Ğuaze Gazetesi Müdüriyet-i Alisine, Şikayetimizi saygın Ğuaze’de ya yayınlamanızı ve ilgiye ulaştırmanızı istirham ederim. Söyleyeceğim, yazacağım şeyler bundan önceki sayıda yayınladığınız ve açıkladığınız sürgün bozgunundan bir sayfa, üzüntü verici bir safha olduğunu doğrulamaktadır. Bundan yaklaşık olarak on yıl önce, 1327 yılında Kafkasya’dan hicret ettik. Sebeb, bazı dini kaygılardan başka bir şey değildi. İslamız, Muhammediyiz, Yüce Halifenin toprağı olan Osmanlı ülkesine sırf dinimizi, neslimizi korumak, koruyabilmek umuduyla geldik. O zaman bizi Konya ili içinde bulunan Beyşehir kazasına yerleştirdiler. Osmanlı ülkesine olan gıyabi kalbi yakınlığımıza rağmen o zamana kadar bilmediğimiz, görmediğimiz için sözü edilen yerleşim yerinin havasıyla ve suyuyla uyuşamadığımızı düşünmedik bile... Fakat bu düşünmemezlik bize çok pahalıya mal oldu. Bize yerleşim yeri olarak gösterilen yerin havası ve suyu o kadar fena imiş ki, 144 hane kadar olduğumuz halde, aradan az zaman geçmesine karşın üçte birimizi havanın fenalığına kurban verdik. Dehşet, tüm açıklığı ile gözümüzde belirmeye başladı. Havası ve suyuyla uyuşabileceğimiz başka bir yere yerleştirilmemiz için hükümetten istirham ettik. Köyün yerini inceleyen doktor: “Köyün, hıfzısıhha açısından gayet fena olduğunu, aynı bölgede bulunan daha yüksek bir yere naklolunmadığı zaman sözü edilen ahalinin tümünün bir kaç senede helak olacağını...” raporu ile keşifte bulunanların tutanakları vilayete verilmiş, daha sonra da başvurumuzu yaptıysak da hükümet hiç bir yanıtta bulunmamıştır. Bunların hepsi birer adaletsizlikti. Biz de daha önceki memurların yapmış oldukları adaletsizliğin kurbanı oluyorduk. Ne var ki, hürriyet ve meşrutiyet bütün Osmanlı ülkesinin aydınlattı, mutlaka hakkımızın verileceğine ve bizi böyle mahvetmenin hakka, adalete ve kanunları mevzuatına uymayacağına, aykırı olduğun inandığımız için yeniden vilayete müracaat ettik. Fakat, vilayet bize: “Muhacirin hakkında gerekli olan husus daha önce yerine getirilmiştir.” Demekten başka derdimize çare olmadı. Mahvoluyoruz. Altı ay içinde, sağlığa uygun olmayan köyün havası yüzünden baş gösteren bir hastalık beş yüz kişiyi öldürdü. Hayatta kalanlar da hastalıklı, güçsüz, muhtaç ve perişan bulunuyoruz. Eğer bizim helak olmamız, perişan olmamız istenmiyor ve gerekli değilse başka bir yere nakletsinler. Yoksa hepimizin mahvolacağından kuşku duymuyoruz. Yeniden rica ediyorum, bu feryat mektubunu muhterem gazetenizin bir köşesinde yayınlayın, ilgililer çabucak merhamet etsinler efendim. 29 Mart 327 Konya ilinin Beyşehir kazasına bağlı Hamidiye Köyü muhacirlerinden Hacı Numanzade Süfyan [Bu yazı Ğuaze Gazetesi’nin 17 Nisan 1911 tarihli üçüncü sayısı, sayfa 8’den alınmış ve günümüz Türkçesine uyarlanmıştır.]+''+nan+''+Hacı Numanzade Süfyan
Yetim-i Tarih
"Her şey iyidir, her şeye izin vardır.Hiçbir şey nefreti hak etmez."p> Geçmişten günümüze yaşadığımız tarihi sanırım en iyi özetleyen Süleyman Nazif olmuştur: "YETİM-İ TARİH". Bu tarihin Türkiye yakasında Çerkes halkını temsil etmiş olan nice ustalar vardır, zorluklara karşın. Bu insanlardan en önemlilerinden biri hiç şüphesiz Ahmet Mithat HAĞUR'dur. (1884-1912) "1,85 santime varan boyu, geniş omuzları, yüzünü çevreleyen bol ve gür sakalı, enfiye çekmekten deliklerinin derisi köseleleşmiş ufacık burnu, yuvarlak çenesi ve belirgin elmacık kemikleri ve heybetli vücutla uyumlu başı ile Türk edebiyat tarihinin bu en popüler ve sevimli simasını yaşadığı devirlerde sık sık Bab-ı Ali’de görmek mümkün olurdu. Pantolonunun arka cebinde daima taşıdığı tabancası ceketini kabartırdı. Bir cebinden Figaro gazetesinin başlığı görülür, öteki cebinden de matbaaya verilmek üzere hazırlanmış müsveddeler sarkardı. +''+ Ve başında kalıpsız, bol yağlı fesi, elinde bekçi sopasına benzeyen, kalın bastonuyla, onun "rütbe-i balaricalinden, Daire-i Ümur-i Sıhhiye Reis-i Sanisi Atufetlu Ahmet Mithat Efendi Hazretleri" olduğuna inanabilmek hatta inanabilmek değil, ihtimal verebilmek bile güçtü..." Ahmet Mithat Efendi, günün isterleri çevresinde her konuyu, her olayı, bütün etkilere modalara, akımlara açık bir tutumla romanlarında işleyerek; yarı romancı, yarı gazeteci bir kimliğe sahiptir. Ahmet Mithat'ın 29 Ağustos 1972 tarihli Devir adlı gazetesinde yayınlanan yazısından bir bölüm: "Gözümüz açılırsa neyi göreceğiz?" "Biz maarif istiyoruz. Adam olmak istiyoruz. Hükümet, bunların maarif ile gözleri açılırsa zapt-u raptları (asayiş) müşkül olur diye, bizde maarifi imsak ediyor. Pekala gözümüz açılır ise neyi göreceğiz? Bir fenalık var da onu göreceksek, o fenalık niçin oluyor? "Ey asaf! Biz saadet isteriz. Sehrah-i medeniyyette herkes yol aldı, bir takimi menzil-i maksuda vardı. Onlar sadr-i saadette murabbanisin (bağdaş kurarak oturan) oldular. Biz ilerleyemedik. Biz geride kaldık, onların saadetine nazar-i tahassurle bakıyoruz. Ah biz bu derecede kalacak adamlar mıyız?" Zamanın sadrazamı Mithat Paşa "Devir" in lisanını çok ağır bulduğu için gazeteyi kapattı. Tarihimiz haklı olanlara yapılan baskılar ile dolu. Daha ilk sayısında kapatılan, Ahmet Mithat'ın imtiyazında olan Devir adlı gazete aslında bize yakın tarihimizdeki bir örneği hatırlatıyor; “Nartların Sesi” adlı aylık haber bülteninde ilk sayısında toplatılmış, yazı işleri müdürü gözaltına alınmıştı. Ahmet Mithat'ın 18'i basılmamış 226 eseri bulunmaktadır. Kurgusu dağınık, anlatımı, ikide bir okura öğüt verecek düzeyde roman dışı kalmış olmasına rağmen, romanın hiç bilinmediği bir ortamda otuz romana imza atmıştır. Rauf Mutluay, Ahmet Mithat'ın yazınını şöyle değerlendiriyor; “Kör inanışları, ilkel adetleri eleştirmek, iyi bulduğu batı usullerine okuyucularını alıştırmak, gerekli bilgileri sağlamak ve 'hem eğlenmek, hem öğrenmek' amacına hizmet için bütün imkanlarını kullanır. İlk eserlerinin hepsi romantik özellikler taşır. Sonraları etkilere açık ve öğrenimini bitirmemiş bir yazar olarak çağına yetişen gerçekçilerden ve natüralist eserlerden de örnek almaya çalışır. Yarım yüzyıla yaklaşan yazarlık hayatında yetiştirdiği okuyucu ile birlikte yürür." Yazar tiyatro dalında da eserler vermiştir. Bunlardan en önemlisi şüphesiz “Çerkes Özdenleri”dir. 1873 yılında Türk tiyatrosunun ilk "edebi komitesi" olarak Namık Kemal, Ebüzziya Tevfik, Ahmet Mithat, Nuri ve Hakkı Bey göreve başladı. 1 Nisan 1873 akşamı Namık Kemal'in "Vatan Yahut Silistre" adlı piyesi Gedikpaşa Tiyatrosu'nda temsil edildi. İlk gece sonrası oyun seyirciler üzerinde heyecan yarattığı ve Ahmet Mithat'ın "İbret" te çıkan ve Namık Kemal'in eserini öven yazısı sonrası; Namık Kemal Mağosa'ya, Ahmet Mithat ile Ebuzziya Tevfik Bey Rodos'a, Nuri ve Hakkı Beyler de Akka'ya sürüldü. 1876 yılında II. Abdülhamit'in tahta gelmesiyle affedildi ve İstanbul'a döndü. Sürgün kaldığı 38 ay boyunca yazdığı eserleri dönüşü sonrası bir bir yayınladı. Ahmet Mithat'ın yazdığı "Çerkes Özdenleri", azınlıkların arasını açmak ve devletin temellerini sarsmakla suçlandı. Başkatip Ali Rıza Paşa'nın mabeyinde Bab-ı Ali’ye gönderdiği 1884 tarihli teskere bu piyesin oynanmasını yasaklamıştır. Bu teskere ; "Gedik Paşa'da kain Osmanlı Tiyatrosu'nda Çerkes Özdenleri ve Çengi namlarıyla icrayı lubiyet edilmiş olan tercüman-ı Hakikat gazetesi münderecatından müsteban olmuştur. Tiyatrolarda icra olunan lubiyatın ahlak-i ahali üzerine olan tesiratı maddiye vü maneviyesi ve bu oyunların ne gibi esbaba müstenit olarak icra olunduğu taraf-i eşraf-i cenab-i tacidariden geçende irat buyrulmuş olan mülahazat-ı isabet ayattan iktibasla dahi nezd-i sam-i fahimelerinde musaddak olup çünkü bir memlekette tiyatrolarda icra olunan lubiyatın mürettiplerince asla nazar-i ehemmiyete alınmayarak hürriyet kelimesinin dahi haddi maruf ve meşruunu tecavüzle bir takım münasebetsiz oyunlar icra olunmakta olduğuna binaen bundan böyle misillu mugayir-i adabü adat ve müfsid-i Ahlak oyunların külliyen men'ine fevkalade dikkat ve itina edilmesi." Osmanlı sınırları içerisinde yaşayan halkların arasına nifak sokulduğu, ahlaka uygun olmadığı gerekçesiyle oyunun yasaklanması yanında, saraydan emir alan 400 kadar belediye çavuşu tiyatroyu bir gecede yerle bir etti. Niye ve neden olduğu mantık çerçevesinde açıklanamayan, bu ülke için çalışmış, faydalarda bulunmuş insanlara hakettikleri değeri ve saygıyı vermeyen Türkiye sisteminin temellerinin, aslında Osmanlı'dan geldiğini görebiliyoruz. Büyük yazar, Şapsığ Ahmet Mithat HAĞUR'u anmak istedik bu sayımızda, yaptıklarına teşekkür ederek; Elinize sağlık usta. Kaynaklarp> Rauf Mutluay, XIX. Yüzyıl Türk Edebiyatı (1970) Tarık Hakkı, Ahmet Mithat'ı Anıyoruz (1955) Selim İleri, Düşünce ve Duyarlık (1982) Selim İleri, Altın Sayfalar 1 (1995) Dr. Kamil Yazgıç, Anılar.+''+Rahmi Lale
Folklora Adanan Bir Yaşam
Kimi insanlarımız sessiz sedasız, yaptığı işe gönülden bağlanarak, iyi ve doğru olanı bulmak için uğraş verir. Elde ettikleri ile yetinmez böyle insanlar. Hep arayış içinde olurlar. Cankat Devrim de yaptığı işe böylesine yürekten bağlı, böylesine araştırmacı ruha sahip bir hemşehrimizdir. Elbruz hoca ile folklora başladı, onun izinden gitti. Ondan öğrendiklerini çevresine öğretmek için çaba gösterdi. Bunları yaparken yürekten bağlı olduğu Adığey'in, yüzyıllar boyu oluştura geldiği yaşam felsefesinin inceliklerini kavramanın, dünyaya ve insana bakışını yaşama geçirmenin hazzını duydu. Folklor ile toplumsal yaşamın kopmaz bir şekilde birbirine bağlı olduğunun ayrımına vardı. Folkloru belirli bir kareografiyle izleyiciye sunmanın ötesinde, bir toplumun değer yargıların ön plana çıkarma, izleyicilere bunu keşfettirmenin önemli bir araç olduğunu anladı. +''+ Bu söyleşimizde "Folklora Adanan Bir Yaşam" başlığı adı altında Cankat Devrim'i tanıyacaksınız. Onun söylediklerini zevkle okuyacağınıza, folkloru onunla daha da seveceğinize inanıyoruz. Nart: Kendinizi tanıtır mısınız? 1946 yılında Düzce'de doğdum. Nefabje ailesindenim. 1967 senesinde Ankara'ya gelip gitmeye başladım. Aynı sene, rahmetli Elbruz Gaytaoğlu yönetiminde faaliyet gösteren Ankara Kafkas Kültür Derneği'nin folklor çalışmalarına katıldım. Çeşitli illerde ve Ankara'da gösteriler yaptık. 1978 yılında Ankara'dan ayrıldım, İzmit'te devlet memurluğu görevinde bulundum. Sonra 1985'de Ürdün'den davet alarak "Prens Hamza Çerkes Okulu"nda folklor öğretmeni olarak görev yaptım. 1992 yılında Kafkasya'ya, bugünkü Adığey Cumhuriyeti'nin başkenti Maykop'a yerleştim. Ailevi problemlerim, acılarım oldu. O sebeple, aileme manevi destek olmak için Türkiye'ye gelmek zorunda kaldım. Prens Hamza Çerkes Okulu'nda folklor ve el sanatları okutuyordum. Türkiye'de "Folklor" sözcüğü yanlış anlaşılıyor. "Folklor" sadece dans, oyun olarak algılanıyor. "Halk Bilimi" anlamına gelen folklor, bir halkın üretmiş olduğu kültürel değerlerin tümünü kapsıyor. Ürdün'de öğrencilere düğünlere katılabilecek kadar halk danslarını, örf ve adetlerimizi öğretiyorduk temel amaçlarımızın başında öğrencilerimize medeni cesaret kazandırmak geliyordu. Toplum içinde nasıl davranacaklarını, önemli değer yargılarımızdan biri olan büyüklere saygı ve küçüklere saygının ne demek olduğunu, kısaca bizi biz yapan toplumsal değerlerimizi öğretiyorduk. Bu arada çocuklarımızın bedensel sağlıklarını korumakta önem verdiğimiz konular içindeydi bunun için de dans öğreten okullarda uygulanan bir program yürütüyorduk. Kuşkusuz tüm bu faaliyetlerin başka bir hedefi vardı. O da, öğrencilerimizin yaşamın her alanında disipline olmaları, birlikte çalışma ve üretmenin hazzını duymaları idi. Ürdün'de doğup büyüyen Çerkes çocuklarının dillerini unutmamaları için Khabartay-Balkar Cumhuriyeti'nden Adığece dersi veren öğretmenler de vardı. Okulun resmi programında müzik dersi olmamasına karşın biz çocuklara bir nevi müzik dersi de veriyorduk. Çünkü öğretimimizin temeli kulak eğitimine bağlı idi. Aynı zamanda bir halkın tasa ve sevinci, o halkın yaptığı müziğinde yer alıyordu. Müzik eğitimi almayan öğrencilerimizin eğitimlerinin eksik olacağına inanıyorduk. Öğrencilerimizin el becerilerini geliştirmek amacı işle bir atölye kurduk. Birinci sınıflardan başlayarak çocuklara pense tutmasını, çekiç kullanmasını öğrettik. Bizim kültürümüzde derinin ve deri işçiliğinin önemli bir yeri var. Bunların unutulmamasını, günlük yaşamımızda kendi motiflerimizin süslediği eşyaları kullandırmayı istiyorduk. Öğrencilerimizin becerileri artınca danslarda kullandığımız aksesuarlar atölyemizde yapılmaya başlandı. Bazı öğrencilerimizin bizim öğrettiklerimizden yola çıkarak el becerilerini geliştirdiler. Bugün bunların arasında hobi olarak bu işleri sürdürenler bulunmaktadır. Öğrencilerimin Adığece'lerini geliştirmeleri için kullandığımız araç ve gereçlerin adını Adığece olarak söylemelerini istiyordum. Arapça anladığım halde anlamamazlıktan geliyor, benimle dialog kurmaları için Adığece'yi öğrenmek zorunda kalıyorlar ve bu da onları motive ediyordu. Anaokulu, ilkokul, ortaokul ve liselerden oluşan folklor gruplarımız vardı. Bu gruplar yıl sonunda gösteriler yaparlardı. Öğrencilerin el sanatları derslerinde yapmış oldukları çalışmaları sergiliyorduk. Öğrencilerimiz yaptıkları bu etkinliklerden mutlu oluyorlardı. Ürdün'deki hedeflerimde biri de yetiştirmiş olduğum öğrencilerimin üniversiteyi bitirerek kendi okullardın çalışmaya başlamaları idi. Bunu gerçekleştiremeden ayrılmak zorunda kaldım. Ürdün yasalarına göre Çerkesler Ürdün halkını oluşturan halklardan biri olarak kabul edilir. Bundan dolayı da haftanın belirli günlerinde radyo ve televizyonda yayın yapma hakkına sahiptirler. Çerkeslerin kurmuş oldukları sivil toplum örgütleri etkindir. Gençler, Çerkes Gençlik Evlerinde bir araya gelirler. Yaşlıların Çerkes klüpleri vardır. Kimsesiz ve düşkün olanlara yardım eden Çerkes Hayır Cemiyetleri, Çerkes-Arap Dostluk Klüpleri gibi organizasyonlar kurmuşlardır. Bu gibi kuruluşlar hem halkların birbirlerini iyi tanımasına, hem de kendi sorunlarına kendi içlerinde çözüm bulmalarına yardımcı olmaktadır. El sanatları ile ne zamandan beri ilgileniyorsunuz? Nasıl öğrendiniz? Annemin babası ünlü bir kuyumcu idi. Çocukluğum dedemin atölyesinde geçti. Dedem kama, kemer gibi bizim geleneksel el sanatlarında uzmandı. Ayrıca, satılan bu türden değerli parçaları da kaybolmasın diye satın alırdı. Sonra, Düzce'de Şapsığ bir kuyumsu daha vardı. Onun dükkanına da sık sık gider, yaptıklarına bakardım. Üniversite yıllarında yazın, dayımın yanında çalışmaya başladım. Düzce'de Kafkas Kültür Derneği kurulmuş, folklor gösterisi yapılacaktı. Ekibe tenekeden kılıç yaptım konuya meraklı olduğum için gördüğüm eşyaları inceledim, nasıl yapıldıklarını öğrendim. Kardeşimin kuyumcu atölyesinde çalışmaya başladım. Ürdün'e gittiğim zaman Çerkes el sanatları ürünlerini, onarmak amacı ile bir atölye açtım. Kral Hüseyin'e yakın olan biri, iki kama siparişi verdi. Kamaları yaptım. Birini Krala hediye etmiş. Daha çok kama siparişleri almaya başladım. Ürdün kültürünü tanıtmak amacı ile turistlere ulusal giysili görevliler hizmet eder. Görevlendirilen Çerkesler için de gümüşlü takımlar yaptım. Yaptıklarınızı sergilemeyi düşündünüz mü? Çoğunlukla sipariş üzerine çalıştım. Sonra, yaptığım şeyler öyle sergiye girecek kadar uzun bir süre kalmıyor bende. Mutlaka bir alıcı çıkıyor. Çok uzun uğraştan sonra bile eser ortaya koyuyorsunuz, onu satmak zorundasınız. Benim kullandığım teknik, dedelerimizin kullanmış olduğu tekniktir. Tabi, bu da seri üretim için yeterli olmuyor. Kafkasya'da iken Dağıstan'a giderek gelişmiş teknikleri öğrenmek istedim. Çeşitli nedenlerle bunu da yapamadım. Benim bu mesleği yapmamdaki asıl amacım, dedelerimizin üretmiş oldukları değerlerin kaybolmaması. Öyle güzel, öyle sanatsal üretimleri olmuş ki her biri kendi çağının özelliklerini yansıtıyor. Bu işten biraz anlayanlar, iki kamayı yan yana koyarak bu yüz yıl önce yapıldı, bu beş yüzyıl önce yapıldı diyebilir. Çerkes el sanatları ile ilgili bir kitap üzerinde çalışıyorum. Bu kitabı, bence önemli yapacak olan Çerkes aile armaları üzerine yaptığım çalışma. Çerkes el sanatları üzerine çalışma, araştırma yapacak olanlara bu kitabımla yardımcı olmak istiyorum. El sanatları ile ilgili çalışmalarınızdan çok sizin Çerkes halk dansları konusundaki uzmanlığınız biliniyor. Bir de Kafkas Derneği Ankara Şubesi faaliyetleri kapsamında çocuklara halk dansları dersi veriyorsunuz. Çalışmalarınızda dikkat etmek istediğiniz hususlar nelerdir? Yönetim Kurulu'na böyle bir teklifte bulundum. Bu konudaki deneyimlerimi, bilgimi aktarmak istiyorum. Ürdün'de yetiştirdiğimiz grup, 1989'da Kafkasya'ya gitti. Orada kaldıkları süre içerisinde her akşam gösteri yaptılar. Çocuklar da dedelerinin topraklarını görmekten büyük haz duydular. Folklor öğretiminin zorluklarını biliyorum. Her şeyden önce öğrencilerin bu konuda istekli olmaları, anne ve babalar tarafında motife edilmeleri gerekiyor. Çok çalışmanıza karşı az ilerleyebilirsiniz. Ama yorulmaya, terlemeye, emek vermeye değer bir çalışma. Halk oyunları kültürümüzün bir parçası. İlköğretim süresince çocuklar çalışmalara katılabilirler. 8 yıl sonunda onlar belirli bir performansa, beden gücüne kavuşacaklar. Tabi, beden gücünün yanı sıra bu çocuklara kültürümüzün de doğru öğretilmesi gerekir. Beden bakımından ne kadar büyük performans gösterirse göstersin, eğer bir dansör yaptığı dansın temel felsefesini bilmiyorsa yaptığı dansın temel amacını sergileyemez. Bu konuda bir örnek vermek istiyorum. 1974 yılında Gürcüstan Halk Dansları Topluluğu adı altında bir grup gelmişti. Hocamız Elbruz Bey ile dans grubunun hocası arkadaşmış. Bir gün Gürcü hoca Elbruz Bey'e "-Elbruz, salon yetkilileri bana senin kızların dans ederken hiç gülmüyor. Niçin gülmüyorlar." diye sordular. "Çerkes kızlarının dans ederken gülmediklerini bunlara nasıl izah etmeli?" diye sormuş. Bizim danslarımızın ciddiyet ve disiplin içerisinde yapılması gerekiyor. Düğünlerde bile bir ciddiyet vardır. Düğüne gelenler evlerinde öğrendikleri xabzeyi uygulamak zorundadır. Dans ve xabzenin iyi bir şekilde birleştirilmesi gerekiyor. Gençlere, anne ve babalara söylemek istediğiniz var mı? Anne ve babaların çocuklarına törelerimizi öğretmelerini, gençlerin de araştırarak, büyüklerin de sorarak kültürümüzü öğrenmelerini tavsiye ediyorum. [ Röportaj: Sine Göksoy-Nejan Huvaj] +''+Cankat Devrim
General İsmail Berkok
1890’ da Kaberdey köyü Jereştey’de doğdu (Yağlıpınar/Pınarbaşı). 64 yıllık yaşamına 5 madalya, 20 eser çok sayıda makale sığdırdı. Birinci Dünya savaşında Ahmet ve Mahmut kardeşlerini bu topraklara şehit verdi. Annesiz ve babasız eniştesini de kaybettikten sonra kız kardeşinin yanında yoksulluk içerisinde okudu. Harp Akademisini 1910’da en başarılılar arasında bitirdi. Makedonya’dan Irak’a Sakarya’dan Kafkasya ya kadar hep savaştı. Cephe gerisinde de yurtseverliği peşini hiç bırakmadı. Kulaklarında babasının göç öyküleri, Anadolu’da başarılı bir asker, düşüncelerinin peşinde bir göçmen olarak yaşadı. İki kez gideceği Kafkasya ya ilk gidişi “Kuzey Kafkasya Kolordusu” Kurmay Subaylığı görevinde iken gerçekleşir. İkinci gidişi ise (1919-1920) Kuzey Kafkasya Cumhuriyetinin kuruluş yıllarının hemen sonrasına rastlar. İsmail Berkok aslında Kafkasya’nın önemli bir dönemine şahitlik etmektedir o yıllarda. Almanlar Kafkasya’ya girmiştir, daha öncesinde ise Beyaz Ruslar, Kızıl Ruslar, Kafkasyalılar, Almanlar, yani Kafkasya’da doğru atın hangisi olduğu belli değildir. Paşa, daha sonraki yıllarda (1 Mart 1953) Kafkas Dergisinde yazacağı yazıda dönemin tekrar tahlilini yapacaktır. Berkok Paşa’yı Cumhuriyet döneminde de önemli görevler beklemektedir.Ankara’da açılan Subay Talimgahının eğitimini planlar, düzenlemeler yapar, gayri resmi bir unvanı daha olmuştur. “Ordunun Hocası” olarak anılır. En önemli eserlerinden Tabiye (taktik) ile askerliğin en geniş anlamda yorumlanıp uygulanmasında döneminin otoritesi olur. Ordunun kurallar silsilesinin Çerkes geleneklerine yakınlığı daha sonraları tüm Kafkasyalıları şaşırtacaktır. İsmail Berkok Paşanın hayatı gözden geçirildiğinde üzerinde düşünülmesi gereken iki tarih göze çarpar. Her ikisi de ayrı ayrı uzun yazılara konu olabilecek ve üzerinde tahliller yapılabilecek önemli tarihlerdir. Birincisi 1918 Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti, ikincisi 1944 “Türkçülük-Turancılık davası”dır. Berkok Paşa, Harp Tarihi Encümeni Reisliği, (1936) Ordu Dairesi Reisliği (1938) görevlerinden sonra 1943 yılında Askeri Yargıtay üyeliğine getirilecektir. 40’lı yıllar Milli Şef dönemidir ayrıca 3 Mayıs 1944 yılında patlak verecek olan, Arnavutların, Çerkeslerin, Rumların ülke dışına gönderilmelerine kadar uzanan görüşlerin dile getirildiği yıllardır. 3 Mayıs olaylarından sonra, Hüseyin Nihal Atsız, Zeki Velidi Togan, Alparslan Türkeş, Reha Oğuz Türkkan gibi isimler tutukludurlar. Irkçılık gerekçesi ile “Turancılık” davasında idamdan 21 yıla kadar hapisle yargılanmaktadırlar, dava temyiz edilir. İşkence iddeaları, iktidarın yargıya baskısı, Irkçılık, yine sap saman birbirine karışmıştır. Sapı samanı ayıracak Askeri Yargıtay Üyeleri ise Kemal kalkan Arnavut, İsmail Berkok Çerkes’tirler. Takdir edersiniz ki durum biraz enteresandır. Baş savcının “tashihi karar”(temyiz mahkemesinin kararının düzeltilmesi) taleblerinin reddi, General İsmail Berkok ve Albay Kemal Kalkan’ın sorgulamanın sağlıklı yapılmadığı yargılarıyla ceza indirimi ve bir bölümünün beraatleri ile nihai dava sonuçlanmıştır. 1955 yılında Reha Oğuz Türkkan Tercüman gazetesinde “Tabutluktan gün ışığına” yazı dizisinde şunları yazacaktır. “General İsmail Berkok’la Albay Kemal Kalkan’ın medeni cesaret ve yüksek adalet duyguları sayesinde baş savcının talebi reddedilmiş. Bu zatları tanımam, fakat dürüstlük ve yiğitliklerine hayranım. Çerkes İsmail Berkok çoğu kayıtlarda kendi isteğiyle emekli olmuştur deniyorsa da kendisini de tehdit edecek ırkçılık gibi bir davada, ırkçı davranmamış buna karşılık 1946 yılında emekli olmak zorunda bırakılmıştır. Daha sonraları 1950 ve 1954 yıllarında iki dönem Milletvekili olmuş, son döneminde Meclise gelemeden Londra’da kanser ameliyatı sonrasında vefaat etmiştir.(10 Mayıs 1954) Paşam, iki kardeşinizi bu topraklara şehit verdiniz, Ordunun Hocası oldunuz, cepheden cepheye koştunuz , Çeçenler Sibirya sürgününü hak etmedi dediniz, Çara üç asır mücadele Asya ve Avrupa içinde önemliydi dediniz, Kafkasya yalnız bırakılmamalı diye feryad ettiniz, iki vatan bir yüreği hayatınız boyunca onurla taşıdınız. Yıllar sonra, ölümünüzün 50. yılında sizin satırlarınızı sizin için tekrar yazıyorum. ......O milletin ruhu şimdi 81 sene evvel aynı akıbete uğramış olan kardeşlerinin ruhları ile birleşmişler, Elbruz ve Kazbek tepelerinde mukaddes vatanlarının ve bedbaht milletlerinin felaketlerine ağlıyorlar.p> O halde sus! p> Kendi elemlerini kendi içine akıt!p> Çünki seni kimse dinlemiyor, kimse tanımak istemiyor. Fakat sen de muzdarip insanlığın (şuurlu veya şuursuz ) doğmasını ümit ettiği sabahı bekle.p> Ruhunuz şaad olsun....+''+nan+''+Mefewud Feridun
Süleyman Yançatoral
Süleyman Yançatarol... Çerkes sorunuyla uzaktan veya yakından ilgilenip de bu ismi duymayan yoktur sanıyorum. Üniversite yıllarından başlayarak derneğimizin çatısı altında hangi etkinlik düzenlendiyse, hangi soruna çözüm arandıysa mutlaka Süleyman oradaydı. Engin birikimi ile olaylara sağ duyulu yaklaşır, en karmaşık problemlerin analizini herkesin anlayabileceği şekle getirir ve taraflar arasında uzlaşı sağlardı. O, muhacerette halkımızın yetiştirmiş olduğu en büyük teorisyendi. +''+ Çerkes halkının sürgün edilişinden bu yana gecen zaman içinde en kapsamlı, en anlamlı etkinlik olan ve Ankara Kafkas Kültür Derneği'nin kuruluşunun 25. Yılı nedeniyle düzenlediği "25. Yıl Şenliği", Vatanımızdan sürülüşümüzün 125. Yılını odak alan ve Adığelerin yaşamakta oldukları tüm ülkelerin temsilcilerinin katıldığı "125. Yıl Etkinlikleri" adıyla tarihe geçen etkinlikler onun projeleriydi, gerçekleştirendi. 12 Eylül sonrasında bir araya gelemediğimiz bir dönemde insanlarımızı bir araya getirmek, maneviyatlarını yükseltmek amacıyla içerikli ve coşku dolu toplantılar düzenler, korkulacak bir şey yok, mesajını verirdi. O, zamana göre kendisini yeniler, dünya olayları içinde halkımızın yerini olması gereken yere oturturdu. Çerkes halkını çok sevmesine karşın yaptığı tahlillerde daima bilimselliği ön planda tutar, duygu ile bilimsel gerçeği birbirine karıştırmamak için özen gösterirdi. Güzel bir olayla karşılaştığı zaman bunu herkes ile paylaşır, doyasıya onun coşkusunu yaşardı. Olumsuzluklarda ise aklın yol göstericiliğine sığınır, bizim bu olaydan yara almamamız için yol gösterirdi. Bilime, bilimselliğe o denli inanıyordu ki, en büyük ideallerinden biri de derneğimizin çatısı altında çalışacak, bilimsel araştırmalar yapacak daimi bir bilimsel kurul oluşturmaktı. Süleyman'ın ödün vermediği düşüncelerinden biri, belki de en önemlisi Çerkes halkının kendi kaderini anavatanında tayin etme, düşüncesiydi. Nerede ve hangi ortamda bulunursa bulunsun ulusal kimliğini her şeyin üstünde tutar, bu kimliğin sorumluluğunu duyardı. Dilimizin, örf ve adetlerimizin korunabilmesi için anavatana dönüşün mutlaka gerçekleştirilmesi inancıdaydı. Konuşmalarında, dönüşün ertelenemez zorunluluğu ana temayı oluştururdu. Anavatan dışında yaşamakta olan halkımızın hızlı bir şekilde yok olduğunu bilimsel verilerle gözler önüne sererdi. Adığey Cumhuriyeti'nde çıkarılan yasaları, etkinlikleri yakından takip ederdi. Özellikle Dönüş, Adığe Dilinin Devlet Dili olması gibi yasalar çıkarıldığında, devlet güvencesi altında yaşamanın doyulmaz tadını duyumsamıştı. Geçen aylarda Adığey'de düzenlenmiş olan "Fesıjapşi" (Hoş geldiniz) toplantısında Cumhurbaşkanı Sayın Carım Aslan'ın yaptığı konuşmayı kasetten defaatla izlemiş, Anayurt dışında yaşayan Adığelere verdiği mesajdan etkilenmişti. Adığey'de birlikte bulunduğumuz süre içinde her gün parlamento binasına gider, orada Adığe bayrağının dalgalanışını gururla seyrederdi. O, sadece Çerkes halkı için çalışmadı. Başında bulunduğu Özürlüler Kurumu'nda, Devlet Bakanı Hasan Gemici'nin söylediği gibi, "Cumhuriyet tarihinde özürlüler için yapılamayan pek çok etkinliği gerçekleştirdi." Halkımız özverili, çalışkan, her gittiği yere mutluluk ve coşku götüren, değerlerine sıkı sıkıya bağlı olan bir evladını yitirdi. Ben ise kelimenin tam anlamıyla bir dostumu, bir arkadaşımı yitirmenin acısını duyuyorum. Süleyman'ın bize bıraktığı düşünceler yolumuzu aydınlatacak. Onun amaçlarını gerçekleştirmek için tüm gücümüzle çalışacağız. Allah'tan rahmet diliyorum. +''+Mevlüt Atalay
Kafkas Derneği Etkinlikleri Üzerine
Nart: Sayın Başkan, Kafkas Derneği Genel Merkezi'nin çalışmaları ve hemşehrilerimiz tarafından zaman zaman sorulan bazı hususlarla ilgili görüşmek ve okurlarımızı bilgilendirmek istiyoruz. Bu yıl gerçekleştirmek üzere hazırlık çalışmalarını yapmakta olduğunuz etkinlikler hakkında bilgi verebilir misiniz? +''+ Muhittin Ünal: Sadece 1999 yılı için hazırlık çalışmalarını yapmakta olduğumuz etkinliklerden önemli gördüklerimi şöylece özetleyebilirim: 22 Mayıs 1999 tarihinde DSİ Genel Müdürlüğü toplantı salonunda Kafkasya'dan, Ürdün'den ve Türkiye'den konuşmacıların katılacağı, tüm dernek ve şubelerin çağrılı oldukları Büyük Çerkes Sürgünü'nün 135. Yılı Anma Toplantısı . 20 Haziran 1999 tarihinde Balıkesir'de yapılacak olan 20'den fazla derneğin ve çok sayıda hemşehrilerimizin katılacağı Güney Marmara Kafkas Kültür Etkinliği . 4 Temmuz 1999 tarihinde Tokat'ta gerçekleştirilecek olan,keza çok sayıda derneğin ve hemşehrilerimizin katılacağı 1. Kuzey Anadolu Kafkas Kültür Etkinliği. Haziran- Ekim 1999 tarihleri arasında Kafkasya'ya yapılacak 4 ayrı bölgeye yönelik toplu tanıtım seyahatleri. 4-11 Eylül 1999 tarihleri arasında Bodrum'da Dünya'nın tüm Kuzey Kafkas Kültür Dernekleri'nden gelecek olan 18- 25 yaş arası gençlerimizin tanışma ve tatil etkinlikleri. 31 Aralık 1999 tarihi ile 1 Ocak 2000 tarihlerini kapsayacak şekilde ve çok sayıda katılımla yeni çağı Kafkasya'da karşılamak üzere bir turizm etkinliği . iki ayrı belgesel çekiminin bu yıl içerisinde tamamlanması. Kuzey Batı Kafkasya televizyonlarının ortak yapımcılarından oluşan bir ekiple, Türkiye'de 5 ayrı tanıtım toplantısının çekimi ve diasporadaki yaşamın Kafkasya'daki insanlarımıza daha sağlıklı olarak aktarılması. Bu yıl içerisinde 6 ila 8 kitap yayımlanması. vakıf kuruluş çalışmalarının tamamlanması İlk etapta aklıma gelenler bunlardır. 1998 yılında Uzunyayla'da gerçekleştirilen 1. Kafkas Kültür Etkinliği'nin gelenekselleşeceği söylenmişti. Bu etkinliğin devamından vaz mı geçildi, neden iki yer tercih edilmiştir? Uzunyayla Kafkas Kültür Şenliği'nden vazgeçmiş değiliz. O etkinlik gelenekselleşecek ve devam edecektir. Ancak her yıl değil iki yılda bir düzenlenecektir. Uzunyayla –Göksun köylerinin ev sahipliği yaptığı geçen yıl düzenlenen etkinliğin yapıldığı yerde önemli alt yapı eksiklikleri vardır. Bu eksikliklerin giderilmesi de 7-8 milyar TL. sının üzerinde bir gideri gerektirmektedir. Oldukça büyük olan bu rakam derneklerimizin gücünü aşmaktadır. Dolaysıyla yavaş yavaş alt yapı eksikliği tamamlanacak ve 2000 yılında aynı tarihte ve aynı yerde veya daha uygun bir yerde 2. Uzunyayla Kafkas Kültür Şenliği biraz da ekonomik boyut kazandırılarak ve hiç kimseye yük olmadan yapılacaktır. Uzunyayla etkinliğinin bu yıl yapılamayışının bir başka nedeni de zaman probleminden kaynaklanmaktadır. Bundan böyle 4 önemli bölgesel etkinlik düzenleyeceğiz. Derneklere bağlı ekiplerin okul sorunlarının bitimi ile en verimli zamanları Haziran ayı başı ile 15 Temmuz arasıdır. Bu tarihler arasına 4 etkinliği sığdırmak kabil olmadığı gibi zamanla bıkkınlık da verecektir. Bu nedenle bir yıl ikisini, takip eden yıl da diğer ikisini düzenlemek daha akılcıdır. Yapılacak etkinlikleri sayarken iki tane belgeselin tamamlanmasından bahsettiniz. Bunları biraz tanıtır mısınız? Belgesellerden bir tanesini Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim üyelerinden sayın Doç. Dr. Sevda Alankuş ve ekibi ile birlikte hazırlıyoruz. Türkiye ve Ürdün çekimleri tamamlandı, Kafkasya, Suriye ve İsrail çekimlerini de bu yıl tamamlayacağız. Türkiye bölümü geçen yıl Prens Ali'nin atlı seyahati sırasında çekilmişti. Katılmış olduğu Ankara kısa metrajlı belgesel yarışmasında finale kaldı. Şu aşamada Ürdün çekimlerinin montaj ve alt yazı çalışmaları devam etmektedir. Belgeselin ikincisi, Amerika'nın CNN televizyonu için yapılmaktadır. Belgesel, Türkçe ve İngilizce olmak üzere iki dilde hazırlanacaktır. Prens Ali'nin atlı yürüyüşünü esas almakta ve Çerkesler'in tarihini, medeniyetini, köklerini, Kafkas-Rus savaşlarını, sürgün olayını diaspora yaşamlarını ve Çerkesler'in bugünkü temel sorunlarını işleyen, 60 dakikalık bir yapımdır. Belgeselin senaryoya esas metinleri; Muhittin Ünal, Erol Taymaz, Sevda Alankuş, Çetin Öner tarafında yazılmıştır. Film müziği için çalışmalar vardır. İlk çekimler bu hafta Kafkasya'da başladı ve 3 ay içerisinde her şey bitecektir. Bu yapımın bütün masraflarını Prens Ali karşılamaktadır. Gençlerimizin tanışması ve iletişim tesis etmelerini sağlamak üzere Bodrum'da düzenleyeceğiniz tatil programı için gençler arasında endişeler mevcuttur. Bu etkinliği başka yerde yapamaz mıydınız? Bizler elli yaşından sonra Dünya Kafkas Dernekleri'nin yöneticilerini ve bir kısım üyelerini tanıdık. İstiyoruz ki siz gençler daha yirmi yaşlarında iken tanışın ve iletişim tesis edin. Geleceğimiz sizlersiniz. Yurt dışına gitme, doktora yapma, lisan geliştirme, iş bulup çalışma normal öğrenim yapma gibi bir çok konuda da yararına inanıyoruz. Bodrum oluşu özel bir maksattan kaynaklanmamaktadır. Orada oteli bulunan bir hemşehrimizin uygun fiyatlar ile imkan sunması ve dışarıdan gelecekler için daha çekici olması kararımızda etken olmuştur. Hem dinlenmek hem eğlenmek ve hem de arzulanan iletişimi tesis etmek için uygun olur diye düşündük. Bir hafta süre ile 300-400 gencimizi misafir edebilecek güzel bir Çerkes köyümüz olsa idi de orada yapsaydık. Ya da daha uygun bir yerde benzeri bir tesis olsa da orada yapsaydık. Henüz vakit geçmiş değildir. Var ise öyle bir imkan hemen öneri getirin ve değerlendirelim. Bodrum tanrı yazgısı değildir, önemli olan ihtiyaca cevap verebilecek yer bulmaktır. 6-8 arasında kitap yayımlayacağınızı söylediniz. Bu kitaplar hangileridir. Sakınca yok ise söyleyebilir misiniz? Hiçbir sakıncası yoktur. İlk kitabımız çıktı. Özdemir Özbay tarafından hazırlanan "Dünya Mitolojisi ve Nartlar", diğerleri de sırası ile: Bitmeyen Umutlar ll., Bir Rus subayı olan Torno'nun anıları, Gürcü kökenli bir Rus subayının 1856-1864 arası son savaşlar ve sürgün olayını anlatan bir kitabı, Abhaz Çocuk Masalları, Lakoban'ın yazarı olduğu Abhazya ile ilgili bir kitap, Kurtuluş Savaşı'nda Çerkesler'in Rolü adlı kitabın 2. Baskısı ile Abazaca ve Khabardeyce sözlükler sıradadırlar. Burada bir hususu özellikle belirtmek istiyorum; her bir kitap için, bir hemşehrimiz gönüllü olarak, finans katkısında bulunur ise kitap yayım işimiz o denli olabilecektir. Bu vesile ile katkı yapan hemşehrilerimizi de herkese tanıtabileceğiz. Kafkas Derneği'nin şubeleşme çalışması hangi aşamadadır? Bu durumu yeterli buluyor musunuz? 20 şube olarak teslim aldığımız Kafkas Derneği'nde bir şubeyi kapattık ve bugün 32 şubemiz vardır. Şube adayı 11 ayrı Dernek ile de temasımız vardır. Maksat şube sayısını arttırmak değildir. Önemli olan yeterli iletişim tesisi ile giderek kurumlaşmaktır. Bu nedenle son zamanlarda kurulan Derneklerden bazıları başvurduğu halde yeterli taban olmadığından şube yetkisi vermedik. İki yılda hemşehri yoğun şubeler kazandık. Şubelerimiz önemli bölümü ile günübirlik ve iyi bir diyalogumuz vardır. Birlikte güzel çalışmalar yapıyoruz. Buna karşın şubelerimizde ne yazık ki istediğimiz hareketlilik sağlanamadı. Bu sorun öncelikli gündem mademizdir. Klasik kültürel çalışmalar dışında yapmayı hedeflediğiniz etkinlikler nelerdir? Bu çalışmalar dönüş sorunumuz dahil belli başlı problemlerimize ne oranda katkı yapacaktır? Çok kapsamlı bir soru. O nedenle basitleştirerek birkaç konuya ve çözümlerine temas etmekle yetineceğim. Kuzey Kafkasya'da binlerce yıllık mazileriyle otokhton halklar olduğu tartışma götürmez olan Çerkesler'den özellikle Kuzeybatı Kafkas kökenlilerin çok büyük çoğunluğunun, Dünya'da eşi emsali görülmemiş büyük bir soykırımına ve sürgüne tabii tutuldukları, (Çeçenistan, Dağıstan ve Osetya'da bu oran bir hayli düşüktür.) Anavatanları dışında ve öz kültürlerinden gün geçtikçe uzaklaşarak yok olmaya doğru çok süratle gittikleri ancak bu durumun hem kendi insanımızca hem de Türk ve Dünya kamuoyunca yeterince bilinmediği bir vakadır. Çok önemli olan bir diğer husus da Abhazya, Adığey, Karaçay-Çerkesk, Kahabardey-Balkar ve Kıyı boyu Şapsığ bölgelerindeki Kuzey Kafkas kökenli nüfusun çok az olduğu gerçeğine ve tüm Kafkasya'daki ekonomik yetersizliğin giderilmesine çözüm bulunma zorunluluğudur. Yüzyılların getirdiği birikmiş sorunları çok kısa sürede çözebilmenin mümkün olmadığının farkında olarak bazı çalışmalar yapmanın gayreti içerisindeyiz. DÇB tarafından UNPO ve Birleşmiş Milletler nezrinde yapılan çalışmalar, kongreler, çekimini yapmakta olduğumuz belgeseller, ileriye yönelik planladığımız iki belgesel, geniş katılımlı bölgesel etkinliklerimiz ve yayınlarımızın ortak hedefi, öncellikle kendi insanımızı bilgilendirmek ve daha sonra da Türk ve Dünya kamuoyunu bilgilendirmek ve ortak çözümlere doğru elbirliği ile gitmektir. 21 Mayıs Sürgününü anma etkinliklerinin düzenleniş amacı da tüm Dünya'nın imkanlarını seferber ederek yardımına koştukları Kosovalılar'ın dramıyla kıyaslanması kabil olmayan ve 135 yıl önce halkımızın yaşadıklarını insanlarımıza ve kamuoyuna açıklıkla anlatmak ve Kafkasya'nın ihtiyacı kadar insanımızın Anavatana dönüşüne katkıda bulunmaktır. Dönüşün ne denli hayati öneme sahip olduğunu bilmek tek başına fazlaca bir anlam taşımıyor. Bunu gerçekleştirebilmek ve diğer sorunlarımızı çözebilmek için 3 şeyi yapmak zorundayız. Diyasporada ve anayurtta örgütsel birlikteliğimizi bir an önce tamamlamak. (Derneğimizin çalışmaları bu doğrultuda olmasına karşın ne yazıktır ki ısrarla engel olunmak istenmektedir. Birlikteliğe katkı yerine bölünme teşvik edilmektedir.) Ekonomik ve siyasal yönden güçlü bir toplum haline gelmek. (İşadamlarımızın Kafiad'ı kurmaktaki maksatları tümü ile ekonomiktir. Elbette ki çalışma kuralları da iş dünyasının geçerli kurallarıdır. Bu yıl başlatılan ve dernekler dışında ama hem derneklere yakın hem de laik-demokrat çizgide yer alan değişik siyasal partilere mensup ve çalışmalarını dernekler dışında yürüten 7 kişilik siyasi insiyatif grubu ve 35 kişilik danışma grubunun oluşturuluş maksadı da seçimlerde tavır birliği sergileyerek siyasi alanda etkin hale gelmektir. Kısa sürede önemli mesafe kat edilmiştir. Bu grup, katılımı arttırarak çalışmalara devam edecektir.) Kuzey Kafkasya'nın ve Kuzey Kafkasyalıların dününü ve bugününü bilimsel araştırmalar ve yayınlar ile Dünya Kamuoyunun önüne sermek ve uygulanabilir çözüm önerileri ortaya koymak. (Bugüne kadar pek çok hemşehri yazar 120 civarında kitap yazmışsa da içlerinde bilimsel değer taşıyan azdır. İşte bu nedenle bilimsel çalışmalar ve araştırmalar ile Çerkes Halkı'nın geçmişini, yaşamakta olduğu sorunları tüm dünyaya anlatmak önemli bir eksiklik olup çözebilmek için bilimsel araştırmalar yapacak ve ileride ihtiyacımız olacak alanlarda Vakfımızı kuruluş aşamasına getirdik.) Soru kapsamında daha çok şey söyleyebilirim. Ancak özetlemeye çalıştığım şeylerin gerçekleşmesi halinde sonuçlar kendiliğinden gelecektir. Ne var ki, söylediğim hususlar kısa zamanda ve kendiliğinden gerçekleşebilecek şeyler değildir. Sabır, planlı ve uzun süreli çalışmaları gerektirmektedir. Bizi eleştirenlerden en önemli farklılığımız da zaten bu noktada başlıyor. Sormayı düşündüğümüz daha birkaç soru vardı. Ancak derginin sınırlı sayfalarında daha fazla yer ayıramayacağımızdan devamın daha sonraki sayıya bırakmak üzere sizi ilave edeceğiniz başka bir husus var mıdır? Kafkas Derneği, ülke bütünlüğüne sıkı sıkıya bağlı, laik demokrat bir çizgisi olan, dünya kültürünün önemli bir parçası ve belki de temel direklerinden birisi olan, Kuzey Kafkasya kültürünün yok olmaması için çalışan, hiçbir şekilde gizlisi saklısı olmayan demokratik bir kitle örgütüdür. İstihbarat birimleri de dahil herkese kendimizi en açık şekilde tanıtmaya ve her türlü soruya cevap vermeye hazırız. Bizi yeterince bilmeyen ve birikimleri itibari ile bilmesi de mümkün olmayan kişi ve kuruluşların yalan yanlış yorumlarının gerçek yapımız ile uzaktan yakından bir benzerliğinin olmadığının özellikle bilinmesini istiyorum ve sizlere de teşekkür ediyorum. Bize zaman ayırdığınız ve açıklamalarınız için biz de size teşekkür ediyoruz. +''+Kaffed
Dirmit Gulya
Dirmit Gulya Abhaz halkının tarihsel süreç içerisinde yetiştirdiği en önemli insanlardan biridir, Abhaz dili ve edebiyatının temelini atmış, onu yüceltmek için olağanüstü çaba harcamıştır. +''+ Dirmit Gulya, 21 Şubat 1874 tarihinde, Abhazya'nın Varça köyünde dünyaya geldi. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonunda Abhazlar Osmanlı'ya sürüldüğünde, Gulya ailesi de Trabzon'a geldi. Osmanlı topraklarında bir yıl geçirdikten sonra Abhazya'ya geri döndüler ve Azyübja Köyü'ne yerleştiler. Dirmit Gulya 1883'de Akua'daki Dağlılar Okulu'nda öğrenime başladı. 1889'da Goride'deki Kuzey Kafkas Öğretmenler Semineri'ne katıldı. Annesi ve babasyny kaybettiği için seminere devam edemedi ve bundan sonra kendi kendini yetiişirmeye karar verdi. Dil öğreniyor, geziyor, gözlemlerde bulunuyor yani yaşayarak öğreniyordu. Halky yakyndan tanyyor, onlarla kaynaşmasını biliyordu. Böylece Abhaz aydynlarynyn içinden halk önderi olarak sivrildi. Gulya'nın amacı; Abhaz kültürünü yeniden canlandırmak, bunun için her şeyden önce en büyük problemleri olan eğitim ve öğrenim problemini çözmekti. 1891'de Gürcü Tarihçi Macavaryan'ın yardymıyla ilk kez halka inen bir Abhaz alfabesi hazırladı ve ders kitapları yazdı. 1912'de Abhaz edebiyatının ilk basılı ürünü olan "Arpızbey-Abhüzbe Rüşku-Delikanlı ile Genç Kızın Kitaby" isimli ?iir kitabını yayınladı. Aynı yıl Gürcistan'da şiirleri, Ajüaynraalakuaey Axizır-tarakuaey adyyla toplu halde basıldı. 1919'da Apsnı-Abhazya adlı bir gazete çıkardı. İlk Abıha Tiyatrosunu yazan Gulya, İkinci Dünya Savaşı günlerini yansıtan piyesler, şiirler de yazmıştır: Sara Syxuştaara-Benim Ocağım (1955) adlı şiiri, Çauratagalan kıta-Sonbaharda Köy poemi ve Anavurkua-Gölgeler adlı felsefi ve psikolojik piyesi bu çaly?malaryna örnek verilebilir. Gulya, ?iirlerinin ve bilimsel çaly?malarynyn yany syra yüzü a?kyn öyküsü ve Kamaçyç adly romany ile Abhaz nesr'ine yön vermi?tir. Abhaz kadynynyn ya?antysyny anlatan ilk Abhaz romany olmasy Kamaçyç'yn en önemli özelli?idir. Ayryca eser, Abhazlaryn geleneksel ya?antylaryny, törelerini, törensel kutlamalaryny, at ve silah kültürünü, dü?ün ve cenaze törenlerini, danslaryny, ?arkylaryny yansytmasy bakymyndan son derece ilginçtir. Gulya birçok sava? ve kahra-manlyk öyküsü de yazmy?tyr. Hara Hkavkaza-Bizim Kafkasyamyz, Axatsa-Erkek ve Afyrxata-Kahraman en güzel örneklerdir. 1950 yylyndan sonra özellikle ?iire a?yrlyk veren Gulya'nyn di?er bazy eserleri de ?unlardyr: Abryskil, Ajutwaa Ryhatyr Eykut?a?a-Atalarymyzyn Birbirlerine Saygyly Davrany?lary, Ajut-Geçmi?, Yu?ütit A?xakua-Da?lar Çiçeklendi(?iir), Atüm Jyüen At-zaka-Yabancy Gök Altynda, Sypsyadgil-Yurdum... Gulya 7 Nisan 1960 tarihinde hayata gözlerini yumdu. Ölümünden sonra Ti-flis'teki Bilimler Akademisi'nin Abhaz Dili Edebi-yaty ve Tarih Enstitüsü'ne ve Abhazya'nyn Tam? Köyü ortaokuluna Abhaz Ulusal ?airi D.Gulya ady verildi. Bütün eserlerini toplayan bir kitaplyk in?a edildi ve Sohum'da gömülü oldu?u yere büstü dikil-di. Gulya ö?retmendi, ?airdi, yazardy, redaktördü, tiyatrocuydu, oyun yazaryydy; kysa-casy Gulya tarihin karanlyk sularyna gömülme-mek için azgyn dalgalarla bo?u?an Abhaz Ulusunun önderiydi. CANIM YURDUM Benim tatly, canym yurdum, Ne var? Ne oldu? Ne arıyorsun? Bir şeyini mi kaybettin? Neden böyle üzgünsün?! Karşıya gidenleri mi dert ediyorsun? Yoksa denizin ötesindekiler için mi kaygılısın? Işığım, canım yurdum! Neden böyle üzgünsün? Okuma-yazmam yok diye mi utanıyorsun? Yoksa başka bir şeye mi içerliyorsun? Işığım, canım yurdum! Neden böyle üzgünsün? Dirmit Gulya, 1920+''+Nejan Huvaj
Şöyle Bir Aşkınız Olmalı: Belgelemek, Görüntülemek…
Çerkeslerin konu edildiği; 'Kalan' ve 'Orada Ölmek' adlı iki belgesel ile birçok başarılar elde eden genç yapımcı Sayın Eylem Er ile yapmış olduğumuz röportajı okuyucularımıza sunuyoruz. +''+ Eylem kendinden biraz bahseder misin okurlarımıza? Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesini Halkla İlişkiler Bölümünden mezunum, aslında henüz bitiremedim; iki dersim kaldı, onları verince mezun olacağım. "Hayal Mahsulleri Ofisi" adında üç ortağımla birlikte kurduğumuz, organizasyon, prodüksiyon ve reklam işleri yapan bir ofisimiz var. Çerkesler ile ilgili bir belgesel çekimine nasıl karar verildi? Ben geçen sene yaklaşık bir yıl boyunca Can Dündar ve ekibi ile İnönü belgeselinde çalıştım. Bülent Çaplı' nın o dönem Ankara Üniversitesinde Öğretim üyesi olması ve belgeselin yapım aşaması çalışmalarının okulda olması nedeni ile o yazımı okulda geçirdim. Herkese kısmet olmayacak şekilde hocamla aynı odayı paylaşarak bu çalışmanın içerisinde yer aldım. Sayın Sevda Alankuş zaten Fakülteden benim hocamdır, kendisinden de ders almış olmam nedeni ile önceden tanışıklığımız vardı. O dönem okuldaydım ve uygulamalı televizyon dersi alıyordum. Bu dersi tamamen kendi isteğimle alıyordum. Normalde Halka İlişkiler öğrencileri bu dersi almazlar. Bu derslerin amacı uygulamalı projeler yapmaktır. İster drama ister belgesel çekersin; ama benim belgesele olan ilgim nedeni ile bu dalda çalıştım ve bundan önce de 'Son Meyhaneci' adında bir belgesel hazırlamıştım. Bu belgesel Almanya Nürnberg' de Oddsy Prize' a layık görülmüştü. Sevda hocam da benim belgesellere olan ilgimden ve bu konuda yapmış olduğum çalışmalardan haberdardı. Taner Baltacı ve Emrah Bakkaloğlu arkadaşlarım da belgesel konusunda çalışıyorlardı. Ve bir ortak proje olsa da beraber çalışsak diye kendi aramızda konuşuyorduk. Dediğim gibi yaz tatilinde bizler okulda iken Sevda hocam 'Uygulamalı Televizyon Dersi' ni veren hocamıza giderek kendi kafasında olan projeyi anlatmış ve bu konuda kiminle çalışabileceğini sormuş. Hocam da böyle bir iş için gönüllü olabileceğimizi ve beraber çalışmak için bir fırsat aradığımızı bildiğinden bizim adlarımızı vermiş. Bu da Sevda hocanın fikrini bize açmasına vesile olmuş. Sevda hocam bir gün Ürdün' den atlı bir birliğin Türkiye' yi geçerek Kafkasya' ya gideceğini, söyledi -bu arada bizler Çerkesler gerçek anlamda kimlerdir, tarihleri nedir, yaşam tarzları nelerdir, yani hiç bir konuda bilgimiz yoktu- ve "-sizler bu işlerle uğraşıyorsunuz ve bunu belgesel olarak çekerek belgelemek ister misiniz" dedi. Biz de büyük bir hevesle, gerek böyle bir konuda çalışacak olmaktan gerekse üçümüzün bir konuda çalışma isteğinden dolayı, bu öneriyi kabul ettik. 'Kalan' ın çekimlerine başlamanızdan ve ilerleyişinden bahseder misin? 'Kalan' ın çekimlerine başlamak için önce gideceğimiz köyü seçmek gerekiyordu. Bu köyün seçiminde herhangi özel bir kriterimiz yoktu, atlıların güzergahı üzerinde olması dışında. Belgeselin çalışma alanı olarak Kayseri ili Karaboğaz köyünü seçtik. Bu köye iki gün öncesinden gittik. İstedik ki hazırlıkları görelim, Prensin gelişini ve karşılamayı alalım ve bakalım neler elde edeceğiz. Çünkü neler olacak hiçbirşey bilmiyoruz. Hazırlıkları çekmek için gittiğimizde gördük ki çok fazla bir hazırlık yok. Hazırlık yok derken asla bu işi önemsemedikleri için değil, heyecanları gerçekten var fakat bunu hayata yansıtmak gibi bir durumları yok, çünkü çok önemli bir çabaları var; yaşam gailesi. Karaboğaz' da çekimleri sürdürdük, Prensin buraya gelişini beklemeden bir önceki köye giderek köye gelişini oradan itibaren çekmeye başladık. Köye girişi ve karşılamayı görüntüledik. Ben orada Ali ve onunla beraber gelen ve bence bu heyecanı asıl tadanlar ile beraber oldum. Bence en görkemli gece bu gece idi. Ertesi gün de köyden ayrıldılar. Biz de Ankara' ya döndük. Burada beni çok heyecanlandıran bir şey vardı; Çerkes olmamasına rağmen, Ali' nin Çerkeslere vermiş olduğu destek ve bunun karşılığında da başka bir ülkede yaşayan ama Çerkes olan insanların heyecanları. Ben bunu rüya olarak nitelendiriyorum yani bir şey hayal etseler herhalde bunu hayal edebilirlerdi diye düşünüyorum. Yaşlıların, Çerkes kıyafetleri içerisinde gelen atlıları köylerine girerlerken izlemeleri, Çerkes halkın onları karşılamaları, herkesin yüzündeki o gülümseme ve mutluluk çok açık bir şekilde göze çarpıyordu. Demek istediğim tıpkı eski günlerdeki gibi, Çerkes kıyafetleri giymiş, kılıç kuşanmış, atlı gençlerin orada yaşayan ve bunları sadece hayal edebilecek olan Çerkes halka ne ifade ettiğini gözlerinden okuyabilirdiniz. Burada yaşadıklarım sizleri daha rahat anlamama neden oldu. Çok güzel bir gece geçirildi ve sabah atlıların yollarına devam ettiler. Ve sonra köylüler tüm doğallığı ile kendi hayatlarına geri döndüler. Bizim, Türkiye ayağı olarak nitelendirdiğimiz belgesel ismi 'Kalan' da, çizdiğim bu portreyi anlatıyor. Öncesini, karşılamasını ve sonrasını, yani kalanını. Benim bu belgesel nedeni ile gördüğüm bir yapı var; Türkiye' deki köylerde yaşanılan Çerkeslik düğünler ile sınırlı. Doğal hayatta hangi köy Çerkes köyü diye sorup yanına da bir Türk köyü koysalar, bu kadar içinize girmiş olmama rağmen inanın bir ayrım yapamam. Birinden biri çıkıp Çerkesçe konuşmadığı sürece, ki çok fazla konuştuklarını da söyleye-me-ye-ce-ğim. Ben belgesellerin röportajları için kendilerine Çerkesçe konuşabileceklerini söylememe rağmen hiç kimse bunu tercih etmedi. Elde ettiklerimiz Taner' in, be-nim ve Emrah' ın çok ilgimizi çekti. Orada Ali ile tanıştığımda kendisine bu belgeselin Ürdün ayağına ilişkin fikirlerimi söyledim ve bizi bu konuda maddi olarak destekleyip desteklemeyeceğini sordum. Kendisi seve seve bunu yapacağını söyledi. Ankara' ya döner dönmez Türkiye ayağının kurgularını çalışmaya başlarken ben bir yandan da Ürdün ayağına ilişkin yapım çalışmalarına giriştim. Nerede kalabileceğimizi, kimlerle görüşebileceğimize ilişkin detayları düşünürken, Sevda hocam ve Waleed Todd bana Ürdün' deki Çerkes derneklerinin bu işi organize edebileceklerini söylediler. Çünkü bunun için gereken maddi olanaklara sahiptiler. Onlarla bağlantıya geçtik. Türkiye' ye ilişkin yaptıklarımızı ve Ürdün' e ilişkin planlarımızı anlattık ama bunu için uçak biletinden kullanacağımız kasete kadar yardıma ihtiyacımız olduğunu ve bunları sağlamaları durumunda bizim de bu belgeseli maddi bir talepte bulunmadan çekmek istediğimizi belirttik. Yazış-malar, telefon görüşmeleri sonucunda, bunu kabul edeceklerini söylediler. Bürokratik engeller de atlatıldıktan sonra ben, Emrah, Taner, Walled Todd ve Sevda hocam ile birlikte Ürdün' e hareket ettik. Kafkas Derneği' nin bize hep inandığını düşünüyorum. Bize bizim arzuladığımız değeri gösterdi. Hani bunlar öğrenci, bu işte amatörler demeden elinden gelen her şeyi yaptı. Bizi çok hoş karşıladılar. İndiğimiz gibi derneğe gittik ve dernekte 'Kalan' ın gösterimini yaptık. Burada amacımız kendimizi konuşarak ifade etmek yerine, yaptığımızı ortaya koyarak, bunun Ürdün ayağını yapmaya geldiğimizi anlatmaktı. Ama ne yazık ki bizi karşılarken ki samimiyet ve güler yüzlülüğü belgeseli izledikten sonra bize gösteremediler. Çünkü inanamadılar, Türkiye' de bu şekilde yaşayan Çerkeslerin olamayacağından bahsettiler. Burada bir parantez açmalıyım; 'Kalan' şu şekilde başlar; köyün hali, köyün süreğen yaşamı, atlıların gelişi, akşam eğlencesi ve akabinde köyde bir önceki gün bıraktıkları yerden hayatlarına devem eden insanlar ve finalde omzuna küreğini almış ve işine doğru gitmekte olan adamın görüntüsü ile son bulur. Çünkü ne kadar görkemli ve mutluluk verici bir gece geçirilmiş olsa da geriye kalan budur. Ama bu fotoğrafa inanamadı Ürdün' de yaşayan Çerkesler. Çünkü onlar Ürdün' de çok başka koşullar altında yaşıyorlar ve Çerkesliklerini yaşatıyorlar. Dediğim gibi bize tepki gösterdiler ve bizim ile sürekli tartıştılar. Hatta aralarından bazıları, "-sizi buraya kim gönderdi, sizi kim böyle yönlendirdi, bunlar yanlış görüntüler bunlar gerçek olamaz yoksa bizi de mi böyle göstereceksiniz" diye eleştirdiler. Biz de onlara bunun Türkiye' deki görüntülerden sadece birinin olduğunu ve belgeselin bunu yansıttığını, bizim bu görüntüleri yorumsuz olarak aldığımızı belirtik. Ayrıca Ürdün' deki yaşamı görüntülemeye geldiğimizi ve onu görüntüleyip belgelemek istediğimizi belirttik. Bir de belgesel de bize konuşmamız için, yaşlılar, bakanlar, önde gelenler ile görüşme ayarlamaya çalışmamalarını istedik. Bizim istediğimizin Çerkes halktan olan insanlarla röportajlar yapmak olduğunu dile getirdik. 3 gün boyunca bu konuyu tartıştık ve elimize kamera bile almadık çünkü bize inanmadılar. Tam burada Hasan Hurma' nın (o dönem Amman Çerkes Derneği başkanı) adını anmadan geçemeyeceğim. İlk günden beri bizle beraber oldu ve bizim için büyük bir gayret sarf etti. Ancak 3. günün sonunda kamerayı elimize alabildik ve çekimlere başlayabildik. Burada Ürdün Televizyonunun katkıları da büyük oldu. Kraliyet bize bir araç tahsis etti. Toplam sekiz gün kaldık Ürdün' de. Burada da çok keyifli vakit geçirdik. Çerkes gençlerin gittiği Ahli Club' ta Türkiye ayağının gösterimini yaptık. Buraya Gelen Çerkes gençlerle çok keyifli vakit geçirdik. Çoğu bizim yaşlarımızdaydı zaten. Benim için çok özel zamanlardı. Bundan sonra Türkiye' ye kasetlerimiz ile geldik. Ve buraya gelince inanılmaz bir şeyin farkına vardık ki, orada çekimde kullandığımız kasetler eski teknoloji idi ve Türkiye' deki stüdyolarda bu sistem ile çalışmanın olanağı yoktu. TRT dahil her yeri aradık ama kurgulama yapabileceğimiz böyle bir sistemle çalışan yer kalmadığını gördük. Bu süreç 4 ay aldı ve sonunda kasetleri Ürdün' e tekrar göndermeye karar verdik. Kasetler Ürdün' de yeni teknoloji kasetlere kaydedilip bize geldi ve bu da yaklaşık bir 3 ay sürdü. Çekimler Aralık' ta yapılmıştı. Kasetlerin gelmesi ve bizim kurguya başlamamız Haziran' ı buldu. 'Orada Ölmek' te böyle bir süreçten sonra tamam-landı. Ürdün ayağı olan Orada Ölmek adlı belgeselin içeriğinden bahseder misin? Orada Ölmek Çerkeslerin anavatanlarının uzağında Ürdün' de etnik özelliklerini koruyarak sürdürdükleri hayatın hikayesi. Bir çeşit gitmek mi zor kalmak mı öyküsü... Ürdün' de olmak onlara rahatsızlık vermekle de Kafkasya için uğraşmak ve orada yaşamak istiyorlar. Şu an ben ko-nuşurken kullanacağım kelime-yi seçerken ki ikilemi onlar da yaşıyorlar. Ürdünlü mü, Ürdünlü Çerkes mi, Çerkes mi? oldukları ikilemi. Bun bunu orada açıkça gördüm. Oraya ihanetle yapmakla birlikte Kafkasya özlemi var. Ayrıca, belgeselde hiçbir üst metin yok, sadece röportajlardan oluşuyor. Belgesellerin katıldığı festivalleri ve aldığı ödüllerden bahs eder misin? Türkiye ayağı olan 'Kalan' (15 dk.) ile 10. Ankara Film Festivali' ne katılmıştım. Burada finale kalmış ama dereceye girmemişti. 'Orada Ölmek' (20 dk.) Aydın Doğan Vakfı 11. Genç İletişimciler Yarışmasına katılmıştı. Buradan çok sevin-dirici bir şekilde: 'En İyi Haber Belgeseli' dalında 1.lik ödülünü aldı. İfsak' da da ilk 5 arasına girdi. Son olarak da 11. Uluslararası Ankara Film Festivali' nde öğrenci belgeselleri kategorisinde 1. ödülüne layık bulundu. Tabi bunların hepsi çok sevindirici çünkü her şeyden önce "sözünüzü" söylemeyi başardığınızı ispatlıyor. Ayrıca bu festivaller sayesinde pek çok kişi tarafından izlenme olanağı buluyor. > Bu belgeselin bu kadar ilgi değer görmesini nasıl değerlendiriyorsun? Benim bir ilgi kaygım yok. Çünkü ben bu işi sadece kendim istediğim için yapıyorum. Ben bu belgeselleri bir televizyon kanalı için ya da bir yerde gösterilmesi için yapmadığım ve bundan maddi bir çıkarım olmadığı için belgeselin gösterimi yapıldığı yerlerde aldığı sonuçlar beni tatmin ediyor. Ürdün' de anlattığım o üç gün sonunda çekip geri dönmememizin de nedeni buydu. Çerkes-lerin yani bu belgeselin konusunu oluşturan etnik topluluğun bunu doğru bulması önemli. Belgesellerdeki beğeni, bir filmi izledikten sonraki beğeni ile aynı şey değil. Önemli olan doğru olması ve belgeleyici olması. Bu benim için önemli olan tarafıdır. Beğenim yok derken şunu da belirtmeli; birerbir bir beğeni kaygım yok ama tabi ki derece alıyor olması, bir yapımcı olarak benim için önemli. Çerkeslerin yaşamından birşeyler verebilmiş olması ve bunu anlatabilmesi, benim Ürdün' de kokladığım havayı sen izlediğin zaman sana koklatabilmesi, benim için temel. Taner ve Emrah için de bu aynen geçerli. Biz hep bu açıdan değerlendirdik olayı. Elbette izlenilebilir olması çok önemli. Yani kısacası, demin de söylediğim gibi "sözünü" söyleyebilmiş olmasıdır esas olan. Eklemek istediklerin var mı? 'Kalan' ve 'Orada Ölmek' in peşinden koşmaya devam edeceğim daha katılmadıkları bir çok festival ve uluslararası yarışma var. Okuyucular sorabilirler; festivallere göndermek ile bu beğeni arasında bir ilişki olamaz mı diye? Bu tamamen kendi emeğimizin karşılığını almak ve diğerlerini sınamak. Bu tür ortamlarda beraber olabilmek çok önemli. Festivallerde bizim gibi işler yapanlar, belgeseli bizim gördüğümüz gibi görenlerle dolu. Aynı zamanda aksi görüşlerle de bu ortamlarda karşılaşmak keyifli oluyor. Ayrıca ödüllendirilmek beni çok mutlu ediyor ve belgesellerde bana yardım etmiş olan insanları arayıp bunu haber vermek, bana yardımlarına teşekkürü, bu şekilde verebilmek bana inanılmaz bir haz veriyor. Hayat bazen tesadüfler ile insana yön verebiliyor. Bende oturup yahu Çerkesler nasıl yaşarlar ne yaparlar diye düşünmemiştim. Sevda hocanın önerisi ile başladı, şimdilik de gayet iyi gidiyor. Şöyle bir aşkınız olmalı; belgelemek, görüntülemek... Ben bunu okudum ve bu işi yapmayı çok seviyorum. Eğer imkanım olur ise gerek Suriye, İsrail ve Kafkasya' da yaşayan Çerkeslerin belgesellerini çekmek istiyorum. Bunun için kendini yetkin ve etkin gören herkesten de destek bekli-yorum. Sayın Eylem Er' e teşekkür ediyor ve çalışmalarında başarılarının devamını diliyoruz. [ Röportaj: Rahmi Lale ] +''+Eylem Er
Şocentsuk Aliy
Büyük Ekim Devrimiyle birlikte doğan, Khabardey Edebiyatı'nın temelini atmış, yüzyıllardır karanlığın, eğitim-sizliğin baskısı altında ezilegelen halkı için canla-başla çalışmış ve ulusal kültürün gelişmesine büyük katkılarda bulunmuş eşsiz bir ozandır Şocentsuk Aliy. +''+ Bu büyük ozanın ürünler-inde dikkati çeken, işlediği derin düşüncelerin yanısıra anlatımdaki büyük sanat ustalığı ve tüm ezilenlerin dileklerini derli toplu dile getirmeye yönelik olmasıdır. Ashad oğlu Şocentsuk Aliy, 1900 yılında Khabardey Balkar bölgesinde Kuşmızıkhuey köyünde doğdu. Küçükken dedesi ona Kafkas tarihini anlatır, düşüncenin, bilimin önemini kavratır, halk şarkıları söyler, öyküler anlatırdı. Aliy, okul çağına gelince, İslam din adamlarının Bakhsan'da açtıkları okula gider. Oradaki çok sevdiği öğretmeni, Tsağo Nuriy, derslerde bilimin, eğitimin, ana-dilin anlam ve önemi üzerinde duruy-ordu. Aliy, bu öğretmeni sayesinde dilini, ulusal tarihini, efsane ve de-stanları daha derinlemesine incelemeye, kavramaya başlar. Nuriy'in büyük kat-kısını, Adığece'yi derinlemesine öğretmiş olmasında, Türkçe meramını anlatabilir hale getirmesinde değil, ulusal tarihin, bilimin, okuma-yazmanın büyük öne-mini kavratmış olmasında, karanlıktaki bir insanı aydınlığa çıkarmanın ne denli büyük bir görev olduğunu takdir ede-bilmesinde aramak ve görmek gere-kir. Aliy, bu hocasının önder-liğiyle, 1915 yılında, Dağıstan'da Temir-han-Şura'da açılan öğretmenlik kur-suna katılır. Üstün başarısı nedeniyle, 1916 yılında da Kırım'daki öğretmen okuluna gönderilir. Burada kendini tümden bilime ve çalışmaya verir ve dil-leri, ulusların tarihlerini, edebiyatlarını daha derinlemesine öğrenir. Rusya'da Şubat 1917 Bur-juva Devrimi gerçekleşir fakat, emekçiler umduklarını bulamazlar. Dalavereyle başa geçen burjuvazi, devrimcileri hapsetmeye başlar, terör ve açlık du-rumu daha da kötüleştirir. Bu karışık-lıklar sırasında Aliy, Kırım'dan Türkiye'ye gider. Orada kendini, Türkçe'ye ve edebiyata verir, Fran-sızca'yı iyice öğrenir. Türkiye'deki Adığe bilim adamlarıyla ilişki kurar, onlara çalışmalarında yardımcı olur. Anayurt-larından uzak olsalar da, anadillerinin, kültür ve edebiyatlarının gelişmesi için uğraş veren bir grup Adığe, o günlerde İstanbul'da Adığece için bir alfabe hazır-layarak efsanelerini, destanlarını, tari-hlerini okuyup yazmaya başlarlar. Çe-şitli yayınların yanısıra Adığece olarak "Ğuaze" adlı bir gazete yayımlarlar. Bu grupla ilişki içinde olan Aliy, onların çal-ışmalarından sevinç duyuyor, yürek-leniyordu. Türkiye'de yaşayan Adığelerin (bugün orada olanların da) en büyük sorunları ulusun yok olması, anadillerini, törelerini, kültürlerini, ulu-sal karakterlerini yitirmekte oluşlarıydı. Adığeler belirli bir yere bir arada yer-leştirilmiyor, kendi anadilleriyle okuyup yazacakları okullar açamıyorlardı. Bu durumdan büyük üzüntü duyan Aliy, o dönemlerde yazdığı "Türk Bahçesinde" adlı şiirinde de bunu dile getiriy-ordu: Bir yaz akşamıydı Garip başım kucağımda Ulusumu düşünerek Türk bahçesinde geziniyordum. Önümde güzelim güzellere Karayılan örneği, rastladığımda Tanışmak istedim, sorduğumda Janpago ve Setenay idi güzeller. Gözümün nuru Janpago'ya Derdimi anlattığımda İlk armağanım selamımı bile Almadı, Adığece anlamadı. Anayurda duyulan özlem ve bağlılığı anlattığı "Nane"(Anne) şiirinde ise şöyle diyordu Şocentsuk Aliy: Bilir misin ki bu küçücük oğlun Deniz kıyılarında ürkek ve titrek Yaban topraklarda öksüz ve yetim Atılıp durur kayalarına özlemle Bir tek gün bile yok burada Bana Oşhamafe'yi aratmayan Bir anne de yok burada Anne, sen gibi beni okşayan. Şiirlerinde duygusal olmaktan çok gerçekçi olan Şocentsuk Aliy, 1919 yılında anavatan-ına döndü. Orada Büyük Ekim Devrimine ulaşmak için yapılan çalış-malara katıldı. Bakü'de açılan politik kursları bitirdikten sonra Dağıstan'da uğraşlarını sürdürdü. 1923 yılında Nalçik'te öğretmen okulunu bitirerek kendi köyünün okuluna öğretmen olarak döndü. Özlemini çek-tiği, kendini adadığı görevi -ulusal gen-çliğin eğitimi çalışmalarına- Büyük Ekim Devrimi ile kavuşmuştu. Bu devrimden sonra köyler, okullarına ve öğretmen kadrolarına kavuştu. En önemlisi, önceden saygınlığı olmayan Adığe dilinin alfabesi hazırlandı, onunla yapıtlar yayımlandı ve okullarda oku-tulmaya başlandı. Toplum yaşamındaki değişmeleri sevinçle karşı-layan ozanın en saygı duyduğu şey, Büyük Ekim Devrimi ve onun emekçil-ere sağladığı haklardır. Fakat ozana göre bu yeni yaşam, yenilikler kendiliğinden oluşmayacaktır. Bu yeni yaşamı kuracak ve geliştirecek olanlar emekçiler ve genç kuşaklardır. İşte ozan gençliği özgürlükçü yola bunun için çağırıyordu: Kalk Adığem, çabuk uyan! Sarıl özgürlüğe, kucakla. Ölümsüz armağanlarla Ödüllendirsin bizi Vatan Ozanın en büyük özlemi, halkını bilime yöneltebil-mekti. Ancak bu yolla ay-dınlanabilirlerdi. Bilimin önemini işçi kitlesine kavratabilmek için yaşamda gördüğü herşeyden yararlanmayı ve de-ğerlendirmeyi iyi biliyordu. Ozanın o zamanlar yazmış olduğu "Arkadaş Hajı-kare Ulaştı Amacına", "Öğrenci Khabardey Öğretmen", "Karahalk", "Ga-zetenin Yakınmaları" gibi şiirleri bunu çok iyi kanıtlıyor. "Öğrenci Khabardey Öğretmen" şiirinde; öğretmenin yaşam anlayışına, çalışmalarının başarısına, yurduna gelecek mutluluğun emeğe bağlılığına değiniyor. Bununla amacı; köylülere, öğretmenin kendileri için canla başla çalıştığını anlatmak ve öğ-retmenin emekçilerin öncüsü olduğunu göstermekti. Çok yaşa Genç Adığenin Bilgilerini yücelten, Göz kamaştıran ödülleri emeğiyle Biz emekçilere kazandıran. Küçük yazı dili-büyük yıldızımız, Vurun karanlığa çekilsin başımızdan, Bilgisizliğin kara bulutu Açsın yüzünü güneşin. Korkmadan, çekinmeden Gerçeği silah seçin, Eğitelim küçük Hasanş'ları, Vatan için emekçi yetişsin. Emekçinin düşün açıklığını, yaşam görüşünü değiştirebilecek etken, hergün eline geçecek bilimsel yazılardır. Bu anlamda Şocentsuk'un "Karahalk Gazetesinin yakınmaları" şiiri oldukça ilginçtir. Anadilinle üç hafta oku Beni çağır gelirim, Yabancılaşmadan biz Kardeş olup çıkarız. Beni çağıran iyi arkadaşların Çokluğuyla taşarım. Açarak kanatlarımı Bulutlara daha tez ulaşırım. Eğitim alanında düşülen yanılgıları bağışlamayan ozan, eleştirilerinde ödün vermiyordu. Eksiklikleri sert bir dille eleştirir, bunların bir açıklık kazanmasını, herkesin anlamasını ister ve düzeltilmesini önerirdi. O her zaman öncü ve gerçekçi olmuştur. Görevi, sanat ustalığını kullanarak emekçi topluma yararlı olmak, onları yönlendirmek ve onlara güven kazandırmak olmuştur. Şocentsuk, şiirlerinin yanısıra makale de yazmıştır. Makalelerinde de, şiirlerinde olduğu gibi, ulusunun yükselmesi ve kalkınması için yapılması gereken işlere değinmiştir. Onun için en büyük amaç, yeni yaşamın koruyuculuğunu üstlenecek gençliği okutmak ve eğitmek olmuştur. Adığe dilinin güçlenmesi, kolay bir edebiyat dilinin oluşturulması ile ilgili sorunları içeren makaleleri 1925-1926 yılları arasında "Karahalk" gazetesinde yayınlanmıştır. İslamiyetçi geçinenler, o dönemlerde, anadilin anlamsızlığını savunuyor, Adığe diline ve okullarına cephe alıyorlardı. Bunlara karşı Şocentsuk'un amacı, dilin öneminin anlaşılmasını sağlamak, güçlenmesi için kitlelerin çalışmaya yönelterek edebiyat dilinin kuruluş ilkelerini saptamaktı. Ozanın savlarına göre, eğer dili üzerinde çalışmalar yapılırsa "Dili dil olmayacak hiçbir halk yoktur yeryüzünde". Yani halkın ya da ulusun kendine özgü sözcüklerinden yararlanılırsa konuşulan dil, edebiyat dilinin kökenini oluşturur. Dilin güçsüzlüğüne etki eden, yazılı olarak kullanılmaması ve o dili konuşanlar arasında ekonomik, kültürel bağların güçlü olmamasıdır. Ozan, bir ulusta değişik lehçelerin konuşulmasını, bu bağların güçlü olmayışıyla kanıtlamak istiyor. Şocentsuk bunu Rusça ile örnekliyor; Ruslar küçük feodal prenslikler halinde yaşarlarken Rusça'nın da değişik lehçeleri vardı, dillerinin bugünkü durumu başarılı çalışmalarına bağlıdır. Ozana göre, dilin güçlenmesi, geçerlilik kazanması, güzel, güçlü, etkili sözcüklerin öğretmenler ve bilim adamları tarafından yazılarda kullanılmasına bağlıdır. Bunun yanında, bir ulusun edebiyat dilinin kurulmasında, geçen çağlara ait dilin güzel, etkin, güçlü sözcüklerini içeren, onlarla yoğrulmuş efsanelerin önemi büyüktür diyen ozan, efsanelerin korunmasını ve gerekli değerin verilmesini istiyor. Her ulusun yazılı edebiyatına başlangıç nazım türüdür. Khabardey ozanları da yaşamı daha derin olarak açıklama uğraşısına katılıyorlar ve nazım türünün diğer janrlarından da yararlanmaya başlıyorlardı. Bu dönemde (Ekim Devrimi'nden önce Paş'e Beçmırze'nin çalışmaları hariç) destan janrının öncülüğünü yapan Şocentsuk Aliy'dir. 1927 yılında yazdığı "Yaban Ellerde" adlı destanda vatandan göç eden Adığelerin, Türkiye ve Arap devletlerindeki acıklı durumlarını ve vatana olan özlemlerini anlatıyordu. Ozanın yaşamdan kopuk olmaması onu derin düşünmeye zorlamıştır. Şiirleri ile emekçinin o çağlardaki yaşantısını, gereksinmelerini ve düşüncelerini gerçekçi bir anlatımla dile getirmesini bilmiştir. Onun için ozanın sanat ürünleri bugün de geçerlidir, gelecekte de geçerliliğini koruyacaktır. Sovyet Cumhuriyetleri kısa bir zaman içerisinde halkçı iktisadı düzelttiler, yüz binlerce çiftçi kollektif çalışmayı ve sosyalist ekonomi ilkelerini benimsedi. Yeni düzenle Khabardey-Balkar Cumhuriyeti'nde de büyük yatırımlar yapıldı, sanayileşmeye önem verildi. Bunun yanında ulusal kültürde de büyük aşamalar oldu. Enstitüler, teknik okullar açıldı, ana dil ile yayınlanan gazetelerin tirajları arttırıldı. Bu başarılar Khabardey Edebiyatının güçlenmesiyle doğrudan ilişkilidir. O yılların ozanlarının esinlendiği kaynaklar ise, toplumculuk, sanayileşmenin ve makineleşmenin ilerlemesi, Adığe köylülerinin kavuştukları güzel yaşam ve üretimin artmasıdır. O yıllarda Şocentsuk Aliy, kendi köyü Kuşmızıkhuey'de öğretmenlik yapıyordu. Çeşitli yerlerde öğretmenlik ve okul direktörlüğü yaptıktan sonra 1936 yılında görevinden ayrılıp Nalçik'e yerleşti. Ve "Khabardey-Balkar Ozanlar Birliği" ile çalışmaya başladı. Gece gündüz demeden yaşlı ozanlara yardım ediyor, genç ozanları yetiştirmeye çalışıyordu. Bu sıralarda Paş'e Beçmırze'nin şiirlerini derleyerek yayına hazırlamış, Kajer Yindris ile Hakhupaş'e Amırkhan'ın şiirlerini yayınlatmıştır. Ozan, zamanının çoğunu genç ozanların yetiştirilmesine ayırıyordu. Aynı yıllarda Khabardey Edebiyatına katılan genç ozanlar Tav Boris, Beykul Barisbiy, K'uaş Bet'al gibi ozanlar Şocentsuk'un öğrencileridir. O, bunlara her an öncülük yapıyor, ürünlerini düzenleyerek basıma hazırlıyordu. Bu işlerin yanında, Araştırma Enstitüsü Derneği'ne yardımcı olmaya çalışıyor, köylerde de bu derneklerin kurulmasına uğraşıyor, gençliği edebiyat çalışmalarına özendirmeye çabalıyordu. Öğrencilerden derleyerek yayınlattığı yazılar bunun en güzel kanıtıdır. Şocentsuk'un önemsediği, yapıtlarında belirtmek istediği sadece çok sevdiği Sosyalist Ülkesi'nin ilerlemesi, kalkınması, insanların çalışkanlığı ve kavuştukları güzel yaşam değildir. O, her şeyi ile yaşamı daha geniş anlamlı, daha derinlemesine anlatmayı kendine amaç edinmiştir. Kendi ulusu gibi dünyadaki ulusların tümünün de özgürlüğe kavuşması gerektiğini düşünerek, Asya, Avrupa ve Afrika'da ezilen ulusların özgürlük savaşına büyük saygı duymuştur. Onlar için elinden geldiği kadar çalışmaya hazırdır. O yıllarda Aliy, dünya ve doğanın görüntülerinin anlatımına ayrı bir özen göstermeye başlamıştır. Khabardey edebiyatında olmayan peyzaj şiir akımını başlatma, onu edebiyatın geçerli bir kolu haline getirme çalışmaları ile ozan yeni bir başarı sağlamıştır. Doğanın, ülkesinin görünüşünün tanıtılması ile Sovyet insanının sevincini, ülkesindeki gelişmeleri, köylerin ve kentlerin görüntüsündeki değişiklikleri bir araya getirerek kaynaştırmıştır. "Sonbahar", "Mayısta", "Nalçik", "Park" şiirleri bunun örnekleridir. Ozanın her şiirinde gerçekçiliğin ve sanat ustalığının yanı sıra olayları somutlaştırdığını görüyoruz. Onun için Şocentsuk, peyzaj şiirleri ile Khabardey Edebiyatına yeni bir güç kazandırmıştır. Şiirlerinin yanında Şocentsuk Aliy, 30'lu yıllarda destanlar ve öyküler de yazmıştır. "Kış Gecesi", "Tembot'un Geçen Günleri"destanları ile "Bir Ölçek Un" ve "Armut Ağacının Altında" öyküleri aynı yıllarda yayınlanmıştır. Bu edebiyat ürünlerinde genelde, geçmiş yıllarda toplumun özgürlük için uğraşları anlatılmaktadır. Çoğu tamamlanamamışsa da ozanın destanlarının büyük değer ve anlamı vardır. Destan janrının inceliklerini bu denli iyi kavramış olması, "Madine", "Kambot ile Latse" destanlarını ölümsüzleştirmiştir. Şocentsuk Aliy, aynı yıllarda ülkesinde büyük değer kazanan "Ela gözlü", "Hamid", "Ninni" türkülerini de yazmıştır. Bunun yanında eski Adığe türkülerinden birkaç tanesi üzerinde çalışmalar yapmış, Rus türkülerini ve aryalarını Çerkes diline çevirmiştir. Şocentsuk'un sanatta ulaştığı başarı, diğer halkların edebiyatlarını daha iyi anlamasına, diğer ulusların sanat akımlarından da gerektiği gibi yararlanmasına bağlıdır. Bunu kendisi de açıklamıştır. Ozana göre, eserlerinde sanat ustalığı ve ilerleme görüyorlarsa, bunun nedeni önce Adığe efsaneleri ve öyküleridir, sonra da Puşkin, Lermantov, Gorki gibi ozanlardır. Şocentsuk'un çok sevdiği, saygı duyduğu diğer ozanlar da; ünlü Ukrayna ozanı Taras Şevçenko, Oset ozanı Kosta Hetagurov ve (Altın Dede adını taktığı) Paş'e Beçmırze'dir. Khabardey Edebiyatının ilerlemesinde başarı sağlayan ozana, Khabardey-Balkar Muhtar S.S. Cumhuriyeti Yüksek Şurası, 1939 yılında "Khabardey-Balkar M.S.S. Cumhuriyeti'nin Edebiyat Bilgini-Profesörü" unvanını verdi. Savaş yıllarında şiirler yazıp, bunları radyoda okuyarak cepheye giden savaşçılara cesaret vermeye çalışan Şocentsuk Aliy, 15 Eylül 1941 yılında ülkesinin özgürlüğünü korumak için cepheye gitti. Almanlara tutsak düştü ve 1941 yılı sonlarına doğru Bobruysk kenti yakınlarındaki bir kampta, acımasızca öldürüldü. Khabardey Edebiyatı Şocentsuk Aliy'i yitireli 58 yıl oluyor. Fakat onun başlattığı büyük iş –Khabardey Edebiyatı'nın güçlenmesi- yerinde saymıyor, hergün ilerliyor. Khabardey Edebiyatının bugünkü başarısında değerli ozanın payı büyüktür. O, K'ışokue Alim, K'uaş Bet'al, Şocentsuk Adem gibi değerli ozan ve yazarların ulusal şiire kazandırdıkları gücün içindedir. Khabardey nesir edebiyatının ve destan janrının bulunduğu güçte onun izine rastlanır. Şo-centsuk çok yaşamamışsa da, ulusuna kendini unutturmayacak büyük işler başarmıştır. Khabardey Edebiyatının ünlü klasiği Şocentsuk'un şiirleri ve di-ğer yapıtları bu başarısı yüzünden ö-lümsüzleşmiştir. K'uaş Bet'al bunu bir şiirinde şöyle anlatıyor: Değerli şiirlerinin makamıyla Sen Adığe oğullarına öncüsün, Kendin yaşamıyorsan da, tatlı kardeş diliyle Sen aramızdasın, Aliy Bilmiyoruz, kara kurşunla vurup, sesini Neden kestirdi düşmanımız? Yine de sel gibi güçlü dağarcığın Ölümsüz makamlardır, Aliy. İçten şiirlerin, yorulmayan asker gibi Öcünü alıyor bugün de Sanki akına gitmişsin de Bugün dönüşünü bekliyoruz, Aliy. Sen süngüyle toprağa yazarak, Düşmana kavratıyordun acı gerçeği. Güçlü sözlerinle taşlayarak düşmanı Savaştın cephede, Aliy. Tüm heba değilse de değerli ömrümüz, Yedi ömrün olsa ne çıkar, Yarım ömründe bile senin yaptıkların-nicedir Hiç unutmadığımız, Aliy... [YAMÇI, Aylık Sosyo-Kültürel Dergi, Mayıs '77- Şubat '78 Cildi, sayfa 131-171'den Nejan Huvaj tarafından kısaltılmıştır.]+''+Nejan Huvaj
Şapsığ Adığe Derneği (Xase) Çalışmaları
Karadeniz Kıyıboyu Şapsığları Derneği Nisan ayında kuruluşunun 11.yılını doldurdu. Bu zaman içerisinde ve özellikle de geçtiğimiz yılda dernek ne gibi işler başardı? Günümüzde neler yapıyor ve gelecekle ilgili düşünceleri neler? Bu konuda dernek başkanı Mecit Bey ile yapılmış olan röportajı, 23 Mart tarihli Adığe Mak gazetesinden çevirerek yayımlıyoruz... Başkanı olduğunuz derneğin en fazla üzerinde durduğu konu nedir? 1999 yılında ne gibi çalışmalar yaptınız? +''+ 11 yıllık süre içerisinde en verimli çalışmaların geçen yıl yapılmış olduğunu belirtmek isterim. Kıyıboyu Şapsığlarının kongrelerinde alınmış olan bir çok karar geçtiğimiz yıl uygulamaya konulabilmiş, derneğimizin çalışma sistemi ve yapılanma şekli daha iyi bir duruma getirilebilmiştir. Çalışmalarımız sayesinde derneğimizin toplumdaki saygınlığı daha da artmış ve gerekliliği daha iyi anlaşılır olmuştur. Derneğimizin kuruluşunun 10. yılının kutlandığı 29 Nisan 1999 tarihinde, "Rusya Federasyonu" nda öz topraklarında yaşayan küçük halkların özgürlüklerine dair garantiler" isimli federal yasanın Başkan Boris Yeltsin tarafından imzalanarak yürürlüğe girmiş olması bizi çok memnun etmiştir. Bizde kongrelerimizde bu kanunun çıkarılmasını çabuklaştırmak amacıyla almış olduğumuz kararların gereği olarak, yasama meclisi milletvekilleri nezdinde bir hayli çalışmalarda bulunduk. Yasanın ilgili meclislerde girişilmesi esnasında görüş ve önerilerimizi gerekli makamlara aktardık. çıkarılan yasada bizim kimi önerilerimizin dikkate alınmış olduğunu görmekteyiz. Bu kanunu temel alarak "öz topraklarında yaşayan Kıyıboyu Şapsığ Adığeleri'ne dair "yasa taslağını hazırlayıp Krasnodar Eyalet Yönetimine ve yasama meclisine sunduk. 1999 yılında çözüme kavuşturduğumuz diğer bir konu ise Kıyıboyu Şağsığların Sosyo-ekonomik ve ulusal-kültürel gelişmeleri için ihtiyaç duyulan paranın Krasnodar eyalet bütçesinde ayrı bir kalem olarak yer almasını sağlamak olmuştur. Bundan dolayı da Tuapse ve Lazarevsk ilçelerindeki Adığe köylerinin sosyal ve kültürel problemlerinin çözümünde ilerleme sağlanmıştır. Eyalet bütçesinde bu amaçla ayrılmış bulunan 2, 5 milyon ruble (bir dolar şu anda 28, 5 ruble) nin harcanmasında derneğimizle birlikte köy yönetimlerimizde görev almışlardır. Uzun yıllardır arzulamakta olduğumuz Adığey Devlet Üniversitesi' nin Lazarevsk Şubesinin açılışı da geçtiğimiz yıl gerçekleşmiştir. Altı fakülteden oluşmakta olan şubede, anadilimizde eğitim yaptıracak öğretmenler de yetişecek şekilde eğitim öğretim devam etmektedir. Sevinçli bir haberi daha söylemek istiyorum. Geçtiğimiz yıl Adığey Devlet Radyo-Televizyon Kurumu tarafından "TV Şapsugiya" adıyla bir muhabirlik merkezi açılmıştır. Bu merkezin imkanlarının daha da gelişeceğini ve halkımıza yararlı yayınlar sunacağını umut ediyoruz. Geçtiğimiz yılda Krasnodar Eyalet Yönetimi derneğimizce çıkarılan "Şapsugiya" gazetesine maddi yardımda bulunmuş ve bu sayede gazete çalışanlarının aylıkları ödenebilmiş ve gazete düzenli olarak çıkarılmıştır. Bunların dışında geçtiğimiz yıl yine anılarda kalacak etkinlikler gerçekleştirmiş bulunuyoruz. Bu bağlamda derneğimizin kuruluşunun 10. yılını yaygın etkinliklerle kutladık. Kuban'ın saygın ressamı Aysa Hapişt'in resimlerini Krasnodar ve Maykop'ta sergiledik. Tuapse ve Lazarevsk'de "Agiğey'in Yıuldızları" isimli teleşov programlarını gerçekleştirdik. Tuapse ve Lazarevsk ilçelerindeki köylerde Adığey Devlet Tiyatrosu'nun oyunları gösterildi. Tanınmış Kompozitör ve şarkıcı Albert Tlaşe Soçi, Lazarevsk ve Tuapse'de konserler verdi. Adığe köyleri arasında çeşitli spor dallarında yarışmalar düzenlendi. Aynı şekilde köy dernekleri ile köy yönetimleri ve yaşlılar meclisleri de geçtiğimiz yıl unutulmayacak etkinliklerde bulundular. Hacok köyünde düzenlenen "Nartların Ateşi Sönmesin" toplantısı, Tuapse ve Lazarevsk'te Şapsığ öğrencileri etkinlikleri, Şeheçey köyünde düzenlenen anı toplantı, Lazarevsk'te okutulan Mevlid, Şoyuku köyünde Madina Çuntıj'ın evinin duvarına konan anı levha, Hacok'un köy gününün kutlanması bunlar arasındadır. Anlaşılan o ki geçtiğimiz yıl önemli işler başardınız ve kitlenizi memnun ettiniz. Bu çalışmalarda size güç veren neydi? Kimler yardımcı oluyorlardı? Bu çalışmalarımızı yönlendiren ve bize güç veren birkaç etken var. Bunlardan birincisi, derneğimizin kurulması ve kuruluş amaçları doğrultusunda çalışması için bu güne kadar çok insan emek vermiştir. Bunların arasından bugün dünyamızdan ayrılmış olanlara tanrıdan rahmet diliyorum. Onların yaptıkları çalışmalar ve bize bıraktıkları politik deneyimler sayesinde, 1V nci Şapsığ Kongresi'nin bize yüklemiş olduğu sorumlulukları yerine getirebildik. İkincisi ise yönetimimizin çalışma devresinin Eyalet Başkanı Nikolay Kandretonko'nun çalışma devresi ile çakışmasının büyük önemi vardır. O Şapsığların çözümlenmemiş sorunlarını iyi anlamış ve derneğimizin toplumsal –politik gücünün devlet politikası ile uyumlu hareket etmesi imkanlarını yaratmıştır. Eyalet Yönetiminin sorunlarımıza bakış tarzını Eyalet Başkan Yardımcısı N. I. Harçenko kongremize katılarak anlatmıştır. Ayrıca Adığey ile Krasnadar arasındaki iyi ilişkilerin de çok yararını görmekteyiz. Adığey ile Krasnadar eyaleti arasında imzalanan dostluk ve işbirliği anlaşmasında, Adığey'in Kıyıboyu Şapsığları ile sosyo-kültürel ilişkilerini güçlendirmeye verdiği önemi görmekteyiz. Aslan Carım ile Nikolay Kandratenko'nun 1998 yılında bölgemizde birlikte gerçekleştirdikleri gezi de bu iyi ilişkilerin bize bir yansımasıdır. Derneğimiz hem bölgemizde yaşayan diğer halklara, hem de bölge yöneticilerimize ayrım yapmadan herkesin yararına çalışmalar yapmış olduğunu da kanıtlamıştır. Adığey Devlet Üniversitesi' nin Lazarevsk'te açtığı şubede sadece Adığe gençleri değil tüm halkların çocukları okuyacaklardır. Tuapse ve Lazarevsk kaplıcalarının tanıtımı için Adığey'de yaptığımız çalışmalar hepimizin çıkarınadır. Federal ve Eyalet bütçelerinde Şapsığlar için ayrılmış olan ödeneklerden bu köylerde yaşayan tüm insanlar yararlanmaktadır. Şapsığ Adığeleri'nin ezelden beri yaşadıkları topraklarını korumaya çalışmaları, doğanın bize sunduğu zenginlikleri yarar getirecek şekilde işletilmesini istemeleri, ormanlarımızın talan edilmesini önlemeye çalışmaları hepimizin sorumluluğu değil midir? Korumaya çalıştığımız güzel kıyafetlerimiz, şarkılarımız ve danslarımız tüm halkların kültürlerini zenginleştirmiyor mu? Şapsığlarla ilgili Eyalet Meclisine vermiş olduğunuz yasa taslağı ne bakımdan önemlidir? Bu konuda çıkarılmış olan söz konusu federal yasa küçük halkların sorunlarının çözümünü yerel yönetimlere bırakmış olup bu da bence doğru bir karardır. R. F.'nda yaşayan 60 kadar küçük halkın tarihi, kültürel, ekonomik, coğrafi ve politik sorunlarını bir federal yasa bünyesinde çözmek mümkün değildir. Amacımız Şapsığların bölgenin yerli halkı oldukları gerçeğini hiç bir zaman göz ardı edilemeyecek şekilde eyalet meclisine yasa ile tespit ettirmektir. Bu istemimizde hiç bir anormallik yoktur. Yasayı kabul edecek olan Eyalet meclisidir. İsteğimiz yasa görüşmelerine bizim de katılmamızın sağlanmasıdır. Başarıdan söz etmek güzel. Ama her zaman başarının yanında eksiklikler de vardır. Sizin çözemediğiniz sorunlar ve eksiklikleriniz nelerdir? Gerçek yaşamda ve özellikle bugünkü yaşamımızda her şeyin iyi olması mümkün değildir. Şimdiye kadar yaptıklarımızı ve başardıklarımızı anlattım ve bunlar söylenmesi gerekli şeylerdi. Yapamadığımız ve çözemediğimiz öyle sorunlarımız da vardır ki eğer bunları çözemezsek yaptığımız tüm iyi şeyleri de silip götürebilecektir. Adığelerin güzel geleneklerinden ve Adığeliğin bir çok alanı kapsadı-ğından sıkça söz ederiz. Adığelik ulusumuzun paha biçilmez mirasıdır ve hepimiz onunla gurur duymalıyız. Eğer onu gelecek nesillerimize de aktarmak istiyorsak ona aykırı olarak insanlarımızda gelişmekte olan davranışlara karşı ciddi bir şekilde savaş açmalıyız. Köylerimizde hırsızlığın arttığını, kötü davranışlarda bulunanların çoğaldığını, yaşlılara saygının azaldığını, herkesçe tanınan insanlarımızın arkasından yapılan çirkin dedikoduların yaygınlaştığını, yakınlık ve dostluk ilişkilerini kötüye kullananlara gerekli tepkiyi göstermemekte olduğumuzu açıkça söylemeliyiz. Sadece derneğimizin ve yaşlı meclislerimizin gücüyle bu tür olumsuz gelişmelerin önüne geçilemeyeceğini de belirtmek isterim. Bir Adığe'nin isminden öv-güyle söz edildiğinde bundan memnunluk duyuyoruz. Derneğimizin çalışmaları sayesinde bir çok insanımızın yaptığı güzel işler öne çıkarılmış ve topluma tanıtılmıştır. Kanunlara uymayan, halkımızın onurunu zedeleyen insanlara karşı yaptırım manın da zamanı gelmiştir. Adığelik çalışmalarına karşı çıkan ve yasalarla kazandığımız haklarımızı küçümseyen kişilere karşı da etkili tavırlar ortaya koymamız gerekmektedir. Bu bağlamda derneğimizin adli makamlarla ilişkilerini güçlendirmesi gerektiği kanaatindeyim. Kötü davranışlarda bulunanların sayılarının azaltılması için yapacağımız çalışmaların da uğraş alanlarımızın biri olması gerektiğini düşünüyorum. [Röportaj: Haceretbiy Tlehusej] [23 Mart tarihli Adığe Mak Gazetesinden çeviren: İbrahim Çetao]+''+Kaffed