Türkiye’nin İlk Kadın Orkestra Şefi: İnci Özdil

Türkiye'nin ilk kadın orkestra şefi İnci Özdil, Ankara'da doğdu. Müziğe 1971'de Ankara Devlet Konservatuarı Piyano Bölümünde Nimet Karatekin'in öğrencisi olarak başladı. 1976'da Kompozisyon Bölümüne girdi. 1981'de Kompozisyon İleri Yüksek Sınıfına devam ederken, Orkestra Şefliği Bölümü'nde de çalışmalarını sürdüren İnci Özdil, 1983 yılında Piyano Bölümü Yüksek Kompozisyon ve Orkestra Şefliği Bölümleri İleri Yüksek Sınıflarından yüksek derece ile mezun oldu. Aynı yıl Orkestra Yönetim Uzmanlığı için devlet bursu ile İngiltere'ye gönderildi. +''+ Guildhall Scholl of Music ve daha sonra Royal Academy of Music'in yüksek yöneticilik sınıfına girerek Sir Colin Davis, George Hurst, Koro Şefi Horst Neumann ile orkestra ve koro yöneticiliğine çalıştı. 1986'da İtalya'da Accademia Musicale Chigiana'da Orkestra Şefi Carlo Maria Giulini ile Alman romantik müziği üzerine çalışmalar yaptı. 1988'de Alman besteci Hans Werner Henze adına düzenlenen festivalde "En İyi Yorumcu" ödülünü kazandı. 1988'de Kraliyet Akademisi Orkestra Şefliği Bölümü'nü birincilikle bitirdi. Ülkeye döndükten sonra Kültür Bakanlığı Devlet Çok Sesli Korosu'nun açılışını ve şefliğini yaptı. 1989 yılında Sovyetler Birliği'nin vermiş olduğu bursla Rusya'ya gitti. St. Petersbourg Konservatuarı'nda Sovyet ve Rus müziği üzerine çalışmalar yaptı.1991 yılında Hollanda'nın Breda şehrinde düzenlenen Breda Müzik Festivaline şef olarak davet edilerek birçok konser verdi. 1992-94 yılları arasında İstanbul Devlet Senfoni Orketrası'nda şef yardımcılığı yapan İnci Özdil, 1994 Temmuz ayında Kültür Bakanlığınca Antalya Oda Orketrası'na kurucu şef olarak atandı. 5 Aralık 1997 Cuma ve 6 Aralık 1997 Cumartesi günleri Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'nda Şef olarak görev alan İnci Özdil, programında Ermeni asıllı Aram Haçaturyan'ın "Gayaneh" adlı bale suitini seslendirdi. Gayaneh suiti dört bölümden oluşuyor: Kılıç Dansı, Ayşe'nin Dansı, Ninni, LezginkaNart: Rusya'da bulundunuz, Çerkes müziği ile ilgilendiniz mi? Rusya'da Rus müziği üzerine çalışmalar yaptım, Çerkes müziği ile bir ilişkim maalesef olmadı. Maalesef diyorum, çünkü Sovyetler zamanında Kafkasya'ya geçmek ve orada Çerkes müziği ile ilgilenmek, oradaki konservatuarlara ve orkestralara gitmek istedim lakin izin alamadım. Ablam müziklerinde Çerkes ezgilerini ve makamlarını kullanıyor. Çerkes müziği konusunda da ablam Sıdıka'nın bir bestesi var. Bu eseri İngiltere'de seslendirildi. Elimizden geldiği kadar bu müziği duyurmaya çalışıyoruz. Ancak Türkiye'de bu eseri seslendiremedik. Çerkes müziğinin karakteristiğini çizer misiniz? Çerkes müziği çok hareketli, ritim çok önemli; karakterinde bir at yürüyüşü hissediliyor. Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'nda gerçekleştirdiğimiz konserde koltuk davulu çalınmasını istedim ama ellerinde bulunmadığı için bu ritmi trampet ile verdiler. Konserde ayrıca annemin Kafkasya'dan getirdiği "pkheçiç" kullanıldı; eserin asıl partisyonlarında böyle bir şey yoktu. Çerkes müziği çok sese çok yatkın, kendi bünyesinde çok ses var. Bu yüzden yorumlamak bana kolay geliyor, bir alaturka eser için bunları söylemek güç, içinde çok ses gelmiyor. Çerkes müziği çok daha ileri ve geliştirilmeye müsait. Müzikte çok sesliliğin rolü nedir? Müziğin halka ulaştırılmasında çok seslilik, bir akordeon ve doli ile yapılmış müzikten daha kolay, diye düşünüyorum. Örneğin seslendirdiğimiz Haçaturyan'ın Lezginkasını herkese dinletebilirsiniz; sanmıyorum ki beğenmeyen çıksın. Önemli olan eldeki materyali iyi değerlendirmek ve özüne sadık kalmak.Neden Haçaturyan? Bu eserinde Haçaturyan, Çerkes müziğini çok iyi özümsemiş, bütün özelliklerini; dönüş yerlerini, dansın kıvraklığını müzikte hissediyorsunuz. Gözünü kapattığınızda bunların hepsi gözünüzün önüne geliyor. Bu tür yapıtlarla müzik halka daha kolay ulaştırılabilir ama özünü bozmadan.Gittiğiniz ülkelerde Çerkes müziğini bilen insanlarla karşılaştınız mı? Maalesef karşılaşmadım. Diğer ülkelerde yaşayan insanlar müziğimizi bilmiyorlar. Bu bir kayıptır. Eserlerimizi duyurmak gerekliliğine inanıyorum. Mesela kız kardeşimin eserinin Londra'da seslendirilişinde, eseri dinlemeye gelenlere kendi açıklaması ile bunun bir Çerkes müziği olduğunu duyurdu, zaten eserinin ismi de "Çerkes Dansı" idi.Geleceğe ilişkin bir projeniz var mı?Burada Kafkas Derneği'nden bir ricam var; Kafkasya'da bulunan, müzik alanında çalışmalar yapan insanlar ile bizleri bir ortak çalışmaya sokması lazım. Bizler diyorum, Türkiye'de evrensel düzeyde yetişmiş, arkadaşımız olan Çerkes sanatçılar var; orkestra şefleri, orkestra elemanları. Kompozitörler ile ilişkiye geçmeye ihtiyaç var. Bu ilişki kurulduğu taktirde biz hazırız. Lezginka parçasını buldum ve repertuarıma aldım, bestecisi Ermeni olsa dahi. Kim bilir neler var. Keşke diğer eserlerimizi de seslendirebilsek.Antalya'da oturuyorsunuz, Dernek faaliyetlerine katılıyor musunuz? Zamanım el verdiği sürece katılıyorum. Ben onlardan, onlar da benden desteklerini eksik etmiyorlar. Verdiğimiz konserlerde beraber olma şansını ele geçiriyoruz. +''+İnci Özdil

İsrail Çerkesleri

Şogen Pshamaf ile Ürdün'de tanıştık. Bize "Müsteşar" statüsüyle Netanyahu Hükümeti'ne Çerkesler konusunda danışmanlık yaptığını söyledi. Kendisiyle görevi ve İsrail'deki Çerkesler hakkında söyleşmek istedik. Söyleşiye yer yer İsrail'deki diğer Çerkes köyü Reyhaniye Belediye Meclisi Üyesi olan olan Gış Memduh da katıldı. Biz Türkçe sorduk, onlar Adığece cevap verdiler, Sn. Sabahattin Diyner de ricamızı kırmayarak çevirmenliğimizi yaptı. Aşağıdaki söyleşide, onların ağzından İsrail'deki Çerkeslerle ilgili olarak merak ettiklerinizin bir kısmını bulacaksınız. +''+ Nart: Öncelikle bize kendinizi tanıtır mısınız? Şogen Pshamaf: Kfar Kamalıyım. 43 yaşında ve evliyim, üç çocuğum var. Tarih ve Siyaset Bilimi eğitimi gördüm. Aynı alanda Hayfa Üniversitesi'nde master yapıyorum. Master tez çalışmamın konusunu ilk zorunlu göçler sırasında önce Balkanlara yerleştirilen, sonra da yeniden göçetmek zorunda kalan Çerkesler'in tarihi oluşturacak. Şu anda Başbakanlığına bağlı bir birimde Müsteşarlık görevini yürütmekte olduğunuzu biliyoruz. Bize bu birim ve göreviniz hakkında bilgi verebilir misiniz? Bu birim, Hükümete İsrail'de yaşayan Çerkesler konusunda danışmanlık yapmak üzere oluşturuldu. Dolayısıyla benim Müsteşar olarak görevim İsrail toplumunun bir parçasını oluşturan Çerkes nüfusu konusunda danışmanlık hizmeti vermek. Böyle bir danışmanlık görevi İsrail'de 2 yıl öncesine kadar, sadece Araplar ve Dürziler için bulunmaktaydı. 1996 yılında Çerkesler için de böyle bir müsteşarlık oluşturuldu ve söz konusu göreve de ilk olarak ben atandım. Bize İsrail'de yaşayan Çerkesler konusunda kısaca bilgi verebilir misiniz? Ne zaman buralara gelmişler nerelere yerleşmişler? Biliyorsunuz İsrail'de iki Çerkes köyü bulunuyor. Kfar Kama ve Reyhaniye. Kfar Kama Şapsığ köyü ve nüfusu 3500. Belediye statüsünde. Reyhaniye ise Abzah Köyü ve nüfusu 850. Kfar Kama'da sadece 3 Arap aile bulunuyor, Reyhaniye'de ise daha çoklar (Reyhaniye'nin nüfusu Araplarla birlikte 1000 kişi). Reyhaniye, civarındaki 12 Arap yerleşimi niteliği taşıyan köylerle birlikte bir Belediye bölgesi oluşturuyor. Dolayısıyla bölge Belediye Meclisinde Reyhaniye bir üye ile temsil ediliyor. Benim köyüm Kfar Kama'ya yerleşimin öyküsünü 10 yıl kadar önce 105 yaşındayken kaybettiğimiz ninemden dinlediğim kadarıyla size anlatayım. Bilebildiğimiz kadarıyla 1864 yılında Balkanlara göçetmek zorunda kalan Çerkeslerden bir grup, buralardaki yerli halkla yaşanan sorunlar nedeniyle 1870 yılında ikinci defa göçe tabi tutulmuşlar ve deniz yoluyla bugün İsrail toprakları olarak bilinen bölgeye gönderilmişler*. Yerleşim önceleri kıyı bölgelerinde olmuş, ancak daha sonra sıtma salgınları nedeniyle kuzeye doğru yönelen 17 Şapsığ aile Kfar Kama'yı kurmuşlar. Aslında Kfar Kama'nın bir yerleşim yeri olarak tarihi 1200 yıl önceye kadar gidiyor. İlk sakinleri Mağriplilermiş. Ancak Çerkesler geldiklerinde Kfar Kama'yı terkedilmiş bir yerleşim olarak bulup, yeniden iskan etmişler. Kendilerine bölgede daha önce etraflarındaki Bedevi kabileler tarafından hiç kullanılmayan bir yapı malzemesiyle, kiremitten evler yapmışlar. Yerleştikleri bölgede ticari faaliyetleri başlatanlar da Çerkesler olmuş. Reyhaniye köyüne yerleşimin öyküsü ise biraz daha değişik. İsterseniz onu size burada benimle birlikte bulunan Reyhaniye Belediye Meclisi Üyesi Memduh Ğiş anlatsın. Böylece sözün burasında Gış Memduh araya giriyor ve Reyhaniye'ye yerleşimin öyküsünü bize anlatmaya başlıyor, kulağımıza mitolojik bir öykü gibi gelen kim bilir hangi büyük büyük nineler ve dedelerden aktarıla aktarıla bugüne ulaşmış bu sözlü tarihi size hiç değiştirmeden, onun anlattığı biçimle aktarıyoruz. Kfar Kama'dan sonra Reyhaniye'nin kuruluş öyküsü de şöyle; Gış Memduh: Reyhaniye'ye yerleşim 1878'deki göç dalgasıyla birlikte olmuş. Karadeniz üzerinden gelen kafilelerle birlikte önce Anadolu'ya, ardından Osmanlı Yönetiminin uygun bulduğu şekilde deniz yoluyla önce Akka limanına gönderilip, sonra da etraftaki değişik yerleşim birimlerine dağıtılmışlar. Ancak bu dağınıklıktan rahatsızlık duydukları için, Sultan'dan kendilerine bir köy tahsis etmesini istemişler. Sultan'dan olur çıkınca da aralarından 3 atlıyı yerleşime elverişli yeni bir yer bulmak üzere bölgeyi keşfe göndermişler. Üç hafta boyunca kendilerine yeni bir yer arayan üç atlı, nihayet toprağını, havasını, suyunu Kafkasya'dakine benzer gördükleri Şeyh Dağı'nın etrafında karar kılmışlar. Sonunda 1881 yılında Osmanlı'nın da yardımıyla burada Reyhaniye'yi inşa etmişler. Reyhaniye'nin etrafı hep Arap yerleşimiymiş ve "yabancı" ve kendilerine benzemez gördükleri Çerkesleri "Moskovalı" diye çağırırlarmış. Böylelikle güvenlik nedeniyle Reyhaniye bölgede emsali hiç görülmedik bir yerleşim planıyla inşa edilmiş. Hepsi bitişik nizam olmak üzere Batı'dan 20, Doğu'dan 20, Kuzey ve Güney'den ise 8'er evden oluşan geometrik bir plana göre kurmuşlar köyü. Evlerin ortak duvarlarına küçük pencereler açılarak, herhangi bir tehlike anında bütün köyün haberleşebileceği bir güvenlik sistemi oluşturulmuş, köyün etrafı da tek kapısı gece kapanacak şekilde duvarla çevrilmiş. Toplam 56 ev inşa edildiğine bakılırsa, 56 aileymiş Reyhaniye'ye yerleşenler. Sonradan 10 aile daha gelmiş. Ancak onlar bu mimari plan nedeniyle evlerini duvarın dışına kurabilmişler. Reyhaniye, Osmanlı yönetiminden sonra, 40 yıl İngiliz vesayetinde kalmış. 1948 yılında İsrail Devleti kurulurken ise ikiye bölünmüş. Golan Tepelerindeki diğer 12 Çerkes köyüyle birlikte Kuzeyi Suriye toprağı, Güneyi İsrail toprağı sayılmış. Böylece aileler bölünmüş, Çerkes köyleri birbirinden ayrı düşmüş. Bu arada yine 1967 yılında İsrail Golan Tepelerinin Suriye taraflarını ele geçirince, Çerkes köylerinin nüfusunun önemli bir kısmı Şam'a yerleşmek durumunda kalmış, sonra da bir kısmı ABD'ye göç etmiş. 1967 yılındaki bu değişiklikten sonra Reyhaniyelilerin bir kısmına da göçten pay düşmüş. Burada Gış Memduh'ın Reyhaniye'ye ilişkin olarak anlattıklarına sonra yeniden dönmek üzere ara verip, Şogen Pshamaf'la söyleşimize devam ediyoruz. Biraz da Kfar Kama'daki bugünkü toplumsal, ekonomik yaşamdan söz eder misiniz? Şogen Pshamaf: Kfar Kama belediye olarak İsrail yerleşimi olan diğer köylerle aynı statüye sahip ve merkezin sağladığı imkanlardan eşit olarak yararlanıyor. Yerleşim yerimiz bütünüyle Çerkes nüfustan oluştuğu için, İsrail'de herkes köyümüzün adı geçince bunun bir Çerkes köyü olduğunu biliyor, dolayısıyla belediyemiz de bu kimliği ile tanınıyor. Aynı şey Reyhaniye için de geçerli. Bu arada Kfar Kama'yı anlatırken bir parantez açıp, İsrail devletinin İsrail toplumunu oluşturan bütün etnik grupların farklı etnik kimliklerini tanımasının bir göstergesi olarak nüfus cüzdanlarımızda da Çerkes kimliğimizin tescil edildiğini eklemeliyim. Eklenmesi gereken bir şey daha var: İsrail yurttaşı olarak tam bir eşitlik ve özgürlüğe sahibiz, bu arada bazı konularda ayrıcalıklarımız da olabiliyor. Örneğin, İsrail'de askerlik kadın/erkek bütün yurttaşlara zorunlu olduğu halde, Çerkes kadınlarının, tıpkı Dürzi kadınlar gibi, askerlik zorunlulukları yok. Yeniden Kfar Kama'ya dönersek, her meslek grubundan insan var köyümüzde, ancak daha çok polis, memur ya da serbest meslek sahipleriyle karşılaşıyorsunuz. Eğitim düzeyi -üniversite eğitimi anlamında- giderek yükseliyor. Ayrıca Köyde tarım da yapılıyor. Bu bütünüyle ihracata yönelik modern usullerle yapılan bir tarım. Tarım Bakanlığı, belirli bir standart tutturarak ihracata yönelik tarım yapmak isteyenlere özel bir ruhsat veriyor, arkasından da her türlü teknolojik yardımı sağlıyor. Toplumsal yaşama gelince; geleneklerimizi sürdürmek için elimizden geleni yapıyoruz. Bunun en önemli parçasını gençlerin bunların yaşatılmasına gönüllü katılımı oluşturuyor. Spor kulübümüzde ya da Kültür merkezimizde gençler bir araya gelerek çeşitli faaliyetlerde bulunuyorlar. Köyde herkes ana dili olarak Çerkesceyi biliyor ve evlerde hep Çerkesce konuşuluyor. Kfar Kama hakkında bu söylediklerim Reyhaniye için de geçerli. Köylerde dışarıdan -yani Çerkes olmayanlarla- evlenmeler hiç yok. Önceleri evlenmeler hep köy içinden olurdu, son 20 yıldır ise evlenmeler Reyhaniye ile Kfar Kamalı gençler arasında oluyor. Herkes Çerkesceyi biliyor, evlerde hep Çerkesce konuşuluyor dediniz, İsrail'de Çerkeslerin kültürlerini yeniden üretebilmelerine imkan sağlayan koşullar var mı? Bu imkanlar varsa bile yazılı/görsel medyanın İbranice ya da Arapça rekabeti karşısında nasıl durulabiliyor? Bu iki şekilde mümkün oluyor. Birincisi az önce de belirttiğim gibi çocuklar Çerkesce konuşulan evlerde büyüyor, sokakta arkadaşlarıyla oynarken de bu dili kullanıyor. Yani okul çağına kadar öğrendiği ilk dil anadili. Bu arada İbranice ile de tanışıyor tabi, özellikle televizyon aracılığıyla. Ancak İbraniceyi sistematik olarak öğrenmeye daha sonra okul yıllarında başlıyor. Biliyorsunuz İsrail'de ilk/orta öğrenim ilk dokuz yılı zorunlu olmak üzere toplam 12 yıl. Zorunlu 9 yılı tamamladığınızda okuldan ayrılabilirsiniz ancak, 12 yılı tamamladığınızda bitirme sınavı gibi bir sınav vererek üniversite eğitimine hak kazanabiliyorsunuz. Bu eğitim sistemi içerisinde öğrenciler İbranice'nin yanısıra Arapça ve İngilizce de öğreniyorlar. Ayrıca 5.yıldan itibaren 3 yıl süreyle haftada en az 2 saat olmak üzere Çerkesce ders görüyorlar. Bu dersler ağırlıklı olarak alfabenin, bu arada da Çerkeslerin tarihinin öğrenilmesi biçiminde oluyor. Yani zorunlu 9 yıllık eğitim sırasında çocuklarımız, çoğu Kafkasya'dan gelen hocaların katkılarıyla Çerkescelerini ilerletme imkanı bulabiliyorlar. Dolayısıyla evlerde Çerkesce konuşulmaya devam edildiği ve temel eğitimde sırasında alfabe de öğrenilerek, bilinenin ilerletilmesi imkanı elde edildiği için anadil televizyona rağmen unutulmuyor, kullanılıyor ve böylece yaşatılıyor.** İsrail'deki eğitim sistemi böylelikle farklı etnik topluluklara, resmi dil olarak İbranicenin yanısıra, anadillerini, Arapçayı ve İngilizceyi, dolayısıyla 4 alfabeyi öğreterek oldukça zor bir işi başarmaya çalışıyor. Evlerde ve okulda konuşulabildiği için Çerkesce unutulmuyor, yaşıyor diyorsunuz. Peki eğitim açısından hiç sorununuz yok mu? Örneğin Kfar Kama'da görülen öğrenim Çerkes gençlerine yüksek öğrenimin yolunu açacak bir nitelik taşıyor mu? Eğitim açısından en önemli sorunumuz, Kfar Kama'da sadece temel öğretimin zorunlu 9 yıllık bölümünün bulunması. Bu nedenle çocuklarımız, üniversiteye gidebilmeleri için gerekli diploma ile bitirme sınavını alabilecekleri son 3 yıllık okul için başka başka köylere gitmek zorunda kalıyorlar. Bu da 12 yılı tamamlayarak, yüksek öğrenime devam etmede engel oluşturuyor. Çözüm olarak şimdilik, bütün öğrenciler için tek bir köy belirleyerek, oradaki okula toplu olarak gitmelerini sağlamaya çalışıyoruz. Bir başka çabamız da, üniversiteye girişe esas teşkil eden bitirme sınavında Çerkes gençleri için anadillerinin de sınava girilebilecekleri dillerden birisi olarak kabul ettirilmesini sağlamak yönünde. Bunlar gerçekleşirse, gençlerimiz arasında son yıllarda artış gösteren yüksek öğrenim görme oranının, daha da artacağını düşünüyoruz. Burada Reyhaniyeli Gış Memduh araya girerek, Reyhaniye'de kendilerinin de 9 yıllık zorunlu temel öğretim okulları bulunduğunu; öğrencilerin 5.ve 9.yıllar arasında haftada 4 saat olmak üzere Çerkesçe ders gördüklerini; Kfar Kama'dan farklı olarak, kendi okullarında temel eğitim dilinin İbranice yerine -Reyhaniye ve civarında Musevi yerleşimi bulunmadığından- Arapça olduğunu, ancak öğrencilerin İbranice'yi de Arapça kadar iyi öğrendiklerini" belirtiyor. Yüksek öğrenim konusunda ise, "daha çok kızların yüksek öğrenimi tercih ettiklerini, erkeklerin askerlik yapmayı tercih ettiklerini" ilave ediyor. Son olarak, İsrailli Çerkesler olarak anayurt Kafkasya ve diasporadaki diğer Çerkes topluluklarla aranızdaki ilişkiler nasıl anlatır mısınız? Ayrıca İsrail'den anayurda hiç "dönüş" yapan oldu mu? Bu ilişkiler özellikle son yıllarda çok artmaya başladı. Örneğin Türkiye'ye gidip gelen çok oldu. Hatta buraya gelip yerleşen, evlenenler de oldu. Ancak Suriye'deki akrabalarımızla, hemşehrilerimizle 1967 yılından beri hiç görüşemiyoruz. Ürdün'deki Çerkeslerle ilişkilerimiz ise yine son yıllarda belirgin bir artış gösterdi. Anayurtla ilişkilere gelince; sınırlar açıldıktan sonra, Kafkasya'ya çok rahatlıkla gidip gelebilmeye başladık. Öyle ki, gidip de oraları görmeyen kalmadı. Bu arada dil öğretmek için okulumuza öğretmen getirttik. Dönüşle ilgili sorunuza gelince; Kfar Kama'dan bir kişi yerleşmek üzere gitti, ancak 3 yıl sonra döndü. Sanıyorum bunun nedeni belki de, İsrail'de bizim bütün otantikliği ile Çerkeslere ait olan yerleşimlerde, Çerkes kimliğimizle, Çerkes gibi yaşayabiliyor oluşumuz. Ayrıca İsrail'de yaşam düzeyinin çok yüksek olması da kanımca önemli bir etken. Okuyucularımız adına bu güzel söyleşi için çok teşekkür ediyoruz. [Röportaj: Erol Taymaz} * Sevda Alankuş'un İsrail'e yaptığı bir gezi sırasında Kfar Kama'lı Adnan Gorkoj, Kfar Kama'ya yerleşim tarihini 1878 olarak belirtmişti (bkz.: Nart Dergisi, sayı 3). Burada verilen iki tarih arasındaki çelişkiyi vurgulayıp, Çerkeslerle ilgili daha ne kadar çok şeyin araştırılıp, yazılmayı beklediğine dikkatinizi çekmek istiyoruz. ** İsrailli Çerkesler Çerkescenin öğretilmesi konusunda çok iddialılar. Öyle ki, Ürdün gezimiz sırasında kendileriyle sohbet etme imkanı bulduğumuz İsrailli Çerkes grubunun üyeleri, her sene Türkiye ya da Ürdün'den -ki Ürdün'de de yönetimi Çerkes Dernek ve vakıflarına ait olan Çerkes okulları bulunuyor- belirli bir miktar ilkokul öğrencisi kendilerine dil öğrenmek üzere gönderildiği takdirde, Çerkesceyi en iyi biçimde öğretme garantisi veriyorlar. +''+Şogen Pshamaf ]

Suriye Çerkesleri

Nart: Sayın Widad Tayyar, kendinizi kısaca tanıtır mısınız? Suriye'de Halep'e yakın olan Hanasır Köyü'nde doğdum. Adığelerin Kabardey boyundan Vındıj ailesindenim. 1969'dan sonra evlilik nedeniyle Türkiye'ye yerleştim. +''+ Bize Suriye'deki Çerkes nüfusundan bahseder misiniz? Ne kadar köy var ve hangi boylardan? Suriye'de kesin olmasa da 30000 civarında Çerkes olduğu tahmin ediliyor. Halep'te iki, Hama'da üç, Humus'ta altı, Colan'da (Golan Tepeleri) onbir köy vardı. Yalnız 1967'de İsrail-Suriye savaşında Colan'daki köyler İsrail tarafından işgal edilmiştir. Köylerdeki Çerkesler ikinci bir göç dramı yaşayarak Şam'a yerleşmişlerdir. Halep'teki iki köyden biri Abzah, diğeri Khbardey'dir (Hanasir). Raka şehrinde, Rasulayn ve Kamışlı civarında Çeçenler de bulunmaktadır. Suriye'deki Adığelerin çoğu Abzah olmakla birlikte, Bjeduğ, Şapsığ, Hatıkuay da bulunmaktadır. Az miktarda olan Abhazlar dillerini unutmuş, Adığeleşmişlerdir. Bu köyler dışında da çok eskilerde göç etmiş ve asimile olmuş, Çerkes olduklarını bilen fakat tamamen Araplaşmış birkaç köy de vardır. Sizin köyünüzün kuruluşundan ve tarihinden bahseder misiniz? Hanasir Köyü, Kafkasya'dan 1902 yılında göç eden Çerkesler tarafından kurulmuştur. Köyün kurulduğu bölgede Aneze denilen bir Bedevi Aşireti yaşamaktaydı. Osmanlı Devleti'ni tanımayan bu aşirete karşı karakol olarak yerleştirilen Çerkesler sık sık savaşmak durumunda kalmıştı. O dönemlerde yapılan demiryolu (Hicaz) hattını korumak için Halep Valiliği'nce Hanasir'lilerden bir Çerkes birliği kurulmuştu. Daha sonra I. Dünya Savaşı'nın çıkmasıyla köyden 20 civarında genç, askere alınmış ve sadece biri dönebilmişti. I. Dünya Savaşı sonrası Osmanlı İmparatorluğu'ndan ayrılan Suriye bir süre Fransız sömürgesi olmuştur. Bu dönemde Çerkesler'den bir alay kurulmuş daha sonra dağıtılmıştır. Köy gençleri toprak verimsiz olduğundan okumaya yönelmiş, çoğu üniversiteyi bitirmiş, bir kısmı ise subay olmuştur. Suriye'deki Çerkeslerin Kafkasya ile ilişkileri tarih boyunca nasıl olmuştur? Suriye Arap Cumhuriyeti'nin Sovyetler Birliği ile ilişkileri olmasından dolayı Çerkeslerin Kafkasya ile ilişkisi 1960'lı yıllarda artmıştır. O dönemlerde anayurttan çok sayıda kitap, sürekli yayın ve kaset gelmişti. Hatta Khabardey Balkar Cumhuriyeti'nden devlet yetkilileri de Suriye'yi ziyaret etmiş, Çerkeslerle görüşmüşlerdir. Ben de gelen bazı gruplarla görüşmüştüm. Gruplardan birinde Nalçık Üniversitesi Rektörü Keref Kanbolat da vardı. 1970'li yıllarda öğrenci grupları de gelmişti. Ayrıca Suriyeli gençlerden Nalçık'ta gidip okuyanlar da vardı. O dönemlerde Kafkasya'dan gelip Suriye'deki Çerkesleri ziyaret edenlerin amacı neydi? 1960'lı yıllarda Çerkesler dışında da çok miktarda Sovyet Devlet Adamı Suriye'yi ziyaret etmişti. Önceleri, Suriye'deki Çerkesler gelenlerle diyalog kurarak Çerkes olanlara ulaşmışlar, iletişimi bu şekilde sağlamışlardı. Daha sonra gelen gruplarda Çerkeslerin sayısı artmıştı. Gelen her grupta örneğin dört kişi ise bir tanesi başka milletten oluyordu (Gürcü, Rus...). Gözlemlediğim kadarıyla, gelen insanlar konuşmalarında hiçbir zaman Çerkes ulusunun anayurtta ya da muhaceretteki sorunlarına, büyük göçün nedenlerine değinmediler. Sadece Kafkasya'nın doğal güzelliklerinden, yeraltı zenginliklerinden, havasından ve suyundan konuştular. Sorulan soruları da zekice ve yuvarlayarak cevapladılar. Sovyetlerin kendilerine verdiği yetki dışında tek bir söz sarfetmediler. Suriye'deki Çerkeslerin bugünkü durumu nedir? Ne yazık ki, Çerkesler için asimilasyon her yerde olduğu gibi Suriye'de de geçerlidir. Yalnız, 1950'li yıllardan başlayan diyaloglardan dolayı Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra çok sayıda Suriyeli Çerkes Kafkasya'ya yerleşti. Oradan evlenenler oldu. Benim yeğenim de Nalçık'lı bir kızla evlendi. Yakında, oraya yerleşecek. Suriye'deki Çerkeslerin genelinin durumu ise Çerkes diyasporasıyla aynı. Anayurda dönmeyenler ileride kimliklerini yitirecekler. Benim temennim, bütün Çerkeslerin anayurtlarına dönmesi, dönemeyenlerin de kültürel çalışmalara ağırlık vererek benliklerini koruması ve gelecek kuşakların anayurda dönmesini sağlamasıdır. +''+Widad Tayyar

Çerkeslerin İlk Gazetecilik Deneyimi: Ğhuaze

Ğhuaze, "rehber, kılavuz" anlamına gelen Çerkesçe (Adığece) bir sözcüktür. Aynı zamanda 1911-1912 yıllarında İstanbul'da Çerkes Teavün Cemiyeti (Çerkes Yardımlaşma Derneği) öncülüğünde bir grup Çerkes (Kafkaslı) aydın tarafından çıkarılan haftalık bir gazetenin adıdır. Çerkes halkının ulusal varoluş mücadelesinde Çerkes Teavün Cemiyeti'nin ve Ğhuaze gazetesinin çok önemli bir yeri vardır. Ne var ki bu gazete ve dernek, Türkiye Kamuoyunda olduğu gibi, Çerkes aydınları arasında da yeterince bilinmemektedir. +''+ Sınırlı olanaklar ve kısa bir süre içerisinde yapılan bu çalışmanın başlıca amacı, Ğhuaze gazetesini ana çizgileriyle tanıtmaktır. Esasen bu konuda daha geniş kapsamlı çalışmalar yapılmasının yararına ve gereğine de işaret etmeliyiz. Böyle bir çalışma, 1908 sonrası dönemde Osmanlı İmparatorluğu'nun sosyo-ekonomik, siyasal ve kültürel yapısı içerisinde Ğhuaze gazetesinin konumunu, işlevini ve önemini ortaya koymaya yönelik olabilir. Ya da böyle bir çalışma, daha dar kapsamda; örneğin; Ğhuaze, 1911'lerde yayın yaşamına giren benzeri diğer gazete ve yayınlarla birlikte ele alınarak karşılaştırmalı bir inceleme ve değerlendirme çalışması biçiminde yürütülebilir. Belki bunlardan da önce Ğhuaze'nin tıpkı basımının yapılması, ya da hiç değilse içeriğinden özgün seçkiler yayımlanması düşünülebilir. Ne var ki bu düzeylerdeki çalışmalar, ya eşgüdümlü ortak bir ekip çalışmasını gerektirir; ya da konuya ilgi duyan bir araştırmacının, yeterince zaman ve olanak bularak, amatör bir ruhla da olsa profesyonel bir anlayış ve disiplin içerisinde böyle bir çalışmaya yoğunlaşabilmesini gerektirir. Hemen belirtelim ki bizim olanaklarımız bu denli kapsamlı bir çalışmaya elvermemektedir. Bu nedenle sunmaya çalıştığımız bu çalışma, daha dar kapsamlı bir çerçevede kalmıştır. Ancak yukarıda belirtilen düzeydeki daha geniş kapsamlı çalışmaları genç arkadaşlarımızdan beklediğimizi, gerektiği takdirde bu tür çalışmalarda olanaklarımız ölçüsünde severek yer alabileceğimizi belirtmek isteriz. Şunu da ekleyelim ki; ana çizgileriyle de olsa Ğhuaze gazetesini tanıtırken, yazarlarının kişilikleriyle, onların sosyo-ekonomik ve kültürel yapılarıyla, siyasal biçimlenme ve eğilimleriyle de bağlantı kurmak çok yararlı olurdu. Ne var ki buna da olanak bulamadığımızı üzülerek belirtmeliyiz. Bunun yukarıda kısmen değinilen çeşitli olanaksızlıklarımız yanında, belki onlardan da önce gelen asıl nedeni, her halde, geleneksel Çerkes terbiyesinden kaynaklanmaktadır. Şöyle ki; bilindiği gibi Xabze adı verilen Çerkes töresinde ve kültüründe kişilerin kendilerini övmeleri, övünmeleri ayıp karşılanmakta, yadırganmaktadır. Öyle anlaşılıyor ki bu anlayışın etkisiyle yazarlarımız, sanatçılarımız, aydınlarımız övünme düzeyine varması söz konusu olmasa, objektif bir gerçekçilik içinde kalsa bile, kendilerinden söz etmek istememişler, kitaplarında kendilerini tanıtmamışlardır. Bu da bizi, maalesef üretken insanlarımızı tanıma ve özellikle göçmenlik sürecindeki mücadelemizin gösterdiği aşamaları bir bütünlük içinde görüp kavrayabilme fırsat ve olanağından önemli ölçüde yoksun bırakmaktadır. Dolayısıyla Ğhuaze'yi, yazarlarının kişilikleriyle birlikte tanımamız mümkün olamamıştır. Belirtilen sınırlı çerçevede de olsa bu çalışmada, Ğhuaze'yi ana çizgileriyle tanıtırken, aynı zamanda konuya ilgi çekmeye ve 1911'lerde Çerkes aydınlarının Ğhuaze çerçevesinde kendi sorunlarına nasıl yaklaştıklarına ilişkin ipuçlarının bulunabileceği genel bir değerlendirme zemini oluşturmaya çalışmış olacağımızı düşünüyoruz. Ğhuaze'nin 48 sayısını bizzat görmüş, 57 sayı çıkmış olduğunu öğrenmiş olmamıza karşın, bu çalışmada yer alan değerlendirmeler, esas itibariyle, henüz okuma olanağı bulabildiğimiz ilk 12 (oniki) sayısına dayanmaktadır. Daha geniş inceleme ve değerlendirmeler, konuya ilgi duyan araştırmacılara ve zamana bırakılmıştır. ĞHUAZE VE TARİHSEL KONUMUĞhuaze "ilk" midir?. İlk gazetecilik deneyimimiz: Ğhuaze adı, Ğhuaze'nin ilk gazetecilik girişimi olduğunu belirtmekle birlikte, bu, Ğhuaze'nin Çerkeslerin ilk yayını olduğu anlamına gelmemelidir. 1800'lü yıllarda Anayurtta yazılmış ve yayınlanmış çeşitli eserler vardır. Hatta Sayın Pr. Dr. SIKHUN Hasan'ın vurguladığı gibi, Çerkesler bugüne kadar 6 değişik alfabe kullanmışlardır. Çerkeslerin M.Ö. 1500'lü yıllarda yazı yazdıkları bilinmektedir. Khabardey araştırmacı ve bilim adamı WURIS Hatali'nin, Adığece olarak (Khaberdey diyaleğiyle) Nalçik'ta yayımlanan Adığe Txıbzem Yi Txıde (Adığe Yazıdilinin Tarihi) adlı kitabında, Çerkeslerin çok daha eski tarihlerden beri yazıyı bildikleri, çeşitli alfabeler kullandıkları, M.Ö. 1500'lü yıllarda eski Grek harfleriyle Abazaca-Adığece yazıldığı anlaşılan tabletler bulunduğu ifade edilmekte, daha da ileri gidilerek, Adığe aile armalarının, M.Ö. 4000'lerde kullanılan özel bir alfabenin harflerinden oluşabileceği ihtimali bile ileri sürülebilmektedir. Bütün bunlar, üzerinde önemle durulması, araştırılması gereken konular olarak araştırmacıların, özellikle de konunun asıl sahibi olan Çerkeslerin ilgi ve çabalarını beklemektedir. Bizim bunlardan söz etmemizin nedeni, hem bir hatırlatmada bulunmak, hem de Ğhuaze'nin Çerkes tarihindeki ilk yayın olmadığını, belki muhaceret sürecindeki ilk periyodik yayınlarımızdan biri olduğunu* belirtmekten ibarettir. Öte yandan bir noktaya daha değinmekte yarar vardır. Muhaceret sürecindeki ilk periyodik yayınlarımızdan biri olan ve Çerkes tarihinde çok önemli yeri bulunan Ğhuaze gazetesini, aradan 70 yıldan fazla bir süre geçmiş olmasına karşın, Çerkes aydınının dikkatine sunmak şöyle dursun, onu henüz tam olarak okuyup inceleme fırsat ve olanağı bulamamış olmamız da gerçekten son derece acı ve düşündürücüdür. Buna, Ğhuaze'ye ilişkin tanıtım yazılarına bile rastlayamadığımızı da eklemeliyiz. Sadece varlığını bildiğimiz, adını duyduğumuz ve çok önemli olduğuna inandığımız bu gazeteyi, yayınlanmasından yaklaşık 75 yıl sonra -o da kısmen olmak üzere- tanıma olanağı bulabilmiş olmak, yine de sevindirici olarak değerlendirilmelidir. Ama herhalde ancak buruk bir sevinç olarak .ĞHUAZE'NİN NİTELİĞİĞhuaze, sunacağımız örneklerden ve içeriğinden de anlaşılacağı gibi, Kuzey Kafkasya kültürel dergi, Kamçı aylık siyasi gazete, Yamçı aylık sosyo-kültürel dergi, Nartların Sesi gazetesi ve Kafdağı dergisi gibi son dönem yayınlarımızla aynı paralelde bir periyodik yayın organıdır. Ancak, bugün adına üzülerek belirtelim ki, 1911'lerdeki Ğhuaze, 1960'lardan, 1970'lerden hele 1980'lerden sonraki yayınlarımızdan çok daha ileri düzeyde, çok daha özgür ve başarılı bir periyodik niteliği taşımaktadır. Öyle anlaşılıyor ki Ğhuaze, ulusal ve siyasal anlamda göreli olarak, bugünkünden çok daha geniş bir özgürlük ve hoşgörü ortamında yayımlanmıştır. Ele aldığı konular, yaptığı tesbitler, benimsediği yaklaşımlar ve önerdiği çözümler, bunu açıkça göstermektedir. Nitekim Ğhuaze'nin gerek Çerkesler özelinde, gerekse Osmanlı İmparatorluğu genelinde parmak bastığı sorunlar ve önerdiği çözümler, çağdaşı olan başka bazı yayın organlarınca da benimsenmiş ve savunulmuştur. Bu Ğhuaze'nin başarısını olduğu kadar, istibdat baskısından kurtulmuş, resmi ideoloji şövenizminin baskısına henüz girmemiş bulunan o günlerdeki basının, daha geniş görüşlü, daha özgürlükçü, daha evrensel arayışlı, insan hakları konularında belki daha duyarlı ve çifte standartlar oluşturmamış, hakkaniyet ölçülerine daha bağlı ve saygılı bir tutum içinde olduğunu da düşündürmektedir. Bu nitelikleriyle Ğhuaze, hiç değilse 1960'lı yıllarda incelenip tanınabilmiş olsaydı, sonraki yayınlar onun deneyim birikimlerinden yararlanır, "Amerika'yı yeniden keşfetmek" zorunda kalmaz, daha ileri adımlar atabilir, belki daha etkili olabilirlerdi. Bugüne kadar sadece arşivlerde kalmış olmasından üzüntü duyduğumuz bu gazetenin, daha geniş bir biçimde aydınlarımızın bilinç dağarcığına girmesini diliyoruz. Ğhuaze, "siyasi, iktisadi, ictimai, ilmi haftalık gazete" olarak ilk kez 2 Nisan 1911 Pazartesi günü yayımlanmaya başlamıştır. Sahibi: Yusuf Suad NEĞHUÇU, Sorumlu Müdürü: M. Tevfik Tal'at XHIYT, Yönetim Yeri: Çemberlitaş'ta Çerkes kulübüdür. Fiyatı 20 para, abone bedeli: altı aylığı bir mecidiye, yıllığı 1.5 mecidiyedir. 25?37 cm. ölçülerinde (küçük boy) 8 sayfalık bir gazetedir. Bugünkü ölçülerle 20?25 cm. ölçülerinde (küçük boy) 40 sayfalık bir dergi kapasitesinde olduğu söylenebilir. Bu kapsamdaki bir yayını, amatörce bir yaklaşımla hemen hemen hiç aksatmadan hem de haftalık olarak yayımlayabilmek, herhalde alkışlanacak bir başarı sayılmalıdır. Ğhuaze'yi oluşturan saygıdeğer büyüklerimizi, minnet ve şükranla anıyor, bu vesile ile onlara bir kez daha Tanrı'dan rahmet diliyoruz. Gazetenin ilk 12 sayısında imzası bulunanlar şunlardır: Tahir Hayreddin, Hayriye Melek XHUNÇ, Y.S., Ahmed Lütfullah ŞAR, MET Çünatıho Yusuf İzzet, Şahap Rıza, Süleyman Tevfik , Ahmed Cavid, M.Tevfik Tal'at XHIYT , A.F.Nejat, NENEY İsmail, A.Fikret, eski Evkaf Nazırı Şemseddin, S.Fehmi , Hacı Numanzade Sufyan , Ali Sıdkı, Aziz TUTEREŞ , H.F. , Düzceli Balkhız, Ali, Hacı oğlu Danyal, Sawsırukh, Colanlı M. Yahya, Jabağhı, A.N., Donkişot, Rekindezade İsmail Zühdü, A. LAXHUŞUKH, A.Hikmet, M. Hilmi, Adanalı Osman Kamil, Mekke Emiri Hüseyin , E.A., H.Fehmi, Ömer Hilmi...... Başta da değinildiği gibi Ğhuaze sözcüğü Adığece'de kılavuz, rehber anlamına gelmektedir. Nitekim Ğhuaze Gazetesi 3. Sayısından itibaren büyük Ğhuaze başlığının hemen bitiş alt köşesinde köşeli parantez içinde küçük yazılmış bir ?Rehber? sözcüğüne de yer vermiştir. ĞHUAZE'NİN ÜZERİNDE DURDUĞU TEMELSORUNLAR VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİĞhuaze'nin üzerinde durduğu temel sorunlar iki ana grupta toplanabilir: A- Bunlardan birincisi Çerkes ulusal ve toplumsal sorunlarıdır ki yaklaşık % 70 ağırlık taşımaktadır. B- İkincisi ise Osmanlı ülkesinin çağdaşlaşma, uygarlaşma sorunudur ki, bu da yaklaşık % 30'luk bir ağırlıkla ele alınmakta ve incelenmektedir. A- Çerkes ulusal ve toplumsal sorunları çerçevesinde üzerinde durulan konuları ana çizgileriyle şöyle özetlemek mümkündür: 1. Bugünkü Çerkes ulusal sorununun temel kaynağı anayurttan ayrılıştır. "Yistanbılak'o" veya "Büyük Göç" olarak anılan bu olay, Çarlık Rusyası yönünden bir sürgün, Osmanlı İmparatorluğu yönünden politik bir başarı, Çerkesler yönünden ise tam bir hezimettir, yok oluşa yürümektir. Bu olay, insanlık açısından da bir halkın kıyımı, katliamı olup, kapkara bir lekedir. Sorun şu aşamalarla çözülebilir: 1.a) Her şeyden önce Osmanlı İmparatorluğu, Kuzey Kafkasya'dan göçmen çekme politikasına derhal son vermeli, Çerkes göçü derhal durdurulmalıdır. 1.b) Osmanlı Topraklarına daha önce gelmiş veya getirilmiş olanların, öncelikle biyolojik ve fiziksel olarak varlıklarını korumaları için elverişli uygun coğrafi koşullarda yerleşmeleri sağlanmalıdır. Böylece iklim uyuşmazlıklarından elverişsiz coğrafi koşullardan kaynaklanan hastalık ve ölümler önlenmiş olacaktır. Dolayısıyla Çerkes göçmenler Kafkasya'dakine benzer coğrafi özelliklere sahip yörelere yerleştirilmeli, bu yerleşimin ulusal kültürel varlığı koruyabilmek bakımından mümkün olduğu kadar toplu yerleşim biçiminde yerleştirilmesine imkan ve fırsat verilmelidir. 1.c) Osmanlı topraklarında kaldıkları sürece Çerkes göçmenlerin insanca yaşama hakları güvence altına alınmalı, hastalık , açlık, yokluk, yerel saldırılar gibi kötü koşullara ve tehlikelere karşı korunmalı ama esas olarak da bir an önce anayurtlarına dönmeleri teşvik edilmeli, bu konuda kolaylaştırıcı ve özendirici önlemler alınmalıdır. 2.Çerkeslerin Osmanlı toprakları içinde pek çok toplumsal sorunları vardır. Bu sorunların çözümü için şunlar yapılmalıdır: 2.a) Elverişsiz coğrafi koşullarda ve dağınık biçimde yerleştirilen Çerkes köyleri nispeten daha elverişli coğrafi bölgelere toplanıp birleştirilmelidir. 2.b) Geçimlerini sağlayabilmeleri bakımından , daha önce vaad edilmiş bulunan toprak, sermaye ve araç gereç yardımı, hiç değilse geçindirebilecek düzeyde ve bir an önce verilmelidir. 2.c) Gerek Çerkeslerde , gerekse tüm Osmanlı ülkesinde okullaşma ve eğitim olanakları arttırılmalıdır. Halk iş gücü ve yerel imkanlarla, devlet de gerekli sermaye, araç ve gereçlerle bu çabaya katılmalı , hiç değilse zekat ve aşar vergileri bu amaca tahsis edilmelidir. Her alanda ve her fırsatta eğitim teşvik edilmeli ve kolaylaştırılmalıdır. Basın ve yayın organları da önemli ölçüde yaygın eğitim işlevi görmeyi üstlenmelidir. 2.d) Çerkesler bir yandan genel eğitime, bir yandan da kendi dillerini, kültürlerini, tarihlerini öğrenmeye ve kendilerini geliştirmeye önem vermelidirler. Geleneklerin, günün koşullarına uygun olanlarını, aynen olduğu gibi; uygun olmayanlarını da geliştirip uygun hale getirerek yaşatmaya çalışmalıdır. 2.e) Adığe dili için genelde geçerli olabilecek ortak bir alfabe hazırlanmalı, bu alfabe ile ürünler verilmeli,dil ve kültür geliştirilmelidir. Bu amaçla yapılan çalışmalardan henüz sonuç alınmamış olmakla birlikte, bir süre Latin ve Arap kökenli alfabeler gayr-ı resmi olarak denemeli, daha sonra konu yeniden ele alınıp, üzerinde uzlaşılabilecek bir alfabeye ulaşılmalıdır. 2.f)Memurluk zihniyeti ve hevesi artık bırakılmalı, sanata, ticaret ve sanayiye, serbest mesleklere yönelinmelidir. Özellikle gençler buna teşvik edilmelidir. 2.g)Evlenmelerin önündeki geleneksel ve ekonomik engeller kesinlikle ve ivedilikle kaldırılmalı, gittikçe azalan Çerkes nüfus arttırılmaya çalışılmalıdır. Zengin ve soylu sayılan yaşlıların, istedikleri genç kızlarla evlenmeleri gibi dengesiz ve yanlış evliliklerin asla mutluluk getirmediği artık iyice anlaşılmalıdır. Evliliklerde çağ dışı feodal sınıflaşmaların son derece zararlı etkileri artık iyice görülmeli ve bu türlü değer yargıları hızla terk edilmelidir .Wase (başlık) veya mehr-i muaccel gibi artık geleneksel esprisini iyice yitirmiş kurumlar da tümüyle kaldırılmalı ya da sembolik düzeye indirilerek ıslah edilmelidir. 3.Feodal sınıflar ve kölelik sorunu 3.a) Feodal sınıflaşmalar ve kölelik, hemen her toplumda görülen tarihsel bir olgudur. Bunu sadece Çerkeslere özgü imiş gibi gösterip ,Çerkes cariyeleri diye niteleyerek pazarlamaya kalkışmak, tümüyle insanlık dışı büyük bir sahtekarlık ve insafsızlıktır. Buna asla izin verilmemelidir. 3.b) Kölelik halkın pek çoğuna kabul ettirildiği gibi, doğal da değildir. Tanrısal kökenli hiç değildir. Asilik-kölelik ayrımı,tarihsel bir dönemin gereği olarak ekonomik, sosyal ve siyasal nedenlerle ortaya çıkarılmış yapay bir ayrımdır ve insanlıkla asla bağdaşmamaktadır. Binaenaleyh kölelik kesinlikle kaldırılmalıdır. Ancak sadece bir fermanla kaldırılması da mümkün değildir. Kölelik, en kalıcı ve gerçekçi biçimde şu şekilde kaldırılabilir. 3.b.1. Önce,köle ve cariye satışları fermanla ve yasalarla yasaklanmalı, bu yasaklar titizlikle uygulanıp korunurken, aynı zamanda yeni köleleştirmelere de asla izin ve imkan verilmemelidir. 3.b.2. Tüm basın ve yayın organları ve aydınlar kölelik olgusunun doğal ve tanrısal olmayıp, siyasal ve yapay bir olgu olduğunu, insanlıkla asla bağdaşmadığını her fırsatta vurgulayarak işlemeli ve bu doğrultuda yeterli kamu oyu oluşturmaya çaba göstermelidir. 3.b.3. Kölelerin, halkın da kabul ettiği ve şeriata uygun olan yazılı anlaşma (mükatebe) yoluyla azat edilmeleri kanunla düzenlenerek gerçekleştirilmelidir. Bunun için belirli bir mükatebe bedeli saptanabilir ve bu bedel de köleler adına devlet hazinesinden karşılanabilir. Böylece kölelik hem insanların düşüncesinde, inancında; hem de pratikte ve yasal düzeyde kaldırılmış ve artık tarihe karışmış olur. B- Ğhuaze gazetesinin üzerinde durduğu Osmanlı İmparatorluğu'nun çağdaşlaşma ve uygarlaşma sorunları çerçevesinde ele aldığı konuları ve önerilerini ana çizgileriyle şöyle belirtebiliriz: 1-Meşrutiyet ve onun getirdiği hak ve olanaklar özenle korunmalı ve geliştirilmelidir. 2-Tutarlı ve kişilikli bir dış politika izlenmelidir. 3-Ekonomi, eğitim, yönetim, adalet, sağlık vb. gibi temel konularda batıdan; batının deneyim birikimlerinden yararlanma yolları aranmalı, ancak asla aynen taklide yönelinmemeli, kişilerin yaratıcı yetenek ve becerilerini geliştirip kullanmalarına imkan ve fırsat verilmelidir. Çünkü her ülkenin ve toplumun yapısı ve özellikleri farklıdır. Her toplum kendine uygun bir sistem geliştirmelidir. Ayrıca hiçbir taklit, aslı gibi mükemmel ve etkili olamaz.SONUÇ OLARAKSonuç olarak diyebiliriz ki; Ğhuaze gazetesi, 1908 Meşrutiyetinin getirdiği sınırlı ama ulusal-kültürel anlamda bugünkünden çok daha doğru, gerçekçi ve ileri-özgürlük ortamında, daha önce sürgün vurgununu ve uzun istibdat dönemini yaşamış Çerkes halkı arasından yetişmiş aydınların, halkına ve tarihe karşı sorumluluk duyarak, ulusal ve evrensel düzeyde oldukça doğru, geçerli ve kalıcı çözümler önererek başarı ile çıkardığı saygın bir yayın organı olarak tarihimizde yerini alacaktır. O günkü koşullarda ne ölçüde etkili olduğunu tespit etmek mümkün olmasa da, bugünkü mantıkla bile doğru tespitler yaparak kitlelere ışık tutabilecek nitelikte bir yayın olarak değerlendirilebileceğini rahatlıkla söylemek ve savunmak mümkündür. Halkına, kültürüne, insanlık ve tarihine karşı böyle bir içtenlik ve sorumluluk anlayışıyla hareket ederek, bu gazeteyi oluşturan değerli aydınlarımızı takdir, minnet ve şükran duyguları içinde rahmetle anarken, manevi huzurlarında saygı ile eğiliriz.[Kebikeç dergisinden alınmıştır. Kebikeç, 1997, Yıl 2, Sayı 5, s.51-60]+''+Fahri Huvaj

Kosova’da Adığe Denen Bir Çerkes Köyü Var…

Kosovalı'lar döndüler... Yılların beklentisi, özlemi, umudu kısmen de olsa gerçekleşti. Onlar artık "Anavatanlı". Çoğu kimsenin aklının ucundan geçmezdi belki de Kosova'da yaşayan Adığelerin mallarını mülklerini bırakıp Vatan'a dönecekleri. Belki kendilerinin bile....Artık ne diyelim, darısı başımıza... +''+ Peki "kimdi Kosovalı Adığeler?" Bu zamana kadar Yugoslavya'da Adığelerin de yaşadığından birçoğumuzun haberi yokken, 1995'te Hasan Mercan isimli bir araştırmacı, kalkıp Kosova'ya kadar gidiyor Çerkesler'i tanımak için... Çalıştığı Çığ isimli "Kültür Yazım ve Sanat" dergisinde Çerkes asıllı Prof. Dr. Muharrem Yusuf Tsey'den doküman edinerek, başlıyor işe ve yola koyuluyor. "Adığe" isminde bir Çerkes köyüne konuk oluyor...(Bahsi geçen bu Çerkes köyünün yarısından fazlası artık Maykop'ta soydaşlarıyla beraber yaşıyorlar.) Prizen'de hazırlanan bu derginin 6.sayısında yer alan "Adığe Denen Bir Çerkes Köyü Var Kosova'da" isimli röportajının bir kısmını yayınlıyor, Hasan Mercan'a da harcadığı bu emekten ötürü teşekkür ve takdirlerimizi iletiyoruz. "Yıllar yılı, Dünya görüşü ayırt etmeksizin, dededen toruna düşünürlerin yanında yer aldı düşünmezler ordusu, bize göre ama loncamızın kültür mirasına dokunmadılar!" dedi Muharrem Yusuf Tsey ve "Bizim Adığey'e, ora, yaşlılarına "merhaba" demek için önce "Wimafe Ş'u" yani, günaydın demen, köyümüz hakkında bolca bilgi edinmen, gafil yakalanmaman için de Çerkesler'le ilgili bolca bilgiye sahip olman ön koşuldur, unutma, Hasan kardeş" diye ekledi. Elime de bolca gereç sıkıştırıverdi ki, yandım Allah! ( Verdiklerini inceletmek için verdiğim mücadele, bir romana, bir oyuna ayırdığım vakitten farksızdı desem, yeridir.) Adığey'e Düzova'ya ya da Aşağı Stanovça'ya (şu Stanovça adı bana oldukça ters düştüğü için, İpek-Deçan arası, Yanova diye adlandırılan, ama sırf yedi kardeşin kalabalık ailesinin yaşadığı bir avuç köyün de adı Stanovça'dır ve vakt-i ezelinde, kabilenin erkeklerinden biri bir kan davası yüzünden Adığe'ye, yani Düzova'ya yerleşip gizlenmiş, aile kurup köyün adına zor-una tapuzu'na Stanovça dedirtmiş...) vardığımda vakit öğleydi ve gökyüzü kış mevsimine inat masmaviydi; yaban kestane ağaçlarının dalları çıplaktı, ama üzerindeki kargalar bir çiftin inadına seviştikleri büyük konuşuyordu bana göre o anda beyaz badanalı evler de, gökyüzünün birleştiği çizgide tarihin içinden bir soyu kuşatır gibiydi. Bir başka veren. Hem çağcıl, hem de çağdışılığın simgesiyle leşdebelleş bir köy. 30 aile (sülale olarak). 300'ün üzerinde bir avuç Çerkes halkı. İçinize sindirebileceğiniz bir Kosova fotoğrafı. İnsanları dobra dobra, insanları sevecen. İkiyüzlülük, kokuşmuşluk yok, ama yüzlerinin çizgilerinin her birinde birer kuşku simgesi saklı.90 yaşındaki Hacı Şuayip Haydar Hasan Efendinin mavi gözlerinin bakışları beni inceledikçe Çerkes soyuna has bir kuşkunun iç evreninin yazılmamış, yazılamamış suskun, ölüme mahkum dizelerini" armağan" eder gibiydi de, Çerkesçe zar zor Günaydın'ımı verirken bile kendi kendime Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun Ne güç sıyrılıp çıkmak uykulardan Ömrü koptuğu yeren bağlayabilmek ne güç ne güç varabilmek birdenbire günün güneşin lezzetine karanlık bulaşıyor insanın etine! dizelerini mırıldanmaktan medet aradığım anda, Muharrem kulağıma fısıltıyla "Hele Hacının elini öp de dile geliversin" demesiyle varsıllaştım. "-Korkuyor muyuz? Hayır! Korkmak, Eflatun'un deyimiyle gelecek bir kötülüğü beklemektir. Öfkeli miyiz? Hayır, öfke kördür; bizi götürebileceği bir yer yoktur. O aklın düşmanıdır. Ha, ağlıyor muyuz? Hayır, yüzü güneşe dönük insanlar göz yaşına yol vermez, kurutur, atar. Kinli miyiz? Hayır evlat ; kin insanı aptallaştırır. Soracaksın yaralı mıyız? Evet ama bünye sağlamsa, yarayla yaratılan kanı yeniden yapar. Güçlü müyüz? Avazım çıktığı kadar "Evet" demek istiyorum, ama ürperiyorum. Sanki çok yakın bir dost, elinin tersiyle dudaklarıma vurup" anladık, ne bağırıyorsun, Çerkes'sin tamam" diyecekmiş gibi; beni ürperten düşmen değil dosttur, gazeteci... "Hac seferi, töre, derken,Hacı bize gönül verdi ve anında Muharrem'e Çerkesçe "Hadi konuğu özel odaya yerleştir de, rahatlasın, yaşlı eşrafı da toplanıp isteğini yerine getirelim bigüzelce" diye öneride bulundu. Muharrem'in bana verdiği bilgilere göre, Adığe Çerkesleri (köye bu adı bir çeşit Adığe adlı bir Çerkes boyuna dayanarak vermişlermiş 1854 yılında daha. Eski S.Birliği'nden gelip, Priştine, Kos. Mitroviçası'nın ana caddesinin ortasındaki Düzova'ya (şimdiki aşağı Stanovça'ya) yerleştiklerinde daha. 130 aileden sadece 30 ailesi var köyün. Ötekilerinin hepsi Türkiye'ye göçüşmüş. Dini din, dili dil, soyu soy, boyu boy bilen tüm baskılara karşın, Çerkesçe'yi seve seve konuşan, bugün ilkokullarında Çerkesçe öğrenim gören çocuklara bile soylarının tarihini döne döne aşılayan bu 30 ailenin 300'ün üzerindeki kitle arasında aydın, mimar, mühendis ve öğretmende yetişmiş. 16.y. yılda İslamiyet'i bağırlarına basmış ve böylece çoğunlukla Müslüman olarak biliniyorlar ve öyle yaşıyorlar. Haklarında "çingene", "kabel" şeklinde iftira, üzücü sözler söylenmişse de onlar benliklerini korumuş, köyceğizlerine sığınarak Çerkesler'e yönelik tüm gelenek ve göreneklerini, dilerini, soy ve boylarını bugüne dek yaşatabilmişlerdir. Hangi ulusun, hangi tarihi muharebelerinin etkisinden olduğu kesinlikle bilinmediği halde, Çerkesler de kan davası hala geçerli, ama bereket Müslümanlık yüzünden bu konu giderek azalıyor ve boylarına layık bir şekilde, tarlayı tarla, demirciliği demircilik, hayvancılığı da hayvancılık bilerekten uysal, sakin, hüzün dolu ve zamana kuşkuyla bakarak yaşamlarını sürdürüyorlar. Güzel kızlarıyla zengin folkloruyla, dillere destan şarkılarıyla ad yapmış Çerkesler'in sadece bu köyde varlanmaları da incelemeye değerdir. Bilindiği gibi, Çerkesler çağlar çağı benliklerinin izinden gitmiş, zamanla yitmiş, zamanla da içgöç ile safi göçten azalmış,, lakin Çerkes kalmak, Çerkesce'yi geliştirmek ve tarihten silinmemek için bugün bile savaşım vermek ve ana ülkeleriyle ilişkilerini sürdürmekteler... "Konuk odasında" Hacı Haydar yanında Hacı Osman İlyas, Hacı Şaban İlyas da varlar. Boğuk, düzgün olduğu kadar da yer yer anadillerine kaçan şive ile sohbet edenlerin hepsi, bizim insanlarımız, bizim alınyazımız, bizim tarihimiz. "Cebin doluysa herkes sever", "Kedinin olmadığı yerde fare cirit atar" gibi deyişleri kullanan, yüz çizgilerinden, bakışlarından, davranış ve paranteze sokulmuş kuşku ile korku arası ikircikli tutumlarından "okuyabildiğimiz" kadarıyla, Yunan "sıkıntısını", Hun "huyunu", Avar "cilvesini", Hazar "yitikliğini", Kırımlılar "hazzını", Osmanlılar "iştahını", Gürcüler "beklentisini" ve Doğu Avrupa "yabancılığını" olduğu kadar, Müslümanlık "inancını" sezmek olası. Ölenleri çok, doğanları az, gurbetçileri çok fazla olan Adığeliler'in giyim kuşamları, kadın milletinin gelenek ve göreneklere yatkın söylenceleri dillere destanmış Muharrem dosta göre, lakin, Adile Recep ve Mevlüde Şahib gibi kadınlardan söz edilmişse de, aralarına karışmak gayri mümkünmüş, töre işte. Fotoğraf çektirmek yasak, Muharrem'in verdikleriyle yetinin, adımızı anmanız, sesimizi duyurtmanız yeterli gibisinden söz etmeye duran 30 hanelik Çerkes köyü insanlarından, dostum Muharrem'e her şey için kendi ve Çığ okurları adına candan teşekkür ederken, konuk odasından çıkar çıkmaz, bakışlarımı verdiğim gökyüzünden sanki, gazete sayfalarının köşesinde bucağında sık sık rastladığımız duyuruya çalan bir SES ahenkleşip kulaklarıma ine ine yerleşivermişti: "-Kimliğimi yitirdim...Yenisini çıkaracağımdan, eskisinin hükmü yoktur." +''+Hasan Mercan)

Dr. Vasfi Güsar

Müteveffa Dr.Vasfi Güsar, çıkışı Osmanlı dönemi olan son aydınlarımızdandı. O, yarım yüzyılı aşkın her kültürel çalışmada yer almıştı. Ama, kanımca,en büyük hizmeti, 1909-1922 dönemine ilişkin yayınların önemli bir bölümünü ve anıları günümüze taşımış olmasıdır kuşkusuz. Ki, bunlar arasında ilk Adığe gazetesi "Guaze" (Rehber) de vardır. +''+ Kendisini tanır, yazılarını okurdum. Hatta yazılarını "Kafkasya Kültürel Dergi" de birçok kez düzeltmiş ve değerlendirmiş olmama karşın, N.Karbeç ve Be-Ra-Ba gibi takma adlar da kullandığımdan beni pek tanımazdı. Hakkımdaki değerlendirmeleri de, dönemin havasına uygun olarak pek olumlu sayılmazdı. İstanbul'a atanmamdan (1976) sonra "hoş" bir karşılaşma sonucu dost olduk, ama kısa bir süre sonra da kendisini yitirdik. Bu karşılaşmamız şöyle olmuştu: 1977 yılı başlarında, Bağlarbaşı Kafkas Derneğimizde Yaşar Bağ ile oturuyordu. Yanlarına gittim. Yaşar Bağ, "Vasfi Bey, Cevdet Bey'in "Adiğe Dili ve Edebiyatı" konulu konferansına niçin gelmediniz?" diye sordu. "O çocuk solcuymuş" dedi Vasfi Bey. Ben de "doğru" dedim. "A, o siz miydiniz?" dedi bana bakarak. Gülüştük. Dr. Vasfi Güsar, her türlü sola ve Sovyetler'e karşıydı II. Meşrutiyet'ten sonra, Türkiye'de demokrasiye; 1950' de DP iktidarıyla adım atıldığını söyler, ama 27 Mayıs 1960 askeri darbesini de alkışlamaktan geri kalmazdı (Yeni Kafkas Der.,Sayı 21(45)-22 (46)). Politikaya pragmatizmi andıran bir yaklaşımı vardı. Ama her şeyin başında ateşli bir Çerkes milliyetçisi idi. 1960 sonrasında Çerkesleri yurtsuz ve kültürsüz olmakla suçlayan Türk şair ve yazarı Yusuf Ziya Ortaç'a "Bu da mı fırsat" başlıklı yazısında sert bir yanıt vermişti. (Yeni Kafkas, Sayı 26(50); 1961). Burada, Sovyetler'deki Çerkes yazarlarını ve kültür kurumlarını, söz gelişi Maykop'taki Çerkesçe radyo yayınlarını da kanıt olarak öne sürmekten çekinmemişti. Ki o dönem, öküzün altında buzağı arandığı bir soğuk savaş dönemiydi. Kendisi kuşkusuz tutucuydu, ama İzzet Aydemir ve Sefer Berzeg gibi, Çerkes kültür hareketlerini ileri demokratik platforma taşıyan ilk aydınlardandı. Vasfi Bey'in kişiliği ve yazıları üzerine çok şey söylenebilir. O, canlı bir ansiklopedi gibiydi. Görüşlerinden bazılarını şöyle sıralayabilirim: Çerkesler yeryüzünün en eski (tarihi) topluluklarından biridir. Anadolu, Önasya ve Akdeniz çevresi halkları, hatta Kelt (Breton,İskoç,Gal ve İrlanda) halklarıyla ilişkilidirler. Çerkesler, zaman zaman bulundukları yerlerden Kafkasya'ya dönüşler yapmışlardır. Söz gelişi 16. ve 19.yüzyıllarda Mısır'dan Çerkesya'ya geri dönmüşlerdir. Çerkesler ,Anayurt Savaşı'nı (1825-1864) yitirince, çeşitli etkenler sonucu "Yurtlarından kaçtılar" ve yurdunda kalan Çerkesleri'de "mahvettiler" ve onları "öksüz" konumuna düşürdüler. (Kafkasya Kültürel Dergi -KKD-. Sayı 43, S.31-33). Vasfi Bey yazısına şöyle devam eder: Çerkesler "..yerlerinde kalsalardı, milliyetsiz cahil kişilerin sözlerine aldırış etmeselerdi birkaç milyon olacaklar" dı. Ki, Vasfi Bey bir noktada kuşkusuz yanılıyordu: Söz gelişi, 1864'te özellikle kıyı boyu Şapsığları ve Vubıhları için, Rus askeri makamları, katledilmek yada Türkiye'ye gitmek dışında (pratikte) hiçbir seçenek bırakmamıştı. Dr.Güsar'ın hemen tüm kültürel çalışmalara katılması, belgeleri saklayıp günümüze getirmesi gibi, taktirle karşılanacak yönleri yanında, şu görüşleri de kuşkusuz çok önemlidir: Uluslar ve topluluklar demokratik düzende özgür ve eşit haklara kavuşabilir (KKD. Sayı 39-42,S.3-5). Bu yönden demokrasiyi ve çok kültürlülüğü, dinde de yenileşmeyi (reformu) savunuyordu. Bir milletin hayatında değişik rejimler (yönetim biçimleri) yaşanabilir. Ulusal yaşam esas, rejimler geçicidir. Sovyetler'in dağılması, bu bakımdan Dr. Güsar'ı doğrulamış ve haklı çıkarmıştır. Ulusal yaşamı güçlendirmek ve asimilasyonu önlemek için Suriye Çerkeslerinin 1967 sonrasında Amerika'ya değil Sovyet yönetimindeki Kafkasya'ya dönmeleri olumlu olacaktır (KKD. Sayı 43, S.33). Sevgili Vasfi Bey, elinden geldiğince halkın için çalıştın. Toprağın bol, ruhun şad olsun. Mücadelen bizlere önder olsun.+''+Cevdet Yıldız

Kafkasya’da Yatırım Olanakları

Mehmet Kanbek ve Şamil Dinç iki başarılı işadamı. Üniversite döneminde dernek vasıtasıyla başlayan arkadaşlık ortaklığa dönüşmüş. Mehmet Kanbek Besleney, Kenbek sülalesinden, Eskişehir Çukurhisar Köyü'nde doğmuş. 1984'te ODTÜ İşletme Bölümü'nden mezun olmuş, dokuz yıl bankacılık yapmış. Şamil Dinç ise Khabardey, Sasık sülalesinden, Uzunyayla Kırkpınar Köyü'nde doğmuş. Ankara Üniversitesi Rus Filolojisi mezunu. İki buçuk yıl devlet memurluğunda bulunduktan sonra ticarete atılmış. 1990'da ilk kez festival için Kafkasya'ya gitmiş. 1993 yılında Mehmet Kanbek, İmdat Kip ve Mahmut Özden ile beraber Barina Uluslararası Ltd. şirketini kurmuşlar. +''+ Bu dört ortağın dernek vasıtasıyla birbirleriyle tanışmaları, maddi menfaatlerden çok Çerkeslik temeline dayanıyor anladığımız kadarıyla... Biz de Ankara şubemizde bir düğün sırasında tanıştığımız Mehmet Kanbek ve Şamil Dinç ile Kafkasya'daki yatırım olanakları üzerine bir söyleşi yaptık. Kafkasya ile ekonomik ilişkileriniz ne zaman başladı ve ne şekilde gelişti? Kafkasya ile ilişkilerimiz 1994'te başladı. İlk olarak Nalçik Üniversitesi'yle ortaklıkta bulunarak ekmek fırını açtık. Ancak bu bölgede iş alanı daraldığı için kapatıldı. Daha sonra Krasnodar ve Moskova'da aynı işletmeleri açtık. Onlar şu anda devam etmekte. Aynı zamanda ithalat-ihracat işleri de yapaktayız. Nalçik Üniversitesi ile nasıl ortak oldunuz? Zaten şirketi kurmadan önce bu üniversiteden bazı yetkililerle dernekler vasıtası ile Türkiye'de tanışmıştık. Bu işbirliği güven, önceki ilişkiler, prensipler kısacası Çerkeslikle sağlandı. Peki niçin Kafkasya? Ana neden tabi ki Kafkasyalı olmamız ve orada bulunma isteğimizdi. SSCB'nin dağılmasından sonra ticaret yapmaya uygun koşullar oluştu. Biz de bu isteğimizin maddi temellerini oluşturduk. Zaten Kafkasya'ya yerleşmek gibi bir düşüncemiz de vardı. Ne tür kolaylıklar ya da zorluklarla karşılaştınız? Özellikle Kafkasya'da barınabilmek, Moskova'ya göre daha kolaydı. Ancak bunun yanında çok zorlukla karşılaştık. Khabardey Devleti'ndeki bürokrasi işleri işimizi güçleştirdi. Yönetimdekiler tarafından yabancı gibi görüldük. Peki bu bürokrasi işlemleri sadece dışarıdan gelen yatırımcılar için mi geçerli? Hayır aslında herkes için geçerli. En önemlisi işlemlerde çok zaman kaybı var, her yerde rüşvet vermek zorunda kalabiliyorsunuz. Devlet kurumlarıyla olan her işte bir takım engeller çıkıyor. Rusya şu an ekonomik krizde genel olarak Rusya, dar anlamda Kafkasya'da şu anki ekonomik durum nasıl? Kriz öncesinde IMF politikaları doğrultusunda dolar kurunun bastırılmasıyla ithalata çok uygun koşullar vardı. Bu nedenle ciddi biçimde ülkeye yabancı mal giriyordu. Ülke içinde de üretimin sağlıklı olmaması bu ticarete ivme veriyordu. Ticaret yapanlar için çok uygun ortam vardı. Kriz sonrasında bu dengeler tamamen kayboldu. Devalüasyon ithal malların fiyatını artırdı. Yerli piyasa ve kalitesiz mallara yönelim başladı ve ithal malların satışları çok düştü. Bu krizden Rusya kadar Kafkasya'da etkilendi. Şu dönemde harcanabilir gelirin düşük olması ticareti engelleyen en önemli etken kısa vadede de üretim problemine çözüm getirilemeyeceğini düşündüğümüzden, daha üst fiyat seviyelerinde bu denge oluşana kadar dış ticaretin yavaş gelişeceği kanısındayım. Kafkasya'da yaşayanların şu anki ekonomik durumu nasıl? İşten çıkarılanlar oldu mu? Dönenler için ne tür dezavantajlar var? Devletten işçi çıkarılmadı. Dolar kuru düştü, rublenin satın alma gücü etkilendi. Ancak yine de menfi yönden kriz dönüşü engelleyecek ağırlıkta değil. Dönüş için insanların sermayelerini de götürüp yatırım yapmaları, hem onlar için hem de Kafkasya için faydalı olur. Türkiye'den çalışmak için hiç kimseyi götürdünüz mü? Evet, Türkiye'den Kafkasya kökenli 6 genç Moskova'da, Krasnodar'da 3 ve Nalçik'te 2 kişi olmak üzere 11 Türkiyeli Çerkes şu anda orada. Ayrıca oraya yerleşen ve bizle ticaret ilişkisi olan 20 kişi daha var. Ekonomik ilişki sağlanırsa dönüş gerçekleşebilir mi? Dönüş sadece ekonomiye bağlı değil, hızlandırıcı bir faktör olabilir. Bunun dışında Türkiye ve Kafkasya'nın bu yöndeki politikaları önemli. İnsanların orada yaşaması için en başta kimlik bilinci gerekli. Kafkasya'da tarım sektörü ne durumda? Toprak verimli, çiftçilik yapanlar için çok uygun bir ortam var. Devletten toprak kiralanıyor. Türkiye'de çiftçilik yapanların oraya dönmesini tavsiye ederim. Mafya sorunu çözümlendi mi? Mafya sorunu artık çözümlendi. İlk geçiş dönemindeki olaylar artık kalmadı. Şu anda Adığeler için böyle bir problem söz konusu değil. Ancak diğer topluluklar için yaşama koşulları zor. Yatırımcılara tavsiyeleriniz nelerdir? Yatırım prensipleri bellidir. Bölgenin özelliklerine uygun yatırım yapılmalıdır. Detaya inersek tarımsal ürünler, hayvancılık, ağaç-orman ürünleri, gıda sektörleri yatırımcılar için uygun. Tabii yatırım olanaklarının bunlarla sınırlı olduğu da söylenemez. Çalışmayan çok büyük devlet fabrikaları var. 20-25 bin kişilik fabrikalar mevcut fakat üretimde değil. Sermayesi olan yatırımcılar buraları işletmeye açabilirler. Kafkasya'da Çerkes olmayan yatırımcılar da var mı? Pek sık değil, ancak bildiğim kadarıyla İtalyanların Dağıstan'da deri üzerine yatırımları var. Kafkasya'da yabancılar için uygun bir ortam yok. Kafkasya Rusya'nın Doğusu gibidir. Yabancılar yatırım yapamazlar. Şu anda Türkiyeliler dışında Suriyeli ve az da olsa Ürdünlü yatırımcılar mevcut. Kısacası Kafkasya'ya yalnızca Çerkesler yatırım yapabilir. İlişkileriniz Moskova, Nalçik ve Adığey yöresinde daha yaygın. Bu kesimlerdeki bürokrasi işlemlerinin bir karşılaştırmasını yapar mısınız? Moskova ile iyi durumda ancak Çerkes olduğumuzdan dolayı bazı zorluklar çıkarılıyor. Khabardey'e ciddi yatırımlar var. Dışarıdan gelen insanlarımızın vergi oranları da yüksek. Ancak ödenen vergiler halka ulaşmıyor. Para devletten çalınıyor. İşe girmek için dahi rüşvet veriliyor. Devlet çalışanları "burası zarar etsin, ben satın alayım" mantığında. Adığey bölgesinde devlet politikaları daha iyi, diasporalılara daha sıcak bakılmasından dolayı bürokrasi ve vize işlemleri Maykop'ta daha kolay işliyor. Bürokrasi Kafkasya'da tamamen Çerkeslerde, devlet onların elinde, Ruslar burada bir sorun çıkaramazlar. Bildiğiniz gibi Kafkasyalı işadamları tarafından KAFİAD kuruldu. Bu kurum hakkındaki düşünceleriniz nelerdir? Kafkasyalı iş adamları kesinlikle bir araya gelmeliler ama bunun yanı sıra verimlilik de sağlanmalı. Şu dönemde iyi bir verim alındığı söylenemez. Nedeni bence insanların birbirlerine güvenerek projeler üretmemesinden kaynaklanıyor. Herkes farklı projeler öneriyor, kendini ön plana çıkarıyor. Biz de bu kuruma üyeyiz. Kafkasya'da da çok yakım olmamakla beraber Nalçik Business Clup adlı bir dernekle işbirliği içerisindeyiz. İleriye yönelik planlarınız nelerdir? Ticarette bir takım özel koşullara bağlı olarak ucuz mal girebildiğinden dolayı karlı gözüküyor. Ama asıl hedefimiz kalıcı yatırımlar yapmak. Bu yatırımların Krosnadar dahil Kafkasya'nın her yerinde olması mümkün. Bu söyleşi için teşekkür ediyor, yatırımlarınızda başarılar diliyoruz. [Söyleşi: Alper Mangır]+''+Mehmet Kanbek

Hadeğal’e Asker 75 Yaşında

Ünlü Nartolog, araştırmacı yazar ve ozan Hadeğal'e Asker'in 75. Doğum yıldönümü 20 Eylül 1997 tarihinde başlayan çeşitli etkinliklerle kutlandı. 20 Eylül'de başlayan radyo ve televizyon programlarından sonra 26 Eylül'de Maykop Devlet Flarmoni Salonu'nda, 27 Eylül'de de Hadeğal'e'nin köyü Hatikuaye kültür evinde geniş katılımlı kutlama toplantıları, konser ve folklör gösterileri yapıldı. Etkinliklere kardeş cumhuriyetlerden çok sayıda temsilci katıldı. +''+ Yapılan konuşmalarda Hadeğal'e Asker'in, Nart mitolojisinin kaybolmaktan kurtarılmasındaki önemli rolü, yurtseverliği, insani ve ulusal değerlere bağlılığı, araştırmacılığı ve yazarlığı vurgulandı, takdir ve şükran duyguları ifade edildi. Hadeğal'e Asker'e layık görülen Adığe Cumhuriyeti Devlet Ödülü, son olarak, 7 Ekim tarihinde Adığe Cumhuriyeti'nin 6. Kuruluş yıldönümü kutlama törenleri sırasında Cumhurbaşkanı tarafından kendisine verildi. Hadeğal'e Asker'in törenlerden sonra yazdığı bir değerlendirme ve teşekkür yazısını aşağıda sunuyoruz. Adığe Makh gazetesinin 31 Ekim 1997 tarihli nüshasından Fahri Huvaj tarafından çevrilmiştir. İYİLİK YAPANI İYİLİK BEKLER HADEĞAL'E ASKER 75. yaşgünüm ve devlet madalyasına layık görülmüş olmam nedeniyle Adığe Cumhuriyeti Devlet Meclisi-Xase başkanı Yevgeni Salov ile yardımcısı Beretere T'aliy beni kutladılar. Törene Khabardey-Balkar'dan, Karaçay-Çerkes'ten, Krasnogvardeyske, T'ewuçüej, Texhutamıkhuay, Koşhable ilçelerinden (rayon), Kıyıboyu Adığelerinden gelenler; Dünya Çerkes Birliği, Dünya Adığe Akademisi ve Çerkeslerin yaşadığı çeşitli ülkelerdeki kimi örgütlerimizin başkan veya temsilcileri; Krasnodar ve Soçi'deki bilim merkezleri yöneticileri katıldı. Sohum'da ve Mahaçkale'de, Moskova ve Kiev'de yaşayan dostlar, ozan ve çevirmenler sıcak dostluk ve kutlama mesajları gönderdiler. Mesajlar, bende, kahramanlık destanları hakkında gelecekte yapılması gerekenlerle ilgili yeni düşünceler uyandırdı. Bunların kimilerinden sözetmek istiyorum. Büyük savaştan sonra 1946 yılı baharında Adığe Bilimler Araştırma Enstitüsü'nde göreve başlamıştım. O günlerde Folklor-Müzik Derleme Grubu içinde çalışırken Pseytuk köyünden Axecegu Zeçeriya, Nart şarkılarından "Şabatnıkho'nun Şarkısı"nı yazdırmıştı bana, Dzel' Salih'de Nartlara ilişkin ilginç öyküler aktarmıştı. Önümüzdeki dönemde bu iki kişinin repertuarını kaleme almayı tasarlıyordum. Onların arkadaşı usta sanatçı Wuşıy Ç'eşıkhu da birçok arkadaşını da tanıdım. Pseytuk'ta Nart şarkılarını, melodilerini, öykülerini bilen pekçok insanın bulunmasını hayretle görmüştüm. Ne yazık ki, o zaman şarkıları, anlatıları kaydedecek bir teybimiz olmadığından, onların bilgi hazinesinden benim alabildiklerim o kadar çok değildi. Bir-iki yıl sonra Pseytuk'a yeniden gittiğimde, ne yazık ki o güzelim şarkılarımızdan hiçbirini bulamadım. Wuşıy Ç'eşıkhu ile birlikte, Axecegu Zeçeriy ve Dzel' Salih'in ailelerini ziyaret ettik. O günlerde somut olarak gözlemledim ki; Adığe bilgeliğini (şarkıları, müzikleri, öyküleri) beyinlerinde koruyan büyük halk ozanlarımız, dünyadan göçerlerken belleklerindekileri de götürüp gidiyorlar. Birkaç yıl daha onları derlemeden geçirirsek eğer, korkarım ki, ulusal mirasımız yavaş yavaş eriyecek, hatta tümden yitip gidebilecektir. İşte bu korku, beni Nart destanlarını derlemeye yüreklendirdi ve hemen derleme grupları oluşturmaya başladım. Ama şimdi itiraf ediyorum herhalde yadırganmaz, o savaş sonrasında yalnızca 24 yaşında olmam nedeniyle, aklımın ermediği, anlayışımın kavrayamadığı çok şey vardı. En başta, bu büyük işle birkaç on yıl uğraşmam gerekeceğini kavrayamamıştım. İkinci olarak, bu işin beni "Nartların İzini" sürdürerek nice sular ötesine götüreceğini, Adığelerle buluşturacağını; onların seslerini duyacağımı; Nart şarkılarını, öykülerini onların ağzından derleyeceğimi... Üçünü olarak, Khabardiya'da, Çerkesya'da, Adığey'de, Türkiye'de, Suriye'de, Ürdün'de Nartlarla ilgili olarak yapılan derlemeleri, yayınları benim de derleyebildiklerimle birlikte hepsini birleştirerek, anlatanların orijinal deyişleriyle, 705 notalı tekst ve ayrıca 40 nota parçası halinde, eposa ilişkin makale (Adığeyce ve Khabardeyce olarak), anlatanların kimlikleri ve bir sözlük de eklenmiş olarak 1948-71 yılları arasında 7 cilt halinde "NARTLAR" ın yeniden dünyaya geleceğini öngörememiştim. Ayrıca, Nartların izlerinin beni, Adığe Cumhuriyeti'nin 6.kuruluş yıldönümü kutlama törenleri nedeniyle Maykop Kültür ve Sanat Sarayı'na getireceği, genç cumhuriyetimizin ilk Cumhurbaşkanı Carım Aslan'ın Adığe Cumhuriyeti'nin bilim alanındaki ilk devlet ödülünü orada bana vereceği ve bütün bunların sonucunda benim de kendi kendime "evet, boşuna çalışmamışım demek" diyeceğim hiç aklıma gelmezdi. Gerçekten bu denli bir mutluluğu beklemiyordum. Bu nedenle Cumhurbaşkanı Carım Aslan'a, mesai arkadaşları Yevgeni Salov, Tharkhuasho Nuharbiy, Bırsır Batırbiy ve Hanahu Adam'a teşekkür ediyorum, sağlıkla Adığe Cumhuriyetimizin sorunlarını en iyi biçimde çözebilmelerini diliyorum. Kardeş Cumhuriyetlerden, kentlerden, ilçelerden kutlama mesajları gönderenlere, iş edinerek çalışmalarımı önemseyerek beni anımsayanlara minnettarım ve yürekten teşekkür ediyorum. Büyük yetenek Meretıkho Dowlet(Adığey) ve Hapışt Ayis'e(Kıyıboyu) özellikle minnet ve şükran duyuyorum. Onlar, Adığe Nart destanlarını güzel çizim, desen ve resimleriyle süslediler. Usta modelist St'aşü Yura da(Maykop) tıpkı onlar gibi, eski çağlara uygun ilginç kılık kıyafetleri tasarladı. Adığe kahramanlık destanlarının derlenmesi, yayına hazırlanması çalışmalarına başlarken, ulusal mirasımızın yokolmaktan kurtarılmasının, onların kitap sayfalarına geçirilmesinin taşıdığı büyük anlam ve önemi bilmiyor değildim elbette. Ama beklemediğim engellerle karşılaştım, ulusal, kültürel değerlerimizin korunmasının önemini yeterince kavramamış kişiler, tek tük de olsa pek kararlı olamayan bazı mesai arkadaşlarım, işi baltalamaya çalışan bazı kıskanç kimseler ve esen yele göre tavır değiştirenler de çıktı yoluma. Ulusal abidenin, anlatmanların özgün anlatımlarıyla (abzax, mamxığh, hatıkhuay, bjedığhu, besleney, şapsığh, khaberdey diyalektleriyle) basılmasını birileri uygun bulmadı: "Bizim çabamızın hedefi edebiyat dilimizin gelişmesidir, Adığe dilinin zenginlikleri diyalektleri kime gerekli!" Öteki "Adığeler'deki: Nartlara ilişkin şarkılar, melodiler, öyküler başka halklardan gelmedir, değilse Adığelerin değildir. Başka halkların dillerinden çok sayıda sözcük içermektedir..." Epos olarak, "Nartların yalnızca Adığelere ait olduğunu söylemek büyük yanılgıdır." Gibi şeyler yazıyor, yayımlıyorlardı. VAK'a kadar ulaşıyorlardı, yüksek lisans tezimi bir yıl iki ay kadar geciktirdiler, doktora tezimi iki kez yenilettiler. Ama ne yaptılar, ne dedilerse tutmadı. Nart Destanları'na ilişkin yaklaşım ve değerlendirmelerim hedefine ulaştı. Bu konuda bize yardım edenler az değil. Bunların başlıcaları: A.M. Gorkiy Dünya Edebiyat Enstitüsü (Moskova), Şeta Rustavelli Gürcü Edebiyat Enstitüsü (Tiflis), ünlü Mitolog Prof. Mikhail Y. Çihovani, ki deyişleri rehberim, yaptıkları örneğim olmuştur, bugün bile sözleri kulağımdadır: "Çerkeslerde, kendilerinin oluşturup söyleyegeldikleri Nart şarkıları, melodileri, öyküleri var, değil mi?! Var! Öyleyse o sözlü Adığe Nart Destanlarını derleyecek, yitip gitmeyecek biçimde kitap sayfalarına geçirecek biri de çıkmalı içlerinden!..." Adığe kahramanlık destanları "Nartlar"ın yedi cilt halinde (Maykop, 1948-71, 2424 sayfa) oluşmasını, Adığey, Khaberdey-Balkar ve Karaçay-Çerkes'in Araştırma Enstitülerinin zengin söylence fonlarına borçluyuz, onların derlenmesinde yorulmak nedir bilmeyen yazarlar Tsey İbrahim, Lhewsten Yusuf, Şorten Askerbiy, Khardenğhuş' Zeramcık, Mıjey Mikail gibilerinin unutulmaz emekleri var. Adığe kahramanlık destanlarının basılmasında, ona yayın yolunu açanlara zamanın Adığey parti sekreterleri Berzec Nuh, Kuşü Asiyet, Adığe ülke yönetim kurulu başkanı L'ıxase Muhittin, daha sonra Carım Aslan ve Ç'eraşe Aslan Beç olmuştur. 1988 yılında Paris'te yapılan Avrupa Kafkasologları toplantısında Adığe Nart Destanları'na ilişkin olarak yaptığım konuşmada bir fikrimi açtım: "Kafkasologların toplantıları bugüne kadar, her iki yılda bir, Kafkasya'ya oldukça uzak yerlerde yapılageliyor, oralarda Kafkas dilleriyle de pek konuşulmuyor. Bu da pek yerinde olmuyor. Bundan sonraki bir toplantının Kafkaslar'ın eteğinde, örneğin Adığey'in başşehri Maykop'ta yapılmasının isabetli olacağının düşünüyorum. Adığe kahramanlık destanı "Nartlar" esas alınmak suretiyle "Nart Mitolojisi ve Kafkas Dilbilimi" adıyla ele alacağımız pek çok konumuz da var." O toplantıda başkanlık görevini yürüttüğümden, katılanlardan onlarcasının Adığece bildiğini farkettim. Maykop'a döndüğümde önerimi yöneticilerimiz de yerinde gördü. Sonraki toplantının ev sahipliğine talip olan birkaç ülke arasına bizi de yazdılar. Londra'da yapılan gizli oylamada %86 oyla Maykop seçildi. Cumhurbaşkanımızın, bakanlarımızın da katılımlarıyla VI. Dünya Kafkasoloji Kongresi 1992 yılında Maykop'ta yapıldı. Adığe Nart Destanlarının dünya uluslarına ulaştırılmasında, onun bilimsel temellerinin daha da pekiştirilmesinde Avrupa Kafkasoloji Kongresi'nin, tartışmasız, büyük yararı oldu. Burada Adığece, Rusça, İngilizce ve diğer dillerde yapılan konuşmaları, ayrıca konukların Adığe kültürüne ilişkin değerlendirmelerini kapsayan resimlerle de bezenmiş güzel bir kitap 1994 yılında Maykop'ta yayınlandı ve Nartoloji'de önemli bir belge olarak yer aldı. Kotarılan bütün bu işlerin sonunda Adığe destanı "Nartlar"; "Manas", "Kalavela", "David Sasunshiy", "Cangar" gibi, dünyanın öteki büyük destanları arasında yerini aldı, bilim dünyasında daha da ünlendi, Fransız Profesör George Dumesile'in deyişiyle Adığe Mitolojisi "Nartlar", "kendisine layık olan yeri aldı." Maykop'taki Dünya Avrupa Kafkasologları Kongresi çalışmalarının, yedi ciltlik "Nartlar"ın yayınlanmasının 25. yıldönümü münasebetiyle Adığey'de yapılan değerlendirme toplantısı "bilimsel-pratik konferansı" etkinliklerinin zamanında geniş kitlelere ulaştırılmasında, Adığe mitolojimizin hikmetlerinin kitlelere ulaşmasında ve duyumsanmasında, "Adığe Makh"ın, "Sovyetskaya Adığeya" gazeteleri ile Adığe radyo ve televizyon kurumlarının büyük yararları olmuştur. Şimdi elbirliği ile, bir an önce, kotarmamız gereken konuya geldi sıra. Eşsiz ulusal mitolojimizin halkımız ve kültürümüz için taşıdığı büyük önemi göz önünde tutarak (getireceği sıkıntıları anlıyorum ama, doğruyu söylemek gerekirse bu sıkıntılar herhalde savaş sonrası yılların sıkıntılarından daha fazla olmayacaktır), cumhuriyetlerimizin değerli önderleri Carım Aslan, K'okio Valeri, Hubıy Vladimir'den, olanaklarını birleştirmek suretiyle, "Nartlar, Adığe Mitolojisi" adlı yedi ciltlik halk destanlarımızı (Halen Adığey Basımevi'nde basılmayı hazır bekleyip duranı) tekrar yayımlamalarını bekliyor ve diliyoruz. Bu iş 2000 yılına kadar kotarılabilirse, bu, yeni yüzyıla büyük bir armağan olacaktır. Nart mitolojisinin öğrenilmesine, onun yaşamın her yönüyle ilgili söylem ve vurgularına ilişkin değerlendirmelerimi içeren "Pamyat Natsiy, Genezis Eposa, Nartı" (Ulusal anıt, mitolojinin kökeni Nartlar) adlı bir kitabın bugünlerde Maykop'ta Rusça olarak yayınlanmakta olduğunu bir son haber olarak eklemek isterim. Çalışmalarıma, mensubu olduğum halk büyük değer verdi. Yorgunluklarımı unuttum, mutluyum. "İyilik edene, iyilik ederler", ne güzel demiş Nartlar. +''+Kaffed

Anılarda Yolculuk

Türkiye Çerkeslerinin kültürel yaşamında önemli isimlerden olan Sayın Hayri Domaniç ile söyleşi için İstanbul'a gidileceği, kendilerinden randevu alındığı haberini Sayın Genel Başkanımız Muhittin Ünal'dan öğrenince heyecanlandığımı itiraf edeyim. Sayın Domaniç'i hemşehrim olarak, hukukçu olarak, aramızdaki hısımlıkla tanıyordum. Ancak ayrı kentlerde yaşamamız, iş yoğunluğu gibi nedenlerle 1977 yılındaki ayaküstü tanışmamız dışında onunla bir arada olamamıştık. Bu ünlü Hukukçu ile, hukukçuluğu kadar kültür adamlığı ile ünlü büyüğümüz ile birlikte olma olanağı gerçekten beni çok sevindirmiş idi. Arkadaşlarım Muhittin Ünal, Mevlüt Atalay ve Onur Eran ile birlikte kapısını çaldığımızda, sınav salonuna giren bir liseli gibi gergindim. +''+ Büroda çalışanlar bizi çalışma odasına aldılar. Tavana kadar yükselen kitaplıklarda sayısız eser, antika mobilyaları, masaların üzerinde üst üste yığılmış yayınlar, dolap aralarına ve önlerine serpiştirilmiş Çerkes kamçıları başlıklar, kamalar ve daha birçok nadide Çerkes el sanatı örneği değerli eşyalar. Başka bir köşede kaideye oturtulmuş altın kakmalı muhteşem Çerkes at eğeri.... Biblolar, kalpaklar, kovboy şapkaları, fotoğraflar. Kapının üzerinde bir gazeteden büyültülmüş Atatürk'le birlikte Çerkes Ethem resimleri. Nereye baksanız, tarih, sanat ve hukuk soluyorsunuz. Her hukukçunun hayalini süsleyecek görkemli bir büro. Çalışma masasında baskıya hazırlanan bir kitabın düzeltmeleri. Başka bir masada dava dosyaları ve bütün bu kalabalığın, bütün bu objelerin içersinde; gözü ile izlemeden, elini attığında istediği belgeyi bulabilen ak saçlı bir bilim adamı Sayın Hayri Domaniç'i ve muhteşem bürosunu tanımlamak öyle kolay değil. Bu mekanı solumak ve yaşamak gerekiyor. Sayın Domaniç'in çok yönlü kişiliği, çalıştığı bu mekana ve eşyalara da yansımış. Espri dolu konuşması, doğal davranışları ile bir anda bir bilim adamının yanında değil, Uzunyayla'da bir Adığe Thamatesinin Haçeşinde (misafir odası) zannediyorsunuz kendinizi. Bizim akranımızmış gibi alçak gönüllü bir üslupla bizlerle şakalaşması, konuşmalarının ara sıra o nefis Çerkescesi ile anektodlar, fıkralar serpiştirmesi bize doyumsuz saatler yaşatıyor. Bir taraftan da kendi elleri ile ikramda bulunuyor. Muhittin'e tatlı tatlı takılmalar, Abaza-Khabardey şakaları ile zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz. Onunla bir arada olduğunuzda Çerkes nezaketinin, Çerkes thamateliğinin özellilerini görüyorsunuz. Bu çok yönlü, saygıdeğer bilim adamı, bu gerçek Çerkes Thamatesi ile yapılan söyleşiyi hiç değiştirmeden konuşma akışına aynen sadık kalarak aktarmaya çalıştık. Sayın Domaniç'i daha iyi tanımak için bu söyleşinin çok dikkatli okunması gerektiğine inanıyorum. Sayın Domaniç, söyleşimize küçüklüğünüzden, çocukluğunuzdan başlasak diyoruz. Çerkesçeyi bu kadar mükemmel konuşmanız, sanırız çocukluğunuzda öğrenmenizden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle bize çocukluğunuzu ve gençliğinizi anlatır mısınız? Benim doğduğum, yaşadığım köylerde (köylerde diyorum, çünkü ben bir köyde doğmadım birden fazla köyüm var), evet, bu köylerde Türkçe'yi bilen çok azdı. Bu köylerde yaşayıp Çerkesçe öğrenmemek için ya dilsiz olacaksınız ya da öğreneceksiniz. Ben Büyük Kabaktepe köyünde doğdum. Bu köy Aziziye, yani şimdiki Pınarbaşı ilçesine bağlı idi. Günümüzde ise Sarız ilçesine bağlıdır. Marğuşey ve Lığurhable'de daha çok ta Marğuşey'de (Yukarı Beyçayır) büyüdüm. Bu köylerde de Khabardeyce çok iyi konuşulurdu. 1937 yılında yatılı okul okumak üzere İstanbul'a Galatasaray Lisesine geldim. Bu arada da birçok Kafkasyalı buldum. Altmış yıldır bana Çerkesin uğramadığı gün yoktur. Galatasaray'da sekiz yıl leyli meccani (parasız yatılı) okudum. Tabi yaz tatillerinde Uzunyayla'ya gittim. Galatasaray'ı bitirdikten sonra, 1945 yılında İstanbul Hukuk Fakültesine girdim.1950 yılında aynı fakültede asistan oldum1988 yılına kadar asistan, doçent, profesör olarak alıştım. 1952 yılından bu yana da avukatlık yapıyorum. Halen faaliyetteyim. Gördüğünüz gibi çalışıyorum, Hatta neredeyse 24 saat çalışıyorum. Galatasaray Lisesi yıllarınızda Rahmetli Yasin Çelikkıran ağabeyimiz anlatmıştı. O diyordu ki: 'ben birinci sınıfta idim yanılmıyorsam, Hayri Ağabey de üçüncü sınıfta idi. Çerkes olduğumu bilip bilmediği konusunda bir şey diyemem, ancak tenefüslerde gelip başımı okşar, küçük bir kardeşi gibi severdi.' Bu konuda bir şeyler anlatır mısınız? Evet Yasin'i orada tanıdım Maraş'ın Pazarcık ilçesinden olduğunu ve Çerkes olduğunu öğrendim. Aynı yerde, şimdiki Abhazya Dayanışma Komitesi Başkanı Dr. Cemallettin Ümid'in ağabeyi, sonradan Bolu Milletvekili olan rahmetli Fuad Ümid'i de tanıdım. Küçük bir akardeonum vardı. Cumartesi ve Pazar günleri lise nispeten tenha olurdu. Bu günlerde bende akardeon ile oyalanır, bizim havaları çalardım. Adığe olmayanlar da ya merakla soru sorarlar, ya da alay ederlerdi. Fuad Ümid benden bir sene sonra idi. Leyli meccani, yani benim gibi parasız yatılı okuyordu. Kimseyle konuşmaz, ara sıra benim akardeon çaldığım sınıfa girer, bakar, sonra çekip giderdi. Bu böylece bir sene sürdü, daha sonra bir gün cesaretle yaklaştı ve 'Siz Kafkasyalı mısınız?' dedi. Cevabım biraz sertçe idi; 'Görmüyor musunuz...üzerime yazıyorum, ilan ediyorum...' Benim okulda iki lakabım vardı. Birisi 'Çerkes Beyi' diğeri ise 'Reis' bu isimde 'Çerkes Reisi' anlamına kullanılıyordu. Bu nedenle 'üstümde yazılı' dedim Fuad Ümid'i böyle tanıdım. Harika bir insandı. Onu henüz kırk yaşına iken, 1971 yılında kaybettik. Öyle sanıyoruz ki, Galatasaray'da akardeon çalmakla kalmıyorsunuz. Ya öğrenci iken, ya da avukatlığa başladığınız yıllarda 'Dosteli Yardımlaşma Derneği'ni kuruyorsunuz. 'Dosteli Yardımlaşma Derneğini' ben kurmadım, ama o derneğe üye oldum. Sanırım kuruluşu 1946'dır. Kafkas ya da Çerkes isimleri o tarihte, o ortamda kullanılmadığından böyle bir isimle kurulmuş, biz bir grup olarak, elimizde Çerkes mızıkaları, hafta sonları toplanıp dernekte eğlenirdik. 1946 ya da 1947 yılında idik, halen Kanada'da yaşayan, o zaman tıp talebesi olan Murat Yağan, Yüzbaşı Hayri Aksoy Bey, Binbaşı Eyüp Öncü Bey -ki onlar bizden büyüktü- toplanıp Murat Yağan'ın Çorlu'daki çiftliğine gittik. En büyük seferimiz bu yolculuk oldu. Orada kırk sekiz saat çalıp oynadık. Binicilikte Dünya Şampiyonu olan hemşehrimiz Binbaşı Eyüb Öncü yarışlara katıldığı resmi atı ile gelmişti. Birkaç atlı daha vardı. Orada çok güzel vakit geçirmiştik. 14 Mayıs 1950 seçimleri ve Demokrat Parti'nin iktidara gelişi ile siyasi ortam biraz rahatladı ve Kafkas Kültür Derneği'ni kurduk. İşte benim kurduğum dernek budur. On sene süre ile derneğin odacısı da, üyesi de, başkanı da bendim (Burada Sayın Domaniç latife yaparak 'sanıyorum bu nedenle dernek iflah olmadı' diyor.) Efendim, Dernek sanırız önceleri Galatasaray'da idi, daha sonra Bağlarbaşı'na taşındı. Yanılıyor muyuz yoksa? Hayır Kuzey Kafkasya Kültür Derneği'nin ilk merkezi Beyazıt'ta Bereket Han'ın üst katında bir oda idi. Daha sonra Cağaloğlu'nda idik. Bundan sonra da Laleli de Canok Pasajında uzun zaman kaldık. 90m2'lik bodrumda çok Kafkas Hikayeleri yaşanmıştır. 24 saat açık idi. O zaman korkunç bir kira(!) ödemekteyiz. Ne kadar mı? Tam 60 lira... ama o zaman 60 lirayı bulmak çok zor. Ama o veya bu şekilde bu parayı buluyorduk. Canok pasajında 8 yıl kaldık. En yoğun dernek faaliyetleri bu dönemde yapıldı. Daha sonra 27 Mayıs hareketinden sonra faaliyetlerimiz biraz yavaşladı.1961 yılında görevi Yaşar Bir'e devrettim. Bir süre Yaşar Bir bu görevi sürdürdü. Dernek Bağlarbaşı'na belki de 1965 yılında taşınmıştır. Elhamra sinemasının bulunduğu binada bir daire alma girişimimiz oldu 50 bin lira pey parası verdik. 100 bin lirayı altı ay içinde ödeyebilseydik daireyi alacaktık .Altı ay o daire de oturduk. Gerekli 100 bin lirayı bulamadık. Daireyi bize satacak olan kişi Adapazarı'ndan, Sakarya Sinemasının sahibi Cevat Bey idi. Kuzuluk maden suları işletmecisi değerli hemşehrimiz merhum Ziya Yıldırım Geç'in çabalarını takdirle anıyorum. Cevat Bey ile bizi tanıştıran Ziya Bey idi. Bey. Ama yüz bin lirayı bulamadığımız için anlaşmaya göre 50 bin lirayı da ceza olarak ödememiz gerekiyordu. Sanırım 1955 ya da 1956 yılı idi. Ben o zaman askerdim. 50 bin lirayı kurtarabilmek için Cevat Bey'e telgraf çektim. "Paramız hazır, tapunun ne zaman verileceğinin bildirilmesi..." dedim. Cevat Bey telaşlanmış, Ziya Bey'e demiş ki: "Benim mirasçılarım razı değil, Bu durumda satıştan vazgeçersek, Hayri Bey aleyhimize dava açar mı...?" Benimde canıma minnet, bizimkisi esasen blöftü, 100 bin liramız zaten yoktu. Gidip anlaşmayı fes ettim. 50 bin lirayı geri aldım. Bu 50 bin lira Bağlarbaşı'nın temeli oldu. Burayı ise 175 bin liraya aldık. Efendim, Canok Pasajında her gün faaliyet gösterildiğinden söz ettiniz. Evet, burada zaman zaman 70-80 kişiyi bulan üniversite öğrencileri vardı. Dernek 24 saat açıktı Her branştan öğrenci vardı. O dönemde dernekte neler konuşulurdu, neler tartışılırdı... Gündem ne idi...? Gündemin ağırlığı bizim Adığe Haçeşleri sohbeti geleneğinin dışında, Adığe kültürünün yok olmaktan kurtulması, yaşatılması, Kafkasya'daki ve Dünyaya dağılmış Çerkesler arasında birlik ve irtibat kurmak, Kafkasya'da Demokrasinin oluşumu, Cumhuriyet kurmanın yollarını araştırmak... Bütün konuşmaların hedefi bu idi. Siyasetle ilişkinizi tam anlamıyla bilmiyoruz. Tek parti döneminde Çerkeslere yapılan bir baskı var mıydı, yoksa psikolojik baskı mı yapılıyordu.? Buna psikolojik baskı denir mi...? bilmiyorum. Ama etnik köken ayrımı yapılmaksızın Türkiye'nin genelinde bir baskı hissediliyordu. Köylerde, hatta İstanbul'da jandarma ve polisin kanunsuz baskıları vardı. Bizler bundan en az etkilenenlerdik. Daha önceki yıllarda yaşananlar. Ethem-Devlet çatışmasının toplumla ilgisi yoktu. Bu çatışma sadece bir sandalye kavgası idi. Ğhuaze olayından sonra 1950'lere gelene dek bir yayın organının varlığını duydunuz mu? Bizim derneğin çıkardığı dergi vardı. Merhum Şeref TERİM ile merhum Dr. Vasfi GÜSAR idare ediyordu. Dr. Vasfi Bey ilk yazısında Osmanlı'ya çatıyordu. Başka bir yazıda Rusya'ya. Ben de o zaman dernek başkanı olarak her iki yazara da çattım. Bizim Osmanlı, Rusya ile çatışacak halimiz yok. Biz kültürümüzü kurtaralım. Biz savunmayı bilememişiz. Tarih bizi esir etmiş. Başucumuzda Rusya ortaya çıkmış, o zaman nüfusu 40-45 Milyon. Tüm Kafkasya' yı toparlarsan ancak 5 Milyon eder. Rusların 7, 5'luk topları var. 1800'lerin en gelişmiş silahı. Bizde ise ağızdan dolma "Berejey Foç" ya da kama, doğru dürüst kılıç bile yok. Şuursuzca mücadele ettik. Şeyh Şamil 26.8.1858 tarihinde teslim oldu. Şimdi burada bir faul yapayım; Doğrusu şimdiki Çeçen mücadelesine bile doğru bulmuyorum. Sen kültürünü muhafaza et, neslini kurutma, aklını kullan. 1 Milyon Çeçenin 310 bini sağa sola, başka memleketlere sığınmış. 120 bin kişide telef olmuş. 1 Milyon kişinin en genç 120 binini telef edersen kendi neslini yok etmiş sayılırsın. Bu intihar demektir. Tarihin ve coğrafyan belli, Ruslar seni müstemleke yapmış. Dünyada esareti yaşamayan müstemleke olmayan hiç bir millet kalmamış. Mısır medeniyetini kuranlar, Sümerler bugün yok. Tüm Grek ve Latin kökenli Avrupa medeniyetlerinin dayandığı yer Mısır'dır. Mısır'ın ötesi ise Sümerlerdir. Sümerlerin ötesi belki bizim Kafkasya... Ama tarih bu kesimden sonra henüz karanlık. Mısır bütün medeniyetlerin beşiği olduğu halde, esir olmuş. 1517 de bizim Tomanbay'ımızı Yavuz Sultan Selim yenmiş. Mısır böylece Osmanlı'ya esir olmuş. Arkadan Napolyon gelmiş, daha sonrada İngiliz hakimiyeti oturmuş Mısır'ın üzerine... 450 yıl gibi bir süre sonra Mısır devleti ortaya çıkmaktadır, yani yeni yeni devlet olmaktadır. Mısır medeniyetinden sonra, Grek ve Roma, Grek Medeniyetini Roma, Roma'yı da Atilla istila etmiştir. Roma ikiye bölünmüş, ikinci bölüğü olan Bizans'ı Fatih bitirmiştir. Antik medeniyetin beşiği olan Yunanistan ise Osmanlı'dan kurtulduktan sonra, şimdilerde biraz varlık gösterebilmektedir. Bu saydığım medeniyetlerin beşiği olan memleketler, müstemleke olup esir düşerken, çok daha az nüfusu olan Kafkasya'nın esir düşmesi o kadar da yadırganacak bir olay değildir. Dünyada bütün esir milletler coğrafyalarını ve milli özelliklerini her şeraitte muhafaza etmişlerdir. Bu durumun iki istisnası vardır; Bu iki istisna Yahudiler ve Çerkeslerdir. Yahudiler Roma müstemlekesi olduktan sonra durmadan isyan ederler. Milattan önce 71 yılında imparator I. Titüs Filistin'den dönmektedir. Tesalya'ya ulaştığında Yahudilerin yeniden isyan ettikleri haberi gelir. Bunun üzerine Titus döner, Roma orduları Filistin'e girer, büyük bir kıyımdan sonra Yahudiler dünyanın dört yanına kaçar, dağılır. Aradan 2 bin yıl geçer. Daha yeni 1947'de vatanlarına dönerler. Ancak 1,5-2 milyon dönebilir. Bu saydığım milletlerin çok yüksek medeniyetleri olduğu halde bu sıkıntıları çekerler. Anladığımız kadarıyla sizin Kafkas Derneği'ni kurduğunuzdan bu yana hep aynı şeyler düşünülmüş. Hep aynı yönde hareket edilmiş. Barışçı yollarla, kültürün yeniden diriltilmesi istenilmiş fakat maalesef kültürün yeniden canlandırılması anlamında çok mesafe kat edilmediği anlaşılmaktadır. Evet fazla mesafe kat edilmedi. Ancak çok önemli bir mesafe sayılır bence, çünkü temel atılmış, yola çıkılmıştır. Sorun unutulmamıştır, bu anlamda çaba gösterilmiştir. Bu sorunun unutulmamasında bütün derneklerin ufak ufak da olsa katkıları vardır. Fazla mesafe kat edilmemiştir ama bu konunun hayati bir önem taşıdığı unutulmamıştır. Ubıkhça nasıl öldüyse diğer dillerimizde ölebilirdi. Buna bağlı olarak, kültür, gelenek, her şey ölebilirdi. Ama halen dil bilmeyen çocuklarımızda bile dilin kültürün kurtarılmasının gerekliliği fikri ve çabası inancı vardır. Şimdiki derneklerin hepsinin bu inancın yaşamasına katkısı vardır. Kafkas Derneği bu konuda büyük bir girişim yapmış ve öne geçmiştir. İnşallah başaracaktır. Sosyal, kültürel yönden belirli bir ivmenin kazanılması için sizin deneyimlerinizden ve gözlemlerinizden bakacak olursak, nasıl hareket etmemiz gerekmektedir? Kafkasya'da güzel derlemeler var. Rahmetli Yasin'in tespitleri var. Amerika'da yaşayan M. KANDUR 2 milyon dolar değerindeki yerini tahsis edip bir enstitü kurmak istiyor. Orada Kafkasya'dan gelen çocuklar okusun istiyor. Ancak böyle bir enstitüyü kurarsak Rusya'ya bir faul mü yaparız tereddüdü içindeyiz. Her neyse Kandur ile kurmasak bile böyle bir enstitünün kurulması düşünülüyor. Kafkas Derneği'nin girişimleri bu anlamda kültürümüzün tespiti için önemlidir. Neler yapılmalı...? Bir defa mevcutları derleyip toplayıp yayımlamak, onları eleştirmek, ondan sonra geleneklerimizi, dilimizi, kısacası kültürümüzü öğreten kurslar, okullar, üniversitelerde bölümler açmaya çalışmak... Ama öncelikle bunlar için gerekli masrafları tarafımızdan camiamızdan toplamamız karşılamamız gerekmektedir. Böyle bir alfabe Türkiye'de, Suriye'de, Ürdün'de, Balkanlar'da, Amerika'da yaşayanlar için gereklidir. Nart Yayın Kurulu üyesi Dç. Dr. Sevda ALANKUŞ başkanlığında oluşturulan bir heyet gelenek ve göreneklerimizi toplamak için çalışmalarına başlamıştır. Bu arkadaşlar benimle irtibat kursunlar soracakları her soruyu cevaplamaya çalışırım. Elbette sizinle irtibat kuracaklar, bir başka konu; Geçen yıl Adığey Cumhuriyeti'nden gelen dört bilim adamı Tokat, Sivas ve Uzunyayla'da etnolojik ve antropolojik taramalar yaptılar. Aynı grubu ve başka bilim adamlarını yine çağırdık Düzce'den başlayarak Güney Marmara'yı tarayacaklar iki yılda bu çalışma tamamlanacaktır. Alınan sonuçlar ise Maykop'ta yayımlanacaktır. Bu ise Kafkasya'da yaşayan insanların Türkiye'ye bakışlarını olumlu yönde etkilemektedir. Türkiye'de yaşayan bilim adamlarımızın isimlerinin tespitine çalışılmakta olup bu çalışmalar bilim kurulu imkanlarımızı arttıracaktır. Efendim konudan konuya geçiyoruz. Bugünlerde Kafkasya'yı nasıl buluyorsunuz? Yayınlar vasıtası ile haber alıyorum Aldığım bütün haberleri inceleyerek biriktiriyorum. Anladığım kadarı ile Kafkasya ile iyi bir irtibat var. Orada az bir nüfus var ama potansiyel iyi. Abhazya'nın muhazara edilmesi, yardımların sokulmaması, kötü gelişmeler. Dr. Cemalettin Ümid ile irtibat kurdum. Kızılay'dan yardım açısından bir karar alınacağını söyledi. Dernek faaliyetleri mevcut kapasitelerine göre çok iyi, takdir edilecek derecede iyi. Önemli olan mali kaynak sağlamaktır. Bu konuda dernekler yeterince baskı yapmamaktadır. Baskıyı başka anlamda söylüyorum. Derneklerimizde bu konularda çalışacak profesyonel kadro oluşturulmalıdır. Bu kadrolar başka işlerle uğraşmamalıdır. Allah sizin grubunuza sağlık ve başarı versin, çok uzak değil, yakın bir gelecekte Kafkasya'da bağımsız bir devletimizin kurulmayacağını kim söyleyebilir? Umutluyum, kültürümüz, neslimiz kurtulacak. Şimdilerde muhtariyet, bölge, eyalet... her ne ise... tamam... Her dille eğitim yapabiliyorsunuz, Abaza, Khabardey Üniversiteleri var. Bunlar sevindirici şeyler. Ben gidip gelemiyorum. Ama gidip bana haber getirenler var. Orada tiyatro var, pşine var, hatta her evde piyano olduğunu söylediler. Bunlar kültürün belli bir seviyede olduğunu gösteriyor. Sanat hayatı canlı. Hala diyorlar ki Yunan-Roma tiyatrosu, kültürü... Oysa biz eskiden beri bu kültüre sahiptik. Ancak barış içinde kültürle uğraşmak, çekişmelere son vermek lazım. Başka uluslarla, Gürcülerle çekişecek gücümüz yok. Çekişirsek ve telafat verirsek gelişmemizi geciktiririz. Ama Abhazya Gürcüstan bir arada olursa şimdilik bir şey kaybetmeyiz. Bir gün gelir her şey istediğimiz gibi düzelir. Kafkasyalı işadamlarının kurduğu Kafiad'dan haberiniz vardır sanırız. Var, o da çok iyi bir girişim Kafkas Derneği'nin teşebbüsü ile olduğunu biliyorum. Böylece müteşebbislerimiz örgütlenerek demin derneklerde oluşmasını istediğimiz profesyonel kadrolarımızı beslemesi, desteklemesi lazım. Kimi Kafkasya'ya dönmek ister, kimi burada kalmak, dönenler dönsün, orada örgütlenmelere gidilebilir. Gitmek isteyenler için şirket kurulabilir. Evler, lojmanlar yapılabilir. Efendim bu konuşmalarınız genelde II. Meşrutiyet döneminde yaşamış olan Hasan Amca'nın konuşmalarını anımsatıyor. Çerkeslerin çok uzun zamandır dönme arzuları vardır. O arzu her zaman olagelmiştir. Bazıları bunu ütopya sayar, çekinir, gitmeye imkanı yoktur. Yaşı geçmiştir, gidemez ama ideal olanı tabi ki Kafkasya'da toplanmaktır. Bu her Kafkasyalı için idealdir. Fiilen realize edilmesi zordur tabii. Öte yandan bir milletin mutlaka bir coğrafya da oturması zaruri değildir. Ama Kafkasya'nın Anavatan olarak muhafaza edilmesi mutlaka zaruridir. Çinli Amerika'da oturur ama Çin yerinde durur, ilişkisini koparmaz, İtalyan Amerika'da Colarado Eyaletinde oturur ama, onun için İtalya her zaman Anavatan olarak vardır. Bir gün gerekirse oraya dönebileceği umudunu her zaman taşır. Giderim güvencesini duyar. Yani Kafkasya'da toplanmak da amacımız olmalıdır. Ama bu mutlaka, olmazsa olmaz diye direnilmemelidir. Efendim, bazı duygu ve düşüncelerimizi sizden duymak bize çok mutluluk vermektedir. Bu açıkladığınız hususların izlediğimiz yolu teyid etmesi mutluluk vermektedir. Sizin gibi bilim adamlarımızla, yazarlarımızla, ressam ve müzisyenlerimizle övünüyoruz. Anadolu'da yaşayan Çerkes insanı için bu hususlar övünç kaynağı oluyor. Çok uzun süredir İstanbul'da yaşıyorsunuz. Sözünü ettiğimiz Çerkes kökenli yazarlar, sanatçılar, müzisyenler ve ressamlardan söz eder misiniz? Ya da hayatta olan, olmayan profesör arkadaşlarınızdan söz eder misiniz...? Elbette, herkesten önce Ömer Seyfettin aklıma geliyor. O Gönen'den başlayarak, Gönen'den bahsederek yazıyordu. Pek çok tanıdık var. Tıp alanında, hukuk alanında çok bilim adamımız var. Ama bunların çoğu Çerkesliğini saklamamıştır. İftiharla Çerkes olduklarını söylemişlerdir. Ancak, çoğu Çerkesçe bilmezdi. Onların size listesini versem daha sağlıklı olur. Doğum tarihlerini, oturdukları yerleri, çocuklarını kapsayan, bu gibi bilgileri kapsayan listeler verebilirim. Böyle bir çalışma yapabilmem için bugün banda aldığınız konuşmaları bana fakslayın, ben bunların ışığı altında bu listeleri hazırlayabilirim, bu konuyu ayrı bir makale yaparız. Efendim, "siz de çok soruyorsunuz", demezseniz çocukluk yaşamınızdan biraz daha bahseder misiniz? Demem, demem, size anlatayım; çocukluk yaşamım yüzde yüz Çerkes örf ve adetlerinin yaşandığı bir ortamda geçmiştir. Katıksız Çerkesçe yaşanan bir çocukluğum olmuştur. Çocukluğumda örf ve adetlere ters düşen hiçbir olay yaşamadım. Her şey gelenek üzere oluşurdu. Kavgalar bile belli mertlikler ve cömertlikler içerisinde geçmiştir. Çerkes Anayasası niteliğinde örf, adetlerle bu kurallara uyulmaması halinde, tek kelime "YEMUK" yani AYIP yaptırımı, tüm anlaşmazlıkları çözmeye yeterlidir. Örneğin, kız kaçırılır, yaşlılar hemen toplanıp karar alırlar, iki at, iki öküz, yirmi lira, hemen karar verirlerdi. Her şey usulüne uygun çözüm bulurdu. İnsanlar ise bu güzel örnekleri görünce, her soruna çözüm bulunacağı inancını kazanırlardı. Köylerde, at, öküz, tavuk, hindi veya bir şey çalındığında, nadiren de olsa böyle bir yaramazlık olduğunda bir hal çaresinin bulunacağını hemen o zaman anlardık. Thamadeler gelip bir şey söylerler, bir şey yaparlar derdik. Benim köy yaşamım Aşağı Kabaktepe ve Marğuşey'de geçti. Özellikle ilk 6 yılım Kabaktepe'de, bunu izleyen 16 yıl Marğuşey'de geçti. Sabahtan akşama kadar kırlarda dolaşır, çift sürer, ekin ve ot biçerdik, ben çok iyi ot biçerim. Zaman zaman Sapanca Yanıkköy'de ot biçerim hala... Dokuz tane tırpanım var. Tırpan çekiçlemesini de çok iyi bilirim. Wuade (çekiç)'yi iyi vururum. Bak, orada pencerenin üzerinde bir çekiç var. Bende Çerkes alet edevatı (ama-psıma)'nın her türü var. Eğer, yamçı, kamçı, Papaklar, Bğarıje, gerıje (eğer parçaları, aksesuarı) bunların hepsini derneğe bağışlamak istiyorum. Dernek bünyesinde güzel bir müze kurulsun, Kafkasya'dan gelme dört tane saatim var. Kafkas eseri değil ama hatırası var. Bak, arkada orada bir bjakue var (gümüşle işlenmiş dağ keçisi boynuzu). Buralara sığmadı da balkona koydum. Onu, artist, senaryo yazarı, ünlü sanatçı Hajkasım Hasan getirdi. Onların hepsini derleyip toplayıp, bir müze kurarsanız oraya vereceğim. Tabi sizin deneğinizin öncelikle bu işi yapmasını isterim. Kafkas kültür faaliyetlerinin yurt içi ve yurt dışında çok başarılı olarak yürüten Kafkas Derneği'ni çok beğeniyor ve takdir ediyorum. Bu derneğin yöneticilerine her Kafkasyalı gibi bende çok şey borçluyum, daha da borçlanacağım. Son bir soru... Bizlerden küçük olan ve dil bilmeyen kuşağa ana dilimizi öğretmek için ne yapabiliriz, ne önerirsiniz? Kafkas derneklerinin küçük kursları var, zaman zaman açılır bunlar. Örneğin, Prof. Dr. Günsel Şurdum, şu anda böyle bir kursta Çerkesçe öğrenmektedir. Şurdum'u tanırsınız. Babası, emekli subay Sait Şurdum, annesi de Uzunyaylalıdır. İşte bu örnekte olduğu gibi çalışmalarını sürdürdü. Kafkasya'dakilerin uyguladığı dil ve yazı öğrenimi metodlarını ve programlarını uygulayabiliriz. Burada girişimcilerimiz var, sizler varsınız, bir bütçemiz olsun, parasal eksiğimizi tamamlayalım. Buna ben de yardımcı olurum. Biz bu konuları, yani kültürel sosyal yardımlaşma, eğitim konularını bir vakıf örgütlenmesi içinde ele almak istiyoruz, vakıf çalışmalarımız devam ediyor. Siz büyüklerimizi de bu vakfın kuruluşunda görmek istiyoruz. Bu konuda duyarlı hemşehrilerimizi belirli bir takvime bağlayarak borçlandırmak zorundayız. Bu masrafları karşılamazsak, davamızı çözemeyiz. Bu potansiyelin var olduğunu biliyorum. Size ancak helva yapmak düşmeli. Eskiden bu işler zordu. Yukarıda anlattım elli bin lirayı kurtarmak için neler yaptığımı, şimdi bu potansiyel var. Varlıklılarımız bu parayı verirlerse kıyamet kopmaz. Örneğin ben senede bir milyar verirsem, bana dokunmaz. Yani herkesin belli bir ölçü içerisinde katkısı lazım. Bütün bu çalışmaları yapanlara çok şey söyleyen olur. Çok laf ulaştırırlar. Benim sizlerden bir ricam var. Hatta rica değil, bir büyüğünüz olarak emrediyorum: "SABIRLI OLUN" hemen kırılmayın, hemen parlamayın. Başka dernekler ya da kişilerle sürtüşmeye girmeyin. Topluma iyi hizmet bunu gerektirmektedir. Bu güzel söyleşi için, bu çok değerli önerileriniz için çok teşekkür eder saygılarımızı sunarız. [Söyleşi: Özdemir Özbay]+''+Hayri Domaniç

Hetegkati Kosta (1859-1906)

Bu yıl, Osetya'nın değerli evladı Kosta'nın 139. Doğum yıldönümüdür. Hetegkatı Levan'ın oğlu Kosta 1859 yılında Lermantov'un ölümünden 18 yıl sonra, Surçenkov'un ölümünden iki yıl önce dünyaya geldi. +''+ Kosta Nadson'un, Vrubel'in, Senov'un akranı idi. Gerçan, Tolstoy, Nekrasov, Çernişevk, Repin, ve Çaykovski ile aynı devirde yaşamıştı. V.V.Vecesayini ve V.İ.Smirnov'la da dost idi. Kosta'yı bu saydığımız ünlü isimlerin düzeyinde saymamız mümkündür. Doğduğu memleket ve insanları uğruna canlarını da fedaya hazır olan bu kişilerin düzeyine... Kosta'nın bize miras olarak bıraktığı eserler çok yönlü ve çok çeşitlidir. Şöyle yazıyordu: "Ben ressam ve halk şairiyim". Gerçekten de o şairdi, projeciydi, dramaturgtu, halkçıydı, ressam ve etnograftı. Kosta'nın yurtta ve dünyada akisler uyandıran armonisi, düşleri ve hikayeleri halkın yaratıcılığı ve sevgisi üzerine inşa edilmişti. Darbımeseller, şarkılar ve daha başka hayret uyandıracak yazılar yazıyordu. Eserlerinin hepsinde kendi yarattığı temaları işliyordu "Yüksek Kaygıları" gibi. Tek eseri olan "İron Fendır, İron Armoni" adlı kitabı bu tema üzerine meydana getirilmiştir. Kosta'nın yazıları her zaman aydın fikirler içeriyordu. Bu fikirlerin her satırı ve her sözü insanın hafızasına çivi gibi işliyor ve derin düşünceye dalmasına sebep oluyordu. Doğduğu ülkede yaşayan fakir ve ezilmiş halkının kederinden şairin yüreği derinden sızlıyor ve patlamağa ulaşıyordu: "Ben yazılarımı para karşılığında satmayı hiç bir zaman düşünmedim, bir tek satırı için bile hiç bir kimseden bir tek kuruş almadım, yaralı kalbimden dışarı fırlamak isteyen fikirlerden başka hiç bir şey yapmadım" demekte idi. Bu sözleri onun hayata ve yaratıcılığa bakış açısının hiç değişmediğini açıkça göstermektedir. "İron Fendır-İron Armoni"de yer alan şiirleri 1899 yılında yayımlanmadan çok önce İron halkı tarafından bilinmekteydi. O şiirlerinin halk tarafından, el yazısıyla birbirlerine aktarılmasından ve okunmasından sonsuz haz duymaktaydı. Onlardan şarkılar düzenliyorlardı. "Kuliddi", "Dodey-dövünme", "Yetim annesi-Şıcergeş" gibi. Bunlar İron (Oset) folklorünün parlak ve ölümsüz elmas ve yakutlarıdır. Bunlar şairin dostluğunu, sevgi dolu yüreğini, temiz düşüncelerini ifade etmektedirler. Kosta, yoksulların ve zulüm altında ezilenlerin baş savunucusudur. Halkın özlemlerini dile getirmektedir. Eserlerindeki derin kökler, doğduğu yurt ve halkıyla derin kan bağlarıyla bağlı olmasından kaynaklanmaktadır. Onu içindir ki bazen anne eli gibi yumuşak, okşayıcı, bazen karanlık gece gibi hüzün ve keder verici, bazen "Meşıgışeray-Gözetleme kulesinden" savaşa çağıran haykırış kadar aksi sedalı idi. İron (Oset) halkı O'nu sonsuz bir sevgiyle sevmektedirler. 60 kadar şiirden oluşan "İron Fender-İron Armoni", bugün bile halkın temel yapısını göstermektedir. Bu eserin yaratıcısı Kosta, halkının yüz akı olarak kalmıştır. Hayret edilecek şey; Kosta, karanlık bir dağın kuytu bir köşesinde doğduğu halde, Ruscayı da kendi ana dili gibi öğrenebilmiştir. Rusça dili ile "Fatime", "Ağlayan Kayalık", "Dünya", "Cebidırcuyan-Dağkeçisi Avcısı" gibi çok önemli yazılar yazmıştır. Halkı ve dünyayı sevmek yazarın en önemli ve öncelikli ölçütü olmuştur. O nedenle Kosta'nın şiirlerinde ve yazılarında halkların kardeşliği ve birliği ile enternasyonalizm hakim olmuştur.Kosta halkının aydın düşünürü, halkının gerçek evladı, Kafkasya'nın yüksek dağlarından yer yuvarlağına ve bütün dünya ülkelerine ulaşmayı başarabilmiştir. Yaptığı resimler ve tabloları da, kendi yaşamının paralelinde oluşmaktadır. Gerçekçilik üzerine resim yapmayı Petersburk-Güzel Sanatlar Akademisi'nde öğrenim gördüğü sırada, öğretmeni P.Çistakov öğretmiştir. Bu nedenle yaratmış olduğu her tür resimde, portrede ve peyzajda gerçekçilikten hiç ayrılmamıştır. Eserlerinin hepsi de gerçekçi,özellikli, ruha hitap eden herkesin tereddütsüz anlayabileceği açıklıkta ve düşünceye sevk edici yapıtlardır. "Doncav-Sucu", gibi "Rakı Yapıcıları" gibi eserlerinde böyle güzel mevzuyu nasıl seçebildi ve açıklıkla nasıl işleyebildi?... Dağlı kadınların ağır yaşam şartlarını ne güzel ifade etmiştir. Yahut, "Taşkırıcı Çocuklar" adlı yapıtındaki çocuklar nasıl canlı olarak karşımızda durmaktadır ve alınyazılarının ne kadar acımasız, zahmetlerle dolu olduğu ne güzel işlenmiştir. Bu yapıt için boşuna dememişler boyalarla "Dodov-Dövünme" diye. Böyle eşsiz yapıtların temalarını seçmek ve yaratmak ancak yoksul ve çilekeş halkının acısını yüreğinin derinliklerinde hissedebilen ressamlara nasip olabilir. Portre yapmayı çok seven ressam, yapıtlarında insanların iç dünyasını ve üzüntüsünü yansıtmaya gayret göstermiştir. Küçük yaşta annesini kaybeden, kendisi de ağır hasta olan "Koşerhan"ın portresinin ne kadar üzüntülü, yumuşak ve insanın ruhunda derin bir acıma hissi uyandırabilen bir yapıt olduğu görülmektedir. Bundan daha da şaşılacak olan kendi portresi "Abtoportre-Avtoportre" dir. İnsan ilk önce herşeyi görebilen gözleriyle karşı karşıya kalmaktadır. Ve insan Kosta'nın kendisini sağken görüyor hissine kapılmaktadır. 47 yıl bile tam olarak yaşayamayan şair 1 Nisan 1906 günü saat 17.00'de "Labe'de" hayata gözlerini yummuştur. Aynı yerdeki kilise bahçesinde babasının mezarının yanına defnedilmişse de halkın kararlı isteklerine uyulmak suretiyle Viladikafkas'a nakledilmiş ve "İrikev" Köyü'nde kilisenin bahçesine defnedilmiştir. Defin merasimine gelenler O'nun tabutunu istasyondan kilise bahçesine kadar kendisine duyulan derin sevgi ve saygının bir ifadesi olmak üzere omuzlarda taşımışlardır. Kosta'nın tabutunun arkasından harp kahramanlarına yapılan son saygı misali, siyah yamçı ile örtülü bir at yedekte götürülüyordu. Kosta'dan sonra kendisini öksüz kalmış addeden halk O'na layık olduğu kadar gözyaşı dökmek suretiyle sevgili evlatlarını ebedi istirahatgahına tevdi etmişlerdir .Bugün bile Kosta'dan daha değerli bir evlat yetişmemiştir İrişton'da (Osetya'da). Bu da açıkça göstermektedir ki, Kosta sözleriyle, düşünceleriyle,özlemleriyle halkımızın arasında yaşamaktadır ve O ebediyen ölmeyecektir. Çeviren: Cehiltı Yahya Alpay+''+Cantiatı Anatoliy