BİR YAZAR BİR ESER/ “QAFE 1864” / Albina Hanife Kuş (Yazan: Yemuz Nevzat Tarakçı)

Yemuz Nevzat Tarakçı

Qafe 1864” toprağından, köklerinden ve kimliğinden koparılan bir halkın hafıza direnişini, estetik bir dille, şiirsel duygularla anlatan katmanlı bir eser.

Roman, adını Çerkes geleneksel dansı/müziği olan Qafe (Kâfe) ile büyük sürgünün yılı olan 1864‘ten alır. Albina Hanife Kuş, Kafkasya’dan Karadeniz üzerinden Osmanlı topraklarına uzanan acı dolu sürgün rotasını, bir halkın ortak hafızasını ve bu süreçte yaşanan kişisel trajedileri “Nart kadını” anlatıcısının gözünden aktarıyor.

Albina, “Qafe 1864” romanı ile acıyı, sürgünü, aidiyet duygusunu sanatlı, şiirsel bir dille anlatmış, doğrudan yüreklere akmış.

Çerkes toplumunda kadının taşıdığı birleştirici rol, geleneklerin aktarıcısı oluşu ve acı karşısındaki vakur duruşu, anlatının merkezindedir.

“Çerkes kültüründe Qafe, yalnızca bir halk dansı veya melodi değildir; duruşu, asaleti, ritmi ve sözsüz iletişimi temsil eder.” Romanda bu ezgi, Kafkasya’nın özgür günlerinden sürgünün karanlığına uzanan bir köprü işlevi görür. Ağıta dönüşen ritimler, yaşanan trajedinin yankısı haline gelir.

Yazara göre sanat ve müzik, bir direniş aracıdır.

Yazar, Maze ve Vaşho’nun aşkı üzerinden literatüre “sözsüz ve mesafeli aşk” kavramını hediye etmiş. Eserde Kâfe dansı ve Xabze disiplini, temel fon olmuş. Zor zamanlarda asalet ve etik kavramlarının ne denli güçlü birer motivasyon aracı olduğu vurgusu gözden kaçmıyor.

Müzik (pşine) ve ağıt motifleri üzerinden ilerleyen metin, trajediyle yüzleşmeyi ve geçmişi unutmayıp canlı tutma çabasını sanatsal bir dille işler. Eser, aynı zamanda “Küllerimi Elbruz’a Savurdum” alt hikâyeleriyle desteklenmiş bir tanıklık metni niteliği taşır.

Belgesel roman ve edebî dram çizgisinde ilerleyen metin, sürgünün unutuluşa karşı direnişini ve nesiller boyu aktarılan kolektif travmayı işler.

A. Hanife Kuş’un “Qafe 1864” romanı, edebi kurgusunun arkasında çok katmanlı tarihsel, kültürel ve sosyolojik anlatılar barındırır. Karadeniz, metinde fiziksel bir engelden ziyade “kolektif bir mezarlık” olarak konumlanır…

Çerkes yazılı olmayan kanunları ve geleneksel etik sistemi olan Xabze, karakterlerin davranış modelini ve vakur duruşunu şekillendirir. Yaşanan en büyük kayıplarda dahi toplumsal disiplinin ve saygının korunması ön plandadır…

Romanda melodi, sadece bir ses değil, tarihsel hafızanın aktarıcısıdır. Sözsüz iletilen acı, pşine tuşları ve ağıtlar üzerinden sonraki kuşaklara devredilen bir miras olarak kurgulanır… Göçün evde, ailede, fırtınalı gemilerde yarattığı kırılmayı; kayıpların ardından gelen dirayeti bir kadının gözünden aktararak duygusal derinliği artırır.

Yaşanan insani dramın ortasında dahi Çerkes görgü ve etik kurallar bütünü olan Xabze’nin nasıl korunduğunu gösterir. Felaketin ortasında bile asaletinden ve toplumsal disiplininden taviz vermeyen karakterler, eserin en özgün katmanlarından birini oluşturur.

Okuyucu anlar ki fiziksel olarak nereye gidilirse gidilsin, insanın kökleriyle, vatanıyla kurduğu zihinsel ve ruhsal bağ, savrulmayı önleyen en sağlam dayanaktır.

Sözsüz ve Mesafeli Aşk

İkili arasındaki duygu, Çerkes görgü ve etik kurallar bütünü olan Xabze çerçevesinde, derin bir saygı, mesafe ve edep içinde yaşanır. Qafe dansındaki o asil duruş, onların ilişkisinin de temel ritmidir.

TheReplika Yayınları etiketiyle yayımlanan kitap, harika baskı kalitesi ve içeriği gibi sağlam dikişleriyle ömürlük olmuş. Tebrikler TheReplika Yayınları!

Tebrikler, teşekkürler Albina Hanife Kuş!

Kitap, çiçek gibi, şiir gibi bir şaheser olmuş. Ayrılığı, acıyı, korkuyu, vatan sevgisini, kararlılığı, mücadeleyi, yiğitliği, Xabze’yi, aşkı, sevgiyi, sevdayı, kavuşmayı ne de güzel anlattınız! Siz, literatüre “sözsüz ve mesafeli aşk” kavramını hediye ettiniz. Tebrikler, teşekkürler Albina Hanife Kuş, iyi ki varsınız, iyi ki bu esere hayata geçirdiniz. Halkımıza anlamlı katkınız, duyarlılığınız, pozitif enerjiniz daim olsun! Nice güzel eserlerde buluşmak temennisiyle.

Albina Hanife Kuş kimdir?

Kahramanmaraş Andırın’da doğdu, Kadirli’de lise eğitimini tamamladı. Çok genç yaşlarda öğretmenliğe başladı. Bitlis Mutki’de, ilk atanan kadın öğretmenlerden biri olarak görev yaptı. Antik çağ felsefesi ve arkeolojiye ilgi duydu; eğitimciliğinin yanı sıra yaşam koçluğu alanlarda çalışmalar yürüttü. Çeşitli Avrupa ülkelerinde eğitim ortamlarını inceledi.

Edebiyat dünyasına “Söz” adlı ilk kitabıyla giriş yaptı. Bu eserde yedi kadının direncini ve depremzede ailelerle yapılan atölye çalışmalarını işledi. İkinci kitabı olan “QAFE 1864” ile üç nesil üzerinden Çerkes Sürgünü’nü ve tarihi olayları sanatsal/şiirsel bir dille okura aktardı.

Eserden Kısa Kısa

“Bu kitap, yalnızca bir aşkın değil, unutulmuş toprakların, yarım kalmış cümlelerin, kaybolmuş çocukların da hikayesidir. Maze ve Vaşho belki birçoğumuzun anneannesinin gözyaşında, dedesinin suskunluğunda saklı kalan iki isimdir. Belki de hiçbir zaman var olmadılar ama hep vardılar…”

Çerkes sürgünü, sadece bir tarih değil, hâlâ titreyen bir bellektir bizim için… Ve sürgün yalnızca o toplumun yerinden edilmesi değil, hafızasından da koparılmasıdır…

Her aşk, bir vatandır derler, Maze ve Vaşho’nunki de öyleydi. Onlar, vatanlarını, birbirlerinde bulanlardı. Onların kavuşamayışı, sürgünün kaderiydi. Onlar birbirlerine sarıldığında sadece aşk değil sürgün de sarılmıştı kendine, affedilmek ister gibi…

Yıllardır aynı rüyayı görüyorum: Karadeniz’in karanlık ve soğuk sularında gözleri uzaklara dikilmiş çocuklar, kadınlar, yaşlılar… Bazen donmuş bir bedenin üzerinden geçiyor köpüklü dalgalar, bazen bir ninenin kıvırcık saçları rüzgârda savruluyor. Hepsi bana bakıyor…

Ben küçükken babaannem Qafe’den bahsederdi. Ağlatan demekmiş. O anlatır, biz ağlardık. O ağlar, biz anlardık… Bir kahraman, sevdiğine duyduğu aşkı anlatmak için bu ezgiyi çalarmış Pşıne’siyle… Biz, Pşıne’nin ağladığı o son günleri başka türlü hatırlıyoruz. Benim hikayem, o müziğin sustuğu zamanlarda başlıyor…

Ey derin denizin sessiz tanıkları, biz söz verdik balıklara, yemeyeceğiz hiçbirini. Ama onlar bizimle beslensinler. Karadeniz’de çok var bizden. Ve sonra bir sessizlik olur. Ardından tekrar yükselir Yınıj’ın sesi. Çağlar ötesinden Konstantinopolis’e uzanır. Ey Çerkes kızlarının güzelliğine susamış aç soytarılar! Ruhlarıyla değil bedenleriyle övünmeyi öğrendiğiniz gün tükenmişliğinize tanıklık edeceksiniz. Bir halkın kadını sürgünde ise yeryüzü hâlâ adil değildir…

Siz hiç Soçi’nin limanlarından sessizce ölüme gönderildiniz mi, gemi değil kefen bekleyen limanlardan?..

Ey zamanın bağrında kadim milletlerin izlerini arayan modern çağ arkeologları! Kazın bizi toprağın kara bağrından! Sadece taşlarımız değil, ruhumuzu çıkarın gün yüzüne! Devlerden ateşi çalan o asi kahramanı, Sosruko’nun savaş kıyafetlerini bulabilir misiniz?..

Kafkasya’da yaşanan zamanlar, insanlık tarihinde eşini az rastlanan bir şölenin zamanlarıydı. Şölen bozguna uğratıldı. Yangın başladı, büyüdü… Dünya, bu yangını sessiz kalarak bir başka utancın parçası oldu…

Maze, pür dikkat Mezguaş’ı dinliyordu. O an Mezguaş’ın sesi yalnızca kulaklarında değil ruhuna da işliyordu. İlk kez bir aşkın peşinden gidebilmenin, bir kaderi kabullenmek değil, o kaderi birlikte yeniden yazmak anlamına geldiğini fark etti. İçinde bir karar serpiliyordu: Bu sevda ya tüm benliğini dönüştürecek ya da onu yok edecekti…

Bir ara elinde tepsiyle Maze içeri girdi. Adet olduğu üzere tepsideki alıç şerbetini önce misafire uzattı. Vaşho’nun kalbi yerinden çıkacak gibiydi. Tepsiyi uzatan zarif parmaklara bakarken dudaklarından yalnızca bir kelime döküldü…

Böyle başladı düğün yolculuğu. Genç kızların her birine nezaketle ata binmeleri için el verdiler. At üstünde başladı eğlence. Arslan’ın akordiyonu hiç susmuyordu… Şeşen, Qafe, Zığatlet- ardışık ezgiler…

Umutla umutsuzluk iç içeydi. En cesur, en karanlık, en bereketli, en kurak günler yan yanaydı. Düğünler ölümlere, ölümler düğünleri engel olmadı. Direniş ateşinin tam ortasında bile düğün kuruldu…

Üç mevsim, dokuz dolunay geçti. Bir gece kundak ateşi bahçeyi yuttu. Metkan, oğlu ile birlikte alevlere daldı, sevdiklerini kurtarsa da kendini kurtaramadı. Ertesi sabah sekiz hane kül, köyler duman içindeydi…

Sosruko, keşke ateşi hiç çalmasaydın, getirmeseydin, senin getirdiğin ateş aldı sevdiklerimi… Ne kadar zaman oldu ki atımla o güzel gelin alayıyla bu yollardan geçeli? Bak şimdi, yanlış halimle yok olmuş ruhumla sürüklüyorum bedenimi Ynalgoy’da…

Sürgüne böyle mi gitti sevdiklerim? Ben şimdi hangi acıklı türküyü söylesem söylemediğim kırılır. Ben Ynalkoy’a kadar hepsini söyleyeceğim. Ben, sonsuza kadar hepsini söyleyeceğim!..

Mezguaş, gergefine kırmızı gülü işlerken dizinde sallayıp uyuttuğu torununa baktı. Pşinemiz var kızım, hiç susmasın. Müziğimiz, ocağımız var kızım, hiç sönmesin. Ateşimiz, toprağımız var kızım, bol olsun ekinimiz. Nartlarımız var kızım, en büyük hazinemiz!..

Vaşho: “Seninle tanışmak, hayatımın dönüm noktasıydı. Ve ne olursa olsun, bunu asla unutma: Bu dünya döndüğü sürece, bu ruh bu bedende kaldığı sürece, sen her an aklımda olacaksın. Aklımdasın!..”

Maze, ağlamadı, içinde ağlamaktan kuruyan bir nehir vardı. Ama yüreği öğle bir inledi ki, sanki Elbruz’un karları çatladı. Sürgünle bölünmüş bir kader, o an tek bir satırda yine birleşti…

Maze, geceleri Albina Nehri kıyısına giderken içindeki boşluğu sadece suyun sesi doldurabiliyordu. Vaşho’nun yokluğu, bir yangına dönmüştü artık; her dalga kalbinin kıyılarına çarpan hatıralar haline gelmişti. Bir zamanlar “Seviyorum!” dediği adamın sessizliği şimdi ona kendini tanımanın sesi olmuştu…

Bu aşk artık bir vuslat arayışı değil, benliğinde gizlenen o kadim hissesi uyandırmanın sancısına dönüşmüştü. Susmak, annesinden, atalarından kalan bir zarafetti Maze için…

Birbirlerine sarıldılar, sessiz ve sakince. O sarılışta, bir milletin kayıp çocukları da sarıldı birbirlerine. O sarılışta bir halkın hikayesi yeniden yazıldı… El ele tutuştular, batan güneşe doğru yürüdüler… Sürgünün çürüttüğü ne varsa aşk, onları yeniden yeşertiyordu.

TEMENNİ

Umarım duyarlı toplumumuz, bu güzel eserden gereği gibi faydalanır, “Qafe 1864” çok kişiye ulaşır, çok kişi tarafından okunur. Umarım halkımız daha fazla okur, daha çok sorgular; kendisine, tarihine, kültürüne, sanatçısına, bir avuç yazar ve çizerine, şairine daha çok sahip çıkar, sanat ve edebiyatta daha çok derinleşir, daha fazla zenginleşir. Tarihi, kültürü, kimliği ile barışık, huzur içinde yaşayan daha müreffeh bir toplum temennisiyle.

Share