Tsipine Aslı Sena Zabun
Yakın zamanda kaybettiğimiz Ahmet Telli’nin Son Ubıh şiirinde, yurdunu yitirmiş bir halkın hafızaya dönüşen hikâyesi vardır. Bir dilin, bir halkın ve bir yurdun zaman içinde nasıl uzak bir hatıraya dönüşebildiğini anlatır. Şiirde geçen “uzak, çok uzak anılar” sözü, bende uzun zamandır başka bir yere karşılık geliyor. Dört günlük Anavatan yolculuğum boyunca da aklımda bu vardı.
Bu, ikinci gidişim.
İlk gidişimde daha çok gördüklerime şaşırmıştım. Yıllardır anlatılan yerleri ilk kez kendi gözlerimle görmek, duyduğum isimleri tabelalarda karşıma çıkarken görmek, bildiğim kelimeleri sokaklarda işitmek farklı bir deneyimdi.
İkinci kez giderken ise etrafa biraz daha dikkatli bakıyordum. İlk yolculuktan kalan bazı görüntüler aklımdaydı; şimdi onların yanına yenileri ekleniyordu.
Diasporada büyürken Anavatan’a gidenlere nasıl bakıldığını da hatırlıyorum. Eskiden buraya gidenler, neredeyse umreye gitmiş gibi karşılanırdı. Dönenlerin anlattıkları dinlenir, getirdikleri fotoğraflara bakılır, gördükleri merakla sorulurdu. Ben de o merakla büyüdüm.
Yolculuğumuz Nalçik’te başladı. İlk iki günümüz değerli büyüğümüz Bayar Şırayder’in eşliğinde geçti. Mavi Göl, Sosruko ve yol boyunca gördüğümüz başka yerleri birlikte gezdik. Çocukluğumdan beri adını duyduğum bazı yerleri bu kez gerçekten görüyordum. Daha önce yalnızca bir isim olarak bildiğim yerlerin artık bir manzarası, bir yolu, bir hikâyesi vardı.
Nalçik’teki son günümüzde Kültür Merkezi’nde büyüklerimizle birlikte vakit geçirdik. Dili tam olarak bilmesek de şarkılar başladığında eşlik edebiliyorduk. Sözlerin tamamını anlamıyorduk belki ama melodiler tanıdıktı. Şarkıya eşlik edebilmek, bulunduğumuz yere dair o tanıdık hissi biraz daha artırıyordu.
Sonra Maykop’a geçtik.
Maykop’ta Tıj İlkay Misafirhanesi’nde kaldık. Günün sonunda yine bir araya gelerek, gün içinde gördüklerimizi konuşuyor, tanıştığımız insanlardan ve gezdiğimiz yerlerden söz ediyorduk. Yolculuğun temposu içinde bu sohbetler de günün doğal bir parçası olmuştu.
Maykop’ta Adigey Cumhuriyeti Ulusal Müzesi’ni gezerken, daha önce dinlediğim bazı hikâyelerin ve gördüklerimin farklı biçimlerde karşıma çıktığını fark ettim. Müzede yer alan eşyalar ve anlatılar yalnızca geçmişe ait bilgiler olarak kalmıyordu. Yıllardır aktarılan hatıralar, hikâyeler ve kültürle birlikte düşünülüyordu.
Yolculuğun son gününde ise yıllar önce buraya gelip hayatını yeniden kurmuş büyüklerle vakit geçirdik. Neden geldiklerini, neleri geride bıraktıklarını, ilk zamanlarını ve burada kurdukları hayatı anlattılar.
Her hikâye birbirinden farklıydı. Kimi daha uzun bir hazırlığın ardından gelmişti, kimi başka bir sebeple karar vermişti. Bu hikâyeleri dinledikçe, Anavatan’a dair düşüncelerim de biraz daha şekillendi.
Belki de bu yüzden Anavatan benim için artık yalnızca bir coğrafya değil. Bir hafıza, bir dil, bir isim, bir şarkı ve büyüklerden dinlenen hikâyelerle birlikte düşünülen bir yer.
Ve tam burada insanın kendisine sormadan edemediği bir soru çıkıyor ortaya:
İnsan hiç ayrılmadığı bir yere nasıl döner?
Ben buradan ayrılmadım ki buraya geri döneyim.
Ben diasporada doğdum. Çocukluğum başka bir ülkede geçti. İlk arkadaşlıklarım orada kuruldu, ilk anılarım orada birikti. Hayatımın büyük kısmı başka sokaklarda, başka evlerde, başka bir dilin içinde geçti.
O zaman ben nereye döneceğim?
Bir yere mi?
Bir zamana mı?
Bir dile mi?
Yoksa bana anlatılan hikâyelerin içine mi?
Ahmet Telli’nin Son Ubıh şiirini düşünürken bu sorular yeniden aklıma geldi. Şiirin taşıdığı uzaklık duygusu, yol boyunca gördüğüm yerlerle birleşiyordu. Uzak olan yalnızca mesafe değildi. Bazen insan kendi geçmişine de uzaklaşabiliyordu.
Sonra Gıbze‘nin dizeleri geldi aklıma.
Bir askerin savaşın ortasında geride bıraktıklarına seslendiği bir ağıt. Kız kardeşi Fatimet’e nasıl öldüğünü anlatmasını istiyor. Onun için ağlayıp öylece oturmak yerine kara akordeonu kucağına alıp bir ağıt söylemesini istiyor. Kendi başına gelenleri anlatamadığında bile, geride kalanların onun hikâyesini taşımasını istiyor.
Ve ağıdın sonunda çok sade bir cümle kalıyor:
“Gitmeden öylece bekleme, git.
Nereye gidersen git,
anımı sakla.”
Bu sözler bana yolculuk boyunca başka bir şey düşündürdü.
Belki geride kalan şey yalnızca bir insanın kendisi değil. Bir isim de kalıyor, bir dil de, bir şarkı da. Bir evin yeri, bir dağın adı, büyüklerin anlattığı bir hikâye de.
İnsan bazen bunların hepsini koruyamıyor. Bazı kelimeler unutuluyor, bazı hikâyeler yarım kalıyor. Ama yine de bir şeyler kalıyor. Bir şarkının melodisi gibi. Tam anlamını bilmediğin hâlde sana tanıdık gelen bir söz gibi.
Belki de bu yüzden “geri dönmek” kelimesi benim için başka bir anlam kazandı.
Çünkü insan her zaman bir yere geri dönmüyor.
Bazen kendisine bırakılmış bir hatıranın peşinden gidiyor.
İkinci gelişimde kendime ilk seferki gibi “Burası nasıl bir yer?” diye sormadım.
Daha çok, “Ben buranın neresindeyim?” diye düşündüm.
Bir yerle arandaki mesafeyi en çok dil gösteriyor. Dili tam bilmemek, o mesafeyi daha belirgin hale getiriyor. Ama aynı dilin içinde, anlamını tam bilmediğim bir şarkıya eşlik edebilmek de başka bir şey gösterdi. İnsan bazen bir yere kelimeleriyle değil, yıllar içinde kendisine kalan küçük şeylerle yaklaşıyor: bir şarkı, bir isim, bir hikâye, bir sofra. Belki geri dönüş de biraz böyle başlıyor.
Dili yeniden öğrenmekte.
Büyüklerin anlattıklarını unutmamakta.
Çocuklara hikâyeler anlatmakta.
Kaybolan kelimeleri yeniden kullanmakta.
Bir şarkıyı söylemeye devam etmekte.
Bir dağın adını bilmekte.
Çünkü bazı yerlere insan yalnızca giderek dönmüyor.
Hatırlayarak da dönüyor.
Dört günün sonunda geriye yalnızca Nalçik ve Maykop’ta gördüğümüz yerler kalmadı. Mavi Göl, Sosruko, Kültür Merkezi’ndeki soframız, Tıj İlkay Misafirhanesi’nde yaptığımız sohbetler, müzede gördüklerimiz ve yıllar önce buraya gelip hayatını yeniden kurmuş büyüklerin anlattıkları da bizimle birlikte döndü.
Belki yolculuğun sonunda aradığım şey bir cevap değildi.
İnsan bazen bir soruyla birlikte dönüyor. Ama o soru, yola çıktığı zamankinden biraz farklı bir hâle geliyor.
“Ben nereye döneceğim?” sorusunun yanında artık başka bir soru da vardı:
“Bana bırakılan bu hikâyeyi benden sonra nereye taşıyacağım?”
Belki mesele tam da burada. Geçmişi olduğu gibi taşımak değil. Onu geleceğe ulaştırabilecek bir yol bulmak.
Bu yolculukta bize eşlik eden, kapılarını açan, sofralarını ve hikâyelerini paylaşan herkese teşekkür ederim. Başta sevgili büyüğümüz Bayar Şırayder’e, Tıj İlkay Misafirhanesi’ne, Şengül İyigün’e, Adige Xase’ye, bizlerle zaman geçiren büyüklerimize ve yol boyunca yanımızda olan herkese; bu yolculuğun gerçekleşmesinde emeği olan KAFFED’e ve KAFFED Siyaset Akademisi ekibine teşekkür ederim.
Dört gün sürdü yolculuk.
Ama bazı yolculuklar takvimde bittiği yerde bitmiyor.
İnsan bazen bir yere yeniden varmaz.
O yerin, içinde hiç gitmediğini fark eder.