BİR YAZAR BİR ESER/ HACI HASAN / Filiz Zabun (Yazan: Yemuz Nevzat Tarakçı)

Yemuz Nevzat Tarakçı

Filiz Zabun’un kaleme aldığı “Hacı Hasan” romanı, bireysel bir aile hikâyesini, halkın kolektif belleği, yakın tarih ve coğrafi göçlerle harmanlayan derinlikli bir eser.

Roman, biyografik ögelerle harmanlanmış bir tarihsel ve toplumsal kurgu eseridir. Bireysel bir yaşam hikâyesini merkezine alarak fırtınalı bir dönemi mercek altına alır.

Hacı Hasan romanı, 1864 Büyük Çerkes Sürgünü ile başlayan ve Sivas’ın Yıldızeli ilçesine bağlı Kiremitli Köyü’ne kadar uzanan nesiller arası bir yolculuğu anlatır.

Hikâye, Çerkesya’daki yurtlarından sökülüp Osmanlı topraklarına sürgün edilen Çerkes ailelerin dramıyla başlar. Yol boyunca yaşanan kayıplar, salgın hastalıklar, açlık ve belirsizlik anlatının ilk büyük kırılma noktasıdır.

Hacı Hasan, bu zorlu coğrafyada doğup büyüyen ve köyün direği hâline gelen figürdür. Romanda, bölgede yaşayan Çerkes halkının doğduğu topraklardan koparılmanın yarattığı kimlik karmaşası ve yeni vatana tutunma çabası işlenir.

Ayrıca, resmi tarihin kaydetmediği, halkın kendi arasında kuşaktan kuşağa devrettiği anılar, türküler, masallar ve ağıtlar konu edilir. En karanlık savaş ve kıtlık zamanlarında bile insanların birbirine tutunarak oluşturduğu toplumsal dayanışma temel konulardandır.

***

Eserde kullanılan Sivas/Yıldızeli yöresine ait ağız özellikleri, deyimler ve unutulmaya yüz tutmuş kültürel ögeler metne doğallık katıyor. Filiz Zabun, “Hacı Hasan” la unutulan hafızanın izini sürüyor.

“Bazı insanlar vardır; yaşadıkları dönemin tarih kitaplarına sığmaz, ama bir halkın hafızasında derin izler bırakır.  Hacı Hasan” romanı, işte böyle bir hayatı, geçmişin tozlu sayfalarından çıkarıp bugünün vicdanına taşıyor”

Çerkes sürgünü, savaş yılları, yoksulluk, yolculuklar ve insan ilişkileri… Bütün bunların içinden yükselen Hacı Hasan’ın hikâyesi, yalnızca bir insanın değil, bir halkın ortak hafızasının da hikâyesidir.

Filiz Zabun, Hacı Hasan ile bizi yalnızca geçmişe bakmaya değil, geçmişin içinden bugüne seslenen değerleri yeniden düşünmeye davet ediyor. Bazen bir insanın hayatını anlamak, bir halkın tarihine açılan kapıyı aralamaktır.

Roman, Çerkes halkının tanımadıkları, dilini dahi bilmedikleri bu diyarlarda kök salma mücadelesi; trajik olaylar, farklı karakterlerin çatışmaları, güven, sevgi ve ahde vefa gibi değerler üzerinden işlenir.

***

“Zabun, karakterlerin gerçek hayat hikâyelerini büyük bir ustalıkla aktarır. Çerkeslerin yerleştikleri toprakları yerli halktan dahi çok benimseyip koruduğunu vurgularken, ‘öteki olmaktan kaynaklı’ bir savunma psikolojisine sığınmaz; aksine düşüncelerini tüm çıplaklığıyla aktarma cesareti gösterir. Sözlü tarih ve toplumsal hafıza, bir anne-kız diyaloğu üzerinden adeta ete kemiğe bürünür.”

Eserin merkezindeki ana karakter “Hacı Hasan” tipik bir Çerkes figürüdür. O, yalnızca bir ata figürü değil; “ahlâk, emek, adalet ve vefa” kavramlarının somutlaşmış halidir.

“Hacı Hasan, resmi tarihin kenarında kalmış, sözlü hafızanın sığınağında saklanan bir yaşamın izini sürerken geçmişe ağıt yakmaz; aksine onunla konuşur. Yapmacıklıktan ve kurgusallıktan uzak, içten, doğal ve lirik diliyle okuru tarihsel belleğin kıyısında unutulmuş değerlere kulak vermeye davet eder.” Eser, NATURA yayınları logosunu taşıyor.

 

TEŞEKKÜRLER FİLİZ ZABUN

“Okuyucuyu fazla teferruata boğmadan hemen her konuyu, karakter ve olguyu kendi içinde, kendiyle barışık hâlde bırakılmış olarak işleme konusunda Filiz Zabun’daki ustalığa bu romanda da tanık olmaktayız. “

Filiz Zabun, ağdalı dilden uzak, yalın, gösterişsiz ama bir o kadar da vurucu bir Türkçe kullanıyor. Tarihin çok önemli bir sayfasını ölümsüzleştiriyor. Teşekkürler Filiz Zabun, tarihin önemli bir katmanını ölümsüzleştirdiniz, iyi ki varsınız! 

FİLİZ ZABUN KİMDİR

Tokat’ta bir Çerkes ailede doğdu. İlk, orta, lise ve üniversite eğitimini Tokat’ta tamamladı. Bir yıl vekil öğretmenlik yaptı. 1986 yılında Maliye Bakanlığı memuru olarak çalışma hayatına atıldı. 2017 yılında emekli oldu. 2023 yılında Kuşluk ve Bala Yazarlar Grubu’na katıldı.

Eşinin görevi dolayısıyla 4 yıl Üsküp’te kalarak Balkanları ve insanını yakından tanıma imkânı buldu. 2022 yılında “Bir Ömür Alacağım Olsun” adlı romanı yayımlandı. Pek çok gazete ve dergide yazıları yayımlandı.

“Yüzyılda Tokat-Behzat Çarşısı” adlı kitapta babasının biyografisini ele aldığı “Behzat Çarşısı Esnaflarından Şogen Şevket Bulut” adlı yazısı yer aldı. Filiz Zabun, hikâye, roman ve anılarının yanı sıra çocuk masallarını da kaleme almaya devam ediyor. Zabun, iki, çocuk annesi.

ESERDEN KISA KISA

Annemi yakından tanıyan herkes onu güçlü hafızası, yerinde konuşması, müzik yeteneği, matematik zekâsı ve çevresine olan ilgisi ile biliyordu. Edibe Hanım; şalvarı giyinip 300 koyunu sağabilen, döpiyesini giyip permalı saçlarını briyantinle şekillendirip mızıkasını eline alıp düğüne gittiğinde herkesi kendine hayran bırakan, aynı zamanda ocak başına geçtiğinde de saray mutfağının aşçısı ayarında nefis yemekler yapabilen bir hanımdı…

Edibe Hanım’ın bütün bunların haricinde büyük bir ukdesi vardı: O isterdi ki savaş günlerini bile birlikte yaşamış olan dedesi Hacı Hasan’ı herkes doğru tanısın, doğru bilsin. Çünkü onun dedesi, vatanı için her şeyini feda edebilecek gözü kara, tam bir görev adamıydı…

Onun bu sözünde; hüzün dolu yaşanmışlıklar, ulaşılamamış hayaller, yorgun hayatlar ve haksızlıklara dair her şey mevcuttu…

“Benim dedem Hacı Hasan’a ağalık yapmak, sofralar kurmak, gariplere kucak açmak, fakir fukarayı bağrına basmak yetmedi. Bütün bunların yanı sıra devleti için de bir şeyler yapmalıydı. Erkan-ı devlet ona “yap” demeliydi, o da yapmalıydı. O, bir görev adamıydı. Hele devlet dedin mi onun için akan sular dururdu.” 

***

Çocuk olmama rağmen koca adam benimle sanki yetişkin biriyle konuşuyor gibi konuştu: “Bak İhya, işin zor, lâkin gözün korkmasın. Zor olan nedir diyecek olursan; düşmek… Bak evlat, bu memlekette okumuş adamımız pek yok. İnşallah sizler okur, büyük adam olursunuz. Eğer okur da bir gün bir göreve gelirsen adaletten ayrılma. Devletini ve milletini daima gözet…”

Kulaklarında ağabeyi Zerkuş’un “Göç oldum, hiç oldum” diyen sesi yankılandı. Çocukluğu; onların Kafkaslardan sürüldükleri sırada göç yollarında çektikleri eziyetleri dinleyerek geçmişti…

***

Babam çok şey söylemek, içindekileri dökmek istedi ama yalnızca “Derin olan kuyu değil, kısa olan iptir ağam.“ demekle yetindi. Hacı Hasan Emmi: “Doğru, kuyuya bir şey yapamazsın ama ipin ucu senin elinde; ularsın, bağlarsın, illaki bir olurunu bulursun.”

“Bu hayatta bir beklenip de gelmeyenler var, bir de beklendiğine değmeyenler var. O yüzden kadere çok müdahale etmemek lazım.”

“Yüreğim merhem olsa da her bir yarana sürebilsem. Bilmem elimden ne gelir acep? Acıların diner, yaraların kapanır mı? Şunu bil ki ömrümü ömrüne katarım. Sen bana kanat ol, ben seninle uçarım. Acın acım olur, sevincim sevincim olur. Ben böyle sevene ölürüm be! Allah’ım sana şükürler olsun…”

Çerkeslerde düğün birkaç gün sürer, bu süre zarfında damat o evde kalırdı. Kaldığı ev de en az düğün sahibi kadar masraf ve zahmete girerdi. “Tıtıh için kim yapacak şimdi bunu?”

Emiç’e, kendi odasını temizleyip yatağını toplamanın dışında 15 gün elini hiçbir işe vurdurmamışlardı. Mahalledeki kızlar, gelinler yanına geliyor, onunla arkadaşlık ediyor, onu yalnız bırakmıyorlardı. Kendisini bir prenses gibi hissetmişti. Latife Hanım’ın yanına varıp elini öptüğünde koluna taktığı bilezik, aldığı övgüler, dualar, mutluluk temennileri Emiç’i mest etmişti…

Emiç, elini salladı: “İş ne ki iş yapmakta ne var? Ben bunlara taş taşırım. Ben burada insan olduğumu hissettim.”

Ayrıca kız gelin olup giderken bir de köyün gençleri için verilen para vardı. Onun mantığı; “Gençler, sizin sayenizde bu kız bu köyde güven içinde yaşadı, huzurlu bir ortamda büyüdü. Namusunu, şerefini korudunuz, sağ olun, var olun!” demekti…

***

“Hacca gitmek marifet değil, asıl marifet gitmeden evvel ‘hacı’ olabilmek. Evvela edebinle, ahlakınla, ibadetinle, dürüstlüğünle, hakka ve hukuka olan inancınla hacı olursun; sonra gider, orada kabul görmek için boynunu bükersin.”

Hancı, elindeki mızıkayı kenara bırakıp ayağa kalktıktan sonra: “Evet, Çerkes’im! Nereden bildin demeyeceğim, çaldığım müzikten anladığın besbelli. Sorduğuna göre sen de Çerkessin. Öyleyse hoş geldiniz, adım Hamzat. İnşallah sizi rahat ettirebilmişizdir” dedi…

“Gurbet dedin de nereden gelir, nereye gidersiniz?”

“Ta Anadolu’dan, Sivas’tan kalktım; Adana, Halep derken Şam’da dostlarıma uğradım. Hep birlikte, nasip olursa hac yolcusuyuz.”

***

“Kafkasya dışındaki Çerkeslerin sayısı, orada olanların en az üç beş mislidir. Kimimiz Amman’a kimimiz Şam’a yerleştik. Her birimiz bir yana dağıldık. Yerinden oynayan yedi belaya uğrarmış, en hafifi de ölümmüş. Ne yürekler dağlandı ne ocaklar söndü; tarifsiz acılar yaşandı.”

Behram Efendi bunları dinledikten sonra: “Hacı Hasan evladım, ben şuna kanaat getirdim: Dünyanın neresinde olursa olsun demek ki siz Çerkesler hep aynısınız. Hatır gönül denilince akan sular duruyor, maşallah!” dedi…

Zavurbek, ömrünün son bir buçuk yılını evine ocağına kavuşmanın buruk sevinciyle yaşadı ama hiç görmediği evladının hasretiyle hayata veda etti…

***

Hıdez’in güzelliği anında saraya yayılmıştı. Herkes bu güzellik ve zarafetin iyi bir eğitimle tamamlandığında kendisinin istikbalinin çok parlak olacağını konuşuyordu…

Atatürk, bir müddet de Sivas’ın ileri gelen eşrafından Halis Bey’in evinde kaldı. Oldukça varlıklı bir adam olan Halis Bey, Atatürk’e çok yakın davrandı; hatta çocukları Atatürk’e “Kemal Amca” diye hitap ederlerdi…

Hıdez, güzelliği bir yana Padişah Vahdettin’in eşi Nazik Eda Sultan Çerkes olduğu için onu koruyup kollamasına rağmen, inadı yüzünden sarayda pek tutunamadı. Evliliğe de asla ikna olmadı. Daha sonra köye döndüğünde Menteşe köyünden biriyle evlendirildi. Hiç çocuğu olmadı ve kısa süre sonra öldü…

Yanan ev değildi, Hacı Hasan’ın yüreğiydi fakat yapabileceği hiçbir şey yoktu. Atın yuları Hacı İsmail’in elinde, iki gözü iki çeşme atın üstünde bir müddet evini ve eviyle birlikte Şam’daki arazinin senedinin yanışını seyretti…

***

Hacı Hasan baktı işler daha da kötü olacak, devlete direnmenin kimseye bir faydası yok. Sonucun değişmeyeceğini anlayınca teslim olmaya karar verdi. Zaten dava arkadaşları yakalanmışlardı, kendisi tek başına böyle nereye kadar götürebilirdi?..

“Tanımak ne kelime! Ah İhya, yandım ben!” Odanın içinde dolaşmaya başladı: “Ne yapıp ne edip Hacı Hasan’ı kurtarmalıyız. Eğer onu idam ettirirsem babam beni asla affetmez. Babamın vasiyeti vardı: ‘Ben öldükten sonra Hacı Hasan’la irtibatı kesmeyin, hatta sürgünden gelenlerle dahi dostluğunuzu sürdürün. Bana yapacağınız iyiliği ona yapın’ derdi.”

Latife Hanım her bir dedikoduya kulak kesiliyor, söylenenlerin ne kadarının doğru ne kadarının yalan olduğunu bilemiyordu. Savaşta varını yoğunu esirgemeyen, toplantılarda Atatürk’ün yanında yer alırken kahraman olan adama şimdi baba evindekiler “Deli Hasan” demeye başlamışlardı. Çünkü Hacı Hasan’ın evi yanmış, malı mülkü kalmamıştı…

 

TEMENNİ

Umarım duyarlı toplumumuz, bu güzel eserden gereği gibi faydalanır, “Hacı Hasan” çok kişiye ulaşır, çok kişi tarafından okunur. Umarım halkımız daha fazla okur, daha çok sorgular; kendisine, tarihine, kültürüne, sanatçısına, bir avuç yazar ve çizerine, şairine daha çok sahip çıkar, sanat ve edebiyatta daha çok derinleşir, daha fazla zenginleşir. Tarihi, kültürü, kimliği ile barışık, huzur içinde yaşayan daha müreffeh bir toplum temennisiyle.

 

 

Share