Şovenizmin Yanlış Hesabı

Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra onun enkazı üzerinde Rusya Federasyonu ve diğer komşu cumhuriyetlerin kurulmasıyla birlikte tüm politikacı, bilim adamı ve gazeteciler ağız birliği etmişcesine, Rusya'nın yeni dönemde belli başlı ve tutarlı bir Kafkasya politikası olmadığını söylemektedirler. Peki bunun sebebi nedir acaba? Kafkasya konusundaki bilgisizlik mi? Diplomatik sebepler mi? Eğer bu soruların cevabını "hayır" olarak seriyorsak, bu güne kadar bu enteresan ülke üzerine yazılar yazmış aydınların günahını alıyoruz ve onların gönüllerini incitiyoruz demektir. +''+ Kütüphane, enstitü ve müzelerde Kafkas halklarının tarihi, kültürü ve arkeolojileri üzerine yazılmış büyükçe kitaplar ve 19. yüzyılda bu bölgede bulunmuş Rus edebiyatçıların klasikleşmiş eserleri tozlu raflarda araştırmacıları ve ilgilenenleri beklemektedir. Tiflis'ten Piyatigorsk'a atlı arabayla giden o zamanın aydın ve sanatçıları ilginçdirki, Kafkasyayı günümüzün telefon ve kameralarla donanmış aydın ve gazetecilerinden daha iyi anlıyabiliyorlardı. Ve salt anlamakla kalmayıp, kalemlerini akıllıca ve ustalıkla da kullanarak eserler veriyorlardı. Merhameti ve doğruluğu ilke edinmiş olan bu büyük Rus şairlerinin kaleminden aşağıdaki satırlar dökülüyordu: Kafkas! Uzaktaki diyar! Özgürlüğün onuru! Senin de şasın yok, Kanlı savaşla yüz yüzesin! Kara bulutların altındaki, Mağaralar, sarp kayalıklar! Övgü, altın ve ziynetin parıltıları Size de esir edebilecekler mi acaba? Kafkasta yanan ateşi ve özgürlüğü için savaşan insanları gören şair, tanrının kendisine verdiği akıl ve yeteneği utanma, onur gibi insanlığın yüce değerlerini de şiar edinerek kullanmıştır. Aynı şair daha sonra Kafkası ateşe veren zalimin zulmüyle hayatını yitirmiştir. Birilerine nasihat vermek istemiyorum, ki bunun bir yararı da olmayacaktır. Ancak, öncelikle şuna dikkat çekmek istiyorum. Nüfusu itibariyle küçük veya büyük olsun, bir ulus üzerine toplu bir değerlendirme yapılacaksa, öncelikle o ulusun tarihini iyi incelemek gerekir. O ulusun uğradığı tarihi haksızlıkları ve bunların sorumlularıni da ortaya çıkardıktan sonra bugünkü konumunun da yeterli olup olmadığını saptayıp, daha sonra o ulus hakkında bir şeyler yazmak doğru olacaktır. Aksi takdirde yazılan yazı bilgisizliğin sisleri arasında yolunu şaşıracak, hedefini kaybedecektir. Bugünlerde yaşadığımız zavallılığın nedeni de Rusya'nın kendini, kendi bilgi ve uygarlık hazinesinden uzaklaştırmış olmasıdır. Klasik Rus edebiyatının, tarih, felsefe ve kültüründeki çok değerli hazinelerden uzaklaşmamız, bilimadamlarımızın suyun süzgeçten geçmesi gibi Rusya'yi terketmeleri, ulusal yararı gözardı eden yöneticiler yüzünden bilimin Rusya'da bir kül gibi sönmesi, bugünkü hale gelişimizin nedenleridir. Bu hale düşmüş olan ülkenin politikası, tarihi, halklar arası ilişkiler üzerine yazılmış o kadar asılsız öykülerin, politik hikayelerin ve yalan gazete haberlerinin ortalığı doldurmasında da zaten şaşılacak bir şey yoktur. Moskova'da yayınlanmakta olan Megapolis Kontinent dergisinde sevgili Adığeyimiz üzerine bir yazı görünce doğrusu sevinmiştik. Ancak yazıyı okuduktan sonra hayretten dona kaldık. Makalenin yazarı Sergey Pletnev sayı ve oranları konuşturarak fikir yürütüyordu ve en çok diline doladığı da %22 idi. Bu sayıya itiraz etmek de mümkün değildi, zira biz AdığelerinCumhuriyet'teki nüfus oranları gerçekten buydu. Makale yazarının demografik sayılara sıkı sarılması raslantı değildi. O kendi gorüş ve düşüncelerini haklı çıkarmak için bunlardan yararlanıyordu. Sergey Pletnev'in ortaya attığı iddialar gerçekten korkutucuydu ve tüyleri diken diken ediyordu. Ona göre Adığeler Cumhuriyet'te iktidarı kanunsuz bir şekilde ele geçirmişlerdi ve tek bir halkın egemenliğine dayalı küçük bir ülke oluşturmuşlardı. Bu Cumhuriyet'te ulus ve ırk ayırımına dayalı bir rejim kurulduğu gibi komşu Krasnodar Eyaleti'nin topraklarını da ele geçirmek için uğraşılıyordu. Bu ülkedeki Adığe yönetimi Rusya'dan ayrılıp bağımsız bir devlet olmayı amaçlıyordu. Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda ülkemizdeki bazı Rusların bu %22 ile ilgili ileri sürdükleri iddiaları anımsayacak olursak, Sergey Pletnev'in yanlış hesaplarının da nereden kaynaklandığını ve neyi amaçladığını anlamak kolaylaşacaktır. O günlerde "Slavların Birliği" adlı derneğin Adığe Cumhuriyeti'nin kuruluşuna nasıl engeller çıkarmaya çalıştığını ve bu oranı (%22) easa alıp, ülkedeki Rusları harekete geçirerek cumhuriyete gerek olup olmadığının referandumla belirlenmesini istemelerini yeniden anımsayalım. Bu görüşlerin sahipleri o zamanlar, yıllarca Adığelerle bir arada yaşamış olan Rus halkını Adığeyin bir cumhuriyet olarak Rusya'ya katılmasının yanlışlığına inandıramamışlardı.İnsan kitlelerine egemenlik deklerasyonunun kötü, referandumun iyi olduğunu kabul ettirememişlerdi. Şimdigözlerimizi dört açıp, ulusal ayrımcılık yapan ve insan haklarını yokeden Adığelere karşı mücadele ettiğini öne süren makale yazarının gerçek amaçlarının neler olduğunu ortaya çıkarmaya çalışalım. Bu kışkırtıcı yazarın gerçek amaçları şunlardır. 1. Öncelikle Adığey Anayasası'ndaki Adığece ve Rusça'yı resmi dil olarak kabul eden madde kaldırılmalıdır. Çünkü bu madde Adığece bilmeyenlerin başkan seçilmesini engellemektedir. Başkan olmak isteyecek Rusların Adığece öğrenecek halleri yoktur. Bu madde kaldırıldığı takdirde çoğunluk olan Ruslar şüphesiz ki Rus başkan seçecek ve istediklerini yapacaktır. 2. Adığelerin bilgi ve yeteneklerine de bakılmaksızın hükümetteki oranları da nüfuslarının karşılığı gibi %22 olmalı, kalan %78 Ruslara verilmelidir. 3. Adığelerin Parlamento'daki oranları da ister istemez nüfuz oranları kadar olmalıdır. Böylelikle Parlamento'dan özellikle ulusal yapılanma ile ilgili yasaların geçmesi engellenmiş olacaktır. 4. Parlamento çoğunluğu Rusların eline geçince yeni bir göçmen yasası çıkarılıp ülkenin her yanından Ruslar Adığey'e doldurulacak ve böylece Adığelerin nüfus oranları %3 ve 5'lere düşürülecektir. Böylece Adığe Cumhuriyeti de kavgasız ve gürültüsüz bir şekilde ortadan kaldırılmış olacaktır. 5. Bu şekilde Rus nüfus oranı %95'lere ulaştığında bir referandumla Cumhuriyet ortadan kaldırılacaktır. 6 Ve Adığeler hiç de ihtiyaçları olmaayan bu başağrısı Cumhuriyet'ten kurtulunca rahatlayacaklardır. Canlarıni sıkmakta olan dil, başkanlık, bayrak, marş, arma gibi şeylerden kurtulacaklar ve sonunda demokrasinin nasıl iyi bir şey olduğunu da anlamış olacaklardır. Şimdi madanlonun diger yüzüne de bir göz atalım. Zaten işin doğrusu da madalyonun bu yüzüne bakarak işe başlamaktır. Zira o zaman Adığelerin tarihi vatanlarında başlarına gelen felaketin sorumlusu da görülecek ve %22'lere düşmelerinin gerçek nedenleri de ortaya çıkacaktır. "İşin başlangıcını bilmeden sonunu da bilemezsin" der bir ata sözümüz. Öncelikle Adığelerin uğradığı soykırımın sorumlusunu saptadıktan sonra onu bu işten dolayı sorumlu tutmanın bugün tam zamanıdır. Zira Rusya Federasyonu kendi kendine ve hiçbir zorlama olmaksızı Sovyetler Birliği ile birlikte Çarlık Rusyası'nın da mirasına sahip çıkmıştır. Böyle olunca da Adığelerin uğradığı felaketten dolayı sorumlu tutulması ve tazminat ödemesi gerekmektedir. Bugünkü Rusya, Adığelere karşi işlediği şu suçlardan dolayı sorumlu tutulmalıdır. 1. 19. yy başlarında 1864'e kadar Çarlık Adığelere karşı soykırım politikası izlemiştir. Adığelerin yarısi savaşlarda öldürülmüş, yarısı da sürgün edilmiştir. Nüfus bu şekile 20 kat azalmıştır. 2. Bir zamanlar bu günkü Gürcüstam kadar olan Çerkesya, izlenen gasp politikası nedeniyle günümüzün Adığey'i olarak kalmıştır. Bu şekilde Adığeler kendi topraklarında köksüz kalmıştır. 3. Ülkelerinde kalabileb 50 bin Adığe, Çar görevlilerince göçe zorlanmış ve malları gaspedilmiştir. Bu yüzden bu günkü Maykop ve Ceç rayonları ile Maykop şehrinde Adığe kalmamıştır. Bu uygulamanın günümüzdeki adı etnik temizliktir ve insanlıkça şiddetle kınanmaktadır. 4. Dış ülkelerdeki Adığelerin kendi anavatanlarına dönüşlerini engelleyen şartlar mevcuttur. 5. Tüm bunlar Adığeler üzerinde ölümcül etkiler yapmıştır. Ulus bu güne kadar kendini toparlayamamıştır. Bu felaketin ulusun nüfusu, psikolojisi, gelenekleri, dili, kültür ve sanatı üzerinde yaptığı tahribatın hangi ölçülerle değerlendirilip tedavi edilebileceği belli değildir. Peki şimdi bu büyük vahşet ve zulüm uygulanmış olduğun halkın karşısına geçip "nüfus oranınız %22'leri bulmazken Cumhuriyet, bayrak, arma sizin neyiniz?" diye sorabilmek için ne kadar yüzsüz olmak gerekiyor acaba? Bunlari söyleyebilecek kişinin, utanmanın ne olduğunu hiç bilmeyen bir olması gerekir, diye düşünüyorum. Tüm bunlardan sorumlu olan ve tazminat ödemesi gereken de şüphesiz Rusya Federasyonu'dur ve bugünkü Rusya'dır. Bu günkü Rusya, bu sorumluluklarından bir tanesini yerine getirmiştir. O da Adığey Cumhuriyeti'dir. Ancak bir tek Adığe dahi Adığe Cumhuriyeti'nde kalıncaya kadar bu Cumhuriyet'in varolacağı da kanıtlanmalıdır. Rusya'nın ikinci görevi ise anavatanlarından sürülmüş olanlara hiçbir engel çıkarmadan ve onları destekleyerek tekrar eski yurtlarında dönmelerini ve yerleşmelerini sağlamaktır. Tarihi, politik ve insani bakımdan yapılması gereken tek doğru şey de budur. Rusya Federasyonu'nun üçuncü görevi de Adığeleri rehabilitasyona tabi tutmasıdır. Onların elinden zorla aldığı tüm topraklarıni geri vermeli, 19. yy'daki Çerkesya'yı yeniden oluşturmalıdır. Rusya'nın dördüncü görevi ise Adığelere uyguladığı sürgün ve soykırımdan dolayı tüm dünya önünde özür dilemektir. İşte o zaman hak yerini bulmuş olacaktır. Adığey Cumhuriyeti'nin Başkanı ile ilgili olarak da bir sözüm olacaktır. Cumhurbaşkanlığı Adığeler için sadece bir makam koltuğu olmayıp, Adığe devletinin sembolü ve kanıtıdır. Nüfus oranları ne olursa olsun, Adığe olmayan bir başkana asla razı olmayacaklardır.+''+Abrec Almir

Ağıtlarımız Üzerine

Türkiye'de yaşayan Kafkas halklarının zaman içinde yitirdikleri birçok değerden biri de ağıtlar ve bununla bağlantılı olarak müziğiktir. Ancak bu değerlere yönelik olarak oldukça özverili çalışmaları yürüten kişiler de mevcuttur. Geleneksel Kafkas müziğinin ve kültürel öğelerinin derlenmesi konusunda akla gelen isimlerin başında şüphesiz Kuşha Doğan Özden vardır. Dergimizin bu sayısında ağıtlarımız üzerine Sayın Doğan Özden ile yaptığımız ropörtajı yayınlıyoruz. +''+ NART: Sayın Özden "ağıt" nedir, Kafkas halklarında ağıtın yoplumsal işlevi nedir ve kimlere ağıt söylenir? DOĞAN ÖZDEN: Kavram kargaşasına sebep olmamak için Çerkes sözlü müziğini üç anabaşlık altında toplamak gerekir. 1.WERED 2.WEREDIJ 3.ĞIBZEWeredıj Kuzey Kafkasya tarihinde önemli rol oynamış kişiler için sağlıklarında veya öldükten sonra, savaşlarda ölen kahramanlara, toplumda sevilen kişilere ve savaşlar anında bestelenen ve savaşın seyrini, sonuçlarını anlatan şarkılardır. Bu şarkılar genellikle şölenlerde, düğünlerde, toplantılarda genellikle orta yaş grubu ve yaşlılar tarafından söylenir aynı zamanda orada bulunanlar da şarkıya koro şeklinde eşlik ederlerdi. Bu tür şarkıların eksik ve yanlış söylenmemesi için azami özen gösterilirdi. Bu sayede günümüze kadar ulaşabilmiş 700-800 yıllık şarkılarımız vardır. Şarkılar söylenmeden önce neden bestelendiği, ne zaman bestelendiği, en ince ayrıntısına kadar anlatılır yanlış ve eksik anlatımlar olursa o anda orada bulunan kişilerce düzeltilir sonrada şarkılara geçilirdi. Belli bir yaşa gelmemiş, Thamade sofralarında oturmaya hak kazanmamış kişilerin bu şarkıları söylemesi 'yanlış söylenebilir'gerekçesi ile hoş karşılanmazdı. Bu tür cemiyetlerde 'ULUSAL ŞARKILAR'diyebileceğimiz bu şarkılara başlandığında en azından birkaç bölüm söyleyememek veya eşlik edememek ayıp sayılırdı. Negume Şora Bekmırze 'Çerkes Tarihi'adlı eserini ortaya koyarken temel kaynak olarak ağızdan ağıza anlatılarak yüzyılları aşan Weredij'leri aldığını düşünürsek önemlerini daha çok kavrayabiliriz. Bu tür şarkılara Nart Destanlarını, Karakaştav, Hatkh Ğuazem yi ko Muhammed, Kabardeym yi jeş tewej, Senceley, Hatkhım yi ko K'ase, gibi şarkıları örnek verebiliriz. Wered ise genellikle gençler tarafından söylenen aşk şarkıları, doğa için bestelenen şarkılar ve mizah şarkılarıdır. Ğıbze ise adından da anlaşılacağı gibi Ağıt'tır. İki ana başlık altında incelenebilir. Birisi savaşlar esnasında Rus, Kazak, Kırım Tatarları tarafından yapılan katliamlar için bestelenen, ikincisi toplum tarafından sevilen kişilerin trajik bir biçimde ölümleri halinde bestelenen ğıbzelerdir. Bu tür ğıbzeler de thamade sofralarında söylenirdi ancak ikinci grupta tanımlanan ğıbzeler halktan birisinin ölümü üzerine söylenirdi ve thamade sofralarında söylenmezdi. Kafkasya ve diasporayı gerek ağıt ve yas gelenekleri, gerekse Halk edebiyatının bir parçası olarak ağıt açısından karşılaştırabilir misiniz? Bu anlamda bir karşılaştırma yapmak kolay değil. Kafkasya'da yazılı edebiyata geçildikten sonra bütütn cumhuriyetlerde ciddi derlemeler yapılmış, köy köy, ev ev dolaşılarak günümüze ulaşan bütün sözlü edebiyat ürünleri derlenmiştir. Derlenmekle de yetinilmemiş toplanan weredıjler, weredler, ğıbzeler profesyonel gruplara seslendirilmiş ve kasetlerle, plaklarla insanlara sunulmuş, radyo ve televizyonlarda çalınagelmiştir. Bu konuda Kardenğuç Zeramuk'un başkanlığındaki bir heyet çok değerli çalışmalar vermiş ve bu çalışmalarını 'ADIĞE WEREDIJKHER'adlı bir eserde toplamışlardır. Diasporada ise bu konularda birkaç küçük ve bireysel çalışmanın dışında bu güne kadar ciddi bir çalışma yapılmamış ve ölen her yaşlımızla kültürümüzün bir parçası toprağa gömülmüştür ve bu gün onlara ulaşmak mümkün değildir. Birçok konuda olduğu gibi yas ve ağıt konusunda hızla kan kaybettiğimiz bir gerçek. 1864 sonrasında diasporada birlikte yaşadığımız toplumların yas adetlerine yaklaştığımızı görüyoruz. Örneklemek gerekirse cenaze ve taziye adetlerimizi kaybediyoruz. Bu dönemden sonra ağıt üretimimiz ne kadardır? Toplumumuzda asimilasyon hızlandıkça kültürel anlamdaki üretim de düşmüştür. Özellikle sözlü müzik konusundaki üretim tamamen durmuştur diyebiliriz. Cenaze ve yas törenlerimizle ilgili gelenekler sadece belirli bölgelerde, kırsal kesimde kısmen uygulanmaktadır. Kent kesiminde hemen hemen terk edilmiştir. Bu konu başlı başına bir konferans konusu olacak kadar geniştir. Bu nedenle fazla detaya girmek istemiyorum. Diasporada sözlü müzik üretiminin -ğıbze, wered- 10'u geçeceğini sanmıyorum. Sizin kişisel çabalarınızla unutulmaya yüz tutmuş bazı ağıtların tekrar topluma kazandırıldığını biliyoruz. Bundan sonrası için neler söylenebilir? Ben akademik anlamda müzik eğitimi almış değilim, yüzyıllarca korunmuş müziklerimizin her geçen gün kaybolmasının verdiği üzüntüyle Uzunyayla yöresinde yaşlılarımızdan bu parçaları amatör olarak derleyerek başladım. Başlangıçta kasetlere kaydederek, ezberleyerek, yazarak yaptığım derlemeleri bir gün müzik ile ilgili birileri değerlendirir veya Kafkasya'ya ulaştırılabilirse orada değerlendirilebilir düşüncesiyle derliyordum. Daha sonra, derlediğim bazı parçaları arkadaş toplantılarında söylediğimde insanlarımızın oldukça ilgisini çektiğini gördüm. Amatör olarak kasetlere çektirerek yaygınlaşmasını sağladım. Kaybolmak üzere olan bazı Wered'lerin gençler tarafından hemen benimsenip yeniden canlandırıldığını, düğünlerde çalınıp, söylendiğini gördüm. Bu tür müziklere ve Wered'lere örnek olarak 'Kayserim yi istasyon (Ju Jansuret yi wered)', 'soğıri souk'ite sımığsi sızegowud', 'Kars zawem yi wered'gibi örnekler verebilirim. Bu konuda daha ciddi ve profesyonelce çalışmalar yapılabildiği taktirde kaybolmaya yüz tutmuş müziklerimizin Wered, Weredij ve Ğıbzelerimizin yeniden canlanacağı inancındayım. Çünkü bunun canlı örneklerini gördüm. Bir kültürel motif olarak toplumumuzda tükenen bu olgu üzüntü ve yas konusunda da asimile olduğumuz şeklinde değerlendirilebilir mi? Tam anlamıyla asimile olduğumuzu söylemek doğru olmaz sanırım, en azından gönlüm razı olmuyor. Fakat ciddi çalışmalar yapılmadığı takdirde sona çok yaklaştığımızı söyleyebilirim. Mevcut durumda dilin önemi nedir, dil bilmek neleri kurtarabilir veya kurtarabilir mi? Kısaca üzüntülerimiz ve duygularımız Türkçeleşiyor mu? Dil bu konuda en etkili faktörlerden biridir. Bu konuda çok güzel bir atasözümüz vardır. 'Bze zimıam tlepk yi'akım.'(Dili olmayanın ulusu yoktur). Dil kaybolduğu zaman ulusal kültür anlamında herşey biter. Dili bilmeden bir ulusun kültürünü anlamak, tahlil edebilmek ve koruyabilmek imkansızdır. Günümüz gençlerine bu anlamda çok büyük görev düşmektedir. Dilini konuşamayan, en azından yaşatmak için çabalamayan, öğrenmek için uğraşmayanların kültürümüzü yitirmememiz gerektiği yolundaki düşüncelerinin samimiyetine inanmıyorum. Anailimiz bütün kültürel özelliklerimizin temel nedenidir ve bizi ölmüş bir halk olmaktan kurtaracaktır. Dilimiz olmadan hiçbir kültürel özelliğimizi yaşatmamız mümkün değildir. Verdiğiniz değerli bilgiler için teşekkür eder, bundan sonraki çalışmalarınızda başarılar dileriz. +''+Doğan Özden

Bizim de Bir Yayınevimiz Var: Nart Yayıncılık

Nart Yayıncılık, Kafkas tarihi ve kültürü üzerine yayınladığı kitaplar ve Alaşara dergisi ile, yayıncılık alanında kurumsallaşabilen, Türkiye'deki kültür birikimine önemli katkılarda bulunan bir yayınevi. Çağdaş toplumlarda yayıncılığın önemi göz önüne alındığında, Nart Yayıncılık deneyiminin önemi daha açık görülebiliyor. Bu nedenle Nart Yayıncılık'ın sahibi Hayri Ersoy'la görüştük. +''+ Nart Yayıncılık'ın kuruluşu ve amaçları hakkında bilgi verir misiniz?Hayri Ersoy: Nart Yayıncılık Organizasyon ve Reklam Hizmetleri Ltd., ya da kısa adıyla Nart Yayıncılık 1990 yılında, aralarında Murat Özden, Ali Çurey, Yalçın Karadaş, Erdoğan Yılmaz, Hayri Ersoy, Selçuk Karaçay vb arkadaşlarımızın bulunduğu bir grup Kafkas kökenli tarafından hayata geçirildi. İlk adresi Beyoğlu Asmalı Mescit Sokak'taydı. Kuruluş amacını daha iyi anlamak için yayınevimizin ilk eseri olan Abhazyalı yazar Yura Argun'un "Abhazya'da Yaşam ve Kültür" adlı kitabımızın başında yer alan yayıncının önsözünü hatırlatmakta yarar görüyorum: "Kafkas kültür emekçilerinin birliğini sağlamak ve yaşadığımız ülkede geleneksel kültür değerlerimizi çağdaş bir anlayışla yorumlayarak gelecek kuşaklara, tüm dünya halkları ile dayanışarak, aktarmayı amaçlayan yayınevimiz..." diye başlayan önsözümüz sanırım yola çıkış amacımızı net olarak anlatmaktadır. Yayınevimiz yukarıda sözünü ettiğimiz ve Yalçık Karadaş'la birlikte Türkçeye çevirdiğimiz eserin yanında, yine Yalçın Karadaş'la birlikte çevirip yayına hazırladığımız Bagrat Şinkuba'nın eseri "Son Ubıh" ve Sefer E. Berzeg'in özgün çalışması olan "Türkiye Kurtuluş Savaşında Çerkes Göçmenleri" adlı eserleri bastıktan sonra aynı yıl yayın hayatına son verdi. Bu çok kısa süren yayın deneyiminden sonra 1993 yilında Abhaz Gürcü Savaşı'nın gerginliği içinde arkadaşlarım Ünal Cuğ ve Ertuğrul Çolak ile bir araya gelip günlerce süren değerlendirmeler yaptık ve üç yıl önce kapanan yayınevimizi tekrar hayata geçirmeye karar verdik. Aynı yıl Tümzamanlar yayınevi tarafından basılan ve en çok satan kitaplar listesinde yer alan "Çerkes Tarihi" adlı kitabımın başarısının bize cesaret verdiğini de söylemeden geçemeyeceğim. Yayınevimizin adresi Küçükyalı Atatürk caddesi Selamoğlu İşhanı No:73'dü. Bir yıl kadar burada çalıştıktan sonra yayın dünyasına daha yakın olan Kadıköy'e taşındık. Güneşlibahçe sokak No: 41/8 Yazıcı Han'daki adresimizde gazeteci arkadaşımız Ekrem Bat'ın da aramıza katılmasıyla bir limited şirket kurduk. Halen bu adreste yayıncılığımızı sürdürüyoruz. Bu güne kadar Nart Yayıncılık neler yaptı? Yirmiden fazla eser yayınladık ve yayınlamayı sürdüruyoruz. Ayrıca kendi eserlerimizin yanında, bizim dışımızda basılan Kafkasya ve Kafkasyalılara yönelik bir çok eserin kimine yayınevi bulduk, kiminin dizgisini, kiminin kapağını, kimilerinin de baskısı dahil herşeyini yaptık. Yasin Çelikkıran'ın "Çerkes Deyimleri ve Atasözleri", Yaşar Bağ'ın "Türklerde ve Çerkeslerde İslam Öncesi Kültür, Din, Tanrı", yine Yaşar Bağ'ın "Sözler ve Gözler", Sefer Aymergen'in "Sisli Körfez", Sefer Berzeg'in "Kafkas Diasporasında Edebiyatçılar ve Yazarlar Sözlüğü" ve "Kafkasya ile İlgili Yayınlar Bibliyografyası" vb bir çok eserin hazırlanmasında, dizilmesinde, basılmasında az çok katkılarımız oldu. 1990 yılından beri Türk ve dünya basınında Kafkasyalılarla ilgili yayınlanan bir çok makale, dizi yazı, araştırma, haber vb sayısız çalışmaya katkımız oldu ve olmaya devam ediyor. Atlas, Tempo, Aktüel, Tomarrow, Yön, Nokta vb dergilerde yayınlanan bir çok yazının belki de birinci derece bilgi kaynağı olduk. Birçok TV kanalına konumuzla ilgili danışmanlık yaptık. Halen de yapıyoruz. Nart Yayıncılık'ın yaptığı en önemli işlerden biri de Alaşara dergisidir. Alaşara dergisi dergiciliğimizde yeni bir perspektiftir. Alaşara günceli ve geçmişi bir arada değerlendirmiş, bu sayede dergimiz dünü yazan bir tarih kitabı olmaktan kurtarilırken, günümüz Kafkasyalıları da yaptıkları irili ufaklı çalışmalarla tarihe malolma şansını yakalamıştır. Bu yeni perspektif mahalli bültenlerimize kadar kendini hissettirerek dergiciliğimize yeni bir ufuk açmıştır. Nart Yayıncılık'ın kuruluş amaçlarında olmayan ama zorunlulukların ona yüklediği ciddi bir işlevi de, haftanın yedi günü, günde 13 saat bir irtibat bürosu gibi çalışmak ve İstanbul'a yurtdışından ve Türkiye'nin değişik yörelerinden gelen hemşerilerimize veya Kafkasya ile ilgilenen hemen herkese evsahipliği yapmaktır. Konuklarımızın günlük ortalamasının 50-60 kişiden aşağı düşmediğini söylersek abartmış olmayız. Sayının bu denli fazla olmasının bizce temel nedeni Kafkas Kültür Derneklerimizin açık tutulmamasıdır. İnsanlarımız öyle sanıyorum ki, dernek ortamında bulamadıklarını bizde bulduklarından sık sık ziyaretimize gelmektedirler. Nart Yayıncılık'ın geleceğe yönelik hedefleri nelerdir? Nart Yayıncılık'ın henüz geleceğe yönelik hiç bir hedef tesbit etmediğini söylersen çok şaşıracağınızı sanıyorum ama emin olun aynen öyle. Nart Yayıncılık, kuruluş amaçları doğrultusunda yaptığı yayıncılıkla bu ülkede bir yerlere varılamayacağınının farkında ve bu amaçlarından bazı revizyonlar yapmayı ciddi ciddi düşünüyor. Bu konuda şimdilik fazla bir şeyler söylemek istemiyorum. Geçmişten günümüze Türkiye genelinde yayıncılık konusunda yapılanlarla ilgili düşünceleriniz nelerdir? Karşılaşılan sorunlar nedir? Sorunlara çözüm önerilerinizle birlikte rica edelim. Bu soruyu yanıtlamadan önce bazı saptamalar yapmak istiyorum. Yayıncılık hayatına girdiğinizde ilginç bazı olaylarla karşılaşıyorsunuz, kafanız iyice karışıyor. Bir zamanlar Türkiye'de 1-1.5 milyon civarında Kuzey Kafkasyalı olduğu doğrultusunda bir tez vardı. Abhaz Gürcü Savaşı'nın başlamasından sonra bu rakkam 5-7 milyon oldu. BM'ye üye yüzelli civarındaki ülkeden onlarcasının nüfusu bu rakkamın altındadır. Bu sözünü ettiğimiz milyonlarca Kafkas kökenli insan bilgisayar çağında hala bir günlük gazete, bir kaç periyodik dergi çıkaramıyor ve her ay en azından üç-beş kitap yayınlayamıyorsa ciddi sorunlarla karşı karşıyayız demektir. Yaşadığımız ülkede azınlık olmamız bu konuda sağlıklı bir gerekce asla olamaz. Türkiye'deki nüfusları artık onbinlerle hesaplanan Ermeniler, iki Ermenice ve bir Ermenice-Türkçe gazete çıkarabiliyorsa (ki bunlardan biri yanılmıyorsam 80 küsur yıldır periyodik olarak yayınlanmaktadır) hesaplarımızda ya da bakış perspektifimizde ciddi yanlışlar olduğunu söylemek sanırım çizmeyi aştığım anlamına gelmez. Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde bu dinin Kafkasya'da yaygınlaştırılması için yapılan Gürcü ve Ermeni alfabeleri bu iki halkın yazılı dile sahip olmasını ve bu sayede kolayca uluslaşmasını sağlarken aradan geçen 1600 yıla karşın hala bizlerin yazıyı, kitabı, dergiyi, bir kaç idealistin zaman geçirme ve entellektüel duygularını tatmin aracı olarak görmeyi sürdürmemiz ciddi bir handikapımızdır. Türkiye gibi geri kalmışlığın bataklığından kurtulmaya çalışan ülkelerde, yazmak, çizmek, yayınlamak deger verilen ve yazıp çizene insancaa yaşamalarını sağlayacak kadar para kazandıran bir uğraşı değildir. Kaldı ki bu ilgisizlik kuyusunun en dibinde bulunan Kafkasyalılara yönelik yayıncılık ise bana göre tamamen "Donkişotluk"tur. Toplumun hatta derneklerimizin yürüttüğü yayıncılık politikaları ile yayıncılığımız çağdaş boyutlara asla ulaşamayacaktır. Bu politikalar olsa olsa yeni Donkişotların yetişmesine yardımcı olacaktır. Başımızı kaldırıp çevremize şöyle bir baktığımızda yayınlanan tüm dergi ve bültenlerimizi bir ya da en çok iki Donkişot'un götürmeye çalıştığını görebiliriz. Bu olağanüstü fedakar insanlar, içinde bulundukları zor hayat şartlarına rağmen arttırabildikleri tüm zamanlarını dergilerin, bültenlerin yaşaması için harcarken, Cervantes'in "Donkişot"unu aratmamaktadırlar. Tabi burada kullandığım Donkişot terimi o insanların çabalarını küçümseme amacını asla taşımamaktadır. Aksine inancı, mücadele azmini, boşvermişliğe tepkiyi tanımlamaktadır. Bu tanımlamadan ders çıkarması gerekenler, o fedakar insanların yanında hiç olmazsa bir "Sanço Panza" bile olamayanlardır. Bu söylediklerim şahsi düşüncelerimi içermektedir. Çözüm önerilerim ise bu düşüncelerimin satır aralarında gizlidir. Ancak ne tüm sorunları bir arada degerlendirebilecek ve ne de müzminleşmiş sorunlara çözüm yolları bulabilecek bir birikimde hissetmiyorum kendimi. Çiviyazıları bünyesinde çıkan Kafkasya Yazıları'nın danışma kurulundasınız. Konuyla ilgili bilgi aktarır mısınız? Okuyucularımız Kafkasya Yazıları'na nasıl ulaşabilir? Kafkasya Yazıları Kafkas kökenli bir grup insanın bir araya gelerek halkların kardeşliği bilincinde birlikte bir şeyler üretme isteminden doğmuştur, diyebilirim. Benim aslında bu dergiye çok fazla bir katkım olduğunu söylemem çok zor. Fakat şu iki şeyi yaptığımı söyleyebilirim. Birincisi, bu dergiyi çıkaranları, böyle bir derginin mutlaka çıkarılması gerektiğine inandırdım. Çünkü daha önceleri bir birikimleri olmadığı için başarılı olup olamayacakları konusunda ciddi kaygıları vardı. Nart Yayıncılık olarak sonuna dek yanlarında olduğumuzu belirterek bu kaygılarından kurtulmalarına yardımcı oldum. İkincisi ise, Kafkas kökenli yazarların bu dergide bir araya gelmelerinde katkım oldu. Kafkasya Yazıları'nı okuyucu bayilerden isteyebilir, çünkü bu dergi genel dağıtım kanalıyla okuyucuya ulaşıyor. Kuzey Kafkasya derneklerinde yıllarca çalıştınız, yayıncılık konusunda çalışmalarınız sürüyor. Genel anlamda ve özelde yayıncılık konusunda okuyucularımızla paylaşmak istediğiniz düşünceleriniz vardır. Okuyucuya sevgi ve saygılarımı sunarken, yayın organlarına sahip çıkmalarını ve yayın hayatına yeni başlayan Nart dergisini asla yalnız bırakmamalarını tavsiye ediyorum. Ayrıca dergiye sahip çıkarken eleştirel olmalarını, eksik gördükleri ya da anlam veremedikleri her şeyi mutlaka derginin yazarları ile tartışmalarını tavsiye ediyorum.+''+Hayri Ersoy

“İçimdeki Köyün Delisi”

Nart: Kendinizi kısaca tanıtır mısınız? Thatsı Tamer: 1971'in Kasım ayında Konya'da doğdum. Adığeyim, Thatsı ailesindenim. Resmi kağıtlarda Taner Adıgüzel diye geçer adım. +''+ Bir süre Maykop'ta yaşadığınızı biliyoruz. Bu süre içerisinde neler yaptınız? 92 yılı Ağustos ayında Adığey'e gittim. Yerleşmek istiyordum. Fakat insan tek başına ve olanakları kısıtlı olunca istediği gibi yaşayamıyor. 3-4 yıl süreyle, aralıklarla Maykop'ta kaldım. Oturma izni aldım. Bir ara Maykop radyosunda Çerkesçe-Türkçe çevirmenlik ve spikerlik yaptım. Yapı işçiliği de yaptım. Anayurtta yaşamak, bu eylemsel bilinci göstermek bence çok ciddi bir olgu. Varlığımızın ve geleceğimizin temel taşlarından biri... Bir yıldan biraz fazla bir süredir de Türkiye'deyim. Ve bu daha bir süre böyle sürecek gibi görünüyor. Halk olarak mücadelemizde duyarlı insanlarımız, faydalı olabilecekleri konuda rol almaktadır. Sizin de sanatsal açıdan toplumumuza yararlı olduğunuz inancındayız. Şiire merakınız niçin ve nasıl başladı? Şiir yaşamı kuşatan örgünün ruhu. Bir durum, bir kavrayış ve bir yansıtma noktası. Söylediğiniz gibi herkes kendi payına bir şeyler yapma çabası içerisinde. Benim yaptığım ise; şiir yoluyla, bir olanak yaratma, bir nefes alma-aldırtma çabası. Hem şiir kendi amacı dışında kullanıma pek izin vermiyor. Bu da ayrı bir yön tabi...Şiirlerimin sanatsal bir yön taşıyıp taşımadığı konusunda görüş belirtmek istemem ama, toplumsal bir değer taşıması için kaygılarım oldu hep. Birikimim ve yetkinliğim oranınca, yalın olarak 'bizi' anlatmaya çalıştım... Şiirlerinize yaşadığınız bölgelerin ve içinde bulunduğunuz çevrenin etkisi oldu mu? Şüphesiz oldu. Zaten demin belirttiğim gibi, besin kaynaklarım hep insanlarımız, dostlarımız, düşmanlarımız yani içinde olduğumuz toplumumuz. Bu Türkiye'deki şiirlerde de, anayurttaki şiirlerde de böyle. Yani var olana, reele yaslanmaya çalıştım. Anadilinize çok önem verdiğinizi biliyoruz. Zannederiz Adığeceniz de iyi durumdadır. Anadilinizle de şiirler yazıyor musunuz? Zaman zaman yazmaya çalıştım. Ama bu Adığece bilmekle(!) onunla düşünüp duyumsamakla ilgili. İtiraf edeyim ki, Adığece şiir yazacak ölçüde değilim. Yazdıklarımda şiirsel değil. Birilerinin söylediği gibi Çerkesçe düşünüp Türkçe yazıyor da değilim. Şiirlerinizde köy özlemi sezinleniyor. Kitabınızın adı da "İçimdeki Köyün Delisi". Nereden geliyor bu özlem? Kentli olamadığımı düşünüyorum. Ben kente doğdum büyüdüm ama geleneksel açıdan, insan ilişkileri açısından, anladığımız anlamda kentli değildi çevrem. Köy özlemi de değil aslında bu. Yalınlığa, içtenliğe, insanın kendisine bir özlem belki. Zaten "başka bir susuş" diye de ekliyorum. Yeni kitabınızın arka kapağında kendinizi tanıtırken "Yazık ki bir kavga şairi olmadım" diyorsunuz. Bunu biraz açıklar mısınız? Yitip gideni engelleyememek, şu çoğalan ciddi olanaklarımız olduğu halde kullanamamak ve yarın adına üzerimize düşeni yeterince gerçekleştirememek belki de bu. Diğer yandan toplumsal değerlerden beslenmekle beraber, varolma kavgamızda, umut gibi, nefret gibi, sevda gibi, gelecek gibi, iç içe olduğumuz, bizce taşıdığı anlamları, gücü yeterince ifade edememek sanırım. Tabi bu yine benim yetkinliğimle, birikimimle ilişkili. İlk kitabınız olan "Muhacirim Muhacir" in yeterli ilgiyi topladığına inanıyor musunuz? Kişisel çabalarla yayınlanmış ve hem nesnel hem de öznel açıdan amatör bir kitaptı. Derneklerimiz aracılığıyla şiir okuruyla buluştu. Bu şartlarda ben memnunum. Benim halkımdan şikayetçi olmam asla söz konusu olamaz. Kaldı ki bu bir görev, bir zorunluluk. Meşhur olmak gibi bir kaygım da yok. Şiirlerinizde genelde anavatan özlemi, dil, kültür, muhaceret gibi, ulusal öğeler kullanıyorsunuz. Niçin daha evrensel öğeler ve yeni imgeler kullanmıyorsunuz? Evrensel bir şair olsaydınız, aşk şiiri yazsaydınız mesela, Türkiye çapında daha tanınmış şairler arasına girebilirdiniz belki de. Niçin yalnızca biz? Biraz önce söylediğim gibi, meşhur olmak gibi bir kaygım yok benim. Benim evrensel olmadığımı söylüyorsunuz, imgelerin eski, öğelerin dar olduğunu söylüyorsunuz. Bence öyle değil. Ülkeyi sevmek, şu barbar dünyaya karşı, aşkı, sevgiyi, barışı savunmak bence önemli. "Bizi anlatmak" ise; eğer yapabiliyorsam ne mutlu bana. Hattı zatında şiir okuru beni bir yere koyacaktır zaten . Taşıdığınız kültürü yaşayabildiğinize ya da bu kültürün yaşanılabilirliğine inanıyor musunuz? Elbette inanıyorum. Bizim kültürümüz zaten evrensel. Ulusal değerlerin devamlılığı ise içinde yaşadığımız koşullarla ilişkili. Ama her şartta kendine daima bir yaşama zemini sağlar bence. Önemli olan ifade etmek . Bir çok aydın ve yazarımızın aksine, geleneklere bağlı kalmayı tercih eden, 21.yy'da da yaşasak birçok geleneğimizin "yaşanabilirliğine" inanan bir insansınız. Globalleşen dünyamızda Xabzelerimizin önemi olmadığını savunan aydınlarımıza söylemek istediğiniz bir şeyler var mı? Bu noktada belirtmeliyim ki, ben kendimi, şiir yazmaya çalışan genç bir Çerkes olarak görüyorum. Geleneksel değerlerin gereksizliğine ilişkin bir yaklaşım, halkın kendisini reddetmektir diye düşünüyorum. Kaldı ki "gerçek" aydınlarımız ve sanatçılarımız, bu değerlerle büyüdüler,yetiştiler ve bu gün de öyle yaşıyorlar. Toplumcu, geleneksel değerlerimiz, varlığımızın, gücümüzün ve geleceğimizin temel dayanaklarıdır. Bunun gereksizliğini savunan da sanırım kendini inkar etmiş olur. Geleceğe yönelik planlarınız nelerdir? Toplumumuz için neler yapmak isterdiniz? Yapılması gereken öyle çok şey var ki... Ama olanak ve güçle ilişkili tabi... Şimdilerde yeni bir şiir kitabı ve bir biyografi üzerinde çalışıyorum. Galiba zaman neyi, ne kadar yapabileceğimizi gösterecek... Bu samimi sohbetinizden dolayı teşekkür ederiz. YALNIZ Kalabalıklar ortasında yalnızyapayalnızarayıp dururkenel veren kardeş elinihep aynı sonu dayatırsenin olmayangösterişli kent bulvarları tutukturmecburenve hep bir yanın ağrırkilitlidirumutludurusunda dururhep başka söylersin başka bakarsıntek tabancaolmadı mıkalpağına sorarsınyiğit bir sevdadır telaşınkaygısız bir sevda memleketine has ki aah o benim ömrüme bedel +''+Tamer Thatsi

Düğünlerimiz Üzerine

Kültürel değerlerimizin derlenmesi amacıyla tarihimiz ve kültürümüz konusunda bilgili büyüklerimizle bir dizi röportajlar gerçekleştirmeyi amaçlıyoruz. Bu röportajlardan oluşan bir arşivin hazırlanması çalışmalarına başlanmıştır. Bu kapsamda sayın büyüğümüz Saim Tuç ile Çerkes kültürünün değişik boyutlarını içeren kapsamlı bir görüşme yaptık. Sayın Saim Tuç ile yapılan röportajın "düğün adetleri"ne ilişkin bölümünü okuyucularımızın bilgisine sunuyoruz.. +''+ Nart: Çerkes kültüründe düğünün yeri nedir? Sn. Tuç: Genelde kültürün ana temasını oluşturan üç husus vardır. 1- Doğum, 2- Evlilik, 3-Ölüm durumunda yapılan etkinlikler. Çocuk doğduğu zaman bir etkinlik yapılır, evlenirken yapılan etkinlik çok zengin ve ayrıntılıdır. Ölüye de çok değer verirler. Çünkü, Çerkesler'de insana çok değer verilir. Onun için ana başlıklarıyla düğünlerde bugünümüze faydalı olacak konuları dile getirelim, onlar üzerinde duralım... Köy düğünleri ile bugün şehirlerde yapılan salon düğünleri arasındaki farklılıkları görebilmemiz açısından, önce köy düğünleri hakkında bize bilgi verebilir misiniz? Kültürümüzde, gelin alma düğünü denilen "Nıseşecegu" ile "delikanlı düğünü" olmak üzere iki tür düğün vardır. "Delikanlı düğünü", misafir gelen birini onore etmek ya da eğlence amacıyla daha çok gençler arasında yapılır. Gençler, bayanları toplar ve düğün yaparak kendi aralarında eğlenirler. Orada gençler bir araya gelirler. Bu düğünlerde katı kurallar mevcut değildir ve bunlar daha çok eğlenceye dönük düğünlerdir. Sanıyorum, bu geleneği başka hiçbir kültürde görmüyoruz. "Düğün yaptık" dediğimizde insanlar, "kim evlendi de düğün yaptınız?" diyorlar. Bizim kültürümüzde düğün yapmak için mutlaka birinin evlenmesi gerekmiyor, biz 3-5 kişi bir araya geldiğimizde de düğün yapabiliyoruz, veya bir misafirimiz geldiğinde onun için düğün yapabiliyoruz. Fakat, misafir Thamade pozisyonunda ise düğün yapılmaz. Gelin alma düğününde yani "Nıseşecegu"de ise, gelinin bulunduğu yere gidilerek gelin getirilir. Bu olay 3 gün, 5 gün, bazen bir ay kadar sürer. Gelin alma olayı özellikle kış dönemlerine, işsiz zamanlara denk getirilir ki, uzun uzun eğlenilsin. Kadın, Çerkes toplumunda çok saygıdeğerdir. Dolayısıyla nazlandırılır. Hele genç kızlar daha çok nazlandırılır. Esasında çağrılmadan, buyur edilmeden genç kız düğüne katılmaz. Bu nedenle, düğünden önce, düğüncü aile, kızlarının (kızları yoksa yakın bir akrabalarının) yanına bir delikanlıyı katarak, ev ev dolaşırlar ve genç kızları düğüne çağırırlar. Düğün yapılır; düğün bozulduktan sonra evlerinden alınan genç kızlar, tekrar evlerine götürülürler. Çerkes düğünlerinde oturmak yoktur. Yaşlı, genç düğüne katılan kim olursa olsun oturmaz. Sadece evli kadınlar gerilerde bir köşeden düğünü seyrederler. Bunun dışında herkesin ayakta durması, ayakta duramayacakların düğüne katılmaması gerekir. Fakat günümüzde düğün yapılırken kızlar oturuyorlar. Bunun organize edilmesi gerekir. Organize eden gençlerden biri, bir delikanlı veya bir kız oturuyorsa, onu düğüne davet etmeli, onun da düğüne katılmasını sağlamalıdır. Düğünde erkekler bir tarafa, bayanlar bir tarafa dizilir. Düğün yapılan yerin en emin tarafı kızlara verilmelidir. En sağ başta, "baş koruyucu" denilen birisi durur, onun yanında "jan" tabir ettiğimiz "prenses" durur. Onun yanında da Xhıgebz-thamade durur. Yani herkesin duracağı oyun yeri bellidir. Onun yanında varsa misafir kız, daha sonra toplumdaki sosyal yerlerine göre diğer kişiler, en sonda da düğün sahibi aileden bir kız yer alırlar. Bu kızın yanında da koruma görevi yapan bir erkek bulunur. Düğünlerde kızlar sırayla oyuna çıkar, erkeklerde ise sıra yoktur. Fakat onlarda gelişigüzel bir şekilde çıkamazlar. Bir delikanlı, bir kızı gözüne kestirmiş, onunla oynamak istiyorsa, o kızın sırasına denk getirir, öyle oyuna çıkar. Kendiliğinden de çıkamaz. "Hatiyako" (düğünde oyuna çıkma sırasını idare eden kimse) dediğimiz kişiyi tembihleyerek, hatiyakonun organizesiyle düğüne çıkar. Düğünün esası budur. Kızlar sıra olduklarında, ablası ya da kendi sülalesinden bir büyüğü olan kız arka sırada dikilir, düğüne katılır ama oynamaz. Düğünler uzun sürdüğü ve sürekli ayakta durulduğu için grup grup, önce misafirler, sonra diğerleri dinlendirilir ve dinlenenlere ikramda bulunulur. Düğünden dinlenmek için çıkarken büyük olan kişiden izin istenir, geri gelindiğinde tekrar gelindiği bildirilir. Yani şimdi yapılan salon düğünlerinde olduğu gibi düğüne gelişigüzel girilip çıkılmaz. Gelin alma düğününü kim organize eder? Bir aile gelin alacaksa, kendisine yakın olan, o sorumluluğu yüklenebileceğine inandığı, güven duyduğu bir büyüğüne gider, durumu anlatır. "Hayırlı bir işimiz var, bize aracı olun" der. Ve o kişi bir ön toplantı yaptırır. Düğünün organizasyonunda "Ceug thamade", düğün thamadesi dediğimiz bu kişi ailenin adına tüm sorumluluğu taşır. Toplantıyı o yapar, "wunafe" yi o yaptırır, gelincileri o gönderir, gelinciler geldiğinde o karşılar. Düğünü olan ailenin mensupları ona yardımcı durumdadır. Örneğin; delikanlının küçük kardeşi ve "şavo" (sağdıç) da ona yardımcı olur. "Hatiyako" nasıl belirlenir? "Hatiyako" dediğimiz düğünü idare eden kişidir. Hatiyako da esas "ceug thamade"sine bağlıdır. Düğünden önce yapılan toplantıda o da belirlenir. Zaten köy hayatında, bir küçük yörede, kimlerin ne olduğu bilinir. "Hatiyako"nun işini, sorumluluk, yetenek ve tecrübe isteyen bir görev olduğundan herkes beceremez. Dolayısıyla bu görevi kimin yapacağı hemen hemen bellidir. Gelin ve damadın düğüne katılmaları konusundaki düşünceleriniz neler? Köylerde yapılan düğünlerde erkek hiçbir şekilde görünmez, tabii kız da görünmez. Düğün tamamen onların dışında gelişir. Fakat şehir düğünlerinde, aynı diğer kültürlerde olduğu gibi; gelin ve damat düğüne beraber gelip gidiyorlar. Diğer toplumlardan haliyle etkileniyoruz. Şimdi delikanlıyla evleneceği kızı düğüne, anne-babanın karşısına çıkardıysak; artık ondan sonra nasıl yapsak boş. Çünkü Çerkes gelini kendi düğününde oynamaz. Bazı düzenlemeler getirmek lazım. Damadın kaldığı yeri biliyoruz, gelinin kaldığı yer hakkında bilgi verir misiniz? Kafkasya’da gelinin baba evinden çıkmadığı doğru değildir. Ancak kız kaçırma olaylarında taraflar anlaştırılamazsa veya anlaşma sağlandığı halde “Kan” sahibinin (götürüldüğü, misafir eden ailenin) ısrarlı olması halinde o ailenin evinden gelin olarak çıkarılarak götürülürdü. Normal şartlarda, kız isteme konusunda, aracılar kanalıyla belirlenen günde nikâh kıymaya gelineceği gün Kız, kendi mekânları müsait değilse ve genelde yakın komşu evine alınır. Nikâh kıymaya gidenler akşam gün karardıktan sonra eve girerler, en çok dört kişi gider ve bayanlar gitmezdi. Nikâh, hem kız ve hem de delikanlı huzura alınmadan vekâlet yoluyla kıyılırdı. Dolayısıyla kıza vekil tayin ettirilmesi pek kolay olmaz, bazen sabaha kadar oturulduğu da olurdu. Bu arada misafirlerin açlığı giderilsin diye sofra getirilse de pek fazla ağırlanmazlardı. Nikâh, yerel hoca tarafından kıyıldıktan sonra, gidenler oğlan evine geri döner ve evin hanımına hangi saatte olursa olsun müjdesini verirlerdi; oda memnuniyetini belirten bir sofra ikramında bulunurdu. Nikâhı kıyılan kız baba evine geri döner ve büyüklerine elden geldiğince görünmemeye, muhatap olmamaya özen gösterir ve nikâhtan sonra kız,  önceki genç kızlık serbestisini kaybeder, düğün eğlence ve gezmelerden uzak dururdu. Sonra kararlaştırılan günde delikanlı tarafı gelinci gelir, gece o yörede kalır, düğün yapılır ve sabahleyin “Nış” yendikten sonra gelin usulünce baba evinden çıkarılarak, üstüne “Guşha teypxoa” (gelin arabası simgesi) tutturulmuş Tenteli At arabasına alınarak, Atlı gelin alayı refakatinde damat evine götürülürdü. Bir düğünde "göz aydın" merasimi nasıl yapılır? En az iki kişinin bir araya gelmesiyle bir grup oluşur. Çerkes geleneğinde; grupta temsil ve otorite vardır. Grubu oluşturan iki kişinin de karşı tarafla muhatap olması gerekmez, hangisi daha büyükse, hangisi daha yetenekli ise o muhatap olur. Bin kişi adına bir kişi selam verir ve bir kişi selam alır. Bir köy olarak ya da bir grup olarak düğüne gidildiğinde ise; grup adına bir kişi görevlendirilir ve o kişi thamadeye "göz aydın"lığı verir. Gelin gelmeden, eve girmeden de göz aydına gidilmez. Düğün nasıl başlar? Düğünde öncelikle, "şagarey" oynar, yani ev sahibi pozisyonunda olan bir kimse hatta hatiyako düğünü başlatır. Yani yabancı olmayan birisi düğünü başlatır, ondan sonra misafirlere, diğerlerine sıra gelir. İlk önce misafir çıkartılmaz. Düğünde çok değer verilen bir misafir varken düğün bozulmaz. Misafir düğünden ayrıldıktan sonra, düğün "wuig"le sonlandırılır. "Hoh" olayının asıl amacı nedir? Amaç, insanları onurlandırmak, memnun etmektir. Toplumlar kendilerini çeşitli şekillerde ifade etmeye çalışırlar. Bunların birçoğu semboldür. Örneğin batılılar; misafirleri geldiği zaman tuz yalatırlar, ekmek ısırtılar... "Bje" de Çerkeslerin bir sembolüdür. Maxımeyi "bje" ye doldururlar ve onore edecekleri kişiye sunarlar. Bazen maxımenin yanında haluj, tuhuj, şelame, halıve de bir tepsiye konur ve bunlar bir arada sunulur. Bu şekilde onurlandırılan kişi bir konuşma yapar, güzel temennilerde bulunur. Buna "hoh" denir. Ya da bjeyi bir başkasına verip, konuşma yaptırabilir. Çünkü onun edebiyatını çok güzel yapanlar, çok güzel dile getirenler var. "Hoh" yapıldıktan sonra ilk yudumu, konuşanın sol tarafında duran kişi alır. "Hoh" yapan kişinin yanındaki maximeden bir yudum aldıktan sonra kendisi yudumlar. Solundaki kişi de ev sahibi pozisyonundadır. Daha sonra diğerleri birer yudum alır. Tepsideki halujlar parçalanır ve herkese birer lokma ulaştırılmaya çalışılır. Maxıme kurulmaz olduktan sonra yerini şerbet aldı. "Bje" o ailenin düğün sahibi hanımefendinin minnet ikramıdır. Çok önemlidir. Memnuniyetini ifade etmek için sunduğu bir ikramdır. Bu nedenle konuşma ayakta yapılır. Bjeyi ev hanımı adına birisi getirir ve hoh'u yapacak kişiye verir. Hah yapıp bitirinceye kadar, bje ayakta sıkı bir şekilde tutulur. Daha sonra yanındakine uzatılır. Bu kişi de tek bir yudumda içer ve bjeyi getirene geri verir, bu şekilde bir düzenleme yapılır. Sizce bu adetlerin hangileri ne ölçüde şehir hayatına aktarılabilir? Ben şehir düğünlerinde şunlar yapılsın, şu şekilde yapılsın diyebilirim, fakat bunlar benim görüşlerim olur. Köy düğünlerini tamamen salona taşımak tabii ki mümkün değil, ama en azından bje merasimi, wuig olayı, thamade gibi adetlerin korunması, yok olmaması gerekir. Adetler toplumsal olduğuna göre, Çerkes insanı adetlerine bağlı kaldığı sürece bir "toplumu" ifade eder. Kurallar ihmal edilmişse, orada bireysellik ortaya çıkar. Dolayısıyla bir adeti değiştirmek bir kişinin haddi ve hakkı değildir. Topluma maledilecek bir şeyin toplum tarafından görüşülmesi gerekir. Eski adetleri bilenlere, sadece bilmek değil onun şuuruna ermiş, anlamını gerekçesini bilenlerle bir grup olarak tartışmak, ortaya koymak gerekir. Sonra da bunlar toplum tarafından kabul görünce uygulanır. Son olarak eklemek istediğiniz şeyler nelerdir? Çerkes gelenekleri içinde yaşamak benim hoşuma gidiyor. Size de illa Çerkes usulüne göre yaşayın demiyorum, onurumuza, haysiyetimize söz getirmeden nasıl isterseniz öyle yaşayın. Öte yandan Kuzey Kafkasyalılar fevkalade disipline olmuş bir toplumdur. Disiplinin olmadığı bir yerde hiçbir şey olmaz. Dolayısıyla düzgün, düzenli, ölçülü hareket etmek lazım. Ölçüsüzlük, gelişigüzelliktir. Mutlaka herşeyin bir ölçüsünün olması gerekir. Benim aradığım budur. Muhafaza edilmesi gereken çok güzel geleneklerimiz, adetlerimiz var. İnsanlarımız çok etki altında kalıyor, "gelişim" mi, "değişim" mi? Bunun bilincinde değiliz çoğunlukla. Her toplumun şuuru, beyni varsa gelişim içinde olması lazım, değişim değil. Değiştiğiniz zaman aslınızı inkar eder, kökünüzü, geçmişinizi kaybedersiniz. Değerli büyüğümüze verdiği bilgilerden dolayı teşekkür ederiz.+''+Saim Tuç

Nuh Voze

Abaza edebiyatının kurucularından biridir. Ne yazık ki hakkında biyografik bilgiler azdır. 1892 yılında, bugünkü Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti sınırları içinde bulunan Apsua köyünde doğdu. Dini eğitim aldı, Arapça biliyordu; Kuran'ı serbestçe okuyup çeviriyordu. Çerkes Oblastı'nda önemli mevkilere geldi, çok iyi bir hatipti. +''+ Abaza alfabesinin hazırlanmasından sonra hemen eğitim faaliyetlerine katıldı. 1934'te, Afanasyev'in Rusça ders kitabını esas alarak 3. ve 4. sınıflar için 2 Abazaca gramer kitabı hazırladı ve bastırdı. Aynı yıl D. Bogoyavlenski'nin ve L. Timofeyev'in edebiyat ders kitabını esas alarak okuma kitabı hazırladı. Kitap esas olarak Rus yazarların çeviri eserlerinden oluşuyordu. Nuh Voze bunların bir bölümünü Abaza öğrencilerin dünyasına yakınlaştırmaya çalışarak uyarladı. Yine bu kitaba şiir, öykü ve büyük bir eserden alıntı olarak özgün eserler koydu. 'Parıldayan' ve 'Kolhozda Sosyalist Yarış' adlı ders kitaplarından iki uyarlama öykü (A.Çehov 'un 'Bukalemun' öyküsü ve M.Şolohov'un 'Uyandırılmış Toprak'ından alıntı) ayrı eserler olarak 1934 yılında yayımlanan Çerkesya yazarları seçkisinde yer aldı.Bu kadar kısa zamanda bu kadar çok şey yapabilmesi hayret vericidir. İçinde yaratıcı yetenek, söze karşı tutku, dil ve sanat duygusu vardı. Kader daha uzun bir yaşam bağışlasaydı Nuh Voze'nin Abaza ulusal edebiyatının kuruluşuna ve çocukların eğitimine ne kadar büyük katkıda bulunacağını tahmin etmek zor değildir. Ne yazık ki, Nuh Voze'nin aydınlatma ve sanat çalışmaları zorla sona erdirildi. Asılsız bir suçlamayla 11 Kasım 1935'te Çerkes Özerk Oblastı bölge mahkemesi onu, tüm mal varlığını haczederek 10 yıl hapse mahkum etti. Tutuklanması sırasında evinin avlusunda, çocuklar için bastırdığı ders kitaplarıyla birlikte bütün el yazması çalışmaları da yakıldı. 1942 yılında Mordova'da 11. Potma kampında öldü. 29 Ekim 1980'de Rusya SFSC Yüksek Mahkemesi'nin kararıyla suçsuz bulunarak itibarı iade edildi.Nuh Voze'nin EserleriMussa'nın Yolu (Öykü) // Okuma Kitabı, Sulimov, 1934, s. 78-80, Abazaca.Aldattılar (Alıntı ) // Okuma Kitabı, Sulimov, 1934, s. 51-58, Abazaca.Göz Kamaştıran (Öykü) // Okuma Kitabı, Sulimov, 1934, s. 16-19; Denemeye Gidiyoruz, Sulimov, 1934, s. 129-134, Abazaca.Kolhozda Sosyalist Yarış (Öykü) // Okuma Kitabı, Sulimov, 1934, s. 74-78; Denemeye Gidiyoruz, Sulimov, 1934, s. 135-139, Abazaca.Nuh Voze'nin Yaşamı ve Eserleri Hakkında LiteratürÇekalov P.; "Nuh Voze'nin Yayımlanan Eserlerine Önsöz" // Kom. al., 22 Aralık 1990, Abazaca.Çekalov P.; "Stranitsı istorii abazinskoy literaturı" (Abaza Edebiyatı Tarihinden Sayfalar), Çerkessk, 1995, s. 8-9, 21-25, Rusça.P.K.Çekalov; "Abazinskiye pisateli – bio-bibliografiçeskiy spravoçnik" (Abaza Yazarları – Biyografi-Bibliyografi Kılavuzu), Moskova, 1996. Çev.: Murat Papşu+''+Murat Papşu

Şora Negumukue Beçmırza

Toplumların her çağda yaşamını, mutluluk ve refahını, yüzyıllarca dinmeyen acılarını, uzun yüzyıllardır ara ara devam eden savaşlarını, bu olayların sosyo-ekonomik ve sosyo-politik nedenlerini inceleyen tarih bilimi, geleceğe yönelik planlama ve politikaların şekillendirilmesi bakımından önemlidir. Kısacası Tarih, geleceğe ışık tutan önemli bir kılavuzdur. +''+ Kuzey Kafkasyalıların yayılmacı, saldırgan, yağmacı, barbar akınlarına karşı tarihin her döneminde gösterdikleri direniş ve kahramanlıkları, çeşitli uluslardan olan yazarları etkilemiş, Kuzey Kafkasya'yı fiziki ve beşeri açıdan bir ilgi merkezi haline getirmiştir. Bu yazarların başında, J. Stanislaus Bell, Edmound de Laurier, David Urquhart gelmektedir. Bu yazarların hepsi Kafkasya tarihini ve uygarlığını çeşitli açılardan ele almışlardır. Ortak özellikleri ise Kafkasyalı olmayışlarıdır. Yazımıza konu olan ünlü Çerkes tarihçisi Şora Negumukue Beçmırza ise Çerkesleri tarih bilinci içinde anlatan, onların sosyal sorunlarını tarih süreci içinde dile getiren ve tarihini yazıldığı toplum içinden gelen ilk yazar olması bakımından önemlidir. Negumukue gibi bir tarihçi olan Met Çunatuko İzeet Paşa'nın seneler sonra "Kuzey Kafkasyalılar arasından kendi toplumu için ilk kez yazan bir kişi çıktı" sözleri ile tanıtmaya çalıştığı Şora Negumukue 1801 yılında Piyatigorsk (Psıhuabe) kenti yakınlarındaki Cuza Irmağı kıyısında bulunan Negumukue köyünde doğmuştur. Büyük babası Adigey yöresinden Kabardey topraklarına göç etmiş Abzekh kökenli bir aileden gelmektedir. Annesi Çerkesk yöresinde yaşamış olan Abaza kökenli Yısmeyl soyundandır. Eğitimine Arap harfleri ile başlamış, Arapçayı ve Türkçeyi bu dillerin edebiyatlarını inceleyecek derecede öğrenmiştir. Daha sonra Kumuk yöresindeki Andrey köyüne gitmiş, 18 yaşına kadar eğitimini bu köyde sürdürmüştür. Bu eğitimden sonra Negumukue yöresinin dini başkanlığını (bir nevi müftülük) yüklenmiştir. Yirmi beş yaşındayken Volga yöresi 1. Kazak Tümeni komutanı Luçkin'den Rusça öğrenmiştir. Daha sonra Çarlık Rejimi'nin Kafkasyalılardan toplayıp gözetim altında tuttuğu rehinelere öğretmen olarak atanmıştır. Nalçik'teki bu görevi sırasında, kendi toplumunun ana dilinin, sanatının, tarihinin derlenip, yazıya geçirilmesi gerektiği bilincine varmıştır. "Bu çalışmalara başlamadan önce şöyle düşünceler gelirdi aklıma: Dağlı insanın yaşamında en güzel ve en ilginç amaç, yaşamın ışığı olan öğrenme sevgisinin doğacağı çağ yakındır. Toplumumuzun okuma, yazma, edebiyat, sanat yaratma günleri yakındır." Diyen Negemukue Şora'nın bilinçlenmesinde ünlü Rus ozanı Kont Aleksandır Puşkin ve sık sık mektuplaştığı dostu Lermontov'un etkisi büyük olmuştur. Negumukue'yi 1830-1835 yılları arasında Petersburg'da Çar'ın özel muhafız birliklerinde görev almış olarak görmekteyiz. Polonya ile yapılan savaşlarda teğmen rütbesi ile orduda görev yaptığı bilinmektedir. Bu savaşlardan sonra askeri görevini bırakarak Anayurduna yararlı olabilmek için Nalçik'e döndüğünü görüyoruz. 1838-1843 yılları arasında Kabardey Bölgesi Askeri Mahkemesi Sekreterliğini de yürüttüğünü biliyoruz. Bu görevinin yanı sıra, uzun yıllar üzerinde çalıştığı "Çerkes Halklarının Tarihi" kitabını 1842 yılında tamamlamıştır. Kitap Rusça olarak yazılmıştır. Ancak kendisi hayatta iken basılamamıştır. Aradan uzun yıllar geçtikten sonra oğlu Yevristan tarafından 1861 yılında Piyatigorsk'ta bastırılmıştır. Uzun süre kaybolan bu baskı yapılamamış olsa idi bu eşsiz bilgi kaynağı insanımızın elinde bulunmayacaktı. Paris'te bulunan Kafkas Eserleri Kurulu Başkanı ve Paris Asya Derneği üyesi Adolph Bérgé 1866 yılında Negumukue'nin kitabını düzelterek Almanca'ya çevirmiştir. Daha sonra kitabın Fransızca çevirisi de yayımlanmıştır. Bu kitaptaki tarihi bilgilerin kaynağı toplumun uzun yüzyıllar koruduğu tarihi olay anlatımı yetenek ve geleneğidir. Bu anlatımları Karamzin'in "Rusya Ülkesi Tarihi" yapıtındaki, aynı konuda ve esası değişmeyen olaylarla karşılaştırarak tarihsel bir gerçekliğe ulaşmıştır. Kitap okunurken anlattığı olayların soydaş ve komşu toplumlarla da ilgisini inceleme olanağı doğmaktadır. Bu olanak ise, Hun Goth, Avar, Hazar, Slav, tatar ve Moğol toplumlarının tarihini de belli ölçüde öğretmektedir. Negumukue kitabını tamamlayınca Petersburg'daki Çarlık Bilim Akademisi'ne sunmak istemiş, masrafları Çar Hükümeti tarafından karşılanmak sureti ile ve Çar fermanı ile başkente çağrılmış, anca hasta bünyesi böyle bir yolculuğa katlanamamıştır. Kısa bir süre sonra 1844 yılında Piyatiyorsk kentinde kaplıca tedavisi görürken kalp krizinden kısacık yaşamı noktalanmıştır. Ünlü tarihçinin değeri yıllar sonra anlaşılmıştır. Bu gün Kuzey Kafkasya Tarihinde hak ettiği düzeye yerleşmiştir. Bu gün Kabardey Balkar Cumhuriyeti'nin Zeyko (Hatukşukoy) kasabasında bulunan heykeli ülkenin kültür simgesi haline gelmiştir. +''+Özdemir Özbay

8 Mart Dünya Kadınlar Günü ve Çerkes Kadınları

1952 Acıpayam doğumlu. Hacettepe Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü Lisans ve Yüksek Lisans Bölümü mezunu olan Sinemis Sun, halen bu bölümde Dilbilimi üzerine doktora çalışmalarını yürütmektedir. Aynı zamanda Hacettepe Üniversitesi Devlet Konservatuarı'nda çevirmen olarak görev yapmaktadır. Almanca'dan Türkçe'ye müzikle ilgili altı kitap çevirmiş, çeşitli dergilerde çeviri ve makaleleri yayımlanmıştır. +''+ NART: Bir Çerkes kadını olarak Türk toplumundaki konumunuzu nasıl değerlendiriyorsunuz? Bence hangi toplumda olursanız olun, toplumdaki konumunuzu kendiniz yaratırsınız. Hiç kimse kendiliğinden size payeler vermez, kendiliğinden saygı duymaz, yüceltmez. Bütün bunları siz önce insan kişiliğinizle sonra kadın olmanın sorumluluğuyla kazanmaya çalışırsınız ve elde edersiniz. Zorlukları göğüslemesini bilmeli, yılmamalı, kendinize hedefler seçmeli, her hedefe ulaştığınızda yeni hedefleriniz olmalı. Bir Çerkes kadını olarak gelenekten gelen güzel davranışlarım veya düşüncelerim bulunduğum toplum veya topluluklarda fark edildiği zaman gururla Çerkes olduğumu söylüyorum. Bulunduğum toplumda aksaklıklar, çirkinlikler yok mu, var: Ama ben onlarla da güzellikler yaratarak başa çıkılabileceğine olan inancımı hala yitirmedim. Değişmesi yada gelişmesi gereken konular, gelenekler var mı? Bunlar neler ve sizce nasıl olmalı? Ben Bjeduğ bir anne ve Khabardey bir babanın çocuğuyum. Erkek kardeşim ve ben babamın mesleği dolayısıyla (Dr. Beyin Cerrahı) Ankara, İstanbul, İzmir gibi büyük şehirlerde yaşadık, okuduk. Çerkes terbiyesinin, gelenek ve göreneklerini anne ve babamdan duyarak, kısmen de aile içinde uygulayarak öğrendik. Asıl uygulama alanımız ise, ilk ve ortaokul sıralarında iken yazları gittiğimiz anneannemizin köyüydü. Bildiğiniz gibi geleneklerimiz geçmişle olan bağlantılarımız olup, kuşaktan kuşağa geçerek gelen ve toplumun üyeleri arasında ortak bir ruh ve dolayısıyla sağlam bir bağ yaratan her türlü saygın alışkanlıklar, kültürel kalıntılar, bilgi, töre ve davranışlarımızdır. Görenekler ise atalardan, dedelerden görülegeldiği gibi yapma alışkanlığıdır. Gelenek ve görenekler bu köyde tam olarak uygulanırdı, biz de öğrendiklerimizi, bildiklerimizi sergileme olanağı bulurduk, yeni şeylerde öğrenirdik. Çocuk halimizle, köy yolundan bir yaşlı geliyorsa koşarak önünden geçmez, onun geçmesini beklerdik, büyüklerimiz her odaya gelişinde ayağa kalkar, geceleri ''düğün''dedikleri, oyunların oynandığı, pşina'nın çalındığı , dansların edildiği, Çerkes ezgilerinin hep bir ağızdan söylendiği toplantılara katılırdık. Farklı bir dünyaydı köy bizim için. Üzücü olan yanı da benim ve kardeşimin Çerkesçe bilmemesiydi. Annem bize kızınca Çerkesçe bir şeyler söylerdi... ne derdi?, anneannem ve akrabalarıyla saatlerce o dili konuşurlardı... ne anlatırlardı? Gülerlerdi, konuşurlardı, yine gülerlerdi. Annem çok iyi ata biner, çok iyi silah kullanırdı, ama hiç de erkek gibi değildi, çok zarif, çok yumuşak davranışlı bir insandı, güzel elbiseler diker, harika yemekler pişirirdi. Sizce Çerkes kadını nasıl olmalı? Bir Çerkes kadını olarak yaşayabiliyor musunuz? Benim Çerkes kadını olarak model aldığım insan annemdir, anneannemdir. Çerkes kadınının özelliklerini annemde tanıdım. Genç kızlığımda da bir Çerkes kızının nasıl davranması gerektiğini annemden öğrendim. Anneme göre kadının annelik rolü, aile rolü ve toplumsal rolünün yanı sıra en önemli rollerinden biri de gelenekleri, görenekleri sürdürme rolüydü. O zaman da öğrendiklerimi uygulama alanlarım Kuzey Kafkas Kültür Derneği, rahmetli Elbruz Gaytaoğlu Hoca'nın kurduğu Kafkas Halk Dansları Topluluğu ve Çerkes arkadaşlarım oldu. Bildiğiniz gibi Çerkes kızları ve delikanlıları beraber otururlar, eğlenirler, gezerler. Bu uygar ortamda yetiştiğim için kendimi çok şanslı hissediyorum. Başka toplumlarda zor bulunan bir güven, sevgi, saygı ortamındaydık. Kadın kimliğimi, insan kimliğime kattığım artı değerler olarak görüyorum. Anne olmak, eş olmak, iş sahibi olmak gibi... Dünya kadınlarının bir temel, bir de yerel özellikleri olduğuna inanıyorum. Nedir bu temel özellikler; dünyanın her yerinde analar ezilmek istemezler, savaş istemezler, bütün kadınlar, şiddete karşıdırlar, haklarını savunmak isterler, eşitlik isterler, kısacası hepsinin isteği; sevgi, barış ve bütünlüktür. Yerel özelliği ise, bu temel özelliklerini yerine getirirken gösterdikleri davranış çeşitlilikleridir. Bizler de dünya kadınları yanındaki yerimizi Çerkes kadını olarak almalıyız. Çeçen kadınları seslerini dünyaya nasıl duyurdular, barış için nasıl savaştılar, Abhaz kadınların yürekleri nasıl parça parça oldu, ama yılmadılar, dünyadaki tüm anaları arkalarına alıp, savaş aleyhtarı gösterilerini dünya televizyonlarından duyurdular. Pes etmeyen, direnen erkeğinin yanında savaşan, oğullarını savaşa feda eden anaların zaferiyle sonuçlandı olay. Bakın ben size UNICEF News, "Power for the future. Woman in the 1980" kaynaklı çok çarpıcı istatistikler vereceğim; bugün yeryüzünde 2 milyar 400 milyon kadın yaşıyor. Yeryüzündeki toplam işgücünün üçte ikisini kadınlar oluşturuyor. Dünyanın toplam gıdasının yüzde ellisini, Afrika'nın toplam gıdasının yüzde seksenini kadınlar üretiyor. Bütün bunlara karşılık; kadınların geliri, dünya gelirinin onda biri. Ve kadınlar, dünyanın tüm varlıklarının yüzde birine sahip. 1980 yılında Danimarka'da yapılan, Dünya Kadın Konferansı'nda "Kadınlara karşı her tür ayrımcılığın önlenmesi" konusundaki karar, Türkiye'de beş yıl gecikmeyle 1985'te Meclisten geçiyor. Görüldüğü gibi bazı haklar dünya kadınları tarafından alınıyor. Çerkes kadını gücünü erkeğini destekleyerek gösterir. Geleneklerimizde kadın ailenin gizli, güçlü kahramanıdır. Bence öne çıkmadan önde olduğunu hissettirmesi onun zarif yanlarından biridir. Dişiliğinden çok kişiliğine önem veren Çerkes kadını çocuklarını eğitmek konusunda da doğuştan yaratıcıdır. Gelenekten gelen görgü ve terbiye anlayışı ile büyütür çocuklarını. Temizdir, titizidir, düzenlidir. Bulundukları, yaşadıkları yeri cennete çevirirler. Şakacıdır, şaka kaldırır, bence bu da onların zeka pırıltılarının başka bir yansımasıdır. İsterseniz Çerkes kadınını geleneksel Çerkes kadını ve çağdaş Çerkes kadını olarak ele alalım. Annelerimiz, onların anneleri geleneksel Çerkes kadınlarıydı, bizler ve bizi takip edenler ise çağdaş Çerkes kadınlarıyız. Geleneksel Çerkes kadınının aşırı fedakarlığına karşılık, çağdaş Çerkes kadını fedakarlığı, sorumluluğu ve hakları paylaşmaktan yana. Doğal ki, annelerimizin sosyo-ekonomik koşulları, bugünkü koşullardan çok farklıydı. Ben öyle Çerkes kadınları tanıdım ki, onlar da birçokları gibi yaşamadan öldüler. Acılarını, duygularını, isyanlarını, güçlüklerini yüreklerine gömüp, bir şey yokmuş gibi davrandılar. Bu dünyada kendilerine verilen tek rolü, çilekeş Çerkes kadını rolünü, oynadılar ve göçüp gittiler. Arkalarından ne iyi insandı, ne cefakar, ne vefakardı sözleri döküldü, ama onlar hak ettikleri güzellikleri yaşayamadılar. Sosyo-ekonomik özgürlükleri yoktu, geleneklerine, göreneklerine sıkıca bağlıydılar. Kadının özgürlüğü ekonomik özgürlükten ayrı düşünülemez. Bundan ötürü önce ekonomik özgürlüğünüzü kazanın derim ben size. Ama bunu aile yapınız içinde ayrımcılık ve bir başkaldırı aracı olarak da kullanmayın. Geleneklerimizin bazıları hala kırsal yörelerimizde devam etse de, bu günün yaşam ve çalışma koşullarında, özellikle kentlerde gerçekleştirilmesi ya çok güç y da imkansızdır. Bu durum dünyanın her yerinde söz konusudur. Bence bunları kültürel mirasımız olarak bilmek, bezden sonraki kuşaklara da anlatmak gerekir. Uygulanmayanlar zaten çağın süzgecinden geçer. Geleneksel Çerkes ailesinde kayınvalide, kayınpeder ve diğer akrabalarla birlikte büyük evlerde veya aynı avluda oturulurdu. Bu tür yaşantının getirdiği güzelliklerin yanı sıra, zorluklarını ve bizim adetlerimizi düşünürsek, özellikle kadın açısından, hele bu kadın bir de "gelin" ise dayanılmaz boyutlara ulaşır. Günümüz çekirdek aile anlayışıyla bu geleneklerin bir kısmı kendiliğinden yok olmuştur. Artık büyüklerin ve misafirlerin yanında saatlerce ayakta durmak, odadan geri geri çıkmak gibi geleneklerimiz, adetlerin çok koyu yaşandığı ortamların dışında uygulanmamaktadır. Çerkes kadınları ve erkekleri arasındaki eşitlik ya da egemenlik hakkında neler düşünüyorsunuz? Çerkes kadınının çalışkanlığına, fedakarlığına, görünen ve görünmeyen işlerde başarısına adeta aileyi sırtlamasına karşılık, Çerkes erkeğinde aynı özellikleri görmüyoruz. Benim genelde gördüğüm, bildiğim, özellikle de kırsal yöredeki erkekler tembel, sorumluluk duygusundan pek hoşlanmayan, daha çok ağzı bol laf yapan, gururlu, mağrur, kolay kolay iş beğenmeyen, evde baskın karakterli insanlardı. Tabii bugün kentlerde yaşayan Çerkes erkekleri, özellikle okumuş, iş güç sahibi olanlar tamamen farklı, eşinin ailesinin sorumluluğunu birlikte yükümlenmiş kişiler. Savaşçı, direnişçi, korkusuz, cesur, atak, asi, başına buyruk hareketleri de Çerkes erkeğinin genel karakterini oluşturur. Çerkes kadınlarının eğitimi ve eğitimdeki önemini nasıl anlatabilirsiniz? Eğitimin her insan üzerindeki olumlu etkilerini hepimiz biliyoruz. Hele bir annenin eğitimli olması, öncelikle evlatlarını yetiştirmesinde, sonra toplumdaki yerini belirlemesinde önemli bir etken. Toplumların yükselmesi, eğitim seviyelerinin yükselmesi ile mümkündür. Çağdaş Çerkes kadını da kendini aşmalı, geliştirmeli, çağdaş dünyada yerini almalıdır. Cehalet ve baskı altında bulunan kadının çevresine ışık saçması olanaksızdır. Genç Çerkes kızlarına önerileriniz nelerdir? Bu söyleşiyi 8 Mart Dünya Kadınlar Günü dolayısıyla yaptığımıza göre, dünyanın her yerinde kadınlara uygulanan ekonomik, politik ve fiziksel baskıya karşı, atalarınızdan aldığınız güzellikleri de katarak mücadele edin derim. Bizlerden önceki kuşakların acılarını yaşamayın. Bütün insanların benzer yanlarını kendinizde taşımakla birlikte, kendinize özgü ayırıcı özelliklerinizi, Çerkes terbiyesini, Çerkes zarafetini, güzelliğini de kaybetmeyin. Bir an önce bireyleşme sürecine, yani bağımsız kişiliğe ulaşan gelişme sürecine girmelisiniz. Ancak özgür düşünebilirseniz, özgür yaşayabilirsiniz. Bu özgürlüğün size bilimde, sanatta, düşün yaşamında ilerleme, güzellikler yaratma gücü kazandıracağına inanıyorum. Bu vesile ile bütün Çerkes kadınlarının "Dünya Kadınlar Günü"nü kutluyor, kutsal Çeçen ve Abhaz analarının önünde minnet ve saygıyla eğiliyorum. Bu röportajı için Sayın Sinemis Sun'a teşekkür ederiz. [Röportaj: Banu Bayburtlu-Ayşe Mermerci]+''+Sinemis (Adığe) Sun

Uzunyayla’dan Amman’a

Ürdün'e yaptığımız gezi sırasında konuştuğumuz hemen hemen herkesin adını saygıyla andığı ve bize kendisini ve evini görmeden dönmememiz gerektiğini söylediği bir kişi oldu: Tarihte Kafkasya adlı kitabını bütün Çerkeslerin bildiği İsmail Berkok'un kızı Janset Berkok Şami. Janset Hanım bize kendisini iki kere ziyaret etme şansını verdi. Onu gördüğümüz daha ilk dakikalarda anladık ki bir kaç saatlik bir süre onu tanımaya, sonra da sizlere anlatmaya yetmeyecek. Bunun üzerine yeniden konuğu olabilir miyiz diye sorduk. Bizi kırmadı, daha uzun uzun sohbet ederek, kendisiyle söyleşebilme fırsatını tanıdı. Aşağıdaki söyleşiyi böyle gerçekleştirdik. Ama önce bazı gözlemlerimiz.... +''+ Janset Hanım çok güzel bir kadın öncelikle. İnce uzun bedeni, dimdik yürüyüşü, kumrallığıyla sanki başka zamanlara ve mitleştirilen Çerkes kadınlarına ait bir güzelliği temsil ediyor gibi. Sizinle kurduğu mesafeli yakınlık da bu duygunuzu, yani onu artık yaşanmayan zamanların temsilcisi gibi görüyor oluşunuz pekiştiriyor. İçinde yaşadığı mekan da öyle ve onun da ayrıca anlatılması gerekli. Janset Hanım, Amman'ın yedi tepesinden birinde, sokağa çıktığınızda tertemiz bir havayı koklayacağınız tek katlı bir evde yaşıyor. Eşiyle birlikte oralara yerleştiğinde civarda başkaca ev yokmuş, şimdi öyle değil. Ama öyle sanıyorum ki içindekilerle birlikte düşünüldüğünde Amman'da başka böyle ev yok. Müze gibi desek doğru olmayacak, çünkü evin içindekiler toplanarak sergilenmek üzere bir araya getirilmiş, böylelikle tarihinden, anlamlarından koparılmış şeyler değil. Bizzat içinde yaşayanların tarihinden çıkıp gelmiş, onların kimliğiyle dokunmuş, anlamları korunmuş şeyler. Bu nedenle her yıl Çerkes okulundan öğrenciler evini gezmek, henüz büsbütün bilinemeyen tarihlerinin sembolleriyle karşılaşmak için konuğu oluyor Janset Berkok'un. Böylece duvarın bir bölümünde boydan boya Çerkes kamalarını görüyorsunuz, bir başka yerinde Çerkes motifli elişlerini, Berkok Paşa'nın, eşi Zekiye Hanımın fotoğraflarını, yağlı boya tablolarını... Janset Hanımın yaptığı resimlere tek tek bakmak için eğilseniz, kitap raflarıyla çarpışıyorsunuz. Kitapları incelemeye kalksanız, rafların orasına burasına yerleştirilmiş ve yine evsahibesinin yaptığı onlarca kukla kahraman ile karşılaşıyorsunuz. Yani nereye bakacağınızı şaşırıyorsunuz.. Janset Berkok Şami, ressam, yazar ve marionette yapıyor. Ne yazık ki erişebilmemiz en kolay olması gereken yapıtları, yani yazdıklarını dünyanın çeşitli ülkelerindeki dergilerde ve İngilizce olarak yayımlandıkları halde birkaçı dışında Türkçe'ye de henüz çevrilmemiş oldukları için bilmiyoruz. Neyse ki, romanlarından bir tanesinin Türkçeye çevrilmekte olduğu müjdesini alıyoruz. Ayrıca bize yayımlanmak üzere iki öyküsünü de veriyor. Janset Hanım, ilerdeki sayılarımızda onları yayımlayacağız.. Şimdi sorduklarımız ve aldığımız cevaplar: Janset Hanım bize yaşam öykünüzden sözeder misiniz lütfen. İstanbul'da doğdum. Biliyorsunuz babam İsmail Berkok Uzunyaylalı ve Khabardey. Annem Zekiye Janset ise İstanbullu ve Wubıh. Ağabeyim, Jabağı (Ahmet), kardeşim Janberk (Mehmet) ile birlikte üç kardeşiz. Kardeşlerimin ikisi de mühendis ve ABD'de yaşıyorlar. Küçük kardeşimin bir evi de İstanbul'da. Sık sık Türkiye'ye gelip gidiyor. Ben, orta ikinci sınıfa kadar İstanbul'da okudum, babamın o zamanki adıyla Milli Müdafa Vekilliği, Seferberlik Şubesine atanmasından sonra öğrenimime Ankara'da Maarif Kolejinde devam ettim. Yüksek Öğrenimimi ise Dil Tarih Coğrafya Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde yaptım. Sonra da evlenip, Ürdün'e yerleştim. Bir süre İngiltere'de de yaşadım, çeşitli Batı Avrupa ve bölge ülkelerinde bulundum. Bize biraz Türkiye'deki yaşamınızdan, babanızla ilgili olarak aklınızda kalanlardan söz edebilir misiniz? Babamdan aklımda kalanlar daha çok Ankara'daki günlerimizden aklımda kalanlar. Ankara'da Kızılay'da Kazım Özalp caddesinde oturuyorduk. Babam, evimizin salonunu kendisine kütüphane ve çalışma odası haline getirmişti. Onu hep bu salonda birşeyler okur ya da yazarken hatırlıyorum. Bu arada evimiz de, sürekli olarak konuklarla dolup taşardı. Her toplumsal kesimden konuklarımız olurdu. Ancak gelip gidenler daha çok Çerkes hemşehrilerimizdi. Evimizin böyle bir merkez oluşu, babamın Çerkesler üzerine yaptığı çalışmalar, Çerkesliğini her yerde övünçle belirtmesi nedeniyle de -1940'lı yıllardan söz ettiğim düşünülürse- kapımızın önünde hep sivil polisler dolaşırdı. O günlerle ilgili benzer bir anım daha var. Orta okuldayken bir gün ismimin anlamını soran öğretmenime, Janset'in Çerkes ismi olduğunu söylediğimde, "Çerkeslik de ne demek" diye azarlandığımı hatırlıyorum. Yine sorduğunuz soruya dönersek; babam tam bir Çerkesdi ve bizi de öyle yetiştirdi. Bu nedenle olmalı çocukluk yıllarımdan onunla ilgili anım çok az. Söylediğim gibi onu ya hep çalışırken ya da konuklarımızla sohbet ederken ki haliyle hatırlıyorum. Ama çok mütevazi olduğunu söyleyebilirim. Ayrıca öyle sanıyorum ki, çevresinde çok sevilen ve saygı duyulan biriydi. Evlenip Ürdün'e yerleştikten sonra buraya torununu görmeye geldi. Onun oğlum Lavristen Şükrü'yü çocuk arabasında gezdirirken ki mutlu hali beni çok etkilemiştir. Çerkes gelenekleri nedeniyle bize açıkca hiç gösteremediği sevgiyi, torununa bolca gösterdi. Bu arada çocuklarımın ikisinin de adını babam koydu. Oğluma ilk adını, 16.yüzyılda yaşamış modernleşme, Batılılaşma yanlısı bir Çerkes prensine atfen, ikincisini ise büyük dedem nedeniyle bize açıkca hiç gösteremediği sevgiyi, torununa bolca gösterdi. Bu arada çocuklarımın ikisinin de adını babam koydu. Şükrü Kanatlı Paşa'ya atfen verdi. Ancak babam adını verdiği ikinci torunu Setenay'ı göremeden öldü. Biliyorsunuz kendisini 1954 yılında kanserden kaybettik. Londra'da tedavi görüyordu ve son günlerinde yanında hep ben oldum. Belki de ilk defa o zaman kendisiyle baba-kız olarak yakınlaştık. Eşiniz Halit Şami'nin de Çerkes olduğunu biliyoruz. Nerede nasıl tanıştınız ve Ürdün'e nasıl yerleştiniz anlatır mısınız? Eşimle, Suriye'ye bir grup arkadaşla birlikte gerçekleştirdiğimiz, gezide tanıştım. Karşılaştığımız bir öğrenci grubunun içerisinde Çerkesler varmış, tanıştık. Benim de Çerkes olduğumu öğrendiklerinde çok sevindiler. Orada kaldığımız süre içinde bizi gruplar halinde tekrar tekrar arayıp, konuk ettiler. Gelenlerden birisi de o sıralar Suriye'de tıp öğrencisi olan Halit idi. Birbirimizin adreslerini alıp haberleşmeye başladık. Sonra bir gün gelip beni istediler. Babam, rüyasında yeşil çarşaf içerisinde görmüş beni, hayıra yordular, uzaklara gitmemi kabul ettiler. 1951 yılında evlendik. Halit, artık öğrenciliğini bitirmiş, Ürdün'ün Urbit isimli sınır kentinde hekimlik yapıyordu. Orada yaşamaya başladık. Halit 2 yıl sonra, Sağlık Bakanlığı'na getirilince de Amman'a yerleştik. İki çocuğumuz oldu. Oğlum, İngiltere'de hekimlik yapıyor. Kızım ise akademisyen, antropoloji alanında çalışıyor. Yakın zamanlara kadar Ürdün'deydi. Şimdi ise çalışmalarına Mısır'da devam ediyor. Çeşitli dergilerde yayımlanmış çok sayıda öykünüz ve üç romanız olduğunu biliyoruz. İngilizce olarak yazıyorsunuz. Ancak ne yazık ki, Türkiye'deki Çerkesler, "Bekleyiş" ve "Tarih Yetimi" adlı öyküleriniz dışında, henüz diğer çalışmalarınızı okuma fırsatını elde edemediler. Bize edebiyat çalışmalarınızdan söz edebilir misiniz? Aslında öykü yazmaya 10 yaşında başladım. Türkiye'deyken önceleri Akşam, Zafer, Yeni İstanbul gibi gazetelerde öykülerim yayımlandı. Sonraları radyo oyunları da yazmaya başladım. Evlendikten sonra eşim İngiltere'de ihtisas yaparken, "Yaratıcı yazarlık" kurslarına devam ettim. İlk İngilizce öyküm 1966 yılında, Londra'da basıldı ve Çerkeslikle ilgiliydi. Bunu yine Londra'da ve Kanada'daki edebiyat dergilerinde basılan diğerleri izledi. Sözünü ettiğiniz "Tarih Yetimi" ilk öykülerimden birisidir. Ancak bu öykülerden sonra tam 17 yıl yazmaya ara verdim. 1990 yılında yazmaya yeniden başladım. Biliyorsunuz İngilizce yazıyorum. Ürdün'e yerleştikten sonra, Türkçe yazmadım. Arapça'da bilmiyordum, geriye sesimi duyurabilmek için bir tek İngilizce kaldı. Böylece o günden bugüne, bir romanım ve çok sayıda öyküm yayımlandı. İki romanımın yazımını tamamladım, basılmak üzereler. İlk romanım, "Cages on Opposite Shores" (Karşı Kıyılardaki Kafesler) şu sıralar Yalvaç Ural tarafından Türkçeye çevriliyor. Aksoy Yayımevi tarafından basılacak. Çerkesliğiniz öykülerinize, romanlarınıza nasıl yansıyor? Aslında görünüşte Çerkesliğimden, Çerkes kültürü ya da tarihinden doğrudan esinlenmiş çok çalışmam yok gibi duruyor. Ancak öyle sanıyorum ki, ben fark etmesem de bunlardan bütün yazdıklarımda bir parça var. Yayımlanan ilk öyküm Çerkeslerle ilgiliydi, Türkçe'ye çevrilen "Tarih Yetimi" de öyle. Basıma verdiğim en son öyküm, "Pencersiz Ev" açıkca babamın yaşamından ve Türkiye'de yayımlanmış Çerkeslerle ilgili bir kitapta anlatılan gerçek olaydan esinlendi. Asker olmak isteyen Nart isimli bir Çerkes delikanlısının öyküsü. bu. Nart, subay olmak için Kayseri'den kalkıp Çerkes giysileriyle Ankara'ya sınava geliyor. Ancak kendisine sınavı kazandırmıyorlar. Şu sıralar üzerine çalıştığım yeni öyküde yine böyle bir esinlenme taşıyor. Çerkes yaşlılarının ölümsüzlüğüne ilişkin olarak Kadir Natko'nun yazdığı mitolojik bir öyküden esinlendim. Sonuç olarak sadece sözünü ettiğim bu örneklerde değil, bütün yazdıklarımda benden, yani hep övünç duyduğum Çerkesliğimden bir parça var. (Sözün burasında araya söyleşi yaparken bizimle bulunan yine Ürdünlü bir Çerkesle evli Nefin Hanım giriyor ve Janset Hanımın yine şu sıralar Türkçe'ye çevrilmekte olan romanında topraklarından edilmiş bir halk olarak Filistinlileri anlatırken, aslında Çerkesleri anlattığını, kendisinin bu öyküyü hep o hüzünle okuduğunu söylüyor). Yazarlık dışında da sanatsal uğraşlarınız olduğunu biliyoruz. Bize bunlardan da söz edebilir misiniz? Resim derslerini ünlü ressam Fahrelnissa Zeid'den aldım. Kendisi 14 yıl süreyle, 1991 yılında ölünceye kadar hem hocam, hem en iyi arkadaşımdı. Bir çok yerde sergiler açtım. Yazamadığımda resim yapmak bana iyi geliyor. Bu arada kukla da (Marionette) yapmaya başladım. Önceleri çocuklarım evde eğlensinler diye yaptığım bir şeydi bu. Çünkü Ürdün'de çocuklar için böyle bir imkan yoktu. Sonraları 1968-1974 yılları arasında marionetlerimle, televizyonda bir tür kukla tiyatrosu oluşturdum. Ailede her birimiz işin bir ucundan tutuyordu ve bir tür aile gösterisi gibiydi yaptığımız programlar. Böylelikle tam 150 masal karakterine ulaştı marionetlerim. Gördüğünüz gibi aralarında Çerkes kahramanlar da var. Bu kadarcık bir söyleşinin Janset Berkok Şami'nin çok yönlülüğünü size anlatmaya yetmediğini biliyoruz. Belki öyküleri ve romanlarını okuyabildiğimizde onu daha yakından tanıyabileceğiz. Ya da sözverdiği üzere Derneğimizde kendisini konuk etmek fırsatını verdiğinde... [Röportaj: Sevda Alankuş]+''+Janset Berkok Şami

Sevgili Orhan Alparslan’ın Ardından…

12 eylül 1980 ihtilalinin hemen sonrası Orhan Alparslan'la ilk tanışmamızdır. 22 yıl kesintisiz bir beraberliğimiz oldu. İlk tanışmamızdan sonra herkesin hayretle izlediği bir dostluk başladı aramızda. Bu dostluk madden 12 Haziran 2002 çarşamba günü onu mezara yerleştirdikten sonra bitti ancak manen devam edecek olan dostluğumuz ben mezara gidinceye kadar da sürecektir. +''+ Ortak dostlarımız, arkadaşlarımız ve yakın çevremizde bizi tanıyan insanlar hep merak ederlerdi dostluğumuzun kaynağını. Bizi birbirimize bağlayan dostluğun kaynağını merak edenler hep sorarlardı " dostluğunuzun temeli nedir " diye ?Yaratılış olarak kitaba, düşünsel faaliyetlere ve insana düşkün bir yapım vardır benim. Onu tanıdığım zaman bir insanlık deryasına ulaştığımı anladım. Aziz Emmi'nin gül bahçesindeki yuvarlak masaya gündüz saat 3 civarında otururduk. Hiç ara vermeden ertesi sabah 6'ya bazen 8'e kadar süren sohbetlerimizin sayısını hatırlamıyorum. Ona kimileri ressam, heykeltraş, mimar derdi; kimileri ise mükemmel bir doğa bilimci, harika bir botanikci diye tanımladılar. Kimilerince uluslararası ilişkiler uzmanı, sosyolog, psikolog, derin bir feylesoftu. Kimileri de onun edebiyatına matematiğine hayrandı. Kimileri ise onu harika bir dilbilimci semiyolog diye anlatırdı. Bunların hepsi doğruydu. Doğrunun da ötesinde o her konunun üstadıydı.Onu bir başka şekilde tanımlayayım mı 22 yıllık dostluğumuza dayanarak? Sevgili ağabeyim, hocam, dostum Orhan Alparslan'ı bütün yönleriyle benim kadar hiç bir insanın daha tanıdığına inanmıyorum. O hiç kimseyle paylaşmadığı düşüncelerini ve en mahrem duygularına kadar her şeyi paylaşırdı benimle. Bundan dolayı onun hakkında iki satır yazı yazma cesaretini buldum kendimde. Orhan Alparslan bilgi okyanusu, sevgi denizi ve engin bir gönül insanıydı. Dostluğumuzun ilk başladığı zamanlar çevremden olumsuz sert zılgıtlar yedim. "Sen müslüman bir ailenin çocuğusun ilahiyat okudun ve imam hatip okulunda meslek dersleri öğretmenisin. Orhan Alparslan ise bir komünist, hain, tehlikeli bir ateist, şiddetli bir dinsiz. O seni kendisine çekip kendisi gibi yapmak istiyor. Ondan uzaklaş" diye. Şiddetli baskılar gördüm. Benim onunla dostluğumun devam ettiğini görenler sonunda benim de onun gibi olduğuma karar verip her türlü melanet karalamalarla karşılaştım. Ama ben ondan hiç kopamadım. Tabi ki 12 Haziran'da Danın köyündeki mezarına yerleştirip toprağı onun üzerine atıncaya kadar. Her şeye rağmen bu sınırsız dostluğumuzun devamını merak edenlere şunu söylemek ve duyurmak istiyorum. Orhan Alparslan bir ateist değildi. Harika bir imanı vardı. Kur'an-ı Kerim'i ezbere bilirdi. Ben ilahiyat fakültesini bitirmiş bir insanım. Ama hakiki olan ikinci ilahiyat fakültesini onda bitirdim. Allah'ı onunla tanıdım. Allah'ın Hz. Muhammed'e ilk vahyinin "oku" olmasının sırrını onda öğrendim. O yüce kitap Kur'an-ı Kerim'in cuma ve arife akşamları, bir de mezarlıklarda ölülere okunup nakışlı çantalarda odaların yüksek yerlerinde asılmasını bir türlü hazmedemiyordu. O Kur'an okunup anlaşılsın insanlık hayat bulsun, bütün varlıklar saadete ulaşsın diye Allah tarafından son peygamber Hz. Muhammed'e gonderildi, oku emri Allah'ın insanlığa ilk emridir, okumak insanlık için en büyük ibadettir diyordu. Kur'an ayetlerini didik didik inceliyordu. " En büyük ilham kaynağım bu ayetlerdir ben her şeyi bu ayetlerde buldum" diyordu. Son beş yılını yakından izleyenler çok iyi bilirler Kur'an ayetlerini inceleyerek ve onlar üzerinde çalışarak vakit geçirdiğini.... O, Hz Muhammed son peygamberi, Allah'ın Cebrail kanalıyla yetiştirip insanlığa gönderdiği eşsiz insanı örnek öğretmen diye tanımlıyordu. Hayatını didik didik araştırıyordu. O bütün dinlere saygı duyuyordu. Hiç bir dini aşağılamıyordu. Hem İslam dininin hem diğer dinlerin dünyayı karartan insanlığı bir koyun sürüsü gibi idare etmek isteyen nemrutların elinden dillerinden kurtarılmasını istiyordu. O fakirle fakir, çiftçiyle çiftçi, çobanla çoban, bekçiyle bekçiydi. Sömürüye haksızlığa adaletsizliğe karşıydı. Bürokratla bürokrat, aydınla aydındı. Öğretmenleri çok severdi. Öğretmek onun aşkıydı. Öğretmeni tanımlarken: "Öğretmen adam yetiştiren adamdır" derdi. Öğretmenleri peygamberin varisi olarak görürdü. Bir öğretmene gül ikram etmek ona en derin zevki verirdi. O paylaşırdı. Her şeyini herkesle paylaşırdı. Hz. Eyyüp gibi sabırlı Hz. Yusuf gibi güzeldi. Bütün insanları sever ırk renk rütbe tanımazdı. Dünyanın neresinde olursa olsun hangi ırk ve renkte olursa olsun insanların acılarını dertlerini sancılarını duyardı. Onlara el uzatmak için elinden gelen her şeyi yapardı. Onun gözü ne şöhrette ne sanda ne de derin şaşaalı koltuklardaydı. Yunus Emre'yi, Pir Sultan'ı, Mevlana'yı, Hacı Bayram Veli'yi yüreğinde dinleştiren adamdı. Hocanın sevmedikleri de vardı. Ezenler, horlayanlar, zulmedenler, bir santimlik çıkar için akla gelen her şeyi mubah sayan dalkavuklar, yalakalar, şakşakçılardı. İşbirlikçiler hortumcular yağmacılardı. İnsanlığı karanlığa sürüklemek için her şeyi yapan suratına kat kat maske takmış bukalemunlardı. Kaleme, harfe, heceye, okumaya, yazmaya, kitaba karşı olanlardı. Okumadan, yazmadan, göz nuru dökmeden emek sarf etmeden, beynini insanlık için yormadan, aydın geçinmeye çalışan sahtekarlar da hocanın uzak durduklarıydı. Zulüm, işkence, silah, bomba, kan, intikam, savaş makineleri ve her türlü yan sanayi onun dünyada en nefret ettiği şeylerdi.Çocuklar, çocuklar, çocuklar.... varlığını adadığı çocuklar. Kara çocuk, beyaz çocuk, suratı kirden kararmış, bacaklarında pantolonu, ayağında ayakkabısı olmayan çocuklar .... Bir sevdaydı onun için... Onları yeryüzünün çiçekleri, kainatın melekleri, Allah'ın kutsal emanetleri diye tanımlardı. Onunla bir kere karşılasan çocuğun onu bir daha unutması mümkün değildi. O bütün yeryüzü çocuklarının koruyucusu, duayeni, Orhan Amca'sıydı. Onlarla saatlerce büyük bir bilim adamıyla sohbet eder gibi sevgi dolu ve saygıyla sohbet ederdi. Çocuklarını geleceğinin sigortası gibi gören, onları ipoteğinin altına alan anne ve babaları hiç mi hiç affetmezdi. Her bayan onun için Hz. Havva idi. Bayanın köleleştirilmesini karanlıkta bırakılmasını hiç kimse kabul ettiremezdi ona. Eşini malı gibi tekeline almaya çalışan erkeği de hiç affetmezdi. Eşinin sırtında asalak yaşamak isteyen beyleri insan olarak kabul etmezdi . Kadın onun gözünde kutsal bir varlıktı. İnsanlığın temeliydi. Kainatın güneşiydi onun gözünde. Bütün kadınlara saygı duyardı. Onunla karşılaşıp da nazik davranılmadığını, iltifat görmediğini söyleyemezdi hiçbir kadın.Evrensel bir insandı. Sınır tanımaz bir dünyalıydı. Dünya onun vatanıydı. Dünyaya ihanet edenleri affetmesi mümkün değildi. Kamboçyalı, Çinli, Kenyalı, Tanzanyalı, Güney Afrikalı, Kafkasyalı, Amerikalı, Rusyalıydı.Türkiye onun dünyada gözü gibi sevdiği şatosuydu. O şatoya, değil ihanet etmek yıktırmak, o şatoya düşman olanlara şatonun bahçesinden bir gül bile koklatmazdı.Osmanlı'nın parçalanışı üzerinde oynanan oyun türlerini, parçalamaya çalışan ülkeleri ve ülkelerin Osmanlıların parçalanışında kullandığı bütün aktörleri bir bir incelemişti ve ruh yapılarına kadar tanırdı.Osmanlı'dan sonra M. Kemal Atatürk'ün önderliğinde kurulan ve "benim dünyadaki şatom" diye tanımladığı Türkiye'yi herkesten daha çok severdi. Paris'e ayak bastığı ilk günden beri " buram buram kokardı Anadolu " diye anlatırdı. Türkiye'yi savundu 21 yıllık Paris hayatı boyunca ... Fransa da ; dünyanın en çok dil bilen insanı ölünceye kadar her nefesinde saygıyla bahsettiği hocası, üstadı, şarkiyatçı, dilbilimci, dünya mukayeseli dinler tarihi profesörü, Atatürk'ün ricasıyla İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dinler Tarihi Kürsüsünün kurucusu Georges Dumezil'den ayrılmak zorunda kaldı. Türkiye'ye olan sevdasından dolayı Türkiye üzerinde çalışan uluslararası Türkiye karşıtı mafya babaları, sosyalbilimciler, toplum mühendisleri, mezhep, tarikat, ırk, din, dil, psikolojik savaş ve propaganda uzmanlarına tahammül edemezdi. Ve sevgili hocası Dumezil bir gün ona " Mösyö Alparslan senin gibi güzel bir insanı kaybetmek istemiyorum. Sana bir şey olursa bu yaşlı bedenim dayanamaz. Hadi artık dön vatanına "dedi özel bir sohbetinde. Ve o da kalan ömrünü bugüne kadar kendi şatosu olan vatanında geçirdi. Bir sürü kalın kafalı karanlık beyinli vurdumduymaz yobazların arasında.O korkusuzdu, mertti, erkek gibi erkekti. Namerde muhtaç olmaktansa karnına taş bağlamayı yeğleyendi. Atatürk'ün sadık hayranıydı. Yedek subaylığını öğretmen olarak yaptı. Edirne'nin Bulgaristan sınırına yakın kıyı köyünde . Ve o gün bundan yıllar öncesinde Edirne'nin kıyı köyünde bembeyaz bir Atatürk heykeli yaptı. O, Atatürk'ü suratına maske yapıp Atatürk adına her türlü melaneti yapan maskeli yobazlara tahammül edemezdi. Atatürk'ün sırtından çıkar sağlayan sahtekarlara ateş püskürürdü. Tıpkı dini çıkar amaçlı kullanan sahtekarlara ateş püskürdüğü gibi.Atatürkçülüğü şöyle tanımlardı: hürriyettir, ışıktır, medeniyettir, terakkidir, karanlıktan uzaklaşmak güneşle dost olmaktır, okumaktır, düşünmektir, yücelmek ve yüceltmektir. Çanakkale'de Maraş'tan Antep'ten tüm Anadolu şehitlerinin yetim çocuklarını kucaklamak onları yüceltmek onları bu güzel Türkiye şatosunda mutlu etmektir. İstiklal mücadelesinde mermi taşıyarak onunla omuz omuza savaşan güzel vatanı bize armağan eden kara fatmaların, nene hatunların, kızlarını torunlarını dünyada hakettikleri yere getirmek ve ödüllendirmektir...Atatürkçülük 10 Kasım'da yas tutmak, milli bayramlarda onun fotoğrafını taşıyarak onun mozolesinin önünde saygı duruşunda durmaktan ibaret değildir düşüncesindeydi. Atatürk'ün bedeni Anıtkabirdedir ama onun ruhu bizimledir. Ölüm yok olmak değildir diyordu.Ölüm, iki ezeli dost olan ruhla bedeninizin birbirinden ayrılmasıdır diye tanımlayarak " yobazdan, hırsızdan, talancıdan, yalancıdan, hortumcudan, dalkavuktan, harfe, kitaba, kaleme, kütüphaneye düşman olan ikiyüzlü insanlardan Atatürkçü olmaz " diyordu.Atatürkçü, okuyan, yazan, düşünen, öğrenen, öğreten, uygar, dürüst, çalışkan, hakkı tutan, hak ve hakikati koruyan, ileri görüşlü, mert ve cesur insanlardır diyordu.Sevgili Orhan Alparslan...........Sayın Orhan Alparslan............Harika ve örnek bir Kafkasya'lıydı o. Esaret bahçesinde gül olup koklanmaktansa, hürriyet bahçesinde diken olup horlanmayı yeğ tutardı.Türkiye onun için en güzel şatosu, Kafkasya ise o şatonun dünyanın en güzel gülleriyle süslenmiş bahçesiydi.O Kafkasya'yı bedenen hiç gezmedi görmedi. Ama o Kafkasya'nın ve Kafkasyalıların dünyaya açılan en güzel kapısıydı. Adım adım, ağaç ağaç, yaprak yaprak sanki uzaydan görüntülercesine anlatırdı Kafkasya'yı. Ben ki Kafkasya'ya çokça gidip geldim. Karadan, denizden, havadan adım adım inceledim araştırdım. Gözledim kokladım. Fakat Kafkasya'yı hiçbir zaman onun gibi gözlemleyemedim, anlayamadım, tanımlayamadım. Türkiye onun anayurduydu. Kafkasya ise atayurdu. Hiçbirinden vazgeçmedi. Hiçbirine de doyamadı. "Tarih geçmişin aynası geleceğin tarağıdır" diyordu. Bir gün Aziz Emmi'nin güzel bahçesindeki yuvarlak masasında sohbet ediyorduk başbaşa ikimiz."Bak Burhan sana çok önemli bir sır söyleyeceğim ve sana güveniyorum" dedi. Tarih 22 Nisan 1982 saat 23:35 yaz bu tarihi dedi. Ve kalem defter tutuşturdu elime. Ben de yazdım. " Bak evladım Burhan, Sovyetler Birliği 1989 sonuna doğru kesinlikle kayıtsız şartsız dağılacaktır. Sovyetler Birliğindeki devletlerin çok büyük bir bölümü bağımsızlığını ilan edecektir. Biz dünyadaki Kafkasyalılar, Kafkasya için Kafkasyalılar için mutlaka hazır olmalıyız. Kendimizi ona göre yetiştirmeliyiz gece gündüz demeden çalışmalıyız. Biz Türkiye Kafkasyalıları olarak mükemmel bir tabip gibi oradaki soydaşlarımızı ata vatanımız için hazırlamalıyız" dedi. Oysa ki 1990 da Sovyetlerin yıkılışını gözlerimle gördüm ve eyvah her şey çok geç oldu dedim.Orhan Alparslan sıradan bir çerkes milliyetçisi, öylesine bir adıge değildi. "Bütün dünyadaki Kafkasyalılar benim iki gözüm, atayurdum Kafkasya benim karasevdam derdi." Tanıdığım bir çok Kafkasyalı'dan duydum Orhan Alparslan'a " şu bizim Orhanıj dediğini. Ama değil Kafkasya'yı, Kafkasyalıyı, Kafkasya'nın köpeklerini bile dünyalara değişmezdi. Son sohbetimizde Türkiye'deki Kafkas derneklerinin konfederasyonlaşma çalışmalarını tartıştık, beraberce değerlendirdik. Son gelişmeleri detaylarıyla dinledi. Bir daha bir daha dinledi. Hem çok üzüldü hem de çok sevindi. Düşüncesini sordum Orhan Alparslan'a Türkiye sıkıntılı bir dönemden geçiyor çok dikkatli olmamız gerekir Türk halkı bizi bağrına basan bir halktır. Kucağını bize büyük sürgünle açıp lokmasını bizimle paylasan bir halktır. Dünyanın amaç birliği oluşturmuş uluslararası büyük çeteleri Türkiye üzerinde kahpe emelleri için gece gündüz çalışmaktadır. Çok dikkatli olmalıyız. Bu uluslararası çeteler bizi kullanabilir. Ve amaçları doğrultusunda çabalar sarf edebilir dedi. Bunun üzerine Orhan Abi'ye " peki sence neler yapmamız gerekir" dedim ve şöyle sıraladı düşüncelerini. 1- Biz Kafkasya'dan asla göç etmedik. Biz 1864 te soykırıma tabi tutulduk ve dünyanın dört bir yanına sürgün edildik. 2- Bu yüzyıllar öncesi yapılmış bir sürgün değil 130 yıl öncesi yapılmış bir sürgündür. Karadeniz'e akan kanımızın özelliği hala bozulmamıştır. Karadeniz'in ortasında Kafkasya'lıların kemiklerinden oluşmuş, dünyanın önünde kocaman bir dağ vardır. 3- Biz saldırgan bir millet değil mazlum bir milletiz. 4- Abhazya ve Çeçenya savaşları ve bu iki savaşta da yapılan soykırım ne Abhazların ne de Çeçenlerin eseridir. Bu savaşlarda, Abhazlar da Çecenler de karsı orduları gülle karşılasalar bile bu savaşlar kesinlikle çıkacaktı. Bunların senaryoları daha önceden yazılıp ferman haline gelmişti. 5- Biz Kafkasyalılar ne dün suçluyduk ne de bu gün ... Ne dün haksızdık ne de bugün haksızız. Öyleyse biz Kafkasyalılar hangi ülkelerde yaşıyorsak beraber yaşadığımız halklarına ve ülkelerin yöneticilerine mükemmel bir akademisyen üslubuyla, diplomatça, uygun insanlarımızla derdimizi anlatmak ve onların yardımını açık ve dürüst bir şekilde yanımıza almak zorundayız. 6- Patavatsız, ne söylediğini ve ne yaptığını bilmeyen, kafatası, şoven duygularla ağzına gelen her şeyi konuşabilecek veya başka kulvarlarda koşan amaçsız Kafkasya'lılardan uzak durarak, bilgili ve ne yaptığını bilen ileriyi gören insanlardan akademisyen insanlarımızı rehber edinerek hareket etmeliyiz. 7- Federasyon mutlaka tek çatı altında olmalı. Ama bu federasyonlar oluşturulurken, açık net şüpheye mahal vermeden, içinde yaşadığımız ülkenin diplomatlarından, dış siyaset bilimcilerinden, eski ve yeni devlet yöneticilerinin birikimlerinden yararlanarak dostça ilişkiler kurularak oluşturulmalıdır. 8- Bu federasyonlar diğer ülkelerle ortaklaşarak Kafkasya problemlerini dostça şık bir şekilde tüm dünyaya tekrar anlatılmalıdır " dedi.Federasyon konusu Orhan Alparslan'ın bütün Kafkasya'lılara son mesajıydı. Önemle üzerinde duruyordu. Bu nedenle onun bu son mesajını zikretmeyi bir borç biliyorum. Sözün özü o Orhan Alparslan'dı. Harika bir insandı. Adam gibi bir adamdı.....62 yıl gibi kısa bir hayat yaşadı. Ama o bütün dünya dillerini konuşuyordu. Paris kütüphanesini ve Süleymaniye kütüphanesini beyninde taşıyan adamdı. Gözlerini dünya malı bürümüş, örümcek kafalı adamlar onu görmediler onu anlamadılar onu tanımadılar. Ancak Orhan Alparslan onlara da bir şeyler bıraktı. Orhan Alparslan'ın eşsiz arşivi şu anda ailesinin ellerinde.... Yeğenleri Cenk ve Alper'e yürekten teşekkür etmek istiyorum. Çünkü Orhan Alparslan'ın bu önemli arşivini Danın köyünde bulunan evinde bir müzeye dönüştüreceklerini ve bu arşivi orada sergileyeceklerini taahhüt ettiler.Sevgili Orhan Alparslan artık bedenen yok dünyada. En çok zorlandığım şey onun toprak altına konulmasıydı. O müthiş beynin üzerine toprak atmaktı. Ama ben yakın bir dostu olarak çok sevdiği bir kardeşi olarak amaçsızca kürek kürek kara topraklar attım. Onu mezarına yerleştirirken sırtımdan Kızılırmak'ın suyu aktı. Öyle bir insanın bedenine bir dost olarak acımasızca nasıl kürek kürek toprak attığımı merak ediyorsanız söyleyeyim. Ayıbımı örtmek için.... İnsanlığımdan utandığım için. İçinde yaşadığım toplumdan duyduğum utanç için... Bir an önce dünyanın pisliğinden ve karanlığından uzaklaştırmak için.Bir dost olarak ondan ve Allah'tan af diliyorum. Sevgili Hayriye teyzem, harika insan 92 yaşına rağmen oğlunun tabutu basında ona dünyanın en güzel dualarını dimdik ayakta okuyarak hakkını helal eden Orhan Alparslan'ın annesi.... Başsağlığı sabır ve metanet diliyor, Allah'tan ona yardımcı olmasını istiyorum.Orhan Alparslan'ın ilk müdahalesi, Çorum devlet hastanesine nakli konusunda olağanüstü çaba sarfeden ve kendilerine son cümle olarak "benim meleklerim" dediği sevgili genç arkadaşlarım ; Evrim Özer, Gupse Doğbay, Levent Keleş, Sait Özben ve Salih Demirci'ye gerçekten melek gibi pırıl pırıl kardeşlerime, özellikle Sayın Orhan Alparslan'a ilkyardım ve Çorum Devlet Hastanesine nakli konusunda bizden hiç birşey esirgemeyen ve olağanüstü çaba sarfedip bizlere yardımcı olan Çorum Jandarma Alay Komutanı Sayın Albay Şafak Karakoç, Astsubay Kıdemli Başçavuş Bilal Olpak ve Astsubay Kıdemli Başçavuş Kazım Kışla'ya ve ayrıca evden Çorum'a kadar Orhan Alparslan'a insanüstü her türlü çabayı sarfederek müdahale eden Çorum Komando Taburu Teğmeni Dr.Birol Bey'e teşekkür ediyor sevgi ve saygılarımı sunuyorum.+''+Burhan İlhan