HATTİ / HİTİTLERİN KÖKENİ VE ÇERKESLER Ali Çurey (Çiviyazıları Yayınları, Mjora Dizisi, Şubat 2000, 72 sayfa) +''+ "Eğer Hatti ve Hititler Kafkasya'dan Anadolu'ya gelmişler ve burada üstün bir uygarlık yaratmışlarsa ve Adığeler de bu halklarla aynı geçmişin çocukları ise, onların araştırılması ve karanlıkta kalan yönlerinin ortaya çıkarılması herkesten önce Adığe insanın görevidir", diyor kitabın yazarı Ali Çurey önsözünde. Yazar kitapta Hitit dönemine neden gerek duyulduğu, Hititlerle Kuzey Kafkasya ve Adığelerin ilişkilerinin ne olduğu, Hititlerin kendileri ile aynı kökene dayanan Adığelere kültürel ve tarihi katkıların neler olduğu gibi sorulara cevap aramış. Kitabın girişinde Prof. Bilge Umar'ın bu konulara değindiği "Türkiye Halkının İlkçağ Tarihi" adlı kitabından bir alıntı var: "General İsmail Berkok Hititleri, genellikle 'Çerkes' diye adlandırılan Kafkas ulusundan sayıyor. Ona göre Hititler de Çerkes'tir ve Büyük Hitit İmparatorluğu yıkıldıktan sonra bunların bir bölümü Kafkasya'ya avdet etmiştir. Bu konulara 'Tarihte Kafkasya' yapıtında değinmektedir. Ayrıca Urartular da Çerkes'tir. Eski Mısır Firavun soylarından bazıları adlarının Çerkes dilinde anlam taşımasından anlaşılacağı üzerine Çerkes'tir." Kitap Çerkes kökenli olduğu ve Anadolu'ya Kafkasya'dan geldiği düşünülen Hititler'in tarihi hakkında çeşitli noktaları aydınlatmaya ve Adığe kültürü ile olan ilişkisini anlatmaya çalışmış. Kitapta konuyla ilgili orijinal ve ilgi çekici belgeler bulabilirsiniz. Özellikle Hitit ve Çerkes dillerindeki çeşitli kelimelerin karşılaştırılması ve aralarındaki benzerliklerin okuyucularımızın ilgisini çekeceğini düşünüyoruz. Yazar Ali Çurey 1937 yılında Merzifon'da doğdu. 1984 yılında Türk Silahlı Kuvvetlerinden emekliye ayrıldı."Kafkasya", "Kamçı", "Yamçı" gibi dergilerde ve "Yeni Kafkasya" gazetesinde Kuzey Kafkasya ile ilgili yazı ve çevirileri yayınlandı. Kafkaya'da yayınlanan "Vuachemaxo", "Zequecsniqh", "Adighe Psatle" gibi dergi ve gazetelerde Adığece şiirleri yayınlandı. 1999 yılında Adığe Bilimler Akademisine seçilen Çurey halen İstanbul'da yaşıyor. KURTULUŞ SAVAŞINDA ÇERKESLERİN ROLÜ Genişletilmiş 2. Baskı Muhittin Ünal (Kafkas Derneği Yayınları, Mayıs 2000, Ankara, 314 sayfa) 'Kurtuluş Savaşı'nda Çerkeslerin Rolü' aynı zamanda Kafkas Derneği Genel Başkanı da olan Muhittin Ünal'ın aynı isimli kitabının genişletilmiş ikinci baskısı. Yazar, kitabın önsözünde amacının Kurtuluş Savaşı'nda yer alan Çerkeslerin sadece Ethem Bey ve Ahmet Anzavur'dan ibaret olmadığını, daha pek çok Çerkes kökenli insanın da bu savaşta bu ülke adına savaştığını ancak tarihi kaynaklarda Çerkes kimlikleri vurgulanmadığı için tanınmadıklarını, Kafkas kökenliler dahil tarihe meraklı tüm okuyuculara hatırlatmak olduğunu söylüyor. Kitap üç bölümden oluşuyor. İlk bölümde olaylar kronolojik bir sıra içinde, Kurtuluş Savaşı'nda Çerkesler adına ilk adımı atan Hüseyin Rauf Orbay'ı eksen alarak anlatılıyor. Diğer Çerkesler de yeri geldikçe olaylar içindeki yerleri ile aktarılıyor. İkinci kısım Ethem Bey'e ayrılmış durumda. Üçüncü kısımda ise Anadolu'daki iç isyanlar ve Çerkeslerin bunlara katılış sebepleri anlatılıyor. Yazar Muhittin Ünal 1944 yılında Kayseri'nin Pınarbaşı ilçesine bağlı Kazancık Köyü'nde doğdu. Kayseri Lisesi, Selçuk Eğitim Enstitüsü ve Ankara İktisadi ve Ticari Bilimler Akademisi'ni bitirdi. 6 yıl öğretmenlik ve idarecilik, 23 yıl da TDÇ İşletmeleri'nde müfettişlik, başmüfettişlik ve Teftiş kurulu Başkanlığı yaptı. 'Miralay Bekir Sami Günsav'ın Kurtuluş Savaşı Anıları' ilk kitabı olup 1994 yılında yayınlandı. 'Kurtuluş Savaşı'nda Çerkeslerin Rolü' ikinci kitabıdır. IRKÇILIK Robert Miles (Çev: Sibel Yaman, Sarmal Yayınevi, 2000, 192 sayfa) Irkçılık birçok sosyolojik kavram gibi günlük kullanıma ve günlük kullanımda birçok anlama sahip bir kavram. Bu kitap, özellikle, kimi Avrupa ülkelerinde yabancı düşmanlığından kalkınan ırkçılığın siyasal iktidara ortak olma noktasına geldiği; politikacıların son zamanlarda sık sık "ırk farklılığı" diye tanımladıkları şeye doğal bir gerçeklik atfettiği şu günlerde sorunun hiç de hafife alınmayacak boyutlara ulaştığını gözler önüne sermesi bakımından da okunması gereken bir kitap. Kitaptaki ana amaç "ırkçılık" kavramının sosyolojik analizde süregelen kullanımını örneklemektir. Kitabın ilk iki bölümünde "Irkçılık" kavramının kullanım şekli ve kökeni tarihsel olarak gözden geçiriliyor ve son zamanlardaki kavram üzerine kuram geliştirme çabaları değerlendiriliyor. Bu bağlamda kitap, tarihsel ve kuramsal çözümlemeleri eleştirel bir yaklaşımla birleştirerek Avrupalıların, Avrupalı olmayanları tanımlamasının ve onlara karşı tutumunun tarih içinde aldığı biçimleri sergiliyor. Son iki bölümde ise kavramın sosyolojik analizde devam eden kullanımını tarif etmek ve doğrulamak için, günümüze kadar gelen çalışmaların eleştirilerinin ışığında bir tartışma başlatılıyor. Kitapta ele alınan konulardan birkaçı şöyle sıralanabilir: Batı dünyasındaki ırkçılık, kapitalizm ve ırkçılık arasındaki bağlantı, Avrupa'da "öteki" hakkında tartışmaların tarihi değerlendirmesi, kavram enflasyonu ve ırkçılık-milliyetçilik arasındaki ilişki. KAFKASYA SEYAHATNAMESİ, Aras'tan Volga'ya Adım Adım Kafkasya Hasan Yılmaz, Nihat Kaşıkçı (Çankaya Vakfı Yayınları, Şubat 2000, Ankara, 284 sayfa.) "Avarlar, Kumuklar, Tabasaranlar, Laklar, Lezgiler, Nogaylar, Çerkesler, Çeçenler, İnguşlar, Osetler, Kabardinler, Tatarlar, Adigeler, Abhazlar, Gürcüler, Ermeniler, Azeriler, Ruslar, Yahudiler... Kafkasya Neresi?, Hangi milletler yaşıyor?, Çeçenlerin kahramanca mücadelesiyle insanlığın dikkatini çeken bu coğrafyanın geleceği nasıl olacak? İki yüz yıldır egemenliğinde tuttuğu bu coğrafyada Ruslar daha ne kadar kalacak?..." "Kafkasya konusundaki bilinmeyenlerin hiç değilse bir bölümüne ışık tutabilmek amacıyla", kitabın yazarları olan iki gazetecinin 11 Haziran-20 Temmuz 1999 tarihleri arasında gerçekleştirdikleri, Gürcüstan, Ermenistan, Azerbaycan ve Rusya Federasyonu'nun güney kesimlerini kapsayan bir karayolu seyahatinin öyküsünü bulacaksınız bu kitapta. Seyahatin nasıl ve hangi koşullarda yapıldığı ve gezilen ülke ve şehirlerdeki gözlemleri ele alan kitapta, Türki cumhuriyetlerin yanında Çeçenistan, Soçi, Vladikafkas, Maykop, Nalçik ve Çerkesk'te yaşananlardan da bahsedilmiş. Kitabın sonunda; Rus-Çeçen savaşının patlak vermesi üzerine gazetecilerin hazırladıkları ve devletin ilgili kademelerine de ulaştırılan "Kafkasya Raporu"ndan bazı alıntılar yapılmış ve "Kafkasya İçin Genel Değerlendirme" bölümü oluşturulmuş. Bu genel değerlendirme kısmında Rusya'nın Kafkaslar'daki genel politikası, bölgedeki etnik yapılanma, Çeçenler ve son Rus-Çeçen savaşı'na değinilmiş. Yazarlardan Hasan Yılmaz, 1965 Çankırı doğumlu. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi'ni bitirdikten sonra Hürses, Yeni Düşünce, Yeni Hafta ve Türkiye gazetelerinde çalıştı. Nihat Kaşıkçı ise, 1966 Kayseri doğumlu. Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi'ni bitirdi. Türkiye gazetesinde çalıştı. Bundan önce Nihat Kaşıkçı ve Hasan Yılmaz'ın birlikte çalıştıkları 1998'de Tanrı Dağlarından Malazgirt'e, Orta Asya Görsel Kataloğu ve Orta Asya Seyahatnamesi gibi çeşitli yayınları bulunmaktadır.+''+Ali Çurey
İnternette Çerkesler
http://www.geocities.com/Athens/Aegean/7654 Bunlardan ilki, Konyalı bir Abzakh olan genç arkadaşımız (Gish) Harun Şahin tarafından 1997-1999 döneminde hazırlanan sayfa. Şimdiye kadar yaklaşık 30.000 civarında hemşehrimiz ziyaret etmiş. Zengin Türkçe içeriğe sahip olan sayfanın İngilizce versiyonu da hazırlanmış. +''+ "Titiz, profesyonelce ve tamamen Çerkes kültürünü yaymak ve yaşatmak amacı ile hazırlanmış bir internet sitesi" şeklinde tanımlıyor bu çalışmasını Harun. Sitede Kafkas Tarihine öncelikle yer verilmiş. Kafkasya'nın yakın tarihi, Kafkasya-Çarlık Rusyası-Osmanlı ilişkileri, göç dönemi, sürgün öncesi ve sonrası dönem bu tarih bölümünün içeriğini oluşturuyor. Sayfadaki "Çerkesler" linki ile Çerkes kültürü, Çerkes göçmenleri, günümüzde Çerkesler ve Çerkeslerin inanç sistemi gibi konulara ulaşmak mümkün. Sitede Çeçenler ile ilgili özel bir bölüm hazırlanmış. Burada Çeçen Tarihi, Çeçen Kültürü, İnanç Sistemleri ve Çeçen Boylarını kapsayan bilgiler mevcut. Ayrıca güncel Çeçenistan haberleri, fotoğraflar ve belgeler de bölümde yer almış. Abhazya ile ilgili sayfada ise; 'Dünden Bugüne Abhazya' başlığı altında Abhazya'nın tarihi yapısının yanında demografik yapısından bahsediliyor. Sitede Kafkasya'daki cumhuriyetler ile ilgili bilgiler de yer alıyor. Harun Şahin, sayfasında "Çerkes Edebiyatı" başlığı altında; antik çağ ve ilk çağ dönemlerinde Çerkeslerde kültürel şekillenmeler, sözlü edebiyat, Çerkes masalları, söylenceleri, huahoları gibi kültür ve edebiyata ilişkin bilgiler veriyor. "Çerkes Şiirleri" bölümünde ise Kafkasya ile ilgili yazılmış şiirler ve ağıtların yanısıra, sayfayı ziyaret edenlerin yazdıkları şiirler de var. Ardından, çok çeşitli Kafkas müziklerine ulaşabileceğiniz "Çerkes Müzikleri" bölümü geliyor. Fıkralar, Efsaneler, Hikayeler, Atasözleri'nin dışında; sizi internetteki pek çok tarihi fotoğraf arşivine ulaştıracak olan "Kafkas Resimleri" bu sayfada ilginizi çekebilecek diğer kısımlardan. İlgi çekici bir diğer bölüm ise "Ticaret Sayfası": Bu bölüm ticari ilişkileri geliştirmek ve bu yolla insanların birbirlerini tanımaları amacıyla tasarlanmış. Burada; "servis verenler", "satılık", "satılık arıyorum", "kiralık", "kiralık arıyorum", "iş veriyorum", "iş arıyorum" şeklinde kısımlar hazırlanmış. Sohbet Odaları, Tanışma Sayfası, Duyurular, Köylerimizi Tanıyalım, Haberler, ICQ Listesi, Dernek Adres ve Telefonları, Ziyaretçi defteri, Harun Şahin'in bu kapsamlı sayfasının diğer unsurları. Harun, sayfasını yaklaşık iki haftada bir güncelliyor. Site sürekli yeni bölümler eklemek ve mevcut bölümleri geliştirmek suretiyle genişletilmekte. (Gısh) Harun Şahin'e böylesine kapsamlı ve güzel çalışmalarından dolayı teşekkür ediyoruz. Tanıtacağımız bir diğer site: http://www.marnet.com.tr/belgesel/home1.htm İngilizce olarak hazırlanan bu site, Ela Barlas'ın yapımcısı olduğu ve Ürdün Prensi Ali bin Al Hüseyin'in 12 atlıyla beraber Ürdün'den yola çıkarak Suriye, Türkiye üzerinden Kafkasya'ya "Geri Dönüş"ünü konu alan belgesel çalışmalarını anlatıyor. Amerika, Kuzey Batı Kafkasya, Ürdün ve Türkiye'de çekimleri yapılan belgesel, Mart ayında İstanbul Atatürk Kültür Merkezi'nde gösterilmiş ve hemşehrilerimiz tarafından büyük ilgi görmüştü. Prens Ali'yi tanıtan ve kendisiyle yapılan bir röportajın yer aldığı bir linkle başlıyor site. The journey (yolculuk) adlı bölümde bu yolculuğun amacı ve Kafkasyalıların sürgünü, tarihi perspektif çerçevesinde yansıtılmış. Sitede İngilizce olarak yer alan makaleler: Forced Migration (Zorunlu Göç)-Erol Taymaz, Myths of the Cherkess (Çerkeslerin Mitleri)-John Colarusso, Circassians in Jordan and the in/visibility of identity (Ürdün'deki Çerkesler ve Kimliğin Görünmezliği)-Seteney Shami, Circassians as a Diasporic Community (Diasporik bir Topluluk Olarak Çerkesler)-Sevda Alankuş. The Making of a Documentary bağlantısıyla belgeselin çekim aşamaları ve yapılan çalışmalarla ilgili bilgi edinmek ve pek çok fotoğrafa ulaşmak mümkün. The Crew bölümünde de belgeselin hazırlanmasında emeği geçen yapımcı, yönetmen, kameraman ve diğer tüm çalışanlar görülebiliyor. Bu belgeselle ilgili bilgi ve fotoğraf edinmek isteyenlere tavsiye edebileceğimiz bir sayfa... Bu sayımızda bahsedeceğimiz son internet sitesi de: http://www.geocities.com/Pentagon/bunker/4670 Düzce'den Nejat Özsoy tarafından hazırlanan bu siteyi 15 Ekim 1998'den itibaren yaklaşık 20.000 kişi ziyaret etmiş. Bu sayfanın en önemli özelliği Çerkeslerle ilgili konularda pek çok internet sitesine ulaşmayı sağlayan derli toplu bir içeriği olması. Nart Dergisi'nin daha önceki sayılarında bu siteden alınan fotoğraf ve yazılara yer vermiştik. Site, dünyanın çeşitli yerlerinden yaklaşık 30 kadar kişisel internet sayfasına bağlantı yapıyor. Bu sayfalar genelde çok fazla kişinin ziyaret ettiği ve (Amerika-Washington, Norveç, Ürdün, Avustralya, Hollanda, İsrail, Khabardey-Nalçik, Türkiye gibi...) değişik diasporalardan insanların hazırladıkları sayfalar. "Cumhuriyetlerle İlgili İnternet Sayfaları" bölümünde Adığey Cumhuriyeti, Osetya, Khabardey Balkar, Çeçenistan, Abhazya, Dağıstan gibi Kafkas cumhuriyetlerinde oluşturulan çoğunlukla resmi sayfalara bağlantılar yapılmış. Sanat, Müzik, Folklor, Fotoğraflar, Kuzey Kafkasya haritaları, Kuzey Kafkasya ile ilgili kuruluşlar (Ürdün'deki Al-Jeel Al-Jadeed Kulübü, Kafkas Vakfı, Kafkas Derneği, Amerikan Karaçay-Kafkas Derneği, Dostluk Kulübü gibi), Dil-Kültür-Tarih, konularında dünyanın pek çok yerinden ilginç sayfalara ulaşma imkanı sağlıyor Gutej'in sayfası. Sayfada Çeçenistan Savaşı ile ilgili özel bir bölüm de yer alıyor. Burada Çeçenistan ile ilgili hazırlanmış olan sayfalara bağlantılar yapılmış. Düzce'deki depremin açtığı yaralar nedeniyle bir süre düzenli olarak güncellenemeyen sayfa, Türkiye'de hazırlanan pek çok sitede de adına rastlayabileceğiniz kapsamlı bir kaynak durumunda. +''+Nejan Huvaj
Varlık Vergisi ve “Türkleştirme” Politikaları
Ayhan Aktar, İletişim Yayınları, 2000, 244 sayfa. +''+ Kitapta, II. Dünya Savaşı yıllarında gayri Müslim azınlıklara yönelik devlet politikaları ve "Varlık Vergisi" uygulaması anlatılıyor. İletişim Yayınları'ndan çıkan bu eserde, devletin azınlıklara yönelik politikalarına örnek oluşturan bu uygulamanın, Türk milliyetçiliği ve milliyetçilik teorileriyle olan ilişkisine dikkat çekiliyor. Halen Marmara Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslar arası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi olan sosyolog Ayhan Aktar, kitabında Tek Parti Dönemi'nde uygulanmış olan "Türkleştirme" politikalarını ayrıntılı olarak ele alıyor ve bunların ekonomik, sosyal, kültürel sonuçlarını tartışıyor. Aktar Türk milliyetçi söylemindeki "biz" ve "ötekiler"in aslında kimlerden oluştuğunu kitapta şöyle açıklıyor: "Milliyetçi söylemde Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde kalan nüfus, "Türkler" ve "Türkleştirilebilir" olanlar (Çerkesler, Lazlar, Kürtler gibi Müslüman gruplar), yani "BİZ" ve bu "BİZ"e dahil edilebilecek olanlar ile "Türkleşemeyecekler" (Rumlar, Yahudiler ve Ermeniler gibi gayri Müslim cemaatler) olmak üzere ikiye ayırır..." Aktar araştırmasını yaparken, Dışişleri ve Maliye Bakanlığı arşivlerinin araştırmacılara kapalı olması nedeniyle, Amerikan ve İngiliz arşivlerinden yararlanmak zorunda kalmış. Aktar, resmi arşivlerle yetinmeyip döneme tanıklık etmiş kişilerin anılarına, dönemin yerli ve yabancı basınına ve hatta azınlıklara dair hakim önyargıyı yansıtan karikatürlere de başvurmuş. Türkiye'de "devletin azınlıklar üzerin düşen gölgesi"ne bir örnek oluşturan Varlık Vergisi uygulamasını toplumsal hafızanın kenarlarından merkezine taşımayı amaçlayan bu kitabın ilginizi çekeceğini umuyoruz.+''+Ayhan Aktar
Adıgey Cumhuriyeti Yasaları
Anayasa, Anayurda Dönüş, Vatandaşlık ve Yatırımlar Mevzuatı, Çeviri-Düzenleme: Fahri Huvaj, Adıge Yayınları, Temmuz 2000, 110 sayfa. +''+ Bu kitapta 19. yüzyılda açılan ulusal yaraların elden geldiğince sarılabilmesine olanak sağlamak üzere Adıgey Cumhuriyeti tarafından atılmış bulunan somut adımları, oluşturulmaya çalışılan yasal ve yönetsel altyapıları izleme fırsatı bulacaksınız. Kitapta yer alan metinlerin birçoğu Adıgece'den, bazıları da Rusça'dan çevrilmiştir. Bu metinlerin bir kısmı 1 Ağustos gününün "Anayurda Dönenler (Repatriantlar) Günü"ilan edilmesi vesilesiyle 1998 yılında Adıgey Cumhuriyeti tarafından 4 dilde yayımlanan "ANAYURDA DÖNÜŞ, YASALAR-YÖNETMELİKLER" adlı kitapta yer almıştır. Kitap 4 ana bölümden oluşuyor. Birinci bölümde Rusya Federasyonu merkezi bildiri ve yasa metinlerinden alıntılar yer almakta. İkinci Bölüm ise Adıgey Cumhuriyeti'nin Anayasası'nı içeriyor. Üçüncü bölümde Anayurda Dönüş ve Vatandaşlık Mevzuatı ele alınmış. Burada Adıgey Cumhuriyeti Anayurda Dönüş ve Vatandaşlık Yasası, Anayurda Dönüş ve Vatandaşlık Hakkına ilişkin yönetsel düzenlemeler, Anayurda Dönenlere Yardım Vakfı Tüzüğü yer alıyor. Dördüncü ve son bölümde de Adıgey Cumhuriyeti Yatırımlar Yasası sunuluyor. Kitabı hazırlayan Araştırmacı-Avukat Fahri Huvaj; "Kitabın yakın ve uzak gelecekte Anayurda dönmeyi düşünenlerle, kendisi anayurda dönemeyecek olsa bile oradan kopmak istemeyen, orada mülk edinmek, yatırım yapmak isteyen Türkiyeli Adıgeler ve genel olarak Türkiyeli yatırımcılar için yararlı olacağına inanıyor ve bunu diliyorum" diyor. Anavatanla ilişkilerimizin sıcak tutulması açısından önemli yeri olan bu kitaptan faydalanacağınızı umuyoruz.+''+Fahri Huvaj
Kafkasya Yazıları
Tarih Edebiyat Kültür ve Sanat Dosyası +''+ Çiviyazıları Yayınları tarafından yayınlanan ve Kafkasya tarihi, edebiyatı, politikası, sanatı ve kültürü üzerine telif ve çeviri yazılar içeren derginin Danışma Kurulu'nda Ömer Büyüka, M. Recai Özgün, Yaşar Bağ, Ali Çurey, Sefer Berzeg, Tarık Cemal Kutlu, Özalp Göneralp, Ali İhsan Aksamaz, Hayri Ersoy, Semih Dağıstanlı, Muazzez Yavuz, Murat Papşu yer alıyor. Kafkasya Yazıları bu sayısını Çeçenya'ya ayırmış. Yerli ve yabancı yazarlardan gelen katkılarla bu konuda Türkiye'de yapılmış en kapsamlı dosyalardan biri oluşturulmaya çalışılmış. Kafkasya Yazıları çalışanları, bilgiyi değerlendirmek ve olaylara ilişkin kendi görüşlerini aktarmak yerine, katılmasalar da yazılara aynen yer vermişler. Bu sayıda, California Üniversitesi-Berkeley öğretim üyelerinden Kafkasolog Johanna Nichols'dan iki araştırmaya yer verilmiş. Perit Kumuk'un çevirisiyle sunulan "Azınlıklar Yol Ayrımında" başlıklı araştırmada yazar, Kuzey Kafkasya Halklarının Sorunlarını ve geleceğe yönelik olasılıkları ayrıntılı biçimde tartışmaya açıyor. Nichols'un ikinci araştırması olan "Vaynahlar"da ise, Çeçen ve İnguş kültürlerinin ayırdedici yanları, tarihleri ve dilleri tanıtılıyor. Kafkasya Yazıları Fransa temsilcisi Seyid Tuğul'un da iki araştırması var bu sayıda. Tuğul'un Nazilerle işbirliği yaptıkları gerekçesiyle ülkelerinden sürülen halkların trajedisini araştıran "Sürün Bunları" adlı dosyasının bir bölümünü oluşturan "Vaynahların Sürgünü" başlıklı yazı, sürgün dönemini belgelere dayanarak gözler önüne seriyor. "Çeçenya, Dağıstan ve Vahhabilik" yazısında ise taze haberler ve yorumlara yer verilmiş. Kafkasya'da Temel Anlaşmazlıklar, Olga Vasilyeva ve Timur Muzayev tarafından 1992 yılında yazılan bir yazı. O dönemdeki sorunları ve çeşitli olasılıkları araştıran bu makale de sorunların bugünkü durumuyla kıyaslamak bakımından ilgi çekici olabilir. Çeçenya'da Savaş adlı yazıda ise, Colombia Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olan araştırmacı Michael Reynolds da Çeçenya'daki Savaşı değerlendiriyor. Arşiv bölümünde Tarık Cemal Kutlu'nun Çeçence'den yaptığı bir çeviri var. Saidan Mohmadan İbrahim tarafından yazılan bu yazıda Çeçenlerin geleneksel yönetim anlayışı ele alınmış. Çeçenistan'da yaşananlara farklı bir yaklaşım getiren Yalçın Karadaş'ın yazısı ise "Çeçenlerin Yüzüne Bakamıyorum". ADRES: Sakız Sk. No: 6/9 Bahariye Kadıköy İstanbul TEL: (0 216) 347 05 62-330 83 16+''+Kaffed
Çerkes Masalları
Çerkes Masalları, Türkçesi: M. Yasin Çelikkıran, Redaksiyon: Fahri Huvaj, KAF-DER Yayınları, Ankara 2001. +''+ Çerkes Masalları kitabı esas olarak Adığey Cumhuriyeti'ndeki Sosyal Bilimler Araştırma Enstitüsü tarafından derlenen, değerli araştırmacı ve bilim adamı Xhut Şamseddin öncülüğünde düzenlenip 1990 yılında Maykop'ta yayımlanan Adığe Pşısexer/Adığe Masalları adlı kitaptan yapılmış bir seçkidir. Kitap 150 masal ve halk söylencesinden rahmetli T'eşü Yasin Çelikkıran tarafından seçilip Türkçe'ye çevrilmiş 37 masal ve söylenceyi içermektedir. Yasin Çelikkıran, 1927 yılında Gaziantep'te doğdu. Şapsığ boyundan olan T'eşü M. Yasin Çelikkıran, orta ve lise öğrenimini Galatasaray Lisesi'nde tamamladı. İ. Ü. Hukuk Fakültesi'ne girdi fakat ailevi problemlerden dolayı ayrıldı. Yüksek Öğrenimini İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi'nde tamamladı. İİTİA Galatasaray İktisat ve İşletmecilik Yüksek Okulu'nu bitirdi. Türkçe ve Adığece dışında Fransızca ve İngilizce bilen Yasin Çelikkıran, 39 yıl süreyle devlet hizmetinde çeşitli görevlerde bulundu. Emekli olduktan sonra 1991 yılında "Türkçe-Adığece, Adığece-Türkçe Sözlükler" Maykop'ta, 1994 yılında da "Çerkes Atasözleri ve Deyimleri" kitabını İstanbul'da, yayımladı. 1996 yılında aramızdan ayrılan T'eşü Mehmet Yasin Çelikkıran, İstanbul'da şimdiki Bağlarbaşı derneğinde 11 yıl genel sekreterlik yaptı ve uzun yıllar çeşitli dernek çalışmalarında bulundu. Daha sonra Ankara Kuzey Kafkas Kültür Derneği'nde bu çalışmalarına devam eden Çelikkıran, Türkiye Çerkesleri içinde birçok ilke imza atmış değerli bir aydın ve yurtseverdi.+''+M. Yasin Çelikkıran
Kafkas Kartalı-İmam Şamil Destanı
Babıali Kültür Yayıncılığı, İstanbul, Temmuz 2000 +''+ Kitapta, hayatı roman ve filmlere konu olan İmam Şamil'in, Kafkasya'da başlattığı hürriyet mücadelesi anlatılmaktadır. Yazar Murat Yeşil, yaptığı üç ayrı araştırma seyahatinde, İmam Şamil'in doğup büyüdüğü evi, savaştığı meydanları gezmiş. Kafkasya'nın bağımsızlık mücadelesi ve İmam Şamil konularında uzman kişilerle görüşmüş, anlatılan hatıraları ve hikayeleri değerlendirmiş. Murat Yeşil, 1951'de Eskişehir-Akhisar'da doğdu. İngilizce öğretmenliği yaptı. Daha sonra İ. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Basın Yayın Yüksek Okulu'nda Gazetecilik ve Halkla İlişkiler'de yüksek lisans ve doktora yaptı. 1991'de Londra City University'de ingiliz gazeteciliği üzerine eğitim aldı. 1993 yılından beri gazetecilik ve yazarlık hayatına New York'ta devam etmektedir. Çeşitli konularda çok sayıda araştırması, dizi yazıları ve makaleleri yayınlanmış bulunmaktadır. İhlas Holding Yönetim Kurulu Başkanı Enver Ören'in desteğiyle uzun yıllar araştırmalar yapan yazar, İmam Şamil'in hayatını daha önce de Türkiye gazetesinde iki ayrı dizi yazısıyla ele almıştı.+''+Murat Yeşil
Kafkas Halkları’nın Özgürlük Savaşı
"Bizimle doğrudan doğruya savaş alanında karşılaşın.", dedi General. "İşte o zaman, sayınız ne kadar fazla olursa olsun sizi yeniriz. Fakat şimdi bir arı sürüsü gibi çevremizde uçuşarak bizi taciz ediyorsunuz ve biz de, karşılık vermek üzere etrafa baktığımızda kimseyi göremiyoruz." diye ekledi, gülerek. Ve ardından bir avuç barutu havaya saçarak, "işte otlardaki bu taneler kadar bulunmaz oluyorsunuz." dedi. +''+ 19.Yüzyıl'ın Kafkas-Rus Savaşları'nda tarih sahnesine ismini yazdırmış ünlü Rus komutanlardan General Velyaminof, o dönemdeki tükenmek bilmez sıcak çatışmalardaki çaresizliği işte bu şekilde dile getiriyor Ruslar adına. Kimliği üzerine bir takım kuşkular da olsa, "Kafkas Halkları'nın Özgürlük Savaşı" adlı biyografik yapıtın sunumunda kitabın ve aynı zamanda Velyaminof'a ait bu ve bunu gibi bir çok anektodun yazarı John Longworth'un, İngiltere'de serbest gazetecilik ile uğraşmış aristokrat kökenli ve varlıklı bir İngiliz vatandaşı olduğu ifade ediliyor. Gene kitabın Türkçe çevirisini de yapmış olan Sedat Özden'in kaleminden çıkma sunumdan öğrendiğimiz kadarıyla Longworth, 1837-1838 yıllarında Kuzey Kafkasya topraklarında bulunmuş. Kitabın bazı kısımlarında ısrarla vurgulandığı üzere, o dönemde Rusya'nın kendi topraklarına sürekli olarak dahil etmek üzere uğraşı verdiği halklara desteğini her fırsatta göstermekten diplomatik bir kurnazlıkla çekinmeyen Osmanlı ve İngiltere hükümetleri ile yazarın resmi anlamda herhangi bir ilişkisi yok. Ancak Longworth'un, sıcak savaşın tam beşiğinde olan özgürlükçü Kuzey Kafkasyalılar'ın dindaşları Osmanlı ve Avrupa'da büyük prestij sahibi İngiltere Devleti'nden ısrarla ve kusursuz donanımlı Rus ordusuna karşı şiddetlenen bir çaresizlikle askeri ve politik yardım beklediği sırada bu savaş topraklarına ayağını basması, Çerkes insanına hiçbir hükümeti temsilen değil, yalnızca seyahat ve bireysel yardımda bulunma amaçlı gelmiş olduğunu anlatmakta bir hayli güçlük çekmesine neden oluyor. Yine de Longworth'un bu iddiasına bir okuyucu olarak tam anlamıyla inanmanız zor olabilir. Kitapta sürgün öncesi Kuzey Kafkasya kültürü ve Çerkes genel karakterine dair çok ilgi çekici ayrıntılara rastlamak mümkün. Örneğin Savaş döneminde General Velyaminof tarafından yazılmış, tehdit ve hakaret boyutuna varan söylemler içeren bir mektubun Çerkes elçilerince, savaş bölgesinde kabile thamadelerine getiriliş olayı söz konusu. Velyaminof'un tehdit dolu bu "son uyarı" mektubuna Çerkesler'in ne denli alaycı ve küçümseyici bir ifadeyle yaklaşmış oldukları, Çerkes yapısındaki belirgin özelliklerin okuyucuya neredeyse "koklatıldığı" satırlarla dile getirilmiş. Bakın, Longworth bizlere bu karakteri nasıl aktarmış: "... bu bildiri ... abartılı küfürler ve tehditler ile sadece Çerkesler'in kalplerine korku ve dehşet saçma amacını taşımaktadır. Eğer General de bizim gibi, mektubunun Meclis'e (Xase) okunması sırasında sık sık yükselen aşağılayıcı kahkahaları duysaydı sanırım ki o da, bu yazdıklarından dolayı büyük bir utanca kapılırdı." (s.94). Yine yazardan, tarihçi Pallas'ın Çerkes Pşıları'nın davranışlarının, Avrupa'daki şövalye tavırlarına çok benzemekte olduğundan Kabardeyler'in Töton şövalyelerinin kurduğu bir koloniden geldikleri gibi ilginç bir savı ileri sürdüğünü öğreniyoruz. Yazar kitabın çoğu kısmında İslam öncesi ve sonrası Çerkes kültürünün ve Çerkes kabilelerindeki adalet sisteminin çok doyurucu değerlendirmelerini yapıyor. Yönetimdeki resmiyet yoksunluğuna karşın kabileler arası hukuk düzeninin kusursuz işleyişine Longworth'un gözlemleriyle tanık olacaksınız. Henüz on altı yaşında "tley" olmayı seçmiş bir gencin cansız bedeninin köyüne getirilişindeki seremoniler, Kuzey Kafkasya'nın dağlık ve ormanlık alanlarına daha hakim olabilmek amacıyla Ruslarca kurulmuş, ancak bir hapishane halini almaktan fazlası olamamış soğuk duvarlı kaleler, yemek sonunda tüketilen hayvanın kürek kemiğine thamadelerce bakılarak yapılan kehanetler, Kafkasya'da düzenli ordu kurulamamış olmasının ardında yatanlar ve hatta Wuig'in çoğumuzca bilindiği şekilde ayaklarla yapılan figürlerin öne çıktığı değil, gövdenin bir takım dalgalanmalarının temelini oluşturduğu bir dans olduğu savı ve daha nice ilginç sürgün öncesi savaş izlenimlerini İngiliz yazarın kaleminden çıkan bu satırlardan okuma fırsatı bulacaksınız. Rey Yayıncılık'ın yayınladığı kitabı bulunduğunuz ildeki derneklerden ve www.kafder.org.tr yoluyla temin edebilmeniz mümkün. +''+John Longworth
Çerkes Radyosu
Sürgün, muhaceret ve asimilasyon korkusu... Bunlar her dönemde Çerkes toplumunun temel sorunlarını oluşturmuştur. 21 Mayıs 1864 yılında yaşanan elim sürgünden bu yana muhacerette yaşayan biz Türkiye Çerkesleri bir varolma mücadelesi vermekteyiz. Gelişen ve hızla büyüyen global dünyada bu hızlı gelişime kayıtsız kalmaksızın geçmişimizden birkaç parçayı güne ve yarına taşıma çabasındayız hepimiz. +''+ Hiç susmasın istiyoruz pşıne sesimiz. Hiç bitmesin istiyoruz dansımız, düğünümüz ve hep hatırlansın istiyoruz soykırımla dolu sürgünümüz. Bu amaçlar doğrultusunda 21 Mayıslarda biraz daha çok çıksın diye sesimiz çeşitli etkinlikler düzenliyoruz. Boğazımıza düğümlenen sözcüklerle birer birer saydığımız bu yılların önemini anımsamaya, kalbimizde hissettiğimizin dışında başkalarına haykırmaya, yaklaşık 10 yıl önce başladık. Peki neydi bizi bu haykırışlara sürükleyen? Neden sadece yüreğimize akıtmadık gözyaşlarımızı? Neden paylaştık acımızı "bizden" dediklerimizle? Belki daha fazla sığdıramamıştık yürekleri dağlayan bu soykırımı içimize... Belki de asimilasyon denilen girdabın içine sürüklendikçe yok oluşun çaresini aramaya çalıştık birbirimize kenetlenerek. Peki etkili olmuş muydu ve oluyor muydu haykırışlarımız ve çırpınışlarımız her 21 Mayıs sonrasında?! Muhaceret en büyük vurgunu dilimize yaptı. Susturuyorlar bizi günden güne! Bir halkın yok oluşu dilini unutmasıyla başlar. Sadece büyüklerimizin ve köy kültürü almış gençlerimizin konuştuğu Çerkesce giderek erimekte. Belki de bizden sonraki nesillerde tamamen yok olacak. Ubıhçayla başlayan bu yok oluş giderek diğer dillerimizi de içine alarak devam etmekte. Sırada ne var? Belki coşkuyla dinlediğimiz müziğimiz, belki de hiç bitmeyecek sandığımız dansımız! Asimilasyon sürecini biraz olsun frenlemek için yaşadıklarımızı ve Çerkes gerçeğini sadece bizden dediğimiz insanlarla paylaşmak yerine sesimizi tüm dünyaya duyurmalıyız. Son yıllarda Türkiye'de yapılan birtakım eylemlerle oluşmuş olumsuz imajımızı değiştirmek ve Çerkeslerin kim olduğunu diğer insanlara aktarmak adına birşeyler yapmalıyız. Daha geniş kitlelere ulaşıp kendimizi ifade edebileceğimiz en iyi platform medyadır. Sesimizi daha etkili duyurabilmek için neden Çerkesce yayın yapan bir radyomuz olmasın? Bu konu son günlerde AB Uyum Yasaları kapsamında gündemde yer almış ve bu çerçevede anadili öğrenme ve yayın hakkı yasalaşmıştır. Bu konu hakkında radyolar konusunda uzman olan gazeteci hemşehrimiz Sayın Fuat Uğur bir araştırma yapmış ve Çerkesce yayın yapan bir radyo sahibi olabilmenin koşullarını bizlere aktarmıştır. Bu yazıyı sizlere paylaşmak istedik. "ÇERKESLER RADYO İSTİYOR MU? FREKANS İHALESİ VE KRİTERLER Son günlerin yoğun gündeminde arada kaynadı gitti. "Özel Radyo ve Televizyonların Kanal ve Frekans Tahsis Şartları ve Bunlara İlişkin İhale Usulleri" yönetmeliğinde değişiklik yapıldı. Çok önemli değişiklikler getirdi yeni yönetmelik.Bugüne dek, mevcut düzenlemelere göre gelecekte yapılması plânlanan ama nedense bir türlü gerçekleşemeyen, kâbusa dönmüş FREKANS İHALESİ'ne 1995'e kadar radyo ve televizyon kurmak için başvuruda bulunanlar katılabiliyordu.Şimdi bu değişti. Yeni düzenlemeye göre, Nisan ya da Mayıs 2003'te yapılması muhtemel (öyle açıklanıyor) bir frekans ihalesine artık dosyası ve başvurusu bulunmayanlar da katılabilecek. Televizyonların ihalesine geçen yıllarda MGK bile müdahil oldu, bir RTÜK başkanının başı yendi. Dolayısıyla bu iş için devler ve kurtlar sofrasında miniklerin esamisi bile okunmayacak görünüyor ama bir yandan da AB standartları, para dışında bazı kriterlerin devreye girmesi gerekiyor. Buna değineceğiz ama ben yine uzmanlık alanım olan radyoların durumuna geçeyim. Radyolar cephesinde biliyorsunuz tam bir kargaşa yaşanıyor. Örneğin İstanbul'da şu anda yayın yapan 117 radyo istasyonu var. Oysa 88-108 frekans aralığında gerekli teknik şartlara göre her frekansın arasında 300 kHz bulunması gerçeğinden yola çıkarak bu sayının 39'a inması gerekiyor. RTÜK tarafından açıklanan bilgilere göre radyo ihalesi sonucunda bu sayı 39'a inecek. Ama öte yandan bir de fiilen yayın yapmayan ve dosya üzerinden varlığını sürdüren 60'tan fazla da radyo var. Yeni yönetmeliğe göre dışarıdan katılımlar da olabilecek ve 39 frekanslık radyo ihalesine yaklaşık 300 başvuru katılabilecek. Üstelik 39 frekansın en az 7 tanesi TRT'ye verilecek. Geriye kalıyor 32. Evet 32 radyo frekansına 300 başvuru, işin özeti bu. Öte yandan yönetmelikte yapılan değişiklikle radyo sahiplerine bir imkân daha tanındı. Bilindiği gibi radyo yayınlarında üç temel kategori var: Yerel radyolar: İlçelerde yayın yapmak üzere başvurular Bölgesel radyolar: Türkiye'nin 7 coğrafi bölgesinden birinde yayın yapmak ve her coğrafi bölgede 8 ara istasyon kurma hakkına sahip bulunan radyo başvuruları Ulusal radyolar: Türkiye'nin tamamında yayın yapmayı amaçlayan radyo istasyonları. Bu radyolardan bölgesel ve ulusal olanlar uydu yayın izni ve lisansı almak durumundalar. Eski yönetmeliğe göre önceden kim hangi kategoriden başvuruda bulunmuşsa onu değiştiremiyordu. Şimdi bu zorunluluk da ortadan kalktı ve değiştirme fırsatı tanındı. Yani yerel bir radyo, bölgesel ya da ulusal olmak için başvurabilecek ama ihalede eski hakkından da vazgeçmek zorunda. Yani ihaleyi kazanamazsa evdeki pirinçten de olabilir. İHALE SAVAŞI Burada asıl mesele ihalenin hangi kriterlere göre yapılacağı. Mevcut koşullarda düzenlenecek bir ihale, güçsüzlerin ezileceği, güçlülerin radyolarına radyo katacakları bir sonuca yol açabilir. Bu nedenle bir takım KRİTERLER konulmalı. Örneğin: Tekelleşmeye izin verilmemeli: Arkasında büyük sermaye grupları olanlar ayıklanmalı ve bir radyo ile sınırlanmalı Azınlıklara, inanç gruplarına, sivil toplum kuruluşlarına, yerel yönetimlere, alternatif gruplara ya da çevreci kuruluşlara da yerel, bölgesel ve ulusal kontenjanlar ayrılmalı. Bir büyük sermaye grubu en fazla bir ulusal veya bir bölgesel radyoya sahip olabilmeli. Bir adet mikserin başından yayın yapan radyolar, yani gerekli teknik koşulları yerine getirmeyenler ihaleye girmemeli. U LUSAL GÜVENLİK BELGESİ için işi ciddiye alan radyoların anası ağladı. Bu belgeyi alamayanlar da ihaleye katılamamalı. Evet, sağlıklı kriterlerle uygulanırsa ancak demokratik bir yayın platformu oluşabilir. Aynı durum televizyonlar için de geçerli ama televizyonlarda uydu platformlarıyla belli sermayeler koyup yayın yapma imkanı bulunuyor. Tabii yapılacak tek iş uydu lisansı almak. ÇERKESLER NE YAPABİLİR? Çerkesler için Türkiye'de bir radyo istasyonunun büyük önemi var. Anadilde yayın hakkı gerçi şu anda belirsizlikler içeriyor ama bu ilanihaye böyle kalacak değil. Daha geniş açılımlarla anadilde yayın hakkı hayata geçecek mutlaka. Öte yandan iletişim ve bir halk olabilmenin en önemli araçlarından biri sayılmalıdır radyo. Bu yüzden şimdiden yapılacakları şöyle sıralayabiliriz: Geniş bir kampanya başlatılarak Frekans İhalesine hazırlanmak üzere sermaye oluşturulur. 2003 yılı itibariyle bir bölgesel radyonun ödenmiş sermayesinin 210 milyar lira, yerel bir radyonun ise ortalama 60 milyar lira olması gerekiyor. Frekans ihalesi sonucunda, yukarıda anlattığım gibi yayın yapamayacak duruma gelen radyolar(Yüzlerce) ellerindeki cihazları satmak zorunda kalacaklar. Bu yüzden stüdyo ve verici donanımı sağlamak çok daha ucuza mal olacak. İkinci el belki ama başlangıç olarak en optimal sonucu verir. Radyo kurma konusunda eğer ciddi hareket edilebilirse, Avrupa Birliği ve Kafkasya'dan maddi ve manevi destek alabilme imkanı doğabilir. Bunun ön çalışmaları başlatılmalıdır. İstanbul dışındaki illerde yerel radyo ihalesi ise çok daha ucuza mal olacaktır. Örneğin, Samsun, Kayseri, Bolu, Düzce, Adapazarı, Bursa, Eskişehir, Maraş, Sivas gibi illerde bu konuda çalışma başlatılabilir. Evet, radyo kurmaya niyetimiz varsa, hiç durmamalıyız.Eğer üzerimizde 1864'de ve 1920'de geçirdiğimiz travmaların etkisi hâlâ devam ediyor ve biz kımıldayabilmek için hep birilerini bekleyeceksek yapılacak da bir şey yok demektir.+''+Fuat Uğur
Çerkesler ve Medya
Nart Dergisi'nin Medya konulu 32. Sayısı için çeşitli medya organlarında Kuzey Kafkasya ve Çerkesler ile ilgili yapılan bazı çalışmalarda emeği geçen Sayın Çetin Öner, Sayın Fuat Uğur ve Sayın Mithat Bereket ile röportajlar yaptık. Kendilerine bizleri kırmayarak sorularımızı içtenlikle cevapladıkları için teşekkür ediyor ve bu keyifli röportajları siz Nart dergisi okuyucularına sunuyoruz. +''+ ÇETİN ÖNER p> Nart: Sn. Öner, Prens Ali'nin öncülüğünde gerçekleşen belgeselin yapılmasındaki amaçlar nelerdi? Bu proje kimin fikriydi ve kimlerden destek alındı?p> Çetin Öner: Bu belgesel gerek Türkiye'de gerekse yurtdışında çok az bilinen Kadim Kültürlerin başında gelen Kafkas Kültürünü ve Kafkas Halklarını tanıtmak amacıyla yapılmıştır. p> Proje, Sayın Muhittin Ünal'la benim düşüncemizdi.Nart: Proje oluşumu ve çekim aşamasında ne gibi sorunlar yaşadınız?p> Çetin Öner: Oluşum sırasında önemli bir fırsatı kaçırdık. Benim düşüncem, projeye Ürdün Prensi Ali tarafından sağlanacak maddi desteğin, KAFDER aracılığı ile ve benim yönetmenliğimde gerçekleştirilmesiydi. Ne var ki Prens Ali'nin arkadaşı bir hanımın devreye sokulmasıyla önce KAFDER'in aracılığı ardından benim yönetmenliğim devreden çıkartıldı. Ben yine de yetersiz bir çekim ekibi oluşturulmasına karşın, gerek çevremi, gerekse kendimi illegal olarak devreye soktum ve yer yer çekimleri yönlendirdim, yönetime müdahale ettim. Proje, o bütçeyle epeyi zorladı bizi. Ne var ki gerek Kafkasya'da, gerek Türkiye'de büyük kolaylıklar, büyük destekler sağlandı. Çekimlere ara verilmesi, tempomuzu düşüren bir faktör olarak devreye girdi. Bir de buna ekibin amatörlüğü eklenince benim tasarladığım hedeften önemli sapmalar oldu. Birçok düşüncemi filme aktaramadım. Sonunda, son çekimlere de katılmadım, montaja da müdahale edemedim. p> Çekim ekibi benim önerilerimi kendilerince kotarmaya çalıştılar. Ama proje yamalı bohçaya döndü. Film ise temposu ağır, aşırı uzun bir biçemi yansıttı ekranda.Nart: Çekim yapılan ülkelerin belgesele karşı yürüttükleri politikalar neler olmuştur?p> Çetin Öner: Ürdün Prensi Ali'nin katkıları yadsınamaz. Ne var ki benim bulunmadığım dönemlerde gerek yapımcıdan, gerekse ekipten kaynaklanan Prens Ali'nin bir anlatıcı biçiminde kullanılması genel yaklaşıma aykırı bir biçime dönüştürdü filmi. Ürdün'deki Çerkesler çok yardımcı oldular. Kafkasya'dakiler ise ellerinden geleni yapmaya çalıştılar. KAFDER yönetimi de her türlü belgeyi, bilgiyi sağladı ekibe.p> Nart: Belgeselin gösterimi sırasında sorunlar yaşandı mı? Geniş kitlelere ulaşılabildi mi?p> Çetin Öner: Belgeselin gösterimi tam bir skandal oldu. Binlerce kişi kapıda kaldı, içeri giremedi. İkinci bir gösterimde de Atatürk Kültür Merkezi doldu, taştı. Ama belgeselin bir tek kopyası bile bize verilmediğinden Türkiye'de ancak yapımcı ve Loreena McKennitt'le CNN'de bir söyleşi yapılarak geçiştirildi. Geniş yığınlarla buluşamadı ne yazık ki. p> Nart: Gösterim sonrası ne tür tepkiler alındı?p> Çetin Öner: Ürdün'de ne gibi tepkiler alındı bilemem ama benim TRT'deki meslektaşlarımla AKM'de birlikte izledik filmi. Onlar da Prens Ali sahnelerini uzun ve gereksiz buldular. Süreyi uzun buldular. Ben de filmin sorumlularına bu eleştirileri iletmekle yetindim. En beğenilen bölüm benim önerimle filme konan Loreena McKennitt'in şarkısına yapılan klipti. Ama genel kanı "parayı veren düdüğü çalmış" saptamam oldu.p> Nart: Kafkas kökenli bir yönetmen olarak sizin bu tür başka bir çalışmanız olacak mı?p> Çetin Öner: Bizim, KAFDER'le birlikte düşündüğümüz "Kafkasya Belgeseli", benim TRT için çekeceğim "Dağlara Yazılıdır" filminin çekim öncesi ve çekim sonrasında kotarılacak olan bir projedir. p> Öncelikle "Dağlara Yazılıdır" var. Senaryosu tamamlandı. Birkaç milyon dolarlık bir bütçeye gereksinimim var. TRT kurumu altyapıyı sağlayacak, özellikle teknik ekipman ve donanımla belli oranda bir maddi katkıda bulunacak. Geri kalan parayı bizler bulmaz zorundayız. Yazışmalarımız ve çalışmalarımız sürüyor. 2003 yılı içinde çekime başlamayı düşünüyorum. Uluslar arası teknik ve estetik bir düzeyi hedefliyorum. Fransa, Rusya, Polonya, Macaristan, Almanya ve Kanada ile işbirliği olanaklarını araştırıyoruz. TC Kültür Bakanlığı'nın katkılarını sağlamaya ve Avrupa Topluluğu'nun bu konudaki destekleme fonlarına da başvuracağız. Filmi Kafkasya ve Türkiye'de çekmek istiyoruz. Adigey, Kabardey ve Çerkesya'nın malzeme, insan ve sanatçı katkılarını bekliyoruz; oradaki dans ve müzik grupları ile çalışmak istiyoruz.FUAT UĞUR p> Nart: Sayın Uğur National Geographic dergisinde yayımlanan Kuzey Kafkasya ile ilgili çalışmanız öncesi Çerkesler ile ilgili başka çalışmalarınız oldu mu?p> Fuat Uğur: Basında Çerkeslerle ilgili çalışmalarım 1990 yılında başladı. Güneş Gazetesinde çalışmaya başladığım yıldı ve Bağlarbaşı derneğinde tanıdığım arkadaşların katkılarıyla dönemin en çok satan gazetelerinden biri olan Güneş gazetesinde 5 günlük bir yazı dizisi yayınlandı. Türkiye'de ulusal bir gazetede böyle bir yazı dizisi ilk kez gerçekleşmişti ve beni neredeyse yüzlerce kişi telefonla aradı. Kimi yazı dizisinde sözünü ettiğim Çerkesçe kaseti sordu, kimi ağlayarak benimle tanışmak istediğini söyledi.p> Ardından bir iki ay sonra Nalçik'te düzenlenen 1. Uluslararası Çerkes Festivali'ne davet edildim. Türkiye'den iki otobüslük bir heyetle (Ben heyete Sarp sınır kapısında katıldım) Kaberdey-Balkar'a gittik. Dönüşte oradaki izlenimlerimi yine 4 günlük bir yazı dizisiyle Güneş'te yayınlattım. Bu arada orada yaptığım görüşmelerden bazıları da haber olarak gazetenin haber sayfalarında çıktı. Örneğin hala Cumhurbaşkanı olan ve o zaman da Cumhurbaşkanlığı makamında oturan Valeri Gogo ile yaptığım röportaj da gazetenin ilk sayfasından verildi.Güneş'in ardından Star Televizyonu'nda muhabir olarak çalıştım. Bu süre içinde Türkiye'ye gelen Nalmes Müzik Topluluğunun haberlerini yaptım. Topluluğun televizyonun sabah haberlerinde konuk olmasını sağladım. Nokta dergisindeki haber müdürlüğüm sırasında ise Muhittin Ünal'ın Kurtuluş Savaşı'nda Çerkesler adlı kitabını kapağa taşıdık. Kitaptan yola çıkarak yaptığımız habere ek olarak Sayın Ünal'la yaptığım söyleşi de dosya içinde yer aldı.Sonuçta daha sonraki gazetecilik yaşamımda da çalıştığım gazete ve televizyonlarda küçük büyük, birçok habere imza attım ama epeyce uzun sürer. Başlıcalar bunlar. Nart: Bu çalışmayı yapmaya nasıl karar verdiniz? Siz mi öneride bulundunuz yoksa dergiden bu konu hakkında araştırma yapmanız mı istendi?p> Fuat Uğur: Bu çalışma için bana National Geographic dergisinden teklif geldi. Onlar böyle bir işi yapabilecek, hem Çerkesleri ve Kafkasya'yı bilen, ilişki kurabilecek, hem de gazetecilik niteliklerine sahip bir yazarla çalışmak istediklerini Türkiye'deki Çerkes Profili başlıklı araştırmanın yürütücüsü Doç.Dr. Ayhan Kaya'ya söylemişler. O da beni önermiş. p> Nart: Eğer Kafkas kökenli olmasaydınız bu tür bir araştırmaya derginizde yer verilir miydi?p> Fuat Uğur: Ben National Geographic'de çalışmıyorum. Oraya yalnızca bu proje üzerine, 'free lance' bir iş yaptım. Başka projelerde birlikte olabilirim ama kadrolu değilim. Zaten National Geographic'in çalışma sistemi bunun üzerine kurulu. Tüm yazarları neredeyse telifle, dışarıdan iş yapmaktalar. Yani Kafkasya üzerine böylesi bir çalışma yapılmasının temel sebebi benim Çerkes olmam değil, tamamen dergi editörlerinin seçimi. Bu doğal, çünkü onlar da Türkiye'deki Çerkes kimliğinin çok iyi farkındalar ama bu kimliğin Türkiye sınırları dışında bir de anavatan toprağı olduğu gördüler. Gazetecilik ve dergicilik de bunu gerektirir.p> Nart: Kuzey Kafkasya seyahatinizde hangi bölgeye gideceğinize nasıl karar verdiniz?p> Fuat Uğur: Daha önce de söylediğim gibi topraklarımız üzerinde belli bir fikre sahibim. Adıgelerin, Ahazların ve Abazaların (Karaçay-Çerkesk'te yaşayanlar) yaşadığı toprakları esas aldım. Bu yüzden de Kuzey Kafkasya topraklarının ÇERKESYA olarak adlandırılması bana doğru geldi. Bu sözcüğün Türkiye'deki yasal kısıtlamalar nedeniyle derneklerde kullanılmaması, anavatan topraklarının aynı adla anılmasını engelleyemezdi takdir edersiniz. Çerkesya topraklarının sınırlarına ait bilgileri de tarih bize veriyor: Kıyı boyundan Hazar'a uzanan bir ülke Çerkesya. Sınır Hazar denizi kıyılarına dek ulaşmıyor şüphesiz. Ama kıyı boyu Şapsığlardan, Abazalara, Kabardey-Balkar ülkesinin ötesine kadar uzanan bir coğrafyadan söz ediyoruz. Yol haritamıza esasında Abhazya'yı da katmıştık ama vaktimizin az olması sebebiyle ve Abhazya'ya yapılacak giriş çıkışlarda zaman kaybedeceğimiz endişesiyle vazgeçtik. Oraya da artık bir dahaki sefere gideriz.p> Nart: Bu seyahat sonrası ekip olarak izlenimleriniz neler olmuştur?p> Fuat Uğur: Seyahat ekibinde benim dışımda yukarıda sözünü ettiğim Doç.Dr. Ayhan Kaya da vardı. Tabii bir de fotoğrafçımız. Manuel Çıtak. Ermeni asıllı bir Türk vatandaşı ve ünlü bir fotoğrafçı. Ancak Kafkasya'ya son derece yabancıydı. Dünyanın pek çok yerini görmüştü ama bu topraklara adımını atmadığı için de tamamen bana bağımlı çalışmak zorundaydı. Oysa National Geographic'de çıkan işlerde yazar ile fotoğrafçı ayrı ayrı çalışırlar. Amaç yazıya uygun fotoğraflar konulması değildir. Farklı izlenimlerin farklı gözlerlerle aktarılmasıdır. Bu seyahatten önce tahmin edersiniz ki çeşitli bağlantılar yaptım. Sonuçta gideceğimiz yer hakkında en ayrıntılı bilgiye ben sahiptim ve aradan koskoca 12 yıl geçmişti. O nedenle ekibimiz çok iyi karşılandı bir kere. Hemen buradan belirtmeliyim ki Huade Adnan, Cetaw İbrahim, Yediç Mehmet, Yıldıray Yağan, Leyla ve Beycan Şen çifti, İmdat Kip'in inanılmaz desteklerini ve yardımlarını gördük. Bu arada Hikmet Albayrak ve Hakkı Kurmel'in misafirperverliklerini söylemem gerek. Kurdukları iki fabrikayı da gezdik. Çok önemli yatırımlar gerçekleştirmişler. p> Bir kere şunu söylemeliyim ki 12 yıl önce bu ülkelere gitmiş biri olarak önemli bir mesafe kat edilmiş. İlk gittiğimde insanların aylık gelirleri 2-3 dolar arasında değişiyordu. Bugün yine ortalama yaşam standardında kaliteli tüketim eşyaları çok fazla yok ama aylık ortalama gelir 150 dolara yükselmiş durumda. Sonuçta eğitimin, şehir içi telefon konuşmalarının ve sağlık harcamalarının sıfır, ısınma, elektrik, su ve ulaşımın da neredeyse bedavaya yakın olduğu bir ülkede doğal olarak geçim standardı göreceli olarak daha da yükseliyor.Yoksulluğu ve zenginliği yan yana görmek mümkün. Yazıda da sözünü ettiğim temiz ve özenli olsa da çok eski giysileri içindeki yaşlı insanlar içimi burktu. Genç erkeklerin tamamen siyah ve deri elbiseler giyiyor olması ise moda. Ama özellikle Adıgey'de Slavlar Birliği'nin varlığı beni biraz endişelendirdi. Slavlar Birliği'nin kurulmuş ve Rus milliyetçiliği temelinde politika yapıyor olmasının temelinde bir parça da Adıgelerin payı var. Evet, Adıgeler "Bu ülke bizim" demenin rahatlığı içindeler ve onlara karşı zaman zaman sert davranabiliyorlar. Ancak görüştüğüm fakat yazıda yer vermediğim Slavlar Birliği Başkanı Kanavalova "İyi güzel, Adıgelerin size olan davranışlarından sürekli şikayet ediyorsunuz da benim asıl merak ettiğim şu. Siz neden bu topraklardasınız, bunu hiç sorguladınız mı? Adıgelerin yaşadığı sürgün travmasından haberdar mısınız?" şeklindeki soruma aynen şu yanıtı verdi: "Evet, ben tarih profesörüyüm ve bundan 138 yıl önce Adıgelerin yaşadığı sürgün travmasının ne demek olduğunu biliyorum. Onların acılarını yüreğimde hissediyorum ama biz de bu toprakları isteyerek gelmedik. Bizi Sovyet döneminden itibaren burada yaşamamız için yerleştirdiler. Başka gidecek yerimiz de yok". Beni asıl şaşırtan Adıgelerin Slavlar Birliği ile resmi düzeyde temas kurmamaları oldu. Sevindiren olay da Hazret Şovmen'in Cumhurbaşkanı seçilmesiydi. Biz gittiğimizde seçim henüz yapılmıştı ve Şovmen Moskova'daydı. Benim de akrabalarımın yaşadığı Penekes köyünün yakınlarında tüm köylülerin bedava tedavi gördüğü hastaneyi de Şovmen yaptırmış ve işletiyordu. Ancak köylük arazinin ortasında adeta İstanbul'un en lüks hastanelerinden biri yükseliyordu. İçine de girdik. Servis çok iyiydi. Şovmen bana göre Adıgey'i kalkındıracak tek kişi. Şovmen'in döneminde artık Maykop'ta bir "Hırsızlar Mahallesi" daha türeyeceğini sanmıyorum.Karaçay-Çerkesk'teki hayal kırıklığı Nalçik'teki canlılıkla yerini umuda bıraktı. Karaçay-Çerkesk, uzun uzun konuşulması ve değerlendirilmesi gereken bir ülke. Orada beni çok etkileyen bir yer vardı. O da böyle bir ülkede Mercuri gibi bir fabrikanın varlığıydı. Eski Cumhurbaşkanı Stanislav Derev'in fabrikası uluslar arası standartlardaydı. Derev'in Kafkas köpeklerinin neslinin tükenmemesi için kurduğu çiftlik ise mükemmeldi. Nalçik ise 12 yıl evveline göre hayli gelişmiş, canlanmış ve tam bir büyük kent havasına girmişti. Sinemaların önünde kızlı erkekli uzun kuyruklar sabahın erken saatlerinden başlıyordu. Mağazalar, hiper marketler, kafeler ve lokantalarla kent geç saatlere kadar canlıydı. Havanın güneşli olduğu saatlerde Lenin caddesine çıktığımızda bir ara kendimizi Champs Elysee'de sandık. Genç kızlar, kadınlar inanılmaz derecede şık ve güzeldiler. Erkekler ise yine siyah kazak, siyah deri ceket ve siyah pantolonla endamlarını gösteriyorlardı. Bana göre iticiydiler. Zaten tüm Rusya'da olduğu gibi ekonomi Çerkes ülkelerinde de kadınların sırtında yükseliyor. Kadınlar çok çalışkan, hayata daha sıkı bağlı. Erkekler ise daha tembel ve alkolle barışıklar. Nalçik'teki üniversitenin önünde kızlı erkekli öğrencilerle genel ahvali konuşmak istedik. Bir tek erkek öğrenciyi konuşmaya razı edebilmek için alnımızın damarı çatladı. Kızlar alabildiğine cesur, güler yüzlü, açık sözlü ve hoş sohbettiler. Bu farklılık bana çok ilginç geldi. Nalçik'te adam başına neredeyse bir polis düştüğünü yazmıştım zaten. Ama rüşvet mekanizmasını bu denli ilerletmiş olmaları gerçekten çok can sıkıcı. Bizim Manuel (Adıgeler ona Yermel Cale diye seslendi gezi boyunca) bir ara yalnız başına takılmak istedi. Karşıdan karşıya geçerken yabancı olduğunu anlayan bir polis ona ceza kesmiş. Hiçbir dilden anlaşamadıkları için de Manuel cebinden çıkarıp 5 ruble vermiş. Beş ruble orada dilencilere verilen bir para. Yani canımı sıkan sadece rüşvet almaları değil, aynı zamanda 5 rubleye varıncaya dek "ihtiyaç" içinde olmaları. Demokrasi kültürü konusunda da epey mesafe kat etmeleri gerektiği açık. Ama bu aynı zamanda Rusya'nın da en önemli sorunu.Nart: Bu seyahatten siz, Kafkas kökenli biri olarak nasıl etkilendiniz?p> Fuat Uğur: Ülkemi bir kere daha görmekten çok hoşnudum. Atalarımın yaşadığı topraklarda bize benzeyen, annemin, babamın ve tüm akrabalarımın dilini konuşan insanlarla bir arada olmak beni kere daha şaşırttı. Türkiye'den yüzlerce kilometre uzakta, bir başka toprağa "burası benim anavatanım" deme duygusu çok tuhaf. Belirttiğim gibi küçüklüğümden beri işittiğim konuşmaları etrafımda çok sıradan bir şekilde duymak da öyle. Galiba bu etki başkalarında da olmalı. Nitekim Nalçik'de yine polisin para istediği bir Türkiyeli Çerkes, oraya henüz gitmenin heyecanıyla kırık dökük Adıgecesiyle "ben de Adıgeyim, bu ayıp değil mi?" demiş. Polisten aldığı yanıt ise şöyle: "Burada Adıgelerden yüzbinlerce var. Peki biz nasıl para kazanacağız?" şeklinde olmuş. Doğru ya da fantezi. Duygularınız ne olursa olsun hayatın bir başka gerçekliği daha var. Ona da hazırlıklı olmak gerek.p> Bu arada yine National Geographic'da da yer aldığı gibi Maykop yakınlarındaki Penekes köyünde kendi akrabalarımı buldum. Deguf sülalesinden biri olarak Ali Deguf ve ailesiyle geçirdiğimiz saatler çok dokunaklıydı. Şimdi bağlantımız devam ediyor onlarla.Nart: Seyahatiniz sırasında ekibinizin ve sizin başınızdan geçen en ilginç olay ne olmuştur?p> Fuat Uğur: Bu seyahatten dönüş bizim açımızdan tam bir kâbus oldu. Sorunuzdaki "en" sözcüğü bunu anlatmam gerektiğini bana hatırlattı. Dönüşte Nalçik havaalanında gizli servis elemanlarınca tam dört saat boyunca yüzlerce soru sorularak sorguya çekilmemiz, eşyalarımızın didik didik edilerek aranması ve yerlere saçılması bizi hem çok üzdü, hem de endişelendirdi. Ben bu olayı National Geographic'da yazmamayı yeğledim. Biraz kişiseldi, biraz da açıkçası Çerkesliğim nedeniyle böyle bir şey yazmadım. Doğru mu yaptım bilmiyorum. Bunda oradaki gizli servis elemanlarından birinin "bunları yazarsanız, burada size yardım edenler hakkında iyi şeyler olmaz" demesi de etkili oldu belki. Sebep her neyse yazmadım ve bundan pişman değilim. Ama bu dergi daha lokal ve en azından çıplak gerçekleri bilebilmemiz açısından bizlere daha farklı imkanlar sunuyor. Buradan bu olayı başımdan geçen "en" ilginç olay olarak size aktarmak istedim.p> Nart: Derginin Mayıs ayı sayısı yayınlandıktan sonra tirajınızda bir artış söz konusu oldu mu? Bunu neye bağlıyorsunuz? Dergi bünyesinde bu tiraj artışını,K.Kafkasya ile ilgili yapmış olduğunuz çalışmaya bağlayanlar oldu mu? Buna bağlı olarak bu tür çalışmaların arttırılması talebi geldi mi?p> Fuat Uğur: National Geographic zaten Türkiye'nin en çok okunan dergilerinin başında geliyor. Satışı kimi zaman 100 bin sınırlarını zorluyor ve geçiyor da. Doğrusu benim yazımın çıkmasından sonra satışında ne kadar bir artma meydana geldi, sormadım. İlgide belli bir artış olduğunu söylediler ama daha fazla ticari işlerine burnumu sokmak istemedim. Bu yüzden sorunuza tatminkar bir yanıt veremeyeceğim. Ama şunu söylemeliyim ki bir ticari kuruluş sonuç itibariyle yayın kuruluşu da olsa ticari çıkarlarını düşünür. Eğer bir satış potansiyeli olduğunu görmeselerdi böyle bir teklifle bana gelmezlerdi.p> Nart: Sayın Uğur çalışmanız sonrası aldığınız olumlu yada olumsuz eleştirilerden bahseder misiniz? Bu eleştiriler doğrultusunda bizimle ilgili başka çalışmalar yapmayı düşünüyor musunuz?p> Fuat Uğur: Dergi okurlarından inanılmaz derecede güzel eleştiriler geldi. Benimle tanışmak isteyen ve telefon bırakanlar oldu. Bazılarıyla tanıştım da. Eleştirilerden biri National Geographic'nın bir sonraki sayısında yer aldı. Bu eleştirinin en güzel yanı yazan kişinin "Ben yazıyı okumaya başlayınca bir yabancı tarafından yazıldığını sandım. Hem bizi bu kadar iyi biliyor hem de objektif. Ama sonra devam ettiğimde anladım ki Türkiye'den bir yazar. Bu beni çok sevindirdi" mealinde cümleler içeren bir mektuptu bu. Olumlu eleştiriler arasında en çok bu hoşuma gitti çünkü ben en başta nesnel ve oradaki fotoğrafı yansıtmaya karar vermiştim. Tabii bu fotoğraf birçoğumuzun beklediği gibi değildi... Çünkü genellikle şimdiye dek Kafkasya izlenimleri, gerek bizim dergilerimizde, gerekse ulusal basında(Buna benim Güneş'teki yazı dizilerim de dahil) hep Çerkeslerin güzel gelenekleri, güzel Çerkes kızları, yiğit ve sırım gibi vücudu olan Çerkes delikanlıları, pırıl pırıl akan şelaleler, dağlarda otlayan koyunlar, koşan doru atlar düzlemindeydi. Misafirperverlik, yemekler vb. hikayeleri anlatan yazılar da hayatın bir parçasıydı ama gerçek yüzünü yansıtmıyordu. National Geographic, en başta bir turizm tanıtma dergisi değil. Bu dergilerde, turizm broşürlerindeki ve takvimlerdeki fotoğrafları, yazıları göremezsiniz. ABD'den yazan Billur Uluışık da bunun farkında ve ABD'de bu tür yazılara "travel writing" denildiğini belirterek beni kutlayanlar arasındaydı.p> Ancak Marje gibi e-group'larda çok ağır suçlamalarla karşı karşıya kaldım. İstenen fotoğrafla karşılarına çıkmamıştım ve çok kızmışlardı. Üstelik o fotoğrafta daha nice olumsuzluklar yoktu. Bir örneğini yukarıda anlattım. Hayat dağlara, folklor kıyafetleri içindeki Çerkes kızlarına ve erkeklerine bakarak geçmiyor. Hayattaki en önemli amacımız düğün yapmak ve misafir ağırlamak değil. İşte hep o bilinenin dışındakileri okurun önüne getirdik. Ancak şunu söyleyebilirim ki yer darlığı nedeniyle daha uzun ve hatta 6-7 sayfa daha yazabilirdim. Fotoğraflarda ise bence konulması gereken birkaç fotoğraf daha vardı dergiye. Ancak bunlara ben karışamadığım, fotoğraf editörleri tarafından seçildiği için etkili olamadım ne yazık ki. Telkinlerim ise pek sonuç vermedi. Sözünü ettiğim fotoğraflar ve yazının daha geniş hali de National Geographic'in web page'inde yer aldı.Nart: Kuzey Kafkasya'nın doğru tanıtımı adına yapmış olduğunuz bu çalışma bir Çerkes olarak sizce yeterli mi? Bildiğiniz gibi Türk kamuoyunda Çerkesler savaşlar ve bir kısım sözde radikal hareketler ile gündeme getiriliyor. Hakkımızdaki bu olumsuz kanıyı düzeltmek ve Çerkes halkını doğru tanıtmak için sizce ne gibi çalışmalar yapılmalıdır?p> Fuat Uğur: Bu çalışmalar tabii ki yeterli değil. Çerkeslerin kendi sorunlarını duyurmada, kendi meselelerini halletmede basını etkin bir araç olarak kullanmaları gerekli. Ancak bunun henüz iyi yapılabildiği söylenemez. Bunun bazı yöntemleri var ama bu işi yapacak olanlarla Çerkes kamuoyunda etkin olanların bir araya gelip güçlerini birleştirmeleri gerekli. Hala yakalanan bazı teröristler Türkiye kamuoyunda Çerkes olarak duyuruluyor. Aslına bakarsanız Allahtan genel kamuoyunda Çerkesler hakkında diğer etnik gruplar gibi olumsuz bir izlenim yok. Bugün Türkiye'de göğsünü gere gere "Ben Çerkesim" diyemeyen kimse var mıdır? Bence yok, herkes Çerkes olmaktan gurur duyduğunu söylüyor ve bunu duyan diğer milletlere mensup insanlar da bizlere saygıyla yaklaşıyorlar. Üstelik de herkes kendi ailesinde bir miktar Çerkes kanı olduğunu ispat edinceye kadar akla karayı seçiyor. Bu sözlerim diğer milletlerin daha az değerli olduğu anlamına gelmesin. Biz bunun kıymetini bilmeli ve bu genel sevgiyi olumlu yönlere kanalize edip maksimum düzeyde yararlanmalıyız. Önümüzde uzun bir yol var. Derneklerimizin işbirliği en üst düzeye yükselmeli. Sivil toplum kuruluşları her alanda faaliyet göstermeli, özellikle AB uyum yasaları doğrultusunda çıkarılan ana dilde yayın ve öğrenim konusunda etkin çalışmalar yapmalıyız. p> MİTHAT BEREKETp> Nart: Sn. Bereket, sizi başarılı bir araştırmacı-gazeteci olarak takip ediyor ve başarılı çalışmalarınızı / programlarınızı zevkle izliyoruz. Sizi, Çerkesler ve Kafkasya ile ilgili programlar yapmaya iten nedenler nelerdir merak ediyoruz. p> Mithat Bereket: M. Ali Birand ile '32. Gün'de çalışırken, kendisi Brüksel'de diplomatik haberler yapıyordu. Benim ise araziye gitme, oralarda haberler yapma isteğim vardı. O sırada Abhaz-Gürcü Savaşı patlak vermişti ve Abhazlar Suhumi'yi aldığında Suhumi'ye giren ilk gazeteci ben olmuştum. Beni Çerkesler ile tanıştıran maalesef savaş muhabirliği ve Abhaz-Gürcü Savaşı olmuştu. Şamil Basayev ile görüşmem, oralarda haber peşinde koşuşturduğum sıralarda oradaki insanlarla olan diyaloglarım ilgimi artırıcı sebepler. Tabii Gudauta ve Kuzey Karadeniz Bölgelerine gittikçe ilgim daha da artıyordu. Savaş muhabirliği isteğim, arazide bulunmayı tercih edişim beni bu tür programlar yapmaya iten nedenler olmuştu. p> Nart: Çerkesler ve Kafkasya ile ilgili programlar yapmadan önce hakkımızda bilgileriniz nelerdi?p> Mithat Bereket: Türkiye'ye döndüğümde buradaki Çerkesler ile bağlantıya geçtim. Zaten anne- baba Antakyalı olduğu için yani Antakyalı olduğumuz için ve bu bölge, Çerkeslerin Suriye, Lübnan, Ürdün'e geçişlerinde kullandıkları önemli bir yol olduğu için bağlantılarımız tanışmışlıklarımız vardı. Antakya, Çerkesler ile bağlantıları kuvvetli olan bir şehirdir. Orada çok fazla Çerkes yaşar ve biz onları tanırdık. Hatta benim büyük büyükbabam Suphi Bereket, Osmanlı zamanında Suriye Cumhurbaşkanlığı yapmış ve o dönem Suriye'ye yerleştirilen Çerkesler ile yakından ilgilenmiş birisidir. Ayrıca evlilik ilişkileriyle akrabalık bağlarımız bile olduğunu biliyorum. Bizim akrabalarımızdan bazıları Çerkesler ile evlenmiştir, onlardan birisi de benim teyzemdir. Eşi Adapazarı'ndan Abhaz kökenlidir. Yani kısacası Çerkesleri önceden de tanır ve çok beğenirdim. Aile sohbetlerimizde bekar olduğum için bir "Çerkes kızı" ile evlenmem yönünde annemden yoğun baskı bile görmekteyim. İstanbul'da görüştüğüm çok fazla Çerkes dostum var. p> Nart: Bizim hakkımızda yaptığınız programlardan sonra ne tür tepkiler aldınız?p> Mithat Bereket: Yaptığım programlarla Kuzey Kafkas Sorununu / Çeçenistan Sorununu Türkiye'ye ilk tanıtanlardanım. Yaptığım her programda genellikle böyle oluyor, ele alınmayan bir konuyu ele alarak gündeme getiriyorum. Çerkeslerle ilgili yaptığım programların da üç tür yankısı oldu. Bunlardan ilki, bu programları o bölgenin insanının seyrediyor olması. Bu insanlar programları seyrediyor ve bunlara sahip çıkıyorlar. Programların sonunda bizleri arayarak destek olduklarını bildiriyorlar. Konuya yakınlık hissediyorlar. İkinci yankısı ise, Türk izleyicisi tarafından oluyor. Türk izleyici bilmediği kendine aktarılmayan bu çok önemli konuları, gelişmeleri takip edebiliyor ve bilgi sahibi olabiliyorlar. Üçüncü yankı ise çok önemli başka bir açı, bu programların bürokratlar/hükümet yetkilileri ve Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından izleniyor olması. p> Türkiye'de çoğunlukla yaşayan bir halk ile ilgili bir program yaptığınızda bu seyrediliyor. Ne zaman sizinle ilgili bir program yapsam izlenme oranım artıyor. Ben de şunu biliyorum ki, bugün Abhazya'da yaşayan Abhazlardan daha fazla Abhaz, Türkiye topraklarında yaşıyor. Bu ilginç ama aynı zamanda gerçek bir durum. Nart: Medyanın içinde yer alan biri olarak Çerkes halkının yaşanan savaşlar ve radikal hareketler dışında Türkiye'de tanınması hakkında neler düşünüyorsunuz?p> Mithat Bereket: Ortada neyin ne olduğunu bilmeyen o kadar çok yazar var ki. Uzmanlaşma şart. Bir konuda haber yaparken veya yazı yazarken neyin ne olduğunu bilmeniz gerekmektedir. Çeçenler otel basıyor, baskın yapıyor, terörist Çeçenler söylemlerinin insanlar tarafından nasıl algılanacağı haber yapan kişi tarafından maalesef düşünülmüyor, hiçbir derinliği olmayan yüzeysel haberler yapılıyor. Bu konuda mutlaka uzmanlaşma şart. p> Benim bu konulardaki araştırmalarım savaşlarla başladı ama daha sonra kültür ile devam etti. Kültürün içine girdim, gördüm, tanıdım ve çok sevdim. Kafkas Günleri Kapsamında Cemal Reşit Rey'de yapılan gösteriye katılmıştım. Beni müthiş etkiledi, çok beğendim. Keşke sonuna kadar kalabilseydim, ve doya doya seyredebilseydim. Bu tür etkinliklerle kültürünüzü tanıtabilir, daha fazla insanın tanımasını sağlayabilirsiniz. Kuzey Kafkasya'da yaşayan Kafkas kökenli insandan daha çoğunun Türkiye'de yaşadığını biliyorum. Baskı grubu oluşturmalı, lobi faaliyetlerinde bulunmalısınız. Bu anlamda örgütlülük şart. Örgütlü hareket etme ve güç birlikteliği yapmak zorundasınız. Belki de Türkiye'deki ünlülerle ortak bir çalışma yapılabilir, böylelikle ortaya çıkabilirsiniz. Profesyonel reklam şirketleriyle tanıtım programları yürütebilirsiniz. Tanıtmanız, anlatmanız gereken müthiş bir kültürünüz var ve yapabileceğiniz şeyler çok fazla. Dansınızdan, müziğinize, yemeklerinizden sosyal yaşantınıza kadar pek çok farklı alanda tanıtım organizasyonları yapabilirsiniz. Kültürel değerler için yapılması gereken tanıtımları artırmalısınız. Baskı grupları oluşturmayı ve lobi faaliyetlerini güçlendirmeyi ihmal etmemelisiniz. Nart: Atlas ve National Geographic dergilerinde Kuzey Kafkasya ve Ürdün diyasporasındaki Çerkeslerin yaşamlarını konu alan haberlerin yayınlanması sonrası dergilerin tirajlarında meydana gelen artış gibi sizin programlarınız sonrasında da izlenme oranlarında bir artış söz konusu oldu mu? Bunu nelere bağlıyorsunuz? p> Mithat Bereket: Tabii ki Türkiye'de yaşayan belli bir grubun anavatanları hakkında haber yaptığınızda bu ilgi görüyor ve izlenme oranı artıyor. Atlas ve National Geographic'de çıkan yazıları ben de okudum ve tirajlarının artmış olabileceğini ben de tahmin edebiliyorum. Bu anavatana duyulan özlemin, kendini ifade etmenin başka bir yolu olsa gerek. p> Nart: Kuzey Kafkasya'ya haber amaçlı gidişlerinizde gördüğünüz yerler ve Kafkas halkı ile ilgili edindiğiniz izlenimleriniz nelerdir?p> Mithat Bereket: Kafkasya'da hemen hemen her yeri gördüm. Ukrayna'dan Soçi'ye, Çeçenistan'a kadar pek çok yerde bulundum. Bir tek Elbrus'a çıkamadım ve dağ köylerini ziyaret edemedim. Yüreği büyük insanların olduğu yer Kafkasya. Abhaz pasaportu alıp, kafa dinlemeye oralara gitmeyi çok istiyorum. p> Bu programları hazırlarken Çeçenistan'a izinsiz girmiştim. Abhazya'da ve Çeçenistan'da Şamil Basayev ile görüşmelerim oldu. Bu yüzden iki sene Rusya'ya giremedim. Ruslar beni kara listeye almışlardı. Orada olduğum sürece Çeçenler bana yardım etti, gizli servis peşimizdeydi, aranıyordum ve onlar beni korudular. Kuzey Kafkasya'ya her gidişimde oradaki insanların samimiyeti, saygısı beni hep etkilemiştir. Nart: Dışardan bakan biri olarak, anavatan Kafkasya ile Türkiye'de yaşayan Çerkesler arasında nasıl bir fark gözlemlediniz?p> Mithat Bereket: İşte şapka çıkardığım başka bir konu da budur. Kafkasya'daki Çerkesler ile buradakiler aynı. Gelenekler çok güzel korunmuş. Oradakiler ile buradakiler arasında fark göremedim, bu gerçekten müthiş bir şey. Adetler, müzikler, danslar, düğünler, cenaze törenleri hep aynı. Şahit olduğum pek çok düğün çok güzeldi. Herkes çok saygılı ve çok ölçülüydü. Bu yazıyı okuyacak olan Türkiye'deki Çerkes gençlerine şunu iletmek isterim ki, oraya gittiklerinde hiç yabancılık çekmeyecekler. Çünkü Ankara'ya gittiğimde gördüm ki bu tür kültürel etkinlikler devam ettiriliyor. Bu beni çok sevindirdi. Kültür korunmaya çalışılıyor, aktarım çok güzel. Saygı uyandırıcı bir şey bu. p> Nart: Genel olarak dünyaya baktığımızda küreselleşme ile birlikte birtakım değişim süreçleri yaşanıyor. Bu değişim süreçlerini dikkate alacak olursak, kültürel kimlikler varlıklarını sürdürebilecekler mi?p> Mithat Bereket: Tarihte insanları bir arada tutan üç dikişten söz edilebilir. Bunlardan birincisi ideolojidir. Aynı gelir seviyesine sahip insanlar, aynı tüketimleri yapıyorlar. Aynı tip yaşıyorlar. Ortak yaşam şartları ideolojileri doğuruyor. Yakın zamana kadar ideoloji dikişi çok önemli idi. Sovyetlerin dağılmasıyla birlikte bu dikiş patladı. İkinci dikiş ortak inanç sistemi. Bu sistem içerisinde radikaller var, ılımlılar var. Üçüncü dikiş ortak bir etnik gruba bağlı olma bilinci. Yani ortak bir tarihe bağlı olmak /milliyetçilik. Kimi zaman bu dikişlerden birisi öne çıkar, kimisi geride kalır. Kimi zaman diğeri öne geçerken, bir diğeri patlayıverir. Milliyetçilik ileri gittiğinde bir ülke parçalanabilir, hatta yok olabilir. Örnek Kosova. Din öne çıktığında fanatikleştiğinde çok zararlı olabilir. Tabii bu bahsettiğim durum çok aşırı durumlar. Hiçbir zaman aşırıya kaçılmamalıdır. p> Ben inanıyorum ki kültürel kimlikler varlıklarını sürdürecekler. Nart: Avrupa Birliği hakkında ne düşünüyorsunuz?p> Mithat Bereket: Avrupa Birliği çağdaş uygarlık düzeyi. Türkiye bu anlamda çağdaş uygarlığı hedeflediği için yüzünü Avrupa'ya çevirmelidir. Ama "ne pahasına olursa olsun" dememelidir. Kendisini kullandırmamalıdır. Brüksel'de her şey pazarlıkla yapılıyor. Zor günlerden geçiyoruz. Karışıklıklarımız çok fazla ancak bilinçli olmalı ve pazarlığımızı çok iyi yapmalıyız. Avrupa Birliği zenginlik, insanca yaşama standardı demektir. Uyum süreciyle elde edilen pek çok şey vardır. Mesela Kürtçe yasaktı eskiden. Kültürel kimlikler uyum süreciyle birlikte bir şeyler elde edecekler ve bu halkımızın insanca yaşama standartlarına ulaşma isteğini belki de bir nebze tatmin edecek. AB'ye girmek asıl amaç olmalı, ama çağdaşlaşma adına ne olursa olsun razıyız denmemelidir. Brüksel'de yapılan pazarlığa ortak olunmalı, istikrarlı, doğru yönetimlerle ağırlığımızı hissettirmeliyiz. Türkiye artık yönetim zaafını aşmalıdır. Eğer bu yönetim zaafı aşılırsa, Kafkas Sorunu da aşılacaktır. Türkiye'nin hala belirlemiş olduğu istikrarlı bir Kafkasya politikası yoktur, olmalıdır. Amerika Gürcüleri destekliyor, Rusya ise Abhazları... Yani her zamanki oyun yine oynanmaktadır. Türkiye ise bu konuda herhangi bir politika geliştiremiyor, bu konuda yeterli olamıyor. Karadeniz her zaman kapalı bir bölge , Türkiye orayı daha iyi tanımalı, oraya yoğunlaşmalıdır. p> Nart: Sn. Bereket size çok teşekkür ediyoruz, umuyoruz ki 26 Ekim 2002 Cumartesi Akşamı Gençlik Toplantısı bünyesindeki söyleşinizde daha detaylı olarak tartışabiliriz bu konuları. p> Mithat Bereket: Tabii ki. Ben teşekkür ederim. Gençlik Toplantısında gençlerle ve Çerkes dostlarımla birlikte olmaktan ben de memnuniyet duyacağım. p> Nart - 07/10/2002 [Röportajlar: Hicran Bolat, Guşef Yançatoral, Sine Göksoy, Nefin Huvaj]+''+Kaffed