Ana Dilinde İsmini Söyleyebildiğin Yemek En Güzel Yemektir

Aminat Tsıknıbe 1980 yılında Maykop Enstitüsünü bitirdi. Krasnodar Bilim Araştırma Enstitüsünde çalıştı. 1991 yılında biyokimya dalında kandidat oldu. 1993 yılından itibaren Kuban Tıp Akademisi Maykop şubesinde Biyokimya Bölüm Başkanı olarak görev yapmaktadır. Aşağıda Çerkes yiyecekleri üzerine dergimiz için hazırlamış olduğu makalesini okuyacaksınız. +''+ "İnsanlığın geleceği yiyeceğine bağlıdır" demiş Fransız bilimci Birile Savaren. Sağlığın korunmasında yemeğin büyük önemi vardır. İnsanı doğaya bağlayan ilk etken yemektir. Her halkın asırlar içerisinde üretip geliştirdiği gıdalar vardır. Gıdaların kaynağı, üretimi ve yeniş tarzları yiyecek sistemini oluştururlar. Her halk ve bölgenin kendine mahsus yiyecek sistemleri vardır. Bu sistemler o bölgenin iklimi, tarihi, dini, halkın etnik yapısı, sosyo-ekonomik faktörlere ve benzeri başka şeylere bağlıdırlar. Yiyecek insanın yaşamında her zaman için büyük önemli bir yer tutar. Sağlık da yiyecekle sıkıca ilgilidir. Sağlık için önemli olan alınan gıdanın azlığı veya çokluğu değil, o gıdanın oluşumunda yer alan yararlı maddelerin varlığıdır. Sözünü etmek istediğim Çerkes yiyeceklerinde bulunan sağlığa yararlı maddelerdir. Bununla ilgili ilk deneyleri Adiğe Cumhuriyeti Sağlık Müdürlüğünün laboratuarlarında yapmıştık. Bunu takiben Çerkes yiyeceklerinin yararlarını anlatan bir de kitap yayınladık. Bu çalışmaları Adiğe Cumhuriyeti Sağlık Müdürü ve tıp bilimleri doktoru Aslan Acıre Başkanlığında yapmıştık. Çerkesler daima et ve sütten yapılan yiyeceklere öncelik vermekteydiler. Etli yiyecekleri darı veya mısırdan yapılmış P'aste eşliğinde yiyorlardı. Bu yiyeceklerde bulunan albüminler birbirine uygun ve sağlık için yararlıydılar. Tavuk, hindi ve sığır eti ile sütten yapılan gıdalar albümin yönünden zengindirler. Ayçiçeği yağının Çerkesler arasında kullanımı pek eskiye dayanmaz. İlk zamanlarda ayçiçek yağını sadece hamurdan yapılan yiyecekleri kızartmada kullanıyorlardı. Çerkesler daha çok sütün kaymağından yapılan yağa önem veriyorlardı. Taze tereyağı lezzetli olduğu gibi sağlık içinde yararlıydı. "İngiltere'den ayrıldığımdan beri yediğim yağların içinde Çerkes tereyağından güzeline ve lezzetlisine rastlamadım" diyor İngiliz seyyah Bell. Çerkesler taze veya eritilmiş tereyağını mamrı p'aste ve bal eşliğinde yiyorlardı. Çeşitli ulusal yiyeceklerin hazırlanmasında da bunlardan yararlanıyorlardı. Hayvani ve bitkisel yağlardan yapılmış yiyecekleri de birlikte yemeninde büyük önemi vardı. P'asteyi imal ettikleri mısır yarmasında sağlığa yararlı yağ türleri çokça bulunmaktadır. Sütten yaptıkları yiyecekleri yoğurt, taze pişmiş ve kuru peynir olarak sayabiliriz. Eskiden Çerkesler şeker kullanmazlardı. Pasta, çörek, bisküvi türlerini yapmıyorlardı. Tatlı olarak baldan yararlanıyorlardı. Balın sağlığa yararını çok iyi bildiklerinden onu çokça tüketiyorlardı. Karbonhidrat içeren yiyecekleri ise darı veya mısır unundan yaptıkları P'aste idi. Yukarıda da belirttiğimiz gibi bu yiyecekler olmadan et ve süt mamullerini yemiyorlardı. P'aste sağlığa çok yararlı bir yiyecekti çünkü mısırda bulunan lifler bağırsakların iyi çalışmasını ve et ile sütte bulunan albüminlerin hızla vücuda dağılmasını sağlıyor. Burada Çerkeslerin öğle yemeklerinden ve sağlığa olan yararlarından söz etmek istiyorum. Örneğin P'aste eşliğinde tavuk şpsi veya kızartılmış koyun eti, yoğurt, kalmık çayı ve peynir Çerkeslerin öğle yiyeceklerindendir. Bu tür bir öğle yemeği ile vücut 45, 2-58, 6 gram Albümin, 64, 0-68, 0 gram karbonhidrat alıyordu. Bu miktarlar vücudun günlük albümin ihtiyacının % 64-83'ünü, Karbonhidrat ihtiyacının %16, 2-19'unu, yağ ihtiyacının %67-97'sini karşılıyorlardı. Bunlara sabah ve akşam yiyeceklerinde alınan bitkisel gıdalar da ilave edilince vücudun ihtiyacı tamamlanıyordu. Yiyeceklerde vitamin ve minerallerin bulunmasının da sağlık bakımından önemi büyüktür. Burada demir, fosfor, kalsiyum ve A vitamininin Çerkes yiyeceklerinde yeterli miktarda mevcut olduğunu belirtmek gerekmektedir. Bilimde ulaşılmış olan nokta itibariyle bu maddelerin azlığı veya çokluğu üzerine bir şey söylenemez. Sadece Çerkeslerin değil her halkın yiyecekleri insan için yararlıdır. Bu yiyecekler asırlar süren bir zaman dilimi içerisinde vücuda uygunluğu, lezzeti ve yararı denenmiştir. Yiyecekleri vücuda dağıtan fermentlerimiz bu yiyeceklere alışmışlardır. Büyük yararlarına ve güzel görünümüne rağmen üzüntüyle belirtmek isterim ki günümüzde Çerkes yiyeceklerinin yararlarının yeterince bilinmemesi, erin genlik ve zorluk gibi nedenlerle kaybolma eğilimine girdiklerini sanıyorum. Halbuki Çerkes yiyecekleri masraflı olmadığı gibi yapımı da zor değildir. Çerkes yiyeceklerinin yapımında kullanılacak malzemeleri her zaman her yerde bulmak mümkündür. Örneğin P2aste yapımında kullanılan unlar pazarlarda satılmaktadır. Ben bununla sadece Çerkes yiyecekleri yenmeli sonucunu çıkarmıyorum. Ancak merkezde Çerkes yiyecekleri olmalı diğer yiyecekler de onlara uyumlu olanlardan seçilmelidir diyorum. Çerkes dili ve geleneklerini kaybedince nasıl ki Çerkesliğini de kaybediyorsan, Çerkes yiyeceklerinin evde yapılmaması ve yenmemesi de Çerkeslik bakımından bir kayıptır. Bunun için de daha küçük yaşlarda çocuklar bu yiyeceklere alıştırılmalıdır. Sarımsaklı tuzun güzel kokusunu hissedemiyorsa, acı biberden tat alamıyorsa, "anamın şıpsı p'astes" diye her yerde özlem duymuyorsa, gençlerimize ailesini ve ulusunu başka ne ile sevdireceğiz?+''+Aminat Tsıknıbe

Ana Dilinde İsmini Söyleyebildiğin Yemek En Güzel Yemektir

Aminat Tsıknıbe 1980 yılında Maykop Enstitüsünü bitirdi. Krasnodar Bilim Araştırma Enstitüsünde çalıştı. 1991 yılında biyokimya dalında kandidat oldu. 1993 yılından itibaren Kuban Tıp Akademisi Maykop şubesinde Biyokimya Bölüm Başkanı olarak görev yapmaktadır. Aşağıda Çerkes yiyecekleri üzerine dergimiz için hazırlamış olduğu makalesini okuyacaksınız. +''+ "İnsanlığın geleceği yiyeceğine bağlıdır" demiş Fransız bilimci Birile Savaren. Sağlığın korunmasında yemeğin büyük önemi vardır. İnsanı doğaya bağlayan ilk etken yemektir. Her halkın asırlar içerisinde üretip geliştirdiği gıdalar vardır. Gıdaların kaynağı, üretimi ve yeniş tarzları yiyecek sistemini oluştururlar. Her halk ve bölgenin kendine mahsus yiyecek sistemleri vardır. Bu sistemler o bölgenin iklimi, tarihi, dini, halkın etnik yapısı, sosyo-ekonomik faktörlere ve benzeri başka şeylere bağlıdırlar. Yiyecek insanın yaşamında her zaman için büyük önemli bir yer tutar. Sağlık da yiyecekle sıkıca ilgilidir. Sağlık için önemli olan alınan gıdanın azlığı veya çokluğu değil, o gıdanın oluşumunda yer alan yararlı maddelerin varlığıdır. Sözünü etmek istediğim Çerkes yiyeceklerinde bulunan sağlığa yararlı maddelerdir. Bununla ilgili ilk deneyleri Adiğe Cumhuriyeti Sağlık Müdürlüğünün laboratuarlarında yapmıştık. Bunu takiben Çerkes yiyeceklerinin yararlarını anlatan bir de kitap yayınladık. Bu çalışmaları Adiğe Cumhuriyeti Sağlık Müdürü ve tıp bilimleri doktoru Aslan Acıre Başkanlığında yapmıştık. Çerkesler daima et ve sütten yapılan yiyeceklere öncelik vermekteydiler. Etli yiyecekleri darı veya mısırdan yapılmış P'aste eşliğinde yiyorlardı. Bu yiyeceklerde bulunan albüminler birbirine uygun ve sağlık için yararlıydılar. Tavuk, hindi ve sığır eti ile sütten yapılan gıdalar albümin yönünden zengindirler. Ayçiçeği yağının Çerkesler arasında kullanımı pek eskiye dayanmaz. İlk zamanlarda ayçiçek yağını sadece hamurdan yapılan yiyecekleri kızartmada kullanıyorlardı. Çerkesler daha çok sütün kaymağından yapılan yağa önem veriyorlardı. Taze tereyağı lezzetli olduğu gibi sağlık içinde yararlıydı. "İngiltere'den ayrıldığımdan beri yediğim yağların içinde Çerkes tereyağından güzeline ve lezzetlisine rastlamadım" diyor İngiliz seyyah Bell. Çerkesler taze veya eritilmiş tereyağını mamrı p'aste ve bal eşliğinde yiyorlardı. Çeşitli ulusal yiyeceklerin hazırlanmasında da bunlardan yararlanıyorlardı. Hayvani ve bitkisel yağlardan yapılmış yiyecekleri de birlikte yemeninde büyük önemi vardı. P'asteyi imal ettikleri mısır yarmasında sağlığa yararlı yağ türleri çokça bulunmaktadır. Sütten yaptıkları yiyecekleri yoğurt, taze pişmiş ve kuru peynir olarak sayabiliriz. Eskiden Çerkesler şeker kullanmazlardı. Pasta, çörek, bisküvi türlerini yapmıyorlardı. Tatlı olarak baldan yararlanıyorlardı. Balın sağlığa yararını çok iyi bildiklerinden onu çokça tüketiyorlardı. Karbonhidrat içeren yiyecekleri ise darı veya mısır unundan yaptıkları P'aste idi. Yukarıda da belirttiğimiz gibi bu yiyecekler olmadan et ve süt mamullerini yemiyorlardı. P'aste sağlığa çok yararlı bir yiyecekti çünkü mısırda bulunan lifler bağırsakların iyi çalışmasını ve et ile sütte bulunan albüminlerin hızla vücuda dağılmasını sağlıyor. Burada Çerkeslerin öğle yemeklerinden ve sağlığa olan yararlarından söz etmek istiyorum. Örneğin P'aste eşliğinde tavuk şpsi veya kızartılmış koyun eti, yoğurt, kalmık çayı ve peynir Çerkeslerin öğle yiyeceklerindendir. Bu tür bir öğle yemeği ile vücut 45, 2-58, 6 gram Albümin, 64, 0-68, 0 gram karbonhidrat alıyordu. Bu miktarlar vücudun günlük albümin ihtiyacının % 64-83'ünü, Karbonhidrat ihtiyacının %16, 2-19'unu, yağ ihtiyacının %67-97'sini karşılıyorlardı. Bunlara sabah ve akşam yiyeceklerinde alınan bitkisel gıdalar da ilave edilince vücudun ihtiyacı tamamlanıyordu. Yiyeceklerde vitamin ve minerallerin bulunmasının da sağlık bakımından önemi büyüktür. Burada demir, fosfor, kalsiyum ve A vitamininin Çerkes yiyeceklerinde yeterli miktarda mevcut olduğunu belirtmek gerekmektedir. Bilimde ulaşılmış olan nokta itibariyle bu maddelerin azlığı veya çokluğu üzerine bir şey söylenemez. Sadece Çerkeslerin değil her halkın yiyecekleri insan için yararlıdır. Bu yiyecekler asırlar süren bir zaman dilimi içerisinde vücuda uygunluğu, lezzeti ve yararı denenmiştir. Yiyecekleri vücuda dağıtan fermentlerimiz bu yiyeceklere alışmışlardır. Büyük yararlarına ve güzel görünümüne rağmen üzüntüyle belirtmek isterim ki günümüzde Çerkes yiyeceklerinin yararlarının yeterince bilinmemesi, erin genlik ve zorluk gibi nedenlerle kaybolma eğilimine girdiklerini sanıyorum. Halbuki Çerkes yiyecekleri masraflı olmadığı gibi yapımı da zor değildir. Çerkes yiyeceklerinin yapımında kullanılacak malzemeleri her zaman her yerde bulmak mümkündür. Örneğin P2aste yapımında kullanılan unlar pazarlarda satılmaktadır. Ben bununla sadece Çerkes yiyecekleri yenmeli sonucunu çıkarmıyorum. Ancak merkezde Çerkes yiyecekleri olmalı diğer yiyecekler de onlara uyumlu olanlardan seçilmelidir diyorum. Çerkes dili ve geleneklerini kaybedince nasıl ki Çerkesliğini de kaybediyorsan, Çerkes yiyeceklerinin evde yapılmaması ve yenmemesi de Çerkeslik bakımından bir kayıptır. Bunun için de daha küçük yaşlarda çocuklar bu yiyeceklere alıştırılmalıdır. Sarımsaklı tuzun güzel kokusunu hissedemiyorsa, acı biberden tat alamıyorsa, "anamın şıpsı p'astes" diye her yerde özlem duymuyorsa, gençlerimize ailesini ve ulusunu başka ne ile sevdireceğiz?+''+Aminat Tsıknıbe

Abhazya’da Son Durum

Sıcak savaş biteli dört seneyi aşkın bir zaman geçti. Sözde barış görüşmeleri başladı ve devam ediyor. Ne var ki Abhazya'daki gerçek durum bu yargıyı doğrulamıyor. Abhazya ile Gürcistan arasında imzalanan çeşitli anlamalarda, Abhazya’nın taraf olarak, yani bir suje olarak masaya oturduğu bir gerçektir. Bu anlaşmalarda, Abhazya’nın ve Gürcistan’ın yanısıra BM gözlemcilerinin ve Rusya’nın da imzaları söz konusudur. Bilindiği gibi Abhazya Cumhuriyeti diğer devletler tarafından tanınmadığı için de facto olarak mevcuttur. Ama bu durum Abhazya’nın kendisini dış dünyada temsil etmesi ve savunması için yetmiyor. +''+ Bu gün Abhazya Cumhuriyeti ve Abhazya halkına yoğun bir şekilde ambargo uygulanmaktadır. Basta ekonomik ambargo olmak üzere, seyahat özgürlüğü dahil bütün yaşamsal konularda, Abhazya’nın dış dünya ile bağlantısı kesilmiştir. Başlangıçta, bu ambargonun Çeçenya savaşı nedeni ile geçici olarak ve sınırlardan sızmaları önlemek için konulduğu Rusya Federasyonu yöneticileri tarafından kamuoyuna deklare edildiği halde, Çeçen savaşının bitmiş olmasına rağmen ambargo kaldırılmamıştır. Kaldırılmadığı gibi, yoğunlaştırılarak uygulanmaktadır. Nitekim BDT'ye mensup ülkelerin başkanlarının katılımıyla 28 Mart 1997 tarihinde Moskova'da yapılan toplantıda, ambargonun bütün yönleri ile devam etmesine karar verilmiştir. Ayrıca aynı toplantıda alınan bir başka kararla, Gürcistan ile Abhazya arasındaki güvenlik bölgesinin Ingur nehrinden Galidza nehrine kadar genişletilmesine ve barış gücü askerlerinin bu sahada görev yapmalarına karar verilmiştir. Bu kararın pratikteki anlamı, barış gücü askerilerinin Abhazya topraklarına doğru 15 km daha kaydırılmasıdır. Bu karar, Abhazya Cumhuriyeti ve Parlamentosu tarafından rededilmiş, kabul edilemezliği ilgili şahıs ve kuruluşlara bildirilmiştir. Zira, anlaşmalara göre Abhazya taraf olarak kabul edildiği halde, söz konusu kararlar alınırken Abhazya Cumhuriyeti'ne hiçbir şekilde danışılmamış ve toplantılara dahil edilmemiştir. Nitekim, 7 Nisan 1997 tarihinde, Abhazya Cumhurbaşkanı Vladislav Ardzinba tarafından Barış Gücü Komutanı General Babenkov'a yazılan bir yazıda, barış gücü askerlerinin güvenlik sahasında yapacakları herhangi bir değişikliğin Abhazya yöneticilerine bildirilmesi zorunluluğu belirtilmiş, bu ilkeye uyulmadığı takdirde yapılacak değişikliğin kabul edilmeyeceği açıkça ifade edilmiştir. Daha sonra bu gelişmeler üzerine 8 Nisan 1997 tarihinde, Abhazya’nın Geçrips bölgesinde, halkın yoğun katılımıyla gerçeklestirilen mitingde bu düşünceler dile getirilmiş, Abhazya'ya karşı yeni bir savaşın önlenmesi ve ambargonun kaldırılması istenmiştir. Bu anlamda kaleme alınan bildiriler BDT ülkeleri devlet başkanlarına, Kuzey Kafkasya Cumhuriyetlerinin yöneticilerine, Rusya Federasyonu yöneticilerine ve parti liderlerine gönderilmiştir. Ancak, bütün bu samimi ve hakli istekler gözönüne alınmadığı gibi, 14-15 Nisan 1997 tarihinde, Rostov santralından Abhazya'ya gelen telefon bağlantılarının tamamı kesilmiştir. Böylece Abhazya halkı ve yöneticilerinin dış dünya ile haberleşme hakları dahi ellerinden alınmıştır. Görülüyor ki, Abhazya halkı ve yönetimi her yönden acımasız bir şekilde sıkıştırılarak açlığa ve yalnızlığa mahkum edilmek istenmektedir. Bununla da amaç açıkça görüleceği üzere, Abhazya halkını zor durumda bırakarak, kendi iradesi ve isteki dışında, yaşamsal haklarını ortadan kaldıran bir anlaşmayı imzalamaya zorlamaktır. Bunun insan haklarına, devletler hukuku ilkelerine, taraflar arasındaki sözleşmelere, hak ve adalet duygularına ne kadar uygun olacağı hususunun takdirini kamuoyuna bırakıyoruz.    +''+Kaffed

Doğu ile Batı Arasında

14 Ağustos 1996 Gürcü birliklerinin Abhazya'ya girişinin 4. yıldönümü. Çoğu sivil binlerce insanin hayatına malalan bu yıkıcı savaş Abhazya’nın askeri zaferi ile sonuçlandı fakat istikrara veya gelecek hakkında netleşmeye yol açmadı. Rusya ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın (AGIT) aracılığında, Birleşmiş Milletler gözetiminde sürdürülen barış görüşmeleri, soruna politik çözüm bulunması ve mültecilerin evlerine dönmesi konularına yoğunlaştı. Görüşmelerin başlamasından iki buçuk yıldan fazla bir süre geçmesine rağmen henüz somut bir sonuç elde edilemedi. +''+ Sovyetler Birliği’nin kontrolsüz çözülüşü bölgenin jeo-politikasını kökten değiştirdi. Birleşmiş Milletler tarafından temsil edilen dünya topluluğu 15 yeni devleti tanımak zorunda kaldı ve böylece Sovyet devletinin yıkılışını pekiştirdi. Bu amaç doğrultusunda kendi kaderini tayin hakki sadece SSCB yıkıldığı zaman birlik cumhuriyeti konumunda olan idari ve bölgesel birimlere geçici olarak uygulanırken kutsal "toprak bütünlüğü" ilkesi feda edildi. Dünya topluluğu demokratik ilkeleri çiğneme pahasına daha fazla çözülmeye aniden karşı çıktı - iste bu dönemde [mevcut] Gürcistan hükümeti bir darbe ile yönetimi ele geçirdi. Adeta mitsel bir hale gelen kendi kaderini tayin hakkini gerçekleştirmeye çalışan ulusal gruplar, yeni devletlerin yaratılması seklinde olmasa bile, kendi haklarını koruyacak güvenceler bekleyebilirdi. Fakat gerçek hayat çok karanlık ve tehlikeliydi. Yeni kurulan devletlerde ulusal kurtuluş mücadelesinde bir dereceye kadar ilerici rol oynayan milliyetçilik eğiliminin çok güçlü olduğu görüldü. Eski Sovyet cumhuriyetlerinin bağımsızlığı yolunda itici güç olan ulusal düşünce ayni zamanda bu devletler için Asil'in topuğu oldu. Oldukça merkezi bir üniter devlet yaratmayı hedefleyen Gürcü politikası küçük ulusal grupların tasfiyesini amaçlayan politikanın merkezine yerleşti. Bu durumda Abhazya müttefikler aramak zorunda kaldı. Kuzeydeki güçlü komşuya -Rusya'ya- yaklaşma, Kuzey Kafkasya'daki etnik olarak yakın halklarla serbest ilişki kurma yolundaki doğal eğilimden olduğu kadar Rusya ile olan tarihsel bağlar ve güçlü bir destek sağlama isteğinden de kaynaklanıyordu. Abhazya’nın politikaları sadece ulusal varlığını koruma endişesinden değil, fiziksel varlığını koruma kaygısı tarafından belirleniyor. Rusya, daha önce olduğu gibi, Gürcistan'i elinde tutmak için Abhazya’yı yem olarak kullanmaya çalışıyor. Rusya politik ve ekonomik yaptırımlar yoluyla Abhazya’yı Gürcistan ile (bu sefer Federasyon Anlaşması temelinde) birleşmeye zorluyor. Bağımsız bir Abhazya, Rusya Federasyonu'nu oluşturan unsurlar için istenmeyen bir örnek oluşturabilir. Gürcistan, karşılığında, Rusya ve Bati arasında denge politikası izliyor. Gürcistan, ideal olarak, hem Hazar petrolünde geçiş hattı olan ve bütün bölge için önemli bir kavsak olan Abhazya’yı geri almak, hem de Rusya’nın varlığından kurtulmak ister. Batının tutumu bir noktada Rusya’nın ki ile çakışıyor - her ikisi de Gürcistan’ın toprak bütünlüğünü tanıyor. Fakat Bati, Rusya’yı bölgeden çıkarmak ve Rusya’nın güney sınırlarındaki etkisini pekiştirmek istiyor. Abhazya üzerine en büyük baskı, politik çözüme ulaşılmadan Gürcü mültecilerin dönmesi ihtimalidir. Eğer bir anlaşma yapılırsa, Abhazya’nın dönen mültecilerin besinci kol olarak faaliyet göstermesinden endişe duyması için pek neden olmayacaktır. Mülteciler de nasıl bir ülkeye döneceklerinin farkında olmalı: Abhazya federal Gürcistan’ın bir unsuru mu, bağımsız bir devlet mi, yoksa Gürcistan konfederasyonunda bir cumhuriyet mi olacak? Eğer bölgenin konumu konusunda bir anlaşmaya varılırsa, Abhaz tarafı, mültecilerin dönme kararını Abhaz ulusal çıkarlarına sadakatin onaylanması seklinde değerlendirebilir. Savaş nedeniyle oluşan ve kasıtlı olarak arttırılan hoşgörüsüzlük havasını küçümsememek gerekli. Abhazya'ya uygulanan yaptırımlar, Abhaz yönetimini görüşmelerde daha esnek davranmaya zorlamak için uygulanıyor. Fakat yaptırımların tam tersi bir etkisi oluyor –sıradan insanlar yaptırımlardan en olumsuz şekilde etkileniyor, zaten zor olan ekonomik durum ve psikolojik ortam daha da kötüleşiyor. Gürcistan tarafından telkin edilen her yaptırım, sadece kendisinin "düşman" imajını güçlendirmeye yarıyor. Abhazya’nın kara ve deniz sınırlarının insanlara ve (temel maddeler dahil) ticarete kapatıldığı, uluslararası haberleşme kanallarının kapatıldığı bir ortamda "çatışmacı zihniyeti asmaktan" bahsedemeyiz. Görüşmelerdeki çözümsüzlük, kamuoyunun ideolojik bombardımanı, savaşta kaybedilenin zorla geri alınacağı seklindeki açık tehditler - bütün bunlar iki toplum arasındaki ilişkileri daha da gerginleştiriyor. Sinirin iki yakasındaki insanlar siyasi didişmeden yorgun. İnsanlar barış içinde yasamak, ailelerinin geçimini sağlamak ve çocuklarını eğitmek istiyor. Belki, yıkılan ekonominin toparlanmasını, rehabilitasyon ve diriliş sürecini engellememek için, Abhazya ve Gürcistan arasındaki görüşmelerde moratoryum ilan etme zamanı geldi. Ekonomik çıkarlar, daha önce savaşan bu iki halkı birbirleriyle barış içinde iletişimde bulunmaya zorlayacaktır. Bu, Gürcü savaşçıların sabotajlarına karşın, sinir bölgelerinde gerçekleşiyor, Abhaz ve Gürcüler birbirleriyle ticari ilişkiler geliştiriyor. Fakat ne yazık ki gelecekte nasıl yasayacaklarını belirleyecek olan sıradan Abhaz, Gürcü, Ermeni ve Rusların kendileri değil.   Liana Kvarçelya, Abhazya'daki İnsani Programlar Merkezi'nin koordinatörüdür. Bu yazı War Report dergisinden (Haziran 1996, sayı 42) çevrilmiştir.p>+''+Liana Kvarçelya

Kefir Nedir?

Kefir kültüre edilmiş, birçok sağlık unsuru içeren ayran benzeri bir içecektir. Kefir ekşi ve ferahlatıcı tadı ile ayrana, yoğurtta bulunan maya ve bakterilerin bağırsak siteminde tutunma özelliği olan 'probiyotik' yapıları ile de yoğurda benzemektedir. Kefirde doğal olarak yer alan bakteriler ve mayaların simbiyotik etkileşimi sonucu oluşan yapılar bu içeceğin düzenli tüketilmesi durumunda sağlık açısından faydalar içermektedir. Değerli vitamin ve mineraller ile yüklenmiştir, kolay sindirilebilir proteinler ve doğal antibiyotik özellikler içermektedir. +''+ Kefirde yer alan çok miktardaki yararlı maya ve bakteriler, kültüre edilme işleminden sonra ortamda bulunan laktozun tamamına yakınını yapılarında bulunan laktaz enzimi ile tüketirler. Böylece laktozu tolere edemeyen kişiler bu şekilde kefiri rahatça tüketirler. Kefir çok farklı sütler ile örneğin inek, keçi, koyun, hindistancevizi, pirinç ya da soya sütleri ile yapılabilir. Yapısal olan mukoz benzeri özelliği, sindirim sisteminde yararlı bakterilerin kolonizasyonunu kolaylaştırır. Kefir, tanecik (grain) adı verilen jelatinimsi beyaz ya da sarı partiküllerden oluşmaktadır. Bu tanecikli yapı kefiri diğer süt ürünlerinden ayırmaktadır. Bu tanecikler bakteri/maya karışımı kazein (süt proteini) ve kompleks şekerler ile küme halini almaktadır. Bazı taneciklerin fermentasyon işlemleri sonucunda el avucuna sığabilecek büyüklüklere ulaştığı bilinmektedir. Tanecikler yapısında bulunan yararlı organizmalar ile sütü fermente ederek kültüre edilmiş ürüne dönüştürmektedir. Yoğurt ve Kefir arasındaki farklar nelerdir? Her iki üründe kültüre edilmiş süt ürünleridir ama farklı türde faydalı bakteri içermektedirler. Yoğurdun içermiş olduğu bakteriler sindirim sistemini temiz tutarak burada konakçı olan diğer faydalı organizmalar için besin sağlamaktadır. Kefir bu özelliklere artı olarak yoğurdun sahip olmadığı sindirim sistemini kolonize etme özelliğine de sahiptir. Meraklısına Kefir yoğurtta bulunmayan birkaç faydalı bakteriyi de içermektedir, Lactobacillus caucasus, Leuconostoc, Acetobacter türleri ve Streptococcus türleri. Aynı zamanda vücut için yıkıcı patojen özellikte olan mayaların gelişimini kontrol altına alan ve elimine eden Saccharomyces kefir ve Torula kefir gibi mayaları da içermektedir. Sindirim siteminde zararlı bakteri ve mayaların bulunduğu ortamda mukoz asta yapı oluşturarak ortamı temizler ve bağırsakların direncini artırır. Bu nedenle vücut gerek Escherichia coli gibi patojenlere gerek bağırsak parazitlerine karşı daha dirençli hale gelir. Kefirde bulunan bakteri ve mayalar tam olarak parçalanmamış besinlerin sindirimine yardımcı olarak besin kaybını önlemekte, bu sayede kolonu temiz ve sağlıklı tutmaktadır. Kefirin yoğurda kıyasla daha ince tanecikli yapıda olması sindiriminin kolay olmasını sağlamakta bu sayede de gerek bebekler gerek rahatsız yaşlılar ve sindirim bozukluklarına sahip olanlar için kullanımını kolaylaştırmaktadır. Besin Değeri Kefir, vücudun temel fonksiyonlarında ve çeşitli faaliyetlerinde kullanılan mineraller ve esansiyel amino asitler bakımından zengindir. Kefirde bulunan proteinler kısmi sindirimi yapılabilen ve bu nedenle vücut tarafından kolay değerlendirilebilir yapılardır. Kefirde bol miktarda bulunan ve esansiyel amino asitlerden bir tanesi olan triptofanın, mineral maddelerden kalsiyum ve magnezyumun sinir sitemi üzerinde rahatlatıcı etkisi olduğu bilinmektedir. Vücudumuzda en çok bulunan ikinci mineral madde olan fosfor, hücre gelişimi ve enerji ihtiyacının karşılanması için karbonhidratların, yağların ve proteinlerin kullanımında kolaylık sağlamaktadır. Kefir, B12, B1 ve K vitamini bakımdan da zengindir. Bu vitaminlerin yeterli alınması durumunda gerek böbrek, karaciğer ve sinir sistemine gerekse deri rahatsızlıklarına sayısız fayda sağladığı bilinmektedir. Sağlık açısından Kefir Kefirin diyetimizde düzenli olarak tüketiminin sayısız faydaları bulunmaktadır. Kolay sindirilebilir olması, bağırsakları temizlemesi, faydalı bakteriler ve mayalar, vitaminler ve mineraller, ve proteinleri içermesi. Kefir dengeleyici bir gıdadır. İçerdiği yapılar ile bağışıklık sisteme yardımcı olduğu, AIDS gibi rahatsızlıkların kötüye gitmesini yavaşlatmak, aşırı yorgunluk sendromuna, herpes ve kansere karşı olumlu etkilerinin olduğu belirtilmektedir. Sinir sistemi üzerine olan sakinleştirici etkisi nedeni ile uyku bozuklukları, depresyon ve hiperaktivite rahatsızlıklarında kullanılmaktadır. Neden Kefir tüketmeliyim? Kendi kültürümüzün bir öğesidir Pahalı olmayan ve evde kolayca yapılabilen bir gıdadır Dünyanın farklı yerlerinde Kronik Yorgunluk Sendromu, Astım, Deri Rahatsızlıkları ve antibiyotik tedavisinden sonra iç eko-sistemin temizlenmesinde kullanılmaktadır Çok şeker ve şekerli gıda tüketen çocuklar için faydalıdır Doğal sakinleştirici ve antibiyotiktir Hamile kadınlar, hemşireler, yaşlılar için kompleks bir gıdadır Kefiri evde nasıl yaparım? Bir kavanoza veya ağzı geniş bir şişeye yaklaşık 2 bardak taze süt konur Öncelikle kefir taneleri bulunduğu kaptan demir olmayan bir süzgeç vasıtası ile süzülür Süzgeçte kalan kefir taneleri sütün konduğu kaba aktarılır Ağzı bir kapı ile sıkı olmayan bir şekilde örtülür 24 saat oda sıcaklığında bekletilir Kefir taneleri gene demir olmayan bir süzgeç aracılığı ile süzülür Elde olunan içecek kefirdir Kefir taneleri eğer tekrar kefir yapılacak ise sütün içerisine yapılmayacak ise kendi kabı içerisine konulur Kefirin saklanması Kefirin çok ekşi olmayan tatlıya yakın bir tatta içilmesi isteniyor ise taze olarak bir iki gün içerisinde tüketilmesi önerilir. Kefir ağzı bir kapalı bir kapta hafta hatta aylarca buzdolabında saklanabilir. Özellikle laktozu tolere edemeyen kişilere önerilebilecek olan, buzdolabında saklanan kefir tüketildikçe üzerine taze olanlardan eklenmesi ve bu şekilde tüketilmesidir. Meraklısına Dolapta bekleyen kefir sağlık açısından bir olumsuzluk etmeni oluşturmaz. Düşük sıcaklıklarda bile, içerisinde bulunan Acetobakterler tarafından üretilen asetik asit nedeni ile ekşiliğin artmasına neden olur. Hatta bir araştırmada bir yıl boyunca bekletilen kefirin tadının biraz ekşi olduğu ve içerisinde yer alan mayalar nedeni ile alkol miktarını % 4 civarına çıktığı belirtilmiştir. Kefir yapmaya bir süre ara vereceğim, nasıl saklarım? Kefir tanelerini bir kaç ay kullanmayacaksanız, Kefir tanelerini temin ettiğinizde saf su içerisinde küçük bir kapta ya da kurutulmuş halde olacaklardır. Kefiri kullanmayacağınız zaman bir kabın içerisine saf suyu koyarak ve taneleri de içerisine ilave ederek buzdolabında (+4 C) saklayabilirsiniz. Kefir tanelerini donduracak iseniz, Kefir tanelerini soğuk saf su ile yıkayın (suyun klorsuz olmasına dikkat edin), temiz ve beyaz bir havlu ile düzgünce üzerindeki nemi bastırmadan uzaklaştırın. Taneleri bir poşet ya da kutu içerisine koyun ve taneleri tamamen kapatacak kadar süt tozu ilave edin ve buzluğa kaldırın. Bu şekilde bir yıla yakın bir süre saklayabilirsiniz. Kefir tanelerini Kafkasya'da yapıldığı gibi kurutacak iseniz, Kefir tanelerini soğuk saf su ile yıkayın, temiz ve beyaz bir havlu ile düzgünce üzerindeki nemi bastırmadan uzaklaştırın. Tanecikleri beyaz kağıttan kese içerisine koyup yoğun güneş altına bırakın. Tanecikleri burada sıcaklık, nem ve tanecik boyutuna bağlı olarak bir iki gün içerisinde kuruyacaklardır. Kuruyunca renkleri sarıya dönebilir bu gayet normaldir. Kuruyan taneleri ağzı sıkıca kapatılabilen bir kaba koyup soğuk bir ortam ya da buzdolabında 1- 1.5 yıl civarında saklanabilir. Saklanan kefir tanelerinin aktivitesini geri kazandırmak için ne yapmalı ? Farklı nedenler ile kefir taneleri aktivitelerini kaybetmiş olabilirler. Onları tekrar aktive edebilmek için, Kefir tanelerini dondurmuş iseniz; Dondurulmuş olan taneleri soğuk su içerisine koyun. Bu şekilde süt tozundan ayrılabilsin. Sonrasında bir kap içerisine tanelerin üzerine 1:3 oranda olacak şekilde süt ilave edin ve 24 saat beklemeye bırakın. Eğer pıhtılaşma istenen düzeyde olmaz ise bu işleme her 24 saatte sütün miktarını her seferde artırarak devam edin. Bu işlem üç-dört gün sürebilir. İstenen aromaya ve yapıya ulaşıldığında kefir taneleri sütü işlemek için hazır demektir. Kurutmuş iseniz; Tanecikleri bir kaba alıp üzerine 1:3 olacak şekilde süt ilave edin. 24 saat sonra eski aromaya ulaşmış ise taneler hazırdır. Eğer değil ise, yukarıdaki gibi artan miktarlarda süt ilave ederek bu işleme devam edin. 2-7 arası tazelemeden sonra taneler hazır hale gelecektir. Önemli not: Kefiri aktive etme aşamasında elde olunan kefiri tüketmeyiniz. Kefiri nasıl temin edebilirim? Kefir, Türkiye'de ticari olarak market ve benzeri yerlerde satılmamaktadır (bazı Üniversiteler küçük çapta üretim yapmaktadırlar). Lakin kefir tanelerini kimi Üniversitelerin Ziraat Fakültelerine bağlı olan Süt Ürünleri bölümlerinden temin edebilirsiniz. {youtube}_NrImiYNBdg{/youtube}  +''+Rahmi Lale

Unutulanlar

Büyük Nart Kahramanı Sosrıkue'ye ait melodilerde savaşa, baskına veya gezgin olarak yola çıkan Nart kahramanları her zaman zırhlarını giyerlerdi. Zırh giyen insana ok, ok uçları, kılıç gibi silahlar işlemezdi. Adigeler çok eski çağlardan beri zırhı kullanmışlar hatta son Kafkas - Rus savaşlarında yaygın şekilde kullanılmıştı. +''+ Adige savaşçılarının kullandığı zırhlar o kadar sağlam ve sık örülmüştü ki hiçbir kılıç ve ok işlemezdi. Bu yüzden Adige sanatçılarının imal ettiği zırhlar döneminde çok makbul ve çok meşhurdu. Bu sanatçılar o kadar meşhur olmuştu ki Rus Çarları onları çok kere davet ederler. Kendilerine ve yüksek makamdaki kişilere zırh yaptırırlardı. Buna bağlı olarak Adige zırhları komşu birçok devlet ve kabilelerde çok aranan ve beğenilen savaş araçlarıydı.Bu zırhların üretimindeki incelikler, sırlar tam olarak zamanımıza ulaşmadı. İhtiyaç dışı kalınca onunla ilgili sırlarda kayboldu. Bu gün gerek Kafkasya'daki gerek dış ülkelerde yaşayan Adigelere ait zırhlar bir çok müzede sergileniyor ama bunların kaliteli, çok makbul sayılan zırhlar olduğu söylenemez. Adigeler öyle zırhlar üretmişlerdi ki katlandığı zaman ancak bir avucu dolduracak kadar ufalırdı, ama koruma gücü çok yüksekti.İlk defa zırhı üretme ihtiyacı okun icadıyla başladı. Oktan korunmak için en iyi çare zırh giymekti.Tarihin kaydettiğine göre Adigeler demiri 3000-3500 yıl önce tanımışlar ve hayatlarında yaygın olarak kullanmışlardı. Ancak demirden ip üretip, ağ örüp, binlerce minik halkayı birbirine geçirip su verip çeliğe çevirip zırh yapıp cephede düşmana karşı savaşan Can'ı kurtarmak bilgi ister, maharet isterdi. Hele bu koca gövdeyi koruyan demirden mamul ağın toplamı bir avuç içini dolduracak kadar hafif ve sağlamsa. Demiri ip yapıp gözle görülecek kadar küçücük binlerce minik halkayı birbirine geçirip bu eseri ortaya çıkarabilmek çok kolay olmadı. Çok zaman ve çok emek istiyordu ve öylede oldu ve meşhur ustalar ortaya çıktı.Adigeler demiri keşfetmeden ve demiri ip yapıp zırh (Afecane-Aşoecane) yapmadan önce de çeşitli hayvanların derilerinden zırh üretiyorlardı. Bu hayvanlar öküz, yaban sığırı ve çeşitli geyik türleridir. Bundan Afe-Aşoe Adigecede deri kökenli kelimelerdir. Ayrıca aynı kelimeden isim alan hayvanda mevcuttu. Afebğ-Aşoebğ (Kafkasyada yer ismi) Afecedıgu-Aşecedıgu (Kürk, kürk kaplı giyecek) gibi kelimeler bunu doğrulamakta. Deriden zırh imali demirin icat edilmesiyle son bulduysa da Adığece de demirden imal edilen zırha Afecane-Aşoecane deme alışkanlığı değişmedi.8 KARDEŞE BİR ANITp> Negume Şore'nın yazdığına göre lV. yy. ortalarında Bahsan ırmağı çevresinde yaşayan büyük prens Dav'ın sekiz oğlu ve bir kızı vardı. Dav'ın en büyük oğlunun ismi Bahsen'di. Bahsen gerçek bir Nart kahramanıydı. Onu herkes tanırdı. Anlatılana göre Bahsen Ğut savaşında ölmüştü. Bahsen'ın yedi kardeşi ve onlarca kahraman aynı savaşta ölmüşlerdi. (Ğut kalesi Nart destanlarında adı çok geçen iç içe yedi surla çevrili çok sağlam bir kale) Bu kahramanların savaşta kaybedilmesi halkta büyük üzüntü yarattı. Kabardey kadın ve kızları bu yiğitler için ağıtlar yakmışlardı, "öldüler öldüler Dav'ın sekiz evladı vey vey Dav'ın sekiz Kahramanı" diye.Kabardey'de o günden beri adet olmuştur. Bahar geldiğinde genç kızlar başları açık, saçları serbest halde Dav kahramanlarına ait ağıtları hep beraber söylerler. Kırlarda dolaşırlar.Haberde anlatıldığına göre Dav'ın tek kızı sekiz kardeşinin cesetlerini bir araya getirip YATEKUE denen yerde defnetti ve sekiz kardeşi için bir anıt yaptırdı. Yatekue ırmağı kenarındaki bu anıta "Dav'ların anıtı" veya "Yatekue anıtı" denmekte. Bu anıt bugüne kadar ulaşmıştır. Anıt ırmağın kenarında bir tepede. Kardeşleri için özellikle Bahsen için kızkardeşleri "insanlara güç veriyor onun kahramanlığı, savaş başladığında şimşek gibi çakıyor elindeki kılıcı" diye ağıtlar yakmıştı.Dav'ın sekiz oğlu için tek kızkardeşlerinin yaptırdığı anıtta Grekçe yazılar mevcut, bu yazıların içinde Bahsen'in ismi de geçmekte. Anıt insan şeklinde, başında papağı mevcut. Anıttaki yazıdan anlaşıldığına göre olay lV. yy.'da meydana gelmiş. Bu gün bu anıt St. Petersburg'da (Bıtırbıf) Yermıtac adlı müzede muhafaza edilmekte.YİSPİ EVLERİ - DOLMENLERp> Kıyıboyu Adigeler (Şapsığlar) bu gün bile Yispı kelimesini "Yispıvune" "Spıvune" veya "Yispı chıkuhemyavun=küçük yispılerin evleri" şeklinde kullanmaktalar.Yispı kelimesinin 31 bin kelimelik "adigebze psalwalwe" adlı sözlükteki manası: ispI, Nart eposunda sık rastlanan küçük cüsseli Nart kahramanlarının genel adıdır veya o halktan olan kişidir. Yispi evleri mezar evleridir. Taman yarımadasından başlayıp Sohum'a kadar Karadeniz sahili boyunca yaygın şekilde mevcuttur. Adigeler bu mezarlara "Yispı vune" derlerdi. Dört bin yıldan daha eski olan bu yapıtlar Adige ve Abhazların ataları olan Hat halkı tarafından yapılmıştı. Mezarevleri genellikle toprak üstündedir. Nadiren toprak altında da olabilmekte. Rus kayıtlarında yispi evlerine DOLMEN denmekte.Yispi evleri beş blok büyük taştan meydana gelmişler. Dört tanesi dikey olarak toprağa tespit edilmekte beşince ve en büyük blok parça tavan olarak bunların üzerine konmakta. Kullanılan bu taşların sudan sıcaktan, soğuktan rüzgardan kısacası fiziksel ve kimyasal olaylardan etkilenmeyecek yapıdaydı.Yispı evinin önündeki taş blokun ortasında silindir şeklinde bir delik mevcuttur. Anlatıanlara göre ruh cesetten ayrılınca buradan arşa yükselmekte ve ölü yakınlarının mezarla irtibatları bu pencereden yapılmaktaydı. Bu deliğe uygun taştan yapılmış gerektiğinde açma, kapama yapılabilen bir tıpada mevcut.Kullanılan taş blokların ebatları: yükseklikleri 2,5 mt, uzunlukları, 2,5-3 mt kalınlıkları ise 50-60 cm'dir. Ağırlıkları ise 4-5 ton kadardır. Taşlar o kadar ustaca irtibatlandırılmış ki bu gün bile en ufak bir açılma, çatlama, yamulma yoktur. İki taşın irtibat yerine en ince bıçak ağzı bile girmeyecek kadar ustaca inşa edilmişti. Taşların üzerinde çeşitli armalar işaretler ve resimler mevcuttur. Bazan de düz taş bloklardan oluşmuş ta olabilir.Enteresan olan bu taşlara sert bir cisimle vurulduğu zaman sesin on klometreden daha uzak yerde duyulması. O günün insanları haberleşmeyi bu yolla sağlıyorlardı. Megalit adı verilen bu taşlara elle temas edildiğinde hızlı akan bir suya elinizi koyduğunuz zaman hisettiğiniz duygunun aynısını hissedersiniz.Yispı evlerinin (mezarevleri) inşasında iki önemli özellik var. Birincisi her taş mezar evi yapımına uygun değildir. İkincisi her yere mezar evi yapılmaz. Öyleki mezarevi yapımında kullanılan taşların çıkarıldığı ocaklar mezarevinin yapıldığı yerden onlarca km uzakta. Kuzey Kafkasya dışında da buna örnek mezarevleri vardır. İngiltere'de Londra yakınında - Stovnhenc- adlı mezarevi taşocağına 300 km uzakta inşa edilmiştir. Kullanılan taş bloklarının her birinin ağırlığı 50 ton civarındadır. Bu mezarevine pusula ile yaklaşıp çevresini dolaştığınız zaman kırmızı ibre her zaman mezarevini göstermektedir. 1977 de İngiltere televizyonunun yayınladığı bir filmde bu mezarevlerine zaman zaman uçan dairelerin geldiği, üstlerinde uçtukları bildirilmiştir.Yispı evleri Kuzey Kafkasya'da deniz kenarlarında yeraltı sularının olduğu bölgede, su kaynaklarına yakın yerlerde, önemli yol kavşaklarında, önemli tepe başlarında, ormanların altında, kuzey ve güneye bakan yamaçlarda, şelalelere yakın yerlerde inşa edilmişti.Adigey ve Abhaz topraklarında bu gün 2300 adet yispı evi mevcuttur ve çoğu iyi durumdadır. Genellikle ikişer ve üçer adetlik gruplar halinde inşa edilmişlerdir.Tarih bu evlerin ne zaman, nasıl ve ne maksatla inşa edildiğini kesin bulabilmiş değildir. Ancak günümüzden dört ila altıbin yıl önce yispı adı ile bilinen Nartlar döneminde yaşayan cüssece bizden küçük, ancak akıllı, kahraman cesur efsane kahramanları tarafından planlanmış ve devlere inşa ettirilmiş denmekte. Yispi evleri bilim adamlarınca birer mimari şaheser olarak nitelenmekte. Şayet tahrip edilmezlerse hala binlerce yıl ayakta kalabilecekleri söyleniyor. Grek tarihçi Gekatey Milets'in eserlerinde yispılerden yisep diye bahsetmekte.Negume Şore de eserlerinde Supuna ifadesini kullanmakta, Rusça karşılığını da "Manastır" ve "Obitel" olarak zikretmektedir.Arkeologların belirttiğine göre ilk yispi evleri (Dolmenler) bu günkü Maykop havzasında inşa edildi. Abhazya'da 60'dan fazla çok iyi durumda Dolmen mevcut. Bunlardan en yükseği Sohum yakınında Azante köyündeki Dolmen diğerlerinde olduğu gibi Abhazya'daki Dolmenlerde de öndeki silindirik delikten ölü mezara yerleştiriliyor sonra taş kapakla kapatılıyordu. Mezarevlerin içinde daha çok demir ve bakırdan imal edilmiş balta, çapa, bıçak, bunun yanında topraktan kaplar, ok uçları, biley taşları bulunurdu.Bilim adamlarının kaydettiğine göre yispı evlerin yeraltı kaynak sularına, şelalelere su ve deniz kenarlarına önemli tepe ve yamaçlara inşa edilmesinin bir sebebi vardı. Mezarda kullanılan taşlar sesleri kaydetme özelliğine sahipti. Moskova'da yapılan bilimsel bir araştırma sonuçlarına göre yispi evlerinin yapıldığı yerler meteorolojik yönden diğer yerlerden farklıydılar.Moskovalı bilimadamı Yermakov Stanislav Komsmolskaya Pravda gazetesinde 17 Nisan 1998'de şöyle yazmıştı "Her şeyden önce Dolmenler insanların tanrıya yalvarma, yakarma yerleriydi". Dolmenler insanların güç yetiremediği tabiat olaylarının meydana geldiği yerlere inşa edilmişti ve insanları adeta felaketlerden afetlerden koruyordu.Kafkasya'da inşa edilen Yispı evler (Dolmen=Mezarevleri) yapılış maksatları, plan ve yer seçimi bakımından Mısırdaki piramitlerle mecuzilerin tapınaklarıyla aynı temele dayanmakta.Yispı evleri herkes için inşa edilmezdi. Onu hak edenlerin üstün özellikleri olmalıydı.Kuzey Kafkasya'daki en önemli yispi evlerinden bazıları şunlar: Afeyeth, Jorıc, Mıvechuv, Kalejtanı Aşe ırmağı, Meşhı ırmağı, Psıvuşho ırmağı . Abhazyadaki önemli yispı evleri ise Eşere Çebelda ve Suhum çevresinde bulunmaktadır. Kafkas sıradağlarının kuzeybatı tepelerinden doğan ve Tuapse yakınında Karadeniz'e kavuşan Psınekue ırmağının sağ tarafında büyük bir bahçenin içinde bir tepe vardı. Onun ismi Psınekue tepesiydi. Tepe bugüne yetişemedi. Bir çok tepe gibi onu da merak edip eştiler, açtılar ve enteresan bir şey oldu büyük bir yispı evi açığa çıktı. Toprağa gömülü yispı evi çok nadir rastlanan bir durumdur. Psınekue yispı evinin diğer yispı evlerinden farkı yoktu. Görünüşte aynı yapıdaydı. Dört dikey taş bloğu ve üstünde iki büyük blok taşla kaplı mezarevi. Taşları düz yontulmuş üzerlerinde bazı işaret ve resimler mevcut. Psınekue yispı evinin diğer yispı evlerinden farkı şurdaydı. O kıyıboyu Adigelerin tanrıya yalvarma ve yakarma yerleriydi. Tam olarak izah edilemeyen durum neden üstüne bir tepe yapıldığı. Ama şu bir gerçek ki o sadece bir mezarevi değildi. Mezarevinin çevresi daire şeklinde büyük taş bloklarla çepe çevre çevrilmişti. Bilimadamlarının ifadesine göre o bir gözlemevi-rasathane görevi yapıyordu. Gün dönümü, mevsimlerin başlangıcı, günün uzaması, kısalması, ayın hareketleri gibi tabiat olayları buradan izleniyordu.Bu mezar evinden bir çok malzemeler çıktı: Kap kacaklar, toprak kupalar, balta, nacak, ok uçları. Çapa ve biley taşları. Bunun yanında sığır, koyun at ve keçilere ait kemikler. Bu malzemelerin arasında orak da bulunuyordu. Hatırlayalım, Nartlara orak yapan demire can veren Nart demirci ustasını Tlepş'i hatırlayalım.Mezarevinden çıkan kemiklerden yispı evlerini yapan insanların avcılık yaptığını, hayvancılık yaptığını ve tarımla uğraştıklarını anlıyoruz. Bu insanlar demiri kullanıyor, çeliğe su vermeyi biliyorlardı.Kermovkue Hamid'in (Nalçik, 2001) "Nartlar" adlı eserinden Muzaffer Kalkan tarafından Türkçe'ye çevrilmiştir.p>+''+Kermovkue Hamid

Ölüm Evleri

Oset toprakları tarihi eserler yönünden oldukça zengindir. Bizim amacımız XIV-XVIII yüzyıllarda yapılan bütün mimari eserler değil sadece mezarlar hakkında bilgi vermektir. Sizlere Kuzey Kafkasya Bölgesinin Kuzey Oset topraklarında yer alan Kız Dağı'ndaki tarihin gizemli sığınağı Ölüm Evleri'nden bahsetmek istiyoruz. +''+ Eskiden sadece Osetler değil bütün Kafkas halkları ruhların ölümsüzlüğüne yani ölümden sona yaşamın devam ettiğine inanırlardı. Bundan dolayı da insanın yaşarken bir kuleye, ölünce de bir mezara ihtiyacı olduğunu savunurlardı. Her ailenin kendine ait bir mezarı vardı. Hatta burada yaşayan halklar için mezar o kadar önem taşıyordu ki, evlilik tekliflerinde bile damat adayına aile mezarları olup olmadığı sorulurdu. Cevap hayır ise teklif reddedilerek, kız verilmezdi. Kafkasya'da bulunan bütün mezarların en büyüğü olan "Ölüler Kenti" Kuzey Oset'in Dargavs köyüne oldukça yakındır. Dargavs köyünün tarihi çok eskilere dayanmaktadır. XIX. Yüzyıl sonunda burada yapılan arkeolojik kazılar sonucunda VII-IX. Yüzyıllara ait taş sandıklar bulunmuştur. Gerçekten de Dargavs tarihi mimari eserler yönünden o kadar zengindir ki, hepsini burada anlatmaya satırlar yetmez. Ancak biz Dargavs'taki tarihi ve mimari yapıların ötesine Ölüm Evlerini araştırmak ve bu konuda bilgilenmek üzere yola çıkıyoruz. 2860 metre yüksekliğindeki, "Kız Dağı" olarak adlandırılan, sert görünümlü tepe duyduklarımızın ötesinde muhteşem bir görüntüye sahip. İlk dikkatimizi çeken şey kuleleri anımsatan, oldukça büyük yapılmış mezarlar. Ölüm Kenti'nde yeraltı ve yerüstü olmak üzere toplam 95 tane mezar bulunmaktadır. Bunların 30 tanesi zengin ailelere ait olduğu söylenilen yerüstü mezarı, 65 tanesi ise yoksul ailelere ait olan yeraltı mezarlarıdır. Açık sarı sıva ile kaplanmış olan bu mezarlar, renkleriyle güneşi hatırlatırlar... Ölüler Kenti'ndeki yerüstü kabirleri yarı işlenmiş büyük taşlardan yapılmıştır. Kademeli piramit şeklindeki çatıları ise gökyüzüne doğru uzanır. Duvarların kalınlığı ise 0,45-0,75 metre arasındadır. Yerüstü mezarları iki,üç bazen de dört gömme(cenaze) katına ayrılır. Katlar ortalama 1,20-1,30 metre yüksekliğindedir. Her katın kendine ait bir geçidi vardır. Mezar geçitlerinde ağaçtan sürmeli, taştan ve ağaçtan yapılmış kapılar kullanılmıştır. Sürmeli kapıların ardında ise ölüler defnedilmiştir. Ölüler Kenti kayalık yamaçlara kurulmuş olduğu için, mezarların yükseklikleri farklıdır. Kuzey tarafındaki mezar duvarlarının yüksekliği 6,5 metre iken, doğu tarafındaki duvarların yüksekliği 10,35 metredir. Bunların dışında Ölüler Kenti'nde 65 tane yeraltı mezarı bulunmaktadır. Genelde tek katlı olan yeraltı mezarlarının cephe duvarlarının kalınlığı 0,70-0,90 metre arasındadır. Ayrıca mezarların bazı cephe duvarlarında İslam geleneklerine göre yapılmış nişler (duvar gözleri) ve doğu yapı stili göze çarpmaktadır. Bu da Kafkasyalılar'ın İslam Dini'nden etkilenmeye başladıklarını gösteriyor. İnsan yaşamıyla doğa mücadelesinin gizemli yüzü Ölüm Evleri arasında, bir mezardan diğerine dolaşırken birden mezarlığın iç duvarındaki el izleri dikkatimizi çekiyor. Tarihi yapılarda el izleriyle karşılaşmak mümkün. Çünkü Kafkasya'da eller, gücü ve hakimiyeti simgelemektedir. El izleriyle ilgili bir de efsane anlatılıyor. Efsaneye göre, mimar, prensin güzel kızına aşık olur. Ancak aynı kıza Çar da aşık olur ve evlenme teklif eder. Fakat kız gönlünü fakir mimara kaptırır. Bunu öğrenen Çar çılgına döner ve mimarın ellerini kestirir. Prensin güzel kızı olanları duyunca kendisini bir kayadan aşağı atar. O günden bugüne uzun bir zaman geçti. Çarın adı unutuldu. Ama sevginin göstergesi olarak tapınaktaki el izleri hala duruyor. Mezarların dış cephesindeki diğer bir özellik ise, cephe duvarında bulunan levhalardır. Bir tahmine göre bu levhalar kadınların saç örgülerini asmak için kullanılıyormuş. Eski Oset geleneklerine göre, dul kalan kadınlar eşlerine olan sevgi, bağlılık ve üzüntülerini ifade etmek için saçlarını kesip bu levhalara asarlarmış. Diğer bir inanışa göre ise, ölü evlerine gelen misafirlerin atları bu levhalara bağlanırmış. Levhalar 3-5 metre yükseklikte bulunmaktadır. Böyle bir yüksekliğe atların bağlanması bize göre mümkün değildir. Osetler ruhların ölümsüzlüğüne inanıyorlar ve ölünün yaşayan yakınları ile acı ve tatlı günlerde beraber olduğunu düşünüyorlardı. Onunla bağlantılarını koparmak, onu unutmak istemedikleri için, kendilerine daha yakın olan yerüstü kabirlerini yapmayı tercih ediyorlar. Araştırmacı V.F.Miller de Osetler'de yerüstü mezarlarına defnedilme adetinin çok eskilere dayandığını belirtir. Ölü yakınlarının kendi ölülerinin onları kötülüklerden koruduğuna, kendilerine yardım ettiğine inandıklarını, onlara verdiği değer ölçüsünde evlerine bolluk, bereket geleceğini düşündüklerini söylemektedir. Ölülerin bir kısmı battaniyeye sarılmış halde, bir kısmı da özel olarak hazırlanmış giysilerle mezarlara konulmuş. Ölülerin çeneleri ve kafaları bantlarla sarılarak, sadece ağız ve göz kısmı açıkta bırakılırdı. Bugün de Ölüm Evleri'nde kumaş parçalarına, giysi kalıntılarına ve tümü elde yapılmış olan çeşitli ev eşyalarına rastlamak mümkündür. Bu eşyalar içerisinde bulunan, altın ve gümüşten takılar ile çeşitli süs eşyaları, ağır yaşam koşullarına rağmen Oset kadınlarının güzelliklerine ne kadar önem verdiklerini gösterir. Ölülerin cenaze alayı da oldukça ilginçtir. Adete göre gerekli işler yapıldıktan sonra, ölü geçitten geçirilerek mezara getirilir ve cenaze döşemesine yatırılır. İkişerli gruplar halinde gelen ölünün yakınları, son görevlerini yerine getirirlerdi. Ölüler Kenti'ndeki mezarlar o kadar orijinal yapılmış ki, kuru dağ iklimi ve tek taraftan esen rüzgar mezarlarda iyi bir havalandırma sağlamaktadır. Bu da cesetlerin çürümesini önler. Cesetlerin derileri, saçları ve tırnakları bugüne dek yok olmamıştır. Diğer ilginç bir nokta ise cesetlerin kafataslarında, soğuk ve ateşli silahlar sonucu oluşan izlerin dışında, ameliyat izleri görülmesidir. Günümüzde dahi oldukça tehlikeli olan beyin ameliyatının o dönemdeki doktorlar tarafından da yapılmaya çalışılması inanılmaz bir şeydir. Ölüler Kenti'ndeki gezimize devam ediyoruz. Silaha verilen değerden olsa gerek, birkaç hançer ve kurşun kalıntısına rastlıyoruz. Geleneğe göre baba ölürken kılıcını büyük, atını da küçük oğluna miras bırakırmış. Ayrıca bazı ölülerin, kayık küreği ile birlikte kayığa konulduğunu görüyoruz. Bunun da, denizi seven kişilerin, öteki yaşamlarını da denizde geçireceklerine ait inançtan kaynaklandığı söylentisi yaygındır. Birkaç mezarda rastlanan köpek ölüleri içinse, ölen ailenin köpeğinin de öldürülüp ailenin yanına konduğu görüşünün yanında, birbirine düşman ailelerde köpeğin karşı tarafın mezarına hakaret ve aşağılama amacıyla konulduğu görüşü de bulunmaktadır. Küçük gezimiz esnasında, Osetlerin ve diğer Kafkas halklarının sadece ölülerine değil, yaşlı büyüklerine ve kadınlarına da son derece önem verdiğini görüyoruz. Toplantılarda, yaşlı büyükler başköşeye oturuyor. Toplum için büyük önem taşıyan kararları da yaşlılar alıyor. Saygınlık kişinin zenginliğine veya soyluluğuna değil, yaşına bağlı. Yaşlılardan oluşan meclisin üstünde bir karar mercii, bir ceza kurumu yok. Suç işleyenler, yaşlı meclisin kararı ile toplum dışı bırakılabiliyorlar. Bu onlar için verilebilecek en büyük ceza. Herhangi suç önleyici ya da ıslah edici bir ceza kurumu olmamasına rağmen, o dönemlerde Kuzey Kafkasya'nın en düşük suç oranına sahip olduğu, Kafkasologlar tarafından belirtilmektedir. Ayrıca bir kavga veya tartışma esnasında kadın içeri girdiği zaman ya da başörtüsünü ortaya attığı anda kavganın şiddeti ne olursa olsun bitiyor. Yolcu, kadın veya yaşlı gördüğü zaman atından inip, selam verirdi. Ve selam verdiği kişi gözden uzaklaşıncaya kadar yoluna yürüyerek devam ederdi. Kafkasların kadınlara verdikleri değeri, Kafkas Halk Dansları'nda da görmek mümkündür. Danslarda kadın daima öndedir. Bazı danslarda ise, erkek bir eliyle kadını gösterirken, diğer eliyle de gökyüzünü gösterir. Bu şekilde kadının gökler kadar değerli olduğu anlatılmak istenir. Bizim küçük gezimiz bitmek üzere. Bu muhteşem yerden gitmeden önce, bazı bilgileri toplamak için köyün büyükleriyle konuşuyoruz. Onlara göre Ölüm Evleri, eskiden veba, çiçek, kolera gibi salgın hastalıklardan korunmak için yapılmış. Çünkü 1783 ve 1831 yılları arasında salgın hastalıklardan dolayı Oset halkının nüfusu önemli ölçüde azalmış. Hastalığa yakalananlar yakınlarına bulaştırmamak için, gerekli ihtiyaçlarını da alarak Kız Dağı'na çıkar, kendi aile mezarlıklarını oluştururlarmış. Badtiyate soyundan Raisa Badtiyate (80 yaşında) şunları anlatıyor. "Hastalığa yakalananlar buraya gelip bu mezarları yapıp, burada ölüyorlardı. Sonunda hastalık öyle bir hal almıştı ki, gömecek kimseleri de kalmamıştı. İşte bu dönemde köyde hiç çocuğu olmayan Mukahate soyundan birisi sabah erken saatte hayvanlarını otlatmaya götürürken, Ölüm Evleri'nin yakınından geçer. Bu sırada bir çocuğun ağlama sesini duyar. Sesin bulunduğu mezara yaklaştığında sandık içerisinde ölü bir kadın ve kucağında yatan çocuğu görür. Çocuğu alıp evine götürür. Karısını bu konuda kimseyle konuşmaması için tembihler. Ancak bu sırrı uzun süre saklayamayan kadın, olanları komşusuna anlatır. Aradan zaman geçer, çocuk büyüyüp yürümeye başlayınca olay da iyice yayılır. Çocuk Şuğarate soyundandır. Çocuğun sülalesinden gelenler, oğullarını almak isterler. Uzun süren tartışmalardan sonra çocuk kendilerinde kalır. Hatta bu çocuğun torunlarının Moskova'da çok iyi yerlerde görev yaptığı söylenmektedir." Ölüm Evleri'nin bekçisi olan 60 yaşındaki, Badtiyate sülalesinden Dzahot ise, kendi soyuna ait mezarı göstererek "Bunlara Oset dilinde Zeppes denilir. 14.yy'da toprağa duyulan ihtiyaç nedeniyle atalarım, fazla yer tutmaması sebebiyle kule şeklinde mezarlar yapıp, ölülerini buraya gömmüşler. Daha sonra ise, şiddetli hastalığa yakalananlar kendi soylarına ait mezara giderek orada ölmüşler. 18.yy'a kadar da bütün ölülerini buraya gömmüşler. Araştırmacılara göre de, yeraltı ve yerüstü mezarları yakından incelenince XIV-XVIII yüzyıllara ait oldukları ortaya çıkmaktadır. Demek ki salgın hastalıklar çıktığı dönemlerde bu yapılar mevcuttu. Ancak mezarların yapılış sebebi günümüzde de tartışma konusu olmayı sürdürüyor. Yazı: Jale KUŞHAN(İpekyolu, Aylık Türkçe-Rusça Gezi ve Kültür Dergisi, Sayı:22, Kasım 1995, s.14-21) +''+Jale Kuşhan

Dünden Bugüne Abhazya

I.TARİH VE DEMOGRAFYA Abhazya ülkesinin ve Abhaz halkının tarihi çok eskilere dayanmaktadır. Abhaz tarihi Antik Yunan kaynaklarından izlenebilmektedir. Grekler, antik çağda seyyah bir toplum idiler. Gittikleri, ticari ilişki kurdukları her toplumu, dil farkını ayırt etmeksizin "barbar" ismi ile nitelendirirlerdi. Karadeniz'in doğu kıyılarında yaşayanları da günümüze taşıyarak tanınmalarına neden olmuşlardır. +''+ Antik Grekler, ayırım yapmadan Doğu Karadeniz kıyılarında yaşayan herkese "COLCHİS" demişlerdir. Strabo'ya göre M.Ö. I.'de Abhazya'nın sınırları bugünkü Pitsunda kentinin bulunduğu yerden, Trabzon'a kadar uzanmaktaydı Hekataios (M.Ö.500), Heniokhai'yi (WubıhYurdu) Abhazya'nınsınırları içinde göstermektedir. Karyanda ise (M.Ö.500) Akhaioi (Achaenos) olarak belirttiği toplumu ve bölgeyi yine Abhazya ile çakıştırmaktadır. Akınlar halinde Yunanistan yarımadasına gidip, antik Grek kültürünü yücelten, uygarlıklar kuran Akha'ları daha sonraki, büyük destanların doğduğu çağlarda,Yunanistan'dan gelip Anadolu kıyılarında Troia'yı kuşatırken görmekteyiz. Abhazya'nın kuzeyinde yaşayan bu Akhaioi'lar Antik Yunan Akha'larının atalarıdır. İliada ve Odiccea'da kahramanlıkları anlatılan Akha'lar, Kafkas kültürünü Yunanistan'a taşımışlar ve orada yerli kültürle kaynaşarak büyük uygarlıklar yaratmışlardır. Antik çağ coğrafyacılarına göre Soçi ve Gagra civarı Akha yurdu idi. Akha'ların Wubıh, Abhaz ve Abazin'lerin ataları oldukları, bugün artık su götürmez bir gerçek olarak bilim çevrelerince bilinmektedir. Bu yöreler, Ortaçağ başlarında, Bizans İmparatorluğu'nun nüfuz alanı olarak görülmektedir. Dolayısıyla İmparator Justinyanus döneminde Hıristiyan dini ile tanışmışlardır. Özellikle Pitsunda yöresi, Abhaz Hıristiyanlığının dini ve kültürel merkezi olmuştur. Bu dönemin Hıristiyan kaynakları ve Ortaçağ Gürcü tarihçileri Abhazların varlığından söz etmektedirler. 8.Yüzyıl sonlarında Bizans İmparatorluğu'nun gücü azalınca, Abhaz Kralı Levan II, Abhazya, Egrisi, Likhe'yi de kendi tacı altında Abhaz Krallığı olarak birleştirmiştir. (Chronicen I.S. 25'ı, Quacisivilis'in (1955 baskısı) Giderek Abhaz Krallığı bugünkü batı Gürcüstan'ı da içine alan bir genişliğe ulaşmıştır. Bu durum 200 yıl sürmüştür. Bu dönem Abhaz Kralı Bagrat III.'ün Gürcü tahtına geçerek iki devleti birleştirdiği tarihe kadar sürmüştür. 790-975 tarihleri arasında "Abhazia" adı,bütün batı Gürcüstan'a verilen ad olarak kalmıştır. 13. yy'da Moğolların batıya yürüyerek Selçuklu Devleti'ni yıkmaları sonucu Gürcüstan'ın özellikle doğu ve orta kısmı Moğolların eline geçmiştir. Tiflis yakılıp yıkılmış, Moğol vahşetinden kaçan Gürcüler batıda yoğunlaşmıştır. Bu olaylar sonucu devlet yönetimi çökmüş, devlet eskiden olduğu gibi yine Abhaz ve Gürcü prenslikleri olarak ikiye bölünmüştür. Ançabadze'nin günümüze ulaştırdığı bilgilere göre, 14.yy'da Mingrel (Laz) Prensi Georgi Dadiani, Abhaz Hanedanı Çaçbaları kuzeye sıkıştırarak Abhazya'nın güneyini, bugünkü Gal ve Oçamçıra bölgelerini ele geçirmiştir. Bu zaman dilimi içinde sıkışan nüfusun bir kısmı, kuzeydekileri de iterek harekete geçmiş, küçük bir grup Abhaz ile Abhazya ve Wubıh bölgesi arasında oturanlar, bugünkü Adler, Loov Mitesta (Abazaca'da mıtsaşta -ateş yolu-) ile mızımta vadisinden kalkarak ve Kulhor geçitlerinden kuzeye, bugünkü Çerkesk ve Khabardey topraklarına doğru yayılmışlardır. Abhazya topraklarında kalanlar ise zaman zaman Mingrelya egemenliğine başkaldırarak çatışmalara girmişlerdir. Tam bu sıralarda 16.yy'ın başlarında Osmanlılar, Abhaz Halkı ile İslamiyet'i tanıştırmışlardır. 1500-1800 arası 300 yıl, Türk-Abhaz ilişkilerinin yoğun yaşandığı dönem olarak hatırlanmaktadır. Abhazya'da Osmanlı egemenliği, Rus saldırıları sonucu 1810'da sona ermiştir. Bu dönemde Abhaz nüfusunun büyük bir çoğunluğu İslamiyet'i kabul etmiştir. Bu tarihten itibaren Rus Abhaz çatışmaları başlamaktadır. Abhaz halkı, Çar yönetimini her fırsatta ayaklanarak kabul etmediğini belirtmiştir. 1864'te biten Kafkas-Rus savaşları, bütün Kuzey Kafkasya'da olduğu gibi Abhazya'da da halka çok büyük felaketler getirmiştir. Bu dönemde Abhaz tahtında bulunan Çaçba Hamid (Mikhail Şervaşidze) aynı zamanda Çar ordularında da tuğgeneral idi. Rusya ile inatla çatışmanın, halkı yok edeceğini biliyordu. Buna rağmen 11-12 Mayıs 1864'deki intihar savaşlarını engelleyememiştir. Felaket 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşıyla büyümüş ve Abhazya tarihinin en büyük nüfus kaybına ve kıyımına sahne olmuştur. Ülkede bugün yaşayan Abhazlar 100 000 civarındadır. Türkiye'de yaşayan Kuzey Kafkasyalıların 500 000 kadarının Abhaz kökenli olduğu dikkate alındığında bu trajik sürgünün boyutları açıkça gözler önüne serilecektir. 1918 yılı içerisinde Abhazya'da ilk Sovyet yerel yönetimi kurulmuştur. Kırk gün süren bu yönetim Menşevik Gürcü Hükümetinin saldırısı sonucu ortadan kalkmıştır. Yeni yönetim kurulduktan hemen sonra mahalli askeri devrim komitesinin yöneticileri olan Eşba Efrem, Lakoba Nester, Platon Agiyaşvili, N. Akırtaa, V.İ.Lenin ve J.Stalin'e Abhzaya'ya ilişkin verecekleri kararlarında ağırlık noktalarının şu üç isteği kapsamasını bildirmişlerdir: Abhazya'nın birinci derecede bir devlet olarak ilan edilmesi, Abhazya'nın Sovyet Federasyonu içinde yerini alması, Halkın kendi kaderine terk edilmemesi ve Sovyet Rusya ile bağdaştırılması (henüz Gürcüstan'a bağlı değildir) Özgür Abhaz Cumhuriyeti'nin kurulmuş olduğu 31 Mart 1921'de Lenin'e bildirilmişken Gürcüstan ancak 21 Mayıs'ta "Bağımsız Abhazya Cumhuriyeti"ni tanıdığını açıklamıştır. Bu güzel gelişmeleri tehlikeler de bekliyordu. 5 Temmuz 1921'de Komünist Parti merkez bürosunda toplanan Stalin ve Avanesin'in verdiği karar şöyleydi: "Parti çalışmaları açısından Abhazya'nın özerk cumhuriyet statüsünde ve Gürcüstan Sosyalist Cumhuriyeti sınırları içerisinde kalması gerekmektedir". Stalin'in bu müdahalesi, Abhazya Cumhuriyeti'ne ve Abhaz halkına duyduğu ve saklayamadığı kin ve düşmanlığını da belirtmektedir. Stalin'in bu tutumunun Sosyalist Rusya Federatif Cumhuriyeti'nin (RSFSR) ve Sovyetler Birliği Sendikaları Komitesinin (VİSK) tepkisiyle karşılaştığı 8 Eylül 1921'de açıklanmıştır. Bütün bu direnmelere karşın, Abhazya 1922 yılında, başlangıçta anlaşmalı bir federatif statüyle Gürcüstan devletine bağlanmıştır. 1931 yılında ise "Karşılıklı Anlaşma ve Özel İttifak" tek yanlı olarak bozulmuştur. Abhazya yalnızca özerklik hakkına layık görülerek Gürcüstan Sosyalist Cumhuriyeti'ne bağlanmıştır. 1937-1953 tarihleri arası Stalin ve Beria'nın Abhazya'ya yönelik karakteristik baskılarının uygulandığı yıllar olarak tarihe geçmiştir. Bu süreç içerisinde Abhazya paralelindeki diğer küçük cumhuriyetlerde ise Abhazya'dakinin tersine değişik bir uygulama gelişmiştir. Beria ve Stalin'in baskı ve zorla göç ettirm yöntemleri sonucu zaten karışık olan Abhazya'nın demografik sorunları giderek karmaşık hale gelmiştir. Tarih boyunca, kültürü, dili, sosyal yaşamı hep farklı olagelmiş olan Abhazya ve Gürcüstan, zorla kıyılmıi bir nikah ile birbirine bağlanmış olan eşler gibi idi. Abhaz ve Gürcü halkının bu farklılığı açık ve biline gelen bir gerçektir. 1877 yılında Gürcüstan'da yayımlanan "Tiflis Vestnik" gazetesinin açıkça belirttiği gibi, "Abhazlar, etnografik, sosyal, ekonomik yaşamları ve dünya anlayışları ile komşusu oldukları uluslardan çok farklıdırlar." 19.yy'ın 70'li yıllarına kadar bu ülkede nüfus çoğunluğunu,ülkenin yerli halkı olan Abhazlar oluşturmakta idi. 1926 yılına gelindiğinde ise 60 değişik etnik grup yaşar olmuştur. Aşağıdaki tablo şoven Gürcü yönetiminin yavaş yavaş Abhaz halkını yok edişini açık bir şekilde göstermektedir: 1886 Sonlarında Nüfus Dağılımı Abhazlar.... ..........58.961 Mingreller...............3.414 Gürcüler.....................515 Yunanlar..................2.056 Ruslar........................972 Ermeniler................1.337 Estonlar......................637 Diğerleri..................1.460Bu şekilde görülen en bariz, en çarpıcı husus 1896 da Abhazya da 515 Gürcü yaşarken 1992 de nüfusun 240.000 e ulaşmasıdır. 1870 yılından itibaren ülke nüfusunun karmaşıklığı derhal etkisini göstermiştir. Bir gurup Abaza'nın Osmanlı topraklarına sürülmesi üzerine boş araziler yağmalanmıştır . Gürcü, Rus, Ermeni, Alman, Bulgar, Azeri ve diğer unsurlarla birlikte yaşam belirmeye başlamıştır. Abhazya'da Nüfus Değişimleri (1897-1992) Yıllar Abhazlar Gürcüler Ruslar 1897 58.697 25.375 5.135 1926 55.918 57.949 20.456 1939 56.147 91.067 60.201 1959 61.197 158.221 86.715 1970 77.276 199.595 92.889 1992 95.000 240.000 76.000 Yukarıdaki iki tablonun karşılaştırılmasından görülen en bariz, en çarpıcı husus 1896 da Abhazya da 515 Gürcü yaşarken 1992 de nüfusun 240.000 e ulaşmasıdır. 1870 yılından itibaren ülke nüfusunun karmaşıklığı derhal etkisini göstermiştir. Bir gurup Abaza'nın Osmanlı topraklarına sürülmesi üzerine boş araziler yağmalanmıştır .Gürcü, Rus, Ermeni, Alman, Bulgar, Azeri ve diğer unsurlarla birlikte yaşam belirmeye başlamıştır. 1877 deki birinci nüfus sayımı kayıtlarına göre ülke nüfusunun % 53 kadarı Abhaz iken 1926 yılında Abhaz nüfusu yarı yarıya azalmıştır. 1979 yılında yapılan sayım ise Abhaz nüfusunun % 17 ye düştüğünü göstermektedir. Gürcü nüfusu ise aksine büyük bir artış göstermektedir. Yukarıda açıklandığı üzere, Batı Gürcüstan topraklarından Abhazya ya ailelerin yerleştirilmesi, Çar yönetimi döneminde başlamıştır. Gürcü menşeviklerinin uyguladıkları ulusları birbirine düşürme, terör ve Abhazların zorla Gürcüleştirilmesi politikası, menşevik devlet adamı Ş.Z.Elıara'nın ağzından belgelenmiştir. Eliara 1926 yılında Gürcüstan'da S.İ.K teşkilat toplantısında "Hiç ara vermeden Abhaz halkının hak ve hürriyetlerini yok ediyorduk" demektedir. Stalin'in baskı yönetimi süresince Abhaz halkının yaşamı giderek bir trajediye dönüşmüştür. Bir gece içerisinde yüzlerce kişi Abhaz köylerinden toplanarak götürülmüş, bir çoğu katledilmiş,aydınlar kökten silinmiştir. Baskı rejimi yıllarında Abhazya'nın en seçkin insanları yok edilmiştir. Bu toplu katliamlar, nüfusu az olan Abhazya için büyük bir yıkım olmuştur. Bu arada Abhaz dili yasaklanıyor, Abhaz tarihi, kültürü, ulusal devlet bilinci, yerel coğrafi isimler, Abhaz alfabesi yok ediliyordu. 1937-1938 yıllarında Gürcü alfabesi temel alınarak yeni bir alfabe hazırlanmış, Abhaz sözcüğü yazışmalardan çıkartılmış, Abhaz kimliği körletilerek, herkesin Gürcü olduğu duyurulmuştur. 1937 den 1953 yılına kadar Gürcüstan"nın değişik yörelerinden birçok aile zorla Abhazya ya yerleştirilmiştir. Savaştan sonraki yıllarda da bu uygulamalar sürmüş ,Abhaz okullar kapatılarak Gürcüce öğretim yapan okullar açılmıştır. 1948 yılında Sohum kale ye gelen Stalin utanmaz ve ahlaksız bir eda ile şöyle konuşuyordu"Biz Gürcüler Abazinlere nazaran Abhazlara daha yakınız. Talihsiz Lakoba bunu bir türlü anlayamıyordu... Stalin bu sözlerle Abhaz Ulusal lideri Lakoba'yı, Gürcülüğü kabul etmediği için, öldürüldüğünü övünerek açıklıyordu. Abhazların ana dil yasağının yanı sıra, parti ve devlet atılma ve işsiz kalma tehlikelerine de göğüs germeleri gerekiyordu. Gürcüler dışındaki diğer etnik gruplarda bu uygulamalarından nasiplerini almışlardır. Örneğin; Mesket Türkleri ile Rumlar Kazakistan'a sürüldüler. Bu arada Abhazca olan SOHUM kent ismi Gürcüleştirilerek "SUKHUMİ" olarak değiştirildi. 1948 yılında başlatılan, Abhazya'nın Gürcüleştirme politikası l951 tamamlanmış, bu süre zarfında bütün yerleşim isimleri değiştirilmiştir. 1990 yılında bu değişikliklerin oranı %96 ya ulaşmıştır. Gürcüleştirme politikaları giderek çeşitli tepki ve huzursuzluklara yol açmış ve mücadele zorunluluğu doğmuştu. Bu mücadelenin bir göstergesi olarak da, Abhazya anayasasında değişikliğe gidilerek Gürcüstan'dan ayrılma istekleri dile getirildi Bu sırada Gürcüstan K. P. Merkez Komitesi Sekreteri İ.V. Kaputinov, Sohum'da düzenlenen binlerce kişinin katıldığı bir toplantıda söz alarak bu soruna ne şekil verilirse verilsin müzakeresinin bile yapılamayacağını açıklamıştır. Bu gelişmelerden ve çalışmalardan somut sonuçlar alınamaması, Abhazya'da Gürcü olmayan etnik grupları hareketlendirdi. Karşılığında da Tiflis'te ve Gürcüstan'ın diğer kentlerinde yeniden hortlayan Gürcü Menşevik bayrakları altında yürüyüşler propagandalar yapılmaya başlandı. Nasyonal sosyalizme yönelik idealleri gaye edinen ve Gürcü olmayanları zorla Gürcüleştirme eylemine yönelik programlara devam ediliyordu. Bir Gürcü edebiyatı yayın organı olan, devletin yönetiminde yayınlanan "Literaturuli Sakartvelo -Gürcü Edebiyatı" adlı gazete, Gürcü nasyonal sosyalizminin en çarpıcı örneğini, Hitler'e rahmet okuturcasına veriyordu. Gazetede şöyle deniyordu: "Gürcüstan'da Gürcülükten başka bir şey olmamalıdır. Gürcüstan'da, Gürcü olmayan da Gürcüdür. Gürcüce konuşulmalı, Gürcüce yazılmalıdır. Her insan Gürcü kültürü ile yetiştirilmeli, Gürcü gelenek ve görenekleri ile yaşamalıdır. Yoksa hiçbir surette Gürcü sayılmaz." Abhazya Özerk Cumhuriyeti'nde bundan böyle sosyo-ekonomik ve kültürel kalkınmanın yeniden başlatılmasının hak ve özgürlüklerin arttırılmasıyla mümkün olduğu, bunun da Abhazya'nın 1921'deki statüsüne kavuşturulmasıyla olabileceği artık tartışma götürmez bir gerçek olarak su yüzüne çıkmıştı. Efrem Eşba, altmış yıl önce, olacakları biliyormuşçasına şöyle diyordu: "Abhazya bağımsız bir statüde, SSCB'nin bir üyesi olmalıdır. Bu ulusal düşmanlıkları kışkırtan unsurları yenmenin tek silahı, Abhaz ve Gürcü uluslarının emekçi halklarının arasında hak eşitliğine dayanan kardeşliğin, kardeşlik güvencesinin yerleştirilmesidir. Bu iki halk arasında, bu güvenlik kavramı yerleşince istenilen sonuca ulaşabilmek mümkün olacaktır." Bütün bu huzursuzlukların ve kaynaşmanın sonucu, Abhaz ulusal Cephesi Birliğinin öncülüğünde, Gudauta bölgesinin tarihi Lıkhnı köyünde 18 Mart l989'da tarihi büyük kurultay toplanmıştır. Bu toplantıya partinin Abhazya bölgesi büro üyeleri, ulusal parlemento üyeleri, sanatcılar, bilimadamları, yazarlar, Abhazya'da bulunan etnik toplulukların temsilcileri ile halktan binlerce kişi katılmıştır. Toplantıda bu yazımıza kaynak olarak yararlandığımız tarihi karar çıkmıştır. 1- KP SS Merkez Komitesi, SSC şurası, SSC Bakanlar kurulu, Abhazya Cumhuriyetinin statüsünün yeniden ele alınarak Cumhuriyetin yeniden kurulması için Lenin'in sağlığında 1921'de ilan ettiği gibi ; Statüyü tekrar gözden geçirerek SSC Devletlerinin hak eşitliği için, çeşitli özellikler gösteren devletlerin çok yönlü Lenin prensipleriyle bağdaşmasını sağlamaları gerekir. Bildiri Gürcüstan KP tarafından 29 Mart 1989 tarihinde reddedilmiştir. Olaylar bu şekilde gelişirken, bir yandan da Gürcüstan devlet üniversitesinin bir şubesinin Sohumkale'de açılması gündeme gelmiştir. Sovyet ve Abhaz yetkilileri var olan gerginliği de dikkate alarak bu programın uygulanmasını ertelemişlerdir. Bunun üzerine saldırgan Gürcü milisleri Sohum da şiddetli çatışmalara neden olmuşlardır. 15-l6 Temmuz 1989 da 11 ölü 127 yaralı ile sonuçlanan Abhaz Gürcü çatışmasından sonra Abhazlar, 18 Mart l989 bildirgesinin en kısa zamanda yaşama geçirilmesinin gereğine inanmışlardır. 25 Ağustos 1990 günü Abhazya Özerk Cumhuriyeti Parlamentosu'nda yapılan oylamada, 72 milletvekilinin 70'i Abhazya'nın Gürcüstan'a bağlanmadan önceki statüsüne kavuşturulması doğrultusunda oy kullanmışlardır. Böylece Abhazya 1921'de olduğu gibi, egemen bir Sovyet Cumhuriyeti olarak kalmak istediğini dünya kamuoyuna duyurmuştur. Tarihinde Abhazya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nin 11. Çağrısının 10.Oturumundakabul edilen Abhazya Sovyet Sosyalist Cumhuriyetinin Bağımsızlık Deklarasyonu, "Abhazya'nın bağımsız bir Cumhuriyet olduğunu sevinçle ilan" ediyordu. II. BAĞIMSIZLIK VE YENİ GELİŞMELER Abhazya Parlamentosu bağımsızlık sonrası Gürcüstan'la olan ve kangren haline gelen ilişkilerini somut bir biçimde nihai bir şekle bağlamak için 23 temmuz 1992 tarihinde, tarihi bir karar alarak Abhazya Özerk S.S.C. 'nin 1978 anayasasını yürürlükten kaldırmıştır. Böylece birlik antlaşmasından önceki statüye dönülmüş oluyordu. Abhazya Parlamentosu'nun bu tarihi kararı şöyle ifadesini bulmuştur. I. Abhazya Özerk S.S.C 'nin 1978 anayasası geçersizdir. II. Yeni bir anayasa kabul edilinceye kadar Abhazya S.S.C.'nin 1925 anayasası yürürlükte olacak ve şu an yürürlükte olan yasama, yürütme ve yargı sistemi aynen muhafaza edilecektir. Abhazya Parlamentosu'nun bu tarihi kararı almasından önceki siyasal gelişmeleri özetle gözden geçirecek olursak : Bilindiği üzere Gorbaçov'un iktidara gelmesiyle S. S. C. B. 'ye bağlı ülkelerin oluşturduğu birliğin dağılma süreci başlar. Birlikten ayrılan cumhuriyetler arasında yeni hukuki ilişkilerin kurulması zorunlu hale gelir. Bu zorunluluk Abhazya ile Gürcüstan'ın hukuki ilişkilerini de etkiler. Abhazya'nın statüsü ve Gürcüstan ile S. S. C. B. Arasındaki karşılıklı ilişkiler 1978 anayasası ile düzenleniyordu. Gürcüstan Yüksek Sovyeti 1989 ve1990 yıllarında peşpeşe aldığı kararlarla 24.2.1920 tarihinden itibaren kurulan bütün devlet kurumları ile bu kurumlar ve makamlarınca alınan bütün hukuki kararları geçersiz saymıştır. S. S. C. B. 'nin dağılmasından sonra birlikten ayrılan devletlerle Gürcüstan geçici askeri konseyi 1992 Şubatında 1921 Gürcüstan anayasasına dönme kararı almıştır. Bu anayasa da ise Abhazya 'nın Gürcüstan'a bağlı olduğuna dair hiçbir hüküm bulunmamaktadır. Böylece Abhazya 'nın Gürcüstan içerisindeki fiili varlığı kendiliğinden sona ermiş oluyordu. Bütün bu gelişmelerin arkasından Gürcüstan'ın nasıl Abhazya 'ya saldırdığı, Gürcü yönetiminin jenosite varan kıyımı Abhaz direnişi ve bu direniş sonucunda Gürcüstan'ın Abhazya'dan zorunlu çekilişi dünya kamuoyu tarafından yakinen bilinmektedir. III. SAVAŞTAN SONRAKİ DURUM Bilindiği üzere Gürcüstan hükümeti ile Abhazya halkı arasında yukarda ifade ettiğimiz nedenlerden ötürü bir savaş olmuş, bu savaş sonucunda Abhazya halkı de facto bir şekilde bağımsızlığını ilan etmiş durumdadır. Taraflar arasında 3 Eylül 1992 tarihinden beri savaşın durdurulması, insan haklarının temini, taraflar arasındaki ekonomik ve hukuki sorunların düzenlenmesi, Abhazya Cumhuriyetinin siyasi statüsünün De Yura haline getirilmesi yani siyasi statünün belirlenmesi ve uluslararası örgütlerin yapabilecekleri insani yardımlar gibi konularda süre gelen görüşmeler halen tıkanmış bir vaziyette devam etmektedir. Ancak bu süreç içerisinde Abhazya Cumhuriyetinin karşılaşmış olduğu çok ciddei ve hayati sorunlara bugüne kadar bir çözüm getirilememiştir. Bunun sonucu olarak bugün Abhazya Cumhuriyeti çok ciddi bir şekilde ekonomik olarak müzayaka içerisinde bulunmaktadır. Bu ambargoların uygulanmasında, objektif uluslararası hukuki bölgeler, devletler üstü bölgeler ve uygulama anlaşmaları Gürcüstan Devleti'ni tek taraflı müsamaha görmesi nedeniyle tarafgirane bir politik yol izlenmektedir. Abhazya Cumhuriyeti'nden, uluslararası hukuk kurallarına ve devletlerarası antlaşmalara, ayrıca taraflar arasındaki görüşmelere aykırı olarak insan hak ve özgürlüklerinden mahrum bırakılması, yaşam hakkının zorla elinden alınması, açlığa mahkum edilmek suretiyle gayrımeşru bir şekilde barışa zorlanması, Gürcüstan ile yapılacak barışı hızlandırmayacak aksine daha da uzamasına eden olacaktır. Ayrıca bir halkın açlığa mahkum edilerek barışa zorlanmasına izin ve icazet veren uluslararası bir yasal belge, bir hukuki metin, bir teamül ve anlayış yoktur. Böyle bir uygulama da söz konusu olamaz. Bunun yanında bu ağır koşullar altında tesis edilecek bir barışın kurulsa bile, adil ve kalıcı olacağını iddia etmek mümkün değildir. Bu sorunların yanında Abhazya Cumhuriyeti'nde 23 Kasım 1996 tarihinde yapılması kararlaştırılan parlamento seçimleri ile ilgili birkaç noktanın da altını çizmekte yarar görüyoruz. BM Güvenlik Konseyi 22 Ekim 1996 tarihinde yapmış olduğu toplantıda Abhazya Cumhuriyeti'nde parlamento seçimlerinin yapılmamasını, bu seçimlerin yapılmasının barışa zarar vereceğini ve görüşmeleri daha da zora sokacağını dile getirerek buna yönelik bazı endişelerini Abhazya Cumhuriyeti'ne yazılı olarak iletmiştir. Güvenlik Konseyi'nin bu endişe ve değerlendirmelerine yönelik Abhazya Cumhuriyeti Parlamentosunun görüşleri 30 Ekim 1996 tarihinde yine yazılı olarak Güvenlik Konseyi'ne iletilmiş bulunmaktadır. Bu mektupta dile getirilen bazı görüşlerin de konuyla ilgilenecek kişi ve kişilerce bilinmesinde yarar görmekteyiz. 4 Eylül 1994 tarihinden beri tarafların ve gözlemcilerin de onayladığı görüşme tutanaklarından açıkça anlaşıldığı üzere Abhazya Cumhuriyeti ile Gürcüstan Devleti arasında fiili ve hukuki hiçbir bağ kalmamıştır. Abhazya Cumhuriyeti her ne kadar de jura olarak diğer devletlerce de tanınmadı ise de görüşmelerde taraf olduğu ve fiilen bir cumhuriyet olarak var olduğu bir vakadır. Bu nedenle Gürcüstan'ın Abhazya Cumhuriyeti'ne ve Abhazya Cumhuriyeti'nin hukuksal tasarruflarına müdahale yetkisi hukuken yoktur. Esasen Abhazya Cumhuriyeti Özerk Cumhuriyet olarak Gürcüstan'ın bünyesinde yer aldığı dönemlerde de Abhazya'da yapılan parlamento seçimlerine müdahale hakkı yoktu. Abhazya Cumhuriyeti'nde yapılacak parlamento seçimleri bu ülkede yaşayan bütün etnik grupların eşit haklarla temsil edileceği demokratik bir seçim olacaktır. Bu etnik grupların yanında Gal Bölgesi'ne geri dönüş yapan mültecilerin ve Abhazya'yı kendi isteği ile terk edip geri dönenlerin de aynı haklara sahip olarak seçme ve seçilme hakkına sahip olduklarını ifade etmek isteriz. Yapılacak olan parlamento seçimleri Abhazya'nın iç işi olup Gürcüstan Devlet Başkanı'nın ve parlamentosunun buna müdahale hakkı yoktur. Taraflar arasındaki statü belirleme çalışmalarına gelebilecek zararlar konusuna gelince: Abhazya Cumhuriyeti'nin statüsünün belirlenmesi ve hukuki yapısının oluşturulması ulusların kaderini tayin etme hakkından kaynaklanarak Abhazya halkının kendi iradesiyle belirlenecek bir husustur. Bu nedenle bu konunun Güvenlik Konseyi'nde gündeme gelmesine bile gerek olmadığı kanısındayız. Abhazya Cumhuriyeti ile Gürcüstan Devleti arasındaki münasebetlerin tanzim ve tesbiti devletler hukuku ilkelerine göre yapılmalıdır. Gürcüstan Devleti'nin toprak bütünlüğünü ısrarla ifade eden devlet ve kuruluşların, savaş devam ederken kan akıtılmasının durdurulması ve savaşın sona erdirilmesi için Abhazya yönetimi tarafından yapılmış olan ısrarlı çağrılara cevap vermemiş olmaları gerçekten şaşkınlık yaratmaktadır. Bugün Gal Bölgesi'nde mevcut, stabilize durumunun bozulması için, Gürcüstan Devleti tarafından basın-yayın yolu ile, radyo ve televizyon aracılığı ile ve diğer çeşitli tahrik ve provokasyonlar yapılmaktadır. Abhazya Cumhuriyeti'nin bu bölgede mültecilere yönelik hiçbir haksız eylemi söz konusu değildir. Bunun için bu eylemleri yapan kimselerin kimliklerinin belirtilmemiş olması da dikkate şayandır. Abhazya Cumhuriyeti ve halkı olarak BM tüzüğünde yazılı olan ve bütün imzalayan devletlerce uyulması zorunlu bulunan büyük ve küçük ulusların hak eşitliği ilkesinin Abhazya'ya da uygulanmasını talep ediyoruz. Gerek BM temsilcilerinin ve gerekse Rusya Federasyonunun bu ilkeler doğrultusunda hareket ederek Abhazya'da adil bir barışın kurulmasını acilen sağlamaları en içten isteğimizdir. Güvenlik Konseyi'ne yazılan mektubun içeriğini teşkil eden görüş ve düşünceleri burada kısaca vurgulamak istedik. İfade etmeye çalıştığımız sorunlar ve sorunların çözümlenmemesinin nedenleri kanımızca bu yazıda ifade edilmiştir. Bunun yanında: Bu haksız ambargoların devam etmesi Türkiye Cumhuriyeti bakımından ayrıca çok hassas ve önemli sonuçları doğurabilme olasılığını da belirtmek durumundayız. Zira öncelikle Türkiye Cumhuriyeti bir bölge ülkesi olup, Kafkasya'da büyük çıkarları vardır. Ayrıca Kafkasya'daki ve Abhazya'daki halklarla Türkiye Cumhuriyeti Devleti arasında vazgeçilmeyecek kadar önemli tarihi, maddi ve manevi bağlar söz konusudur. Bunun yanında Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan 7 milyonu aşkın Kafkas kökenli insan bu haksız uygulamalar ve ambargolar karşısında çok hassas bir konuma gelmiştir. Bu haksız uygulamaların ve tek taraflı himayeci politikaların devam etmesi durumunda insiyatif dışı olayların oluşmasına engel olmak belki mümkün olmayacaktır. Bu nedenle Kafkasya bölgesinde barış ve istikrarın adil bir şekilde kurulması Türkiye Cumhuriyeti'ni çok yakından ilgilendirmekte ve menfaatine olmaktadır. Abhazya halkını ekonomik ambargo altına aldırmak suretiyle her türlü insan hakları ve özgürlüklerini kısıtlamak ve dışarı ile olan bağlantısını keserek bir nevi ölüme terk etmek suretiyle bu halkla barışa ulaşmanın imkansız olacağının Gürcü yönetimince çok iyi bilinmesi ve anlaşılması gerektiğine de inanıyoruz. Tabii aynı yaklaşımı sorunlu olduğu diğer halklara da göstermelidir. Netice olarak dünyada henüz kirlenmemiş bir doğaya sahip olan etnik ve kültürel özelikleriyle, korunması gerekli dünyadaki sayılı coğrafi bölgelerden birini teşkil eden Kafkasya'nın ve özellikle Abhazya'nın barışa ve istikrara kavuşması, huzurun sağlanması, hukuk ve insan haklarının teminat altına alınması gerektiğine inanıyor, tarih boyunca özgürlükleri için, yaşamları için, büyük devletler tarafından uğratıldıkları haksızlıklara karşı usanmadan, yılmadan mücadele eden Abhaz halkının artık özgürce yaşama, huzura kavuşması için Dünya Kamu Vicdanına sesleniyoruz ve "ABHAZYA'DA AMBARGOYA SON" diyoruz. "Tanrı bütün dünya uluslarını özgür ve mutlu kılsın, fakat Abhazya'yı da unutmasın." Kaynaklarp> 1- Kafkasya Abhazya Dayanışma Komitesi'nce hazırlanan "Abhazya Dosyası" 2- Özdemir Özbay "Dünde Bugüne Kuzey Kafkasya" 3- Kafkasya Abhazya Dayanışma Komitesi'nin 28.10.1996 tarihli "Abhazya Cumhuriyeti Hakkında Bilgilendirme ve Öneriler" yazısı+''+Özdemir Özbay )

İrlanda Kuleleri ile Kafkas-Vaynah Kulelerinin İşlevsel ve Biçimsel Açıdan Karşılaştırması

İnsanın yüksek yapılara ilgi duyması sanılanın aksine oldukça eski bir eğilimdir. Tarihin ilk dönemlerinden beri insan eliyle yapılan bu tür yapılar ilk mimarlık örnekleri arasında yer almıştır.Böylece kule mimarisi yüksek yapı geleneğinin ilk örneklerini oluşturmuştur. Ancak bu ilk mimari örnekleri ahşap malzeme kullanılarak yapılıyordu. M.Ö.6000 yıllarına tarihlendirilen Çatalhöyük'de ahşaptan yapılan ve ölüm ritüellerinde kullanılan kule çizimlerine rastlanmıştır. +''+ Dünya mimarisinin duvar örme tekniklerinin gelişimine bağlı olarak kuleler de zamanla değişim göstermiştir. Yüksek mimari yapıların özellikle savunma amaçlı olarak inşa edilmesine ise en azından site devletlerinin kurulduğu antik çağlardan itibaren başlanıldığını günümüze kadar ulaşan kalıntılardan anlamaktayız. Dünyanın birçok bölgesinde farklı çağlarda ve çeşitli amaçlarla kule yapımı yaygın olarak uygulanmıştır. Ancak bu tür yapıların bir bölümü günümüze kadar ulaşabilmiştir. Yapıldıkları çağların mimari bilgi seviyesini ve yaşantı özelliklerini günümüze taşıyan kulelerin bir bölümü de Kafkasya'da bulunmaktadır. Kafkasya'nın Daryal boğazı çevresinde ve dağlık İnguş-Çeçen topraklarında yüzlercesi bulunan kule mimarisi örneklerine, bu ülkenin binlerce kilometre uzağındaki İrlanda adasında da benzer şekillerde tesadüf edilmektedir. Bu benzerliğe bilimsel literatürde ilk kez 1940 yılında John F.Baddeley dikkat çekmiştir . Baddeley "The Rugged Flanks of Caucasus (Kafkasyanın Yalçın Kanatları)" adlı eserinde bu benzerlik haricinde, Osetyanın Kaluat köyü sırtlarında yer alan Edisa bölgesindeki yapı kalıntılarını da Peru ile Bolivya sınırındaki Titicaca gölü kıyısındaki Tihuanaka yapılarına benzetmektedir. Akademisyen Melitsev Bekov'a göre bu yapılar "Kelt'lerden" kalmadır. Ancak Baddeley, bu yapıların Nart Destanlarında anlatılan toplumlarla ilişkili olduğu fikrindedir . İrlanda Kuleleriyle benzer özelliklere sahip Kafkas kulelerinin en zengin bölümü olan Vaynah Kuleleri hakkındaki bir çalışmamız geçtiğimiz yıllarda yayınlanmıştı . O çalışmada da kısaca değinilen benzerlikler bu yazının konusunu oluşturmaktadır. Ayrıca bu benzerlikler Marje sanal ortamında geçtiğimiz aylarda gündeme getirilmiş ve katılımcı üyelerin dikkatine sunulmuştu. Coğrafi olarak Avrupa'nın iki ayrı ucunda, birbirlerinden kilometrelerce uzaklıkta bulunan İrlanda adası ile Kafkasya'da inşa edilen bazı mimari yapıların büyük benzerliklerinin sebebi ne olabilir? Eski İrlandalı kule ustaları ile Kafkasya'da yaşamış kule ustaları hangi teknik veya geleneksel bilgiler ışığında yaptıkları mimari eserlerde ortak sonuçlara ve benzer biçimlere ulaşmış olabilirler? Bu benzerlik İrlandalıların (veya Keltlerin) tarihsel köken açısından Kafkas asıllı olduklarının bir göstergesi olabilir mi? Melitsev Bekov'un Osetya'daki yapıların Keltlerden kalmış olduğu yönündeki iddiası ne derece gerçektir? Benzerlikler gündeme geldiğinde bu ve buna benzer soruları çoğaltmak mümkündür. Ancak burada bu soruların cevabı aranmayacak, sadece İrlanda Kuleleri ile Kafkasya'da bulunan Vaynah kulelerinin biçimsel, işlevsel ve teknik özellikleri dikkate alınarak karşılaştırmaları yapılacaktır. Bu karşılaştırmalar yöntem olarak, İrlanda Kuleleri hakkında yazılan kaynaklarla (L.Barrow, P.Callahan, çeşitli web siteleri ) ve Kafkasya'da kendi tespitlerimiz sonucunda elde ettiğimiz donelerin yine farklı kaynaklarla (Aziyev-Çahkıyev , M.B.Mujuhoyev, V.V.Agibalova vb.) desteklenmesi sonucunda olgunlaştırılmıştır. İrlanda'da inşa edilen (Irish Round Towers) kulelerle Kafkas-Vaynah Kuleleri (Vainakh Watch Towers) arasında sadece biçimsel değil, işlevsel, teknik ve malzeme yönünden de büyük benzerlikler söz konusudur. Ancak bu benzerlikleri sıralamadan önce iki kule tipi arasındaki en belirgin farklılığa değinmek yerinde olacaktır. Glendalough Kulesi div> div> Erzi'den Vaynah Kuleleri div> Bu temel biçimsel farklılık, İrlanda kulelerinin silindirik gövdeli ve dairesel planlı olarak inşa edilmesine karşılık, Vaynah kulelerinin kare planlı ve köşeli olarak yapılmış olmasıdır. Ancak bu noktada hatırlanması gereken bazı özelliklere dikkat etmek gerekir. Buna göre; İrlanda kuleleri adanın ovalık ve az eğimli coğrafi yapısına uygun olarak, istilacı imha saldırılarına karşı daha iyi savunma yapma imkanı veren silindirik gövdeli olarak yapılmıştır. Çünkü kulenin her yönünden saldırıya uğrama durumunda dairesel plan, kare plana göre daha işlevsel bir özellik taşıyordu. Dağlık ve yüksek bölgelere, hatta bazen "bıçak sırtı" gibi arazilere inşa edilen Vaynah kuleleri için ise böylesi bir zorunluluk mevcut değildi. Ayrıca dairesel planlı kule yapımı, kare planlı kulelere göre daha emek ve özen isteyen zor bir teknikti. Vaynah kulelerinin kare planlı yapılmasının bir nedeni de bu plan tipinin çok amaçlı yapılarda daha işlevsel bir özellik taşımasından kaynaklanıyordu. Sadece savunma amaçlı inşa edilen yapılarda ise dairesel plan ve silindirik gövde daha işlevsel bir özellik taşımaktaydı. Bu nedenle yapım sırasında sadece savunma amacı taşıyan İrlanda kulelerinden farklı olarak çok amaçlı inşa edilen Vaynah kulelerinin zorunluluk yokken bu tür dairesel planda yapılması gereksiz bir uygulama olarak kabul edilmiş olmalıdır. Gerçekte Kafkasyalı yapı ustaları bu tür dairesel planları bazı eserlere uygulamışlardı. Örneğin Çeçenya'da Vovnişki Birg'de ve Kabarday Balkarya'nın Muhol yöresinde bulunan Kruglıy mezar anıtları dairesel planlı ve tıpkı İrlanda kulelerinde olduğu gibi aynı taş işçiliğinde ve sivri yarım kubbeli olarak inşa edilmişti. Buna karşılık İrlandalı yapı ustaları da kare planlı kule yapımını da biliyorlardı. Örneğin Glendalough-Trinity'deki yapı kalıntıları bu türdendir. İrlanda Kulelerini araştıran bilim adamları İrlandalı kule ustalarının savunma amaçları öne çıkan bu yapıları Bizanslılardan esinlenerek yaptıklarını ileri sürmüşlerdir. İrlanda kulelerinin kökenleri hakkındaki bu düşünce bazı gerçek yönlere sahip, ancak eksik bilgiye dayalı olabilir. Gerçekte kule mimarisi geleneği Kafkasya'nın hemen her yöresinde olduğu gibi, yakın coğrafyalarda da tarih boyunca yaygın olarak yapılıyordu. Örneğin Doğukaradeniz bölgesindeki vadilerde muhtemelen Kafkasyalı Kolhis-İber topluluklarınca milattan sonraki ilk asırlarda inşa edilmiş Zilkale, Kılıçkaya, Köprügören, Yukarımaden, Cvarishev vb. kuleler Kafkasya'daki kulelerle aynı özelliklere sahiptir. İlk ve Ortaçağlarda Doğukaradenizdeki Gürcü derebeylikleri ya Bizansa bağlı ya da bağımlı-ilişki içerisindeydiler. Bu bölgede yer alan ve günümüze ulaşan bazı yapı kalıntıları silindirik gövdeleri ile İrlanda kulelerine benzer şekillerde inşa edilmişlerdir. Örneğin Kireçli köyü kulesi, Tanzot köyü kalesi, Şavşat (Satlel) Kales'indeki kule kalıntıları bu iddiayı destekleyici özellikler taşımaktadırlar. Bu durumda İrlanda kulelerinin Bizansla kurulan ilişkisi bölgedeki Kafkasyalı topluluklarca yapılan kule yapılarından yola çıkılarak ortaya atılmış olabilir. Bu noktada bir noktaya daha değinmemiz gerekirse o da; Kafkasyanın bir yabancı araştırmacı için ulaşılması zor derin vadilerinde gizlenerek günümüze ulaşan kule mimarisi örnekleri hakkında İrlanda kuleleri uzmanlarının büyük bir olasılıkla hiçbir doküman veya bilgiye sahip olmadıklarıdır. Böylece araştırmacılar karşılaştırma yapabilecekleri yeterli verilere sahip olmadıklarından dolayı sadece "Bizans etkilerine değinebilecek kadar" konuya ulaşabilmiş görünmektedirler. İrlanda kuleleri ile Vaynah Kuleleri genellikle müstakil olarak yapılmış eserlerdir. Ancak bazı örneklerde İrlanda kuleleri manastırlara, Vaynah kuleleri de kulevari evlere bitişik halde inşa edilmişlerdir. Vaynah kulelerinin bazı örnekleri komplike bir yerleşim ünitesinin parçası olarak çok sayıda ve bir arada yapılmıştır. Erzi, Leilakh, Eghikal, Hani, Pogo vb. avullar çok sayıda kulenin bir arada olduğu yerlerdir. Her iki ülkedeki kule yapılarında da savunma amaçları ön plana çıkmaktadır. Buna göre İrlanda'daki kuleler Keltleri Viking istilacıların veya Drüid rahiplerini Romalı askerlerin saldırılarına karşı korumak üzere yapılmıştı. İrlanda Kuleleri div> Waynakh Kuleleri div> Bilindiği üzere Kafkasya'daki kulelerin yapılış amaçları arasında, farklı çağlarda ülkeye yapılan (Hun, Mogol veya Rus vb.) saldırılara karşı savunma amacı da bulunmaktadır. Bu nedenle Çeçenya'daki yapılara "Savaş Kuleleri", "Gözetleme Kuleleri","Savunma-Haberleşme Kuleleri" gibi çeşitli isimler verilmiştir. Vaynah ve İrlanda kuleleri farklı taş malzeme kullanılarak kabayontu örme tarzında yapılmışlardır. İrlanda kulelerinde bazalt veya granit taşlar kullanılırken, vaynah kulelerinde bu malzemelerin yerini daha çok arduvaz plaka taş levhalar almıştır. İrlanda kulelerinde görülmeyen bu tür plaka taşlar, kulelerle aynı tarihlerde yapılan ve şaşırtıcı bir biçimde Kafkasya'daki mezar anıtlarına benzeyen CoKerry'deki yapı kalıntılarında karşımıza çıkmaktadır. div> Co Kerry div> div> Vovnişki Brig div> İrlanda kuleleriyle Vaynah kuleleri ölçü ve oranlar açısından aynı veya benzer özelliklere sahiptir. İrlanda Kuleleri 21 ila 38 m. yüksekliktedirler. Vaynah kulelerinin de 20 ila 36 m arasında değişen yüksekliklere sahip olduğu bilinmektedir.Kulelerin temelde ortalama duvar kalınlığı İrlanda kulelerinde: 1.30 m., Vaynah kulelerinde ise: 1.50 m. civarındadır. İrlanda kulelerinin tepe kısmında duvar kalınlığı ortalama 80-90 cm iken Vaynah kulelerinde bu ölçüler daha da azalarak 50-60 cm kadar düşmektedir. Bu ölçüler Vaynah kulelerine daha piramidal bir görüntü vermiştir. Böylece her iki yapı türünde de yüksek yapının basınç etkisi duvar yükseldikçe kalınlık azaltılarak yok edilmiştir. Her iki kule tipinde de temel genişliği 5 veya 6 m. uzunluğunda, kuleyi oluşturan kat adeti ise 5 veya 6 tanedir. Kat yükseklikleri, pencere ve kapı ölçüleri aynı boyut ve oranlardadır. Katlar arasındaki bölmeler ahşap malzeme kullanılarak yapılmıştır. Kirişlerin duvar yüzeyine monte edilmesinde plan tipine uygun köşebent veya çıkıntılara bağlı olarak aynı temel prensipler kullanılmıştır. Kulelerin en üst katlarında yer alan pencereler her iki kule tipinde de 4'er adettir ve şaşırtıcı bir şekilde benzer formludur. Ancak Vaynah kulelerinde bu pencereler önünde yer alan mazgal delikli Çeçence Çerkçx denilen balkon-dolaplar (belki de silindirik gövdeye uygun olmadığından) İrlanda kulelerinde yoktur. İrlanda Kulelerinde tepedeki 4 pencere dört ana yönü işaret etmektedir. Bu tür bir benzerlik Vaynah kulelerinin bazı örneklerinde de -büyük bir olasılıkla tesadüfi olarak- mevcuttur. İrlanda kulelerinde her katta bulunan tek pencereler ise daima doğu yönüne bakar vaziyette yapılmıştır. Her iki kule tipinde de mazgal delikleri ve bazı kulelere bitişik olarak inşa edilen örme taş merdivenler bulunmaktadır. Her iki kule tipinde de çatı biçimleri sivri uçlu olarak, İrlanda kulelerinde silindirik gövdeye uygun olan konik şekilde, Vaynah kulelerinde ise prizmatik kare gövdeye uygun olarak piramidal (basamaklı) şekilde inşa edilmişlerdir. Her iki kule tipinde de kapı ve pencere üstlerine Çeçence Kurkhxera denilen taş bloklar yekpare kilittaşı olarak yerleştirilmişlerdir. div> İrlanda Kulelerinde Pencere div> div> Vaynah Kulelerinde Pencere div> Her iki kule tipinde de özellikle savunma amacıyla yapıldığını gösteren bir uygulama olarak kapı girişleri yerden 2-3 m yukarıya inşa edilmiştir. Bu tür kapılar herhangi bir savunma durumunda büyük bir işlevsellik taşıdığından aslında tüm eski ve ortaçağ boyunca birçok toplum tarafından yaygın olarak kullanılmıştı. Örneğin Çinlilerde Çin Seddinde yer alan bazı burç kulelerinde benzer uygulamalar yapmışlardı. div> İrlanda ve Vaynah Kulelerinden Kapı Örneği div> İrlanda kulelerinin M.S. 200- 1200 yılları arasında yaygın olarak yapıldığı bilinmektedir. Buna karşılık 1200'lü yıllarda klasik görünümüne kavuştuğu düşünülen Vaynah kulelerinin kökeni ve ilk inşa yılları, tahmini olarak Urartu-İskit dönemlerine (M.Ö.900-600) bağlanmasına karşın bu konu henüz tam olarak aydınlatılamamıştır. İrlanda'da yaklaşık 90 kule örneği bulunmaktadır bunların sadece 23 tanesi sağlam kalabilmiştir. Kafkasya'daki toplam kule sayısı henüz net olarak bilinmemektedir. Sadece Vaynah kulelerinin 350 den fazla sayıda olduğu bilinmektedir. Bu kulelerin kaçının sağlam olduğunu ise şu an için bölgede süren savaş nedeniyle tespit etmek mümkün değildir. İrlanda kulelerinde özellikle son dönem yapılarında (County Laois'deki Timahoe Kulesi, Devenish Kulesi vb.) kapı ve pencere üstlerinde kesme taş işçiliğinin plastik biçimlendirmeye olan yatkınlığından faydalanılarak bir takım figüratif süslemeler yapılmıştır. Bu tür süslemeler Vaynah kulelerinde malzemenin elverişsizliğine bağlı olarak (plaka taş levha) yapılmamıştır. Ancak İrlanda kulelerinde yapılan figüratif süslemeler Vaynah ülkesindeki Thaba-Erda tapınağında ve kesme taş malzemenin kullanıldığı bazı islami döneme ait yapılarda (Tsontroy camii vb.) karşımıza çıkmaktadır. İrlanda kulelerinden bazıları (örneğin: County Cork ' daki Cloyne Kulesi) çatısız olarak hisar tipinde inşa edilmiştir. Bilindiği üzere bu türe giren örneklere Vaynah kuleleri arasında da (örneğin: Belag'daki Biyalkin Kulesi) rastlanılmaktadır. İrlanda Kulelerinin başlangıçta çankulesi ve keşişlerin ikameti için yapıldığı sanılıyordu. Ancak bu iddia kuleler hakkında araştırmalar yapıldığında tamamen yok olmuştur. Kulelerin yanına kuruldukları kiliselerde zaten çan vardı ve keşişlerde (Monk'lar) bu yapıları ikamet amaçlı kullanmıyorlardı. Ayrıca kilise yazarları bu yapılardan kayıtlarda bahsetmemekteydi. Bütün yapılan araştırmalar bu kulelerin hıristiyanlık öncesi dönemlere ait pagan yapılar olduğunu göstermiştir. Katlarda bulunan pencerelerin doğuya açılmasının sebebi, güneşin ilk ışıklarını görebilmek içindi. Ayrıca kulelerin alt katında çok miktarda bulunan kül ve köz kalıntıları, bu yapılarda sürekli olarak kutsal ateşler yakıldığını göstermekteydi. Yine kule isimlerinin "Coleag (Fire God)", "Turaghan (the Tower of Fire)", "Aidhne(the Circle of Fire)", "Kennegh (The Chief Fire)", "Teghadoe (The Fire House)", "Fertagh (the Burial Fire Tower)" vb. ateşle ilgili olması gibi özellikler kulelerin güneş ve ateşe tapan topluluklar tarafından yapıldıklarını göstermektedir. Güneşe veya ateşe tapınma paganizmi bilindiği üzere Kafkasya topraklarında da karşımıza çıkmaktadır. Özellikle ilkel dönemlerden beri petrol ve yer altı gazları açısından zengin rezervlere sahip olan Doğu Kafkaslarda "Ateşgede" genel isimiyle anılan güneşe ve ateşe tapınma izleri tarihin ilk dönemlerine kadar uzanmaktadır. Azerbaycan'ın bir adı da "Odlar yurdu"dur. Kafkas dağlarında güneşe tapınma sonucunda inşa edilen ve "Sukut Kuleleri" de denilen binlerce güneş mezarı mevcuttur. Bu mezarların, bölgelerdeki kulelerle yakın benzerlikleri ve ilişkileri vardır. En azından kulelerin çatılarına verilen "Mayla" adı Çeçencede "güneşlik" (Malk:güneş) anlamına gelmektedir. Çeçenya coğrafyasında güneşle ilgili "Malkha", "Mayistri", "Malkhisti" vb. gibi isimler bulunmaktadır. Buradan şu sonuca varabiliriz ki, İrlanda'daki kule yapıcı toplulukların pagan inançları Kafkasya'ya hiç de yabancı değildir. Ancak bu noktada şu gerçeğin altını çizmek gerekir. Ateşe veya güneşe tapma paganizmi sadece İrlanda veya Kafkasya'ya ait değil, dünyanın bir çok bölgesinde ortaya çıkmış yaygın bir antik inanış biçimidir. div> İrlanda ve Vaynah Kuleleri Kesit Alanı div> İrlanda kuleleri için ortaya atılan bazı iddialar ise gerçekten çok ilginçtir. Daha önce NASA ve USAF'ta da çalışmış olan entomologist Prof. Philip Callahan , "Ancient Mysteries, Modern Visions" adlı eserinde bu kulelerin İrlanda'daki coğrafi yerleşim haritasını incelediğinde, karşısına kış gündönümünde kuzey yıldızlarının dağılımını hatırlatan bir şeklin çıktığını iddia etmektedir. Akademisyen Callahan'ın değindiği bir başka ilginç nokta ise, bu kulelerin sesi aksettirdiği, uzaydan yeryüzüne gelen manyetik ve elektromanyetik enerjiyi toplayarak bir çeşit anten görevi yaptığı şeklindedir. Kuleler kireçtaşı, demirle zenginleştirilmiş kırmızı kum taşı, killi kayagantaşı ve granit gibi (Keltler tarafından iyi bilinen) paramagnetik özellikleri olan malzemelerden yapıldığından bir anten işlevi görerek "schuman dalgası" denilen ve doğal olarak oluşan elektromanyetik radyasyon topluyor, bu da kulelerin etrafındaki toprağı daha verimli hale getiriyordu. Buna göre yer yüzü ve Ionosferde var olan ve dakikada ortalama 2000 light ışıma veren bazı elektromanyetik dalgalar yer altında titreşim yaparak insan davranışlarına (1-30 hertz frekanslar) ve bitki verimliliğine (350-6000 hertz frekanslar) tesir etmektedir. Kafkasya'da bu tür paramagnetik konulara ilişkin çeşitli söylenceler (Özellikle Elbruz Dağı ile ilgili olarak) mevcuttur. Ancak kulelerle ilgili bu tür iddialar hakkında bir kayıt bulunmamaktadır. div> İrlanda'da bulunan kule yapı örneklerine İngiltere'de, Belçika'da (Messines Tower), Sumatra ve Java'da benzer biçimlerde tesadüf edilmektedir. Bu yapılar genel görünüş, katlar, yüksek giriş kapıları, tepedeki dörtlü pencere sistemleri vs. gibi özellikler açısından İrlanda kuleleriyle büyük benzerliklere sahiptirler. Hindistanda bulunan bazı kule yapılarında ise "Fire Towers", "Fire-circles", "Sun houses" gibi İrlanda kulelerine benzer adlar kullanılmıştır. Dünyanın bir çok bölgesinde tarih boyunca yaygın olarak kule tipi mimari örnekleri yapılmıştır. Kafkasya ve İrlanda bu yapıların en çok örneğinin bir arada bulunduğu iki ayrı coğrafya olarak dikkati çekmektedir. Ancak bu yapılardan İrlanda Kuleleri farklı açılardan detaylı incelemelere konu olurken, Kafkas-Vaynah kuleleri hakkında ise gözlemlere dayalı birkaç çalışma dışında daha henüz konuyu farklı açılardan ele alan kapsamlı araştırmalar yapılmamıştır. Görüldüğü üzere sadece kaynaklara dayanılarak yapılan yüzeysel bir karşılaştırma sonucunda dahi İrlanda kule mimarisi ile Kafkasya-Vaynah kule mimarisi arasında teknik, işlev ve malzeme özellikleri yönünden birçok benzerlikler ortaya çıkmıştır. Bu noktada şu iki gerçeğin de altını çizmemiz gerekmektedir: 1. Her iki ülkenin kule yapıları arasındaki karşılaştırma sonuçları okuyucu tarafından sadece bir durum tespiti olarak algılanmalıdır. 2. Yapılar arasındaki benzerliklerden yola çıkılarak İrlandalılar ile Kafkasyalılar arasında köken birliği arama gibi bir iddiamızın bu yazı için söz konusu olmadığı anlaşılmalıdır. Böylesi bir iddianın eğer gerekiyorsa, oluşturulabilmesi için konunun budunbilimsel, dilbilimsel, tarih ve arkeoloji vb. gibi daha farklı bilim alanları tarafından ele alınması ve olgunlaştırılması gereklidir. Konu üzerinde sanat tarihi açısından daha kesin yargı ve ifadelerde bulunabilmek için İrlanda'da inşa edilmiş kulelerle Kafkasya'daki kulelerin bölgelerinde daha detaylı bir şekilde karşılaştırılarak ele alınması ve incelenmesi gerekmektedir. Ayrıca bu tür karşılaştırmalar Batı Kafkasya'daki "dolmen"lerle dünyanın diğer bölgelerindeki dolmenler hakkında da yapılmalıdır. Bu tür araştırmalar inanıyoruz ki dünya toplumları arasındaki kaynaşmalarda bir harç vazifesi görecektir. İan BENNET., "The Mistress of All Life",Hali, april 1990, issue 50, vol.12-2, p.116-129. John F.BADDELEY., The Rugged Flanks of Caucasus, London 1940. Aydın Osman ERKAN., Tarih Boyunca Kafkasya, Çiviyazıları yay., İstanbul 1999., s.104-113. Erol YILDIR., Kuzey Kafkasya'da Vaynah Kule Mimarisi (Vaynah Kuleleri), Flaş Ajans, İstanbul 1997. s.62-63. http://www.marje.net/mailgrubu/ 10. Ocak 2002, Perşembe 13.47. (C'upe Hasan Okan Iscan) İrlanda kuleleri hakkında aşağıdaki web adreslerinde daha geniş bilgilere ulaşılabilir. Bknz., http://www.roundtower.de/, http://www.fiddlersgreen.net/buildings/english/irish-tower , http://www.irishknowledge.org/pages/Detailed/1241.html , http://www.lawrencetown.com/clonmac.htm , http://www.users.bigpond.com/kirwilli/dolmen/monuments.htm, http://www.kerrypoet.utvinternet.com/monastic/monastic2.html, http://www.ireland.org/irl_hist/hist17.htm http://www.geocities.com/TheTropics/Cabana/2973/Ireland/Glenda.html vb. M.A. AZİYEV-D.Y.ÇAHKIYEV., Kamennaya Letopıs Stranı Vaynahov. Pamyatniki Arhitekturu i İskusstva Çeçni i İngusyetii, Russkaya Kniga, Moskva 1994. M. Bagaudinov MUJUHOYEV., Srednevekovıye Kultovıye Pamyatniki Centralnogo Kavkaza.,Kniga, Grozniy 1989. V.Vasiliyevna AGİBALOVA.,Na Assu Çerez Armhi, Grozniy 1988. Lennox BARROW., Irish Round Towers, Dublin 1977. Doğu Karadeniz Bölgesindeki yapılarla ilgili olarak bknz., Osman AYTEKİN., Ortaçağdan Osmanlı Dönemi Sonuna Kadar Artvin'deki Mimari Eserler, Kültür Bakanlığı Yayınları:2257,1999 Ankara. Phil Callahan hakkında daha geniş bilgi için Bknz., http://froebuck.home.texas.net/newpage3.htm http://vccslitonline.cc.va.us/readingpoetry/callahan.htm http://www.rotary7910.org/clubs/c_worcester.htm div>+''+Erol Yıldır

Anavatanda Dil Çalışmaları

Nart'ın Dil Sayısı için benden istenen "Anavatandaki Dil Çalışmalarını" bütün boyutları ile irdeleyebilmek çok güç. Ancak var olan ana yaklaşımları şöyle sıralamak mümkün: +''+ İlk sözü edilmesi gereken Perestroikadan hemen sonra alevlenen latin temelli alfabeye geçilmesi görüşü. Bu konuda bilimsel olmaktan uzak denebilecek çok sayıda proje sunulmakta bunların çoğunun kendi iç mantığı bile bulunmamaktadır. Her sese bir harf ilkesi ön planda tutulduğu için bugün kullanımda olmayan, bilgisayar programlarında yer almayan işaretlerden oluşmuş spekülatif projeler çoğunluğu teşkil etmektedir. Giderek, alfabenin mutlaka kendimize özgü olması gerektiği düşüncesinden hareketle aile damgalarının harf olarak benimsendiği bir alfabe de oluşturulmuştur. Ancak takdir edilebileceği gibi bunun da pratik değeri yoktur. Ancak hemen belirtilmesi gereken, latin temelli bilimsel ve gerçekten dilimize uygun alfabe düzenlenebilse bile günümüzde bunun anavatanda uygulama şansının olmadığıdır. Bunun birincil nedeni, yönetimlerimizin üyesi bulunduğu Rusya Federasyonu'nun konuya karşı duyarlılığıdır. Rusya Federasyonu böylesi çalışmaları neredeyse ayrılıkçı hareket olarak algılamaktadır. Nitekim Rusya Federasyonu Devlet Duması'nda Federasyon içinde Kiril dışı alfabe uygulamasına geçilemeyeceği yasasını kabul edilmiştir. Yukarıdaki açıklamadan sonra, anavatanda latin kökenli alfabe uygulaması önündeki diğer engeller önemini yitirmiş sayılabilirse de çoğu dilcilerimizin, bilim adamlarımızın, yazarlarımızın böyle bir uygulamayı zaten yanlış bulduğunu vurgulamak gereğine inanıyorum. Yani Rusya Federasyonu engeli olmasaydı bile Latin kökenli alfabeye geçilemeyebilecekti. Ben, kendimin de aktif olarak katkıda bulunmaya çalıştığım DÇB ve destekçilerinin Adıge dili ve alfabesi sorununa yaklaşımını, soruna çözüm bulma çabalarını daha yararlı ve gerçekçi buluyorum. Peki nedir bu yaklaşımın önerileri: Adıgey ve Kabardey lehçeleri için tek alfabeye geçilmesi. Tek bir yazı diline geçilmesi. Muhacerettekiler için latin temelli alfabe düzenlenmesi. ol> Adıgey ve Kabardey lehçeleri için tek alfabeye geçilmesi: Bilindiği gibi günümüz Adıgey ve Kabardey alfabelerinde kimi ortak sesler farklı, kimileri de karşıt harflerle gösterilmiştir. DÇB ilk kurulduğu günden bu yana tek alfabeye geçilmesi çalışmalarını teşvik etmiş, dilcilerimizle birçok toplantı yapmış, Dünya Adıge Akademisi ile konuya yaklaşımda görüş birliği sağlanmıştır. Bu görüş birliğinden sonra çalışmalar daha sonuç alıcı olmuş, Prof. Dr. Kumakho Muhiddin'in projesi üzerinde anlaşma sağlanmıştır. Alfabenin uygulanır hale gelmesi yasama organlarının gerekli yasaları kabulünden sonra mümkün olacaktır. Bu konuda da ilk adım atılmış Kabardey-Balkar parlamentosu ortak alfabeye geçilmesi için gerekli yasal düzenlemeyi yapmıştır. Adıgey parlamentosunun da benzer yasayı kabulünden sonra belirlenecek süre içerisinde uygulamaya geçilecektir.p> Tek bir yazı diline geçilmesi: Tek dile geçilmesi elbette ki tek alfabeye geçilmesi gibi kolay olmayacaktır. Ancak DÇB kurulduğu günden bu yana bu görüşü savuna gelmiştir. Dilcilerimiz, yazarlarımızın çoğunun bunun olanaksız olduğu görüşünde olmalarına karşın DÇB kendi yaklaşımını savunmayı sürdürmektedir. Bu çalışmaların uzun erimli bir süreç olduğunun da bilincindedir. Ancak tek dil dendiğinde hep, günümüzde yazın dili olan iki lehçeden birinin diğerine tercih edildiği, ya da edilebileceğinin savunulduğu sanılmaktadır. Bu yanlış sanı özellikle DÇB görüşünün karşısında olanlarca yaygınlaştırılmaktadır. DÇB de günümüz politik-kültürel ortamında bunun, yani yazın dillerinden birinin ortak dil olarak kabulünün, hayata geçirilmesinin mümkün olmadığının ayrımındadır. Savunduğu da iletişim olanaklarından en üst düzeyde yararlanılması, çok uzun olmayacağını umduğumuz bir sürede, bir Adıgenin konuştuğunu diğerinin anlar hale gelmesidir. Radyo, Tv, gazete, kitap, tiyatro, okul programları vb. sayılabilecek daha birçok kanalla iletişimin yoğunlaştırılmasıyla tek dile gidilebileceğine inanmakta ve bu konularda çaba göstermektedir.p> Ancak son dönemde, alfabenin düzenlendiği yıllarda dilbilimcilerimizin yeterli olmadığı, dil bilgisi kurallarına temel olacak Adıgece metinlerin çok az olduğu, bunların sonucunda da alfabenin düzenlenmesinde olsun, dilbilgisi kurallarının belirlenmesinde olsun hatalar yapıldığı görüşü de dile getirilir olmuştur. Kişisel olarak bu görüşün gittikçe ağırlık kazanacağını, alfabenin yine Kiril temelli olarak yeniden düzenleneceğini, dilimizin dilbilgisi kurallarının da günümüz dilbilimi verilerinin yol göstericiliğinde yeniden belirleneceğini umuyorum. Bu arada, DÇB'nin Ağustos ayı içerisinde Nalçik'te gerçekleştireceği Dünya Gençlik Olimpiyatı ve altıncı genel kurul öncesi, çok önemsediği iki konuda daha toplantı düzenleyeceğini anmakta yarar görüyorum. İlgili bütün tarafların katılımının beklendiği "Anavatana Dönüş Sorunları" konulu ilk toplantı, 17 mayıs 2003 de Maykop'ta, "Dilimiz" konulu ikinci toplantı ise 7 haziranda da Çerkesk'te gerçekleştirilecektir. Bu ikinci toplantıda yukarıda sözünü ettiğim yeniden yapılandırma çalışmalarının daha yüksek sesle dile getirilebileceğini de söyleyebilirim. Çerkesk'de gerçekleştirilecek "Dilimiz" konulu toplantının gündem maddelerinden biri de tüm Adıgeler için "Adıge Dili Günü" belirlemek. Aslında bu konuda Adıgey'de uygulama zaten başlamış bulunuyor. Dönemin Adıgey devlet başkanı Carım'ın kararnamesi ile Bersey Wımar'ın hazırlamış olduğu bilinen ilk alfabemizin, 1853 yılının 14 Mart'ında yayımlanmış olması nedeniyle 2000 yılından beri her 14 Mart "Adıge Dili Günü" olarak kutlanmaktadır. Ayrıca okullardaki ders saatleri yetersizliğinin getirdiği olumsuzluklar en iyi dil öğretmeni, en iyi öğrenci, çeşitli konulara da açılan kompozisyon yarışmaları gibi etkinliklerle giderilmeye çalışılmaktadır. Kabardey-Balkar'da da Adıge Psalhe gazetesinin başlatmış olduğu sonradan Xase ve Eğitim-Bilim Bakanlığı'nın da katıldığı Si bze, si pse, si dunay adlı en iyi dil öğretmeni yarışmaları dört yıldır sürmekte gittikçe daha önemsenir hale gelmektedir. Muhaceretteki Adıgeler için latin temelli Adıge alfabesi düzenlenmesi: Ben DÇB'nin latin temelli Adıge Alfabesi'nin anavatandakiler için değil, sadece muhacerettekiler için oluşturulması, yaklaşımının daha gerçekçi buluyor bu konudaki çalışmalara da katkıda bulunuyorum. DÇB genel sekreterliğim sırasında, sürgünün 132. yılı nedeniyle Ankara'da yapılan "Dil konferansında" bu konuyu da gündemimize almıştık. Konuyu yönetimlerimizin de gündemine taşımak için konferansa Adıgey'den dönemin Eğitim Bilim Bakanı Bırsır Batırbi'nin, Kabardey-Balkar'dan da Eğitim Bilim Bakanı adına Oşhamaxue Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Wıt'ıj Boris'in katılımını sağlamıştık. Katılmış olanların hatırlayabileceği gibi konferansa katılanlar adına yönetimlerimizden "Muhacerettekiler için Latin Temelli Adıge Alfabesi" oluşturulması dileğinde bulunulmuştu.p> Ünlü dilbilimcimiz Ç'eraşe Zeyneb adına iki yılda bir düzenlenen dil konferanslarından ilkine, ki 27-29 mayıs 1998 de gerçekleştirilmiştir, Fahri Huvaj ile birlikte sunduğumuz öneriyi son dönemlerin bu konudaki en ciddi girişimi olarak değerlendiriyorum. Konferans özetlerinin sunulduğu kitapçıktan, muhaceretteki Adıgeler için latin temelli alfabenin neden gerekli olduğu savunmamızı aktarmadan önce bu gerekliliği fark etmekte geciktiğimizi itiraf etmeliyim. Uzun bir süre Türkiye'de latin temelli alfabeyi savunanların başında gelen Sefer Berzeg'e karşı çıkmıştık. Doğrusu ben daha Adıgey'e dönüş yapmadan önce kimi arkadaşlarımızın karşı çıkmasına karşın Fahri Huvaj ile çalışmaları başlatmıştık. Benim dönüşümden sonra Fahri teknik çalışmaları ilerletirken ben de alfabenin tartışılabilir, benimsenir zeminini hazırlama çabası içindeydim. Fahri Huvaj'ın Adıgey'de kaldığı sürede de çalışmaları sonlandırıp taslağımızı aşağıda okuyacağınız savunma ile Adıge Devlet Üniversitesi'nin düzenlemiş olduğu yukarıda sözü edilen konferansa sunduk. MUHACERETTEKİ ADIGELERİN ANADİLİNİ KAYBETMEMESİ İÇİN LATİN TEMELLİ ADIGE ALFABESİ GEREKLİDİR.p> F.Huvaj XHUAJ Adıgey Sosyal Bilimler Araştırma Enstitüsü N. Hatam MEŞFEŞ'U Çocuk Hastalıkları Hastanesi Doktor Bilindiği gibi günümüzde Adıgelerin büyük çoğunluğu (2/3 ten daha çok) Türkiye'de yaşamaktadır. Ancak üzücüdür ki Adıge dilini bilenlerin sayısı gittikçe azalmaktadır. Türkiye'deki Adıgelerin kiril temelli alfabeyi öğrenebilmeleri çok güçtür. Altmışlı yıllardan beri bu alfabenin öğrenilmesi çalışmaları yapılmış olmasına karşın başarılı olunamamıştır. Bundan sonra da öğrenilebileceğine inanılmamaktadır. Bunun çeşitli nedenleri yanında, kendilerinin Latin harflerini kullanıyor oluşunu, günümüz Adıge alfabelerinin Kiril temelli olması ve bu alfabelerin düzeninin güç anlaşılır olmasını da sayabiliriz. Türkiye ve diğer muhaceret ülkelerindeki Adıgeler Latin harflerini iyi tanımaktadır. Ayrıca Türkiye dışı diğer muhaceret ülke Adıgeleri de Latin harfli Türkçe alfabeye aşinadırlar. Muhaceretteki Adıgelerin, özellikle Türkiye'dekilerin anadillerini unutmamaları için kolay öğrenilebilecek, hemen uygulanabilecek Latin temelli Adıge alfabesi gereklidir. Zaten bugünkü uygulamada, Türkiye'de yayımlanan kitaplarda geçen Adıgece sözcükler Latin harfleri ile yazılmaktadır. Ancak benimsenmiş ortak bir alfabe olmadığı için, çoğunlukla farklı alfabelerle yazılmaktadır (bu konuda çok sayıda örnek sunabiliriz). Öyle olunca da sözcükler rahat okunamamakta, anlaşılamamakta, bu da Adıgece okuyup yazma isteğini azaltmaktadır. Bugün sizlere sunduğumuz Latin temelli alfabe benimsenir ve Türkiye'deki Adıgelere ulaştırılırsa dili bilen herkes, öğreticiye gerek kalmadan bir günde okur yazar olabilecektir (bunu da örneklendirmek mümkün). Muhaceret Adıgeleri bu kadar kısa sürede okur-yazar olduğunda benimsenen alfabe ile basılacak kitapların tirajının da bugüne göre çok daha fazla olacağı açık (Adıgece kitap yayımının yasak olduğu ülkelerde bu alfabe yasağı aşmada da yardımcı olabilecektir). Sunduğumuz latin temelli alfabe ile her iki diyalektimiz de rahatça okunup yazılabilecektir. Sürgünün 132. yılı nedeni ile Türkiye-Ankara'da düzenlenen dil konferansında katılanlarca, anavatandakilerin latin temelli ortak alfabe benimsenmesi konusunda muhacerettekilere yardımcı olunması dileğinde bulunulmuştur. Sözü edilen konferansa Eğitim-Bilim bakanımız Bırsır Batırbi ile Kabardey-Balkar Cumhuriyeti Eğitim-Bilim Bakanı adına Oşhamaxue Dergisi Genel Yayın Yönetmeni ünlü yazar Wıt'ıj Boris de katılmışlardı. Latin harfleri dünyanın her ülkesinde kolayca bulunabilmektedir. Dolayısıyla latin temelli Adıge alfabesiyle yazmak da kitap yayımlamak da daha sorunsuzdur. Her yerde bulunacak daktilo ve bilgisayarlarla, değişikliğe gerek duyulmadan yazmak, yazılanları sorunsuz olarak çoğaltmak mümkündür. Dolayısıyla sunduğumuz latin temelli bu alfabe için hiç olmazsa "Denenmesi uygundur" kararı alınabilirse hem Adıge diline hem de Adıge halkına yararlı olunacağı inancındayız. Konferanstan istenen sonucun alındığını söylenemez. Geçen sürede konu gündemden düşmemiş sözü edilen alfabenin ulusal varlığımız için ne kadar gerekli olduğu daha belirgin hale gelmiştir. Ancak alfabenin teknik sorunlarının Türkiye'de çözümleneceğine inanıyorum. Seçilecek alfabenin muhaceretin ve muhaceret ilişkilerinin ortak alfabesi olması konusunda DÇB'nin desteği sağlanmalıdır. Konferansa sunduğumuz alfabenin büyük değişiklik gerektirmeyecek iyi bir örnek olduğunu umuyorum.+''+Necdet Hatam