Yemuz Nevzat Tarakçı
“Bir Yazar Bir Eser” yazı dizisinin bu ayki konuğu, Çerkesçede sesler, dil, dilin kökeni üzerine yaptığı çalışmalarla tanıdığımız bir kültür insanı Aydın Tokmak ve son eseri “Doğa’nın Dili Çerkesçe” olacak.
Değil mi ki “dığe” olmazsa doğa olmaz, doğa olmazsa canlı, insan olmaz, insan olmazsa dil olmaz!
“Dığe”nın dili, doğanın dili, dilimiz…
ÇERKESÇE ÇOK ESKİ BİR DİL Mİ?
Bu eseri okuyunca Çerkesçenin en eski diller arasında olduğunu, yapılan etimolojik çalışmalarda bu zenginliğin açıkça hissedildiğini göreceksiniz. “İnsan, tabiatla iç içe yaşarken inançları oluşmaya başlamıştır. Bu kitabımızda Avcılık/toplayıcılık döneminde karanlık mağaralarda yaşarken gün doğumunda insanların görmesini, ısınmasını, bitkilerin yeşermesini sağlayan o enerjik gücü selamlamayı, saygıyı, tapınma, yakarı, ilahi olarak kullandıkları sözcükleri bugün dahi dilimizin içinde kullanıldığına şahit olacaksınız.”
ANA DİLİ PEŞİNDE YORULMADAN KOŞANLAR
Aydın Tokmak, Adıge alfabesini kendi kendine öğrenmiş, onu en etkili şekilde kullanmış gerek yurtiçi gerekse Anavatan’da ana dilinin sesini dinlemiş, bu sesin izini sürmüş bir dil sevdalısı, işini tutkuyla yapan bir araştırmacı.
Anavatan’da pek çok etkinliğe katılmış, bilim ve sanat insanlarıyla görüşmüş, kabına sığmayan bir aksiyon insanı.
İki eseri, ana dilimizin alfabesi ile yazılmış olmasına rağmen bu eseri Türkçe yazmış. Yazar, Kiril ile okur yazar olmayanlara kadirlik oluyor, “Biz Kiril alfabesi ile yazılanı okuyamıyoruz, okuyamadığımız için bilgiye ulaşamıyoruz!” uyarıları üzerine bu kitabı Türkçe yazdım.” diyor.
Eserde; dilimizin çok zengin ve çok eski bir dil olduğu ile ilgili ilgi çekici pek çok örnek bulacaksınız.
Birçok sözcüğün etimolojik çalışmasını görecek çok eski dillerde bile Çerkesçenin izlerine rastlayacaksınız.
Mesela, “Xeku” sözcüğü de “hı” ve “ku” sözcüklerinden oluşur. “Hı” denizdir, “ku” ortası demektir. Peki, “xeku”, iki denizin ortasında değil mi? Daha önceki dönemlerde Asya Denizi adı altında Hazar Denizini de içine aldığı sıra dağların su içinde kaldığı dönemleri de göreceğiz.” Eserde, pek çok Adıgebze sözcüğün, ne kadar kapsayıcı anlamlara sahip olduğu, en eski dillerle bağlantıları çarpıcı örneklerle vurgulanıyor.

AYDIN TOKMAK’IN YAZARLIK SERÜVENİ
Aydın Tokmak, yazarlık serüvenini şöyle özetliyor. Ben, profesyonel bir yazar değilim. Dost sohbetlerinde, “Ölmeyecek kimse yoktur, bu bize anlattıklarını ya sesli olarak kayıt altına al ya da ana dilde okur-yazarsın, yazarak kayıt altına al, bu bilgileri öbür tarafa taşıma!” önerileri ile başlayan bir yazma serüvenidir.”
“Dilini seven biri olarak, başladığım çalışmalar ilerledikçe, ufkumu da genişleterek, beni zamanın derinliklerine kadar taşıdı. Dilimizin yaşını kavradım. Doğal bir dil olduğunu gördüm. Doğal diller çözümlenebiliyor. Dilimiz en eski (ilk el) diller arasında yer alıyor. Okuyucular, ‘DOĞA’nın Dili Çerkesçe’ yi okuduklarında bu dilin ‘avcılık- toplayıcılık ve ötesi mağara yaşantısında kullanılan bir dil olduğunu göreceklerdir.”

AYDIN TOKMAK KİMDİR?
Ana dili konusundaki çalışmalarıyla tanıdığımız Aydın Tokmak, Kayseri-Pınarbaşı Hilmiye köyü doğumlu. Tokmak, iş yaşamını eğitimci olarak sürdürdü. Derneklerimizin düzenlediği pek çok söyleşiye katılmıştır.
Resmi görevini tamamladıktan sonra emekli olarak “atadan kalma topraklarda” tarım ve hayvancılık yapmaya başladı.
Ana dilde okuma yazmayı kendi kendine öğrendi. “Doğa’nın Dili Çerkesçe” kitabının dışında Çerkesçe yayınlanmış iki eseri “Tabiatın dili Çerkesçe”, “İnancın Dili Çerkesçe” ve bir çeviri eseri mevcuttur. Çalışmalarını, “Çerkesçede sesler, dil, dilin kökeni” üzerine sürdürmektedir. Evli ve iki çocuk babasıdır.
TEBRİKLER AYDIN TOKMAK
Bu kültürel duyarlılık, bu olağanüstü çaba ancak alkışlanır, tebrikler Aydın Tokmak, iyi ki varsınız!

KİTAPTAN KISA KISA
Bu kitabımı, “Yüzyıl Savaşları”nda (1763-1864) yurtlarını korumak için canlarını veren soydaşlarımıza, yurdunu terk etmek zorunda kalıp yollarda canlarından olan dildaşlarımıza armağan ediyorum. Ruhları şad olsun!
Bu kitap, dildaşlarımızın isteği üzerine bu bilgilere daha çok kişinin ulaşabilmesinin yolu olan Türkçe ile de yazılmasına karar verilmiştir…
Doğanın Dili Çerkesçe kitabı, daha önce Çerkesçe (Kiril Alfabesi ile) yayınlanmış olan iki kitabın konularına ekler yapılarak Türkçe bilen dildaşlarımız için hazırlanmıştır. Kitap akademik bir çalışma ürünü değildir.
Dilini bilen bir dildaşınızın, dil içinde yaptığı çalışmalarından elde edilmiş bilgiler ortaya konulmaya çalışılmıştır. En eski diller arasında sayılan Sanskritçe ile Çerkesçenin aynı zaman dilimleri içinde birlikte oldukları ortaya konmuştur.
Dilimiz, en eski diller arasındadır. Dilimizin bu kadar eski zamanlardan geldiğini hayal bile edemeyenler, onu yakın zamanların dili olarak düşündükleri için şaşkınlık yaşıyorlar…
Çeşitli rivayetlerle tarihe mal olmuş, çeşitli uygarlıkların metinlerinde yer almış, her anlatıcının bir gizem, bir hayal ufku açarak renklendirerek anlattığı, senin özlem ile görmek istediğin Ana yurdun, Ata yurdun “Heku” adı ile andığın “Kaf” Dağı’nın ardı Anka’nın zümrüdüdür. Bu anlatılanların başlangıcı, temeli senin dilindir. Sen, diline sahip çıkıp “Bu dil, benim dilim!” demezsen, dili anlamazsan, başkaları bu dilin sözcüklerine “s”, “os” eklerini takarak senin diline sahiplenirler.
Bu düşüncelerle dilimi anlatmaya çalıştım. Sözle anlatılanlar, unutulup gidiyor. “Hatırda kalmayan, satırda kalır!” söyleyişine uyarak, bildiklerimin benimle yok olmasındansa yazıyla sonsuzluğa kalsın istedim.
Dilimizin derinliğini bilmeden tarihteki yerimizi bilemeyiz. Bilsek bile yazılı kaynak haline getirilmeden anlam kazanmıyor. Dilimizin içinde taşımış olduğu tarihe başvurmak zorunda kalıyoruz…
“Nereye gidersen git, Adıge geleneklerini uygula, o, seni hiçbir yerde yanıltmaz!” der K’ışokhue.
Adıge geleneği insanda bulunması gereken ahlaktır, demekle bitmiyor. Adıge geleneği toplumun kanında vardır. O, varlığını, hayatını, dünyaya bakışını açıklayandır. Onun filozofik bir tabanı vardır, geçmişten süzülerek gelen. Ekleneceği, eksiltileceği olmayan bir nüve, akılla donanmış, altın tacı ile dünya tarihinde parlayarak yerini almıştır…
Prof. Kolorusso’nun dediğine göre, Sanskritçe ile Çerkesçe bir dilden oluşmuştur. Sanskritçe, kaybolmuş bir dildir…

HATTİLERİN SEMBOLÜ
Hattilerin inançlarını ortaya koyan bu sembol, bir el yapımı semboldür… Hattiler, Kafkasya’dan güneye doğru yönelen, Anadolu’ya milattan önce 2.500 yıl önce “Altın Vadi” adını verdikleri yere yerleşen bir Kafkas soyudur…
Bu sembol, Anadolu’nun Çorum ili Hattuşaş civarında yapılan kazılarda bulunmuştur. Bu sembol, Anadolu’yu temsilen, başkent olan Ankara’nın önemli meydanlarından biri olan Sıhhıye Meydanına büyük bir anıt olarak dikilmiştir…
Şimşek tanrısı olarak bilinen “Addad”dır. Korku hissi uyandıran olaylar, etkenler olduğunda genellikle kadınlarımız “A dıdıd mıge!” seslenişinde bulunurlardı…
Biz Çerkesler, geleceğe sağlıklı bakabilmek için, bizim geçmişte nereden, nasıl, kimlerden geldiğimizi de bilmemiz gerekir. Bizde, mensubiyet, aidiyet duygusu yüksektir. Sorulduğunda, kişinin adı, o kadar önemli değildir. “Kimlerdensin?” sorusu önemlidir. Mensubu olduğu sülale adı sorulur. Bu soru karşısında birey olmaktan çıkmışsındır.
“Habze” adı verilen davranış düzenleyci hayatın içinden, geçmişten bugüne süzülerek gelen tecrübelerle kazanılmış iyi, kötü, güzel, çirkin melekelerinden geçirilerek benimsenen davranış biçimleridir. Bu da eğitim ile sağlanır.
“El” de duyu organlarımızdan bir tanesidir. Yumuşak duygu temasını avuç içi sağlar. Dilimizdeki yeri ve anlamı da farklıdır. Avuç içi için “agu”, el ve kalp sözcüklerinden oluşur. Kalpten uzanan el, diyebiliriz.
Biz Çerkeslerde bireysellik yoktur. Toplumsal değerler ön plandadır. Mensubiyet vardır. İnsanın yapacağı bireysel hatalar, mensup olduğu sülaleye mal olacağı için, hareketlerinde arkasında mensup olduğu toplumu düşünür. Otokontrol mekanizması çalışır…
Kafkasya’dan gelen bir grupta bir kitap, ilk okuma kitabı “Bukvar” vardı ellerinde. Resimli bir alfabe kitabı. Nasıl, kimden elde ettiğimizi hatırlamıyorum. 5-6 kişiden oluşan grup halinde sürekli bir arada olan yeni yetme, ana dili ile konuşan gençlerdik. Elde ettiğimiz bu alfabe ile okumayı çözmek için geceyi gündüze ekler olduk. Kitap hangi haneye giderse hepimiz o haneye giderdik…
Uzun yıllar önce Türkiye ziyareti sürecinde Kayseri Kafkas Derneğine de uğrayan, Anavatan’dan gelen ünlü bir yazar, yazarlar birliği başkanı Şocens’ık’u Adem… Kalabalık bir dinleyici, izleyici gurubu. Selamlaşma, hatır sormalar ve merak edilen sorular. “Yaşantınız, yaşayış şekliniz, rahatınız nasıl?” Adem, başladı anlatmaya. “Size nasıl anlatayım, evimiz, barkımız var, ocağımız tütüyor, herkesin bir işi var, işine gidip geliyor, dilimizi kullanıyoruz.”
Sözüne devam ederken bir dinleyici, “Sen öyle güzel güzel anlatıyorsun ama bizim bildiğimiz, duyduğumuz öyle değil.” Der ve ekler. “Sizin orası komünist bir memleket, kadın erkek ayırt edilmiyor. İşe, hep beraber gidiliyor. İşten dönülünce bulamaç halinde bir yiyecek veriliyor… Ve devamında ahlâki değerler üzerinden bir yığın eleştirel ifade…
Muhatabının sözünü kesmeden güzelce dinler Adem. Ve ilave eder. “Oraya gelip göreniniz oldu mu, orayla görüştünüz de mi söylediler bunları yoksa burada söylenenlerden duyduğunuzu mu söylüyorsunuz, bilmiyorum. Bir Çerkes olarak size bir yalan borcum da yok!”
Yaşlı bir ev sahibi, konuyu değiştirmek amacıyla Adem’e “Kaç yaşındasınız?” diye sorar. Adem, “Üç yirmiden biraz eksik.” Der. “Vah vah (Yewwey, yewwey) nidaları…
Adem, şaşırmış bir halde “Bu neyin ahı, vahı, nedir sizi bu kadar üzen?” deyince “Sizin orada 60 yaşına gelenleri fırınlara atıp yakarken akıp çıkan yağdan sabun yapılmıyor mu, ondan üzüldük!” der. Adem, ciddileşerek “Şimdi lütfen beni biraz dinle!” diyerek başladı sözlerine. “Ben, Türkiye’ye gelmek için yola çıkarken her ne kadar Meççe (Mekke), Medine’ye gidip büyük hacı olarak dönmesem de İslambol’a (İstanbul) gidiyorum, küçük hacı olarak dönerim diye sarılıp helalleştiğim kişi annemdi. Annemin yaşı, bir yüzyılı dört yıl (104) geçmişti…”

Ben, dilim sayesinde değil 3-5 ülke dünyanın tüm ülkelerindeki dildaşlarımla bağ kurabilirim. Dili kullanabiliyorsan… Dili kullanamıyorsan birlikte yaşadığın ülkede bile bağın kopmuş demektir…
Dünyanın neresinde olursan ol, seni dilin bir araya getirecektir…
Benim çalışmalarım, dilimizle ilgili sözcüklerin açılması, onların hangi zaman dilimine ait olduğunu belirleme, dilin içindeki tarihi okuma benzeri bir çalışma. “Etimolog” değilim ama çalışma etimolojik bir çalışma…
TEMENNİ
Umarım duyarlı toplumumuz, bu güzel eserden gereği gibi faydalanır, “DOĞA’nın Dili Çerkesçe” çok kişiye ulaşır, çok kişi tarafından okunur. Umarım halkımız daha fazla okur, daha çok sorgular; kendisine, tarihine, kültürüne, sanatçısına, bir avuç yazar ve çizerine, şairine daha çok sahip çıkar, sanat ve edebiyatta daha çok derinleşir, daha fazla zenginleşir.
Tarihi, kültürü, kimliği ile barışık, huzur içinde yaşayan daha müreffeh bir toplum temennisi