Yemuz Nevzat Tarakçı
“Anavatanları Kafkasya’dan 1864 yılında sürülen Adiğelerin acı öyküsü…”
“Hazar Denizi’ne ve Kafkasya’ya adını veren ‘Kas’ ırkının son temsilcileri, 1864 yılında anayurtlarından sürüldüler. Binlerce yıldır Kafkasya’da yaşayan, Ön Asya’ya, Orta Doğu’ya demiri ve tekerleği tanıtmış bir halkın son temsilcileri, son istilacıya karşı verdikleri savaşı kaybettiler.”
“Tarihte çok katliam, göçe zorlama olmuştur. Ancak Çerkeslerin sürgünü geçmişteki örnekleriyle karşılaştırılmayacak kadar büyüktü… Kendi yurtlarında küçük bir azınlık olarak bırakılan bu halk 2-3 milyonluk nüfusunun yarısını, Rus savaşları ve katliamlarında kaybetti. Anavatanlarından Osmanlı topraklarına yola çıkan üç kişiden birisi yolda, ikincisi yerleştirildiği topraklarda, salgın hastalıklar ve açlıktan hayatını kaybetti.”
“Yok edilen sadece bölgede yaşayan halk değil, Antik Çağ’dan günümüze uzanan bir kültürdü. Günümüzdeyse Kafkasya, İsrail, Suriye, Ürdün ve Anadolu’da son günlerini yaşayan bir kültüre dönüştü.”
Çerkes halkı olarak çoğu zaman soluğumuz tükendi ancak sorunlarımız asla tükenmedi!
İyi ki sorunlarımızın ağırlığının farkında olan ve çözüm üreten düşünürlerimiz var!
Keşke kendini bilmeden her şeyi bildiğini sanan “bilgin” geçinenlerimizin sayısı daha az olsa!
Kitapta sıcak ve etkili bir dil kullanılmış. Ekrem Hayri Peker’in bu titiz çalışması, “Çerkes Sürgünü/ Bir Soykırım Öyküsü” pek çok noktada ezber bozan köklü bir araştırma eseri olmuş. Kitap, tarih bilinci, kültüre duyarlılık sunmanın yanında yeni ufuklar, yeni düşünceler, anlaşılması, kabul edilmesi oldukça zor acılarla taze sancılara kapı aralıyor. Yazarın sıcak içtenliği; acıları, kapanmayan yaraları dahi anlaşılır kılıyor, desem inanın abartmış sayılmam!
Anlam derinliği, düşünce ve bilgi zenginliği arayanlara, kulaktan dolma tarih bilgilerini aşıp belgeli, detay bilgilere ulaşmak isteyenlere bulunmaz bir kitap, harika bir başucu eseri! Kaleminize, yüreğinize sağlık Ekrem Hayri Peker! İşinizi ne denli bir tutkuyla yaptığınız eserinizdeki her ifadeden çok net anlaşılıyor. Pozitif enerjiniz, tarih sevdanız, kültürel duyarlılığınız daim olsun. İyi ki varsınız!
Mayıs ayının “Bir Yazar Bir Eser” yazı dizisinin konuğu elbette Çerkes halkının yaşadığı o unutulmaz acıları içeren bir sürgün/ soykırım kitabı olmalıydı. Öyle de oldu. Bu ay bu kitapla değerli okuyucularla birlikte tarih ve kültür kodlarımıza dokunacak, derin tarihimizi, zengin kültürümüzü daha görünür kılacağız. “Hayret, bu bilgi ve düşünceleri ilk defa bu eserde görüyor, bu eserde duyuyorum!” dediğimiz ifadelerin altını kalın çizgilerle çizeceğiz.
Değil mi ki mayıslar, Çerkes halkına reva görülen sürgün ve soykırım vahşetinin yeniden canlandığı, acıların bir kez daha yürek yaktığı, bir kez daha o kara günlerin yaşandığı bir zaman dilimi.

EKREM HAYRİ PEKER KİMDİR?
Kimya mühendisi, araştırmacı yazar, STK yöneticisi. Bursa / Mustafa Kemal Paşa’da doğdu. Anadolu Üniversitesi Kimya Mühendisliği bölümünü bitirdi. Çeşitli üniversitelerde konferanslar verdi. İngiltere ve Pakistan üniversitelerinde düzenlenen sempozyumlara katıldı. Evli ve iki çocuk babası Peker, halen Bursa’da ikamet etmekte ve “Tekstil Araştırmaları Derneği” başkanlığını yürütmektedir. İyi derecede Özbekçe, orta derecede Rusça, biraz İngilizce biliyor. Usta kalem Peker’in Bursa’daki yerel gazetelerde ve dergilerde çeşitli makaleleri yayımlandı. Yazdığı eserlerle ilgili pek çok ödül aldı…
Eserleri: Teşkilat-ı Mahsusa’dan Kuşçubaşı Hacı Sami Bey, Özbek Mektupları, Anadolu’dan Kafkasya’ya Zekeriya Efendi, Yeşim Taşı Ön Türkler ve Türk Tarihinden Kesitler, İnegöl’de Nostaljik Bir Gezinti, Tekstile Giriş, Tekstilcinin El Kitabı, Tekstil El Kitabı, Tekstilciler İçin Baskı El Kitabı, Örme El Kitabı ve Bir Cihan İmparatorluğu Kurma Mücadelesi Teşkilat-ı Mahsusa, Emirsultan-Heykel Arasında Nostaljik Bir Gezinti.
352 sayfa ve 14 bölümden oluşan kitap, “Gece Kitaplığı” logosunu taşıyor.
ESERDEN KISA KISA…
“Kafkas kökenli halklar Antik Çağ’da Kafkasya’dan, İspanya’nın Bask Özerk Bölgesine, Sümer’e, Mısır’a, Trakya ve Balkanlara, Bugünkü Yunanistan’a, İran’ın batısına, Hazar’ın ötesine, Kırgızistan’a kadar uzanan bölgede yaşamışlar ve geride iz bırakmışlardır…”
“Konunun iyice anlaşılmasına katkıda bulunacağına inandığım için bölgede bugün de yaşayan halkların yanı sıra artık tarihe mal olmuş, Hatti, Hurri-Mitanni, Urartu, Pelasg, Kassitlere; taş anıtlara, dolmenlere ve Çerkes arkeolojisine de kısaca değindim… Kafkasyalıların bölgedeki varlığı, MÖ dört bin yıllarına uzanıyor. Kafkasya’dan Anadolu’ya gelen
Hurriler, Hattiler, Mitanniler bölgede çeşitli devletler kurdular. Hurriler ve Urartuların Kafkas asıllı olduğu konusunda tarihçiler hemfikirdir.”
Elâzığ, Maraş, Malatya üçgeninde çok sayıda höyük bulunmaktadır. Bu höyüklerde yaşayanlar Kafkas asıllıydı… Kafkas dolmenleri Anadolu’daki antik mezarlarla büyük benzerlik gösteriyor… Çerkesler baş tanrılarına ‘Tha’ derken, bilge kişilere, önderlik edenlere de aynı kökten türemiş, ‘Thamate’ ismini vermişlerdir.
Siz, size bulmacalarda “Anadolu’nun en eski tanrıçası” diye sorulan ismin, ‘Ma’nın, Kafkas kökenli olduğunu biliyor musunuz? Anne anlamını taşır, Seteney gibi…

Çerkesleri kullanmaktan vazgeçmeyen devletler, Çerkeslerin Ruslara olan düşmanlığını ustaca Sovyet düşmanlığına çevirdiler. Oysa anavatanda kalan Çerkesler kendi kültürlerini hâlâ koruyabildilerse, kendi dillerinde özgürce öğrenim görüyorlarsa, kendi dillerinde yayın yapıyorlarsa bu Sovyet Devrimi sayesindedir.
Osmanlıların ve Kırım Tatarlarının Adiğelere verdikleri zarar, Osmanlıcı tarihçiler ve Kafkas kökenli tarihçiler tarafından özellikle görmezden geliniyor… Osmanlının, acil savaşacak ve boşalmış topraklarda tarım yapacak nüfusa ihtiyacı vardı. Çerkes Sürgünü, savaşacak ve boş tarım arazilerini işleyecek nüfus eksiğinin ilacı, Çerkesler içinse nüfuslarının üçte ikisini yitirmek oldu… “
İlk bilinen Kafkas devleti Meot Devleti’dir. Kırım Yarımadası’nı merkez edinen bu devlet Kırım’dan Hazar (Kaspi) Denizi’ne kadar uzanan bir bölgeyi asırlar boyu yönetmiştir… Yapılan kazı ve araştırmalar, Abaza kökenli kavimlerin Harput yöresini merkez alan bir devlet oluşturduklarını, sonraki asırlarda tekrar Kafkasya’ya göç ettiklerini öne sürmektedirler. (Bi, Mahmut Bi, Kafkas Tarihi)
Kafkasya’nın zenginliği, diğer kavimlerin yağma iştahını üzerine çekmiştir. Kafkasya’nın bulunduğu coğrafi konum stratejik öneme haizdir. Kavimlerin geçiş yolu üzerindedir. Bu yolu kullanan kavimler arkalarında korkunç katliamlar yapmışlardır.
Anadolu Yarımadası‘nın bilinen en eski adı Hatti Ülkesi‘dir. Yapılan araştırmalarda MÖ 4 bin yılının başında Kafkasya’da Çerkeslerin olduğu bölgede yaşanan büyük kıtlık Anadolu ve Mezopotamya’ya büyük bir göçe sebebiyet vermiştir. Bu göç neticesinde bölgede yeni medeniyetler ve devletler oluşmuştur.
Kırım hanlarının Çerkes kabilelerine köle için saldırmalarının sebeplerinin başında kendini tahta oturtan, kollayan Osmanlı vezir ve beylerinin Çerkes Cariye ve kölelere olan düşkünlüğüydü. Oysa hanlıktaki taht kavgaları sırasında giraylar Çerkes kabilelerine sığınıyorlardı… Osmanlıların savaşçı nüfusa ihtiyacı vardı. Daha Sultan II. Mahmut zamanında Kafkasyalıların Anadolu’ya göçü teşvik edilmeye başlanmıştı.
Osmanlı topraklarına göç eden Çerkesler açlık ve hastalıktan kırılmaya başlayınca çocuklarını, kızlarını evlatlık veya cariye vererek kurtarmaya çalıştılar. Erkekler için açlıktan ölmekten tek kurtuluş orduya yazılmaktı.
Vatanımın toprağını beraberimde gurbete götürdüm/ Yedi kutsal kâseye doldurdum / Oğluma ancak bu kadar getirebildiğimi söyleyeceğim/ Anavatanımdan…
Çar hükümeti toprağını elinden alarak Çerkesleri Osmanlı topraklarına göç etmeye mecbur bırakır. General Oberliani: “Köyler, hatta aşiretler hızla ve kolayca kendilerine tahsis edilmiş toprakları terk ederek önce dağlara çekiliyor, sonra Osmanlı topraklarına göç ediyorlar. Zorla tahliye edilen Çerkeslerin uğradığı maddi kayıp çok büyüktü. Geride bıraktıkları evleri, toprakları ve hayvanları Rus devlet hazinesine geçmişti…”

İstanbul’a gidiyoruz. Rus orduları Çerkesleri ata topraklarından çıkarıyor, kabileler halinde Karadeniz kıyılarına sürüyordu… Sadece mal mülklerini değil, sevdikleri insanları da ebediyen kaybediyorlardı…
Gemiler, insanları taşımaya yeterli olmadığı için dağlılar sıranın gelmesi için altı ay, bir sene, hatta daha uzun beklemeli ve bu süreyi barınaksız geçirmek zorundaydılar. Binlercesi açlıktan öldü… Hayatta kalmayı başarabilenler aşırı derecede zayıf düşmüşlerdi ve çaresizlik içinde Osmanlı’ya göç etmeyi bekliyorlardı.”
Çerkesler yurtlarından sürülürken, din kardeşleri Osmanlılar tarafından sıcak bir şekilde karşılanacaklarını ümit ediyor olmalıydılar. Ne yazık ki bu kadarı bile gerçekleşmez. Gelen göçmen grupları büyüdükçe Osmanlıların hazır olmadığı kendini göstermeye başlar. Bunun sonucu olarak İstanbul sokaklarında bile binlerce Çerkes ölüyordu. General A. Moşnin raporunda şöyle diyordu: “Zorunlu tahliyenin başlamasından bu yana Trabzon ve civarına 247.000 Çerkes göçmen geldi… Bugün sadece 63.290 kişi hayattadır. Günde ortalama 180 ila 250 insan ölüyor.
Taşıma yapan gemi sahipleri göçmenlerden para yanında, her 30 çocuktan birini alarak köle ticareti yaptılar. Gemiciler “Bu yıl İstanbul köle pazarında Çerkes kızlarını fiyatı çok ucuz olacak!” diyorlardı. (Berzeg N., Çerkesler)
Trabzon’daki Rus Konsolosu Moşnin, Aralık 1863’te yazdığı raporda türlü yöntemlerle Çerkeslerin %10’unun köleleştirildiğini yazıyordu. 11-12 yaşında Çerkes çocuklar pazarlarda satılıyordu. Trabzon Valisi 8 kızı satın alarak İstanbul’daki devlet büyüklerine hediye olarak gönderdi.” (Berzeg A., Kafkasya Savaşı’nın Trajik Sonuçları)
Osmanlı Devleti hem yığılmadan ötürü hem de aşiret birliğini parçalamak için gelenleri farklı bölgelere yerleştirirken, diğer yandan bu köylere hızlı bir şekilde cami ve iptidai/ilk mektepler inşa ederek Türkçe, basit okuma-yazma ve dini bilgiler vermeye başlar. Sağlık alanında elden geldiğince tedbir alınsa da salgın hastalıklar göçmenleri yıkıp geçmiştir.

Grandük Michel, 1864 Ağustosu’nda Batı Kafkasya sakinlerine şu fermanı tebliğ eder; “Bir ay zarfında Kafkasya terk edilmediği takdirde, bütün nüfus savaş esiri olarak Rusya’nın muhtelif mıntıkalarına sürülecektir” (Berkok)
Sürgüne gelen Çerkeslerin pek çoğu yoksulluk ve çaresizlikten çocuklarını köle olarak satmak zorunda kalmıştı. Diğerleri ise soygunculuğa başlamıştı. Tüm bu imkânsızlıklar Çerkesleri anavatanlarına dönmeye zorlamıştır.
Geri dönenler ülkelerinde çok sefil bir yaşam sürdürmek zorunda kaldılar. Döndüklerinde, anavatanlarında toprak sahibi olamadılar. Geçimlerini sağlamak için toprak kiralamak zorundaydılar… Osmanlı Devleti’nden dönüp gelen bazı insanların anlattıkları, Paç’e Beçmırza’nın şiirleri, açlık, hastalık ve ölüm haberleri getiren gözyaşı ile, hasret dolu akraba mektupları özellikle Kabardey’den göçün devam etmesini engellemiştir (Nihat Berzeg)
Rus Çarlığı kaçak girişlerini önlemek için tedbirlerini sıkılaştırdı. Rus çarı başvuru dilekçelerine kendi el yazısıyla şu notu eklemiştir: “Dağlıların geri dönüşünün sözü bile edilemez.’’
Göçmenler, hastalık ve açlıktan kırılmaya başlayınca, bari çocuklarını, yaşamaları için evlatlık vermeye çalışmışlardır. Çok sayıda çocuk, genç kız, köle ve cariye olarak satılmıştır. Osmanlı dönemi yazarlarından Ahmet Mithat, Abdülhak Hamit, Sami Paşazade Sezai, Mizancı Murat gibi kendisi veya annesi Çerkes olan yazarlar, yaşanan bu fecaati eserlerinde yazmışlardır. Kafkasyalıların çilesi bitmez demiştik.
Adiğelerin, ordunun üst kademelerine yükselmesi Sultan II. Abdulhamit’i tedirgin etmiş ve 1885 yılında Çerkes cemiyeti kurdukları ve Çerkes tarihi yazmaya kalktıkları gerekçesiyle çok sayıda subay, Çerkes aydını başta Libya’daki Fizan olmak üzere imparatorluğun çeşitli yerlerine sürülmüşlerdir (Sefer Berzeg, Çerkes-Vubıhlar, s, 342).

Köleliğe Karşı Aydınların Tepkisi
1847’de Ahmet Mithat Efendi “Esaret” adındaki kısa hikâyesinde üst sınıftan bir İstanbul evinde büyütülen biri kız, diğeri erkek, iki Çerkes köleyi anlatır. Hikâye kölelerin hazin ölümüyle biter… Namık Kemal “İntibah” romanında cariyeliği reddedişini dile getirir. Sami Paşazade Sezai “Sergüzeşt” romanında esir bir kızı konu alır. Yazarın bu kitabı Sultan II. Abdülhamit’in sansürünce yasaklanmıştır.
Cumhuriyet Dönemi, Osmanlı’dan kalan tüm Müslümanları Türklük çatısı altında birleştirmek ister. Dönem dönem “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyaları açılır. Anadolu’daki diğer halklar gibi taassup içinde olmayan, kısa kadın-erkek ilişkilerine farklı bakan Çerkes halkı hızla şehirleşir, Türkleşir…
Balıkesir Vilayetinin Gönen ve Manyas ilçelerine bağlı toplam 14 köyde yaşayan Çerkes ve Ubıh kökenli vatandaşlar, Çerkes Ethem ve Anzavur Ahmet olaylarına katıldıkları bahane edilerek, suçlu-suçsuz, çoluk-çocuk, yaşlı-genç, hasta-ihtiyar ayırımı yapılmadan zorunlu olarak Doğu Anadolu’ya mecburi iskân edilmek üzere sürgün edilmişlerdir.
Tarihçilere düşen bir görev de Çerkeslerin sadece kılıç sallayan savaşçı olmadığını ve geçmişte büyük medeniyetler kurduklarını anlatmaktır…
TEMENNİ
Umarım duyarlı toplumumuz, bu güzel eserden gereği gibi faydalanır, “Çerkes Sürgünü/ Bir Soykırım Öyküsü” çok kişiye ulaşır, çok kişi tarafından okunur. Umarım halkımız daha fazla okur, daha çok sorgular; kendisine, tarihine, kültürüne, sanatçısına, bir avuç yazar ve çizerine, şairine daha çok sahip çıkar, sanat ve edebiyatta daha çok derinleşir, daha fazla zenginleşir.
Tarihi, kültürü, kimliği ile barışık, huzur içinde yaşayan daha müreffeh bir toplum temennisiyle.