Adığey’de 21 Mayıs

Başbakan Muharbi Tharkaho ile röportaj 21 Mayıs Ulusal Yas ve Anma günü nedeniyle Adığey Başbakanı Muharbi Tharkaho ile yapılan röportajı okuyucularımızın dikkatine sunuyoruz. +''+ Sizce bu günü ne şekilde anmak daha yararlıdır? Anma ve yaş gününün gerekliliğine şüphe yoktur. Ulusumuz nüfus olarak büyük kayba uğramış, yok olmanın eşiğine gelmiştir. Yaban topraklarda ve denizde ölen insanların gerçek sayısını dahi bilmek zordur ve onları unutmamız imkansızdır. Acılarımızı bir nebze olsun hafifleten, Rus Çarının bu suçunun Rusya tarafından kabul edilmiş olmasıdır. Rusya Devlet Başkanı Boris Yeltsin altı yıl önce Kafkas Halklarına yayınladığı mesajında Rus Çarının Kafkasya halklarına uyguladığı zulüm politikasının bir hata olduğunu kabul etmiştir. Bunu Sovyet düzeni ve komünistler söyleyememişlerdir. Bu çağrıyı iyi anlamamız gereklidir. Bu çağrı bugüne kadar Rus-Kafkas savaşları üzerine yapılan tartışmaları da sona erdirmiştir. Birlikte yaşadığımız halkların da tarihimizi iyi bilmeleri için bugüne gereken önem daima verilecektir. Hakkımızda iyi düşünmeyen güçlerin olduklarını biliyoruz. Onların eline koz vermemek için bugünde tüm Adığey halkları olarak birlikte vatanları uğruna can verenleri yadetmeliyiz. Hangi halktan olursa olsun kalbi temiz olan herkesin bugünün önemini anlayacağına inanıyorum. Amaç sizin de söylediğiniz gibi Çarın zulmünü yeniden anılarda canlandırıp birlikte yaşadığımız halka karşı kin ve nefret duyguları yaratmak değildir. Gazete, radyo ve televizyonlarımız yukarıda sözünü ettiğim Rusya Devlet Başkanı'nın çağrısını esas alarak bu savaşta halkımızın uğramış olduğu büyük kayıpları kitlelere iyice anlatmalıdır. Rusya'ya karşı intikam almak gibi bir düşüncemizin bulunmadığı, amacın bu tarihi olaydan gerekli dersleri çıkarmak olduğu bu programların temel fikri olmalıdır. İhtiyacımız olan insanlarımızı birbirlerine daha çok yaklaştırmak ve birbirlerini sevdirmektir. Bu tarihi olaya doğru bir yaklaşım tarzı bulamazsak kendimizden sonraki nesillere de zarar veririz. Buna çok büyük dikkat göstermemiz gerekmektedir. Ayrıca Sovyet düzeninin küçük halklara getirdiği yararları da gençlerimize iyi anlatmalıyız. Kısacası tarihimizi tüm iyi ve kötü yönleri ile gerçeklere uygun olarak öğrenmeliyiz. Kimse bunlara kendince ilaveler yapmamalıdır. Bu savaşta ölenlerin anısına dikilecek olan anıt hala yapılmadı. Neden gecikiyor? Bunu yapmakla kim yükümlü? Başta Bakanlar Kurulu bu işle uğraşmalıdır. Buna harcanacak olan parayı da bulabiliriz. Ancak bana göre Cumhuriyetimizde yaşayan herkes bir ruble dahi olsa katkıda bulunmazsa insanlarımız tarafından anıta vermek istediğimiz anlam yeterince anlaşılmaz. Tüm dünyada üç milyon Adığe bulunduğu söyleniyor. Kişi başına yarım dolar dahi olsa ulusal harcamalar için toplanabilirse yapabileceğimiz şeyleri siz düşünün. Dünyanın her yerindeki Adığeler şunu iyi anlamalıdırlar ki, biz vatan toprağını bu güne değin koruduk. Hiçbir Adığe'yi "sen nereden geldin?, vatanın var mı?" sorusunu cevaplayamayacak durumda bırakmadık. "Adığe'yim" diyen herkes ulusal çalışmalara gücü oranında katılırsa gücümüz artar ve yaptığımız her işin değerini daha iyi anlarız. Söylediğim bu nedenlerden dolayı anıt işini organize etmek Adığe Xase'nin görevi olmalıdır. Kanaatimizce Rus-Kafkas savaşları hakkında gençlerimizin bilgileri yetersizdir. Bu alanda ne yapılmalıdır? On, on beş yıl öncesine kadar bu savaş hakkında konuşamadığımız herkesin malumudur. Bugün şartlar değişmiş olup tarihimizi doğru olarak öğrenme imkanına sahip olmuş bulunuyoruz. Eğitim müdürlüklerimize ve öğretmenlerimize büyük iş düşmektedir. Ekonomik sıkıntılarımızın bu konudaki çalışmalarımızı da aksattığını biliyorum. Ancak şu bir gerçektir ki, ne ekersen onu biçersin derler. Bugün çocuklarımıza vereceğimiz ulusal bilinç, yarın biçeceğimiz ekin olacaktır. Buna maddi olarak değer biçmek mümkün değildir. Tarihimizi iyi öğrenmek amacıyla daha fazla kitap yayınlamalıyız. Gençlerimiz bilim adamları ile bu konuda televizyon programlarında buluşturulmalıdır. Örneğin Abu Shalaho gibi yetişmiş ve alim bir insanla yapılacak olan programlardan gençlerimizin öğreneceği çok şeyler olacaktır. Ben de bu konuda Radyo Televizyon Kurumu ile işbirliği yapmayı düşünüyorum. Gençlerimizi ulusumuzun yüz akı olacak şekilde eğitebilmek için elimizden geleni yapmalıyız. [ Röportaj: Aminat Jacemıko, Adığe Mak 20 Mayıs, Çev: İ. Çetao ]+''+İbrahim Çetao

General İsmail Berkuk

...Bugün parçalanmış görülen bu millet, hayat hadise ve cereyanlarının gelişigüzel sürüklediği ve tarih sahnesine atıverdiği bir insan topluluğu değildir. Bilakis, bu millet, kökleri mazinin çok, pek çok derinliklerinden gelen ve o mazide geniş sahalara yayılmış, bu sahalarda bugünkü medeniyete temel olacak eserler kurmuş ve bırakmış olan bir beşer zümresinin bakiyesidir... +''+ İsmail Berkuk 1306 (1890) yılında Kayseri ili, Pınarbaşı ilçesi, Yağlıpınar (Jereştey) köyünde doğdu. Babası Ali Berkuk Khabardey kabilesinden olup 93 harbinde 25 yaşındayken Kafkasya'dan Türkiye'ye muhacir gelmiştir. Annesi Uğurhan da Khabardey kabilesindendir. Öğrenimini çok büyük sefalet ve zorluklarla İstanbul'da tamamladı. Yaşadığı bu zorlu dönemde hep babasının sözlerini getirdi aklına: "Biz özgürlük ve başarı için yıllarca kanını döken bir milletin evladıyız. Tuttuğumuz işten ölmek var dönmek yok. Oku, ilim sahibi olarak birgün anavatan Kafkasya'ya gideceksin. Kafkasya'da doğan ve oradaki saf, temiz, kahraman Kafkasyalıları görenlerin ve onlarla yaşayanların bir başka yerde mutlu olmalarına imkan yoktur." Gn. İsmail Berkuk, 1910 yılında Harp Akademisini iyi derece ile bitirmiş ve aynı yıl Genel Kurmay Başkanlığında göreve başlamıştır. Daha sonraki yıllarda İran, Kafkas, Irak cephelerinde fiilen bulunan Berkuk, Kurtuluş Savaşı'na kadar olan dönemde "Harp Madalyası", "Kılıçlı Liyakat Madalyası" gibi pek çok önemli madalyalar ve 1927 yılında 4. Kolordu Erkan-ı Harp Reisliğindeki başarılı çalışmaları sonucunda "İstiklal Madalyası" almıştır. 1943 yılında Askeri Temyiz Mahkemesine tayin edilmiş ve Irkçılık, Türkçülük akımlarının gündemde olduğu o dönemde verdiği tarafsız ve doğru kararlarla, adalet yolunda doğru bildiğini sonuna kadar savunmasıyla; mertliğini, cesaretini ve insaniyetini herkese kanıtlamıştır. 1946 yılında kendi isteğiyle emekli olan İsmail Berkuk, 1950 yılında Kayseri'den milletvekili seçilmiş ve meclis'te birçok önemli kanun tasarıları hazırlayarak büyük ilgi toplamıştır. 1954 yılında tekrar milletvekili seçildiyse de görevine başlayamadan Londra'da geçirdiği kanser ameliyatı sonucu 10 Mayıs 1954'te vefat etmiştir. General İsmail Berkuk, Kafkasya'ya iki defa gitti. İlk seferde savaş sıralarında Türk Hükümeti tarafından görevle yollanmıştı. Dönüşünde, Kafkasya'da geçen zamanın hayatının en hissi ve en tatlı anıları olduğunu söyleyerek, son nefesine kadar bu vatanı kurtarmak için çalışacağına and içmişti. Öldükten sonra da ruhumla bu dava için çalışanlara refakat edeceğime eminim derdi. İkinci defa Kafkasya'ya gidişi 1919-20 yıllarında oldu. Kafkasyalı kavimlerin hepsinin dilleri yanında Fransızca, Rusça, Arapça ve Farsça bilen İsmail Berkuk bu dillerde çeşitli makaleler yazmıştı. Generalin basılmamış iki eseri vefatından sonra yayımlanmıştır. Biri "Tarihte Kafkasya"dır. Kafkasya'yı tarih, coğrafya, jeoloji, etnoloji, arkeoloji vb. bakımlardan inceleyen ve Çarlık Rusyası ile yapılan mücadeleleri anlatan 535 sayfalık bu eserinde orjinal resimler ve haritalar yer almaktadır. Yeni Türkçeyle yazılmış Kafkasya'ya ait en geniş kitaptır. Diğeri ise, Birleşmiş Milletler idealini kuruluşundan senelerce önce savunan ve dünya gençliğine hitap eden "Kurtuluş Yolu" isimli dini ve felsefi bir eserdir. Daima namusuyla ve doğruluktan ayrılmayarak çalışmıştı. Ölümünden sonra Türkiye'de yayımlanan pek çok gazete, dergi ve kitap İsmail Berkuk'un faziletinden, ilminden, karakterinden bahsetmişti. Yaşantısının temeline "doğrudan yana mücadele etme" ilkesini alan ve bundan ödün vermeden yaşamını sürdüren İsmail Berkuk, içinden çıktığı topluma hizmetler vermiş ve ideal milliyetçilik anlayışını günümüze yansıtmıştır. [Kafdağı, Nisan/Mayıs 1989, sayı: 27 / 28, s. 14 ve Kamçı, Haziran 1970, yıl: 1, sayı:1, s. 5'ten Nejan Huvaj tarafından özetlenmiştir.]  +''+Kaffed

Adığe Sofrasının Üç Ayağı Vardır: Dil, Gelenek ve Bilinç

DÇB Genel Kurulu nedeniyle Adığey Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Aslan Carım ile yapılan söyleşiyi okurlarımıza sunuyoruz. En son Dünya Çerkes Birliği Genel Kurulu iki yıl önce yapılmıştı. Bu süre içerisinde Adığey'de ne gibi gelişmeler oldu? +''+ Son genel kuruldan bu yana Adıgey'de politik, ekonomik, sosyal ve kültürel alanda ne gibi gelişmeler olduğu sorusunu cevaplarken devletin ve DÇB'nin görevleri arasındaki ilişkiyi de dikkate almak gerekir. Gerek devlet hizmeti görenler ve ge-rekse DÇB içerisinde ulusu için samimi olarak çalışan insanların amacı ulusa hizmet etmek olduğundan birbirleri ile bağlantılı bir şekilde çalışmak durumundadırlar. Bu nedenle Adığey'de devlet ile ulusu için çalışan sivil toplum örgütleri arasında iyi ilişkiler vardır. Adığey son iki yılda Rusya'nın diğer bölgelerinden hiç geri kalmayacak şekilde gelişmeler gösterdi. 1998 yılında sanayideki üretim düşüşünü durdurduk ve az da olsa artışa geçirdik. 1999 yılında iyi gelişme gösterdik ve bu başarımız çalışan insanlarımıza aittir. Bu gelişmeye yasama organının katkısı ise gerekli yasal ve hukuksal altyapıyı hazırlamış olmasıdır. 1998 yılına nazaran sanayi üretiminde bir buçuk kat gelişme yapmış olmamızdan memnunuz. Bu başarıyı Rusya'da birkaç bölge gösterebilmiştir. 2000 yılında da tüm güçlüklere rağmen gelişmemizi sürdürüyor ve amaçladığımız hedeflere ulaşıyoruz. Yılın ilk yarısında sanayi üretimdeki gelişme oranımız yüzde on altıdır. Üretim artışına fazla önem vermemin nedeni bütçe gelirlerindeki artışında buna bağlı olmasındandır. Zira çalışanlarımıza yaptığımız maaş ve diğer ödemeler kendi vergi gelirlerimizle yapılmaktadır. Tarımsal alanda da önemli gelişmeler gösterdik. Hayvancılığımızı güçlendirmek için uğraşıyoruz. İnek başına aldığımız 1665 kilo süt çok düşüktü. Bunu, geçtiğimiz yıl 2000 kilonun üzerine çıkardık. Bu yıl ise 2500 kiloyu hedefledik. Yılın ilk yarısı itibariyle plan hedefinin az bir miktar altına düşmüş olmakla birlikte ilerleme kaydediyoruz. Diğer alanlarda örneğin eğitimde de daha iyiye ulaşma çabası içerisindeyiz. Yeni okullar açıyoruz. Uzun zamandır arzuladığımız kimi gelişmeleri de bu yıl sağladık. Doğal gaz kuyularımıza bir tane daha bu yıl kattık. Yakında bir iki tane daha açacağız ve böylelikle cumhuriyetimiz kendi ihtiyacı olan gazı kendi üretmiş olacaktır. Bu da insanlarımızın yararına olacak bir gelişmedir. Ekonomide gelişme olursa şüphesiz toplumda bundan yarar görüyor, sıkıntıları azalıyor ve daha başı yukarıda yaşayabiliyor. Bununla birlikte insanlar mal mülkün dışında ulusal sorunları da düşünebilir hale geliyor. "Zamana ayak uydurabilen yiğittir" diyordu Kazanoko Jabağı. Bunun ulus için anlamı dünya uluslarından geride kalmamaktır. Dünyaya Adığe'nin adını duyuran atalarımız artık yaşamıyor. Ulusumuzun adını tekrar duyurmak ve başka ulusların gerisinde kalmamak için bizim ne yapmamız gerekiyor? Son 8-10 yılda ulusal konularda iyi gelişmeler sağladığımızı düşünüyorum. Cumhuriyetimiz ve anayasamız oldu, ulusal sorunları daha kolay çözebilmemizi sağlayacak kararlar aldık. Cumhuriyetimizde yaşayan tüm halkların anlayış ve beraberlik göstermesiyle dış ülkelerdeki Adığeleri vatana getirebilme imkanı elde etmiş olmamız sağladığımız en önemli gelişmedir. Anayasamızda dış ülkelerde yaşayan Adığelerin vatanlarına dönme haklarının bulunduğunun yazılmış olması sözde kalmamıştır. Böyle bir yasal dayanağımız bulunmasaydı Kosova Adığelerinin sorunu çözümlenemeyebilirdi. Bu olay cumhuriyetimizde yaşayan tüm halkların anlayış birliği içinde olması sayesinde çözümlenebilmiştir. Aksi takdirde karşımıza birçok engel çıkabilirdi. Krasnodar'da yapılan dördüncü DÇB Genel Kurulu'nda Kosovalıların durumundan söz etmiştim. O günlerde Yugoslavya'da savaş ateşi her tarafı sarmaya başlamıştı ve soydaşlarımızın sorunlarını iyi bir şekilde çözüme kavuşturacağımızı genel kurulda dile getirmiştim. Genel Kurul öncesinde konu üzerinde bir hayli çalışmıştık ama Rusya Hükümeti o ana kadar henüz bir karar vermemiş olduğundan kesin bir şey söyleyemiyorduk. Ancak bir kaç gün içerisinde kararnamenin imzalanacağını da bildiğimden işi en iyi biçimde çözme sözü vermiştim. İşte aradan iki yıl geçti ve şimdi Nalçık'ta yapılacak olan beşinci Genel Kurula alnı açık olarak katılacağım ve insanlarımıza vermiş olduğum sözü tuttuğumu söyleyeceğim. Adığeleri sadece Kosova'dan getirmekle kalmadık onlar için Maykop yakınında Mafehabl isminde bir de köy kurduk. Bu olay Adığelerin sürgününden bu yana ilk kez olmuş ve dönenler için köy kurulup yerleşmeleri sağlanmıştır. Bunu da son iki yılda gerçekleştirdiğimiz önemli işlerden sayıyorum. Bu köyün kuruluşunda İhsan Vıcuh, Murat Bişe, Tsey kardeşler Aslan ve Raslan, Muhammet Yerugu ve bunlar gibi gerçekten Adığe yüreği taşıyan kişiler büyük katkı sağlamışlar, kendi imkanları ile dönenler için konutlar yaptırmışlardır. Adığelerin vatanlarına döndürülmesi kolay bir iş değildir. İyi çalışılmadıkça başarı şansı yoktur. Alınan kararlar uygulanamadıkça sözden ibaret kalmaktadır. Uygulamaya geçildiğinde ise bir çok zorlukla karşılaşılmaktadır. Bu nedenlerle dış ülke Adığelerinin vatanlarına döndürülmelerinin kolay olmayacağı kanaatindeyim. Vaktiyle bir çok insanımız binlerce ve milyonlarca soydaşımızın dönüş yapacaklarını sanıyorlardı. Birlikte yaşadığımız halkların da bundan kaygıya kapılıp bu kadar insan gelirse biz nereye gideriz diye düşündükleri zamanlarda olmuştu. Artık milyon gelmeyeceği de anlaşılmıştır. Dönen soydaşlarımız da az sıkıntılar çekmemişlerdir. Yaşamları boyunca vatanlarının sesini içlerinde duymuşlardır. İçlerinde en yaşlısı olan 97'lik dede "yaşadığım sürece kalbim vatanıma dönüktü" diyor ama bir türlü karar verip gelemiyor. Savaş ateşi etraflarını sarınca dönüş kararı verebilmişlerdir. Yani vaktiyle savaş yüzünden çıktıkları gibi yine savaş nedeniyle dönmüşlerdir. Bunun üzerinde çokça düşünmek gerekmektedir. Bu nedenle savaşların bir daha olmaması, Adığelerin tekrar savaş nedeniyle vatanlarını terk etme zorunda kalmamaları, vaktiyle sürülenlerinde barış içinde dönebilmeleri için tanrıya dua etmek gerekmektedir. Kendisi düşünüp taşınarak ve kendi kararını kendi vererek vatanında yaşamak üzere dönmüş olanlara bizde gerekli imkanları sağlayabilmeli ve onları layık oldukları bir şekilde karşılayabilmeliyiz. Ben de tanrının bize bu imkanları vermesi için dua ediyorum. Rusya Cumhurbaşkanı'nın dışarıdaki soydaşlarımızı getirmek veya yaşadıkları ülkelerde onlara yardımcı olmak için çıkarmış olduğu kararname önemli bir gelişmedir. Bu kararname ile dış ülkelerdeki soydaşlarımıza dilimizi öğrenmeleri için kitaplar hazırlama ve öğretmenler gönderme imkanı tanımaktadır. Ulusu korumanın en önemli yolu dilini korumak olduğundan bunu başarabilirsek en önemli sorunu çözdüğümüzü kabul edeceğim. Adığe sofrası dil, gelenek ve bilinçten oluşmak üzere üç ayaklıdır. Dünyanın her tarafında yaşayan Adığeler dil, gelenek ve bilinçlerini korumak için ne yapmalıdırlar? Adığelerin ortak bir idealleri olmalı mıdır? Ulusun ortak bir ideali ve düşüncesi olabilmesi için aynı topraklarda yaşaması gerekir. Biz ise uğradığımız felaket sonucunda ulusumuzun çoğunluğu başka ülkelerde yaşamak zorunda kaldı ve dağıldık. Böyle olmakla birlikte yine ortak bir idealimiz olmalıdır. Peki bu ideal ne olabilir? Beni çok düşündüren ulusun yok olmakta oluşudur. Dilini kaybeden ulus yok olmuş demektir. Vubıhlar yok oldu denince onların kişi olarak yeryüzünde kalmadıkları anlamı çıkmıyor. Dillerini kaybettikleri için yok olmuş sayılıyorlar. Bu nedenle günümüzdeki en büyük idealimiz ulusumuzu korumanın yolu olan dilimizi korumak olmalıdır. Ulusu korumak istemek başlı başına bir idealdir. Eşsiz uygarlığımız geleneklerimizi kaybediyoruz. Dış ülkelerde yaşayanlar da dil ve geleneklerini kaybediyorlar. Çoğunlukla birlikte yaşadığımız halkların yaşam tarzlarını benimsiyoruz. Bu nedenle üzerinde en fazla durmamız gereken konu ulusal varlığımızı korumak olmalıdır. Ulusun yeniden gelişip dirilmesi öncelikle buna bağlıdır. Bunun yolu ne şekilde olabilir? Bunun bir çok yolu vardır. Yolu bilenin, rehberin ardından gidilmelidir. Önder olacak kişi ve organizasyon önem taşımaktadır. DÇB'nin kuruluş nedeni Dünya Adığelerinin temsilcilerini bir araya toplayıp sorunları görüşmek, çıkış yollarını arayıp bulmak içindir. Ancak paran olmadan iş başarmak zordur. Ben şahsen bazen umutsuzluğa düşüyorum. Ulusun tüm işlerini devlet kanalıyla çözmemiz mümkün değildir. Devletin parasına el atıp ulusun her işi için harcamak olmaz. Bu nedenle herkesin cebine davranması gerekiyorsa da bunu da bir türlü başaramıyoruz. Yeryüzünde üç milyon Adığe varsak ve her yıl kişi başına bir dolar toplayıp bunu DÇB'nin yönetimine verebilsek ne gibi işler başarılmaz ki? Öncelikle Adığelerin varlığını çağdaş iletişim araçları ile tüm dünyaya duyurmak ve anlatmak gerekmektedir. Kısa bir süre önce Hanover fuarına Kafkasya'nın beş bölgesi ile birlikte katıldık. Kafkasya mamasında tüm dünyaya Adığey'i tanıttık. Fuar gösterileri Adığey'i tanıtan bir film ile başladı. Bunların önemi büyüktür. Bu tür imkanlar kullanılmadıkça kendimizi tanıtmamız ve bilinmemiz mümkün değildir. Birleşmiş Milletler'de temsil edilmiyorsak da başka dünya kuruluşlarına katılarak kendimizi tanıtmalıyız. Tüm bunlar için de para gerekmektedir. Dil üzerinde önemle durmalıyız. Türkiye'de yaşayan insanlarımıza bu ülkenin yönetimi izin vermedikçe Adığe okulları veya sınıfları nasıl açacaksınız? Yüzlerce köye bizim öğretmen gönderebilme imkanımız yoktur. İşte bu gibi işlere harcanacak olan para aramızda oluşturacağımız bütçeden karşılanmalıdır. Dil bu şekilde öğrenilecek ve ulusta korunmuş olacaktır. Yine kültür ve sanatımızı dış ülke Adığelerine tanıtmak için de paraya ihtiyaç vardır. Ben her aile kişi başına bir dolar versin dediğimde kendi aile fertlerim için kişi başına 12 dolar DÇB fonuna yatırmıştım ancak bu iş yürümedi. Şimdi de aile fertlerime düşecek olanı yatırmaya hazırım. İyi imkanlara sahip olanlar daha fazla yatırsınlar, imkanları yetersiz olanların yerine ödeme yapsınlar. Eğer Türkiye'de imkan yetersizliğinden dolayı ödeme yapamayan varsa imkanı olanlar onların yerine ödeme yapmalıdırlar. İşte böylece her yıl üç milyon dolar toplarsak bir iş başarabiliriz. Toplayamazsak bir şey yapamayız. İki yılda bir toplanıp hepimiz birbirinden daha güzel laflar edip dağılırız. Ortak bir bütçe oluşturamazsak sonuç bu olacaktır. Dış ülkelerdeki Adığeler sizin söz ettiğiniz ortak bütçeye katkıda bulunmalı ve ayrıca imkanı olanlar da anavatanlarına yatırım yapmalıdırlar ancak bunu anlayan soydaşlarımızın sayısı da oldukça azdır. Az sayıda olan bu kişilere de her türlü destek sağlanmalıdır. Ama iyi niyetlerle vatanına yatırım yapmak isteyen kimi şahıslara kötü muamelelerde bulunulup umutlarının kırıldığı sizin de malumunuzdur. Böyle bir durumda dış ülke Adığeleri vatanlarına yatırım yaparlar mı? Bu gibi şeylere karşı önlem almak gerekmez mi? İş yapmak isteyenler yönetimin bilgisi dahilinde işlerine başlarlarsa yararlı olur. Dış Adığelere vatana yatırım yaptırtmak da oldukça zor bir iştir. Maykop'ta düzenlenen DÇB kongresinde iş adamları kulübü oluşturmuştuk. Hakkı Kurmel bu girişimin önderlerindendi ve bu güne kadar bir yatırım da olmamıştı. Aradan altı yıl geçtikten sonra kendisi tekrar düşünmüş olsa gerek ki bir milyon dolarlık bir yatırım yapmıştır. Biz kendisine vergi yönünden indirimler yaptık ve yardımcı olduk. Bu şekilde yönetimin bilgisi altında iş yapmak isteyenlere destek oluyor ve gözetiyoruz. Böyle hareket edenler korunmuş oluyorlar. DÇB Genel Kurulu'na bir mesajınız var mı? Başarılar diliyorum. Az söz çok iş yapmalarını, sözleri ile icraatlarının aynı olmasını ve Adığe ulusu için yararlı hizmetlerde bulunmalarını diliyorum. Röportaj: A. Kuyoko [ 27 Temmuz tarihli Adıge Mak gazetesinden çeviren: İ. Çetao ]+''+Aslan Carım

Ahmet Mithat’ın Yaşamı ve Eserlerindeki Soruların Yanıtı

Bak Zara, K.B.Üniversitesi Doktora Öğrencisip> T'ımıj Hamışe, K.B. Üniversitesi Yüksek Lisans Öğr.p> Anavatanda yaşayan aydınlar son zamanlarda Türkiye'de Adığelerin ürettiği sanat ve edebiyat yapıtlarını merak etmeye başladılar. Gerek Adığe Mak (Maykop), gerekse Adığe Psale (Nalçık) gazetelerinde ve edebiyat dergilerinde Türkiye'de yetişmiş olan Adığe yazarları tanıtılıyor, yapıtlarından örnekler veriliyor. Yazarları ve sanatçıları etkileyen olayların izi sürülüyor. 1864 sonrasında üretilmiş olan yazılı ürünler Adığece'ye kazandırılmaya çalışılıyor. +''+ Bu konuda bazı araştırmacılar Adığece yazılmayan bir eserin Adığe edebiyatı sayılmayacağı tezini öne sürüyor. Bazıları ise, her ne kadar edebi eserin üretildiği dil Adığece olmasa bile yazar bildiği, etkilendiği, yaşadığı olayları anlattığına göre bu yapıtlarda Adığe kültürünü ve ütopyasını bulmanın mümkün olduğunu öne sürüyor, böyle yapıtlara sahip çıkıyor. Aşağıda sunacağımız çalışma, Khabardey-Balkar Üniversitesi Adığe Dili ve Edebiyatı öğretim üyelerinden Bak Zera ile T'ımıj Hamışe'nın Ahmet Mithat (Hağur) Efendi hakkındaki bir çalışmaları. İlginç bulacağınızı umuyoruz. Biz Adığelerin ağaç kovuğundan çıkmadığımızı, diğer halklar gibi bir geçmişimizin olduğunu şu son yıllarda, gecen yüzyılın doksanlı yıllarında söyleyebilmeye başladık, daha da önemlisi yazın alanında ürünlerimizin olduğunu özgürce yazıyor ve söylüyoruz artık. Bu özgürlük bize, uzun yıllardır Adığelerin birlikte yaşamlarını sürdüregeldikleri halkları, bölgeleri araştırma fırsatı verdi. Bu güne dek bizim için kapalı olan kapıların açılmasıyla başka ülkelerde yaşamış edebiyat, sanat ve bilim alanında üretmiş oldukları ürünleri dünyaya yayılmış olan Adığeleri daha iyi tanıma isteği bizi bu çalışmaya iten. Üzülerek söylemeliyiz ki uzun yıllardan bu yana birbirinden koparılmış ve iletişim olanaklarından yoksun olarak yaşamak zorunda kalan bu halkın farklılıklarının oluştuğu da kuşku götürmez bir gerçek. Bunun için başka ülkelerde yetişen ve ünlenmiş olan hemşehrilerimiz ve yapıtları için "Bizim mi, yoksa yaşadıkları ülkenin mi?" diye bugün sorulmaya başlandı. Bize göre, bu konuya başka türlü bakmak gerekir. "O Adığe değildi, ya da Adığeliği yoktu" şeklindeki bakış açıları doğru değil. Sonra, yazar ile onun üretmiş olduğu ürünler arasında kopmaz bir bağın olduğunu da kabul etmek gerekir. İnsanın düşüncesi, kavrayışı bir şekilde donup kalmaz; bunların farklılaşması zamana ve içinde yaşadığı dünyadaki değişimlere bağlı. Bunu edebi yaşamları uzun sürmüş olan yazarlarda görmek olası. Türk edebiyatının bugünkü yolunu çizmiş olanlardan Ahmet (Hağur) Mithat'ı da bunların birisi olarak kabul edebiliriz. XIX yüzyılın sonu ile XX. Yüzyılın başlarında yaşamış olan Adığe yazarı ve yenilikçisi Ahmedıko Yuri (Kazbek) Türkiye'ye gider. Çalıştığı gazete için "Baştanbaşa Dünya", "İslamiyet" adında dizi yazılar hazır, Sultan II. Abdülhamit, Dışişleri Bakanı Tevfik Paşa, Çerkes kökenli olan Ahmet Mithat'tan demeçler aldı.1 Bir gün Ahmedıko, Rus gazetecisi V. Osipov ile birlikte Ahmet Mithat'ın yanına gitti. Daha sonra Yure o buluşmanın anılarını şöyle yazmıştı: "İnsanın alın yazısı çok ilginç. Yaşam ilginç oyunlar oynuyor insana. Bak, sözgelimi ben de, yanındaki arkadaşın da, Osipov'a döndü, Kafkasya'da yaşayan Adığe halkındanız. İkimizde yazarız, ancak başka başka ülkelerde yaşıyoruz ve kendi dilimizle yazmıyoruz. Doğru 0değil mi? dedi ve yazar bana baktı. Sen anımsıyor musun bu şarkının nasıl başladığını? dedikten sonra bozuk olsa da içtenlikli bir şekilde Adığece olarak şarkı söylemeye başladı. -Dur, dur dedim, Mithat'ın söylemeye başladığı "zepedzıj" ile başlayan, Kafkasya'da yaşarlarken söyledikleri şarkıyı sonuna kadar okudum. Yazar bir süre suskun kaldı, onun neler düşündüğünü anlamak mümkün değildi. Kim bilir, kalbi terk ettiği ülkesine gitmiş de olabilirdi, onun dağlarına..."2 Yazarı o kadar düşündüren şeyin gizini açıklayabilmenin yolu da, bu yazının başlığında sorduğumuz sorunun yanıtını verebilecek olan da, bize göre, yazarın yaşamında gizli. BİR YAŞAM, FARKLI İKİ ZAMAN Ahmet (Hağur) Mithat Türkiye'nin ilk yazarlarından biri. Uzun zaman ve üretken olarak edebiyata hizmet etti: Kitap ve risaleleriyle birlikte yüzelliye yakın eser bıraktı.3 Fakat sayı değil en önemli olan. Önemli olan hemşehrimizin Türk edebiyatında yeni çığır açmış olması. Yakın Doğu ülkelerinin edebiyatlarının gelişimini araştıran Alkayeve L. O., Ahmet Mithat için "Türk edebiyatında büyük sorunları ilk kez roman ve öykülerine konu edinen yazar"4 olarak tanımlıyor. 1828-1829 yılında meydana gelmiş olan Rus-Türk savaşından sonra Andrianapol Barış Anlaşması yapıldı. Rusya, Karadeniz sahillerini baştan başa egemenliğine almıştı. Çar, Yukarı Kafkaslarda yaşayan Adığe halkına, buraları da kendi egemenliğine almak için; "Psıj (Kuban) steplerine ineceksiniz" dedi. Avrupa ülkeleri de bu görüşü benimsedi "Çar ve generalleri de 1764-1864 yılları arasında Yukarı Kafkas'ı almaya yönelik olarak yaptıkları savaşın gerekçesi buydu."5 O anlamsız anlaşmaya, özgürlüklerinin ellerinden alınması nedeniyle, Adığe halkı karşı çıktı. Fakat her yönüyle donanımlı olan Çar ordusuna yenildiler. Halkımız iki seçenek arasında bırakılmıştı. Ya Çar'ın buyruğu altına girecek, ya da ülkesini terk edecek. Ünlü Türk yazarı Ahmet Mithat'ın babası Süleyman da ikinci seçeneği tercih edenlerdendi. Ünlü yazarın babasının Dağıstan kökenli olduğunun iddia edilmesinin nedeninin, Süleyman adından kaynaklandığını sanıyorum. Bu savın doğru dürüst bir dayanağı yok. Bilindiği gibi Karadeniz kıyısında yaşayan Adığelerle, Türkler ve Kırım Tatarları arasında ilişkiler vardı. İzzet (Çuşha) Aydemir'e göre "Hağur Süleyman, Anapa yakınlarında bir Şapsığ köyünden".6 "Ahmet Mithat'ın annesi Nefise hanım Hağur Hüseyin ile evlidir. 1828'de dört yaşında, İbrahim adında bir çocukları vardır. Hağur Hüseyin, Anapa kalesi düşünce ailesini, yanında çalışmakta olan Süleyman'la birlikte Türkiye'ye gönderiyor, kendisi savaşmak için orada kalıyor. Aile Sinop'a, oradan da İstanbul'a gelerek Tophanede, Lüleciler caddesinde, Kumbaracı yokuşundan çıkarken Hacı Mimi Mahallesinin Örtme Altı sokağındaki bir eve yerleşiyor. Süleyman ağa evin alt katında oturmaktadır ve Nefise Hanım'ın hizmetindedir. Varlıkları erimeye yüz tutmuştur. Nefise hanım bekar çamaşırı dikmekte, Süleyman ağa da bu gibi şeylerin satışıyla meşgul olmaktadır. Konu komşu, Nefise Hanım'ın onunla evlenmesini uygun bulur. Yapılan nikaha rağmen Süleyman beyle hanımı bir süre karı koca hayatı yaşayamıyor. Nihayet bu birleşmeden 1844'de annesinin 16. ve son çocuğu olan Ahmet Mithat doğuyor."7 "1851-1855 yıllarında Mısır çarşısında bir aktarın yanında çalışıyor. Dükkan komşusu Hacı İbrahim Efendi'den Kur'an ve Türkçe okuma-yazma öğreniyor. Galata'da bir frenkten Fransızca öğreniyor."8 1865 yılında babası ölüyor, Vidin Voyvadası (Müdür) olan İbrahim ağa (ağabeyi) aileyi yanına alıyor. Ahmet Rüştiye'yi Vidin'de bitiriyor. Mithat Paşa'nın hocası Fransız olan Luka Mamuryan'dan Fransızca dersleri alıyor. Zeki ve çalışkan olan Ahmet Mithat'ın farkına varan Mithat Paşa ona iş veriyor. Ahmet Mithat, Rusçuk'ta "Tuna" gazetesinde, din, edebiyat, ülke sorunları hakkında yazı yazmaya başlıyor. Şinasi, Namık Kemal, Ebu Ziya Tevfik gibi yazarların ürünleriyle tanışıyor. Bu insanlar ülkenin içinde bulunduğu bitmek tükenmek bilmeyen savaşların nedenleri üzerinde düşünen, Avrupa'da oluşan yenilikleri ülkelerine taşımak için savaşım veren insanlardı. Değişik söylem yöntemleri geliştiriyorlar, böylece de sansürden kısmen de olsa kurtuluyorlardı. "Dil ve eğitimin değiştirilmesini, padişahın yetkilerinin sınırlandırılmasını, anayasa yapılmasını, batı ülkelerinin uygarlığının kabul edilmesini istiyorlardı". 9 Ahmet Mithat'ın yaşadığı zamanlarda Osmanlı İmparatorluğu'nda büyük değişikler oldu. 60'lı 70'li yıllar onun en güçlü yıllarıydı. Pek çok insanın uyanmasına öncülük eden Türk aydınlarından korkmaya başlayan Padişah, "özgürlüklerde kısıtlamalara gitmeye" karar verdi. Bu olaylar, 50'li 60'lı yıllarda Rusya'da meydana gelen olaylarla çok ilginç bir şekilde benzeşiyor. "Son ikiyüz yıldır Rusya ile Osmanlı İmparatorluğu reform ve yenilik hareketiyle uğraştı durdu",10 diyor felsefe doktoru Meduşevski Andrey. Bilim adamı her iki ülkede daha sonra meydana gelen değişimlere de değiniyor ve aynı cepten çıkmışlarcasına benzeşmelerine dikkat çekiyor. Ahmet Mithat'ın yazdıklarıyla, Türk tarihi öylesine özdeş ki, Türk tarihini bilmeden onun yaratıcılığını anlamak zorlaşır. "Tanzimat" adı verilen yenileşme hareketi 1839 yılından başlayarak 1876 yılına dek sürmüştür. 3. Selim ile 2. Mahmut'un reformları da bununla benzeşmektedir. Ama bunlar daha etkili reformlardı. Feodalizm yavaş yavaş tasfiye edilerek özgürlükçü burjuvazi düşünceleri egemen olmaya başladı. 1839 yılında, 1. Abdülmecit döneminde Mustafa Reşit Paşa'ya hazırlatılan ve ülkenin yeni programı olarak kabul edilen "Gülhane-i Hattı Şerif" okundu. Böylece "Tanzimat Edebiyatı" doğdu. Programda kabul edilmiş olan pek çok madde daha sonra hayata geçirilmemiş olsa da, "Hattı Şerif" de belirtilmiş olan insan haklarını pek çok kişi yeni duymuştu. Yönetim, "insanların özgür olarak yaşamalarını, Osmanlı topraklarında yaşayan halkların mal ve can güvenliklerinin emniyette olduğunu, halklar arasında ayırım yapılmaksızın vergide adaletin sağlanacağını, köleliğin kaldırıldığını, askerliğin kısaltılacağını, mahkemelerin reformize edileceğini, tutuklananların mülklerinin güvencede oluğunu, müsadere edilemeyeceğini, din ve milliyetine bakılmaksızın İmparatorlukta yaşayan halkların eşit sayılacağını ilan etmişti".11 Değişim ve gelişim için yapılması gerekenler gerçekleştirilemedi. Sultan'ın yetkilerinin daraltılmasına ve feodalizmin tasfiye edilmesine sıra gelmeye başlayınca, saray bu reformları yapmak için görevlendirilenleri görevlerinden almaya başladı. Mustafa Reşit Paşa, Veziri Azamlık'tan azledildi, arkadaşları devlet görevlerinden uzaklaştırıldı. Tanzimatla kabul edilen pek çok yenilik bir biri arkasından iptal edildi, hayata geçirilmedi. 1853-1856'da Kırım Savaşı'ndan sonra ülke gerçekten zor duruma düştü. Ordu büyük yenilgiye uğramıştı. Kafkasya ile ilgili planlarda böylece suya düştü, buraları Rusların eline geçti. Ahmet, Rusçuk'ta bulunduğu sıralarda vatanını terk etmek zorunda kalan hemşehrilerinin Osmanlı İmparatorluğu'nun pek çok bölgesine dağılmakta olduğunun farkındaydı. Vatanlarını terk etmek zorunda bırakılan Çerkesler çoğunlukta Anadolu'ya kabul ediliyorlardı. Balkanlarda da sürgün Adığelerin sayısı az değildi. O zamanlarda Ahmet de, arkadaşları da insanlara nasıl yardım edeceklerini, yaşam koşullarını nasıl iyileştireceklerini düşünüyorlardı. Türk aydınları, pek çok çalışan insana önderlik yapmaya başlayan Fransız, İngiliz ve Alman düşünür ve ekonomistlerinin düşüncelerinden etkilenmiyor değildi. Onlar ülkenin insanlarını uyandırmanın yollarını aramaya başlıyorlar. Bu iş için en iyi yol, onları, içinde bulundukları karanlıktan eğitim ile çıkarmaktı. Ahmet ile arkadaşları bu konuda çalışmak için sözbirliği ediyorlar. 1866 yılında Ebu Ziya Tevfik ile birlikte Ahmet de İstanbul'a dönüyor ve "Yeni Osmanlılar" gurubunun içinde çalışmaya başlıyorlar. Aydınlar ve reform taraftarı olanlar bu birlik etrafında toplanıyorlardı. Çoğu genç olmasına karşın siyaset ve edebiyatta Namık Kemal, Ali Suavi gibi ünlü kimseler de vardı. Daha sonraları Ziya Bey ve Ahmet Mithat da o gizli cemiyete giriyor. O zamanlarda Adığe delikanlısı "Tasfir-i Efkar" gazetesini çıkarmaya başlıyor.12. Yeni Osmanlı hareketi her şeyden önce "aydınlatmacı" bir hareketti. "Halkın anlayabileceği şekilde" yazma hareketi ilk kez onlarla başlamıştı. Onların yazılarıyla Türkçe gelişmeye başlıyor. Yenilikçi düşüncelerinden hoşlanmayan Padişah "Yeni Osmanlılar"ı tutuklamaya başlıyor. Bir kısmı yakalanıp zindana atılıyor, bir kısmı da yurt dışına kaçıyor. Ahmet Mithat da vali olarak atanan Mithat Paşa ile birlikte Bağdat'a gidiyor. Ahmet Mithat, İmparatorluğun buradaki işinin Avrupa kıtasından daha zor olduğunu anlıyor. Ahmet, Bağdat'ta küçük bir baskı makinası ele geçiriyor: Geçimine katkı sağlamaktan ziyade yazdıklarını basmak ve insanlara ulaştırmayı düşünüyor. Hağur, burada herkesin anlayabileceği bir şekilde yazmayı geliştiriyor. Irak'ta "Zavra" adında bir gazete yayımlamaya başlıyor ve Ahmet Mithat'ın ilk hikayeleri burada yayımlanmaya başlıyor. 1870 yılında, hikayelerinden oluşan "Hace-i Evvel" adındaki kitabı basılıyor. 70'li yıllarda Padişah, kendisine soluk alma fırsatı vermeyen "Yeni Osmanlılar" hareketine son vermek istiyor. Ahmet, Asya'da çalışıyordu, Namık Kemal ve Ziya Paşa Londra'ya kaçtı, daha sonra Çenova'da "Hürriyet" gazetesini çıkarmaya başladılar. Devletin af etmesiyle yeniden yurda döndüler. Ahmet Mithat da İstanbul'a geliyor. 22 Nisan 1871'de Ceride-i Askeriyye Baş yazarlığını yaparken Basiret'te de yazılar yazıyor. İbret gazetesinin idareciliğini yapmaya başlıyor. 1872'de "Dağarcık", "Kırk Ambar" dergileri ile "Devir" gazetesi basılıyordu. Ahmet Mithat yayınlarında ülke sorunlarını dile getiriyordu: Eğitimin yaygınlaştırılması, yasaların çıkarılması, baskılara son verilmesi için caba gösteriyordu. Ahmet Mithat Dağarcık'ta yazdığı bir yazı nedeniyle tutuklandı, 1873 yılında Rodos'a sürüldü. Onun arkasından da Namık Kemal ve Ebu Ziya da Kıbrıs sürgüne gönderildi. "Yeni Osmanlı" hareketinden etkilenen ve düşüncenin taraftarı olan pek çok insan vardı. Bunların hepsini tutuklamak ve sürmek de olası değildi. Tanzimat'la yeni düşüncelere uyanmış olan rüştiye, medrese gibi eğitim kurumlarının öğrencileri gösteriler yapmaya başladılar. 1876 da gösteriler o denli büyüdü ki Padişah, Vezir-i Azam (Başbakan) ile bazı Vezirleri (Bakanları) değiştirmek zorunda kaldı. Fakat gösteri yapanlar bununla da yetinmedi, Abdülaziz tahttan indirildi, onun yerine devlet işlerinden anlamayan 5. Murat tahta oturtuldu. Reform hareketlerine destek vereceği vaadinde bulunan 2. Abdülhamit 1876 yılında Padişah oldu. İlk önceleri, af edilen Yeni Osmanlı düşüncesi taraflarına ses çıkarılmadı. Fakat daha sonra Abdülhamit sözünde durmadı, basına acımasızca sansür uygulamaya, özgürlükleri kısıtlamaya başladı. 1908 yılına dek süren Abdülhamit dönemi Türk literatürüne "İsdibdat Dönemi" olarak geçti. Ahmet Mithat Rodos sürgünlüğünde de, daha sonraki günlerinde de yazmaya ara vermedi. Öykülerini topladığı kitabın arkasından "Yeniceriler" adlı romanı geldi. Bundan sonra bir kaç yıl kitap yayınlamadı. 1875 yılında "Hasan Mellah", "Hüseyin Fellah", "Felatun Bey İle Rakım Efendi" romanları yayınlandı. Ahmet Mithat Türk halkı ve edebiyatı için arı gibi çalıştı. Türk halkını uyandırmak, içinde bulunduğu karanlıktan çıkarmak, eğitmek, dahası bir ulus olduğunu hatırlatmak için bir Adığe insanının yazdıkları Türk edebiyat tarihine altın harflerle yazıldı. Ahmet Mithat, uğruna savaşım verdiği halk hakkını yedi, demiyoruz. İsimleri sayılamayacak kadar çok edebi eser kazandıran bir insana nasıl olur da hakkı verilmez. "Yeniçeriler", "Çengi", "Paris'te Bir Türk", "Kafkas" (4 cilt), "Yeryüzünde Yaşayan Bir Melek", "Gönül Mihnetkeşam", "Hayal ve Hakikat", "Diplomalı Kız", "Jön Türk", romanlarıyla, diğer edebi türlerden olan "Dürdane Hanım", "Sır Ölüm", "Gürcü Kızı Yahut İntikam" onun ünlü eserlerinden bazıları. Gazete ve dergilerde yayımladığı makalelere, Batı edebiyatından çevirmiş olduğu onca eser için de diyecek bir şey bulamıyoruz! Bu ilginç ve inanılmayacak kadar çalışkan olan insan gazeteciliğinin yanı sıra romanlar yazıyor, çeviriler yapıyor, makaleler yazıyordu. 1908'de, Meşrutiyetin ilanından sonra Ahmet Mithat bir süre İstanbul Üniversitesi'nde hocalık yaptı. Eğitim ile ilgili pek çok şey yazmaya da zaman buldu. "Osmanlı Tarihi", tarih konusunda yazdıklarının bir örneği. "Yuvarlak Dünya", "Kainat", "Dünya Edebiyatı", "Edebiyat Tarihi" gibi yapıtları da pedagojik eserler arasında. Felsefe ve Din konusunda "Ben Neyim", "Nübüvveti Muhammediyye" gibi yapıtlar verdi. Ayrıca "Kur'an-ı Kerim'in Tefsiri adıyla, Şeyhülislam Musa Kazım Efendi ile yedi yıl çalışarak bir eser vücuda getirdi. Fakat, eser İslamiyeti cumhuriyet olarak gösterdiği için Abdülhamit'in emriyle müsadere edildi."13 "Türk edebiyatı ve kültürü için bu kadar çok çalışan Ahmet Mithat, Adığeler için ne yaptı?" diye bir soru sorulabilir. Zaten şimdiye dek yazdıklarımızın hepsi de bu soruya yönelik olarak verilmesi gereken yanıt içindi. İsterseniz başa, bu yazıda sözünü ettiğimiz 1899 yılına dönelim de Ahmedıko Yure'nın, Ahmet Mithat'ın düşünceleri için söylediği, "onu bu kadar düşündüren neydi? Terk ettiği ülkesi mi, dağları mı?" sözüne dönelim. Bu değildi sanırım onu düşündüren, zaten ülkesini görmemişti. 80'li yıllarda yazarın dünyaya bakışı değişti. Ülkesinden sürgün edilen insanlarla daha çok zaman geçirmeye başlıyor. Zulüm ile ülkelerinden kovulmuş olan halkının Osmanlı topraklarında mutlu olmadıklarını görüyor. 1877-1878 yılında, Rus-Türk savaşından sonra yapılan bir anlaşmayla Balkanlarda ikamet eden Adığelerin tehcir edilmesi sorunu ortaya çıkıyor. Sultan, onları doğuda, egemenliği altında bulunan topraklar içine dağıtmaya başlıyor. Ahmet Mithat'a her gün Adığelerin geldiğini, onların yakınmalarını dinlediğini söylüyor Ahmedıko Yuri. Ahmet Mithat'a yakınırken tanık olduğu ve çok etkilendiği bir olayı şöyle anlatıyor Ahmedıko: "Benim için Kafkasya herşeyden üstün, diyor molla. Bunu herkes bildiği halde yine de binlercesi geliyor. Buraya kaçan on kişiden dokuzu ölüyor, havası yaramıyor"14. Ahmet Mithat, Osmanlıların uyanması ve yaşam koşullarının iyileştirilmesiyle bu topraklar üzerinde yaşayan diğer halkların da bir takım haklar kazanacağına inanıyordu. Ancak bu düşüncesinde yanıldığını daha sonra anladı. Çünkü "Pantürkizm" hareketi başlamıştı. "Tanzimat edebiyatının yenilikçi düşünce akımından hareket ederek ortaya çıktığını Ahmet Mithat'ın yazdıklarından anlamak mümkün, diyor Ayzenştayn N.A, 80'li yılların sonlarında düşünceleri tamamen değişiyor, İslam'ı savunmaya başlıyor. Batıdan, onun felsefesinden, edebiyatından korkmaya başlıyor Ahmet Mithat. Doğuya aldanmanın ülke yönetimine, halka zarar verecek bir gücün olduğunu düşünmeye başlıyor"15 Hağur'un düşünce hareketini değerlendiren ünlü Türk yazarı Ç. Dino'ya göre, ilk önceleri sosyal yaşamı öğrenerek insanları mutluluğa ulaşabileceğine inan Ahmet Mithat, daha sonra bilimle halkının mutluluğa ulaşabileceğini düşünmeye başladı. Daha başka bir şekilde söylemek gerekirse Tanrı'nın buyruklarını anlayabilmek için bilime gerek vardı. Dino, "medrese ideolojisi ile sert baskıcılığa taraftı", demekle yanılıyor. Bize göre, Türk eleştirmeni çok önemli olan bir hususu gözden kaçırdı. Ünlü yazarı korkutan batının bilimi ve edebiyatı değildi, onu korkutan kendi eliyle besleyip büyüttüğü Türk nasyonalizmiydi. Ulusuna, dinine, rengine bakmaksızın herkesin eşitliğini isteyen ünlü yazarın yaşlılığında, "medrese ideolojisine", ve Sultan'ın sarayından çıkacak anlamsız sözlere kulak kabarttığını söylemek zor. "Tarih-i Umumi" ve "Hace-i Evvel" de çok açık olmasa da ulusalcılığın toplumu böldüğünü söylemekte Ahmet Mithat. "Tarih-i Umumi" de bu tür düşüncelerin tarihe gömüldüğünü anlatıyor. 70'li yılların sonu ile 80'li yılların başlarında tüm şiddetiyle yükselmeye başlayan nasyonalizm hareketinin Osmanlı İmparatorluğunun yıkılmasına neden olacağını anlamıştı ünlü yazar. Ahmet Mithat'ın herkesi İslam'ın etrafına toplamak istemesinin nedeni bunun içindi. Fakat dönmeye başlayan tekerleği, ona ilk hareketi verenler bile durduramazdı artık. Ahmet Mithat'ın korktuğu olaylar gerçekleşecek, nasyonalist hareketlerinin alabildiğine yükselmesiyle altı yüzyıl hükümran olan Osmanlı İmparatorluğu yıkılacaktı. Çoklarının kabul ettikleri gibi Ahmet Mithat, insanları eğitmekten, yaşam düzeylerini yükseltmek düşüncesinden vaz geçmemişti. Adığelerin başına gelen olumsuzluğun başlıca nedeni olarak okutulmamalarını gösteriyordu. Kahire'de, 1889 yılında kurulmuş olan "Cemiyeti İttihadi Çerkesi" ile ilişki kuruyor. Adığelerin sorunlarını işleyen "İttihat Gazetesi" ni çıkarak Muhammed Fazıl, Barakbeyiko Muhammed'in amaçlarını öğreniyor, kendisi de İstanbul'da bir dernek kurmak için faaliyete geçiyor. Bu amaçla İstanbul'da yaşayan ileri gelen Çerkesleri bir araya topluyor. Ahmet Mithat, Jön Türkleri örnek alarak 1908 yılında, İstanbul'da "Çerkes Teavün Cemiyeti"ni kuruyor. 1911 yılında Osmanlıca ve Adığece olarak "Ğuaze" gazetesini çıkarmaya başlıyor. Ahmet Mithat, Nuğuç Yusuf Suat, Laşe Tahir Hayrettin, Hunç Hayriye Melek, Tutarışe Aziz, Neney İsmail, Şave Ahmet, Tsey Vumar, Tıme Seyin, Tzağue Ahmet, Varde Ahmet Nuri gibi yazar, entellektüel ve paşaları bir araya getiriyor. Tzağue Nuri, Hayriye Melek Hunç, Şave Ahmet, ülkelerini bırakarak Osmanlı topraklarına gelmemeleri için bir dizi yazı hazırladılar. Ulusun yok olmasına neden olan etmenler "Ğuaze" gazetesinde işleniyordu. Ünlü yazar ve eğitimcinin telkinleriyle Arap abc'si ile Çerkesçe eğitim yapılması için Cavit Ahmet Tharhet Paşa ile Pşıhalıko Ali bir alfabe hazırlıyor. Gazetede örnekleri yayınlanıyor. 1918 yılında ilk kes yayınlanmaya başlayan gazetemiz "Adığe Psale"nin, fazlaca değiştirilmeden, "Ğuaze" de kullanılan alfabe ile basıldığını belirtmeliyiz. Ahmet Mithat kendi yayınlamış olduğu gazetelerde de Adığelere ilişkin haberlere yer veriyordu. Ünlü yazarın çıkarmış olduğu gazeteler uzun ömürlü olmuyordu. Sert yazıları nedeniyle iki üç aylıkken bile kapatılanlar da olmuştu. Sonra da bir başka gazete çıkarıyordu. Şunu belirtmek gerekir: Ahmet Mithat yaşam biçimiyle, yaptıklarıyla, Adığelere yapmış olduğu hizmetiyle XIX. yy. ile XX. yy. da yaşamış olan Adığe aydınlıkçılarından sayılıyor. Onun halkına yol göstermesi sadece gazete ve dergileriyle olmadı. Adığelerin ülkelerine geri dönüşleri çeşitli nedenlerle gecikmeye başlayınca, kendilerine yardım etmesi için II. Abdülhamit'e ricada bulunmaya gidenlere olumsuz yanıt vermiş, Ahmet Mithat da diğer halklardan geride kalmadan bir an evvel vatanlarına dönmeleri gerektiğini anlamıştı. Ahmet'in izinden gidenlerden 20'li yıllarda Türkiye'nin vermiş olduğu Kurtuluş Savaşı'na katılanlar olmuş, pek çok yazar, ressam, müzisyen yetişmiş. Ahmet Mithat, XX. yy.'ın başlarında Çerkes tarihi yazmak için dokümanlar toplamaya başlıyor. Fakat casuslar bunu Abdülhamit'e jurnalliyorlar. Yazar'ın evi basılıyor, dokümanları müsadere ediliyor. Fakat daha sonra "Kafkas" romanını yazıyor. Bunu izliyor "Çerkes Özdenleri" adlı tiyatro eseri. Ahmet Mithat Hağur'un bu tiyatro eseri Gedik Paşa tiyatrosunda sahneleniyor. Oyun oynanırken bir gece tiyatro yakılıyor. Adığe soyundan olan ünlü yazarın eserlerini toplayıp yeniden değerlendirmek gerekiyor. Hiç kuşku duymuyoruz ki bu ünlü yazarın 150'yi aşan kitap, risalesi ve 800'ü aşan makaleleri içinde Kafkas romanından başka bizimle ilgili olarak yazdıkları vardır. Ahmet Mithat'ın bizimle ilgili olarak yazdıklarını dilimize çevirecek aydın insanları beklediğini unutmamak gerekir. [Adığece'den Çeviren: Yenemıko Mevlüt] Büyük Yazarın Düşüncelerine Yön Veren Neydi? AHMET MİTHAT'IN YAŞAMI VE ESERLERİNDEKİ SORULARIN YANITI Bak Zara, K.B.Üniversitesi Doktora Öğrencisi T'ımıj Hamışe, K.B. Üniversitesi Yüksek Lisans Öğr. Anavatanda yaşayan aydınlar son zamanlarda Türkiye'de Adığelerin ürettiği sanat ve edebiyat yapıtlarını merak etmeye başladılar. Gerek Adığe Mak (Maykop), gerekse Adığe Psale (Nalçık) gazetelerinde ve edebiyat dergilerinde Türkiye'de yetişmiş olan Adığe yazarları tanıtılıyor, yapıtlarından örnekler veriliyor. Yazarları ve sanatçıları etkileyen olayların izi sürülüyor. 1864 sonrasında üretilmiş olan yazılı ürünler Adığece'ye kazandırılmaya çalışılıyor. Bu konuda bazı araştırmacılar Adığece yazılmayan bir eserin Adığe edebiyatı sayılmayacağı tezini öne sürüyor. Bazıları ise, her ne kadar edebi eserin üretildiği dil Adığece olmasa bile yazar bildiği, etkilendiği, yaşadığı olayları anlattığına göre bu yapıtlarda Adığe kültürünü ve ütopyasını bulmanın mümkün olduğunu öne sürüyor, böyle yapıtlara sahip çıkıyor. Aşağıda sunacağımız çalışma, Khabardey-Balkar Üniversitesi Adığe Dili ve Edebiyatı öğretim üyelerinden Bak Zera ile T'ımıj Hamışe'nın Ahmet Mithat (Hağur) Efendi hakkındaki bir çalışmaları. İlginç bulacağınızı umuyoruz. Biz Adığelerin ağaç kovuğundan çıkmadığımızı, diğer halklar gibi bir geçmişimizin olduğunu şu son yıllarda, gecen yüzyılın doksanlı yıllarında söyleyebilmeye başladık, daha da önemlisi yazın alanında ürünlerimizin olduğunu özgürce yazıyor ve söylüyoruz artık. Bu özgürlük bize, uzun yıllardır Adığelerin birlikte yaşamlarını sürdüregeldikleri halkları, bölgeleri araştırma fırsatı verdi. Bu güne dek bizim için kapalı olan kapıların açılmasıyla başka ülkelerde yaşamış edebiyat, sanat ve bilim alanında üretmiş oldukları ürünleri dünyaya yayılmış olan Adığeleri daha iyi tanıma isteği bizi bu çalışmaya iten. Üzülerek söylemeliyiz ki uzun yıllardan bu yana birbirinden koparılmış ve iletişim olanaklarından yoksun olarak yaşamak zorunda kalan bu halkın farklılıklarının oluştuğu da kuşku götürmez bir gerçek. Bunun için başka ülkelerde yetişen ve ünlenmiş olan hemşehrilerimiz ve yapıtları için "Bizim mi, yoksa yaşadıkları ülkenin mi?" diye bugün sorulmaya başlandı. Bize göre, bu konuya başka türlü bakmak gerekir. "O Adığe değildi, ya da Adığeliği yoktu" şeklindeki bakış açıları doğru değil. Sonra, yazar ile onun üretmiş olduğu ürünler arasında kopmaz bir bağın olduğunu da kabul etmek gerekir. İnsanın düşüncesi, kavrayışı bir şekilde donup kalmaz; bunların farklılaşması zamana ve içinde yaşadığı dünyadaki değişimlere bağlı. Bunu edebi yaşamları uzun sürmüş olan yazarlarda görmek olası. Türk edebiyatının bugünkü yolunu çizmiş olanlardan Ahmet (Hağur) Mithat'ı da bunların birisi olarak kabul edebiliriz. XIX yüzyılın sonu ile XX. Yüzyılın başlarında yaşamış olan Adığe yazarı ve yenilikçisi Ahmedıko Yuri (Kazbek) Türkiye'ye gider. Çalıştığı gazete için "Baştanbaşa Dünya", "İslamiyet" adında dizi yazılar hazır, Sultan II. Abdülhamit, Dışişleri Bakanı Tevfik Paşa, Çerkes kökenli olan Ahmet Mithat'tan demeçler aldı.1 Bir gün Ahmedıko, Rus gazetecisi V. Osipov ile birlikte Ahmet Mithat'ın yanına gitti. Daha sonra Yure o buluşmanın anılarını şöyle yazmıştı: "İnsanın alın yazısı çok ilginç. Yaşam ilginç oyunlar oynuyor insana. Bak, sözgelimi ben de, yanındaki arkadaşın da, Osipov'a döndü, Kafkasya'da yaşayan Adığe halkındanız. İkimizde yazarız, ancak başka başka ülkelerde yaşıyoruz ve kendi dilimizle yazmıyoruz. Doğru 0değil mi? dedi ve yazar bana baktı. Sen anımsıyor musun bu şarkının nasıl başladığını? dedikten sonra bozuk olsa da içtenlikli bir şekilde Adığece olarak şarkı söylemeye başladı. -Dur, dur dedim, Mithat'ın söylemeye başladığı "zepedzıj" ile başlayan, Kafkasya'da yaşarlarken söyledikleri şarkıyı sonuna kadar okudum. Yazar bir süre suskun kaldı, onun neler düşündüğünü anlamak mümkün değildi. Kim bilir, kalbi terk ettiği ülkesine gitmiş de olabilirdi, onun dağlarına..."2 Yazarı o kadar düşündüren şeyin gizini açıklayabilmenin yolu da, bu yazının başlığında sorduğumuz sorunun yanıtını verebilecek olan da, bize göre, yazarın yaşamında gizli. BİR YAŞAM, FARKLI İKİ ZAMAN Ahmet (Hağur) Mithat Türkiye'nin ilk yazarlarından biri. Uzun zaman ve üretken olarak edebiyata hizmet etti: Kitap ve risaleleriyle birlikte yüzelliye yakın eser bıraktı.3 Fakat sayı değil en önemli olan. Önemli olan hemşehrimizin Türk edebiyatında yeni çığır açmış olması. Yakın Doğu ülkelerinin edebiyatlarının gelişimini araştıran Alkayeve L. O., Ahmet Mithat için "Türk edebiyatında büyük sorunları ilk kez roman ve öykülerine konu edinen yazar"4 olarak tanımlıyor. 1828-1829 yılında meydana gelmiş olan Rus-Türk savaşından sonra Andrianapol Barış Anlaşması yapıldı. Rusya, Karadeniz sahillerini baştan başa egemenliğine almıştı. Çar, Yukarı Kafkaslarda yaşayan Adığe halkına, buraları da kendi egemenliğine almak için; "Psıj (Kuban) steplerine ineceksiniz" dedi. Avrupa ülkeleri de bu görüşü benimsedi "Çar ve generalleri de 1764-1864 yılları arasında Yukarı Kafkas'ı almaya yönelik olarak yaptıkları savaşın gerekçesi buydu."5 O anlamsız anlaşmaya, özgürlüklerinin ellerinden alınması nedeniyle, Adığe halkı karşı çıktı. Fakat her yönüyle donanımlı olan Çar ordusuna yenildiler. Halkımız iki seçenek arasında bırakılmıştı. Ya Çar'ın buyruğu altına girecek, ya da ülkesini terk edecek. Ünlü Türk yazarı Ahmet Mithat'ın babası Süleyman da ikinci seçeneği tercih edenlerdendi. Ünlü yazarın babasının Dağıstan kökenli olduğunun iddia edilmesinin nedeninin, Süleyman adından kaynaklandığını sanıyorum. Bu savın doğru dürüst bir dayanağı yok. Bilindiği gibi Karadeniz kıyısında yaşayan Adığelerle, Türkler ve Kırım Tatarları arasında ilişkiler vardı. İzzet (Çuşha) Aydemir'e göre "Hağur Süleyman, Anapa yakınlarında bir Şapsığ köyünden".6 "Ahmet Mithat'ın annesi Nefise hanım Hağur Hüseyin ile evlidir. 1828'de dört yaşında, İbrahim adında bir çocukları vardır. Hağur Hüseyin, Anapa kalesi düşünce ailesini, yanında çalışmakta olan Süleyman'la birlikte Türkiye'ye gönderiyor, kendisi savaşmak için orada kalıyor. Aile Sinop'a, oradan da İstanbul'a gelerek Tophanede, Lüleciler caddesinde, Kumbaracı yokuşundan çıkarken Hacı Mimi Mahallesinin Örtme Altı sokağındaki bir eve yerleşiyor. Süleyman ağa evin alt katında oturmaktadır ve Nefise Hanım'ın hizmetindedir. Varlıkları erimeye yüz tutmuştur. Nefise hanım bekar çamaşırı dikmekte, Süleyman ağa da bu gibi şeylerin satışıyla meşgul olmaktadır. Konu komşu, Nefise Hanım'ın onunla evlenmesini uygun bulur. Yapılan nikaha rağmen Süleyman beyle hanımı bir süre karı koca hayatı yaşayamıyor. Nihayet bu birleşmeden 1844'de annesinin 16. ve son çocuğu olan Ahmet Mithat doğuyor."7 "1851-1855 yıllarında Mısır çarşısında bir aktarın yanında çalışıyor. Dükkan komşusu Hacı İbrahim Efendi'den Kur'an ve Türkçe okuma-yazma öğreniyor. Galata'da bir frenkten Fransızca öğreniyor."8 1865 yılında babası ölüyor, Vidin Voyvadası (Müdür) olan İbrahim ağa (ağabeyi) aileyi yanına alıyor. Ahmet Rüştiye'yi Vidin'de bitiriyor. Mithat Paşa'nın hocası Fransız olan Luka Mamuryan'dan Fransızca dersleri alıyor. Zeki ve çalışkan olan Ahmet Mithat'ın farkına varan Mithat Paşa ona iş veriyor. Ahmet Mithat, Rusçuk'ta "Tuna" gazetesinde, din, edebiyat, ülke sorunları hakkında yazı yazmaya başlıyor. Şinasi, Namık Kemal, Ebu Ziya Tevfik gibi yazarların ürünleriyle tanışıyor. Bu insanlar ülkenin içinde bulunduğu bitmek tükenmek bilmeyen savaşların nedenleri üzerinde düşünen, Avrupa'da oluşan yenilikleri ülkelerine taşımak için savaşım veren insanlardı. Değişik söylem yöntemleri geliştiriyorlar, böylece de sansürden kısmen de olsa kurtuluyorlardı. "Dil ve eğitimin değiştirilmesini, padişahın yetkilerinin sınırlandırılmasını, anayasa yapılmasını, batı ülkelerinin uygarlığının kabul edilmesini istiyorlardı". 9 Ahmet Mithat'ın yaşadığı zamanlarda Osmanlı İmparatorluğu'nda büyük değişikler oldu. 60'lı 70'li yıllar onun en güçlü yıllarıydı. Pek çok insanın uyanmasına öncülük eden Türk aydınlarından korkmaya başlayan Padişah, "özgürlüklerde kısıtlamalara gitmeye" karar verdi. Bu olaylar, 50'li 60'lı yıllarda Rusya'da meydana gelen olaylarla çok ilginç bir şekilde benzeşiyor. "Son ikiyüz yıldır Rusya ile Osmanlı İmparatorluğu reform ve yenilik hareketiyle uğraştı durdu",10 diyor felsefe doktoru Meduşevski Andrey. Bilim adamı her iki ülkede daha sonra meydana gelen değişimlere de değiniyor ve aynı cepten çıkmışlarcasına benzeşmelerine dikkat çekiyor. Ahmet Mithat'ın yazdıklarıyla, Türk tarihi öylesine özdeş ki, Türk tarihini bilmeden onun yaratıcılığını anlamak zorlaşır. "Tanzimat" adı verilen yenileşme hareketi 1839 yılından başlayarak 1876 yılına dek sürmüştür. 3. Selim ile 2. Mahmut'un reformları da bununla benzeşmektedir. Ama bunlar daha etkili reformlardı. Feodalizm yavaş yavaş tasfiye edilerek özgürlükçü burjuvazi düşünceleri egemen olmaya başladı. 1839 yılında, 1. Abdülmecit döneminde Mustafa Reşit Paşa'ya hazırlatılan ve ülkenin yeni programı olarak kabul edilen "Gülhane-i Hattı Şerif" okundu. Böylece "Tanzimat Edebiyatı" doğdu. Programda kabul edilmiş olan pek çok madde daha sonra hayata geçirilmemiş olsa da, "Hattı Şerif" de belirtilmiş olan insan haklarını pek çok kişi yeni duymuştu. Yönetim, "insanların özgür olarak yaşamalarını, Osmanlı topraklarında yaşayan halkların mal ve can güvenliklerinin emniyette olduğunu, halklar arasında ayırım yapılmaksızın vergide adaletin sağlanacağını, köleliğin kaldırıldığını, askerliğin kısaltılacağını, mahkemelerin reformize edileceğini, tutuklananların mülklerinin güvencede oluğunu, müsadere edilemeyeceğini, din ve milliyetine bakılmaksızın İmparatorlukta yaşayan halkların eşit sayılacağını ilan etmişti".11 Değişim ve gelişim için yapılması gerekenler gerçekleştirilemedi. Sultan'ın yetkilerinin daraltılmasına ve feodalizmin tasfiye edilmesine sıra gelmeye başlayınca, saray bu reformları yapmak için görevlendirilenleri görevlerinden almaya başladı. Mustafa Reşit Paşa, Veziri Azamlık'tan azledildi, arkadaşları devlet görevlerinden uzaklaştırıldı. Tanzimatla kabul edilen pek çok yenilik bir biri arkasından iptal edildi, hayata geçirilmedi. 1853-1856'da Kırım Savaşı'ndan sonra ülke gerçekten zor duruma düştü. Ordu büyük yenilgiye uğramıştı. Kafkasya ile ilgili planlarda böylece suya düştü, buraları Rusların eline geçti. Ahmet, Rusçuk'ta bulunduğu sıralarda vatanını terk etmek zorunda kalan hemşehrilerinin Osmanlı İmparatorluğu'nun pek çok bölgesine dağılmakta olduğunun farkındaydı. Vatanlarını terk etmek zorunda bırakılan Çerkesler çoğunlukta Anadolu'ya kabul ediliyorlardı. Balkanlarda da sürgün Adığelerin sayısı az değildi. O zamanlarda Ahmet de, arkadaşları da insanlara nasıl yardım edeceklerini, yaşam koşullarını nasıl iyileştireceklerini düşünüyorlardı. Türk aydınları, pek çok çalışan insana önderlik yapmaya başlayan Fransız, İngiliz ve Alman düşünür ve ekonomistlerinin düşüncelerinden etkilenmiyor değildi. Onlar ülkenin insanlarını uyandırmanın yollarını aramaya başlıyorlar. Bu iş için en iyi yol, onları, içinde bulundukları karanlıktan eğitim ile çıkarmaktı. Ahmet ile arkadaşları bu konuda çalışmak için sözbirliği ediyorlar. 1866 yılında Ebu Ziya Tevfik ile birlikte Ahmet de İstanbul'a dönüyor ve "Yeni Osmanlılar" gurubunun içinde çalışmaya başlıyorlar. Aydınlar ve reform taraftarı olanlar bu birlik etrafında toplanıyorlardı. Çoğu genç olmasına karşın siyaset ve edebiyatta Namık Kemal, Ali Suavi gibi ünlü kimseler de vardı. Daha sonraları Ziya Bey ve Ahmet Mithat da o gizli cemiyete giriyor. O zamanlarda Adığe delikanlısı "Tasfir-i Efkar" gazetesini çıkarmaya başlıyor.12. Yeni Osmanlı hareketi her şeyden önce "aydınlatmacı" bir hareketti. "Halkın anlayabileceği şekilde" yazma hareketi ilk kez onlarla başlamıştı. Onların yazılarıyla Türkçe gelişmeye başlıyor. Yenilikçi düşüncelerinden hoşlanmayan Padişah "Yeni Osmanlılar"ı tutuklamaya başlıyor. Bir kısmı yakalanıp zindana atılıyor, bir kısmı da yurt dışına kaçıyor. Ahmet Mithat da vali olarak atanan Mithat Paşa ile birlikte Bağdat'a gidiyor. Ahmet Mithat, İmparatorluğun buradaki işinin Avrupa kıtasından daha zor olduğunu anlıyor. Ahmet, Bağdat'ta küçük bir baskı makinası ele geçiriyor: Geçimine katkı sağlamaktan ziyade yazdıklarını basmak ve insanlara ulaştırmayı düşünüyor. Hağur, burada herkesin anlayabileceği bir şekilde yazmayı geliştiriyor. Irak'ta "Zavra" adında bir gazete yayımlamaya başlıyor ve Ahmet Mithat'ın ilk hikayeleri burada yayımlanmaya başlıyor. 1870 yılında, hikayelerinden oluşan "Hace-i Evvel" adındaki kitabı basılıyor. 70'li yıllarda Padişah, kendisine soluk alma fırsatı vermeyen "Yeni Osmanlılar" hareketine son vermek istiyor. Ahmet, Asya'da çalışıyordu, Namık Kemal ve Ziya Paşa Londra'ya kaçtı, daha sonra Çenova'da "Hürriyet" gazetesini çıkarmaya başladılar. Devletin af etmesiyle yeniden yurda döndüler. Ahmet Mithat da İstanbul'a geliyor. 22 Nisan 1871'de Ceride-i Askeriyye Baş yazarlığını yaparken Basiret'te de yazılar yazıyor. İbret gazetesinin idareciliğini yapmaya başlıyor. 1872'de "Dağarcık", "Kırk Ambar" dergileri ile "Devir" gazetesi basılıyordu. Ahmet Mithat yayınlarında ülke sorunlarını dile getiriyordu: Eğitimin yaygınlaştırılması, yasaların çıkarılması, baskılara son verilmesi için caba gösteriyordu. Ahmet Mithat Dağarcık'ta yazdığı bir yazı nedeniyle tutuklandı, 1873 yılında Rodos'a sürüldü. Onun arkasından da Namık Kemal ve Ebu Ziya da Kıbrıs sürgüne gönderildi. "Yeni Osmanlı" hareketinden etkilenen ve düşüncenin taraftarı olan pek çok insan vardı. Bunların hepsini tutuklamak ve sürmek de olası değildi. Tanzimat'la yeni düşüncelere uyanmış olan rüştiye, medrese gibi eğitim kurumlarının öğrencileri gösteriler yapmaya başladılar. 1876 da gösteriler o denli büyüdü ki Padişah, Vezir-i Azam (Başbakan) ile bazı Vezirleri (Bakanları) değiştirmek zorunda kaldı. Fakat gösteri yapanlar bununla da yetinmedi, Abdülaziz tahttan indirildi, onun yerine devlet işlerinden anlamayan 5. Murat tahta oturtuldu. Reform hareketlerine destek vereceği vaadinde bulunan 2. Abdülhamit 1876 yılında Padişah oldu. İlk önceleri, af edilen Yeni Osmanlı düşüncesi taraflarına ses çıkarılmadı. Fakat daha sonra Abdülhamit sözünde durmadı, basına acımasızca sansür uygulamaya, özgürlükleri kısıtlamaya başladı. 1908 yılına dek süren Abdülhamit dönemi Türk literatürüne "İsdibdat Dönemi" olarak geçti. Ahmet Mithat Rodos sürgünlüğünde de, daha sonraki günlerinde de yazmaya ara vermedi. Öykülerini topladığı kitabın arkasından "Yeniceriler" adlı romanı geldi. Bundan sonra bir kaç yıl kitap yayınlamadı. 1875 yılında "Hasan Mellah", "Hüseyin Fellah", "Felatun Bey İle Rakım Efendi" romanları yayınlandı. Ahmet Mithat Türk halkı ve edebiyatı için arı gibi çalıştı. Türk halkını uyandırmak, içinde bulunduğu karanlıktan çıkarmak, eğitmek, dahası bir ulus olduğunu hatırlatmak için bir Adığe insanının yazdıkları Türk edebiyat tarihine altın harflerle yazıldı. Ahmet Mithat, uğruna savaşım verdiği halk hakkını yedi, demiyoruz. İsimleri sayılamayacak kadar çok edebi eser kazandıran bir insana nasıl olur da hakkı verilmez. "Yeniçeriler", "Çengi", "Paris'te Bir Türk", "Kafkas" (4 cilt), "Yeryüzünde Yaşayan Bir Melek", "Gönül Mihnetkeşam", "Hayal ve Hakikat", "Diplomalı Kız", "Jön Türk", romanlarıyla, diğer edebi türlerden olan "Dürdane Hanım", "Sır Ölüm", "Gürcü Kızı Yahut İntikam" onun ünlü eserlerinden bazıları. Gazete ve dergilerde yayımladığı makalelere, Batı edebiyatından çevirmiş olduğu onca eser için de diyecek bir şey bulamıyoruz! Bu ilginç ve inanılmayacak kadar çalışkan olan insan gazeteciliğinin yanı sıra romanlar yazıyor, çeviriler yapıyor, makaleler yazıyordu. 1908'de, Meşrutiyetin ilanından sonra Ahmet Mithat bir süre İstanbul Üniversitesi'nde hocalık yaptı. Eğitim ile ilgili pek çok şey yazmaya da zaman buldu. "Osmanlı Tarihi", tarih konusunda yazdıklarının bir örneği. "Yuvarlak Dünya", "Kainat", "Dünya Edebiyatı", "Edebiyat Tarihi" gibi yapıtları da pedagojik eserler arasında. Felsefe ve Din konusunda "Ben Neyim", "Nübüvveti Muhammediyye" gibi yapıtlar verdi. Ayrıca "Kur'an-ı Kerim'in Tefsiri adıyla, Şeyhülislam Musa Kazım Efendi ile yedi yıl çalışarak bir eser vücuda getirdi. Fakat, eser İslamiyeti cumhuriyet olarak gösterdiği için Abdülhamit'in emriyle müsadere edildi."13 "Türk edebiyatı ve kültürü için bu kadar çok çalışan Ahmet Mithat, Adığeler için ne yaptı?" diye bir soru sorulabilir. Zaten şimdiye dek yazdıklarımızın hepsi de bu soruya yönelik olarak verilmesi gereken yanıt içindi. İsterseniz başa, bu yazıda sözünü ettiğimiz 1899 yılına dönelim de Ahmedıko Yure'nın, Ahmet Mithat'ın düşünceleri için söylediği, "onu bu kadar düşündüren neydi? Terk ettiği ülkesi mi, dağları mı?" sözüne dönelim. Bu değildi sanırım onu düşündüren, zaten ülkesini görmemişti. 80'li yıllarda yazarın dünyaya bakışı değişti. Ülkesinden sürgün edilen insanlarla daha çok zaman geçirmeye başlıyor. Zulüm ile ülkelerinden kovulmuş olan halkının Osmanlı topraklarında mutlu olmadıklarını görüyor. 1877-1878 yılında, Rus-Türk savaşından sonra yapılan bir anlaşmayla Balkanlarda ikamet eden Adığelerin tehcir edilmesi sorunu ortaya çıkıyor. Sultan, onları doğuda, egemenliği altında bulunan topraklar içine dağıtmaya başlıyor. Ahmet Mithat'a her gün Adığelerin geldiğini, onların yakınmalarını dinlediğini söylüyor Ahmedıko Yuri. Ahmet Mithat'a yakınırken tanık olduğu ve çok etkilendiği bir olayı şöyle anlatıyor Ahmedıko: "Benim için Kafkasya herşeyden üstün, diyor molla. Bunu herkes bildiği halde yine de binlercesi geliyor. Buraya kaçan on kişiden dokuzu ölüyor, havası yaramıyor"14. Ahmet Mithat, Osmanlıların uyanması ve yaşam koşullarının iyileştirilmesiyle bu topraklar üzerinde yaşayan diğer halkların da bir takım haklar kazanacağına inanıyordu. Ancak bu düşüncesinde yanıldığını daha sonra anladı. Çünkü "Pantürkizm" hareketi başlamıştı. "Tanzimat edebiyatının yenilikçi düşünce akımından hareket ederek ortaya çıktığını Ahmet Mithat'ın yazdıklarından anlamak mümkün, diyor Ayzenştayn N.A, 80'li yılların sonlarında düşünceleri tamamen değişiyor, İslam'ı savunmaya başlıyor. Batıdan, onun felsefesinden, edebiyatından korkmaya başlıyor Ahmet Mithat. Doğuya aldanmanın ülke yönetimine, halka zarar verecek bir gücün olduğunu düşünmeye başlıyor"15 Hağur'un düşünce hareketini değerlendiren ünlü Türk yazarı Ç. Dino'ya göre, ilk önceleri sosyal yaşamı öğrenerek insanları mutluluğa ulaşabileceğine inan Ahmet Mithat, daha sonra bilimle halkının mutluluğa ulaşabileceğini düşünmeye başladı. Daha başka bir şekilde söylemek gerekirse Tanrı'nın buyruklarını anlayabilmek için bilime gerek vardı. Dino, "medrese ideolojisi ile sert baskıcılığa taraftı", demekle yanılıyor. Bize göre, Türk eleştirmeni çok önemli olan bir hususu gözden kaçırdı. Ünlü yazarı korkutan batının bilimi ve edebiyatı değildi, onu korkutan kendi eliyle besleyip büyüttüğü Türk nasyonalizmiydi. Ulusuna, dinine, rengine bakmaksızın herkesin eşitliğini isteyen ünlü yazarın yaşlılığında, "medrese ideolojisine", ve Sultan'ın sarayından çıkacak anlamsız sözlere kulak kabarttığını söylemek zor. "Tarih-i Umumi" ve "Hace-i Evvel" de çok açık olmasa da ulusalcılığın toplumu böldüğünü söylemekte Ahmet Mithat. "Tarih-i Umumi" de bu tür düşüncelerin tarihe gömüldüğünü anlatıyor. 70'li yılların sonu ile 80'li yılların başlarında tüm şiddetiyle yükselmeye başlayan nasyonalizm hareketinin Osmanlı İmparatorluğunun yıkılmasına neden olacağını anlamıştı ünlü yazar. Ahmet Mithat'ın herkesi İslam'ın etrafına toplamak istemesinin nedeni bunun içindi. Fakat dönmeye başlayan tekerleği, ona ilk hareketi verenler bile durduramazdı artık. Ahmet Mithat'ın korktuğu olaylar gerçekleşecek, nasyonalist hareketlerinin alabildiğine yükselmesiyle altı yüzyıl hükümran olan Osmanlı İmparatorluğu yıkılacaktı. Çoklarının kabul ettikleri gibi Ahmet Mithat, insanları eğitmekten, yaşam düzeylerini yükseltmek düşüncesinden vaz geçmemişti. Adığelerin başına gelen olumsuzluğun başlıca nedeni olarak okutulmamalarını gösteriyordu. Kahire'de, 1889 yılında kurulmuş olan "Cemiyeti İttihadi Çerkesi" ile ilişki kuruyor. Adığelerin sorunlarını işleyen "İttihat Gazetesi" ni çıkarak Muhammed Fazıl, Barakbeyiko Muhammed'in amaçlarını öğreniyor, kendisi de İstanbul'da bir dernek kurmak için faaliyete geçiyor. Bu amaçla İstanbul'da yaşayan ileri gelen Çerkesleri bir araya topluyor. Ahmet Mithat, Jön Türkleri örnek alarak 1908 yılında, İstanbul'da "Çerkes Teavün Cemiyeti"ni kuruyor. 1911 yılında Osmanlıca ve Adığece olarak "Ğuaze" gazetesini çıkarmaya başlıyor. Ahmet Mithat, Nuğuç Yusuf Suat, Laşe Tahir Hayrettin, Hunç Hayriye Melek, Tutarışe Aziz, Neney İsmail, Şave Ahmet, Tsey Vumar, Tıme Seyin, Tzağue Ahmet, Varde Ahmet Nuri gibi yazar, entellektüel ve paşaları bir araya getiriyor. Tzağue Nuri, Hayriye Melek Hunç, Şave Ahmet, ülkelerini bırakarak Osmanlı topraklarına gelmemeleri için bir dizi yazı hazırladılar. Ulusun yok olmasına neden olan etmenler "Ğuaze" gazetesinde işleniyordu. Ünlü yazar ve eğitimcinin telkinleriyle Arap abc'si ile Çerkesçe eğitim yapılması için Cavit Ahmet Tharhet Paşa ile Pşıhalıko Ali bir alfabe hazırlıyor. Gazetede örnekleri yayınlanıyor. 1918 yılında ilk kes yayınlanmaya başlayan gazetemiz "Adığe Psale"nin, fazlaca değiştirilmeden, "Ğuaze" de kullanılan alfabe ile basıldığını belirtmeliyiz. Ahmet Mithat kendi yayınlamış olduğu gazetelerde de Adığelere ilişkin haberlere yer veriyordu. Ünlü yazarın çıkarmış olduğu gazeteler uzun ömürlü olmuyordu. Sert yazıları nedeniyle iki üç aylıkken bile kapatılanlar da olmuştu. Sonra da bir başka gazete çıkarıyordu. Şunu belirtmek gerekir: Ahmet Mithat yaşam biçimiyle, yaptıklarıyla, Adığelere yapmış olduğu hizmetiyle XIX. yy. ile XX. yy. da yaşamış olan Adığe aydınlıkçılarından sayılıyor. Onun halkına yol göstermesi sadece gazete ve dergileriyle olmadı. Adığelerin ülkelerine geri dönüşleri çeşitli nedenlerle gecikmeye başlayınca, kendilerine yardım etmesi için II. Abdülhamit'e ricada bulunmaya gidenlere olumsuz yanıt vermiş, Ahmet Mithat da diğer halklardan geride kalmadan bir an evvel vatanlarına dönmeleri gerektiğini anlamıştı. Ahmet'in izinden gidenlerden 20'li yıllarda Türkiye'nin vermiş olduğu Kurtuluş Savaşı'na katılanlar olmuş, pek çok yazar, ressam, müzisyen yetişmiş. Ahmet Mithat, XX. yy.'ın başlarında Çerkes tarihi yazmak için dokümanlar toplamaya başlıyor. Fakat casuslar bunu Abdülhamit'e jurnalliyorlar. Yazar'ın evi basılıyor, dokümanları müsadere ediliyor. Fakat daha sonra "Kafkas" romanını yazıyor. Bunu izliyor "Çerkes Özdenleri" adlı tiyatro eseri. Ahmet Mithat Hağur'un bu tiyatro eseri Gedik Paşa tiyatrosunda sahneleniyor. Oyun oynanırken bir gece tiyatro yakılıyor. Adığe soyundan olan ünlü yazarın eserlerini toplayıp yeniden değerlendirmek gerekiyor. Hiç kuşku duymuyoruz ki bu ünlü yazarın 150'yi aşan kitap, risalesi ve 800'ü aşan makaleleri içinde Kafkas romanından başka bizimle ilgili olarak yazdıkları vardır. Ahmet Mithat'ın bizimle ilgili olarak yazdıklarını dilimize çevirecek aydın insanları beklediğini unutmamak gerekir. [Adığece'den Çeviren: Yenemıko Mevlüt] 1 Haşhuej R. H. "Adığe..... XIX. yy. ve XX. yy. Başı" M. 1993, s. 165. 2 Hafıdze M. M. "Adığe Memlükler". "Elbruz", 1994, s. 102-103. 3 A.y. s. 102. 4 Alkayeva L.O. "Türk Romanının Süjeleriyel Kahramanları" M. "Navka" 1966, s.26. 5 Kuşhabi A. V. "Arap Ülkelerinde Yaşayan Çerkes Muhaçirler (XIX-XX". N. 1999, s. 33. 6 İzzet Aydemir "Muhaceretteki Çerkes Aydınları". Ankara, 1991, s. 67 7 Ahmet Mithat'ı Anıyoruz. Tarık Hakkı Us, İstanbul, 1955, s.14 8 A.g.y. s.15. 9 Kamilev H. "Namık Kemal" M. 1959, s.159 10 Meduşevski Andrey "Avrupavari Ev Kurma". "Ülke" Edebiyat Dergisi, No: 5-6 11 Gasparyan M.A., Oroşkove C.F., Petrosyan Y.A. "Türk Tarihi Etüdleri" M, "Navka", 1983, s.102. 12 İzzet aydemir "Muhaceretteki Çerkes Aydınları" Ankara, 1991, s.68. 13 Ahmet Mithat'ı Anıyoruz. 14 Haşhoj Raya. "Adığe Aydılıkcıları XIX. yy. Başları XX. yy. Nalcık, "Elbruz", 1993, s.166. 15 Ayzenştayn N. A. Türk Edebiyatı Tarihi" M, "Navka", 1968, s.37+''+T`ımıj Hamışe)

Yelkende Gururumuz: Brand Özlem Uyan

nan+''+ Özlem bize kısaca kendini tanıtır mısın? 1985 yılında Samsun'da doğdum. Şu an Anadolu Lisesi 1. Sınıfa geçtim. Atakum'da oturuyorum. Yelkenle, kemanla ve diğer aktivitelerle tanışman nasıl oldu. Bize çalışmaların başlamasından ve çalışmalarından bahseder misin? Küçüklüğümden beri yoğun bir çocuktum. İlkokul dördüncü sınıftan itibaren başladı bu. Okulumuzun halk dansları grubundaydım. Keman çalmaya başlamıştım. Kafkas Kültür Derneğinin folklor grubundaydım. Bunların yanında sınavlara hazırlık için dershaneye gidiyordum. Bir de okul vardı tabi. O yıllarda henüz yelkenle tanışmamıştım. Halk danslarını her zaman sevmiştim zaten. Hala da çok seviyorum ama ona devam edemiyorum artık. İlkokuldayken Artvin yöresi oynuyordum. Samsun birincisi olmuştuk. Ayrıca Derneğimizin düzenlediği gecelerde biz küçük ekip olarak (Kafkas Halk Dansları Topluluğu) hep göz bebeği olmuştuk. Müzikle uğraşmamı daha çok ailem istedi. Kardeşimle birlikte başladık bu işe. "Keman çalan herşeyi çalar" diyerek heveslendirildik. Hala keman çalıyoruz. Ama genel anlamda bu işin içinde dört, dört buçuk yıldan beri varız. Her kış sonu konserlerimiz oluyor. Bir çocuk korosunda çalıyoruz ve koromuz oldukça başarılı. Dört yıldan beri de yelkenle uğraşıyorum. Bu işe de amcamın oğlu Burhan abim sayesinde başladım. İlk olarak o bizi tanıştırdı yelkenle ve kulüp çevresiyle. İlk iki sene felaketti. Zaten başından beri pek sıcak bakmamıştım bu işe. Çünkü ben korkuyordum! Yelkenin temel taşı Optimist'tir. Küçük yaşlarda başlanır ve onaltı yaş dolunca da o sınıfı bırakmak zorunda kalırsınız. Ben de optimistle başladım. Hala da aynı sınıftayım ama bu sene son senem. En küçük tekne optimisttir. Yine de bazı çocuklara dev gibi görünebilir. Bu görünce değil de rüzgarlı bir havada denize çıkınca anlaşılır. Ben de ilk başladığımda kilo olarak hafif ve güçsüz bir sporcuydum. Rüzgarlı havalardan nefret ederdim. İş tekneyi doğrultmaya gelince çektiğim sıkıntıları bir ben bilirim. Yarış günlerinde sabahın çok erken saatlerinde, saat beşte falan uyanıp rüzgarın olup olmadığına bakardım. Stresten karnıma ağrılar girerdi. Çünkü korkuyordum ve en büyük kabusum bu sporu yapmak olmuştu. Ne kadar boş sebeplerle kendimi üzdüğümü şimdi anlıyorum. Hiç tehlikesi olmayan bu spordan nasıl da ürkmüşüm. Denize düşsen can yelekleri var. Fazla rüzgardan teknen devrilse yanında hemen yardım botları buluyorsun. Ayrıca tekneyi çevirmek çok kolay. Yarışa bile devam edilir kolaylıkla. Ama bunları maalesef biraz büyüyüp kilo aldıktan sonra anladım. Artık tekneme hakimdim. Korkumu yenmiştim ve işte şimdi bu işten zevk almaya başlamıştım. Ve hala bu işi çok severek yapıyorum. Eğlencesi bu işin rüzgarındaymış meğer. Artık rüzgarlı havalarda daha iyi gidiyorum. Yatıp kalkıp rüzgar essin diye dua ediyorum tıpkı eskiden esmesin diye dua ettiğim gibi. Biraz katıldığın yarışmalardan ve aldığın ödüllerden bahseder misin? Bu işte tam anlamıyla başarılı olmaya geçen sene başladım. Ondan bir sene önce Sinop7da düzenlenen ve bir milli yarış olan Karadeniz kupasına katılmıştım. Ama bu başarımdan değil bana tanınan bir şanstı sadece Geçen sene çeşmede düzenlenen Türkiye Şampiyonasında bayanlarda birinci ve genel klasmanda 16. olunca işler değişti ve başarılarım fark edildi. Milli takım kampına kaldım. Bu senede 17-23 Nisan tarihleri arası Birleşik Arap Emirliklerinin bir şehri olan Dubai'deki yarışa çağrıldım. Türkiye'den iki kişi katıldık bu yarışa. Yirmidört kişi vardı ve tek klasmanda değerlendirildik. Ben onaltıncı oldum. Daha sonra 23-27 Mayıs tarihleri arasında Romanya'da düzenlenen tomis Trophi'de birinci oldum. Zaten Türk takımı olarak oldukça başarılıydık. Bütün ödülleri topladık diyebilirim. Sonra Türkiye Şampiyonası düzenlendi Çeşmede ve ben bu senede ikinci oldum. Sonra da İtalya'nın Riva del Gorda şehrinde düzenlenen Avrupa Şampiyonasına katıldım. O kadar çok tekne vardı ki insan ir an ne yapacağını şaşırıyor. Tecrübesizlikte var tabi. Bu yarışta 111 teknede 80. oldum. Yine de iyi aslında başarılı olmak için daha gitmem gereken çok yol var. Peki bu uğraşlar derslerini ve günlük yaşantını nasıl etkiliyor? Bir de okul var tabi. Hepsinden önemlisi ol. Çünkü geleceğim ona bağlı. Doğal olarak ben de en çok ona zaman ayırıp önem veriyorum. Bazı veliler çocuklarını böyle faaliyetlerin içine sırf derslerini etkiler diye sokmak istemiyorlar. Halbuki çok yanlış! Önemli olan kişinin sorumluluk kazanması. Ben şahsen hepsini bir arada götürmekte pek fazla zorlanmıyorum. Önemli olan planlı davranmak bence. Çocuklar böyle sosyal faaliyetlerin içinde hayatı tanıyacaklar. En önemlisi yeni çevrelerle tanışacaklar. Bundan sonraki hedeflerin neler peki? Bu sene optimistte son senem söylediğim gibi. Ama bu herşeyin sonu anlamına gelmiyor. Bundan sonra yeni bir sınıfı, Laser 4.7 bekliyor beni. Daha büyük bir tekne, başarılı olmam için daha fazla çalışmam gerekiyor. Yeniden yurt dışındaki yarışlara katılıp başarılı olmayı çok istiyorum. Bir amacı da gerçekleştirerek yurtdışına çıkıp yeni yerler görmek nasıl bir duygu? Zaen yurt dışı ayaprı bir duygu. Herkesin gidip görmesini isterimi. Birde bu takım halinde, arkadaş çevresiyle yapılınca bir başka oluyor. En önemlisi yeni yerler görüp yeni arkadaşlıklar edinmek. Zaten teknolojide gelişti. Birkaç yabancı arkadaşımla mail adreslerimizi alıp çoktan maillaşmaya başladık bile. Henüz yolun başında olduğuma inanıyorum. Umarım ilerde daha başarılı olurum. Son olarak bütün arkadaşlara bir sosyal etkinliğe katılmalarını tavsiye ediyorum. En iyisi de bence suya, denize yakın olmak. Zaten insan bir kere bağlanınca bir daha kopamıyor o mavi sonsuzluktan. Üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkede su sporları daha fazla ilgi bekliyor. Herşeyden önce başarılı olmamda büyük katkıları olan aileme, antrenörüme ve klüp yönetimine çok teşekkür ediyorum. Tabiki bu dergi sayesinde sizlerle kucaklaşmamı sağlayan Nart Dergisi çalışanlarını da unutmamalıyım. Teşekkürler.! Biz de sana teşekkür ediyor, başarılarının devamını diliyoruz. [Röportaj: Ajans Abrek]+''+Özlem Uyan Brand

Khuyekho Nalbiy

Khuyekho Nalbıy kimdir? Adığey Cumhuriyeti Tewıçüej Rayonu Khunçıkhohable köyünde doğdum. +''+ Köyün adı, Bjjedığu'lerin en büyük Pşı(Prens)lerinden olan Khunçıkho Pşımaf'den geliyor. Onların –Khunçıkho'lerin soyundan, Khuyekho'lerin gelini bir anne süt verdi bana. Böylelikle belki de Khunçıkho pşıleri için yeni bir güç olabilirdim ama Sovyet düzeni tez yetişti, bize ne getirdiği pek bilinmez ama, pşılerin ocağına incir ağacı dikti. Khuyekho'lerden birinin pşısoylu bir kadının kucağında büyüyüp yetişmesi, belki daha iyi de olabilirdi... Asıl mesleğim öğretmenlik. Bununla birlikte birçok iş değiştirdim ama en uzun süre yaptığım iş gazetecilik oldu. Yazmaya ne zaman başladı ve ilk yazdığı neydi? Küçüklüğünde resim yapardım, resim öğrenimi de görebilirdim ama her şeyden çok ilgimi çeken şey sözdü, hep yazmak istedim. Bununla birlikte yazmaya ancak Enstitü'yü bitirdikten sonra başlayabildim, o zaman 23 yaşımı geride bırakmıştım. Yazdığım ilk şiir Adığe diline ilişkindi, ilk yayımlanan şiirim ise Tanrı ve insana dairdi, o zamanlar bizi Tanrının olmadığına inandırmaya çalışıyorlardı. Bu yüzden olsa gerek; bu şiirimde Tanrı ile insanı karşılaştırmış, insanı daha üstün göstermeye çalışmıştım. O günden beri düşünmeye başladım: şayet Tanrı yoksa, onunla mücadele etmek için bunca çaba niye, niçin bunca eziyet çekiyorlar?... Aradan yıllar geçti, Kur'anı kendim için çevirdim, Tanrı elçisi Muhammed hakkında Adığece küçük bir kitap da yazdım. Yazmaya niçin başladı, kimi örnek aldı? Yazarın yazmaya niçin başladığını saptamak da, anlatmak da kolay değil; bunun Tanrı işi olduğunu söylemek belki de en doğrusu. Genç insan, taydaşları arasında sivrilmek, seçilmek, kendini göstermek ister; tanınmak, ünlenmek ister. Peki bunun yolu yalnızca yazmaktan mı geçer?! Hayır, ama, sözden daha değerlisi, daha güçlüsü yok, dolayısıyla insanın onu sevmesi de, Onunla yaşama, çalışma, onu kullanarak mücadele etme gücü de Tanrı vergisi olsa gerek. İlk öykündüğüm yazarlar Rus yazarlarıydı, ama işin içine biraz daha girince Adığece yazılar, özellikle söylenceler bana rehberlik etmeye başladı; bugün bile her yıl en az bir-iki kez dönüp onları gözden geçiririm; bana göre onlar: yeryüzünde anlatılmış, yazılmış şeylerin en ilginçleri, en bilgelik dolu, geleceğimize yönelik ipuçları da içeren en şaşmaz rehberleri arasındadır ve bunda hiç de yanılmadığımı düşünüyorum. Dünyada yaşamış ve yaşamakta olan en ilginç yazarları, en büyük düşünürleri izlerim. Daha çok hangi janrda yazar, hangi temaları işler? Şiir, düz yazı, dramaturgi, mizah ve çocuk yazıları. Her gün aklıma gelenleri, gönlümden geçenleri hangi janra daha uygunsalar o janrda yazıyorum, bu da bana büyük kolaylık sağlıyor, zira her şeyi aynı janrda yazmak kolay değil. "Daha çok ilgimi çekiyor" diyebileceğim belirli bir konu yok; insanın başına gelecekleri bilememesi gibi bir şey bu; ileride ilgisini çekecek, kafasına takılacak şeyleri insan önceden bilebilirmi! Ama bu son yirmi yıl içinde daha çok; Adığe halkının düşüncesi, dünya görüşü, tarihi ve bugünkü yaşamı gibi konular üzerinde duruyorum. Bu, düz yazı türünde hazır- lamakta olduğum son çalış- mamda daha net olarak görülecektir. Eserleri iki dilde yayınlandığına göre acaba hangisiyle yazmayı yeğliyor? Yazdıklarımdan yalnızca birini –Khuşha yabge'yi/Hırçın kaya'yı kendim ruscaya çevirdim, diğerlerini hep ruslar çevirdiler. Yani, benim silahım da, araç-gerecim de yalnızca Adığece; bana göre Adığecenin kapsayamayacağı ne bir görüş ve düşünce, ne bir seziş ve anlayış, ne de bir duygu ve duyum yoktur. Çevirmektense kendi anadilimle yazmak bana hem daha kolay geliyor, hem de daha büyük haz veriyor. Yalnızca iyi çevrilmeyebileceğinden endişe duyduklarımı kendim çeviriyorum ama öylesi de pek fazla çıkmıyor. Adığecenin, edebiyatın bugünü ve yarını İlginç bir edebiyatımız olmaya başladı, güçlü, genç yetenekler katılıyor aramıza, ama birçoğu rusçaya yöneliyor. Bu üzücü elbette ama, neylersin... Edebiyatımız daha iyi olacak, bundan hiç kuşkum yok. Dilimiz güç bir dönemeçte. Öyle ya, tamamı yüzbini geçmeyen bir halkın dilini koruması kolaymı! Her şeye karşın, çok büyük bir engel çıkmadıkça bu halk dilini kaybetmeyecek. Yeni başka ürünler verilmese dahi, bugüne değin Adığece olarak anlatılmış olanlarla –Nart destanları, halk söylenceleri, ağıtlar, kahramanlık şarkıları vb. Tanrının kendilerinden beklediklerini başarmış sayılabilirler, kaldı ki ben O'nun bizi tümüyle terketmiş olduğuna inanmıyorum. Adığe halkının bugünü, yarını Adığe halkının beyni ve gönlüyle kararlı biçimde uzun yıllar yeniden kendisini eğitmesi ve yetiştirmesi gerekiyor. Günümüz dünyasında büyük ulusların eriştiği kabul edilen başarılar içinde, geçmişte Adığe halkının ürettiklerinin de payı var elbette, ama artık bunu bugün kim takdir edebilir, değerlendirebilir?! Bugün artık her ulus, kendi yaşamını kendi kuruyor ve koruyor. Sayıca çok az bir halkız; bu yüzden bilimde, sanatta, politikada, her alanda başarabildiklerimiz de az, ulusal duygu, düşünce ve anlayışların sönme tehlikesi de yok değil. Ama bence Adığe halkı, pekçok şeyi başarabilecek, pek çok şeyin üstesinden gelebilecek biçimde yaratılmış bir halktır. Kendisini pek çok güçlüğün, zorluğun beklediğini bilmekle birlikte O'na güveniyorum ve umudumu hiç yitirmiyorum. Halkın büyük bölümü Anayurt dışında. Onlara mesajınız? Anayurduna dönebilecek durumda olanlar ilk fırsatta dönsünler, en önemlisi ve en doğrusu budur. Bugün dönebilecek durumda olmayanlar da, bulundukları yerlerde dillerini ve kültürlerini koruyabilirlerse, ulusal kimliklerini unutmazlar ve bir gün onlar da Atayurtlarına kavuşabilirler...  +''+Kaffed

Küçük Karikatürist Ödüle Doymuyor

O, henüz 12 yaşında ama Karikatürde bugüne kadar sekiz tane ödül kazanmış. Üstelik ödüllerinin pek çoğunu yaşıtları, akranları ile yarışarak değil; ağabeyi, amcası hatta dedesi taşındakilerle girdiği yarışmalarda elde etmiş. O'nun için herşey Karikatür. Halen Samsun Gazi İlköğretim Okulu 6. Sınıfında okuyor. Diğer derslerinde de başarılı. Öğretmenleri tarafından takdire değer bir öğrenci. Turhan Selçuk, Bedri Koraman, Semih Balcıoğlu ve Necmi Rıza Ayça gibi Türkiye Karikatürünün duayenlerince de "çok yetenekli bir çizer". +''+ Aslen Sinoplu Beçiyko Aytek Yıldırım'dan kendisini tanıtmasını istedik ve Karikatür üzerine konuştuk. Sevgili Aytek, öncelikle seni başarıların nedeniyle kutluyoruz. Peki, Aytek Yıldırım kimdir dersek bize neler söylersin? Ben 9 aralık 1989'da Samsun'da dünyaya gelmişim. Sinop'un Bektaşağa Köyü nüfusuna kayıtlıyım. Çok küçükken çizmeye başlamışım. Babamın eve getirdiği günlük gazetelerde boş bulduğum yerlere çizmekle başladı benim Karikatürcülüğüm. 1994 yılı yazında Sinop'ta tatilde iken bir vesile ile babam beni ünlü karikatürcülerden Necmi Rıza Ayça ve Muhittin Köroğlu ile tanıştırdı. Onlar benim çizgilerimi çok beğendiler ve beni Karikatürcüler Derneğine "en küçük torun" diye kaydettiler. Ondan sonra bana düzenli olarak derneğin bültenlerini, yayınlarını gönderdiler. Açılan Karikatür Yarışmalarına katılmam için teşvik ettiler. Derken ben 6 yaşımdayken katıldığım bir yarışmada 236 karikatürcü arasında Jüri Özel Ödülüne değer görüldüm. Yarışmanın konusunu da hiç unutmuyorum "Sigara ve Sağlık" idi. Toraks Derneği düzenlemişti. O yarışmadan bana 5 milyon para ödülü ve plaket geldi. Derken yarışmalar birbiri peşi sıra devam etti. Peki sevgili Aytek, seni Karikatür çizmeye iten şeyler neler oluyor, neleri çiziyor , neleri çizmekten hoşlanıyorsun mesela? Şimdi bunu söylediğim zaman bazılarına garip gelebiliyor, ama ben her şeyi karikatür görüyorum dersem inanır mısınız? İnsanların tuhaflıkları, çevreye saygısızlıkları, kurallara uymayıp uymayanlardan şikayet etmeleri, ne bilim sigara içmeleri, içki içmeleri, TBMM'de kavga etmeleri, televizyonlarımızdaki programlar, velhasıl yaşamımızın her bir parçasından mutlaka çizilecek bir şeyler görüyorum. Hayvanları çizip konuşturuyorum. Karikatür sanatçılarının çıkarttıkları albümleri ediniyorum. Onların neleri nasıl çizdiklerini takip ediyorum ben suç işleyip yargı tarafından suçlu oldukları kanıtlanan kişilerin affedilmelerini istemiyorum mesela. Sanata ve sanatçıya değer verilmediğini görüyorum ve onun için de üzülüyorum. Sevgili Aytek, senin çizimlerinden etkilendiğin usta karikatürcüler vardır mutlaka. Bundan söz edebilir misin biraz da? Elbette. Benim Necmi Rıza Dede, Muhittin Köroğlu Amcalar ile tanışmamın ardından çok büyük bir güven duydum. Turhan Selçuk'a mektup yazdım. Semih Balcıoğlu'na mektup yazdım. Sağ olsunlar, onlar benim mektuplarıma cevap verme büyüklüğünü gösterdiler. Dedim ki o zaman kendi kendime, " Aytek, büyük sanatçı demek böyle oluyor". Onların bu incelikleri ve bana verdikleri güveni asla unutamam. Sonra Semih Poroy gibi çok değerli karikatürcü amcam. Bedri Koraman'ın sıcak ilgisini unutamıyorum. Ben daha çizgilerimde kimin etkisinde kalıyorum bilmiyorum. Karikatür Sanatçılarının tümünü beğeniyor ve seviyorum. Tan Oral, Oğuz Aral, Salih Memecan, Ferruh Doğan var mesela. Sekiz ödül kazandığını söylemiştin. Bunları nerelerden kazandığını da biliyor musun? Çünkü yaşına göre oldukça çok sayılabilecek ödüller kazanmışsın. Evet ben de zaman zaman bu yaşta bu kadar ödül kazanmama hayret ediyorum aslında ben yarışmacı bir ruha sahibim ama ödül alabilmek düşüncesiyle bu yarışmalara katılmış değilim. Kendimi geliştirmek, yeni ufuklar bulmak istiyorum. Benim ikinci ödülüm Bursa Rotary Kulübü'nün düzenlediği Cemal Nadir Güler "Amcabey" yarışması. Sonra Türk Standartları Enstitüsü'nün bir yarışması. Daha sonra Olimpiyat Komitesi'nin Fair Play yarışması, Diş Hekimleri Odası'nın Diş Sağlığı yarışması, Arhavi Belediyesi'nin düzenlediği Yöremiz yarışması, Gazi Belediyesi'nce düzenlenen Çevre konulu yarışmalar ile bir kurum tarafından etkinlikte Samsun'da Karikatür'ün 2000 Yılı Sanatçısı ödülünü aldım. Benim bir de şiir yarışmalarında birincilik ödülüm var. Öğretmenler için bir şiir yazmıştım. Yarışmak niyetim yoktu. Şiirimi yayınlayan gazetede birinci olduğumu öğrendim. Siz sormadan ben söyleyeyim; Karikatür Oskarı denen Nasreddin Hoca Yarışmaları'nda ödül almayı, uluslararası yarışmalarda iyi işler yapmayı isterim tabi. Ben Nart Dergisi'ni Kafkas Derneği'ne gittiğim zamanlar okuma imkanı bulabiliyorum. Derneğin Sinop Şubesi'nde çocuk ekibinde çalıştım. Seni yeterince tanıdık sevgili Aytek, bundan sonraki amaçların, hedeflerin neler? Ben öncelikle iyi bir öğrencilik yaparak mimar olmayı, sonra da ünlü bir karikatürcü olmayı düşünüyorum, ama gerçekleştirebilecek miyim zaman gösterecek. Bunun için çok çalışmam gerektiğini de biliyorum. Karikatür çizerken dinleniyorum. Sponsor bulabilirsem bir albüm çıkartmayı çok istiyorum. Kısa vadedeki arzum albüm çıkartabilmek. 500'ü aşan karikatürlerimden oluşacak bir sergi açmak da başka bir arzum. Aytek Yıldırım ile söyleşimiz böyle noktalandı. Kendisine başarılarının artarak sürmesi dileklerimizi söyledik. Gurur duyduk. +''+Aytek Yıldırım

Bir Usta Halk Sanatçısı: Ğuçe Zamudin

Zamudin Ğuçe bir usta halk sanatçısı. Rusya Federasyonu Sanatçılar Birliği Üyesi. Aynı zamanda Kuzey Kafkasya'da tanınmış bir araştırmacı. Eski Adığe Hasırı "P'uable", Adığe Flütü "Kamıl", Adığe Kemençesi "Şçe'pşın" gibi ulusal müzik enstrümanları yapımında ustadır. Z. Ğuçe Adığe ulusal el sanatları alanında çalışanların en ustalarındandır. Çok sayıda Etnoğrafik araştırmalar yaparak zengin bir koleksiyon oluşturmuştur. 1990 yılında "Adığe Hasır Sanatı" adlı kitabını yayımlamıştır. +''+ Z. Ğuçe 15 yıldır, kendi olanaklarıyla oluşturduğu sergi salonunda ziyaretçilerini kabul etmekte ve onlara Adığe el sanatları ve müzik aletleri hakkında bilgi vermektedir. Z. Ğuçe atölyesinde öğrencilerini eğitirken aynı zamanda onların sağlam bir Adığe kimliği kazanmalarına da özel önem vermektedir. "Hasır "P'uable" ulusun damgası. Dünyaya Adığeleri anlatan önemli bir el sanatımız. Işık ve insan bileşkesinin en güzel şekillendiği sanat. Kamıl ve Şçe'pşın Adığe ruhunu yansıtan iki unsur. Ta derinden gelen benzersiz duyguları seslendiren ulusal müzik aletlerimiz. İnsanı çok derin düşüncelere götürüyor, etkiliyor, büyülüyor. P'uable, Kamıl ve Şçe'pşın ne acıdır ki gittikçe yok oluyorlar. Ama ulusumuzu anlatan, kökleri koruyan yine onlar. Onlar yaşamalı, yaşatılmalı. Günlük hayatımızın içinde bizimle olmalı" diyor Ğuçe Zamudin. "Puble, Kamıl, Şçe'pşın'ın 21 yıldır bende uyandırdıkları düşüncelerin, duyguların peşindeyim. Geçmişin değerlerini yok olmaktan kurtarıp geleceğe aktarabilmek benim bütün mücadelem. Özel uzmanlık alanım olan "P'uable" üzerine bir kitap yazdım. Gazete, radyo, televizyon aracılığı ile insanlara bildiklerimi aktarıyorum. 1985 yılından bugüne Adığe ve Kabardey'de P'uable üzerine çok sergiler açtım. P'uable, Kamıl, Şçepşin konularında genç öğrencilere eğitim veriyorum. Gençlerimizin ilgisi az üzülüyorum. Atölyem ve sergi salonum sürekli halka açık. Ayrıca okullarda da sergiler düzenliyorum. Ulusal ruhu Yaşayan herkesi sergilerime davet ediyorum." diye tamamlıyor sözlerini Ğuçe Zamudin. Dil, kültür, sanat bir halkın var olmasının, geleceğe taşınmasının en temel kurallarından. Bizi biz yapan bütün değerlerimizi yaşatmak için uğraş verenlerin başında geliyor, Z. Ğuçe. Dilimizi, kültürel değerlerimizi, sanatımızı, halk oyunlarımızı, tiyatromuzu yani bizi yaşatmaya çalışan Adığeleri saygı ile selamlıyorum. Ğuçe Zamudin'in Sergileri 1982 SSCB'nin kuruluşunun 60. yıl sergisi 1982 Sovyet Sendikalar Birliği 18. yıl Kongre Sergisi 1983 Genç Sanatçılar Birliği ilk belgesel sergisi 1985 Uluslararası İzmir Fuarı Sergisi 1985 Maykop ve Nalçık'ta kişisel sergiler 1987 Maykop'ta Rusya Gençliği sergisi 1987 Adığe Sanatçıları Sergisi 1988 Adığey'de Sanatçı ve Zaman Sergisi 1988 Sohum'da Adığe Sanatçıları Sergisi 1990 SSCB Halk Sanatları Sergisi+''+Yediç Mehmet

Avrupa Birliği ve Sivil Toplum Örgütleri

1962 yılında Ankara'da doğan Sayın Zafer Ali Yavan Ankara Anadolu Lisesini bitirdikten sonra lisans eğitimini ODTÜ Yöneylem ve İstatistik bölümünde, yüksek lisans eğitimini Salford University - İngiltere'de tamamladı. Daha sonraları University of Pennsylvania-ABD'de makro ekonometrik modelleme üzerine profesyonel çalışmalar gerçekleştiren Yavan, çalışma hayatına DPT Ekonomik modeller dairesinde 1986 yılında uzman yardımcısı olarak başladı. Çeşitli DPT birimlerinde çalıştıktan sonra 1997 yılında Ekonomik Modeller Dairesi başkalığına atandı. 2000 yılından bu yana TÜSİAD'ın (Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği) Ankara Daimi Temsilciliği görevini sürdürmektedir. Ulusal ve uluslararası dergilerde, makro ekonomi, ekonomik modellenme ve zaman serisi ekonometrisi üzerine yayınlanmış makaleleri bulunan, ODTÜ ve Ankara Üniversitesi'nde ekonometri ve makro ekonomi dersleri de veren Zafer Ali Yavan evli ve bir çocuk babasıdır.p> +''+ Yoğun çalışma temposunda bizleri kırmayarak bize zaman ayıran Sayın Zafer Ali Yavan ile AB uyum yasaları, Türkiye'nin bu süreçte gelmiş olduğu nokta, bu gelişmelerin sivil toplum örgütlerini nasıl etkileyeceği ve şu sıralarda dünyanın en önemli gündem maddesi olan muhtemel Irak operasyonu hakkında kısa bir söyleşi yaptık.p> Sayın Yavan, TÜSİAD'ın yapısını ve faaliyetlerini kısaca anlatır mısınız?p> 1971 yılında dernekler kanunu esasına göre kurulmuş olan TÜSİAD, tüm sektörlerden yaklaşık 500 üyesi olan, kamu yararına çalışan, temsil gücü oldukça geniş bir dernektir. Üye firmaların yarattığının Katma Değer Türkiye'de yaratılan Katma Değerin %70'ni oluşturmaktadır. Türkiye'deki dış ticaret hacminin, kayıtlı istihdamın ve kurumlar vergisinin önemli bir bölümü TÜSİAD üyeleri tarafından karşılanmaktadır. TÜSİAD'ın faaliyetlerini iki temel kolana ayırarak incelemek gerekmektedir. Bunlardan biri insan hakları kapsamında demokratik standartların yükseltilmesi diğeri ise piyasa ekonomisinin tüm kurum ve kurallarıyla çalıştırılması ve kurumsallaştırılması. Bu ilklerden ödün vermeksizin çalışmalarını sürdüren TÜSİAD bu kapsamda tüm faaliyetlere ve etkinliklere açıktır. TÜSİAD, son 5 yıl içinde dikey (sektörel) ve yatay (bölgesel) anlamda derinleşme eğilimindedir. Sektörel derinleşme çalışmalarında profesyonel sektör dernekleri olan, makine imalatçıları derneği ve otomotiv üreticileri derneği gibi kuruluşlarla birlikte TÜSİAD koordinasyonunda bir platform oluşturulmuştur. Bu sektörel alanda bir ek faaliyet niteliğindedir. Bölgesel anlamda derinleşme de ise SİAD adı verilen, yaklaşık 50 tane yöresel sanayici ve işadamları derneğinin birlikte kurduğu bir platform bulunmaktadır. Bu iki derinleşme çerçevesinde, AB uyum yasaları sürecinde dernekler kanununda yapılan değişiklik sonrasında TÜSİAD da federasyonlaşma ve sonrasında da konfederasyonlaşma yoluna gidilebilir. Bununla ilgili bazı çalışmalar sürdürülmektedir. TÜSİAD, tüm sivil toplum örgütleriyle ülkesel bir farklılık gözetmeksizin ilişkidedir. Örneğin İnsan Hakları Yüksek Danışma Kurulu üyesidir. Bu kurumda, İnsan Hakları Derneği, Türkiye İnsan Hakları Vakfı gibi kuruluşlarla birlikte, insan hakları ile ilgili tüm alanlarda düşünce ve yayın üretmek için tüm faaliyetlerine katılmaktadır. Öte yandan AB kapsamında UNICE(AB İşveren Federasyonu) üyesidir. 1981'den bu yana AB de meşruiyetini ispatlayabilen tek işveren federasyonudur. Dolayısıyla bu, Türkiye açısından önemli bir temsildir. UNICE sayesinde AB uyum sürecinde önemli bir lobi faaliyeti gösterilmiştir. Türkiye AB'ne aday statüsünde olup UNICE üyesi tek ülkedir. Bu üyelik Türkiye-AB ilişkilerinde son derece etkili kullanılabilmiştir ve bu ilişki hala devam etmektedir. AB içinde ya da dışında bulunan tüm ülkelerdeki UNICE benzeri kurumlarla ilişki içinde olan TÜSİAD, bu kuruluşlarla bir araya gelip Türkiye'nin dış ticareti ve dış politikası konularında fikir alış verişi yapmaktadır. Türkiye içinde de bazı kurumlarla daha yakın ilişkilerimiz olmaktadır. Örneğin TİSK (Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu) ile, çalışma hayatını ilgilendiren konularda sıklıkla bir araya geliyoruz. İş güvencesi İş Kanunun yeniden ele alınması gibi konularda veya çalışma hayatıyla ilgili AB direktiflerinin uygulanması konularında bir araya gelmekteyiz. Yatırım ortamının iyileştirilmesi konularında ise TOBB (Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği) veya YASED (yabancı Sermaye Derneği) gibi kurumlarla bir araya gelerek bazı faaliyetleri yürütüyoruz. AB-Türkiye ilişkilerini TÜSİAD çerçevesinde değerlendirir misiniz? p> Bugün itibariyle Türkiye-AB ilişkileri perspektifini en son imzalanan Kopenhag zirvesi belirledi diyebiliriz. 12 aralık 2002 tarihinde başlayıp 13 Aralıkta tamamlanan zirvede, Aralık 2004, AB konseyi tarafından değerlendirilerek müzakerelerin başlayıp başlamayacağının kesinleşeceği tarih olarak kararlaştırıldı. Dolayısıyla Türkiye'nin önünde yaklaşık 20 ay gibi bir süre var. Bu süre içinde 3-4 başlıktaki eksik yasama boşlukları doldurulacaktır. Siyasi kriterler bazında AB'nin Türkiye'den beklediği en büyük girişim, karar süreçlerinde ordunun ve askerin yerinin ne olacağının belirlenmesidir. Bunun dışında belirlenen siyasi kriterlerin önemli bir bölümü aşılmıştır. Ölüm cezası, kültürel haklar, MGK ile ilgili anayasal / yasal düzenlemeler, Türk Ceza Kanunun 312-159 düzenlemeleri, bunlarla ilgili yönetmelikler ve uygulamalar gibi konularda önemli mesafeler kat edilmiştir. Önümüzdeki dönem bu gerçekleştirilmiş yasal düzenlemelerin uygulama performansı ve Türk Silahlı Kuvvetleri'nin kanun süreçlerindeki yerinin tekrar gözden geçirilmesi gibi konular AB gündeminde olacaktır. Bu konularda hükümetin uygulamalarını TÜSİAD olarak yakından izleyeceğiz. Öncelikle Türk Ceza Kanunu değişikliklerin uygulanması konusunda yakın bir takip yapmayı hatta bununla ilgili bir model geliştirmeyi düşünüyoruz. Her yıl AB komisyonu tarafından yayımlanan ilerleme raporundan makul bir süre önce, bu rapora girmesi muhtemel konularda bir ön değerlendirme yapıp ilgili kamu otoriteleri ile görüşüp o konularda belli bir ilerleme sağlanıp sağlanmayacağı konusunda fikir alış verişi yapmayı düşünüyoruz. Dolayısıyla ilerleme raporu yayımlanmadan önce yeterince uyarıda bulunmuş olmak ya da ilgili otoriteye değişiklik yapabilecek bir zaman verebilmek önemli. Ama unutmamak gerekir ki 2003 ilerleme raporu müzakerelerin başlaması için bir anlam taşımayacak Kopenhag Zirvesi'nde alınan karar uygulanacaktır. Gümrük Birliği, işin ticaret ve iktisadı boyutunu şekillendiren bir ilişkidir. Aslında Türkiye Gümrük Birliği kapsamında üstüne düşenleri tamamlamış durumda değildir. Gümrüklerin indirimi konusunda pek bir problem bulunmamaktadır ama bazı yasal düzenlemelerde teknik mevzuata ve ekonomik yapısal forma yönelik bazı değişiklikler yapılmalıdır. Örneğin tekel anlayışının hala sürmesi gibi. Bu konuda sektörel bağlamda ek düzenlemeler yapılıp Gümrük Birliği tamamlanmalıdır. Aynı zamanda mal ve hizmet standartları konusunda da bir takım eksiklikler bulunmaktadır. Bunlar her sene yapılan GB AB ortak komitelerinde tespit ediliyor fakat Türkiye bu konuda yeterince hazır değil. Tüm bu arka plan çerçeveye rağmen AB ile olan ticari ilişkilerimiz derinleşerek büyümektedir. GB den bu yana Türkiye'nin ciddi kayıplara uğradığı yorumlarına katılmıyoruz. Aksine ticaret hacminde önemli olumlu gelişmeler olduğunu, ticaret kalitesinin arttığını, ticaretin giderek piyasa ekonomisi bağlamında yapıldığını, buna da GB nin yardımcı olduğunu düşünüyoruz. Biraz önce belirttiğim eksikliklerin tamamlanmasını takiben ticaretin daha sağlam temellere oturacağını da düşünüyoruz. Kıbrıs sorunun çözümü için atılacak adımlar neler olmalı ve Türkiye'ye, Kıbrıs sorununa etkileri nelerdir? p> Kıbrıs konusu zaman zaman Türkiye AB üyeliği ile ilişkilendiriliyor. Oysaki bu, doğrudan ilişkisi ve katılım ortaklığı belgesinde bir üyelik kriteri olmayan bir konudur. Aslında bu sorunun çözümü Türkiye'den çok AB yi ilgilendirmektedir. Çünkü Kıbrıs'taki sınır problemi, Rum-Türk ilişkisi problemi bir şekilde hal edilmez ise AB sağlıklı bir genişleme yapamayacaktır. Üzerinde sayısız uluslar arası antlaşma olan bir toprağın, tanımlamakta zorluk çektiği bir yapının AB ye girmesi söz konusu bu yüzden de bu sorunun çözülmesi en çok AB için önem taşımaktadır. Ancak Türkiye-AB perspektifi olmasa da çözülmesi gereken önemli bir problem olarak gördüğümüz Kıbrıs sorununun çözümü için, TÜSİAD olarak gündemde olan 2. Kofi Annan Planının müzakere edilebilir olduğunu düşünüyoruz. Elbette ki bu planda KKTC'nin gündeme getirdiği kabul edilemez haklı noktalar da bulunmaktadır. Ama bunlarda da görüşmeyle bir uzlaşım noktası bulunabileceğine inanıyoruz. Hükümetin bu konudaki politikası son derece sağlıklı çözüme yönelik bir girişim içinde. Bu çerçevede Kıbrıs konusunda hükümeti destekliyoruz. Konunun çözümü için verilen son tarih olan 28 Şubattan önce Kıbrıs'la ilgili bir çözüm taslağının çıkmış olması gerekiyor. Bu dönemde bir garantör devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti üzerinde çok ciddi sorumluluklar var. Aynı zamanda Yunanistan, İngiltere ve Kıbrıs'ın her iki kesimi için de benzer sorumluluklar bulunmaktadır. Kıbrıs sorununun çözülmesi hem AB ilişkilerini daha net bir yere taşıyacak hem de Türkiye'nin üzerinde kalan bu tanımsız durumun ortadan kalkması sağlanmış olacaktır. Kıbrıs, Türkiye Cumhuriyeti dışında hiçbir ülkenin tanımadığı şekilde ticarete kapalı bir alandır. Orada yaşayan insanlar bu şartlar altında yaşamaya mahkum edilmemeliler ve bu konuda en kısa zamanda çözüme ulaşılmalıdır. Muhtemel Irak savaşının Türkiye'ye ekonomik anlamda etkileri neler olacaktır ve bu etkinin en aza indirilmesi için alınması gereken önlemler nelerdir?p> Irak, neredeyse 24 aydır ABD'nin gündeminde olan bir konudur. Türkiye, Irak'la sınırdaş olması nedeniyle, Kuzey Irak'taki tarihi ve kültürel ilişki içinde bulunduğumuz halklar (Türkmenler ve Kürtler) ve geçmişte olduğu gibi sınırda oluşması muhtemel terör bağlantılı faaliyetlerle karşılaşma riskini ortadan kaldırmak için kendini bu gündemin içinde bulmuş durumda. TÜSİAD olarak bu konuda doğrudan yönlendirme yapabilecek bir pozisyonda değiliz. Ancak geçtiğimiz haftalarda hükümetin Irak konusunda karar verme aşamasında olması gerektiğini, bir kararsızlık görüntüsünün uluslar arası çevrelerde yanlış anlaşılabileceği endişesine kapıldık ve bunu dile getirdik. İnsan Hakları ve demokratik standartlar konusunda hassas olan TÜSİAD bazı çevrelerce savaş yanlısı olarak suçlandı ancak bizim üzerinde durduğumuz olay savaş konusunda hükümetin bir netlik kazanmasıydı ve TBMM'ye verilen teklifle bu netliğin sağlandığı görüldü. Ancak bizim öncelikli düşünmemiz gereken nokta dolaylı etkisi 1 yıl devam edecek olan bir operasyon olması sonucunda Türk ekonomisine olacak etkisinin ne olacağıdır. Bu konuda çeşitli hesaplar yapılmakta ve biz de üyelerimizle çeşitli sektör kuruluşlarıyla bir araya gelip değerlendirme yapıyoruz. Ortaya çıkan tablo iktisadi olarak yıllık 20 milyar $ gibi bir kayba yol açacağına işaret ediyor. Ancak savaşın dolaylı etkisi daha fazla sürer ise bu rakam artacaktır. Eğer Türkiye ABD ile paralel bir pozisyon alacaksa bu hasarın ABD tarafından karşılanması gerekmektedir. Çünkü bu açığın bir kredi veya yurt içi tasarrufla karşılanması mümkün değildir. Zaten son derece hassas ve kırılgan iktisadi program üzerinde devam eden Türkiye herhangi bir dışsal etki olmasa bile bir iki yıl risk altındaydı. Bu hassasiyet üzerine bir de Irak olayı geldiği için savaşın hasarının mutlaka telafi edilmesi gerekmektedir. Türkiye ister direkt asker göndersin isterse ABD askerlerinin geçişi için topraklarını kullandırsın gündeme gelecek olan maliyetin, ABD tarafından ortak bir şekilde telafi edileceğinin dış finans çevrelerine duyurulması gerekmektedir. Aksi taktirde %10 Euro tabanlı borçlanabildiğimiz rakamın iki katına çıktığını göreceğiz ki bu uygulama programın hemen çökmesine neden olacaktır. Böyle ağır bir reçete etrafında toplumu yeniden birleştirme şansı yoktur. Bizim aldığımız duyumlara göre ABD bu 20 milyar $ lık maliyetin bir kısmını hibe edeceğini söylemiş. Geri kalanı için de bir formül bulunmalıdır. Bununla ilgili olarak şu ana kadar ulaşan bilgiler bir koşullu kredi, stok veya rezervin Türkiye'ye açılacağı, savaşla ilgili maliyetlerin ortaya çıkması durumunda Türkiye'nin bu rezervlerden kaynak kullanabileceğinin kamuoyuna açıklanacağı söyleniyor. Bu olumlu bir gelişme olur. AB uyum yasaları sürecinde çıkartılan "anadil eğitimi" yönetmeliğinde çıkan bazı aksaklıklar konusunda ne gibi girişimlerde bulunulabilir?p> Ana dilin eğitimi konusunda AB uyum yasaları çerçevesinde çıkartılan yönetmeliklerin uygulanmasında çıkan aksaklıklar incelenecektir. Türkiye'de bireysel ve kolektif hakların geliştirilmesine yönelik yasama düzenlemesi yapıldıysa bununla ilgili performansı biz de izleyeceğiz ve uyarıda bulunacağız. Uygulamanın daha kaliteli olması ve hedeflerine ulaşması için gerekli uyarıları ve baskıları oluşturmamız gerekiyor. Gereksiz olarak oluşmuş toplumsal basınç yönetmeliğin uygulanmasında bazı pürüzler yaratır. Bu basıncın zaman içinde kaybolacağını ve pürüzlerin ortadan kalkacağını düşünüyorum. [Guşef Yançatoral - Sine Göksoy]p>+''+Zafer Ali Yavan

Örnek İş Adamı: Dzibe Muzaffer

Düşünen beyin, inanan yürek, güvenen bilek ve dayanışma ÖRNEK İŞ ADAMI : DZIBE MUZAFFER ÖRNEK SANAYİ MODELİ : ELİMSAN DZIBE Muzaffer , bizden biri; gelişmiş bir gözlem, analiz ve sentez yeteneğine sahip, yaratıcı, atılımcı, yürekli, kararlı, mücadeleci örnek bir "İnsan", bir "Çerkes", bir "yurtsever iş adamı ve sanayici". +''+ Yalnızca iki kez görüşme olanağı bulabildim kendisiyle. Keskin zekası, geniş kültürü, analitik düşünce yapısı, aslını inkar etmeyen dürüst ve sağlam kişiliği hemen seziliyor. Etnik kökeni ile fiziksel ve sosyal çevresini gerçekçi bir biçimde dengeleyebilmiş DZIBE Muzaffer, hem "Adıge", hem de yurtsever bir "Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı". "Adıge Makh/Adıge Sesi" gazetesi Genel Yayın Yönetmeni KHUYEKHUE Asfar ile birlikte yaptığımız ilk görüşmemizde çizdiği tablo, onun bu yapısını ve niteliklerini açıkça ortaya koymuştu. Anayurt Kafkasya'ya, özellikle de Adıgey Cumhuriyetine yönelik söyleşimizde içerik ve öz olarak şöyle bir değerlendirme yapmıştı: "Rusya ile Türkiye coğrafi olarak birbirine çok yakın iki komşu ülke, sınırdaş. Ama arada, dar fakat derin bir uçurum var. Uçurumu doldurup kapatmak hem çok zor, hem de çok uzun zaman gerektirir. Oysa uçurumun üzerine bir köprü kurulabilir ve uçurum engeli bu köprüyle aşılabilir. Bu çok daha kolay ve pratiktir. Bunun için gerekli her türlü imkan da vardır. Rusya ile Türkiye arasında köprü olmak, Adıgelerin işi ve görevidir. Her iki ülkede önemli ve etkili bir Adıge varlığı mevcuttur. Rusya'da Adıgeler, sayıca az ama Federe Cumhuriyetler biçiminde örgütlü; Türkiye'de de örgütlü değil ama sayıca çok, uyumlu, yetenekli ve etkili. Her iki ülkede diğerinde bulunmayan/az bulunan ve talep edilen zenginlikler, ürünler var. Her iki ülkenin temel unsurlarından olarak Biz Adıgeler, bunların neler olduğunu ortaya koyabilir, ihtiyaç noktalarına ulaştırılmasını sağlayabilirsek köprü görevimizi yerine getirmiş oluruz. Bunu yapabiliriz. Bunun için örneğin; Adıgey Cumhuriyeti'nde ciddi bir sanayi fuarı oluşturabilir, bunu periyodik olarak yinelemek suretiyle gelenekselleştirebiliriz. Bu fuarda hem Türkiye, hem de Rusya ürünlerini sergileyebilirler. Firmalar bağlantılar kurabilirler. İlişkiler zamanla ticari ve sınai işbirliğine dönüştürülüp geliştirilebilir. Bu, hem Rusya'nın, hem Türkiye'nin, hem de Adıgelerin, kısaca herkesin yararınadır. İki ülke arasındaki ekonomik ilişkilerin gelişmesi, her iki ülkenin kalkınmasına, zenginleşmesine önemli katkılar sağlar. Kültürel, sosyal, siyasal ilişkileri de geliştirir. Böylece aradaki uçurum da yavaş yavaş kapanabilir. Adıgelerin yararı da daima iki ülkenin yakınlaşmasında, ilişkilerinin gelişmesindedir. Tarihin bize yüklediği bu köprü olma görev ve misyonunun bilincinde olmalı ve gereğini yerine getirmeliyiz." Bu kısa söyleşide de görüldüğü gibi DZIBE Muzaffer, tanı ve çözüm önerileriyle hem birey olarak mensup olduğu etnik kimliğin, Adıge halkının, hem de kişiliğini oluşturan fiziksel ve sosyal çevrenin, yaşadığı ülkenin yarar ve çıkarlarını bir arada ele almakta ve gözetmektedir. Aslında bu yaklaşım, genel Çerkes karakterini, Çerkes halkının etno-genetik yapısını yansıtmaktadır. Çerkes kökenli ve Çerkes terbiyesi almış bir insan, önce "birey"dir, kendine, kişiliğine güvenir ve değer verir. Kendisinin böyle bir değer olmasında payı ve etkisi olan herkesi ve her şeyi; ailesini, akrabalarını, yakın ve uzak çevresini daima düşünür ve takdir eder. Onuruna düşkündür. Kişiliğine ve saygınlığına en küçük bir zarar gelmemesi için özel bir özen ve çaba içindedir. Kimseye haksızlık etmez. Dürüstlükten ayrılmaz. Başkalarının ne diyeceğine büyük önem verir. Yüzünün kara çıkmasına, adının karalanmasına neden olabilecek tutum ve davranışlardan özenle kaçınır. Böyle bir kişilik ve etno-genetik yapı doğal olarak başarıyı da beraberinde getirir. DZIBE Muzaffer ve ELİMSAN bunun en açık ve çarpıcı örneğidir. Söylem ve eylemlerinden açıkça görülmektedir ki DZIBE Muzaffer, hem belirttiğimiz bu "Çerkes" yapısını, hem de Tarih ve Devlet Felsefesinin babası sayılan ünlü düşünür İbni Haldun'un (1332-1406) "Asabiyet (Toplumsal Bağlılık ve Dayanışma)" teorisi olarak bilinen devlet ve yönetim kuramını adeta kendi yaşam pratiğinde somut olarak örnekler gibidir. DZIBE Muzaffer, içinde yaşadığı koşullar nedeniyle anadilini öğrenememiştir ama aslını, kökenini asla unutmamış, onu hep önemsemiş, özel bir onur kaynağı olarak korumuştur. Mensup olduğu aile ve ulus bireyleri ile sağlıklı bir diyalog ve dayanışma içinde olmaya özen göstermiştir. Öyle anlaşılıyor ki; yalnızca bununla da kalmamış, sanki; "Madem ki ben DZIBE ailesine ve Adıge halkına mensup bir insanım; öyleyse mutlaka başarılı olmalıyım, ailemin ve halkımın yüzünü daima ağartmalıyım; lafta değil, işte önder olmalıyım" diye düşünmüş, bunu bir yaşam ilkesi edinmiştir. Gerçekten de DZIBE Muzaffer gerek öğrenciliğinde, gerekse iş yaşamında bu ilkeye uygun davranmış; iyi insan, iyi Adıge, iyi yurttaş, başarılı ve yurtsever bir sanayici ve iş adamı olmayı başar-mıştır. DZIBE Muzaffer bu ilkeyi yalnız kendisi benimsemekle kalmamış, aynı zamanda ailesine ve çevresine de yansıtıp genellemeye çalışmış-tır. Akrabalar toplantısı adıyla bilinen gelenekselleşmiş aile ve akraba toplantılarını başlatan odur. DZIBE ailesinin ve akrabalarının katıldığı akraba toplantıları hemen her yıl tekrarlanmaktadır. Hemen her yıl hem Türkiye'de, hem Adıgey'de, Bazen de bunlardan birinde yapılan bu toplantılar, akrabaların tanışması, bağlılık ve dayanışma ruhunun gelişmesi bakımından son derece önemlidir, başka ailelere de örnek ve esin kaynağı olmaktadır. Aile onur ve gururunun özümsenmesi, akrabalar arasında karşılıklı güven ve dayanışma ruhunun gelişip güçlenmesi, ibni Haldun'un "Asabiyet" kuramına uygun olarak zamanla ulusal birlik ve bütünlüğe, sağlam ve etkili bir yönetim yapısına dönüşebilir. Esasen, (İbni Haldun'dan da önce, belki binlerce yıldır) Adıgelerde yaşanan "Xase" geleneği de bu anlayışa dayanmaktadır. Adıge geleneğinde mahalle, köy, bölge veya ülke düzeyinde önemli bir sorun ortaya çıktığında, her aile Thamatesinin (veya temsilcisinin) katılımıyla "Xase" (kurultay) toplanır. Sorun, demokratik biçimde, enine boyuna tartışılır. Her temsilci kendi ailesinin görüş ve eğilimlerini ortaya koyar. Kararlar genellikle ittifakla (bazen de çoğunlukla) alınır. Temsilcilerin aldığı kararlar ailelerini, dolayısıyla toplumun tümünü bağlar. "Xase"nin aldığı genel kararlar "Xabze" (töre, kural, yasa) niteliği taşıdığından, herkes tarafından her yerde özenle korunur ve uygulama yine herkes tarafından izlenir ve denetlenir. Doğal, toplumsal bir özdenetim (oto-kontrol) mekanizması vardır. Çünkü "Xabze"ye aykırı davranış, "Xase"ye, onu oluşturan aile temsilcilerine, dolayısıyla topluma karşı işlenmiş bir suç sayılır. Başka deyişle, herkesin katılımıyla alınan karara karşı gelmek, kişinin kendisine, ailesine, herkese ve topluma karşı gelmek demektir. Katılımcı demokrasiye, toplumsal dayanışmaya ve özdenetime, hele ulusal düzeyde, bundan daha güzel bir örnek bulunabilir mi? DZIBE Muzaffer, aynı zamanda, doğup büyüdüğü, kişiliğinin oluştuğu ülkenin yarar ve çıkarlarını özenle koruyan ve gözeten yurtsever bir sanayicidir. Türkiye'nin kalkınma çabalarına katkı amacıyla onun yü-rüttüğü çarpıcı mücadele, "3e" dergisinde (Enerji, Elektrik, Elektronik 3 e dergisi, Eylül 99, Sayı:64, ss.31-37) yer alan bir söyleşide ve 11 Ocak 2000 tarihli Sabah Gazetesi'nde, Yavuz Donat'ın Vitrin köşesinde dile getirilmiş ve kamu oyuna taşınmıştır. Burada anlatıldığına göre Muzaffer AVCI'nın mücadele serüveni özetle şöyledir: Muzaffer AVCI, yaratıcı zeka ve analitik düşünce yapısına sahip, parlak bir mühendis olarak birçok önemli kuruluşta görev yapmıştır. Dünyanın her yerinde en iyi işlerde, en iyi koşullarda çalışma olanağına sahiptir. Pek çok yabancı fir-manın ve markanın Türkiye temsilcisi, genel dağıtıcısı, ko-misyoncusu, (kendi deyimiyle plasyeri) olma olanağına da sahiptir. Ünlü bazı sanayicilerin yaptığı gibi Allah'ın suyunu şişeleyip satması da, Türk yoğurdunu yabancı etiketle pazarlaması da mümkündür. Ama o, yalnızca para kazanmayı, kendi refahını gözeten bir anlayışa sahip olmadığı, toplumsal makro hedefleri bulunan iddialı bir yurtsever olduğu için ELİMSAN'ı kurmak suretiyle zorlu bir yola girmeyi, bir serüvene girişmeyi tercih etmiştir. ELİMSAN, bir iddianın ürünüdür. Bu iddianın kaynakları ve çerçevesi şöyle özetlenebilir: İnsan, sahip olduğu imkan ve kabiliyetleri, yalnızca kendi yarar ve çıkarı için değil, olabildiğince geniş bir çevre (aile, akraba çevresi, toplum, ülke, insanlık) için değerlendirmeli, nicelik ve nitelik olarak yüksek düzeyde üretim, gönülden paylaşım ilkesini hayata geçirmeye çaba göstermelidir. Ona göre yalnızca kısa yoldan para kazanma, köşe dönme hesapları yapmak, asla soylu davranışlar değildir, yurtseverlikle de bağdaşamaz. Allah'ın suyunu şişeleyip satmak, Türk yoğurduna yabancı etiket yapıştırmak, ya da yatırım potansiyelini başka ülke insanlarına hizmet etme hedeflerine yöneltmek, esas olarak ülkeyi kalkındıracak işler değildir. Yabancıların sempatisine, insafına veya tercihine dayanan ürünler, her zaman elde kalma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Ülkeyi kalkındıracak asıl işler, ileri teknoloji üretimine dayalı yatırımlar ve ürünlerdir. Yabancıların da tercih etmek zorunda kalacakları ileri teknoloji ürünleridir. Toplumda siyasi kutuplaşmalar, ekonomik istikrarsızlığa yol açar. Yaratıcı, üretici yetenekleri duralatır, geriletir, köreltir. Kalkınmaya, gelişmeye zarar verir. Kutuplaşmamış, uzlaşma ve paylaşma kültürü gelişmiş, uyumlu bir toplum ve örgüt yapısı ise çok şeyi başarabilir. Ülkenin teknik kadrosu, aşağılık kompleksinden, kendini yabancı firmaların pazarlama elemanı veya teknisyeni gibi görme alışkanlığından kurtarıp, yeniden özgüvenini kazanırsa Türkiye, dünya ile yarışabilecek ürünler ortaya koyabilir. Ülkede böyle bir potansiyel vardır. Yöneticileri, iş adamları ve teknokratlarıyla ülke bu potansiyeli "nasıl olursa olsun, para kazanalım, yeter" mantığıyla heba etmemeli, yüksek hedeflere, ileri teknoloji üretimine yöneltmelidir. Ülkede üretilen ve geliştirilen ileri teknoloji, doğal olarak gelir düzeyini yükseltecek, toplumsal refahı da beraberinde getirecektir. ELİMSAN, bu anlayış ve yaklaşımlarla ülkede yeni bir model oluş-turmak iddiasıyla kurulmuş ve bunu başarmıştır. ELİMSAN, 1980 yılında Kocaeli'nde kurulmuştur. Üstelik devletten her ne ad altında olursa olsun, bir tek kuruş bile al-madan, herhangi bir teşvik, indirim, kredi vb. talebinde bulun-madan, tamamen kendi toplumsal bağlılık ve dayanışma anlayışı içinde oluşturduğu olanaklarla kurulmuştur. Belki en büyük sermayesi de budur; dürüst kişilik, toplumsal bağlılık ve dayanışma ruhu, bilgi ve deneyim, özgüven duygusu, çalışkanlık, inanç ve kararlılık... Bugün ELİMSAN, ürettiği ileri teknoloji ürünleri ve araştırmacı, geliştirmeci yapısıyla dünya çapında bir firma konumundadır. 20 yıl içinde Araştırma-Geliştirme (AR-GE) çalışmalarına ayırdığı maddi kaynak, on milyon Dolar düzeyindedir. Tam kapasiteyle çalıştığında, en az 50 kadarı Mühendis ve yüksek öğrenimli olmak üzere 300 kadar eleman istihdam etmektedir. İşletme ile personeli arasındaki ilişki adeta bir aile ilişkisidir. Böylesine dürüst, açık, dayanışmacı ve paylaşımcı bir anlayış egemendir. En büyük ve ünlü sanayicilerin işçilerini hemen kapı önüne koyuverdiği büyük kriz dönemlerinde bile ELİMSAN, işçisini en son işten çıkaran, hem de işten çıkarıp koyuvermeyen, onlarla ilgi ve ilişkisini kesmeyen, ilk fırsatta yeniden göreve çağıran, onlarla dayanışan bir firmadır. Devlete hiç yük olmadan, tamamen kendi olanaklarıyla kurulup istihdam yaratması, AR-GE çalışmalarında bile devlet katkısına talip olmaması, diğer temel anlayış ve ilkeleriyle ELİMSAN, kendi alanında (hatta belki tüm ülke genelinde bile) tek örnektir. ELİMSAN, esas olarak, 1950'lerden beri şekli, modeli pek değişmeyen "orta gerilim devre kesicileri" başta olmak üzere enerji dağıtım sektörü için birçok cihaz üretmektedir. Üstelik bu cihazlar, klasik örneklerine göre on kat daha üstün nitelikte, gelişmiş yüksek elektromanyetik sistemlerdir. Motor ve yay sistemiyle çalışan klasik cihazlar ancak 10.000 (on bin) açma-kapamayı garanti edebilirken, ELİMSAN'ın ürettiği elektromanyetik sistemli cihazlar en az 100.000 (yüz bin) açma-kapamayı garanti etmektedir. Üstelik bu cihazlar daha küçük hacimli, daha kullanışlı, yapısı ve teknolojisi itibariyle arıza yapma olasılığı çok daha az ve daha ekonomik cihazlardır. Dolayısıyla ELİMSAN'ın ürettiği yüksek teknoloji "devrim niteliğinde bir buluş" olmaktadır. Ne var ki ülkede kafalardaki zincirleri kırmak kolay değildir. ELİMSAN, araştırma-geliştirme (AR-GE) çalışmalarına verdiği önemle ve yukarıda açıklanan yaklaşım ve dayanışma ruhu ile kazandığı "devrim niteliğindeki" büyük teknolojik başarıyı ülke yöneticilerine bir türlü kabul ettiremez. Uzun ve kararlı mücadeleler sonucunda bir bakana kabul ettirmeyi başarır. Olay şöyle gelişir. 1992 yılında TEK ihalelerinde, yerli firmaların önünü tıkayan bir şartname değişikliği yapılır. "Ön yeterlilik" adı altında bir bürokratik baraj getirilir. Daha önce benzer malzemeler üretmemiş olmak, bu baraja takılmak için yeter nedendir. Böylece yerli firmalar, ihaleye bile alınmazlar. Çünkü aşılamayan bir büyük kompleks ve ön yargı egemendir ülkede: "Türk insanı bir şey üretemez, yapamaz". EİLİMSAN gibi yerli firmalar, yurtsever bir anlayışla, özgüven içinde yürüttükleri uzun ve kararlı çalışmalar sonucu aynı malzemeleri, hatta daha iyilerini üretmiş olsalar bile bunlar dikkate alınmaz. Yerli firmaların önü böylece kesilince dünya pazarını paylaşmış, rakipsiz kalmış yabancı tekeller, istedikleri gibi at oynatırlar. Yüksek maliyet faturalarını ise olayın bilincinde olmayan ülke insanı dışa bağımlılık, geri kalmışlık, yoksulluk, gelir adaletsizliği, yüksek enflasyon vb. olarak ödemek zorunda kalır. ELİMSAN, gazetelere ilan vererek, elektromanyetik sanayicilerini bu yanlış uygulamaya karşı tavır almaya, mücadele etmeye çağırır. Ne var ki, bu uygulamadan doğrudan zarar gören firmalardan bile ciddi bir destek sağlayamaz. Her şeye rağmen mücadeleyi tek başına sürdürmeye karar verir ve bu çemberi kırmayı, bu engeli aşmayı başarır. Sonuç olarak TEK ve dolayısıyla ülke aynı (hatta daha kaliteli) iş için %30 daha az fatura öder hale gelir. Altı aylık etkili bir mücadele sonucunda dönemin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı'nın ikna olması üzerine ön yeterlilik uygulaması kaldırılır. Yabancı firmalara sürekli olarak en az %30 daha fazla fatura ödenmesi uygulamasına son veri-lir, yabancı sermayenin tekelleşmesi önlenmiş olur. Daha önemlisi; ülke insanının kompleksten kurtulmasına, özgüven kazanmasına kapı aralanmış, bu doğrultuda somut bir mesaj verilmiş olur. Üretici, geliştirici beyinler, birikim ve yeteneklerini başkalarına kiralamak, satmak yerine ülke endüstrisinin ve teknolojisinin gelişmesine yöneltmeyi göze almalıdırlar. Devlet yöneticileri de kendi vatandaşlarına, teknokratlarına güvenmeli, onların önünü açacak önlemler almaya, onların buluş yeteneklerini özendirmeye, onları yabancı sermaye karşısında korumaya çaba göstermelidirler. Böyle yaparlarsa başka alanlarda da yeni ELİMSAN'lar ortaya çıkabilir. Ülke endüstrisi, teknolojisi ve ekonomisi ivme kazanır, geri kalmışlıktan, ikinci sınıf ülke görünümünden kur-tulur. DZIBE Muzaffer'in ve ELİMSAN modelinin somut biçimde örnekleyerek vermek istediği mesaj işte budur: Ön yargılardan arınmak, ülkedeki somut gerçeği kabul etmek, halka, yurtsever bir anlayışla çaba gösteren girişimci yeteneklere güvenmek ve onların önünü açmak. Gerisi kendiliğinden gelecektir. Dileriz ki; verilen mesajlar yerine ulaşsın, anlaşılsın ve uygulansın.+''+Fahri Huvaj