Diller Ülkesi’ne Yolculuk

Dünyaca ünlü araştırmacı yazar George Hewitt ile yaptığımız bağlantı sonucunda, kendisinin Abhaz Dili ile tanışması ve yayınları üzerine bize göndermeyi memnuniyetle kabul ettiği röportaj içerikli yazısını 'Nart Dergisi' okuyucularının ilgisine sunuyoruz. +''+ 11 Kasım 1949'da Doncaster (Yorkshire, İngiltere)'de Tom ve Joan Hewitt'in tek çocukları olarak dünyaya geldim. 11 yaşında Yerel Gramer Okulu'na girince hayatımda ilk defa yabancı dillerle karşı karşıya geldim ve bu konunun benim ilgi alanım olduğunu keşfettim. 16 yaşımda bu dillerin dördünden (Fransızca, Almanca, Latince, Yunanca) sınavlara girdim (o - seviye) ve A - seviye sınavlarım için Latince, Yunanca ve Eski Yunan - Roma Tarihi konularında yoğunlaşmaya karar verdim. Başka bir konuda çalışmayı hiç düşünmedim ve eğitimime 1969 yılında Cambridge St. John's Koleji'nde Klasikler'le devam ettim. 3 yıl sonra burslu okuduğum bu bölümden mezun oldum. Bu noktada, o zamanlar oldukça popüler olan "Linguistik" (dilbilim) alanında yeterlik almak akıllıca görünüyordu. Cambridge'de verilen bir yıllık Linguistik programına girdim ve Dr. Alan Sommerstein danışmanlığında tezimi Latin Dili üzerine yazdım. Fakat, bu bir yıl boyunca akademik hayatın gerçekten bana göre olup olmadığını düşünmeye başladım ve Liverpool Polis Kuvvetleri'ne katılmak üzere başvuru yaptım, fakat başarılı olamadım. Ve Cambridge'de doktora için çalışmalarıma devam etmeye karar verdim. Eski Yunan dili sentaksını içeren bir şeyler çalışmak istiyordum, uygun bir konu için çevreme danıştım. Bu noktada Klasik Filoloji hocalarımdan biri, emekli Sanskritçe Profesörü Harold Bailey'in bana bu konuda tavsiye verebilecek en uygun kişi olduğunu söyledi. Bu seçkin bilim adamı ile bir buluşma ayarlandı ve onun, o sıralarda oda kiraladığım müstakil evin arkasındaki bir apartmanda yaşadığını öğrendim. Buluştuk. Ve bu buluşma benim hayatımın geri kalanına bir yön çizecekti. Prof. Bailey, eğer Eski Yunanca ile karşılaştırmalı bir araştırma yapmak istiyorsam, Hint - Avrupa dil ailesinden Litvanyaca (Lithuanian) veya Ermenice (Armenian)'nin karşılaştırma için uygun diller olabileceğini söyledi. Benim ilk etapta tercihim, Hint - Avrupa dil ailesinin çok eski, tarihi özelliklerine sahip olan Litvanyaca oldu, fakat danışmanım olabilecek tek kişi olan Oxford'dan Prof.Auty o sıralarda Estonya'da olduğu için danışman bulamadım ve olmadı. Daha sonra Yunanca ve Ermenice arasında karşılaştırmalı çalışma yapmak üzere, Cambridge'den Prof. Bernard Comrie ve Oxford'dan Ermenice Profesörü Charles Dowsett'in ikili danışmanlığında kayıt oldum. Eski Ermenice gramerinin temellerini öğrenmek üzere Antonine Meillet'in "Altarmenisches Elementarbuch" adlı kitabını çalıştım. Fakat kayıt olduktan 3 hafta sonra Prof. Harold Bailey ile konuştum. Bana, eğer Ermenice ile ilgileneceksem Gürcüce de bilmem gerektiğini söyledi. Bunun nedeni olarak da, bu iki dilin çok fazla birbirleriyle ilgili olmamasına rağmen, Transkafkasya'da çok uzun yıllardır bir arada var olduklarını ve karşılıklı olarak yoğun etkileşim geçirdiklerini söyledi. Kütüphanesinden Gürcüce bir kitap çıkardı ve ben o güzel yazıları görünce bu dile hayranlık duydum. Hans Voigt'un "Grammaire de la langue Georgienne" kitabını aldım ve Gürcüce öğrenmeye başladım. Hint - Avrupa dil ailesinden olmadığı için Klasik Ermenice'den daha zor geldi ve Gürcüce ile ilgili özelliklerini öğrendim. 2 yıl Ermenice materyaller okumaya devam etmeme rağmen gün geçtikçe yerli Kafkas dillerine daha çok ilgi duyuyor ve etkileniyorum. Eski sınıf arkadaşlarımdan biri (şimdi Cambridge'de Karşılaştırmalı Filoloji Profesörü) mezuniyetten sonra petrol endüstrisine girmişti ve ben okulu bitirdikten bir yıl sonra Cambridge'de Linguistik Diplomasını almak üzere gelmişti. Geldiğinde bana, şirketin Londra'daki merkez ofisinde çalışmak üzere Türkiye'den gelen bir Kafkasyalı 'dan bahsetti. Bu arkadaş (Fahri Yaman) ile Cambridge 'de Prof. Harold Bailey ve benim için bir buluşma ayarladık. Bu ziyarette, Fahri'nin neredeyse unutmak üzere olduğu Abzakh diyalektinden hatırladığı bazı temel kelimeleri kaydettik. Benim kendi anadiline olan ilgimi gören Fahri, o yaz (1974) Türkiye'deki köyüne (Balıkesir'in güneyinde Demirkapı Köyü) gitmeyi önerdi. Ayarlamalar yapıldı ve o köyde, dili her gün konuşan insanlardan Çerkesçe üzerine bilgi toplayarak 3 hafta geçirdim. Bu süre boyunca, gençlerin birbirleriyle konuşurken Çerkesçe yerine Türkçe kullandıklarında daha mutlu olduklarını farkettim. Bu, sadece Kafkas toplumu ile ilgili değil, yerli Kafkas dillerini tehdit eden "dillerin kaybolması tehlikesi" ile ilgili ilk gözlemimdi. Ve bu tehlike, 1998'de SOAS'ta verdiğim profesörlük açılış töreni (inaugural professorial) dersinde de belirteceğim gibi, sadece diasporayı değil, anavatanları Kafkasya'yı da tehdit ediyordu. Cemal Cangül ve ailesiyle birlikte kaldığım Demirkapı Köyü'nde geçirdiğim süre boyunca, bazı yaşlılar tarafından Ubıhça'nın halen konuşulduğunu tahmin ettiğim Hacı Osman Köyü'nü ziyaret etmek istedim. 3 haftalık sürecin sonuna doğru ziyaret ayarlandı ve Hacı Osman Köyü'ne gittik. Köye varır varmaz, beni Ubıhça konuşan yaşlı bir amcanın evine götürdüler. Teyibimi çıkarttım, ve ölmekte olan bu dilden örnekler kaydetmeye başladım. İngiltere'den gelen bu yabancıyı merak eden birkaç çocuk hemen etrafımızda toplandı. Gece için, orda bir kafe sahibi Fuat Ergün'ün evinde kalmam planlanmıştı. Fuat'ın 7 çocuğu vardı fakat bir tanesinin bile Ubıhça bilmediğini söylediler, sadece Türkçe ve Çerkesçe konuşuyorlardı. O gece Fuat'ın ve köye ilk vardığımda evine gittiğim yaşlı amcanın konuşmalarından bazı kayıtlar yaptım. Köydeki ilk gecemde fark ettiğim garip bir şey; daha açık olan Demirkapı Köyü'ndekinin tersine, buradaki kadınlar hiç ortalıkta görünmüyordu. Oraya ilk vardığımda kuyudan su çeken bir kadın görmüştüm, sokaktan geçerken gözlerini başka tarafa çevirdi ve yürüdü. Hacı Osman Köyü'nde gördüğüm ikinci kadın, akşam yemeği ve sabah kahvaltısını getiren Fuat'ın kızıydı, Fuat'ın hanımıyla hiç karşılaşmadım! Biran önce Tevfik Esenç'le - Ubıhça konuşabilen son insanla - nasıl irtibat kuracağımı öğrenmek istiyordum. Minibüsle Manyas'a gitmek üzere hazırlanıyorken bana, Tevfik'in oğullarından birinin, Erol'un İstanbul'daki telefon numarasını verdiler. Demirkapı'dan şehre döndüğümde cuma günüydü. Ev sahibimin oğlu o akşam Erol'u aradı ve Erol da bu konuda babasına bilgi vereceğini söyledi. Ertesi sabah saat 9'da eve bir misafir geldi, tertemiz giyinmiş yüzünde kocaman gülümsemesiyle Tevfik Esenç'le buluşmak isteyen İngiliz'i arıyordu, bu Tevfik' di. O hafta her gün geleceğine söz verdi, böylelikle Ubıhça üzerine çalışabilecektik, ve gerçekten her sabah saat tam da 9'da geliyordu. Ama maalesef evinde misafir olarak kaldığım kişi kanser hastasıydı ve benim için çeviri yapamıyordu, oğlu ise Tevfik' in günlük ziyaretlerine başlamadan önceki Pazar okuluna devam etmek için Paris'e gitmişti. Böylelikle tercümansız kalmıştık. Tevfik ile birçok kayıt gerçekleştirdim, içlerinde daha önce Demirkapı Köyü'nde dinlediğim bazı hikayeler ile orijinal bir hikaye vardı; 500 yıl önce Ubıhya'ya gittikleri ve bir gramer kitabı yazdıkları düşünülen 2 İngiliz hakkında.. Bu bana, James Bell ve John Longworth adındaki 2 İngiliz'in 1830'larda Karadeniz Sahili'ne yaptıkları ziyareti ve Çerkesler arasında kaldıkları dönem yazdıkları muhteşem tasvirleri yansıtıyor gibi göründü. Ben Şişli' de kalırken, bir cumartesi sabahı Tevfik, İstanbul'un değişik bir köşesinde bululan evine götürdü beni. Ve orada eşi ile karşılaştım. Abaza olduğunu söylediği oldukça yaşlı bir arkadaşı da gelmişti eve. Abhazca konuştuğunu çok sonra anlamama ve bu olay benim Abhaz Dili ile ilk tanışmam olmasına rağmen ben, onun bazı konuşmalarını kaydetmiştim. Tevfik beni öğle yemeği için bir restorana götürdü ve ondan sonra birbirimize hoşça kal dileyerek ayrıldık. Kuzey Batı Kafkasya Dilleri üzerine pek çok şeyi borçlu olduğumuz sınırsız çalışmalarıyla tanınan eski arkadaşım Prof. George Dumezil ile sıkı bağlarım olduğunu bilmesine rağmen Tevfik ile bir daha karşılaşmadık. Cambridge'e geri döndüğümde Kafkas Dilleri'ni araştırmaya daha fazla zaman ayırmaya karar verdim ve lisans öğrencileri için olan değişim programları ile beni Tiflis'e göndermeleri için British Council' a başvurdum.. Orada, diğer Kafkas Dillerini daha yakından tanıma fırsatım olacaktı ve ayrıca Gürcüce öğrenme niyetindeydim. Daha önce Yunanca ve Ermenice üzerine çalışma yapmak için kayıt yaptırmış olmama rağmen bir şekilde British Council'ı beni kabul etmeleri konusunda ikna ettim. Eylül 1975'te Tiflis'e gittim. Gürcüstan'daki aylarımı bir kursa devam ederek geçirmeyi düşündüğümden, Gürcü Dili dersleri ayrıca da teorik olarak Çerkesçe, Avar ve Çeçen dilleri üzerine dersler araştırdım. İngilizce konuşabilen bir Gürcü, Avar ve Çeçen Dilinde özel ders verebileceğini söyledi, fakat Çerkesce öğrenebileceğim İngilizce konuşabileceğim tek kişi bile yoktu. Daha sonra akraba Abhaz Dili üzerine çalışma yapmam önerildi, ben de kabul ettim (gönülsüzce). Çalışmama, ilk önce kaldığım yurtta danışabileceğim anadilini konuşan bir Abhaz var mı diye araştırma yaparak başladım. Aynı odayı paylaşan Zaira Khiba ve Aza Inal - lpa adında iki kişi olduğunu öğrendim. Onlarla olan iletişimim sadece, Tiflis'teki öğrencilik yıllarımda olmasına rağmen, daha sonra onları çok yakından tanıdım. Almir Abredzh Rusça ve İngilizce konuşabilen bir çerkesti. Ben bu Abhaz kızlarından biri ile gün geçtikçe daha fazla ilgilenmeye başlamıştım; tıpkı Almir'in de diğeri ile ilgilendiği gibi! 1975 yılının sonunda, Almir'in yardımı olmaksızın Zaira ile Gürcüce konuşabilir duruma gelmiştim. Zaira hiçbir zaman Gürcüce çalışmadığı halde, Tiflis'te Gürcüstan Bilim Akademisi'nde kendi anadili'nin sessiz harf sistemi üzerinde çalışma yaparken kapmıştı bu dili. Uzun hikayenin kısası, Almir Aza ile evlendi ve ben de 1976'da Zaira ile.... 1976 yazında Cambridge'e döndüğümde, slavik olmayan SSCB dilleri üzerine 2 yıllık bir araştırma projesi yapmak için bir anlaşma yaptım ve böylelikle yüksek lisans kaydımı iptal ettirdim. Bu iki yılı, araştırma projem için Kafkas dilleri hakkında yazarak geçirdim. Zaira nihayet SSCB'den ayrılma iznini almıştı ve 1977 Ocak ayının sonunda yanıma gelmişti. Araştırma projem tamamlandığında, doktoram için yeniden kayıt yaptırdım, ancak bu kez karşılaştırmalı Gürcü - Abhaz dillerini önerdim. İlk kitabım, Bernard Comries ve bir arkadaşı tarafından bir dil çalışması serisi için hazırlanan anketlere dayalı olan Abhazca Grameri 1979 yılında Hollanda'da basıldı. O yıl, doktoram için gerekli materyalleri toplamam için Gürcüstan'a döndüm. Tabii Zaira ve 1977 Kasım'ında doğan kızımız Amra Shukia da bana eşlik ettiler. 1979 - 80 akademik yılını Tiflis'te geçirdik. Dilbilim diploması ve daha sonra da Ermenice üzerinde çalışırken yüksek lisans için devlet fonuna yaptırdığım 3 yıllık kaydım dolduğundan şansımın yardımıyla Oxford'taki Wardrop Fonu'ndan Abhaz ve Gürcü'ce dillerini araştırmak için bir burs ayarlamayı başardım. 1980 yılında İngiltere'ye döndüğümde bu parayla bir yıl idare ettim. Bu yıl içinde, 1987'de Mouton De Gruyter tarafından yayınlanan ve Kuzey İngiltere'de Hull Üniversitesi Dilbilim Bölümü'nde bir iş bulamamı sağlayan doktoramı yazdım. 1981 yazında Hull'a taşındım. 1988'de bölüm kapanana kadar 7 yılımı dilbilim öğreterek geçirdim ve oradan da daha sonra da sürekli çalıştığım SOAS'a transfer oldum. İkinci kızım Gunda Amza - Natia 1984 Eylül'ünde dünyaya geldi. SOAS'ta Gürcü - Kafkas dillerinden sorumluydum ama aynı zamanda dilbilim bölümündeydim. 1992'de Kafkas dilleri katibi oldum; aynı yıl Yakın ve Doğu Çalışmaları Bölümü'ne transfer oldum. 1996'da profesörlüğe yükseldim ve 1997'de İngiliz Akademisi'ne üye olarak seçildim. Ayrıca uluslar arası Çerkes Akademisi (Nalçik) ve Abhazya Bilim Akademisi fahri üyesiyim. İlk kitabım Abhaz Dili üzerine olduğundan, her ne kadar kendimi Gürcü dili uzmanı (kartvelologist) olarak görsem de bir Abhazolog olarak biliniyorum... Bunların dışında Gürcü'ce konuştuğum dildi ve onun kardeş dili olan Mingrel Dili üzerine çalışma niyetindeydim. 1980'lerde birçok kez Gürcüstan/Abhazya'yı ziyaret etme fırsatım oldu ve Abhazya'dayken Gürcüce sohbet edebileceğim yerli Mingrellerle çalışma fırsatı buldum. 1980'lerde Sovyetler Birliği parçalanmaya ve çirkin bir milliyetçilik türü Gürcüstan'a yayılmaya başladığı dönemde, her hafta düzenli olarak Tiflis'ten gönderilen "Edebi Gürcüstan" isimli gazetede Abhazlara yönlendirilen çirkin sözlü saldırıları okuyordum ve bu beni Abhaz - Gürcü ilişkilerinin akibeti konusunda ciddi şekilde endişelendiriyordu. Nihayet, Mayıs 1989'da SOAS'ta yapılan Gürcü Çalışma Günü'nde bu tehdidi dile getirmek için bir fırsat elde ettim. 1987'nin son beş ayında Gürcüstan / Abhazya' dayken, 1988 Ocak'ında Londra'da Gürcüstan'daki dil planlaması üzerine yapacağım konuşma için materyal toplamıştım. İşte o zaman 1930 ve 40'larda nelerin yaşandığını keşfetmiştim. Abhaz Alfabesinin Gürcüce temelli değiştirilmesi ve Gürcüce konuşulmayan bölgelerde Abhazca eğitim yapan okulların 1945 - 46'da sadece Gürcü okulları lehine kapatılması gibi.. Bunun bomba etkisi yaratacak bir materyal olduğunu biliyordum. Bu konuyu eğitimli Gürcülerle tartıştığımda gördüğüm şey beni şaşırttı. Benim bir Abhaz ile evli olduğumu öğrendiklerinde bana sürekli Abhazların Gürcülere karşı neden çok isteksiz davrandıklarını sormalarına rağmen, bu çok önemli Stanilism yıllarında Cumhuriyetlerinde nelerin yaşandığından tamamen bihaberdiler. Ve Mayıs ayında bir gün, bütün cesaretimi toplayarak bu konular üzerinde konuştum. Ve şunları ileri sürdüm. 40'larda onların adına Abhazya'da neler yapıldığını bilseydiler, Abhazların tutumlarını daha iyi anlayabilirler; buna ek olarak 1801'de Rus baskısıyla hareket ettirildikleri için Ruslara yönelik Gürcü husumeti sempati toplayabilirdi, böylelikle Gürcüler kendi azınlıklarına (Abhazlar dahil) aynı kibir ve aşağılama ile muamele etmez hatta daha anlayışlı olarak onlara daha cömert davranırlardı..... özellikle o zamanki Gürcüstan gayri resmi liderleri Zviad Gamzahurdia ve Merab K'ost'ava gibi Gürcüstan bağımsızlığı için kavga eder ve bunun için tüm Gürcüstan nüfusunun desteğine ihtiyaç duyarlardı. SOAS'ta provoke edilen sunumuma dinleyiciler arasındaki Gürcülerden gelen ilk düşmanca tepki, daha sonra da Gürcüstan'da abartılarak tekrarlandı. Stalin'in adamları tarafından Paris'te suikaste uğrayan Gürcüstan Menşevik liderlerinden birinin en büyük oğlu olan Dr. Ak'ak'i Ramishvili de dinleyiciler arasındaydı. Ayağa kalktı ve herne kadar söylediklerim Gürcülerin hoşuna gitmese de bunları yazmamı ve Tiflis'e göndermemi önerdi. Önerisini dikkate aldım ve SOAS'taki kısa konuşmamdaki düşüncelerimi detaylandırarak Gürcü dilinde yazdım. Gürcüler bu açık mektubumu belki yayınlamazlar diye, tekrar İngilizce'ye çevirdim ve bir kopyasını Abhazya'nın Başkenti Sohum'daki arkadaşlarıma gönderdim. Ve bu konu üzerinde daha fazla düşünmedim ta ki yaz tatilimiz için 3 ay kalacağımız Abhazya'ya uçmak için Moskova'da uçağa binene kadar... Uçakta öğrendim ki, benim açık mektubum Sohum'a ulaştığında, yazının Gürcüstan'da yayımlanıp yayımlanmadığını öğrenmek için "Edebi Gürcüstan" ofisini aramışlar. Her kim cevap verdiyse telefona, yazının yayımlanabilecek kadar iyi olduğunu yalnız yayımladıkları takdirde kardeşlerinin (milliyetçilerin) onları öldürebileceklerini söylemiş. Ve böylelikle, Abhazlar tarafından benim mektubum Rusça'ya çevrilerek Sohum Filarmoni Salonu'nun dış cephesine asılmış tüm Abhazya okuyabilsin diye. Durum, bizim haftada bir "Edebi Gürcüstan"dan okuyup saptayabildiğimizden daha vahimdi... Abhazya, Gürcüstan medyasında, Abhazlar "Gürcülere ait" topraklara sonradan geldiler ve böylelikle onlar "Gürcülere ait" bölgede "misafirdirler" şeklinde çıkarcı bir edebiyat uzmanı tarafından 1940'ların sonunda ileri sürülen saptırılmış tarihsel dokümanlarla sürekli bir suistimale maruz kalmaktaydı. Şimdi ise, bize söylenen çok uzaklarda İngiltere'de de olsa en azından bir insanın onların problemlerinden haberdar olması ve tarihsel, kültürel haklarını haykırmak için hazırlanması Abhazlar'ın rahat bir nefes alabilmesini sağlamıştı. Biz 8 Temmuz Cumartesi günü yetişmiştik ve sadece 7 gün sonra Sohum'da Tiflis Üniversitesi'nin bir kısmının bulunduğu yasadışı boş bir alanda çatışmalar başladı. Temmuz'un 16. Günü sabah saat 6'da silah sesleriyle uyandığımız Oçamçıra'ya kadar yayılmıştı çatışma. İyi ki Sovyetler Birliği hala vardı. Birkaç saat içersinde İçişleri Bakanlığı'nın askerleri iki tarafı ayırmak için bölgeye girdi çünkü Oçamçıra Abhaz ve Mingrel'lerden oluşan bir nufüsa sahipti. O askerler olmasaydı çatışma kesinlikle daha da yayılabilirdi. Durum oldukça gergindi. Binlerce Gürcü ve Mingrel Oçamçıra güneyinde Ghalidzga Irmağı'nın kenarında toplanmış Sohum'a ulaşmayı umut ediyorlardı. Gürcü Komünist Partisi Lideri Givi Gumbaridza bölgeye Pazartesi sabahı yetişmişti. Onunla 25 dakika kadar görüşmeyi başarabildim ve bu süre içerisinde Açık Mektubumun niçin yayımlanmadığını sordum. Ben o mektubu Abhazları cesaretlendirmek ve Gürcüleri kızdırmak için yazmamıştım. Eğer Gürcüler geçmişlerini öğrenirlerse, Abhazların durumunu anlamaları daha kolay olur ve iki milletin de yararı için onlara daha iyi davranırlar diye düşünmüştüm. Aynı haftanın Cuma günü makalem "Edebi Gürcüstan" da yayımlandı. Fakat Tiflis'teki isteksiz yetkililerin, okuyucularını kendi fikirleri doğrultusunda nasıl yönlendirdiklerinin altını çizmek isterim. Makalem bütün Gürcü medyasında yer alan makale ya da konuşmaların sadece ilkleri olan üç düşmanca eleştiri ile aynı anda yayınlandı. Tabii ki bütün bunların amacı, dinlenmeye değer olan düşüncelerin kaynağı olarak muhatap alınabileceğim fikrini baltalamak için hakaret edilmesiydi. Bu, 1987 Ocak ayındaki A'kak'i Shanidze'nin 100. doğum günü münasebetiyle Gürcü Televizyonundaki canlı konuşmamda verdiğim cevap ile tam bir tezat oluşturuyordu. Orada görünmemden itibaren her nereye gidersem büyük bir onurla! karşılandım. Hemen hemen yazın geri kalan kısmında ve zaman zaman daha sonra da devam etti bu hakaret; ve söylememe gerek yok sanırım bir daha Gürcü toprağına adım atmadım. 1990'ların başında iki yayıncı bana ulaşarak Gürcü grameri yazmam konusunda istekte bulundular. Benim Gürcüstan ve Gürcülerle olan bağım kopmuş gibi göründüğünden (1975 - 89 yıllarında edindiğim arkadaşlarımdan hiçbiri 1989 yazındaki olaylardan sonra benimle bir şey yapmak istemediğinden) bu işi almamayı ve gelecek yıllarda Mingrel ve Abhazca üzerine araştırmalara devam etmeyi düşündüm. Fakat 1995 - 96'da 'Gürcüce. Başlangıç Seviyesindekiler İçin Dilbilgisi' , 'Gürcüce Dilbilim Yapısal Referansı', 'Gürcüce Okuyucusu' yayınlandı. 1988'de 'Abhazlar. El Kitabı' Curzon Press için yayına hazırladım ve eşimle birlikte Amerika'da 'Abhaz Gazete Okuyucusu''nu yayınladık. Günün birinde Abhaz Dilbilgisi'ni yazmayı umut ettiğimden materyalleri okurken rastladığım Abhaz halk hikayelerini tercüme ediyorum sürekli. Ayrıca Abhaz versiyonundaki Nart Destanı'nın çevirisi üzerinde de çalışıyorum. Sıklıkla Abhazya'daki siyasi durum hakkında yazı yazmam ya da konuşma yapmam isteniyor. Cumhurbaşkanı Vladislav Ardzınba da Gürcülere karşı kazanılan zaferin ardından (!992 - 1993) Abhazya Fahri Konsolosu olarak görev yapmamı teklif etmişti. Büyük kızım, Cambridge Fransız ve Alman Dilleri'nden mezun oldu geçen yaz ve şu anda yurt dışında İngilizce öğretiyor. Hepimiz Abhazya ve Kafkasya'daki olayları yakından takip ediyoruz ve bölgeyi üzüntüye boğan anlaşmazlıkların biran önce çözülmesini umut ediyoruz. İnsanlar bir şekilde birbirlerinin dillerine ve kültürlerine saygı duyarak yaşamayı öğrenmek zorundalar. Ayrıca, elbette ki bütün insanlar kendi öz dillerine de saygı gösterip, onun daima yaşaması için her şeyi yapmalılar. Bir kere dil öldümü, 1992'de Ubıh Dili'nin ölmesi gibi, onu tekrar hayata döndürmek imkansızdır. Henüz Çerkesçe ve Abhazca'nın hem Kafkasya'da hem de Yakın Doğu'daki diaspora ülkelerinde kardeş dil Ubıhça gibi unutulmasını engellemek için zaman var. Umut edelim ki gelecek, Kafkasya'ya barışı tekrar getirsin ve bölgenin içinde bulunduğu durum onun çok dilli özelliğinin yeniden yeşermesine imkan tanısın.+''+B. George Hewitt

Hint-Avrupalı Hititler’in Kafkasya ve Anadolu Macerası

Nart: Bize kısaca kendinizi tanıtır mısınız? 1985'den beri, Doğu Anadolu'nun, fazla bilinmeyen bir dönemiyle, MÖ ikinci bin yıllarla (özellikle de Protourartu) bağlantılı kültürlere dair arkeolojik belgelerin izini sürmeyi kendine iş edinmiş arkeologum. Doğu Anadolu-Kafkasya-Orta Asya Tunç Çağları uzmanıyım. Lisans eğitimim Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Hititoloji Anabilim Dalındandır. +''+ Bu süre içinde Eski Çağ Tarihi, Latince ve Önasya Arkeolojisiyle ilgili formasyonlar edindim. Master tezim (Erzurum Çevresinin Protourartu Yerleşme Birimleri ve Seramiği) Erzurum Atatürk Üniversitesinden, Doktora Tezim de (Son Tunç-Erken Demir Çağında Doğu Anadolu ile Transkafkasya Arasında Gelişen Kültürel İlişkiler) Ankara, Hacettepe Üniversitesindendir. 1985'den, doktora tezimi tamamladığım 1995'e kadar, Doğu Anadolu'da başkanlığımda arkeolojik çalışmalar gerçekleştirdim. Bu gün uygulama aşamasına çoktan geçilmiş bulunan, başkanlığımdaki "Erzurum-Bulamaç Höyük Kazıları" , "Orta Asya'da Türk Kültürünün Arkeolojik Kaynakları, Türkiye-Rusya Federasyonu (Hakasya ) Ortak Arkeoloji Projesi, Orta Yenisey Vadisi (Güney Sibirya) Çalışmaları " ve "Tunç Çağları Avrasya Maden Endüstrisi, Kafkasya-Doğu ve Kuzey Anadolu Bölümleri Araştırmaları" başlıklı Kültür Bakanlığı ve TÜBİTAK-DPT projelerinin temeli, o yıllarda yapılan çalışmalarla atılmaktaydı. Bunlara ilave olarak, Rusya Bilimler Akademisi, Omsk Şubesi ve Omsk Devlet Üniversitesi başkanlığında başlatılan ve Türk Tarih Kurumu Başkanlığının tavsiyesi üzerine, Türkiye'yi temsilen katıldığım "Batı Sibirya'da Bulunan Türk Tarihi Eserlerinin Araştırılması" adlı uluslararası proje, bu gün mesleki faaliyetler alanında geldiğim son noktadır. Doktora sonrasında, formasyonum doğrultusunda (Kafkasya-Orta Asya arkeolojisi alanlarında faaliyet göstermek üzere) bazı üniversitelerden doğrudan teklifler aldım. 1996'da yapılan görüşmelerle şimdi bulunduğum üniversiteye 1997'de resmen atandım. Arkeoloji Bölümünün ve Kafkasya-Orta Asya Arkeoloji Araştırmaları Merkezi'nin kurulması da bu tarihleri izler. Türkiye üniversitelerinde –nedendir- hiçbir şekilde okutulmadığı, çalışılmadığı ve enstitülerde araştırma konusu edilmediği bir "bakir" alana itilmem ve oralara yönelik projeler içine sürüklenmemin tek nedeni, elbette yalnızca kuru bir "merak" ile sınırlı değildi; fakat "o topraklara", yani Kafkasya'ya olan etnik kökensel bağlılığımın da yakından ilgisi vardı. Ama yine de, Anadolu'yu, onun proto tarihini doğrudan ve önemle ilgilendiren Kafkasya arkeolojisini yapmayı kendine iş edinmek için bir sebep aramadan, Kafkasya kültürlerinin, özellikle de bölgenin Tunç Çağı madencilik sanatının, bölge üzerinden giren etnik göçlerin Anadolu kültürlerini nasıl ve nereye kadar etkilediğini öğrenmek, göçebe/yarı göçebe hayat tarzıyla yerleşik düzen arasında gidip-gelen bir "geçiş" bölgesi niteliğindeki bu toprakları, bu haliyle, kurumsal düzeyde tanımlama çabasına doğrudan girmek gerekir diye düşünüyorum. Arkeolojiden başka, müzikle de ilgiliyim. Her Kafkasya kökenli ailenin evinde bulunduğunu düşündüğüm "mızıka" bizde de vardı; büyüklerimizin (özellikle de bayanların) bu büyülü enstrümandan çıkarttıkları inanılmaz namelerin şaşırtıcı atmosferinde az bulunmadım, az etkilenmedim. Müzikle olan "ilgim", zaman zaman, örneğin geçtiğimiz yıl Danimarka'da yapılan Eurovision Şarkı Yarışması'nda, Türkiye'yi temsil eden şarkının, müzik ve aranjelerini yapıp, orkestrada piyano çalacak kadar alıp başını gidebiliyor. Nart: Kuzey Kafkasya bilindiği üzere tarih boyunca önemli bir kültür bölgesi olmuş. Siz Kuzey Kafkasya'yı dünya arkeoloji tarihi açısından nasıl değerlendiriyorsunuz? Avrupa ve Ön-Asya Tunç Çağlarının gelişiminde ciddi boyutlarda rol oynamış Orta Asyalı (ve/veya Avrasyalı) kültürlerin, türlü etnik grupların batı ve güneye sürüklenişlerinde izledikleri önemli yollardan biri de Kafkasya üzerindendir. MÖ üçüncü ve ikinci bin yıllarda, Asyalı ve Hint Avrupalı eneolit ve Tunç Çağı kültür gruplarının Anadolu'nun doğusu, güneyi ve kuzeyine yönlenen göçleri; ikinci bin başlarından itibaren, kuzeyli Srubnaya, kuzeydoğulu-doğulu Andronovo (ve Karasuk) gibi Orta Asya'nın dominant Tunç Çağı kültürlerinin nokta hedeflerinde ve aynı zamanda yer değiştirme hareketlerinde, bu hareketler içinde değerlendirilmesi gereken Hint-Avrupalı Perslerin, bin yılın ortalarından itibaren İran'a girişlerinde kullandıkları yol ve/veya doğrudan hedeflenen noktalar yine Kafkasya toprakları olmuştur. Kafkasya bu uzun tarih serüveninde çok şey görmüştür; ancak tutucudur, etkilenme süreci yalnızca, o da çok genel anlamdaki "melez" tanımlamasıyla sınırlıdır. Kalıcı-geçici, barışçıl-savaşçıl, güçlü-güçsüz, çok farklı kültürlere mekan olduğu halde Kafkasya, bu hengame içinde sanatsal özünü mümkün olduğunca muhafaza edebilmiştir, hatta bu yönüyle çevre kültürleri bile etkilemiştir. Örneğin, madencilik sanatındaki ağırlığı, özellikle de Son Tunç-Erken Demir Çağlarında Doğu ve Kuzey Anadolu kültürlerinde, İran'ın bir kısmında ve -üstünde pek durulmuyor ama- Hitit madenciliğinin bazı detaylarında, şu ya da bu şekilde, ancak mutlaka hissedilmektedir. Kafkasya bu haliyle, batıya sadece geçit veren bir "önemli kavşak" konumundan öte, kuzeydeki Kuban nehri bölgesinde sahip bulunduğu zengin bakır kaynaklarıyla, onları akıl almaz zengin şekillerde işleyen demircisiyle, özellikle de Maykop, Kostromskaya, Gagri, Pitsunda, Eşeri gibi kültür bölgelerine ait madeni eserlerde görüleceği gibi, madencilik sanatında "özgün stilini" yaratmış bir geleneğe sahip idi. Doğu'da, Urallarda bulunan kalay imkanını çok iyi kullanan ünlü "Altaylı Demirciler" , başka bir ifadeyle Andronovo ve aynı zamanda Karasuklu maden ustaları, batıda, Karpatların sunduğu aynı fırsatları değerlendiren Halstatlı, Srubnayalı, Fatyanovolu ve diğer Doğu Avrupa Tunç Çağı kabilelerinin yarattıkları madencilik sanatına has özelliklerin neredeyse hepsi, bir şekilde bu topraklarda, Kafkasya'da özümsenmiştir; çünkü bahsedilen bu kültür grupları bu topraklara şu ya da bu amaçla, ama en az birer kere gelip-geçmiştir. Bu gelişim içinde, genel olarak bir "melez" kültürden söz ediliyor olsa da, eski Kafkas halkı, Tunç Çağlarında, örneğin Koban tipli zengin süslemeler içeren emsalsiz güzellikteki balta ve diğer silahlarında, Kafkasya'ya özgü bazı altın-gümüş takılarında ve diğer madeni ürünlerindeki detaylara bakılırsa, kendine özel sanat tarzını ortaya koyduğu açıkça görünür. Toprakları, doğal kaynaklarından başka, savunmaya yönelik mükemmel arazi şartlarına, sayısız akarsulara, otlak alanlara ve inanılmaz zenginlikte bitki örtüsüne sahiptir. Ve bu haliyle elbette batıya sadece geçit veren bir "önemli kavşak" konumundan ötedir Kafkasya'nın anlamı Tunç Çağlarında, Demir Çağlarında. Hep o nedenlerle, sonuna kadar savunuluyorken hariçten "işgal etme" isteklerini; topraklarına kök salmış halkına rağmen "o"nu "alma" dürtülerini; hep savunmaya yönelik bir hayat tarzı benimsemek durumunda kalındığından olmalı, sert tabiatlı elbette, belki biraz tutucu, toprağını yaban gözden "kıskanan" gerçek sahipleri dururken "sahiplenme" içgüdülerini yabancının, körüklemiş durmuş yüz yıllardır Kafkasya. Tıpkı bu gün olduğu gibi. O nedenledir ki, bu gün hangi bakımlardan ne kadar önemliyse, dün de o bakımlardan o kadar önemliydi, hatta çok daha fazlasıyla. Nart: Kuzey Kafkas Kültürü ve Tarihi ile Anadolu ve Mezopotamya kültürleri arasında bir bağ var mıdır? Varsa bunun niteliği tam olarak ne şekildedir? Elbette, Yakın Doğu, Kafkasya, Orta Asya kültürleri arasında bağlar hep vardı. Bu gün Doğu Anadolu'nun yüksek yaylasını çalışan arkeologlar -Kafkasya kültürlerine atıflarda bulunsunlar bulunmasınlar- iyi bilirler ki, özellikle de Erzurum-Kars bölgesi, hiç değilse MÖ dördüncü bin yıldan Urartu dönemine (MÖ 9.-7. yy) kadar Kafkasya'nın bazen bir parçasıdır, bazen komşu kültür bölgesi olacak kadar Kafkasya'yla içli-dışlıdır. MÖ ikinci bin yılda, Doğu Anadolu'da bu "içli-dışlılığa" tanık olan sayısız seramik ve madeni buluntuların yanı sıra kuzeyde, Artvin'den itibaren, kıyı şeridini izleyerek Tokat-Amasya-Çorum bölgesine, yani Hitit çekirdek alanına doğru uzanan "Karadeniz sahilinde", Kafkasya'nın ilgi alanına doğrudan dahil bir "hat" söz konusudur. Bu hat boyunca, Kafkasya Son Tunç-Erken Demir Çağı kültürlerini temsil eden ve/veya o kültürden aldığı derin etkiler sürecinde detayda yerel özellikler ihmal edilmeden üretilmiş, dağınık durumda pek çok madeni silah-araç-gerecin varlığı bilinmektedir. Tarihsel anlamda pek çok şey demek olan bu çoğu tesadüfi buluntu topluluğu, aynı zamanda, o bölgede o yönde programlanacak yüzey araştırmaları ve onları izleyecek kazılar neticesinde ele geçirilebilecek muhtemel malzemenin niceliği-niteliği hakkında önemli bir ölçü sayılmalıdır ve o nedenle de nicelikçe küçümsenmemelidir. Ortada olanlar ve onların çağrıştırdıkları bu "silahlar"ı kullananlar da elbet onların üreticileri, yani sanatçıları, ne ki söz konusu kültürün temsilcileriydiler. MÖ ikinci binin ikinci yarısına ait olan bu silahların sahipleri, Hitit yazılı kaynaklarına göre, Karadeniz sahillerinde at koşturan, yarı göçebe hayat süren, hayat tarzlarına uygun biçimde savaşan, Yukarı Şehir 'in tapınaklarını sürekli yağmalayan, zaman zaman Hitit Devletini ciddi anlamda tehdit eden ve nihayet Hitit İmparatorluğunun yıkılmasında büyük rol oynamış Kaşkalı Düşman'dan başkası olmamalıydı. Kendilerine "Kaşkalı" denilen bu yarı göçebe grup, MÖ üçüncü bin yıldan itibaren Kafkasya üzerinden Doğu ve Kuzey Anadolu'ya fasılalarla giren savaşçı kabilelerin, Karadeniz bölgesinin bir bölümünü kendi hayat anlayışları ölçüsünde yurt tutmuş ve Hitit İmparatorluk döneminin sonuna dek bölgedeki varlıklarını sürdürmüş bir kolu olmalıydı. Hitit madenciliği üzerindeki Kafkasya "izleri" de, muhtemeldir ki bu ezeli "düşman"ın aracılığıyla geçmeydi. Kafkasya (özellikle de Kuzey Kafkasya madenciliği ile ilgili) kültürlerini bu uzak bölgelere taşıyanlar da bu kabilelerden (belki Kaşkalılar, belki de adları tarihe karışmış diğer pek çoklarından) başkası değildi. Diğer taraftan, Ege ürünü kimi süs objeleri, Mezopotamya kökenli bazı cam ve madeni buluntular (örneğin, Merkezi Kafkasya'daki Hocalı Mezarlarında keşfedilmiş, üzerinde Asur Kralı I. Adad-Nirari'nin adı yazılı bakır boncuk), aynı bölgenin Faskau - Kumbulta bölgesinde ele geçen İran geleneğinde yapılmış kimi bronz objeler vs, bu dönemde, Kafkasya'nın yalnızca Anadolu ve Mezopotamya ile değil, aynı zamanda Ege ve hatta çok daha uzak noktalarla da bağlantıları olduğu söz konusuydu. Görünen o ki, bu bağlantılar, -Doğu ve Kuzey Anadolu'yla ilgili kimi istisnalar hariç- büyük ölçüde ticari ilişkiler sürecinde gerçekleşmiş, dolayısıyla kültür etkileşimleri de bu düzeyde bir yön takip etmiştir. Bilinir ki, kültürlerin farklı iklimlere sürüklenmeleri, oralarda özümsenmeleri, başkalaşımları-değişimleri veya ırak noktalarda uzun vadeli kabullenilmeleri, ticari münasebetlerle değil, ancak kalıcı "kitlesel halk göçleriyle" açıklanabilirler. İşte böylesine bir "halk hareketi",MÖ üçüncü binin sonlarında, Kafkasya'dan başlayıp güneye doğru yönelen ve Filistin'e kadar uzanan bir hat üzerinde izlenmektedir. Arkeolojik belgeler gösteriyor ki, Erzurum-Kars yaylasını da kesinlikle içine alan Kafkasya bölgesinden yola çıkan, muhtemelen o toprakların yerli halkları veya, oradaki kültürü her hangi bir şekilde özümsemiş halk gruplarından oluşan muazzam bir göç kabilesi, anılan tarihlerde tüm Doğu Anadolu'yu kat ederek, kilometrelerce uzaklıktaki Filistin'e ulaşmıştır. Onları neyin bu göçe zorladığı kesin olarak bilinmeyebilir; bunun bir ya da birden fazla nedeni olabilir; artan nüfusun baskısı ve yeni otlaklar, topraklar, yeni barınma alanları keşfetme zorunluluğu, en mantıklısı da "bir ekolojik felaket" veya buna benzer pek çok zorlayıcı nedenler. Bu çok da fazla önemli değildir, ancak, açık ve net olarak biliniyor ki, bu göçlerin birinci elden tanığı "Karaz Kültürü"nün simgesi "Karaz Seramiği"dir. Güney Kafkasya'da, daha yoğun olarak da Erzurum-Kars bölgesinde karşılaşılan bu tür seramik, MÖ üçüncü bin yılın sonlarında Filistin'e ulaşmış ve bu tarihlerle beraber Fırat'ın doğusunda kalan Anadolu topraklarının hemen hemen her noktasında, Batı İran'da dahil olmak üzere MÖ birinci binin ortalarına kadar geniş alanlarda mevcudiyetini muhafaza edebilmiştir. Belli ki köklerini Kafkasya topraklarından alan bu kültür unsurlarını oralara sürükleyenler, o kültürü o topraklarda yaratan-yaşayan, ancak nedendir bilinmez -belki bir ekolojik felaketti, kuraklıktı belki de- yurtlarını terk edip, göçmen kuşlar örneği gözlerini güneye, sıcak iklime, verimli topraklara çevirmiş halk yığınları; onlar, büyük bir ihtimalle, Karaz kültürüyle özdeşleştirilen halklardı, yani Hurriler. MÖ üçüncü bin yılın ikinci yarısından itibaren Kuzey Mezopotamya'daki özel adlarından tanınan, Subarilerle aynı etnik kökene bağlanan Hurriler, Doğu Anadolu'nun kayıtlara yansıyan en eski halklarından biri olarak, bölgedeki etnik egemenliğini Demir Çağlarının sonuna kadar korumuştur. Hurri yayılım alanı, güney Kafkasya'dan itibaren, güneyde Hama'dan Hanikin'e (Kerkük'ün güneydoğusuna) dek uzanmaktaydı; güneybatıda Toros eteklerine, Kilikya bölgesine ulaşıyordu. Hurri halkı, ne İran'daki Persler gibi Hint-Avrupalı, ne de Mezopotamya'daki Sümer-Akad-Asur halkı gibi Semitik ırklardandı. Dilleri aglutine, eklentili (iltisaki) idi. Yani kelime sonuna peş peşe gelen eklerle cümle anlam kazanıyordu. MÖ ikinci bin yılın ortalarından itibaren Kuzeydoğu Anadolu siyasi yapısına damga vuran Hayaša Krallığını oluşturan halkların konuştukları dilin ne olduğu konusunda (bir iki yönetici adı dışında) hiçbir somut veri mevcut değildir; bunun yanı sıra Hayaša Krallığı dahil, bu döneme ait yani Protourartu süreci diye ifade ettiğimiz bin yılın kabaca ikinci yarısında, yer ve şahıs adlarından Hurri halkının egemen olduğunu bildiğimiz bu bölgelerde, genel anlamda Hurrice konuşulmadığına işaret edebilecek tek bir ize de rastlanmamıştır. Ancak hemen sonra, yani MÖ dokuzuncu yüz yıldan itibaren, bölgedeki Urartu halklarının konuştukları dilin, Urartuca'nın biz, Hurrice kökeninden gelen bir lisan olduğunu iyi biliyoruz. Bu durumda, Protourartu halkının da (Hayaša ve Dayaeni ve komşu diğer siyasi birlikleri etrafında toplanan ve daha sonraki Urartu kültürünün temelini oluşturan halklar) muhtemelen ya Hurrice ya da Urartular gibi aynı kökten gelen dil veya dilleri konuştuklarını düşünmek durumundayız. Özünü Kafkasya topraklarından alan Karaz seramiğinin, Filistin'de, birden bire, kökensizce ve yabancı bir unsur olarak ortaya çıkışıyla, erken Hurri halklarının bu bölgelerde görülmeye başladığı tarihler aynıdır, yani MÖ üçüncü binin sonları; eğer bu bir tesadüf değilse ve özellikle de ikinci binin ikinci yarısından itibaren, Güney Kafkasya ve Batı İran dahil, tüm Doğu Anadolu'da pek çok yer ve şahıs adlarının Hurri kökenli olduğu dikkate alınırsa, Karaz kültürünü büyük göç dalgalarıyla güneye taşıyan halk topluluklarının Kafkasya'dan çıkan Hurriler olduğuna hükmetmek elbette zor değildir. Nart: Kuzey Kafkasya ve Anadolu açısından Hint-Avrupalıların belirleyici bir rol oynadıkları tezini nasıl değerlendiriyorsunuz? Mesela Maykop kültürünün yaratıcılarının Hint-Avrupalılar oldukları görüşü doğru mudur? Başta söylenmelidir ki, "Hint-Avrupalı Hitit halkı" nın ve onların "sanatları"nın, ne Kafkasyalı usta madencilerin yarattığı özgün Koban kültüründe ve ne de köklerini neolitik Çatalhöyük'ten alan geleneksel yerli Anadolu kültürleri içinde "etkili" olduğu konusu sanıldığı kadar "net" değildir. Net olan bir şey varsa, Orta Anadolu'da Hititler tarafından kurulmuş gerçek Hitit merkezlerinin parmakla sayılacak kadar azlığıdır. Onların Anadolu'ya gelmesiyle birlikte, Anadolu'nun geleneksel sanat anlayışlarında önce durulma sonra da giderek açıkça görülebilen bir gerilemenin izlenebildiğidir. O nedenle bu soruyu, "Hititler"in Anadolu'ya hangi koşullarda geldiğini, Anadolu'daki varlığının ne demek olduğunu çok kısaca açarak yanıtlamak istiyorum. MÖ üçüncü binin başlarından itibaren artan nüfusa paralel olarak, gelişen ticari münasebetler, üretim patlaması neticesinde artı değerin fırlaması, doğal kaynaklardan maksimum düzeyde yararlanabilme durumu, Erken Tunç Çağı Anadolu popülasyonunun "refah" düzeyinin ciddi anlamda artışını getirmiştir. Bu dönemde, örneğin Orta Anadolu'da, her 10 höyüğün sekiz-dokuzunda mutlaka Erken Tunç Çağı yerleşmeleri vardır (Neolitik, Kalkolitik ve/veya Son Tunç Çağında bu oran neredeyse 1 bile değildir). Köy, kasaba, kent niteliğindeki bu büyüklü-küçüklü çok sayıdaki yerleşmeler, Erken Tunç Çağında Anadolu'nun siyasi-sosyal yapısını da oluşturuyordu: Muhtemelen barış içinde yaşayan, her biri ortalama 1500-2000 nüfuslu zengin-huzurlu "şehir beylikleri". Yaklaşık olarak bin yıl (MÖ 3000-2000) boyunca bu böyle gider. Üçüncü binin sonlarında, hiçbir şey eskisi gibi değildir; güçlü "beylikler" daha da güçlenir, yakın çevredekilere hükmeder, egemenlik alanlarını genişletirler ve böylece bölgenin siyasi yapısı da farklılaşmaya başlar; büyük ticaret ve moda merkezleri ve onların etrafındaki küçük kasabalar, köyler. Ticaret öylesine büyür ki, örneğin MÖ yaklaşık 2000-1750 yılları arasında, yani Asur Ticaret Kolonileri Çağı (ATKÇ) denilen dönem boyunca Asurlu tüccarlar sadece bu merkezlere sık-sık gelip-gitmekle kalmazlar, kentin çevrelerinde kendi "şehirlerini" kurarlar, burada evlenirler yurtlanırlar, ticaretse alır başını gider. Anadolu insanı ATKÇ 'nda, en iyisini yer-içer, en kalitelisini giyer-kuşanır, en güzel yerlerde konaklar ve sanatının da en üst noktalarında üretim yapar durur. İşte Hitit kabilelerinin MÖ üçüncü binin sonlarında yavaş yavaş Anadolu'ya girmeye başladıkları dönem, barış içinde sürüp giden bu "hayat"ın da, teknik olarak sonu olur. Birkaç yüz yıl içinde toparlanan ve Merkezi Anadolu'daki önemli şehirleri, yıl-be-yıl, tek-tek, "gece baskınlarıyla" kuşatan, yakıp-yağma eden bu Hint-Avrupalı gruplar, eskiden yakıp lanetledikleri (önemli bir ticaret merkezi ve stratejik öneme sahip olan) Hattuş karumu etrafında toplanıp krallıklarını kurarlar. Bu tarihlerden itibaren bölgede şu değişimler yaşanır: Barış içinde bir arada yaşayan beylikler düzeni, yerini, gücünü askeri zorbalıktan alan merkeziyetçi krallığa bırakmıştır; bu dönemde büyük şehirlerin neredeyse %70'i, neredeyse bin yıl bir daha yerleşilmemek üzere terk edilmiştir, refah düzeyi hiçbir zaman eskisi gibi olmamıştır; doğal olarak sanatta da ciddi bir gerileme kaydedilmiştir; tüm bu olumsuz gelişmeler yaşanırken askeri alanda inanılmaz başarılar elde edilmiştir; hemen hemen tüm Anadolu ve Ege savaşlarla, antlaşmalarla itaat altına alınmış, "İmparatorluk" toprakları belli bir tarihte Mısır'a kadar genişletilmiştir. Bin yılın sonlarındaysa, tarih "tekerrür" etmiş, kendilerinden daha savaşçı daha zorba diğer kavimlerin baskıları altında ezilip yok olmaktan kurtulamamıştır. Hititler, yukarıdaki gelişmelere bakılırsa, "sanatçı" dan çok savaşçı bir yapıya sahiptir. Her ne kadar "Hitit Sanatı" diye her fırsatta göklere çıkartılmaya çalışılıyorsa da, o sanat "Hititli" olmaktan önce "Anadolu"dur, yaratanlarıysa Hint-Avrupalı Hititler değil Anadolu'nun yerli halklarıdır. Yani, dünyanın en eski yerleşme yeri olan Çatalhöyük'ü yaşayan halk. Kaldı ki, Hititlerin somut varlık gösterdikleri dönem olan MÖ yaklaşık 1750-1200 arasında, var olan sanatsal birikim giderek "soy"undan, özünden çok fazla şey kaybetmiştir. Hele hele, İmparatorluğun son yıllarında, çok iyi bilinir ki, eskiden sanatsal çeşitlemelere boğulan belli objeler, kap-kaçak vs, o gün, ancak ihtiyacı karşılayan, ikinci-üçüncü sınıf el işçilikleri yansıtacaktır. Hititlerin övünülecek nitelikteki başlıca becerileri, bizzat kendileri tarafından kurulmuş olan şehirlerin planlarında gizlidir. İşte gerçek "Hitit sanatı", muhteşem taş işçiliğinin de sergilendiği, surlar, potern (gizli yer altı geçidi) ve dini yapıların inşasında ortaya çıkar. Ancak bunlar daha çok kent savunma sistemleriyle ilgilidir ve onların askeri alanlardaki becerilerinin ürünleri olmaktan öteye gitmezler. O halde, Hititler büyük bir ihtimalle, Anadolu halkının geleneklerine yabancı olan, başka diyarlardan gelerek buraları yurt tutmuş farklı bir kavimin üyeleriydi. Eğer bu doğruysa, onlar, gelirken beraberlerinde, Hint-Avrupalı dilleri ve askeri zorbalıklarından başka, beraberlerinde kendilerine ait hiçbir şey getirmediler. Onlar, adları kayıtlara yansımış-yansıyamamış tüm Anadolu halklarınca dini, hukuki, edebi, mitolojik, astrolojik, tıbbi ve el sanatları alanlarında ortaklaşa yaratılmış zengin Anadolu kültür mirasının üzerine kondular. Onları yaşadılar. Görüldüğü gibi, Hititler tarih boyunca yerli Anadolu kültürlerin yalnızca mirasçısı olmuşlardır ve bu görünüşüyle Kafkasya kültürlerini şu ya da bu şekilde etkilemiş olmaları zaten matematiksel olarak ihtimal haricindedir. Ayrıca, Kuzey Kafkasya Tunç Çağı kültürlerinin yaratıcılarını, o toprakların gerçek sahipleri olan sanatkar proto-Adıge halklarının köklerinden soyutlamak mümkün de değil gibi görünmektedir. Yüksek Maykop kültürü, tamamen Orta Asya Tunç Çağı kültürlerinin içeriğinde gelişen ve özgün Kuzey Kafkasya stilini açık biçimde yaratmış bir yerli Kafkasya kültürüdür. Bu birikim üzerinde eğer ille de başka bir dominant kültür etkisi aranacaksa, bu kesinlikle Hititler olmamalıdır. Ayrıca, prehistorik Maykop kültüründen başka, genel anlamda Kafkasya'nın dört bir yanında, Kayakent - Horocoyev, Koban, (Koban-Kolhidik), Hocalı-Gedebey, Merkezi Transkafkasya, Verhnyaya - Rutha gibi zengin Tunç Çağı kültürlerini yaşayan Kafkasya halkının, ne olduğunu tam olarak bilemediğimiz Hitit "sanatı"ndan değil, tam tersine Hititlerin asıl Kafkasya halklarının sanatlarından öğrenecekleri pek çok şey olmalıydı diyoruz. Ve gerçekte onlar Kafkasya madenciliğinden pek çok da şey öğrendiler. Bu hususta söyleneceklerin tümü bunlardan ibaret değildir elbette; ve öyle zannediyorum ki önümüzdeki günlerde bu konular kendine daha geniş tartışma alanları bulacaktır. Anadolu'da ve Kafkasya'da durum budur ve Hint-Avrupalı Hititlerin bu kültürlerin gelişimlerinde belirleyici rol oynamadıkları da ortadadır. Nart: Anadolu'ya geçersek Hitit, Hurri ve Hatti dillerinin Kuzey Kafkas dilleriyle ilişkili olduklarını, hatta aynı kökenden geldiklerini belirten araştırmacılar var. Örneğin Hatti dilindeki aile, kabile, tanrı, yer adlarının bugünkü Adıge ve Abhaz dillerinde yaşadığı belirtiliyor. Bunu bilimsel açıdan nasıl yorumluyorsunuz? Hititlerin konuştukları dil Hint-Avrupa dil grubuna, ya da aynı temel grubun Hint-Hitit şeklinde özetlenen branşına dahil bir lisandır. Burada, Hitit dilinin ve/veya Kafkas dillerinin gramer yapılarını inceleyecek değiliz, fakat, transkribe-tercüme edilmiş bir Hitit metninin içeriğindeki dile dair değerlerin Hint-Avrupalı özellikler gösterdiğini tespit etmek için bir hititolog ya da dilbilimci olmak gerekmediğini, bu sorunu temel dil bilgisi bilgilerimizle basitçe çözümleyebileceğimizi vurgulamak isterim. Kafkasya dillerinden, konumuzla ilgili olduğu için veriyorum, Abhazca'ysa, Kafkasya dilleri grubu' na dahil bir lisandır ve bu iki lisan o nedenlerle birbirleriyle aynı kökenden gelmezler. Öte yandan, az önce üzerinde kısaca durduğumuz Hurri dili, diğer Kafkasya dilleri gibi, Türkçe gibi aglutine (eklentili) bir dildir. Bu lisanlarda bir tek kelimeyle bir cümle oluşumu ifade edilebilir. Dil anlamını, kelime sonuna peş-peşe getirilen soneklerle kazanır. Urartuca da ve muhtemelen Protourartu halklarının genel anlamda konuştukları diller de, Kafkasya dil ailesi üyesi Hurrice'ye bağlı, onunla aynı köklerden gelen lisanlardı. Bu temel doğrular ışığında, Hititçe, Abhazca ve bu dille ilintili diğer günümüz Kafkasya dillerinin hiç biriyle kökensel bağlar içinde değildir. Son yıllarda kimi yazar ve/veya araştırmacılar, bu alanda çok ilginç fikirler öne sürdüler; Hititçe metinlerde geçen bazı orijinal yer ve şahıs adlarıyla da desteklenmek istenen bu görüşler özetle, dil ve kültürel birikim bakımından Hitit, Luvi ve Pala gibi Eski Anadolu'nun Hint-Avrupalı kavimlerinin, kimi ölçülerde Kuzey Kafkasya kültürleriyle (örneğin Abhaz dili ve kültürüyle) olan kökensel bağlılıkları yönünde oldu. Hatta daha da ileriye gidilerek, Hititçe, Palaice ve Luvicenin Hint Avrupalı diller değil, fakat doğrudan Abhaz dili olduğu iddia edildi. Nart dergisinin, 17. sayısında (Mart-Nisan 2000: 38-47) Ümit Özveri adına çıkan İlkçağdaki Anadolu adlı yazıda, bu konudaki genel görüşlerin bir özeti vardır. İyi niyetle yazıldığından en ufak bir şüphem yoktur ancak, konunun uzmanı olunmadığı için, benzeri diğer çalışmalarda düşülen pek çok teknik-tarihsel-etimolojik hatalar burada da tekrarlanmıştır. İlk ve en önemli hatalardan biri Hatti sözcüğü üzerine kurulandır. Bu sözcük ile "Adıge-Adıge" sözcüğü aynı kökten olabilir, deniliyor ve Hatti, "Hatukoy" boy adıyla karşılaştırılıyor. Hatti sözcüğü Hitit öncesi Anadolu Tunç Çağı kentinden biri olan Hattuš'tan gelir. Başlangıçta kendilerini Kuššaralı adamın soyu şeklinde kimliklendiren gerçek Hitit halkı bu adı, daha sonra başkent yaptıkları bu kentten, Hattuš'tan aldılar. Bilinen ilk Hitit kralı II. Labarna, "Hattuşalı (adam)" anlamına gelen diğer ve daha çok kullandığı adını (Hattušili) yine bu kentten almıştır. Yerli Anadolulu olan Hatti sözcüğünün Hint-Avrupalı Hititlerle hiçbir organik bağlılığı bu nedenle yoktur. Diğer taraftan bu yazıda, birer Hitit kenti olan Nerik ve Pala-Tummana adları, Urartu'nun başkenti Tušba, Güneydoğu Anadolu'daki Mitanni ülkesi ve Wašuqanni şehrinin adlarıyla Abhaz boy ve şahıs adları karşılaştırılmıştır. Karşılaştırmalar teknik olarak kendi içinde tutarlıdır. Ancak, böyle olsa dahi, bu tür benzerliklerin her yörede her dilde karşılaşılabilir türden olduğu dolayısıyla iki lisan arasındaki akrabalık derecesinin tespitinin bu şekilde mümkün olamayacağı, yöntemin kesinlikle bilimsel olmadığı, hatta bu tür beyanların veya "tespitlerin" bilimsel çevrelerde "tebessümle" karşılanabileceği hususları dikkatlerden kaçırılmamalıdır. Bir Doğu Anadolu-Kafkasya-Orta Asya Tunç Çağları uzmanı, ayrıca bir filolog olarak, dil-etnik köken-kültür bağlantıları gibi son derece hassas alanlarda "uzman" düzeyinde olmayanların kesinlikle dolaşmaması gerektiğini tavsiye ediyor, o alanlarda atılacak her adımın sorumluluğunu sadece "o adımı atan"ı değil, aynı zamanda konuyla doğrudan veya dolaylı olarak ilgili tüm fertleri, örgütleri ve yığınları da bağlayacağı gerçeğini anımsatarak, bu yönde yapılacak çalışmaların kurumsal platformlarda, belli programlar dahilinde, mutlaka uzmanlardan oluşan komisyonlarda, belki kılı kırk yararak ortaya konulacak yön ve hedefler çerçevesinde geliştirilmesi gerektiğini bilhassa vurgulamak istiyorum. Nart: Sonuç olarak, çok merak edilen genel bir soruyla konuyu toparlamak gerekirse; bugünkü Adıge, Abhaz ve diğer bazı Kuzey Kafkas halkları eski çağlarda yaşamış olan Mezopotamya ve Anadolu kültürlerinin yaşayan akrabaları ya da kültürel / linguistik mirasçıları olarak kabul edilebilir mi? bu çizgide yapılan araştırmaların bilime katkısı ne şekilde olabilir? Hititlerin konuştukları ve onu çivi yazısıyla karakterize ettikleri dilleri hiç şüphe yok ki Hint-Avrupalı idi. Elbette, her dilde bulunduğu gibi, Hititçe'de de, yazılı metinlerde görüldüğü gibi yabancı kelimeler bulunmaktaydı; ancak bunlar o dilin ne olduğuyla değil, fakat onu yazan katibin ne kadar iyi yabancı dil, yani Hurrice, Akadca, Protohattice bildiğiyle ilgili ayrıntılardır. Akadça o günün uluslararası yazışma dilidir, Hurrice dinsel terminolojiyle ilgili, Sümerce gelenekselliği olan lisanlardır ve katipler bunların tümünü iyi bilmekteydiler, yeri geldiğinde de onları belli kural ve gelenekler çerçevesinde, metinlerde kullanırlardı. Tıpkı günümüzde de olduğu gibi. Bundan başka, Hititlerle ilgili bazı yer ve şahıs adlarının tam karşılıkları ya da benzerleri bu gün Abhazca'da var olabilir; hatta bu sözcükler onlara doğrudan Hititler'den de geçmiş olabilir ancak bu durum iki dilin akrabalığını göstermez. Bu konuda, eğer zorlama olmazsa varılabilecek son nokta şudur: Hint-Avrupalı Hititler, yabancı bir halk olarak (tıpkı Hint-Avrupalı İranlıların atalarının MÖ ikinci binin ortalarında Kafkasya üzerinden İran'a girdikleri gibi), gerçekten Kafkasya üzerinden girmişlerse Anadolu'ya, geçiş yolu üzerinde yer alan Kuzey Kafkasya'da belki de bir süre kalmış olabilirler. İşte bu "kalış" belki de söz konusu edilen bu dil etkileşiminin nedeniydi. Eğer Kuzey Kafkasya dillerinde "Hititçe sözcüklere" rastlanıyorsa, kanımca bu, o iki dili konuşan halkların bir süre bir arada yaşamış olmalarından kaynaklanmış olabilir. Kafkasya dillerinin Hitit diliyle olan "ilişkisine" gelince. Kimi Hint-Avrupalı özellikler gösteren (Asetince gibi) lisanlar ayrı tutulursa, Kafkasya dillerinin, örneğin Abhazca'nın Hint-Avrupa dilleriyle hiç bir şekilde bağlantısı yoktur. Başka türlü söylersek, Abhazca Hititçeye (ve/veya Luviceye ya da Palaice'ye) benzemez; bu iki lisan, farklı iki dil ailesinin üyeleridir; aynı zaman ve mekanlarda konuşulmuş oldukları düşünülse dahi biri diğerinin "arkaik" şekli filan asla olamaz, dolayısıyla bunları birbirlerine yaklaştırmaya çalışmak da zorlama olur ve bu da bilimsel değildir. Ayrıca, tamamen kişisel düşüncelerim olarak, Tunç Çağları boyunca, madencilikte ve diğer alanlarda sahip olduğu kendine has sanat anlayışlarıyla tarihe damgasını vuran yüksek Kuzey Kafkasya kültürlerinin yaratıcılarının, belli ki gücü temelde askeri zorbalıktan gelen, mirasını devraldıkları zengin Anadolu Tunç Çağı kültürünü, var oldukları zaman aralığının sonunda adeta "eriten" ve bu yönüyle "sanatı" tartışılır bir topluluğa "dil bağıyla" bağlanma isteğinin mantığını anlamıyorum; mantığı, bilimselliği olmayan bir yöntemle üstelik. Bunun yanı sıra Hurri dili konuşan halklar, az önce ifade ettiğimiz gibi, büyük bir ihtimalle Kafkasyalıdır. Nart: Verdiğiniz bilgiler için size teşekkür ediyoruz. [ Röportaj: Argun Başkan ]+''+Argun Başkan

Yura Kalmıkov

'bir davaya bağlanmak bir söz değil, bir eylemdir.' Jean Paul Sartre Kültürün devamının ve globalleşme ile birlikte yaygınlaşan yıkıcı ve olumsuz değerlerin nihai çözümü dönüştür ve/veya dönüşçülüktür. Diasporada gerçekleştirilecek her hareket ve eylemde gerçekten samimi olundukça bir gelişme kaydedilebilir. Dünyanın bu yapısı içerisinde samimiyetten uzak, yapay ve kendi çıkarını önde tutan zihniyet ancak toplumsal gerileme ve insani değerlerinin yok olmasına çaba sarf etmiş olur. +''+ Demokrasi, herhangi bir grubun veya partinin işi değil, demokrasi, insanların bakış ve hareketlerinin özellikleri, ülkede demokratik kuruluşlar, yaşadığımız politik havadır. Yura Kalmıkov Çerkeslerin, diasporada yaşamakta oldukları yaşam dinamiği içerisinde, dönüşe yönelik yapı ve günü kurtarma çabasından uzak hareketler istenilen güzel günlerin özlemini samimi olarak dile getirir. Tabii ki, bu yapılarda yer alacak olan insanlar bir elin parmağını geçmeyecek ve her türlü boyunduruğun altına halkın adına girecektir. İnsanların kültüre ait olan, yani bizim olan öğeleri yaşatabilmek için bunca bir çaba içerisinde bulunurken zamanın bu acımasızlığına karşı insani gayretin önemi büyüktür. İşte bu yazıda da bu gayreti göstermiş olan, Yura Kalmıkov'dan bahsetmek istiyorum. 1 Ocak 1934 tarihinde Stavropol Eyaleti Çerkesk Şehrinde doğdu. 1949-1952 yıllarında Çerkesk Sağlık Orta Meslek Okulu'nda okudu. 1957 yılında Leningrad Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdi. İki yıl Habeza, Stavropol Eyaleti'nde hakim olarak görev yaptıktan sonra yeniden eğitimine devam etti. 1963 yılında Stavroplol Hukuk Enstitüsü'nde doktora tezini verdi. 1989 yılında Saratov seçim bölgelerinden birinden SSCB milletvekili adayı oluyor ve zor rekabete rağmen seçimleri kazanıyor. SSCB Yasama ve Hukuk Komitesi Başkan Yardımcısı ve daha sonra bu göreve başkan olarak seçiliyor. 1990 yılında mülkiyet kanunları hakkında SSCB Kanunu, SSCB ve Cumhuriyetlerin Mevzuatının esasları, hazırlanmasında görev alır. RF Devlet Başkanı nezrinde Özel Hukuk Araştırma Merkezi Kurul Başkanlığı ve daha sonra okulun Rektörlük görevini üstleniyor. SSC Fahri Bilim Adamı (1991), RF Fahri Hukukçusu (1994) gibi büyük ödüller aldı. Yuri Kalmıkov, Rusya ve dünya çapında bir politikacı, bilim adamı, devlet adamı ve aydındı. Bizim siyasetçi olarak bildiğimiz, halktan uzak yaşayan ve çıkarlarını halkın çıkarlarından önde tutan zihniyetin aksine, Yura Kalmıkov, temiz bir politikacı ve ahlaki değerlerin siyaset sahnesine nasıl aktarılacağının en güzel örneklerini, Çerkes ve dünya toplumuna göstermiştir. Söz değil, iştir insanın aynası derler ya, Kalmıkov Yura da bu sözün doğruluğunun bir göstergesidir. Zamanın dağılmışlığa olan etkisinde birleşme çabasında olan, özgürce yaşama çabalarının bireysel çabalar ile değil de, toplumsal hareketlilik ile, bunun başarılması gerekliliğini savunmuştur. Yura Kalmıkov bu bağlamda Dünya Çerkes Birliği'nin kuruluşunda görev almış ve 3 dönem bu kurumun başkanlığını yürütmüştür. Asırlar, çağlar geçti, bir devletlerin yerlerini diğerleri aldı, fakat bütün devletler için ortak bir talep var: düzenin sağlanması, devlet tarafından tespit edilmiş normlar çerçevesinde toplumun gelişmesi. Yura Kalmıkov Hukukun temellerini insan hürriyeti olarak kullanan ve medeni ahlakın oluşması için, tüm uğraşılarını sarf etmiştir. Dağılmışlığın günümüze kadar olan yıpratıcı etkisinin ileri ki yıllarda da gelişmesine engel olmak için, SSCB Parlamentosu'nda bölünmeye doğru gerçekleşecek olan kanun taslaklarına karşı çıkmış ve olumsuz gelişmeler karşısında da en samimi duyguları ile de gelinen noktayı halkın iradesine ters ve anayasaya aykırı olduğunu, temiz bir siyasetçi gereği çekinmeden dile getirmiştir. Ağustos darbesinden sonra oluşan anayasal karışıklılığı ortadan kaldırmak için çalışma arkadaşları V. Kudryavtsev ve S. Alekseyev ile birlikte yeni mevzuat oluşturulması için çalışmalarda bulunmuştur. HR> Profesyonel politikacı olmadım ve olamayacağım. Çünkü, insanlara inanırım, dobra dobra konuşurum ve özellikle hiyerarşilerde şüphe ile karşılaşılan fikir ve hareket özgürlüğüne sahibim. Yura Kalmıkov Bunca uğraşısına rağmen, öğrencilerine ders vermeye, anayasa ve medeni hukukun güncel problemleri ile ilgili kitap yazmaya ve dünyanın değişik ülkelerinde dağınık olarak bulunan halkını birleştirme çabalarını devam ettirmiştir. Yura Kalmıkov'u, kafamızda canlandırdığımız; siyasetçi kimliğinden olabildiğince uzak bir yapıda olan, milli meselelerde her zaman duyarlı ve kendisinin bu denli başarılı olmasını sağlayan; durumun ve yapıların çok ilerideki değişimlerini algılayabilme yetisine sahip olması, idi. Arkadaşı olan Yuri Ançabadze ise Kalmıkov'u; iyi anlamda ihtiyatlı bir politikacı, kritik durumlarda inisiyatif sahibi, halkın istek ve ihtiyacını çok iyi bilen ve onları en zor durum ve koşuda savunmaya hazır biri olarak görüyor. İnsan statüsü dediğim şeyi muhafaza etmek çok zordur. Politika, her şey dışında bir denemedir: birisini yoklamak istiyorsan hakimiyet ver. Yura Kalmıkov Zararlı bölünmelere karşı olan, saldırıya uğrayana destek verilmesi gerektiğine inanan Kalmıkov, Abhazya ve Çeçenya'da meydana gelen olaylara karşı sessiz kalmayarak, 1992 Eylül- Ekim aylarındaki Nalçik olaylarında, 1992 Ağustos ayında Gürcü-Abhaz savaşında Dünya Çerkes Birliği ve Khabardey Halkınını Kongresi'ni Abhaz halkına yardıma yönlendirdi. 7 Aralık 1994 tarihinde Çeçenya'daki gelişmeler karşısında, RF Adalet Bakanı ve RF Güvenlik Kurulu üyeliğinden istifa etmiştir. Bence bu hareket medeni cesaret ve halkına olan gönülden bağlılığının bir göstergesidir. Politikada ahlakın, insani ilişkilerde saygı ve sevginin her türlü yapısını içeren bir insandır, Yura Kalmıkov. Arkadaşı olan Yuri Basin, kendisinin samimiyetini ve insanca olan yaklaşımını bir hoş ve anlamı anısı ile dile getiriyor: "Bir gün kütüphanesinde çok kıymetli bir kitap gördüm, kitabı beğendiğimi, hayret ve hayranımı dile getirdim. Evinden direkt gara gittik, beni Alm-Ata'ya yolcu etti. Ben tren içindeyken bavulumu açıp o kitabı buldum. Bu olay konukseverliliğin bir niteliği ve misafir tarafından unutulması mümkün olmayan bir derstir." Yura Kalmıkov gibi insanlar her zaman örnek bir siyasetçi, örnek bir insan olarak anılacak kişilerdir. Aslında onları önemli kılan sadece politik kimlikleri değil, bu kimliklerini ne anlamda hangi işler için kullandıklarıdır. Dünya Çerkes Birliği kuruculuğu ve başkanlık görevlerinde yapmış olduğu ilerici hareketler ve eylemler, arkadaşları ve meslektaşları tarafından anıldığı gibi, onun yazmış olduğu anayasal değişiklikler ileri ki yıllarda da temel hak ve özgürlüklerinin günümüz politikasında önemli bir yer alacağıdır. Sanırım onun gelecekte de saygı ile anılacağının, -en üzücü olanı da budur ki onun gibi insanların bu dünya üzerine az geldikleri ve onun gibi insanlara her zaman ihtiyaç duyulacağıdır. Kendi halkımı idealleştirmek istemiyorum, fakat her normal insan gibi, onu severim, onun tarihinin kıymetini bilir ve gurur duyarım... Bence, bu his olmadan insan manevi temelini kaybeder, hayatta dayanağı bir şeyi olmaz. Ve başka halklara da saygısı olmaz. Yuri Kalmıkov +''+Rahmi Lale

Kafkasya Gezisinin Ardından

Kakfas Birliği Genel Merkezi'nden bir heyet Mart ayı sonlarında Kafkasya'ya giderek çeşitli inceleme ve görüşmelerde bulundu. Genel Başkanımız Sn. Muhittin Ünal ile gezinin amacı ve sonuçları üzerine beğeni ile okuyacağınızı umduğumuz bir röportaj yaptık. +''+ Nart: Kafkas Birliği heyeti olarak yakın tarihte Kuzey Kafkasya'ya bir gezi gerçekleştirdiniz. Gezi nereleri kapsıyordu, amacı neydi? Genel Başkan Muhittin Ünal: Bilindiği gibi 22 Aralık 1996 tarihinde yapılan Genel Kurul toplantısında, Kafkasya'ya yönelik program ve icraatımıza, Kafkasya'ya bizzat gidip, yerinde yetkililerle görüşüp, sağlıklı tesbitler yaptıktan sonra yön vereceğimizi söylemiştik. Seyahatin ana maksadı Kafkas Birliği'nin oluşumu ve amaçları hakkında yetkililere bilgi vermek, son seçimlerde yeniden seçilen devlet başkanlarını kutlamak, ve yakında vefat eden Dünya Çerkes Birliği Genel Başkanı için başsağlığı dilemek, yatırımcı işadamlarımızın can ve mal güvenliği sorunlarını gündem konusu yapmak ve nihayet oturduğumuz yerden Kafkasya hakkında ahkâm kesme yerine, tesbitlerimize dayalı bir yol belirleyip icraata başlamaktı. Kafkas Birliği heyeti Khabardey Balkar Cumhurbaşkanı Koko Valeri ile div> Bu seyahati Nisan ayı ortalarında yapmayı plânlamıştık. Nalçık kentinde Çeçenya'ya kaçırılan iş adamımız Nazmi Sabancı'nın tüm uğraşlara rağmen serbest bırakılmaması üzerine diğer işadamlarımızın bozulan moralini de dikkate alarak seyahati önceye aldık. Programımızda Osetya, Khabardey Balkar, Karaçay Çerkes ve Adığey cumhuriyetleri vardı. Son anda Osetce bilen arkadaşımızın hastalanması üzerine bu cumhuriyet programdan çıkarıldı. Sayın Sebahattin Diyner, Sayın Cihan Candemir, Sayın Mustafa Vurdum ve Sayin Recep Bay ile birlikte bes kisilik heyet halinde üç cumhuriyete gidildi. Khabardey Balkar'da kimlerle görüştünüz? Görüşmelerin konusu ve sonucu hakkında bilgi verebilir misiniz? Khabardey Balkar Cumhuriyeti'nde Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı'nın da katilimi ile Sayın Devlet Başkanı Koko Valeri ile iki saat süren son derece samimi ve herşeyin açık konuşulduğu bir görüşme yaptık. Özellikle orada yatırım yapmakta olan insanlarımızın can ve mal güvenliğinin sağlanmasının önemi, bürokratik problemlerin çözümü ve işadamlarına hizmet için ayrı bir birimin oluşturulması, işadamlarımızın sorunlarının çözümü yönünde ayda bir toplantı düzenlenerek onların üst düzeyde dinlenilmeleri gibi önlemlere yönelik konular dışında kültürel ilişkilerimiz için yapılabilecek şeyler ve dönüş dahil değişik 19 ayrı konu görüşüldü. Derneğimiz hakkında tanıtıcı bilgiler verildi. Görüşme sonucunda mutabık kalınan hususları içeren bir metin imzalandı. TRT tarafından düzenlenmiş olan 19. Uluslararası Çocuk Şenliği'ne Kafkasya'dan bir ekibin getirtilmesi için yapmış olduğumuz müracaata TRT önce olumsuz cevap verdi. Pes etmeden 40 derneğin merkezi bir organizasyonu olarak iki ay süren mücadelemiz sonucunda TRT'yi olumlu bir noktaya getirmişken, Kafkasya'ya gittigimiz için Khabardey Balkar'dan bir çocuk ekibinin gönderilmesi kararını kesinleştirip, oradan TRT'ye bildirmelerini sağladık. Görüşmeler sırasında Sayın Devlet Başkanı'nın söylemiş olduğu su sözler birçok soruya isik tutabilecek niteliktedir: "İçinde yaşadığımız devletlerle çatışmadan, iki büyük ülkemiz arasında sorun yaratmadan iyi ilişkiler içerisinde kültürel ve ekonomik imkânlarımızı kullanarak kalıcı bir köprü kurmak en akilci yoldur..." Khabardey Balkar'da kaç is adamımız var? Onlarla da görüştünüz mü, sorunları nelerdir? Sadece Nalçık'ta 112 insanimiz değişik boyutlarda iş yapmaya başlamıştır veya yeni isler için altyapılarını oluşturmaktadır. Dolayısıyla onlarla da iki kez görüşüldü. Sayın Devlet Başkanı ile yapılan görüşmede işadamlarımızı ön plânda tutmamız doğaldır. Zira, çoğunluğu derneklerimizin üyesidir. Kendi aralarında kurmuş oldukları İşadamları Kulübü Derneği ile bundan böyle birlikte çalışacağız. Bazı sahalarda kendilerine temsilcilik yetkisi vereceğiz. Can ve mal güvenliği sağlandıktan sonra hemşehrilerimizin orada çok güzel şeyler yapacağına şahsen inanıyorum. Rusya Federasyonu içerisinde Serbest Bölge olarak ilân edilen Khabardey'in işadamlarımıza sağlayabileceği avantajlar elbette vardır. Nalçık Üniversitesi'nde okuyan gençlerimizle görüşme imkânı bulabildiniz mi? Bu yıl da öğrenci göndermeyi düşünüyor musunuz? Hem öğrencilerimizle, hem de üniversite yönetimi ile toplantılar yapıp iki kez görüştük. Dil bilmeden gitmiş olmaları yanında çok zayıf öğrencilerin gitmiş olması bazı sorunlara sebep olmuş. Bir yıllık hazırlık okulunda Rusça ve Khabardeyce dil problemini halledemediklerinden olumsuzluklar var. Üniversite yönetimi son derece anlayışlı. Bundan sonraki yıllarda benzeri sorunları yasamamak için seçeceğimiz burslu ve paralı okuyacak öğrencilerde buradaki öğrenci seçme sınavının taban puanının 10-15 puan üzerinde not almayanları göndermeyi düşünmüyoruz. Seçmeler yeterli bir komisyon marifetiyle yapılacak. Başarı için buna ihtiyaç vardır. Karaçay Çerkes Cumhuriyeti'nde kimlerle görüştünüz? Devlet Başkanı Sayın Hubiyev başkanlığında ve Başbakan, Başbakan Yardımcıları, Dışişleri ve Kültür bakanlarının iştirak ettiği heyet ile görüştük. Beş kişilik heyete Çerkesk'deki Dünya Çerkes Birliği Başkan Vekili Boris Akbas'i da dahil ederek toplantıya katildik. Son derece yararlı bir toplantı oldu. Özellikle ekonomik potansiyelleri ile hangi alanlarda yatırımcılara ihtiyaç bulunduğunu öğrendik. Ciddi ve büyük çapta is yapan özel firmaların varlığını öğrendik ve memnun olduk. Belli başlı firmaları da işbirliğine hazır. Yatırımcılarımızı samimiyetle bekliyorlar. Seramik sanayi ve orman ürünleri sanayiine öncelik vermektedirler. Can ve mal güvenliği sorunu yok. Üretimin fiilen orada yapılmasını istiyorlar. Habaz Rayonu'ndaki özel televizyon kanalı yayını arttırıp Adığey ve Khabardey'i kapsayacak tarzda yayınını 24 saate çıkarmak ve yansıtıcılarla ağını genişletmek istiyor. Ayrıca Çerkesk kendi de Türkiye'den bir kardeşkent istiyor. Bu öneriyi iki büyük kentimizin belediyesine götüreceğiz. DÇB'de olağanüstü kongre tartışmaları var. Bu konuda tesbitleriniz nelerdir? DÇB'nin Çerkesk'e taşınması isabetli olmuş. Karaçay Çerkes Cumhuriyeti'ndeki Adige ve Abaza halklarının kaynaşmasına sebep olmuş. Güzel bir büro da kurmuşlar. Olağanüstü kongre ile ilgili çağrılar ve yazışmalar oldu. Son Genel Kurul'da kabul edilen tüzüğün yasal zorunluluk olmadığı halde yetkisiz ve gereksiz şekilde değiştirildiği iddiaları var. Yönetim, değişiklik gerekçelerini yasal zorunluluk olarak açıklamaktadır. Keyfi değişikliden bahseden arkadaşlarımızdan da eski ve yeni metinlerin Türkçe karşılaştırmalı seklini istedik. Değişiklik metinleri geldiğinde inceleyeceğiz ve tutumumuzu buna göre saptayacağız. Adığey Cumhuriyeti'nde yaptığınız görüşmeler konusunda da bilgi verir misiniz? Diğer iki cumhuriyette devlet başkanı başkanlığında bir heyetle görüştüğümüz halde, Adığey'de önce Devlet Bakanı, Eğitim Bakanı, Kültür Bakanı, Başbakan ve Parlamento Dışilişkiler Komisyonu Başkanı ile görüştük. Sonra Devlet Başkanı Sayın Carim Aslan ile görüştük. Her bakan ile kendi konusunu görüştüğümüz için Devlet Başkanı ile görüşme gündemimiz farklı oldu. Ziyaretimize ve tebriklerimize memnun oldugunu belirten Sayın Başkan Carim Aslan, Adığey Cumhuriyeti olarak dönüsü teşvik için çıkarmış oldukları ve yakında (Temmuz ayında) çıkarmaya çalıştıkları muafiyet ve istisna yasalarına rağmen geri dönüsün yavaşlığından ve azlığından, keza insanlarımızdan çok azının Adığey'e yatırımı düşündüğünden üzgün olduğunu belirtti. Köylerde boşalan çok sayıda evin bos tutulduğundan, Ermeniler basta olmak üzere bol miktarda talepli olduğu halde bu evleri vermediklerinden, Fransızların, Almanların, İtalyanların ve Amerikalıların bir çok konuda fizibilite çalışmaları yapmakta olduklarından, bu gidişle uzun olmayan bir süre sonunda Türkiye'deki yatırımcılar gelse bile belki geç kalmış olacaklarından bahsedip, işadamlarımıza çağrıda bulundu. Dönüş konusunun Rusya Federasyonu ve Türkiye arasında görüşme konusu yapılması için girişimlerinin olduğunu, sağlıklı yolun da bu olduğunu ilâve etti. Adiğey Cumhurbaşkanı Carim Aslan ile yapılan toplantıdan bir görünüm div> Büyük yatırımcılar halinde gelemiyorlar ise, Türkiye'de yasamakta olan her Adığe'nin bir dolar katarak oluşturacakları fonlarla değişik alanlara yatırım yapılmasını, Türkiye'deki derneklerin ekseriyetinin bir çatı altında toplanmalarından memnun kaldığını, bir taraftan birleşme sağlanırken, diğer taraftan da tabana mutlaka inilmesi gerektiğini, o takdirde başarının kendiliğinden geleceğini, plânlı ve sessiz çalışmalarla dönüş olayına daha bir katkıda bulunulabileceğini, Türkiye'ye dönüşümüzde herkese sevgi ve selâmlarını iletmemizi ilâve ederek konuşmasını tamamladı. Adığey'e dönüş yapmış kişiler ve yatırım yapmakta olan hemşehrilerimizle görüştünüz. Bu toplantılarda neler gündeme getirildi? Nalçık kentinde Türkiye'den giden hemşehrilerimiz tarafından kurulmuş 112 irili ufaklı firma varken Maykop'da bu sayı sadece 25'dir. Dönüş yapanların sayısı ise henüz 140 kişidir. Görüşmemizde dile getirilen sorunlar, radyo ve televizyonda Adıgece yayın süresinin kısalığı, bürokratik problemler, yasaları yeterince bilmemek, iletişim eksikliği, Türkiye'deki bazı dernek ve çevrelerin yanlış davranış ve konuşmalarından kendilerine yansıyan problemler seklinde özetlenebilir. Bir de dönüş düşüncesinde olan insanların mutlaka Kafkasya'yı görmelerinin sağlanması ve gerçek koşullar ne ise onun aynen söylenmesine özen gösterilmesine çalisilmasi önerisini sayabiliriz. Gerek Devlet Baskanı'nın ve gerekse Başbakan'ın açıklamalarına göre önemli sayıda üretime yönelik yatırım alanları vardır. Ortaklıklar kurmak suretiyle bu imkânlardan hemşehrilerimizin yararlanmasında fayda vardır. Geç kalınırsa Batili devletler köse başlarını tutmakta gecikmeyecektir. Bu düşünceyledir ki, Sayın Başbakan'ı derneğimizin misafiri olarak 28-29 Nisan tarihlerinde Karadeniz Ekonomik İşbirliği toplantısına davet etmiş bulunuyoruz. Yeni seçilmiş olması nedeniyle islerinin yoğun olduğunu biliyoruz. Şayet gelebilirse İstanbul ve Ankara'da işadalarımızla toplantılar düzenleyip tanıştırmayı ve Adığey'in yatırım imkânlarının konuşulmasını sağlayacağız. Maykop Devlet Üniversitesi'nde okuyan öğrencilerin durumu nasıldır? Maykop Devlet Üniversitesi bu yil da Türkiye'den öğrenci alacak mi? Öğrencilerin problemleri daha ziyade dil ile ilgilidir. Ayrıca hazırlık sınıfını iki yıl okumaktan rahatsızlar. Yöneticilerin ifadelerine göre iki yıl hazırlık okumalarında kesin olarak fayda vardır. Bu konularla ilgili bir rapor dergide yayınlanacaktır. Geziniz amacına ulaştı mı? Kafkasya Birliği'nin izleyeceği Kafkasya politikasının anahatları nedir? Gezimiz amacına ulaşmıştır. Tahminimizin ötesinde yararlı bir gezi olmuştur. Her üç cumhuriyette de derneğimiz yeterince tanınmış olup, bundan sonraki ilişkilerde muhatap alınacaktır. Maykop ve Nalçık kentlerinde kurulan ve işadamlarımızın üyesi olduğu iki dernek de bizimle işbirliği arzusunu ifade etmiştir. Kendilerine belirli konularda yetkiler vermeyi düşünüyoruz. Hiç kimseyi zorlamadan dönüş arzusunda olan her insanımıza (özellikle evi ve toprağı olmayan köylülerimiz basta olmak üzere) elimizden gelen her katkıyı yapacağız. Bu nedenle tabana yönelik, köylerimize yönelik iletişim çalışmaları önem kazanmıştır. Hazırlatmakta olduğumuz anketin uygulama sahası ve değerlendirilmesi bu açıdan çok önemlidir. Öğrencilerimizi seçip göndermek yeterli değildir. Her üç ayda bir, bir görevli gönderip durumlarını yakından izlemeye çalışmalıyız. Kafkasya'nın bütünlüğünü hepimiz isteriz. Ama oradaki koşullar, düşünce ve yetişme tarzı ile ihtiyaçlar çok farklıdır. Hayalci olmayalım. Milletlerin hayatında 25-50 yılın fazlaca bir önemi yoktur. Bu nedenle oradaki cumhuriyetlerimizin nüfus ve ekonomi yönünden istenilen seviyeye gelebilmesine yardımcı olmak bana göre çok önemlidir. Nüfus ve ekonomik yönden istenilen seviyeye gelmelerine yardımcı olabilirsek diğer hususları zamanı gelince kendileri zaten düşünecektir. Aksine düşünceler bana göre gerçeklere bir hayli uzaktır. Sayın Başkan Koko Valeri'nin dediği gibi, içinde yaşadığımız ülkelerle uyum içerisinde, barıştan başka bir şey düşünmeden yasarken Türkiye'miz ile Kuzey Kafkasya'mız arasında ayakları kültürel ve ekonomik işbirliğinden oluşan bir köprü oluşturmaya çalışmalıyız. Böyle bir köprü tartışmasız herkesin yararınadır. Ekonomileri maalesef düşüş göstermektedir. Böylesi bir zamanda üretime yönelik yatırım ve katkı yapma gücü olan insanlarımızın sorumlu davranış göstermelerinin tarihi değeri vardır. Verdiğiniz bilgilerde anlaşıldığı gibi geziniz son derece yararlı olmuş. Bundan sonraki çalışmalarınızda basarılar diler, bize bunca zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz. Asil ben teşekkür ederim.+''+Muhittin Ünal

Abaza Edebiyatının İlk Yazarı: Tatlustan Tabul

Tatlustan Tabul Abaza edebiyatının kurucusu, Abaza folklorunu ilk derleyen ve yayımlayan kişidir. Çerkes ve Abaza dilleri ve edebiyatları konusunda ilk okuma ve ders kitaplarının yazarıdır. Abaza alfabesinin hazırlanmasında önemli rol oynadı. Halkının aydınlanması, yazısının olması, büyük bir kültüre ve edebiyata sahip olması için mücadele etti. Büyük bir manevi güce sahipti ve insan sevgisiyle doluydu. +''+ 1879'da, bugünkü Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti sınırları içinde bulunan Elburgan köyünde doğdu. Babasının adı Zekeriy'di. Medreseyi bitirdi ve Kuzey Osetya'daki Ardon din okuluna girdi. Fakat oradan ayrıldı ve eğitimini de tamamlamadı. 1914 yılında Elburgan'daki ilkokula öğretmen olarak atandı. Ertesi yıl Teberda'da yapılan Batalpaşinsk bölgesi öğretmenler toplantısında sadece erkek çocuklara değil, kız çocuklara da okuma yazma öğretilmesi, Arapçanın yanında Rusça eğitim de verilmesi görüşünü savundu. Bu yüzden öğretmenlikten uzaklaştırıldı. 1920 yılında, Sovyet iktidarı kurulduğu dönemde Tabul yeniden Elburgan ilkokulu öğretmenliğine atandı. 1924'te Arap harflerine dayalı Çerkes alfabesini hazırladı, ilk Çerkesçe okuma ve ders kitaplarını çıkardı, Çerkes gazetesiyle işbirliği içinde çalıştı. 1926'da Calduz adlı öyküsü yayımlandı. 1929'da Çerkesçe piyeslerin, tiyatro oyunlarının ve şiirlerin yer aldığı Zuli adlı toplu eseri çıktı. Otuzlu yıllar Tatlustan Tabul'un yaşamındaki en verimli yıllardı. Hazırladığı Abaza alfabesi 1933'ten 1936'ya kadar kullanıldı. Rusça okul kitaplarından yararlanarak kendisi veya diğer yazarlarla birlikte dokuz okuma öğrenme kitabı (bukvar), Abazaca dilbilgisi kitabı, okuma kitapları hazırladı. Bunlardan bir kısmı o dört yılda yedi kez tekrar basıldı. Ders kitaplarında çeviri ve uyarlama öyküler kadar kendi eserleri, Abaza sözlü halk sanatının ürünleri de yer alıyordu. Okul kitapları üzerindeki çalışmasını, Çerkessk Pedagoji Yüksek Okulu'ndaki öğretmenlik faaliyetiyle birlikte yürütüyordu. Tatlustan Tabul'un eğitim ve edebiyat çalışmaları 1937'de kesintiye uğradı. Abaza dilini yozlaştırdığı ve Türkiye adına casusluk yaptığı suçlamalarıyla tutuklandı. Ağır işkence ve aşağılanmalara maruz kalarak iki yılını Çerkessk hapishanesinde geçirdi. N.İ.Yejov'un (Stalin döneminde SSCB başbakanı) ağır suçları ortaya çıktıktan sonra suçsuz bulunarak serbest bırakıldı. Büyük Anayurt Savaşı'nı (İkinci Dünya Savaşı-Ç.N.) büyük, kişisel bir felaket olarak kabul etti ve bu yüzden uzun süre acı çekti. Bölge, Alman işgali altında bulunduğu sırada ona dini faaliyetleri canlandırması teklifi yapıldı. Buna eski bir Abaza atasözüyle cevap verdi: "Dışarı atılan külü tekrar eve getirsen de artık ısıtmaz". Savaş bittiğinde ve ulusal gazete ilk sayısını çıkardığında, sabah redaksiyona koştu ve sanki bu onun kişisel bayramıymış gibi çalışanları kucaklayarak kutladı. Elinde gazeteyle Pedagoji Yüksek Okulu'nu, halk eğitim merkezini, matbaayı dolaştı, çalışanların ellerini sıktı, sevincini onlarla paylaştı. İleri yaşına rağmen Tatlustan Tabul savaş yüzünden kesintiye uğrayan, Abaza çocukları için ders kitapları hazırlanması ve basılması işine aktif olarak katılmaya başladı. Çalışma azmi hayret vericiydi. Kısa sürede, Rusçadan çevirerek ve folklora dayalı kendi edebi eserlerini de katarak hacimli birkaç ders ve okuma kitabı yayımladı. 1951 yılında Çerkessk Bilimsel Araştırma Enstitüsü'nde çalışıyordu. Aralarında Abaza Bilmeceleri ve Atasözleri de olmak üzere birkaç bilimsel çalışmayı yayına hazırladı. Tatlustan Tabul sözlü halk sanatını tutkuyla seviyor, biliyor ve mükemmel şekilde kullanıyordu. 1947'de ilk Abaza masalları seçkisini, 1955'te de K.Şakrıl ile birlikte bir diğerini yayımladı. Bu, Tabul'un Abaza kültürüne yaptığı son katkıydı; ertesi yıl yaşama veda etti. Tatlustan Tabul'u yakından tanıyan ve anılarında ona oldukça geniş yer ayıran yazar Jır Hamid, Güneşle Uyananlar adlı eserinde şunları yazıyordu: "19 Şubat 1956'da Abaza halkı ve edebiyatı büyük bir acı yaşadı. Halkın ve dilinin koruyucusu, edebiyatın kurulması, yükselmesi ve gelişmesi için yaşamını adayan, halkın öğretmeni, müjdecisi Tatlustan Tabul'umuz öldü... Şubat her zamanki gibi soğuktu; insanın yüzünü yakan, dondurucu bir rüzgar esiyordu... Tatsultan Tabul'un naaşını uğurlayanlar yürekleri acıyla dolu, başları önlerinde Elburgan sokaklarından geçtiler..." Tabul'un bıraktığı geniş ve çok yönlü sanat mirasından sadece temel olanları, daha çok edebiyatla ilgili olan çalışmalarını aşağıda veriyoruz: Zuli; Piyesler, Şiirler, Şarkılar. Batalpaşinsk, 1929, 55 s., Çerkesçe. Guka; Öykü//Tabul T. İlkokullar için okuma kitabı, Bölüm I. Üçüncü öğretim yılı için.- Sulimov, 1934, s.5-8. Abazaca. Calduz; Öykü//Tabul T. İlkokullar için okuma kitabı, Bölüm I. Üçüncü öğretim yılı için.- Sulimov, 1934, s.23-26. Abazaca. Beyazların Köyümüzde Yaptıkları; Öykü//Tabul T. İlkokullar için okuma kitabı. Üçüncü öğretim yılı için.- Sulimov, 1934, s.26-27. Abazaca. Fatimat; Öykü//Tabul T. İlkokullar için okuma kitabı. Bölüm I. Üçüncü öğretim yılı için.- Sulimov, 1934, s.28-31. Abazaca. Gulya ve Fatimat; Şarkı//Tabul T., Kuc U. İlkokullar için okuma kitabı. Bölüm I. Üçüncü öğretim yılı için.- Sulimov, 1936, s.51-54. Abazaca. Dadıra; Öykü//Malhoz M.- Meremkul N. Edebi Okuma Parçaları. Böl.2. İlkokul dördüncü sınıf için. Çerkessk, 1940. Abazaca. Bilge İhtiyar//Malhoz M., Meremkul N. Edebi okuma parçaları. Bölüm 2. İlkokul dördüncü sınıf için. Çerkessk, 1940, s.37-42. Abazaca. Sosruko ve Sotraş//Krasnaya Çerkesiya. 9 Mart 1941. Abazaca. Sosruko ve Sosranpa//Krasnaya Çerkesiya. 13 Nisan 1941, Abazaca. Sosruko ve Altı Adam// Krasnaya Çerkesiya. 25 Nisan 1941, Abazaca. Abaza Masalları; Stavropol, 1947, 145 s. Abazaca. Ktım, Ktış, Kakana//Tabul T. Rodnaya Reç. İlkokul 4. sınıf okuma kitabı. Stavropol, 1947, s.53-89. Abazaca. Tatış//Tabul T. Rodnaya Reç. Yedi yıllık okulların 6. sınıfı için okuma kitabı. Stavropol, 1947, s.137-147. Abazaca. Dadıra ve Yüz Aile//Tabul T. Rodnaya Literatura. Yedi yıllık okulların 6. sınıfı için okuma kitabı. Çerkessk, 1957, s.23-41. Abazaca. Abaza Bilmeceleri ve Atasözleri//Çerkessk Bilimsel Araştırmalar Enstitüsü Çalışmaları. Çerkessk, 1954. Abazaca ve Rusça. Abaza Masalları, (K.Şakrıl ile birlikte). Çerkessk, 1955, s.303-322. Abazaca. Zuli; Piyesler, Şiirler, Şarkılar. Çerkessk, 1958, 55 s. Abazaca. Şafak Işığı; Seçme Eserler. Çerkessk, 1982, 256 s. Abazaca ve Çerkesçe. Eğitim ve pedagoji alanındaki yayınları bu listeye alınmamıştır. Tatlustan Tabul'un Eserleri ve Yaşamı Hakkında Kaynaklar: Tatlustan Tabul'un Eserleri ve Yaşamı Hakkında Kaynaklar: Aut L; Zuli//Revolyutsiya i gorets (Devrim ve Dağlı). Rostov-na-Donu, 1928, No 5, s.73-74. Rusça. Çamozokov; İstoriya kabardinskoy pismennosti (Kabardey yazısınınTarihi)//Zapiski Severo-kavkazskogoNauçno-issledovatelskogo İnstituta. Rostov-na-Donu, 1929, T.2, s.279-280. Rusça. Lavrov L.İ.; Abazinı (Abazalar). Çerkessk, 1957, s.107. Rusça. Malbahov N.; "Zuli" Seçkisine Önsöz//Tabul T., Z.Zuli. Çerkessk, 1958, s.3-4. Abazaca. Baltin P., Bekizova L; Literatura narodov Karaçayevo-Çerkesii (Karaçay-Çerkesya HalklarınınEdebiyatı)//Tr.KÇNİİ, Vıp.3, Ser. filolog. Çerkessk, 1959, s.124-125. Rusça. Bekizova L; Çerkesskaya sovetskaya literatura (Çerkeş Sovyet Edebiyatı). Çerkessk, 1964, s.43-50. Rusça. Bekizova L, Tugov V.; Bratstvo literatür - bratstvo narodov (Edebiyatların Kardeşliği HalklarınKardeşliğidir)//Svet Drujbı. Çerkessk, 1964, s.312-313. Rusça. Tugov V.; Halk Unutmaz//Zarya: sb. proizvedeniy abazinskih avtorov. Çerkessk, 1965, s.144-148. Abazaca. Tugov V.; Karaçay-Çerkesya Halkları Edebiyatı//Alaşara-Suhum. 1965, No 3, s.7-8. Abhazca. Tugov V-; Abaza Edebiyatının Kuruluşu. Çerkessk, 1966, s. 13-43. Abazaca. Nevskoya V.P.; Karaçayevo-Çerkesiya v sovyetskoy istoriçeskoy nauke (Sovyet Tarih Biliminde Karaçay-Çerkesya)//Tr.KÇNİİ. Vıp.5. Ser. istor. Çerkessk, 1966, s.279. Rusça. Tugov V.; Pisateli Karaçayevo-Çerkesii (Karaçay-Çerkesya Yazarları). Çerkessk, 1966, s.4-6. Rusça. Tugov V.B.; Oçerki istorii abazinskoy literaturı (Abaza Edebiyatı Tarihi Üzerine Deneme). Çerkessk, 1970,s.103-108. Rusça. Jirov H.D.; Güneşle Uyananlar. Çerkessk, 1972, s.91-138. Abazaca. İstoriya sovyetskoy mnogonatsionalnoy literaturı (Çokuluslu Sovyet Edebiyatı Tarihi). Moskova, Nauka,1974, b.6. S.342, 345-347, 350. Rusça. Bekizova L.A., Karayeva A.İ., Tugov V.B.; Jizn, geroy, literatura (Yaşam, Kahraman, Edebiyat). Çerkessk,1978, s.28-31. Rusça. Tugov V.B.; Düşünme Zamanı. Çerkessk, 1979, s.12. Abazaca. T.Tabul'un 100. Doğum Günü Anısına//Kom. al., 23 Ağustos 1979. Abazaca. T.Tabul'un 100. Doğum Günü Anısına//Kom. al., 15 Eylül 1979. Abazaca. Tabul Hakkında Birkaç Söz//Kom. al., 22 Eylül 1979. Abazaca. Tsekov P.; Halkın Öğretmem7/Kom. al., 9 Ekim 1979. Abazaca. T.Tabul'un 100. Doğum Günü Anısma//Kom. al., 20 Aralık 1979. Abazaca. Prosvetiteli: sb. statey k 100-letiyu so dnya rojdeniya A.-H.Ş.Canibekova i T.Z.Tabulova (Aydınlanmacılar:A.-H..Canibek ve T.Tabul'un 100. Doğum Günü Anısına Toplu Makaleler). Çerkessk, 1981, s.72-111.Rusça. Tugov V.B.; Yeni Yaşamın Getirdikleri//Tabul T. Svet Zari. Çerkessk, 1982, s.3-23 Abazaca. Abazini. İstoriko-etnografıçeskiy oçerk (Abazalar. Tarihi-Etnografik Deneme). Çerkessk, 1989, s.191.Rusça. Abazov A.; Tatlustan Tabul'un Piyesi Hakkında//Abazaşta. 22 Eylül 1992. Abazaca. Thaytsuhov B.; Tatlustan Tabul'un Bazı Eserleri Hakkında//Abazaşta. 17 Kasım 1994. Abazaca. Tatlustan Tabul'un Savaş Öncesi Eserleri Hakkında Eleştiriler//Abazaşta. 25 Şubat 1995. Abazaca. Çekalov P.K.; Stranitsı istorii abazinskoy literaturı (Abaza Edebiyatı Tarihinden Sayfalar). Çerkessk, 1995,s.5-9. Rusça. "Abazinskiye pisateli – bio-bibliografiçeskiy spravoçnik" (Abaza Yazarları – Biyografi-Bibliyografi Kılavuzu), Moskova, 1996. [Çeviren: Murat Papşu]  +''+P. K. Çekalov

Orhan Alparslan

01.01.1941'de Çorum'un Mecitözü İlçesinin Danın (Söğütyolu) köyünde doğdu.1947'de Danın Köyünde ilkokula başladı. İlkokulu bitirdikten sonra 2 yıl kadar dini eğitim aldı. Kur'an-ı Kerim'i ezberledi. Müftüden imamlık yetkisi aldı. Köyde imamlık yapmaya başladı. Yalnız köyün yaşlıları küçük bir çocuğun arkasından namaz kılmak istemeyince buna çok üzüldü ve bu işi bıraktı. Aynı dönemde köye gelen tozlu resmi bir araç Orhan Alparslan'ın okul yaşamının devamında etkili oldu. +''+ "Orhan Alparslan bu aracın üzerine çok dikkat çeken çantalı bir bayan resmi yapar ve bu resim bu araçla gelenlerin dikkatini çeker. Araç sahipleri resmi yapanı ararlar ve Orhan Alparslan'a ulaşırlar. Birlikte Orhan Alparslan'ın babasının yanına giderler ve babasına çocuğun mutlaka okutulması gerektiğini anlatırlar. İşte bundan sonra Orhan Alparslan'ın okula devamına karar verilir."Böylece 1949 yılında Mecitözü'nde ortaokula başladı. 1952 yılında ortaokulu bitirdi ve aynı yıl Ankara'da Cumhuriyet Lisesine başladı. 1955 yılında liseyi bitirdi ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesine başladı. Hukuk fakültesinin üçüncü sınıfındayken ünlü Fransız dilbilimci Georges Dumezil ile tanıştı. Bundan sonraki yaşamında Dumezil'in büyük etkisi oldu. Aynı yıl Paris Güzel Sanatlar Akademisinin sınavına girdi ve yüksek bir derece ile sınavı kazandı. Paris'e gitti ve akademiye kaydoldu 1962'de akademiyi başarıyla bitirdi. Paris'teki eğitimi sırasında semiyoloji eğitimi de aldı ve uzun yıllar Dumezil'le Kafkas Dilleri Üzerine çalışmalar yaptı. Almanca, Fransızca, İngilizce, Adigece ve Türkçe biliyordu. Ayrıca tüm diğer dünya dilleri ile de ilgileniyordu. Resim, heykel ve mimari alanında da çalışmaları vardı. Ayrıca Kafkasya üzerine birçok makale yayınladı.Askerliğini yedek subay olarak Edirne'nin Lalapaşa ilçesine bağlı Suakacağı Köyünde yaptı. 1982 yılında babası Aziz Alparslan'ın ölümü üzerine Türkiye'ye döndü. Bir süre İstanbul'da Yeni Ajans'ta reklam üzerine çalıştı. Daha sonra köyüne geldi ve köyünde yaşamaya başladı. Ömrünü köyüne ve köyündeki gençlerin eğitimine adadı. Köydeki birçok gencin okumasında etkili oldu.11 Haziran 2002'de 62 yaşındayken hayata gözlerini yumdu.+''+Kaffed

İkinci Dünya Savaşı’ndan Anılar

Aralık 1941'de Kırım yarımadasının Sivastopol kentinde Almanlar'a karşı savaştım. Kırım yarımadası, Sivastopol hariç Alman işgalindeydi; Moskova ve Leningrad gibi kentler bile abluka altındaydı. Kuzey Denizi'nden Karadeniz'e kadar uzanan savaş cephesi 4000 kilometreydi. Alman kuvvetleri Volga nehri üzerindeki Orta Asya'nın kapısı sayılan Stalingrad'a dayanmıştı. Kuzey Kafkasya'nın Çeçenistan'a kadar olan topraklan da işgal altındaydı. 1942 yılının Nisan-Mayıs aylarında Sovyetler Birliği garnizonu Almanlar tarafından ablukaya alındı ve 94.000 Sovyet askeri esir düştü, ben de aralarındaydım. +''+ Esir kamplarındaki yüzbinlerce Sovyet askeri açlıktan, hastalıktan ölmekteydi; hiçbir yardım görmüyorlardı. Ölüm kamplarındaki korkunç açlık, sefalet ve hastalıktan kurtulmak imkansız gibiydi. Stalin savaştan önce "benim esirlerim yok, esir düşen vatan hainidir" demiş ve Kızılhaç, Kızılay, UNRA gibi uluslarası kuruluşlardan ayrıldığını ilan etmişti. Almanlar'a esir düşen İngiliz ve Amerikan pilotlar da vardı, ancak onlar Kızılhaç ve diğer uluslararası kuruluşlardan tüm ihtiyaçlarını temin edebiliyorlardı. Sovyet askerleri için ise ölmekten başka çare yok gibiydi. 1944 yılında Kırım'ın Yalta kentinde 3 müteffik devlet olan İngiltere, Amerika ve Sovyetler Birliği adına Churchill, Roosevelt ve Stalin'in katıldığı konferansta Stalin bir teklifte bulunmuş: "Batıda milyonlarca Sovyet vatandaşı mevcut, savaş sonunda hepsi vatanlarına dönmeli. Hiç bir devlet bunları himaye ederek barındırmamak." Churchill ve Roosevelt de bu teklifi kabul ederek imzalamışlar. Alman kuvvetlerinin geri çekilmeye başlaması, yerine Kızıl Ordu'nun gelmesiyle korkup Almanlarla birlikte geriye, batıya doğru çekilmeye başlayan Kuzey Kafkasyalılar, Kazaklar ve diğerleri 1944 yılında Kuzey İtalya'ya kadar geldiler. Güney İtalya'da ise Almanlar'a karşı İngiliz 8. ordusu savaşmaktaydı. Kuzey İtalya Kafkasya gibi dağlıktı, çok sayıda tüneller, köprüler, demiryolları vardı. Buralarda Almanlar'a karşı çeteciler savaşıyordu. Almanlar çetecilere engel olmaları için 25.000 Kuzey Kafkasyalı ile 30.000 Kazak'ı İtalya'nın dağ köylerine yerleştirdiler. Kuzey Kafkasyalılar'ın merkezi Paluzza şehri ve etrafındaki köy-lerdi, ancak çetecilerle çatışma olmadı. Almanların çoğu savaşı kaybettiklerini biliyorlardı, ama bazıları Hitler'in sonunda atom bombası atarak zafer elde edeceğini söylüyorlardı. Mart 1945'de Kuzey Kafkasyalılar ve Kazaklar Kuzey İtalya'nın karlı dağlarından geçerek Avusturya'ya geldiler. Kazaklar Drau nehri kenarındaki Lienz ve etrafına; Kuzey Kafkasyalılar ise Lienz'den 10-15 kilometre uzaklıktaki Hirschen şehri ve etrafına yerleştiler. Kuzey Kafkasyalıların liderleri General Sultan Kılıç Giray, Ulagay Küçük ve diğerleri; Kazaklar'ın liderleri ise General Şkuro, General Domanev ve diğerleri idi. Arkadan gelen İngiliz 8. ordusu da aynı yoldan Lienz'e kadar geldi, ancak aralarında çatışma olmadı. Mayıs 1945 İkinci Dünya Savaşı'nın sonu sayılır. İngiliz 5. Ordu Komutanlığı tarafından düzenlenen ortak konferansa Kafkas ve Kazak subaylar da davet edilmiş. Bu konferansa katılan tüm Kafkas ve Kazak subaylar hile ve zor kullanılarak Sovyet askeri makamlarına teslim edilmişler. Geride kalan ve vatanlarına dönmek istemeyen onbinlerce insan panik içinde dağlara kaçmaya başladılar. Kaçamayan yaşlılar, kadınlar, çocuklar ve hastalar yakalanıp Sovyet makamlarına teslim ediliyorlardı. Dağlara kaçıp kurtulanlar ise binbir zorlukla ve dağınık bir biçimde yaşamlarını devam ettirmeye çalıştılar. Kızılordu tarafından işgal edilen Doğu Avrupa memleketlerinden tekrar Batıya göç başladı. Batının Amerikan ve İngiliz himayesindeki çeşitli kentlerinde göçmenler için yeniden kamplar kuruldu, Kızılhaç, Kızılay gibi kuruluşlardan yardım yollandı. Savaş sona erdikten sonra bu kamplara görevli Sovyet subayları gelmeye başladı, yanlarında basılı propaganda kağıtları vardı: "İkinci Dünya Savaşı'ndan zaferle çıkılması nedeniyle Baba Stalin genel af ilan etmiştir. Anneler, babalar, kardeşler, çocuklar büyük Sovyet vatanı sizleri bekliyor. Sizlerin vatanınıza geri dönebilmeniz için tüm imkanlar seferber edilmiştir." Gönüllü olarak dönmek isteyenler % 15-20 kadardı. Diğerleri Stalin'e inanılmayacağını, geri dönenlerin hepsini öldüreceğini düşünmekteydiler. Daha sonra gerçekler ortaya çıktı. Sovyetler Birliği'ne geri dönenlerin hiç biri evlerine gidememişti, hepsi temerküz kamplarına gönderilmişti. 10-12 sene bu kamplarda kalmış, Stalin'in ölümünden sonra çıkan afla sağ kalanlar evlerine dönebilmişlerdi. Almanya'daki kamplarda ise bir dedikodu kulaktan kulağa dolaşıyordu: "Kamplardaki gençler 6 aylık bir eğitim kursundan sonra İngiltere'ye yollanıyor." Bu kursa katılanların akibeti de daha sonraları ortaya çıktı. Bu gençler Sovyet pasaportları ile Kafkasya'ya yollanmışlar, çoğu da ölmüş. Sağ kalan ve zorla Türkiye'ye kaçabilenlerden rahmetli Elbrus Gaytaoğlu ve Halil Fiği arkadaşlarımdı. Sovyetler Birliği'ne geri dönmeyenler ise fırsat bulunca başka ülkelere göç etmeye başladılar. Belçika, Yeni Zelanda, Kanada, Avustralya'ya 3-5 senelik anlaşmalar imzalayarak çalışmaya gittiler. Daha sonra Güney Amerika ve Amerika'ya göçmen olarak gitmek de kolaylaştı. Bu ülkelere de gitmeyen ve Avrupa'da kalan onbinlerce Müslüman kendilerini Türk olarak ilan ettiler. Amerikalılar tarafından Almanya'nın Mittenwald kentinde bir Türk kampı kuruldu. Kamptaki başkanlar Prof. Aytek Namitok ve Kazan Tatar Prof. İdris Efendi idi. Türk Devleti tarafından gönderilen Albay Aslan bu kampı ziyarete geldi, isteyenlerin Türkiye'ye yerleşebileceğini açıkladı. Böylece 1949 yılında Almanya'dan ve diğer bazı Avrupa ülkelerinden yaklaşık 15.000 kişi Türkiye'ye göç etti. Ben de bu göç kafilesinin içindeydim. NOT: - Daha geniş bilgi için Musa Ramazan'ın yazdığı "Bir Kafkas Göçmeninin Anıları" adlı kitabı Kafkas Derneği Genel Merkezinden ya da İstanbul Şamil Eğitim ve Kültür Vakfı'ndan temin edebilirsiniz.p>+''+Musa Ramazan

Ürdün Gezisinden Tespitler

26 Şubat-4 Mart 1998 tarihleri arasında Amman'da Prens Ali Al Hüseyin'in Adığey, Khabardey, Türkiye, İsrail ve DÇB'den gelen özel davetlileri arasında unutamayacağım güzel günler yaşadım. +''+ Kuzey Kafkasyalıların tarihlerini, medeniyetlerini, geleneklerini ve dillerini tüm dünyaya tanıtmayı hedefleyen ve 5 ayrı komisyon tarafından özenle hazırlanan çalışma raporlarının birlikte değerlendirilmesi sırasında 24 yaşında ve Arap kökenli genç prensin bizim kültürümüze ve sorunlarımıza ne derece vakıf olduğunu yakından gözlemledim. Bu işlere az da olsa emek veren duyarlı birisi olmama rağmen genç Prensle mukayese edince yaptıklarımın ve düşündüklerimin yetersizliği karşısında ezildim ve cidden üzüldüm. Toplumsal sorunlarımızı hiç mi hiç dert edinmeyen ama iş söze geldiği zaman mangalda kül bırakmayan yüz binlerle hatta milyonlarla ifade edebileceğim Kafkaslıları göz önüne getirince toplum adına üzüntüm daha da arttı. Komisyon çalışmalarının herbiri Çerkesler'e ait değişik derneklerin toplantı salonlarında yapıldı. Çalışma süresi olarak planlanan zamanlar yetmedi. Her seferinde bir-iki saat gecikmeyle toplantılar bitmesine rağmen derneklerde toplanan ve sayıları çok fazla olan değerli hemşehrilerimiz sabırla bekleyip, hanım komisyonlarının hazırlamış olduğu Çerkeslere has şelame, velibah ve pastaları ikram ettiler, tanışma konuşmaları yapıldı. Hemen her gece mükemmel düğünler birbirini izledi. Her bir gece özel olarak anlatılmaya değer nitelikte olmasına rağmen bu seyahatin ben de bıraktığı izlenimleri özet maddeler halinde not edip Nart okuyucularıyla paylaşmak istedim. 1-120000 civarındaki Ürdün Çerkesleri'nin önemli bölümü Amman'da yaşıyorlar. Adığeler ve artık dillerini unutmuş olup sadece soyadlarını "Abaza" olarak kullanan Abazinler arasında güzel bir dayanışma var. Çeçenler bu gruplar arasına pek katılmıyorlar. 2- Ekonomik durumları oldukça iyi. Fakirleri az bunlara da Sosyal Yardım Derneği aracılığıyla devlet maddi katkıda bulunuyor. 3- Dilini bilmeyen ve konuşmayan azdır. Prens Hamza Okulu olarak da bilinen Çerkes Okulu'nda 750 öğrenci Çerkesçe, Arapça ve İngilizce okuyorlar. Okul öncesi bölümü dışında zorunlu öğretim 12 yıldır. Üniversitede Arapça ve İngilizce öğretime devam ediyorlar. Ülkede 50 yaş kuşağı ve sonrakiler İngilizce'yi ana dil gibi biliyorlar. İngilizce radyo ve TV yayınları mevcuttur. 4- Paşalar ve bürokratlar önemli görevlerde hizmet veriyorlar ve seviliyorlar. Kral, oğlunun eğitimini geleneklerini çok sevdiği Çerkeslere bırakmış. Genç Prens sürekli derneklerde ve Çerkes gençlerle beraber. Adığece'yi tümüyle anlıyor ve kısa cümlelerle meramını anlatabiliyor ve tüm oyunlarımızı oynuyor. 5- Mevcut sekiz derneğin herbirinin her türlü tesisi, toplantı salonu ve düğün salonları vardır. Mefruşatı hiçbir derneğimizin mefruşatıyla mukayese edilemeyecek düzeyde kaliteli. 6- Düğünlerde sırası geldiğinde oynamayan, nazlanan tek bir insan görmedim. Paşasıyla, bakanıyla, bürokratıyla birlikte gerçekten Adığe düğünü yapıyorlar. Gençler mızıkaya deju yaparken uydurma sözler değil mızıkanın seslendirdiği parçanın Çerkesçesini söylemek suretiyle içten duyarak, eğlenerek katkıda bulunuyorlar. 7- Çerkesçe okumasına rağmen Çerkesçe'yi rahat konuşamayan gençlerin dillerini neden konuşamadıkları araştırılınca evlerinde ailelerinin Çerkesçe konuşmadıkları anlaşılmış. İşte bu nedenle doğan eksikliği gidermek üzere İsrail Çerkesleri, konuşma sıkıntısı çeken gençleri yazın bir ay süreyle İsrail Çerkesleri'nin yanında kalmaya davet ettiler. Zira İsrail'de evlerde sadece Çerkesçe konuştukları için konuşma ve yazma bilmeyen Çerkes bulunmadığını, üniversite paralı olmasına rağmen Hükümetin bu paraları İsrail'deki dernekleri kanalıyla üniversiteye ödediğini ve Başbakan Müsteşar Yardımcısı Şogen Pşımaf beyin işinin sadece Çerkeslerin sorunlarını çözmek olduğunu belirttiler. 8- Nüfuslarıyla orantılı olarak Çerkeslerin Ürdün Parlamentosu'nda 3 milletvekili kontenjanı bulunuyor. Bunlardan birisi de genellikle bakan oluyor ve Çerkes sorunlarını bu bakan çözümlüyor. Sosyal yardım ve transferlerin olurunu vermeye bu bakan yetkilidir. 9- Kuzey Kafkas kültürünün yaşatılması ve tanıtılması maksadıyla seçilen beş komisyonun daimi üyelerinin çalışmalarını rahatça yapabilmeleri için Kral Hüseyin, bilgisayarlı, fakslı ve sekreterli özel büro tahsis etmiş ve ilk finansman için de10.000 dolar şahsen vermiştir. Haziran ayında Türkiye üzerinden Kafkasya'ya dönüş yapacak olan Prens Ali'nin de aralarında bulunduğu atlı kafile için yapılan harcamalar şimdiden önemli meblağlara ulaşmış durumdadır. 10- Ürdün'de gördüğüm ve en çok heveslendiğim önemli bir tespitim de Çerkeslik kavramının anlaşılış ve uygulanış biçimidir. Bakan, parlamenter, general ve üst bürokratlar Çerkeslere ait ortama katıldığı an taşıdığı sıfatı unutup yaşına uygun bir yere oturuyor. Orada gerçek söz sahibi yaşlılardır. Etiketlerin orada yeri yoktur. Dernek yetkilisinin yapacağı tanıtma işini gerektiğinde ve yüksünmeden bir bakan yapabiliyor. O insanlar kendilerini ve bir takım hesapları çoktan aşmışlar. Dilerim Allah'tan bir gün bizde de benzeri durum yaşansın. İşte o zaman birlik ve beraberliğin önünde hiçbir engel kalmaz. 11- Önemsediğim ve ibretle izlediğim bir tespitimi de son gün yaşadım. Toplantılar sonucunda yayınlanmasına karar verilen İngilizce deklarasyonu seçkin ve büyük bir Çerkes kitlesinin önünde genç Prens okuyor, Arapça ve Çerkesçe'ye de tercüme ediliyordu. Çerkes geleneği gereği büyüklere dönüp ilavesini istedikleri bir şeyin olup olmadığını sordu. 55-60 yaşlarında birisi bizzat kalkıp, "deklarasyonda dinle ilgili bir madde olmalıy- dı'' diye görüşünü belirtti. Prens'in çok sakin bir ifadeyle verdiği cevap şöyleydi: ''Burası İslam dininin doğduğu Arap topraklarından bir parça. Din, Allah ile kul arasında olması gereken bir şeydir. Konuşulan konular bir devlet işi değilse bile toplumsal bir iştir. Onunla din işini karıştırmamak gerekir. Hem sonra, sen bir Çerkessin. Geleneklerinizin insanlara kazandırmayı amaçladığı güzel meziyetler olan; doğruluk, mertlik, vatanseverlik, namusluluk, hiç kimsenin hakkını gasp etmeme, sözünün eri olma ve akraba evliği yapmama gibi alışkanlıklar kazandırma aynı zamanda İslam dininin de hedefidir. Sen kendi geleneklerine sahip çıkıp onu yaşarsan din için ayrıca tedbirler önermene gerek kalmaz.'' Genç Prensin bu cevabını verdiği anda Türkiye'deki durumumuz gözümün önüne geldi. Tarihimizin hiçbir döneminde genç kızlarımız delikanlılarla bir araya gelip Pseluhe = Vorşer = Zehes olayından ve türlü eğlence oyunlarından kaçmamışken, şimdilerde sımsıkı kapanıp delikanlılarla bir araya gelmekten ve tokalaşmaktan kaçınan genç kızlarımızı ve toplumumuzun geleceğini düşündüm. Acaba Prens mi doğruyu söylüyordu yoksa yüce Allah'ın bile değiştirme ve vazgeçme hakkını vermediği Çerkeslere mensup olma keyfiyetinin önüne din ve vatandaşlık gibi insanın değiştirme hakkına sahip olduğu kavramları en tutucu şekliyle koyanlar mı doğruyu yapıyordu.  +''+Muhittin Ünal

Kafkas Derneği 5 Yaşında

Türkiye'deki tüm derneklerin bir çatı altında toplanarak yıllardır özlemini çekilen birlik ve beraberliğin sağlamak amacıyla kurulan Kafkas Derneği 5 yaşına girdi. Tek bir ses ve tek bir yürek olunması doğrultusunda faaliyet gösteren Kafkas Derneği, bu amaçlar doğrultusunda gerçekleştirdiği özverili çalışmalarıyla toplumun tüm kesimlerinin beğenisini kazanıyor. +''+ Bugün yaklaşık 30 şubesiyle Türkiye'nin her yerinde faaliyet gösteren Kafkas Derneği'nin kuruluş yıldönümü vesilesiyle Genel Başkan Sn. Mühittin Ünal ile bir söyleşi yaptık. Dergimizin gelecek sayısında da ilk Genel Başkanımız Sn. Aslan Arı ile yaptığımız söyleşiye yer vereceğiz. Kafkas Derneği'nin kuruluşunun 5 yıldönümü vesilesiyle, Kafkas kültürünün geliştirilmesi ve yaşatılmasının önkoşulu "örgütlü toplum" olma çalışmalarında emeği geçen herkese şükranlarımızı sunuyoruz. Nart: Sn.Ünal, kendinizi kısaca tanıtır mısınız? M.Ünal: 1864 sürgünü ile Karaçay Çerkes Cumhuriyeti'nden Türkiye'ye gelip Kayseri ili, Pınarbaşı ilçesine bağlı Kazancık köyüne yerleşen Abazin kökenli Agaçe ailesine mensubum. 1944 doğumluyum. Selçuk Eğitim Enstitüsü ve Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi mezunuyum. 7 yıl öğretmenlik ve yöneticilik yaptıktan sonra TDÇİ Genel Müdürlüğü Teftiş Kuruluna sınavla Müfettiş Yardımcısı olarak katıldım. Sırasıyla müfettişlik, başmüfettişlik ve Teftiş Kurulu Başkanlığı görevlerinde bulunduktan sonra 1995 yılında kendi arzumla emekli oldum. Kafkas Derneği'nin 5 yıl içerisindeki gelişmelerine bakış açınız nedir? Şu anda kültürel ve siyasal açıdan çalışmalar istenilen düzeyde mi? 5 yıl az bir zaman değildir. Bu süre içerisinde katedilen mesafeyi yeterli bulmuyorum. Gerçi, merkezi örgütlülüğün gereğine inanan insanımızın ve kuruluşlarımızın sayısında önemli artışlar vardır. Ama olması gerekenin gerisindedir. Bunun başlıca nedenlerini de şöyle özetleyebilirim: 1- Tarihten gelen ferdiyetçi yapımız, kendimiz dışındakilerin fikir ve önerilerini önemsememe alışkanlığımız, kabilecilik mantığından uzaklaşamama ve birlikteliğin sağlayacağı güç ve kuvvete kuvvet katma yerine "bana ne" düşüncesiyle yaklaşıp sorunun bizi de ilgilendiren bir sorun olduğunu düşünmeme. 2- Genel Kurullarda Yönetim Kurullarını oluştururken bu işe yeterince zaman ayırabilecek en az 5-6 duyarlı kişiyi bulup seçmek yerine liste doldurup, güzel laflar edip ve sonuçta işleri 1-2 kişiye yıkıp kenara çekilme alışkanlığımız. 3- İcraatın finansmanı konusunda sağlam, sürekli ve işletilen ve gelir getiren kaynaklar yaratma yerine üç beş duyarlı insanımıza, bıktırma pahasına yük olmak zorunda kalışımız. 4-"Çerkes toplumunun sorunlarını ve çözümlerini benden başkası bilmez, ben olmazsam birliktelik de olmasın" diyebilen ve gerçekten de engel olabilenlerin varlığı. 5- Kendi evimizde kendi çocuğumuza öğretemediğimiz ve onlardan isteyemediğimiz şeyleri dernek çatısı altındaki gençlerden en ufak bir tolerans göstermeden isteyip, bunu da bulamayınca derneğe küsüp ve evvelden varolan önyargılarımızla da birleştirerek hem derneklere ve hem de birlikteliğe bilinçsizce karşı çıkarak kararsızlıklara neden olmak. Şu andaki kültürel ve diğer konulardaki çalışmaları yeterli görmüyorum. Gerçi sonucu uzun vadede alınabilecek bazı projeler başlattık, merkezi örgüt olarak şubelerimizin ve insanlarımızın belirli problemlerini hallettik ve siyasal liderlere örgütümüzü, sorunlarımızı ve amaçlarımızı belli düzeyde anlatabildik. Gençliğimize ve geleceğimize yönelik bazı planlar yaptık. Bunlar adım adım ileride semere verecektir. Başkanlığa geldiğinizde genel amaçlarınız nelerdi? Kafkas Derneği ve Kafkasya Konseyi derneği arasındaki çok gereksiz ikiliği kaldırıp birleşmelerini sağlamak (bu konuda biz bize düşeni yaptık), iktisadi işletmeleri ile üreten ve ürettiği değerlerin bir bölümünü burs, yurt, yayın desteği, bilimsel araştırmalar ve güvenlikten yoksun insanlarımıza sağlık yardımı şeklinde harcayan bir VAKIF kurma, iş adamlarımızı bir çatı altında toplama çalışmalarına katkı, Kuzey Kafkasya'nın en önemli ihtiyacı olan nüfus transferlerine ve ekonomilerine katkıya yönelik çalışmalar ve dil sorunumuz için çareler aramayı hedeflemiştim. Kafkas Derneği şubelerinin şu anda sayısı kaçtır, kaça ulaşması bekleniyor? Gerçek öz kültür ortamına kavuşabilmenin en doğru yolu, her insanın tarihi topraklarında kendi kültüründen olan insanlarla bir arada yaşamasıdır. Diğer bir ifadeyle Anavatan'a dönüştür. Ancak bu konuda fazla hayalci olmamak gerekir. 7 milyon Kafkaslı'nın oraya dönmesi bugün için mümkün değildir. Zira nüfus sorununun en yoğun olduğu Kuzey Batı Kafkasya'da şu anda üretim alanlarının toplam ihtiyacı 250.000-350.000 arasında gözükmektedir. Bildiğiniz gibi Kafkas Derneği kısaltılmış adımız kalmadı. Kafkas Derneği olarak şu anda sayımız 28'dir. Bu yıl Ladik şubesini feshettik. Çanakkale, Manisa, Pınarbaşı, Pazar (Tokat) şubeleri yeni kuruldu. Kayseri, Kocaeli, Tokat, Pendik-Kaynarca şubeleşti. Samsun da bu süreci başlatmış durumdadır. Yıl sonuna kadar 5 veya 6 şubeleşme daha bekliyoruz. Yönetim olarak katılım sayısının fazlalığından ziyade sağlıklı iletişim, işbirliği ve sağlam örgüt yapılanmasını daha çok önemsiyoruz. Şubelerin kültürel çalışmaları yeterli mi, onlara bu çalışmalar için ne tür destek veriyorsunuz? Şubeler kendi imkanlarını kullanarak bazı kültürel çalışmaları yürütüyorlar. İki yıldır en yakın şubelerin sahip olduğu imkanları etkinlik yapan komşu şubelerin imkanlarıyla birleştirip daha zengin programlar sunmaya başladık. Bölgesel etkinliklerde çok sayıda şubenin imkanını birleştiriyoruz. Bu tür yardımlaşmalar giderek artacaktır. Eğitimci olmanızdan olsa gerek, özellikle eğitim olayına çok önem veriyorsunuz. Toplumumuz için eğitimliliğin yeri nedir? Geçmişimde 7 yıllık bir eğitimciliğimin olduğunu söylemiştim. Her şeyin başı eğitimdir. Ferdiyetçilikten sıyrılmış ve toplumsal düşünebilen eğitimli insanlarla çok şey yapabilirsiniz. Hatta ferdiyetçilikten sıyrılma işinin kendisi de bir eğitim sorunudur. Kafkasya'da asgari eğitim seviyesinin 12 yıl olması sonucu ortaya çıkan yapı ile eğitim süresi 5 yıl olan bizim insanımızın yapısını mukayese bile edemezsiniz. Bunu Abhazya'ya yerleştirdiğim akrabalarımda bizzat gözlemledim. Toplumsal sorunlarımıza daha bir heyecanla yaklaşan genellikle 12 yıl ve daha fazla süre eğitim alan ve az da olsa okuma alışkanlığı edinen insanlarımız değil midir? Sorunlarımızı kavramak ve çözüm üretmek için okuyan ve düşünen insanlara ihtiyacımız vardır. Konuştuğumuzda Türkiye'de 7 milyon Kuzey Kafkasyalı varız diyoruz. Peki Nart veya bir başka dergiyi veya kitabı kaç kişi sürekli okuyor? Toplam basımımız 3000 değil midir? Kafkasya'da nüfusa göre basılı yayın oranı bizim 15 katımızdır. Cahil insanları okutmak da zordur, onlara bazı gerçekleri kabul ettirmek de. Hal böyle olunca da geleneklerimizin taban tabana zıttı olan siyasal ve irticacı dinsel görüşler yeşermek için ortam buluyor. Toplumumuzdaki duyarsızlık ve sorunlarımızı önemsememe olgusunun altında yatan en büyük gerçek eğitimsizliktir. Eğitim eksikliğimiz yetmiyormuş gibi bir yerlere gelmiş tahsillilerimiz de gereksiz nedenlerle bölününce içinde yaşadığımız, gücümüzü kıran ve hiçbir zaman lehimize sonuç vermeyecek manzaralar ortaya çıkıyor. "Kurtuluş Savaşı'nda Çerkeslerin Rolü" adlı kitabınız yeterli tepkiyi alabildi mi sizce? Yeni kitap çalışmalarını var mı? "Miralay Bekir Sami Günsav'ın Kurtuluş Savaşı Anıları" adlı ilk kitabım tümüyle belgelere istinat eden, daha çok da araştırmacılara hitap eden ve iç isyanları başlatanların Çerkes olmadığını resmi belgelerle ortaya koyan bir kitap olduğu için ilginin az olması normaldir. Ancak ikinci kitaptan daha çok ilgi bekliyordum. 5yazar ve eleştirmen güzel şeyler yazdılar. Kendi toplumumdan da okuyan kesim ve gençlerden iyi şeyler duydum. Sadece benim kitabım için değil her türlü basım için en önemli sorun, asıl büyük kesimin ilgisizliği ve okuma alışkanlığının yokluğudur. Kafkas Derneği ile birleşmemekte ısrarlı olan diğer derneklerle diyalogunuz nasıldır? Türkiye'de mevcut dernekler ve vakıflar bizim insanlarımızın kurdukları örgütlerdir. Gönül arzu eder ki hepsi bir arada olsun da her alanda etkili olalım. İdeal olan bu birleşme er geç olacaktır, önemli olan tarihin bize tanıdığı mevcut imkanlar ortada iken birlikteliğin olmamasıdır. Giderek sayısı artan duyarlı insanlarımızın baskısı ve gençlik tabanındaki bütünleşme bu süreci kısaltacak diye düşünüyorum. Kültürel kimliğimizi inkar etmeyen, dini esaslara dayalı devlet düşüncesine hizmet etmeyen kuruluşlarımızla işbirliği yapmakta ve iyi münasebetle tesis edip, devam ettirmeyi yararlı görüyorum. Şu anda Kafkas Derneği'nin maddi-manevi nelere ihtiyacı var? Fakir gençlerimize dershane, burs ve yurt imkanı sunan, toplumumuzun ileride ihtiyacı olacak branşlarda bilimsel kariyer sahibi olacak gençlerin her türlü masrafını karşılayan, kültür ve bilim dergileri ile bol bol kitaplar yayınlayan, sosyal güvenlikten yoksun insanlarımızın tedavisini yaptıran güçlü bir VAKIF en acil olanıdır. Bu vakıf bünyesinde iktisadi işletmeler kurarak ticari faaliyetlerle gelir getirici bir çalışma düzeni kurmak, toplumsal sorunlarına duyarlı, kimliğine saygılı, karşıt görüşleri dışlamayan ve birlikte üretebilen bir gençlik ordusu ve bu ordunun hizmetinde çalışan bir Araştırma Enstitüsü, güçlü bir kütüphane, müze ve arşiv dökümantasyon merkezi ilk aklıma gelenlerdi. Kafkasya ile irtibatınız ne şekildedir, bu ilişkinin ne tür yararları vardır? Abhazya, Adigey, Karaçay Çerkes ve Khabardey Balkar ile mektupla ve sürekli telefonla irtibat kurabiliyoruz. Diğer cumhuriyetlerle de inşallah ilişki kuracağız. Bağlantı kurduğumuz yörelerden sürekli haber akışı oluyor ve Nart dergisi bu haberleri yayınlıyor ve tekrar oraya gönderiyoruz. Tüzükten kaynaklanan bazı farklılıklar dışında DÇB ile de iyi bir diyalogumuz vardır. Türkiye'deki Kafkasyalıların gerçek bir öz kültür ortamına kavuşabilmesinin yollarını nasıl aramaları gerektiğine inanıyorsunuz? Gerçek öz kültür ortamına kavuşabilmenin en doğru yolu, her insanın tarihi topraklarında kendi kültüründen olan insanlarla bir arada yaşamasıdır. Diğer bir ifadeyle Anavatan'a dönüştür. Ancak bu konuda fazla hayalci olmamak gerekir. 7 milyon Kafkaslı'nın oraya dönmesi bugün için mümkün değildir. Zira nüfus sorununun en yoğun olduğu Kuzey Batı Kafkasya'da şu anda üretim alanlarının toplam ihtiyacı 250.000-350.000 arasında gözükmektedir. Akılcı metotlarla bu seviyede bir dönüşü önümüzdeki 10-15 yılda sağlayabilirsek bana göre bu sonuç bir başarıdır. Ondan sonrası için söz etmek şimdilik hayalcilik olur. 6,5 milyondan fazla ve Türkiye'de kalacak kesim için de en iyi çözüm ülkemizin batılı normlar seviyesinde demokratikleşmesidir. O taktirde kendi kültürümüzü yaşayarak kardeşçe ve ülke bütünlüğü içerisinde iki kültürlü olarak sorunsuzca yaşayabiliriz. Bu nedenle gençlerimizin mümkün olan tüm olanakları zorlayarak dil öğrenmelerini, Kafkasya'da öğrenimi düşünmelerini, kültürel değerlerimizi iyi kavramalarını, ben Kafkasyalıyım diye derneklerimize gelen hiçbir gencimizi şu veya bu nedenle dışlama yerine, gelmeyen diğer gençlerimizi de arayıp bulup onlarla kaynaşarak derneklerimizin genç tabanlarının yüz binlere ulaşmasına özellikle katkıda bulunmalarını, macera heveslisi marjinal siyasi görüşlere katiyen itibar etmemelerini ve bir an önce duyarlı birer hayat adamı olarak nöbet devir teslimine hazır olmalarını tavsiye ediyorum. İleriye yönelik planlarınız nelerdir, Kafkasya'ya yerleşmeyi düşünüyor musunuz? Sürgünden sonraki Türkiye yaşamıyla ilgili bilinmeyen veya bilinip de yazılmayan çok şeyimiz vardır. İleride diaspora tarihini yazıp Kafkasya tarihiyle birleştirmeyi düşünecek araştırmacılara katkıda bulunmak üzere tamamlanması gereken ve başlanmış araştırma çalışmalarım var. Ömrün yeterse onları tamamlamak istiyorum. Araştırma çalışmalarının konusu ve malzemesi burada olduğundan şimdilik Kafkasya'ya dönüş benim için söz konusu değildir. Ancak, Abhazya'da sorunlar bittiğinde bir ev almayı ve ilişiğimi devam ettirmeyi düşünüyorum. Gençlerden beklentileriniz nelerdir? Gelecek neslimizden size yeterli talep geliyor mu? Gençler arasında klikleşmelere ve birbirlerini dışlayan davranışlara çok üzülüyorum. Görüş farklarına bakmaksızın tüm gençlerimizin derneklerde bir arada olmasını istiyorum. Belki geldiğinde aramıza katılabilseydi güzel kızımız Nemit Aslan bugün hayatta olabilirdi. Serbestçe düşünen, düşündüğünü cesaretle söyleyen ve savunan, karşı görüşü saygı duyan ancak kırıcı olmadan ona yanlışlarını hatırlatan, kültürel kimliğimizi inkar eden görüşlere itibar etmeyen, binlerce yıldır aynen devam eden eşsiz geleneklerimize ters düşmeyecek derecede inançlı ve nihayet kültürel değerlerine bağlı bir gençlik geleceğimizin teminatı olacaktır. Küçük farklılıklarımız nedeniyle, birbirini dışlayan ve kamplara ayrılan bir gençlik istikbalde bir ve beraber olmamızı istemeyenlere hizmet etmekten başka bir şeye yaramayacaktır. Gençlerimize her zaman açık bir insanım. Dileyen dilediğinde gelip benimle ve arkadaşlarımla her konuyu rahatlıkla görüşebilir, bundan da zevk duyarım. Onlara yardımcı olmayacaksak varlığımızın ne anlamı olur?+''+Muhittin Ünal

Adığey Gelecekten Umutlu

Cumhurbaşkanı Carım Aslan'ın Adığey'e lider oluşunun 10'uncu yılı (1989-1999) nedeniyle Adığe Mak gazetesi baş redaktörü Kuyeko Asfar'ın yaptığı röportajın Türkçe çevirisini aşağıda sunuyoruz. Adığey'e 10 yıldır liderlik ediyorsunuz. Bu zaman içinde neleri gerçekleştirebildiğinizi düşünüyorsunuz? p> +''+ Evet 10 yıl oldu. İçinde yaşadığımız ülke ve dünyanın koşulları ve katetmiş olduğumuz güç yol göz önüne alındığında, bu yılların her birine bir kaç yılda gerçekleştirilebilecek işlerin sığdırılmış olduğunu görüyorum. Bu 10 yılın başlarında ben Adığe Özerk Bölgesi'nin lideri idim. Daha sonra Adığey Cumhuriyeti'nin başkanı oldum ve 7 yıldır da bu görevdeyim. Bu 10 yılı ikiye ayırmak gerekmektedir. İlki, Rusya'nın demokratikleşme süreci içerisinde biz de Adığe ulusunun asırlardır özlemini çektiği devletleşme idealini gerçekleştirdik. Adığeler Kafkasya'nın en büyük halkıydılar ve bu yüzden de bir devlet yapılarının olması gerekiyordu. Ama tarihi gelişim süreci içerisinde ulusa yapılmış olan haksızlıklardan dolayı bu, geçtiğimiz asırda gerçekleşememişti. Halkın bu özlemi bu günlere kadar süregelmişti. Demokratikleşme sürecinin daha özgür ortamında biz de uyumadık. Sorunlarımızı tartışmaya başladık. Bugünlerde katıldığımız toplantılarda yapmış olduğum konuşma metinlerinden elimizde kalanlara göz attığımda Krasnodar Eyalet Parti Konferansı'nda Adığey'in özerk statüsünün yükseltilmesi gerektiğini dile getiriyordum. Bu sorun o günlerde halkın gündemine girmiş bulunu yordu. O zaman Adığe Xase henüz kurulmuştu. 1989 yılında Maykop'a geldiğimde onay için verdiği belgeleri kuytu köşelerden çıkarttırdım. "Halk için çalışan derneğin kuruluşunu neden onaylamıyorsunuz?" dedim ve Mart ayında onaylanmasını sağladım. Eylül ayındaki Adığe Xase Kongresi'ne ben de katıldım. İlk defa bu toplantıda eyaletten ayrılmak ve statümüzün yükseltilmesi konusu dile getirilmişti. Bu toplantıya gelmeden önce Komünist Partisi Merkez Komitesi'nin ulusal sorunlarla ilgili toplantısından çıkmış ve saat 16.00 sularında Maykop'a dönmüştüm. Xase toplantısı olduğunu öğrenince "Halkın bir araya geldiği toplantıya katılıp görüşlerimizi söylemeyeceksek lider sayılır mıyız?" dedim ve toplantıya gittim. Takip eden günlerde Khabardey-Balkar ve Karaçay-Çerkes'ten telefonla, Xase toplantısına katılıp katılmadığım merakla soruluyordu. Onlar bu tür toplantılardan çekiniyorlardı. Halbuki bu toplantılardan çekinilecek bir şey yoktu. Katılıp yönlendirmekte yarar vardı. Bu söylediklerim Eylül ayında olmuştu. Kasım ayında Eyalet Parti Konferansı'nda ayrılma ve cumhuriyet olma ile ilgili halkımızın talebini dile getirdim. 10 yıllık sürenin ilk yılları ülkemizin statüsünün yükseltilmesi çalışmaları ile geçti. Bu yıllar oldukça zor yıllardı. Çünkü insanlar Sumgait (Azerbaycan), Dağlık Karabağ ve başka yörelerde çıkan kargaşalıklardan dolayı endişe içindeydiler. "Eyaletten ayrılırsak halimiz ne olur? Bu Adığeler için mi, yoksa Ruslar için mi gereklidir?" gibi sorular soruluyordu. "Ruslar her taraftan kovuluyorlar. Eyaletten ayrılıp Cumhuriyet olursak Adığey'den de kovulacağız" gibi söylentiler dolaşıyordu. Söylentilerin asılsız olduğuna insanları ikna etmek gerekiyordu. Cumhuriyetin herkesin yararına olduğu, cumhuriyetin sahibinin sadece Adığeler olmayıp, Adığey'de yaşayan tüm insanlar olduğu, ama sahiplikte ilk sıranın Adığelere ait olduğu, zira Adığelerin ülkenin en eski halkı olduklarını ve bu yeni durumdan dolayı kimsenin haklarının zarar görmeyeceğini anlatmak için o yıllarda çok emek harcadık. Söylediklerimin anlaşılmamasından dolayı toplantılardan kovulduğum da oldu ama yılmadık ve bir anlaşma zemini bularak bu güçlükleri yenmeyi başardık. İkinci bölümde Cumhuriyet için gerekli olan cumhurbaşkanı, parlamento, bakanlar kurulu gibi kurumları, ortaya çıkan bir çok güçlüklere rağmen, oluşturmayı başardık. En güç olanı da parlamentonun teşkili idi. Halklar parlamentoda nasıl temsil edileceklerdi? "Nüfuslarına göre mi, yoksa başka bir yöntemle mi?" gibi sorunlar vardı. Halklar arasında bir sürtüşme olmaması ve hiçbir halkın hakkının zayi olmaması için eşitlik (paritet) ilkesinde anlaşmaya varıldı. Bu sonucu elde edebilmek için çok büyük çalışmalar yaptık. Bu sorunu yönetimin tek başına çözemeyeceğini biliyorduk. Adığe Xase, 40'lar Komitesi, Aydınlar, Slavlar Birliği gibi kuruluşlar bu konuda çok tartıştılar ve sonunda eşitlikten başka yol olmadığını görerek bunda anlaştılar ve ilk meclis böyle oluşturuldu. İşte bu yollardan geçerek cumhuriyeti kurmuş olduk. Geriye doğru baktığımda ilk aklıma gelenler bunlardır. Takip eden günlerde Adığe Bayrağı ve Anayasası tartışmaları vardı... p> Bayrak için 20 kadar örnek arasından ulusun bayrağını Cumhuriyet Bayrağı olarak kabul ettik. Rus milletinin bayrağı Devlet Bayrağı yapılınca biz de kendi milli bayrağımızı Cumhuriyetin bayrağı yapmayı uygun bulduk. "Biz de yıllardır bu topraklarda yaşıyoruz. Atalarımız da burada doğdular, bu bayrakta bizim de temsil edilmemiz gerekmez miydi?" diye soran Ruslar da oldu ama Adığelerin uğradıkları haksızlıklardan dolayı ayrıcalıkları olması gerektiğini düşündük. 160 yıl önce halkımızın bağımsızlık mücadelesinde kullandığı bayrağın Cumhuriyetin bayrağı olması gerektiğini düşünüyor ve dile getiriyordum. Anayasa konusu da çok tartışmalı oldu ve sonunda kabul edildi. Bu hususta gazetelerde çok haberler çıktığı için fazla bir şey söylemek istemiyorum. Cumhurbaşkanının Adığece ve Rusça bilmesi gerektiği bir anayasa hükmü. Bunu bir türlü kabul etmek istemeyen bir grup var. p> Doğrudur. Sevmeyenin gözünde başın sepet kadardır derler. Kendini Cumhurbaşkanlığına layık görüp ortaya çıkınca tabii iki dili de bilmen gerekir. Rusya Federasyonu'nu oluşturan cumhuriyetlerin başkanlarının Rusça ile birlikte o cumhuriyetin dilini de bilmesi gerektiği şartını tüm Rusya'da yasa haline getirmek için Rusya Federasyon Meclisi'ne öneride bulundunuz. Bu kararınızı kısa süre önce Adığey Parlamentosu da destekledi...p> Evet, bu önemli bir konudur. Biraz tartışma olmuşsa da Adığey Parlamentosu da bu önerimi destekleme kararı almıştır. Bugün Adığey Cumhuriyeti, Kuzey Kafkasya ve Rusya'da ne durumdadır? Sesini duyurabiliyor mu ve etkinliği var mı? p> Evet, sesini duyuruyor ve kimseden geriye kalmıyor. "Küçük" olduğumuzu söyleyenler varsa da doğru değildir. Sağlam bir cumhuriyettir. Birleşmiş Milletler'i oluşturan 200 ülkeden 50'sinin toprakları bizden daha küçüktür. Bu nedenle küçüklüğü kabul etmiyoruz. Yaşadığımız Kuzey Kafkasya'daki her türlü önemli politik ve ekonomik sorunlarda sesimizi duyurmaktayız. Adığey, Karaçay-Çerkes ve Khabardey-Balkar'ın (kadim Adığe toprakları) birleşmelerinden hoşnut olmayanlar az değil. En son yapılan Karaçayların "Cemaat" adlı ulusal hareketlerinin toplantısında, bu birleşmenin Adığelerden başka kimsenin işine yaramayacağına dair karara varıldı. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz? p> "Cemaat" liderlerinin söylediklerini okudum. Birleşmemizin hiçbir temeli olmadığını söylüyorlar. Biz sesimizi daha yüksek duyurabilmek, işlerimizi daha iyi çözebilmek için birleştik. Üç cumhuriyetin birleşmesi güçlerini artırmaktadır. Çıkacak herhangi bir sorunu güzellikle çözme şansını elde etmiş bulunuyoruz. Onlar her üç cumhuriyette Adığelerin yaşıyor olmasını görüşlerine temel alıyorlar. Doğrudur, bazen Adığe sorunları da gündeme gelecektir. Bu üç cumhuriyette Ruslar ve aynı kökten gelen Karaçay ve Balkarlar da yaşamaktadır. Onların sorunları da ele alınacaktır. Bu nedenle birleşme herkesin yararınadır ve öyle olduğu için de böyle bir karara varılmıştır. Bunun başka bir sebebi yoktur. Bugün Şapsığ Rayonu olmadığı için onların belirli bir bölgeleri ve yönetim organları yoktur. Ulusal işlerini Adığe Xase kanalıyla yürütmektedirler. Ellerinde imkan olsaydı onlar da bu birleşmeye katılırlardı. Kısa süre önce Krasnodar Eyalet Valisi Kondretenko Nikolay ile birlikte Şapsığ'a gittiniz ve soydaşlarımızı sevindirdiniz. Onları daha fazla gözetmemiz için ne yapmamız gerekiyor? p> Şapsığların sorunlarının öncelikle çözüm yerinin Krasnodar olduğunu, sonra Moskova'nın geldiğini gezim esnasında altını çizerek Şapsığlara söyledim. Başka seslere kulak vermemelerini dile getirdim. Biz de bu konudan uzakta kalamayız çünkü onlar bizim soydaşlarımızdır. Bir güçlükle karşılaştıklarında ilk biz üzüleceğiz ve kendilerine yardıma koşacağız. Krasnodar Eyaleti ile birlikte sorunlarının çözümü için uğraşacağız. Aynı şekilde Uspensk Rayonu'nda ve Krasnodar kentinde yaşayan Adığeleri de gözeteceğiz. Şapsığdan döner dönmez bu konudaki işlerimize tekrar göz attım, yaptıklarımızı ve yapmadıklarımızı tespit ettirdim. Eğitim, kadro, edebiyat, kültür ve televizyon konularına yeniden göz gezdirdim. Soçi televizyonu ile belli saatlerde Adığelere yönelik yayınlar yapılması için anlaşmaya vardık. Kısacası, 1999-2000 yıllarında yapacaklarımızı program haline getirip Bakanlar Kurulu'nda görüşüp onaylayacağız. Eyalet yönetimine de yaptıklarımız hakkında bilgi verdim ve onların da aynı doğrultuda çalışmalar yapmalarını umduğumuzu dile getirdim. Aynı şekilde Tuapse Rayonu yönetimine yardımcı olmalarını da istedim. Şapsığ Rayonu'nun tekrar oluşması ümit edilebilir mi? p> Bugün için Şapsığ Ulusal Rayonu'nun tekrar oluşması mümkün değil. Ben bunun yerine Lazarevsk Rayonu'nun adının Şapsığ Rayonu olarak değiştirilmesini öneriyorum. Bu, işleri daha da kolaylaştıracaktır. Adığey'in statüsünün yükseltilmesi ile ilgili Eyalet Parti Konferansı'nda yaptığım konuşmada Şapsığ konusuna da değinmiştim. Zalim Rus generalleri, Zas, Lazarevsk ve Galavin'in isimlerinin yerleşim yeri ismi olmaktan çıkarılması gerektiğini dile getirmiştim. Kondretenko ile birlikte Kıyıboyu'nda yaptığımız gezide Şapsığ Adığe Xase Başkanı'na Eyalet Yasama Meclisi toplantılarına katılma hakkı tanınması konusunda anlaşmıştık. Ancak bunun yasal dayanağını bulmak gerekmektedir. Şimdi dış ülke Adığelerine değinmek istiyorum. Cumhuriyetin daha iyi gelişmesi için Diaspora Adığeleri ile işbirliği gerektiğine inanıyor musunuz? Bu konuda çok umutlu değilim. Birçokları ile bu konuda görüşmelerde de bulundum ama çoğu Batı'nın Rusya'ya güven duymaması gibi bize güven duymuyorlar. Fransız ülkemize sermaye koyuyor da, sen Adığe olduğun halde niçin koymuyorsun diyorum ama ikna olmuyorlar. Sizce bu neden kaynaklanıyor? Adığe düşüncesinden olabilir mi? p> Onlar öncelikle Batılı mantığı ile hareket ediyorlar. Ulusal sorunu üçüncü, dördüncü sıraya koyuyorlar. Adığelerin eskiden beri sıkıntılar çekmiş olmaları ve gittikleri ülkelerde de sıkıntılı günler geçirmiş olmaları onları dikkatli adım atmaya zorluyor. Bu yüzden de ağır davranıyorlar. Çoğunun düşüncesi "ulus olsan da olmasan da önemi yok, paran varsa insansın" şeklinde. Tüm bunlara rağmen bugünlerde bir proje üzerinde çalışıyoruz. Almanya'da 30 bin Adığe yaşadığı söyleniyor. Batı, teknolojide çok ilerledi. Onların kullanmadıkları donanımları oradaki soydaşlarımızın yardımı ile elde edip yararlanmak istiyoruz. Almanya'da hükümetimizin bir temsilciliğini açıp çalışmalarımızı orada yürüteceğiz. Onların kullanmadıkları donanımları biz 5-6 yıl daha kullanabiliriz. Diasporaya bu konuda güveniyoruz. Söz sırası dış ülke Adığelerinde iken, bir konuya daha değinmek istiyorum. Kosova Adığelerinin getirilişi nedeniyle, Aslan Carım'ın döneminin tarihe altın harflerle yazılacağı söyleniyor. İsrail, Golan'ı işgal ettiğinde de Suriye Adığeleri benzer bir duruma düşmüşlerdi ama o zamanki yöneticilerimiz ekonomik durumumuz iyi olduğu halde Suriye Adığelerini kabul etmemişlerdi. Halbuki komünist dönemde Mikoyan on binlerce Ermeni'yi geri getirtmişti. 1960 yılında da Nekrasov Kazakları Stavropol'a geri getirildiler. Bu hususta başarıya ulaştığınızı söyleyebilir misiniz? p> Başarıya ulaştım çünkü bunu çok istiyordum. Çok istemeseydim başaramazdım. 1979 yılında benim başkanlığımdaki 40 kişilik bir turist grubuyla (24'ü Adığe idi) Yugoslavya'ya gittiğimizde burada Tsey İshak (Yugoslavyalı) ile bir gece sabah saat 4.00'e kadar konuşup gözyaşı dökmüştük. Kafilemizde bulunan Tsey Puşe bana "Aslan Yugoslavya'da Tsey'lerin olduğu söyleniyor. Çağırıp görüşebilir miyiz?" diye sormuştu. O zamanlar dış ülkede bulunan akrabalarla görüşmek hoş karşılanmazdı. Ben de "Tabii ki çağırabilirsin" dedim ve Belgrad'a geldiler. Ben ilk defa dış ülkedeki bir soydaşımı görmüş ve bundan çok etkilenmiştim. Bizim gibi Adığe'ydiler ve bizim dilimizi konuşuyorlardı. Bu bana ilginç geldiği gibi üzüntü de duymuştum. Sayıları Suriye ve Ürdün'dekiler gibi fazla değildi. Hepsi 30-40 aile oluyorlardı. Onları geri getirebilirsek bu Adığeler için çok anlamlı olacaktı ama nasıl yapacaktık? Kendilerinden beceri sahibi bir grup genç göndermelerini ve bizim yapacağımız teknik yardımlarla konutlarını yaptırdıkça aileleri getirmeyi teklif ettim ama gelmediler. Belki inanmamışlardı, belki de korkmuşlardı. Bir kaç kez kendilerine temsilci gönderdim. Beş yıl önce Moskova temsilcimiz Davur Ramazan'ı gönderdim. Yugoslavya'nın Rusya elçisi ile birlikte köylerine kadar gitti. Bundan iki yıl sonra tekrar, yine Davur Ramazan ile Becene Murat'ı gönder-dim. Vatandaşlık işlemlerini hazırlattım. Şimdi Kosova'da durum kötü ve soydaşlarımız oradan gelmiş olmaktan memnunlar. Tam benim istediğim zamanda olmadıysa da sorunu çözdük. Benim öner-ilerimi kabul etselerdi, daha önceden bu sorunu çözüp kendilerini getirmiş olacaktık, ancak top sesleri duyulmaya başlayınca yola çıkabildiler. Şunu da belirtmem gerekir ki, beş yıl önce bu giri-şimi başlatmamış olsaydık, savaş başladığında geç kalmış olacaktık ve onlar da Almanya, Türkiye gibi başka bir ülkeye gitmiş olacaklardı. Beş yıl önce başlamakla onların güvenini kazanmış olduk ve ciddiyetimize inandırdık. Koko ve Hubiyev ile birlikte Yeltsin'e hitaben yazı hazırladık ve kendisine birlikte çıkıp Kosova Adığeleri sorununu anlattık. Yeltsin yazımızı çabucak Başbakan Kriyenko'ya havale etti. Bu konu üzerinde çalışacak bir komisyon kuruldu ve Moskova temsilcimiz Şevotsıku Pşımaf ve Çemişo Ğazi 15 gün geceli gündüzlü konu üzerinde çalıştılar. Zamanın Dış İşleri Bakanı Primakov ile bu konuda iki kez görüştüm. Böylelikle işi başardık ve bundan gurur duyuyorum. Diaspora ile ilgimizi aynı şekilde devam ettireceğiz. Adığey Rusya'nın bir cumhuriyeti; Başkanı, parlamentosu, bayrağı ve arması var. Bunlardan gurur duyuyoruz. İleride yeni gelişmeler sağlayacağımızı umuyoruz. Ancak sağladığımız bu gelişmeleri kabullenemeyenler olduğu da bir sır değil. Adığey'de Ruslara yaşam hakkı kalmadığını, Kuban'dan ayrılmamamız gerektiğini ve tekrar Kuban'a katılmamız gerektiğini söylüyorlar. p> Böyle düşünenler yanılıyorlar. Politikamızın doğruluğunu halkın çoğunluğu anlamıştır. Yaşadığımız bu çok kötü dünya ve ülke koşullarında, birine bağımlı ve birinin koltuğunun altında kalsaydık mahvolacaktık. Sağladığımız bütçe imkanları ile eyaletten daha öndeyiz. Cumhuriyet olmamız bize daha iyi imkanlar sağlamıştır. Ekim mevsimi gelmiş, yakıtımız ve paramız yok. Başbakan Çernomirdin'e para istemeye çıkıyoruz. Kuban 16 milyar, Stavrapol 15 milyar alıyor, biz de 9 milyar alıyoruz. Ayrı yaşamamın böyle yararları var ve bunu insanlarımız anlamış durumdalar. Prof. Hağur Aytaç Kuban'da kalmalıydık diyor. Aynı şeyi milletvekilimiz Kanavalova da söylüyor. Hağur Aytaç Krasnodar valisinin danışmanıdır. Kendisi ile uzun zamandır tanışmaktayız. Gazeteye böyle bir yazı vermeden önce benimle görüşmesi gerekirdi. Davranışı doğru değildir. Az bir süre önce milletvekili Kanavalova'nın Nezavisima Gazeta'da röportajı yayımlandı. Söylediğine göre Adığey'deki Ruslara hayat hakkı kalmamış ve Adığeler onlara büyük sıkıntı veriyorlarmış. Bu gerçek değildir. Bir avuç Adığe bunu nasıl yapabilir? Bu tip sözler, kendi politik çıkarlarını ulusal menfaatlerin ve toplumsal barışın önüne çıkaranların sözüdür. Onlar insanların acılarından, ulusal sürtüşmelerden yarar sağlayanlardır. Ülkemizde Rusların sıkıntılarının olmayışı çoktandır birilerinin gözüne batmaktadır. Cumhuriyetimizin %80'i Rus'tur ve anlaşma içerisinde tek bir aile gibi yaşamaktayız. Ama Rus kartını kaybederse ne yapacaktır Kanavalov? Geçenlerde Adığe Mak ga-zetesinde yayımlandığı gibi, onun gibiler "sıkmak üzere elini uzatsan, beni iteliyor" diye bağırırlar. Burada beni en çok üzen şey yazmış olduğu asılsız haberler için bir Adığe profesörünü tanık olarak gösterebilme imkanının kendisine tanınmış olmasıdır. Ama gerçekten inanıy-orum ki, kim ne söylerse söylesin birlik ve beraberliğimiz bozulmayacaktır. Krasnodar ile ilişkilerimiz sürecektir. Aslan Bey, daha birçok konuya değinmek istiyordum ama bir kerede her şeye değinilemiyor. Cevaplarınız için teşekkür ediyoruz. p> Ben de teşekkür ediyorum, sağolun, varolun. p> [Adığeceden çeviren: Çetaw İbrahim]  +''+Aslan Carım