Kafkasya’da Yatırım Olanakları

Sayın KURMEL, doğumunuzdan Üniversite öğreniminizin sonuna kadar ki dönemi ve bu dönemde yaşadığınız ve sizi çok etkileyen ortamları kısaca anlatır mısınız? "1925 yılında doğdum. İlk okulu Yahyalı'da, ortaokulu Develi'de, liseyi de Kayseri'de okudum. Bu arada babam komşu köyde toprak ve değirmen almıştı. +''+ Oranın işletilmesi çalışmalarına da katılırdım. Çerkesçe konuşmanın pek hoş karşılanmadığı "Vatandaş Türkçe konuş" sloganlarının yoğun olduğu bir dönem olması nedeniyle yeterinde anadilimi öğrenemedim. Halen üzüntüsünü çekerim. Üniversiteye gelince Ankara Hukuk Fakültesini burslu olarak Adalet Bakanlığı adına okudum. Stajımı da Ankara Adliyesi'nde tamamladım. Ankara'daki öğrencilik döneminde yaşadığım ve beni etkileyen en güzel ortam rahmetli İsmail BERKOK ile olan birlikteliklerimdir. Tarihte Kafkasya kitabını yazmış ancak henüz neşretmemişti Zaman zaman kitaptan orijinal pasajlar okurdu. Paşa'dan çok şey öğrendim hem O'nu yakından tanıma fırsatı buldum. Günlük yaşamı ve aldığı nefes hep Çerkeslik doluydu. Bir keresinde bize şunları söylemişti; "Ben şanslıydım. Kafkasya'yı iki kez gördüm. Dünya Cenneti olan o topraklarda sürekli yaşamamayı bahtsızlık sayarım." Cennet misali o yemyeşil toprakları gördükten sonra bu çorak topraklarda yaşamayı Yüce Tanrı'nın bana reva gördüğü en büyük ceza sayıyorum." Paşa Kafkasya konusunda adeta platonik bir aşk yaşıyordu. Bir gün beni iyi bir Çerkes olan Zekai Tahir Burak doğumevinin baştabibi Tahir Beylerin evine götürdü. Kardeşi ressamdı. Ondan kitabı için iki tablo yapmasını rica etti. Birisini hatırlamıyorum ama birisi Kafkasya'yı bağımsız bir devlet haline getirmek için yapmış olduğumuz heyecanlı çalışmalar sırasında ak sakallı bir ihtiyar bizi yarı yolda bırakırsan iki elim yakanda olacaktır,bunu unutma demişti işte o anın resmedilmesiyle ilgiliydi. Allah rahmet eylesin Paşa bize çok şey kazandırdı. O'nun rahle-i tedrisatından geçmiş olmayı şeref sayıyorum. O'nun milliyetçiliğinin bir başka örneğini anlatmak istiyorum. Deli Fuad Paşa'nın oğlu Kahire'de hariciyeciydi ve Mısır sarayından bir hanımla evliydi. Saraydaki bir törende genç Nasır Esad Fuad'a karşı bir saygısızlık yapar ve bu da Ankara'ya yansır. Soyadı Pamukoğlu olan bir milletvekili damarında Türk kanı taşımayanları elçi yaparsanız işte böyle olur diye çok çirkin bir konuşma yapar. Kürsüye fırlayan Paşa daha da sert şekliyle Esad Fuad'ın babası Deli Fuad Paşa'nın savaş meydanlarında kazandığı madalyaları senin sülalen bir araya gelse taşıyamaz, haddini bil cevabıyla susturur." Sözün burasında devreye girip değerli büyüğümüze "Acaba, sayın Berkok, son zamanlarında Kafkasya'ya geri dönüş imkanı tanınsaydı. Döner miydi sizin kanaatiniz nedir?" diye soruyoruz. Cevaplarken hiç duraklama ve tereddüt göstermeden şunları söyledi: "Kesinlikle geri dönerdi. Bir saniye bile tereddüt etmezdi. Sadece kendisinin değil herkesin dönmesini de arzu ederdi. Zira o Kafkasya'ya aşıktı. İkinci kez gidişi sırasında üç günlük evliydi ama onun içindeki ateş bahane kabul etmezdi. Bilinmesini istediğim bir başka husus da okuyanlar dışında hiç kimsenin Uzunyayla'dan ayrılmasını istemezdi. Ayrılan bir aile duyarsa eyvah der dövünürdü. Ayrılanı kaybolmuş sayı yordu." Sarız'da geçen hakimlik döneminden sonra siyasete girdiğinizi biliyoruz. Siyasi yaşantınızı ve sonrasını da özetle lütfeder misiniz? "Sarız'da Hakim iken yöredeki sosyal problemlerle yakından ilgilenip vatandaşın sorunlarıyla birebir eğilip çözümler üretmeye çalışmam nedeniyle çok sevildim. Bu arada hemşehrilerimin de ısrarı sonucunda Mart 1954 de Milletvekilliğine aday oldum. Halkın teveccühü ile Kayseri Milletvekili seçildim. Parlamenterlik döneminde de çalışmalarıma aynı şevkle devam ettim ve önemli hizmetlere imza attım. Bunun sonucu yenilenen 1957 seçimlerinde de tekrar milletvekili seçildim. Ancak 27 Mayıs 1960 ihtilali sonucunda politik nedenlerle 5 yıla mahkum edildim. Yassıada'dan sonra Kayseri cezaevinde 14 ay yattım ve af kanunu ile tahliye oldum.1963 de Avukatlığa başladım.1966 yılında da akrabalarımın teşviki ile aile şirketi kurarak madenciliğe başladık. Allah'a şükürler olsun ki bugün hem ülkeme hem de Atavatanıma hizmet etme fırsatı buldum; zevkle, şevkle çalışıyorum." Anavatan Kafkasya'da yapmış olduğunuz yatırımları zevkle gezdik yakından tanıyoruz. Nalçik'daki Fabrika da Maykop'daki iki fabrika da mükemmel çalışıyorlar. Bu yatırımları yapmaya sizi iten sebepler nelerdir ? Ayrıca, Orada var olduğu şayiası yaygın olan Mafiya'dan çekinmediniz mi,yoksa bunlar asılsız mı? "Azınlık çoğunluğa tabidir. Biz azınlığız. İstesek de istemesek de asimile olacağız. Aynı durum orası için de geçerlidir. Bu nedenle çok iyi düşünmek zorundayız. Herkes için aynı şey geçerlidir. Kafkasya yaşamak için de yatırım yapmak için de bulunmaz bir yer. Mafya söylentileri ve diğer şeylere asla inanmayın. Biz, oraya giderken yeni bir sistem arayışındaki Atayurdumuza tecrübelerimizle yararlı olabilir miyiz diye düşündük. Önce TİKA'yı götürdük Ama onların da fazlaca katkısı olamadı. Rahmetli Berkuk Paşa'nın dediği gibi toprak bir harika. Şimdi satış da serbestleşti. Bir gün bile kaybetmek hatadır. Çiftçilerimizin hemen gitmesi şarttır. Yok-sa yarın geç olacak". 4-5 sene önce Kafkasya'ya dönmek isteyenlere Komünizm dönemi olduğu için ev ve iş verilebilecekti ve dönüş işi o zaman daha kolaydı. Şimdi artık o imkanlar yok. Gidecek olanların ev ve iş sorunları vardır. Bu problemleri nasıl halledilebilir,şayet bu sorunları çözümlenirse insanlar geri döner mi ya da dönmeli mi sizin görüşünüz ne-dir? "Dönülmesi gerektiği muhakkaktır. Ancak oradaki Cumhuri-yetlerin ev vermesi de istihdam yaratması da bu günkü mali yapılarıyla mümkün değildir. O itibarla sermayesi olanların sanayi kuruluşları kurarak insan götürmesi ya da çiftçilik çok cazip olduğu için küçükten başlayarak toprak işletmeleri oluşturmakla mümkün olabilir. Zanaatkar denilen kesim orada iş de bulur aş da. Onlara ev yapabilmek için arsa ve alt yapı bakımından gerekli imkanlar kendilerine zaten veriliyor. Böylece adım adım ve sabırla birşeyler yapmak kabildir. Bizim yaptığımız da odur. Buna hepimiz yükümlüyüz." Bizim gibi dar gelirli insanlar gidip kolay kolay iş yerleri kuramayabilir. Para kazanmak gibi sorunu olmayan sizin gibi insanların öncülüğünde küçük yatırımları değerlendirmek kabil olamaz mı, siz ne düşünürsünüz? "Sermaye ekseriyeti tek elde olmamak şartıyla mümkündür. İşin motoru olacak zengin kişi de az sermaye ile katılmalıdır. Tika bir Türki Cumhuriyette organize Sanayi Bölgesi kurdurdu. Örnek alınabilir. Meslek sahibi insanlara daha sıcak olabilir. Biz de destekleriz. Sizin bahsettiğiniz Kooperatifler Yasasında da değişiklik olursa bu iş daha da kolaylaşabilir. Bu konuyu üzerinde durulmaya değer buluyorum." Kaf-Der olarak başlattığımız "Kafkasya için Ayda Bir Dolar" kampanyası için ne söyleyebilirsiniz? Bu projeden nasıl yararlanabiliriz ? Hukuki statü hazırlandıktan sonra toplanacak paralarla dönüşü teşvik amaçlı yatırımları sizin gibi iş adamlarımız kanalıyla gerçekleştirebiliriz diye düşünüyoruz. Siz ne dersiniz? "Fevkalade bir yaklaşım ve iyi bir projedir. Başarılı olacağından kuşkum yoktur. Gerek Ayda bir Dolar ve gerekse NART CARD projelerine ben de katılmak isterim. Böyle bir çalışma yaptığınız için de sizleri kutlarım." Bu gün aldığınız onur ödülü için duygularınızı alarak sohbetimizi noktalamak istiyoruz. Ödül'ün Kafkasya'ya yönelik çalışmalarınız nedeniyle verildiğini de göz önünde bulundurarak neler söyleyeceksiniz? "Kafkasya'ya yönelik çalışmalarımızda başlangıçta örnek olmayı ön planda tutuyorduk. Geldiğimiz aşamada görev sayarak yatırım yapıyoruz. Orası her şeye layık bir yer. Hepimizin kabesi olması icab eden Kafkasya'ya öncelik vermemiz nedeniyle ödüle layık görülmemiz de yolumuzun doğruluğunun kanıtıdır. Vaktiyle tüm ikazlarımıza rağmen Kabaktepe'den ayrılıp Uzunpınar gibi kendi ırkından insanların yaşadığı Adığe köyüne yerleştiği halde pişman olan ve ikide bir (Biz ne halt ettik de kendi güzelim topraklarımızı terk ettik) diyerek pişmanlığını dile getiren bir Hacı gibi Kafkasya'yı terk edenler için de aynı şey çok daha ağır haliyle geçerli. Ö-nümüze çıkan fırsatların ömrü çok uzun olmayabilir o nedenle bir saniye düşünmenin gereği yoktur olabildiğince çok sayıda insanımız ve özellikle de iş adamlarımız yönlerini Oraya çevirmelidirler." Teşekkür ederiz sayın KURMEL, uzun yıllar Kafkasya'ya hizmet aşkıyla önümüzde bulunmanız dileğiyle hoşçakalınız. " Ben de sizlere teşekkür ediyorum. Duygularımı açık-lamama yardımcı oldunuz. Var olunuz sağ olunuz." HİKMET ALBAYRAK Ademey Ziya Beyin oğlu olarak 1950 yılında Uzunyayla Alamescit köyünde doğan Hikmet Albayrak, Ortaokulu Pınarbaşı, Liseyi Kayseri ve Üniversiteyi de İstanbul İTÜ''de tamamlamış. Bu gün Kafkasya'ya en çok yatırım yapmış olan hemşehrilerimizle sohbet programı kapsamında iş ortağı ve akrabası Hakkı Kurmel ile birlikte konuğumuzdur. Sayın Kurmel'e sorduğumuz sorulardan farklı olarak işin daha çok teknik detayıyla ilgili hususları siz okurlarımızı bilgilendirme amaçlı olarak soracağız. Hikmet Bey, siz yıllardır Kafkasya'ya gidip geliyorsunuz. Orayı çok yönlü olarak tanıdınız. İlk gitti-ğiniz zaman ki Kafkasya ile bugünkü Kafkasya'yı olumlu ve olumsuz gelişmeler bakımından bir mukayese eder misiniz? "İlk gidişim 1988 yılında oldu. Son derecede duygusal bir ziya-retti. Ticari amaçlı ilk tetkik seyahatlerimizde de iş yaşamının kurallarına göre değil ve hissi bağlarla işe girenler oldu. Ancak o tür girişimle başarılı olamadı ve tasfiye oldular. Çünkü biz diyasporada yaşayan insanların hepsini zengin, paralarından akraba ve dostluk ilişkisi içerisinde faydalanılması gereken kişiler olarak görüyor ve sağlam temele dayanmayan girişimler başlatıyorlardı. Ama şimdi öyle değil artık duygusallıktan çok ticari mantalite hakim olmaya başladı. O nedenle yatırımlar da sağlıklıdır. Rusya'dan ve dolayısıyla Kafkasya'dan 10 gün önce döndüm. Beş yıldır işletme yaşamının içerisindeyiz. Rusya'da Mafiya az da olsa vardır. Eğer işinizi yasal doğrultuda yapıyorsanız endişe etmenize gerek yoktur. 5 yıl içerisinde böyle bir olguyu yaşamadık. Bu gün hakkınızı arayabileceğiniz mahkemeler ağır da çalışsalar vardır. Muhatap olabileceğiniz merciler vardır. Çalma ve yalan eskiden genelmiş. Ancak şu anda giderek azalmış durumda. Mantık değişiyor. Eskiden özel girişimi emperyalistlikle suçlayanlar şimdi aman yatırım yapın diye yalvarıyorlar. Reklam, taşıma ve satışta problem kalmadı. Malınızı dilediğiniz yerde satabilir ve stopajı kesilerek parasını yurt dışına çıkarabilirsiniz. Vergi yasalarında önemli değişiklikler oldu. Gerçi PUTİN bu konuda daha rijit davranıyor. Yakında toprakların satışının yapılabilmesini teminen DUMA'dan bir yasa çıkmış detayını bilmiyorum. Sanırım Orada yaşayanlara bu hak tanınıyor. Yatırımlar için çok önemli teşvikler ve kolaylıklar fiilen tanınmaktadır. Artık yabancı sermayenin yararını çok iyi biliyorlar ve özendiriyorlar." Kafkasya ile yatırım ilişkilerinin gelişmeye başladığı 6-7 yıl önce maksatlı çevrelerin belki de Rusların veya ileriyi göremeyen yöneticilerin pompalamasıyla diyasporadan oraya giden yatırımcılar aleyhinde söylemler vardı. Kafkas savaşlarında savaşmadan kaçan Pşı ve Vorkların torunları şimdi de sizi paralarıyla köleleştirmek için geldiler. Onlara yüz vermeyin gibi söylemler vardı. Şimdilerde bu tür ifadeler hala geçerli mi ? "Söyledikleriniz doğrudur. Oldukça da yaygındı. Hatta seçim malzemesi olarak bile kullanıldı. Ancak, ekonominin kuralları işlemeye,üretime,vergilere ve istihdama katkılar fark edilmeye başlandıkça kendiliğinden yok oldu. Şu anda bu tür söylemlere kimse inanmıyor" Kafkasya'daki yatırımlarınızı biz biliyoruz. Aynı zamanda yormamak için sayın Kurmel'e sormadık,okuyucularımız için kısaca tanıtır mısı-nız? "İlk yatırımımız çok sayıda ortak adına 1995' de restore etmeye başladığımız ve 999 da açılan Türkiye ölçülerine göre 4 yıldızlık GRAND KAFKAS OTELİ'dir. Yatırım tutarı 550.000 dolardır. İkinci yatırımımız 1998 yılında Nalçık'da açılan 2000.000 dolar maliyetli ve yılda 12 milyon adet çuval ve benzeri paketleme malzemesi üreten ve çoğunluğu Türkiye'den dönen veya Nalçık Üniversitesini bitiren gençlerden olmak üzere 150 kişinin istihdam edildiği ÇUVAL FABRİKASI, Üçüncü tesis küçük çaplı ama yörenin peçete,tuvalet kağıdı,havlu gibi temizlik malzemeleri ihtiyacını karşılayan TESİS, dördüncü olarak 2000.000 dolar yatırım maliyetli,150 kişi istihdam ve 15.000.000 adet çuval ve benzeri ambalaj malzemesi üreten MAYKOP ÇUVAL FABRİKASI(Bu tesisin kurulmasında sayın Adığey yönetiminin davetkar ve teşvik edici tavrı ve vaktiyle sayın CARIM'a verilmiş olan söz etkili olmuştur). Beşinci tesis daha önce ÇERKESSK'de kurulmuşken MAYKOP'a taşınan AHŞAP İŞLEME FABRİKASI'dır. Bir milyon dolar yatırım kapasitelidir. Burada oturduğumuz yerde söylediğimiz veya yazdığımız yanlış söylemlerin orada iç işlerine karışma anlamında yorumlanıp nasıl istismar edildiğinin önemli bir kanıtıdır bu fabrika. Çerkessk'de asılsız ithamlarla karşılaşınca Maykop'a naklettik. İşlenen tüm ahşaplar Avrupa,Çin ve Türkiye'ye ihraç edilmektedir. Altıncı olarak ve sayın CARIM'a vermiş olduğumuz söz doğrultusunda Çuval Fabrikasına yeni hatlar ilavesidir ki Haziran ayında açılışı yapılacaktır. Nihai maliyeti 4000.000 doları bulacaktır. Bunların dışında Rusya genelinde pazarlama amaçlı ve 5 ayrı kentte organize edilmiş olan ayrı bir girişimimiz vardır." İleriye yönelik olarak başkaca yatırım projeleriniz var mıdır,sakıncası yoksa kısaca bilgi alabilir miyiz? "Sayın Kurmel bir nebze bahsetti. Ben biraz açayım. 5000 dönümlük örnek bir çiftlik kurup tarım ve hayvancılık işletmesine çevireceğiz. Müracaatımızı yaptık üç ayrı yer gösterildi. Birini seçip başlayacağız. Türkiye'den de nitelikli uzmanlar götürerek ya da ortak alarak en iyi verimi alabileceğimiz örnek bir işletme yakın gelecek için söyleyebileceğimiz bir projedir" Yatırımlar için teşvikler ve kolaylıklar tanındığını demin belirttiniz. Kafkasya'ya yatırım yapmak isteyenlerin bir bölümü vergi yasalarını ve ticari mevzuatı bilmedikleri gibi üretecekleri şeyleri özgürce satamayacaklarını satsalar bile parasını getiremeyeceklerini ve ağır vergiler ödeyeceklerini söylüyorlar. Son ve gerçek durumu özetle anlatı mısı-nız? "Yatırımların teşvik edildiğini anlattım. Şimdi de Rusya'da geçerli vergiler, oranları ve uygulanışlarını anlatırsam sorunuza cevap olur. Üretilen malların satışı tamamen liberasyona tabidir. Tarım ürelerinde ülkenin fiili ihtiyacı karşılanamıyorsa ihracatı kısıtlıyorlar. Yoksa dilediğin yere satabilirsin. Türkiye'de Şeker Fabrikalarında uygulanan kota sistemi orada da vardır. Hatta Ortak pazarda da öyledir. Satılacak malların fiyatı tamamen piyasa koşullarında oluşuyor. Malımı satamam elimde kalır ya da değerine satamam gibi bir endişeye mahal yoktur. Dünya piyasa fiyatlarıyla uyumlu bir fiyat politikası izleni-yor." Uzunyayla ve benzeri tarım ağırlıklı yörelerimizin öğrenmesi için orada tarım imkanı,verimi, vergi,pazarlama ve tarım aletleriyle teşvikler konusunda bilgi verir misiniz? "Son derece mükemmel bir toprakları vardır. Üstelik Çift-çilere de önemli avantajlar tanıyorlar. En zayıf kıraç sayılan arazide dekarda 500 kg ürün veriyor. İşlerseniz daha fazlasını da alabilirsiniz. İstediğiniz kadar araziyi 5 yıl,10 veya 20 yıllığına kiralayabilirsiniz. Nadas gerekmiyor. Benzin buradakinin üçte biri fiyatına, gübre yarı fiyatına ilaç sorunu hiç yok Tüm araziler sulanabilir esasen ona da ihtiyaç yok. Üstelik tahıl ürününü kaldırdıktan sonra ikin ürün olarak hayvan yemleri de yetiştirerek çifte ürün alabiliyorsunuz. İşin garibi o toprakların sahibi biz Çerkesleriz. Ama orada İtalyalı, Almanyalı, Yunanlı, İsrailli, Koreli ve Turkiyeli az sayıda Çiftçiler tarım yapıyorlar. Krasnodar'ın tüm pirincini Türkler üretiyorlar ve yarısını da orada satıyorlar. Ama bizimkiler yok. Yeni yeni Nalçık'da birkaç arkadaş başladı. Oraya gidecek olan hemşehrilerimizin tarım aparatları konusunda şu hususlara özen göstermesinde fayda vardır. Burada kullanılan traktörler orada işe yaramaz. mibzer, biçerdöğer, hasat aparatlarını buradan götürsünler ama çekici traktörler orada hem ucuzdur hem de güçlüdür. Oradaki biçerler %25 fireyle biçiyor. Sırf bu nedenle Türk biçerleri oraya gidiyor ve %25 le biçiyorlar. Zira kolhoz makinaları olduk demodedir." Hikmet Bey, tarım ve sanayi ürünlerindeki veri uygulamalarını biraz açar mısınız ? " Tarım ürünlerinde de tarım işletmelerinde de Rusya da %20 olan KDV uygulanmıyor. Keza,yatırım ve ihracat teşviklerinde de bu vergi alınmı-yor. Tarım Teşvik yasalarına göre sadece %1 stopaj uygulanıyor. Paranızı dilerseniz Türkiye'ye normal yolla getirebilirsiniz resmi işlem sırasında şirketlerin kar bölüşümü olayında olduğu gibi %20 stopaj yapılır. Dilerseniz Türkiye'de ödemek üzere yazılı talepte bulunur ve aynı parayı burada ödersiniz. Tarımda ve sanayide teşvikler 5 yıl sürelidir ve uzatılabilmektedir. Kurumlar Vergisi Genel oranı %35'dir. Bunun %11'i Federal Hükümete %19'u yerel Hükümetlere %5'i de mahalli idarelere yani belediyelere aittir. Bizden farkı Yerel Hükümetler yerel parlamento kararıyla %19+ %5 = %24'ünü teşvik kapsamında kaldırıyor ve almıyor. Sadece Federal Hükümet payı ödeniyor. Bir başka vergi %2 oranındaki Varlık Vergisidir. İşletmenin toplam mal varlığı üzerinden alınır. Tamamen yerel yönetimlerin payı olup genellikle teşvik kapsamındaysa alınmamaktadır. Yol Vergisi %1,5 oranında bir vergidir. Federal yönetimin payı %0.5 ve Yerel yönetimin payı ise %1 dir. Teşvikli projelerde yerel yönetimler bunu da almıyorlar. Son bir vergi türü de satış vergisidir. Faturalı satışı özendirmek için konmuş olup %5 dir. Banka kanalıyla ve fatura keserek satarsanız bu vergiyi ödemiyorsunuz. Ama faturasız satarsanız bu vergiyi alıyorlar." Anlattığınız kadarıyla yasal yollardan giderseniz her türlü kolaylığı da görüyor teşviklerden faydalanıyor ve bir problemle de karşılaşmıyorsunuz. Ergilerde de Varlık ve yol vergisi hariç diğerleri benzeşiyor. Yoluyla gidilip yatırım ve üretim yapılınca mafiyaya da zaten iş kalmayacaktır. Öyle olunca da korkulacak bir şey yoktur. Korkacağımız tek şey geç kalmaktır. Verdiğiniz bilgiler için teşekkür ediyor ileride daha kapsamlı yatırımlarda Kafkasya'ya hizmetlerini çoğalmış görmek ümidiyle hoşcakal. "Asıl ben teşekkür ediyorum. Bu hususların bilinmesi önemli bir ihtiyaçtı. Hakkı ağabeyin söylediği gibi Kafkasya konusunda daha dikkatli konuşmak ve yazmak hiç olmazsa zarar vermemek hepimizin görevidir."+''+Hakkı Kurmel

Depremzedelerin Yardım Meleği: Rita De Cassia Unger

İzmir'den dostumuz ve hemşehrimiz Aykut GÜSAR, Ekim ayı ortalarında telefonla arayıp, Ankara Rotary Kulüplerince 30 Ekim 2000 tarihinde Ankara SHERATON otelinde, Rita UNGER onuruna düzenlenen toplantıya beni Kafkas Derneği Genel Başkanı sıfatıyla davet ettiğinde doğrusu çok şaşırmıştım. +''+ Rita Unger ismiyle Derneğimizin ne ilgisi olabilirdi? Bir taraftan konuşuyor bir taraftan da hafızamı yokluyordum. Ancak cevap bulamadım ve dostumuz Güsar'a sordum. Kim bu Rita UNGER ve ödül töreninin mahiyeti nedir? Aykut beyin cevabı çok kısa ve aynı zamanda bir bilmece gibiydi? Eşinizle birlikte sizi kendisiyle bizzat tanıştıracağım. Sizin ve Kafder'li gençlerin Düzce depremi sırasında neler yapmaya çırpındığınızı biliyorum. O nedenle tanıştırmak istedim, göreceksiniz ve çok seveceksiniz. Sadece şu kadarını söyleyeyim. O İzmir Almanya Başkonsolosu'nun eşi, Güney Amerika doğumlu ve depremzedelerin iyilik meleğidir, şimdilik bu kadarıyla yetinmek zorundasın. Ankara'da buluşmak üzere... Ankara Rotary Kulüplerinin bazı yöneticileriyle Düzce'ye yardım ulaştırılması sırasında güzel bir işbirliği yapmıştık. Kulüp olarak önemli katkıları olmuştu. O nedenle kendilerini tanıyordum. Almanya'dan önemli boyutta yardım organizasyonu yapıldığını ve bu işin öncülüğünü de bir bayanın yürüttüğünü biliyordum ama o kişinin Rita UNGER olduğunu bilmediğin için ön bilgileri toplamak üzere Otele biraz erken gittik. Kokteyl salonunun girişinde ve içeride ilan panolarında bir çok günlük gazetenin manşetlerinden güler yüzlü ve gerçekten de insanı etkileyen sempatik resimleriyle konuğumuzu tanıma fırsatı hazırlanmıştı. Kısa sürede tüm başlıklara göz attık. Etkilenmemek mümkün değildi. Ayrılırken bu gazete kupürlerinden bir takım istedim, sağ olsun Rita Unger'e rehberlik edip önemli bir destek sağlayan SİMENS Bölge Müdürü Aykut Bey derhal temin ettiler. Haberlerin tümünü değilse bile bazı başlıkları NART sütunlarına alarak tüm hemşehrilerimizin bilmesini istedim. İşte o başlıklardan bazıları: MİLLİYET – EGE 14.12.1999-MELEĞE TAKDİR Almanya'nın İzmir Başkonsolosunun eşi Rita UNGER'e, Dışişleri Bakanı sayın İsmail CEM tarafından gönderilen takdir yazısında:"17 Ağustos 1999 günü Marmara bölgesinde meydana gelen deprem felaketi ertesinde yardım çalışmalarına katkılarından dolayı derin takdir ve şükran duygularımı sunarım" deniliyordu. Dışişleri Bakanı Sayın CEM'in takdirnamesini konu edinen AVRUPA GÜNDEMİ'nde de şu satırlar göze çarpıyordu. Rita UNGER Türkiye ve Almanya'da başlattığı yardım kampanyalarından topladığı 3 milyon 200 bin Mark değerindeki nakdi ve ayni yardımlarla Düzce'nin AZİZİYE Mahallesinde 3000 kişilik Çadırkentle bir Anaokulu yaptırarak vatandaşlarımızın gönlünde taht kurdu. Ayrıca, 71 çocuğu Düzce ODAYERİ yaylasına tatile götürerek onların psikolojik olarak tedavilerine katkılarda bulundu". HÜRRİYET - EGE: 2.4.2000-ALMANYA'DAN MELEK GELDİ Almanyanın İzmir Başkonsolosu Manfred UNGER'in Brezilyalı eşi Rita UNGER, felaketzedelerin en büyük yardımcısı ve dert ortağı alt başlığıyla verilen Pazar sohbetinde iki soruya verdiği cevaplar şöyleydi: "İlk etaptaki yardımlarımız, insanların hayatta kalmasına yönelikti. İkinci etapta ise yıkılan bölgenin inşasına katkıyı hedefledik. Şimdi Hastahane ve Eğitim Merkezleri acil ihtiyaç" "Beş aydır deprem bölgesindeyim. Hayatımın bir parçası oldu. Haftanın dört günü oradayım. Düzce'de 1000 çadırdan oluşan Çadırkentte onlarla birlikte kalıyorum. Topladığım yardım miktarı 3 milyon Mark seviyesine ulaştı." MİLLİYET-Yaşam, 15.04.2000 -DÜZCE'NİN RİTA TEYZESİ Rita Unger, İzmir ile Düzce arasında mekik dokuyarak üç milyon marklık yardım topladı. Yardımın toplanması kadar, bürokratik izinlerin alınması ve yardımın yerine ulaştırılması da zordur diyen ve 12 Kasım depremini Düzce'de yaşayan UNGER'in Düzce'ye bağlılık ifadeleri şöyledir: "Çadırdaydık. Bir anda yer gürültüyle sarsıldı. Kimin ölüp, kimin sağ kalacağının bilinmediği saniyeleri paylaştık. Bu saniyeler Düzcelilerle bizi birbirimize bağladı. Düzce'de kendimi evimde hissediyorum. Eşim emekli olunca Akdeniz sahiline yerleşmek istiyoruz. Türk insanlarının sıcaklığı tıpkı bizim Brezillyalılar gibidir." TÜRKİYE, 17.4.2000-TEŞEKKÜRLER YARDIMSEVER RİTA Almanya İzmir Başkonsolosunun eşi Rita UNGER, kişisel gayretiyle 8 Derslik yaptırdı. Avni Akyol İlköğretim Okulunun bahçesine yaptırılan sınıflar törenle hizmete girdi. Bayan UNGER'in girişimleriyle VAİLLANT firması tarafından Almanya'da monte ettirilen konteyner banyo ve duş üniteleri Düzce'de yapılan bir törenle hizmete sunuldu. SABAH 17.8.2000-DÜZCE'DE BİR KONSOLOS EŞİ Türklerin yapamadığını o yaptı. Rita Unger, depremden sonra önce ADAPAZARI'na ardından da DÜZCE' ye yardıma koştu. Aradan bir yıl geçti. O yine de Düzce'yi bırakmadı. Yörenin tek prefabrik okulunda da 1400 konutlu koskoca mahallenin ihya edilmesinde de tek başına o vardır. YENİ ASIR 19.8.2000-DÜZCE'NİN MELEĞİ RİTA Rita Uner, deprem bölgesinde yardım çalışmalarını aylardır sürdürüyor. Rita, depremin hemen ardından Almanya'daki ilgili Bakanlıklar ve okul arkadaşlarını harekete geçirerek topladığı paralarla DÜZCE Aziziye mahallesine, kendi adı verilen bir Çadırkent yaptırmıştı. Bununla yetinmedi, bir İlköğretim Okulu ve bir de Kreş yaptırdı. Şimdi de öğrencilerin ve okulların ihtiyaçlarını gidermek için çırpınıyor. YENİ ASIR - 5.1.2000-TÜRK GİBİ Rita UNGER... Kamuoyu O'nu yardım meleği olarak tanıyor. Eşinin görevi nedeniyle Türkiye'de ama depremzedelere öyle sahip çıktı ki adını bilmeyenler O'nu Türk sanıyor. Depremi takiben Onbin kişilik Çadırkent, 850 kişilik İlköğretim Okulu ve 70 çocuk kapasiteli Kreş yaptırmış olan RİTA UNGER; şimdi de 1500 kapasiteli Okul ve 150 kişi kapasiteli kreş için kollarını sıvadı. SABAH-YENİ ASIR-29.11.2000-GELİRİ DÜZCE'YE KERMES Eşi sürekli Düzce'de çalışmaları organize etmekte olan Almanya'nın İzmir Başkonsolosu Manfred UNGER, eşine İzmir'den destek olmak üzere Alman Kadınlar Birliği ile birlikte kermes düzenledi. Hedef 15.000 Mark. İlaveten Almanya'ya sipariş edilmiş olan 300 sobayla birlikte bu yardımları Düzce'de ve özellikle çocuklara ulaştırmaya çalışıyor. Diğer gazete manşetlerini ve bayan UNGER'in yaptıklarının devamını bir tarafa bırakıp Sheraton'daki yemekli törene dönüyorum. Tanışma kokteyli başlar başlamaz, Ege Rotari kulüplerinin kıdemlilerinden olduğunu o gece öğrendiğimiz sayın GÜSAR ve değerli eşleri eşimle beni bayan RİTA UNGER ile tanıştırmak üzere O'nun bulunduğu yöne doğru götürdüler. Size, çok sevdiğiniz Çerkeslerin değişik kentlerde kurulu Kafkas Derneklerinin bağlı olduğu Genel Merkezin başkanını ve eşini tanıtmak istiyorum. Size daha önce bahsetmiştim. Düzce ile ilgili ortak taraflarınız da var. Sanki ilk kez tanışmıyorduk, yıllardır görüşememiş de yeniden bir araya gelmiştik. Sizi ve eşinizi tanıdığıma çok memnun oldum. Ortak dostumuz Aykut Bey'den adınızı duymuştum. Hem sonra artık ben de yarı Çerkesim. Bayan UNGER'in neler yaptığını artık bildiğimiz için çalışmalarından dolayı Çerkes toplumu adına kendisine teşekkür ederek merak ettiğim bir soruyu sordum. Bir diplomat eşi olmanız nedeniyle çok yerler gezip çok sayıda halklar tanıdınız. Uzun süredir de aralarındasınız o nedenle Çerkesler hakkındaki intibalarınızı öğrenebilir miyim? Mükemmel bir halk, medeni, insancıl, tok gözlü, güvenilir, başkalarının hakkında gözü olmayan ve becerikli insanlardır. Onlarla güzel işler yaptık. Ben kendimi artık onlardan sayıyorum. Böyle bir halkınız olduğu için gurur duymalısınız. Genelde tüm depremzedelere, özelde bizim Çerkeslere yaptıklarınızı onlar da bizler de unutmayacağız. Lütfen bize bir gün bile olsa zaman ayırın sizi Derneğimize ve evimize götürmek ve konuk etmek istiyoruz. Ayrıca, yazın en uygun zamanda sizi Kuzey Kafkasya'ya Çerkeslerin Atayurduna götürmek ve Cennet misali o toprakları ve oradaki insanlarımızla tanıştırmak istiyorum. Çok beğeneceğinizden eminim. Tekliflerinizin samimiyetinden kesinlikle eminim ve çok teşekkür ediyorum. Kafkasya'ya gitmeyi ne kadar isterdim. Kim bilir ne kadar romantik ve güzeldir. Ancak çok yoğunum ve yarın da İzmir'e Aykut Bey ve eşi ile birlikte dönmek zorundayız. Kısmetimizde varsa ileride inşallah. Güzel sohbetimizi, yemek salonuna davet anonsu ile kesip hep birlikte salona geçtik. Yemeğin sonuna doğru Rotary kulüplerine has törenler başladı. 1953 Brezilya doğumlu ve Almanya'da tıp öğreniminde iken 1973 yılında Manfred UNGER ile evlenmiş olan Rita'nın özgeçmişi ve yaptıkları hakkında bilgiler verildikten sonra o tarihe kadar almış olduğu; Sayın İsmail Cem tarafından verilen Berat Belgesi, Tülay Aktaş Gönüllü Kuruluşlar İşbirliği plaketi, Almanya Cumhurbaşkanı'nın vermiş olduğu Liyakat Nişanı ve 12 Kasımda verileceğini öğrendiğimiz DÜZCE Hemşehrilik Beratına ilaveten Uluslar arası Rotari Kulübü adına "Dünya'yı Anlama ve Barış Ödülüne Aday gösterilmesi"ne ilişkin beratın takdimi sırasında ayakta alkışlanan Bayan Rita UNGER'in yapmış olduğu ve sözcüklerin boğazında düğümlendiği konuşmasını aşağıya aynen alıyorum: Sayın Hanımefendiler ve Beyefendiler, Bugün burada bir konuşma yapma onuru bana verildiği için çok teşekkür ederim. Beni tanıyanlar benim için ödüllerin ve medyada fazla görünmenin çok önemli olmadığını bilirler. Benim için tek önemli olan şey deprem bölgesindeki insanlardır. Depremzedelere yardım uyuşturucu bağımlılığı gibi bir şeydir. Bu işe bir başladınız mı, artık bir daha kendinizi kurtaramazsınız, çünkü zorluk içinde olan insanlar gece ve gündüz kafanızdan çıkmazlar. Geçen sene Ağustos ayındaki ilk depremden sonra Marmara bölgesindeki insanlara yardımcı olma kararım kendiliğinden oluşmuştu ve çevremdekiler bu kararı şüpheyle karşılamışlardı. Çünkü bu alanda hiçbir deneyime sahip değildim. Eşime ve özellikle Hügo Boss şirketine bana verdikleri güven ve ayrıca başlangıçta ihtiyacım olan maddi destek için çok teşekkür etmek istiyorum. Önce Adapazarı'nda faaliyet gösterdim. Oradaki askeri komutan Sn. Engin Sert'in mükemmel desteği sayesinde ilk çadırları kurdurabildim ve depremzedelere hayatta kalabilmelerini sağlayacak temel ihtiyaç malzemelerini verebildim. Tabii ki bu konuda daha yeni olduğum için, bazen tecrübelerim pahalıya da mal oldu. 12.11.1999 tarihinde merkez üssü Düzce olan deprem meydana geldiğinde artık çok şey öğrenmiş bulunuyordum ve hemen o gece Adapazarı'ndan Düzce'ye hareket ettim. Cesetlerle, sakat kalmış ve travmalı insanlarla sürekli karşılaşmanın ne demek olduğunu size ayrıntılarıyla açıklamak istemiyorum. Bu bir diplomat eşinin hayatında olması pek beklenmeyen dramatik bir deneyimdir. Düzce'de bir çadır kentine benim adımın verilmiş olması beni tabii ki gururlandırmıştır, ancak ben bunu daha çok yaklaşık 10.000 korunmaya muhtaç insana hayatta kalmaları için gerekli en temel malzemeleri sağlama yükümlülüğü olarak gördüm. Eşimin desteği ile 800.000 DM nakit para ve 3 milyon DM değerinde yardım malzemesi toplayabildim. Bu vesileyle beni desteklemiş olan tüm firmalara, özel kişilere ve Ankara Büyükelçiliğine teşekkür etmek istiyorum. Bugün burada bulunan Sn. Aykut Güsür'a, Sn. Ülkü Caner'e ve Sn. Büyükelçi Dr. Schmidt'e özellikle teşekkür etmek istiyorum. Bağımlılık yaratan bir ilaç gibi olan "deprem yardımı" tüm bu felaketlerden sonra da beni bırakmadı. 1999 Ağustos ortasından bu güne kadar yaklaşık 30 defa İzmir'den Düzce'ye yardım malzemeleri taşıdım ve toplam olarak 100 gün deprem bölgesinde geçirdim. Depremzedelerle birlikte üşüdüm, ağladım ve mümkün olduğunda güldüm bile. Bu yaptığım iş kadar hayatımı dolduran ve beni mutlu eden bir şey yaşamımda çok nadir olmuştur. Şimdi ilk yardımın yerini artık yeniden yapılandırma görevi almıştır. "Köprü" adlı İstanbul kadın örgütü ve İstanbul'daki St.-Pauls-Kilise cemaati ile birlikte Düzce'de bir okul ve çocuk yuvasının yeni inşaatını ve döşenmesini sağlayabildik. Başka bir okulun donatımı ve travmalı çocukların bakımı benim için şu anda ön planda olan görevlerdir. Sanırım Düzce ile olaş ilişkim eşim beni uçağa zorla oturtup bundan sonraki tayin olduğumuz yere götürene kadar sürecektir. Bunun ne zaman olacağını ise henüz bilmiyoruz. Almanya Cumhurbaşkanı beni çalışmalarımdan dolayı Federal Liyakat Madalyası ile onurlandırmıştır. Türkiye Dışişleri Bakanından bir teşekkür belgesi ve çeşitli kuruluşlardan ise çok sayıda plaket ve sertifika almış bulunuyorum. Tüm bunları evimin baş köşesine yerleştirdim. Benim için tüm bu ödüllerden daha da önemli olan şey ise Düzce'deki çocukların bana duygularını ifade ettikleri mektuplar olmuştur. Sonuç olarak kendi kendime soruyorum, acaba ben kendim verdiğimden çok daha fazlasını aldım mı diye. Deprem bölgesindeki faaliyetlerimden dolayı beni ödüllendirdiğiniz için çok teşekkür ederim. Ancak, Düzce'deki çocukların bakışlarındaki mutluluğun benim için en büyük ödül olduğunu söylemeden edemeyeceğim. Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim ve görevimi daha uzun süre devam ettirmeyi ümit ederim.+''+Muhittin Ünal

Dağlara Yazılıdır

"Ben o zamanlar kendimi rahvan bir tay sanırdım. Yürümek nedir bilmezdim. Dere tepe, dağ bayır, tarla tapan demez, koşar ha koşardım." +''+ 1943'de doğan, 1963'de Ankara Sanat Tiyatrosu'na giren Çetin Öner 40'ı aşkın oyunda görev aldı, televizyonda birçok prodüksiyona yönetmenlik yaptı. 1975'de ilk kitabı "Gülibik" yayınlandı. 1978'de Almanca'ya çevrilen kitap, ZDF-TRT ilk ortak yapımı olarak filme çekildi. Ulusal ve uluslar arası bir çok ödül kazanan Çetin Öner'in dört çocuk kitabı ve bir romanı vardır. Çocuk kitapları: Gülibik, Mavi Kuşu Gören Var Mı, Portakal, Kargalar Kara Değildi. Dağlara Yazılıdır adlı romanından sinemaya uyarladığı filmin hazırlıklarına devam eden Çetin Öner ile filmi hakkında konuştuk. Öncelikle "Dağlara Yazılıdır" diyelim isterseniz Ben o zamanlar kendimi rahvan bir tay sanırdım. Yürümek nedir bilmezdim. Dere tepe, dağ bayır, tarla tapan demez, koşar ha koşardım. Hakikaten de çok koşardım ve iyi koşardım. Yarıştırırlardı bizi büyüklerimiz. Nazım Ağabey vardı, mesela, amcamın oğlu, koşuyu birinci bitirene ödül olarak kendi yaptığı ok ve yayı verirdi. O yüzden koşuyu baya ilerlettik, koşucu bile olabilirdik aslında. Koşma üzerine, at kültürü üzerine, Çerkes kültürü üzerine giderek yoğunlaştık. Doğrusu '74'de roman düşünmeye başlamıştım zaten. ve sanırım 6-7 sene kadar bu konu üzerine düşündüm, notlar aldım. Nihayet '82'de ortaya çıkan bu romanı '84 yılına kadar tam sekiz kez yazdım. İlk basımı çıktığında fazla da ilgi görmemişti. Neden fazla ilgi görmedi? '84 yılında Türkiye'de ilk kitaplarıyla dört genç yazar gündeme gelmişti. Ben TRT'den atılmıştım o zamanlar. Latife Tekin, Orhan Pamuk, Mehmet Eroğlu ve ben. O üç arkadaşa da üç ayrı grup sahip çıktı. Mesela Bilgi Yayın Evi'nden Atilla İlhan, Mehmet Eroğlu'na sahip çıktı, Orhan Pamuk zaten aristokrat ve köklü bir aileden geliyordu. Küçümsemek için söylemiyorum aristokratı, dönemim ileri gelenlerindendi babası Şevket Pamuk. Onunki de ertelendi biraz, o da kim vurduya gitti. İlk romanı "Cevdet Bey ve Oğulları" Milliyet'ten ödül aldığı halde basılamadı. Latife Tekin ilk kitabını yazdı ve sol takım ona çok sahip çıktı. Aslında bana sahip çıkmaları gerekirdi, ama küçük bir hata yaptılar. Yok yapmadılar tabii, sonuçta Latife iyi bir yazar ve benimki ortada kaldı. Şimdi, ortada kalış nedeni şudur bunu da hiç çekinmeden söyleyebilirim. Türkiye'de, Çerkesler dışındaki bütün etnik guruplar yazarlarına sahip çıkarlar. "Bizden kalabalık" diyemeyeceğimiz Ermeniler sahip çıkarlar, Rumlar sahip çıkarlar, ama biz sahip çıkmayız. Çünkü onlar daha tutkundur, daha örgütlüdür, daha fazla etnisite duygusuna sahiptirler. Biz epey asimile olduğumuz için bu tür bir okuyucu kitlemiz yok. Zaten Çerkesler'in fazla okuduğunu da söyleyemem. Bu nedenle ilk basımında kitaba hiç çıkmamış gibi davranıldı. Gerçi, edebiyat çevrelerin de özellikle İstanbul ve Ankara da değişik bir ses, değişik bir tema, değişik bir tarz, değişik bir Türkçe olarak değerlendirildi. Film projesi nasıl ortaya çıktı? Ben daha romanı yazmaya ilk başladığım sıralarda bile bunun bir film olabileceğini düşünmüştüm. Hatta ilk çıktığında Kurtuluş'un çekimini de yapan yakın dostum Ziya Öztan kitabı okuyunca hemen film hakkını istedi benden. Ben de verdim. Yakın çevremdeki insanlar da çok ilginç buldular. Ama, maalesef, Kafkasya'da Çeçen-Rus, Abhaz-Gürcü savaşlarının olduğu sonraki dönemde pek de ciddiye alınmadı. Daha sonra şu oldu; Kafkasya'da kitap üzerine bir konuşma yaptım. Mevlüt Atalay zaten kitabın bir özetini çevirmişti, hatta şu sıralar tamamının da çevrildiğini duydum. Kafkasya'ya gidip gelince, biraz Kafkasya'dan da etkilendim ve kitabın filmini çekme isteği içimde yeniden doğdu. İyi bir film olabileceğini biliyordum. Görsel bir roman zaten, fazla sözsel değil. Sonra TRT'ye önerdim. TRT bu yıl 20 roman seçiyordu. Önerim ile repertuar kurulunca kabul edildi ve benden senaryosunu yazmam istendi. Ancak bana geç bildirildiği için senaryo da biraz gecikmiş oldu. Şimdi senaryoyu bitirdim. Tam istediğim mükemmeliyette değil. İşte bir insanın kendi romanını sonradan senaryolaştırması, "nasıl olsa ben bunu biliyorum, çekerim" gibi bir atıf getiriyor. Yazmadığım bazı şeyleri de çekebileceğini düşünüyorsun. Artı, Kanada'dan Murat Yağan bu projeden haberdar olunca bir mektup yazarak, maddi manevi her yönden yardımcı olmak istediğini belirtti. O da beni biraz heveslendiren faktörlerden biriydi. İstanbul'da sinematografik dosyası çok güzel, "Adı Vasfiye"den "Değirmen"e, "Hamam"a kadar bir çok ortak yapımda yer almış, Yeşilçam'da pek rastlanmayan türden çok ciddi bir yapımcı olan, bir dostum vardı, Promete Film'in sahibi Cengiz Ergun. Daha TRT kabul etmeden önce onunla bu filmi çekmeyi düşünmüştük. Şimdi onlar da finansmana katılabileceklerini söylediler ama şu an için muallakta. Filmin bütçesinin ne kadar olması planlanıyor? Senaryo şu an için, dört bölüm dört saat. Yani dört bölüm olmaz da altı olur mu bilmiyorum. TRT bölüm başına 50-60 milyar para verir. (O da prestij projesi olarak düşündüğü için.) Sayın genel müdürümüz de sağ olsun olağanüstü destekliyor. Belki bunu 400 milyara çıkarabilirsek bir 100-200 milyar da yayın evi koyar, bir 100-200 de, hazır olsunlar, Türkiye'deki thamadelerden toplarız, derken... Yani, sinema öyle bir şey ki, bol zaman ve para gerektirir. Bütçede yaptığınız kısıtlama peliküle yansır. Vay derler, parası bitmiş diye kokusunu alırlar anlayanlar. Onun için parayı fazla kısmamak taraftarıyım. "Ya olacak ya olacak" diye bakıyorum. Yani, koşullar mükemmel olmadığı sürece filmi çekmeyi düşünmüyorum. Oyuncu ve mekan seçimini nasıl tasarladınız? Şimdi, benim kafamda canlandırdığım oyunculardan bir kaçı öldü. Bu kötü bir şey. Mesela, Ayberk Çöloku, mutlaka oynatmak istiyordum ben. Ayberk'i kaybettik, yerine de kimseyi ikame edemedim. Rana Cabbar'ı düşünüyorum, mesela Tuncel Kurtiz'i düşünüyorum. Aslında parayı ne kadar çok bulursam hedefimi o kadar büyüteceğim. Mesela Leh Lapinski'yi Polonya'nın en ünlü oyuncusuna oynatmak istiyorum, Andrzej Wajda'nın en büyük oyuncusu Daniel Olbrychski'ye. Kafkasya'da oyunculuk yeteneği olan, oyuncu olan, at binen gençlerden bir kısmını da düşünüyorum, hatta Nalmes ve İslamey ile bizim derneğin gurubu "Elbruz", Kayseri gurubu, İstanbul gurubunu düşünüyorum. Savaş sahnelerinde top, tank, kılıç, hançer ve benzeri aksesuvarlar var ama ben bütün savaş sahnelerini dansla göstereceğim. Nalmes ve İslamey oynayacak. Çünkü filmin savaş sahnelerini, savaşları, çocuğa; nineler, dedeler anlatıyorlar. Savaş görmemiş çocuk onu bir oyun gibi hayal ediyor. Ayrıca bunun estetik bir gerekçesi de var. Bir de böyle Braveheart gibi, fışkıran kanlar, kesilen gırtlaklar, kopan kelleler falan, ben o tarzı sevmiyorum. Yani, savaşı göstermeden savaşın acımasızlığını vurgulamak istiyorum. Mekana gelince, Kafkasya'daki bütün sahneleri Kafkasya'da çekeceğim. Bir bölümünü de işte senin memleketin de Samsun, Alaçam, Çarşamba, Trabzon, Bursa'da, daha doğrusu Kafkas kültürünün yerleşik olduğu, bize görsel malzeme olarak da Kafkasya'yı anımsatan peyzajlarda çalışmak istiyorum. Filmin, hem Kafkasya hem de Türkiye'de, uluslar arası oyuncuların da katılımıyla çekileceğini söylediniz, o zaman çok dilli bir film olacak diyebilir miyiz? İkinci bir sorun da bu tabii ki. Türkiye'deki tüm sahnelerde Türkçe konuşuyorlar. Arada bir Çerkesçe sözcükler var. Onlar da rahatlıkla anlaşılıyor zaten filmde. Mesela zı, t'u, şı diyorlar ve fırlıyorlar. Bunun 1,2,3 olduğu anlaşılıyor. Kafkasya'daki bütün sahneleri de Çerkesce yapıp alt yazıyla vereceğim. Leh Lapinski Lehçe, Lord Palmes İngilizce konuşacak. Gerçi şu da var; Kafkasya'da Türkçe konuşan Osmanlı Paşası'nın yanında Çerkesçe'ye çeviren tercümanı da var. Yani iki dilden birini bilen herkes, ne söylendiğini anlayabilecek. İslamey'den bahsettiniz, o zaman film müziğine de değinelim. Örneğin Kafkas rapsodisine olan tutkunuzu biliyoruz, onu da kullanacak mısınız? Yani film müziği olarak onu önemli yerlerde kullanacağım, ama onun dışında da bir film müziği yaptıracağım. Bizim folklorumuzdaki ağıtlar, mesela; bir kadın evinde Sarıkamış Ağıtı'nı söylemeye başlıyor, ikinci bir kadın başka bir evden, üçüncü kadın bir başkasından, derken bütün kadınlar söylemeye başlıyorlar. İstanbulaqo'yu da İstanbul'a giderken gemide bir genç kız pşınesini çıkartıp söylemeye başlıyor, alt kamaralardan eşlik etmeye başlıyorlar. Bu tür sahneler var. Senfonik bir hal alıyor. Bir de şu var; çok satan romanlar sinemaya uyarlandığında, "Ölü Ozanlar Derneği" örneğinde olduğu gibi, okuyucular filmden pek fazla tatmin olmazlar, siz bu açıdan senaryonuzu nasıl değerlendiriyorsunuz? Senaryoyu yazarken romanın ikinci cildinde yer alacak olan bazı motifleri de kullandım. Farklı diyaloglar ürettim. Mesela "Tıley"i koydum, savaş sahneleri yazdım. Kafamdaki oyuncuları, onların yeteneklerini de düşünerek, tiplemelerde bazı değişiklikler de yaptım. Böylece içi de doldu o tiplerin, yani; canlı, yaşayan kişiler oldukları için. Romanı okuyanlar, filmi seyrettiklerinde romanda bulunmayan bir iki sahneye şaşıracaklar. Sürpriz olacak onlar için. Teşekkürler ediyor, çalışmalarınızda başarılar diliyoruz. [Röportaj : C'upe Murat Canlı, Ajuk Süleyman Sarıhan]  +''+Çetin Öner

Rita De Cassia Unger

1953'de Brezilya'da doğan Rita de Cassia Unger 1973'de Bonn, Almanya'da tıp öğrenimini tamamladı. 1996 yılında Alman Başkonsolosu eşi olarak İzmir'e yerleşmeden önce, 1984'de Cidde, 1985'de Bonn, 1986'da Brezilya, 1993'de Buenos Aires başta olmak üzere dünyanın pek çok bölgesinde resim sergileri açtı. 11.09. 1999'da Adapazarı'na giderek, deprem sonrası ilk yardım çalışmalarına başladı. 12.11.1999'da çalışmalarına Düzce'de devam etti. +''+ Çalışmalarından ötürü, Türk Dışişleri Bakanı Sayın İsmail Cem tarafından 14.11.1999 tarihinde kendisine berat belgesi verildi. Düzce'ye yaptığı çok sayıda yardım ziyareti sonrası 10,000 kişilik bir çadırkente "Rita Unger" ismi verildi. Ocak 2000'de Alman Cumhurbaşkanı Rita Unger'e liyakat nişanı takdim etti. Mayıs 2000'de "St. Pauls Gemeinde" (St. Pauls Cemaati), "Brücke" (Köprü) ve Bayan Unger'in yardımlarıyla Düzce'deki bir ilkokul ve anaokulu tekrar eğitime açıldı. 30.10.2000'de Bayan Unger'in Türkiye'deki Rotary Kulüpleri tarafından Uluslararası Rotary Kulübü'nün "Dünyayı Anlama ve Barış" ödülüne aday gösterildi. 12.11.2000 tarihinde Düzce depremi yıl dönümünde Düzce Belediyesi tarafından yazılı "Düzce Hemşehrilik Beratı" takdim edildi. 17 Ağustos 1999'da yaşanan Kocaeli depreminden yaklaşık 15 gün sonra, Almanya'dan kendi çabaları ile topladığı yardımlarla, ilk ve çok uzun sürecek olan yolculuğuna çıkmıştı Rita UNGER. Hedef Adapazarı Emirdağ Çadırkenti'nde askeriye ile birlikte yardımlarına başlamıştı. 12 Kasım 1999; yer Akyazı: Adapazarı ve Düzce arasında bulunan Akyazı, depremden büyük zarar görmüş ufak bir ilçe. Kaymakamlık binasında Adapazarı Kaymakamı ile görüşmesi sonrasında 18.57'de, ikinci büyük ve Türkiye'yi yerinden sarsan DÜZCE depremini tüm şiddetiyle yaşamıştı. Hayatında ilk kez bu büyüklükte yaşadığı deprem ömrü boyunca unutmayacağı bir iz bırakmıştı kendisinde. Gece saatlerinde askeriyeden gelmişti Rita Unger'e ilk haber; Düzce yerle bir olmuştu. Sabahın erken saatlerinde satın alabildiği ne kadar el feneri, su bidonu ve battaniye varsa alıp Düzce'ye yola çıktı. Saat 08.00'de Düzce'ye geldiğinde gözlerine inanamamıştı. Bugün bile hala o günleri gerçekten yaşayıp yaşamadığını, tüm gördüklerinin bir kabus olup olmadığını düşündüğünü anlatır... Sanki Düzce'ye kocaman bir bomba düşmüştü. Her yerde yangın, duman ve toz bulutları... 13 Kasım 1999'da, çok sayıda Çerkes'in de bulunduğu Aziziye Mahallesinde kurmaya başladığı, kendi adını taşıyan, yaklaşık 10.000 kişinin barınabileceği çadırkentin tüm çadırları elektrik tesisatları ve ısıtıcılarla donatılmıştır. Rira Unger, Avni Akyol İlköğretim Okulu Müdürü Eyüp ŞENER ile tanıştıktan sonra okulu yaptırmaya başlamıştır. Bu zaman içinde kurulan yakın dostluklarla Çerkes Kültürü'nü yakından tanıma fırsatını bulabilmişti. Özellikle severek yediği Mamırsa ve Çerkes Tavuğu'nun, sadece Çerkesler'e özel olmadığını, Brezilya'da da buna benzer yemekler olduğunu anlatmıştı. Kendi evinde, Çerkes Otu olarak bilinen ve nadir bulunan kişnişi yetiştirdiğinden de bahsetmişti. Mayıs ayında okul tamamen eğitime açılmış, hayat yavaş yavaş normale dönmeye başlamıştı. Bununla birlikte insanlar da artık günlük işlerine devam ediyorlardı. Çerkes köylerinde tanıştığı yaşlı teyzeleri ziyarete gidiyordu. Bir gün bir düğüne davet edildi. Çok ilgiyle izlediği Kafkas (Çerkes) folklöründen etkilenmişti. Dansçıların simalarını tanıyordu, deprem felaketinden hatırlıyordu. Yardım ulaştırdığı her 4 kişiden birinin Çerkes olduğunu söylüyorlardı. Düzce ve insanlarından kopamayan Rita UNGER "Ben Düzceliyim, hatta Çerkes'im" derken gözleri parlıyordu. Bunun üzerine aldığı, Düzce Hemşehrilik Beratı pekiştirmişti her şeyi... Rita UNGER artık bir Düzce Vatandaşı olmuştu. Şimdiki projesi Uzun Mustafa Mahallesindeki (Bir Çerkes Mahallesi) Uzun Mustafa İlköğretim Okulu'nun anaokulunu ve atölyelerini yaptırmak. Bunun için Rotary Kulübü'nden de tam destek alan Rita UNGER çalışmalarına tüm hızıyla devam etmektedir.+''+Kaffed

Abhazya’yı Abhazya’da Hissetmek

Milletvekili, Absadgil Başkanı Yura Argun ile Türkiye ziyareti esnasında sohbet etme şansı bulduk. Hemşehrilerimizden Bediz Tantekin Hanımefendinin evinde Abhazya'nın şu anki durumu ve bizden beklentileri konularının konuşulduğu sohbetin bir bölümünü sizlere de sunuyoruz. +''+ Murat: Abhazya'da ki son durum hakkında neler söylemek istersiniz? Y. Argun: Savaşın bitmesiyle beraber Abhazya'ya ait gemiler Trabzon - Sohum arasında çalışmaya başlamışlardı. Önceleri Abhaz bandıralı olarak kendi bayraklarıyla gelebiliyorlardı. Kendi başına Abhazya'yı tümüyle ilhak etmek ve bunun içinde diasporadaki Kafkasyalılar ile Abhazya'nın bağlantısını kesmek isteyen Gürcüstan bundan rahatsız oldu. Gürcüstan tek başına bunu başaramayınca Rusya'nın yardımıyla Abhazya'yı egemenliği altına almaya çalıştı. Rusya'nın uyguladığı ambargoyu isteyen Gürcüstan'dı, bu yüzden de Rus askerlerini davet etti. Sonra Gürcüstan ile Rusya'nın politikaları farklılaştı ve Gürcüstan Rusya'nın söylediklerini dinlememeye başladı. Bunun üzerine, destek arayışındaki, Gürcüstan hazırladığı Abhazya programı ile daha önce katılmadığı Bağımsız Devletler Topluluğu'na katıldı. Programın amacı Abhazya'ya ambargo uygulayarak ekonomisini çökertmek ve tekrar ele geçirmekti ama istendiği gibi işe yaramadı. Gürcüstan, şimdi, bunu tekrar ama bu sefer Türkiye'nin yardımıyla yapmayı deniyor. Bunu anlayabilmek mümkün değil. Gürcüstan ne pahasına olursa olsun Abhazya'yı ele geçirme amacından vazgeçmiş değil. Türkiye ile ilişkilerini kullanarak gemi trafiğinin durdurulmasını sağladı. Rusya ile konuşarak da daha önce kullanabildiğimiz Sovyet Pasaportları'nın kullanmamızı engelledi. Rusya içinde halen bu pasaportları kullananlar olmasına rağmen bizim kullanmamıza izin vermiyorlar. Bir bakanımız yurt dışına çıkabilmek için Rus Pasaportu aldı. Pasaportunu kullanarak Trabzon'a geldi, ama Rus pasaportu taşıyor olmasına rağmen Türkiye'ye girmesine izin verilmedi. Bilmeniz için söylüyorum, Trabzon'da oldukça güçlü bir Gürcü lobisi var ve bu işlerden sorumlu Gürcü bayan, bakanımızın Türkiye'ye girmesini engelledi, bakanımız geri dönmek zorunda kaldı. Şu an için en büyük sıkıntımız sizlerle ve sizin aracılığınızla dünyanın geri kalanıyla ilişkiye girememektir. Hiç istemediğimiz halde Rus pasaportu almak zorunda kalıyoruz. Aynı şekilde Türk pasaportunun kullanılarak Abhazya'ya girilememesi de bizi çok rahatsız ediyor. Çeçenistan'daki durumu bahane edip Soçi'den Abhazya'ya girişi, özellikle Türklerin girişini engelliyorlar. Bunların yanı sıra az da olsa olumlu gelişmeler de olmuyor değil. Türk ve Abhaz firmaları kendi aralarında bir takım görüşmeler, anlaşmalar yapmaya başladılar. Murat: Yasal izni Soçi'ye gidiyoruz diye alarak Sohum'a giden gemiler olduğu, bir kısım balıkçının avlanmak için Abhazya karasularını kullandığı hatta Abhazya'dan kömür getirildiği gibi duyumlar aldık, bunlar hakkında neler söyleyebilirsiniz? Y. Argun: Biz de benzeri duyumlar aldık. Kömür getiren o geminin yakalandığını, ve mallarla birlikte gemiye de el konulduğunu ve gemidekilerin tutuklandığını biliyoruz. Gürcüler bizim herhangi bir şekilde Türkiye ile ilişkiye girmemizi istemiyor ve bunu engellemek için ellerinden gelen her şeyi yapıyor. Türk yöneticileri izin verdiği takdirde Türk firmalarının Abhazya'da çalışmasında bizim açımızdan hiçbir problem yok. Rus askerlerinin konumu da eskisine oranla oldukça farklı ve onlarda artık büyük bir problem çıkarmıyorlar. Murat: Bir web sitesinde yayınlanan açıklamasında Putin "Abhazya'nın Gürcüstan içinde yer alıp almaması artık bizi çok da fazla ilgilendirmiyor" dedi, bu konuda neler söyleyebilirsiniz? Y. Argun: Putin başkan olduktan sonraki dönemde Rusya'nın Abhazya'ya bakışında önemli değişiklikler oldu. Putin Abhazya ve Osetya'ya eskisinden daha sıcak bakıyor artık. Nefin: Putin'in resmen olmasa da el altından Abhazya'yı desteklediğini mi ima ediyorsunuz? Y. Argun: Seçildikten sonra yaptıkları Putin'in dolayısıyla, Rusya'nın Abhazya'ya bakış açısının değiştiğinin ispatı değil mi? Bediz Hanım: Peki o halde ambargoyu neden kaldırmıyor? Ya da neden Abhazya'yı resmen tanımıyor? Murat: Ben de tam Abhazya'nın resmen tanınmadığı için çektiğiniz sıkıntılara gelecektim, ikisini beraber cevaplarsanız... Y. Argun: Bunlar hakkında konuşmadan önce Abhazya'da bundan önceki değişim ve gelişmelere bakmamız gerekli. Gürcüstan'ın Avrupa Güvenlik Savunma İşbirliği şemsiyesi altına girmesi baştan hatalıydı fakat jeopolitik önemi sebebiyle diğer devletler bunun üzerinde durmadılar ve aldılar. Oysa Gürcüstan'da iç karışıklık vardı. Amaçları Rusya'ya karşı Gürcüstan'ı elde tutmaktı. Gürcüstan, tam egemen, kendi başına bir devlet gibi başvurdu ama buna hakkı yoktu. Gürcüstan'ı o haliyle tanıyan Avrupa şimdi bizi tanımıyor. Murat: Ama gene de soğuk kuzey ve Fransa, Almanya gibi önderler bunu umursamadılar. Y. Argun: Onların düşünceleri bizi çok da fazla ilgilendirmiyor. Birleşmiş Milletlerin tüzüğünde katılan ülkelerin iç karışıklıkları, savaşları olmaması gerekir diye bir madde var ama onlar bunu umursamadı. Şu an Gürcüstan'ın Abhazya üzerinde hiçbir etkinliği yok. Yada Gürcüstan seçimlerinde biz oy kullandık mı? Gürcüstan kendini bile yönetemeyen terörist bir devlettir. Şevardnadze'yi kanunsuz olarak getirip oturttular oraya. Seçimlerde terör estirdiler. Onu oraya oturtan teröristler sonra Abhazya'ya yöneldiler ama başarısız oldular. Şevardnadze teröristtir. İstendiği takdirde size bunu ispatlayan en az 100 belge gösterebilirim. Abhazya'da ki polislere, sınırdaki askerlerimize keskin nişancılar uzaktan ateş ederek onları öldürüyorlar. Birleşmiş Milletler görevlilerini zorla alıp götürüyor sonra da suçu bizim üzerimize atmaya çalışıyorlar. Uluslar arası paralı askerleri, teröristleri besliyorlar. Bugün Gürcüstan denilen yer istikrarsız, terörist bir devlettir. Bizim esas üzüntümüz bu terörist devlete şu anda en büyük desteğin Türkiye'den veriliyor olması. Bu afaki söylenmiş bir şey değildir; halen, Türkler Gürcülere askeri eğitim veriyorlar. İki hücumbot ve helikopterler verdiler. Bunlar, bizim gördüğümüz kadarıyla, bize karşı kullanılmaları için verildi. Bizi asıl üzen bu. Murat: Bu terörist faaliyetlerin bir kısmından biz de haberdarız ama bunu dünyanın geri kalanına, özellikle bölgeyle de yakından ilgilenen ülkelere, örneğin Amerika'ya anlatamadık. Sizce bu konuda neler yapılabilir? Y. Argun: Amerika eski konumunda değil artık. 11 Eylül sonrası tutumunu değiştirdi gibi görünüyor. Murat: Amerika'nın dikkatinin daha güneye ve doğuya kaydığı ortada ama Amerika ile Türkiye'nin ilişkileri ve Türkiye'nin Gürcüstan politikaları da ortada. Bu noktada neler yapılmalı, örneğin buradan ne bekliyorsunuz? Y. Argun: Diasporadaki komitenin çalışmalarını olumlu olduğunu düşünüyoruz. Siz Türkiye için savaşmanız gerektiğinde savaşıyorsunuz, hatta en önde savaşıyorsunuz, savaştınız. Her türlü ekonomik ve idari faaliyetin içindesiniz. Nefin: Yani bizim Türkiye'nin politikalarına elimiz mahkum mu demek istiyorsunuz? Y. Argun: Hayır. Vergi veriyorsunuz ve sizin verdiğiniz vergilerle silah alınıyor. Sonra bu silahlar kardeşlerimize karşı kullanmaları için Gürcülere veriliyor. Bizi asıl üzen bu. Bunu gündeme getirmelisiniz. Ayrıca bu sadece bizim içinde geçerli değil. Gürcüstan'ın oradaki Türklere nasıl davrandığını biliyor musunuz? Stalin döneminden beri yurtlarına dönemeyen tek halk Mesket Türkleri. Gürcüstan onlara da zulüm ediyor. Demek istediğim bunları yapan terörist bir ülkeye Türkiye hala nasıl yardım edebiliyor, düşünülmesi gerek. Şevardnadze hala Stalin'in politikalarını uyguluyor. Bütün insanların yaşam hakkı vardır. Gürcüstan Abhazya için böyle düşünmüyor. Abhazya'yı ele geçirdiği anda bütün Abhazları yok etmek, tüketmek istiyor. Ama bize hala Gürcüstan dayatılıyor, Gürcüstan ile birlikte olun diyorlar. İnsan öldürüleceğini bile bile nasıl böyle bir şey yapar. Şevardnadze'ye güvenmiyoruz. Bundan önce yapılan anlaşmalar BM gözetiminde yapıldı (4 Nisan). Ondan sonra iki kez Abhazya'ya saldırdılar. Bu garantiye bile güvenemezsek hangi garantiye güvenebiliriz ki? Şevardnadze önce imza atıyor sonra sanki hiç anlaşmamış gibi gene bildiğini okuyor. Murat: Anlaşıldığı kadarıyla bu tanınmamışlık olayını kısa vadede aşamayacağız. Peki o zamana kadar ticari faaliyetlerimizi geliştirmeye çalışsak. Örneğin, bildiğim kadarıyla, Sovyetler döneminde çok popüler olan birçok turistik alan ve tesise sahipsiniz. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz? Y. Argun: İlk olarak çözülmesi gereken problem ulaşım problemi. Ulaşım sağlanabilirse bunların hepsi yapılabilir. Rusya yapıyor örneğin. Hem firmaları hem de turistleri Abhazya'ya geliyor. Murat: Ama Rusya'nın Abhazya'ya bakışı Türkiye'ninkinden farklı. Y. Argun: Rusya kendi çıkarları doğrultusunda bunları yapabiliyor da Türkiye neden yapamıyor? Biz hiç kimseyi engellemiyoruz. Ayrıca bunda sadece bizim çıkarımız yok, Türkiye'nin de çıkarı var. Bediz Hanım: Siz yapılacak girişimlere destek verebilir misiniz? Y. Argun: Biz üzerimize düşen her şeyi yaparız. Fakat problem Türkiye'nin tutumu. Türkiye ve Rusya'nın bakış açıları farklı bile olsa Türkiye, kendine de faydası dokunacak olan, Abhazya ile ticari ilişkilere izin vermeli. Burada pek çok insanımız var, onlar Türkiye'ye durumu anlatmalı ve bunun yapılması için çalışmalılar. Biz elimizden gelen her şeyi yapmaya hazırız. Murat: Son olarak Türkiye'deki gençlerden neler bekliyorsunuz? Y. Argun: İstanbul'daki konuşmalarımda da bu tür sorular sorulmuştu. Gençlerimize, özellikle Abhazya'ya gelmek isteyen gençlerimize rahatlıkla şunu söyleyebilirim ki; Abhazya'da ekonomik olarak yaşam buraya oranla çok kolay, 200 $ alan birisi hayatını rahatlıkla idame ettirebilir. Abhazya'da geçinmek buraya oranla çok daha kolay. Ama gelecek olanlar yapacakları işi çok iyi düşünerek gelmeli ve burayla olan bağlantılarını, özellikle Türk firmalarıyla olan bağlantılarını koruyarak gelmeli. Ortak iş yapabilecek şekilde organize olmalısınız. Bediz Hanım : Aslında biz bu zorunluluktan ve ulaşım probleminden çok rahatsızız. Ulaşım problemini çözmek için bazı çabalarımız var ve umarım yakında bunları aşabileceğiz. Y. Argun: Ambargodan sonra Gürcüstan yüzünden ulaşım oldukça zorlaştı. Şu an için bu çağrıyı yapmak ne kadar doğru onu da bilmiyorum. Eskiden herkese rahatlıkla gelin diyebiliyorduk ama ulaşım durumu artık eskisi kadar rahat değil. Elektrik çok ucuz, geniş ve verimli arazilerimiz var, çıkartılması ve işlenmesi kolay birçok yer altı zenginliğimiz, madenimiz var ama önce gelmek, görmek lazım. İşleri organize edebilmek için Abhazya'yı ve şartlarını tanımak lazım. Fakat her sorun çözülebilir, söylenmesi gereken şu: "Gelin! Orada yapılacak, birlikte yapabileceğimiz çok iş var." Murat: Peki ya burada kalanlar, oraya gel(e)meyenler için neler söyleyebilirsiniz, onlar neler yapabilir? Y. Argun: Niçin turist olarak bile Abhazya'ya gelmenize izin verilmediğini sorgulayın mesela. Bunun için çalışmalar yapabilirsiniz, protesto kampanyaları başlatabilirsiniz. Bir şeye başladınız mı bıkmadan, usanmadan sürdürmelisiniz ama, ısrarcı olmalısınız. Sadece o zaman sonuç alabilirsiniz. Ruslar ellerinde gösterecek bir şey kalmadığı için Sohum'u, bizim doğal güzelliklerimizi gösteriyorlar, örneğin, getirdikleri turistlere. Bizim gezilebilecek, görülebilecek pek çok yerimiz var, doğal güzelliklerimiz, yer altı mağaralarımız inanılmaz. Yavaş yavaş bunlarda turizme açılmaya başlanıyor. Tabii ben size yön vermek istemem, bu yapabilecekleriniz için bir örnek sadece, işinize karışmak istemem. Murat: Kastım bizden haberimiz olmayan istekleriniz varsa bunları öğrenmekti, ayrıca sizden bağımsız hareket ederek sizin için problem yaratacak faaliyetlerde de bulunmak istemeyiz. Y. Argun: Benim söylemek istediğim gelip gerçekleri yerinde görmeniz gerekliliğidir. Ulaşım problemi üzerinde durmamın sebebi de bu. Neler yapılabileceğini, neler yapılması gerektiğini gelip kendi gözlerinizle görmelisiniz, kendiniz tespit etmelisiniz. Orayı kendi gözlerinle gördüğünde daha bir yakınlık hissediyorsun, için daha fazla yanıyor. Belki ufak tefek sorunlar var. Gelin birlikte çalışalım, bunları beraber düzeltelim, uzaktan sorgulamayın. Gelin ve oranın gerçeklerini görün, Bunu yapan ve bu sayede oranın şartlarına gayet rahat adapte olan bir çok insanımız var. Eğer gelirseniz ufak tefek bu sorunları birlikte rahatlıkla aşabiliriz. Nefin: Son olarak söylemek istedikleriniz... Y. Argun: Bağımsızlık şansımız var, bunu iyi kullanmalıyız. Çeçenistan'ın da vardı ama iyi kullanamadılar. Diasporayla birlikte çalışarak bunu başarabiliriz. Ancak birlikte hareket edersek yol alabiliriz. Biz ne zaman ihtiyacınız olursa yardım etmeye hazırız. Sizin burada yaptıklarınızın bize çok büyük faydalar sağladığını bilmenizi isterim. Şimdiye kadar yüreğinizde hissediyordunuz toprağımızı, tarihimizi, bundan sonra da gelip görerek orada hissetmelisiniz bazı şeyleri. Herkes elinden geleni yaparsa sonuca ulaşabiliriz. Nefin, Murat: Bizi kabul ettiğiniz ve verdiğiniz bilgiler için teşekkür ediyoruz. Not: Bizi evinde misafir ettiği, Sayın Yura Argun ile iletişimimizi sağladığı ve verdiği bilgiler için Kafkas Abhazya Dayanışma Komitesi Ankara Temsilcisi Bediz Tantekin Hanımefendi'ye teşekkürü bir borç biliriz. [Röportaj: C'upe Murat Canlı, Nefin Huvaj] +''+Argun Yura

K’işokhue Alim

Kabardey-Adığe Edebiyatının büyük klasiklerinden yazar ve ozan K'işokhue Alim, 30.01.2001 tarihinde 87 yaşında vefat etti. Adığe halkı, (belki Şocents'ık'u Alıy ve K'uaş Bet'al'den sonra) en büyük klasiğini kaybetmiş oldu. +''+ Kendisine Tanrı'dan rahmet, kederli ailesine, yakınlarına ve tüm halkına baş sağlığı diliyoruz. Hiçbir koşulda ulusal kimliğini ve değerlerini unutmadı, saklamadı. Yaşamının gençlik yıllarından sonraki uzun bir bölümünü çok sevdiği köyünden, toprağından uzakta, Moskova'da geçirmesine karşın, O hiçbir zaman toprağından, kültüründen kopmadı. Kendi ulusuna yabancılaştıkça daha çok göze gireceğini ve yükseleceğini düşünenlere, kraldan çok kralcılık yapanlara ve bu anlayışa karşı hep mücadele etti. Evrensele ulaşmanın ulusallıktan geçtiğine inandı ve bunu kendi yaşam deneyiminde somut olarak örnekledi. Hep kendi ulusundan, halkının birikimlerinden beslendi. Sahip olduğu olanakları, güç ve yetenekleri de öncelikle kendi ulusu için değerlendirmeye çalıştı. Ulusaldan evrensele ulaşan, örnek bir Adığe yazarı ve ozanı oldu. Yalnız Adığe halkının değil, aynı zamanda tüm Sovyetler Birliği halklarının da en sevdiği büyük ve değerli yazarlar arasında yer aldı. Yerjıb Aslan'ın 9. sınıflar için Adığe Edebiyatı (Elbrus Basımevi, 1986) adlı kitabının 30-115. sayfalarında yer alan K'işokhue Alim'in yaşam öyküsüne ve edebi kişiliğine ilişkin geniş bir inceleme yazısının bir bölümünün Türkçe çevirisini sunuyoruz. K'İŞOKHUE ALİM (22.07.1914 – 30.01.2001) Halkın gönlünde taht kuran, adını tarihin sayfalarına altın harflerle yazıp dünya durdukça koruduğu yazarlar, sanata yeni bir güzellik, yeni bir boyut getirebilen, ulusal edebiyatı geliştirip yüceltebilen ve özgün bir sanat çizgisi oluşturabilen büyük yazar ve ozanlardır. A.S. PUŞKİN, M.Y. LERMENTOV, N.A. NEKRASOV, V.V. MAYAKOVSKİY gibi büyük Rus yazarlarını ya da ŞOCENTS'UK Alıy, K'UAŞ Bet'al gibi büyük Adığe şairlerini ölümsüz kılan şey, onların edebiyata yaptığı büyük katkılardır, sanatsal biçimi ve düşünsel özü halkın her zaman bir ilk heves tutkusuyla sevip arayacağı düzeye taşıyabilmeleridir. Zamanımızın en önde gelen edebiyatçılarından olan K'İŞOKHUE Alim de onların bu doğru ve sağlıklı yolundan gitmiştir. O, Adığe edebiyatını geliştirip ilerleten başlıca edebiyatçılarımızdandır. K'İŞOKHUE'nin yazmaya başlaması ŞOCENTS'UK Ali'nin edebiyat çıtasını yükselttiği döneme rastlar. İkinci Dünya Savaşı'nın hemen öncesindeki on yıllık dönemdir. O yıllar, yazarımızın edebiyat ve sanat eğitimi aldığı yıllar oldu. Başka deyişle; o yıllarda sanatımızın en iyi ve yetkin örnekleriyle beslendi, onları özümledi, kendini ayakları üstünde yürümeye, edebiyat yoluna koyulmaya hazırladı ve donattı. K'İŞOKHUE'nin 1940 yılında, program doğrultusunda kaleme aldığı "Nasıp/ Mutluluk/Talih" adlı şiiri, O'nun seçtiği edebi çizginin ilk adımı ve örneği olarak değerlendirebilir. K'İŞOKHUE Alim, Sovyet Adığe şiirini ŞOCENTS'UK Ali'den sonra özgün ve saygın bir yeni kulvara taşıdı. O, Adığe şiirine yeni pek çok şey katmayı başardı. Sanatsal kurguyu, düşüncenin akıcı ve etkili anlatımını halkın beğeneceği, haz alacağı düzeye çıkardı. Adığe Sovyet şiirinin genel Sovyet şiiri içinde özgün bir yer edinmesinde K'İŞOKHUE'nin büyük payı vardır. Ünlü Çuvaş halk şairi Huzangay Peder; "Kabardey şairinin şağdıy atı, çoktan Kafkas dağlarını aşıp arenaya girdi. Onun nal sesleri ülkemiz sınırlarının ötesinde, uzaklarda da duyuluyor. O Şağdıy K'İŞOKHUE'nin damgasını taşıyor." demiştir. Ünlü Rus şairi Vladimir Solovxin de; "K'İŞOKHUE Alim, yapıtları Rusça'ya çevrilip yayımlanan zamanımızın en büyük, en özgün şairlerindendir." demiştir. Son yıllarda Adığece ve Rusça olarak çeşitli gazete ve dergilerde O'nun yapıtlarına ilişkin ciddi ve olumlu eleştiriler yer almış ve edebiyat eleştirmenleri, O'nun kaleme aldığı ürünleri tahlil eden ve değerlendiren özgün kitaplar kaleme almışlardır. Bütün bu edebiyat eleştirmenleri ve edebiyat tarihçileri ağız birliği etmişçesine K'İŞOKHUE Alim'in zamanımızın en büyük, en usta şairlerinden, ulusal halk kültürünün en önde gelen çalışanlarından biri olduğunu ifade etmektedirler. Ünlü Rus şairi N.S. TİXONOV, O'nun için; "K'İŞOKHUE Alim bugünkü özgün Sovyet edebiyatında baş köşeyi tutanlardan biridir. O, her bakımından halkıyla iç içedir. Kendisini yetiştiren halkın dilinin gücünü, anlatım yeteneğini aydınlık duygu ve düşüncelerle bilenmiş özlü şiirlerinde açıkça sergiler. Özlü, tok anlamlı deyişler, umudun melodilerine ayak uyduran yüce amaçlar, keskin nükteler, şifreli anlatımlar, imgeler O'nun dizelerini süsler. O, karmaşık, dolambaçlı, frapan laf kalabalığı yerine net betimlemeleri yeğler. O'nun dizeleri birçok yönden işlenmiş, yetkinleştirilmiş, özlü ve özgün deyişlerdir. Kökeni olan halkın yaşamında yer alan unutulmaz büyük olaylar, kendi yaşadığı veya yaşamında tanık olduğu şeyler onun dizelerinde son derece inandırıcı ve etkili biçimde yer alır." Yaşamı ve Edebi Çalışmaları: K'İŞOKHUE Alim Pşımaxue oğlu, 22.07.1914 tarihinde Şecem ilçesi Şhalıkhue Adığe köyünde bir rençber ailesinin çocuğu olarak doğdu. O, annesi ve babası sayesinde Adığe halk öykülerindeki ve kahramanlık şarkılarındaki özgün dokuları; manevi, ahlaki değerleri, temiz duygu ve amaçları, aydınlık düşünceleri, yaklaşım biçim ve yöntemlerini çok küçük yaşlarda kavradı. Cin gibi akıllı ve zeki bir çocuk olan Alim, ilk olarak 1923 yılında köydeki ilkokulda öğrenim hayatına başlar. 1928 yılında Baxhsan'daki Bölge Tarım Meslek Okuluna girer ve bu okulu büyük bir başarıyla bitirir. Sonra 1931 yılında Kuzey Osetya'nın başkenti Orjonikidze'deki Pedagoji Enstitüsü'ne girer ve 1935 yılında ciddi ve önemli bir öğrenim görmüş olarak Cumhuriyet'e geri döner. Aynı yıl önce öğretmen yetiştirilen kurslarda, daha sonra Pedagoji Fakültesi'nde Rus Dili ve Edebiyatı dersleri vermeye başlar. Akademik kariyer yapmaya heveslenen ve yüreklenen K'İŞOKHUE 1936 yılı sonbaharında Moskova'ya yüksek lisans eğitimine (Aspirantura) gider. Yüksek lisansını üstün başarıyla bitirdikten sonra tekrar ülkesine döner ve Kabardey – Balkar Bilimsel Araştırma Enstitüsü'nde müdür olarak görev alır. Bu görevini ikinci dünya savaşına kadar aralıksız sürdürür. K'İŞOKHUE bu yıllarda Adığe kültürüyle ilgili ciddi ve önemli çalışmalar yapar; Nart Destanları'nı sınıflandırır, düzenler ve önsözü ile açıklamalarını kendisinin kaleme aldığı "Nart Xhıbarxer/Nart Öyküleri" kitabını yayımlar. K'İŞOKHUE, sonradan çok daha geliştirilmiş ve genişletilmiş biçimiyle Adığece düzenlenip yayımlanmış olan Nart Destanları'nın hazırlanmasında da ilk görev alanlardır. K'İŞOKHUE, edebiyat ve sanat yaşamına çok küçük yaşlarda, kendi anlatımına göre 1928-1930 yıllarında başladı. 1931 yılında yayımlanan Adığece okuma kitabında O'nun bir kaç şiiri yer almıştır. "Kharıwış'e/Yeni Güç" adıyla 1934 yılında yayımlanan Edebiyat-Sanat Alamağında bir çok şiiri yayımlanmıştı. 1941 yılında yaşadıkları, şairin belleğinden hiçbir zaman silinmedi. O yıl Lenin'in partisine girdi. "Bgılhapexm Dyej/Dağ Eteklerinde" adlı ilk kitabı o yıl yayımlandı. K'İŞOKHUE Alim, aynı yıl bir yandan edebiyat-sanat, bir yandan da bilimsel araştırma çalışmalarına daha büyük bir azim ve kararlılıkla yönelmeye niyetlendi. Ne varki bu güzel amaç ve niyetler, faşist Alman ordularının saldırılarıyla son buldu. Şairimiz, savaşın ilk günlerinden başlayarak zaferle sonuçlanıncaya kadar, sevgili güzel vatanımızı düşan işgalinden korumak ve kurtarmak için herkese örnek olacak bir biçimde cephede savaştı. Savaşta gösterdiği yararlılık ve kahramanlıklar nedeniyle K'İŞOKHUE, hükümet tarafından birçok madalya ile ödüllendirildi. Ordudan göğsü madalya ve brövelerle dolu olarak Binbaşı rütbesiyle terhis oldu. Savaştan sonra K'İŞOKHUE çeşitli görevlerde bulundu. 1945-1948 yıllarında Kabardey-Balkar Cumhuriyeti Eğitim ve Bilim Bakanı olarak görev yaptı. 1948-1950 yıllarında Sovyetler Birliği Komünist Partisi Kabardey-Balkar Bölge Komitesi Sekreteri idi. Bu arada SSCB KP Merkez Komitesi nezdindeki Sosyal Bilimler Akademisi'ni bitirdi. Daha sonra Kabardey-Balkar ÖSS Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu Başkan Yardımcısı, Kabardey-Balkar Yazarlar Birliği Yönetim Kurulu Başkanı, Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti (RSFSR) Yazarlar Birliği Genel Sekreteri olarak görev yaptı. Daha sonra uzun yıllar; SSCB Yazarlar Birliği Genel Sekreteri, SSCB Edebiyat Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı olarak görev yaptı ve Moskova'da yaşadı. SSCB ve Kabardey-Balkar SSC Yüksek Sovyetlerine birkaç kez milletvekili seçildi. SSCB Yazarlar Birliği 2. ve 7. Genel Kurullarında da delege olarak görev aldı. Gerek edebiyat sanatındaki büyüklüğü, gerek yapıtlarında işlediği konular ve bu konuları işleyişindeki ustalığı, gerekse sanatsal kişiliği ile K'İŞOKHUE son dönem Sovyet yazarlarının dorukları arasında yer almıştır. O, edebiyat yaşamında özgün içerikli, sanatsal düzeyi yüksek yüzlerce şiir, hatırı sayılır büyüklükte bir kaç poem/şiirsel öykü/destan, harika romanlar, dramalar, bir uzun öykü, denemeler ve başka bir çok yapıtlar kaleme almıştır. Yazarın yapıtlarında bir çoğu ilk sınıflardan itibaren 9. sınıflara okullarda dil ve edebiyat derslerinde okutulmaktadır. Bunlardan bazıları şunlardır: "Nasıp/Mutluluk", "Lenin Ihagew Tyetşş/Lenin Yüksekte Duruyor", "Gumızağe/Tezcanlı", "Sık'uent Nexh Psınş'ew/Daha Tez Giderdim", "Wıwızınşem! Se Jızo'e/Sağlıcakla Diyorum Ben", "Zekhueşit/Bayrak", "Selet Selam/Asker Selamı", "Khyebjeç", "A Pşşıhaşham Bjjıha Pşağow/Güz Sisiydi O Akşam", "Mak'ue Ş'aler Awız Ğoguç'e/Vadi Yolundan Gidiyor Delikanlı", "Mel Guarte/Koyun Sürüsü" şiirleri; "Yelbezdıkhue", "Tisey", "Kolxoz Şığajem/ Kolhoz'un At Yarışında", "Ade/ Baba" adlı poemleri; "Xhuepseğue Nur/İmrenilen Işık", "Maze Nıkhue Şxhuant'e/Mavi Hilal" romanları ve birçok başka yazıları. K'İŞOKHUE Alim'in yazılarının toplandığı ikinci yapıtı 1946 yılında "Şıwım Yi Ğogu / Süvarinin Yolu" adıyla Adığece olarak Nalçik'te yayımlandı. Bundan sonra da yazar Adığece ve Rusça olarak birçok kitap daha yayımladı. "Txığe Khıxexaxer/Seçme Yazılar" adlı iki ciltlik bir kitabı Kabardey-Balkar Basımevinde Adığece olarak basıldı. "Alhxho", "Ğoguane/Uzun Yol", "Bgı Khıguewa/Göçük Kaya" K'İŞOKHUE'nin kaleme aldığı dramalardan bazılarıdır. Ayrıca bir film senaryosu, önemli edebiyat-sanat eleştirileri de vardır. Yazarın ustalığı ve becerileri özellikle son dönemlerde büyük bir gelişme gösterdi. Özellikle olgunluk dönemlerindeki bu yapıtlarıyla zamanımızın en ünlü yazarları arasında sağlam bir yer tuttu. Sosyalist üretim kahramını, SSCB devlet ödülü sahibi ünlü Rus yazarı M.N. Alexeyev; "K'İŞOKHUE Alim, Sovyet edebiyatında başı çeken en güçlü yazarlarımız arasında çoktan ve sağlam bir biçimde yer aldı." diyerek bunu dile getiriyor. K'İŞOKHUE'nin edebi kişiliğini çok iyi bilen büyük edebiyat eleştirmeni V.T. Goffensefer aynı konuda şöyle diyor: "Kabardey edebiyatının gelişmesinde K'İŞOKHUE Alim'in yazdığı şiirler önemli bir yer tutar. Onun ustalığı her yıl daha büyük bir measafe alıyor. O'nun işlediği konuların kapsamı durmadan genişliyor. ...K'İŞOKHUE'nin "Xhuepsğue Nur/İmrenilen Işık" adlı romanı, Kabardey edebiyatı bir yana Kuzey Kafkasya edebiyatında, hatta tüm Sovyet edebiyatı içinde bile bolşeviklerle şeriatçılar arasındaki mücadeleyi bütün boyutlarıyla geniş ve kapsamlı bir biçimde ustaca işleyen eşsiz bir başyapıttır." Esasen 1968 yılında "Khurşxer Jeyırkhım/Dağlar Uyumaz" adlı yapıtı için K'İŞOKHUE Alim'in RSFSC'nin M.GORKİY ödülüne layık görülmüş, yapıtlarının hemen hemen tüm Sovyet halklarının diline ve başka bazı dış ülkelerin diline çevrilip yayımlanmış olması bütün bunların en somut kanıtı ve göstergesi-dir. K'İŞOKHUE'nin yapıtlarında hemen her konu işleniyor. Ama bunların içinde halkının ulusal tarihi ve yeni yaşam biçimi, dostluk ve halkların kardeşliğinin, barışın korunması için insanların içtenlikle çaba göstermeleri daha çok öne çıkıyor. Yeni düzenin getirdiği yaşam koşullarında yetişen insanların bilincinde yer eden temiz duygu ve düşünceler, umutlar, yaşama sevinçleri özellikle "Partır Di Paşev/Parti Önderliğinde", "Bıve Xuabe/ Kızgın Taş", "Ya Demepkh Zetawe/Onlar Omuz Omuza", "Batırıbjje/ Yiğit Kadehi", "Vağue Maxue/Uğurlu Yıldız" adlı şiir kitaplarında oldukça büyük bir derinlik ve ustalıkla işlenmiştir. K'İŞOKHUE Alim, ulusun onuru ve gururu olan, onu yüreklendiren eşsiz bir yazar ve bir toplum adamıdır. O, yaşamı derinliğine kavrayan ve kucaklayan, olayların derinliklerine keskin gözlerle nüfuz edebilen, çok şeyi çabuk sezen ve anlayan, yüksek insanlık değerlerini özümsemiş, gerçeği, doğruluğu rehber edinmiş bir yazardır. Ünlü Rus şairi Mixail SVETLOV'un büyük bir vukuf ve isabetle teşhis ettiği gibi; K'İŞOKHUE kimseye benzemeyen, eşsiz ve özgün bir şairdir. O'nun yapıtlarını başkalarından ayıran ve özgünleştiren en önemli özellikler; herbirinin aklı uyandıran ve devindiren keskin düşünce parıltılarıyla bezenmiş, her konunun belirli amaç ve hedefler bilinçli olarak seçilip özenle işlenmiş olmasıdır... Yapıt-larında hiçbir şey abartılmamış ama gerektiği iyi bir biçimde anlatılmıştır. Okurları da O'nu hep bu özellikleriyle tanımıştır. Şairin şiirlerindeki ideolojik-sanatsal anlam hem çok büyüktür, hem de sosyalist gerçekçilik metodu temelinde kurgulanmış ve yükseltilmiştir. Yazılar hem ulusal hem de partisel, örgütseldir. Kabardey-Balkar halk ozanı, SSCB'nin ve RSFSC'nin devlet ödülleri sahibi Khaysın Kuliyev O'nun için şöyle de-miştir: "K'İŞOKHUE Alim, yaşamın özündeki eşsiz gizi, yapıtlarında bir ilk heves tutkusuyla zengin bir özle ve yetkin bir biçimde dile getiren bir şairdir. O çok sevdiği halkının onurunu ve gururunu hep yüceltmiştir. Kabardey halkının bilgeliğini, sevecenliğini, yiğitliğini, onun ruhundaki yüceliği, yaşam karşısındaki direngenliğini pek çok halk K'İŞOKHUE Alim sayesinde tanımış ve öğrenmiştir." Sanatsal güç ve yeteneği sınırları aşan insanların gönüllerinde taht kuran ünlü yazar için buna benzer sayısız güzel söz söylenmiş, yazılmıştır. Kabardey-Balkar halk ozanı RSFSC'nin A.M. GORKİY devlet ödülü sahibi K'İŞOKHUE Alim'in 70. doğum yıldönümü 1984 yılı temmuz ayında görkemli törenlerle kutlandı. O'nun edebi çalışmalarına parti ve hükümet organları büyük değer verdiler. SSCB Yüksek Sovyeti Prezidyumu'nun kararı ile K'İŞOKHUE Alim Lenin ödülüne layık görüldü. Yazarımızın doğum yıldönümü, doğduğu Şhalıkhue köyünde, Nalçik'te, Moskova'da, hemen bütün okullarda ve işyerlerinde saygı ve coşkuyla kutlandı. K'İŞOKHUE Alim Pşımaxue oğlu, edebi-sanatsal kişiliği oturmuş, sanat güç ve yeteneği gelişmiş ve pekişmiş bir şairdir. O Kabardey-Balkar halkının saygın ozanı yüce sanını hak ederek ve büyük bir onurla taşımaktadır. Büyük şair ve yazarımız, yaşadığı sürece okurlarını yeni yapıtlarla hep mutlu etmiştir. O Adığe edebiyatına sunduğu eşsiz örneklerle en büyük katkılara imza atan bir edebiyatçıdır. Bu büyük yapıtları ve hizmetleri O'nun adını daima yüceltecek ve ölümsüzleştirecektir. [ Kabardeyce'den Çeviren: Fahri Huvaj ]  +''+Kaffed

Kentleşmenin Xabzemiz Üzerine Etkisi

Geleneklerimiz ne yönde nasıl değişti? Geleneklerimizin şimdiki hali nedir? Sonrası için öngörüler? +''+ Cankat Devrim'in el sanatlar atelyesinden div> Xabze'nin, rasgele bir gelenek yapısından çok farklı bir hali var. Xabze eski Çerkes yaşantısında, hayatın bütün anlarını kapsayan bir kılavuz, doğru olduğu için de, herkesin uyduğu bir kılavuzdur. Ama yerinde doğru. Çerkes vatanında, Çerkes gibi düşünen insanların vatanında doğru. Ama Xabze, olduğu gibi kalmıyor, çünkü o, birtakım beklentilere çözüm getiren bir çok anahtardan oluşuyor. O gerekler ortadan kalktığı zaman, doğal olarak yok oluyor. Kilitlenecek bir kapı artık yoksa, o anahtar da ortadan kendi kendine kalkıyor, evvela bir rafta duruyor; unutuluyor, orda bekliyor, sonra da kaybolup gidiyor. Xabze, Kafkasya'dan geldikten sonrada köylerimizdeki yaşamda zamanla, artık bazı etkenlerin tesiriyle, azalmakla birlikte sıkı bir şekilde devam etti. Ama orada da, devreye radyonun, sonra televizyonun girmesiyle, köylere kahve hanelerin açılmasıyla şekil değiştirdi. Yaşlılar da gençler gibi televizyon seyretmek istiyorlardı. Ayrı ayrı binalar yapılamadığı için, gençler ve yaşlılar aynı ortamda, bir arada olmaya başladılar. Dolayısıyla kendi aralarındaki münasebetlerde değişimler başladı. Şehirde bu, daha çok, daha etkili. Eskiden mesela, gelen misafire bir kurban kesmek, bir hayvan kesmek adeti vardı. Bu adeti nasıl yerine getiriyorsunuz; hayvanı kesiyorsunuz ve misafire, o hayvanın, kendisi için kesildiğini gösteriyorsunuz. Onun için de, hayvanın kesilmiş olan kafası, pişirildikten sonra, kulaklarıyla beraber sofraya konuyordu. Bunun daha başka merasimleri de var. Şimdi; şehirdeki yaşam ile köydeki yaşam arasındaki farkı henüz kavrayamamış olan bazı hemşehrilerimiz, şehre geldiklerinde, "bana niye gerekli saygıyı göstermedi, niye hayvan kesmedi" diye sızlandılar, onları biliyorum. Bir hemşehrimiz de, ismini bilmiyorum ama olayı duydum, Derince'de yaşıyormuş. Yer yok-apartman-, ama o, kendine bir şey söyletmemek için misafirine balkonda hayvan kesmiş. Peki geleneklerimizde kadın erkek ilişkilerine bakış açımıza gelirsek?... Kadın erkek ilişkileri Çerkesler'de çok değişik. Çoğu zaman resmi. Cankat Devrim'in el sanatları çalışmalarından bir örnek div> Köylerde tabi, büyük aile tipi oluyor, o zaman büyüklerimiz de oluyor, avluda, büyüklerin gölgesinde, büyüklerden sakınarak yaşam sürdürülüyor. Şehre geldiğinizde ne yapıyorsunuz, bir apartman dairesine sıkışıp kalıyorsunuz. Karşılaşmamak imkansız. (Bir Çerkes evinde, böyle büyük babalar varsa, evin oğlu, eşiyle birlikte, babasının yanında, ortalıkta gözükmez. Aynı sofraya oturmaz.) Aile, bir sebeple köyden ayrılıp şehre geliyor, bu sefer ne yapacaklarını şaşırıyorlar. Küçücük bir apartman dairesi, nasıl olacak şimdi? Bir müddet, balkonda, şurda burda idare edilmeye çalışılıyor. Artık evin reisi bakıyor ki; şartlar çok değiştirmiş, çok zorluyor, ondan sonra "gelin şuraya oturun" diyor, emri vaki yapıyor. O andan itibaren o davranış şekli, Xabze'nin o şekli o mekanda değişmiş oluyor. Bazıları biraz daha gayret ediyorlar, bir süre daha sürdürüyorlar onu, Mesela benim, geçen oturduğum evde apartman dört kardeşe ait idi. Büyük kardeşlerin olduğu yerde gelinlerin konuşmadıklarını gördüm. Seslerini onlara duyurmuyorlardı. Bunlar, çok varlıklı ailelerdi. Ama şımarmamışlardı. O, onların görgüsüydü ve onu sürdürdüler. Günümüz insanlarına bir bakın, arada bir sınır bırakmıyorsanız karşınızdaki insanla, bazen onur kırıcı, rencide edici davranışlarla karşılaşabiliyorsunuz. Artık, karşılıklı alışkanlıktan doğan bir sonuçla, birbirine karşı dikkat ortadan kalkıyor, birbirlerini kırmaya başlıyorlar. Bu gibi şeyler oluyor. Ama o aile diretti, o ailenin büyükleri hayatta olduğu sürece, Xabze o evde devam etti. Onlardan sonra gelen nesilde, -onlar köy kökenli insanlardı- onların çocuklarında artık böyle şeyler yok. En sonunda, elimizde ne kaldı şimdi, şehirde yaşamla? Eski yaşamın problemlerine cevap verecek olan anahtarlar, artık onlara hayatta gerek kalmadığı için yalnızca hatıra olarak kaldılar. Xabze'den şehirde sadece görgüye dayalı, insanların toplumla ilişkileri, karşılıklı bireysel ilişkileri seviyesindeki kısmı kaldı. Şimdi şehir hayatında geçerli olanlar onlar. Atımız yok, artık atla ilgili Xabze – ki onların her birinin bir sebebi vardı- ortadan kalktı. Eskiden karşınızdan gelen adamın dostunuz mu, düşmanınız mı olduğunu kestiremiyordunuz, ona göre tedbir alıyordunuz. İnsanın silahını en rahat kullanabileceği yer sol taraftır. Tüfeğinizi oraya çeviriyordunuz. Ok ve yay kullanırken de en rahat, oku o tarafa atıyorlardı. Onun için, karşıdan gelen erkekse, onu hep sol taraflarına alıyorlardı. (Yalnız bizde değil, mesela; zeybeklerde de var bu. Hiç güvenmedikleri adamı sağ taraflarına geçirmezlerdi.) Yani her davranışın bir sebebi var, Xabze'yi özel kılan şey de bu belki... Şehir hayatında bunlara yer kalmadığı için, bunlar ortadan kalktı ama, "yüksek insanlık prensipleri" diyebileceğimiz, toplumsal ilişkilerdeki görgü kuralları; işte bunlar yaşamak zorunda. Bunların ortadan kalkmasını gerektirecek bir mazeret yok. Şehirde kala kala elimizde kalanlar bunlardır. Değişmelerin sebepleri malum, işte demin bahsettik, köydeki büyük aile ortamından, dolayısıyla daha büyük bir çevreden, (o köy bir aile sayılıyordu.) şehre gelince ister istemez bir apartman dairesine veya bir gecekonduya sığındığımızda otomatik olarak, eskiden lazım olan anahtarlar çalışmaz oluyor. Bu, insanın içinde yaralar bırakıyor, eskiler birden bire terk etmiyor bunları, çaresiz kaldıkları ana kadar mücadele ediyorlar, sonra da iş bitiyor. Ben de şehirde yetiştim, köyde büyümedim ama; Çerkesliğimin farkına vardığım zamandan beri bir şeyler öğrenmeye çalıştım, bir şeyler görmeye çalıştım. Aklımı kullanmaya çalıştım, çünkü Xabze'nin insanlara verdiği bir kolaylık var. Xabze'yi hazır olarak birisinden öğrenirseniz, o zaman Çerkes toplumu içerisinde zahmet çekmiyorsunuz, sırıtmıyorsunuz. Zor duruma düşmüyorsunuz. Her duruma uyan bir anahtar var orda da. Şimdi günümüz hızlı yaşantısına bir bakın. Eskiden çocukları; büyük anneler, büyük babalar büyütürlerdi, artık bunlar yok. Tek tek ayrılmış insanlar, genellikle, anne çalışıyor, baba çalışıyor. Dolayısıyla çocuk, öğrenmesi gereken o kurallardan habersiz büyüyor. Kreşte yetişiyor. Bu da şehir hayatının bir sonucu, eskiden bir kadının çalışması gerekiyorsa büyük anne bakıyordu çocuklara, şehirde bunlar yok. Xabze'de değişmesi kaçınılmaz olan kurallar var. Ama toplumsal ilişkileri düzenleyen kuralların mazereti yok. Kentleşmenin bunlara olumsuz etkileri var mı, bu değişim hakkında neler düşünüyorsunuz? Etkileri çok. Bu anlatmaya çalıştığım şartlar içinde yetişen gençlerin, buraya (derneğe) gelenlerini görüyoruz. Pırıl pırıl gençler. Ama, Çerkes inceliğini herkeste görmek ihtiyacındayım. Şimdi, gördüğüm Çerkes görgüsü üzerine davranırsam; hanımlarla karşılaştığım zaman onlara öncelik tanırım. Özellikle kendi adıma değil, bir Çerkes olarak, bir insan olarak. Benden yaşça büyüğümle karşılaştığım zaman, gereken saygıyı gösteririm. Ben bunları öğrendim. Bu da, Çerkes görgü kurallarından tabi. Onların olduğu yerde her zaman, önceliği onlara tanırım. Bir kişi konuşuyorsa bir camiada- tabi söz hakkı tanınmışsa o kişiye- ben susarım, ötekiler susar. Ama gelen gençlerin kimisi bunlardan bihaber. Cankat Devrim'in el sanatları çalışmalarından bir örnek div> Yaşadıkları toplumda hangi değerler yoksa, o değerler açısından eksik geliyorlar buraya. Kimi gençler ne büyük biliyor, ne küçük biliyor... Şimdi siz benden yaşça küçüksünüz diye lakayt otursam olur mu? Olmaz. Askerlerde de böyle mesela disiplin gereği olarak uygulanmaya konmuş. Ama bizim geleneğimizde bunlar doğal olarak var. Yanlış yapmamaya çalışırım, niye? Çünkü toplumumuz içerisinde, bizim toplumumuzun değer yargılarına göre hareket etmek gerektiğini ben biliyorum. Bilmediğim bir şeyler varsa, aklımı kullanıyorum. Büyüğümün önüne geçmiyorum, onun sözünü kesmiyorum. Ama davranış olarak bu gibi şeylerden habersizseniz, sadece ana-babası Çerkes olmak yetmiyor. Bir Çerkes'in aldığı terbiye gösteriyor ki; en azgın Çerkes bile, yanlış bir hareket yaptığında utanabiliyor, korktuğu tek şey o, fakat bir kısım gençlerde bunlar yok artık. Bir Çerkes İngiltere'de yaşıyorsa; bir İngiliz nasılsa öyle davranacaktır. Arabistan'da yaşıyorsa, bir Arap nasıl davranıyorsa o şekilde davranacaktır. Yani o ölçülere göre düşünüp, o ölçülere göre davranacaktır. Çerkes ölçülerine göre değil. Gençlerden bir kısmı gerçekten çok iyi niyetlidir, kendilerine, yoluyla izah ederseniz, uyum sağlıyorlar. Çünkü bizim milletimizde çocuk, sadece kendi ailesine ait değildir. Önce bütün akrabalarına, sonra köye, sonra da bütün millete aittir. Büyüklerinizin sizi ikaz etme hakkı ve görevi var, bunu bu gençlerin bir kısmı bilmiyor. Bir kısmı da söylediğinizde "özür dilerim ben bunu bilmiyordum" diyor. Önümüzdeki zamanlarda nesil öylesine değişecek ki artık, bu konuştuğumuz her şey raflarda kalmış bir hatıra olacak. Dediğim gibi, İngiltere'de yaşıyorsak tamamen İngiliz gibi davranacağız şimdi, sağda solda, vaktiyle babaları Kafkasya'dan gelmiş, Avrupa ülkelerinde kalmış insanlara rastlıyoruz. Hiç umurlarında değil birçoğunun. Kentleştik evet, ama güzel değişen geleneklerimiz var mı? Kentleşmeye ayak uyduran geleneklerimiz oldu mu? Kent yaşamına ayak uyduran... Demin söylediğim görgü kuralları, kent yaşamında da geçerli, insanın hayatının her safhasında geçerli. Dolayısıyla onlar her yere uyum sağlıyor. Ama, dağdaki yaşamın şekli de Xabze olmuş, ormandaki yaşamın şekli de. Her şey bir Xabze olmuş. Sadece gelenek değil onların her birinin birer fonksiyonu var. Çünkü gelenek, yıllarca yapıla gelmiştir, ama ortalıkta bir faydası, fonksiyonu görülmemiştir. Xabze öyle değil. Xabze'de her şeyin bir sebebi var, yani bir problem var ise o probleme çözüm bulunmuş. En uygun çözüm bulunduğu için de hiç bir itirazla karşılanmıyor. Dağdaki, ormandaki Xabzenin terkedilmiş kısmını da biz terk etmedik. Buradaki hayatın farklı oluşu, zorlukları, o değişimi kaçınılmaz kıldı. Ama köylerde, oranın şartları halen eskiye uyumluysa bunlar devam ediyor. Atla ilgili kurallar bugün burada uygulanmıyor, çünkü at yok. Eskiden silah kullanmayla ilgili Xabze'ler vardı, ismi Xabze ama bu bir teknik, nasıl kullanılır? Artık elimizde kalan şey, nezaket. Nezaketin fuzuli olduğu bir yer olmaz. İnsanlığın fuzuli olduğu bir yer olmaz. Onun için her yerde geçerli. Değişime düğünler konusunda örnek vereyim. Çerkes düğünleri kırlarda yapılıyordu, orada evlenen adam, hiç bir şekilde, kendi düğününe gelmez. Çünkü büyüklerden bir sakınma adeti var. Gelini getirirler. Ama bakıyorsunuz, günümüzde, o şekilde ki düğün masrafları çok fazla, o zaman ne yapılıyor, şehirde bir salon tutuyorlar. Böylece düğüne katılacak olanlar oraya geliyor. Ama çevreye bakıyorlar ve onlara ayak uydurmak için, bizden olup, zamanla onlara katılmış olanların da etkisiyle, evlenen adam da düğüne getiriliyor. Şehirde olan "diğerleri" (Bir çoğunun kökleri bize dayansa da aslında artık onlara böyle demek durumundayız) , Xabze ile ilgili olumsuz dedikodulara başlıyorlar. Bundan rahatsız olunuyor, "geçmişte kaldı bunlar" denip onlara uyuluyor. Salon düğününün sonucunda, o köydeki Çerkes düğünü görgüsü yer değiştirmiş, kaybedilmiş olunuyor. Her şey alt üst oluyor. Çerkes müziğinin çalındığı, çoğunlukla Çerkesler'in katıldığı ama Çerkes görgüsünün bilerek çiğnendiği bir olay oluyor. Halbuki Düğün Xabze çiğnenmeden de yapılabilir, ha kırda, ha şehirde. Çerkes Xabzesi varsa ben kendi düğünüme niye gideyim? Çerkeslerde kız tarafı, kızın annesi, babası düğüne gitmezler konumlarını korurlar. Karşıdaki insanlara sıkıntı vermezler, her şeyin belli bir yolu yordamı var, ama hepsi beraber olunca doğru bunlar. İşte bu da yavaş yavaş nitelik değiştiriyor. Şimdi kendilerinin olmayan müziklerin eğilimi ile göbek atan Çerkesler var düğünlerde. Buna karşılık, şehir hayatında, gerekli şartlara sahipseniz, yaşam daha kolay, tarlada çalışmıyorsunuz, odun kesmiyorsunuz, böyle kolaylıklar var. başka büyüklerimizle de konuşun, köy hayatını da yaşamış büyüklerimiz, onlar burada kendilerini nasıl hissediyor? Şimdi ben annemi buraya getiremiyorum. Geldiği zaman biraz kalıyor, derhal buradan kaçıyor. Apartmanda hapis, halbuki memleketinde dostları var, onun dilinden anlayan insanlar var, burada yapa yalnız bir yaşlı olacak, o da çok çabuk çökecek, akranı yok dostu yok burada. Hocam biraz da Amerika işinizle ilgili bilgi alabilir miyiz? Benim Amerika'da bir arkadaşım var. Bana Amerika'da bir iş bulmak istedi. Kanada'da Adıge Xabze ile ilgili bir vakıf var. Bu bir hemşehrimizin, Murat Yağan Bey'in yol göstermesiyle kurulan bir vakıf. "Yaşamda ancak Adıge Xabze ile mutlu olabiliyoruz" diyen insanlardan kurulu. Çerkes kültürünü öğrenmek istiyor oradaki Kanadalılar. Arkadaşım da benden bahsetmiş. Bana mektup yazıldı. Onlara kültürümüzle ilgili bir dosya hazırladım, gönderdim. Vakıf'ın çok dikkatini çekmiş. Amerika'daki kolu benim her türlü masrafımı yüklenerek, beni oraya davet etti. Benden, Çerkes kültürüne dair yaşantımla ilgili yardım istiyorlar. Orada bir Çerkes köyü kurmak için vakıf, bir arazi almış. Çerkes kültürüne bu kadar ilgi duyduklarına göre, benden de, ne varsa, hepsinden yararlanmak isteyeceklerdir. Burada yaptıklarımız, kafamdaki işler... Bunun dışında fazla bir şey bilmiyorum, gidince göreceğim. Şubat ayının başında gideceğim, oraya çalışmaya gidiyorum yani. Yazın buraya gelebilmeyi umut ediyorum . Bir kaç insanımızı bile olsa, kültürümüze kazandırabileceksek, herhalde bu da bir kazançtır. Cankat Devrim'in el sanatları çalışmalarından bir örnek div> [Röportaj: Ömür Enes, Kansu Dinçer, Ziya Mis] div>+''+Cankat Devrim

Negumukue Şora Beçmirza

Toplumların çağlar boyunca varoldukları süreçteki savaşlarını, acılarını, mutluluk ve refahlarını sosyo-politik ve sosyo-ekonomik nedenlerini inceleyen tarih, aynı zamanda geleceğe yönelik plan ve politikaların belirlenmesi bakımından da önemlidir. +''+ Kuzey Kafkasyalılar'ın tarih boyunca yayılmacı, saldırgan, barbar gruplara karşı gösterdikleri mücadele ve direnişleri, çeşitli uluslardan yazarları etkilemiş, Kuzey Kafkasya'yı fiziki ve beşeri açıdan ilgi alanı haline getirmiştir. Bu yazarların başında da J.Stan BELL, Edmound de LAURIER, David URQUHART gelmektedir. Kafkasya tarihini ve uygarlığını çeşitli açılardan ele alan bu yazarların ortak özellikleri ise Kafkasyalı olmayışlarıdır. Bermıçza ise Kuzey Kafkasyalılar'ı tarih bilinci içerisinde anlatan onların sosyal sorunlarını dile getiren ve tarihini yazdığı toplumun içinden gelen yazar olması bakımından önemlidir. Negumukue Şora 1801'de Piatigorsk (Psıfabe) kenti yakınlarındaki Cuza Irmağı kıyısındaki Negumukue Köyü'nde doğmuştur. Büyük babası Adigey yöresinden Kabardey topraklarına yerleşmiş Abzekh kökenli bir aileden gelmektedir. Annesi Çerkesk yöresinde yaşayan Abazin kökenli Yismeyl ailesindendir. Eğitimine Arap Harfleri ile başlamış, Arapça ve Türkçe'yi, bu dillerin edebiyatlarını inceleyecek derecede öğrenmiştir. Daha sonra Kumuk Yöresi'ndeki Andrey Köyü'ne gitmiş, on sekiz yaşına dek eğitimini bu köyde sürdürmüştür. Bu eğitimden sonra Negumukue yöresinin dini başkanlığını (bir nevi müftülük) üstlenmiştir. Yirmi beş yaşında iken Volga yöresi Kazak Tümeni Komutanı Luçkin'den Rusça öğrendiği bilinmektedir. Daha sonra Çarlık Rejimi'nin Kafkasyalılar'ın toplayıp gözetim altında tuttuğu rehinelere öğretmen olarak atanmıştır. Nalçik'teki bu görevi sırasında kendi toplumunun ana dilinin, tarihi ve sanatının derlenerek yazıya geçirilmesinin gerekliliği bilincine varmıştır. Yazarımızın yetişmesi ve bilinçlenmesinde ünlü Rus Ozanı Kant Aleksandr PUŞKİN ve sık sık mektuplaştığı özel dostu Mikhail LERMONTOV'un büyük etkilerinin olduğu bilinmektedir. Negumukue 1830-1835 yılları arasında Petersburg'da Çar'ın özel muhafız birliklerinde görev almıştır. Polonya ile yapılan savaşlarda teğmen rütbesi ile orduda yer almıştır. Bu savaşlardan sonra askeri görevini bırakarak vatanına yararlı olabilme düşüncesi ile Nalçik yöresine dönmüştür. Bu görevler gereği bulunduğu her yerde uzun yıllarını alan "Adige Halkı'nın Tarihi" adlı yapıtı üzerine çalışmalarını sürdürmüş ve 1842'de eserini Rusça olarak tamamlamıştır. Negumukue kitabını tamamlayınca Petersburg'daki Çarlık Bilim Akademisi'ne sunmak istemiş, masrafları Çarlık Hükümeti'nce karşılanmak suretiyle ve Çar'ın fermanı ile başkente çağrılmış fakat hasta bünyesi böyle bir yolculuğa katlanamayacağı için Petersburg'a gidememiştir. Kısa bir süre sonra 10 Haziran 1844'te kaplıca tedavisi gördüğü Piatigorsk Kenti'nde yaşama gözlerini kapamıştır. Kitap 1861'de oğlu Yavristan tarafından Pyatigorsk Kenti'nde bastırılmıştır. Paris'te bulunan Kafkas Eserleri Kurulu Başkanı ve Paris Asya Derneği üyesi Adolph BERGE 1866 yılında Negumukue'nin kitabını düzelterek Almanca'ya çevirmiştir. Daha sonraları eserin Fransızca çevirileri de yapılmıştır. Uzun yıllar sonra kitap ünlü Kabardey Yazarı Kişoko Alim'in denetiminde bir kurul tarafından Kabardeyceye de kazandırılarak 1958 yılında Nalçik'te yayınlanmıştır. Böylece Çerkes Halkı kendi tarihi ile ilgili yazılmış ilk kitabı kendi dilinde okuma imkanına kavuşmuştur. Ayrıca kitap Dr. Şefket Müftü (Habjokuo) tarafından Arapça ve İngilizce'ye de çevrilmiştir. Negumukue'nin bu önemli kitabındaki anlatımları, Karamzin'in "Rusya Ülkesi Tarihi" adlı yapıtındaki aynı konuda ve esası değişmeyen olaylarla karşılaştırarak tarihsel gerçekliğe ulaşmıştır. Kitap, anlatılan olayların, çağdaş ve komşu toplumlarla da ilgisini inceleme olanağı doğurmaktadır. Bu olanak ise Hun, Avar, Hazar, Slav, Moğol, Goth, Tatar toplumlarının tarihini de öğretmektedir. Ünlü tarihçinin değeri yıllar sonra ancak anlaşılmış ve Kuzey Kafkasya tarihinde hakkettiği yere yerleşebilmiştir. Bugün Kabardey Özerk Cumhuriyeti'nin Zeyko (Hatukşukoy) Köy'ünde bulunan heykeli ülkenin tarih ve kültür simgesi gibi kendi halkını selamlamaktadır. [ Kafdağı Dergisi, Sayı: 4, Mayıs 1987 ve Kafdağı Sayı: 29-30 Haziran-Temmuz sayılarından Ayşe Mermerci tarafından derlenmiştir. ]  +''+Kaffed

Adığey Üniversitesi

Adıgey Üniversitesi 1940 yılında on iki öğretim görevlisi ve atmış öğrencisi ile pedagoji enstitüsü olarak kurulmuştur. On iki yıl içinde tüm Rusya çapında en iyiler içine girmiştir. +''+ 1993 yılında iki enstitü ve on fakültesiyle üniversite statüsü almıştır. Şu an on iki bin öğrencisi (örgün ve açık öğretim) 181'i profesör 512 öğretim görevlisi, 500 bin kitaplık kütüphanesi, toplam 400 bilgisayarlı laboratuarları, iki yurt binası, iki yemekhanesi, polikliniği, spor salonlarıyla, dinlenme tesisleriyle bölgenin büyük üniversiteleri arasındadır. 1999 - 2000 yılında 43 yabancı öğrencisi olan üniversitenin her geçen yıl Adıgey'e; Suriye, İsrail, Türkiye ve Ürdün'den yerleşimlerin de artmasıyla üniversitenin yabancı öğrenci sayısı da artmaktadır. Üniversitenin eğitim dili Rusça, bu nedenle yabancı öğrenciler ilk önce üniversite bünyesinde açılan Rusça hazırlık programına katılıyorlar. Bu hazırlık programı iki dönemden oluşuyor; Eylül - Ocak dönemi hafta da 36 saat Rusça, Ocak - Haziran dönemi ise haftada 24 saat Rusça ve sekiz saat bölüm hazırlık dersleri olmak üzere toplam bin saatten oluşuyor. Bu yılki hazırlık sınıfı Suriye, Türkiye ve Ürdün'den olmak üzere on beş öğrenciden oluşuyor. Öğrenciler hazırlık programı sonunda Rusça ve bölüm derslerinden oluşan bir sınavı başarıyla geçtikleri taktirde fakülteye girme hakkı kazanıyorlar. Üniversitenin eğitim süresi beş yıl ( ek olarak bir yıl hazırlık). Üniversite, dışardan gelen öğrencilerden lise bitirme belgelerini istiyor. Ayrıca eğer askerlik sorununuz varsa ve bunu Türkiye'de öğrencilik nedeniyle tecil ettirmek istiyorsanız - ki bu Türkiye'nin talebi - ÖSYM sınavına girip, barajı geçmeniz gerekiyor. Ayrıca buraya - turist vizesinin dışında - davetli (size buradan davetiye yollanmış olmalı) gelmeniz, Adıgey'de oturma izni almanız ve vatandaşlığa başvurmanız için önemli. Bu nedenle gelmeden önce Kaf-Der ile bağlantı kurmanız gerekiyor. Gerekli belgeler ve ayrıntılar için Kaf-Der yetkilileri sizleri aydınlatacaktır. Genel olarak üniversiteyi tanımanın dışında buradaki yaşamla ilgili en sağlıklı bilgiyi diasporadan gelip burada yaşayan öğrencilerden alacağımızı düşünerek onların fikirlerini aldık. CENAB AHMET (ÜRDÜN) "Ben 6 ay önce Ürdün'den geldim. Yine Ürdün'den gelen arkadaşlarımla birlikte ev tuttuk. Şu an Rusça hazırlık kursuna gidiyorum. Önümüzdeki yıl bilgisayar bölümüne girmek istediğim için fizik ve matematik dersleri alıyorum. Adıgece biliyorum ama Üniversite için Rusça gerekli. İyi bir programla onu da en iyi şekilde öğreneceğimi düşünüyorum. Kursların dışındaki zamanımız Maykop'u tanımakla geçiyor. Burada müthiş bir doğa var! Buraları keşfetmek müthiş bir şey! Mezun olunca kendi iş yerimi açmak istiyorum. Bilgisayar sektörü tüm dünyada olduğu gibi burada da hızla yayılıyor. Umuyorum ki her şey beklediğimiz gibi olur. KANŞAT DENEF (TÜRKİYE) "Yedi ay önce annem ve kardeşimle geldim. Babam ve ablam Sinef geçen yıl gelmişlerdi. Ben şu an hazırlıkta okuyorum. Ablam ekonomi bölümü 1.sınıfta. Ben de ablam gibi ekonomi bölümüne girmek istiyorum, bu nedenle 2.dönem Rusça'nın yanı sıra matematik derslerine de başladım. Maykop'ta birçok farklı yerden gelmiş olan gençlerle birlikteyiz. Çok farklı ülkelerden geldik ama Adıgece konuşup, aynı şeyleri paylaşıyoruz. Anavatanda bu birlikteliği yaşıyor olmak güzel. Mezun olduktan sonra Maykop'ta çalışmak istiyorum. Şu an yeni ekonomik atakların eşiğinde burası. Sanırım mezuniyetimize kadar birçok iş imkanı doğacaktır." ŞOCEN MAFE (SURİYE) "Maykop'a bu yıl yalnız geldim, ailem Suriye'de. Maykoplu bir bayanın evinde Abhazya'dan 2 öğrenciyle birlikte pansiyoner olarak kalıyorum. Ben de Denef ve Ahmet'le aynı sınıftayım, Rusça öğreniyoruz. Önümüzdeki yıl yabancı diller fakültesine girmek istiyorum, bu nedenle İngilizce derslerine de başladım. Okul çok yoğun, Rusça'nın yanı sıra fakülteye de hazırlanıyoruz, okul dışındaki zamanlar daha çok dinlenerek geçiyor. Kimi zaman gençlerle pikniğe, sinemaya gidiyoruz. Suriye'deyken hayal edemeyeceğim şeyler vardı; yolda, pazarda televizyonda, Adıgece duymak.. Bu hayalimin gerçek olduğunu görmek beni çok mutlu ediyor." ÇETAO GüNAY (TÜRKİYE) "Biz sekiz yıl önce ailecek yerleştik Maykop'a, geldiğim yıl orta ikinci sınıftaydım. Orta okulu ve liseyi burada okudum, daha sonra da üniversiteye girdim. Şu an Rus filolojisi 3. sınıf öğrencisiyim. Rusça ile uğraşmayı seviyorum ve tam anlamıyla öğrenmek istediğim için bu seçtim. Ailemle geldiğim için yurtta kalmak gibi bir durumum olmadı ama Rusça pratik anlamında yurtta kalmak iyi bir şans. Üniversite dışında çoğu zamanım bilgisayar başında internette geçiyor. Hafta sonlarım sinema tiyatro ve pazarlar da; dağ gezileriyle, pikniklerle geçiyor. Maykop'ta yaşamak gerçekten güzel, Kafkasya topraklarının insanı kendine bağlayan farklı bir yanı var". PSİDATOK NAVRUZ (ÜRDÜN) "Üç yıl önce yalnız geldim Maykop'a. Bir yıl hazırlığın ardından ekonomi bölümüne girdim. Şu an 2.sınıf öğrencisiyim. Burada ev tuttum. Bu anlamda bir sorunum olmadı. Üniversite şehir merkezinde, dolayısıyla ulaşımla ilgili de bir sorunumuz olmuyor. Anavatanda birçok yerden gelen gençlerle birlikteyiz. Herkes, geldiği yerde geleneklerimizi yaşatmaya çalışmış, ister istemez birlikte yaşadığımız halklardan etkilenmişiz, fakat şu an Adıgey'de yıllar önce korumaya çalıştığımız değerleri yaşıyoruz. Adıgey'in bu gelişim sırasında iyi eğitimli insanlara ihtiyacı var, bu nedenle okulumu en iyi şekilde bitirmek istiyorum". FAKÜLTELER; 1.ADIGE FİLOLOJİSI VE KÜLTÜRÜ 2.SOSYAL BİLİMLER 3.EKONOMİ 4.HUKUK 5.YABANCI DİLLER 6.MATEMATİK VE BİLGİSAYAR 7.PEDAGOJİ 8.FİZİK 9.TARİH 10.RUS DİLİ VE EDEBİYATI ENSTİTÜLER; 1.SANAT 2.BEDEN EĞİTİMİ Bu bölümler dışında yurtdışından gelen öğrenciler için Rusça Hazırlık okulu ve lisans sonrası master, doktora eğitimi de mevcuttur. Daha fazla bilgi için www.adygnet.ru adresine bakabilirsiniz+''+Guşef Uzun

Ahmusta Kebzeh Tradisyonu ve Tiley

Nart'ın 24. sayısında Sayın Simha Orhan'ın "TILEY" başlıklı nefis makalesini genetik hafızamı yoklayarak okudum. Ve ister istemez "Adığe Khabze Öldü mü" başlıklı yazının ikinci bölümü ile ilişkilendirdim. +''+ Tıley, Sayın Simha Orhan'ın spiritüel kütüphanesindeki özel bilginin usta kaleminden bir çağlayış. Onunla sohbet şansını yakalayanların, insanlığın bilinmeyen tarihsel dönemleri hakkında, yazıya dökeceği daha fazla şeylerin beklentisine girmemeleri olası değil. Tıley; yaşayan Çerkes kültürünün doğal bir ürünüdür. Kuzey Kafkasya Kültürü geleneğinden gelenler için Tıley'i bu kültürün içine yerleştirmek son derece doğaldır. "Adığe Khabze Öldü mü" başlıklı yazının ikinci bölümünde konu edilen Ahmusta Kebzeh tradisyonu ve onun yazarı Sayın Murat Yağan ise; Türkiye diasporasındaki Kuzey Kafkasyalılar tarafından yeterince tanınmamaktadır. Merkezi Kanada'da bulunan Kebzeh Foundation (Khabze Vakfı) tarafından yayımlanan Bir Kebzeh Toplumu Oluşturmak (Building Up A Kebzeh Community), Kaf Dağının Ardından Geliyorum (I Come From Behind Kaf Mountain) ve Ahmusta Kebzeh üzerine (On Ahmusta Kebzeh) isimli kitaplarının yayımlanması için son hazırlıklar bitirilmek üzeredir. Seçkin büyüğümüz ve son derecede değerli eserlerinin tercümelerinin yayımlanmasından sonra Kuzey Kafkasya diasporasının kültür şuurunda hatırı sayılır bir aydınlanma yaratacağına inanıyorum. Ahmusta Kebzeh tradisyonunun yeterince anlaşılmasından sonra, Tıleysiz bir Kuzey Kafkasya kültürünün yadsınırlığı ise daha açık bir biçimde ortaya çıkacaktır. Adığe Khabze öldü mü? Yazısının ikinci bölümü, eksik bilgilerin zayıf bir tesir kuşağı yaratacağı düşünülmeden kaleme alınmıştır. Ayrıca bu özgün tradisyon 20.000 yıllık değil 26.000 yıllık bir öz geçmişe sahiptir. Kendisine biçilen bu varoluş süreci, aksinin kanıtlanamayacağının hafifliğinden değil, spiritüel literatüre dayalı olarak hesaplanan, evrendeki presesyon hareketlerinin sayısal sürecinden kaynaklanır. Son Adem soyunun; yer küreye ekildiği coğrafya olan Kafkas Dağlarının zirveleri ve kuzeyinde yer alan yaşam tarihinin yaşıdır ve Nuh Tufanı olarak bilinen felaketten sonra izlenmeye başlanır. Ahmusta Kebzeh bir anlamda özeli ile son Adem soyunun ilk dönemleri ile bugünkü Çerkes Khabzesi arasında görkemli bir köprü, geneli ile de insanlığın ilk yılları ile bugünkü yaşamı arasında tarihi ve spiritüel bir bağlantıdır. Sonuç olarak hem yerel hem evrenseldir. Sayın Murat Yağan, adı verilen kitaplarında, insanlığın fırtınalı gelişiminin özellikle Kuzey Kafkasya ayağını hayranlık verici anlatımı ile dile getirmektedir. Eğitim - terbiyenin (edification) kurumadan ve bozulmadan Kuzey Kafkasya toplumları tarafından nasıl desteklendiği, yazarın kendi yaşamından verdiği örneklerle Khabze ile bir uyum içinde anlatılmaktadır. Bu bağlamda, anlamı bilinsin, bilinmesin, tüm halk söylenceleri, elde mevcut folklorik malzeme, mitolojik anlatımlar ve kebzeh verileri; tarih, folklor, antropoloji ve dilbilim gibi yeni sentezlere olanak sağlayan bilim dallarının imkanları ile yeniden değerlendirilmelidir. Ortaya çıkarılacak gerçekler, bir görevin yerine getirilmesi açısından önemli, insanlığın bugüne kadar izlediği gelişim çizgisini kavrayabilmek açısından çok değerli olacaktır. Eserlerinin tercümesi sırasında farkına varabildiğim yegane tezat, sayın Yağan'ın bir Abhaz olmasına rağmen gösterdiği inanılmaz tevazudur. Khabze, 1800'lü yıllardaki öldürücü son istila darbeleri sonrasında, Kuzey Kafkasya coğrafyası dışında çok şey kaybetmiş, ancak kendi dinamiği içinde özünü korumayı kısmen de olsa başarmıştır. Kuzey Kafkasya ve halen orada yaşamakta olan otokton halkı Çerkesler ise; üzerlerinde şerefle taşıdıkları "Kaynak"ın, spirito - manyetik alanı içinde kalmayı sessiz sedasız bir kozmik talih ve kozmik kader gereği sürdürmüşlerdir. Ahmusta Kebzeh veya Adığe Khabze, "Kaynak" tarafından Kuzey Kafkasya'da yaşayanlara verilen bir bağış değil, insan gibi yaşamanın terleyerek, diğergam bir yaşamla kazanılmış onurlu bir ödülüdür. O nedenle Çerkesya insanlık tarihinin hem müzesi hem de bugünkü vitrinidir. Yukarıdaki nedenlerle Khabze'nin çağdaş topluma uymaması diye bir kanıya varmak akılcı ve makul bir sonuç olamaz. İnsanlığın kendine biçtiği değerler evrenseldir. Bugünkü yaşam tarzında daha çok öne çıkan teknolojik düzeyi ve ekonomik çarpıklığı referans noktası kabul ederek bir yargıya varmaya çalışırsak bu büyük bir yanlışlık olur. Çünkü çağdaşlık kavramı biraz spiritüel biraz kozmiktir. Khabze ise olabildiğince spiritüel, en yüksek seviyede insancıldır ve yeterince kozmik öğeler içermektedir. Çağdaşlığın özgün öğeleri göz ardı edilerek çekilen insanlık fotoğrafı, gereken berraklığı ve derinliği yansıtamaz. Görülen o ki, gerek anavatanda, gerek diasporada yaşayan çerkesler, sözlerini unuttukları evrensel bir müziğin melodisini çok iyi bilmektedirler. Adı geçen eserlerin yayınlanması ve tamamlayıcı bilimsel çalışmaların yapılarak ortaya konmasından sonra, bu evrensel müziğin bestesi kadar hoş olan sözleri de, kendi harmoniğindeki yerlerine aynıyla denk geleceklerdir. Çerkes kültürünün insanlığın gelişim çizgisindeki yeri araştırıldığında, elde edilecek veriler sevinç ve kıvanç verici olacaktır. Bilimin teknolojik yanından olduğu kadar, antropolojik yanından da yararlanılmalıdır. Bunun yanı sıra aprion (elden) bilgiler de mercek altına alınmalıdır. Kayıp tarihsel dönemler bir labirent gibidir. Ancak bizi çıkış kapısına götürecek geçerli ipuçları daima vardır veya elbette elde edilebilir. Kuzey Kafkasya coğrafi ve spiritüel anlamda kendi insanları tarafından daha iyi araştırılabilir. Araştırılmalıdır da. Çünkü Kuzey Kafkasya "Özel" bir alandır. Burayı herkes araştırmaz araştıramaz. Kimine ise bu şans hiç verilmez. Ama Kuzey Kafkasya olmadan da dünya tarihi hiçbir şekilde yazılamaz. İnsanlığın tarihini arayan Sn. James Churchward'ın üç cilt eseri Türkçe'ye kazandırılmıştır. Bu eserlerde Mu, Meksika, Mısır, Afrika'nın orta ve batısı, Çin, Orta Asya, Anadolu... İnsanlığın ortak kültürünün zincir baklalarını oluşturmak amacıyla samimi bir şekilde araştırılmış ancak bu araştırmalarda Kafkasya'ya değinilmemiştir. Oysa, insanlığın kayıp dönemleri ile Kuzey Kafkasya'yı ve onun bugün yaşayan dilini kayıp Mu uygarlığı ile bağlantılandırabilecek bazı sözcüklere dikkatinizi çekmek isteriz. "Yi Ne, Yi Ne, Mu - koe" (Annesi, annesi, Mu'nun çocuğu)... "T'ıs Astlen, Teg Mu Ahmed" (Otur İsa, kalk Mu'lu Ahmet - Muhammed). Yukarıdaki sözcükler Sayın Sasık Kemal Dinç tarafından, Uzunyayla'da çocukların oyun esnasında söyledikleri bir tekerlemeden alınmıştır. Tekerleme elbette bu kadarcık değildir. Hazreti İsa'nın çarmıha gerilme sürecini diğer ana öğeleri ile veciz bir şekilde anlatmaktadır. İnsanlığın Mu kıtası ile başlayan dünya serüvenindeki inisinasyon sürecini bu yaramaz küçükler nereden biliyorlardı? Bilmiyorlar ise bu tekerleme kimler tarafından söylenmişti ve amaç ne idi? Değerlendirilmesinde zaruret gördüğümüz apriori bilgiler bu örnekteki anlatım ve benzerleri olabilir. Ahmusta Kebzeh, Tıley kavramında ulaştığı pek çok doruk realite ile, sadece iyi tasarlanmış, tecrübeye dayanan sağlam kurallar dizisi değil, başlı başına spiritüel bir bilgeliğin destanıdır. Abartısız ve eksiksizdir. İnsanlık nosyonunu taşıdıkça her çağda çelişkisiz uygulanabilecek olan ve insan toplumunun esneyebilen, ancak asla sarsılmayan bir bilgelik hazinesidir. Ahmusta Kebzeh bilgileri, insanlığın bilgi çağına girdiği bu milenyumda Sn. Murat Yağan'ın güçlü kelimendin sunulmuş, Çerkes toplumunun paha biçilmez bir spiritüel tarihidir. TAF - DAV Bilim Kurulunun Kuzey Kafkasya tradisyonlarının sosyal, spiritüel antropolojik ve folklorik öğelerinin layık olduğu seviyede ele alarak, yeni ve anlamla bir yorum - sentez dönemini başlatması gerektiğine inanıyorum. Presesyon: Takım yıldızların periyodik devinim hareketidir.+''+Kaffed