2000 Yılına Girerken Kafkas Derneği

Nart Dergisi: Kuzey Kafkasya'nın otokton halkları olan Çerkesler 1864 sürgününden sonra yerleştikleri ülkelerdeki yasal imkanlara paralel olarak, yok olmamak, ilk fırsatta geri dönmek, geri dönünceye kadar yetişecek yeni nesillere kendi öz kültürlerini öğretmek ve bir araya gelerek irtibatlarını kaybetmemek üzere örgütlenerek eğitim çalışmaları yapmışlardır. Diyasporada yaşayan bizlerin öz kültürümüzden uzaklaşmadan bugüne kadar gelebilmemizde bu çalışmaların rolü büyüktür. Ve bu konuda yazılmış muhtelif makaleler mevcuttur. Nart çalışanları olarak 2000 yılına girdiğimiz şu günlerde derneklerimizin durumu hakkında bilgi almak istiyoruz.p> +''+ Muhittin Ünal: Bazı eksik ve yanlış bilgilenmelerim olabilir, ancak son on yıl içindeki gelişmeleri özetleyerek doğru bildiklerimi anlatmaya çalışayım. Bu arada geçmişteki örgütlenme gayretleri hakkında sayın Bislan Hurmi'nin bir çalışması olacaktı, onunla da görüşürseniz iyi olur.p> Son on yılın en önemli örgütlenme çalışmalarını daha iyi kavrayabilmek için Dünya Çerkes Birliği'nin (Rusça ve İngilizce tam karşılığı Uluslar arası Çerkes Derneği'dir. Bugün merkezi Çerkesk'te bulunmaktadır.) 1991 yılında Nalçik'te kurulması sırasında amaç olarak benimsediği ilkeleri, kuruluş şeklini, kurucu dernekler ve muhatap olarak kabul ettiği halklar ve bu halkları kabul ediş nedenlerini iyi anlamak gerekir. Nart Dergisi'nin daha önceki sayılarında bu konuda yazılar yazılmış: toplantılarda konuşmalar yapmış olmama rağmen önemi nedeniyle Türkiye'de yaşayan hemşehrilerimizin iyi bilmemeleri nedeniyle bir kez daha anlatmayı yararlı görüyorum. 1999 yılı içersinde düzenlediğimiz 21 Mayıs panelinde Sayın Yrd. Doç Sedat Özden konuşmasının son bölümünde ifade tarzımız birebir aynı olmasa da şunları söylüyordu. 1859 yılında Şeyh Şamil'in Ruslara teslim olduğu tarihlerde, Çeçenistan, Dağıstan, Osetya ve Khabardey topraklarının önemli bölümü, Rusların eline geçmiş durumdaydı. Ancak Çarın ana hedefi Karadeniz sahili olduğu için bu bölgelerde yaşayan Ubıh, Abazalar ve Adığe boylarından savaşı daha fazla uzatmadan teslim olmalarını istiyordu. Bu istek o toprakların gerçek sahibi olan halklar tarafından reddedildi. Yeniden başlayan vahşi savaş, vahşetini ve dehşetini daha önce tanık olunandan kat be kat artırarak beş yıl daha sürdü ve 21 Mayıs 1864'Terekeme Rusların lehine sona erdi. Ruslar, 1859'da işgal ettiği topraklardaki Çeçen, Dağıstan ve Oset halklarından çok az kısmını topraklarından uzaklaştırdıkları halde (bu nedenle kendi topraklarında ekseriyettedirler) beş yıl daha fazla savaşmak zorunda kaldıkları Ubıh, Abaza ve Adığe boylarının %85-90'a yakın kısmını sürgüne ve soykırıma tabi tutmuşlar ve boşalttıkları yerlere de Rus, Kazak ve diğer halkları iskan etmişlerdir. Khabardey-Balkar Cumhuriyeti'ndeki nüfus çoğunluğunun Khabardey olmasında da bu politikanın rolü büyüktür. 1864'ten 1990'lara gelip Kuzey Doğu Kafkasya'ya baktığımız zaman Çeçenistan, Dağıstan ve Osetya'da nüfus çoğunluğunu yerli halkların oluşturduğunu, Khabardey Balkar'da da az bir ekseriyetle de olsa Khabardeylerin çoğunluğa sahip olduklarını görüyoruz. Buna karşın Karaçay-Çerkes, Adığey ve Abhazya'da, sürülen bu halklar azınlık olarak yaşıyorlar. Kıyıboyu Şapsığ'da ise ancak 15-20 bin Şapsığ yaşamaktadır. Tarihi topraklarını terk etmek zorunda bırakılan bu halkların çocukları, Türkiye başta olmak üzere bir çok ülkede yaşamaktadırlar. Doğaldır ki, buralarda faaliyet gösteren derneklerde aynı halkların çocuklarının oranı % 80-90'lar civarındadır. Bilindiği gibi SSCB'nin dağılması sürecinde önceleri otonom ve cumhuriyet statüsünde bulunan Khabardey-Balkar, Karaçay-Çerkes, Adığey yeni oluşuma (BDT) cumhuriyet statüsüyle üye oldular. Gürcüstan 1978 anayasasından ayrılıp 1921 anayasasına döndüğünü ilan etti. Abhazya da 23 Temmuz 1992 tarihinde 1925 anayasasına dönme kararı aldı. (Zira Gürcüstan'ın döndüğü 1921 anayasasından Abhazya ile ilgili bir madde yoktur. 31 Mart 1921'de bağımsızlığını ilan eden Abhazya'yı 21 Mayıs 1921'de Gürcüstan resmen tanımış, 1925'de de kendi anayasalarını yürürlüğe koymuşlardı.) Dağılan SSCB'den ayrılan cumhuriyetlerin bir bir kendi başlarının çaresine baktığı o günlerde Kuzey Kafkasya dışında yaşayan Çerkes Aydınlarının da katılımıyla Kuzeybatı Kafkas Cumhuriyetleri ileri gelenleri birlikte şu kararları aldılar. Abhazya, Adığey ve Karaçay-Çerkes'in en önemli sorunu nüfus yetersizliği sorunudur. Bu eksiklik ancak, diyasporada yaşayan aynı kökenli insanların geri getirilmesi suretiyle tamamlanabilir. 1864'de bu halklar sürgün ve soykırıma uğramışlardır. Rusya'nın bunu kabul etmesi ve dönüşe izin vermesi gerekir. Diyasporada yaşayıp, değişik nedenlerle anayurtlarına dönmek istemeyen veya dönemeyenlere de çifte vatandaşlık hakkı verilmelidir İşte bu kararların hayata geçirilmesini üstlenmek üzere de 21 Mayıs 1991'de Nalçik'de Uluslararası Çerkes Kongresi toplandı ve UÇD (DÇB) böylece kuruldu. Kurucu Genel Kurul'a adı geçen dört Cumhuriyet dışında kıyı boyu Şapsığh, Krasnodar, Stavropol ve Moskova'da kurulu bulunan Adığe ve Abaza dernekleri, Amerika'daki iki dernek, İsrail'deki iki dernek, Suriye'deki Şam Derneği, Hollanda'daki Dernek, Almanya'daki 9 Dernekten oluşan Federasyon, Ürdün'de 7 Dernekten oluşan Federasyon (8. Dernek henüz katılamamıştır, katılmaya çalışmaktadır.) resmen katılmıştır. Türkiye'den de o tarihlerde yeni bir oluşum olup henüz resmi bir hüviyete kavuşmamış olan "Kaf-Kur"un temsilcileri şahsen hazır bulunarak kuruluşa katılmışlardır. UÇD'de Çeçenlerin, Dağıstanlıların, Osetlerin ve İnguşların örgüt olarak ve şahıs üye olarak yer almadıklarını anlıyoruz. Bu durum Türkiye'deki yapıya ters değil mi?p> Evet UÇD'nin Kafkasya'daki yapısında bu halklar yokturlar. Bu durum gerçekten de buradaki yapıyla çakışmıyor. 1991'deki kuruluş kongresinde Türkiye'den giden 8 arkadaş olarak bunun kavgasını verdik. Bizler, diyasporada 125 yıldır ayırım yapmadan birarada yaşadığımız için kaybolmadık. Sizin bu yaklaşımınız yanlıştır. O halklar da bu örgütte yer almalıdır diye diretince ve dünyada tanınan ortak adımız olan ÇERKES kavramının kullanılmasını ısrarla isteyince bu kelime dernek adının içerisinde yer aldı. Hazırlanan tüzük tasarısında "Uluslar arası Adığe Derneği" adı öngörülmüştü. Bizim ısrarımızdan sonra ÇERKES kavramı benimsendi. Bizler sanıyorduk ki ertesi yıllarda, kurulan birliğe Çeçenler, Dağıstanlılar, Osetler ve İnguşlar da katılacak. Ama öyle olmadı. Zira, bu halklar için sürgünden ziyade göç söz konusuydu ve nüfus ihtiyacı nedeniyle geriye dönüş diye bir temel sorunları da yoktu. Ayrıca bizlerin burada yaşadığımız kaynaşmışlık oradaki halklar arasında mevcut değildir. Ne yazık ki bu gün de yoktur. Dini anlayış ve devlet yapılanması biçiminden gelen farklar da eklenince bizim düşündüğümüz ve geniş anlamdaki ÇERKES birliği oluşmadı. Görünen o ki, tarafların böyle bir talebi de yoktur. Oysa burada, derneklerimizde Kuzey Kafkas kökenli her halktan üye vardır. Ancak son senelerde Çeçen, Dağıstan, Oset ve hatta Abhaz'ların kendi içlerinde örgütlenmeye doğru bir gidişi mevcuttur. Buradaki birliktelik oraya yansımadı ama oradaki mikro milliyetçi yapı önemli oranda buraya kendiliğinden yansıdı. Bu durumda, Kuzey Kafkasya'da coğrafi birliktelik olmasına karşın örgütsel anlamda birlikte olamama gibi fiili bir durum vardır. Bunun sonu nereye gidecektir, buradaki dağınıklık nasıl giderilir, bu konudaki kişisel kanaatiniz nedir?p> Kuzeybatı Kafkasya'daki derneksel yapılanmada yer almamış olan Dağıstan ve Çeçenistan 1998 ve 1999 yıllarında birlikte iki ayrı genel kurul yapıp bir kongre oluşturdu. Bu gelişme, Kuzeybatı Kafkasya'lılar tarafından kurulan UÇD'ye katılmayı düşünmediklerinin bir kanıtıdır. İnguşlar bir örgüte katılmak zorunda kalırsa sanırım Çeçen-Dağıstan kongresini tercih eder. Bir ihtimal Kuzey-Güney Osetya da benzeri bir yapılanmaya giderse, federasyon nitelikli bu üç yapı hatta Abhazya'daki Halk Kongresi de dahil edilirse dört yapı, zamanla bir konfederasyon oluşturabilirler diye umuyorum. Ancak, böyle bir varsayımla birlikte Kuzeybatı Kafkasya'da fiilen bu gün mevcut olan bazı endişeleri de gözden ırak tutmamak gerekir. Özellikle Çeçenistan ve Dağıstan'ın, nüfus çoğunluklarına dayanarak kısmen de olsa dini esaslara dayalı ve Kuzeybatıdaki laik anlayışa nazaran oldukça farklı olan kendi yönetim anlayışlarını egemen kılmaya yönelme ihtimalleri ve ayrıca bağımsızlığın cazibesine karşın zaten az olan nüfuslarını daha da azaltmamak için savaşlara şiddetle karşı çıkan Adığe halklarının tersine özellikle Çeçen'lerin önemli kayıplar pahasına savaştan kaçınmayan politikalarının sebep olduğu tedirginlikler akla gelen ilk ihtimaller-dir. Türkiye'deki derneklere gelince son derecede karmaşık bir tablo söz konusudur. Son on yılda Abhazya ve Çeçenistan'ın yaşamış olduğu savaşların da etkisiyle Kuzey Kafkas kökenli insanlarımızda; az okuyan bir toplum olmamız nedeniyle, yeterince bilinçli olmamışsa da bir uyanış, kendine gelme ve kimlik arayışı başlamış dolayısıyla da çok sayıda dernek kurulmuştur. Bu derneklerin üye yapılarına bakarsanız aynı dernekte her halktan az sayıda da olsa üye mevcuttur. Ancak bu üyelerin ve derneklerin Kuzey Kafkasya'ya bakış açılarında bir birlik ve netlik yoktur. Zira, Kuzey Kafkasya'daki yapı ve sorunlarla bu sorunların çözümüne katkı anlamında diyasporada yaşayan bizler, yükümlülüklerimizi yeterince kavramış değiliz. 34 şubemizle beraber Genel Merkezimiz aynı çatı altında olmaktan dolayı UÇD'nin kuruluş gerekçesini ve özellikle de Kuzey Batı Kafkasya'nın sorunlarını ve bize düşen görevleri yeterli düzeyde değilse bile bir nebze biliyoruz. UÇD'nin hedef kitlesi içinde olmamakla beraber burada Osetlerle oldukça güzel bir beraberliğimiz vardır. Türkiye'deki Kuzey Kafkasyalıların %80-90'ını oluşturan Adığe boyları, Abazalar ve Ubıhlar UÇD'nin varlık nedenini ve amacını yeterince kavrayıp, örgütsel anlamda güçlerini birleştirmiş olsalardı o zaman çok şey değişir, tüm Kuzey Kafkasyalıların buradaki örgütsel birlikteliği, federatif bir yapıda da olsa pekala sağlanabilir diye düşünüyorum. Kuzey Kafkasya'nın otokton halklarının tümünü kapayan Çerkes kavramı altında ve aynı örgütte Kuzey Batılılar ile Kuzey Doğulular bir araya gelemedikleri için mi UÇD ve Kafkas Derneği "Birleşik Kafkasya" kavramını kullanmıyor?p> Yukarıda açıkladığım gibi UÇD'yi oluşturan Abhazya, Adığey, Karaçay-Çerkes ve Khabardey-Balkar Cumhuriyetlerinin birincil sorunu nüfus yetersizliği ve ekonomik so-runlardır. "Birleşik Kafkasya" kavramı, Kuzey Batı Kafkasya'da fiilen var olan UÇD çatısındaki örgütlenme biçimine, orada yaşayan halkların öne aldıkları sorunlara ve çözüm önerilerine denk düşen bir kavram değildir. Üstelik bu kavram ile kastedilen coğrafya da net değildir. Tarihi ata topraklarımızın tamamını mı, yoksa şu anda mevcut cumhuriyetlerin topraklarının toplamını mı kapsıyor, bugünkü koşullar itibariyle gerçekçi midir? Bunlar tartışmalıdır. Ayrıca, istismar edildiğini de yakınen biliyoruz. Bize göre, diyasporada yaşayanlar çok hızlı bir şekilde yok oluşa doğru gidiyor. Çerkes halklarının sorunlarıyla ilgile-nen ve derneklerimizde faaliyet gösteren insanlarımızın sayısı-nın, genel nüfusumuza kıyasla çok az olduğunu, bizi biz yapan dilimizin, örf ve adetlerimizin yok olmaya yüz tuttuğunu, gün gün yaşıyor ve görüyoruz. Benzeri sorunların Kuzey Batı Kafkasya için de söz konusu olduğunu biliyoruz. Ancak oranın bir şansı var. O da her şeyden önce yeterli nüfus transferidir. Ve bu konuyla uğraşan da UÇD ve kurucu dernekleridir. Kuzey Batı Kafkasya'daki cumhuriyetlerde de nüfus çoğunluğu eski halkların olduğu andan itibaren, kendi kaderlerini kendileri belirlerler. Bugünkü statüde mi kalırlar, tek devlet mi olurlar, federal veya konfederal devlet mi olurlar, bunun kararını vermek orada yaşayan halkların hakkı ve yetkisindedir. Oradaki temel sorunların çözümüne katkıda bulunmadan, oraya geri dönmeden, onlar adına oturduğumuz yerden hüküm vermek gerçekçi de değil yetkimizde de değildir. Bizim oradaki oluşumlara zarar verebilecek söylemlerden kaçınmamız gerektiğine inanıyorum. "Birleşik Kafkasya" söyleminin oraya nasıl yansıdığını, Moskova'da çıkan basında yer alan önerilerde gördük. Medya, "Birleşik Kafkasya" söylemini "Büyük Çerkesya" şekline çevirip, tarihi haklar gözetilmeksizin Kuzey Kafkasya topraklarının üzerinde yaşayan halklara derhal tapulanmasını ısrarla istedi. Keza, Karaçay-Çerkes Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde birçok gazete yazısında, el ilanlarında ve televizyon programlarında bu istismar hep yapıldı ve sonuçta kargaşalar yaşandı. O itibarla "Gölge etmeyin başka ihsan istemez" misali yeteri kadar katkımız yoksa da bari zararımız olmasın diyoruz. Ayrıca, orada fiilen mevcut koşullar itibariyle de gerçekçi olmayı yeğliyor ve onlara empozeci olma hakkını da kendimizde görmüyoruz. Bu nedenlerle de kullanmıyoruz. UÇD'nin kurucuları arasında Adığe boylarını, Abhazları ve Ubıhları saymıştınız. Arkasından Abhazya'da benzeri bir örgütlenmenin (Dünya Abhaz Halk Kongresi) olduğunu ifade ettiniz. Bu kuruluş UÇD'ye bağlı değil mi?p> 1991 yılında Nalçık'da UÇD kurulurken bu örgüt yoktu. Karaçay-Çerkes'deki Abazalar da dahil hep birlikte UÇD'nin kurucusu olundu. 1992 yılında Abhazya'daki gelişmeler karşısında dünyada yaşayan tüm Abhaz-Abazaların temsilcilerinin katılımıyla DAHK kuruldu. Savaş ve sonrasında yararı da oldu. Sonuçta 1996 UÇD kongresinde Federasyon tarzındaki bu örgüt UÇD'ye resmen üye oldu. Şu anda hem UÇD üyesi ve hem de ayrı bir örgüttür. Gelecek yıllarda ne olur bilemem. Ama başlangıçta kurulmayabilirdi de. Türkiye dışındaki diğer ülkelerde mevcut derneklerin üye yapıları ve UÇD ile ilgili yaklaşımları nedir?p> Almanya ve Hollanda'daki derneklerin üye yapısı nispeten bize benzemekle beraber UÇD'ye üye olma konusunda bir sorunları yoktur. Buna mukabil, Suriye, Ürdün, İsrail, Amerika'nın Kaliforniya ve New Jersey eyaletlerindeki dernekler de tek dile doğru gidişte birleşmişlerdir. Bu derneklerdeki Abazalar, Abaza olduklarını biliyor olmalarına rağmen, 45-50 yaş kuşağı ve daha küçükleri Adığe dili konuşuyorlar. Bu itibarla Çerkes ulusal davasına bakış ve UÇD'yi benimseyiş yönünden bir problem yoktur. Diğer bir ifade ile hem Kuzey Batı Kafkasya'da hem de Avrupa, Amerika ve Ortadoğu'da Adığe, Abhaz ve Ubıh halkları açısından gereken birliktelik vardır. UÇD çatısı altında birleşme konusunda saydığımız halkların birliğinin sağlanamadığı yegane yer Türkiye'dir. Ve bunun değişik nedenleri vardır. Ama zamanla bunların aşılacağına inanıyorum. UÇD üyeliği nasıl gerçekleşmektedir. Örneğin ülkemizdeki derneklerden dileyenler gidip üye olabilirler mi? p> Ülkemizdeki deneklerden dileyenlerin gidip UÇD'ye üye olması tüzüğe göre mümkün değildir. Her ülkeden ancak bir dernek veya merkezi yapı üye olabilmektedir. Her ülkedeki Kuzey Batı Kafkasya kökenlilerin kurduğu dernekleri, kendi aralarında birlik sağlamaya zorlamak için bu yola gidilmektedir. Örneğin Ürdün'de kurulu ve merkezi bir çatı altındaki 7 dernek üye olduğu için mevcut merkezi yapıya katılmayan 8.dernek dört yıldır üye olamamaktadır. Amerika ve İsrail'de mevcut ikişer dernek aynı anda kurucu olmalarına rağmen kendilerine tanınan 4 delegelik kontenjanını ikişer ikişer kullanarak kongrelere katılabilmektedirler. Yeni binyıla girdiğimiz bugünlerde gerek Kuzey Kafkasya'da ve gerekse diyasporada örgütlülüğümüzü yeteri düzeyde tamamlayamadığımız hatta amaçlarda bile henüz birleşemediğimizi cevaplarınızdan anlıyoruz. Daha fazla gecikmeden örgütlülüğümüzü tamamlayabilirsek, gündeme gelebilecek konular nelerdir ve muhatapları kimlerdir?p> Türkiye'de ve dünyanın birçok ülkesinde yaşamakta olan tüm Kuzey Kafkasyalıların ve özellikle de Adığe boylarının, Abhaz-Abazaların ve Ubıh kö-kenlilerin asli ve ezeli muhatabı Rusya'dır. (Elbette ki, Abhazların ve Güney Osetlerin Gürcüstan ile olan sorunları ve hakları saklıdır.) Zira, bizi topraklarımızdan süren, soykırıma tabi tutan ve tarihi topraklarımıza bir gün geri dönülecekse, bunun için gereken yasal ve yaşamsal ortamı hazırlayacak olan Rusya'dır. Türkiye ve uluslar arası camia, kendilerinden talebimiz halinde bizim adımıza Rusya ile görüşerek ve iyi ilişkiler içerisinde çifte vatandaşlık ve dönüş gibi konularda yardımcı olabilirler. İkinci vatanımız olan ve AB'ye girme aşamasındaki Türkiye'ye gelince, kuşkusuz vatandaşlıktan ve insan olmaktan kaynaklanan haklarımız ve yükümlülüklerimiz vardır. Bu ülkenin bölünmez bütünlüğüne, resmi dilinin Türkçe olduğuna, var olan zengin kültür mozayiğinin içindeki tüm halk gruplarıyla birlikte ve kardeşçe yaşamayı temel prensip olarak edinerek yaşıyor olduğumuzdan hiç kimsenin asla kuşkusu olmaması gerekir. Buna karşın, kendi özgün kültürümüzü fiilen yaşayarak yaşamak ve çocuklarımıza anadilimizi öğretmek ve örneğin radyo-TV yayını yolu ile kültürel amaçlı iletişim kurabilmemizi sağlamada devletimizin sağlamada devletimizin bize karşı cimri ve farklı davranacağına da ihtimal vermiyorum. O itibarla, herhangi bir talepte bulunmaya ihtiyaç yoktur. Devletimiz onu zaten hepimiz için gerçekleştirecektir. Diğer sorunlarımızla ilgili olarak; Kafkasya'ya dönmek isteyen insanlarımıza yardımcı olmak, Karadeniz sahili boyunca üretime yönelik yatırım yapmak isteyen iş adamlarımıza kredi tahsisi ve ortaklıklar kurmak suretiyle Kuzey Kafkasya ile Türkiye arasında ve her iki tarafın da çıkarına sonuçlar verecek tarzda ekonomik faaliyetlerin geliştirilmesine destek olmak devletimizden beklediğimiz önemli şeylerdir. Bu ülkede yaşayan 6 milyon civarındaki Kuzey Kafkasyalı; Rusya, Kuzey Kafkasya ve Türkiye arasındaki ilişkileri geliştirmede çok önemli bir potansiyeldir ve taraflarca bundan mutlaka en iyi şekilde ve karşılıklı olarak yararlanılmalıdır. Konumuzla ilgili olmamakla beraber Çeçenistan konusunda önümüzdeki günler için bir programınız var mı?p> Ankara'da kurulan ve bakanlıktan izni alınan Çeçen Dayanışma Komitesi'ne yönetim kurulumuzdan bir arkadaşımız katılıyor. Evlerinden edilmiş ve perişan olan siviller için düzenlenecek resmi yardım kampanyasına şubelerimizle beraber katılacağız. 13 Şubat tarihinde 34 şube temsilcimizin de katılacağı, uzman şahısların konuşmacı olduğu bir kapalı salon toplantımız vardır. Bu toplantıda hissiyattan çok dünya kamuoyuna çarpıtılarak sunulan söylemlerin doğrularını anlatmaya çalışacağız. Sizin belirteceğiniz özel bir şey yoksa verdiğiniz bilgiler için teşekkür ediyoruz. Ben de size teşekkür ediyorum. Sözlerimi bitirirken son olarak bir hususa temas etmek istiyorum. Gerek Kuzey Kafkasya'da ve gerekse diyasporada var olan Çerkes sorunlarının çözümünü istiyorsak, gerçekçi ve ayağı yere basan politikalar üretmemiz, uzun vadeli düşünüp sabırlı olmamız, nihayet derneklerimizin birlikteliğini bir an önce tamamlamamız gerekiyor.  +''+Muhittin Ünal

Sürgün’ün 136. Yılı

Değerli Basın Mensupları, Saygıdeğer Konuklar ve Sevgili Hemşehrilerimiz, Kuzeybatı Kafkas halklarının atavatanlarından sürülüşünün 136. Yılı anma törenimize hepiniz hoş geldiniz. Demokratik kurallara, insan haklarına ve ülke bütünlüğüne bağlı, irticanın ve terörün her türüne karşı olan Genel Merkezimiz ve 34 şubemiz adına hepinizi saygıyla selamlıyorum. +''+ Bilindiği üzere uzun yıllar süren Kafkas-Rus Savaşlarının I. etabı, 1859 yılında Şeyh Şamil' in teslim olmak zorunda kalmasıyla biter. Bu aşamada Ruslar, Çeçenistan, Dağıstan ve Osetya ile Khabardey topraklarının önemli bölümünü işgal etmiş durumdaydılar. Asli hedefleri Karadeniz sahiline ulaşmak olduğu için olmalı ki, işgal edilen topraklarda yaşayan yerli halkları zor kullanarak Kafkasya dışına çıkartmak gibi genel bir uygulamaya girmediler. Sayılan dört Cumhuriyetin o günkü topraklarından ayrılanların çoğu kendi iradeleriyle ve muhtelif rahatsızlıklar sonucu ayrılmışlardır. O itibarla onların ayrılma hareketi için göç kavramını kullanmak daha doğrudur. Buna karşın Karadeniz sahillerinde yaşıyor olmaları nedeniyle asıl hedef kitle olan ve Rusların 1859 yılında yapmış oldukları "Savaşmadan teslim olun!" çağrısını reddederek nüfusunun önemli bölümünü kırdırma pahasına 5 yıl daha mücadele veren Kuzeybatı Kafkas halkları, (Tüm Adığe boyları, Abazalar ve Wubıhlar) %80-85'ler düzeyinde tarihi ata topraklarında Çar'ın emriyle ve kendi iradeleri dışında sürülmüş ve zor kullanılarak Osmanlı topraklarına gönderilmişlerdir. O nedenle de Adığe boyları Abazalar ve Wubıhlar' a uygulanan işleme de kelimenin tam anlamı ile SÜRGÜN diyoruz. 1860'ların imkanlarına göre büyük bir askeri güce ve donanıma sahip bulunan Ruslara karşı, kılıçla, mızrakla, okla yıllarca direnen Çerkesler, Avrupa'dan da Osmanlı'dan da bekledikleri yardımı alamadan milyonlarca insanını kaybettikten sonra yaklaşık 1,5-2 milyon civarında bir nüfusla 21 Mayıs 1864 tarihinden itibaren Osmanlı topraklarına gelmişlerdir. 5 milyon kadarı Türkiye'de olmak üzere bu gün 40'tan fazla ülkede tahmini 6 milyon Çerkes darmadağın bir vaziyette yaşamaktadır. Kuzey Kafkasya'da 2000 yılında 15-20 milyon arasında nüfusa sahip bir ÇERKESYA yoksa bunda vebali olan devletler ne yazık ki o gün de sustular. Bu gün de susuyorlar. Kendileri için insan hakları kutsaldır, dokunulmazdır. Ama Çerkeslere gelince bu haklar olmasa da olabiliyor. Kuzey Batı Kafkas halkları olarak büyük dedelerimiz tarihi topraklarından sürüleli 136 yıl geçmiş olup, sürgünün yıl dönümleri Kuzeybatı Kafkasya'daki Cumhuriyetlerimizde son derece önem gösterilen törenlerdir. 21 Mayıs günleri iş yerleri açılmaz, kimse işe gitmez. En koyu kıyafetini giyerek tören yerine koşar ve 136 yıl önce kaybettikleri biz kardeşleri için gerçekten gözyaşı dökerler. Kuzey Kafkasya'daki 4 Cumhuriyetimiz göç veya sürgün yoluyla az sayıda insan kaybettiği için Allah'a şükür bugün kendi topraklarında nüfus çoğunluğuna ve kendi yönetimlerine sahiptirler. Adığey, Abhazya ve Kıyı boyu Şapsığ Bölgesi, Karaçay-Çerkes, sürgün yoluyla %80-85'ler düzeyinde boşaltıldığı için yerli halk olan Adığe boyları, Abazalar ve bu boylara karışmış olarak az sayıda da olsa Wubıhlar %5, 17,18 ve 22 gibi oranlarla kendi tarihi topraklarında azınlık durumundadırlar. İşte bu nedenle Kuzeybatı Kafkasya'nın en hayati sorunu diasporadan nüfus transferi sorunudur. Hiç kuşkusuz başkaca sorunlar da vardır. Ekonomi, iletişim, yasal altyapı, güvenlik, seyahat, iskan ve istihdam sorunları gibi. Ülkemizden Kafkasya'ya sırf seyahat maksadıyla gidip gelen bazı duyarsızlar, orada olması pek mümkün ve seksen yılın tortusu olan bazı olumsuzlukları dillerine dolayıp aleyhte konuşabiliyorlar. O duyarsızların unuttukları önemli bir husus vardır. O beğenmedikleri insanlar; Rus yönetiminde bin bir sıkıntıya göğüs gerek ve bu güne kadar tarihi topraklarımızı her ne pahasına olursa olsun terk etmediler. Bu gün onların sayesinde tarihi ve asli vatan sahibiyiz. Onların sayesinde başımız dik olarak tarihi haklarımızı talep edebiliyoruz. Sırf bu nedenle bile olsa onları hakir görmeye hiç birimizin hakkı yoktur. Gerçekleri olduğu gibi konuşalım. Ben ve benim yaşımdaki hemşehrilerim çocukluk yıllarımızı köyde yaşamamız nedeniyle ve okuldan değil (Osmanlı zamanında Çerkesçe eğitim yapan okullarımız vardı.) kulaktan dolma da olsa anadilimizi biliyoruz. Hiç olmazsa meramımızı anlatabiliyoruz. Oysa, bu gün 20 yaşın altında olan köylü ve kentli çocuklarımızdan %70-80 kadarı hiç dil bilmiyor. Yani resmen asimile oluyoruz. Böyle giderse, bir zaman gelecek ki dil bilenlerimiz sayıca kelaynaklar kadar ya olacak ya da olamayacak. Keza, Kuzeybatı Kafkasya'da yani Adığe Boylarının Abhaz-Abazaların ve Wubıhların tarihi topraklarında da benzeri tehlike ne yazık ki vardır. Her türlü imkana sahip olmakla beraber yeteri düzeyde nüfusumuz olmadığından orada da giderek Rus dili ve kültürü egemen olmaktadır. Buna karşın, nüfus ekseriyetine sahip olduğumuz Çeçenistan, Dağıstan, Inguşetya, Osetya ve kısmen Khabardey-Balkar Cumhuriyetlerimizde yerli halklarımızın dilleri, hakim dil konumundadır. Fiili durum karşısında, diasporada tümüyle asimile olup yok olmak, Anavatanda da giderek zayıflayıp tarih sahnesinden silinmek istemiyorsak, akılcı davranıp, beyaz ırkın kaynağı ve Maykop-Kuban kültürünün yaratıcıları ve hatta Ön Asya kültürünün de temelinde var olan Çerkeslerin, kendi tarihi topraklarında ebediyen devlet olarak, ırk olarak, dil olarak, medeniyet olarak yaşatılabilmesine katkı amacı ile iyi düşünmek, sağlıklı adımla atmak ve ihtiyaç kadar insanımızın Kuzeybatı Kafkasya ya dönüşüne ön ayak olmak zorundayız. Bilindiği üzere DÖNÜŞ HAKKI öz yurtlarından iradeleri dışında zorla uzaklaştırılan halkaların, şartların uygun hale geldiği andan itibaren tekrar tarihi topraklarına dönmelerine izin veren uluslararası bir haktır, bir kuraldır. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliğinin 28 Ağustos 1997 tarih ve 1997/31 sayılı kararı çok açıktır. "Yerlerinden edilmiş kişi ve halkların güvenlik içinde ve onurlu bir şekilde kendi ülkelerine yani daha önce yaşamakta oldukları ülkelerine geri dönüş hakları vardır. Ve bu hakların yerine getirilmesinde Birleşmiş Milletler, Mülteciler Yüksek Komiserliği ve tüm Hükümetler görüşmeler yoluyla çözüme yardımcı olmakla sorumlu kılınmış, tüm devletlerin; dönüş hakkına ve vatandaşlık hakkına saygı duymaları ve desteklemeleri yükümlülüğü verilmiştir." Açılan bu yasal çözüm esas alınarak ortak örgütümüz ULUSLARARASI ÇERKES DERNEĞİ üç yıl önce UNPO' dan bir karar istihsal etmiş ve daha sonra da Birleşmiş Milletler vasıtasıyla RF. Başkanlığına çağrıda bulunulmuştur. Bahse konu çağrı da tarihi topraklarından zorla sürülen Çerkeslere sürgündeki ulus statüsü verilmesi ve çifte vatandaşlık = çifte pasaport hakkının sağlanması yer almakta olup halen DUMA' da beklemektedir. Bu noktada bir hususa da açıklık kazandırmak istiyorum. Bu gün Türkiye'de yaşayan 5 milyonu aşkın Çerkes arasında 4 milyon kadarı Kuzey Batı Kafkasya kökenli olup atavatanlarına geri dönme hakkına doğrudan sahiptirler. Dernek olarak dönüşten bahsederken bu insanların tümünün geri dönmesi gerektiği gibi bir yaklaşım içerisinde değiliz. Mümkün olsa da keşke hepsi dönse. Ama gerçekçi olmak lazım. Ortalama hayat standardını sağlamadan kolay kolay insanlar oraya dönemeyecekler ve haksızda değiller. Bu nedenle öncelikle Kafkasya'da ve burada yapılması gereken zorunlu alt yapı çalışmaları vardır. Bu alt yapının oluşturulmasıyla birlikte ve gönüllülük esasına dayalı olarak Abhazya, Adığey, Karaçay-Çerkes ve Kıyı boyu Şapsığ' da insan sayımızın makul bir seviyeye çıkartılması için her 15-20 kişiden birinin geri dönmesi yeterli olacaktır. Bu vesileyle şunu da vurgulamak istiyorum. Türki Cumhuriyetlerin yolu ve ipek yolu üzerinde yer alan ve ileride dünya serbest ticaret bölgesi olması kuvvetle muhtemel olan Kuzeybatı Kafkasya'ya geri dönüş hareketi hangi açıdan bakarsanız bakınız Türkiye'mizin de çıkarınadır. Kafkasya'ya geri dönüş yapıp orada firmalar kuran tüm insanlarımızın ithalat ve ihracatı doğrudan Türkiye ile oluşu bunun en basit kanıtıdır. Yıllardır yanlış anlaşılıp yanlış yorumlanan DÖNÜŞÇÜLÜK kavramına da bir nebze temas etmek istiyorum. Dernek olarak, bu sözcükle sadece Kafkasya'ya geri dönenleri kastetmiyoruz. Bize göre Kafkasya'ya hiç dönmeden de pekala dönüşçü olunabilir. Sermayesi bulunduğundan Kafkasya'ya yatırım yapan da, alt yapı çalışmaları için yasal hazırlığı yapılmakta olan dönüşle ilgili organizasyona ayda 1 dolar veya 10 Dolar katkıda bulunanlar da, sahil kentlerin birinde yazlık villa yaptırma yerine Kafkasya'nın Cennet köşelerinden birinde bir ev alıp zaman zaman tatilini geçirmek üzere (zira üç -dört saat sonra oradasınız.) çoluk çocuğuyla tatile giden de dönüş için hazırlık yapan insanlara caydırıcı ve olumsuz sözler söyleme yerine teşvikkar sözler söyleyip yardımcı olan ve Çerkes halklarının tarihi topraklarında ebediyen kendi yönetimleriyle, dilleriyle, tarihleriyle ve kültürleriyle yaşamasını gönülden arzu eden ve bunu samimiyetle ifade eden de bizim açımızdan dönüş yanlısıdır ve dönüşçüdür. Tüzüğümüzde inançlara saygılı olduğumuz sarahatle yer aldığı halde bizi yanlış algılıyor olmalarına rağmen, irtica maksatlı olmaksızın gerçek anlamda oraya dini hizmet götürmeye çalışanlar da bizim için aynı kapsamdadırlar. Dönüş için gerekli koşulları yaratma konusunda Adığey Cumhuriyeti önemli adımlar atmış yasal hazırlıklar yapılmış olup Adığey Cumhuriyeti Kültür Bakanı sayın Çemişo Gazi bu konuda gerekli bilgileri verecektir. Sözlerimi bitirirken, UNPO dan istihsal edilen kararın tebliğ edildiği tarihlerde RF. Başkanı Yeltsin, sürgünün 133.Yılı münasebetiyle yayınlamış olduğu mesajda, Rus Çarlığı tarafından Çerkeslere soykırım uygulandığını ve iradeleri dışında ülkelerinden uzaklaştırıldığını kabul ederek, sorunun uluslararası kurallara göre çözümlenmesi gerektiğini ifade etmiş ve Repatriyant yasası vb. arkasından gelmişti. Devlette devamlılık ilkesi uyarınca şimdi söz sırası Putin' dedir. Ancak O' nun ilk uygulamaları arasında yer alan ve Nalçık yolcularını Soçi'ye indirip kontrol ettirme, seçilmiş Başkanların atanmış yöneticilere bağlanması ve Çeçen halkının iradesi ile yetkilendirilen Devlet Başkanını tanımaması gibi olumsuzluklar kaygı veri-cidir. Bu itibarla, RF. Başkanı Putin'den, UNPO kararlarına uymasını, Çeçenistan' daki akan kanı durdurmasını ve Çeçenlerin seçilmiş lideri Aslan MASHADOV' un muhatap alınmasını, Nalçık uçak seferlerinin eskiden olduğu gibi direkt olarak yapılmasını ısrarla talep ediyor aksine uygulamaları da şiddetle kınıyoruz. Saygılarımla+''+Muhittin Ünal

Benim Köyüm

Yıllarca savaşmak zorunda kalmıştır Kuzey Kafkasyalı. Kanıyla sulamıştır toprağını. Amacı hiç bir zaman açgözlülük olmaksızın, sadece binlerce yıldır yaşadığı toprakları zorba istilacılardan korumak için savaşmıştır. Atikliğine, cesaretine ve inancına rağmen, hatta Osmanlı'nın, İngilizler'in yada Lehler'in sözlerine rağmen yenilmiştir ve toprağını terk etmek zorunda kalmıştır, onlarca yıllık vahşi savaşların ardından hayatta kalabilen bir avuç insan. +''+ Sultan Mecid'e gelir Çerkesler, Halife'nin topraklarına gelirler ve dağılırlar Edirne'den Kars'a. Savaş da bırakmaz peşlerini... Kah Rumeli'de savaşırlar Balkan Harbi'nde kah Sarıkamış'da donarak can verirler yakından tanıdıkları düşmana karşı. Ağıtlar yakılır arkalarından. Gene de ayakta kalır Çerkesler, Türkiye'nin dört bir köşesine yayılmış köylerinde, Samsun'da, Kayseri'de, Düzce'de... İlk kurulduklarından beri tartışılagelmiştir Türkiye'deki Çerkes Köyleri, nerededir, kaç tanedir, ne yer, ne içer, neyle geçinir insanları... Birçok araştırmacı ilgilenmiştir konuyla zaten. Birçokları istatistiki araştırmalar yapmışlar, eski çalışmaları, nüfus verilerini derlemişlerdir, birçokları köy köy dolaşmayı denemişlerdir. Ama maalesef hiç kimse kesin sonuçlar verememiştir. Yıllardır hepimizin yarısına dahi razı olduğumuzu söylediğimiz beş milyon rakamı nereden gelir, yada yedi milyon, eski verilerin analitik harmanı gerçeklere ulaşır mı? İnandırıcı cevaplar bulmak zor. Ama cevapları bulmak bizim elimizde... Türkiye'deki Çerkes Köylerini araştırılmasın da ön bir yapı oluşturmak için Nart Dergisi olarak bir çalışma başlattık. Bu çalışmanın daha sağlıklı ve hızlı olması adına sizlerden destek bekliyoruz. Bunun için hazırlamış olduğumuz yandaki formu doldurup bize gönderirseniz köylerimizi tanımak adına atmış olduğumuz bu adım daha sağlam olacaktır. Artık tahminlerin arkasına saklanmaksızın bileceğiz ne kadar ve nerede olduğumuzu. Ve tanıyacağız köylerimizi. Bundan sonra her sayıda bir veya birkaç köyümüzün tanıtımını bulacaksınız bu sayfalarda; doğduğunuz, büyüdüğünüz köyünüzü tanıtma şansı bulacaksınız tüm insanlarımıza. Bütün köylerimizi bulmak umuduyla....+''+Murat Canlı

Abhazya Üzerine Notlar

Bundan 22 yıl kadar önce idi. Bir yaz akşamı İstanbul'da oturan bir arkadaşımla birlikte Kızıltoprak tarafında oturan Saygıdeğer Büyüğümüz, yaşamını Abhaz Ulusal sorununa ve Abhaz kültürüne adamış Beygua Ömer'i ziyaret etmek için buluşmuştuk. Saatlerce süren o doyumsuz sohbetten sonra vedalaşmak üzere izin istediğimizde Ömer Bey kolumu tutarak; "Yismeylipa...Bak sana bir dosya veriyorum, bölük pörçükte olsa Abhazya üzerine hazır notlar var, belki dili bu günün gençliğine yabancı gelse de sen bunu değerlendirirsin. Daha sonra başka yazılar ve notlarda verebilirim. Şimdilik bunları incele bakalım" diyerek mavi kapaklı bir dosyayı elime sıkıştırmıştı. +''+ Çok sevinmiştim, teşekkür ederek ayrıldım. Ankara'ya döndüm, notları inceleyip bir yayın olayında değerlendirmek üzere bir tarafa ayırdım. O günlerde Ankara Kafkas Kültür Derneği Başkanlığı'nı da yürütüyordum. Terör ortamında, sıkı yönetim atmosferinde bu dosyayı hemen değerlendirmem olanaksızdı. Zira o günlerde "Nartların Sesi" adlı küçük ve amatörce çıkan bir yayın organımız yüzünden gençlerimizle ilgili olarak başlatılan kovuşturmaları tedirgin bir şekilde izlemekten öte hiçbir üretimde bulunamıyordum.Aradan bir süre geçti, o çok şiddetli olağanüstü hal rüzgarı 12 eylül ile fırtınaya, boraya dönüştü. Bu fırtına çok geçmeden beni de vurdu. Her sivil örgütün, her topluluğun, her birlikteliğin altında bölücü gizli örgüt arayan akımın estiği bu günlerde Kafkas Kültür Derneği'nin yöneticisi olmak, Potansiyel Suçlu olmakla eşdeğer idi. Kitaplığımın ve kimi değerli notlarımın güvenlik güçlerince alınarak yok edildiği bu dönemde Rahmetli Beygua'nın verdiği dosya her nasılsa bir grup belgelerimle birlikte arkadaşlarca Ankara dışına çıkartılmış, ama bu güzel olaydan geçtiğimiz Haziran ayında haberdar edildim ve bu değerli emanet yeniden bana döndü. 1979 yılından Rahmetli Beygua'nın aramızdan ayrıldığı Şubat 2001 tarihine dek, verdiği notları değerlendirip değerlendirmediğimi bir kaç kez görüşmüş olmamıza karşın bana sormayan, beni utandırarak üzmek istemeyen o büyük insanı saygı ile anıyorum. Bu engin hoşgörülü büyük araştırmacının bana emanet ettiği dosyaya yeniden kavuşmam beni tarifsiz mutlu etti. Bu olay bence yaşadığım en sevimli sürpriz olmuştur. Bu notların kimi bölümlerini bir araya getirerek, günümüz Türkçesiyle yeniden düzenleyerek ve dipnotu açıklamaları ile zenginleştirerek bir yazı dizisi hazırlamak ve bana verilen bir kutsal görevi geç de olsa yerine getirmek istedim. Rahmetli Beygua'nın notlarından yararlanarak düzenlediğim bu yazıda, Abhazya tarihini önemli mekanlarından olan Pitsunda Kentinin arkeolojik ve turistik açıdan Abhazya için ve biz Diaspora Çerkesleri için önemini vurgulamaya çalışacağım. PİTSUNDA: Pitsunda kıyısı insanoğluna coşku veren lirik duygularla besleyen bir güzellikte 13 km. lik bir ok halinde denize uzanır. Pitsunda Burnu dağlardan inen Bzıp Suyunun binlerce yıldan bu yana taşıyıp biriktirdiği topraklardan oluşan bir deniz terasıdır. Burnun üstü dalgalı bir düzlük olup, 0,5 ile 6 m. arası bir yüksekliği vardır. Çok uzak jeolojik geçmişte, bu burun yoktu ve deniz "Kalaklıku" denilen yere kadar uzanıyordu. Daha sonraki çağlarda karanın yükselmesi ile deniz gerilemiş, Pitsunda Burnunun kıyı şeridinde olduğu gibi daha uzak kısımlarında da kumul yatakları oluşmuştur. Birbirine paralel bir biçimde uzanan yay şeklindeki kumul sıraları arasında bataklık haline gelmiş çukur yerler bulunmaktadır. Bu çukurların en derin olanlarında (3,5-5,5m.) Yınkıt, Anışkhtsara, Abaaga ve diğer küçük göller yer almıştır. Yüksek kumul sırası(6 m. kadar) deniz kıyısında uzanmaktadır. Bir diğer kumul sırası ise, Ortaçağdan kalma Pitsund Tapınağı'nın kuzeyinden geçmektedir. Böylece Pitsund Yarımadası Bzıp Irmağının deltası olarak oluşmuştur. Giderek büyümüş olan ve kum-çakıldan oluşan burun birkaç km. denize ilerlemiş ve denizin derin yerlerine uzanmıştır. Bu nedenle Pitsunda kıyılarında deniz yüzeyinden alta inişler sarptır ve zaman zaman bu kıyıların dikliği 25-35 dereceye ulaşmaktadır. Pitsunda düzlüğü Kafkasya'nın Karadeniz kıyılarında insanların yerleşmiş olduğu en eski toprak parçalarından biridir. Bzıp Irmağı'nın aşağı bölgesinde bulunan ilk arkeolojik bulgular Paleolitik döneme aittir. Neolitik ve bakır-tunç dönemlerine ait kalıntılarda vardır. 1935 yılında Pitsund Çam Korusu'nun doğu ucunda bulunan Ldzaa da tunç baltalardan oluşan bir define bulunmuştur. Buluntular tunç devrinin sonlarına(M. Ö. XIV-VIII y.y.) aittir. Uzun yaprakları ile dikkati çeken savaş, iş ve tören baltalarının genellikle ağaç sapları, kimi zamanda tunç sapları vardır. Kolkid uygarlığı olarak adlandırılan bu uygarlığın özelliklerini oluşturan bu eşya arasında; çeşitli biçimde tunç kamacıklar, tunçtan yay şeklinde ve düz iğne ve değişik formlarda bilezik, yüzük vb. takılarda vardır. Çok eski dönemlerde bile Kolkhidya sakinleri deniz suyundan tuz elde etmesini, bakır eritip şekillendirmesini, kilden fırınlanmış kaplar yapmasını ve ustaca dokuma üretmesini biliyorlardı. Dokumalardaki motifleri seramik kaplar için motif olarak kullanıyorlardı. Gün ışığına çıkan kapların üzerindeki desenlerden bunu görmek olasıdır. Benzer tekstil ve seramikçiliğin kalıntıları eski çağ Pitsunda Kalesi yakınlarında bulunmuş olup bunlar M. Ö. I. binin başlangıç yıllarına aittir. Düşmanlarla ve doğa ile savaşımları, sosyal uyuşmazlıkları ve o dönem toplumunu etkileyen diğer olaylar Abhaz Epopesi'ni oluşturan en önemli kaynaklardır. Abhaz Prometheus'u "Abrıtskıl" ile ilgili Destan, birkaç farklı varyasyon halinde günümüze ulaşmıştır. Halkın sevgisi yaşamının amacı olan Abrıtskıl Kötülüğe, Tiranlara, Acımasız devlere karşı halkı koruduğu için, Tanrılara baş eğmediği için tarihi Çlow Köyü yakınlarındaki bir mağaraya kapatılır, demir direğe zincirle bağlanır. (1, 2)Günümüze ulaşan destanlar, eski anıtlar, kent kalıntıları eski Kolhidya sakinlerinin, antik PİTSUNDA kentinde yaşamış insanların ulaştığı uygarlık düzeyini kanıtlamaktadır. PİTİUNT veya PİTİUS kenti, adını çok eski ve çok yaşlı Çam ormanından almıştır. Antik Grekçe de Çam ağacının adı "Pitius" tur. Abhazlar ise bu antik yerleşim birimine eskidende şimdi olduğu gibi Ldzaa ve çam ormanına da "Amzara" demişlerdir. "Amzara" sözcüğü "Çam Ormanı", "Amza" ise Abhazcada çam ağacı demektir. Çam ayrıca aydınlatma malzemesi olduğu için ışık, çıra, meşale anlamlarına da gelir. Eski Dioskurias (Sohum=Akua), Triglipha (Gagra), Guenosa (Oçamçira), Phasicra (Poti) kentleri ile Pitiuna da antik Grek Ticaret kolonilerinin kurulması sırasında doğmuş bir yerleşim merkezidir. Antik çağlarda Pitiunt ticari açıdan işlevi önemli olan bir liman idi. Pitiunt 'dan porsuk ağacı, şimşir ağacı, gemi yapımı için kereste, reçine, dokumalar, mum ve bal ihraç edilirdi. M.Ö. II. yüzyılın sonlarında kölecilik ilişkilerinin çözülmesi ile, Pitiunt da dahil Kolkhid Krallığının ekonomik ve sosyal yapısında çöküntü başlamıştır. Bu zayıflamadan yararlanan Romalılar M. Ö. 65 yılında Kolkhidyayı kendilerine bağladılar. Pitiunt da dahil Karadeniz kıyısındaki büyük yerleşim birimlerine sürekli askeri garnizonlar kurmuşlar, filolar oluşturmuşlardır. Romalı istilacılara yerli halk hemen teslim olmamış, karşılık vermişir. Bu mücadelede yerli boyların ittifakı, yani bu gün ki Abhaz Ulusunun ataları olan "Apsıllar", Sanıg (Zanik)ler, Misimian'lar ve diğer boyların birleşmesi M.S. I. yüzyılda Abhaz konsildasyonu (pekiştirme) ve güçlenmesine neden olmuştur. Artemidor'un (M.Ö. I-II yy. ) "Büyük Pitiunt" ve Plıne'nin (M.S. I yy.) "En zengin kent" olarak adlandırdıkları Pitiunt M.S. I. yy'da Kafkas Boylarından olan Heniokh'larca tahrip ve yağma edildi. III. yy'ın başlarında Romalılar tarafından yeniden onarılarak çevresine çok büyük bir sur çekildi. Roma kolonizasyonu ile Grek kolonizasyonu arasındaki önemli farklılığı vurgulamak gerekmektedir; Antik Çağ Grekleri, koloni ve ticaret merkezlerini, özellikle ticari değişimi kolaylaştırmak amacıyla yerli kentlerin yakınlarına kurarlardı. Başarılı bir ticari ilişki ortamının barış içinde yaşamak olduğunu bilirlerdi. Romalılar ise; demir pençelerini Kafkas kıyılarına geçirerek sağlam, korunaklı bir biçimde yerleşmeye çalıştılar. Doğudaki çıkarlarını iyi korumak, politikalarını başarıyla yürütmek için Kolkhidya'nın kıyı kentlerini ve özellikle Pitiunt'u askeri deniz üssü haline getirdiler. Roma kolonizasyonun etkisi iki yönde gelişmiştir. Romalılar bir taraftan yerli halka amansız bir baskı uygularken, öte taraftan Roma ile daha sıkı ticari ve politik ilişkiye zorlayarak Kafkas Boylarını daha çabuk ve güçlü gelişimine olanak yaratmışlardır. Ünlü Abhaz arkeologu ve tarihçisi M. M. Trapş şöyle demektedir: "Bir bütün olarak ele alındığında, çok derin ve yerel kökenleri olan, eski Abhaz boylarının kendilerine özgü gelişmiş kültürleri, başlı başına parıltılı bir olaydır. Çok taraflı, kimi zamanda uzaklara giden ticari ve kültürel ilişkilerin varlığı, bu kültürün büyük tarihsel öneminin kanıtıdır... Sarmat dünyası ile yerlilerin ilişkilerini de izleyebiliriz. Bu uygarlık Roma İmparatorluğu'nun çevresinde, güçlü Greko-Romen etkisi altında, ancak bize göre, o çağın kültürel yaratıcılık sürecinde bizzat Abhaz boylarının katılımıyla oluşan kültür türlerinden biridir."Pitiunt III. yy'ın ortalarında iki kez İskitlerin saldırısına uğramıştır. İlk saldırıda Romalılar İskitlileri püskürttüler. İkinci saldırıda ise kent İskitlerin eline geçti. Antik Grek tarihçisi Zosimos bu konuda şöyle demektedir: "Onlar geçtikleri yerlerde her şeyi yakıp yıktılar. Kıyı Pitiunt halkı daha iyi berkitilmiş yerlere, ülkenin içlerine doğru uzaklaştılar. Ve Barbarlar ilk iş olarak çok büyük ve yüksek bir surla çevrili ve kullanışlı bir limanı olan Pitiunt kentine saldırdılar. "İskitler kenti yağmaladılar, ancak, Pitiunt kalelerine yakın olan Roma garnizonlarının saldırısından kuşkulanarak kenti boşalttılar. Pitiunt için artık çöküş süreci başlamıştır.M.S. III. yüzyılın sonlarında ve IV. yüzyılın başlarında Kolkhidya'nın kıyı kentlerinde ve bu arada Pitiunt'da da büyük bir kalkınma gözlenebilmiştir; büyük savunma surları yeniden inşa edilmiş, mozaik döşemeli, mermer sütunları ile zengin bir biçimde bezenmiş, zengin binalar yapılmış, içme suyu taşıma kanalları ile hamamlar yeniden inşa edilmiştir. Kent yaşamının gelişimi ve kalkınması ile birlikte el sanatları da gelişmiştir. M. S. ki ilk yüzyıllarda, kent ekonomisi ve yaşamının boy atması Romalıların etkinliklerine bağlı iken, IV ve V. yüzyıllarda Pitiunt'da ki ekonomik yaşamın canlılığı önemli ölçüde bağımsız bir karakter göstermektedir. Pitiuntlular gemilerini düşman saldırılarına karşı korumak için Yınkıt gölü üzerinde iç liman inşa ederek bu limanı kanalla denize bağlamışlardır. Kent çevresi 3 km. uzunluğunda bir surla, koruma duvarı ile (Abhazca Abaaga) çevrili idi. Abhazca kente verilen "Abaaga" ismi buradan kaynaklanmaktadır. Romalıların yerini Bizans, Pitiunt'u Kafkasya kıyılarında Hıristiyanlığın yayılması için başlıca hareket noktası, büyük bir din merkezi haline getirmişler ve burada bir Bizans valiliği oluşturmuşlardır. Pitiunt Piskoposu Yoannis Zlataust "ırak pitiunt"a sürgüne gönderilmiştir. Pitiunt Patrikleri onikinci yüz yıl süresince bölgenin kaderini etkilemişlerdir. Bir zamanlar buraların ruhani egemenliği sadece Abhazya da kalmayıp, Batı Gürcistan'ı da etkisi altına almıştır. Geniş taşınmazlar, topraklar elde etmişlerdir. Patriklerin koyduğu ve uyguladıkları cezalardan korunmak isteyen Abhazlar Hıristiyanlığı kabul etmişler, ancak kendi ataerkil dinleri de uzun süre yaşamıştır. XVI yüzyılda Abhazya Osmanlı istilasına uğramıştır. Türkler, İslamiyet'i kabul etmeleri için Abhazları 300 yıl zorlamışlardır. Birçok Abhaz, İslamın sünni mezhebini kabul etmek zorunda kalmıştır. Gregoryen Başpapazlık makamı bu dönemde Pitsunda'dan Gelata'ya taşınmıştır. 1830 yılında Pitsunda, Çar ordularının işgali altına girmiştir. Kale surları kuzey-doğu, güney-batı kesimlerinde ateş etmeye uygun geniş burçlarla pekiştirilmiştir. Kiliseler yeniden ibadete açılmış, askeri görevliler için yapılan dinsel törenler alay papazları tarafından yönetilmiştir. Çarlık Hükümeti 1885 yılında Pitsunda Kilisesini büyük emlakıyla birlikte (1043 desyatin arazi, 420 desyatin çam ormanı) yeni Athanasius Kilisesi'ne bağışlamıştır ve yeni Athanasius Rahipleri kilisenin yanına papaz odaları, aşhaneler ve misafirhaneler yaptırmışlardır. Bu inşaatlar 1912 yılına dek sürmüş, akrapol arazisi de meyve bahçesine dönüştürülmüştür. Bütün bu faaliyetler, değerli arkeolojik kanıtların bir bölümünün yok olmasına yok açmıştır. Oset Ulusal Ozanı Kosta Hetagati 1899 yılında bir yazısında bu rahipler için şunları söylemiştir: "Karadeniz kıyıları hakkındaki izlenimlerimi bozan bir şey varsa o da bu rahiplerdir. Bu "AFON" içeriği bakımından öyle bir riyakarlık, hırsızlık, aldatmaca yuvasıdır ki, öyle bir insan saflığını çirkince sömürme yatağıdır ki, o eşsiz güzelliğine bakmadan, ben burayı bütün rahipleri ile birlikte coşku içinde ateşe verirdim." Ekim ihtilali ile bütün bu rahipler ve patronlar Antik Pitsunda'dan temizlenmiştir. Antik Kentlerin, kalelerin, evlerin enkazı günümüze ulaşan eski çağ uygarlıklarının anıtları, yüzyılların birikmiş tozu ve toprak katmanları ile örtülüdür. Arkeologların güven veren elleri ile onarımcıların restorasyon fırçaları ile geçmişin kalıntıları yeniden canlanır. (Reanimasyon) ve bize bir zamanlar yaşamış olan insanların gerçek ve moral yaşamlarını anlatmaya başlarlar. Pitsunda Kentinin şimdiki merkezine ikiyüz metre kadar bir uzaklıkta "Büyük Pitiunt'un" Akrapolü bulunmaktadır. 1952 yılında Sovyet Bilim Akademisi Arkeoloji Kurulu tarafından 5 hektarlık bir alanda kazılar yapılmış, ve çok önceleri çökmüş taş duvarların, kent kapılarının, kiliselerinin, kanalizasyonların toplama boru hatlarının kalıntıları bulunmuştur. Ayrıca Roma ve Bizans dönemine ait çok sayıda metal paralar, çok eski zamanlara ait kilise mozaikleri gün ışığına çıkarılmıştır. Toprak tabakalarında M.S. II-V yüzyıllarda yapılmış olan kırmızı renkli ve cilalı seramiklerle cam eşya kalıntıları bulunmuştur. Ayrıca kömür, kül ve maden cüruflarıyla karışık bir şekilde, cam damlacıklarının varlığı, çok eskiden burada cam imal edilen üfleme atölyelerinin bulunduğu savını güçlendirmektedir. Pitsunda da üçü kentin içerisinde olmak üzere kilise kalıntılarına sık sık rastlanmıştır. Bu kiliselerden en eski olanı IV-V yüzyıllara aittir. Çam ormanları ile kaplı bölgenin denizle birleştiği bölümde bir kilisenin kalıntıları da ortaya çıkarılmıştır. Bu kilisenin planı incelendiğinde; birbirine benzer biçimde, yarı yuvarlak(ek yapı) abideler ve altı kapı ile dikdörtgen bir yapı olduğu görülür. Bu kilisenin X. yüzyılda kullanıldığı anlaşılmaktadır. 1970 yılında Akhaşni yöresinde yapılan kazılarda arkeologlarca bilinmeyen bir Bazilika'nın temeli gün ışığına çıkarılmıştır. Kent surlarının yakınında bulunan kilisenin ise mozaikleri oldukça sağlam kalmıştır. Bu kilisede yine dikdörtgen bir plan söz konusu olup, beşgen Absid'li mihrap çıkıntısı vardır. Uzunluğuna iki sıra sütunla ayrılmış olan kilisede bu sütunlar, üç uzatılmış bölümü (nefleri) oluşturuyordu. Bu tip kiliselere "Üç Nefli Bazilika" denmekte olup, bu mimari M.S. IV-V yüzyıllarına aittir. Kilisenin sağlam kalan temeli, on adet mermer sütunları ve diğer detayları, bu tapınağın nedenli görkemli bir yapı olduğunu hala vurgulamaktadır. Kilisenin bezemeleri de çok ilgi çekicidir. Mozaik döşemesi, Kafkasya'nın eski mozaik üslubuna uygundur. Döşeme üzerinde 60m2'lik alanda 12 renkli küp biçiminde taşlarla, inek, eşek, dana, güvercin, tavus, balık, meşe yaprağı ve nar yaprağı resimle işlenmiştir. Kilisenin mihrabındaki mozaikler, çok ilgi çekici idi; burada "Yaşam Kaynağı Su Şadırvanı" ve vaftiz yeri dikkati çekmektedir. "Yaşam Kaynağı Su Şadırvanı" nın üzerine bir erkek geyik, yavru geyiklerle ana geyik eğilmiş biçimde "Yaşam Kaynağı" sembolize edilmektedir. Vaftiz yeri ise , su ile dolu, üzerinde iri bir çam kozalağı bulunan bir ağaç gövdesinin yükseldiği bir kabı sembolize etmektedir. Şadırvandan fışkıran sular altında yıkanan dört kuşun çevrelediği insanın mozaikle temsil edilmesi çok güzel bir biçimde işlenmiştir. Akademisyen L. Matsulevitch'in bu konuda söyledikleri: "mozaikli kilise, kazılar sonucu incelemeye açılan, Kafkas kıyılarında, çok eski kilise yapılarının şimdilik tek örneğidir. Mozaiklerin yerli destanlardan ve halk karakterlerinden koparılması için bir sebep yoktur. Bunlar yerel ekol mozaikçilerinin Pitsunda mozaiklerinin yapılmasına katıldıklarına ilişkin delillerden biri olarak yararlı olabilecektir." şeklindedir. Antik Pitsunda'nın değişik yerlerinde bilim adamlarınca gün ışığına çıkarılan, diğer mozaik örnekleri üzerinde de durmak gerekir. Kale saraylarını bezeyen mozaik işleri arasında özelikle göze çarpanlar şunlardı: Fillerle aslan avı, su ejderi Figürü, su perisi ve diğerleri... Karadenizin doğu kıyılarının başka hiçbir antik kentinde mozaik sanatı büyük Pitiunt da olduğu kadar görkemli değildir. Antik Pitiunt'un yüksek kültürüne diğer anıtlarda tanıklık etmektedir. IV. yüzyıla ait antik hamamın üç odası, büyük su sarnıcı, iyi korunmuş, kollara ayrılan kanalizasyon şebekesi ve birde su ishale hattı başlıca anıtlardır. İnşaat malzemesi olarak Pitiunt'un yapımında deniz konglomerası, kum taşı, mermer, kiremit ve nehir taşları ve kireç harcı kullanılmıştır. Orta çağ Abhazya'sının en büyük mimari kalıntısı Pitsunda Kilisesi'dir. Uzaktan bakılınca, hiç solmadan sürekli bir yeşilliğin üzerine, serviler üzerine yükselen beyaz silindir (tambur) üzerindeki küçük kubbesi görülür. Yapının en yüksek bölümleri kubbeye dört yandan yaklaşır ve böylece "Grek Haçı" olarak isimlendirilen şekil ortaya çıkar. Kilise tipinin adı da bu şekilden kaynaklanmaktadır; "Haç Kubbeli". Kilisenin yüksek bölümü, cephede (doğu-batı ekseninde) uzunlama olarak giden ve batıda üç yarı yuvarlak Apsid'i bulunan, bir dikdörtgen oluşturan daha az yüksek bölüme bitişmekte olup orta apsidi daha geniş ve daha yüksektir ve silindirde (tambur) olduğu gibi üç yüksek penceresi vardır. Yüksekte bulunan dar pencerelerde aydınlatılan iç, yani dikdörtgen biçimdeki bölüm, uzunlamasına, üç uzun bölüme (neflere) ayrılmış olup, bunlardan orta nef en yüksek ve en geniş olanıdır. Kilisenin kubbe ile birlikte dış yüksekliği 29 metre, ve duvar kalınlığı 1,5 metredir. Kilisenin temelleri masif taş bloklardan yapılmıştır. Duvarları kireç harcı ile taştan Abhazya'ya özgü bir tuğladan örülmüştür. Kubbesi daha önceden bakır levhalar ile kaplı iken, bunlar geçen yüzyılda demir saç levhalarla çevrilmiştir. Kilise kireç harcı üzerine kaba örülmüş bir taş duvar ile çevrilmiş olup taşlar 150-200 metre uzaklıktaki antik kent ve kale enkazından elde edilmiştir. Pitsunda kilisesinin inşaatı X. yy'ın sonları ile XI. yy' ın başlarına rastlar. Bu dönem, Sayın Beygua' nın değimiyle, "Mimarlık sanatının çiçeklendiği dönemdir". Böyle bir anıtın üslubunun yabancı mimari olduğundan da söz edilemez. Çünkü başka ülkelere, başka topraklara götürülen bir sanat, yabancı yöntemlerin ve sanatın tıpkısı olmaktan çıkar, özgün bir üslup alır. Pistunda kilisesini yapı tarzı bize göre, Abhaz halkının bitmez tükenmez yaratıcılık kaynağından yeterince beslenmiştir. Pitsunda burnunu 1933 yılında gezen ünlü Fransız gezgin Frederic Dübois de Monpereux, "Kafkaslar Çevresinde Yolculuk" adlı altı ciltten oluşan yapıtında bakınız neler söylüyor: "İşte ben, şimdiye dek bildiğim harabelerin en görkemlisi, ve en güzel olanının önündeyim. Harabelerden bana hayranlıkla söz eden olmuştu. Ancak bende bıraktığı izlenim her türlü beklentimin çok üstünde olmuştur. Bu görkemli ve cesurca uygulanan stil, Abhazya'nın bu muhteşem doğasının ortasında insanı şaşkınlığa sürüklüyor."Dübois de Monpereux'nun kilisenin dış görünüşüyle ilgili sözleri çok ilginçtir. Bu Fransız gezgin, kilisenin çatısını, üzerinde meyve ağaçları dahil bir çok ağacın yerleştiği bir "gök bahçesine" benzetmiş ve bu "romantik" manzaranın kiliseyi çevreleyen peyzaja yeterince uyum içerisinde olduğunu yazmıştır. Kafkasya'da incelemeler yapan Alman ozanı ve çevirmeni Friedrich Bodenstadt, Abhazlar için çok eski çağlardan beri kutsal olan bir yer olarak, kilise hakkında ilgi çekici bilgiler vermektedir:"Burada salt dinsel törenler yapılmazdı. Aynı zamanda savaş yürüyüşlerinden önce görkemli and içme törenleri de yapılırdı." Bodenstadt bu yapıtına, savaşa gitmeden önce and içen bir grub Abhaz soylusunun resmini de koymuştur. (Kilise Bahçesindeki Kutsal Meşe ağacının altında)Kilise zaman zaman beceriksiz onarımcılardan da zarar görmüştür. Odessa Antiquite derneğinin girişimleri ile XIX. yy'ın ortalarında onarımına başlanmış, duvarların badanası yapılmış, bu arada çok değerli kitabelerde yok edilmiştir. Kiliseye en büyük zarar, 1869 yılındaki onarımla verilmiştir. Onarım sırasında kubbe yeni resimlerle süslenmiştir. Kilisenin kuzey-güney ve batı kapıları çıkartılmış, taş döşemenin üzeri tahta ile kaplanmış, böylece kilisenin görünümü değiştirilmiştir. Ancak yapının ana hatları ve karakteri olduğu gibi kalmıştır. 1877-78 Osmanlı-Rus savaşında kilise Türk askerleri tarafından tahrip edilmiştir. 1958 yılında yeniden onarılmış 1960 yılında bir müze-sergi salonuna dönüştürülmüş ayrıca ilginç akustik özelliği dikkate alınarak bir bölümü konser salonu haline getirilerek bir de org monte edilmiştir.Son yüzyılda Pitsunda'nın tarih ve arkeoloji özelliklerine bir de Kaplıca tedavisi (Kurort) olanakları eklenerek çok modern dinlence tesisleri açılmıştır. Bu lirik atmosferde tarih, arkeoloji, kumsal, orman, deniz ve Abhaz mutfağının o güzel doğal yiyecekleri ile tanrıların kıskanıp insanlara içirtmek istemedikleri Abhaz şaraplarını bulmak olasıdır. Burada aranılan mutluluğa erişilebilmekte, insanlar tedavi edilirken dinlenmekte ve eğlenebilmektedir. Özetlenirse, Ephesus ya da Aphrodisias antik kentleri Türkiye turizmi için ne anlam taşıyorsa Cennet Pitsunda da Abhazya için aynı anlamı taşımaktadır. Bu satırları bitirirken Diaspora' da yaşayan bütün Kuzey Kafkasyalılara sesleniyoruz; Geliniz, yaz dinlencenizi, tatillerinizi, Tanrının kendisi için ayırdığı bu cennet Ata yurdunda geçiriniz. Abhaz kardeşlerinizle Vatanı, özgürlüğü, güzelliği, mutluluğu paylaşınız. Pitsunda'ya, Gagra'ya, Ritsha'ya, Sohum'a, Çlow'a gitmek için olanaklarınızı zorlayınız. Böylece yoğun bir istek oluşturulduğunda Abhazya'ya uygulanan o haksız ve insanlık dışı ambargo'nun delinmesi için bir eylem, bir güç birliği de yaratılmış olacaktır. Ağustos 2001+''+Özdemir Özbay

Benim Köyüm

Hemen hemen her köyün sorunudur nüfus; köy nüfusunun iki hatta üç katı, köy dışında yaşar. Kısa yaz tatillerinde hatırladığımız, temiz hava temiz suya ihtiyaç duyduğumuz anlarda kaçıp sığındığımız köylerimiz belki de asıl ulaşmak isteyip de bir türlü ulaşamadığımız toprakların gönlümüzde yer eden ufacık sembolleridir. +''+ İşte benim köyüm de, Anadolu bozkırının ortasında etrafını özünde Anadolu kültürünü barındıran köylerle çevrili şirin ama hüzünlü; sessiz ama huzurlu küçük bir köydür. Günden güne azalan genç nüfusuyla dinamiğini kaybetmeye yüz tutmuş köy halkı, birkaç senedir gerek köyde yaşayan gerekse kentlere dağılmış gençlerin köylerine sahip çıkmasıyla, köylerini sık sık ziyaret etmesiyle, çeşitli organizasyonlar yaparak "birlik ve beraberliği" sağlamasıyla tatlı bir huzur yaşamaktadır. Geçen yıl 1 Temmuz'da ilki yapılan "Kapaklı Köyü Şenliği" tüm Kapaklılıları bir araya getirmiş, köyde büyük bir çoşku yaratmıştır. Şenliğe gösterilen bu ilgi, çevredeki Çerkes köylerinde de ilgi uyandırmış ve bu güzel girişimden feyz alan köy sakinleri hemşehri toplantıları düzenlemeye başlamışlardır. Çorum ili Alaca ilçesi'ne bağlı olan Kapaklı köyü haricinde ilçeye bağlı olan diğer Çerkes köyleri şunlardır: Mahmudiye (Kalehisar), Gökören, Sultanköy, Sulucalan, Seyitnizam, Altıntaş. Kapaklı köyü'nde halen ikamet eden 28 hane bulunmaktadır ve bu hanelerde yaşayan genç nüfus oranı oldukça düşüktür. Köyde yaklaşık 110 kişi yaşamaktadır ve bunun 70'e yakını orta yaşın üzerindedir. Köy dışında yaşayan nüfus, köy nüfusunun çok üzerindedir. Hane sayısı olarak ifade edebileceğimiz köy dışında yaşayan Kapaklı köyü sakinleri şu şekildedir : (+/-) Çorum 40, Alaca 21, Ankara 35, İstanbul 16, İzmir 6, Diğer iller 13, Yurtdışı 9 olmak üzere toplam 136 hane. Kapaklı köyünde yaşayanlar geçimlerini tarım ve hayvancılıktan sağlamaktadırlar. Başta buğday olmak üzere nohut ve ayçiçeği yetiştirilmektedir. Geçmişte iyi derecede ürün alınan üzüm bağları olmasına rağmen bugün bakımsızlıktan ürün alınamamaktadır. Köyde bulunan ilkokul 1997 yılından itibaren taşımalı eğitime geçmiştir. Öğrenciler Alaca'ya gitmekte ve eğitimlerine orada devam etmektedirler. Kapaklı köyünde bulunan sülaleler :BOLAT NOĞEY (KABARDEY),DEMİR KARDEN (KABARDEY),ALPARSLAN KAZİNGAN (KABARDEY),KUT BAKHO (KABARDEY),ŞERBET SHERMET (KABARDEY),ATALIK ATALIK (KABARDEY),YAVAN (TAŞÇI) PERİĞ (KABARDEY),YILMAZ & KUYUMCU ÇEĞ (KABARDEY),DEĞİRMENCİ SHANCHE (KABARDEY),KARAÇAY KARAŞEY (KARAÇAY)+''+Hicran Bolat

Cumhuriyetimiz 10 Yaşında…

Adığey Cumhuriyeti'nin kuruluşunun 10. Yıl kutlamaları Maykop'ta 4-5 Ekim tarihlerinde bayram olarak kutlandı. Davetiyelerimizin vaktinde ulaşmaması nedeniyle Kaf-Der Genel Başkanımız Muhittin Bey'in vizesini yetiştiremedik. Ben vize sorunum olmadığı için Kaf-Der ve şubeleri adına kutlamalarda Türkiye'den temsilci olarak katıldım. +''+ Benim dışımda Türkiye'den tek bayan orkestra yönetmeni hemşehrimiz sayın İnci Özdil Maykop'ta annesi Burhaniye Şubemizin başkanı Sayın İlhan Özdil ile birlikte bulundular. Resmi törenler 4 Ekim günü resmi davetlilerin katılımı Tiyatro salonunda başladı. Resmi törene Kuzey Kafkasya Cumhuriyetlerinin Cumhurbaşkanları, komşu Krayların yöneticileri ve Moskova'dan Rus parlamento temsilcileri de katıldılar. Bu törende açılış konuşmasını Cumhurbaşkanı Sayın Aslan Carım yaptı. Cumhurbaşkanı konuşmasında diyasporadaki Çerkes hemşehrilerimizden bahsederek kültürel çalışmalara yapılan katkılardan dolayı teşekkürlerini tüm katılanların huzurunda ifade etti. İsmen Maykop'ta yaşayan ve 10 yılda Kültür ve sosyal yaşama katkılarından dolayı 1 Ekim tarihinde yapılan törenle 8 kişi arasında "Saygın Emektar Eğitimci" unvanıyla Devlet Şeref Madalyası verilen Sayın Mehmet Uzun ve Adığey Cumhuriyeti'nde yatırımlar yapan Sayın Hakkı Kurmel büyüğümüz ile birlikte benim ismimi de söylemesi benim açımdan hem sürpriz hem de bir onur vesilesi olmuştur. Törenlerden sonra Tiyatro salonunda Sayın İnci Özdil ile birlikte Adığe şef Sayın Murat Hupe yönetiminde Adığey Cumhuriyeti Devlet Senfoni Orkestrası bir konser verdi. İnci Özdil kardeşimiz 2 Ekim tarihinde aynı orkestra ile tek başına bir solo konser sunmuştu. Büyük bir katılımın olduğu konserde İnci Özdil'in performansı Kafkasyalı hemşerilerimiz açısından büyük bir gurur vesilesi oldu. Uluslar arası seviyede orkestra yönetme düzeyine ulaşmış tek bayan orkestra yönetmenimizin bir bir Çerkes kızı olması Kafkasya'daki kardeşlerimizi çok gururlandırdı ve mutlu etti. Esas kutlamalar 5 Ekim günü Lenin Caddesi'nde yapılan toplu yürüyüşle başladı. Yürüyüşe Adığey Cumhuriyeti'ndeki tüm kültür kuruluşları, değişik halkların folklor ekipleri milli giysileri ile katıldılar. Katılanların oluşturduğu konvoy yaklaşık bir kilometreye ulaştı. Ben de Türkiye'den giden arkadaşlarımızla birlikte İslamey ve Nalmes ekiplerinin arasına karıştık. Ekiplerle birlikte cadde boyunca yürüyerek Cumhurbaşkanı, parlamento başkanı, başbakan ve yardımcıları ile şehir yöneticilerinin bulunduğu heyetin önünden geçerek Parka ulaştık. Sabah töreni parkta sona erdi. Kutlamaların öğlenden sonraki bölümü Maykop'un yeni hipodromunda yapıldı. İnşaatı biten yeni hipodrom açıldı ve at yarışları yapıldı. Aşırı sıcak havaya rağmen çok sayıda insan yarışları izledi. Kafkasya da değişik yörelerde yetiştirilen güzelim Kafkas atlarını görmek benim açımdan çok hoş oldu. Bayram stadyumda yapılan gösterilerle sona erdi. Daha önce de ben benzer bir gösteriye Maykop Şehir günü kutlamaları nedeniyle tesadüf etmiştim. Ancak bu defa ki kutlamalar gerçekten çok görkemli oldu. Adığey Cumhuriyeti'nde bulunan tüm halkların her yaştan şarkı ve oyun ekipleri milli giysileri ile topluca stadyum çevresinde dizildiler. Toplam nüfusu yarım milyonu bulmayan bir Cumhuriyetin folklor ekiplerinin sayısını ve kalitesini görmekle sevinç ve üzüntüyü bir arada yaşadım. Değişik halkların hoşgörü içinde aynı bayramı paylaşmaları ve bir arada barış içinde olmaları çok hoştu ve kültüre verilen değeri açıkça gösteriyordu. Böylesine bir ekip zenginliğinin Türkiye'mizin üç beş milyonluk en büyük şehirlerinde dahi sağlanamayacağını düşünerek üzülmedim dersem yalan olur. Oyunlar Nart destanlarından çıkan Sosruko'nun at üzerinde ateşi stadyuma getirmesiyle başladı. Bu ateşle sahnenin ortasındaki büyük meşale ateşlendi ve oyunlar başladı. Tüm ekipler saatler süren gösteri boyunca sırasıyla sahneye çıkıp gösterilerini sundular. Gösterilerin sonunda büyük bir havai fişek gösterisi yapıldı. Cumhuriyetin kurucusu Sayın Aslan Carımov'a stadyuma gelen 10 bin civarındaki izleyici alkışlarla teşekkürlerini sundular. Tören meşaledeki ateşin törensel olarak tüm insanlığın hizmetine sunulması ile sona erdi. Adığey Cumhuriyeti'nin kuruluşunun 10. Yıl kutlama törenlerine Türkiye'deki Derneklerimiz adına katılıp kutlama mesajlarımızı iletmek şerefini yaşadığım için ne kadar mutlu olduğumu burada ifade ederek Cumhurbaşkanının Türkiye'deki hemşehrilerimize selam ve sevgilerini iletiyorum. 10.YIL NEDENİYLE MOSKOVA'DA YAPILAN KONSER div> Adığey Cumhuriyeti'nin 10. Yılı Moskova'da da kutlandı. Kutlama Moskova Konservatuarının büyük salonunda değerli sanatçı hemşehrimiz Muhittin Kandur'un organizasyonu ile yapıldı. Toplantıya Cumhurbaşkanı Aslan Carımov ve Eşi Fatma Carımova katıldılar. Misafir olarak Moskova'da yaşayan Adığe hemşehrilerimizle birlikte bir çok Rus yönetici ve sanatsever katıldılar. Kaf-Der olarak bize de bir davet mektubu gelmişti. Bu tür toplantılara verdiğimiz önem nedeniyle ben de Moskova'daki işlerimin denk gelmesi nedeniyle yine Türkiye'yi temsilen katıldım. Maykop'taki kutlamalar sırasında Kültür Bakanı Gazi Çemiso Türkiye'den katılımın çok olumlu olacağını söylemiş idi. Dolayısıyla Moskova'daki törene de katılmak benim için zorunlu hale geldi. Konser kalabalık izleyici kitlesi önünde tam vaktinde Sayın Aslan Carımov'un konuşması ile açıldı. Daha sonra Muhittin Kandur konuşmasını İngilizce olarak yaptı. Kaberdey eşi ise tercümanlığını yaptı. Bildiğiniz gibi Muhittin Kandur Ürdün'de doğmuş bir Adığe hemşehrimiz. Uzun yıllar Amerika'da yaşamış ünlü romancımız ve film rejisörü, aynı zamanda müzik yönetmeni. Muhittin Kandur ismini "Çeçen Kılıçları" ve "Kazbek Kabardey'de" adlı romanlarından biliyordum, ancak müzik dalındaki yeteneklerini bilmemekten utandım doğrusu. Konser sırasında yine Kafkasya konulu eserler 20 kişilik orkestra tarafından Kandur yönetiminde çalındı. Çalınan parçalar sırasıyla "Setenay'ın Dirilişi", "Çerkes Rapsodisi", "Çerkes Serenadı no.5", "Çerkes Serenadı no.6, Maykop" ve son olarak Kral Hüseyin hatırasına bestelenen konser eseri oldu. Ben de bu vesile ile hem Cumhurbaşkanı ve eşine bir defa daha selamları iletmek hem de Muhittin Kandur'u kutlamak şansını buldum. Kendileri de selam ve sevgilerini Türkiye'ye iletmemi benden istediler. Cumhuriyetlerimizin ve kültürümüzün dünya durdukça yaşaması dileklerimizi birlikte paylaştık.+''+Cihan Candemir

Benim Köyüm

Hemen hemen her köyün sorunudur nüfus; köy nüfusunun iki hatta üç katı, köy dışında yaşar. Kısa yaz tatillerinde hatırladığımız, temiz hava temiz suya ihtiyaç duyduğumuz anlarda kaçıp sığındığımız köylerimiz belki de asıl ulaşmak isteyip de bir türlü ulaşamadığımız toprakların gönlümüzde yer eden ufacık sembolleridir. +''+ İşte benim köyüm de, Anadolu bozkırının ortasında etrafını özünde Anadolu kültürünü barındıran köylerle çevrili şirin ama hüzünlü; sessiz ama huzurlu küçük bir köydür. Günden güne azalan genç nüfusuyla dinamiğini kaybetmeye yüz tutmuş köy halkı, birkaç senedir gerek köyde yaşayan gerekse kentlere dağılmış gençlerin köylerine sahip çıkmasıyla, köylerini sık sık ziyaret etmesiyle, çeşitli organizasyonlar yaparak "birlik ve beraberliği" sağlamasıyla tatlı bir huzur yaşamaktadır. Geçen yıl 1 Temmuz'da ilki yapılan "Kapaklı Köyü Şenliği" tüm Kapaklılıları bir araya getirmiş, köyde büyük bir çoşku yaratmıştır. Şenliğe gösterilen bu ilgi, çevredeki Çerkes köylerinde de ilgi uyandırmış ve bu güzel girişimden feyz alan köy sakinleri hemşehri toplantıları düzenlemeye başlamışlardır. Çorum ili Alaca ilçesi'ne bağlı olan Kapaklı köyü haricinde ilçeye bağlı olan diğer Çerkes köyleri şunlardır: Mahmudiye (Kalehisar), Gökören, Sultanköy, Sulucalan, Seyitnizam, Altıntaş. Kapaklı köyü'nde halen ikamet eden 28 hane bulunmaktadır ve bu hanelerde yaşayan genç nüfus oranı oldukça düşüktür. Köyde yaklaşık 110 kişi yaşamaktadır ve bunun 70'e yakını orta yaşın üzerindedir. Köy dışında yaşayan nüfus, köy nüfusunun çok üzerindedir. Hane sayısı olarak ifade edebileceğimiz köy dışında yaşayan Kapaklı köyü sakinleri şu şekildedir : (+/-) Çorum 40, Alaca 21, Ankara 35, İstanbul 16, İzmir 6, Diğer iller 13, Yurtdışı 9 olmak üzere toplam 136 hane. Kapaklı köyünde yaşayanlar geçimlerini tarım ve hayvancılıktan sağlamaktadırlar. Başta buğday olmak üzere nohut ve ayçiçeği yetiştirilmektedir. Geçmişte iyi derecede ürün alınan üzüm bağları olmasına rağmen bugün bakımsızlıktan ürün alınamamaktadır. Köyde bulunan ilkokul 1997 yılından itibaren taşımalı eğitime geçmiştir. Öğrenciler Alaca'ya gitmekte ve eğitimlerine orada devam etmektedirler. Kapaklı köyünde bulunan sülaleler :BOLAT NOĞEY (KABARDEY),DEMİR KARDEN (KABARDEY),ALPARSLAN KAZİNGAN (KABARDEY),KUT BAKHO (KABARDEY),ŞERBET SHERMET (KABARDEY),ATALIK ATALIK (KABARDEY),YAVAN (TAŞÇI) PERİĞ (KABARDEY),YILMAZ & KUYUMCU ÇEĞ (KABARDEY),DEĞİRMENCİ SHANCHE (KABARDEY),KARAÇAY KARAŞEY (KARAÇAY)+''+Hicran Bolat

Bugünkü Abhazya

Bilindiği üzere SSCB’nin dağılma sürecini takip eden dönemde egemenliğini ilan ederek birlikten ayrılan cumhuriyetlerin başında Gürcüstan gelmektedir. Gürcüstan Cumhuriyeti,…

Güncel Sorunumuz Abhazya

Yasalardan ve tarihi gerçeklerden kaynaklanan haklarını kullanarak bağımsızlığını ilan ettiği için Gürcüstan tarafından silahlı güçlerle işgal edilerek yakılıp yıkılan…

Belgelerin Işığında Abhazya 1937-1953

I.BÖLÜM Abhazya’da yaşanan sorunların kökleri geçmişte yatmaktadır. Çarlık yönetiminin nüfusun bir kısmını Türkiye’ye göç ettirdiği bilinmektedir. Abhaz halkının önemli bir…