Milli Eğitim Bakanlığı'nın 2010-2011 Öğretim Yılında Yurt Dışında Yüksek Öğrenim Yapmak İsteyenlerle İlgili Duyurusua>p> ÜNİVERSİTEYE KAYIT YAPTIRDIKTAN SONRA TÜRKİYE CUMHURİYETİ'NİN MOSKOVA'DAKİ EĞİTİM MÜŞAVİRLİĞİ'NE YA DA NAVOROSİSK KONSOLOSLUĞU'NA GÖNDERİLMESİ GEREKEN EVRAKLARp> (Dayanak: Türk Öğrencilerin Yabancı Ülkelerde Öğrenimleri Hakkında Yönetmelik)p> Yurt dışında kendi imkanlarıyla ön lisans, lisans veya lisansüstü örgün öğrenim yapmak isteyenlerin, kanunların verdiği haklardan yararlanmak üzere, aşağıda belirtilen belgelerle birlikte, bulundukları ülkedeki eğitim müşavirliğine/ataşeliğine, bunların bulunmadığı yerlerde konsolosluğa başvurmaları gerekir. BAŞVURUDA İSTENEN BELGELERp> 1) Başvuru Dilekçesistrong>p> ● http://yogm.meb.gov.trstrong> adresinden veya,p> ● Bulunulan ülkedeki eğitim müşavirliği, ataşeliği veya konsolosluktan temin edilebilir. 2) Mezuniyet Belgesistrong>p> ● Yurt içinde en son mezun olunan okuldan alınan diploma veya mezuniyet belgesinin, onaylı fotokopisi,p> ● Yurt dışındaki;p> - Orta öğretim kurumlarını bitirenlerden, eğitim müşavirlikleri/ataşelikleri veya il millî eğitim müdürlüklerinden,p> - Yükseköğretim kurumlarını bitirenlerden, Yükseköğretim Kurulu Başkanlığından alınacak denklik belgesinin onaylı örneği.p> 3) Kayıt-Kabul Belgesistrong> (Akseptans)u>p> ● Öğrenim yapılacak ülkedeki kurumdan alınacak hazırlık, dil veya esas öğrenim seviyesi ve dalını, öğrenime başlayış-bitiş tarihlerini, kaçıncı sömestrden başlandığını gösteren Türkçe tercümesi ile birlikte onaylı Kayıt-Kabul Belgesi (Akseptans).p> (Açıklama :em>strong>p> Esas öğrenimden önce dil öğrenimi yapacakların Kayıt-Kabul Belgesi’nde en az iki ay süreyle haftada en az 15 saat öğrenim strong>görecekleri belirtilmelidir.p> Dil öğrenimini tamamlayanlarınstrong> esas öğrenime başladıklarına dair Kayıt-Kabul Belgesini, eğitim müşavirliğine/ataşeliğine veya konsolosluğa göndermeleri gerekir.)em>p> 4) YGS/LYS Sonuç Belgesistrong>p> - Amerika Birleşik Devletleri, Avustralya, Yeni Zelanda, Kanada, AB'ye üye ve aday olan ülkeler ile Avrupa Ekonomik Alanına üye olan ülkeler (İzlanda, Lihtenşayn, Norveç, İsviçre)’de strong>öğrenim göreceklerden YGS/LYS belgesi istenmez.p> - Bunların dışında kalan ülkelerde öğrenim yapacaklardan; Ön lisans öğrenimi için ilgili puan türünde YGS/LYS'de en az 140 ; lisans öğrenimi için ilgili puan türünde YGS/LYS'de en az 180 veya daha fazla puan almış olmaları istenir.p> - Beden eğitimi, resim, müzik gibi özel yetenek sınavı ile öğrenci alan yükseköğretim kurumlarında öğrenim yapacakların özel yetenek sınavını kazandıklarını ve YGS/LYS'de en az 140 puan aldıklarını belgelendirmeleri gerekir.p> (Açıklama : em>YGS/LYS Sonuç Belgesi,strong> alındığı yıl itibariyle 2 yıl geçerlidir.)em>p> ● YGS/LYS Sonuç Belgesi’nin İstenmediği Durumlarstrong>p> - Öğrenim görülecek ülkenin yükseköğretim kurumlarına kayıt-kabul için girişte yapılan genel yetenek, bilim veya yüksek öğretim kurumunun özel olarak yaptığı sınavı başaranlardan,p> SAT 1 (Minimum 1000 puan)p> ACT (Minimum 21 puan)p> Abiturp> Fransız Bakaloryasıp> GCE A Level Sertifikası (Minimum 2 ders)p> Uluslararası Bakalorya (International Baccalaureat, IB)p> Avusturya Matura Diploması (Matura Reifezeugnis)p> İtalya Maturita Diploması (Diploma di Maturita)p> - Ülkemizdeki liselere denk yurt dışındaki okullardan mezun olup yüksek öğrenim yapacaklardan,p> - Türkiye’deki konservatuarların lise kısmından mezun olup yurt dışında özel yetenek sınavı sonucunda kayıt-kabul hakkı kazananlardan, - ÖSYS Yükseköğretim Programları ve Kontenjanları Kılavuzu’nda yer alan yüksek öğretim kurumları ile bu kurumlar dışındaki yükseköğretim kurumlarında, yüksek öğrenim şartlarını yerine getirerek asıl öğrenimlerine başladıklarını, öğrenimlerini bir sömestr başarıyla sürdürdüklerini ve ikinci sömestreye kayıt yaptırdıklarını belgelendirenlerden,p> - Türkiye’de veya yurt dışında ön lisans derecesinde öğrenim görüp lisans tamamlama ya da lisans öğrenimi göreceklerden,p> - Ülkemizdeki yükseköğretim kurumlarında lisans seviyesinde öğrenim görme hakkını kazandıktan sonra kayıtlarını sildirip bu işlemi takip eden bir takvim yılı içinde yurt dışında öğrenime başlamış olanlardan YGS/LYS girme şartı aranmaz.p> 5) Nüfus Cüzdanı Örneğistrong>p> 6) Askerlik Durum Belgesi (Terhis, Erteleme, Tehir, Muaf, vb.)strong>p> (Açıklama :em>strong>p> a) Ön lisans ve lisansstrong> öğrenimi yapacaklardan Askerlik Erteleme Belgesi, (1991, 1992 ve sonraki yıllarda doğmuş erkek adaylar için ve 31.10.2011 tarihine kadar 1990 doğumlular için istenmez)em>p> b) Lisansüstüstrong> öğrenim yapacaklardan Askerlik Durum Belgesi (2 adet),)p> 7) Vesikalık Fotoğraf (2 adet)strong>p> (Açıklama : em>strong>Fotoğrafların arkasına adı ve soyadı mutlaka yazılmalıdır.)em>p> 8) Zorunlu Hizmet Belgesistrong>p> (Açıklama : em>strong>Zorunlu hizmetle yükümlü olanların, zorunlu hizmetini yaptığını, karşılığını ödediğini, taksitle ödemede anlaştığını veya ertelettiğini belgelendirmeleri gerekir.)em>p> 9) Kamu Görevlilerinden İstifa Belgesi (1416 sayılı Kanunun 21. maddesi)p> ÖNEMLİ AÇIKLAMALARp> 1) Başvurudan Önce Bilgi Edinme / Denklikstrong>p> - Öğrenim yapılacak ülkenin eğitim sistemi, lisans ve lisansüstü öğrenime kayıt-kabul ve vize şartları ilgili ülkenin büyükelçilik veya konsolosluklarından öğrenilmelidir.p> - Öğrenim görülecek kurumun vereceği diploma ve derecesi denkliğinin ülkemizde tanınıp tanınmadığı Yükseköğretim Kurulu Başkanlığından (YÖK’ten ) öğrenilmelidir.p> - Yurt dışından alınan yükseköğretim diplomalarının denkliği YÖK tarafından yapılmaktadır. (2547 sayılı Kanun’un 7/p maddesi).p> - Yurt dışında öğrenim yapacak veya yapmakta olanların özel öğrenciliklerinin tanınması, onların yurt dışında aldıkları diploma ve derecelerinin denkliklerinin ülkemizde mutlaka tanınacağı anlamına gelmez. p> 2) Özel Öğrenciliği Tanınanların Yükümlülükleristrong>p> - Her öğretim yılı başı ve sonunda öğrenim durumu hakkında temsilciliğe bilgi verilmelidir.p> - Adres değişikliği, öğrenimin yarıda bırakılması, mezun olunması durumu temsilciliğe bildirmelidir.p> - ÖSYS Kılavuzunda yer alan öğretim kurumlarına YÖK tarafından yerleştirilenlerden ÖSYS Sonuç Belgesi, kabul belgesi ve okul kayıt belgesi ile temsilciliğe başvurulmalıdır.p> 3) Kimlerin Öğrenciliği Tanınmazstrong>p> ● Öğrenim görülecek ülkece tanınmamış olan kurumlarda öğrenim görenlerin,p> ●Yurt dışında açık yüksek öğretim yapan veya devam zorunluluğu bulunmayan kurumlara kayıtlı olanların,p> ● Askerlikleri ertelenemeyenler ile, askerliğini yapmamış olanlardan bitirdikleri öğrenim seviyesi ile aynı veya daha alt seviyede bir öğrenim görmek isteyenlerin (Askeralma Yönergesi).p> ● Devlet memuru olanların (İlgili yönetmelik).p> 4) Kimlerin Öğrencilikle İlişiği Kesilirstrong>p> - Lisans öğrenimi görenlerin 29; lisansüstü öğrenim görenlerin 35 yaşını doldurdukları yılın sonunda,p> - Öğrenimini tamamlayanların,p> - İki yıl üst üste başarısız duruma düşenlerin,p> - Öğrenimi bırakanların,p> - Öğrenim durumunu belgelendirmeyenlerinp> - Öğrenimlerini yönetmelikte belirtilen sürelerde tamamlayamayanların,p> - Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı veya öğrencilik onur ve saygınlığını kıracak davranışta bulunanların,p> - Mevzuata göre ülke için zararlı sayılan fiil ve hareketlerde bulunan veya bu çeşit faaliyetlere katıldıkları belirlenenlerin,p> - Öğrenim gördüğü kurumun kurallarına aykırı hareketinden dolayı öğrenim kurumuyla ilişiği kesilenlerin,p> - Bölgesinde bulunduğu müşavirliğin, ataşeliğin veya konsolosluğun talimatını dinlememekte ısrar edenlerin,p> - Öğrencilik dışında bir işle meşgul olanların (Askeralma Yönergesi, İlgili yönetmelik).p> 5) Askerlik İşlemleristrong>p> ● Türkiye’ye izinli geleceklerin mağdur olmamaları için askerlik tecil ve pasaport uzatımı işlemlerini yurt dışı temsilciliklerine yaptırmaları gerekir.p> ● Bakaya durumuna düşenlerin askere sevklerini yeniden tehir ettirebilmeleri için savunmalarını konsolosluk vasıtasıyla bağlı bulundukları askerlik şubesine göndermeleri, savcılıktan kovuşturmaya yer olmadığı veya mahkemelerden alınacak beraat kararı verilmesi hâlinde, bu karar ve yeni tarihli Öğrenim Durum Belgesi (Akseptans) ile sevk tehir tekliflerini yaptırmalıdırlar.p> ● Askerlik ertelemelerinde;p> - Dil öğrenimi için 1 yıl süre verilir. Özre dayalı olarak bu süre 6 ay uzatılabilir (İlgili yönetmelik, Md.14).p> - Hazırlık veya telâfi öğrenimi yapanlara bir yıl süre verilir. Hazırlık sınıfları ile intibak programlarında geçirilen süreler, azamî öğrencilik sürelerine dahil değildir (İlgili Yönetmelik, Askeralma Yönergesi).p> - Lisans öğrenimi için okulların normal süresi kadar izin verilir. Ancak özre dayalı olarak bu süre 2 yıl uzatılabilir.p> - Yüksek lisans öğrenimi için 2 yıl süre tanınır. Özre dayalı olarak bu süre 1 yıl uzatılabilir (İlgili yönetmelik, Md:16).p> - Doktora düzeyindeki öğrenimler için 3 yıllık süre tanınır. Özre dayalı olarak bu süre 2 yıl uzatılabilir (İlgili yönetmelik, Md:16).p> - Kayıtları dondurulanların bu süreleri, tam yıla tamamlanarak azamî öğrencilik süresine eklenir. Bu süre, iki yılı veya dört dönemi geçemez (Askeralma Yönergesi).p> -Staj yaptıklarını belgelendirenlere 1 yılı geçmemek üzere staj izni verilir. (İlgili Yön.Md.:29) - Ülkemizde açıköğretim ön lisans ve lisans programlarından birine kayıtlı öğrenci olmak yurt dışında örgün öğrenim yapmaya engel teşkil etmez. Ancak bu durumdaki öğrencilerin askerlik işlemlerinin yurt dışında öğrenim gördükleri örgün yüksek öğretim kurumuna göre yürütülmesi gerekir. (YÖK Yürütme Kurulu Kararı).p> 7)Dal, Okul ve Ülke Değişikliğistrong>p> ●Ülke, Okul ve Dal değişikliklerinde ilgili Yönetmeliğin 20. maddesi hükümlerine titizlikle uyulmalıdır. p> 8) Belgelerin Onayıstrong>p> - Yurt dışında müşavirlikler/ataşelikler/konsolosluklar tarafından.p> - Yurt içinde noterlik, muhtarlık veya resmî makamlar tarafından.p> div>nanKaffed
Yurt Dışında Öğrenim Göreceklerin Özel Öğrencilik Tanıma İşlemleri
Yurt Dışında Yüksek Öğrenim Göreceklerin Özel Öğrencilik Tanıma İşlemlerip> Yasal Dayanak Ve Görev Alanı 3797 sayılı Millî Eğitim Bakanlığı Teşkilâtı ve Görevleri Hakkında Kanunun 19’uncu maddesi ile, 1416 sayılı ‘’Ecnebi Memleketlere Gönderilecek Talebe Hakkında Kanun’’ ve buna dayalı çıkarılan “Türk Öğrencilerin Yabancı Ülkelerde Öğrenimleri Hakkında Yönetmelik” gereği yurt dışında özel öğrenci statüsünde (kendi imkanlarıyla) ön lisans, lisans ve lisansüstü seviyede yükseköğretim yapan ve öğrenim yapacak öğrencilerin özel öğrenciliklerini tanıma işlemleri MEB Yükseköğretim Genel Müdürlüğü tarafından yürütülmektedir.p> Özel Öğrenci; Yurt dışında öğrenimleri süresince her türlü masrafları, kendi imkânlarıyla karşılanan öğrenciyi ifade eder.p> Özel öğrencilik tanıma işlemleri her yıl 1 Haziran’da başlayıp, sonraki yılın Nisan ayı sonuna kadar 11 ay devam eder. Özel Öğrencilik Tanımanın Amacıp> Yurt dışında kendi imkânlarıyla yüksek öğrenim yapacak öğrencilerin; ●Yurt dışında lisans ve lisansüstü öğrenimlerini tamamlayarak ülkemize, daha verimli bir şekilde hizmet etmelerini,p> ●Öğrenimleri süresince harçsız öğrenci pasaportu almalarını,p> ●Öğrenimleri süresince askerlik tecil ve tehirlerini,p> ●Yurt dışında öğrenimleri süresince oturma izni almalarını,p> sağlamaktır. ÖĞRENCİLİK TANIMAp> -Özel öğrencilerin öğrenciliklerinin tanınmasıyla ilgili belgeler Türk Öğrencilerin Yabancı Ülkelerde Öğrenimleri Hakkında Yönetmeliğin 7’nci maddesi uyarınca her yıl Bakanlığımızca belirlenerek, hangi belgelerin isteneceğine dair düzenlenen “Duyuru ve Açıklama” yurt dışında eğitim müşavirlikleri, eğitim ataşelikleri bunların bulunmadığı yerlerde konsolosluklara ve büyükelçiliklere yurt içinde milli eğitim müdürlüklerine gönderilmektedir.p> Bakanlığımızca belirlenen belgeleri içeren Yurt Dışında Özel Öğrenci Statüsünde, Lisans ve Lisans Üstü Öğrenim Yapmak İsteyenlerle İlgili Duyuru ve Açıklama ile Form Dilekçe örneği ;p> - Yurt dışında eğitim müşavirlikleri, eğitim ataşelikleri bunların bulunmadığı yerlerde konsolosluklardan, - Yurt içinde millî eğitim müdürlükleri ve Millî Eğitim Bakanlığından ayrıca http://meb.gov.tr, http://yogm.meb.gov.tra> internet adreslerindenp> temin edebilmektedir. Öğrenciler; belirlenen belgelerle yurt içinde doğrudan Millî Eğitim Bakanlığı Yükseköğretim Genel Müdürlüğüne yurt dışında eğitim müşavirlikleri, eğitim ataşelikleri bunların bulunmadığı yerlerde konsolosluklar aracılığıyla başvurabilmektedir. Başvuru belgeleri eksiksiz ve onaylı olanların MEB Yükseköğretim Genel Müdürlüğünce özel öğrencilikleri tanınmaktadır. Kimlerin Öğrencilikleri Tanınmazp> - Eksik belge ile başvuran, - Öğrenim görülecek ülkece tanınmamış olan kurumlarda öğrenim gören, - Açık Yüksek Öğretim yapan veya devam zorunluluğu bulunmayan kurumlara kayıtlı olan, - Askerliğini yapmamış olanlardan bitirdikleri öğrenim seviyesi ile aynı veya daha altstrong> seviyede bir öğrenim görmekstrong> isteyenlerin,p> - Devlet memuru olanların, Öğrencilikleri tanınmamaktadır. Başvurudan Önce Bilgi Edinmep> ● Yurt dışında yüksek öğrenim görmek isteyenler, okullara başvurmadan önce;p> - Öğrenim yapacakları ülkenin eğitim sistemini, lisans ve lisans üstü öğrenime kayıt-kabul p> ve vize şartlarını ilgili ülkenin büyükelçilik veya konsolosluklarından,p> - Öğrenim görecekleri kurumun vereceği diploma ve derecesinin denkliğinin ülkemizde tanınıp tanınmadığını Yükseköğretim Kurulu Başkanlığındanp> öğrenebilirler. Belgelerin Onayıp> ● Belgeler;p> - Yurt dışında müşavirlikler/ataşelikler/konsolosluklarca,p> - Yurt içinde noterlik, muhtarlık veya resmî makamlarcap> onaylanabilir. - Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı veya öğrencilik onur ve saygınlığını kıracak davranışta bulunanların,p> - Mevzuata göre ülke için zararlı sayılan fiil ve hareketlerde bulunan veya bu çeşit faaliyetlere katıldıkları belirlenenlerin,p> - Öğrenim gördüğü kurumun kurallarına aykırı hareketinden dolayı öğrenim kurumuyla ilişiği kesilenlerin,p> - Bölgesinde bulunduğu müşavirliğin, ataşeliğin veya konsolosluğun talimatını dinlememekte ısrar edenlerin,p> - Öğrencilik dışında bir işle meşgul olanların (Askeralma Yönergesi, İlgili yönetmelik).p> 5) Askerlik İşlemleristrong>p> ● Türkiye’ye izinli geleceklerin mağdur olmamaları için askerlik tecil ve pasaport uzatımı işlemlerini yurt dışı temsilciliklerine yaptırmaları gerekir.p> ● Bakaya durumuna düşenlerin askere sevklerini yeniden tehir ettirebilmeleri için savunmalarını konsolosluk vasıtasıyla bağlı bulundukları askerlik şubesine göndermeleri, savcılıktan kovuşturmaya yer olmadığı veya mahkemelerden alınacak beraat kararı verilmesi hâlinde, bu karar ve yeni tarihli Öğrenim Durum Belgesi (Akseptans) ile sevk tehir tekliflerini yaptırmalıdırlar.p> ● Askerlik ertelemelerinde;p> - Dil öğrenimi için 1 yıl süre verilir. Özre dayalı olarak bu süre 6 ay uzatılabilir (İlgili yönetmelik, Md.14).p> - Hazırlık veya telâfi öğrenimi yapanlara bir yıl süre verilir. Hazırlık sınıfları ile intibak programlarında geçirilen süreler, azamî öğrencilik sürelerine dahil değildir (İlgili Yönetmelik, Askeralma Yönergesi).p> - Lisans öğrenimi için okulların normal süresi kadar izin verilir. Ancak özre dayalı olarak bu süre 2 yıl uzatılabilir.p> - Yüksek lisans öğrenimi için 2 yıl süre tanınır. Özre dayalı olarak bu süre 1 yıl uzatılabilir (İlgili yönetmelik, Md:16).p> - Doktora düzeyindeki öğrenimler için 3 yıllık süre tanınır. Özre dayalı olarak bu süre 2 yıl uzatılabilir (İlgili yönetmelik, Md:16).p> - Kayıtları dondurulanların bu süreleri, tam yıla tamamlanarak azamî öğrencilik süresine eklenir. Bu süre, iki yılı veya dört dönemi geçemez (Askeralma Yönergesi).p> -Staj yaptıklarını belgelendirenlere 1 yılı geçmemek üzere staj izni verilir. (İlgili Yön.Md.:29) - Ülkemizde açıköğretim ön lisans ve lisans programlarından birine kayıtlı öğrenci olmak yurt dışında örgün öğrenim yapmaya engel teşkil etmez. Ancak bu durumdaki öğrencilerin askerlik işlemlerinin yurt dışında öğrenim gördükleri örgün yüksek öğretim kurumuna göre yürütülmesi gerekir. (YÖK Yürütme Kurulu Kararı).p> 7)Dal, Okul ve Ülke Değişikliğistrong>p> ●Ülke, Okul ve Dal değişikliklerinde ilgili Yönetmeliğin 20. maddesi hükümlerine titizlikle uyulmalıdır. p> 8) Belgelerin Onayıstrong>p> - Yurt dışında müşavirlikler/ataşelikler/konsolosluklar tarafından.p> - Yurt içinde noterlik, muhtarlık veya resmî makamlar tarafından.p> nanKaffed
KAFFED Başkanından Yeniçağ Gazetesi Köşe Yazarı Altemur Kılıç’a Cevap
Sayın Altemur Kılıç, 27 Mayıs tarihli köşe yazınızı büyük bir dikkatle okudum. Benim gibi bir birçok Çerkes okudu ve tamamı yazınıza olan tepkilerini şahsıma ve Federasyonumuza ilettiler. Ben her hangi bir tepki göstermeyeceğim. Çünkü toplumumuzdaki ön yargılı ve hoşgörülü olmayan yaklaşımlara o kadar alıştık ki bunları artık yadırgamıyoruz. Büyük bir sabırla yanlışları düzeltmeye, kendimizi ifade etmeye ve toplumsal empatiyi yaratmaya çalışıyoruz. Sayın Altemur Kılıç, yazınız kendini milliyetçi olarak nitelendiren çoğu kişilerin tipik bir örneğidir. Çünkü, yazınız ön yargılı bir yazıdır. Eksik bilgilerle yazılmış bir yazıdır. Çerkes toplumunun gerçek düşüncelerini, taleplerini doğru anlamayan ve anlatmayan bir yazıdır. Gerçekte milliyetçilik yapmak kaygısıyla yazılmış aslında gerçek anlamda bölücü bir yazıdır. Yazınızın önyargılı ve eksik bilgilerle yazıldığı ifademe açıklık getireyim Sayın Kılıç, toplumumuz sizi tanımakta. Çerkes kökeninizi de bilmekte. Ama yazınızdan konuşmamızın içeriğini anlama zahmetine katlanmadığınız anlaşılıyor. Bırakın içeriğini benim adımı doğru yazmak için bile zahmet etmemişsiniz. Benim ismim Cihan Demir değil, Cihan Candemir. Kafkas Dernekleri Federasyonu başkanlık görevini yürütüyorum. Siz şecerenizden bahsetmişsiniz. İzninizle ben de “imalat hatası” sıfatını yakıştırdığınız birisi olarak kendi şeceremden bahsedeyim. Sizin kadar öğünecek afhadım olmasa da ben de Çerkes kökenimle iftihar ediyorum. Benim de dedelerimden birisi, Ali Tahir dedem savaş madalyalı bir zattır. Diğer dedem, Pşimaf ise Sarıkamış’ta savaşıp esir düşen, yedi yıl Sibirya’da kaldıktan sonra kaçıp dönen birisidir. Savaş sırasında ayakları kısmen donduğu için çektiği sıkıntıları hep hatırlarım. Dedemin kardeşlerinden birisinin de Yemen’e gidip bir daha dönmediği anlatılırdı. Babama gelince kendisi 1948 Londra olimpiyatlarına katılan, kırık omzuna rağmen güreşerek gümüş madalya alan, daha sonra 1949 Avrupa Şampiyonu, Grekoromen de Dünya 3.sü olmuş milli bir güreşçidir. İsmi Adil Candemir’dir. Yıllarca milli takım güreş antrenörlüğü yapmış, Hamit Kaplan gibi, Mahmut Atalay gibi birçok şampiyonları yetiştirmiş bir zat-ı muhteremdir. Bizler milli takımlarımızın başarılarının sevinçleriyle doğmuş, büyümüş insanlarız. Onlardan aldığımız terbiye ile Çerkeslik kültürü ile büyüdük. Aslımızı inkâr etmedik. Türkiye’yi bölmek gibi bir düşüncemiz ise hiç olmadı. Sayın Kılıç, aslında bu satırları sıkılarak yazıyorum. Çünkü geçmişiyle öğünmek Çerkeslikte ayıptır. Ancak olaya ne kadar ön yargılı yaklaştığınızı göstermek için yazmak zorundayım. Bir kere “imalat hatası” tabirinizden dolayı sizi ayıplıyorum. Gelelim eksik ve yanlış bilgilerinize: Sayın Kılıç size sormak istiyorum. Siz Çerkesçe dilinizi öğrenebildiniz mi? Akrabalarınızdan kaç kişi dil biliyor? Sizden sonra Çerkes dilini bilen, kültürünü bilen, yaşayan kimse var mı? Bu soruların hiç birine “evet” diyebileceğinizi sanmıyorum. Sayın Kılıç, işte asimilasyon dediğimiz şey budur. Çerkes dilleri olan Adığe ve Abazaca, Anadolu’nun en eski medeniyeti Hatti’lerin diliyle akraba olarak on bin yıl sonra yine Anadolu’da yok olma tehdidi altında olan dillerdir. Çerkes dillerinden Ubıh dili dünyanın en zengin sesli dili olarak, Anadolu’da son konuşan insan, rahmetli Tevfik Esenç’in ölümü ile 1992 yılında yok oldu. Aynı tehlike Adığe ve Abaza dilleri için söz konusudur. Bu durum UNESCO tarafından kabul edilmiş, her iki dil de “Türkiye’de Yok Olma Tehdidi Altındaki Diller” kategorisine sokulmuştur. Siz bunları bilmeyebilir ve dert etmeyebilirsiniz. Ancak, siz bir Çerkes olarak bu dillerin ve kültürün yaşatılması için yapılan çabaları “bölücülük” olarak görüyorsanız ve bunu dert edinenleri “imalat hatası” olarak görüyorsanız o zaman hata sizde demektir. Sayın Altemur Kılıç, “Ethem Bey” ile ilgili görüşlerinize büyük ölçüde katılıyorum. Siz kadirşinaslık yapmış, “Ethem Bey”e “Çerkes Ethem” demişsiniz, “Hain Çerkes Ethem” dememişsiniz. Ama tarih kitaplarında Ethem Bey, hep “Hain Çerkes Ethem” olarak yazılmadı mı? Peki Ethem Bey’e “Hain Çerkes” sıfatını niye taktılar dersiniz? Ethem Bey’i “Hain Çerkes” yapanlar, neden “Kahraman Çerkes Rauf Orbay”, “Çerkes Bekir Sami Bey” demediler? Siz hissetmeseniz bile ben ve akranlarım, tarih derslerinde bu sıkıntıyı hep yaşadık. “Hain Çerkes” tanımlamasının baskısını minik yüreklerimizde hissederek büyüdük. Bu etnik ayırımcılık yapmak, baskı yapmak değil midir Sayın Kılıç? Sayın Kılıç, benim kayınpederim asker idi. Babasının, onu harp okuluna yazdırmak için götürürken, “Sakın beni konuşturmayın. Ben konuşursam Çerkes olduğunuzu anlarlar, sizi harp okuluna almazlar” diye korkularını paylaştığını ben biliyorum. Benzer şekilde Çerkesçe konuşanlara “Vatandaş Türkçe Konuş” baskılarının yapıldığını, birçok ailenin korkudan çocuklarına bırakın Çerkesçe dillerini, Çerkes kimliklerini dahi öğretmediklerini bilecek kadar da yaşım var. Çocuklarına Çerkesçe isim verenlerin nüfus daireleriyle mahkemelik olduklarına defalarca şahit oldum. Köy isimlerinin değiştirildiğini yaşamımda defalarca gördüm. Belli ki siz bunların hiç birisini görmediniz yaşamadınız. Onun için bilemezsiniz Sayın Kılıç. Osmanlı’nın iskân politikaları konusunda söylediklerim ise benim iddialarım değil, resmi arşivlere geçmiş gerçeklerdir. Bana inanmıyorsanız açıp okuyunuz arşiv belgelerini. Sayın Kılıç, biz bunları söyleyerek kimseyi suçlamıyoruz. Bu gerçekleri Çerkes toplumunu kültürü ve diliyle yok olmaya götüren nedenler olarak tespit ediyoruz. Gelecek için, kültürümüzü yaşatmak adına, dilimizi korumak adına, evrensel insan haklarının gereği olarak, demokratik bir hak olarak taleplerimizi uygarca dile getiriyoruz. Onun için kültürünü ve binlerce yıllık dillerini korumaktan başka endişesi olmayan insanları kendi değer yargılarınızla, ön yargılarınızla suçlamak yerine, siz de lütfen sorunuz, araştırınız ve bilmediğiniz konularda “susunuz”. Sayın Kılıç, sonuç olarak biz şuna inanıyoruz: İnsanların kültürlerini ve dillerini yaşama, yaşatma hakkı vardır. Diller ve kültürler, farklı etnisitelerle beraber ülkelerin zenginlikleridir. İnsan haklarına saygısı olanlar bu farklılıkların yaşamasına hoş görü gösterir. Karşılıklı hoş görü ve sevgi, birlikte barış içinde yaşamanın olmazsa olmazıdır. Hoş görüsüzlüğün sonucu ise karşılıklı nefret, kavga ve bölünmedir. Biz, insan haklarından, hoş görüden, bir arada birlikte yaşamaktan, barıştan yanayız. Çerkes toplumu olarak ta insan hakları, demokrasi dışında kimsenin peşinde değiliz. Ülkenin birliğini ve bütünlüğünü her zaman savunduk, savunuyoruz. Gerekir ise yine savunacağız. Ama siz farkında olmadan hoş görüsüzlükle, ön yargılarınızla tehlikeli bir şovenlik yapıyorsunuz. Kendiniz gibi düşünmeyen insanları “imalat hatası” olarak görüyorsunuz, öteliyorsunuz. Siz kendiniz “asimile olmuşsunuz”, bunu da kabullenmişsiniz. Ben bunu son derece doğal buluyorum. Sizin seçiminizi saygıyla karşılıyorum, ama sizin gibi olmayanlara yaklaşımınızı da hiç doğru bulmuyorum. Kimseye “benim gibi olacaksınız, yoksa siz imalat hatasısınız” deme hakkınız yoktur. Diyorsanız da, o zaman siz asimile olmakla kalmamış, sizin “kimlik anlayışınız arızalı” hale gelmiş demektir. Aslında hata sizdedir ama siz farkında değilsinizdir. Sayın Altemur Kılıç, biz her zaman büyüklerimize saygı duyarız. Yazım da nezaket ölçüleri dışına taşmamaya özen gösterdim. Mümkün olduğunca düşüncelerimizi yansıtmaya çalıştım. Sanırım, biraz ilgi gösterirseniz ve araştırırsanız, bizim ve yaklaşımlarımızın Türkiye’nin gerçek sigortası olduğunu anlayacaksınız. Bunu yapamayacak iseniz ben de size, sizin anlayacağınız şekilde “Tajimbo” diyorum. Ancak üzülerek söyleyeyim, ben Adığece dilini iyi bilirim. Abazaca bilenlere de sordum. “Susun” anlamına gelen “Tajimbo” diye bir sözcük yok. Kafkas Dernekleri Federasyonu Başkanı Cihan Candemir nanKaffed
KAFFED Başkanından Yeniçağ Gazetesi Köşe Yazarı Altemur Kılıç’a Cevap
Sayın Altemur Kılıç, 27 Mayıs tarihli köşe yazınızı büyük bir dikkatle okudum. Benim gibi bir birçok Çerkes okudu ve tamamı yazınıza olan tepkilerini şahsıma ve Federasyonumuza ilettiler. Ben her hangi bir tepki göstermeyeceğim. Çünkü toplumumuzdaki ön yargılı ve hoşgörülü olmayan yaklaşımlara o kadar alıştık ki bunları artık yadırgamıyoruz. Büyük bir sabırla yanlışları düzeltmeye, kendimizi ifade etmeye ve toplumsal empatiyi yaratmaya çalışıyoruz. Sayın Altemur Kılıç, yazınız kendini milliyetçi olarak nitelendiren çoğu kişilerin tipik bir örneğidir. Çünkü, yazınız ön yargılı bir yazıdır. Eksik bilgilerle yazılmış bir yazıdır. Çerkes toplumunun gerçek düşüncelerini, taleplerini doğru anlamayan ve anlatmayan bir yazıdır. Gerçekte milliyetçilik yapmak kaygısıyla yazılmış aslında gerçek anlamda bölücü bir yazıdır. Yazınızın önyargılı ve eksik bilgilerle yazıldığı ifademe açıklık getireyim Sayın Kılıç, toplumumuz sizi tanımakta. Çerkes kökeninizi de bilmekte. Ama yazınızdan konuşmamızın içeriğini anlama zahmetine katlanmadığınız anlaşılıyor. Bırakın içeriğini benim adımı doğru yazmak için bile zahmet etmemişsiniz. Benim ismim Cihan Demir değil, Cihan Candemir. Kafkas Dernekleri Federasyonu başkanlık görevini yürütüyorum. Siz şecerenizden bahsetmişsiniz. İzninizle ben de “imalat hatası” sıfatını yakıştırdığınız birisi olarak kendi şeceremden bahsedeyim. Sizin kadar öğünecek afhadım olmasa da ben de Çerkes kökenimle iftihar ediyorum. Benim de dedelerimden birisi, Ali Tahir dedem savaş madalyalı bir zattır. Diğer dedem, Pşimaf ise Sarıkamış’ta savaşıp esir düşen, yedi yıl Sibirya’da kaldıktan sonra kaçıp dönen birisidir. Savaş sırasında ayakları kısmen donduğu için çektiği sıkıntıları hep hatırlarım. Dedemin kardeşlerinden birisinin de Yemen’e gidip bir daha dönmediği anlatılırdı. Babama gelince kendisi 1948 Londra olimpiyatlarına katılan, kırık omzuna rağmen güreşerek gümüş madalya alan, daha sonra 1949 Avrupa Şampiyonu, Grekoromen de Dünya 3.sü olmuş milli bir güreşçidir. İsmi Adil Candemir’dir. Yıllarca milli takım güreş antrenörlüğü yapmış, Hamit Kaplan gibi, Mahmut Atalay gibi birçok şampiyonları yetiştirmiş bir zat-ı muhteremdir. Bizler milli takımlarımızın başarılarının sevinçleriyle doğmuş, büyümüş insanlarız. Onlardan aldığımız terbiye ile Çerkeslik kültürü ile büyüdük. Aslımızı inkâr etmedik. Türkiye’yi bölmek gibi bir düşüncemiz ise hiç olmadı. Sayın Kılıç, aslında bu satırları sıkılarak yazıyorum. Çünkü geçmişiyle öğünmek Çerkeslikte ayıptır. Ancak olaya ne kadar ön yargılı yaklaştığınızı göstermek için yazmak zorundayım. Bir kere “imalat hatası” tabirinizden dolayı sizi ayıplıyorum. Gelelim eksik ve yanlış bilgilerinize: Sayın Kılıç size sormak istiyorum. Siz Çerkesçe dilinizi öğrenebildiniz mi? Akrabalarınızdan kaç kişi dil biliyor? Sizden sonra Çerkes dilini bilen, kültürünü bilen, yaşayan kimse var mı? Bu soruların hiç birine “evet” diyebileceğinizi sanmıyorum. Sayın Kılıç, işte asimilasyon dediğimiz şey budur. Çerkes dilleri olan Adığe ve Abazaca, Anadolu’nun en eski medeniyeti Hatti’lerin diliyle akraba olarak on bin yıl sonra yine Anadolu’da yok olma tehdidi altında olan dillerdir. Çerkes dillerinden Ubıh dili dünyanın en zengin sesli dili olarak, Anadolu’da son konuşan insan, rahmetli Tevfik Esenç’in ölümü ile 1992 yılında yok oldu. Aynı tehlike Adığe ve Abaza dilleri için söz konusudur. Bu durum UNESCO tarafından kabul edilmiş, her iki dil de “Türkiye’de Yok Olma Tehdidi Altındaki Diller” kategorisine sokulmuştur. Siz bunları bilmeyebilir ve dert etmeyebilirsiniz. Ancak, siz bir Çerkes olarak bu dillerin ve kültürün yaşatılması için yapılan çabaları “bölücülük” olarak görüyorsanız ve bunu dert edinenleri “imalat hatası” olarak görüyorsanız o zaman hata sizde demektir. Sayın Altemur Kılıç, “Ethem Bey” ile ilgili görüşlerinize büyük ölçüde katılıyorum. Siz kadirşinaslık yapmış, “Ethem Bey”e “Çerkes Ethem” demişsiniz, “Hain Çerkes Ethem” dememişsiniz. Ama tarih kitaplarında Ethem Bey, hep “Hain Çerkes Ethem” olarak yazılmadı mı? Peki Ethem Bey’e “Hain Çerkes” sıfatını niye taktılar dersiniz? Ethem Bey’i “Hain Çerkes” yapanlar, neden “Kahraman Çerkes Rauf Orbay”, “Çerkes Bekir Sami Bey” demediler? Siz hissetmeseniz bile ben ve akranlarım, tarih derslerinde bu sıkıntıyı hep yaşadık. “Hain Çerkes” tanımlamasının baskısını minik yüreklerimizde hissederek büyüdük. Bu etnik ayırımcılık yapmak, baskı yapmak değil midir Sayın Kılıç? Sayın Kılıç, benim kayınpederim asker idi. Babasının, onu harp okuluna yazdırmak için götürürken, “Sakın beni konuşturmayın. Ben konuşursam Çerkes olduğunuzu anlarlar, sizi harp okuluna almazlar” diye korkularını paylaştığını ben biliyorum. Benzer şekilde Çerkesçe konuşanlara “Vatandaş Türkçe Konuş” baskılarının yapıldığını, birçok ailenin korkudan çocuklarına bırakın Çerkesçe dillerini, Çerkes kimliklerini dahi öğretmediklerini bilecek kadar da yaşım var. Çocuklarına Çerkesçe isim verenlerin nüfus daireleriyle mahkemelik olduklarına defalarca şahit oldum. Köy isimlerinin değiştirildiğini yaşamımda defalarca gördüm. Belli ki siz bunların hiç birisini görmediniz yaşamadınız. Onun için bilemezsiniz Sayın Kılıç. Osmanlı’nın iskân politikaları konusunda söylediklerim ise benim iddialarım değil, resmi arşivlere geçmiş gerçeklerdir. Bana inanmıyorsanız açıp okuyunuz arşiv belgelerini. Sayın Kılıç, biz bunları söyleyerek kimseyi suçlamıyoruz. Bu gerçekleri Çerkes toplumunu kültürü ve diliyle yok olmaya götüren nedenler olarak tespit ediyoruz. Gelecek için, kültürümüzü yaşatmak adına, dilimizi korumak adına, evrensel insan haklarının gereği olarak, demokratik bir hak olarak taleplerimizi uygarca dile getiriyoruz. Onun için kültürünü ve binlerce yıllık dillerini korumaktan başka endişesi olmayan insanları kendi değer yargılarınızla, ön yargılarınızla suçlamak yerine, siz de lütfen sorunuz, araştırınız ve bilmediğiniz konularda “susunuz”. Sayın Kılıç, sonuç olarak biz şuna inanıyoruz: İnsanların kültürlerini ve dillerini yaşama, yaşatma hakkı vardır. Diller ve kültürler, farklı etnisitelerle beraber ülkelerin zenginlikleridir. İnsan haklarına saygısı olanlar bu farklılıkların yaşamasına hoş görü gösterir. Karşılıklı hoş görü ve sevgi, birlikte barış içinde yaşamanın olmazsa olmazıdır. Hoş görüsüzlüğün sonucu ise karşılıklı nefret, kavga ve bölünmedir. Biz, insan haklarından, hoş görüden, bir arada birlikte yaşamaktan, barıştan yanayız. Çerkes toplumu olarak ta insan hakları, demokrasi dışında kimsenin peşinde değiliz. Ülkenin birliğini ve bütünlüğünü her zaman savunduk, savunuyoruz. Gerekir ise yine savunacağız. Ama siz farkında olmadan hoş görüsüzlükle, ön yargılarınızla tehlikeli bir şovenlik yapıyorsunuz. Kendiniz gibi düşünmeyen insanları “imalat hatası” olarak görüyorsunuz, öteliyorsunuz. Siz kendiniz “asimile olmuşsunuz”, bunu da kabullenmişsiniz. Ben bunu son derece doğal buluyorum. Sizin seçiminizi saygıyla karşılıyorum, ama sizin gibi olmayanlara yaklaşımınızı da hiç doğru bulmuyorum. Kimseye “benim gibi olacaksınız, yoksa siz imalat hatasısınız” deme hakkınız yoktur. Diyorsanız da, o zaman siz asimile olmakla kalmamış, sizin “kimlik anlayışınız arızalı” hale gelmiş demektir. Aslında hata sizdedir ama siz farkında değilsinizdir. Sayın Altemur Kılıç, biz her zaman büyüklerimize saygı duyarız. Yazım da nezaket ölçüleri dışına taşmamaya özen gösterdim. Mümkün olduğunca düşüncelerimizi yansıtmaya çalıştım. Sanırım, biraz ilgi gösterirseniz ve araştırırsanız, bizim ve yaklaşımlarımızın Türkiye’nin gerçek sigortası olduğunu anlayacaksınız. Bunu yapamayacak iseniz ben de size, sizin anlayacağınız şekilde “Tajimbo” diyorum. Ancak üzülerek söyleyeyim, ben Adığece dilini iyi bilirim. Abazaca bilenlere de sordum. “Susun” anlamına gelen “Tajimbo” diye bir sözcük yok. Kafkas Dernekleri Federasyonu Başkanı Cihan Candemir nanKaffed
Gürcistan Yönetimine KAFFED’den Açık Çağrı
Gürcistan Parlamentosu 20 Mayıs 2011 günü yapılan oturumunda Çerkes Soykırımı'nın tanınmasına ilişkin bir kararı kabul etti. Karara göre, Gürcistan Parlamentosu, Rus-Kafkas savaşında Adığelerin toplu olarak katledilmesini ve tarihsel anayurtlarından sürgün edilmesini, 18 Ekim 1907 tarihli La Haye Kara Harbinin Kanunları ve Adetleri Hakkında Sözleşmesi ve 9 Aralık 1948 tarihli BM Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi uyarınca soykırım olarak, Rus-Kafkas savaşları sırasında ve sonrasında anayurtlarından sürgün edilen Adığeleri 28 Temmuz 1951 tarihli BM Mültecilerin Statüsüne İlişkin Sözleşme uyarınca mülteci olarak tanıdı. Bilindiği gibi Jamestown Vakfı'nın son iki yılda düzenlediği konferanslar ile bu konu Tiflis'te gündeme getirilmişti. Çerkeslerin Rusya İmparatorluğu tarafından soykırım ve sürgüne tabi tutuldukları tarihi bir gerçektir. Yıllarca süren savaşlar sonunda Çerkesler anayurtlarından sürgün edilmiş ve kendi topraklarında azınlık durumuna düşürülmüşlerdir. Çerkeslerin yaşamış olduğu tarihi haksızlıkların giderilmesi için, uluslararası hukuk açısından Rusya İmparatorluğu'nun devamı olan Rusya Federasyonu'na çok önemli ve acil görevler düşmektedir. Türkiye Çerkeslerinin bir araya gelerek oluşturduğu bir sivil toplum kuruluşu olarak Kafkas Dernekleri Federasyonu (Kaffed) her zaman sorunlara barışçı yollarla çözümler bulunmasından yana olmuştur. Bu nedenle, Rusya Federasyonu'nun tarihi yükümlülüklerini hızla yerine getirmesi için görüşmeler yapılmakta ve mevcut sorunlara çözümler aranmaktadır. Ancak Çerkes Soykırımı konusunda en son söz söyleme hakkı olan devlet Gürcistan’dır. 1864 öncesinde Çarlık Rusyası'na gönüllü olarak katılarak, Kafkasya’nın güneyden ablukaya alınmasını sağlayan Gürcistan Krallığı aslında 1864'ün suç ortağıdır. Gürcistan’ın Sovyet dönemi öncesi ve sonrası, Osetya ve Abhazya’da işlediği suçlar da soykırım olarak ele alınması gereken konulardır. En son 1992 tarihinde "Abhazlar sadece 80,000 kişi; yani 15,000 genci öldürerek bu ulusun bütün genetik varlığını kolayca ve tamamen yok edebiliriz" diyerek soykırım amacını gizlemeye bile gerek duymadan Abhazya'ya saldıran, 2008'de Güney Osetya'da sivilleri acımasızca yok etmeye çalışan Gürcistan'ın halkımıza karşı işlediği suçlar belleklerimizden silinmemiştir. Gürcistan yönetimi öncelikle kendi suçlarının hesabını vermek durumundadır. Gürcistan yönetiminin Çerkes Soykrımı'nı tanımaya yönelik bu tutumu, 2008'deki yenilgisinden sonra izlediği yeni stratejisinin bir parçasıdır. Gürcistan yönetimi, hem Abhazya'yı tekrar işgal edebilmek için Adığe ve Abhaz halkları arasında bir ayrılık yaratmaya çalışmakta, hem de Kuzey Kafkasya'da "Çerkes kartını" kullanarak yaratacağı kargaşa ve çatışma ortamı ile Rusya'yı sıkıştırmak istemektedir. Gürcistan yönetiminin hayali, Kuzey-batı Kafkasya'da devamlı çatışma ve savaşların olması, bölgenin bir kanayan yara haline gelmesidir. Gürcistan yöneticileri bu amaçlarına ulaşabilmek için Çerkes tarihinin en acı ve trajik olayını saygısızca istismar etmeye çalışmaktan utanmamaktadır. Tarihten aldığımız derslerle, Türkiye'deki Çerkes diasporası olarak, anayurdumuzun Gürcistan'ın veya başka bir devletin çıkarları için savaş alanına dönüştürülmesi ve Adığe-Abhaz halklarının birlikteliğinin zedelenmesine izin vermeyeceğiz. Biz, tarihsel gerçeklerin, halkları savaş ve yıkıma götüren ve istenildiğinde şu ya da bu devlet tarafından kullanılan bir araç olmasını değil, tüm halkların barış, huzur ve refah içinde kendi kültürünü ve varlığını geliştirdiği adil ve insan haklarına saygılı bir geleceğin inşasında vicdani bir temel olmasını istiyoruz. Bu inanç ve anlayışla Türkiye'deki Çerkes diasporası adına Gürcistan yönetiminden tüm dünya halkları için istenen insan haklarına saygılı olmasını, Abhazya ve Güney Osetya'nın bağımsızlıklarını tanımasını ve halen devam etmekte olan istilacı ve ırkçı söylemlerinden vazgeçmesini talep ediyoruz.nanKaffed
Gürcistan Yönetimine KAFFED’den Açık Çağrı
Gürcistan Parlamentosu 20 Mayıs 2011 günü yapılan oturumunda Çerkes Soykırımı'nın tanınmasına ilişkin bir kararı kabul etti. Karara göre, Gürcistan Parlamentosu, Rus-Kafkas savaşında Adığelerin toplu olarak katledilmesini ve tarihsel anayurtlarından sürgün edilmesini, 18 Ekim 1907 tarihli La Haye Kara Harbinin Kanunları ve Adetleri Hakkında Sözleşmesi ve 9 Aralık 1948 tarihli BM Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi uyarınca soykırım olarak, Rus-Kafkas savaşları sırasında ve sonrasında anayurtlarından sürgün edilen Adığeleri 28 Temmuz 1951 tarihli BM Mültecilerin Statüsüne İlişkin Sözleşme uyarınca mülteci olarak tanıdı. Bilindiği gibi Jamestown Vakfı'nın son iki yılda düzenlediği konferanslar ile bu konu Tiflis'te gündeme getirilmişti. Çerkeslerin Rusya İmparatorluğu tarafından soykırım ve sürgüne tabi tutuldukları tarihi bir gerçektir. Yıllarca süren savaşlar sonunda Çerkesler anayurtlarından sürgün edilmiş ve kendi topraklarında azınlık durumuna düşürülmüşlerdir. Çerkeslerin yaşamış olduğu tarihi haksızlıkların giderilmesi için, uluslararası hukuk açısından Rusya İmparatorluğu'nun devamı olan Rusya Federasyonu'na çok önemli ve acil görevler düşmektedir. Türkiye Çerkeslerinin bir araya gelerek oluşturduğu bir sivil toplum kuruluşu olarak Kafkas Dernekleri Federasyonu (Kaffed) her zaman sorunlara barışçı yollarla çözümler bulunmasından yana olmuştur. Bu nedenle, Rusya Federasyonu'nun tarihi yükümlülüklerini hızla yerine getirmesi için görüşmeler yapılmakta ve mevcut sorunlara çözümler aranmaktadır. Ancak Çerkes Soykırımı konusunda en son söz söyleme hakkı olan devlet Gürcistan’dır. 1864 öncesinde Çarlık Rusyası'na gönüllü olarak katılarak, Kafkasya’nın güneyden ablukaya alınmasını sağlayan Gürcistan Krallığı aslında 1864'ün suç ortağıdır. Gürcistan’ın Sovyet dönemi öncesi ve sonrası, Osetya ve Abhazya’da işlediği suçlar da soykırım olarak ele alınması gereken konulardır. En son 1992 tarihinde "Abhazlar sadece 80,000 kişi; yani 15,000 genci öldürerek bu ulusun bütün genetik varlığını kolayca ve tamamen yok edebiliriz" diyerek soykırım amacını gizlemeye bile gerek duymadan Abhazya'ya saldıran, 2008'de Güney Osetya'da sivilleri acımasızca yok etmeye çalışan Gürcistan'ın halkımıza karşı işlediği suçlar belleklerimizden silinmemiştir. Gürcistan yönetimi öncelikle kendi suçlarının hesabını vermek durumundadır. Gürcistan yönetiminin Çerkes Soykrımı'nı tanımaya yönelik bu tutumu, 2008'deki yenilgisinden sonra izlediği yeni stratejisinin bir parçasıdır. Gürcistan yönetimi, hem Abhazya'yı tekrar işgal edebilmek için Adığe ve Abhaz halkları arasında bir ayrılık yaratmaya çalışmakta, hem de Kuzey Kafkasya'da "Çerkes kartını" kullanarak yaratacağı kargaşa ve çatışma ortamı ile Rusya'yı sıkıştırmak istemektedir. Gürcistan yönetiminin hayali, Kuzey-batı Kafkasya'da devamlı çatışma ve savaşların olması, bölgenin bir kanayan yara haline gelmesidir. Gürcistan yöneticileri bu amaçlarına ulaşabilmek için Çerkes tarihinin en acı ve trajik olayını saygısızca istismar etmeye çalışmaktan utanmamaktadır. Tarihten aldığımız derslerle, Türkiye'deki Çerkes diasporası olarak, anayurdumuzun Gürcistan'ın veya başka bir devletin çıkarları için savaş alanına dönüştürülmesi ve Adığe-Abhaz halklarının birlikteliğinin zedelenmesine izin vermeyeceğiz. Biz, tarihsel gerçeklerin, halkları savaş ve yıkıma götüren ve istenildiğinde şu ya da bu devlet tarafından kullanılan bir araç olmasını değil, tüm halkların barış, huzur ve refah içinde kendi kültürünü ve varlığını geliştirdiği adil ve insan haklarına saygılı bir geleceğin inşasında vicdani bir temel olmasını istiyoruz. Bu inanç ve anlayışla Türkiye'deki Çerkes diasporası adına Gürcistan yönetiminden tüm dünya halkları için istenen insan haklarına saygılı olmasını, Abhazya ve Güney Osetya'nın bağımsızlıklarını tanımasını ve halen devam etmekte olan istilacı ve ırkçı söylemlerinden vazgeçmesini talep ediyoruz.nanKaffed
Siyasi Sirk
Siyasetçi, efendi olabilmek için uşak gibi görünür. Charles De Gaulle Politikacı, kürsü ve televizyon. Bu üç kelime siyaset ortamını anlatan doğru kelimelerdir sanırım. Politik maharet ve başarı bu üçlünün nasıl ilişkilendiği ile ilgili. Haziran seçimleri için siyasi atmosfer hayli kızıştı ki, daha da kızışacak gibi. Sözü edilen üçlüyü konuşmak, izlemek eğlenceli olduğu kadar, zaman zaman sinirleri de tavana zıplatıyor. Siyasette zirve, Cumhur Başkanlığı ise, derin bir yalnızlık demek. ‘Herkese ve her şeye eşit (uzak) mesafede olmak olarak biçilen bu role nasıl bir anlayış talip olur bilinmez. Ama iktidar etmek her anlamda insan ruhunda derin ihtiyaç sanırım. İktidar etmek ve iktidar edilmek… Ufuk Uras anlatmıştı. Süleyman Demirel Cumhur Başkanı iken, bir neden ile ziyaret edilmiş o sırada Demirel anlatmış. Demirel, solcuların siyasi çalışmalarını hep örnek aldım. Parti teşkilatlarına, solcular gibi çalışın derdik güzellemelerinden sonra anlatmış. ‘’ Seçim çalışmaları döneminde M. Ali Aybar ile Urfa’da seçim faaliyetimiz çakışmıştı. Onlar ‘ üreten yönetsin!...’ diye politika yaparken Urfalılar da ‘bizi kim yönetsin’ diye düşündükleri için, biz kazandık’’… İktidar edilme, sessiz çoğunluğun siyasi çemberi durumunda ve hep çemberin içindedir. İktidar etmenin minimumu apartman yönetimi. Demirel, Hamzaköy’e sürüldüğünde örgütüne , ‘apartmanlarınızda yönetici olun’ talimatı verdiğini söyler… Apartman yönetim toplantılarında kopan kıyametler dillerde dolaşmaz mı… Bir üst mikro iktidar köy ve mahalle muhtarlıklarıdır. Pazarcık’ta bir köyde seçim sonunda yeni muhtar, heyetiyle birlikte eski muhtarı ziyarete gitmiş. Tabi asıl amaç mührü almak. Yeni muhtar mührü alır almaz ‘Allahım, hikmetine ve büyüklüğüne sual olmaz. İki saniye önce ben de bunlar gibiydim ‘ diye elini tüm oturanların başlarının üzerinden sıvazlar gibi geçirmiş. Siyasette iktidar Matruşka gibidir. İç içe iktidarlar. Birisini aç içinden ondan daha küçük bir iktidar çıkar. Ancak siyasi iktidar ve bürokratik iktidar temel ayrımı da yapılmalı sanırım. Aynı gibi olsa da ayrı yanları var sanki. M.Weber bürokratik iktidardan söz ederken, atanan bu iktidar sahipleri bir süre sonra, bulundukları yerdeki iktidarının devamı için harcadığı yetki ve enerjiyi, görevi için harcadığından daha çok der, mealen. Türkçedeki yaygın adı, ‘koltuk sevdası…’ Aynı düşünce siyasi iktidar için de geçerli değil mi? … Eskiden politikacıları karikatürleştirmek için ona frak giydirirlerdi. Melon şapka genelde elde olur, eğer tepesinde ise hafif yan dururdu. Kasket çıkarıp melon şapka giyince mi böyle olurdu bilinmez ama, politikacı mutlaka şişman, göbekli kalın enseli çizilirdi. Halk da böyle olması gerektiğini düşünürdü. Politikacılık, hali vakti yerinde olanların işi gibi düşünülürdü. Şehrin ulaşılamayan zenginini meclise yollayarak daha da yüceltir, hiç ulaşılmaz olurdu. Eee vatandaşın yöneticisi de sıradan olamaz değil mi… O dönemde seçim çalışmaları yoğun emek işi olduğu için politik figürler dağ- taş, köy-kent dolaşmaktan helak olurlardı. Günümüz koşulları düşünülür ise nispeten daha naif idi. Binlerle sayıda insanın elini sıkarak, aksatmadan her iki yanağından seçmen öpme rekoru, eski politikacı Hasan Celal Güzel’ e ait kaldı. Günümüzde emek yoğun siyaset yapmaktan, medya yoğun mertebeye sıçradı. Hemen hemen herkes kısmen rahatladı. Meydan meydan dolaşarak adayları dinleyip karar vermek yerine Tv de izleyerek yapılır olması, herkesi fizîki olarak rahatlattı. Ancak bahtsız kalabalıklar yine de var. Tv ekranında kalabalık, güçlü görünmek için kürsü önünde toplanmak gerek. Hatibin hitap edeceği kalabalık olmalı. İşte bu bahtsızlar partililerdir. Yaşadıkları şehirde değil, hatip bölgede nerede ise oraya da gitmek zorundalar. İşte seyyar mitingciler ülke düzeyinde sürekli hareket halindeler seçim boyunca. Bunlar hatibi dinlemez. Zaten hatip de bunlara hitap etmez. Miting alanının en stratejik yerine yerleştirilmiş medya mensuplarının dondurma külahları gibi uzattıkları mikrofonlara ve kameralara konuşur. Konuşurken de tasarlanmış poz vermek duruş göstermek de ihmal edilmez. Frak giyip melon şapka takmazlar. Ancak hala eski enstrümanlardan kullanılanlar da var. Ecevit’in şapkası, beyaz güvercin ve Ecevit mavisi gömlek. Artık kullanılamayan, Demirel’in fötr şapkası. Demirel fötr şapkasıyla yüksekten kalabalıkların üzerinde yelpaze gibi sallayarak adeta serinletirdi ya da kutsardı. Şapkayı kapmak isteyen siyasi müritlere karşı hep uyanık olmuş, bir defa kaptırmıştır. Basında da sık konu olan şapka taklit edilemez oldu. Bir başka enstrüman ise mitingin yapıldığı ilin futbol takımının atkısı. O ilin futbol takımı yoksa simgesel olan, mesela poşu takılır ya da şalvar, yemeni giyilir… Peki, hatibin yapacağı konuşma? Bunun önemi yok. Öncelikle, sınırsız vaad edeceksin. Çılgın ötesi projelerin olacak. Bu günü düşünmesinden uzaklaştırıp, simgesel tarihler bulacaksın. Mesela 2023, yüzüncü yıl gibi. On dört yıl sonrasının vaadlerinin ikna ettiği bir toplum nasıl anlaşılmalı acaba… Hiç bir eleştiri ve suçlamayı kabul etmeyeceksin, karşı saldırıyla cevaplayacaksın. Ve sert, ama kabul edilebilir dozda hakaret edeceksin. Hakaret edeceksin ki, seni dinleyenler ‘ vay be…helal olsun’ demeli. Alkışları yönetmen gerek. Söyleminle adrenalini tırmandırıp, alkışlamaları için pişmiş kelle gibi sırıtarak beklemek. Beklerken de bakışlarınla alkışçıları tepeden taramak. Bu kısım Tv görüntüsü için. Yapılacak konuşmanın üç bölümü olur. İlki bol vaad. İkincisi yerel sorunlar ve renklerden dem vurmak. Üçüncüsü ve en önemlisi rakiplere anında cevap vermek. Cevap verirken de ağzın köpürmeli, gözlerin dönmeli ki inandırıcı olsun. Rakip son olarak kendisi için ne dedi çok sıkı izler. Ya da onun adına izleyip yetiştirenler olmalı. Seçim meydanlarında kullanılan sıfatlar düşünülse, hatta inanılır ise siyasetçilerin yüzüne bakan olmaz. Ama mutlaka gidip oy verirler yine de. Tayyip’ e göre, Kılıçdaroğlu ahlaksız, yürüyen yalancı, iftiracı, şerefsiz, boyu kısa, alevi, Allah’a dil uzatan dinsiz, palavracı, yeteneksiz… Kılıçdaroğlu’na göre de Tayip; yalancı, hortumcu, diktatör, din istismarcısı, bölücü, kabadayı, Kasımpaşalı ( yani roman gibi), bütün bu sıfatları kullanırken, Recep Efendi. Devletin ciddiyetiyle ilgili konuşmalarında Başbakan Recep Tayip Erdoğan demeyi tercih eder. Tayyip’e göre Devlet Bahçeli, insanlarla değil hayvanlarla yani kurtlarla dolaşır, başarısız, yalancı, cenaze sever, asker ölümleri üzerinden politika yapan, tabansız, köylü, solcuların kuyrukçusu, bisküviye, piskevit der. Bahçeli için Tayyip, korkak, yalancı, şerefsiz, suçlu, hortumcu, en düşük hayvandan bile düşük, bölücü, hain, PKK yandaşı, İmralı canisinin sırdaşı… Bunlar aklımda kalanlar. Yazı bitinceye kadar mutlaka hatırladıklarım olacak ve ekleyeceğim. Okuyanlar da eksik kalanları tamamlayabilir elbette. Şimdi soru şu, bunlar doğru mu? Doğruysa, bunların yüzüne bakılır mı? Doğru değil ise, bu suçlamaları yapanların yüzüne bakılır mı? Bu suçlamalar en zirvede, genel başkanlar katında yapılıyor. Bunların versiyonlarını aşağı doğru parti üyelerinin tartışmalarına kadar düşürebilirsiniz. Genellikle kaba kuvvet, hatta öldürmeye varan çatışmalar bu katta, yani üyeler katında yaşanır… Politikacı ve kürsü bu. Peki Tv bu işin neresinde yer alıyor? … Tv lerde tartışma programları ve haber verme şekilleri açısından ayrılmalı. Habercilerin işi kolay. Yandaşı olduğu partinin görüşlerini güçlendir, rakiplerinkini zayıf göster. Bu en masum kısmı. Yalan haber üretmek, haberleri değiştirerek göstermek/yayınlamak/yazmak, fotoşop ile kalabalıkları çoğaltmak/azaltmak işleri de Tv karargahlarında imal edilir. Sınır yok, ustalık var bu konuda… Yorumcular ve tartışma programları daha farklı. Onların işi daha zor. Bir tartışma programı izlerken düşünmeden edemiyorum. Program nasıl hazırlanır. Sabahtan başlayarak konuyu seçmek, ona uygun konuşmacı bulmak, bunları dengelemek ve programa bağlanması düşünülen konuya uygun aktörleri hesaplamak, bulmak, ikna etmek, konuya ve amaca uygun sorular hazırlamak ve en zor tarafı bunu hakikat gibi gösterebilmek… Bu tartışmalara katılımcılar sektör durumuna geldi. Gazeteciler, akademisyenler, hukukçular ve politikacılar sıralaması gerçekçi. Bunların içinde Tv yandaşlığına bağlı olarak demirbaşlar var. Ne söylediği önemli değil, konuşması yeterli. Bunlara ‘duayen’ deniyor. Bunların yanında çömezler de olur. Yeni Fethullahcı ya da AKP’li olmuş eski solcu. CHP’ ye kapak atmış ya da başka yerde alan bulamayan eski sağcılar. İzlerken fark edersiniz, bunlar eski tecrübeli biri tarafından program boyunca kollanır. Çömezler genelde siyaset değiştirmiş, ‘boş işlerden’ vazgeçip ikbal ve istikbalinin peşine düşmüş olanlardır. O da kabul gördüğü için, hayran ve minnet duygusuyla ona yaltaklanması şeklinde. Duayenler ki - bunlara siyasi tetikçi de denir- Can Ataklı, Mehmet Metiner, Nazlı Ilıcak, Yiğit Bulut, bu sıfatı gururla ve layıkıyle taşıyan öne şıkmış bir kaçı. Bu tür programlarda yapılan tartışmalarda tarafların söylediklerinin doğruluğunun bir önemi yok. İnandırıcı olması yeterli. Cansiperane dişe diş bir tartışma yürütüp yürütmemesi önemli. Zaten izleyicinin de doğrularla pek ilgilendiği söylenemez. İyi konuşsun yeter. Bunların üç sözünden biri mutlaka ‘tarafsız ve objektif’ olduklarını iddia ederler. Sanırım bu işin raconu bu… Bir de ‘masumiyet karinesi’ sözcüğü sevilen sözcüklerden. Seçim sonunda kazananlardan oluşan Parlamento bir iki ay bocalama/alışma devresi geçirir. Bu sürede meydan eski ‘kurt’ politikacılara kalır. Onlar için bu dönem en keyifli dönemdir denilebilir. Sessiz çoğunluk da bu süre boyunca medya bombardımanıyla uğradığı hipnozdan yavaş yavaş çıkar. Yine isabetli oy kullanamadığını anlar. Cambaza bakarken oyunun aşırıldığını anlar ama çok önemsemez. Nasıl olsa dört yıl sora tekrar yeni fırsatı olacağını bilir fakat o zaman da aynı oyuna geleceğini düşünmez… Ne diyelim. Her toplum, layık olduğu yönetimle yönetilir… Sol politika, siyaset stadının kenarında hâla top sektirmekle meşgul olduğu için yazıya konu olarak girmemiştir… MANSUR BALCI, 14. MAYIS.2011, NALÇİK
Çerkes Kimdir?
Uzunca bir aradan sonra yeniden merhaba. Son dönemde, sağlık nedenleri ile bir süre Çerkes gündeminden uzak kaldım. Neredeyse iki uzun seneden bu yana, gittikçe hararetlenen bir biçimde tartıştığımız “Çerkes kimdir?” meselesinin hala günün en sıcak konusu olarak durduğunu görünce, ben de kendi penceremden gördüklerimi yazmaya karar verdim. Sözü hiç dolaştırmadan soruyu soralım. Çerkes kimdir? El cevap: Kafkasya için soruyorsanız Adığeler, diaspora için soruyorsanız Kuzey Kafkasya halklarıdır. Aslında bu cevapta bir çelişki var meseleye yüzeysel olarak baktığımız zaman. Ve eğer istismar etmek isterseniz gani gani malzeme çıkar bu çelişkiden. Zaten bunca zamandır sorunun “eskimeyen gündem” olarak orta yerde durması da bu nedenledir. *** Çerkes kimdir ? sorusuna yukarıdaki “çelişkili” cevabı verdik. Çünkü : “Çerkes” Kafkasya için bir ulusal kimliğin adıdır ve Adığe isminin karşılığıdır. Yani Kafkasya’da kendisine “Adığe” diyen halklara, çevrelerindeki başka halkların verdiği isimdir Çerkes ve buna bölgedeki hiç bir halk itiraz etmez zaten. Fakat öte yandan diasporada süreç farklı geliştiği için, Kafkasya’da ulusal bir kimliğin adı olan“Çerkes”, diaspora’da bölgesel/coğrafi bir kimliğin adı haline gelmiştir. Yani Kafkasya’nın kuzeyinden , (hatta zaman zaman güneyinden de) Osmanlı topraklarına gelmiş halkların bütünü Çerkestir diasporadaki diğer halkların gözünde. Onlar bizleri böyle isimlendirirler ve bu tanımlama biçimi nedeniyle, “Çerkes” ismi diasporada bir kaç halkı altında toplayan bir şemsiye haline gelmiştir. Kavga nereden çıkıyor? Burada kavga; ulusal/kimliksel manada bu ismin sahibi olan Adığelerden azınlık bir kesimin, diasporada ortaya çıkan reel durumu göz ardı ederek, bu tanımı anayurttaki şekli ile diasporaya empoze etmek istemelerinden doğmaktadır. Bu ısrar, aslında mevcut çelişkinin bilerek istismar edilmesinden başka bir şey olmadığı gibi, şu an görünen biçimi ile iyi niyetli de değildir. Nerede hata yapıyoruz? Bizler her konuyu tartışırken zamanı, zemini ve koşullarımız arasındaki farklılığı gözardı ediyoruz. Çerkeslerin şu an Türkiye’de yürütmeleri gereken mücadele ile anayurtta yürütmeleri gereken mücadele, yöntemleri ve hedefleri açısından aynı değildir. Yukarıda söylediğimiz gibi her ikisinin de koşulları, amaçları, araçları ve yöntemleri farklıdır. Dolayısıyla mücadelede oluşturacakları cepheler, kuracakları ittifaklar, olaylara getirecekleri çözümler ve yaklaşımlar birbirinden farklı olacaktır. Anayurtta kendi topraklarımızın üzerindesiniz. Kendi kimliğiniz ile gelişmek, kendi ulusal yapılarınızı oluşturmak/güçlendirmek ve nihai aşamada uluslaşmayı amaçlamak durumundasınız. Hal böyle olunca, kimliğinizin tarifi noktasında ne kadar net olursanız o kadar sağlıklı bir yapı vücuda getirirsiniz.Çünkü ulusal kimlik kendisini bu topraklarda yeniden yaratacak ve biçimlendirecektir. Bu koşullarda, anayurttaki bir hareketin Çerkes ismi konusundaki hassasiyeti makul görülebilir. Fakat bunu ısrarla diasporaya dayatmak, hatta bir bölünme tehlikesine rağmen bunda ısrar etmek iyiniyetli ve akıllıca bir tercih değildir. Çünkü diaspora için şu aşamada koşullar farklıdır. Diasporada mücadeleniz, kimliğin muhafazasına kültürel haklarınızın korunması ve kullandırılmasına, yani varlığınızı devam ettirebilme amacına yöneliktir. Buradaki temel hedefiniz; demokratik mücadele ile talep edilebilecek hakların kazanılmasıdır. Öyleyse bu iki farklı zemin için farklı siyasetler geliştirmek zorundasınız. Dolayısıyla en geniş katılımla bir demokratik güç birliği sağlamak, taleplerinizi demokrasi ve insan hakları temelinde gündeme getirmek, pratikte ulusal ve milliyetçi söylemlerden ziyade özgürlük eşitlik barış ve adalet kavramlarına dayanmak diaspora için doğru yol ve yöntemdir. Şimdi, en geniş güç birliğinin sağlanmasını gerektiren bu koşullarda, birlikte hareket edebileceğiniz doğal müttefiklerinizi ötekileştirmek, kültür tarih ve coğrafya nedeni ile aynı kaderi paylaştığınız kardeşlerinizi küstürmek, onları dışlamak akıllıca bir seçim midir? Bizler tek başına Adığeler veya Abazalar veya Asetinler olarak bir hiçiz diasporada. Ne sayısal, ne örgütsel, ne ekonomik, ne de lobi gücümüz var. Ancak bir arada olduğumuz ve birbirimize dayandığımız zaman bir şey ifade ediyoruz karşımızdaki güçler için. Acaba tam da bu nedenle mi aramız açılmaya çalışılıyor? Açık konuşmak gerekirse bu gün ne Abhazlar ne de Asetinler “Çerkes” olmak için yanıp tutuşmuyorlar. Fakat bu halklar “Çerkes” şemsiyesi altında oluşan birliğin muhafaza edilmesini akıllıca ve kendileri açısından faydalı buluyorlar. Bu koşullarda birlik, tıpkı onlar gibi bizim de yararımızadır, o halde ısrarla bunu parçalamaya çalışmanın bir anlamı yok. Abhazın, Asetinin faşist Gürcü oyunlarına karşı, bölgesel güçlerin bu yeni cumhuriyetler ve halkları aleyhine geliştirebilecekleri politikalara karşı güç birliğine ihtiyacı var. Bizim de benzer nedenlerle, yeni anayasa sürecinde Türkiye’den, Soçi olimpiyatları sürecinde Rusya’dan taleplerimizi gündeme getirebilmek, çifte vatandaşlık ve dönüş konuları da dahil olmak üzere sistemin efendileri nazarında ciddiye alınıp baskı kurabilmek için bir güç birliğine ihtiyacımız var. Çok mu zor bunu anlamak ve buna uygun davranmak? Bölünme kimin işine yarıyor? Yukarıda sıraladığımız nedenlerle kardeş halklar arasında en fazla güç birliğine ihtiyaç olduğu bir zamanda, içimizden birileri aynı kaderi paylaştığımız diğer halkları dışlayan mikromilliyetçi ve saldırgan bir üslup kullanmaya başladılar. Onları küstürüp uzaklaştırmak, Adığeleri tek başına bırakmak için ne gerekiyorsa yaptılar. Acaba neden? Gürcistan karşısında, Abhazya ve Osetya’nın geniş anlamda Çerkes diasporası desteğinden mahrum kalması, RF dışında hiç bir yerden destek alamaz ve Moskova’ya mahkum duruma düşmesi, bilin bakalım en çok kimlerin işine yarıyor Yeni anayasa ve demokratikleşme aşamasında TC karşısında, olimpiyatlar ve Kafkasya’nın yeniden şekillendirilmesi aşamasında RF karşısında, Adığelerin diasporadaki kardeş halklarla kavgalı ve tek başına kalması bilin bakalım en çok kimlerin işine yarıyor, kimler bir taşla bir kaç kuş vuruyor? Sonuç olarak: Farklı coğrafyalarda farklı parçalara bölünmüş, farklı koşulları olan bir halkın sorunları üzerine kafa yorarken sağdan soldan aşırdığınız teorik formüller geçerli olmaz. Her bölgede ve her sorun karşısında özgün bakış açıları, çözümler ve yaklaşımlar gerekebilir. Bunu kavrayıp koşullar gerektirdiğinde ezberini bozabilecek olgunluğa erişmeyen hiç bir hareket hedefine varamaz. Bir davaya inanmak ve güzel şeyler hayal etmek, hakikati görmezden gelecek ve insani erdemleri yok sayacak kadar gözlerinizi kör etmemelidir. Çünkü her düş eninde sonunda gerçeğe çarparak parçalanır.
Bindik Bir Alamete …
Aylardır cemiyet birbirini örseliyor, insanlar neredeyse aleni cepheleşecek pozisyonlara gelmiş ve artık iş çığırından çıkmış durumda. Çerkes olmak yetmiyor artık bizlere. Bir kültürü muhafaza edip yaşamak yetmiyor. Aynı tarihi paylaşmak, aynı geleceği hayal etmek, aynı ufka bakmak yetmiyor. Büyük büyük laflar ediyoruz sorumsuzca, samimiyetsizce. Kendi durumumuzun farkında olmadığımız gibi dünya gerçeklerinin de farkında değiliz ne yazık ki. Yapamayacaklarımızı söylüyor, olmayacak düşleri allayıp pullayıp pazara sürüyoruz. İlginç olan odur ki, alıcısı da çıkıyor satışa sunduğumuz bu hayallerin. Dilini, töresini, yöresini bilmeyen, bırakın bölge politikalarını ve gerçeklerini, daha Kafkasya’nın haritadaki yerini bilmeyen gencecik insanlarımızı olmayacak hülyaların peşinde sürüklüyoruz. Politik gücün aynı zamanda sayısal güç ve kararlı örgütlülük demek olduğunu kavrayamayan, iyi niyetli ve samimi insanlarımızı sorumsuzca istismar ediyoruz. Kısacası, binmişiz bir alamete gidiyoruz. Dur diyeni anlamıyor, yapma diyeni dinlemiyoruz. Toplumsal bir cinnet hali içerisinde her şeyi içgüdüsel olarak yapıyor, akıl mantık politika ve gerçeklik falan sallamıyoruz. “Biz, Çerkesler uluslaşmalıdır, kendi topraklarında kendi ayakları üzerinde durabilmeli, kendi geleceği hakkında karar verebilmelidir. Bütün faaliyetlerimizin ana amacını bu düşünce oluşturmalıdır” diyoruz senelerdir. Dün bunları söylerken bize küfredenler, mikro milliyetçilikle suçlayanlar bu gün en yurtsever, en inisiyatif sahibi, en çok mücadele etmiş, en bedel ödemiş adamlar olarak sahnedeler ve aynı şeyleri söylüyorlar canhıraş feryatlar halinde. Fakat şunu unutuyorlar : Bu söylediğimiz hedefe giden yol; toplumun bireylerinin öncelikle kendi kimliğini koruyabilmesi, daha sonra o kimliğin verdiği bilinç ile hareket ederek örgütlenmesi sonucunda yürünmesi gereken uzun bir yoldur. Bir süreçtir bu, öyle sabahtan akşama olacak iş değildir. Mücadeleye bilenmiş, örgütlenmiş ve bu sürece hazır olmayan bir halkı meydanlara sürmek doğru bir siyaset değildir ve faydadan çok zarar getirir. Nitekim “bizi görünür kılmakta ısrarlı” kerameti kendinden menkul liderlerimiz! düşlerinin peşine taktıkları bir kaç yüz kişi ile meydanlara indiler. Tıpkı Amerika’nın sağa sola zorla demokrasi götürmesi gibi, bunlar da bize özgürlük getirmeye karar verdiler, ama cemiyete sorma gereği bile duymadılar. Yapmayın, etmeyin, yanlış yoldasınız diyenleri pasif kalmakla, salon Çerkesliği ile suçlayıp cemiyeti ve onu temsil eden örgütlülüğü yok sayarak “en kahraman Rıdvan” edasıyla ortaya atıldılar. Fakat gel gör ki başbakan bütün hayallerini yıktı önceki gün. “Başımıza bir de Çerkesler çıktı, başka dillerde eğitim ülkeyi böler” dedi kestirip attı. Ne demiştik bu muhteremlere şöyle bir hatırlayalım; “Çerkesce dil eğitimi talep etmek, öyle aklına esen ilk üç kişinin ortaya fırlayıp gündeme getireceği kadar basit bir mesele değildir.” Toplumun tüm kurumlarının ve kahir ekseriyetinin desteği alınarak, el birliği ile yapılması gereken bir iştir. Çünkü bu, olumlu veya olumsuz sonuçları tüm cemiyeti etkileyecek bir konudur. Tam seçim döneminde ve yeni anayasa hazırlık sürecinde bir kaç yüz kişi ile meydanlara çıkmak, bize büyük zarar verir…” Bunları söylemişiz önceki yazımızda. Yukarıda da söylediğim gibi, daha önce bu tür bir çıkışa asla cesaret edemeyecek olan başbakan, meydanlara inen gücümüzü ve örgütlülüğümüzü! gördükten sonra restini çekti. Hiç bir partide seçilebilecek bir yerden tek adayımız yok. Kısacası kimse bizi ciddiye almıyor. Şimdi soruyorum, bu en yurtsever en inisiyatif sahibi arkadaşlara: Siz bize iyilik mi ettiniz? Evet, amaç doğruydu istekler haklıydı, ama yol ve yöntem yanlıştı. Dolayısıyla faydadan ziyade zarar getirdi bu sorumsuzluk bize. Başbakanın restinden sonra, bu sürecin başını çeken bir arkadaş “bizler meydanlara büyük kalabalıklarla çıksaydık başbakan bunu söylemeye cesaret edemezdi” diyor. Doğru söylüyor, ama bu gün söylediğiniz doğruyu en başında görebilmek ve yanlış yapmamaktır maharet. Testiyi kırdıktan sonra doğru söylemeniz bir fayda sağlamıyor ne yazık ki. Yazıya başlarken söylediğimiz gibi, son dönemde camiamız birçok parçaya ve birçok grupçuğa bölündü. Bu aslında iyi bir şeydir, meseleye farklı açılardan bakılması farklı çözümler önerilmesi toplumun zararına değil. Fakat bu bir halkın hak mücadelesi ise, bir var olma ve ayakta kalma davası ise herkes duracağı noktayı bilmeli. İçimizden çıkan her hareket lokomotif olmak istiyor. Her hareket en doğruyu ben bilirim havasında, burnundan kıl aldırmıyor kimse. Bir kaosu yaşıyoruz tabiri caizse ve tam da bu kaos ortamında, Çerkes yamçısının altında kirli kara hesaplarını gizleyen gruplar türedi bir anda. Başındaki has Çerkes kalpağının altında kamufle ettiği örümcek bağlamış kafa ile, Çerkesleri bilmem hangi inanışın, bilmem hangi dini/siyasi ekolün / bilmem hangi bölgesel siyasetin hizmetine sokmaya çalışanlar türedi. Zaten çoğu gitmiş azı kalmış bir halkı, kendi pis satrançlarında piyon niyetine kullanmağa yeltenenler türedi. Şöyle dişe dokunur bir devlet falan olsak,ciddi ciddi Soros’un üzerimizde çalıştığına inanacağım artık. Çünkü son dönemde o kadar çok bölünüp o kadar farklı yapılanmalar ortaya çıkartmaya başladık ki, ve o kadar basit farklılıklardan birbirimize saldırmaya başladık ki anlamak mümkün değil. Kendimize çeki düzen vermezsek, birileri bize çeki düzen verecekler yakında. O nedenle, yazımı testiyi kırdıktan sonra gerçeği gören arkadaşın çağrısı ile bitirmek istiyorum. Bu hükümetin yokmuşuz gibi davranmasının önüne geçmek ve Çerkesler bu ülkede vardır demek için, Dün bu ülkeyi kuran Çerkesler, bu gün de ülkenin geleceğinde söz sahibi olacak, kendi varlığını koruyabilecek güçtedir demek için, Ubıh dilini gömdüğünüz bataklığa bizi gömemeyeceksiniz demek için, 21 Mayıs’ta, sağcı / solcu, ilerici / gerici, dinli / dinsiz ayırt etmeksizin herkesi mevcut örgütümüzün çatısı altında bir gövde gösterisine katılmaya çağırıyorum. Evet 21 Mayıs bir yas günü ve anma törenidir ama, bu defa varlığımızı ve gücümüzü göstermek için de bir vesile olarak kullanmak zorundayız. Hiç olmazsa böyle kritik bir dönemde birlikte hareket edelim, kozlarımızı sonra paylaşırız.
KAFFED Çerkes Kadın Platformu (ÇKP) 1.Toplantısı Ankara’da yapıldı
KAFFED Kadın Platformu 1. inci toplantısı 30 Nisan-1 Mayıs 2011 tarihinde Ankara'da gerçekleştirildi. Diasporadaki Çerkes kadınların etnik ve kültürel kimlik tasavvurlarını, bunlara ilişkin olarak toplumsal cinsiyet eşitliği çerçevesinde geliştirilebilecek siyasal kimlik politikalarını tartışmaya açmak, Çerkeslerle ilgili bütün açılımlarda kadın erkek eşitliğini sağlamak üzere pozitif ayrımcılığa dayalı yaklaşımla davranılmasını sağlayacak siyasalar geliştirilmesini ve bu siyasaların hayata geçirilmesi konusunda aktif kadın katılımını sağlamak amacıyla oluşturulan platformda; Kafkas Dernekleri Federasyonu'na bağlı 60 Kafkas derneğini temsil eden 25 kadın katılımcı yer aldı. Toplantı tarihçi, siyaset ve iletişim bilimci akademisyenlerin katılımlarıyla gerçekleştirildi. KAFFED yönetim kurulunu temsilen KAFFED yönetim kurulu üyesi Handan Demiröz'ün açılış konuşması ile başlayan toplantı Anadil Komisyonu üyesi ve Adığece Dil öğretmeni Emel Bezek'in yaptığı Adığece Hoh, ardından Abhazya Çalışma Grubu üyesi - Abhazca Dil Öğretmeni Gunda Ankuab'ın Abazaca yaptığı konuşma ile devam etti. Ardından İzmir Ekonomi Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Sevda Alankuş 'Kimlik Meselesi: Demokratik Bir Kimlik Olarak Çerkeslik', Yıldız Teknik Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümü Öğretim Görevlisi Setenay Nil Doğan 'Cinsiyet, Diaspora ve Etnisite Kavşağında Çerkes Kadını' konularında sunum yaptılar.p> İlgi ile dinlenen bu sunumların ardından toplantı Sivil Toplum Geliştirme Merkezini temsilen toplantıyı modere eden İstanbul Bilgi Üniversitesi STK Eğitim ve Araştırma Birimi Öğretim Görevlisi Laden Yurttagüler'in modere ettiği tartışmalar ve workshoplar ile devam etti. İki gün boyunca tartışmaya açılan konuların detayları ve KAFFED sonuç bildirgesi önümüzdeki günlerde kamuoyuna açıklanacaktır. nanKaffed