…. seni tanıdığım zamana küskün bir ateş bırakıyorum unuttuğum yere küçük bir çöp çünkü bana yalnız ve yalnız evini bulamayan çocuklar güven veriyor artık kuzeye çekiliyorum buğdayların yeşil kaldığı fil mezarlığının ön girişine tek mülküm olan tenimle zamanın zar gibi inceldiği kuzeye çünkü ben nereye baksam beyaz bembeyaz bir yalnızlık nereye dönsem nereden dönsem dişler arasında kederli bir portre buluyorum Küçük yaşlarda saçlarım sarıydı benim. Sonra, kumrallaştı. Beyazlaşmasıyla azalması aynı süreci izledi. Dolaysıyla, beyazlaşmasıyla azalması birlikte gidiyor şimdilerde…Sarı saçlarımla sokağa çıktığım zaman komşular, ‘ baksana saçlarına, yeşil gözleriyle göçmen çocuğu bu derlerdi’. Göçmen demeleri iyiye mi işaret ederdi kötüye mi anlamıyordum ama, ben kendimi yabancı, kabul görmemiş hissederdim…Uzaklaşmak isterdim oradan. Çünkü, soracakları sorulardan korkardım. Daha doğrusu sorudan korkardım. Sık sık mahalle değiştirdiğimiz için, her yeni mahalledeki akranlarımızın da bizi aralarına almaları kolay olmazdı. Onların güvenini kazandıktan sonra artık ‘çirkin ördek yavrusu’ gibi, aralarına karışır giderdik. 50’li yıllarda kente gelmiş bir aile olarak, küçük de olsa, yaşadığımız kentte Çerkes aile sayısını bilirlerdi bizimkiler. İki elin parmakları kadar bile değildi bu sayı…Sırayla bir birlerine ziyaret eden bu aileler dışında, pek görüştüğümüz kimse olmazdı komşulardan. Daha sonraları kiracı olduğumuz evlerde altı aydan çok oturmadığımızı hatırlıyorum. Sürekli yeni ev bulunur, taşınırdık. Genellikle, bu yeni ev oturulan eve ve eski oturduğumuz evlere uzak yerlerde aranır, bulunurdu. İki hafta sonra da, yeni giysilerimiz giydirilir, ailece eski ev sahiplerimize ziyarete giderdik. Akraba ziyareti gibi…Çok sonraları bu davranışın bir çevre edinme amacıyla bilinçsizce yapıldığını anladım. Saçlarımızın sarı, kumral hatta beyazlaştığı dönemlerde de bu yabancılık, ‘öteki’ olma durumu değişmedi. Bizim hissetme derecemiz yükseldi-düştü ama biz hep öteki idik…Tebdil-i mekanda her zaman ferahlık olmuyor… ‘Öteki’ olmak kimseye kolay bir yaşam sunmaz. Başka bir etnik coğrafyadan gelmiş olmakla, öncelikle sana kuşkuyla bakıldığını hissedersin. İzlendiğin duygusu hep canlıdır belleğinde. Sana bakan gözler, meraklı ve kuşkuludur.’Alıştınız mı buraya, beğendiniz mi buraları?’diye sorduklarında biz; ‘bizi kabul ettiler mi, beğenildik mi acaba’ anlamı taşır, verdiğimiz yanıt ne olursa olsun. Onlardan olmaya çalışmak, onların güvenini kazanmakla mümkündür. Güvenilir olsan da, kabul görsen de; ne yaparsan yap, öteki olmaktan çıkışı, kurtuluşu yoktur. Bir kez köklerinden kopup başka bir etnik coğrafyaya sürüklendiğin zaman, sürekli arkandan gelecek bir duygu-kavramdır artık öteki olmak. …. Şu sıralar,’dönüşçü’ olmak,’kalıcı’ olmak gibi tuhaf kavramlaştırmalar tartışılıyor.’Dönüşçüler’ sağcıymış da ‘kalıcılar’ solcuymuş 70’li yıllarda. Bu tartışma uzadığı için de giderek ilginç sonuçlarla, yargılara varılmaya da başlandı gibi. Hatta Yusuf Taymaz o zaman yürütülen tartışmaların tutanaklarını yayınladı. Derneklerin federasyonlaşma toplantıları yapıldığı o yıllarda ilki Kayseri’de, ikincisi Ankara’da, üçüncüsü de Antalya’da yapılmıştı. Bu girişimin aktiflerinden ve üç toplantıya da katılmış biri olarak, derneklerde yapılan bu tartışmalar tamamen derneklerin merkezileşme ve federasyonlaşma toplantılarıydı. Öte yandan yeni yayına başlayan Yamçı dergisi çevresinde kümelenen arkadaşlar anayurda göç etmeyi savunuyorlardı. Ancak bu arkadaşlar sağcı değil idi. Konjoktürel olarak farklı ideolojileri olan arkadaşlardı. Ve iz düşümü bir siyasi duruşları da vardı. Federasyonlaşma, Ankara toplantısı yürütülürken tüm akşamları da Demirtepe’de bir evde bu arkadaşlarla tartışmıştık. Kalabalık denecek bir tartışma gurubu olmazsa da, Maraş, Bursa, Ankara, Antalya ve İstanbul’dan gelen guruplar olarak yürütülen tartışmalardı. Tartışmaya katılan arkadaşları hemen hemen ismen de hatırlıyorum. Tartışmanın ana ekseni, göç etmek ya da kalmak değildi. Anavatana göç etmek, Çerkes toplumu için bir var olma biçimi olarak savunulan ‘teze’ karşı; göç etmek/ettirmek ne kadar mümkündür. Öte yandan göç, bir toplumun ideolojisi olabilir mi? şeklindeydi. Dolayısıyla anavatana göç etmeyi savunan arkadaşların dışında kalanlar kimseye ‘göç etmemeli’ demedi hiçbir zaman. Göç etmemenin siyasetini de, propagandasını da yapmadı. Göçün kişisel bir tasarruf olduğunu, isteyenin bu tasarrufta bulunabileceğini; göç etseler bile, var olan farklı sorunlarının yine olacağı savunulmuştur. Hatta birine ‘göç et’ demenin nasıl bir ‘hak’ olduğunu da konuşmuştuk tartışmıştık. Dolayısıyla birçok arkadaş Türkiye’nin sorunlarının çözüleceği siyasal- sistem değişikliği çabası içinde enerjilerini yoğunlaştırdılar. Ortak bir duruş çıkmamıştı o toplantılardan. Ancak o toplantılardan sonra anayurda göçü savunanlar kendilerini bu fikir etrafında konsolide etmişlerdi. Tarih bu iki tartışma grubunun düşündükleri doğrultusunda oluşmadı. Ne Türkiye’nin, dolayısıyla içindeki Çerkes’lerin de sorunlarını çözecek bir ideolojik- sistem değişikliği yaşandı, ne de; Anayurda göçü savunanlara uygun bir göç dalgası yaratabildi...Ancak, Anayurda göç fikrinin oluşmasında etkili olmuşlardır… …. Bütün bu tartışmalar son otuz yılın yaşama biçimlerini de şekillendirmiştir. Türkiye’de son askeri darbenin tozu dumanı yatıştı. Dünya siyaseti iki kutuplu ideolojik ayrışmadan, Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla tek kutuplu dünyaya dönüştü. Dünya küreselleşti. Muazzam hızda ve boyutta gelişen haberleşme-iletişim araçlarıyla bilgilenme ve enformasyon kolaylaştı. Dünya ekonomisi globalleşti. İletişim ve bilgi çağı, dünyayı kocaman bir köye dönüştürdü. Halkların zengin olanı daha zenginleşirken, yoksulluk sınırı genişledi ve kıtalar boyutunda etnik coğrafyalar açlık sınırının altında yaşamaya itildiler. Açlıktan topluca ölen topluluklar veya halklar gördük. İki büyük dünya savaşındaki cephelerden çok cephelerde savaşlar, katliamlar ve soykırımlar yaşandı, yaşanıyor.’Büyük insanlık’ bu savaşları televizyon dizileri gibi akşamları televizyon koltuklarında izledi, izliyor. Politika tek kutuplu dünyadan sıkıldı ve dünyayı eğip bükmeye, oyun hamuruyla oynar gibi, şekilden şekle sokmaya başladı. Önce Zengin Kuzey-Yoksul Güney diye kutuplaştırmak istedi, olmadı. Sonra Amerika –Avrupa Birliği kutuplaşması da tutmadı. Bir ara Şanghay kaplanları (Şanghay beşlisi) istenilen ayrışmayı sağlamadı. Siyasi islamın11 Eylül ikiz kulelere saldırı olayıyla birlikte, Siyasi İslam’la – Amerika Birleşik Devletleri arasında dünya siyaseti konsolide edildi. Real sosyalist ekonomiler yerini, liberal ekonomilere bıraktı. En son akla gelecek olasılıklardan biri olan Araplar diktatörlerine karşı ayaklandılar. Son 30 yılın dünya, bölge ve ülke politikalarına yön veren politik aktörlerin tamamına yakını gündemden düştüler. Konumuz açısından tüm bu ve buna benzer değişimler içinde, Sovyetler Birliğinin dağılması daha çok önem taşıyor. Yıllarca bastırılan etnik ve dini kimliklerin özgürleşmesiyle, çok ciddi etnik ve dini boğazlaşmalar yaşandı. Dünya’nın üçte biri denilebilecek coğrafyasında liberalizmi öğrenmeye çalışan eski komünistlerin yarattığı muazzam bir ekonomik boşluk demek olan, Rusya Federasyonu ortaya çıktı. Muazzam bir işsizlik, üretmeden tüketen, eskiye duyulan öfkeyle talan, eskiyi atıp yerine yeniyi koymayı ilke edinen, çılgın bir tüketim toplumu, doğal kaynakların ihracıyla ayakta duran bir ekonomi. Kabak çiçeği gibi açılıp ‘kapitalizmin nimetlerine ‘ saldıran tuhaf, şuursuz ve kıygısız milyonlar. Çok zengin bir azınlık ve çok yoksul bir çoğunluk. Orta sınıfı oluşmayan (ekonomide volan kayışı) gelecekle ilgili umudun diri olmadığı, işsizlik ve yoksulluk içindeki bu nüfusun içinde, sürekli güçlenen radikal inanç gurupları. Kaybetmenin bir kazanç gibi görülebilen ve gösterilebilen tek duruş olan radikal inanç gurupları.’Bu dünyayı kaybetmiş, öbür dünyayı kazanmak’ isteyen var oluş biçimi. Yıkılan eski değerlerin yerine ikame edilen derme çatma yeni değerlere uyum sağlayamayan eski kuşaklar. Kapitalizmi bilmeden öğrenmeye çalışırken kapitalistleşen ve televizyon kültürü denilebilecek her Amerikanvari şeyin, kapitalist kültür zannedildiği yeni yaşama biçimi. Eskiden bastırılmış, ertelenmiş her şeyin geri dönmesi, yeniye uyum için yapay çabalar (en yaygın tüketilen şeyler arasında, pizza, patates kızartması, kolalı içecekler, her türden ciklet ve muz…). Yoksulluk, işsizlik, uyuşturucu, inanılmaz derecede yaygın alkol tüketimi, kriminal ve ideolojik suçlardaki önlenemeyen artış, suçun ve suçlunun her düzeyde iktidar olarak örgütlenebildiği, uluslar arası hukuk kriterlerindeki eksiklikler, var olan yasaların da uygulanmasında keyfilik, devlet yönetimine atamada kabile-aile temelinde kayırma, yaygın rüşvet ve umutsuzluk…Güçlü olanın kendi ‘yasalarını’, yasalara uydurabildiği özel bir coğrafya…Karşılıklı güvenin değil, devletin bireye, bireyin bireye ve bireyin devlete olan güvensizliğinin esas ve meşru görüldüğü coğrafya…Kısaca, kapitalizmin en vahşi biçimini benimseyen bir coğrafya…Toplumu gösteriş budalasına çeviren azgın bir tüketim ekonomisi… …. Bu kocaman coğrafyanın, en sorunlu, en çalkantılı bölgesi, Kafkasya…ikilemler coğrafyası. Bir tarafta olağanüstü zengin tarımsal kaynaklar, yetişmiş genç nüfus, yer altı zenginlikleri, turizm tesis ve olanakları, orman zenginliği. Diğer tarafta, işsizlik yani istihdam sorunu. Üretimsizlik, eğitim kalitesindeki ciddi düşüş, hızla değişen kentsel yaşam. Köylerdeki hemen hemen yaşam koşullarının imkansız hale gelmiş olması. Zenginlik de yoksulluk da uçlarda, orta sınıf, küçük ve orta ölçekli üretim ya da işletmelerinin yokluğu… Merkezde gelişecek olumlu gelişmeler ve olumsuzluklar, periferlerdeki etkisi çok daha yüksek olmaktadır. Merkezin her zaman ‘vitrin’ özelliği taşıyor olması, bir anlamda ‘amiral gemisi’ özelliği taşıması; uzakların yeteri kadar önemsenmemesi ve kenarların değişime daha fazla direnmesi gibi özellikler de kayda geçirilebilir. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla, Kafkasya’daki sonuçları doğal olarak, kendi özelliklerine, hatta tarihsel süreçteki yaşanmış sorunlarla yüzleşerek, çözülmemiş problemleri temelinde kendine özgü farklılıklar olarak yaşanmaktadır. Sovyetler döneminde bastırılmış her şey dizgininden boşaldı. Değişim döneminin zorlukları ve yarattığı boşluk, bu boşluğun devlet tarafından doldurulma sürecinde yaşanan olumsuzluk ve yetersizlikler, aradan geçen yirmi beş yıllık süreçte güçlenen düş kırıklıklarına bağlı nihilizm ve gelecekle ilgili umutsuzluk, geleceğe olan güvensizlik dik yamaçtan yuvarlanarak büyüyen kartopu gibidir…Çeçenistan savaşı merkez üssünden radikal Siyasi İslam, önce Osetya ve İnguşetya’ya buralardan da, Kabardey Balkar Cumhuriyeti’ne ve Adıgey başta olmak üzere, İç ve Güney Kafkasya’ya doğru hızla yayılmaktadır. Bu yayılma bir propaganda faaliyeti veya inanç özgürlüğü temelinde talepler şeklinde değildir. Buradaki adlandırmayla ‘partizan savaşı’ şeklinde yürütülmesi, zaman zaman merkezde düzenlenen büyük eylemlerle son derece etkilidir. Eylemcilerin bilgilendirme ve enformasyon araçlarından yoksun ve yetersiz olmasıyla eylemler her türlü karanlık işlerin tezgahlanabileceği sisli bir ortam yaratmaktadır. Zira zaman zaman eylemcilerin üstlenmedikleri eylemler de azımsanmayacak sayıdadır. Başlangıçta, emniyet ve askeri güçlere ve bireylere karşı yürütülen siyasi suikastlar bir süredir alanı genişletmişlerdir. Son iki ayda on beş civarında polis, polis müdürü, bölge müftüsü, bir etnografya profesörü, bir belediye başkanı on civarında sivil öldürülmüştür. Hastalara kan vermenin ‘tanrının işine müdahale’ sayıp doktorların ölümle tehdit edildiği boyutlara varan kör bir teröre doğru hızla giden bu gelişmeler, toplumda yılgınlık ve korku dışında sempati yarattığı görülmemektedir. Aynı süreçte gelişmeler güney Kafkasya da farklı bir süreç izledi. Abhazya’nın Gürcüstan’dan ayrılması için yürütülen savaş ve Güney Osetya’yla Gürcistan arasındaki sorunların zaman zaman silaha başvurulması. Bu iki sürecin merkezinde zor ve silahın, yani savaşın olmasına rağmen tüm Kafkasya halklarının birlikteliğine, ortak düşünmeye, ortak akıl üretmeye birlikte hareket etmesine hizmet etmiştir. Bu tür haklı başkaldırı ve taleplerde, kolayca birlikte davranma yeteneğinin olduğunu göstermiştir. Bu, altı önemle çizilmesi gereken bir durumdur aslında. Sadece savaşla değil, ortak siyaset ve diplomasi geliştirebilme yeteneğini de göstermiştir. Gürcistan’ı bölgede tecrit etmiştir. Kolayca görüleceği gibi, Kuzey Kafkasya’daki siyasi gelişmeler ve farklılaşma halkları bölen, Güneydeki gelişmeler ise birleştiren bir fonksiyon taşımıştır ve taşımaktadır. Çok genel anlamda (aslında burada altı çizilmeye çalışılan her konu başlı başına birer ayrıntılı inceleme konusu olacak kadar önemlidir) panaromik olarak bu görüntü, içeriden ve dışardan bakılarak, cevaplandırılmaya muhtaç sorular üretmektedir. Ne kadar çok soru üretirsek ve bu sorulara vereceğimiz ortak aklın ürünü ortak yanıt ve çözümlerle, bölgesel doğru düşünceler geliştirebiliriz. Bunu bir kez olsa da yapmalıyız ve gecikmeden … …. İçeriden bakışla, Anavatana göç etmek konusunda duygusal ve kültürel çerçevesini Sezai Babakuş’un 12.01.2011 tarihinde www. kafkasfederasyonu.org ‘da yayınlanan, ‘ dönüşçünün türküsü’ yazısında çok güzel çiziyor. Sezai Babakuş’un yazısına bir ‘zorluk’ da ben eklemek isterim. Aklımıza ve başımıza gelen zorlukları Sezai’nin yazısına eklersek; zorluklar da bir arada derli toplu durabilir. diasporada öteki olan Çerkesler anavatana döndüklerinde durumları değişiyor mu? Bu soruya evet demeyi her şeyden çok isterdim. Döndüğünde, burada da öteki durumundasınız. Buradaki ötekileştirilme; Türkiye’den gelenler, Suriye’den gelenler yani genel anlamda dışarıdan dönenler oluyorsunuz.Kimse, buraya dönünce, coşkuyla karşılanacak sanmasın. Ayrıca, diasporada öteki olmaktan çok daha ağır gelir, Anavatanında öteki olmak. Belki de bu, Anavatanı terk etmenin ömür boyu sürecek bir bedeli ya da cezasıdır. Kimileri geldiğin yerlerde ‘tutunamadığın için’ şansını denemek için gelmiş diye düşünürken, kimileri de bunca olumsuzlukların harmanlandığı coğrafyaya gelmenin bir ‘fedakarlık’, kimileri de bir ‘yiğitlik’ kabul eder. Ama öteki’sin sen yine de…İlk sürgünde gidenler mi gerçek Çerkesler, yoksa kalıp Anayurtlarında sabır ve sebat gösterenler mi? Tartışması gibi. Tıpkı gelenekler, gidenler tarafından götürüldü ve diasporada korundu kalanlar gelenekleri değiştirmiştir koruyamamışlardır dolayısıyla gidenler gelenekleriyle gerçek Çerkes ’dir diyenlerin olduğu gibi…Dönenler burada da yakın evlerde ya da yerleşimlerde yakın oturmakta, ortak kendi mekanlarını oluşturmaktadırlar. Bu diasporada kaybolmamak için geliştirilmiş içgüdüsel bir tedbirdi. Ama bunun burada yanlış olduğunu görmek gerek. Diasporada kaybolmamak, eriyip benzeşerek yok olmamak için, farkın yeniden yaşanması ve yeniden üretilmesi için topluluklar halinde durmak doğruydu. Ama burada yayılmak, erimek benzeşmek gerek. Muhacerette güdüsel refleks olarak öbekler oluşturmak sorunu ve entegrasyonu zorlaştırmaktan başka işe yaramadığı gibi; hayal kırıklığı yaratmasına ve diasporaya geri dönüşleri de etkilemektedir. Suriye’den dönen yirmi yıldır burada yaşayan bir arkadaşım, iki bin dört yüz civarında Kabardey Balkar Cumhuriyeti’ne geri dönen hemşerilerinden yüzde doksanın Suriye’ye geri döndüğünden söz etti. Bunların içinde annesi ve babası da var…Yönetimin ilgisizliği, kültür ve yaşama biçimindeki uyumsuzluk, duruş ve davranışlardaki beklenmedik tutarsızlıklar onlar için burasını yaşanmaz hale getirmiştir. Diasporada öteki olmak neyse de, anavatanında aynı temelde öteki olmak çok daha ağır geliyor olsa gerek. Dedim ya, bir kez öteki olursan yaşamın boyunca kimliğine iliştirilmiş bir sıfat olarak taşıyacaksın. Alışmaya çalışmaktan başka ne yapılabilir acaba, başka öteki olanları anlama çabasından başka…
Ayağında Kundura…
Vara vara vardım Sivereğin hanına Hancı dedi, yorgundur yatak serin eyvana Ordan zalim geldi dedi o urfa çocuğudur Atın onu zindana (Gazel, Urfa) ‘Ayağında kundura’ türküsü ile keşfedilip ünlü olduğunda belki de ayağında kundura yoktu. Bugün artık seyahatlerini özel uçağı ile yapıyor. Bilinen ve itiraz edilip reddedilmeyen hikâyeye göre inşaatlarda soğuk demir bağlarken keşfedildi. Sesi gibi yüzü de yanık ‘Urfa çocuğu’ olarak tanındı. Ürkek ve tedirgin afişleri şehrin duvarlarını kapladı, hızla şöhret oldu. Ünü parladıkça skandalları arttı. Bir ara skandalları şöhretinin önünde idi: Kadın dövme, suça azmettirme, çete bağlantısı, Avrupa konserlerinde Kürtçe türkü okumak, eğitimsizliği, kenar mahalle kültürü sayılan çiğ köftesi gibi… Lahmacunu, otobüs taşımacılığı, televizyonu, otelleri, inşaatları gibi ticari alanlarda da sık konuşulurdu. Önce ayağına kundura geçirip başladığı şöhret yolculuğunda başarılarının yanında geldiği yer, hastane yoğun bakım servisi. ‘Çok gezen pabuç bok getirir’ derler ya, durumu tam da öyle bu sıralar. Çünkü birkaç gün önce vuruldu… Vurulduğu andan itibaren ülke gündemine yerleşti. Ulusal TV’lerde ana haberden birinci sırada yirmi dakika. Durumuyla ilgili özel oturumlar düzenleniyor. Eski-yeni emniyetçiler, kroki eşliğinde güvenlik zaafları anlatıyorlar. Taksici ve kebapçı esnafı pankart açıp sloganlar atarak, İ.Tatlıses’e destek yürüyüşleri yaptılar. Başbakan da Rusya’ya giderken hava alanında, Tatlıses’le sms’leştiğini açıkladı. Tatlıses’in bir sms’ini de okudu. ‘Delikanlı yanınız bizi etkiliyor’ mealinde. Başbakanlığı ile ilgilenmemiş sanırım. Başbakanın yolladığı mesajları öğrenmemiz için Tatlıses’in ayağa kalkmasını, konuşur duruma gelmesini bekleyeceğiz artık. Başbakanın ‘ beraber çıktık biz bu yollara’ gibi Türk sanat müziği tarzını biliriz. Hani şu M. Kemal’in ‘ maya dağdan kalkan kazlar’ meselesi gibi… Tatlıses dinler mi, dinler miydi belli değil. Ama beş kez mobil telefondan mesajlaşacak kadar kanki’ler besbelli… Sesinin en genç, güzel ve etkili döneminde herkes nefret derecesinde tavır almıştı. Sesi yaşlandı, kendisi zenginleşti. Nefret edenler şimdi hayranları… Sesinden mi? Kendisinden mi? Tartışmalı durum. İnşaat işçisi iken keşfedilip ünlü ve zengin oldu. İnşaatlar yaparak satarken vuruldu… Vukuat alanı inşaatlardan çıkamıyor gibi… İşler iyice zıvanadan çıktı. NTV de 5n1k haber programında bir tıp profesörünü konuk etmişler. Masada bir sürü model beyin ve kafatası malzemesi. Avucunda koca bir model beyinle, Hamlet’ten ‘tirat’ atacak zannederken, ‘önce ülkemizin medarı iftiharı ünü sınırlarımızı aşmış türkücümüze geçmiş olsun ‘ diye yapay zekâ ürünü bir girişle başlıyor. İlginç buldum. Acaba İ.Tatlıses dinliyor mu evinde, ya da araba kullanırken? Tıp öğrenciliği yılları muhtemelen Tatlıses’in sanat hayatının ilk dönemleridir. Acaba o zamanlar dinliyor muydu? Konu geçmiş olsun dileği değil, bunun için yaptığı güzelleme… Dayaktan deliye çevirdikten sonra toplumca ‘omuz verip’ Tatlıses’in dayağından ve yatağından sürükleyip çıkartılan dansöz hanımın da, ‘Onu gizlice ziyaret ettim. Onu sevgim yaşatacak’ diye demeci basıldı gazetelerde. Tamam da seni kim yaşatacak o tekrar kanlanıp canlanırsa… Eskiden, ıyyy!!! İbrahim Tatlıses miiii? ( onlar İbo demez…) diyenler şimdilerde hayran kitlesini oluşturuyor… Anadolu’da ‘iki taşınma bir yangına bedel’ derler. O hesap, bu musibet iki nasihata bedel… Biri, toplum olarak her konuda artık iyice kişilik yarılması halimiz galebe çalıyor her konuda. Dün nefret ettiğin varoluş biçimin, bugün temel yaşama şeklin olabiliyor. Dünün keskin solcusu, bugünün ulusalcısı. Bir ödül töreninde Ahmet Kaya’ya çatal bıçaklarla saldıran linç kitlesi bu türlerdir. İstanbul’un hem fetih yıl dönümünü hem de düşman işgalinden kurtuluş yıldönümünü aynı kişiler kutluyor… Bir yeri ‘işgal ettik’ diye kutlama yapan tek toplum Türk toplumu. Amerikalılar bile ‘keşfettik ‘ diyorlar… Bu bütün illerde bir şekilde kutlanır, anılır… İyice şizofren olduk… İkincisi ise daha sosyal psikolojik durum. Büyük sermayenin ayağı kaydırılıp devrildikten sonra hemen yerine Anadolu sermayesi yerleşti. ‘Anadolu kaplanları’ merkeze pay için koşturup gelirken kenardaki kültürü de taşıdı. Merkezin kültürü merkezden kovulmadı ama ‘kaplanların’ kültürü belirleyici iyice artık. Eski kültüre de bir yer bıraktılar… Tesettür giyime ‘kara fatmalar’ gibi sıfatlar takılırken, Cemil İpekçi çizimleriyle olunca kabul görüyor. Dindar erkeklerin ceplerinde taşıdıkları el işi ince örgü takkeler artık taşınmıyor. Metroseksüel giyimli cami cemaatlarını görmek zor değil. Dindar kadınları ve erkekleri giydiren koleksiyonların üretilip ‘defile edilmesi’ sık görünür oldu. Otel, motel ve sayfiye yerlerinde artık dindarların ağırlığı iyice görülüyor. Onlar da anladılar ki cennet aslında dünyada. Ya da somut görünen dünyadaki maddi cenneti yaşamanın ne zararı var ki… Düşünce dünyasında tasavvur edilen cennet yoksulların cenneti idi zaten. Yalılar, köşkler el değiştiriyor. Lüks lokantalar, kafeler artık iç içe yaşam kanıksandı… İslami sermaye ve yeni kültürü her alanı dolduruyor ve her türlü öteki kültür ile etkileşiyor. ‘İçki kullanmamak kaydıyla’ kamuya açık alanlarda her şey yaşanıyor dindarlarca… Tek fark alenî içki tüketilmiyor olması hemen hemen… Viski-çiğ köfte kültürü ile Dünya mutfaklarından spesiyaller ve pahalı şarap sofraları iç içe... Hem de hayli karşılıklı geçişken şekilde. Bu durum Özal’la başladı. Muhalif kültürün içi boşaltılıp sistem içine alındı. Livaneli türden müzik örneklerinde olduğu gibi. Arabeskle barışıp şarkıları seçim kampanyalarında ‘parti marşı’ olarak kullanılınca, partilerin taraftarlarının da müzik kültürü oldu… Siyasi İslam kendi içinde ‘ilahi’ okumak, ‘zikir’ yapmanın yanında, kamuya açık alanda ‘islami Rock’, ‘islami Rap’ tarz müzik üretip yaymaya başladı. Özal döneminin genel özelliği, dinî mesaj vermekle sınırlıydı. Tarikat-cemaat ziyaretleri, Cuma namazlarında cami cemaati içinde görünmek, ‘ulusa sesleniş’ metinlerine serpiştirilen dinî söylemlerle sınırlıydı. AKP döneminde köşkten başlayarak gecekondulara kadar İslami yaşam biçiminin yeniden üretilmesi yaşanıyor. Özal dikkat çekerken, Tayyip; ’ yapın-yaşayın’ diyor. İktidar gücünün konsolide edilmesinde AKP son derece maharetli. İkili bir ilişki yürürlükte artık: İktidarda olan güç ve iktidarda olan düşünce arasındaki ortaklık ezici bir çoğunluk yaratmış görünüyor. Fethullah Gülen ‘düşüncesi’ iktidarda, Tayyip Erdoğan’ın temsil ettiği ‘güç’ yürütme olarak iktidarda. Bu ortaklığa yakın olan her türlü kişisel veya kurumsal güçle işbirliği titizlikle devşiriliyor. İbrahim Tatlıses ile Tayyip ilişkisi başka nasıl açıklanır ki? Bir tür siyasi ticaret veya karşılıklı çıkar ilişkisi. Düşündürücü olan şu: Popüler kültürün kendisini yaşamadan seviyor(muş)gibi mi yapıyoruz? Pop müzik değil de, pop sanatçı mı seviyoruz? Yoksa, pop- Arabesk müzik gizli gizli dinler miydik muhalif zamanlarımızda da? Yoksa onların toplumun önemli bir kesimi üzerindeki etkisine mi eklemleniyoruz? Ve nihayet, güçlü bir ses dahi olsa muhalif bir kibirle periferi kültürüne karşı olmayı marifet mi sayardık? Bundan bir şey olmaz diye Pavarotti’yi de yollamamış mıydık zamanında? Başbakanın Rusya Federasyonu ile imzaladığı Nükleer santral anlaşmasının haberi basın-yayında beş dakika bile yer almazken, toplumca bir zamanlar ‘aforoz’ ettiğimiz bir şarkıcının vurulmasına bu kadar ilgi göstermemiz, bu ilginin arkasındaki gücün kendisi ve niyeti düşündürücü değil mi? Kenar mahallenin kültürü merkezin kültürü diyebiliriz belki de artık. Kim bilir, Nükleer santral yapıldıktan sonra, olası deprem ya da kaza sonrası ortaya çıkacak ölüm ve felaket tablosuna sakladık yazı ve yorumlarımızı… En azından sağ kalacak olanlarımız…
Bir Tuhaflık Var
Çerkes dünyasında son dönemin en önemli ve en sıcak konusu KBC’deki terörizm sorunudur bana göre. Mesele artık bölgenin kalkınmasını, ekonomik durumunu, sosyal problemlerini unutturacak düzeye gelmiş durumda ne yazık ki. Gün geçmiyor ki birileri öldürülmesin, gün geçmiyor ki bir yerlerde bombalar patlamasın, gün geçmiyor ki bir Adığe ocağına ateş düşmesin. Yakın zamana kadar emniyet güçleri ile aşırı dinci bir kesim arasında geçen mücadelenin alanı, artık iyiden iyiye genişlemiş durumda. Sokaktaki insanı yakıyor artık bu ateş. Çerkes halkının yetişmiş fertlerini,ailelerini,evlatlarını yakıyor. Bir kısım silahlı adam, istedikleri zaman istedikleri yerde istedikleri kişinin yaşamına kastedebiliyorlar, istedikleri insanı tehdit edip evini aracını bombalayabiliyorlar. Bütün bu olaylarda bana göre çok dikkat çekici bir nokta var. Emniyetin KBC’de aranan teröristler listesine bakınca, bunlardan çoğunun Balkar Karaçay ve Adığelerden oluştuğunu görüyorsunuz. İçlerinde bir Çeçen bir Dağıstanlı ve bir iki tane de Rus var. Yani birleştireni sözüm ona “din kardeşliği” olan çok milliyetli bir çete bu. Cinayetlere bakıyorsunuz. Öldürülenlerin bütünü Çerkes. Aralarında bir tane başka halktan insan yok. Eldeki bu fotoğrafa bakınca, KBC’deki terörün söylendiği gibi sadece dışarıdaki veya içerideki bazı güçlerin işine yaramadığını görüyoruz. Bundan, birlikte yaşamak zorunda bırakıldığımız ve dost mu düşman mı pek belli olmayan komşularımızın da gayet memnun olduklarını düşünüyorum şahsen. Daha da ileri giderek söyleyeyim; Çerkes camiası içerisinde bir kısım içten pazarlıklı satılmışların da ellerini ovuşturarak olan biteni seyrettiklerini düşünüyorum. Her gün Çerkes halkının en seçkin insanları ölüyor, her gün Çerkes halkının en verimli çağındaki gençleri yok ediliyor. Her gün Çerkes halkı bir korku girdabına salınmaya,kendi kardeşinden şüphe eder hale getirilmeye,kendi geleceği hakkında söz söylemekten ve kendi yaşam biçimini seçmekten men edilmeye çalışılıyor. Artık açıkça görülüyor ki yapılan şey halkımıza karşı apaçık bir saldırı, sindirme ve etkisizleştirme operasyonudur. Bütün bunların din adına veya falanca gücün çıkarları adına yapılıyor olması hiçbir şey değiştirmiyor bizim için. Bu bizim halkımıza açılmış ve ismi konulmamış bir savaştır. KBC’nin başındaki Kanoko'yu çaresizlikten kıvrandıran da bu durum bana kalırsa. Bütün risklerine rağmen ,sivil halkın silahlandırılmasını istemesindeki neden de bu olsa gerek. Çünkü defalarca güvenlik birimlerinin doğru dürüst çalışmadığını,güvenlik güçlerine söz geçiremediğini, pratik işleyişte onların Moskova’ya bağlı olduklarını bizzat kendisi söyledi. İş o noktaya geldi ki “Bölgemdeki güvenlik birimlerini bana bağlayın, 6 ayda bu sorunu çözeyim” diyerek meydan okudu açık açık. İl ve ilçe giriş çıkışlarında birkaç polis ve bir iki asker ile göstermelik önlem almanın, araçları durdurup aramanın bir çözüm olmadığını herkes biliyor. Bu durum, çözüm bulması beklenen birimlerin bir şeyler yapıyor görünmesinden başka hiçbir işe yaramıyor bana kalırsa. Dolayısıyla, her ne kadar bunu açıkça dillendiremiyorlarsa da merkezin bu soruna çözüm bulacağından veya bulmak istediğinden pek ümidi olduğunu sanmıyorum yerel idarenin. Hal böyle olunca, nerede tezgahlandığı belli olmayan bu oyuna engel olmak için kendi çözüm yollarını aramak, kendi yöntemlerini geliştirmekten başka çaresi kalmıyor bölge yönetiminin. Ya oturup başınıza örülen çorabı seyredeceksiniz, yada kendi imkanlarınızla buna engel olmanın yollarını arayacaksınız. Çegem'deki 5 polisi öldürenlerin (5. polis bu gün hastanede öldü) o bölgeden çıkmaları, hele hele bahsedildiği şekilde bir otomobil ile çıkmaları kesinlikle mümkün değil. Aynı günün gecesi bir köyün girişinde ekip otosunu tarayıp, köyün içerisine kaçanların da. Demek ki katiller aramızda dolaşıyorlar.İşlerini bitirip evlerine gidiyor, aileleriyle sofraya oturuyorlar belki de. İşte bu nedenle aileler kendi çocuklarına sahip çıkmaya çağırılıyor,aksi halde cemiyete hesap vermekle tehdit ediliyorlar Sivil toplumun bu olan bitene tepki göstermemesi kanaatimce bir çok farklı nedene dayanıyor. Bunların başında örgütsüzlük geliyor. Bir başka önemli neden ise güvensizlik. Toplumun her kademesine yerleşmiş olan rüşvetçilik, kişisel çıkarcılık,mal mülk edinme hırsı ve bana necilik ilkel bir ayakta kalma içgüdüsünü baskın kılıyor, insanlar kişisel olarak tepki duyuyor olsalar da bir adım öne çıkıp bunu yüksek sesle dile getirme cesaretlerini kaybetmiş durumdalar. Bu ilelebet böyle kalacak demek değil elbette. Mutlaka bu gidişat bir yerde halka çarpıp parçalanacak, bundan eminim. Fakat önemli olan bunun en kısa sürede en az zayiat ile atlatılmasıdır. Bazılarının söylediği gibi, bu durum bölgeyi istikrarsızlaştırmak isteyenlerin işine yarıyor olabilir, veya Moskova’da iktidara oynayan birilerinin, veya bölgede halkımızın daha da güçsüzleştirilmesinde menfaati olan bir başkalarının işine yarıyor olabilir. Belki hepsinin aynı anda işine yarıyor da olabilir. Fakat kesin olan bir şey varsa o da gidişatın bizim aleyhimize olduğudur. Bir yıl önce tüm RF.nda ekonomik gelişme ve kalkınmada dördüncü sırayı alan KBC, bu gün Dağıstan ve İnguşetya ile birlikte en riskli bölge haline geldi bir anda. Bu kirli oyunda halkımız piyon, topraklarımız satranç tahtası olarak kullanılırken olan bitene sessiz kalmak kendi felaketini hazırlamaktır. O nedenle, halkın kendisinin bu soruna müdahil olup çözüm bulmasından başka çıkar yol yoktur bana göre. Çünkü görünen kadarı ile, kendi gücümüzden başka güvenecek hiçbir şeyimiz, birbirimizden başka dayanacak hiç kimsemiz yok etrafımızda.
KBC’de Son Durum…
Yeni yılın son gününde işlenen Aslan Tsipinov cinayetinin üzerinden 15 gün geçti. Cumhuriyette görünüşe göre somut bir eylem somut bir kınama ve somut bir tepki görmeyen bu cinayetin, tüm sessizliğe rağmen toplumda bir şok yarattığı görülüyor ve uzun vadede derin etkileri olacağa benziyor. Suskunluğuna ve sessizliğine hala müthiş bir öfke duyduğum bu toplum, aslında içten içe kanıyor bu son olaydan sonra. İnsanların çoğu diyemeyeceğim fakat bir nebze Çerkes sorunları ile ilgili olan kesimi bu ölümcül suskunluk sürecinde kendisini sorguluyor, kurumlarını sorguluyor, başına tebelleş olan bu lanet cinayet aygıtını sorguluyor. Cumhuriyette yayılan dini aşırılığa karşı halkta sessiz bir tepki, için için bir nefret oluştuğunu hissediyorum gözlemleyebildiğim kadarı ile. Fakat bu cinayetlerin etkileri sadece bununla da sınırlı değil. Sivil toplumun biçareliği, suskun kalması ve daha açık söylersek tepki göstermesi beklenen kesimin korkaklığı sorgulanıyor ikili konuşmalarda ve internet forumlarında. Başka zamanlarda esip gürleyen adamların şimdi nerede oldukları sorgulanıyor. Bu kadar pervasızca suç işlenebilmesinin ve güvenlik güçlerinin bu kadar aciz, neredeyse kendi canlarını koruyamaz durumda olmalarının nedenleri sorgulanıyor. Daha önemlisi, içişleri bakanının son kararı ile polisin gece yarısından sonra sokaklardan çekilmesindeki hikmet, yerleşim alanlarının girişlerindeki polis kontrol noktalarının kaldırılmasındaki keramet sorgulanıyor. Devletin halkla teröristleri yüz yüze bıraktığı fikri gün geçtikçe daha çok insanda yerleşmeye başlıyor. Merkezin bu soruna bir çözüm bulabileceğine, daha doğrusu bulmak isteyip istemediğine dair samimiyeti sorgulanıyor. Başında bir Balkar olan bu terör grubunun öldürdüğü tüm insanların neden Çerkes oldukları sorgulanıyor. Daha önceki lider Astemirov döneminde yurttaşlara yönelmeyen saldırıların neden şimdi yön değiştirdiği sorgulanıyor, bu bağlamda bazı konularda direnen eski liderin bertaraf edildiği düşüncesinde olanlar bile var artık. Kısacası toplum kendi vicdanında bir yargılama süreci, kendi kafasında bir anlama ve algılama süreci yaşıyor. Fakat bunun bir sonucu olacağına, Kabardeyler biraz yavaş hareket ediyor olsalar da, bu sessizlik bittiğinde bazı taşları yerinden oynatacağına inanıyorum kesinlikle. Şimdilerde dillendirilmeye başlanan “Çerkes geleneklerinin işletilmesi” fikri yavaş yavaş taraf buluyor toplum tabanında. Yani ailelerin, sülalelerin kendi içlerinden çıkan bu tür suçlulara engel olmaları gerektiği fikri yayılıyor İdare de, bölgelerde halktan oluşacak savunma timleri kurulması düşüncesini işliyor bir taraftan. Biraz düşündüğünüzde şöyle bir manzara çıkıyor ortaya: Bir tarafta eli silahlı bir terorist grup ve toplumun yavaş yavaş cephe almaya başladığı biçare terorist aileleri, sülaleleri. Diğer tarafta her bölgede silahlanmış sivil yurttaşlar, bir yarısı diğerinden nefret eden bir halk. Seyirci pozisyonunda ise, nerede olduğu ne iş yaptığı, neye yaradığı belli olmayan devlet aygıtı. Bu yapılmaya çalışılan, oldukça tehlikeli bir yöntem gibi geliyor bana. Halkı karşı karşıya getireceği kesin olan bu tür bir yapılanmanın, ileride toplumu nereye götüreceği konusunda ciddi endişelerim var şahsen. Gerçi aynı yöntem Çeçenistan’da Kadirov tarafından denendi ve başarılı oldu. İnguşetya’da Yevkurov tarafından denendi ve başarılı oldu. Tabii başarılı oldu derken kastettiğim, olayların azalmış görünmesidir. Fakat bunun toplum bünyesinde, halkın birlikteliğinde açmış olması muhtemel derin yara konusunda henüz bir bilgi yok elimizde. Bu denenmek istenen yol, eğer başarısız olursa iç savaşın fitilini ateşler. Eğer başarılı olursa da yine toplumun bünyesinde büyük yaralara, onarılamaz kamplaşmalara yol açar. Bekleyip göreceğiz sonucun ne olacağını. Benim bu konuda şimdilik söyleyebileceklerim bu kadar, uzun vadeli öngörüde bulunabilmek zor. *** Fakat bu cinayetlerden hemen sonra, yukarıda bahsettiğimiz gelişmeler henüz ortada yokken, gidişatın varacağı nokta konusunda çok önceden fikir yürüten ve makalelerinin başlığını “Kaberdey’de iç savaş” “Kaberdey-Balkar iç savaşa gidiyor” gibi kesin ifadelerle koyabilen bir simaya dikkatinizi çekmek istiyorum. Bölgemiz ile her nedense çok yakından ilgilenen ve neredeyse Çerkeslerle ilgili her taşın altından çıkan bu zatın adı Abraham Şmuleviç. Şu anda bölgedeki son gündemin tartışılma biçimini tayin eden kişi dersek pek de abartı olmaz açıkçası. Diğer adı Nikita Demin olan bu Sovyetler doğumlu İsrail vatandaşı, aynı zamanda “hiper siyonizm” hareketi “Bead Artseniu’nun” kurucusu. “Büyük İsrail” projesinin hararetli bir neferi ve RF. Moldova, Ukrayna ve Avrupa’da siyasi bağlantıları yanı sıra tüm eski Sovyetlerdeki Sufi şeyhleri ile de yakın ilişkileri olan bir Haham. Kafkasya camiasına İsrailli araştırmacı - gazeteci olarak sunulan ve son dönem bölgedeki her haberin kaynağı olarak karşımıza çıkan bu zatın, oldukça renkli ve şaibeli bir geçmişi var, merak edenler olursa bunu da ayrıca yayınlayabilirim. Bu adamın kimliği, gündemimize olan ilgisi ve gündemimize yön verme konusundaki azimli gayretleri nedeniyle beni ilgilendiriyor. Tabii çoğunuz bu kişiyi tanımıyor olsanız da, camiamızda onu tanıyan arkadaşlar ve ismi bizde kalmak üzere bir derneğimiz de var. Bu adama karşı dikkatli olmaları konusunda uyarmak istiyorum onları. Kendilerini bir şeyle suçluyor değilim yanlış anlayıp gereksiz savunmalara da kalkışmasınlar. Ama gözlerini açsınlar.
Yeni Yıla Girerken
Son günlerde Anavatanda acı bir gündem var. Etnograf Aslan Tsipinov’un katledilmesi, şüphesiz son dönem cumhuriyette gelişen en önemli olaylardan bir tanesidir. Aslan Tsipinov bir Çerkes milliyetçisiydi. Kendi halkını seven, kendi milletine değer veren, kendi tarihini ve tarihe mal olmuş geleneklerini yeniden canlandırmaya çalışan bir yurtseverdi Aslan Tsipinov. Bir akşamüstü, eli silahlı iki katil evine kadar gelerek dışarı çağırdılar bu değerli insanı. Kafasına iki kurşun sıktılar ve geldikleri gibi gittiler… Kalleşçe kahpece bir cinayettir bu! Hangi yüce dava, ideal, inanç için yapılırsa yapılsın, insanlık dışı ve alçakçadır. Savunmasız silahsız ve muhtemelen misafir buyur etmek gibi insani bir amaçla yanlarına gelen bir adama kurşun sıkarak kaçmak, olsa olsa bu tür beyni yıkanmış ve damarlarında zerre kadar Çerkes kanı kalmamış ruhsuz satılmışların yapabileceği bir iştir. Nedir Aslan Tsipinov’un günahı? Bildiğimiz kadarı ile bir etnograf ve filolog olan bilim adamının en önemli suçu, Çerkes geleneklerini ve atalarımızdan bize miras kalan kültürü yeniden canlandırmaya çalışmış olmaktır. Çerkes yeni yılı kutlamalarını başlatan kişidir Tsipinov. O çok bilinen Abhazya meydanı düğünlerini başlatan kişidir. Çerkes geleneklerine uygun evlilik ve düğün organizasyonlarını yeniden başlatan kişidir. Çerkes töresini ve yaşayış biçimini hayatın her alanına hakim kılmaya çalışan kişidir. Kısacası, dünde kalan ve unutulmaya yüz tutan neyimiz varsa onun bir şekilde ilgi alanındadır. Katıksız bir Çerkes milliyetçisidir o. Elbette bu durum birilerinin gözünden kaçmadı. Onun, insanları kendi geçmişleri ile yüzleştirmesi; Çerkes gençliğini tarihi kültürü ve atalarının mirası ile buluşturması hoşuna gitmedi birilerinin. Bir akşamüstü karanlık çökerken, vicdanı kara gözleri kara iki tetikçinin kurbanı oldu Aslan. Bu işin acı bir yüzüdür. Diğer acı ve utanç verici olan ise, aynı günlerde gelen yeni yıl kutlamalarının havailiğine kendisini kaptırmış bir toplumun, böylesi bir cinayete tepki vermemiş olmasıdır. Bunca sivil toplum kuruluşundan ses çıkmadı… Yıllarca görev yaptığı üniversitede bir tören yapılmadı… Yıllarca görev yaptığı enstitüde bir tören yapılmadı… Bunlar yapılmadığı gibi, o kurumların başında mevki işgal eden adamlardan tek bir yürekli ses çıkmadı bu olayı lanetleyecek. Kendileri için mücadele eden aydınlarını, böylesine sahipsiz bırakan bir cemiyetin geleceği olamaz. İçlerinden çıkmış en seçkin insanlardan birisine kurşun sıkıldığında sus pus oturan bir toplum, adaletten asaletten vicdandan merhametten söz edemez. Bundan sonra her yeni yılda, oturup bir aydınına sıkılan kurşuna ses çıkartamamış olmanın utancını yaşasın Çerkes halkı. Bu utanç bize yeter. Bu olaydan sonra toplum vicdanının için için kanadığını görüyorum. Bire bir konuşmalarda, sokaktaki insanların bu olan bitenden ne büyük üzüntü duyduklarına bizzat şahit oluyorum. Fakat sadece o kadar… Bu cemiyetin sesi yok. Bu cemiyetin, haksızın başına inecek yumruğu, katilin yakasını kavrayacak kuvveti, suçlunun bulunmasını sağlayacak kudreti ve cesareti yok. Bu ülkenin yurttaşları, bir sinema solundaki seyirciden farksız, sadece izliyorlar olan biteni. … Sen yanmasan, Ben yanmasam, Biz yanmasak, Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa… Birileri bu ülkenin caddelerinde Nazım’ın o meşhur dizelerini söylemeli bu günlerde. *** Yaşanan son olayın bir de tuhaf olan tarafı var. Tabii bu kısmı komplo teorileri sınıfına giriyor, ama yine de söylemeden edemeyeceğim içimdeki kuşkuyu. Bildiğiniz gibi, Moskova’da sıradan bir futbol taraftarlığından kaynaklanan tartışmanın provoke edilip, Rusya’nın çeşitli yerlerinde faşist grupların sağa sola saldırıları için bahane olarak kullanılmasının üzerinden çok zaman geçmedi. “Kafkasyalılar Moskova’yı terk etsin” sloganları da hala kulaklarımızda uğulduyor. İşte tam da bu anda, sinirlerin oldukça gergin olduğu ve Kafkasyalıların durumlarını yeniden sorgulamaya başladıkları, herkesin kendi milletine yüzünü döndüğü bir zamanda bu olay oldu. Çerkes milliyetçilerinin önde gidenlerinden birisi öldürüldü. Çok geçmeden de fısıltı gazetelerinde “arkası gelecek” mealinde mesajlar yayılmaya başlandı. Şimdi ben merak ediyorum ve soruyorum: Bu olay, yükselen Çerkes milliyetçiliğini sindirmek için bir çaba olmasın sakın? Veya tam tersine, halkları birbirine düşürmek için bir kışkırtma. Bu olaydan sonra yeni yılın ilk günlerinde, fal bakan sözüm ona büyü yapan veya gaipten haber veren bir Adığe, bir Balkar ve bir Yunanlı öldürüldü. Şehirde bir restoran bombalandı. Bu güne kadar sadece Çerkes Çerkes’i öldürüyordu, ölen de bizdendi ne yazık ki, öldüren de. Fakat son üç cinayet; “bizleri, bu olanların Çerkes milliyetçilerine bir saldırı veya bir kışkırtma olmadığına inandırmak, zihinlerimizi bulandırmak için özellikle mi tasarlandı” diye sormadan edemiyorum. Seçmece her milletten bir kişi. Tsipinov olayında yapılan iş fazlaca sırıttığı için dengeleme ihtiyacı doğmuş olmasın? Kesin böyledir demiyorum, elimde özel bir bilgi ve belge de yok, ama aklım beni bu soruyu sormaya zorluyor. O nedenle, bu olayın bir an önce çözülmesi sağlanmalı, katilleri adaletin önüne getirilerek akıllarda uyanan şüpheler ortadan kaldırılmalıdır. Yukarıda söylediklerim kafamda oluşan bir şüphedir sadece. Fakat kesin olarak bildiğim bir şey var; Eğer bu halk, aydınlarına kültür adamlarına ve sanatçılarına bundan başka sahip çıkmayacaksa, bizim için gelecek ümidi yok, bu gerçeği kabul edelim. Eğer halk baskıya bu kadar çabuk boyun eğecek, bu kadar kolay sinip köşesine çekilecekse, olur olmaz her yerde söylenen ve adeta slogan haline gelen “mücadele edelim, geleceğimizi kuralım” sözleri, içi boş bir temenniden öte hiçbir anlam ifade etmiyor. Eğer bu halk, eli silahlı üç beş çapulcu istemedi diye kendi kültüründen, tarihinden, geçmişinden vazgeçecekse hamasi nutuklar atarak birbirimizi kandırmayalım. Ve biz, bundan başka onlara sahip çıkmayacaksak, ulusal sorunlara ilgisiz ve sessiz kalan Çerkes aydınlarını da boşuna suçlamayalım. Daha önce çeşitli olaylara sessiz kaldıkları için “kimliksiz ve kişiliksiz” diyerek suçladığım aydınlardan, kültür adamlarından, tarihçilerden ve eğitimcilerden de bu vesileyle özür diliyorum. Halkı için can veren bilim adamına rahmet diliyor, kendi halkının evladına kurşun sıkabilen satılmışlara da lanet okuyorum. *** Bölgemizi birileri karıştırmaya çalışıyorlar. O birileri bir başkalarını taşeron, işbirlikçi veya maşa olarak kullanıyorlar. Ve şu anda fillerin tepişme sahasına döndürülmek istenen bu yer bizim vatanımızdır. Tamam, bu çatışmalara alet olmamalı, akılsızca kışkırtmalara gelmemeli, kendimizi kullandırmamalıyız. Fakat, evimizin orta yerinde tepinenler, halkımızın evlatlarını kirli oyunlarının kurbanları haline getirmeye başladılarsa, geleceğimizin böylesine harcanmasına daha fazla suskun kalamayız. Bu cemiyet “katilleri bulun” diyerek yüksek sesle haykırmalıdır. “İster bir dış güç, ister iç güç, isterse bir inanç grubu olsun, halkımıza ve vatanımıza yönelen her tehdit top yekûn düşmanımızdır” diyerek durduğu yeri belli etmelidir bu halk. Kendisini göz ardı edenlere varlığını yeniden hatırlatmalıdır. Diaspora da bu iradeye destek vermelidir kayıtsız şartsız. Bu bölgeye Çerkes halkının evladı olmak dışında başka vasıflarla ve başka amaçlarla girenlerin, girmek isteyenlerin bir kez daha düşünmesi sağlanmalıdır.
Yalnızlığın Yanlışlığı
"Tarih tekerrürden ibarettir" derler. Doğru, ders almasını bilmeyenler için tarih tekerrürden ibarettir. Tarihten ders almasını bilmeyenler aynı hataları tekrarlayıp, aynı felaketleri yaşarlar. Büyük acı ve trajedilerle dolu Çerkes tarihinden alınabilecek çok dersler vardır. Şüphesiz en büyük ders, en büyük trajediden, Büyük Çerkes Sürgünü'nden alınabilir. Çerkesler yüzyıllar boyu yurtları ve özgürlüklerini işgalcilere karşı savunmuş, en kötü durumlarda Kafkas Dağlarına sığınarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. Son olarak Çarlık Rusyası'nın yayılmacılığına karşı yüz yıldan fazla direnmiş, fakat sistemli ve sürekli bir şekilde uygulanan kolonyalist politikalara yenik düşüp yurtlarından kitlesel olarak sürgün edilmişlerdir. Hepimizin çok iyi bildiği bu insanlık trajedisinin en önemli dersi, birlik olunmadığı zaman güçlü olunamayacağı gerçeğidir. 19. yüzyılda Çerkeslerin birlik olması belki nesnel olarak mümkün değildi, fakat savaşın son yıllarında direnişe devam edebilen kabilelerin örgütlülüğü bile birlikteliğin ve ortak tutumun yaşamsal önemini göstermiştir. İşte bu ders 1992-93'de tarihin tekerrür etmesini engellemiştir. Abhaz halkı, gerek Kuzey Kafkasya'daki, gerekse diasporadaki kardeşlerinin de desteği ile Gürcistan'ın şoven yöneticilerinin başlattığı soykırımdan korunabilmiştir. Saldırganların "15 bin gencini öldürürsek bütün Abhaz halkının genetik varlığını yok ederiz" diyerek Abhazya'ya girmesinden sadece bir gün sonra gönüllüler Abhazya'nın yardımına koşmuş, Kuzey Kafkasya'da düzenlenen kitlesel etkinlikler Rusya'nın Abhazya'ya karşı tutumunu değiştirmeye zorlamıştır. Bu dayanışma ve birlik sonucu Abhazya artık bağımsız bir ülkedir. Zarf ...p> Kuzey Kafkasya halklarının adlandırılmasına ilişkin bir tartışma son bir kaç yıldır devam ediyor. Kavramlar tarihsel ve toplumsal bağlamından kopartılarak "Çerkes"in kim olduğu yeniden tanımlanmaya çalışılıyor. İşin ilginç yanı, bu tartışma Çerkeslerin kendilerini nasıl tanımladığı üzerinden değil, diğer dillerde Çerkeslerin nasıl tanımlandığı üzerinden yapılıyor. Kuzey-batı Kafkasya halkları için diğer dillerde en yaygın olarak kullanılan terim, "Çerkes". Farklı dillerde veya tarihsel dönemlerde Şerkas, Tarkasiey, Circassian gibi farklı şekillerde söylenmiş/yazılmış bu kelimenin kökeni kesin olarak saptanabilmiş değil. Tarihçiler bu terimin kökeninin Latin, Fars veya Türkçe olabileceğini söylüyorlar. Bu terim en erken 13. yüzyılda kullanılmış. İngilizce ilk yazılı kullanımı ise çok daha sonra, 1555 yılında. Ermeni tarihçi Arsen Avagyan'ın Çerkesler isimli kitabında kapsamlı olarak anlatıldığı gibi, "Çerkes" terimi seyyahlar ve eski tarihçiler tarafından çok farklı anlamlarda, kimi zaman bazı Adığe kabileleri için, kimi zaman tüm Adığeler için, çoğu kez de Kuzey-batı Kafkasya'nın ve hatta Kuzey Kafkasya'nın (kimi kapsadığı açık bir şekilde tanımlanmadan) tüm yerli halkları için kullanılmış. Çerkes teriminin kullanımında belirsizlik ve karmaşa olması aslında çok doğal, çünkü yazılı kültürün olmadığı Kuzey Kafkasya ve halkları 19. yüzyıl sonlarına kadar kapsamlı olarak tanınmamış, bilinmemiş. Öyle ki, 19. yüzyılda Çerkesler üzerine en önemli çalışmaları yapan Kafkasya uzmanlarından Adolf Berje bile 1858'de yayımladığı Kafkasyalı Dağlı Kavimlerin Kısa Tasviri kitabında, Kafkasya'nın kendileri için terra incognita ("bilinmeyen ülke") olduğunu söylemekte. Doğal olarak, bilinmeyen halkların net bir şekilde tanımlanması da mümkün değil.p> 18. ve 19. yüzyılda Çerkesler ve Kafkasya, Rusya ve Avrupa'nın ilgisini giderek daha fazla çekmiş, seyyahların ve Puşkin, Lermentov, Byron gibi şairlerin de katkılarıyla egzotik, vahşi ve saf güzelliğin simgesi haline gelen bir "Çerkes imgesi" oluşturulmuştur. Beyaz ırka "Kafkas" ırkı denilmesi Avrupa'da ve hatta Kuzey Amerika'da yaygınlaşan bu Çerkes imgesinin sonucudur. Tahmin edilebileceği gibi bu dönemde "Çerkes" terimi, genellikle belirli bir kabile veya halkı değil, muğlak bir "Kafkas Dağlısı"nı tanımlamış. Bu nedenle, Kuzey Kafkasya'nın yerli halkları için "dağlı" terimi de yaygın olarak kullanılmaya başlanmış. Çerkes teriminin sadece Adığe halkını içerecek şekilde kullanılması, 19. yy sonlarından itibaren Rus ve Batılı tarihçilerin ve dilbilimcilerin çalışmaları sonucu olmuştur. Dilbilimcilerin çalışmaları ile Kafkas dilleri ayrı bir dil ailesi olarak ele alınmış ve Kafkas dilleri sınıflanmaya başlanmıştır. Bu sınıflama ile birlikte, Kafkas halkları da daha net bir şekilde tanımlanmış, Adığe dili için Rusça Cherkess ve İngilizce Circassian terimlerinin kullanılması yaygınlaşmıştır. Kafkas dilleri uzmanı Rieks Smeets, "Çerkes [Circassian] terimi çeşitli anlamlarda kullanılmaktadır; en az belirsiz olan anlam, dilbilimsel olanıdır: Çerkesler, ana dili -veya, günümüzde, ikinci dili- Çerkesce olan gruplara mensup insanlardır" derken bu gerçeği dile getirmektedir. Bu evrim sonucu günümüzde Rusça (черкес) ve İngilizce (Circassian) "Çerkes" terimi, genellikle Adığeler için kullanılmaktadır. Türkçede de Çerkes teriminin kullanımı tarih içerisinde bir evrim geçirmiştir. 19. yy ortalarına kadar "Çerkes" terimi, bazen sadece Adığeler, bazen sadece Kuzey-batı Kafkasya halkları (Adığe-Abaza-Wubıh), bazen de tüm Kuzey Kafkas halkları için kullanılmıştır. Çerkes Sürgünü'nden sonra Osmanlı topraklarına Adığelerin ve Abazaların kitlesel olarak, Oset, Çeçen ve Dağıstan halklarının da daha küçük ölçeklerde yerleştirilmesi sonucu, benzer/ortak kültürel özelliklere sahip olan, sürgün, muhaceret ve kültürel yok oluş süreçlerinde aynı potada birleşen bu toplumların hepsine "Çerkes" denilmeye başlanmıştır. Ve bu kullanım günümüze kadar devam etmiştir. Her toplumun, halkın, ulusun, kendi dilinde, kendisini tanımlamak için kullandığı bir terim vardır. Toplumlar genel olarak bu isimleri önemserler, başka dillerdeki tanımlamalarla ilgilenmezler. Örneğin Türkçe, İngilizlere "İngiliz" denilir. Türk Dil Kurumu'na göre bu kelime Türkçeye İtalyancadan (inglese) geçmiştir. Türkçede İngiliz terimi genellikle Britanya adasında yaşayan tüm insanlar için ("British"in karşılığı olarak) kullanılır, fakat kelimenin aslı bu adada yaşayan halklardan sadece birini tanımlamaktadır ("English"; diğerleri Galler ve İskoçlar). Bir başka deyişle, Türkçe'de "British" ve "English" arasında net bir ayrım yoktur, fakat herhalde hiç bir İngilizin aklına "Türkler niye hepimize İngiliz diyor" diye tasa etmek gelmez. Başka dillerdeki adlandırmayı tasa etmek konusunda bir istisna Türkiye'de yaşanmıştır. Türkiye'de bazı kişiler ve hükümetler, Türkiye'ye İngilizce Turkey denmesinden, "turkey"in aynı zamanda hindi anlamına gelmesinden dolayı rahatsız olmuş, İngilizce "Turkey" yerine "Türkiye" kelimesinin kullanılmasını istemiş, bu konuda kampanyalar düzenlemiş, hatta üzerinde "Turkey" yazan mektupların Türkiye'de dağıtılmamasını talep etmişlerdir. Bütün bu çalışmaların sonucu ortada... Bu konuda ikinci istisna yine Türkiye'de yaşanıyor. Bazı arkadaşlarımız Türkçedeki "Çerkes" kelimesinin sadece Adığeleri kapsayacak şekilde kullanılmasını istiyorlar. "Çerkes" kavramının sahip olduğu siyasal içerik boşaltılıyor, Çerkeslerin hiç bir demokratik talebi telaffuz dahi edilmiyor ve tüm sorun dernek tabelası haline indirgeniyor. Hatta, Çerkes kültürünün en önemli unsurları, örneğin Çerkeslere yüzyıllardır kucak açan dağların ve ülkenin ismi (Kafkasya) veÇerkes kültürünün en önemli ve özgün unsurlarından biri olan mitoloji (Nart) gibi ulusal-kültürel unsurlar, "Çerkes" kelimesine yer açmak için küçümseniyor, göz ardı ediliyor. Adığelerin kendilerini nasıl tanımladığı değil (ki doğal olarak bu konuda hiç bir belirsizlik yok), Türkçede Adığelerin nasıl tanımlandığı, Adığelerin uluslaşmasının en önemli koşulu olarak görülüyor. Herhalde bu post-modern bir uluslaşma süreci...p> Bu adlandırma sorununun, gündemdeki konular açısından çok önemli olmadığını düşünüyorum, çünkü önemli olan zarf değil, mazruftur. ... ve mazrufp> Adlandırma konusundaki tartışmaların özü, kime Çerkes denildiği değil, kimlerin ortak sorunları olduğu ve ortak örgütlenmesi gerektiği konusudur. Konuya KAFFED özelinde bakarsak, sorun KAFFED'in kimin sesi/sözcüsü olacağıdır. Diasporada kurulmuş bir yapı olarak KAFFED sadece Adığelerin (veya Abazaların) sesi/sözcüsü olacaksa adlandırma sorunu zaten ortadan kalkar, adını Adığe Dernekleri Federasyonu veya Abaza Dernekleri Federasyonu yapar, konu biter. Şayet KAFFED, Türkiye'de yaşayan Adığelerin, Abazaların ve diğer Kuzey Kafkasyalıların sesi/sözcüsü olacaksa, adlandırma konusu ancak bu durumda gündeme gelir, fakat bu durumda da adlandırma sadece bir teferruattır. Türkiye'de yaşayan tüm bu insanlara, şimdiye kadar kullanıldığı gibi, Çerkes diasporası da denilebilir, Kuzey Kafkasya diasporası da, Nart da, dağlı da, Adığe-Abaza da, Çerkes-Abaza da... İnsanlar birlikte örgütlenmek istediği zaman ortak bir ismi her zaman bulacaklardır.p> Bu nedenle sorulması gereken temel soru, "Türkiye'de Adığeler, Abazalar, Wubıhlar ve diğer Kuzey Kafkasyalılar ortak örgütlenmeli mi?" sorusudur. Bu sorunun yanıtı bence açık; evet, ortak örgütlenmeli.p> Çerkeslerin sürgünden günümüze kadar muhaceretteki en yaygın örgütlenme biçimi dernekler düzeyinde olmuştur. Bu derneklerin bir araya federasyon çatısı altında toplanması ise, tüm engellemelere karşın, 1990'lardan sonra başarılmıştır. Bu derneklerin iki temel işlevi olmuştur. İlk olarak, dernekler kültürün yeniden-üretilmesini, yani sürekliliğini sağlamaya çalışmaktadır. Kültür ve dil ancak insan ilişkilerinde var olur. Dernekler de hem kültürün yeniden-üretimi için insanların bir araya geldiği, hem de belirli kültürel unsurların (halk oyunları, müzik, el sanatları, dil, vb) öğretildiği/aktarıldığı bir ortam sağlamaktadır. Bu derneklerin kültürel işlevidir. Kültürün korunması ve geliştirilmesi doğal olarak sadece bu etkinlikler ile sağlanamaz. Özellikle dilin öğrenilmesi/ kullanılması başta olmak üzere kültürel hakların güvence altına alınması, anayurt ile ilişkilerin geliştirilmesi ve dönüş hakkı gibi siyasal hakların tanınması derneklerin siyasal işlevleri arasındadır. Kültürel ve özellikle siyasal taleplere ilişkin etkinliklerin bir elden yürütülmesi, hem taleplerin daha güçlü bir şekilde dile getirilmesini sağlayacak, hem de etkinliklerin eşgüdüm içerisinde daha etkili olmasına katkıda bulunacaktır. Derneklerin bir üst çatı (federasyon) kurması bu nedenlerle gereklidir. Bu iki işlev açısından değerlendirildiğinde, Türkiye'deki Kuzey Kafkasyalıların ortak örgütlenmesinin herkesin yararına olacağı açıktır. Çünkü tüm Kuzey Kafkasyalılar gündelik pratikte benzer kültürel değerleri ve davranış biçimlerini paylaşmakta, bu nedenle aynı dernek çatısında bir araya geldiklerinde herhangi bir yabancılık çekmemektedir. Ayrıca, özellikle diasporadaki nüfusları anayurttan daha fazla olan Adığe, Abaza ve Wubıhlar açısından, sorunlar, çözüm yolları ve talepler aynıdır. İşte bu nedenlerledir ki, muhaceret tarihindeki en önemli örgütlenmelerden biri olan Çerkes Teavün Cemiyeti'nden günümüze tüm bu toplumlar ortak bir isim altında ve bir arada örgütlenmeyi tercih etmişlerdir. Diasporada dağınık bir yerleşim sergileyen ve var oldukları bölgelerde iç içe yaşayan Kuzey Kafkasyalıların ortak örgütlenmesinden ve (ne olursa olsun) ortak bir isimle anılmasından daha doğal ne olabilir? Tarihin bize acımasız bir şekilde öğrettiği bu yalın gerçeğe rağmen, aslında aynı siyaseti izleyen, bir madalyonun iki yüzünü oluşturan bazı Abaza ve Adığeler, birbirlerini bahane ederek, "artık beraber olamayız" diye sesleniyor. "Anayurttaki gerçeklere, Kafkasya'daki yapılanmalara bakın! Kafkasya'da olduğu gibi artık Abhazlar (Abazalar? Apsualar?) ve Çerkesler (Adığeler?) ayrı örgütlenmeli, bu uluslaşmamız için zorunlu" diyorlar. Diasporadaki kültürel erozyon ve yok oluş gerçeği görünmezden gelinip, diasporada darmadağınık yaşayan Abazaların ve Adığelerin "kendi" kültür derneklerine sığınarak uluslaşacakları düşünülüyor. Abhazya ve Kuzey Kafkasya cumhuriyetlerinin çıkarlarının farklı olduğu, Abhazya'nın Rusya yanında, Kuzey Kafkasya cumhuriyetlerinin de Rusya'ya karşı tavır alması gerektiği iddia ediliyor. Kafkasya'ya içeriden, Kafkas halklarının gözüyle değil, dışarıdan, Kafkas halklarını piyon olarak görenlerin gözüyle bakan bu yaklaşım, tüm Kafkas halklarının ortak çıkarının bölgede barış ve istikrarın tesis edilmesi olduğunu inkâr edip, Kafkas halklarını çatışma ve savaşların bir aracı olarak görüyor. Kafkasya'da Abhaz, Adığe ve diğer halkların çıkarları hiç bir zaman çelişik değildir, tüm bu halkların ortak çıkarı, içinde yaşadıkları bölgede demokrasi, huzur ve refahın gelişimidir. Kafkasya'yı büyük satranç tahtasının bir parçası olarak görenler ise, 19. yüzyılda olduğu gibi günümüzde de Kafkasya'da çatışma ve savaşların sürdürülmesini isteyecekler, bu amaçla da Kafkasya'nın halklarını birbirlerine düşürmek için her yolu deneyeceklerdir.p> İşte bu nedenle Gürcistan, Abaza-Adığe ve anayurt-diaspora arasındaki işbirliğini bozmak için tüm gücüyle çalışmaktadır. Gürcistan'ın şoven yöneticileri de tarihten kendilerine göre ders almaktadır. Gürcistan, "işgal altındaki bölgelere ilişkin" yeni stratejisinde açıkça ilan ettiği gibi bir taşla iki kuşu vurmak, Abaza-Adığe birlikteliğini engelleyerek hem Abhazya'yı yalnızlaştırmak, hem de Kuzey Kafkasya'da Adığeler üzerinden yeni bir çatışma ve savaş ortamı yaratarak Rusya'yı zorlamak istemektedir. Gürcistan'ın ABD'deki akıl hocaları da bu konuda aktif olarak çalışmakta, Adığeler için yeni gündemler yaratarak Abaza-Adığe birlikteliğini dinamitlemeye çalışmaktadır. Başarılı olduğu taktirde bu sürecin Abhazya'nın zararına olduğu açık, tarihten dersler alanlar için Adığelere getireceği yıkım da ortada. İşin ilginç yanı, ABD ve Gürcistan'daki soğuk savaş yanlısı şoven siyasetçilerin bu politikası, Rusya'daki soğuk savaş yanlısı ve federalizm düşmanı siyasetçilerin politikası ile çakışıyor. Onlar da Abaza-Adığe birlikteliğinin parçalanmasını, Kuzey Kafkasya'daki halklar ve cumhuriyetler arasındaki ilişkilerin zayıflamasını istiyorlar. Çünkü onlar da çok iyi biliyorlar ki Rusya Federasyonu'ndaki cumhuriyetlerin yalnızlaşması ve ortak hareket edememesi, cumhuriyetlerin fesh edilmesi ve demokratik hakların ortadan kaldırılmasını kolaylaştıracaktır. Hiç şüpheniz olmasın, bugün "Anayurttaki gerçeklere, Kafkasya'daki yapılanmalara bakın! Abazalar ve Adığeler uluslaşmak için diasporada ayrı örgütlenmelidir" diyenler, çok yakında aynı mantıkla Adığey Cumhuriyeti'ni de yalnızlaştırmaya çalışacaklar. Ayrılıklar için bahane bulma konusunda sonsuz bir yaratıcılığa sahip kişiler çıkacaklar, yine, "Anayurttaki gerçeklere, Kafkasya'daki yapılanmalara bakın! Adığey ve Kabardey iki ayrı cumhuriyet. Kabardeylerin hiç bir sorunu yok, onlar kendi cumhuriyetlerinde zaten çoğunluk. Biz sadece Adığey'e bakalım, bunun için diasporada öz Adığe örgütlerini kuralım" diyecekler. Bu da gerçekleşirse, Krasnodar Eyaleti içerisinde yer alan 450,000 nüfuslu Adığey Cumhuriyeti'nde yaşayan 120,000 Adığenin geleceği ne olacak? Bu soruyu yanıtlamak için tarihe bakmaya bile gerek yok sanırım.p> Bugün diasporadaki Kuzey Kafkasyalıların, özellikle Adığe, Abaza ve Wubıhların öncelikli hedefi, ortak sorunlarına ortak çözüm bulmak için ortak örgütlülüklerini güçlendirmek olmalı. Bu, hem kültürlerini korumak ve yaşatmak için, hem yaşadıkları ülkelerde demokrasi ve insan haklarının gelişmesine katkıda bulunmak için, hem de anayurtları ile bütünleşmek için zorunludur. Bütün bir muhaceret tarihinin kanıtladığı gibi böylesi bir örgütlülüğün nesnel ve öznel koşulları mevcuttur. Anayurtta yaşayan Kuzey Kafkasyalıların öncelikli hedefi, kendi aralarındaki birlikteliği ve işbirliğini güçlendirmek, Kafkasya dışındaki diğer cumhuriyetlerin halkları ile güçbirliğine gitmek ve Rusya'daki demokrat kesimlerle dayanışma içinde demokrasi ve federalizmi güçlendirmek olmalıdır. Ancak bu şekilde Kafkas halkları tarihte nesne değil özne olarak yer alabilir, başkalarının çıkarları için ölmek yerine, kendi ülkelerinde yaşamlarını sürdürebilirler. Sonuç olarak, diasporada iç içe yaşayan, kültürel pratikleri aynı olan, sorunları ve talepleri ortak olan Kuzey Kafkasyalılar, bu sorunlarına çözüm yolları bulabilmek için ortak örgütlerde bir araya gelmekte, kendi yollarında hep beraber, omuz omuza yürümektedirler. Önemli olan bu somut gerçektir, bu gerçeği tanımlamak için kullanılacak herhangi bir sözcük, gerçeği değiştirmeyecektir. nanErol Taymaz )
Adığece ve Abazaca Eğitiminde Yeni Bir Dönem
Kafkas Dernekleri Federasyonu Anadil Eğitimi Komisyonu'nun çalışmaları sonucu anadil eğitiminde tarihi bir adım atıldı. Anadil Eğitimi Komisyonu, hazırladığı Adığece ve Abazaca Okuma-Yazma Modül Programları ile Milli Eğitim Bakanlığı Çıraklık ve Yaygın Eğitim Genel Müdürlüğü'ne başvurarak Adığece ve Abazaca kursların Halk Eğitimi bünyesinde verilmesi için çalışmalara başlamıştı.p> Bu çalışmalar sonucu söz konusu programlar 23 Ağustos günü onaylandı ve kursların müfredatları Halk Eğitim Otomasyon Sistemi'ne eklendi. Halk Eğitim Merkezleri kendi şifreleri ile otomasyon sistemine girerek Adığece ve Abazaca kursları müfredatlarına ulaşabilecekler. Derneklerimiz artık, Halk Eğitim Merkezlerine müracaat ederek Adığece ve Abazaca dil kursları açabilecekler. Dil kursları eğitmenlerinin ücretleri Halk Eğitim Merkezleri tarafından karşılanacak. Ayrıca bu kurslardan mezun olanlar da sertifika alacak ve yeni kursları açmaya hak kazanacaklar. Hazırlanan müfredata göre dil kursları her biri 120 saatlik eğitimden oluşan üç seviyede verilecek. Birinci seviye kurslarda dört ünite (alfabe, basit cümleler, fiiller, sayılar ve zaman), ikinci seviye kurslarda beş ünite (isim ve sıfat tamlamaları, bağlaçlar, doğa, evimiz ve eşyalarımız, şimdiki zaman, ekler) ve üçüncü seviye kurslarda dört ünite (gelecek zaman, uzak geçmiş zaman, cümle çeşitleri) işlenecek. Özverili çalışmaları ile Adığece ve Abazaca dillerinin öğrenilmesi ve yaşatılmasına büyük katkılarda bulunan Anadil Eğitimi Komisyonu'nu kutluyoruz.p>nanKaffed
NART Akademisi Kuruluş
Kardeşimle yapmış olduğum bir sohbette kültür değişimi ile ilgili bir konuda bir yıl içinde okuduğu birkaç kitaptan sonra ulaştığı hatta kendince keşfettiği neredeyse avreka! diyerek sunmaya çalıştığı tespitleri bana yabancı değildi. Bende "ağabey"liğimden güç alarak lafı biraz ağzından kapıp heyecanla devam etmiştim konuşmaya. Birden bana;p> - Ağabey, ben uzun süredir okuyup ulaştığım bu sonuç için neredeyse kendimi kutluyordum. Sen, benim bulduğumu sandığım sonucu bana "pat" diye söyleyiverdin. Heyecanımın yersiz olduğunu düşünmeye başladım dedi.p> Bende biraz düşündükten sonra şu cevabı vermiştim:p> - Evet "pat" diye söyleyiverdim. Ancak senin bir yılda okuyarak rahatlıkla geldiğin sonuca, ben yaşayarak 20 yıl sonra gelebildim. Ne mutlu sana, aynı heyecanla devam etmelisin.p> Toplumumuzda bizim kuşak en çok İsmail Berkok’un Tarihte Kafkasya’sı ve İzzet Aydemir’in Kafkasya Kültürel Dergi’si ile beslenerek büyüdük. Son yıllarda toplumumuzla direk veya endirekt ilgili, yayınlanan Dergi, Gazete ve Kitapları izlemek zorlaştı. Bu açıdan günümüz gençlerinin çok şanslı olduklarını düşünüyorum.p> Üniversite yıllarımızda bulunduğumuz ortamlarda "Anavatan" demek, ulusunu yaşatma iddiasında bulunmak yasaklar içindeydi. Hemen kendinizi üzerinize yapıştırılmış bir etiket içinde bulurdunuz. Anavatan’da Cumhuriyetlerimiz vardı, ideal sistemler üzerine kurulu, bizi kurtarmaya hazır. Ah bir adım atabilsek…p> Derken Sosyalist sistemin koruyucu şemsiyesi altında olan Cumhuriyetlerimizde yaratılmakta olan zengin kültürel ürünler varken, sistemin çöküünü takip enden karmaşa ve kapitalist düzenin "kar" dan başka bir şeyi gözünün göremediği ortamda birden bire toplumsal değerlerin alt üst olduğu, Cumhuriyet statülerinin ne olacağının konuşulduğu, aydınların, sanatkarların ne olacağının net olmadığı, dünyada sınırların belirsizleştiği, hatta çok yerde sınırların açıldığı, kimine göre bu "Yeni Dünya Düzeni"nde ulusal değerlerin önemini kaybetmekte olduğu, kimine göre de mikro milliyetçiliğin güçlendiği, tüm kültürlere önem veren yeni bir anlayışın gelmekte olduğu bir ortama giriveriyoruz. Oysa kaldırılan ulusal değerler değil, "ulus devlet" yapısıydı, güçlenen "mikro milliyetçilik" değil, ulus devlet yapısı içerisinde yok sayılan milliyetlerdi.p> Bir tarafta ağır ağır kapitalist cendere altına giren Anavatan, bir tarafta tabu diye öğretilen yasakların bir bir kalktığı, ancak yaşatmak istediklerimizin tükenmekte olduğu diaspora. Hiçbir yerde henüz taşların yerine oturamadığı, karmaşık, çok bilinmeyenli bir ortamda, kendi kültürünü yaşayamadan bunu yaşatacak politikaları tartışmak durumunda kalan gençlerimizi hem çok şanslı, hem de zor bir yükün altında görüyorum.p> Peki, bu kadar karamsar mı olmalı?p> Neden profesyonel yönetim tekniklerinin, politik mücadelelerin deneyimleri kullanılmasın ve iki nesilin artıları birleştirilip bir sinerji yaratılmasın?p> Yaratılabilir. Bunu kendi profesyonel yaşantımdan da biliyorum. Temel eğitime sahip genç mühendisler, mimarlar, maliyeciler yönetim teknikleri konusunda uzmanlaşmış, bu uzmanlıklarını yaşadıkları ile pekiştirmiş insanların çizdiği eğitim programları için hazırlanan "hap" gibi paket eğitimlerle tartışmalı bir ortamda hızla yetiştiriliyorlardı. Bunları yaşarken, üniversite yıllarımızda politik guruplarda aktif pek çok arkadaşımızın da benzeri yöntemlerle kendi politikaları doğrultusunda hızla eğitildiklerini hatırlayıveriyorum.p> Her kuşağın temel görevi sonrakine deneyimlerini aktarmak, sağlıklı bilgilerle ve daha iyi yetişmesini sağlamak olmalıydı. Artık sadece köşe yazılarında ben bunu yaptım, sen bunu yanlış yaptın söyleminin çok dışına çıkamayan, basit, benmerkezci mantığın ötesine geçme zamanı çoktan gelmiş olmalıydı.p> Bilinçlenme ve örgütlenmenin temeli için hızla ulaşılabilen sağlıklı bilgi gerekli, ancak yeterli değildi. Eğitimin bir düzen içerisinde yapılması, tartışmalarla pekiştirilmesi ve görevlendirmelerle neden öğrenildiğinin bilincinin verilmesi ve disiplin içerisinde uygulanması gerekiyordu. İşte bu farklılığı vurgulamak için Nart Akademi'sinin hedefi "öğretim" değil "eğitim" olmalıydı.p> İşte Nart Akademisi bu düşüncelerle ortaya çıktı.p> 1960, 1971, 1980 sosyal çalkantılarını, Berlin duvarının yıkılışını, en büyük Sosyalist devletin birden en Kapitalist bir devlete dönüşümünü yaşayan kuşak, izlenemeyecek kadar çok sayıda yayın, bu yayınları hazırlayan uzmanlaşmış insanlarımız ve 1980 ile susturulmuş ancak eğitimli, tartışmaya açık bir gençlik!p> Nart Akademisi eğitimi kısaca Eğitim ve Uygulama diyebileceğimiz iki temel üzerine kuruldu:p> Eğitim içinde,p> Temel tarihi-kültürel bilgiler, bir halkın geleceğini tartışabilmek için temel politik bilgiler, bu bilgileri sağlıklı bir şekilde kullanabilmek için temel iletişim ve yöneticilik yetenekleri verilmeliydi.p> Uygulama içinde,p> Öğrenilenlerin nerede ve nasıl kullanılabileceği, görev bilinci oluşturulmalıydı.p> Bunun içinde sadece öğrenmek için bu eğitime aday olmak gerekli ancak yeterli değildi. Bu nedenle adaylarda aşağıdaki özellikler arandı:p> Geleceği kuracak gençler olmalıydı (18-30 yaş aralığında),p> O güne kadar olan çalışmaları ile kendini topluma adayacağını göstermiş olmalıydı.p> Günümüz haberleşme-etkileşim araçlarını iyi kullanan kişiler olmalıydılar.p> Ufak aksamalarla da olsa ilk uygulamada bunlara uyulduğunu söyleyebiliriz.p> Ancak içeriğinde tarihi-kültürel bilgilerin, politikanın, yöneticiliğin temellerini taşıyan bu temel eğitimin 45-50 gence verilmesi neredeyse dünyanın en karmaşık sorunları içerisinde olan toplumsal sorunlarımızın çözümü için yeterli olamazdı.p> Bunun için, Nart Akademisi süreklilik kazanmalı, temel eğitim üzerine uzmanlık eğitimleri inşa edilmeliydi.p> Bu nedenle sürekliliği olan bir eğitim planlandı. Eğitim ve uygulamalar süresince belirli doğrultularda yetenekli oldukları görülen veya zaten kendi gayretleri ile belirli bir düzeye kadar kendisini yetiştirmiş olan gençler için her temel eğitim dönemini, birazda zaman içerisinde netlik kazanacak olan,p> Medya yönetimi,p> Tarih, kültür,p> Politika,p> Yöneticilik,p> vb. konulardan birinde geliştireceği, biraz daha detaylı eğitimlerin izleyeceği, bir çeşit 2. aşama diyebileceğimiz bir eğitim takip etmeliydi.p> Eğitim başlıkları belirlendikten sonra bu konuda destek vereceklerinden emin olduğumuz birikimli arkadaşlarımızdan istediğimiz destek beklentilerimizin biraz da üstünde "böyle bir programa destek vermekten mutlu olurum", "ne güzel, gençleri yetiştireceğiz" gibi güzel tepkilerle cevaplandı.p> Bu temel düşünceler kurulduktan sonra, kurumsallık içinde Kaffed Yönetim Kurulu ve bu uygulamada bizlere en büyük desteği verecek olan Dernek Başkanlarımızın onayları alındı. 8 Bölgede gençlerle düzenlenen toplantılarda yüzlerce gençle bir araya gelindi, eğitimin içeriği, hedefi ve önemi anlatıldı.p> Gençler istekli, eğitmenler istekli, ilk ders zili çaldı. Güzel katılımlı bir hafta sonu eğitimi ile Nart Akademi'sinin açılışı 19 Haziran 2010 tarihinde yapılmış oldu.p> İlk uygulama görevi verildi. Bu yaz her bölgenin gençleri Nüfusa Ulaşım projesi için 3 köyde yapacakları çalışma ile ilk örneği oluşturup çalışmanın tamamlanması için ilk uygulama deneyimini yaşayacaklar. Değerlendirmeleri Ekim ayında yapacağız.p> Nart Akademisi temellerini kuruyor,p> Gençlerden umutluyuz…p> NART dergisi 73. sayıp> nanŞamil Jane
NART Akademi Açıldı
Günümüze kadar, büyük emek ve fedakarlıklarla getirilen derneklerimiz toplumumuzun tek buluşma ortamı olmuştur. Ancak, toplumsal sorunlarımızın yoğunluğu ve karmaşıklığı yöneticilerimizden beklentileri arttırmaktadır. Bu nedenle derneklerimizin kendi tarihini, kültürünü, temel politikaları ve profesyonel yöneticilik tekniklerini bilen kişiler tarafından yönetilmesi, yönlendirilmeleri gerekmektedir. Bu nedenle toplumsal sorunlarımıza duyarlı, kadro olabilecek gençlerin desteklenerek yetiştirilmeleri planlanmış ve bir eğitim programı hazırlanarak 19-20 Haziran tarihlerinde ilki olmak üzere NART AKADEMİSİ başlatılmıştır. KAFFED'e bağlı derneklerimizin gençleri arasından seçilen ve zamanı uygun olan gençlerimizin katılmış oldukları ilk eğitim, bir ilk olmasına rağmen konusunda deneyimli eğitmenlerimiz Doç.Dr. Cahit Aslan ve Murat Papşu´nun hazırlıkları eğitimler, gençlerin katılımcı soru ve açıklamaları ile oldukça başarılı geçmiştir. I. Eğitimin ilk gününde KAFFED Eğitim ve Teşkilatlanma Sekreteri Şamil Jane gençliğin örgütlenmesi ile ilgili bilgiler vermiş, gençliğin sorunları ve çözüm yolları üzerinde durulmuştur. 2. gün ilk oturumda Cahit Aslan Kimlik ve etnisite üzerine eğitim vermiş, ikinci oturumda ise Araştırmacı Yazar Murat Papşu genel olarak Kafkas dilleri, Adığe-Abaza dilleri, dil politikaları konularında bilgiler vermiştir. Nart Akademisi başlangıç olarak üç ana başlık altında toplanan aşağıdaki temel konularda eğitim vermeyi hedeflemektedir: KÜLTÜR VE TARİHİMİZ Genel olarak Kafkas dilleri, Adiğe-Abaza dilleri, dil politikaları.( 20 Haziran tarihinde Murat Papşu tarafından verildi) Adiğe ve Abaza halklarının toplumsal gelişimi, tarihi, Kafkasya nın tanıtımı, Nartlar, Xabze, Sürgün, Osmanlı topraklarına iskan Diasporada örgütler ve dönüş düşüncesi (1908-1980) POLİTİKA KAFFED ilkelerinin tanıtılması, Kimlik ve etnisite (20 Haziran tarihinde Dr. Cahit Aslan tarafından verildi) Asimilasyon nedir, nasıl önlenebilir, Uluslararası gelişmeler ve Kafkasya, Milliyetçilik ve Diaspora, Ulusların Kaderlerini tayin hakkı, İnsan hakları, azınlık hakları: YÖNETİCİLİK BECERİLERİ Misyon,vizyon, swot analizi, iş planı, İletişim, empatik iletişim, Toplantı yönetim, zaman yönetimi, motivasyon. Eğitimler sırasında görevlendirmeler yapılarak, elde edilen sonuçların sunulması ve tartışılması ile eğitimlerin pratikle pekişmesi sağlanacaktır. Bu amaçla ilk çalışma konusu olarak Nüfusa Erişim Projesi için her bölgede 3 köyde örneklem çalışması yapılma kararı alınmıştır. Bu konuların verilmesi için görüşülebilen eğitmenlerimizden aşağıda isimleri yazılı olanlardan katkıda bulunacakları teyidi alınmış olup farklı eğitim modelleri için farklı kişilerle görüşmeler devam etmektedir : Cahit Aslan Murat Papşu Setenay Nil Doğan Hasan Kanbolat Mitat Çelikpala Muhittin Ünal Rahmi Tuna Zeyenel Abidin Besleney Ö.Aytek Kurmel Özdemir Özbay Şamil Jane Erol Taymaz Ergün Özgür Sevda Alankuş Fethi Açıkel 19-20 Haziran tarihlerini takiben Ekim 2010 da 2.ncisi yapılacak olan eğitimler 2011 Haziran ayında tamamlanacaktır. nanKaffed
İnguşetya
nan+''+ Başkent : Magas tr> Yüzölçümü : 3500 km2 tr> Nüfus : 412.529 (2010) tr> Nüfus Yoğunluğu : 118 kişi/kmkare tr> Önemli Yerleşkeler : Magas, Malgobek, Nazran tr> Devlet Başkanı : Yunus-Bek Yevkurov tr> tbody> table> İnguşetya, Kafkas Dağlarının kuzeyinde yer almaktadır. Komşuları Kuzey Osetya Cumhuriyeti-Alanya, Çeçen Cumhuriyeti ve Gürcistan'dır. İnguşetya'daki en yüksek tepe olan Gora Şan'ın yükseliği 4451 m'dir. İnguşlar Kafkasya'nın yerli halkarındandır. Kendilerine "Galgay" derler. İnguşların, komşuları olan Çeçenlerle çok yakın etnik ve kültürel ilişkileri vardır. İnguşca ve Çeçence birbirine çok benzemekte olup, aynı kökenden gelmektedir. İnguşetya'nın Çarlık Rusyası tarafından işgali 1858 yılında tamamlandı. 1917'de Çarlık Rusyası'nın yıkılmasından sonra, Çeçenistan ve İnguşetya 1921'de kurulan Dağlı Sovyet Cumhuriyeti'ne bağlandı. Dağlı Sovyet Cumhuriyeti daha sonra 1922-1924 yıllarında Çeçen Özerk Bölgesi, İnguş Özerk Bölgesi ve Kuzey Osetya Özerk Bölgesi'ne ayrıldı. Çeçen ve İnguş özerk bölgeleri 1934'de Çeçen-İnguş Özerk Bölgesi olarak birleştirildi ve 1936 yılında özerk bölgenin konumu "Özerk Cumhuriyet"e dönüştürüldü. 1944'de Çeçen-İnguşların anayurtlarından sürgün edilmesi sürecinde Çeçen-İnguş Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti (ÖSSC) lağvedildi. Çeçen-İnguşlarının haklarının tanıması ile birlikte 1957'de Çeçen-İnguş ÖSSC tekrar oluşturuldu. Sovyetler Birliği'nin dağılması sürecinde, Mayıs 1991'de Çeçen-İnguş ÖSSC bağımsızlığını ilan etti. Bu cumhuriyet daha sonra Çeçen Cumhuriyeti ve İnguş Cumhuriyeti olarak ikiye ayrıldı. Çeçenistan ilk devlet başkanı Dudayev'in yönetiminde bağımsız bir devlet olarak örgütlenirken, İnguşetya Rusya Federasyonu'nundan ayrılmama kararı aldı. +''+Kaffed