Çerkesler, diasporada neden politika yapsınlar? Ve ya neden politikada ağırlıkları yok? Bir hayli düşündüm ama belirgin, önemli bir neden bulamadım. Her ülkeyi yeteri kadar tanımıyorsam da, Türkiye'yi epeyce bildiğimi düşünüyorum. Bir 'yazı' olmaz ise de, bir yazıya 'yataklık' edecek ya da sesli düşünmek için kenar notları yazabilirim diye cesaretlendim. O halde bu yazının sınırlarını Türkiye diasporası ile sınırlı olması düşünülebilir. Çerkesler Anadolu'nun otonom halkı değildirler. 1864’de yoğunlaşan Soykırım-Sürgün sonucunda Anadolu'ya gelmişler ve yerleşmişlerdir. Geldikleri dönemi düşünür isek, Kafkas-Rus savaşında yenilmişler ve halkın büyük kısmı sürülmüştür. Çerkesler de ağırlıklı olarak, Osmanlı topraklarını seçmişlerdir. Bunun nedenleri başka bir yazının konusu olabilecek kadar çoktur. Birinci Dünya Savaşı’nın sonuçlarından ikisi, Çerkesleri doğrudan etkiledi. Osmanlı Devleti'nin dağılmasından sonra Yeni Cumhuriyetin kurulması, Anadolu'daki Çerkesleri doğrudan etkilemiştir. Çarlık Rusya'sının yıkılıp Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği'nin kurulması da, Anavatandaki Çerkesleri doğrudan etkilemiştir. Zaten ayrı coğrafyalarda, ayrı sosyal düzlemlerde kurulan ayrı hayatlar; bu gelişmeler ile ayrı siyasi düzlemlere de taşımıştır... Anavatanda kalan Çerkeslerin, tarihsel süreci nasıl yaşadıkları ve sonuçları yine ayrı bir yazı konusu olarak bırakılabilir. Anadolu'daki Çerkeslerin de siyasi ve sosyal hayat düzlemleri yine iki temele ayırmak mümkün. Yeni Cumhuriyete kadarki dönem, Cumhuriyet sonrası durum... İkinci Abdulhamit döneminde devlet yönetiminde ve devlet yönetiminin asıl dayanağı olan orduda ve bürokraside en etkili halk olarak Çerkesleri görebiliriz. Devamen, İtihat ve Terakki'de de etkileri ve güçleri artarak devam etmiştir. Kurtuluş savaşının başlarında, Kuva-yi Milliye'nin planlayıcı gurubun içinde, yine Çerkeslerin ağırlığının olduğunu görürüz. Kurtuluş Savaşı’nın başlarında tek askeri gücün de ağırlığı Çerkeslerdedir, komutanı da Balıkesir Çerkeslerinden olan Ethem Bey'dir. Ancak Kurtuluş Savaşı’nın başlarından itibaren hızla tasfiye edilmişler, Cumhuriyetin ilanını takiben de dışlanmış, ötekileştirilerek sindirilmişlerdir. Hatta ileri gelenlerin bir kısmı sürgün edilmişlerdir. Bu sindirilmişlik/sinme durumu günümüze kadar gelmiş ve hâla devam etmektedir... Cumhuriyet Burjuvazisi… Bütün bu süreçleri etnik unsurlar ve sınıfların ortaya çıkışı ve biri birine karşı konumlanışı açısından incelesek açıklık kazanabilir. Öncelikle Türk unsuru dışında Cumhuriyetin tüm kurucu millet ve milliyetleri tasfiye edilmiş ve sindirilmiştir. 'Yeni bir burjuva sınıfı' ve 'Anadolu Pazarı' yaratmak, Türk unsurlar üzerinden geliştirilmesi de devlet politikası olarak benimsenmiştir. Doğası gereği, pazar için 'dil bütünlüğü' olmadan 'merkezi pazar', yani pazar bütünlüğü yaratılamaz idi. Ya da en azından çok daha zor olurdu. Gerek dünya kapitalizminin gelişmişlik durumuna bağlı olarak açılmış mesafe, gerekse yeni oluşturulacak burjuva sınıf için zaman önemli olup, mümkün olduğu kadar kısa tutmak istemişlerdir. Bu nedenle burjuva sınıfının oluşmasından tutun da, devletin tüm temel kurum ve kuruluşların biçiminden başlayarak; sosyal yaşam ve yaşama biçimi dahil her şey, yukarıdan aşağıya 'zor' kullanılarak yeniden biçimlendirilmiş ve yerleştirilmiştir. Kemalist korporotizmin nedenleri ve temeli bu yeniden dizayn değil mi idi ki?... Sürgün yıllarında veya Cumhuriyete kadarki dönemde ortaya çıkmış Çerkes burjuvazisinden söz edilemez. Olsa olsa, etkili Çerkes asker ve bürokrat kesimden söz edilebilinir. Zira, zaten Cumhuriyete kadar Osmanlı'da çağdaş anlamda belirgin bir burjuva sınıfı oluşmamıştı. Burjuva sınıfının ve sermayesinin yaratıldığı dönem, Cumhuriyet dönemidir ve bu devlet politikası olarak yapılmıştır. Bu politikanın temeli, tüm diğer millet ve milliyetler tasfiye edilip sindirildiği için, bu sınıfın unsurları Türkler ya da Türk olduğunu belirgin ifade eden ve öyle yaşayan unsurlarla oluşturulmuştur. İzmir İktisat Kongresi ve 1936 teşvik yasaları bu çabaların önemli dönemeçleridir. 6-7 Eylül olaylarında görüldüğü gibi gerek geçmişten getirilen finans güce sahip, ya da yeni oluşan finansal oluşumdan pay isteyen/isteyecek azınlık unsurlar da 'zor' kullanılarak tasfiye edilmiştir... 6-7 Eylül olayları, yeni burjuvazinin oluşturulmasında izlenen devlet politikasının belirgin dışa vurulması olarak düşünülebilir. İzmir İktisat Kongresi ve 1936 teşvik yasaları kadar önemlidir kanımca. Tüm Cumhuriyet dönemi boyunca Çerkeslerin ülke burjuva sınıfı içinde bir ağırlıkları oluşmamıştır. Ne ticaret burjuvazisi ne de sanayi burjuvazisi içinde. Aydın, entelektüel ortamdan ve devlet yönetim bürokrasisinde de, özellikle asker kesiminden tasfiye edildiği için bir ağırlığı olmamıştır. Dolayısıyla Çerkes burjuvazisinin olmaması, diğer burjuva kesimlerle mücadelesi için, Çerkes seçmenlerden siyasete bir istek ya da davet oluşmamıştır. Dolayısıyla iktidar yanlısı ya da muhalif liberal bir öncülük oluşmamıştır. Bu da Sayıca etkili olabileceği halde seçmenler toplamı olarak birlikte duruşa dönüşmemiş ve bir demokratik güç haline gelmemiştir. Zaten yok denecek kadar az işçi kesimi, diğer mülksüzlerle birlikte köylülük de ne siyasi bilince, ne de milli bilince sahip olmadıkları için, ‘siyasette etkisiz eleman’ sayılan özne olmanın ötesine geçemediler. 'Birlikte davranma' yeteneğini de gösteremedikleri için siyasetin, camia dışında diğer özneleri tarafından da dikkate alınmamıştır. Seçimden seçime oy kullanmış, oy kullanırken de inanç temelinde ya da konjoktüre göre genellikle devletçi bir bakışla oy kullanmaktan öteye gidememişlerdir. 61 Anayasası, 68 Baharı... Altmış bir Anayasasıyla, Türkiye'de görece demokratikleşme döneminde Çerkes gençlerinin siyaset sahnesine katılmaya başladığı görülür. 68 baharı da denilen ve tüm dünyada esen özgürlükçü politik rüzgarda Çerkes gençlerinin, her siyasi mihrakta görülebildiği gibi ağırlıklı olarak sol ve Aşırı Türk Milliyetçi saflarda yoğunlaştığı görülür. Fakat, Çerkes kimlikleri hiç ön plana çıkmayan bu gençlerin, milli temelde talepleri de yoktu. Bir kısmı, bu taleplerin savundukları siyasi programın doğası gereği 'içkin' olarak taşıdığı düşüncesinde idi. Ancak o dönemde sol örgütlerin değil Çerkeslerle ilgili, Kürtlerle ilgili çözüm politikaları yoktu; olan da etkili ve çekici değildi. Bu durum, Kürt gençlerinin Türkiye solundan çekilerek kendi siyasi düzlemlerini oluşturmaya sevk etmiştir. Üstelik bunu batıda değil, bizzat Kürdistan topraklarında düşünmüşler ve Doğu/Güneydoğuya çekilmişlerdir. Aşırı Türk Milliyetçilerin safında olan Çerkesler ise zaten kendilerini 'Çerkes Türkü' olarak düşündükleri için, çok başka siyasi bir dünya görüşünde idiler. Türk milliyetçilerinin saflarında bulunmalarında etkili öğe, daha çok sola karşı durmak olarak düşünülebilir. Birçoğu Komünizmle Mücadele Derneklerinde politikaya başlamışlar, ya da bunların etkilediği ikinci kuşak. Bunların dışında mikro milliyetçi Çerkes gençleri ise etkili değillerdi. Kendi kapalı dernek dünyalarında kapalı devre yaşamışlardır. Bütün bu nedenlerden dolayı Askeri darbeler döneminde Çerkesler ve dernekleri üzerinde Çerkes oldukları için özel bir baskı olmamıştır. Kısmen 80 darbesinde tek tük Çerkes 'Çerkes olduğu için' sorgulanmış, hapsedilmiştir. Yani, Kafkas-Rus savaşı yenilgisi sonunda girdiği 'büyük ağabeye karşı çıkmama' şokundan ya da sendromundan hiç çıkamamıştır. Günümüzde de çıktığını söylemek pek doğru olmaz sanırım. Derli toplu söylenecek olursa Cumhuriyet döneminden başlayarak Çerkesler siyasetten ve Cumhuriyetin kazanımlarından tasfiye edilmiştir. Varlığı inkar edilmiş, dışlanmış ve asimilasyona tabi tutulmuştur. Buna karşı, Çerkeslerinde ne milli çıkarlar düzleminde bir talepleri, ne de sınıfsal düzlemde bir talepleri ve kazanımlardan 'pay' istekleri olmamıştır. Kaldı ki bunu istemek için ne uygun donanıma ne de yeterli öznelere sahip değildiler. Dolaysıyla politika sahnesinde 'büyük güçler' düzlemine çıkamamışlar, genel anlamda bireysel siyasetçiler olarak her kesimde görülmüşlerdir. Politik düzlemde sayıları otuz kırk binle ifade edilen Ermeniler, onlardan da az Süryaniler kadar ağırlıklarının olmayışının temelinde, 'birlikte duruş' gösteremiyor olmalarıdır diyebiliriz... İçe Kapanmak... Bu durum, önümüzdeki Haziran ayında yapılacak olan genel seçimler itibarıyla baktığımızda da değişmemiştir. Ne sanayi burjuvazisinin 'kanatları' ya da 'öbekleri' arasında bir Çerkes toplam ağırlığından ya da lobisinden söz edilebilir. Ne de Çerkes nüfusu bütünlüklü bir profil ya da duruş gösterememiş olması nedeniyle, dengeleri etkileyecek ulusal düzeyde, hatta yerel düzeyde bile bir 'oy' kontrol niteliğine sahip değildirler. Bugün Çerkesler içinde ya da Çerkesleri arkasına alıp politika yapmaya çalışanların tamamına yakını, aydın ve bürokrat, kısmen de öğrenci kesimdir. Derneklere 'ayni' ya da 'nakdi' para yardımı yapan bu dönemde içlerinden Parlamento'ya girmeye heveslenen bireyler de, niyetlendikleri partilerde itibar görmemişler, aday yapılmamışlardır. Durum böyle olunca, var olduğu kadarıyla yapılan politikanın zemini 'mikro milliyetçi' söylem üzerinden yürümesine devam etmektedir. Tüm Kafkasya'yı tek yönetim çatısında birleştirmeyi savunan farklı milliyetçi görüş de var ancak, diğeri kadar yaygın olduğunu söylemek zor. Bu durum her zaman olduğu gibi tekrar içe dönmesine, geleneksel ilişkilerine kapanmasına neden oluyor. Mikro milliyetçilik, milliyetçilik gibi bireyi 'politik kör' etmez ise de, 'politik şaşı' yapar. Dolaysıyla ortalıkta dolaşan söylemlere bakarsanız kör değil ise de şaşı ya da gördükleri bulanık bakışın ötesine geçemiyor... Anadil ile eğitim, Çerkesce televizyon/radyo talebiyle Ankara ve İstanbul'da iki miting yapıldı. Çok enteresandır ki miting sonrası yorumlar ve ya sözcülerin yazıları iktidarı eleştirmemişler, ‘KAFFED’'i eleştirmişlerdir. Hatta normların ötesinde suçlayarak, hakaret ederek. (Köhnemiş bir "hak arama" mantalitesiyle Ankara bürokrasisinin kaşarlılarına bel bağlayan bürokratik Çerkes anlayışının, bu hakların elde edilmesine en ufak bir katkı sağlamayacağını, bunu anlamamakta ısrar edenleri uyarmak için önemli bir adımdı 12 Mart Çerkes Hakları mitingi.) Eleştirinin dozu dehşet. Hani bağırarak konuşunca haklı zannedenler gibi. Ankara mitingi sözünü ettiği 'kaşarlanmış Ankara bürokrasine ' duyurmak için değil mi? Yazıda var. (Ankara'nın "duayen bürokratları"ndan "adam atlatma, kaygan zeminde sörf yapma, konunun çevresinde dolaşıp hiçbir iş yapmama" gibi her türlü "politik" konuda muhteşem bir kurs aldığı belli olan Çerkes bürokratları, kırmızı alarm veren Çerkes Hakları konusunda hiçbir adım atmamalarını faş eden bu eylem) diyerek eyleme abartılı altı boş güzellemelerden sonra; (Ama bu tecrübeli bürokratlar polemikçi düşüncelerini yine İstanbullu safdillere yaptırdılar.) Aşağılayıcı göndermeden sonra, (Şimdi insan düşünmeden edemiyor. Acaba "demokrasi icat oldu, derin etkileme sistemi bozuldu" diyenler "Bari bu iktidara yaptırmayalım, CHP'ye nasip olsun" anlayışındalar mı?) Çerkesler için meselenin hangi partinin çözeceği neden önemli olsun ki? Yani CHP çözmesin mi? (Ama Çerkes örgütlenmesindeki majör gücün öteden beri CHP yancılığı yaparak bu talepleri duyurmaktan, dillendirmekten kaçınması, hatta bastırarak uyutması) diyince takke düşüyor. AKP ağzıyla kaleme alınan bu yazının başlığı da (Sıcak Patates ve CHP Yancılığı). Yani iktidar yancılığı. Benim şahsen CHP ile ya da AKP ile hiçbir gönül bağım olmadığı gibi, bu konularda da iki partiye de güvenim yok. Ama bu yazıyı yazana açık sormak istiyorum, senin AKP ile mesafen ne? İktidardan hak talebiyle yapılan bir eylemin sonuçları ile ilgili bir yazıda hak talep edilen iktidara değil de, camia içindeki kuruma ve bireylere saldırmanın nasıl bir yalnızlaşma ve içe kapanma acaba?... İktidardan kişisel beklenti yoksa eğer, onun karşısında sinmişliği iyi anlatıyor. KAFFED de eleştirebilirlerdi. ’keşke ortak bir dil bulsaydık. Eylemimiz daha güçlü olabilirdi. Önümüzdeki dönem bunun bir yolunu bulmalıyız’ mealinde yapıcı birleştirici bir eleştiri. Düşmanlık yaymak değil. Ancak iktidara karşı miting eylemi yapıp, dönüpKAFFED’e ve bireylere saldırmanın tek amacı olabilir; konsolidasyon… Seksenli yıllarda İzmir’de, yerel bir edebiyat dergisi kurmuştuk. Bir sohbet sırasında Melih Cevdet Anday’a dergiyle ilgili niyet, fikir ve plan anlatıldığında, ‘ kendinize bir düşman seçin her sayıda onunla dövüşün, ona saldırın’ demişti. O sizi konsolide eder… İnsiyatifçi arkadaşlarla yöntem açısından ciddi benzerlikleri var bu anlayışın. Bir de, KAFFED’in ikincisini yaptığı ‘ortak akıl toplantısını’ küçümsemek, alaya almak, oraya katılanlara saygısızlığın yanında; çağrılmamış olmanın kıskançlığı ve fesat duygusunun saklanamamış hali olması çok belirgin… Gelmiş geçmiş en büyük ve kapsayıcı diasporadaki Çerkes örgütünün eksiklerini tamamlamak, geliştirmek ve büyütmek için çalışmak gerekmez mi? Yapıcı eleştiri yerine yıkmaya çalışmak hangi mantığın ürünü olabilir. Bunların peşinden kapılıp gidenlerin, niyetleri ve neye/kime hizmet ettiklerinin farkındalar mı acaba…Çok emin değilim. politika yapıyor(mış) gibi… Siyaset sahnesine çıkamamak, kenarda top sektirir gibi politika yapmak, içe kapanmak, politikayı, ‘mış’ gibi yapar haldeyiz. Çocukluğumuzda sokakta oyun oynarken düşer, dizimiz acırdı. Kalkar, dizimizi ovuşturarak ve aksayan ayağımızla yine oyuna devam ederdik. Aksi halde, oyundan çıkarılırdık. Çerkeslerin politika yapma tarzını ve çizgisini iyi anlatıyor sanırım. Başta KAFFED günün koşulları ve ihtiyaçlarına göre mutlaka yeniden kendisini re organize etmelidir. Misyonuna uygun temsil gücünü hakikat hale, fiile taşımalıdır. Öte yandan, sokaklarda yüksek sesle politika yaptığını söyleyenlerin giderek enerjileri düşmez, azalan bir ivmeyle seçimlerden sonra sessizliğe gömülmez umarım. ‘Tam zamanı, seçimlerde sesimizi duyuralım’ diye çıkış yapmak, geçici politik heves duygusu veriyor olması, konjüktürel politikaların gidebileceği adım da sayılıdır çünkü. Gündem belirlemeyen, var olan gündemde yer tutmak için de yeterli ‘güç’ sahibi değildir kimse… Seçimlerden sonra yapılan en iyi işe dönülür gibi görünüyor. Biri birini suçlayarak didişmek. Politik sahanın kenarında top sektirmek… Her yeni oluşum doğası gereği eskilere saldırarak kendisini çoğaltmaya çalışır. Bu 'doğa’, kapalı devre politika yapmanın abc si değil mi zaten… Yaşadığımız yüzyıl bilgi transferinin ve iletişimin hızı inanılmaz boyutlarda olduğu yüzyıl. Her şey ışık hızıyla gelişiyor, değişiyor. Yaygın eğitim, örgün eğitim kadar önemli olmuştur. Hatta yaygın eğitimle tamamlanmayan, desteklenmeyen örgün eğitim eksik kalmaktadır. Çerkesler de bu değişimden etkilenmektedir. Çerkeslerin çoğunluğu kentlerde yaşamaktadır artık. Dilini önemli derecede kaybetmiş, geleneklerini yeteri kadar yaşayamıyorsa da, ciddi Çerkes nüfusundan söz edilebilir. Önümüzdeki seçimlerde Çerkeslerin belirgin bir tavrı var mı? Benim gör bildiğim kadarıyla yok. Ortak bir Çerkes seçmenleri duruşu eğilim olarak bile olsa belirgin hale getirilemedi. Her birey kendi ideolojisi ya da ideolojisizliği temelinde oyunu kullanacaktır. İki türlü seçmen vardır derim ben. Biri siyasi oy kullanan; Yani oyunu bilerek izleyerek, karşılaştırma yaparak kullanılan tercih. Öbürü ise sıradan seçmen. Bilinçsiz, rüzgarın gücüne ve hızına bağlı olarak kullanılan tercih. Çerkeslerin toplam duruşu açısından bakıldığında ikinci grupta olduklarını söylemek zor değil. Ancak internet ortamında örgütlenmiş onlarla ifade edilecek sayıda oluşum, resmi olarak kurulmuş, onlarca dernek, vakıf ve federasyon var. Bunlar tek başına, ortak ya da kısmi ortaklıklar temelinde bir tavır belirlemeyecek mi hâla? Pek umudum yok ama, bu şimdi değil ise ne zaman? Mecliste grubu olan partiler, belirli bir seçmen yüzdesi olan partiler seçim programlarını ve adaylarını yayınladılar. Çerkeslerin ihtiyaçlarına ve taleplerine uygun ciddiye alınır maddelerle karşılaşamadık. Listelerde de Çerkes adaylar göremedik. Hayal kırıklığı değil, beklenilen de zaten buydu. Ne yaptın da ne beklersin? Yine de iktidar partisinin ana muhalefet partisinin ve diğer partilerle birlikte, Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku adıyla seçime katılan Kürtlerle, Türk sosyalistlerin, neler yapmak istedikleri ciddi değerlendirmeli. Ve cesareti olan ve önyargısından sıyrılabilmiş Çerkes seçmenleri ve Örgütleri merakla beklemekteyim… Ciddi bir adım atılır mı dersiniz? Umudu olan var mı? Sonuç yerine: Öncelikle Türkiye’deki Çerkesler, sorunlarının büyüklüğü oranında ‘büyük güçler’ arasında politika yapacaksa, ona uygun düşünce, duruş ve güç üretmek zorundadır. Her sınıf ve kesim bulunduğu öbek içinde sınıfsal çıkarlarının yanında milli çıkarlarını da dillendirmesi, talep etmesi gerekir. Sınıf, kesim ve yerellerde etkili güç odakları haline gelmelidir. Yetmez, genel anlamda Çerkesler bir ‘birlik profili’ göstermek, bu profile de inandırması gerekir. Bir yerde ağırlık koyduklarında, altı şimdi olduğu gibi boş değil; bir ‘gücü’ temsil etmeleri, ya da tüm toplumu buna inandırması gerekir. Bunun için öncelikle aktivistler ve kurumlar arasında kullanılan dil ve ilişkiye dikkat etmek gerek sanırım. Yıkıcı, aşağılayıcı yazılar yayınlamak hiç marifet değil. ’İnsan su içeceği kuyuya tükürmez...’ Tükürmemelidir de. Milliyetçi duyguları okşayarak, kaşıyarak kişisel tatminlere de dikkatle yaklaşmak gerek. Sadece Devlet'den talepte bulunmak konusunu biraz düşünmeliyiz. Bizi tamamen asimile etmek amacıyla yoğun asimilasyon politikalarından vazgeçmeyip uygulayan Devlet’e tüm umudumuzu bağlayabilir, güvenebilir miyiz? Evet diyenler, o zaman devlete milli sorunun çözümü için neden güvenmediklerini tekrar düşünsün. Güvenmiyorsak ise de, peki biz ne yapıyoruz? Örneğin, Çerkesler anavatanda da izlenebilecek bir televizyon kanalı kurmak için örgütlenmelidir. Buna Radyo ve kapsayıcı örgütleyici etkili bir süreli yayın eklenebilir. Yine Devlet’den, ‘sosyal devlet olduğunu iddia ettiği‘ oranda taleplerimiz de olmalı. Ancak çözüm gücünü içimizden çıkarmadığımız takdirde, kimsenin ciddiye alacağını beklememek gerek. Bütün Çerkesleri kapsayan böyle bir kampanya, ek faaliyetlerle başarılırsa; -ki kampanyalar her zaman özne üretir ve örgütleyicidir- işte nispeten bir güç olduğumuzu hissettirebiliriz… Daha da önemlisi, bizim bir gücümüzün olduğunu görür ve toplumsal güven kazanırız… Kimlik ve sosyal hakları kurmak korumak ve devletten destek istemek, politik bir duruştur. Bu duruş ekseninde ‘hak ve görevler’ üzerinden toplumumuzun konsolide olması gerek sanırım. Çerkeslerin politikleşmesini, var olan partilerin birinin yanında yer almak ya da içinde olmak anlamında yorumlanamaz. Bugün düşünülüp olgunlaştırılması gereken anlayış tam da budur. Politik bir güç olarak bir birlik ve duruşa ulaşılırsa, politik odaklar o zaman sana gelecektir. Ya da sen gittiğinde , dış kapıda karşılanırsın. Şimdi olduğu gibi aracılar kullanarak ayak üstü görüşmeler boyutunda değil…Besbelli ki siyasette ayak değiştirmemiz gerek. Bunu bu seçimlerde yapmayacak isek ne zaman? Bir Orta Afrika Ata Sözü, ‘’Maymunlar konuşmasını bilirler ama, insanlar bizi çalıştırır diye konuşmazlar…’’ der… MANSUR BALCI, 25.4.2011, NALÇİK
Kafamız Biraz Karışık Galiba
21 Mayıs geldi çattı yine. Öyle görünüyor ki yine iki farkı eylem ortaya konacak Çerkes camiasınca. Aslında meseleyi bütün yönleri ile detaylandırarak uzun ve dokunaklı bir yazı çıkartabilirim bir solukta. Fakat benim amacım bu değil. Bu yazıda benim amacım, ısrarla yaptığımızı düşündüğüm bir yanlışa dikkat çekmeye çalışmak olacak. Çünkü bizler toplum olarak sürekli bir yöntem hatası yapıyoruz bu sürgün ve soykırım konusunda. Meseleyi duygusal bir biçimde ele alarak vatan millet edebiyatı ile boğmadan, kim daha kahraman, kim daha babayiğit ve kim daha mücadeleci gibi soyut, anlamsız demagojilere girmeden ele alacak olursak sanıyorum şunu söyleyebiliriz: Mücadelelerde, araçlar amaçlara uygun seçildiği zaman hedefinize ulaşma şansınız vardır. Öncelikle nerede durduğunuzu, nereye baktığınızı ve ne istediğinizi net bir biçimde, doğru olarak ortaya koyacaksınız. Daha sonra nereye ulaşmak istediğinizi, yani hedeflediğiniz amacı yine doğru olarak tanımlayacaksınız. Daha sonra bu hedefe hangi yol ve yöntemlerle ulaşabileceğinizi isabetli bir biçimde tanımlayacaksınız. Tabii bu yol ve yöntem tercihinde belirleyici olan; karşınızdaki engelleri doğru tanımlayabilmeniz, sizin bu engelleri aşabilme kapasitenizi ve mücadele yeteneğinizi hatasız analiz edebilmenizdir. Ancak bütün bu koşulların gerekleri yerine geldikten sonra, bir mücadelenin nasıl yürütüleceğine karar verilir ve bayrağı açılır. Yukarıdaki kurallar ve süreç, spontane gelişen isyanlarla ayaklanmalar dışında istisnasız bütün örgütlü mücadeleler için geçerlidir. O halde, Çerkes halkı da varlığını koruma, geleceğine ve vatanına sahip çıkma mücadelesi yürütecekse yukarıdaki kurallardan müstesna değildir. Şimdi dönelim sürgün ve soykırımı anma meselesine. Rus-Kafkas savaşlarından sonra, soykırıma uğrayan halkımızın vatandan nasıl sürüldüğünü, yollarda nasıl can verdiklerini, bu felaketin nasıl halkımız için bir yıkıma dönüştüğünü hatırlıyoruz hüzünle. Böylesi felakete uğratılan bir halkın fertleri olarak, her birimizin üzerine düşen bireysel sorumlulukları, geçtiğimiz 21 Mayıslarda defalarca yazdım, o nedenle bu kısmını geçiyorum. Bu gün, yaptığımız o anmaların kendi içimize dönük amacı; yetişen neslimize geçmişi unutturmamak ve ondan ders çıkartarak geleceğine sahip çıkması için bilinç aşılamaktır. Dışa dönük amacı ise, halkımızı yok oluşun eşiğine getiren bu felakete dünyanın dikkatini çekmek, halkımızın uğradığı bu yıkımın telafisi için devletler bazında sorumluların gereğini yapmasını sağlamaya çalışmaktır. Yani kısaca tarif edersek, sürgünün yaralarının sarılması için dönüşün önündeki engelleri kaldıracak, koşulları kolaylaştırıp hızlandıracak bir sürecin önünü açmaktır. Demek ki sürgün anmalarının dışarıya dönük ana amacı dönüşün yolunu açmaya çalışmaktır. Muhatabımız da Rusya Federasyonu ve Türkiye Cumhuriyeti'dir. Eğer bu tespitte anlaşıyorsak, hedefimizi tarif etmişiz demektir. Şimdi o hedefe giden yol ve yöntemi doğru seçmek durumundayız. Şu anda önümüzde iki tercih var. Bir tanesi, kurumlarımız tarafından yıllardır izlenen yol ve yöntemdir. Bu, pek çok eksiği ve aksayan tarafı olsa da, gerçekleşebilirlik şansı en fazla olan “barışçı ve demokratik yollardan taleplerimizi gündeme getirmek, anayurt ve onun içerisinde bulunduğu devlet ile ilişkileri geliştirerek sonuç almaya çalışmak” biçiminde özetlenebilecek yöntemdir. Eğer bu yöntemin doğru olduğuna inanıyorsanız; eylemleriniz, söylemleriniz, faaliyetleriniz ve çalışma yöntemleriniz bu amaca uygun olmalıdır. Yani RF’den dönüşün önünü açmasını, devlet desteği sağlayıp yasal düzenlemeler yapmasını talep edecekseniz, döneceklere sosyal siyasal haklar, ev, yurt, toprak, vatandaşlık, iş,aş, güvenlik talep edecekseniz, bürokratik kolaylıklar talep edecekseniz buna uygun politika yapacaksınız. Düşmanca bir söylemden, içi boş tehditlerden, gereksiz saldırganlıklardan, halklar arası düşmanlığı körüklemekten ve ilişkileri germekten bir sonuç alamazsınız. Bütün bunları hissetmekte serbestsiniz. Ama dile getiremezsiniz eğer akıllı ve sonuç alıcı bir politika yürütecekseniz. Şimdi bu yukarıda söylediklerimi okuyup, usturuplu bir küfür eşliğinde bana diğer yöntemi savunabilirsiniz. Nedir diğer yöntem? Rus çarlığının halkımıza karşı işlediği soykırım ve sürgünü haykırmak, meydanlara doluşarak onun bu günkü varisi olan Rusya Federasyonunu lanetlemek, tehdit etmek, bütün dünyaya şikayet etmek. Uğradığınız zulmü ve bu nedenle içinizdeki nefreti cümle aleme duyurmak, Konsolosluk önünde binlerce insanı toplayarak sözüm ona Çerkes halkının gücünü ve “omurgalı” duruşunu göstermek. Şaşıracaksınız ama şu sizin yöntemlerinizin hiç birisine itirazım yok. Eğer halkımızı anayurduna bu yöntemin taşıyabileceğine inanıyorsanız, Eğer bu eylemlerinizle Rusya gibi bir devletten sonuç çıkartabileceğinize inanıyorsanız, Eğer Çerkes halkının gücünün ve iradesinin bu devleti dize getirebileceğine inanıyorsanız, Eğer dün bizi zor kullanarak vatanımızdan atan bir imparatorluğu, bu gün artık bizim de zor kullanarak yola getirip vatanımıza dönebileceğimize inanıyorsanız, Eğer bu yöntemlerinize anavatandaki kardeşlerinizden destek bulabileceğinize inanıyorsanız, buyurun hep birlikte o yoldan gidelim. Ama ne yazık ki bu yöntemin başarı şansı şu andaki mevcut konjonktürde sıfır. Sadece yüreğinizi ferahlatmış olursunuz. Sadece “ne onurlu bir duruş sergiledim” diyerek kendi ruhunuzu okşamış olursunuz. Sadece bir günlük deşarj olmuş olursunuz. Ama bu yaptığınızın sonuca katkısı sıfırdır, hatta olumsuz ve halkımızın aleyhinedir. Çünkü barışçı yöntemler ve insani talepler çerçevesinden sonuca ulaşmaya çalışanların çabalarını da sıfırlamış oluyorsunuz. Şehrin bir meydanına toplanıp “ biz geçmişte büyük acılar yaşadık, sürgün ve soykırıma uğratıldık ama halklar arasında ilelebet düşmanlık yoktur, vatanımıza barışçı yollardan dönmek istiyoruz bunun için de devletlerden destek istiyoruz” diyeceksiniz. Ertesi gün diğer meydana toplanıp “ bizi sürenlerden intikam alacağız, bütün dünya bizim soykırımımızı tanısın ve düşmanımızı lanetlesin, katil Rusya hesap versin ve Kafkasya’dan çekilsin (ah keşke biz bunu söylemekle çekilse), biz bağımsız devlet istiyoruz vs. gibi bir söylem kullanacaksınız. Vatan mücadelesi yürüten bir halkın aynı süreç içerisinde aynı konu hakkında bu kadar zıt iki söylemi olmamalı. Bu iki yöntemi aynı anda kullanmak Çerkeslerin vatan mücadelesinde bir çelişkinin, hedefsizliğin ve organizasyonsuzluğun göstergesidir sadece. Çünkü ikisi birbirini sıfırlayan tarzlardır ve eylemlerimiz sonuç açısından bize hiçbir getirisi olmayan bir debelenmeden ibaret hale gelmektedir. Şimdi günlerdir izliyorum insanları. “21 Mayıs'ta Beşiktaş’tayız, 22 Mayıs'ta Taksimdeyiz” “ önce Beşiktaş’ta sonra Taksim'deyiz” diyor bazıları. Bu tavır aslında tam da birilerinin itiraz ettiği tavırdır. Yani hiçbir sonuç beklentisi olmaksızın sadece anmış olmak için 21 Mayıs'ı hatırlamak. Bu anmalara veya protestolara katılacak her Çerkes evladının şunu çok iyi anlamış olması gerekir: Soykırım ve sürgünün getirdiği yıkımın telafisi, ancak ve ancak vatana dönerek, vatanda yeniden ayağa kalkarak mümkündür. Dolayısıyla sürgünün acısını yüreğinde hisseden her insanın nihai hedefi bu sonuca ulaşmak olmalıdır. O halde eylemlerimiz, söylemlerimiz, politikalarımız bu sonuca hizmet edeceği, katkı sağlayacağı ölçüde doğru ve başarılıdır. Genç arkadaşların öfkesini anlıyorum. Hatta paylaşıyorum da. Ama o öfkeyi bu hali ile yansıtmak, meydanlara taşımak, bu öfke üzerine politika inşa etmek bizi hedefe götürmez. Çok kısaca özetlersek önümüzde iki yol var. Diyalogu öne çıkartan, demokratik ve insani değerler üzerine inşa edilmiş hak talebi. Bu talepleri gereği gibi gündemde tutabilen ve sonuç alamayıp sertlik politikalarına yöneldiğinde tehlikeli olacağını gösterebilen bir örgütlülük. Veya; Bütün politikaları kan, kin, nefret ve düşmanlık üzerine kurulmuş bir söylem. Muhatabını da tereddüde düşürüp savunma durumuna sokan ve hiçbir somut sonuca ulaşması mümkün olmayan duygusal ataklardan ibaret anlık eylemler. Bunların arasında tercih yapmak gerekiyor. Sabah bir meydanda birisine, akşam öteki meydanda diğerine koşturmak, samimiyet açısından değilse de sonuç alınabilirlik açısından sorgulanması gereken bir tutumdur.
Ağlamak …
Doğar doğmaz popomuza şaplak yiyerek başladığımız yaşam, içimize çektiğimiz bıçak gibi soğuk havanın ciğerlerimizi kavurması da eklenince, ilk yaşamsal eylemimiz ağlamak oluyor. Bu ağlama bir şikâyet mi, yoksa hızla annemizin rahmine, yani güvenli ortamımıza geri dönme isteği mi, hiç birimiz bunu hatırlayamıyoruz… O ‘güvenli sığınağına’ geri dönen olmadı şimdiye kadar. Ancak bütün çocukluk dönemimizden başlayarak problemlerimizi çoğu zaman ağlayarak çözüyoruz. Ya da çözmeye çalışıyoruz. Her sorunda başlıyoruz ağlamaya, gösterilen ilgiye bağlı olarak tonunu yükseltiyoruz ya da düşürüyoruz, iş uzarsa, artık ağlamaktan çıkıp ritmik ya da senfonik bir bağırmaya dönüşüyor… Sonra sesimiz düşer yavaş yavaş ve kesilir. Büyüdükçe ağlama türlerini geliştirdik. Marilyn Monroe uzun kirpiklerini kırpıştırarak ağlar gibi yaparken mangal maşasıyla korkutulup köşeye kıstırılan fare sesi gibi incecik sesler çıkarttığı o ağlama tribi klasikler arasında yer aldı… Ağlama eylemine sanatsal bir boyut kazandırdı. Taklit bile edildi, Yeşil Çam’da bol bol… Neden ağlarız acaba… Ağlamak gülmenin tersi midir ki… Ağlayan birine güldüğümüz zamanlar olur mu? İnsan fizyolojisinin en karmaşık hallerinden biri gibi düşünürüm ağlama eylemini. Gözyaşlarının tutulamaması, krize dönüşmesi, dünyevi uyaranlardan kopma durumu. Gözyaşlarımızı kontrol edemeyiz. Bazen gülerken aralarına ağlamalar serpiştirdiğimiz gibi, tersi durumlar da olur. Bazen ağlamadan sonra rahatladığımız gibi, ağladıkça gerildiğimiz, şiştiğimiz zamanlar da olur. Durup dururken, sebepsiz ağlamalar… Sadece gözyaşlarımızın sicim gibi aktığı halde sesimizin duyulmadığı, kendimizi yerden yere vurarak ağlarken, bir damla gözyaşını esirgediğimiz türü. Kesik kesik ağlamalar. Sesimizin çıkmadığı gözyaşımızın da görünmediği ağlak bir yüzle bakışlarımızla ağladığımız gibi durumlar. Bazen aynı anda gülerken kesip ağlama, ağlarken yeniden gülme biçimi… Gülme/ gülümseme anı elimizin tersiyle gözyaşlarımızı silme, avucumuzdaki kağıt mendille burnumuzu temizleme fırsatı verir… İyi bir tayin yeri kurası çekmiş aday öğretmen gibi… Çoğaltılabilir. Ancak açıklanması yine de zor. Antik Yunan’da tragedya bir anlamda ağlama seansları gibidir. Aristo, Poetika’sında Tragedya için, ‘toplumu peş peşe sıralanan felaketlerle, kötülüklerle özellikle sakıncalı olaylarla ağlatarak arındırmak ve suçtan uzak tutmak içindir’ der. Tayyip Erdoğan Mecliste partisinin grubuna yaptığı konuşmasında, 12 Eylül iktidarının astığı siyasi kişilerden bahsederken birden ses tonu incelmiş, diksiyonu bozulmuş ve konuşma ritmini kaybederek ağlamış, gözyaşlarını tutamamıştı. Bahsettiği iki kişiden biri yaşı büyütülerek alelacele asılan devrimci Erdal Eren, diğeri Faşist Mustafa Pehlivanlıoğlu idi. AKP içindeki ‘ağlama grubu’ ki, gurup lideri Bülent Arınç’tır, anında buna eşlik etmişler, hepimizi şaşırtmışlardı. Ağlayan birini gördüğümüzde, nedenini düşünmeden üzülür, aynı moda girer, hatta bizim de ağlamaya başladığımız zamanlar olur. Sonra düşünür ağlamakla, hatta üzülmekle saçmaladığımızı anlarız. Peki Tayyip neden ağlamıştı ki? Tayyip’in ağlaması ‘dışarıya’ idi. Dışa ağlama, genelde birini, birilerini ikna etmek için destek olarak yapılan eylemdir. Sahtedir. Standart olarak diğer ağlamalarla aynıdır. Gözyaşı bunda da akar. Yüz hatları aynı şekilde kasılır, vücut ritmi bozulur, bir tür şok- şaşkınlık yaratır ve etkili olur. Genelde kendimizi zayıf hissettiğimiz zaman başvurduğumuz bir yöntemdir. Kadınların ağlaması olarak da anılır. Aşk açmazlarında, kara sevda acılarında durup dururken, suçu gizlemede kendimizi başka bir duygu modunda olduğumuza inandırmak için yaptığımız ağlamalar… Genelde sahtedir. Ağladığımız için kendimizi iyi hissetmez, daha çok gerilmiş oluruz. Çünkü ağlayarak yalan söylemiş oluruz ki, sorunu çözsek dahi rahatlamayız… Masum yalanlar gibi, masum ağlamalar da var. Yeğenim, Jan Gunes, ilkokula başladığı yılın yarısında, başka okuldan görevlendirilen öğretmeni eski okuluna gönderilince sınıfça, yeni öğretmeni red etmişler; Müdür yardımcısı sorunu çözmek için ikna-açıklamasında, ‘gelenin de öğretmen olduğunu ancak ameliyatla yüzünün değiştirildiğini düşünmeleri’ gibi ilginç ve hayatının hatası olacak benzetmeyi yapınca; Sınıfça ağlamaya başlamışlar ve bunu kesintisiz bir saat, aralıklarla da üç gün sürdürerek öğretmenlerine yeniden kavuşmuşlardı. Yaşları altı civarında kırk çocuğun sürekli ağlaması dayanılmaz olmalı. Pazarcık lisesinde görev yaptığım zaman tanık olmuştum. İlçede Deli Bekçi lakaplı gece bekçisiyle, Zabıta Erol tam anlamıyla kanka olmuşlar, sürekli içkili dolaşırlardı. Herkes severdi bu çifti. En azından sempatiyle takılırlardı. Bir akşamüstü baraj kenarından demlenmiş dönerlerken kaldırımda biriken topluluğa, ’burada ne oluyor’ diye sorarlar. Kalabalıktan biri, ‘Mustafa Amca’ya Mersin’de araba çarptı ve öldü. Onu getirdiler’ der. Deli bekçi, başsağlığı dileyip yürümüş. Ancak Zabıta Erol şaşkınlık içinde ‘ yapmayın yahu!’ der ve avluya girip tabuta sarılarak ağlamaya başlar. Şaşkın bakışlar arasında, ağıt söylemlerle sarsılarak ağlamasını şaşkınlık içinde izleyen kalabalık; hiçbir akrabalığı olmayan ve uzun zamandır da Mersin’de yaşayan Mustafa Amca’nın, zamanında Erol’a büyük bir iyilik yapmış olabileceği tahminiyle izlemişler bu tuhaf durumu. Haber evin içine de yayılmış, hatta Mustafa Amca’nın seksenine yaklaşan hanımı görmek istemiş Erol’u. Kollarına girip pencereden izletmişler, anlayamadığını ifade etmek için başını çapraz olarak aşağı doğru eğince, götürülüp yerine oturtulmuş. Erol sonra sızmış, sabah olduğunda uyanıp etrafındakilere şaşkın ve bayat bakışlarla ’ne oluyor burada?’ diye aynı soruyu tekrar sorup, durum açıklanınca; ‘Bana ne ya Mustafa Amca’dan. Başınız sağ olsun. Ben mesaiye geç kalıyorum ‘ demiş ve hızla yürümüş gitmiş... Bu ağlama tribi tamamen anlamsız, amaçsız, an ve olayın tetiklediği duygu patlaması şeklinde olanından diyebiliriz. Durup dururken nedensiz ani ağlama patlamaları. Bir tür iç gerilimin boşaltılması… Daha düne kadar 10 Kasım’larda bütün milletçe ağlardık. Ağlar mıydık yoksa ağlatılır mıydık emin değilim. Ama ağlardık. O gün çıkan günlük gazetelerde en şiddetli ve katılımlı ağlamalı on kasımların dökümü verilirdi. Bol bol ağlayan kişi ve topluluk resimleriyle… Gazeteleri görüp ağlamazsak utanırdık zaten. Hatta korkardık bile. Atamıza saygısızlık etmiş, milli duygulardan yoksunmuşuz gibi anlaşılmaktan… On onbeş yıldır ‘bir şeylere’ kızan kalabalıklar şikayet için Anıtkabir’e koşar oldu. Bazen Anıt Kabrin almayacağı kalabalıklar olarak toplanırlar. Yüzlerce kilometre uzaktan bile gelenler görüldü. Bu arada ağlayanlar, nâra ve slogan atanlar, bağırarak şikayet edip mezardakini yardıma, hatta yeniden göreve çağıran sesler seslere karışır. Ortaya çıkan gerginlikten mi bilinmez, nöbette heykel gibi duran askerler bazen ağlarken görüldü. Bu ağlayan nöbetçi askerlerden birisinin gözyaşını eliyle silen yaşlı bir amcanın fotoğraf karesi, gazetelere manşetten basılmıştı. Milletçe ağlamadık ise de, ağlamaklı olmuştuk fotoğrafı gördüğümüz zaman… Shidlerin Listesi filmi ile ilgili bir yorumda; ‘İzleyenleri bolca ağlatarak Yahudi katliamı insanlık suçundan dünyayı arındırmaya yönelik idi der…Ata’ya layık olamamış, emanetini AKP ‘ye kaptırmış olmanın suçluluk duygusundan bu ağlama seanslarıyla arınıyor muyuz dersiniz… Fethullah Gülen İzmir Hisarönü Camiinin imamı iken, Cuma hutbesinde ani bir patlamayla ağlamaya başlamış, ağlamaya eşlik eden vaazını kesmemiş ve ağlayan bir arka fon içinde, ağlamaklı kelime deformasyonuyla vaazını tamamladıktan sonra, en az duygusu kadar bir de cemaat patlaması olmuştu. Cumaları cemaati avluya, oradan da sokaklara taştı. Cemaatinin artışına paralel şöhreti de artmış camiyi, ili, hatta ülkeyi aşmış, şimdi Amerika’da. Vaazlarının miktarına uygun kendine özgü ağlama biçimlerini de geliştirmiş; sesi, gözyaşları hatta mimikleri ve tuzlu bakışlarının kutsallığı artmıştır. Bu ağlama içten yukarıya doğru bir ağlama biçimi olup, mistiktir. Zaten mistisizmin içinde olan dinleyenleri gökyüzünün derinliklerine taşımış, oradan sonsuz bir boşluğa bırakmıştır. Yükselirken artan duygu seli halindeki adrenalin, düşerken daha şiddetli artmış ve terk edilemez bir bağımlılık yaratmıştır. Ağlamayla açılan ‘kutsal’ bir yoldur artık birlikte yürünen. İlk ağlayanın adıyla anılan yol… Yahudilerin bir duvarın önünde ağlayarak ömür geçirmesi de mistik ağlama tipine dahil edilebilir. Bu ağlama biçimi yukarı, ‘semaya’ doğru değil, kısa mesafedeki duvara doğru olup, anında yankısını kulağında bulur. Yani bir tür kendi ağlama sesini dinler. Giderek ağlama sesine aşık olur, transa girer, ağladıkça ajite olur, ajite oldukça da ağlar. Beşikte sallanmak gibidir. Ritimli iniş çıkışlıdır. Beşikte sallanana ninni eşlik ederken, duvar önündeki ağlaması ile mırıldandığı dua ileri geri sallanma ritmini belirler Nirvanaya ulaşır ve huzur bulur… Geçenlerde, şimdiki kültür bakanı İstiklal Marşı okunurken ağlamış. Bunun nedenini ve amacını anlayamadım. Ağlamasının türü hakkında da bir fikrim oluşmadı… Günlük politikanın gereği olsa gerek. Kişilik, marş ve ağlama korelasyonu dolaysıyla bu davranış bir anlam çağrıştırmadı bende… Küçük çocuklara istiklal marşı okutularak ağlama seansları hatırlarım. Dinleyiciler ağladıkça okuyucu çocuk da zıvanadan çıkmışçasına bağıra bağıra, bazen de ağlayanlara eşlik ederek sürer bu seans. Bunun en komik tarafı, sonradan gazetecilerin sorularıyla sahneden inen çocuğa söyletilenler… Mevlüd okunurken arada titremelerle ağlamalar hatırlarım çocukluğumdan. Aynısını geçenlerde Urfa Belediyesi’nin düzenlediği ‘ yağmur duasında ‘ bir yurttaş tarafından tekrarlandı. Trans halinde yüksek beden titremesi hali… Devlet Opera ve Balesi, Mevlüd’ü senfonik olarak yorumlamış. Bu hali kimseyi ağlatır mı izlemek gerek… Taziye evlerinde yalan ağlamalarla gerçek acılı ağlamalar bir birine karışır. Hassas kulakların kolayca ayırabildikleri bu ağlamaları bizim gibi sıradan kulak sahipleri fark edemez, toplu bir yas ve üzüntü ayini zanneder, duygulanırız. Bazen taziye evlerinde her iki türden gelecek ağlayanları olmadığı için profesyonel ağlayıcı ekipleri kiralarlar. Profesyonelce işlerini yaptıkları için akrabalardan da daha samimi ve içten sarılırlar yaptıkları işe. Dört dörtlük bir yas evine dönüştürüp paralarını hak ettikten sonra gittiklerinde, etrafa sinmiş bir yas kalmaz ama, sesleri uzun süre kulaklarda çınlar kalır bunların. Bütün bu tür amaçlı, anlamlı, planlı ve boş ağlamalar dışında gerçek ağlama denilen biçimi çıkarsız, içten geldiği gibi duygulu ve doğal ağlamadır ki, atasözü de var. ‘ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar…’ Haklılık derecesi hepimize göre değişse de en ortak kabul bu olabilir… Gerektiğinde ‘ana’ yerine ‘ ‘vatan’ da yazarak… 21 Mayıs’da biz Çerkesler Beşiktaş’ta Barbaros Anıtı’nın bulunduğu meydanda toplanacağız. Burası, Büyük Çerkes sürgününde karaya ilk ayak basıldığı yerlerin sembolü sayılıp seçilmiş. Beşiktaş Belediyesi’nin Çerkes sorunlarına karşı duyarlılık gösteriyor olması hakkını da atlamamak gerek sanırım. Ama sembolik olarak ayak basıldığı yer Kefken Köyü. Orada da bir tören yapılacak. Daha önceleri orada yapılan bu anma töreni teknik nedenlerle, söz edilen yere taşındı bu yıl. Öte yandan posta kutularımıza düşen e-maillerden ve sitelerde paylaşılan duyurulara bakılırsa, Taksim’de de birileri bir şeyler yapacak gibi görünüyor. Kararsız Çerkesler, paylaşım sitelerinde ‘Taksim’de de olucam, Beşiktaş’ta da’ gibi paylaşımlar ekledikleri görülüyor. Taksim’dekileri anlamış değilim. Farklı bir Çerkes türü mü? Yoksa Çerkeslerden farkı var da belirginleştirmek mi istiyorlar. Yoksa başka amaçları mı var. KAFFED uzun zamandır bu eylemi her yıl örgütlüyor. Her kesimden ve yöreden yirmi bin Çerkesin katıldığı anma toplantıları yapmış. Bu Taksimciler başka bir otuz bin kişi mi buldular acaba. Öyle ya, 20-30 bin Beşiktaş’ da, 20 -30 bin de Taksim’de olursa fena mı olur… Yok hayır bu değil de, Beşiktaş’a gelecek binlerden insanları taksime çağırıyorlar ise, ne yapmak istediklerini merak ediyorum doğrusu… Çerkesler 21 Mayıs günü ağlamayacaklar. Ağlamak çaresizliktir ve artık çaresizlik aşılmıştır. Yüz elli yıldır derin ve onarılamamış üzüntüler içinde olsalar da ağlamayacaklar. Hiçbir ağlama biçimi acılarını yumuşatmayacaktır çünkü. Hiçbir ağlama biçimi kayıplarını geri getirmeyecek. Ağlama zamanını çoktan geçirdik. Çoktan yaralarını dağlayıp, kalp sızılarına tuz bastılar. Düşüneceklerdir. Şimdi düşünme zamanı. Şimdi bütün enerjimizle, bütün olanak ve yeteneklerimizle bir şeyler yapma zamanıdır. İkinci Abdulhamit’den İttihat ve Teraki’ye devlette belirleyici güç, kurtuluş savaşında kurucu unsurlardan biri, Kürtlerden sonra nicelik olarak en kalabalık azınlık nüfusa sahip olmamıza rağmen; buna uygun ekonomik ve sosyal haklardan uygun pay alıyor muyuz? Yine buna uygun, ana dille eğitim, gelenek ve kültürlerini yaşamakta ve yaşatmakta devletin desteği var mı? Neden çocuklarımıza istediğimiz isimleri takamıyoruz? Ana dilimizle ad verip kurduğumuz yerleşme alanlarımızın isimleri neden değiştirildi? Ana dilimizle Televizyon/Radyo kuracak mıyız? Devlet anadilimizle Televizyon/Radyo yayını yapacak mı? Dilimizi, kültürümüzü, tarihimizi yaşayacağımız ve yayacağımız yayınlarımız olacak mı? Neden bunlar yok? Asimilasyona karşı ne yapabiliriz? Anavatana sahip çıkacak mıyız? Anavatana dönme konusunu düşünecek miyiz?… Buna benzer hayati öneme sahip soruları çoğaltarak düşüneceklerdir. Ben böyle yapacağım ve herkesten de bunu bekleyeceğim en azından… Halimize ağlayacak birileri hep vardır, olacaktır da nasıl olsa… Bize ağlamak değil, vakur bir yas yakışır zaten… MANSUR BALCI, 11.NİSAN.2011, NALÇİK
Ayna ya da İzlenmeme Korkusu…
Rus şair Yasenin bir otel odasında bileklerini keserek intihar ederken, kanını mürekkep olarak kullanmış ‘veda’ şirini yazmıştı. Yasenin’in intiharından sonra, Rus Fütürist şair Mayakovski, ‘Otel odalarına mürekkep bırakılırsa, intiharlar azalır’ gibi dizesini hatırladığım ‘Yasenin’ adlı şiirini yazmış, intihar ettiğinde ise, Yasenin’in gidişinden henüz dört ay gibi bir zaman geçmişti… Popüler tarihçi Murat Bardakçı’nın Çerkeslerle ilgili alaycı ve aşağılayıcı makalesi günlük gazete köşesinde yayınlamakla kalmamış, ‘Tarihin Arka Odası’ adlı televizyon programında da bu tavrını sürdürmüş, buna program ortağı olan Erhan Afyoncu ile koro oluşturmuş, program konuklarını da bu koroya katarak, yine program ortağı olan Pelin Batu’yu delirtmişlerdir. Delirtmişlerdi diyorum, çünkü Pelin Batu konuşmaların son kısmında iki kulağını elleriyle kapatarak yorumları duymak istememiştir. Bu program ilk zamanlar hayli ilgi çekmişti. Tarihin popüler bir dille anlatılarak sevdirilmesi niyetli özelliği ile hayli izleyicisi de oldu. Ünlü tarihçi H. İnalcık ve İ. Ortaylı gibi hocaların katıldığı oldu. Bu programlarda terbiyeli öğrenci tavrıyla yürüttükleri program izleniyordu. ‘Tanınmayan’ konuklar çağırdıklarında zıvanadan çıkmaları, dili ve yorum zorlamaları, stüdyoya at getirip yağlanmış eski sporculara at üstünden keçeye ok attırmaları TV diliyle, reyting (rating) kaybı telaşında oldukları hayli açık görünüyor… Buraya öncelikli iki not düşmek gerek. İlki, kişilerin bende ve herkeste uyandırdığı intiba. Koro’nun ortak özelliği, Çerkeslerle ilgili bilgisiz değil, zır cahil olmaları. Kulakta kalan duyumlarla ‘kara kucak’ yorum yapmaları. Televizyon ekranının ve günlük gazete köşesi sahipliğinin verdiği şımarıklık, ukalalık ile birleşince, dilin endazesi kaçmış, zıvanadan çıkmışlardır. İkinci not da bu durumda başlıyor. Pelin Batu da aynı bilgisizlik içinde olmasına rağmen, insani değerlerini kaybetmemiş, duyarlılığını yitirmemiş ve kişisel bir sorumluluk olarak, bilgisizliğini bilerek itirazlarıyla konunun dahili olmuştur. Bu notlara ek olarak, Murat Bardakçı, ailesinin Çerkes olduğunu sık sık tekrarlayarak, iddialarını daha ahlaksız bir gerekçenin üstüne de bindirmek istemiştir. Çok uzun zamandır bu ‘veri’ kullanılıyor Türkiye’de. Bir kaç ‘cins’ bunlar. Aile, soy-sop konusunda sıkıntısı olanlar, mutlaka soyunun bir yerine Çerkes yerleştirirler. Ya dedesi, ya büyük babası, ya anneannesi ya da annesi Çerkes olur bunların… Ya da Murat Bardakçı gibi, ailem Çerkes diyerek, ‘haşa ben has Türküm ama ailem Çerkes’. Yani ben has Türkten daha özellikli Türküm demeye getirir… Bunun nedeni muhteliftir. Ancak kimse soyunda Ermeni, Rum ya da Kürt olduğunu öne çıkarmaz, saklarlar… Çerkesler dışında olsa olsa Arnavut ya da Giritlilik söyleyebilirler… Nedeni anlayışın kendi içinde içkin olarak durur… Giriş cümlesine dönersem, ben de okuyunca ve izleyince programı, kendimden bir yazı bekledim doğrusu. İki şey bunu geciktirdi. Mutlaka KAFFED resmi bir cevap verecektir. Bunu beklemek. Diplomatik ve uygun bir dille bu cevap verildi. İkincisi de, birazcık yatışmak. Silah taşımayı seven Karadenizliler, sokağa çıkarken silahlarını mendile sararak, uçlarını düğümleyip bellerine sokarlarmış. Düğümleri çözene kadar sinirleri yatışsın diye… Benimki sanırım biraz böyle oldu. Kabardeylerde bir söz vardır, ‘O hak etti ama sana yakışmaz’ derler… Ancak internet sitelerinde ve gazete sayfalarında biraz dolaşınca gördüm ki herkes hem bu sözü pek hatırlamamış, hem de çoğu silahını mendile sarmadan evden çıkmış. Binle ifade edilecek sayıda tepki gösterilmiş. Buna sevinmedim değil, sevindim kendi adıma. Ancak nedeni de düşündürdü… Peki, neden bu kadar tepki gösterdik!? Üstelik bir hayli sert… Pelin Batu bu gazaptan sıyırmış, Erhan ve tuhaf konukları de etkisiz eleman kabul edilip, herkes mızrağını Murat Bardakçı’ya savurmuş genel olarak. Bunu, karşılıklı bir ’hak ediş’ olarak anlamak sanırım yanılgımız olur. M. Bardakçı’nın diaspora Çerkeslerinin ulaşabilecekleri son hallerinin bir öncesinin ‘aynası’ olması bizi çok kızdıran sanırım. Daha çok çaresiz gidişatımızı, kaçınılmaz sonumuzu bize çıplak hatırlattığı için tepkimizi dizginleyemedik gibi… Eşitsiz gelişme ve değişme yasasına göre Bardakçı hepimizi sollamış ve büyük fark atmış görünüyor bize. Biz kızıyoruz ona. ‘Biz henüz senin durumunda değiliz. Neden sonumuzu yüzümüze vuruyorsun!’ diyoruz galiba… Son derece olgun, gerektiği dozda olan Federasyon Başkanının açıklaması yerinde olmuştur. Gösterilen tepkilerde de yersiz şeyler pek yoktu. Her iki biçimde de gerekli cevabı verildi gibi görünüyor. Tepkiler de bir süre daha devam edecek gibi… Bu yazı biraz ‘içe’ doğru olduğu için yazıyı şöyle bitirebilirim sanırım. “Ama eğer Çerkesler, Çerkes olarak yaşamak istiyorlarsa, bunun yeri Anavatanlarıdır. Anavatanda dilini unutsan da geleneklerini kaybetsen de, Çerkessindir. Çünkü yaşadığın yer Çerkes yurdudur. Burada yaşayanlara da Çerkes denir. Diasporada Çerkes olarak bir süre daha yaşamak mümkündür. Ancak Çerkes kalmak mümkün değildir. Dilini ve geleneklerini unuttuğun andan itibaren artık sen yaşadığın toprakların öznesisin. Seni ayıracak bir yanın ve özgün özelliğin kalmamıştır.’’ Söyleyene değil, söylenene bakılırsa bunları görmezden gelebilir miyiz acaba… Hızla hepimiz Bardakçı gibi olunca da, ne yazacak ne da yazılacak şey kalır… MANSUR BALCI, 16 MART, 2011, İZMİRnanMansur Balcı
KAFFED’den Murat Bardakçı’ya Cevap
Sayın Murat Bardakçı, Size başkanı bulunduğum Kafkas Dernekleri Federasyonu’nun milyonlarca Çerkes üyesinin hissiyatını iletmek adına bir kez daha yazmak durumundayım. Daha önce de 9.11.2009 tarihinde Teke Tek programında sarf etmiş olduğunuz uygunsuz sözler için kınama yazısı göndermiştim. Sayın Bardakçı, her ne kadar sülalenizde Çerkeslik olduğunu ifade ediyorsanız da Çerkes halkının durumunu, duygularını ve taleplerini hiç anlamadığınız belli oluyor. Türkiye’de bunca sorun dururken Çerkes toplumunun en masumane demokratik taleplerini neden dilinize doladığınızı da anlamış değilim. Sayın Bardakçı, sizin düşüncelerinizi değiştirmek için bir şeyler yazmayacağım. Bir bilim adamının bu kadar duyarsız olması, toplumsal empatiden yoksun olması bilim adına kabul edilebilir değildir. Çünkü bilim adamı olaylara ön yargısız yaklaşmak, olayları objektif değerlendirmek durumundadır. Bilimsel olmanın birinci şartı budur. Önyargılı olarak olaylara yaklaşırsanız objektif olamazsınız, olayları doğru değerlendiremezsiniz. Ne yazık ki Çerkes toplumu hakkında siz önyargılısınız. Yaklaşımlarınız son derece subjektif ve yanlış. Dolayısıyla sizin fikrinizi değiştirmek adına hiç bir şey yazmayacağım. Osmanlı toplumu Çerkes toplumuna “atıfet” etmemiştir. Çerkes toplumu kendi anavatanını korumak için Ruslara karşı yıllarca savaşmıştır. Çerkes halkının bu savaşını gerçek olmayan yardım vaadleri ile İngiliz ve Osmanlı ajanları sürekli kışkırtmıştır. Daha sonra Osmanlı topraklarında bilinçli bir iskan politikası ile azınlık Hıristiyan nüfusuna karşı konuşlandırılmıştır. Bunlarla ilgili belgelere sizin daha kolay ulaşabileceğinizi düşünüyorum. Askerlik yaptırılmayacağı vaatleri ile Osmanlı topraklarına taşınan Çerkes toplumu önce Balkanlarda Rum, Bulgar, Sırp çetecilerine karşı kullanılmıştır. Daha sonra Balkanlara yerleştirilen Çerkeslerin büyük bölümü 1877–1778 Osmanlı-Rus Harbi'nden sonra zorunlu olarak Anadolu'ya taşınmıştır. Çerkesler önce 1. Dünya Savaşı'nda, daha sonra Kurtuluş Savaşı'nda kanlarıyla canlarıyla Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş aşamasında üstlerine düşeni yapmıştır. Bir ülke kan ile kazanılıyor ise Çerkes halkı da bu topraklar için yeterince kan ve can vermiştir. Vatandaşlık haklarını sonuna kadar yerine getiren insanların bileklerinin hakkıyla kazandıkları makamlar için “atıfet” demenin ne kadar aşağılayıcı ve faşistçe bir yaklaşım olduğunun farkında mısınız acaba? Çerkesçenin kaybolmasına gelince; bu insanlar, geçmişte “kendi ana dilini serbestçe kullanma hakkını ve diğer demokratik örgütlenme haklarını” kullanmayarak mı bu dilleri öğretmemişlerdir? O insanlar sürgün korkusunun olmadığı, devletin kendilerine sahip çıktığı bir ortamda mı yaşamışlardır? “Vatandaş Türkçe Konuş” baskısının olmadığı bir ülkede mi yaşadı o suçladığınız insanlar? Binlerce yıldır taşımakta oldukları soyadlarının yasaklandığı bir ortamda yaşadıklarını herhalde bilmiyorsunuz! Çerkes olduğu bilinir ise devlet okullarında okuyamayacakları, devlet kurumlarında işe alınmayacakları korkusu olmayan demokratik bir ortamda mı yaşadı bu insanlar? Siz bir tarihçi olarak bu yaşananları bilmiyor musunuz? Siz Türkiye’nin yakın tarihini bilmiyor musunuz? Yoksa siz başka ülkede mi yaşıyorsunuz Sayın Bardakçı? Sayın Bardakçı, 21 Şubat günü UNESCO tarafından dünya dil günü olarak ilan edilmiştir. Her yıl 21 Şubat günü dünyada yok olan dillere ve kültürlere dikkat çekilir. Dünya mirası olan dillerin korunması için konferanslar seminerler yapılır. UNESCO Türkiye’deki yerel dil ve lehçelerin de durumunu çıkartmıştır. Bir zahmet bu sayfaya bakarsanız Anadolu topraklarında kaç dilin “ölü dil”, kaç dilin de “yok olma tehdidi altındaki diller” olduğunu görürsünüz. Çerkes dillerinden Ubıh dilinin bu topraklarda yok olduğunu bilmeyebilirsiniz. Adige ve Abaza dillerinin de Türkiye’de “yok olma tehdidi altındaki diller” içinde olduğunu bilmeyebilirsiniz. Bir bilim adamı olarak bunları da öğrenmek, dilini korumak isteyen insanlara sahip çıkmak sizin görevinizdir Sayın Bardakçı. Türkiye’nin kültür zenginliğini yok etmek, Anadolu’yu ölü diller mezarlığına çevirmeye kimsenin hakkı yoktur. Bilim adamlığı tanımında bu tür faşizan yaklaşımlara yer yoktur ve olmamalıdır. Şurası iyi bilinmelidir ki, Çerkes toplumu bu topraklarda yaşayan herkes gibi bu ülkenin asli unsurudur. Demokratik bir ülkenin tüm vatandaşlarına tanıması gereken hakları elbette Çerkes halkı da isteyecektir. Çerkes halkı Türkiye Cumhuriyetinin vatandaşları olarak bu ülkenin geleceği için endişelenmektedir ve demokrasinin gelişmesi için üzerine düşeni yapacaktır. Sayın Bardakçı, sizin gibiler istiyor diye Çerkes toplumu dilini ve kültürünü yaşatma çabalarından vazgeçmeyecektir. Size tavsiyem ise Çerkes halkı ve talepleri ile uğraşmak yerine insanca haddinizi bilmeniz ve biraz daha tarihi öğrenmenizdir. Cihan Candemir Kafkas Dernekleri Federasyonu BaşkanınanKaffed
Nur topu gibi bir sorunumuz oldu
Son dönemde Çerkes dünyası çok ciddi sancılar içerisinde. Bu durum toplum tabanında, kurumlarımızda ve onların bağlı bulunduğu üst kurumlarda net bir biçimde görülüyor, artık gizlenmek istense de gizlenemiyor. Yeni bir çağı yaşıyor insanoğlu,bizler de bundan muaf değiliz ve cemiyetimiz doğrudan etkileniyor. Bilginin neredeyse ışık hızıyla yayıldığı, hiçbir şeyin gizli kalmadığı kalamadığı yeni bir dönem bu. Yeni çağ, haliyle kendi hızına uygun refleksler gösterebilenlere, kendi hızına uygun değişim ve gelişim içerisinde olanlara hayat hakkı tanıyor. Artık o lambalı radyolardan ülkenin resmi nutuklarının okunduğu, siyah beyaz televizyonlardan bilmem kaçıncı defa sansürlenmiş haberlerin cenaze suratlı adamlarca sunulduğu çağ değil. Moskova’da patlayan bombanın dumanı dağılmadan,yaralıları hastanelere ulaşmadan haberi İstanbul’a ulaşıyor. Mısır’da ayaklanan halkın şikayetleri yeni çağın firavunlarına ulaşmadan bizim televizyon ekranlarımıza, internet sayfalarımıza düşüyor. Bu yeni durum bilginin paylaşılması açısından sevindirici bir gelişme. İletişimin kolaylaşması,işbirliklerinin güçlenmesi, ortak amaçlar hedefler oluşturabilecek, ortak duyguları düşünceleri paylaşabilecek insanların bir araya gelmesi açısından mükemmel bir imkan. Fakat aynı derecede önemli bir risk içeriyor, ki biz Çerkesler asıl buna karşı savunmasız durumdayız. Bu risk, bilginin kirlenmesi ve yeni çağın sunduğu iletişim olanaklarının istismara açık olmasıdır. Toplumun hedefinden, gerçeğin mizanından kolaylıkla saptırılabilmesine imkan veren bu durum, kirli propagandanın ve dezenformasyon bombardımanının herkesin elinde bir silah haline dönüşmesini sağlıyor. Son miting olayında hem iletişimin gücünü gördük,hem de aynı iletişim imkanlarının nasıl kötü kullanılabileceğinin net bir örneğini. Mitingimizi sabote ediyorlar dedirtmemek için sustuk şimdiye kadar, fakat birkaç söz söylemenin vaktidir artık her şey bittiğine göre. Toplumsal hareketlerin en temel ayaklarından birisi disiplin, diğeri ise bilinç ve sorumluluktur. Bir cemiyet adına söz söylemeye kalkışmak için, o cemiyetin hiç olmazsa belirli bir kesiminin onayını ve desteğini almış olmak gerekir. Aynı fikirdeki insanlar bir araya gelir ortak düşüncenizi cemiyetin önüne koyarsınız, destek görürseniz cemiyet adına konuşursunuz, destek görmezseniz “bu bizim fikrimizdir” diyerek kendi adınıza konuşursunuz,işin kuralı budur. Bir araya gelen her üç kafadar bütün bir toplum adına hareket etmeye kalkışırsa, bunun sonuçları ve bizi nereye götüreceği konusunda ciddi şekilde düşünmek gerekir. Son dönemde Çerkes halkı için hayati önemde pek çok konu, birilerinin elinde istismar aracı haline gelmiş durumda ne yazık ki. Bizim tüm geleceğimizi etkileyecek meseleler üzerinde tepiniyorlar adeta. Bu yetkiyi kimden aldıkları, bu yeterliliği nasıl kendilerinde gördükleri de ayrı bir soru tabii. Önce, Çerkes camiasının bütününü birleştirebilecek olan “soykırım” konusunu alıp bir güzel ayak altında çiğnediler. Çerkes diasporasının elinde RF.na karşı yegane pazarlık konusu edilebilecek meseleydi Çerkes soykırımı. Bu en önemli kozumuzu, Gürcistan’ın amacı belli kirli politikaları için kullanmasına alet olarak harcadık. Üstelik bizleri birleştirebilecek bir meseleyi bölünme ve parçalanma aracına dönüştürdük başarı ile. Muhatabımızı uyandırdık, karşısındaki tehdidi ve olası tehlikeyi görmesine, uygun adımları atarak tedbirini almasına neden olduk. Şimdi aynı hatayı Türkiye’de yapıyoruz. Üç tane kafadar bir araya gelerek, bütün Çerkesler adına ana dilde eğitim ve televizyon yayını talep etmeye karar verdiler. Bir kere bazılarının konuyu saptırıp istismar etmemeleri için şu iki noktayı tespit etmek istiyorum: Çerkesler Türkiye’de devlet desteği ile ana dil öğrenimi hakkını talep etmelidirler. Çerkesler Türkiye’de Televizyon ve Radyo yayını hakkını da talep etmelidirler. Bu tür bir talep bütün cemiyeti ilgilendiren, olumlu veya olumsuz sonuçları bütün bir cemiyetin hayatını etkileyecek çok önemli bir meseledir. Böylesine ciddi bir konuyu, sabah erken kalkan ilk üç kişi gündeme getiremez,getirmemelidir. Bu apaçık cemiyete karşı sorumsuzluktur. Bu kadar önemli bir mesele Çerkeslerin kurumları tarafından enine boyuna tartışılmalı, ne istendiği,nasıl istendiği, ne için istendiği gibi konularda netleşilmiş ve Çerkes halkının ezici bir kısmının desteğini arkasına almış, kimlerle ne şekilde işbirliği yapılacağı belirlenmiş olarak ortaya çıkılmalıdır. Televizyona çıkıyorsunuz Çerkes Ethem’i hain ilan ediyorsunuz, televizyona çıkıyorsunuz kurumlarınızı tüm Türkiye’ye şikayet ediyorsunuz, televizyona çıkıyorsunuz Abhazya ve Osetyayı RF.nun bir cumhuriyeti olarak telaffuz ediyorsunuz, kısacası ne söyleyeceğinizi dahi bilmeden saçmalıyorsunuz. Kimse kusura bakmasın ama, o ekranlara çıkanların içerisinde, Kenan Kaplan dışında ağzı laf yapan, savunduğu konuya hakim, neyi ne için söylediğini bilen tek bir adam yok. Çerkes meselesi bu kadar sığ değil. Çerkesler de inisiyatifi size bırakacak kadar biçare değiller. Şimdi yeni bir işimiz var, o da delinin kuyuya attığı taşı çıkartmak. Çünkü senelerdir Türkiye’de 5 ila 8 milyon Çerkes yaşadığını söyleyip, piyasaya hava basan bu cemiyet Ankara’ya birkaç yüz kişiden başka Çerkes toplayamadı. Bundan sonra, gösterdiğimiz varlık kadar dikkate alınacağız. Bundan sonra, fikrimize zikrimize toplumsal varlığımıza gösterilecek itibar, bizim ortaya koyduğumuz güç kadar olacak. ( belki de yapılmak istenen buydu diyesim geliyor ama, dilim varmıyor yine de) Ne oldu şimdi? Tam seçimlere giderken, tam yeni bir anayasa hazırlanırken günlerce yaygara yaparak meydanlara çıktık,toplam katılım birkaç yüz kişi. Sen şimdi o seçimlerde,o yeni anayasada birkaç yüz kişilik hak alırsın bundan sonra. Böyle sorumsuzluk olmaz. *** ÇAĞRI Artık ok yaydan çıktı. Bu noktadan sonra geri çekilme imkanı yok bana kalırsa. O nedenle Çerkes meselesi ile ilgili tüm kurumlar, en kısa sürede sağcı-solcu, ilerici-gerici, dindar-dinsiz demeden bütün varlığını ortaya koyup, ortak uzlaşma sağlayarak gerçek bir miting tertip etmek,birilerinin kamuoyunda yarattığı bu yanılsamayı ortadan kaldırarak, yaratılan “birkaç Çerkez” imajını değiştirmek için gerçek bir güç gösterisinde bulunmak zorundadırlar seçimden önce. Bu, içerisinde yaşadığımız ve hak talep ettiğimiz ülkede itibarımızı korumak için gereklidir. Bu diasporadaki kardeşlerini bir şey zanneden anayurt insanının morali için ve onların içerisinde olduğu yapıya bir mesaj vermek için gereklidir. Kendimize inancımızı tazelemek, bireylerimizin mücadele ve direnme azmini güçlendirmek için gereklidir. Başka çaremiz yok. *** SON SÖZ O sürekli istismar ettiğiniz ve üzerine basarak yükselmeye çalıştığınız federasyon mükemmel değil. Bir çok yetersizliği ve beceriksiz başarısız davrandığı bir çok mesele var. Bize düşen kurumlarımızı çalışır hale getirmektir, yanlış varsa eleştirmek, görev varsa katılmak tıkanma varsa açmak ve işler hale getirmek. Her meselede gençliği gaza getirerek, sorumsuzca “önce benim aklıma geldi” diye ortaya fırlamak olsa olsa işgüzarlık ve art niyettir. İşleyişinde yanlışlar olması, kurumlarımızı imha ederek “inisiyatifi ele alabileceğimiz” anlamına gelmiyor. İnisiyatifi niçin ele almak ihtiyacı doğduğu da (tam da şu aşamada) ayrı bir meseledir ama, şimdilik burada girmeyelim o konuya. Halk hareketlerinde inanç ve samimiyet önemlidir.Fakat akıl, politika ve tutarlılık çok daha önemlidir. Dün “Çerkes = herkes” diyerek dışladığınız insanları, bu gün birlikte mitinge çağıramazsınız. Çağırıyorsanız o zaman ya sizin tutarlılık sorununuz var demektir, veya güne göre politika belirliyorsunuz ve ne istediğinizi bilmiyorsunuz demektir. * Ortaya çıktığınızdan beri istismar ettiğiniz bir kurumu “mitingimizde bize tabi olmadı – bizim aklımıza gelen parlak fikri alkışlamadı” diye yerden yere vuramazsınız, gençliğin hararetini istismar ederek onları kurumlarınızın üzerine salamazsınız. Bunu yapıyorsanız işbirliği vs. gibi söylemleriniz göstermelik ve laftan ibaret demektir ki kimse bunu yemez, nitekim yemediğini de gördük hep birlikte.
Evvel zaman içinde…
Bizi kamyonlara doldurdular Sonra o iki erle yük vagonlarına doldurdular Günlerce yolculuktan sonra, bir köye attılar Tarih öncesi köpekler havlıyordu… Cemal Süreyya Günlük koşuşturmanın içinden sıyrılıp, arada bir geçmişimize yolculuklar yaparız. Tatiller biraz da bu amaç için değil mi? Bu yolculuklar, çoğu zaman zihinde olur. Zaman zaman da, gider bir dolaşır geliriz çocukluk coğrafyamızı. Demek ki, sadece suçlular suç mahaline dönmez tekrar… Zihinde yada, gerçek olsun yolculuk hatırlamaları arada gülümsemeler asılı bırakır yüzümüzde. Bazen de kaygı, üzüntü ve endişe mask’ına dönüşse de yüzümüz, insan daha çok güzel şeyleri hatırlar genel olarak. Sürgün toplumlar bu konuda biraz daha şanssızdır sanırım. Üçüncü kuşak olan bizler babalarımız kadar değil isek de, büyüklerimizin ruh halleri bir yerden hayatımıza yapışıp kalıyor… Anneannemi hatırlamam ama, annemin her ayın on dördünde Ay’a bakarak yaşadığı hüznü hiç unutamadım. Anneannem ile birlikte Ay’a bakarak Kafkasya’da bıraktıkları yakınlarını düşünerek kederlendikleri geleneği, annem bir süre daha sürdürdü. Sürgün toplumların insanları daha bir alıngan, daha bir çabuk kederlenir, hatta kederin hakkını daha iyi verirler. Sürgünün kadınları daha da çok…Bundan mıdır bilemem, altı yıl Yemen’de askerlik yapan dedemden dolayı; ne zaman Yemen türküsü çalınsa bir yerde, annem ağlardı. Üstelik dedem sağ salim dönmüş olmasına ve uzun bir ömür yaşamış olmasına rağmen. Sıcak kanlı ve hiperaktif yaşayan Çeçenlerle ilgili bu konuda şüphelerim var ama, Adığeler hüzne daha bir yatkınlar sanki. Düğünlerde çalınan kafe dediğimiz müzik, söz olarak da tını ve melodi olarak da daha çok hüzün gönderir yaralı duygularımıza. Ve daha çok hırpalanırız. Bu duygulardan mutlu aşklar çıkarmaya çalışırız ki, bu bile başlı başına yorucudur aslında… Düğünlerde arada bir şeşen (Çeçen) dediğimiz hareketli oyunlar oynarız ya; Çeçenlere özendiğimizden mi yoksa, periyodik hüznümüze küçük aralıklar serpiştirmek için mi bilemiyorum… • • • Uzun zamandır sadece zihnen yolculuklar yapabiliyorum çocukluk yılları coğrafyama. Hüzne pek izin vermiyorum. Onun için yüzümde değişik gülümsemelerle yakalıyorum kendimi. Doğayla iç içe geçen o yıllarda, her şey anı kalıyor. Sahici yaşamak, bunun nedeni olabilir. Günümüzde, coğrafi bir alanı yazarak betimleme işi artık yazı dilinden alındı. Her hangi birinin cebinde taşıdığı telefon görüntüsünü açarak yüksek bir yerden kendi ekseninde bir tur dönse, günlerce yazılacak bir betimlemeden daha anlatıcı ve sahici olur. Telefonlarımızın bu fonksiyonunu pek kullanmıyoruz sanırım. Tüm komşularımızla köyde yaşayan ve yaşamış sülaleleri biliyor ve izliyorum. Bunların da bir envanteri ne kadar iyi olur aslında. Mahalle yada köy imecelerinden, doğum, evlilik yada köye gelen misafir için yapılan düğünler. Öne çıkan ilginç karakterler ve olaylar kayıt altına alınmazsa, unutulup gidecek ve gidiyor. Örneğin tüm Glahstney’de düğünlerde mızıka çalan bir karakter vardı. Hursey diye çağrılırdı (H sesini gırtlaktan çıkartarak). Asıl adı galiba İbrahim idi. Eşcinsel olduğu kuvvetle düşünülürdü. Kırk yaşlarındaydı. Bilinen en iyi Çerkes makamlarını çalan Hursey’in repertuarı da zengindi. Siyah, paçasına doğru daralan Adana şalvarı, üzerine önü fırfırlı değişik tiplerde ve parlak renklerde gömlek, üstüne ceket giyerdi. Efemine hareketler ve kırıtmalarla düğünde mızıka çalardı. Bazen de genç kız olarak oynardı da. Saçları boyalıydı ve siyah idi. Dip boyasının zamanını geçirdiğini gördüğüm durumlarını hatırlarım. Hemen hemen hiç konuşmazdı. Ücret öderler miydi bilmiyorum ama, düğünlere çağrılmadan gelir, sanırım üç beş bir şeyler de verilirdi. Çerkes değildi. Ailesinde Çerkes de yoktu galiba. O günün koşullarından bakarsan, başka bir dünyadan geliyor gibiydi. Hajsuklar’da misafir kalırdı. Bazen balkonda da dinleyenlere yada çeşmeye yakın gölgede bekleşen gençlere mızıka çalardı. Bir tür radyo yayını gibi. Yine Akordeon çalarak köyde dolaşan, böylece herkesi haberdar eden Glahstney’in sünnetçisi. O da Çerkes değildi. Bazen Çerkes şarkılar çalsa da, daha çok anonim Türkçe şarkılar çalarak sokak sokak dolaşır, o yıl sünnet edileceklerin anlaşmalarını yapar; sünnetleri yaptıktan sonra da diğer köye yaya olarak giderdi. Biz erkek çocukların korkulu rüyası olan sünnetçiye fazla yakın olmanın riskinden dolayı, yakın gözlemlerim oluşmamış. O, köye gelip sokaklarda akordeon çalmaya başlayınca, biz çocuklar guruplar halinde en kısa yoldan bağlara-bahçelere sığınır, akşama kadar ortaya çıkmazdık. Çocuklarını bahçelerde arayan, seslenen ebeveynlere de cevap vermez, saklanırdık. Biliyorduk ki akşama doğru giderdi sünnetçi. O yaz sünnet fırtınasını atlatınca rahatlardık. Önümüzdeki yaz, kim öle kim kala… Köyün hemen hemen tüm erkeklerini sünnet eden bu adamdan kurtuluş yoktu. Sadece geciktirebilirdiniz. Ben bir yaz gafil avlanmış bahçelere değil eve sığınıp, pencerelerin kepenklerini kapatarak kapıları da içerden kilitledim. Hiç bir vaad, tehdit ve nasihat açtıramadı o kilitleri. Ancak o sıralarda askerden yeni dönen halamın küçük oğlu pencereye merdiven dayayıp kapıyı açmaya beni ikna etmişti. Çok sevdiğim Muammer ağabeye olan sevgim ve güvenim o günden sonra azalarak devam etmiştir… Anladığınız gibi benim başımı halamın oğlu yakmıştı… Berd diye anlatılan birinden de söz etmeliyim burada. Nereden geldiği pek hatırlanmasa da Glahsteney dışından olduğu kesin. Geldiğinde Ponej Adil’lerde kalırdı. Gezgin şair gibi. Kendisi Çerkesmiş ancak dörtlüklerini hep Türkçe söylermiş. Miş diyorum, çünkü ben hiç görmedim. Büyüklerimizin sohbetlerinde geçtiği kadarla hatırlıyorum. Kişiye özel doğaçlama dörtlükler söylediği gibi, anonim dörtlükleri değiştirerek de uyarlayıp söylermiş. Tabi bunu sonraları anladım. Örneğin; ’elinde maşa / gider ataşa / köyün güzeli / Feride hanım…’ Bu yaygın anonim bir dörtlük. Feride hanım kısmını değiştirip kulanırmış. Belki de başka bir zamanda yada yerde bu isim, Kebire hanım, Mesude yada Nazide hanım olabiliyordu. O dönemlerde ‘talihli şeker’ denilen kağıda sarılı daha çok köylere yönelik üretilen misafir şekerlerinden dörtlükler çıkardı. Parlak jelatin dış kağıdın içinde değişik dörtlükler basılmış beyaz normal dikdörtgen bir kağıt çıkardı. Ve misafirlere ikram edildiğinde, bu dörtlükler zaman zaman okunarak anlamları üzerinde takılmalar şeklinde sohbetler yapılırdı. Çoğu zaman bu dörtlükler, konu açmak için de yararlı olurdu. Bu bölümü severek izlediğimi hatırlıyorum. Şekerden çıkan dörtlükleri fal olarak değerlendirilerek okunduğu da olurdu… Ne de olsa, ismi ‘talihli şeker’… Berd, bu talihli şekerlerden çıkan dörtlüklerin canlı olanıydı. Bir çoğu Berd’in kendisi için bestelediği dörtlüğü ezberlerdi. Bunların dışında benzer karakterlerden, koldan kurmalı gramafonu ve ‘Sahibinin Sesi’ marka tek eski taş plak’ıyla ayin gibi gösteri yapan Karayolları Bakım İstasyonu’nda görevli Avare Hasan’ı (Havle Hasan), kış geceleri, yaşlı çocuk evlerinde toplananlara bilmediğimiz bir dilden cenk hikayelerini yüksek sesle, makamına göre okuyan ve bunu Kaberdeyce’ye tercüme eden Niyaz Dayımı (teyzemin eşi) unutmadım… Köyün başından başlanarak, köyün dışındaki harman yerine kadar wıg’le inilerek başlayan ve bir aydan çok kesintisiz yapılan düğünler… Maksıma hazırlığı başlarken kurulan ve haftalarca süren ‘kış girişi yorgunluk atma’ düğünlerinin yaşanma biçimlerini, gelenekleri çok dinledim büyüklerden. Ancak kaydı yok. Yazılı dili olmayan toplumların tek kayıt aracı görüntü ve ses artık. Bunu değerlendirmeyecek miyiz. Belge biriktirmek için ana dille yazma hakkı kazanıp… yani olmaz zamana mı erteleyeceğiz…. • • • Dediğim gibi, yaşananlar ve tanıklıklar kayıt altına alınmayınca hafızalardan silinmeye mahkum adeta. Yaşam bu kadar uçlarda veya ayrıntılarda değil elbet. Ancak tüm Çerkes köylerin, mümkün olduğu kadar da kentlerdeki yaşamları yazılı tarih çalışmasıyla kayıt altına alınamaz mı acaba? Bu işi KAFFED planlayıp yürütemez mi? Ülke çapında beş yüz yada ihtiyaç kadar üniversite öğrencilerinden oluşan bir gönüllü ekibi kurabilir mi? Bunları planlayacak eğitecek, ilişkileri sağlayacak sonuçları değerlendirecek, basacak-yayınlayacak gibi tüm işleri yürütmek üzere, ofis kurabilir mi? Bunu sağlayacağı hareketlilik ve kurulacak ilişki ağının ötesinde, böyle bir çalışmanın sonuçlarının, anavatandaki akrabalarla buluşma amacı olacak sülale ve ailelere ne kadar hizmet eder, düşünmek gerek. Bazen düşünülürse ve iyi planlanırsa, küçük maliyetlerle büyük işler yapılabiliyor. Bu konuda kimler gönüllü deseler, ban parmak kaldırırım. Havada görülecek parmak da tek benim parmağım olmaz sanıyorum. En azından umut ediyorum. Etmek istiyorum… • • • Bu konuyu teknik olarak konuşursak; belirli alanlarda ve boyutlarda sayım yapmak için hukuka ve mevzuatlara bakmak gerekebilir. Ancak sözlü tarih çalışması izne tabi mi acaba, bilmiyorum. Çözülemez olduğunu sanmıyorum. Türkiye’de yaşayan Çerkeslerin sayısı, cinsiyetlere ve yaşa göre dağılımı. Anadilin konuşma oranı, sayısı 1. Anavatan’a yönelik ilgisi ve düşüncesini belirlemek.Sülale isimleri. Ekonomik standartlar. Gelir geçim olanakları ve kaynakları belirlemek. Aile yada sülalenin köy ve kent yaşamına dağılmışlık durumu, aralarındaki ilişki sıkılığı ve sorunları 2… Kazanılmış hakları ve olanakları. Eğitim durumu. Yaş ve cinsiyete göre dağılımı 3. Anavatanla, Çerkes-Çarlık Rusya savaşı ve Sürgün ile ilgili, bilgi ve düşünceleri. Bilgilenme kaynakları ve olanakları. Bu konudaki istek ve ihtiyaçları. Evlenme törenleri. Düğün yapma gelenekleri. Yas, misafir ağırlama., akrabalık ilişkileri gibi sosyal geleneklerin biçimleri. Gençler Arasındaki sosyal ve özel ilişkiler 4. Ana dili ile bildiği şarkı sözü, öykü, anı, bulmaca gibi şeyler. Bunları öğrenme kaynakları 5. Anavatana turistik gezi, akrabalarıyla tanışmak görüşmek, ticaret, iş kurma ve benzer nedenlerle hiç gitti mi, gitmediyse gitmek ister mi. Böyle bir düşüncesi varsa kararını etkileyecek veriler neler olabilir. Süreli yada süresiz herhangi bir yayın izliyor mu? İzlemek ister mi? Gibi verilerin sözlü tanıklıkla kayıt altına almak 6. Karar ve planlama yapacak bir uzman, yarı uzman envanteri ve ihtiyaç listesi hazırlamak ve projelendirmek.7 Bunun için, yürütme heyeti oluşturmak 8. Gönüllü öğrencilerin bulunması. Gruplandırılması, planlanması, gerekli olanakların sağlanması. Bağlantıların ve ilişkilerin sağlanması. Gerekli eğitimin yapılması. Sonuçların toplanması, değerlendirilmesi , yayımlanması ve benzerlerinin planlanması9. Herkese açık tanıklıkların gönderilip toplanacağı görüntü bankasının oluşturulması 10… Diasporanın demografik ve sosyal profilini gerçekçi veri ve belgelerle oluşturmalıyız. Gerçekçi veriler olmadan, fikir yürütmek siyaset geliştirmek ve araştırma yapmak çok mümkün görünmüyor. Dilimizi, kültürümüzü, politikalarımızı araştırmalarımızı varsayımlar dünyasından kurtarıp, gerçekler üzerine inşa etmeliyiz artık 11… Taşınabilir telefon, dijital fotoğraf makinesi ve dijital kameralar artık çok yaygın kullanılıyor. Ayrıca, bilgisayar kullanımı ciddi boyutlarda yaygınlaştı. Hemen hemen her köyde yada çevrede bilgisayar kullanımından ‘uzman’ derecesinde gençler var, çoğaldı. Web sayfası hazırlama, kullanma; özellikle kullanma gibi konularda teknik eğitim-destek olacak bir birim oluşturulabilir mi acaba. Köy sitelerine epey bakmıştım. İlgi yüksek. Ancak teknik olarak çok yetersiz. Bu kendiliğinden ciddi bir yerel arşiv, yereller arasında iletişim, haberleşme, tanıma gibi olanaklar sağlaması dışında, KAFFED de doğrudan yerellere ulaşma olanağı elde etmez mi?… Faaliyetleri aydın ve kent çevresinin dışına, kırsal alana taşımadan, aydın-bürokrat hastalıların bünyedeki sıkıntıları çözülmez sanırım 12… • • • Dar alanda hatırlamalar olan bu iç konuşma, yada sesli düşünme metni şöyle bitti. Kamışçık (kamşık) köyünde artık yaşamayan, nerde olduğu bilinmeyen aileler yada kişileri anmak gerek. Kqaşej’ler, Jeren’ler, Jemenbey’ler, Lekaşek’ler, Aksora’lar, Ju’ler, Mate’ler, Traşa’lar, La’aşın’lar, Hatu’lar, Bağtır’lar, Şogen’ler, Şemısa’ler, Bıda’ler, Kamğat’ler (Kamğat Ali), Hajsuk’lar, Şhagaş’ler ve Naşha’lar neredeler acaba. Köye yerleşen, iki Kürt aile, iki Türk aile ve çok küçük yaştan büyütülen iki Ermeni çocukların durumları nedir? Ben en son gördüklerimde bunların tümü, Kabardeyce konuşuyorlardı… Mansur Balcı, 10 Mart 2011, Nalçik
KAFFED Başkanı’ndan Türkiye Gazetesi Köşe Yazarı Yavuz Bülent Bakiler’e Cevap…
Sayın Yavuz Bülent Bakiler p> Türkiye Gazetesi Köşe Yazarı,p> Sayın Bakiler, 26 Şubat 2011 Tarihinde Türkiye Gazetesindeki köşenizde yazdığınız “Çerkezlere yakıştıramadım” başlıklı yazınızı pek çok Çerkes hemşerim gibi bende okudum. Yazınızdan Bursa derneğimizin etkinliğinin nedenini bilmediğinizi, dolayısıyla taleplerimizi anlamadığınızı anlıyorum. Bilgi eksikliğiniz nedeniyle bizce yazınız empati içermeyen, duygusal bir yazı olmuştur ve ben dahil üyelerimizin rahatsızlığına sebep olmuştur. Başkanı bulunduğum ve Türkiye’de Kurulu 60 derneğin üst kurumu olan Kafkas Dernekleri Federasyonu (KAFFED) üyelerinin bu tepkilerini şahsınıza iletmek görevimdir. p> Sayın Bakiler, kurum olarak bu tür tepkilerle bir yere varılamayacağının, karşılıklı birbirimizi anlamadan, eleştirmenin, ötekileştirmenin ülkemize hiç bir yararı olmadığının çok iyi bilincindeyiz. Çerkes toplumuna karşı menfi düşünceniz olmadığına güvenerek kısa bir zamanınızı alarak, size Bursa derneğimizin etkinliği ve taleplerimiz hakkında kısa bilgi aktarmak istiyorum. Umarım bu bilgilerden sonra fikriniz değişecektir. 21 Şubat, Dünya Ana Dil Günü olarak UNESCO tarafından her yıl bir tema altında gerçekleştirilir. Bu günün temeli, 1952’de Pakistan’ın, Urdu dilinin Bangladeş halkının da resmi dili olduğunu deklare etmesinden kaynaklanan Bengal Dil Hareketidir. 2000 yılından beri de UNESCO tarafından linguistik ve kültürel çeşitliliği ve çok dilliliği desteklemek amacı ile takvime alınmıştır.p> UNESCO’nun yayınladığı atlasa göre Dünyada 2500 dil tehlikede. Türkiye’de tehlikede olan (100 yıl içinde bir dili konuşacak çocuk kalmayacak ise bu dil tehlikede kabul ediliyor) dil sayısı ise Habervesaire’nin rapordan yaptığı alıntıya göre 18: “...kaybolma tehlikesini en az hisseden diller “güvensiz” (unsafe)strong> olarak nitelendiriliyor. Bir dilin bu kategoride yer alması “çocuklar tarafından da konuşulmasına rağmen bazı alanlarda kısıtlanması” anlamına geliyor. UNESCO’nun çalışmasında Abhazca, Adığece ve Zazaca Türkiye’de “güvensiz” olarak nitelendirilen diller;p> li> “Açıkça tehlikede” (definitely endangered)strong> seviyesinde değerlendirilen ikinci gruptaAbazaca, Hemşince, Lazca, Pontus Yunancası, Romanca, Süryanice ve Ermenice (Batı) yer alıyor. Bu dillerin kaybolma tehlikesine gerekçe olarak “çocuklar tarafından anadili olarak öğrenilmemesi” gösteriliyor;p> li> “Ciddi anlamda tehlikede” (severely endangered)strong> kategorisi genelde toplumun en yaşlı nesli tarafından konuşulan, orta nesil tarafından anlaşılabilen ancak kullanılmayan ve çocuklara öğretilmeyen dilleri içeriyor. Gagauzca, Ladino ve Turoyo bu kategoride değerlendiriliyor;p> li> “Son derece tehlikede” (critically endangered)strong> kategorisine Türkiye’den giren tek dil Hertevin. Bu dilin sadece en yaşlılar tarafından, nadiren kullanıldığı kabul ediliyor;p> li> “Kaybolmuş” (extinct)strong> diller Kapadokya Yunancası ve Ubıhça, adı üzerinde, dünyada tek bir kişi tarafından bile konuşulmuyor.”p> li> ul> Sayın Bakiler, atalarımızın Kafkasya’dan sürgün sırasında getirdikleri diller insanlık tarihinin en eski, en çok sesli dilleridir. Bu diller aynı zamanda Anadolu’nun en eski medeniyeti Hatti’lerle akraba dillerdir. Bu antik diller Anadolu’da tarih içinde yok olmuştur. Ne yazık ki Ubıhça dili de Anadolu topraklarında, bu dili en son konuşan Tevfik Esenç’in 1992 yılında ölümüyle yok olmuştur. Adige ve Abaza dilleri de aynı tehlike altındadır. Sayın Bakiler, toplumların yaşam kültürü ve felsefesini oluşturan gelenekleri dilleriyle birlikte yaşar veya yok olur. Çerkes toplumunu da özgün kılan dillerimiz ve “khabze” denilen, geleneklerimizdir. Bu gelenekler binlerce yıllık gelenekler olmasına rağmen, toplumda “ kaliteli bireyler” oluşturmanın normlarıdır. Onun içindir ki Çerkes toplumunda “ayıplı olmak” ölümden beterdir. Türkiye’deki suç coğrafyasını incelerseniz, Çerkes toplumunda yüz kızartıcı adi suçların, kadına, çocuklara yönelik suçların hemen hemen hiç olmadığını görürsünüz. İşte bunun içindir ki Çerkes toplumu dilini ve örf adetlerini (khabzesini) asimile olmadan korumak istiyor. Dil’in yok olduğu anda tüm bu değerler de yok olacaktır. Ne yazık ki geçmiş yıllarda, yazınızda bahsettiğiniz “Çerkes ağabeyler” geleceği göremediler. Bir kısmı bilinçsizlikten, bir kısmı da devletin baskıcı politikalarından korktular, çocuklarına dillerini öğretmediler. Şimdi ise dillerimiz yok oluşun eşiğine gelmiştir. Çerkes toplumu da ülkenin birliği ve bütünlüğü içinde, demokratik haklarını kullanarak dillerini ve kültürünü kaybetmeden yaşatmak istiyor. Bursa derneğimiz de işte bu insani talebini çok ta zarif bir şekilde gündeme taşımıştır. Duyurusunu silahla değil, kavgayla değil, akordiyonu ile şarkıları ile kimseyi rahatsız etmeden yapmıştır. Bursa derneğinin sloganındaki, 147 yıldır çiftçi olmak, işçi olmak, savaşlarda ölmek ise sizin anladığınız manada kullanılmamıştır. Bu bir gerçeğin ifadesidir. Çerkesler Anadolu’daki hayatlarına burjuva ve zengin olarak keyiflerinden gelmediler. Ben bu sürgünün öncesindeki savaşlarda o günkü emperyal güçlerinin çıkarları olduğu konusuna girmeyeceğim. Ancak Anadolu topraklarına gelen Çerkesler, bu ülkede üretime en alt seviyelerde katılıp, gerekirse ölerek, bu ülkenin demokrasisinden eşit şekilde yararlanmak ve kendi kültürleri ile yaşayabilme haklarını kazanmışlardır. Buna karşın Çerkeslerin ödediği bedel dilleridir, kültürleridir ve kendi varlıklarıdır. Söylenenler işte bu inancının ifadesidir. Sayın Bakiler, Türkiye’de Çerkesler olarak tüm dillere, tüm kültürlere, tüm inançlara, kendimizle birlikte saygı duyuyoruz. Hoş görümüz sonsuzdur. Türkiye’yi seven, insanları seven, demokrasiye, insan haklarına saygılı vatandaşlardan da aynısını bekliyoruz. Türkiye’nin geleceği toplumsal empatinin ve hoşgörünün yaratılmasına bağlıdır. Kim olursa olsun, kendinden başkasını sevmeyen şoven anlayışın ülke, hatta dünya geleceği açısından en büyük tehlike olduğunu tarih göstermiştir. Sayın Bakiler, umarım “Çerkeslere Yakıştıramadım” dediğiniz konudaki hassasiyetlerimizi ifade edebilmişizdir. Biz konuları yeterince bilmediğinize inanarak, “aydın bir köşe yazarı olarak bu yazıyı yakıştıramadık” demiyoruz. Umarız Çerkeslerin düşünce ve taleplerini daha iyi anlamış, demokratik haklarımıza medeni şekilde sahip çıkma üslubumuzu Çerkeslere yakıştırmışınızdır. Cihan Candemir Kafkas Dernekleri Federasyonu Başkanıp>nanKaffed
Gerçekler için, hayallere ihtiyacımız var.
Nalçik şehir parkında yazın serinlemek için halka açık, yapay gölün kenarında çayla patatesli Çerkes böreği yiyoruz yeğenimle. Henüz altı yaşına girdi ama akıllı. Arkadaşlık ediyor sıkmadan-sıkılmadan bana… Parkın içinden akan suyun bir yerinden kesip, derinleştirilmiş çukura ki bu üç futbol sahası kadar olabilir, suyla dolduruyorlar, Göletin sonunda da fazla su tekrar dere yatağına bırakılıyor. Şimdi kış, su yok, boş. Yağan kar ve biriken su da donmuş durumda ama yazın nefes alma yerlerinden biri. İlgi yüksek. Bir iki tane daha olduğunu duydum. Arada bir yeğenimin, “ne okuyorsun?” sorularına uygun cevaplar vermeye çalışarak, 13 Mart Ankara’da yapılması düşünülen Çerkes mitingine çağrı metnini okuyorum… Orta Doğu’dan taşıp Kuzey Afrika’yı da saran isyan ateşleri… Sonucu ne olursa olsun eylemin tarzı ve insani yanı bakımından akılda kalıcı izler bırakan Mısır; ne olduğu ne olacağı belli olmayan, kan gölüne dönmüş, dönmemişse de buna aday Libya… Ve her Arap’ın kafasında ve sokağında dolaşıp duran ayaklanmalar… Bir tarafta eli kanlı diktatörler bir tarafta Arap dünyası… Diktatör ve kabileleriyle Arap dünyası savaş halinde. Şiddet yukarı, kuzeye doğru tırmanıyor. Irak’ta onarılmaz acılar bırakıp, Çeçenistan-Osetya kapısından Kafkasya’ya girmiş durumda. Promete’nin kalbi sökülerek her gün yaşadığı acıyı Çerkesler birlikte yaşıyorlar yine. Tanrının acılarla dolu torbası bu coğrafyadan geçerken delinmiş sanki… Bu acılı coğrafyanın bir ucunda Kafkasya, öbür ucunda cümle Arap dünyası. Enerji koridorunun giriş-çıkış kapısı. Büyük güçlerin çalışma masasında sürekli açık duruyor gibi Kafkasya’nın siyasi haritası… Cinayetler, gün be gün artan sosyal endişe… Akdeniz’de korku yüklü gemilere eşlik eden yolcu uçakları. Özel jetlerle söyleşiye gidip gelen televizyoncular… Naklen yayın. Sanal ile gerçek karışımı görüntüler ve duygular. Kan, barut, yanık et kokuları, şaman ayinlerine benzer kitlesel gösteriler, çığlıklar ve nihayet petrolün vurduğu herkes. Tüm dünya… Bütün bunlar her mekanda, her konuşan insandan duyduğumuz bir zaman diliminde, Nalçik’de, şehir parkındaki yapay gölün kenarında, abartılı döşenmiş kır kahvesinde çay-börek yemek ne kadar anlamlı ki… Bütün bunların içinden sıyrılıp, aklı berraklaştırıp; hatırlamalar, ön tahminler ve sonuçlar çıkararak yazmak ne derece mümkün bilmiyorum… Mümkün olsa bile nerden başlamalı… Elimdeki çağrı metni ne anlam taşıyor… Gerçekliğin neresinde… Amaç ne? Bunları düşünmeden edemedim. Yeğenimin ’göle taş atalım’ talebi daha gerçekçi gibi… Kafkasya’ya geldiğim ilk zamanlar, Osetya’da üniversite okumuş, Nalçik’e yerleşmiş ev-bark sahibi, annesi Çeçen babası Kabardey ve marangozluk yapan biriyle tanışmıştım. “At binmek, düğünlerde dolaşmak, dağda piknik yapmak için mi yoksa bir şeyler yapmaya mı geldin” diye sormuştu. Soruyu iş yerinde sorduğu için işle ilgili diye tahminde bulmuştum ama hâla sıkı devrimci olduğunu anladığımda, tahminimde yanılmış, kafam karışmıştı… kem… küm… geçiştirdim. Çünkü ben sadece gelmiştim. Daha sonra araşmadığımıza göre, cevabımı beğenmediği açıktı artık. Ancak besbelli ki Çerkesler eskisi gibi politikaya ilgisiz değiller. Çerkesler merkezli politika düşünüyorlar, ya da en azından düşünmeye, bir şeyler yapmaya çalışıyorlar. Bu iyi. Hatta, ‘yapılan her şey doğru mu’ sorusunu bile soruyorlar. Eskiden, ‘yapılsın da ne yapılırsa yapılsın’ yaygın söylem idi. … Elimdeki çağrı metnine dönersem; KAFFED metinle ilgili sitesinde kamuoyuna bir açıklama yaptı. KAFFED’in kamuoyuna açıklamalarında mealen diyorlar ki; Evet, artık Çerkesler politika yapmalıyız. Etkili politika yapma aparatlarını da geliştirmeliyiz. Böylece eski örgütlerimiz politikayla değil, gerçek işleriyle ilgilenirler. Ama politikayı da gerçekçi ve sosyal bir temelde yapmalıyız. Psikolojik rahatlamalar için değil, sosyal hamleler üreterek olmalı. Var olan örgütleri görmezden gelerek, bu güne kadar yapılanları görmezden gelerek her canı isteyen bir şeyler kurarak olmaz. Enerji ve kıt kaynakları akıllı kullanmalıyız… Akıllı önermeler ve taleplerle yapılmazsa politika, hamasete dönüşür, husumet üretir ki bu ne kadar yarar getirir diye ortaya sorular bırakıyorlar… … Kimi zaman hepimizin başına gelir. Bir fikir ürettiğimizde, bizden başka kimsenin aklına gelmeyeceğini sanırız. Aklımıza geleni yapmak istediğimizde de sanki daha önce hiç yapılmamış zannederiz. Öyle güveniriz ki aklımıza, yada o işi yapmaya o kadar çok ihtiyaç duyarız ki; daha önce yapılmışlara bakma gereğini bile duymayız. Öz benci oluşumuz, her şeyin merkezine kendimizi koymamızı zorunlu kılar. Yetmez, kendimizi de buna inandırırız. Öte yandan, ok’u yaydan fırlatınca, onun ıslık sesinin peşine düşen de oluyor. Elimdeki mitinge çağrı metnini kaleme alanlar bu tür duygular içinde gibiler. ‘Bölünmüşlüğümüz güçsüzlüğümüzdür’ diyerek, bölmenin mantığını anlamak kolay değil bence de. Üstelik ‘yetersiz’ dediğimiz çevrelerin gücünü potansiyel ‘gücümüz’ varsayarak… Böyle olunca da hamaset dili iyice ayyuka çıkar. Bu dilin üreteceği şey de husumettir. Gösterdiği uzaklık da işaret parmağının boyundan fazla değil. Anadil ile ilgili eksik kalan bir tek miting miydi? Bu ise bunu var olan örgütlere önermek yerine, örgüt kurup, sanki her şey kendimizle başlıyor muş gibi havalara giren abartılı bir hamaset diline başvurmak, Çerkes kamuoyunu ve bu güne kadar bir şeyler yapanları ve yapılanları en azından hafife almak değil mi? ‘Çerkes kalma kararlılığımızı güçlü bir iradeyle ilan etmek için artık meydanlara iniyoruz’ ‘Çerkes hakları inisiyatifi bu maksatla oluşturuldu. Halkını seven hiç kimse, bu inisiyatifin arkasında kim var diye sormasın’ merakını yenemeyenler de varsa, ‘bu inisiyatifin arkasında sadece Çerkesler, iyi niyetli yürekli Çerkesler var’. Kendi kendimize kahramanlıklar üreterek birbirimizi inandırma geleneğimizi bir türlü bırakamadık. Nedense her şeye önce kendimize yüksek bir paye biçerek başlıyoruz. Daha ortaya bile çıkmamış, kim olduklarını ne yapmak istediklerini bile sorana-soracaklara ‘halkını sevmeyenler’ olarak ilan edecek kadar arsız yargılar üreterek, yıllardır bu işlerle uğraşan ve kendince mesafe kat edenleri ya bilmiyorlar ya da dünyadan haberdar değiller. Tuhaf olan düşüncelerden biri de bu mitingle ‘artık Ankara’da devlet binalarında görünür olunacağı’ gibi hamaset. Güçsüzlüğü abartılı güç gösterisi laflarla kapatmak, kendi isteklerimizi de ‘toplumun istek ve ihtiyacıymış’ gibi paketlemek genel politikanın bilinen zaafları… Yangın yerine dönmüş yaşadığımız coğrafyanın bütün sorunlarına, bu sorunların ‘neresindeyiz?’ diye kendimizi ararken bu tuhaf çağrı ve niyetleri konuşmak, düşünmek ve Nalçik parkında çay ile Çerkes böreği yemek kadar tuhaf geliyor bana da. Bu nedenle, KAFFED’in kararına katılıyorum. …. Söz buraya gelince, KAFFED ile iletişim anlamında bir dil kurulabilir mi acaba… Çerkeslerin, özel olarak da Çerkes örgütlerinin ortak bir hedefleri var mı? Politika yapsın yapmasın herkesi içine alan bir ortak amaç, hedef, moda deyimle yol haritası var mı? Karıncanın amacı hacca gitmekti. Onun hedefi var. Kızıl Elma, Megolaideal, Turan gibi amaçları olanları biliyoruz. Peki Çerkesleri içine alan bir ortak hedef var mı?’ Varlığımızı sürdürmek’ cevabını aşan. Çünkü varlığımızı sürdürmek çok soyut. En azından şu soruya yanıt vermeli. Peki ne yapmalıyız? Varlığını sürdürmek amacı somutlaşmaz ise yok olmanın uyku haline dönüşmez mi?... Ortak bir amaç ve yol olmayınca yukarıda söz etmeye çalıştığım miting ve çağrı metni örneğinin ortaya çıkması değil, ortak amaca hizmet edip etmemesinden bakabileceğimiz. Böyle olunca da yapılan işler üzerinden tartışılmak zorunda kalınıyor. Aslında husumet olmaz ise de kırgınlık üreten durum niyetten çok, durumun kendisi… Ortak bir amaç niyetiyle ilişkileri sıklaştıran, ortak aklı bulmaya çalışan (çalışmalar da var). Bunlara şahsen yüksek değer biçiyorum. Belki de bunların yanında herkesin anlayacağı ve kimseyi dışarıda bırakmayan, kolayca anlaşılan ve yaygınlaştırılabilen ortak bir amaç konuşulamaz mı? Bulunamaz mı? Her Çerkes, hangi coğrafya ve zaman diliminde olursa olsun ‘yapacak bir şeyleri içkin olarak taşıyan’ bir ortak hedef-amaç-yol… Her davranış veya kalkışmanın ‘sağlamasını’ verecek duruş ve niyet… Belki de sorun burada gibi. Ankara’da miting yapmak isteyenler de, diğer tüm çabalar gibi ortak bir kanalda akmayan, kendi kanalını yaratmaya çalışan kalkışma değil mi? Unutmamak gerekir ki küçük ve büyük işler ortak bir yataktan aynı yere akmazsa sonuç alıcı çaba değil, kişileri tatmin eden çabalar olarak kalır. Bunlar da sosyolojik değil, psikolojiktir. Bizim sosyolojik çabalara ihtiyacımız daha çok sanırım… Hayallerimizi ve düşlerimizi ayrı ayrı yaşayabiliriz, ama ne zaman hepimiz aynı hayali ve düşü görmeye başlarsak o zaman ‘bir ortak amaçtan‘ söz edebiliriz…En çok ihtiyacımız olan bu değil mi dersiniz? … sonuç yerine: Ortak amaç-hedefin merkezi diaspora mı olmalı? Yoksa, Anayurt mu olmalı? Anayurt olmalı.1 Diaspora Çerkesleri’nin tamamı yada tamamına yakını Anayurt’a göç eder mi? Sanmıyorum…2 Anavatan’da nüfus sorunu var mı? Evet.3 Anayurt’da nüfusun sosyal ve ekonomik olarak gelişmesi ve güçlenmesi sorunu var mı?Evet.4 Diaspora Çerkesleri’nin varlıklarını sürdürebilmeleri için kendilerini her bakımdan besleyeceği, yeniden kendilerini, dillerini ve kültürlerini üretme sorunu var mı? Diasporadaki faaliyetler buna yetiyor mu?Asimilasyonun gücü, hızı ve etkisi zamanla doğru orantılı artıyor mu? Evet.5 Sonuç olarak, diaspora nüfusunun anavatana dönük düşünür olması, anavatana doğru akan, var olmanın artık başka bir coğrafyada olmayacağı fikrinin akıllara kazınması ve anavatana doğru bir nüfus hareketinin ‘ortak bilinç’ haline getirmek, öncelikli politik görev olabilir mi? Gerek bunun olabilmesi için, gerek ise ihtiyaçtan dolayı; anavatan nüfusunun sosyal ekonomik açıdan güçlendirilmesi, anavatanın çekim merkezine dönüşmesi için çaba harcamak ortak bir iş-amaç-ideal olabilir mi?Evet.6 Bu ortak amaç anavatan Çerkesleri tarafından benimsenmeden, onların seçtiği yönetimlerin de amacı olamayacağı açık. Bu iki kanalın oluşturulması mümkün ve zorunlu mu? Evet.7 Kısaca, herkesin birey olarak ya da bir araya gelerek yapabilecekleri şeylerin olduğu; yapılan her şeyin değerli olup, ortak amaç kanalından ortak denizimize dökülen bir hayat kuramaz isek, şikayetler içinde eriyip gitmekten kurtuluşumuzun olmadığı artık çok açık. Anavatanın sosyal kültürel, ekonomik ve nüfusun niteliğini geliştiren, nüfusun niceliğini arttıran çekici ve cazip hale getirmek, bu çekim alanına doğru diasporadan bir nüfus akışının engellerini kaldırmak, olanaklarını yaratmak ortak bir ideal olabilir mi, olmalı mı?Evet.8 Keşke yukarıdaki miting niyetinin ‘sağlamasını’ yapabileceğimiz bir ortak üst duygumuz, ortak idealimiz olsaydı… Çağrı metninin dili öyle olmazdı. Metni yadırgayanların dili de… Boş göle taş atan yeğenimi izlerken ve bütün bunları düşünürken çayım soğudu. Boş göle taş atmaktan da çok hoşlanmayan yeğenim, artık gidelim dedi. Aklımın bir yerine ilmik atıp ayrıldık oradan. Nalçik’de karlı ama ılık bir hava var. Kendine özgü suskunluk mu sükunet mi? Anlaşılmayan, fakat unutmaya çalıştığı acılarını, kaygılarını ve özlemlerini yaşadıkları caddelerden geçerek, Lenin Caddesi’nden yavaş yavaş iniyoruz şimdi… Umudum var mı?Evet…9 Mansur Balcı, 26 Şubat 2011, Nalçik
Araplardan bunu beklemezdim…
Üç hafta Mısırlıları Kahire'de, Kurtuluş meydanında eylem halinde iken izledik. Sonuçlara bakılırsa, istediklerini almış görünüyorlar. Mübarek ailesinden kurtuldular ve biri birilerine 'günümüz mübarek' olsun diyerek vedalaşıp evlerine döndüler. Doğrusunu söylemek gerekirse, Mısır politikası Türkiye'den çok izlenmez ve bilinmez. Ankara’da Mısır elçiliği Filistinli gerillalar tarafından basıldığında, o sıcak çatışma sırasında tesadüfen ordaydım. Mısır ve Mısırlılara bundan daha yakın olmadım. Hayatımda da hiçbir Mısırlıyla da tanışmadım. Türkiye’den iş adamlarını fabrikalarını söküp Mısır'a taşıdıklarını basından duyardım. Günlük iki dolarla yaşamak zorunda olan çok sayıdaki Mısırlıları düşünürsek anlaşılır bir durum...Arapların İsrail'e karşı yürüttükleri yarım yüzyılı aşan savaşta ciddi bir başarı elde edememiş olmaları ve 1967 Arap-İsrail savaşında Mısırlı askerlerin tankları bırakıp kaçmaları en çok aklımda kalan gazete haber bilgilerdir. Camp David anlaşmasıyla Arapları yılda bir milyar iki yüz milyon dolar karşılığı Amerikalılara satmış olması. Kaldı ki bu paranın tamamının ordu ve üst yönetim tarafından ceplerine atıldığı konusunda ciddi iddialar var. Böyle olunca da tüm Araplara olduğu gibi, Mısırlılara da çok sempati duyduğum söylenemez. İnsanlık tarihine yön vermiş üç en büyük uygarlıktan biri olmasıyla, düşüncelerimi açıklamak kolay olmamakla birlikte, durum bu.... Arapların İsrail’e karşı yürüttükleri yarım yüzyılı aşan savaşta ciddi bir başarı elde edememiş olmaları ve 1967 Arap-İsrail savaşında Mısırlı askerlerin tankları bırakıp kaçmaları en çok aklımda kalan gazete haber bilgilerdir. Camp David anlaşmasıyla Arapları yılda bir milyar iki yüz milyon dolar karşılığı Amerikalılara satmış olması. Kaldı ki bu paranın tamamının ordu ve üst yönetim tarafından ceplerine atıldığı konusunda ciddi iddialar var. Böyle olunca da tüm Araplara olduğu gibi, Mısırlılara da çok sempati duyduğum söylenemez. İnsanlık tarihine yön vermiş üç en büyük uygarlıktan biri olmasıyla, düşüncelerimi açıklamak kolay olmamakla birlikte, durum bu…. Türkiye’de Politik ilgi güneye doğru en çok İsrail’e kadar iner ve kalır. Bu ilgisizlikten de olabilir. Tüm TV kanalları Kahire’deki eylemleri süresi boyunca naklen yayınla ekrana taşıdılar. Bu anlamda epey bilgi sahibi de olduk denilebilir. Türkiye'de Politik ilgi güneye doğru en çok İsrail'e kadar iner ve kalır. Bu ilgisizlikten de olabilir: Tüm TV kanalları Kahire'deki eylemleri süresi boyunca naklen yayın ekrana taşıdılar. Bu anlamda epey bilgi sahibi de olduk denilebilir. Sonuçla ilgili yorumlar muhtelif. Her kes baktığı yerden, baktığı gözden görüyor ve sonuçlar çıkarıyor. Bunda anormal bir durum yok zaten. Benim ise, aklımda beklemediğim etkiler bıraktı. Öncelikle, üç milyona yakın insanın bir meydanda toplanıp dağılması aklı zorlayan bir durum. Her şeyden önce bu toplanan insanların önünde alıştığımız gibi sürükleyici önderler ya da örgütler görünürde değildi. Net bir ortak talep vardı, ‘Mübarek ve Mübarek kuklalarından kimsenin yönetimini istemiyoruz’ kısa ve net. Kurt politikacı Mübarek, en az meydandakiler kadar direndi. Her kademeden politik manevralar yapmasına rağmen düşüşünü ve iktidarı bırakmasını ne katil silahlı saldırgan sivil polis çeteleri, ne de Amerika’nın aba altından gösterdiği sopası ve açık tehditleri toparlayamadı. Vaat, tehdit ve duygulara seslenen istismarlarının seviyesi yükseldikçe, itibarı azaldı. Ve ‘pes’ diyerek havlu atmak zorunda kaldı. Meydandakiler son kez şarkılarını yüksek sesle söyleyip, sloganlarını daha yükselttiler ve topluca halay çektikten ve yanlarında getirdikleri süpürgelerle meydanı temizleyip evlerine döndüler. Ayaklanmalarına, ‘taklitlerimizden sakının’ ibaresini ekleseler haksız sayılmazlar... Mübarek’in katil çeteleri yüz elli civarında gösterici öldürdüler, binlercesini de yaraladılar. Göstericileri provoke edemediler. Öne çıkan tek ciddi hataları olmadı. Bütün dünya anladı ki, sayıları milyonlar olan kalabalıkta silah yok ve silah kullanmayacaklar. Bütün kötü niyetlileri ‘açığa düşüren’ sağlam duruş bu oldu. Ayaklanmanın ortaya çıkardığı, parlattığı yeni bir politik figür de olmadı. Ayaklanmanın internet üzerinden örgütlenmesinde önemli payı olduğu söylenen otuz yaşındaki bilgisayar uzmanı genç, ayaklanmanın başlarında göz altına alınarak on iki gün işkence etmişler. Onu bırakıldığında meydana mikrofondan seslenirken gördük. Son sözleri, ‘çok yorgun ve uykusuzum, izninizle biraz uyuyacağım’ dedi ve gitti;bir daha görmedik. Bir anlamda Kahire ayaklanması, süresi çoktan geçmiş politik figürleri temizlemiş; yeni politik öznelerin önünü açmıştır. Bütün bunlar, Moskova’da katliama dönüşen kanlı Pazar’a, ya da kaos ve kargaşaya dönüşen Tiflis ayaklanmasına, hele yüzlerce kişinin öldüğü Kırgızistan ayaklanmalarına hiç benzemedi. Demir çubuklarla her gördüğünü linç eden ve Çavuşesko çiftini asan Romanya ayaklanmasından da farklı. Çin ayaklanmasındaki çatışmalara da benzemedi. Ancak ortak enstantanesi, Tiananmen Meydanında silahsız bir sivilin, kalabalık üstüne sürülen tankın önüne geçerek durdurmasıyla, Kurtuluş Meydanındaki milyonların tek bir Mısırlı gibi iktidarın önünde silahsız olarak durması sanırım. Gücünü sayısından değil, duruşundan alan bu iki eylem, herkesi derinden etkiledi ve hak ettiği destek ve sempatiyi toplamış görünüyor. Her şeyden çok işe kan ve ölüm bulaştırmış olmamaları; ter remiz bir başlangıç yapmış durumdalar… O kadar temiz ki, ayaklanmanın çöpünü bile meydanda bırakmadılar… Halk desteğiyle iktidara geldikten sonra halkı unutan, yetkisini ve gücünü kendisinin ya da aile çıkarlarının hizmetine sokan yasa ve adalet duygusunu yitirmiş yöneticilerin, Kahire Kurtuluş Meydanı eylemlerinden çıkaracağı çok önemli dersler var sanırım. ‘Anlayana sivri sinek saz, anlamayana davul zurna az gelir…’ metaforunu da burada hatırlamak gerek … Bana gelince, Araplardan bunu beklemiyordum sanırım. Galiba Araplarla ilgili negatif duygularım değişti ve daha pozitif artık. Kurtuluş Meydanındaki Mısırlılar halk ayaklanmalarına yeni bir biçim ve tarz kazandırmışlardır. Ezberimizi bozup, ‘ böyle de yapılabiliri gösterdiler. Mısır politikasını ve bu gelişmelerin sonuçlarını tüm dünya gibi ben de daha yakından izlemeliyim sanırım… Mansur Balcı,15 Şubat 20011 Nalçik