Tanrılardan Çalınmış Bir Yaşam

Yaşam kimilerine gümüş bir tepsi içinde sunulan bir armağandır. Kimileri ise Tanrılardan çalması gerekir onu. Tıpkı, Grek ve Kafkas mitolojilerinde Prometeus ve Sosruka'nın yaptığı gibi... +''+ Bence tek tek bireyler için olduğu kadar, bir bütün olarak halklar için de geçerlidir bu olgu. Nedeni ne olursa olsun, kimi halklar için kimliklerini sürdürmek daha rahat ve zahmetsiz olmuştur. Kimileri için ise, bu durum hiç de kolay olmamıştır. Çerkesler, ya da Yahudi'lerde olduğu gibi mesela... Belki de bu durum, halkların kimliklerini ve karakterlerini derinden etkilemiştir. Bugün, birlikte yaşadığımız Anadolu insanını göz önüne alalım. Bence Anadolu insanı edilgendir. Hareketsiz ve suskundur. Yönlendiriciden çok, yönlendirilendir. Kendisi için, kendi kendine olmaktan çok, kendiliğindendir eylemi. Yani tanrılara baş kaldıran bir yaşam değil, tanrılara adanmış bir, yaşamdır onun yaşamı. Oysa Kafkas insanı tam tersidir. Düşmanına karşı, Karadeniz'in hırçın dalgaları ve yalçın kayaları gibi sert ve direngendir. Dostuna karşı ise, binbir rengin iç içe geçtiği Kafkasların derin vadileri gibi koruyucu ve sıcaktır. İşte Kafkas insanının cennet vadilerle, yalçın kayalar arasında salıncak kuran kişiliği, bu salınımların güzel bir bileşkesidir. Bence sarp kayalardan çok, yeşil vadiler yoğurmuştur onun kişiliğinin hamurunu. Biliyorsunuz, Kafkasya bir mitler ülkesidir. Oralarda mit ile gerçek o kadar iç içe geçmiştir ki, mit nerede biter, gerçek nerede başlar bilinmez. Kafkasya'nın güzelliği üzerine herkesin bildiği bir efsane vardır. Hani, tanrı eteğindeki güzellikleri ülkeler üzerine serpiştirirken; Kafkasya üzerine geldiğinde ayağı tökezleyip de bütün güzellikler aşağı dökülmüş ya, işte o efsaneden bahsetmek istiyorum. Efsane normalde bu şekilde bitiyor. Ama bence bu efsane biraz eksik efsanenin devamı şöyle olmuş olamaz mı? (...Tanrı bu güzelliklere bakıp, kendisi de şaşırmış ve şöyle demiş, "Mümkünü yok, ben böyle bırakıp gidersem burayı insan oğlu bu güzellikleri yakıp yıkıp, yok eder. O halde öyle bir halkı bekçi olarak bırakmalıyım ki buraya, hem bir parçası olmalı bu güzelliklerin, hem de korumalı bu güzellikleri çağlar boyu..." İşte bunun üzerine koruyucu olarak Çerkesleri* uygun gönmüş buraya.) Bundan sonra yine mit ile gerçek iç içe geçmiş Kafkasya'da. Ve Çerkesler yapmışlar görevlerini layıkıyla. Nesiller boyu korumuşlar topraklarını, yağmacılara ve istilacılara karşı. Sayılarının azlığına, silahlarının yetersizliğine aldırmadan. İstilacının biri gitmiş, bini gelmiş... Binlerce yıl sürmüş bu direniş. Nihayet bir gün tanrı bile pes edip yalnız bırakmış Çerkesleri. Belki yorulduğundan, bıktığından, belki de bu kadarını o dahi beklemediğinden... Ama Çerkesler yılmamış, yorulmamış, savunmaya devam etmiş yurtlarını. Bir kısmı başka yurt, başka topraklara sürgün edilmiş. Gittikleri ülkelerde de sürdürmüşler bu koruyucu yapılarını. Başları eğik olmamış hiçbir zaman. Oralardaki işgalcilere karşı, o ülke halklarının yanı başında saf tutmuşlar hemen. Böylelikle hiç minnet borçları olmamış, hep alacaklı olmuşlar yaşamdan. İşte böylesine çetin mücadeleler sonucudur ki, tanrılardan çalınmış bir yaşam çıkmış dünya halklarının karşısına. Kimseye borçları yoktur Çerkeslerin. Tanrı bile en azından bir özür borçludur onlara. * Çerkes sözcüğü, sözcüğün en geniş anlamıyla, bütün Kuzey Kafkasya halklarını kapsayacak biçimde kullanılmıştır.+''+Adnan Özveri

Prens Ali ve Çerkes Atlılar

9 Eylül günü Ürdün'den Kafkasya'ya yola çıkan ve Prens Ali bin Al-Hüseyin'in de aralarında bulunduğu Çerkes atlılar Türkiye'de yoğun ilgi gördü. 10 Eylül'de Reyhanlı üzerinden Türkiye'ye giren 12 atlı, yanlarındaki 33 kişilik yardımcı ekiple birlikte Osmaniye, Mehmetbeyli, Maraş, Pınarbaşı, Kayseri, Sivas, Şarkışla, Tokat, Turhal, Erbaa ve Samsun üzerinden yürüyüşlerinin Türkiye kısmını tamamladı. Atlı grup 25 Eylül Cuma günü feribotla Kafkasya'ya geçti. Gezi konusunda dergimize bir açıklama yapan Prens Ali bin Al-Hüseyin, Türkiye'de beklediklerinden çok daha yoğun bir ilgi ve misafirperverlik ile karşılaştıkları belirtti. Prens Ali bin Al-Hüseyin bu konuda şunları söyledi: "Türkiye'de çok sayıda Çerkesin yaşadığını biliyorduk. Ayrıca Türkiye ve Ürdün arasında son derece yakın ve dostça ilişkiler mevcuttur. Bu nedenle Türkiye'de sıcak karşılama bekliyorduk. Fakat gördüğümüz sıcaklık ve misafirperverlik hayal bile edemeyeceğimiz düzeydedir. Sadece Kafkas kökenliler değil, gittiğimiz bölgelerdeki bütün insanlar bize büyük yakınlık gösterdi. Organizasyon konusunda yardımlarını esirgemeyen Kafkas Derneği'ne ve yetkililere teşekkür ediyorum. Anadolu insanının güzelliğini yansıtan bu dostluğu, ne ben, ne de kafiledeki arkadaşlarım hiçbir zaman unutamayacağız." Atlı yürüyüşün amacının, Ürdün dahil 45 farklı ülkede dağınık bir şekilde yaşayan Çerkeslerin güzel kültürünü tüm dünyaya tanıtmak ve sevdirmek, bu vesileyle tüm insanlar arasında dostluk ve kardeşlik bağlarını güçlendirmek olduğunu belirten Prens Ali bin Al-Hüseyin, siyasi amaçları olmadığını özellikle vurguladı. Prens Ali, bu atlı yürüyüşten sonra Çerkes kültürünü tüm dünyaya tanıtmaya yönelik başka etkinlikler düzenleyeceklerini de belirtti. 24 Eylül günü Ankara'ya gelen Prens Ali, Sheraton Oteli'nde geleneksel Çerkes giysileri ile katıldığı bir basın toplantısı düzenledi. Basının büyük ilgi gösterdiği toplantıda atlı yürüyüş konusunda bilgi verildi. Prens Ali aynı akşam Kafkas Derneği Ankara Şubesi'ni ziyaret ederek üyeler ile görüştü. Prens Ali, Ankara'ya geldiğinde Seynam Levend'in hazırladığı ve TRT 2'de yayınlanan Akşama Doğru programının çekimine katıldı. 25 Eylül akşamı yayınlanan program tüm hemşehrilerimizin büyük beğenisini kazandı. (Bu programın video kaseti Kafkas Derneği Genel Merkezi'nden temin edilebilir.) Akşama Doğru programında Prens Ali'yi konuk eden ve Çerkes kültürünün tanıtılmasına katkıda bulunan Sn. Levend'e tüm hemşehrilerimiz adına teşekkür ediyoruz. Prens Ali kimdir? Prens Ali bin Al-Hüseyin, Haşemi sülalesine mensup olan Ürdün Kralı Hüseyin'in beş oğlundan üçüncüsüdür. 1975 yılında doğan Prens Ali, annesini henüz 3 yaşındayken bir helikopter kazasında kaybetmiştir. 1994 yılında İngiltere'deki Royal Military Academy'den mezun olan Prens, halen İngiliz ordusunda subaydır. New York'daki Columbia Üniversitesi'ne 1994'de giren Prens Ali politika ve felsefe okumaktadır. Çocukluk yıllarından beri Ürdün'deki Çerkes topluluğu aracılığıyla Çerkesleri tanıyan Prens, üniversiteye girdiğinden beri Çerkes kültürü ve tarihi ile ilgilenmektedir. 1864'de anayurtları Kafkasya'dan sürgün edilen Çerkeslerin tarih boyunca büyük haksızlıklara uğradıklarını ve acı çektiklerini gören Prens Ali, Çerkes insanına, kültürünü ve kimliğini koruma ve yaşatma çabalarında yardımcı olmayı bir görev olarak benimsemiştir. Çerkeslerin tarihini, kültürünü, dil ve davranışlarını öğrenmeye gayret eden Prens Ali, Çerkes kültürünün yaşamasının doğal bir hak olduğuna inanmakta, bu güzel kültürü tüm dünyaya tanıtmak için çalışmaktadır. Prens Ali'nin Çerkes tarihi üzerine Jordan Times dergisinde yayımlanan bir yazısına dergimizin bu sayısında yer veriyoruz. Prens Ali, Çerkeslerin anayurdu olan Kafkasya'yı da bir kaç kez ziyaret etmiş ve burada yaşayan Çerkeslerle yakın ilişkiler ve dostluklar kurmuştur. Ayrıca üç yıl önce Maykop'ta toplanan Dünya Çerkes Birliği'nin genel kuruluna "Onur Konuğu" olarak katılmıştır. Önümüzdeki yıl, Çerkes dil, kültür ve tarihini yerinde öğrenmek için Kafkasya'daki bir üniversitede bir yıllığına özel kurslar alacaktır.Kaffed

Kayıp Bir Metin: Tiley

KAFKASYA YAZILARI/1998-YAZ/ SIMIHA ORHAN ALPARSLAN İstanbul da bir hurdalıkta, küflü bir kitap enkazının arasında, nicedir bilinmez orada olduğu, üç beş eski tip teksir sayfasından oluşan fransızca metin hasbelkader, bulduğumuz bu paha biçilmez belge, ola ki yazıya geçirildiğinden bu yana ilk kez bu yayınla gün ışığına çıkmış oluyor. Fransızcadan türkçeye ilk aktaran Sımıha Orhan Alparslan +''+ Bildirileştirerek 1937/Paris İlk Dünya Folklor Konferansı'na kendi kişisel çabalarıyla sunan(veya sunmak için hazırlayan) merhum Adiğe Bilge Aytek Namıtok ve otantik ağızlardan çok titiz bir çalışmayla derleyip büyük bir özenle Fransızca ya çeviren Adiğe şairi rahmetli Melek Hunç. Geçtiğimiz yüzyılın sonlarına kadar uzanan ta antikitenin de çok daha ötesinden geliyor olma olasılığı dahi oldukça yüksek bir adiğe geleneğidir, az buçuk dikkatli gözlere takılmadan gelmiştir; TILEY Ne genelde ne dar anlamdaki bilimsel edebiyatın hiçbir türünde, hala da onay almamış olmakla birlikte, bilim dünyasının neredeyse topyekun ve büyük ölçüde günümüzde bile cahili bulunduğu bir anahtar uygarlığın anaç koordinatlarını ele verebilecek nicelikteki bu gizemli olduğu kadar da çok çarpıcı geleneği, "Çok Geç"ten hayli sonra da olsa dünya geneli açısından "Aşırı Geç"in az öncesinde olsun diye şöyle bir gün ışığına sermeyi artık kendimize iyiden iyiye farz olmuş sayarız. Düşmanın katı, ezici ve ısrarlı saldırıları karşısında halkın yeterli etkinlikte direnememesi olasılığından derin endişeye düşüldüğü durumlarda, kim olduğu veya olacağı önceden bilinmeyen, bu gidişle olabileceklerden derin kaygı duyan herhangi bir adiğe genci, kendi kendisiyle derinden derine bir iç hesaplaşama sonucu hem kendisi, hem halkı ve de vatanının yüksek onuru, özgürlük ve bağımsızlığı uğruna tam bilinçli ve pürüzsüz bir gönüllülükle kendini ölüme adardı. Tanımlamadaki "herhangi bir Adıge genci" kavramını değerlendirmede Adığelerin kast sistemi göz önünde bulundurularak, bu gencin genellikle üst tabakalardan bir aileye mensup olduğu anlaşılmalıdır. Ortaya çıkışı ve bunu izleyen durumlarıyla bu adak, bir tür bağımsız adaktır. Şöyle ki, bu kimsenin adanmışlığı, adağın bizzat kendi öz iradesi ve kararı dışında hiç kimseden kaynaklanmaz. Dıştan kimsece şu ya da bu biçim altında ortaya çıkarılmamış, bir 'uç nokta' fedakarlığına tipik bir Kafkasi örnektir söz konusu olan. Bu çıkış, geleneğe göre, çok doğal bir örnek oluşturmalı; cesaretleri canlandırmalı, enerjileri sonuna kadar uyandırmalı; onun duygusunu ötesiz yüksekliğe değin bileğlemeliydi. İşte bu kesinlik düzeyindeki koşullara uygunluk içinde kendini feda eden bağımsız gönüllüye Adığe'ler, Tıley adını verirlerdi. "Fazlalık Koç", "İtiyadi Koç" gibi etimolojik görünümünün ötesinde, bazı koşullarla "Kurban" olarak nitelenebilen bir olgudur Tıley. Kavramın kayganca yanından sakınılarak, pratikte Tıley'i "Fedai" anlamına da alabiliyoruz. Ancak, "Kurban", dıştan tayin edilebilirliği, ağır basan dini rengi ve daha çok kişisel dileklerle de sınırlı oluşu gibi nedenlerle Tıley'i tam karşılayamamaktadır. Durumu olasılıklar karmaşasındaymış görünümünde bırakmamak için toleranssız çevirip ve ödünsüz bir smio-kozmografik analizle buraya konsept düzeyindeki içeriği de eklemeyi tedbirlilik gereği sayıyoruz: "Tı+Dı+Le+Yı+(Ğ')" = mükemmel devinim üreten ışın/ışınım(S.O.A) Tarih öncesi devirlerden yakın zamanlara değin kanıtlı tanıklı Tıley çıkışları olagelmiştir. Tarih bilgisinin ulaşabildiği en uzak antik devirlerden bu yana ne içerik ne de biçim açısından hiç bir değişikliğe uğramadan tekrarlanagelmiş Tıley durumu, çok sade bir dini törenden sonra gerçekleşmiş olurdu. Bu törende Adiğe dünyasının en saygın kişileri(Thamade'leri) tam bir bütünlük içinde hazır bulunurdu. Tıley zorunlu olarak, çarpıcı tonlu kırmızı giysiler giyerdi. Geleneğe tanık olunalı, yani eskiden bu ana hiç değişmemiş bir renkti bu. Hiç istisnasız Adiğe'lerin savaşlarda çok canlı tonda kırmızı giyindikleri bilinmektedir. Daha sonraki devirlerde bu çok canlı tondaki kırmızı giysi geleneği sadece Tıley'e özgü kalmıştır. Bu özel kırmızı renkteki kumaşa ilk makası, kan bağı yönünden en yakın bir genç kız atardı (ki bu çoğunlukla Tıley'in kız kardeşidir). O andan itibaren Tıley'in gerçek yaşamla tüm bağları kesilmiş olurdu. Bu kumaş Thamade'lerin de eksiksiz hazır bulunduğu büyük bir odanın ortasında bulunan ane'ye (büyük aile sofrası olarak kullanılan masaya) yayılırdı. Daha sonra en yaşlı Thamade Tıley'e altın miğferini, altın işlemeli kırmızı kınında bir kama, altın işlemeli gene kırmızı kınında uzun bir kılıç(gate) ve daha eskilerde bunlara ilaveten bir yay ve ok dolu sadak verirdi. Bir Tıley hiçbir zaman hiçbir savunma silahı taşımazdı. Fakat en üstün nitelikli saldırı silahlarıyla donatılırdı. Silahları en yaşlı Thamade'den teslim alan Tıley hiç değişmeyen şu sözlerle başlayan bir and içerdi: "Düşmanın üzerine kılıç gibi keskin Ok gibi hızlı gideceğim. Ayaklarımın altında sert toprak korkudan sarsılabilir Fakat ben hayır! Dehşet karşısında gök iki büklüm olabilir , Fakat ben hayır! Gökle yer birbirine katışabilir Ve daha başkaca birçok imkansızlık mümkün duruma gelebilir. Fakat ben yoldan asla dönmeyeceğim!' Çok eski Adığe şarkılarının sık sık anımsattığına göre bu Tıley eylemi, adet edinileli beri pek sıklıkla başvurulmuş bir gelenek olmasa gerek. Tarih biliminin yeterlilikle ulaşmadığı uzun geçmişlerine karşın Adiğelerin kendi onur ve özgürlüklerini korumak için böylesi uç çarelere başvurma durumunda kaldığı anlar oldukça sınırlı sayıda gözükür. Tarih ötelerinden bu yana Adığe'lerin kendilerine özgü savunma sistemleri her türlü saldırıdan korunmada genellikle yeterli olagelmiştir. Ancak çoğu zaman çok eski şarkılarda geçen Tıley'in tanımı kafi belirginlikte olmadığından ve bu geleneğin başlangıcı cari tarih bilgimizin çok ötesine uzandığından başlangıç zamanını tamı tamına söyleyebilmek kimsece mümkün görünmemektedir. Fakat, bizatihi bu imkansızlıklar bile bu geleneğin bir köşesinden çok manidar bir sesle, çok önemli bir şeyler fısıldamaktadırlar; Bir kere Adığe tarihi ve uygarlığının tarihin bilinebilen kadarının çok daha ötelerine taştığı; ikinci olarak da, bu Adığeler ne zamanların kimleri idiyseler, mükemmel savunmalarıyla, ödünsüz yüksek ilkelilikleriyle insanlığın bir zamanlar gerçekten bir altın çağ yaşamış olduğuna dair altın kanıt oluşturdukları gibi ... Tam başlangıç zamanları konusunda her ne kadar kesin konuşmak mümkün değilse de, daha yakın devirlerde vuku bulmuş Tıley vakalarını konu alan şarkılarda törenin ana çizgilerini yeterli kesinlikte belirlemek için kafi derecede ayrıntı ve ipuçları gözlenebilmektedir. Ve uzun bir süre tanık olunmuş tıley örnekleri arasında, Recep Adejokhe'nin hareketi çarlara karşı bir yüzyıl boyu verilen savaşlarda iz bırakıcı bir ibret konusu ve yüksek bir vatanperverlik örneğidir Adığelerin indinde. Antik Yunan'daki Gordos'un ve Romenler için Cirtius ve Decius'ların olduğu gibi. Bize burada Tıley töreninin kesin çizgilerini tam bir açıklıkla ortaya koyma olanağı sağlayan, Recep Adejokhe'nin fedakarlık öyküsüdür. Bu öykü de, bir gün uygun bir yer ve zamanda yayınlatılmak amacıyla bizzat Adiğe şairi Malek Gunçebağ tarafından Fransızca'ya çevrilmiştir. Diğer taraftan belirtmeliyiz ki, Tıley'in eylemi hiçbir zaman Japonlarda olduğu gibi vatani bir intihar anlamına gelmez. Ayrıca burada da dinsel bir kurban olayı söz konusu değildir. Tıley'in akti, kendisiyle kutsadığı veya kutsallık düzeyinde yüksek değer atfettiği varlıklar arasındaki ikili bir akittir. Zaman, mekan ve toplum içinde insanın kendisini kendisi eden onur, özgürlük ve vatanperverlik anlayışının fedaiden talep ettiği bir yüce davranıştır Tıley'inkisi. Özetle, Tıley 'in akti genel anlamda bile, insanı insan eden bu üç yüksek değerin bir gün yeri geldiğinde bir ağızdan talep etme durumunda kaldıkları fedakarlığın büyük bir gönüllükle karşılanışıdır. Tıley'in andı hiçbir şekilde doğaüstü güçleri konu etmiyor. Yani, tehlike karşısında halk adına Tanrılardan imdat dileme söz konusu değildir. Tıley'in eylemi yalnızca yüksek düzeyli ahlaki değer eylemi olup tasavvufi bir yanı yoktur. Yani herhangi bir dinsel coşku ürünü sayılabilmesi mümkün değildir. Buna karşın görünüşe bir erkek kahramanlığı hakimdir. Özde de derinlikli bir inanç söz konusudur. Yeterince açıktır ki Tıley'in başlıca güven kaynağı doğrudan doğruya kendine olan özgüveni, özgücü ve öz varlığıyla, halkının cesaret durumudur. Bu irdeleme ve sergilemenin hemen ardından eklemek, zaten neredeyse, zorunludur ki, Adığe geleneği baştan sona, genelinde de özelinde de, -sivil veya resmi, bireysel, ailevi veya toplumsal düzlemde- herhangi bir tür otoritenin istemi, kararı veya buyruğuyla ya da doğruca "devlet"sel nedenlerle insanın konu edildiği bir kurban çeşidi tanımamaktadır. Diğer taraftan, sözünü etmekte olduğumuz fedai türünün hayatta kaldığı da vaki değildir. Başka uygarlıklarda bu tuhaf kuruma benzer örnekler aranacak olursa, eski Yunanlılarda Kordos ve Roma Adağı ilk düşünülebilecek yakın örneklerdir. Efsanelerin yansıttıkları değişik durumlar bir yana bırakılırsa geriye Kordos sınırlı tek bir örnek olarak kalmaktadır. Roma Adağı'na gelince, burada da, düzenli olarak uygulanması açısından bir sınırlılık vardır. Sayılabilecek üç başlıca örnekten biri yalnızca (efsaneye göre) Sirtius'un beyaz bir savaş atının üzerinde kendisini uçuruma salması, ikincisi Allia Savaşı'ndan sonra yaşlıların kendilerini feda etmeleri, (ki bunun asılsız olma olasılığı da varsayılmışıtr bilimce). Sonuç olarak üzerinde durulabilecek örnek üçüncüsü olup, o da 340 yılında Desius ve Oğlu'nun vatan için hayatlarına kıymaları. (Tit Live; Valeri Maksim. Çiçeron) Roma Adağı'nın Adığe'lerinki ile doğal yapısı ve güttüğü amaç yönünden bir benzerlik göstermesine karşın, ahlaki, dinsel ve hukuki açılardan ciddi farklılıklar göstermektedir: Romen Kurbanı; tayin edilir veya kendi kendini tayin edebilir. Roma kurbanında dinsel ve büyüsel yön ağır basar. Kurbanla cehennem zebanileri arasında bir anlaşmadır. Kurban adayı, bu kişiyi gözden çıkaranlarca öldürülmelidir. Ölmemesi halinde akit geçersiz kalır, bu da bir dizi hukuki sonuç doğurur. –yaşam haklarında kısılmalarla sonuçlanan ceza- Atanan bir kurbanın yerini bir diğer gönüllü alabilir. Adığe Tıley'inde bu hallerden hiç birine rastlanmaz. Bununla birlikte farklar daha çok biçim açısından göze çarpmaktadır. Bundan bir sonuç çıkıyor ki, başlangıçta aynı nitelik ve nicelikte olan fakat farklı tarih, coğrafya ve zaman etkenleriyle değişik gelişim düzeylerinde görülen, ama özde bir ve aynı olan bir olay söz konusudur. Burada inceleme konusu ettiğimiz Adığe Adağı doğrudan doğruya tanıyabildiğimiz biçimdir. Yani modern çağlardaki durumudur. Başlangıçta Romalılarınki ile aynı olmadığı kesin olarak söylenemez. Salı/24 Ağustos 1937 Aytek Namitok Kendi halinde, ocak başında altın işlemesiyle meşgul genç kız, çelik namlunun sert kapıya vurulmasından çıkan keskin sesle yerinden sıçradı. Sonuna kadar açılan konuk kapısıda dik vücutlu, uzun boylu bir savaşcı belirdi. Sivri tepeli miğferindeki yarı erimiş kar kütlecikleri aşağı kayıp pervazdan damlıyordu. Gümüş grisi gür bıyıkları sarkıtçıklar halinde buz tutmuşlardı. Göğsünde bir gümüş kancayla kenetli geniş omuzlu yamçısını biraz yana kaydırdı, silahlı sağ elini ve fişekliğinin bir bölümünü açığa çıkarttı. Kapı çerçevesinin iki yanında kalan aralıklardan dışarısı görülebiliyordu. Saz damlı beyaz evlerle çevrili geniş avluya bazı pencerelerden göz kırpar gibi yansıyan zayıf ışık hüzmeleri dökülüyordu. Açık cümle kapısından içeri bir atlı grubu girdi. Önden, omuzlarında ne olduğu seçilemeyen bir yük ile kare düzeni içinde dört atlı ilerledi. Bunların hemen ardından eğeri boş bir at geliyordu. Daha gerilerde, henüz eve ulaşmamış, tek sıra halinde bir dizi siyah atlı yaklaşıyordu. Yokuş yukarı çıkıyorlardı. Derin kara, bata çıka ilerleyen atların ayaklarından yayılan soluk gıcırtı insana tuhaf bir ürperti veriyordu. Eve önce, önden gelen dörtlü girdi. Uçlarında birer savaşçının tuttuğu iki tüfek arasında beşik biçimde gerili büyük yamçının üzerinde, alev rengi kırmızı giysili bir genç yatıyordu. Hafifç yana kaynış miğferinin altından, kan pıhtılarının şakaklarına yapıştırdığı sarı saçları parlıyordu. Gözler açık fakat gözbebekleri hafif içeri dönmüştü. Iki eli hala kamasının kabzasına yapışıktı. Kırmızı meşin çizmeler dizlere kadar çekili, altın işlemeli kırmızı kınında bulunan uzun kılıcı yanı başında duruyordu. Kusursuz bir genç kız yüzü kadar taze bu henüz sakalsız yüz, şuurlu bir yaratığın kesin bir ölüme yüce bir güçle göğüs gerişinin ifadesini korumaktaydı hala. Hemen odanın ortasına serilen yatağın üzerine uzatıldı. Bu arada yetişen diğer savaşçılar, atlarını yamçılarıyla örtüp, kaşla göz arası bir çeviklikle, dizginleri, avlu ortasında bu iş için özel olarak çakılı dev kuru ağacın budaklarına taktılar. Sivri miğferleri başlarında ve silahlı olarak yatağı çember örneği çevirip, kabzalarını yere dayalı uzun tüfeklerine tutunmuş durumda korkunç ve yumuşak bir bekleyişe geçtiler. Bunların karşısında bereleri altın işlemeli genç kızlar ikinci bir dizi oluşturdu. Demir halkalı bir paçavra meşale, baca başından odaya kan rengi dalga dalga gür bir ışık saçıyordu. Avluda, atlar huzursuzluk içindeydiler. Kölehaneden ve onun komşu evlerinden aradaki mesafenin yarı boğuklaştırdığı dibek sesleri sürekli duyuluyordu. Savaşın devam etmekte olduğu anlamını taşıyan bu sağır seslerin kaçınılmaz etkisiyle, savaşçıların burun kanatları kopacakmışcasına inip kalkıyordu. Cepheye sürekli barut gerekti. Aile ocağında barut hazırlayan kadınların savaşı, aralıksız sürmekteydi. Kısa bir süre sonra içeri bir kadın girdi. Çember, bir yerinden hafifçe açılıp, yatağa yaklaşması için ona yol verdi. Bu, orada yatan gencin anasıydı. Uzun boylu ve dimdikti. Telaşsız bir yüzü ve antik tanrıça heykellerine özgü bir burnu vardı. Koyu renkli bir tül, oval yüzünü çevreledikten sonra sol omuzunda yumuşak bir düğüm oluşturup, topuklarına dek süzülüyordu. Dudakları mutad tebesümünü, kaşları yay şeklini koruyordu. Güzel yüzünde herhangi bir heyecan belitisini açığa vurabilecek en ufak bir gerilim izi sezilmiyordu. Cenazeye yaklaştı ve yumuşak, şakacı bir tonla; "Ah oğlum, bu küçücük çocuk haliyle böylesine şerefli bir töreni hakedecek ne yaptın?" diye konuştu Gerçekten Adiğe ileri gelenlerinin en ileri gelenleri eksiksiz hazır bulunuyordu naaşın başında. Olanca gücünü kullanmasına rağmen yeğeni yolundan döndüremeyen amca........ Destanlara özgü mertlikleriyle ünlü prens........ Küçükpaşa, ardından sayısız kahramanlık ve aşk şarkıları bestelemiş şık savaşcı......, kısaca, şu ana kadar hiçbir gücün karşısında eğilmemiş o dimdik ve bembeyaz başlar, bu yüce ölümün karşısında sıradan bükülmüş duruyorlardı. Prens........ saygıyla ileri bir adım atıp, metin anaya şu cevabı verdi: "......., oğlun bütün konularda bizi geçti. Bize ancak kendisine refaket etme şerefi kaldı." Anne aynı soğukkanlılık ve sadelikle eğilip oğlunu gözlerinden öptü, çenesini kavuşturdu, kama ve kılıcını göğsünün üzerine çapraz olarak koydu, oğlunu son kez alnından öpüp odadan çıktı. Diğer ölüm olaylarında olduğu gibi köy bu kez, kadın çığlıklarıyla çınlamadı. Zira gelenekte düşmanla savaşırken ölene ağlamak yoktu. Abla ve bacılar bu kurula saygılı kalmak için canlarını dişlerine takmış, kıyasıya dudaklarını ısırıyorlardı. Ve diğer evlerden koro halinde aralıksız duyulan dibek sesleri, barut hazırlıkalrını ve savaşın devam etmekte olduğunu bir an olsun kimseye unutturmuyordu. II. BÖLÜM Vatan için gönüllü olarak en önde ölmüş olan savaşçıyı kırmızı elbiselerle giydirmek ve Tıley adını vermek Adiğeler'de ancak bir gelenek olarak görülür. Kendini böyle ölüme adayan bir kimse, olağanüstü ciddi bir Thamate heyetinin hazır bulunduğu fakat sade bir dini tören sırasında sözleri en eski antikite devirlerden beri aynı kalmış bir ant içerdi. Bu arada gönüllünün en yakın kan hısımlarından bir genç kız (ki bu çoğunlukla bir kız kardeştir) biçilmek üzere ortaya konan kırmızı kumaşa ilk makası atardı. Tıley'e özgü silahları da kendisine beş Thamate kuşandırırdı. Altın nakışlı bir kama, üzeri yine altın işlemeli kırmızı deri kınında uzun bir kılıç, sivri tepeli altın kaplamalı bir miğfer ve daha eski devirlerde bunlardan başka yay ile içi ok dolu sadak Tıley'e verilen başlıca saldırı silahlarıydı. Ayrıca savunma silahı verilmezdi ve Tıley hiçbir zaman geri dönmezdi. Kırmızı kumaşa vurulan ilk makasla, bu kişiyi yaşama bağlayan tüm bağlar kesilmiş sayılırdı. Küçük prens, ........ Recep ürpertili, neşeyle parıldayan bu kırmızı giysilere bürünmeden önce uzun uzun düşünmüştü. Çepeçevre, her tarafta, her şey kıyasıya yerle bir oluyordu. Civar köylerden göklere çılgın alevler yükseliyordu. Bu haliyle, vahşi bir törende birer paçavra gibiydiler. Ormanlar cayır cayır yanıyordu. Bu arada defalarca bir zamanların asırlık, ağaçları göklere uzanan alevli dallarıyla adeta evrenden umutsuzca imdat diliyor, çok geçmeden de dayanılmaz bir çatırtıyla ateş tufanına bir bir pes ediyordu. Recep seyirci kaldığı bir dizi olayın ardından babasını da kaybetmişti. Ve bütün bunların üstüne son ölüm kalım toplantılarında, Prens Kangot tüm meclise hitaben haykırmıştı: "Sizler Kabardey gururunuz uğruna gücünüzün kat kat üstündeki umutsuz bir savaşı uzatmakta hala inat edyorsunuz. Karşısında bir sonsuz boyutlara sahip dev bir imparatorluk var. Düşüreceğiz bir alayın yerine ellisi gelecek ve hepiniz yok edileceksiniz!" Ve diğer erkekler hep birden ayağa kalkıp hep bir ağızdan; "silahlarımız ellerimizde olarak, ayakta öleceğiz. Kimse düşmanın önünde dizleri üzerinde yaşamak istemiyor." İçten içe bütün karşıt çabasına rağmen Küçük Prens, ruhunun ta derinlerinde düşmanın boyunduruğuna düşme olasılığını fısıldayan kahredici bir esinti sezmeye başlamıştı. Bu düşünce onun körpe beynini acı acı sızlatıyor, damarlarındaki özgür ata kanını ölçüsüz bir isyanla alevliyordu. Yaşlı Kangot'un uyarı sesi ve diğerlerinin karşı haykırışları genç yüreğinde kıyasıya çarpışıyor, tüm benliği anlatılmaz bir acı ile kıvranıyordu. Sonunda kalktı, biraz dolaşmak için ormana gitti. Bir asırlık bir ağacın altında duraladı. Yerleri okşadı. Nazik elinin toprağı titrettiğni hissediyordu. Böylece hayli dolaştı. Vaktiyle ataları için kutsal bir varlık olan antik bir meşe ağacının altında, eğreti otlarından kendine bir yatak yapıp üzerine uzandı. Tüm geceyi orda geçirdi. Bir ara kutsal ağacın büklüm büklüm dalları küçük prensin üzerine eğildiler. Alev alev yanan alınını okşayarak, yumuşak bir dille ona seslendiler: Küçük Prens söyleneni çok iyi anladı. Şafakta, dudaklarında tuhaf bir tebessümle iki kız kardeşinin kendisine doğru geldiklerini gördü. İkisini de muhabettle kolları arsına aldı, heyecanlı bir sesle konuştu: "Şimdi bana bir Tıley elbisesi gerek." Bu söz üzerine, iki kızkardeş de küçük prensin ayakları dibine yığıldılar. Sesleri sedaları kesildi. Aynı anda ruhları önüne geçilmez bir matem duygusunun baskınına uğramıştı. İri, şaşkın gözlerinde çaresizlik parıldıyordu. Anne etkisiz kalacağını bilerek hiç bir şey dememişti. Fakat amca....... böyle bir şeye kesinlikle razı olmak istemiyordu. Vaktiyle onbeş yaşında silaha sarılıp, elli yıl vatanı ve özgürlüğü için savaşmayı çok doğal bulmuştu, ama şimdi neslinin son kuşağının da söndüğünü görmek, ona belirli belirsiz bir hiçlik duygusuna eşdeğer bir dehşet veriyordu. ......., kısa boylu, ince yapılı, esmer, karagözlü, genç bakışlı bir ihtiyardı. Kısa ve düzgün kesilmiş bembeyaz sakalı yüzünü alttan gün ışıklı bir hilal gibi çevreliyordu. Yerinde duramıyor, huzursuzluk içinde kıvranıyordu. Yeğenini çağırıp hiddetle haykırdı. "Recep demek sen, şu dün doğmuş bebek, biz Thamedelerin önünde savaşa gidecek kadar büyümüş sanıyorsun kendini." Ve daha sonra otoriter bir jestle emretmişti: "Yerine dön ve sıranı bekle, anlaşıldı mı?" Küçük Prenste, gözler saygıyla öne eğik yüzünde sanki bu dünyaya ait olmayan bir ışık hüzmesi, hiçbir söz etmeksizin bir adım bile geri çekilmeden orada kaldı. İhtiyarın yüzünü, ürperten bir solgunluk kapladı, başı eğildi. Basık tavanlı geniş odanın kat çıplaklığı içinde, en yaşlılar dahi, tek çizgi halinde dizilmiş olarak thamadelerin tümü hazırdılar. Uzun yaşamın binbir güçlüğü karşısında başlar hala dimdik, fakat sakallar bembeyazdı. Gözler soğuk bir onur tabakasıyla kaplıydı ve herbiri yıllar yılı derinlemesine yığılmış binbir meşakkati uzaklardan yansıtan birer dünya gibiydiler. Aktoprak badanalı bembeyaz duvarlar paha biçilmez silahlarla kaplıydı. Ayaklarının altında ne bir halı nede bir hasır, yalnızca pekişik toprak vardı. Ateşsiz bacadan içeriye ocağın küllerini hafifçe kımıldatan bir rüzgar esiyor, camsız dar bir pencereden de çok az ışık girebiliyordu. Odanın ortasında büyük masanın üstünde taze kan rengi bir kumaş yayılı duruyor, küçük prenseslerden daha büyükçe olanı kardeşinin yanı başında dikiliyordu. Küçük prens, yaşlı Thamadenin uzattığı silahlara doğru uzandı, yumuşak fakat kararlı bir sesle andını içti. "Düşman üzerine, kılıç gibi keskin, ok gibi hızlı gideceğim. Ayaklarımın altındaki sert toprak korkudan titreyebilir, fakat ben hayır! Dehşet karşısında gök iki büklüm olabilir fakat ben hayır! İmkansız denen şeyler olabilir, yerle gök birleşebilir, fakat ben yolumdan dönmeyeceğim." Silahlar Thamadenin elinden küçük prense devrolundu. Kızkardeş hafif bir ürpertiden sonra kırmızı kumaşı biçmeye koyuldu. Ertesi gün, cepheye doğru rüzgar gibi ilerleyen siyah kitlenin elli metre önünde, bembeyaz atının üstünde alabildiğine mutlu, olağanüstü göz alıcı Küçük Prens, dolu dizgin edebiyet yoluna düştü. Düşman saflarının ta içlerine dalmış, savaş dumanları arasında şimşek örneği zigzaglar çizerek ilerleyen kırmızı noktayı, yaşlı...... olanca gücüyle izlemeye çalışıyordu. Bütün hatlar boyunca, gırtlak gırtlağa acımasızca boğuşuluyordu. Tarih böylesine vahşi, bu denli umutsuz bir göğüs göğüse bir savaşa tanık olmamıştı. Her yanını çepecevre sarmış ve kendisini adım adım ve nefes nefese izleyen ölümü tınmıyordu ihtiyar artık. Ele avuca gelmez hayal örneği, kıran kırana savaşları yarıp geçerek ilerliyordu. Yeğeninin yüksekten gelen sesi onu çağırıyordu çünkü. Nihayet Recep'i, toz duman bulutlarının ötesinde yukarlardan aşağı bakar durumda gördü. Zavallı körpe vücut, bir grup Kazağın süngüleri ucunda ğöğe kaldırılmıştı. Artık ölümle buluşmuş yüzünü solgun bir tebessüm aydınlatıyordu. Bembeyaz kesilmiş dudaklarından son olarak şu bir kaç söz döküldü: "Ey amcam! Sen ki benden onca yaş fazla yaşadın, hiç bu kadar yükseğe çıktığın olmuş muydu?"+''+Orhan Alparslan

Kafkas Araştırma Kültür ve Dayanışma Vakfı Senedi

KURULUŞ: Bu Vakıf senedinin altında adları ve adresleri yazılı, gerçek ve tüzel kişiler tarafından Türk Medeni Kanunu'nun hükümlerine göre Kafkas Araştırma Kültür ve Dayanışma Vakfı adlı bir vakıf kurulmuştur. Vakfın kısaltılmış adı KAF-DAV 'dır. Bu senette vakfın adı sadece "Vakıf" olarak anılacaktır. VAKFIN MERKEZİ: Vakfın merkezi Ankara'dadır. Adresi: ŞENYUVA MERİÇ SOKAK, NO:44 BEŞTEPE / ANKARA'dır. Vakıf, Genel Kurul'un kararı ve Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün izni ile yurt içinde ve yurt dışında şube ve temsilcilikler açabilir. Vakıf merkezinin değiştirilmesi Genel Kurul kararı ile, adres değişikliği ile Yönetim Kurulu kararı ile olur. AMAÇ VE ÇALIŞMA KONULARI: MADDE 1: Vakfın amacı; a) Geleneksel Kafkas Kültürü'nü derlemek, tanıtmak, yaymak ve yaşatmak b) Kafkasyalılar'ın güncel, toplumsal, ekonomik, sosyal ve kültürel sorunlarını bilimsel yöntemlerle incelemek ve araştırmak, bu sorunların çözülmesine katkıda bulunmak, c) Bilimsel, kültürel, sanatsal alanlarda çalışmalar yapmak, yayın yoluyla bu çalışmaları desteklemek, d) Yetenekli çocuk ve gençlerin yetişmelerine, yetenek ve eğitimlerini geliştirmelerine yardımcı olmak, e) Burs, kredi, yurt, kitap-kırtasiye, eğitim araç ve gereçleri, giyecek ve yiyecek yardımlarını sağlamak, f) Sağlık ve benzeri sosyal hizmetler vermek, h) Üyelerinin ve Türkiye'de yaşayan Kuzey Kafkasyalılar'ın sosyal yardımlaşma ve dayanışmasını sağlayacak, geliştirecek her türlü faaliyetlerde bulunmaktır. MADDE 2: Vakıf dördüncü maddede belirtilen amaçları gerçekleştirmek üzere; a) Kafkasya ve Kafkasyalılar'ın tarihlerini, günümüzdeki yerleşim özelliklerini, nüfusunu, toplumsal, ekonomik, siyasal ve kültürel yapılarını ve gelişme sorunlarını incelemek üzere araştırma ve proje grupları oluşturabilir. b) Değişik dillerde yayınlanan kitap, belge ve istatistiki bilgileri derleyerek bilimsel araştırma ve dökümantasyon merkezi oluşturabilir, araştırmacıların hizmetine sunulabilir. c) Yapılan araştırmaların sonuçlarını kitap,broşür, dergi, belgesel vb. şekillerde yayınlanabilir. d) Kafkasya ve diğer ülkelerdeki üniversite, araştırma merkezi gibi kuruluşlarla akademik işbirliğini sağlamak, araştırmacı ve öğrenci değişimi gibi programların geliştirilmesine yardımcı olmak, işbirliği olanaklarını araştırmak ve geliştirmek üzere, Kafkasya ve Türkiye'de bilimsel geziler ve toplantılar düzenleyebilir. e) Çalışma alanına giren konularda ulusal ve uluslararası seminer, sempozyum, kongre vb. çalışmalar yapabilir. f) Amacı doğrultusunda çalışmalar yapan araştırmacıları destekleyebilir, çalışmalarının yayınlanmasını sağlayabilir, bu konuda yapılacak çalışmaları özendirmek üzere ödüllü yarışmalar düzenleyebilir. g) Öğretim kurumları, dershaneler, öğrenci yurtları, dil ve beceri kursları açabilir, burs ve kredi verebilir. h) Sağlık ve benzeri sosyal hizmet merkezleri kurabilir. I) Kuracağı işletmeler için taşınır ve taşınmaz malların rehin ve ipoteği dahil her türlü güvenceyi alabilir ve verebilir, geçerli banka kefaletlerini kabul eder, amaç ve hizmet konularını gerçekleştirmek için ödünç, kefalet, rehin, ipotek ve diğer güvenceleri verir. Vakfın amaç ve hizmet konularına uygun olarak yürütülen ve yürütülecek projelerden ve her türlü çalışmalardan gelir elde eder. j) Ticari, sınai ve zirai işletme, şirket ve kooperatifler kurabilir, kurulmuş olanlara ortak olabilir. k) Taşınır ve taşınmazlar, hisse senetleri, mülkiyetten gayri ayni haklar edinilebilir, edindiklerini devredebilir, kiralayabilir, kiraya verebilir. I) Bağış kabul edilebilir ve bağış yapılabilir. m) Yurtiçi ve yurt dışı yardım ve krediler alabilir. n) Şirket, dernek, vakıf ve üniversite gibi kuruluşların destekleyebileceği projeler geliştirilebilir, yurtiçi ve yurt dışı ticari ilişkilerde, paralı ve parasız danışmalık hizmetleri yapabilir. MAL VARLIĞI VE GELİRLER: MADDE 3: Vakfın kuruluştaki mal varlığı, kurucu gerçek ve tüzel kişilerce bağışlanan TL. sı ile tüzelkişi olan kuruluşlarca bağışlanan taşınmazlardır. Vakıf kuruluştaki mal varlığına ek olarak her türlü mal ve hakka sahip olabilir. MADDE 4: Vakfın gelirleri; a) Üye giriş ve aylık ödentileri, b) Vakfın amacına uygun kullanılacak şartlı, şartsız bağış ve yardımlar, c) Vakfın kurduğu ve katıldığı işletme veya şirket karları ve kar payları, d) Taşınmazların işletilmesinden, kiralanmasından ve satışından elde edilen gelirler, e) Her türlü mevduat faizleri, hazine bonosu, hisse senedi, tahvil vb. menkul değerlerin alım-satımından elde edilen gelirler. f) Vasiyet yoluyla edinilen gelirler, g) Amaçları doğrultusunda yaptığı her türlü çalışma ve etkinliklerden elde edinilen gelirler ve diğer gelirlerden oluşur. MADDE 5: Vakıf yönetimi, elde edilen gelirlerin tamamını veya bir bölümünü, faaliyetlerinin giderlerine harcayabileceği gibi, vakfın mal varlığını arttırıcı yatırımlara da yöneltebilir ÜYELİK: MADDE 6: Vakıf üyeleri; a) Kurucu üyeler, b) Katılan üyeler, c) Onursal üyelerden oluşur. MADDE 7: Kurucu üyeler, vakıf senedinde imzaları bulunan, gerçek ve tüzel kişilerdir. MADDE 8: Katılan üyeler; a) ................... TL. sı bağış taahhüdünde bulunan, iki üye tarafından önerilen, vakıf üyeliğine sakınca bulunmadığına Yönetim Kurulu'nca kara verilen ve Genel Kurul'ca üyeliğe kabul edilen gerçek ve tüzel kişilerle, b) Bilimsel, kültürel ve sosyal alandaki çalışmaları ile vakfın amaçlarının gerçekleştirilmesinde katkıda bulunacağı düşünülen ve bu yönleri ile Yönetim Kurulu'nca Genel Kurul'a önerilip seçilen kişilerdir. MADDE 9: Vakfın amaçları doğrultusunda hizmetleri görülen veya Kafkasya ve Kafkasyalılarla ilgili eserleri veya çalışmaları ile tanınmış kişilerden Yönetim Kurulu'nun teklifi ve Genel Kurul'un kararıyla uygun görülenlere Onursal Üyelik sıfatı verilebilir. Onursal Üyeler Genel Kurul Toplantılarına katılabilirler ancak oy kullanamazlar ve Bilim Kurulu üyeliği dışında diğer vakıf organlarına seçilemezler. MADDE 10: Vakıf üyeliği, Genel Kurul'ca üyeliğe kabul konusunda verilen kararla kazanılır. Vakıf üyesi olanlar, oy verme ve organlara seçilme hakkını bir sonraki Genel Kurulda elde ederler. MADDE 11: Vakıf üyesi, vakfın tüm etkinliklerinden yararlanır. Vakıf organlarını seçme ve organlara seçilme hakkına sahiptir. Yetkili organlarca verilen görevleri yerine getirmek ve vakfın amaçlarına uygun davranmakla yükümlüdür. MADDE 12: Vakıf üyeliği; a) Ölüm, b) Kamu haklarını kullanma ehliyetinin yitirilmesi, c) İstifa, d) Yüz kızartıcı bir suçtan mahkumiyet üye olmak için Vakıflar hakkındaki Tebliğde belirtilen şartlardan her hangi birini kaybetmek hallerinde kendiliğinden, e) Vakfa karşı olan yükümlülüklerin yerine getirilmemesi veya vakfın amaçlarına aykırı ya da vakfın varlığını tehlikeye düşürücü çalışmalar nedeni ile, Yönetim Kurulu'nun önerisi üzerine Genel Kurul tarafından verilen çıkarma kararı ile son bulur. ORGANLAR: MADDE 13: Vakfın organları; a) Genel Kurul, b) Yönetim Kurulu, c) Denetleme Kurulu'dur. Bu organların yanında, Yönetim Kurulu kararı ile, vakıf amaçlarının gerçekleşmesine yardımcı olmak üzere vakıf üyeleri arasından veya dışarıdan istişari nitelikte olmak üzere bir Bilim Kurulu kurulur. Ayrıca çalışma grupları ve birimleri oluşturulabilir. MADDE 14: Yönetim Kurulu'nca vakfa "Genel Müdür" veya "Vakıf Müdürü" sıfatıyla idari görevli ve yeterince hizmetli atanabilir. Bunların ücretleri ile görev ve yetkileri hizmet sözleşmeleri ile belirlenir. GENEL KURUL: MADDE 15: Genel Kurul, vakfın en yetkili organı olup, kurucu ve katılan üyelerden oluşur. Tüzel kişiler, üyeliklerini, Tüzel Kişilik Yönetim Kurulu Başkanları veya görevlendireceği kişiler tarafından temsil edebilirler. MADDE 16: Genel Kurul, bu resmi senette belirtilen görevlerini yerine getirmek üzere Yönetimin çağrısı ve gündemi doğrultusunda toplanır. İlk toplantısını Vakfın tescilini müteakip (1) bir ay içerisinde yapar. a) Olağan toplantı; İki yılda bir, yılın ilk üç ayı içerisinde seçimli gündemle toplanır. Ara yıllarda Mali Genel Kurul yapılabilir. b) Olağanüstü toplantı, Yönetim Kurulu'nun gerekli gördüğü hallerde veya Denetim Kurulu'nun isteği üzerine ya da Genel Kurul'a katılma hakkına sahip üyelerin, imzaları noterce saptanmış 1/3'inin başvurusu üzerine, başvuruyu izleyen bir ay içinde Yönetim Kurulu'nca toplanır. Olağanüstü toplantıda yalnız toplantıyı gerektiren gündem maddesi görüşülebilir. MADDE 17: Genel Kurul toplantı çağrıları, Yönetim Kurulu tarafından yapılır. Yönetim Kurulu, toplantının yerini, zamanını ve gündemini, olağan genel kurul için ayrıca çalışma raporunu ve bilançoyu, toplantıdan en az yedi gün önce üyelerine yazılı olarak bildirir. MADDE 18: Bu vakıf senedinde özel hüküm bulunmayan hallerde, Genel Kurul ve vakfın diğer organları, yarıdan bir fazla çoğunlukta toplanır. Kararlar, katılanların oy çokluğu ile alınır. Her üyenin bir oy hakkı vardır. Toplantıya katılamayacak durumda olan üye Genel Kurul toplantısı için başka bir üyeyi vekil olarak görevlendirebilir. Aynı kişi birden fazla üyenin vekili olamaz. Yönetim ve Denetleme Kurulları başkan ve üyeleri toplantı için üye vekaleti alamazlar. İlk Genel Kurul toplantısında, toplantı yeter sayısının sağlanamaması halinde ikinci toplantı on beş gün içinde çoğunluk aranmaksızın yapılır. Bu husus ilk toplantıya çağrı yazısında açıkça belirtilir. İkinci toplantıda vakıf organlarını oluşturacak sayı bulunmadığı taktirde, toplantı üç ay sonra yenilenmek üzere ertelenir. MADDE 19: Genel Kurul, bildirilen gün ve yerde, duyurulan gündemle toplanır. Gündeme, katılanların 1/10'unun yazılı isteği ve Genel Kurul kararı ile yeni maddeler eklenebilir. Toplantı, Yönetim Kurulu Başkanı veya görevlendireceği bir Yönetim Kurulu üyesi tarafından açılır. Bir Divan Başkanı ve iki yazman tarafından yürütülür. Yönetim Kurulu başkan ve üyeleri toplantı divanına seçilemezler. MADDE 20: Genel Kurul'un görev ve yetkileri; a) Yönetim Kurulu üyeleri ile Denetleme Kurulu üyelerini seçmek, b) Vakıf üyeliğine kabul ve üyelikten çıkarma kararlarını vermek, c) Yönetim ve Denetleme Kurulları çalışma raporlarını görüşmek ve bu kuralları ibra etmek, d) Yönetim Kurulu'nca sunulan yapılacak işler raporlarını, yeni bütçe tasarısını, çalıştırılacak personele ilişkin kadroları görüşmek ve karara bağlamak, e) Vakfın mal varlığına katılacak taşınmazlarla, satılması uygun görülen taşınmazları belirlemek, bu konuda Yönetim Kurulu'na yetki vermek, f) Aylık ve yıllık üye ödentilerini belirlemek, g) Vakıf senedi hükümlerini değiştirmek, h) Vakfın feshine ve tasfiyesine karar vermek, ı) Şube açılmasına karar vermek, j) Vakıf faaliyetleri ve iç yönetimi ile ilgili yönetmelikleri kabul etmek, k) Bu vakıf senedi ile Genel Kurul'a verilen diğer görevleri yerine getirmektir. Yönetim ve Denetim Kurulu üyeliklerine gizli oy ve açık sayım esasına göre seçim yapılır. Yapılan seçimlerde, adaylar aldıkları oy sayısına göre sıralanırlar. Asil ve yedek üyeler bu sıralamaya göre belirlenir. YÖNETİM KURULU: MADDE 21: Yönetim Kurulu, Genel Kurul tarafından iki yıl için seçilen yedi üyeden oluşur. Genel Kurul'da üç de yedek üye seçilir. Görev süresi biten üye yeniden seçilebilir. MADDE 22: Yönetim Kurulu ilk toplantısında aralarından bir başkan, bir başkan yardımcısı, bir sayman ve bir yazman seçerek görev bölümü yapar. Yönetim Kurulu en az ayda bir toplanır. Toplantılar; başkan, yokluğunda başkan yardımcısı tarafından yönetilir. Geçerli özrü olmaksızın üç kez üst üste veya bir yılda yapılan toplantıların yarısından fazlasına katılmayan Yönetim Kurulu üyesinin üyelik sıfatı kendiliğinden son bulur. Yönetim Kurulu üyeliklerinde boşalma olması halinde, sırası gelen yedek üye çağrılır. Yedeklerin çağrılmasına rağmen toplantı yeter sayısı sağlanamazsa bir ay içinde Genel Kurul toplantıya çağrılır. MADDE 23: Yönetim Kurulu'nun görev ve yetkileri; a) Vakıf Senedine ve Genel Kurul kararına uygun biçimde yıllık çalışma programlarını hazırlayarak, vakıf işlerini bu program çerçevesinde yürütmek, yönetsel ve mali kararlar alarak uygulamak, b) Vakfın mal varlığı ile ilgili tasarruflarda bulunmak, c) Vakfı üçüncü kişiler nezrinde temsil etmek, üçüncü kişilerle ilgili alınan kararları, yetkilendireceği en az iki imza ile sonuçlandırmak, d) Çalışma raporlarını, bilanço ve gelir-gider hesaplarını ve yeni bütçe tasarılarını hazırlayarak Genel Kurul'a sunmak, f) Genel Kurul kararı doğrultusunda çalışma grup ve birimleri oluşturmak, g) Vakıf senedinde yapılacak değişikliklerle ilgili teklifleri hazırlamak, h) Yasa, vakıf senedi ve Genel Kurul'ca kendisine verilen diğer görevleri yerine getirmektir. DENETLEME KURULU: MADDE 24: Denetleme Kurulu, Genel Kurul adına vakfın çalışma ve hesaplarını denetlemek üzere, Genel Kurul tarafından iki yıl için seçilen üç asil ve iki yedek üyeden oluşur. Denetleme Kurulu, ilk toplantısında üyeleri arasından bir başkan seçer, Denetimler en az altı ayda bir yapılır. Denetim sonuçlarını ve önerileri içeren rapor Yönetim Kurulu'na verilir. Dönem sonu raporları Genel Kurul'a sunulur. Denetleme Kurulu'nun çalışmalarına Yönetim Kurulu'nca yardımcı olunur. Denetimler vakıf merkezinde yapılır. Defter ve belgeler vakıf dışına çıkartılamaz. MADDE 25: Denetleme Kurulu'nun görev ve yetkileri; a) Vakfın defter, kayıt ve belgeleri üzerinde inceleme ve denetleme yaparak rapor düzenlemek, altı aylık raporları Yönetim Kurulu'na, dönem raporlarını Genel Kurul'a sunmak, b) Bütçe ve programların uygulanmasında öneriler üretmek ve Yönetim Kurulu'na yardımcı olmak, c) Yasa ve bu vakıf senedinde gösterilen veya Genel Kurul'ca verilen diğer görevleri yerine getirmektir. BİLİM KURULU: MADDE 26: Bilim Kurulu, Kafkasya konusundaki eserleri, inceleme ve araştırmaları veya bu alandaki bilgi deneyim ve çalışmaları ile tanınmış veya bu konulara özel ilgi duyan kişiler arasından Yönetim Kurulu'nca iki yıl için seçilen en az on bir üye ile Yönetim Kurulu'nca görevlendirilecek bir Yönetim Kurulu üyesinden oluşur. Bilim Kurulu'nun üye sayısı ihtiyaca göre Yönetim Kurulu'nun önerisi üzerine Genel Kurul'ca artırılabilir veya azaltılabilir. MADDE 27: Bilim Kurulu, çalışma düzenini kendisi belirler. Kurul, kendi üyelerinden veya vakıf dışından belirleyeceği kişilerden oluşan çalışma ve proje grupları vasıtasıyla doğrudan araştırmalar yapabileceği gibi vakıf içinde ve dışındaki özel ve tüzel kişilere araştırma projeleri verebilir. Bu çalışmaların bağlı olacağı mali ve hukuki esaslar bir yönetmelikle belli edilir. Bilim Kurulu kendi içinden bir başkan yardımcısı ve bir yazman üye seçer. Kurul üye tam sayısının 2/3'ü ile toplanır ve katılanların çoğunluğu ile karar verir. Oyların eşit olması halinde başkanın bulunduğu tarafa ağırlık verilir. Bilim Kurulu yıllık çalışma programının gerektirdiği bütçeyi hazırlar ve Yönetim Kurulu'na sunar. VAKIF BİRİMLERİ: MADDE 28: Genel Kurul kararı ile şube, temsilci, irtibat bürosu ve benzeri adlarla birimler kurulabilir. Birimlerin kuruluşunda, vakıf senedi hükümleri, Genel Kurul ilke kararları, Vakıflar Genel Müdürlüğü'nce yayınlanan tüzük, yönetmelik gibi genel düzenleyici kurallar ve M.K.'nun ilgili hükümleri uygulanır. MADDE 29: Şubeler, bir başkan ve en az iki üyeden oluşan Şube Yönetim Kurulları'nca yönetilir. Şube oluşturulan yerde vakfın yediden fazla üyesinin bulunması halinde Şube Yönetim Kurulu'nun görevlendirilmesinde, bu üyelerin çoğunluğunca alınan tavsiye kararları göz önünde bulundurulur. MADDE 30: Vakıf birimleri; a) Bulundukları yerde, vakıf senedi hükümlerine, Genel Kurul ve Yönetim Kurulu kararlarına uygun çalışmalar yapar, kararlar alır ve yürütürler. b) Hesaplarında bulunan paraları, Yönetim Kurulu'nca verilen yetki sınırları içinde harcarlar. c) Yönetim Kurulu'ndan izin almak koşulu ile kadrolu veya geçici personel çalıştırabilirler. d) Çalışmalarında Yönetim Kurulu'nca onaylattırılan defter ve belgeleri kullanırlar. e) Takvim yılı sonu itibariyle düzenleyecekleri yıl sonu hesaplarını, Ocak ayının ilk yarısında Yönetim Kurulu'na gönderirler. ÇEŞİTLİ HÜKÜMLER: MADDE 31: Vakıf, Yönetim Kurulu'nca temsil edilir. Temsil yetkisi, Yönetim Kurulu Başkanı, yokluğunda başkan yardımcısı tarafından kullanılır. Vakfı hukuken bağlayan sözleşmeler ve belgeler, Yönetim Kurulu'nca yetki verilen en az iki kişi tarafından imzalanır. MADDE 32: Vakfın çalışma ve hesap dönemi 01 Ocak'ta başlar 31 Aralık'ta son bulur. MADDE 33: Vakıf senedinde, Yönetim Kurulu'nun gerek görmesi veya üyelerin 1/5'inin yazılı isteği üzerine GenelKurul üye tam sayısının 2/3 çoğunluğunun katılımı ve katılanları 2/3'ünün oyları ile değişiklik yapılabilir. İlk toplantıda yeterli çoğunluk sağlanamazsa, değişiklik, ikinci toplantıya katılanların 2/3 çoğunluğu ile gerçekleştirilebilir. MADDE 34: Vakfın devamında yarar kalmadığının veya amaçlarını gerçekleştiremeyeceğinin ya da organlarının oluşturulamayacağının anlaşılması üzerine, Genel Kurul kararı ile vakıf sona erdirilebilir. Sona erdirme kararı üzerine, son görevli Yönetim Kurulu, yetkili Asliye Hukuk Mahkemesi'ne başvurarak dağılmanın tescilini ister. İstek kabul edildiğinde, başvuruda bulunan Yönetim Kurulu, tasfiye sonuna kadar "Tasfiye Kurulu" görevini yapar. Tasfiyeye karar verilen genel kurulda, tasfiye sonucu artacak malların devir yeri de ayrıca karara bağlanır. Vakfa taşınmaz mal bağışında bulunan tüzel kişiliklere bu malları iade edilir. Diğer mal varlıkları, aynı amaca yönelik vakıf veya kurumlara devredilir. MADDE 35: Bu vakıf senedinde hüküm bulunmayan hallerde M.K., 903 sayılı Kanun ve bu Kanun uyarınca çıkartılan tüzük ve yönetmelik hükümleri uygulanır. MADDE 36: Vakıf Çalışmalarına işlerlik kazandırmak için, Genel Kurul'ca verilecek yetkiye dayanılarak, Yönetim Kurulu'nca gerekli yönetmelikler çıkartılabilir. GEÇİCİ HÜKÜMLER: GEÇİCİ MADDE 1: Vakfın tescilinden itibaren altı ay içinde Vakıf Genel Kurulu toplanarak Yönetim ve Denetleme Kurullarına seçim yapar. GEÇİCİ MADDE 2: İlk Genel Kurul toplanmasına kadar geçecek sürede, vakfın kuruluş işlemlerini yürütmek ve süresi içinde Genel Kurul'u toplantıya çağırmak, mevzuatın ön gördüğü diğer işlemleri ve çalışmalarını yerine getirmek üzere vakıf kurucuları arasından aşağıda adları belirtilen beş kişilik "Geçici Yönetim Kurulu" ile üç kişilik "Geçici denetleme Kurulu" oluşturulmuştur. Geçici Yönetim Kurulu Üyesi olan geçici başkan, geçici Yönetim Kurulu Üyelerinden birisi ile birlikte vakıf senedinin noterde onaylatılmasına, gerçek ve tüzel kişiler nezrinde münferiden veya müştereken imzaya ve Geçici Yönetim Kurulu'nu temsile yetkilidirler.Kaf Dav

Nasıl Bir Adıge? Nasıl Bir Adıgelik?!

Duymaya ve algılamaya başladığımdan beri sürekli bu buyruklar; Vo vu Adıg! Vu Adıg!... Adıgeliğini unutma!!. +''+ Adıge gibi ol!. Adıgegem yemuk!. Sen Adıgesin!. Neydi bu Adıgelik? Neydi bu Adıge?! Annem, babam, anneannem, teyzeler, kuzenler, haydi onlar da Adıge. Onlardan farklı veya onlarda olup benim görmediğim ve bende olması gereken ne vardı? Neydi göremediğim? Niye göremiyordum?! Ya konu komşuya ne oluyordu? Aaaa... sen Çerkes kızısın, sen başkasın!? Aaaa... Onlar Çerkes çok başka!? Büyük kentin küçük mahallesi, küçük insanlar, büyük insanlar, sen başkasın, siz başkasınız... Doğru, biz evde başka bir dil konuşuyoruz. Misafir gelince fısıltılı buyrukları başka bir dilde alıyoruz. Büyüklerin özel uyarıları yine başka bir dilde... Okula gidiyorsun, büyüyorsun herkes gibi olmak istiyorsun, olur mu hiç?.. Sen Adıge kızısın unutmaaa!.. Adıgeliğini unutmaaa!. Kendin gibi ol!.. Herkes gibi olamassın! İyi güzel de kim gibi? Ne gibi? Nasıl?! Koca kent arada bul. Sonra sorgulamaya başlıyorsun. Gözlüyorsun, birde ne görüyorsun? Çok önemli bir emanet var, anneannenden, anneannenin annesinin çeyizinden, annenin çeyizinde, teyzenin çeyizinde... ama çok gizli, görmek istiyorsun göremiyorsun, dokunamıyorsun, tadamıyorsun. Ah! Bir ulaşsam, bir ucundan tatsam, koklasam, ama neredeee..?! O kadar kolay mı? Çok özel günlerde, bayramlarda, düğünlerde, bazen her gün çok yakın olduğunu hissediyorsun ama ulaşamıyorsun. Acaba nereye saklanır? Hangi kilit altında, hangi dolap, hangi sihirli kokulu samanlıkta?... Evet yıllar böyle geçti, böyle geçiyor. 130 küsür yıllık kutsal emanet çeyiz bana böyle devredildi. Çok özel çok değerli, değer biçilmez. Çoklukla övgü dolu, ayrıcalık yaratan bir özellikti bu çeyize sahip olmak. Ama taşıyabilmek koruyabilmek ve kızıma devredebilmek, eksiltmeden incitmeden. Öyle ağır, öyle zor ki... Neydi? Nasıldı? Ben hala göremedim, duyamadım, tadamadım, koklayamadım ki! O kadar da değil ucundan tadına baktım. Çok Adıge köylerine, çok derneklere gittim, onlarla yoğun yaşadım. Başkaları çeyizlerini kullanıyor mu? Görür müyüm diye... nerdeeee? herkesin benden farkı yok ama farkında değiller. İlk gençlik yıllarımda bunaldım, bu çeyizi kullanmaya karar verdim. Rahatladım. Sandıklardan, dolaplardan bulup çıkardım, umutlandım. Heyecanla, coşkuyla tüm benliğimle sarıldım, ama bedenime uymadı. Yıllarım onu bedenime uydurma uğraşıyla geçti. Bazen onu didikledim, bazen kendimi... Şimdi kızıma emanet edeceğim, oğluma emanet edeceğim. Hiç değilse küf kokmuyor. Benim bedenimde biraz şekillendi, gün yüzüne çıktı. Biraz aykırı, biraz asi, biraz ne biçim yargılarıyla bu güne kadar taşıdım ve taşıyacağım... Kaygılarım beni eziyor. Ben tam bedenime oturtamadım ki! Kızım, oğlum ne yapsın? Mazeretler, öykünmeler sonu yok. Kızıma, oğluma uyan, kızlarıma, oğullarıma uyan, bana, sana, eşime uyan, sandıklara, dolaplara saklanmayan, aksesuar olmayan, utanılmayan, korkulmayan, boş övgülerle yüceltip abartılmayan, yaşayan, solunan, tadılan, bu güne uyan bir Adıge ve Adıgelik istiyorum. Gelin beraber arayalım! Belki Pınarbaşı'ndaki, Arapçifliği'ndeki, Manyas'taki, Arıkbaşı'ndaki, Yeleme'deki, Alaçam'daki, Göksun'daki, Nalçik'teki, Golan'daki, Amman'daki, Maykop'taki çeyizler dökülür, BU GÜN, BU ÇAĞDA, BU DÜNYADA, BİRLEŞMİŞ MİLLETLERDE! giyilecek, tadılacak, YAŞANACAK bir Adıge ve Adıgelik bulunur.+''+Narzan Jaji

Dünya Abhaz-Abaza Halkları Birliği 3. Kongresi Kapanış Bildirisi

Geçen yüzyılların, halkların yok oluşuna yönelik büyük kıyımları Abhaz-Abaza halkları için çok ağır bir miras bırakmıştır. Geçen yüzyılda Kafkasya'da sahneye konulan jeopolitik senaryolardan dolayı halklarımızın etno-kültürel birlikteliği onarılamaz yaralar almıştır. Halklarımızı oluşturan gruplar, tıpkı Adığe boylarının uğradığı felakete benzer bir biçimde yurtlarından zorla çıkartılarak Ortadoğu ülkelerine sürüldüler. Ve bugüne kadar da Anavatanlarına dönme olanağına henüz kavuşamadılar. 20. yüzyılın içerisinde Gürcüstan, Abhazya'da yaşayan halkları yok etmek, Abhazya Devletini haritadan silmek amacıyla iki kez Abhazya'ya saldırdı. Onlar, Abhazya'nın gelişmesini nasıl engelleyecekleri ve Abhazya'yı felakete sürükleyip nasıl yok edecekleri konularında hep yeni yollar denediler ve aşırı bir çaba içinde oldular. Bu felaket halklarımızı çok büyük huzursuzluklara ve çalkantılara sürükledi. Sayısız insanın yaşamı pahasına Adığelerin, Çeçenlerin, Osetlerin, Dağıstanlıların, Rusların, Rusya Federasyonu içinde bulunan diğer halkların yabancı ülkelerdeki Kafkas Diyasporası'nın yardımları ile Abhaz-Abaza halklarının Gürcüstan'a karşı direnerek, ağır savaş koşullarında ulaştıkları zafer, büyük bir saygı uyandırmıştır. Böylece Abhaz Devleti'nin hiçbir ülkeye bağlı olmadığı, hiçbir ülkenin egemenliğinde olmadığı kanıtlanmış, Abhazya'nın bağımsızlığı korunmuştur. Düşmanın Abhazya'dan kovuluşundan bu yana dört yıl geçmiştir. Bu süre içerisinde Gürcü-Abhaz sorununun barışla sonuçlanan bir çözüme kavuşması için zaman zaman taraflar arasında görüşmeler süregelmektedir. Bu görüşmelerle ilgili önemli belgeler teati edilmektedir. Bütün bu gelişmelere karşın, yeni silahlı çatışmaları doğurabilecek gerginlik ortamı giderilememiştir. Bu gerginliğe ilaveten Gürcüstan'ın kışkırtmaları ile Batılı Büyük Devletler ve Rusya, Abhazya'nın karşısında blok oluşturmakta, uygulanan ekonomik ambargo politikaları ile Abhazya'yı yalnız bırakarak, gücünü ve direnişini kırmak, halkı açlığa terk ederek boyun eğdirmek istemektedirler. Abhazya'nın gelişimini engelleyen ve ağır yaşam koşullarına neden olan bu durumu zamanın diğer sorunlarından ayırarak, diğer sorunlardan daha çok üzerine eğilerek, tarihi yurdumuzu koruyacak olanların durumunu iyi tespit ederek, varolan tüm olanakları bu yola sevk ederek bir politikanın izlenmesi gerçeği apaçık ortaya çıkmaktadır. İşte bütün bu nedenlerle 3. Kongre, Abhazya Cumhuriyeti'nin özgürlüğü ve egemenliğini güçlü bir biçimde korumak için Abhaz-Abaza halklarına seslenmekte ve yönelmektedir. Halkların yaşamsal sorunlarına yönelik olan Abhaz-Abaza Halklarının 3. Kongresi; Abhazya Devleti'nin pekişmesi, O'nun ekonomisinin, yasal düzenlemelerinin ve halkıntercihi ile belirlenen politikasının istenilen amaçlara ulaşması için Abhazya Hükümeti'nin yanındadır. Atayurdumuzda onurlu ve halkçasına bir barışın gerçekleştirilmesi için Abhaz-Gürcü ilişkilerinin en doğru ve akılcı şekilde düzenlenmesinin önemini çok iyi bilen 3. Kongre, Abhaz ve Gürcü Devletlerinin egemenlik açısından eşit haklara sahip devletler olduğunu kabul eder ve iki komşu ve dost ülke olarak yaşamalarını gerçekleştirecek bir barış anlaşmasının yapılmasını ister. 2. Kongre bildirisinde yer alan başlıklarda belirtilen ilkelerin, 3. Kongre programında da yer alması, Abhaz-Abaza halklarının günümüzdeki sorunlarının 3. Kongrece çok kapsamlı bir şekilde değerlendirildiğinin ve ileride de bu ilkelere sahip çıkılacağının göstergesidir. Bu nedenlerle (MAAAN)- Dünya Abhaz-Abaza Halkları Birliği'nin Yürütme Komitesi, bu ilkeleri ve mevcut sorunları her zaman gündemde tutarak, tartışarak, halklarımızın bütünlüğünü, moral gücünü yeniden sağlamanın Kafkas Halkları ile ve özellikle de Adığe'lerle ilişkileri geliştirmeye yönelik programları ve teknolojileri belirleyecek grupların oluşturulmasının zorunluluğunu belirtir. Abhaz-Abaza ve diğer Kafkas halklarının birlikteliğinin pekiştirilmesi, bu halkların var olmasının tek yoludur. Abhaz-Abaza halklarının 3. Kongresi, Abhaz-Abaza-Adığe halklarının düşüncede, güçte, gelecekte birlikte olmalarının ve Dünya Çerkes Birliği Örgütü'nün çatısı altında olmanın öneminin giderek nasıl büyüdüğünü, bu birlikteliğin Dünya Çerkes Birliği'nin çalışmalarına da destek olacağını mutlulukla ifade eder. 3. Kongre Yürütme Kurulu, öncelikle Birliğin bünyesinde bir VAKIF (Fond) oluşturulmasının, böylece sağlanacak olanaklarla basınımıza (Abazaşta, Apsnı, Abazamığua gazeteleri ve Maramız, Mtsabız ile Alaşara dergileri ) ve onları çıkaran gruplara, kuruluşlara yardım edilmesinin, Abaza halkının çoğunlukta olduğu bölgelerde Abaza halkına ait bir yönetim biriminin (Rayon) için Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti Yöneticileri ile görüşmeler yapılmasının zorunluluğunu beyan eder. 3. Kongre, binlerce yıllık tarihimizde, büyük acılar çekmiş, büyük kıyımlar yaşamış, büyük tehlikelere katlanmış sabırlı Abhaz-Abaza halklarının bu gün içinde bulundukları huzursuz ve gergin ortamdan da sağlıklı bir şekilde sıyrılacaklarına, Halklarımızın kaderini belirleyecek işleri sağlıklı bir şekilde gerçekleştireceklerine, Kafkas Halklarının birlikteliğine katkılarının çok önemli boyutlarda olacağına içtenlikle inanmaktadır. Dünya Abhaz-Abaza Halkları Birliği 3. Kongresi 23 Ağustos 1997 Çerkessk kenti Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti Kaffed

Düzce Depremi

Ölümün olduğu bir dünyada acı her zaman yanımızda, önemli olan güzellikleri ve mutlulukları yakalayabilmek... Depremin üzerinden onca gün geçmişti lakin hala sarılacak yaralar ve giderilmesi gereken sorunlar bulunmakta. Toplumsal olmanın gerektirdiği paylaşımcılığın en güzel örneklerinden birini göstermişti Çerkes gençleri ve onlarla birlikte olmaktan zevk duyan büyükler. Mekan Düzce'nin Bayramlı köyü. Köy yolu üzerinde yüzlerce hüzün ve anıyı taşıyan yıkıklar ve karanlıkta heybetini kaybetmiş çimento yığınları arasından görünen, bir ailenin bir arkadaş gurubunun sıcaklığını gösteren küçük ve bir o kadar cılız ışık demetleri. Gecenin yalnızlık hissi uyandıran karanlığında girilmişti Düzce'ye. Bizleri karşılayan bir grup gencin nezaretinde, yıkık, karanlık ve bir o kadar anıyla dolu ve geçmişe kazılmış gibi duran görüntüler arasından kayarak ilerlendi köye doğru. Tavır meçhuldü. Hüzünlü mü olmak gerekir yoksa sessiz mi... Bir grup genç Ankara'dan ve İstanbul'dan. Köyde hiç görülmemiş yüzler, duyulmamış sesler. Yeni insanlar ve mekanların vermiş olduğu bir durgunluk hakimdi öncesinde... Sanki gelecek olan devinimin bir sessizlik hissi yaratması gibi. Herkesin kafasında soru işaretleri tanıdık yüz arama, yavaş yavaş yalnızlık hissinden uzaklaşmaya yönelik tanışma çabaları ve belki de acının paylaşıldığına ilişkin başsağlığı ve geçmiş olsun dilekleri. Hepsi samimi ve içten dolayısı ile karşılığı da... Günlerdir süren soğuk ve ayaza rağmen, sanki çetin olan hava bile bize selamını havayı yumuşatarak veriyor. Bulunan mekanın sıcaklığı, herkesin yüzünde hafif bir tebessüme dönüyor. Varılan köyde önceden ilkokul olan ve şu an dernek olarak kullanılan binanın önünde bir topluluk var. Köye gelen misafirlere karşı sunulan sıcak ilgi... Sanki sıcaklığın güzelliğini körüklemek için kurulmuş bir de ateş, binan önünde... Selamlaşmalar, ne kadar yabancı yüz ama hepsinin tanıdık bir his uyanıyor içinde. Küçük, loş ilkokul binası, vazgeçilemeyecek çay merasimi. Her yudum bizi biraz daha buralı yapıyor sanki. Gaz sobasından çıkan sıcaklık ile başlayan dostane konuşmalar. Yaşanan onca acılara rağmen gene de insanların yüzü gülmekte. Mutluluğun o sihirli tavrının sebep olduğu rahatlama ve bir de İstanbul'dan arkadaşların gelişi ile başlayan şakalaşmalar. İşte alışık olduğumuz bir ortam gene, sanki mekandan bağımsız herkes sadece ilişkilerin vermiş olduğu paylaşımın üzerinde duruyormuş gibi. Dışarıdaki bol dumanlı ateş, atılan her odun ile biraz daha güçleniyor. Yüzlere vuran ateşin turuncu rengi ile muhabbetler iyice koyulaşıyor. Derneklerin geleceği, Grup Badin'in başarısı, İstanbul derneklerinin olası sorunları. Bir nevi Hide-Park. Bu kadar güzelliğin içinde unutulmaması gereken geliş sebebini uygulamak ve bir nebze de olsa acının paylaşıldığını gösteren başsağlığı ziyareti amaçlı diğer köylere gidişler. Taş köprü ve diğer köylerdeki insanları ziyaret... Ateşin başında mızıkanın tınılarını uyandırdığı görüntüler çerçevesinde iyice kaynaşan arkadaşlık ilişkileri, ortak yanlar, sorunlar, düzceli bayan arkadalşların uyandırdığı intibaa. Gecenin ilerleyen saatlerinde yenilen haluj. Sanki alınan enerji onun bir şekilde başka yönlere aktarılmasını gerekli kılarcasına duyulan düğün isteği. Mızıkanın tınıları hafif hafif Kafenin o güzelliğine dökülen ve ona yakışan çiftin uyumlu adımları ve salınımları... Yaklaşan yeni yılın beklentileri, belki de olağanlığı... Yaklaşan yıla nasıl girileceği tartışması içerisinde sandalye çeçeni ile Milenyum erkeğinin arayışı. Giderek yükselen gülüşmelere neden olan komik olaylar. Ve Ercan arkadaşımızın bir o kadar kurnaz ve yavaş çeçeni sayesinde ele geçirdiği "milenyum erkeği" sıfatı. Saat 00.00 ve yeni bir yılda bitmek bilmeyen çeçen, bir bayan arkasından bir tane daha, yeni yılda Ercan ile oynanmaya çalışılan çeçen isteği.... Saatlerin ilerlemesi ile artan açlık hissi ile bina içinde hazırlanan masalar. Yapılan konuşmalar söylenen voredler, şiirler ile saatler iyice ilerlemekte. İlerleyen saatler ile insanlar, günün verdiği yorgunluğa yenik düşmeye başlayarak kimileri evlerine doğru kimileri de uyuyabilecekleri mekanlara başlayan süzülme arayışları. Ya da sabaha kadar sohbet... Sönmemesine çalışılan ateş etrafında paylaşılan acılar, sevinçler; dernek binasında komik oyunlar ve o hüzünlü gözlerdeki (kim bilir ne kadar zamandır ilk) gülücükler... Derneklerin ve gençlerin problemleri, "kaşenlik"le ilgili sıkıntılar, derin tartışmalar...Sonrasında uyumamak için (ya da güneşin nerden doğacağını görmek için) köyde yürüyüş, yıkık evler, yorgun ama hala bizi kahvaltıya davet eden neneler.... Daha fazla söylenecek ne var bilmiyoruz. Biz Düzce'deydik. Düzce'liydik. Onların kısa bir an için de olsa mutlu olduğunu gördük, yıkılmış evler, altüst olmuş yaşamlar paylaştık. Acılarını paylaşıyor, geçmiş olsun diyoruz, yaşama yeniden beraberce sarılmak için... [Nejan Huvaj, Rahmi Lale]  Rahmi Lale

Avrupa Birliği, Türkiye ve Kafkas Dernekleri

Türkiye'nin Avrupa Birliğine adaylığı ile birlikte Türkiye'deki Kafkas dernekleri de bu konuyla ilgilenmeye başlamışlardır. Olası bir A.B. üyeliğinin Türkiye'ye ve derneklerimize neler getireceğini belirtmeden önce kısaca A.B.'nin tarihine bakmak gerekmektedir. +''+ Avrupa Birliği ya da kuruluş adıyla "Avrupa Ekonomik Topluluğu", adından da anlaşılacağı gibi ekonomik bir birliktelik amaçlanarak 1957 Roma anlaşmasıyla altı Avrupa ülkesi tarafından kurulmuştur. Bu ülkeler Almanya, Fransa, İtalya, Hollanda, Belçika ve Lüksemburg'tur. 2. Dünya Savaşı'ndan sonra Avrupa ülkelerinin tekrar ayağa kalkabilmesi için birbirlerine ihtiyaçları vardı. Bunun için gerekli olan birliktelik de ekonomik bağlamda AET ile birlikte yavaş yavaş yerine getirilmiş oluyordu. 2. Dünya Savaşı'ndan sonra ortaya çıkan iki kutuplu dünya düzeninde Türkiye batıyı tercih etmiştir. Batı A.B.D ve Batı Avrupa ülkelerinden oluşmaktaydı. Marshall yardımı ve Nato'ya giriş tercihin batıdan yana olduğunun açık bir göstergesidir. Türkiye'nin batıyı tercih etmesinin yanında batı da Türkiye'ye yakın durmaktaydı. Çünkü, SSCB'ye karşı Türkiye ile birlikte olmak batı için stratejik bir kazançtı. 90'lı yıllara gelindiğinde dünya artık iki kutuplu bir konumdan çıkmış doğu bloğu çökmüştü. Doğu ile batı arasında buzlar erimeye başlamıştı. Bu süreçte Türkiye'nin batı için önemi en azından siyasi olarak azalmaktaydı. 1992 yılına gelindiğinde imzalanan Maastrich anlaşmasıyla A.E.T. artık Avrupa Birliği oldu. Avrupa ülkeleri ekonomik birlikteliğin yanında siyasal birlikteliğe de ağırlık vermeye başladılar. Bütün bunlar olurken Türkiye büyük bir hata yaparak Gümrük Birliği'ne girmiştir. Tabiki, ilk bakışta böyle bir birliğe girmek, karşılıklı ekonomik ilişkilerde bulunmak güzel gözükmektedir. Fakat ilerleyen yıllar gösterdi ki Türkiye çok büyük bir yanlış yapmıştır. Ayrıca hiçbir Avrupa ülkesi A.B.'ye girmeden Gümrük Birliği'ne girmemiştir. Böylece Türkiye bir ilki gerçekleştirmiş ve büyük dış ticaret açıkları vermiştir. Ayrıca Gümrük Birliğinin A.B.'nin bir yan kolu olması ve ilgili kararların A.B. ülkelerince alınması, Türkiye'nin bu kararlara müdahale edememesi Türkiye için yine bir olumsuzluk noktasıdır. Türkiye'de A.B.'ye girmek tartışılırken, A.B. belki de istediğinin en iyisini elde etmiş ve Türkiye'yi tek yanlı bir biçimde kendisine bağlamıştır. Bu bağlılık ekonomik bir bağlılık gibi görünse de siyasi bir bağlılığa da neden olmuştur. Böyle bir durumda A.B. Türkiye'yi kendi içine almak istememektedir. Bunu da doğal karşılamak gerekmektedir. Çünkü, 70 milyon nüfuslu, genç nüfus oranı yüksek bir ülkeyi aralarına almak onlar için büyük bir yük oluşturacaktır. Ayrıca, bu nüfusla A.B.'de en büyük söz sahiplerinden birisi de Türkiye olacaktır ki bu da A.B. ülkelerinin kabullenemeyeceği bir husustur. Bu aşamada mevcut koşullar A.B. açısından ideal bir durumdayken neden Türkiye'yi içlerine alsınlar gibi bir soru sormak gerekmektedir. Tabiki A.B.'ye girmek Türkiye için olumlu bir olay olsa da gerçekleri görmek ve hayale kapılmamak gerekmektedir. A.B.'yi bir de kendi içinden incelersek, geleceği bakımından iki seçenek bulunmaktadır. Birincisi, A.B. ilerki yıllarda bu birlikteliğe son verebilir ve A.B.'ye girmek de Türkiye için önemini yitirir. İkincisi ise bu birliktelik gelişerek devam eder ekonomik birlikteliğin yanında siyasi bir birlikteliğe de gidilebilir. Böylece Avrupa tek bir vücut olarak hareket ederse Türkiye'nin şansının artacağı söylenemez. Çünkü, Avrupa Türkiye'yi böyle bir mekanizmada söz sahibi yapmak istemeyecek ve yapmayacaktır. Bütün bu gerçeklerin ışığında A.B.'ye girmek Türkiye'ye uzak gözükmektedir. O yüzden kurtuluşu A.B.'de arama bırakılmalı ve gerekiyorsa bu kendi kendine gerçekleştirilmelidir ve de gerçekleştirilmek zorundadır. Çünkü güçlü olunmazsa A.B.'ye girilemez, güçlü olunca da A.B.'ye girilmesi zorunlu değildir. Fakat bu zorunluluk demokratikleşme anlamında A.B.'ye girmek ise bu bence yine yanlış bir tercihtir. Çünkü, Kosova'da yapılan katliamlara seyirci kalan bir yerden demokrasi ithal etmeyi düşünmek bence kendi ayıbımızdır. Konuya bir de derneklerimiz açısından bakmak gerekmektedir. Görünen o ki Türkiye'deki Kafkas dernekleri de A.B. yanlısı tutum izlemektedir. Tabi bunun sebebi A.B.'den beklentilerinin olmasıdır. Bu şartlarda da A.B.'ye girilemeyeceğine göre, derneklerimiz Türkiye'nin bir birliğe girmesini beklemektense kendilerinin bir birliğe girmeleri daha iyi olacak gibi gözükmektedir. Tabi bu birliktelik beş-altı derneğin bir araya gelerek federasyonlaşmasıyla olmaz. İstisnasız bütün derneklerin bir araya gelmesiyle gerçek bir federasyonlaşma hedeflenmelidir. Dernek Yetkilileri, bir araya gelirken tüm ön yargılarını unutup, değişik boyutlu bölünmüşlükleri bir kenara bırakıp masaya oturmalıdırlar. Aksi takdirde gerçek bir birleşme hiçbir zaman sağlanamayacaktır. Böyle bir federasyonlaşmanın da nerede ya da hangi dernek çatısı altında olacağı da önemli değildir. Önemli olan bir masaya oturabilmektir. Bunu da dernek yöneticilerinden beklemek en büyük hakkımızdır.+''+Fatih İşler

Türkiye’nin Aydınlarına Açık Mektup

"Biliyorduk ve sustuk". Herhalde böyle diyeceğiz on yıl, yirmi yıl sonra: "biliyorduk ve sustuk, hiç bir şey yapmadık..." Nazi Almanyası'nın suçları bir bir ortalığa dökülürken (belki tüm Avrupa bu suçlara katıldığı için Nazi Avrupası'nın demek daha doğru olur) insanlar hiç birşey bilmediklerini, görmediklerini iddia ediyorlardı. Böylece duyarsızlıklarına bir masumiyet maskesi takacaklarını umuyorlardı. Almanlar burunlarının dibindeki toplama kamplarından, fırınlardan "habersizdiler"... Fransızlar, kendi ülkelerindeki Yahudiler'in toplanıp, trenlerle Almanya'daki ölüm kamplarına gönderildiğini "bilmiyorlardı". Herkes masumdu!.. Bir an için artık insanlığın o utanç ve barbarlık çağı kapanıyor, o kanlı yüzyıl sona eriyor sanmıştık. Ama 21.yy geçen yüzyıldan da korkunç başladı. Ölüm kampları burnumuzun dibinde. Bir halk gözlerimizin önünde yok ediliyor. Grozni diye bir kent yok artık. Çeçenistan diye bir ülke de kalmayacak yakında. Ve Hitler dönemine sessizlikleriyle suç ortaklığı yapanların bahanelerini de kullanamayız bu devirde. "Bilmiyorduk, görmedik, haberimiz yoktu" diyebilir miyiz? Biliyoruz Grozni'nin Rus bombalarıyla, roketleriyle dümdüz edildiğini. 21.yüzyılın başında yeniden oluşturulan toplama kamplarında 12 yaşındaki çocukların bile işkenceden geçirildiklerini, kadınlara ve erkeklere tecavüz edildiğini, ayak bileklerinden kamyonların arkasına bağlanarak canlı canlı ölüm çukurlarına sürüklendiğini biliyoruz. Bu ölüm tarlalarından canlarını kurtarabilmiş, çoluk çocuklarıyla karlı dağları aşarak ülkemize sığınmaya gelmiş 330 kişiye "pasaportları yok" gerekçesiyle içeri giriş izni dahi verilmediğini biliyoruz. Sanki kumarhanelerimizde oyun oynamaya gelen bir turist kafilesi kendilerinden pasaport istenenler. Kaldı ki, turistler bile pasaportsuz, sadece nüfus kağıtlarıyla girebiliyorlar Türkiye'ye (ama onlar Avrupalı, Çeçen değiller!..) Grozni'nin bodrumlarında saklanan, kaçamamış yaralıların bile oracıkta "işlerinin bitirildiğini" biliyoruz. Geçen savaşta ölen 100 bin Çeçen'in, bomnalar altında kolu bacağı dört bir yana savrulan mini mini bebelerin ya da yaşlı ninelerin "İslamcı terörist" olamayacağını biliyoruz. Biliyoruz ve susuyoruz. Geri kalan ayrıntıları belki bilmesek de olur. Bu "ayrıntılardan" bir kaçı geçtiğimiz 8 Ocak'ta Nevazissimaya gazetesinde Sergey Stepaşin imzalı yazıdaki korkunç açıklamalar. Stepaşin sansasyon meraklısı bir gazeteci değil. Rusya Federasyonu'nda Yeltsin'in gömlek değiştirir gibi değiştirip attığı başbakanlardan biri. Geçtiğimiz ağustos ayında görevinden alındı. 1999'un başından beri Çeçenistan'da çıkarılmasına uğraşılan savaşın hazırlıklarını onaylamadığı için. Bu savaşta Rus kamuoyunu Kremlin'in etrafında kenetleyecek Moskova'daki bombalı eylem planlarına karşı çıktığı için. Bu bombalamalar olmasa bile Kremlin'in Çeçenistan'da savaşı başlatmaya kararlı olduğunu açıklıyor Stepaşin. Yığınları galeyana getirmek için Hitler'in düzenlettiği Reichtag yangınına benzemiyor muydu bu sabotajlar? Yeltsin ailesinin, yüksek rütbeli asker ve sivil bürokratın milyonlarca doları bulan yolsuzluklarına sünger çekecek bir savaşı başlatmak ve sürdürmek için yüzlerce masum insanını gece uykuda havaya uçurtan bir hükümet hangi kelimeyle tanımlanabilir? Terörist mi, haydut mu? Rus hükümetinin Çeçen halkına yapıştırdığı bu tanımlama elbette ki, Kremlin'de oturup Kafkasya'daki vahşeti hazırlayan ve yürütenleri betimlemek için çok hafif kalır. Bilinmeyen ayrıntılardan biri daha. Bu kez general Lebed'in ağzından. Yine hükümet içinde yer almış olan ve ne söylediğini bilen bir sorumlu Lebed. Birinci savaşı sona erdiren anlaşmayı sağlayan kişi. Bu ilk savaşı başlatan asıl nedenin, Rus ordusundan yok olan 1500 tank olduğunu açıklıyor Lebed. Büyük bir ihtimalle tanklar generallerden biri tarafından Sırplar'a satılmış ve parası cebe atılmış. Ve 1500 tank açığının hesaptan düşülebileceği bir savaş gerek!.. Daha sonra konuyu araştıran gazetecinin de öldürüldüğünü anımsatıyor Lebed. Ve bugün yine yüksek rütbeli askerlerin ve üst düzey bürokratların çeşitli açıklarını böyle bir savaşla kayıttan düşme ihtiyacında oldukları söyleniyor bütün Kafkasya'da. Yine az "bilinen" veya bilinmesi istenmeyen bir başka "ayrıntı": "Ayrılıkçı" denen Çeçenistan'ın, tamamen yasal ve hukuki bir şekilde bağımsızlık kararı aldığı. 1936'da kabul edilen SSCB anayasına göre, Çeçenistan, "Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti" statüsüyle Sovyet Sosyalist Rusya Federatif Cumhuriyeti bünyesinde olmak üzere SSCB içinde yer almıştır. 1990'da SSCB ve Rusya Federasyon anayasaları ortadan kalkınca federe birimler resmen serbest kalmışlardır. Çeçenistan, işte bu dönemde 1 Kasım 1991'de bağımsızlığını ilan etmiş ve beş ay sonra eski federe cumhuriyetlerin onayına sunulan yeni Rusya Federasyon Anlaşması'nı imzalamamıştır. Aynı anlaşmayı imzalamayan diğer bir federe cumhuriyet, Tataristan, daha sonra kendisine tanınan bir takım özel ayrıcalıklar karşılığında ayrıldığı bünyeye geri dönmeyi kabul etmiş, Çeçenistan ise tercihini değiştirmemiştir. 1994'de General Graçev'in bir-iki saatlik bir operasyonla Grozni'ye boyun eğdirmek düşüncesi 14 ay sürecek bir savaşı başlatmış, 100 bin yaşama malolmuş, ama Çeçenler'in tercihi yine değişmemiştir. Bugün Moskova'nın uyguladığı kesin sansüre ve her tür güçlüğe karşın bir çok Batılı gazeteci savaş bölgesinden her gün haber yolluyor. Moskova'da oturup Rus Genel Kurmayının açıklamalarını tercüme etmekten çok farklı yaptıkları iş. Ama herkesin onların göze aldığı güçlükleri göze almasına bile gerek yok. Çünkü Batı gazetelerinde her gün çarşaf çarşaf yayınlanıyor bu haberler, analizler, görüşler. Hatta interneti açmak bile yetiyor ne olup bittiğini bütün ayrıntılarıyla öğrenip anlamak için. Aydınlar, sanatçılar, bilim adamları, filozoflar tepkilerini dile getiriyorlar. Düne kadar Kafkasya'nın nerede olduğunu dahi bilmeyen insanlar, bugün bile adını güçlükle telaffuz ettikleri Çeçenistan için 23 Şubat günü sokağa döküldüler, 1944'ün 23 Şubat'ında, çoluk çocuk hayvan vagonlarına doldurulup Sibirya'ya sürülmüştü Çeçenler. Bu acı olayın 56.yıldönümünde, o zaman yarım kalan soykırım girişimini bugün bitirmeye çalışan Putin ve generalleri protesto etti Fransızlar. Onların da, (insanlık suçu işleyen Miloşeviç veya Karaçiç gibi) uluslararası mahkemede yargılanmasını talep ettiler, bu katillere destek ve kredi yardımı veren Avrupa hükümetlerini protesto ettiler. Yine seçimlerden hemen sonra Fransa'ya gelmesi beklenen Putin'i ülkeye sokmamak için eylemler planlanıyor. Türk aydınlarında ve gazetecilerinde çıt yok. Sekiz aydan beri burnumuzun dibinde süren ve artık bir soykırımına dönüştüğünden kuşku duyulmayacak bu savaşa kaç yazar köşesinde değindi? Sokaktaki adamın belki internete ulaşma, dünya basınını izleme olanağı yoktur, ama bu olanaklara sahip olanlar ve kitlelere seslenen, onları bilgilendirmeye çalışanlar ne kadar ilgilendiler burnumuzun dibindeki bu trajediyle? Rusya ile basit günlük bezirgan ilişkilerini, kalıcı ve ilkeli bir devlet politikasının yerine koyan; sınırdaki 330 Çeçen mülteciyi içeri almazken Kafkas Paktı liderliğine kalkan bir hükümetten elbette pek bir şey beklenemez. Ama bu ülkede bağımsız düşünen aydınlar yok mudur? Dünyayla azıcık ilgilenen? (Dünya deyince, Berlin, Paris, Londra'nın da dışında bir dünya olduğunu unutmadan...) Yarı utangaç bir şekilde fısıldanan gerekçe: "bu işle İslamcılar ve milliyetçiler uğraşıyor". Ne zamana kadar İslamcılar ve milliyetçiler bu ülkede diğerlerinin nasıl düşünmesi gerektiğini belirleyecek? Diğerleri hep onlara bakarak mı çizecekler çizgilerini? Herhangi bir konuda ne düşünmeleri gerektiğini İslamcıların aldığı tavır mı belirleyecek? İslamcılardan başka kimsede kendi kendine düşünme yeteneği yok mu-dur? Bugün Grozni diye bir kent yok artık. Yarın belki Çeçen adını taşıyan bir halk da olmayacak. Ve o zaman bizler, Türkiye'nin aydınları, "biliyorduk, ama sustuk, çünkü İslamcılar ilgi duyuyordu o konuya" mı diyeceğiz.  Nur Dolay

Kafkasya Çemberi – Kitap Tanıtımı

Çiviyazıları Yayınları'nın Mjora dizisinden çıkarmış olduğu bir Kafkasya notları derlemesi olan Kafkasya Çemberi, Irak'a saldırının kapıda olduğu şu dönemde dikkatleri tekrar güneydoğudan kuzeydoğuya kaydıracak bir kitap özelliği taşıyor. Courrier International dergisinde yazarlık ve muhabirlik yapan Nur Dolay, özellikle Kafkasya, Latin Amerika ve Orta Asya üzerine yıllardır yaptığı incelemeler ve gezilerle tanınan Ubıh kökenli bir bayan. 2001'de baskıya verilen bu belgesel niteliğineki derleme, içeriğiyle bugün dahi güncelliğini kaybetmemiş bir doluluğa sahip. +''+ Önsözüyle kitaba iyi bir giriş yapmış Nur Dolay: Türk aydınlarının genel olarak Kafkasya'ya ve Çeçen-Rus savaşına, yanı başlarında yaşanan bu trajik var olma savaşına nasıl olup da kayıtsız kaldığını sorguluyor; ama yanıtını bulmuş: "Kafkasya, sadece milliyetçilerin ve İslamcıların ilgi alanı içinde kalan ve sanki öyle olması gereken bir bölgeymiş gibi algılanıyor. Çeçenistan'daki insanlık dramına salt bu yarı utangaç telaffuz edilen nedenden ötürü seyirci kalınıyor." diyor net bir ifadeyle. Geneli itibariyle yazarın Kafkasya Çemberi adı altında topladığı notları, Çeçenistan'daki trajedi ve diğer Kafkas ülkeleri ile Rusya ve Türkiye'deki kesimin bu savaşa bakış açısı çevresinde şekilleniyor. Dolay'ın büyük kısmını öznel bir üslupla ve savaşa tanık olmuş insan psikolojisiyle oluşturduğu derlemesinde çok ilginç saptamalarına ve araştırma sonuçlarına ulaşmak mümkün. Sovyet yazılı tarihinin Kafkasya coğrafyasını insanlara nasıl yansıttığı konusundaki tespitleri can alıcı: Turistler için hazırlanmış tanıtım kılavuzlarında Soçi'nin tarihinin 1830'lardan başlatıldığını görmüş yazar. Bir bölgenin yüzlerce yıllık direnişinin sayfalarını doldurduğu Kafkasya tarihinin nasıl tersyüz edilip 1830'lardan başlatılabildiğini hayretle karşılıyor, bizim gibi!Büyük Sürgün'den de bahsediliyor kitapta: Günümüz koşullarında sınırı karadan geçerek Makedonya'ya ulaşmaya çalışan Kosovalıların ekranlara yansıyan acılarıyla kıyaslandığında, o dönemde deniz yoluyla Osmanlı'ya sığınmaya çalışmış olan Çerkeslerin yaşadıklarının ne kadar iç parçalayıcı olabileceği konusu irdelenmiş. Kitabın bir bölümünü de tamamen Şamil Basayev üzerine yazılanlar oluşturuyor. Çeçenistan Devlet Başkanı Aslan Mashadov'un agresif tutumlu Çeçen savaş komutanlarıyla olan anlaşmazlıkları, Basayev'in bu idari ilişkilerdeki ve sıcak çatışmalardaki rolü, Rusların Çeçen Savaşı'nı başlatmalarının nedenleri ve savaş sırasında dünya kamuoyuna oynadıkları oyunlar... Örneğin Basayev'in İslam ile ilişkisi konusunda çok ilginç bir gözlem var: Basayev'in asıl kaygısı İslamiyet'i Kafkasya'ya yaymak değil, Rusları Kafkasya'dan tümüyle söküp atmak. Yani Dolay, Şamil Basayev'in İslam olgusunu Kafkasya'yı özgürleştirme sürecinde bir araç olarak kullandığını öne sürüyor bir anlamda. Dünya basınının bu savaşa yönelmemiş olmasına da değişik boyutlardan bakarak çıkarımlar getiriyor. Şöyle diyor kısaca yazar: "Savaşları Amerika ilgi çekici kılar! Çeçen-Rus savaşında da ilgi çekicilik ve Amerika güvencesi olmadığı için muhabirler bölgeye karşı fazla heyecan duymuyorlar. Ön sıraları kapabilmek için Kosova'da, Doğu Timor' da ya da Somali'de uğraştıkları kadar Çeçenya'da uğraşmıyorlar.". Ayrıca haber alma mekanizmasının Kafkasya'da tam bir fiyasko halini aldığını, bilginin Rus tekelinde olduğunu, kaçırılan muhabirlerini büyük çaplı fidyeler ödeyerek geri almaya sıcak bakmayan yayın organlarının Kafkasya'nın sıcak bölgelerini bu nedenle gözden çıkardıklarını altını çizerek ifade ediyor. Çeçen Savaşı'nın başlatılmasında rol oynayan ticari oyunları da Nur Dolay'ın kaleminden öğrenmek oldukça şaşırtıcı ve heyecan verici.Kafkasya Çemberi, yalnızca Çeçen-Rus aktüalitesiyle sınırlı kalmamış. Kafkas halklarının kültürel yapısına ilişkin gözlemler de kitapta yer bulmuş. Yazarın "Xase" kavramına getirdiği mükemmel tanım beni epeyce etkiledi: "Doğrudan demokrasiye yakın esnek bir kurumlaşma türü.". Kafkasya'da ve diasporada varlığını kısmen de olsa hala sürdürebilen Xase örgütlenmesi bence de daha iyi açıklanamazdı. Konuk kaldığı evlerde gözlemlediği geleneklere (örn. damat-kayınvalide ilişkileri) de kısmen yer vermiş yazar. Maykop ve Çerkesk gezileriyle ilgili de çok kayda değer izlenimler mevcut. Maykop'un oldukça küçük ve ekonomik yönden minimal olanaklara sahip bir kent olmasına rağmen Kafkasya'nın en çok göç alan bölgelerinden biri olması (Türkiye'den gelen Çerkesler vs.) Moskova yönetimini öylesine şaşırtmış ki örneğin, Maykop'a bu yoğun göçün nedenlerini araştırmak amacıyla Moskova'dan bir araştırma kurulu gönderilmiş! Türkiyeli Çerkeslerin Kafkasya'da geri döndükleri bölgeleri ticari anlamda ne denli etkiledikleri, Adıgey'de Çeçenistan trajedisinin etkileri ve yaklaşımlar vs. Nur Dolay'ın Kafkasya'nın Çeçenya dışındaki bölgeleri için vurgulamayı uygun buldukları konular. Seçim dönemiyle çakışan Karaçay-Çerkes gezisinden de özellikle başkan adayı Stanislav Derev hakkında kapsamlı bir gözlem sahibi olmuş yazar. Derev'in işadamı kimliğinin yanında politika yaşamına atılması süreci, kurduğu şirketler topluluğunun verdiği vergilerin ülke ekonomisinin %40 oluşturuyor olması gibi noktalar gerçekten dikkate değer. Bir de, Stalin döneminin Makyavelist politikalarının bugünün Kafkas halklarını nasıl karşı karşıya getirdiğini ve ortamı her an gergin tuttuğunu örnekleriyle anlatan satırlar da bugünün Kafkasya'sı hakkında genel bir durum değerlendirmesi yapmanızı sağlayacak yeterlikte. Notların son bölümünde de Abhazya bölgesi, mevcut anlaşmazlıkların tarihçesi de eklenerek önümüze sunuluyor. Kafkasya Çemberi, özetle, tetikçi yazarlığın ve birilerinin hesabına çalışan muhabirlerin varlığının bir trend halini aldığı dönemde olaylara ve olgulara tamamıyla objektif ve değerlendirme açısından da öznel ve art niyetsiz yaklaşan bir muhabirin, hep daha fazlasını ve 'doğrusunu' öğrenmeye çalışan tavrıyla derlenmiş bir belgesel bütünü. Dikkatlerin hep başka yerlerde olduğu, hiçbir zaman insanlık dramlarının yaşandığı karelere isabet etmediği bir çağın, barbarlığın çağları olarak nitelenen önceki çağlardan bir farkı olamayacağını üstüne basa basa anlatmaya çalışıyor bize Nur Dolay kitabında. Sözün anlamını yitirdiği yerden gezintinize başlayıp, sözün hala bir şeyler ifade edebileceği diğer Kafkasya coğrafyalarına adımlarınızı yavaş yavaş ve ibretle atacaksınız Kafkasya Çemberi'yle.+''+Anıl Sevim