Taşdeğirmen

Dünyanın 40'tan fazla ülkesinde darmadağınık yaşamakta olan Çerkes halkının en acılı günlerinin 133. yılı bugün. Tarihi vatan topraklarından zorla koparılıp sürgüne gönderilen Kuzey Kafkasyalıların torunları olarak, özgürce ve kendi vatanında yaşamak isteğinden başka hiçbir günahı olmadığı halde kendilerine bu masum istekleri çok görüldüğü içindir ki savaşmak zorunda kalan ve şehit düşen ecdadımızı yad etmek, sağ kaldığı için sevinemeden iradeleri dışında sürgüne gönderilen dedelerimizin trajik yaşamlarını anmak için bir araya toplanmış bulunuyoruz. +''+ 21 Mayıs 1864 tarihi, Kuzey Kafkasyalılar için savaşta mağlup olmaktan çok ileri bir anlamı olan kapkara bir gündür. Çar II. Aleksandr'ın 500 Çerkes ileri geleninin ricasını reddederek, Çerkeslerin dünyanın muhtelif yörelerine dağılmasına ve bugünkü manzaranın doğmasına sebep olan uğursuz kararını verdiği gündür. İşte bu nedenledir ki Kuzey Kafkasyadaki Özerk Cumhuriyet Parlamentolarının kararıyla 21 Mayıs 1864 tarihi, nerede yaşarlarsa yaşasınlar, tüm Çerkeslerin ortak yas günüdür. 19. Yüzyıl başlarında Kırım, Gürcistan ve Azerbaycan'ı topraklarına katıp, Karadeniz kıyılarını kalelerle kuşatan Çarlık Rusya'sı, Kuzey Kafkasya'yı dört bir taraftan çevirmiş durumdaydı. Genişleme devrini yaşamakta olan Rus İmparatorluğu modern silah, araç ve gereçlere sahipti. Buna karşın Kuzey Kafkasyalılar, devletleşme sürecini henüz tamamlamamış olup, kabileler halinde yaşamakta ve belli bir otorite etrafında toplanmış değillerdi. Gerçi savaş meclisleri toplayıp kumandanlarını seçmek gibi geleneksel usulleri vardır ama kumandanlık ve ordu yapılanması süreklilik arz etmediği için kahramanca bir buçuk asır direnmelerine rağmen mağlubiyetten ve sürülmekten kurtulamamışlardı.Bugün pek çok Rus tarihçisi, yazarı, araştırmacısı, hatta siyaset adamı Çerkeslere reva görülen uygulamanın bir soykırım ve sürgün olduğunu açık olarak yazmaktadırlar. Sürgünün 133. yılı münasebetiyle Yeltsin'in vermiş olduğu mesaj da aynı mahiyettedir. Bu söylediklerimi teyit etmesi bakımından şu iki söylemi belirtmekte yarar görüyorum:İlki, Sovyet sisteminin fikir babası Karl Marx'ın New York Times gazetesinde neşredilen bir yazısında yer alan "Ey dünya, ey insanlık! Hürriyetin anlamını Kafkas dağlılarından öğrenin. Hür yaşamak isteyenlerin nelere muktedir olduğunu görün. Uluslar onlardan ders alsınlar!"İkincisi Jan Carol'un şu sözleridir: "Rusya'nın Kafkasya'yı fethi, çağımızın barbarlık tarihinin en feci tablosunu oluşturur. Kafkas dağlılarının direncini kırabilmek için 60 yıllık askeri terör ve kıyım gerekti..."Kuban ötesi steplere yerleşmeyi reddettikleri için bir hafta içerisinde terk etmeyince köyleri yakılan ecdadımızın Karadeniz sahiline nasıl döküldüklerini, gemilere taşıma kapasitelerinin birkaç katı olmak üzere nasıl bindirildiklerini, Karadeniz sahiline indiklerinde neler çektiklerini, açlıktan, sefaletten ve hastalıktan nasıl kırıldıklarını ve kaç yerde Çerkes mezarlıkları oluşturduklarını, 93 harbinden (1877-1878) sonra daha önce Köstence,Varna, Burgaz limanlarına indirilerek Batı Trakya'daki kritik yörelere yerleştirilmiş olan 30 000 insanın ikinci kez nasıl göçe tabi tutulduğunu bu kısa sürede ifade edebilmek mümkün değildir. Esasen Sayın Bedri Habiçoğlu konuşması sırasında bunlara temas edeceğini sanıyorum. Kafkas Sürgününün (zorunlu göçünün) bir tarafı Rus Çarlığı ise diğer tarafı da Osmanlı İmparatorluğudur. Rus tarafı Kafkaslıları anavatanlarından süren, Osmanlı ise kabul eden ve yer gösterendir. Bu açıdan Osmanlı İmparatorluğu yönetimine teşekkür borçluyuz. Osmanlı'nın en sıkıntılı zamanında Kafkasyalıları ülkesine kabul etmesi sadece din kardeşliğinden kaynaklanmıyor, başka nedenleri de vardır. Bilindiği üzere Osmanlı, son asırdaki ve gerilla ağırlıklı savaşlarının çoğunluğunu kaybetmiştir. Bu durum karşısında gerilla harplerindeki başarıları dillere destan olmuş Kuzey Kafkaslılardan oluşturulacak yeni gerilla birlikleri Osmanlı için yeni bir can simididir. Esasen bu konuda daha önce iki Paşa tarafından verilmiş olan raporda, Kuzey Kafkasyalılardan oluşturulacak 80 000 kişilik bir birliğin, mağlup edilemez bir ordu için çok yararlı olacağına dair bir tavsiye vardır; ve işte şimdi de zamanıdır.Osmanlı İmparatorluğuna göçün gerçekleştiği tarihlerde göçmenler için on yıl askerlikten muafiyete ilişkin kanun hükmü bulunduğu içindir ki 93 Harbinde hem Balkanlardan ve hem de doğudan taarruz eden Osmanlı birliklerinin en ön saflarında "Gönüllü Çerkes Birlikleri" vardır. Mevcut kanun hükmü nedeni ile "gönüllü" ifadesi kullanılarak cepheye sevk edilen bu insanların neredeyse tamamına yakın kısmı kırılmıştır. Nitekim Uzunyayla'dan bu sefere giden yüzlerce gençten hiçbirisinin sağ dönmeyişini anlatan bir ağıdı biz ve bizden büyükler bilir ve melodisini mırıldanırlar.Çerkeslerin göç ettikleri ülkeleri ikinci vatan kabul edip canla başla savaştıklarını gittikleri ülkelerin tarihinden çok açık şekilde görmek mümkündür. Keza, Trablusgarp gönüllülerini, Batı Trakya Türk Devletinin kuruluşunu, Balkan, Birinci Dünya Savaşını ve Kurtuluş Savaşını inceleyenler çok iyi bilirler. Kurtuluş Savaşında önemli bir merhale olan Amasya Mülakatında hazır bulunan beş kişiden dört kişinin, Sivas Kongresindeki otuz sekiz delegeden yedi kişinin, Sivas'tan Ankara'ya fiilen gelen Heyet-i Temsiliye üyelerinden dört kişisinin Çerkes, Devlet Şeref Mezarında yatan Atatürk'ün silah arkadaşlarından altmış bir kişiden dokuzunun Çerkes oluşu sanırım çok anlam ifade etmektedir.1864 göçünden itibaren bu ülke toprağına dört neslimizi gömdük. Biz beşinci nesiliz. Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunda dedelerimiz canlarını da kanlarını da esirgemediler. O itibarla bu ülke bizim de vatanımız. Bizler burada doğup büyüdük. Ülkemize karşı her türlü sorumluluğumuzu en güzel şekliyle yerine getiriyoruz. Bu ülkenin sevinci sevincimiz, ızdırabı bizim de ızdırabımızdır. İlaveten biz Kuzey Kafkasyalıyız. Orada bizim kardeşlerimiz yaşıyorlar. Onlarla tarihin derinliklerinden gelen müşterek bağlarımız vardır. Dolayısıyla onların yaşayacakları sevinçleri ve üzüntüleri burada yaşayan yedi milyon Çerkes'in hissetmemesi mümkün değildir. Örgütsel bağlar olmasa bile doğal olarak kendiliğinden ilişkiler ve tepkiler oluşacaktır. İşte bu husus dikkate alınarak T.C. gibi büyük bir devletin dış politika esaslarını oluştururken bizleri ve Kuzey Kafkasya'daki kardeşlerimizi dikkate almak gibi bir sorumluluğu vardır. Nitekim Kaf-Der'in 1996 yılında düzenlediği "Türkiye'nin Kafkasya Politikası Nedir, Ne Olmalıdır." konulu bir paneldeki konuşmamda paneldeki konuşmacı siyasetçilerin ve gazetecilerin de kanaatleri aynı noktada birleşmiştir. Zira aklın yolu birdir. Bilindiği üzere Abhazya ile Gürcistan arasında bir savaş yaşanmış ve tarihi topraklarını, vatanlarını savunmakta olan Abhazlar savaşta galip gelmişlerdi. 4.4.1996 tarihinde AGİT ve Rusya temsilcilerinin katılımıyla yapılan müzakerelerde taraflar eşit şartlarda görüşmeler yoluyla soruna çözüm bulmak üzere de anlaşma imzalamışlardı. Ne var ki Çeçen savaşını bahane eden Rusya Federasyonu "geçici" açıklamasıyla Abhazya'ya ambargo kararı almış ve daha sonra da Gürcistan'a isteklerini kabul ettirmenin ödülleri arasında ambargo uygulamasını Bağımsız Devletler Topluluğu'nun tamamına teşmil ettirdi. Şu anda, Çeçen savaşı da bittiği halde, en acımasız şekliyle ambargo uygulaması devam etmektedir. Seyahat hürriyeti, beslenme ve yaşama hürriyeti haberleşme hürriyeti gibi en temel haklar tamamen ellerinden alınmış olarak açlıkla terbiye edilmeye çalışılmaktadır. ( Ek: yardım Çağrısı mektubu)BDT'nin ambargo uygulaması yetmiyormuş gibi, Abhazya'daki nüfusun beş altı katından fazla Abhaz'ın yaşamakta olduğu Türkiye de ambargoya uymaktadır. Avrasya olayı bahanesiyle geçici olarak ambargo konulmuş olsa bile o eylemin sorumluları zaten cezalandırılmıştır. Öyle ise neden ambargo devam ediyor? Gürcistan ve Rusya Federasyonu ile ikili sözleşmeler olsa bile en azından insani konularda neden inisiyatif kullanılamıyor? Oradaki kardeşlerimizin temel haklarını kısıtlayıp açlıkla terbiye edip anlaşma masasına oturtma gayretinin neresi insanidir? Eşit koşullarda görüşme yapmak üzere anlaşma yapıp bir tarafın elini kolunu, ağzını ve kulağını bağlamanın neresi barışseverliktir? Şahsen ben anlamıyorum. Ben anlayamadığım gibi toplumun büyük çoğunluğu da anlayamıyor. Oysa bizler demokratik, çağdaş, insan haklarına saygılı, refah düzeyi yüksek, iç meselelerini halletmiş Dünya ülkeleri arasında itibarı ve saygınlığı yüksek, uzun vadeli düşünüp kararlar alan ve tereddütsüz uygulayan bir Türkiye istiyoruz. Bunun için de üzerimize düşen her görevi harfiyen yapıyoruz. Ve yapmaya da sonuna kadar devam edeceğiz. Niteliklerini saydığım gönlümüzdeki Türkiye bir taraftan Kafkas Cumhuriyetleri'nin içinde yaşadıkları büyük devletlerle iyi ilişkilerini sürdürürken bir taraftan da hasbelkader Rusya ve Gürcistan'ın sınırları içinde kalmış olan küçük Kafkas cumhuriyetlerinin haklarını sonuna kadar korumayı bildiği gibi onlarla ekonomik ve kültürel ilişkileri en üst düzeye çıkarabilir. Bunu için yedi milyon Kafkas kökenli insanımızın burada varlığı mutlaka faydalanılması gereken önemli bir avantajdır.Avrupalı seyyahların 19. yüzyılda Kafkasya'da uzun süre kalıp Kafkaslıları iyice tanıdıktan sonra yazdıkları seyahat anılarında atalarımızı; medeni, demokrat yapılı, kadın haklarına son derece saygılı, doğal meclis toplantılarının mükemmeliyeti ile şaşırtıcı ve güzel gelenekleriyle örnek yaşantıları olan ama aralarında birlik ve beraberlik olmayan bir toplum olarak tanımlamaktadırlar. Durum bugün de farklı değildir. Geçen seneki panelde Sn. Namık Kemal Zeybek'in söylediği kapanış cümlelerinden olan; "Türkiye, Kafkasya'ya her türlü yardımı yapmalı, en yüksek düzeylerde ilişkiler kurmalı, ama hepsinden önemlisi Kuzey Kafkasya kökenliler olarak önce Türkiye'de bir birlik bilinci geliştirilmeli sonra onu bir bayrak olarak oraya götürüp Elbruz'un tepesine dikmelisiniz. Göreceksiniz ki gönlünüzdeki her şey arkasından gelecektir." Doğru söze ne demeli. Kafkas Birliği derneği olarak birlik ve beraberlik amacına yönelik çalışmalar içinde olduğumuz malumunuzdur. 22.12.1996 tarihinde yaptığımız kongreye gönderdikleri delegelerle 40 dernek, birliğe doğru bir adım daha atmıştır. Dışımızda kalan 24 derneğe de kapılarımız sonuna kadar açıktır. Artık daha fazla zaman kaybetmeyelim.Son Kafkasya seyahatimizde gördük. İtalyan, Fransız, Alman, Amerikan firmaları bir çok alanda fizibilite çalışmalarını bitirmişler ve fiili yatırımlara başlamışlar. Keza boş evler ve işletilecek araziler için Ermeniler dolarla teklifler getirdiği halde anavatan dışında yaşayan Çerkesler dikkate alınarak ret cevapları verilmektedir. Ama nereye kadar? En çok beş sene sonra Kafkasya'ya gidip yalvarsak bile bugünkü ortamları biz de bulamayacağız, Türkiye de bulamayacaktır. Üstelik ikinci Karabağ tehlikesi de bahse konu. Bu açıdan bakınca Kafkasya'ya yatırım veya yerleştirme maksadıyla gidenlere teşekkürü borç biliyorum.İzahına çalıştığım nedenlerle göç mü yoksa sürgün mü; anavatan mı yoksa atavatan mı; dönüşe destek verelim mi yoksa vermeyelim mi gibi kavramlar üzerindeki lüzumsuz tartışmaları bir tarafa bırakıp, ekonomik değer üreten tüm iş adamlarımızı KAFİAD çatısı altında, sosyal hizmet amaçlı vakıfları tek çatı altında, kültürel amaçlı derneklerimizi de keza tek dernek çatısı altında birleşmeye ısrarla çağırıyorum. Zira birlik güçtür, kuvvettir, sorunlarımızın çözümüdür. 40 derneğin ne denli bir güç olabildiğini yaşayarak gördük. Tüm derneklerin birleşmesi halinde Türk siyasal yaşamı da dahil her alanda başarı ve sonuç mutlaktır. Üstelik şimdiki gibi kapı kapı gezip yalvarmaya gerek kalmadan.Ekonomik, kültürel, bilimse ve sosyal amaçlı ve üç temel yapı içerisinde birleştireceğimiz gücümüzü de Kafkasya'nın ve Türkiye'nin kalkınmasına, muhtaç öğrencilerimize, bilimse araştırma ve derlemelere sosyal güvenlikten yoksun insanlarımıza, işsizlerimize, vasıfsız işgücümüzü vasıflı kılmaya, geleceğimiz olan gençlerimizin en iyi tarzda yetiştirilmesine, güzelim kültürümüzü bizzat yaşayarak yaşatmaya yöneltelim. Yöneltelim ki gelecek kuşaklar bizleri lanetle değil saygıyla ansınlar. +''+Meşbaş`e İshak

Kamuoyuna Açık Mektup

Benim hakkımdaki yanlış söylentiler ve bana karşı yapılan suçlamalar Çeçen halkını bölmek, Çeçenya'daki Rus askeri hareketine karşı yapılan tepkinin gerçek nedenlerini dünyaya yanlış aktarmak, korku salmak, Rus insanları arasındaki Çeçen karşıtı fikirleri körüklemek ve her iki taraf için de kazanma ihtimali bulunmayan bir durum yaratmak için kullanılıyor. Bu durdurulması gereken tehlikeli bir oyundur. Hemen barış görüşmelerine oturmamız lazım. Aksi taktirde Çeçenya'da ve tüm Kuzey Kafkasya'da istikrar ulaşılması güç bir hedef olarak kalmaya devam edecektir. İnsanlarımız öldürülüyor, sürülüyor ve Rus basını tarafından hakaretlere maruz kalıyor. Ruslar kadın, çocuk, yaşlı demeden çarşı, okul, köy ayrımı yapmadan her tarafı bombaladı. Beş haftadan daha kısa bir süre içinde 2000 sivil öldü, binlercesi yaralandı ve nüfusumuzun beşte biri kaçtı. Dünya ile ilişkimiz kesilerek sınırlar kapatıldı. Çok az gazetecinin girmesine izin veriliyor. İletişim çok zayıf. Anlayışımıza ve ricalarımıza rağmen,Ruslar görüşmeye yanaşmıyorlar. Rusların bize yaptıkları, daha büyük zulüm uygulanarak, ABD'nin Sırplara yapmalarını eleştirdikleri şeydir. Ruslar tarafından suçlamalara maruz kaldığımdan dolayı savunmamı sunmak zorundayım: Her şeyden önce, ben bir Müslümanım, fundamentalist ya da aşırı uçta bir insan değilim. İkisinin arasıda büyük bir fark var. Şiddete ve teröre yol açtığı için her türlü aşırılığa karşıyım. Bağımsızlık, barış ve insan hakları için son nefesime kadar çarpışacağım gibi, aşırılıklara, suçlulara ve teröristlere karşı da mücadele edeceğim. Başbakan yardımcısı olduğum günden beri,insanlarımızı korkutan ve yabancıların gelmelerini engelleyen suçluları bulup çıkarmak ve cezalandırmak için çok çalışıyorum. Onları yakalamak için Başkan Meşhadov ile birlikte yaptığımız çalışmaları durdurmak için etkin kampanyalar düzenlendi. Ben bir terörist ya da suçlu değilim. Rusya'daki patlamalardan sorumlu değilim. Bunların arkasında olanların aynı zamanda şu anda Çeçenya ve Kuzey Kafkasya'da devam eden birçok terör olayından da sorumlu olduklarına inanıyorum. Patlamalardan dolayı benim suçlanmam,yeniden canlanan Kremlin'deki güç çatışmaları, seçimler öncesi ortaya çıkan rüşvet skandalları ve diğer sorunları ümitsiz çabalarla başka yöne çekme gayretidir. Şu anda yaşananlar ben olsam da olmasam da yaşanacaktı. Bu bir yıldan fazla bir zamandır planlanıyordu. Maalesef hakkında gerçeklerin anlatılması gereken Dağıstan hareketi zaten başlamış olan ateşi körükledi. Dağıstan olaylarını ben başlatmadım. Ben günah keçisi oldum. Bazı resmi makamların iddia ettiği gibi param,silahlarım veya bağlantılarım yok. Eğer olsaydı,ya da adamlarımdan birinde olsaydı,Ruslar şu anda sınırlarımızın içinde olamazlardı. Savaş bir çözüm değildir. Birçok farklı noktamız olmasına rağmen,olağandışı kısıtlamaların sergilendiği, insanlarımızın öldürüldüğü bir zamanda Başkan Meşhadov ve ben barışçıl, eşit ve adil bir yol konusunda hemfikiriz. Misillemede bulunmak için bizi bekleyen birçok insan var. Yapabiliriz ama yapmadık. Ben, Rusların iddia ettiği gibi, bir savaş lordu veya terörist olsaydım, dürüst olarak hiç kimse çekileceğimize kanaat getirir miydi? Dünyanın parasına ya da silahına sahip olsaydım, şu anda onları kullanıyor olurdum. Feryatlarımız bir kez daha duyulmayacak mı? Çeçen insanının varlığı tehlikededir. Topraklarımızı korumak için sonuna kadar mücadele edeceğim. Silahlarımız veya paramız olmayabilir ama Ruslar bizi birleştirdi ve cesaretimizi daha da artırdı. Barışçıl anlaşmalar yapılmasını teşvik ediyorum,ancak Ruslar bu savaşın uzamasını istiyorlarsa, öyle olsun. Ben hazırım. Son olarak,bağımsızlığa,demokrasiye ve insan haklarına çok bağlıyım. Bu sadakatim için Ruslara teşekkür etmeliyim. Kuzey Kafkasya'da yaptıkları şeyler benim kaderimi çizdi. Rusya'nın bize yaptığına bakın. Son savaş sırasında yapılan insan hakları ihlallerinin hiç hesabı verilmedi. Savaştan sonra halkımızın güvenini ve iyi niyetini kazanmaya dair hiçbir çalışma olmadı. Aksine, Rus resmi makamlarının etnik hakaretlerine ve tehditlerine maruz kalıyoruz. Bu ay Rus bombardımanında ölen 2000 masum vatandaş veya önceki savaşta ölen 100000 insan için hiçbir özür gelmedi. Dahası halkımızın çoğu hasta,açlıktan ölüyor ve insanın yaşayamayacağı ortamlarda yaşıyorlar. Bu durum suçu, rüşveti ve kanunsuzluğu körüklüyor. Bizim için yeni ama Rusya için bilinen bir şekilde. Bu nedenle birisinin dört küçük çocuğuma ve sevdiklerini kaybetmiş ailelere neden Rusya'nın bir parçası olmamız gerektiğini anlatmasını istiyorum. Bugün Rusya insanlarımıza karşı etnik bir kampanya yürütüyor. Rus ordusuna Çeçenya'daki kirli savaşını bitirmesi için son bir kez daha açık çek verildi. Ruslar nesiller önce başladıkları, Stalin zamanında da devam eden, başarısız harekete devam ediyorlar: Çeçen insanının olmadığı bir Çeçen toprağı. Rusların bize yaptıkları ve yapıyor oldukları şey bize nasıl muamele etmek istediğinin en güzel örneğidir. Bizi bölmek, bizi açlıktan kırmak, bizi öldürmek ve bizi esaret altına almak. Dünyayı dışarıda bırakmanın yollarını bul, böylece hiç kimse savaş sırasında ve sonrasında ne olduğunu bilmesin, hiç kimse bugün askeri operasyonun arkasındaki gerçek nedenleri ve Rusların neden konuşmaktan kaçtıklarını öğrenemesin... Benimle alakası yok. Dağıstan ile de bir alakası yok. Bunun bütün dünyaya bir uyarı olması gerekir. Son zincirleme olayların uzun süredir planlama aşamasında olduğuna ve Çeçenya veya benim şahsımla çok az alakası olan amaçlar için hazırlanmış olduğuna inanıyorum. Aynı zamanda, Rusya barışçıl çözümler için yaptığımız teklifleri dinlemeyi ve onlara cevap vermeyi reddediyor. En zor şartlar altında iyi niyet gösteriyoruz. Bize kimse inanmıyor. Rus liderlerinin görüşme önerilerimize cevap vermemeleri herkes için kötü sonuçların habercisi olacaktır. Askeri çözümler bölgemize barış getirmenin yolu değildir. Toplu yanlış bilgilendirme kampanyaları ve şu anda devam eden haber akışını kesme çabası Rusya'nın geleceği için tehlikeli olacaktır. Gerçek er ya da geç ortaya çıkacaktır. Ruslar kendilerini mahvetme yolundalar. Bu nedenle benim bir teklifim var. Rusya dünyadan terörizmle mücadele etmek için destek istiyor. Tamam ben bu mücadeleyi başlatacağım. Çeçenya içindeki terörist saldırılar gibi (pazar yerindeki son katliam da dahil) Rusya'daki bombalamalardan sorumlu olanların adalet önüne çıkarıldığını görmek istiyorum. Sınırlarımıza son yıllarda girmiş olan suç çetelerinden kurtulmak istiyorum. Terörizm bizi böldü ve açlıkla yüzyüze bıraktı. Barış ortak bir zemin bulmakla başlar. Rusların ve Çeçenlerin konuşacak çok şeyleri var. Ruslardan ve uluslararası kuruluşlardan çok geç olmadan acil olarak bizimle beraber çalışmalarını rica ediyorum. Ruslar bombardımanda ısrarcı olurlarsa, sonuna kadar savaşacağız ve Rusya sadece askeri alanda değil diğer alanlarda da bu savaşı kaybedecek. Bu nedenle Rusları şunları yapmaya davet ediyorum: Bombardımanı durdurun, Rus kuvvetlerini geri çekin ve yasal yollarla seçilmiş Çeçen otoriteleriyle tarafsız, uluslararası arabulucular kontrolünde görüşmelere başlayın. Barış gücü kuvvetlerinin yardıma gelmelerine izin verin. Çeçenya ve Rusya'daki suç çetelerine ve terörizme karşı güçlerimizi birleştirelim. Moskova'daki ve şu anda Grozni'deki patlamalardan sorumlu olanların bulunup çıkarılmasında bizimle beraber çalışın. Rus otoriteleri gerçekten günahsız olduklarına inanıyorlarsa, o zaman bu işleri yapanları bulup çıkarmada beraber hareket edelim. Bu savaşa harcanan para yeniden yapılanmaya yardım, hastalarımızın bakımı ve karşılıklı her iki taraf için de iyi ilişkilerin başlaması için kullanılmalıdır. 1994-96 savaşı bize çok şey öğretti. Umarız Rusya hatalarını tekrarlamaz. Umarız dünya güzlerini kapalı tutmaz. Çeçenya'da olanlar, Rusya'nın başka yerlerdeki sorunlarda da nasıl hareket ettiğinin göstergesidir. Terörizm dünya barışı için büyük bir tehlikedir. Ama biz terörizm yapmıyoruz. Ruslar beni en büyük düşman olarak görüyor. Ben dedikleri gibi değilim. Bu düşünceyi biraz irdelemenin,gerçeği ve barışı bulmanın zamanıdır. Masum insanların hayatları, Rusya'nın, Kafkasya'nın ve dünyanın geleceği için beraberce çalışma zamanıdır. [ İngilizce'den çeviren: Cankat Yıldız ]Şamil Basayev

Ürdün Çerkesleri

Ürdün’de 120.000 kadar Çerkes bulunuyor. Bunların büyük çoğunluğu da başkent Amman’da yaşıyor. Tıpkı İstanbul gibi 7 tepe 7 vadi üzerine kurulmuş olan Amman’ın tarihi çok eski, Ürdün’ün bir devlet olarak tarihi çok yeni. Amman’ın bu eski tarihinin son 130 yılı, Ürdün’ün bir devlet olarak tarihi buradaki Çerkeslerin tarihiyle çok fazla örtüşüyor. Çerkesler Ürdün’de sayılarından gelen bir ağırlıkla değil, Ürdün’ün ve Amman’ın tarihinde taşıdıkları önemle temsil ediliyorlar. Bu tarihten ötürü de kendilerini -aleyhlerine değişen nüfus dengesine rağmen- bir bakıma Ürdün’ün sahiplerinden birisi olarak görüyorlar. Elinizdeki bu yazı, Ürdün’de yaşayan Çerkeslerin tarihini olabildiğince özetlemeyi*, bunları kısa ama yüklü bir gezinin yoğun gözlemleriyle birleştirmeyi, bu arada biraz da yapabildiği kadarıyla bizimkine benzerlikleri ve farklılıklarıyla bir başka diasporik Çerkes kimliğini anlamayı amaçlıyor +''+ Amman ve Ürdün’ün tarihinde Çerkesler Amman tarihi itibariyle biraz Ankara gibi. Kuruluş olarak çok eski, başkent olarak çok yeni. Amonitlerin (ismi buradan geliyor), Hititlerin, İsraillilerin atalarının, Helenlerin, Romalıların, Emevilerin yerleşim yeri olmuş, geçici İngiliz Yönetiminden önce de bilindiği gibi Osmanlıların. Amman’ın bütün modern kentler gibi birden çok yüzü var. Birincisi, bölgeye özgü beyaz kesme taştan yapılmış, üç dört katlı çatısız apartmanları, gene aynı yapı taşından tek katlı ve büyük bahçe içindeki villaları, geniş bulvarları, yeşil alanları, alışveriş merkezleri, McDonalds gibi bildik fast food restoranları, çok yıldızlı otelleriyle yeni Amman. İkincisi, nispeten dar sokakları (bunlardan ana cadde yerine geçen bir tanesi eski Amman’ın merkezi boyunca uzanıyor ve Şapsığ caddesi olarak adlandırılıyor), bu sokaklar boyunca uzayıp giden rengarenk dükkanları ve pasajları, beyaz taşları artık kirlenmiş ikişer üçer katlı evleri, ayaküstü yemek yenecek yerleriyle eski Amman. İkisinin birbirine geçiştiği ya da ayrıldığı yerde ise bir başka Amman daha uzanıyor; geçmişi tarih öncesine giden kentin ilk sakinlerinin Amman’ı, yani en eski Amman. Bu tarihi, şimdilerde sadece Roma Yönetiminden bu yana ayakta durmayı başarabilmiş bir anfitiyatro simgeliyor. Ancak anfitiyatronun, Ürdünlü Çerkesler için kentin eskiliğini sembolize etmekten öte bir anlamı var: Ürdün’deki tarihlerinin başlangıcını bu mekan temsil ediyor. Çünkü, 1868’den başlayarak bu bölgeye gönderilen yanlarında gerekli birkaç giysi ile şilteleri ve silahlarından başka bir şey bulunmayan ilk Çerkes kabileleri -ki ilk kabilenin Sapsığlar oldukları biliniyor-Amman vadisinin merkezindeki bu anfitiyatro ile etrafındaki “kovuklara” yerleşiyorlar barınabilmek için. Görünüşleri, adetleri, yaşama biçimleri buraların “yerlilerinden” büsbütün farklı yabancılar olarak, düşmanlık görmemek için etrafında hiç başkaca yerleşime rastlanmayan bu vadiyi “seçiyorlar”, bir de su bulunan nadir yerlerden olduğu için. Ancak bu mekan tuttukları yerde de uzun süre ne bedevi saldırılarından ne de bulaşıcı hastalıklardan koruyabiliyorlar kendilerini… İlk aileler Anadolu üzerinden iki yolla ulaşıyorlar buraya: deniz yoluyla gelenler Şam üzerinden, kara yoluyla gelenler Aleppo üzerinden. Onları diğerleri izliyor bir süre sonra, Khabardey ve Pazadogh’lar. Ancak onların da gelişinden sonra, bu “düşman” çevre ile baş edebilecek bir güç oluşturuyorlar. Gene de aralarından koşullara dayanamayıp, Anadolu’daki ilk geldikleri yerlere dönenler oluyor. Yerleştirildikleri, yabancılandıkları bu bölgede -diğer pek çok yerde yaptıkları gibi- öncelikle etraflarındaki düşman mekansal/coğrafi çevreyi altetmenin peşine düşüyorlar Çerkesler. Tarımcılık ise bunun yolu oluyor. Hiç yoktan -bulaşıcı hastalıklarla, bataklıklarla, kuraklıkla mücadele ede ede- yarattıkları bu zenginlik onların yerleştirildikleri topraklara kök salabilmelerini kolaylaştırıyor. Bunun korunmasını önemli kılıyor. Hiç bir alet kullanmadan elleriyle yaptıkları sabanlarla toprağı işlemeye, gene tahtadan yaptıkları aletlerle harman kaldırmaya başlıyorlar. Bu yüzden de sürekli olarak Bedevilerin saldırılarına maruz kalıyorlar. Yerleştirildikleri sulak yerler ile ekilebilir hale getirdikleri topraklar hayvanları için otlak ve su peşinde olan ayrıca ekonomilerini bir tür yağmacılığa dayandıran Bedeviler için çok cazip hale geliyor. Bu nedenle de aralarında sürekli kanlı çatışmalar yaşanıyor. Osmanlı Yönetimi yeni tebaasının gönderildikleri bölgelerdeki haliyle hiç ilgilenmiyor, ta ki, Amman ve Balga üzerinden Hicaz’a gidecek demiryolu yapılana dek. Hicaz demiryolunun geçecek olması bölgenin önemini artırıyor, hayvancılıkla uğraşan Bedevi göçerlerin muhtemel saldırıları karşısında güvenliğin sağlanması, vergilerin düzenli olarak toplanması, kabileler arasında barışın sağlanması gerekiyor. Böylelikle Amman çevresinde Çerkeslerden oluşan bir güvenlik çemberi, tampon bölgeler oluşturmak üzere harekete geçiyor Osmanlı Yönetimi ve Çerkes kabilelerini Amman’ın 7 tepe 7 vadisini kuşatacak şekilde bölgeye dağıtıyor. Bir grup (Şapsığ, Khabardey ve daha az sayıda olmak üzere Abzah kabileleri) ilk yerleşim yerleri olan Amman vadisinde bırakılıyor. Aralarından birisi de bölge yöneticisi atanıyor. (Bu bölge yöneticiliği Osmanlı Yönetimi süresince, Ürdün devleti kuruluşuna kadar Çerkeslerde kalıyor). İkinci grup, iki bedevi kabilesiyle arada tampon oluşturmak üzere Seer Vadisine yerleştiriliyorlar. Bunların çoğunluğunu yine Şapsığlar ve Bjeduglar oluşturuyor. Aralarında bir kaç Abzah aileler de var. Üçüncü grup (Khabardey ve Shishan kabileleri) bir başka Bedevi kabile ile müttefiklerinin tam karşısında kalan Sweileh’e yerleştiriliyor. Sadece Khabardey ailelerden oluşan dördüncü ve beşinci gruplar ise yine çeşitli Bedevi kabileler karşısında tampon bölge oluşturacak şekilde Jerash’a ve Ruseifa’ya yerleştiriliyorlar. Altıncı grup, ki bunlar göreli olarak daha yeni tarihlerde (1902-1905 yılları arasında) bir kaç Khabardey aile ile birlikte bölgeye göçetmek durumunda kalan Shishanlardan oluşuyor, Zarga’ya yerleştiriliyorlar. Nihayet çoğu Abzah ve Bjeduğlardan, azı Khabardey ve Şapsığlardan oluşan son bir grup da Naur’a yerleştiriliyor. Böylelikle Amman, kuzey ve güneyden, doğu ve batıdan yani dört bir cepheden Çerkes yerleşimleriyle çevreleniyor. Amman’ın 50 km kadar kuzeyinde kalan Jerash sayılmazsa bu, 20.yüzyılın başlarındaki bir yerleşim yeri için önemli bir büyüklük olmak üzere 12-15 kilometre karelik yer demek. Nitekim, bu yerleşim yerleri bugün de büyük ölçüde “saflığını” koruyabilmiş halleriyle Amman ve çevresindeki Çerkes mahalleleri olarak biliniyor. Örneğin Wadi Seer’deki Çerkes derneğine konuk olduğumuzda, gençlerden birisi bize “son 20 yıl öncesine kadar kızlarımıza göz koyarlar diye Arap gençleri buralardan geçemezlerdi” diyor. Kanımca Çerkeslerin tarihi yaklaşık 130 yıl öncesine giden bu yerleşim haritasına bakınca, “güvenilir tebaa” olarak “güvenilmezler” karşısında kendilerine yüklenen merkez (Osmanlı) adına güvenliği sağlamak misyonuna bakınca neden Amman’ın, dolayısıyla Ürdün’ün Çerkesler demek olduğunu anlıyorsunuz. Neden Çerkeslerin bakan, milletvekili, ordu komutanı, yüksek rütbeli subaylar olarak yönetici sınıf arasında olduklarını, ya da orta sınıftan olanların bile neden Çerkesliklerini ifade ederken onura eşlik eden bir “güven” ile konuştuklarını açıklayabiliyorsunuz. Ancak Ürdün Çerkeslerinin kimliklerini dile getirişlerinde Türkiye’deki Çerkeslerden ayrılan bir fark olarak tespit ettiğimiz bu güvenlik duygusunu tam olarak anlayabilmemiz için Ürdün tarihinde Çerkeslerin nasıl bir yer tuttuğunu görmeye devam etmeliyiz. Çerkeslerin bölgede güvenliği sağlamak görevleri sadece yerleşim yerlerinin Bedevi kabileler karşısında güvenlik çemberi oluşturacak şekilde belirlenmesiyle sınırlı kalmıyor. Osmanlı Yönetimi, Hicaz demiryolunun güvenliğini sağlamak ve vergilerin toplanmasını kolaylaştırmak üzere Çerkeslerden oluşan ve başında Çerkes Mirza Paşa’nın bulunduğu 300 kişilik atlı bir polis gücü de oluşturuyor. 1908 yılında demiryolu inşaatinin tamamlanmasından sonra, Amman’da yaşam değişiyor. Kentte ticaret canlanırken, yeni bir göç dalgası da bunu izliyor. Amman bugün Suriye diye bilinen topraklarda yaşayan Çerkeslerden de göç alıyor bu dönemde. Suriye’deki polis gücünün başında bulunan Çerkes Khusrov Paşa ile Amman’daki polis gücünün başında bulunan Mirza Paşa birlikte bu yeni gelen Çerkesleri sonradan “Muhacir mahallesi” olarak bilinecek olan bölgeye yerleştiriyorlar. Amman’daki Çerkes nüfusu artıyor böylece Çerkesler arasında, o zamana kadar daha çok tarım ve daha az zanaatkarlık ile uğraşılırken, artık ticaret de yaygınlaşmaya başlıyor. Tarımcılıkta önemli işler başarıyorlar, Amman’ın etrafı meyve bahçeleri, üzüm bağlarıyla donanıyor. Arıcılık yapılıyor. Ağaç oymacılığı, gümüş işlemeciliği, kama, kemer, eğer yapımı gibi geleneksel zanaatlerini canlandırıyorlar. Amman ilk defa hayvanların çektiği tahta arabaları Çerkesler sayesinde tanıyor. Bölge insanları bugün hala bazı evlerde, bir tür yabani ottan yapılıp, içine süt kreması, biraz tuz ve karabiber eklenen ve “kalmek” olarak adlandırılan Çerkes çayını, onların “Chipsi pasta” yapmak üzere kullandıkları bulguru Çerkeslerden öğreniyorlar. Ancak toplumsal kültürel yaşamda yarattıkları bu canlanmaya rağmen yine de Çerkes ailelerin çoğu erkek çocuklarını asker, polis olarak görmeyi tercih ediyor, binlerce yıllık savaşcılık geleneği nedeniyle. Çerkesler dostluk gördüklerinde anlaşmadan, barıştan ve “düzenden” yana oluyorlar. Düşmanlık gördüklerinde üstesinden “askeri” yollarla gelmeyi biliyorlar. Bir yandan Osmanlı adına güvenlik görevi üstenirlerken, diğer yandan sefere çıktıklarında saldırıya uğramaları muhtemel kendi ailelerinin güvenliklerini düşünmek durumunda kalıyorlar. Bedevilerle sorunlarını çözseler, Dürzilerle uğraşmak durumunda kalıyorlar. Örneğin, 1910 yılında asıl görevi hicaz yolunun güvenliğini sağlamak olan Mirza Paşa yönetimindeki Çerkes polis gücü, tam bölgedeki bir ayaklanmayı bastırmışken, kendilerinin seferde oluşunu fırsat bilen Dürzilerin, Golan bölgesindeki kabilelere saldırdıkları haberini alıyorlar. Kadınların, çocukların onların elinde rehine olduklarını duyuyorlar, Osmanlının -Merkezin- bu işe ne diyeceğine hiç aldırış etmeden yetişip kurtarıyorlar onları. Bu Çerkes polis gücünün sonu oluyor. Osmanlıyı Suriye topraklarında temsil eden Çerkes Krushov Paşa, Mirza Paşa’nın atlı birliğini dağıtıyor. Böylelikle onlara, sağlamakla görevli oldukları güvenliğin Osmanlınınkinin olduğu, kendilerinin güvenliğini sağlamaya kalktıklarında ya da kendileri için bir güç haline gelmeye kalktıklarında buna izin verilmeyeceğini, Çerkesin haddini yine bir Çerkese bildirtmeyi de ihmal etmeden gösteriyor merkezi yönetim. Ürdün Çerkeslerinin tarihinde önemli bir yer tutan bu olay bize, yaşadığımız coğrafyada Cumhuriyetin kurulmasına giden süreç içerisinde yaşananları, Düzce’deki Anzavur Ahmet ayaklanmasını bastırmak üzere gönderilen Çerkes Ethem’in, sonradan hain olarak adlandırılmasına giden süreçte başına gelenleri, Kuvvayı Seyyare’nin dağıtılma kararının alınmasını hatırlatıyor. Ancak Çerkesler tıpkı Türkiye’de de yaptıkları gibi yerleştikleri toprakları sahiplendikleri ölçüde, ona yönelik dışarıdan saldırılar karşısında kendilerini ait hissettikleri merkezden yana tavır almayı da biliyorlar. Olup biteni “onların/yönetenlerin” savaşı gibi görmüyorlar, kendi savaşları olarak da görüp, cepheden cepheye koşuyorlar. 1918 yılında, Çerkes gönüllülerden oluşan bir askeri birlik (“Mücahitler” diye adlandırıyorlar kendilerini) gene Mirza Paşa’nın yönetiminde olmak üzere Süveyş’te, İngilizlere karşı savaşıyorlar. İngiliz ordusu kuzeye doğru yürürken, Osmanlının düzenli ordusunun bir kolu o sıralar Şam’a çekilmiş, diğer kolu da bölgedeki Arap milliyetçi ayaklanmalarını bastırmakla meşgul olduğu için, karşısında sadece Çerkesleri buluyor. Amman’ın İngilizler tarafından işgali sırasında Çerkesler, Wadi Seer’de bir çok kayıp veriyorlar. Çerkes toplumunun ileri gelenleri, antlaşma imzalanıncaya kadar esir tutuluyorlar. Osmanlı’nın Suriye’deki toprakları Fransızlar tarafından işgal edilirken, Mirza Paşa’nın askerleri bu defa Arap birliklerinin yardımına yetişmeye çalışıyor. Ancak Şam’ın Fransızların eline geçtiğini duyunca yeniden Amman’a geri dönüyorlar. Ürdün’deki İngilizlerin yönetimi çözülmek üzereyken bölgedeki Arap milliyetçiliğinin öncülüğünü üstlenen Haşimi ailesinden Prens Abdullah’a destek veren yine Çerkesler oluyor. 1923 yılında bugünün Ürdün’ünü oluşturan topraklardaki Arap/Bedevi aşiretleri Prens Abdullah’a isyan ederlerken, Çerkesler onun yanında yer alıyor. Yeniden toparlanan Mirza Paşa başkanlığındaki Çerkes güçleri, Prens Abdullah’ın konakladığı yerde tam bir çember oluşturup onun hayatının korumaya alıp, emrine geçiyorlar. Böylelikle Kuzey’deki aşiret isyanlarını bastırarak, Ürdün krallığının kurulmasında çok önemli bir rol oynuyorlar. (O günlerin anısına da bugün Kraliyet muhafızları tören günlerinde geleneksel giysilerini giyen Çerkes gençlerinden oluşuyor). Çerkesler 1936 yılında başlayan bölgedeki Yahudi (siyonist) yayılması karşısında, Araplarla birlikte Filistinlilerin yanında yer alıyorlar ve yine savaşıyorlar. 1948 yılında İsrail devleti kurulup da, ilk Filistinli mülteci dalgası başladığında -yurtlarından atılmanın ne demek olduğunu bilen insanlar olarak- onlarla ekmeklerini paylaşmayı da biliyorlar. Bu arada da aynı yıl Ürdün, en son Çerkes grubunun göçüne sahne oluyor. Nazi Almanyası’nın yenilgisinden sonra Alman orduları içerisinde Kızıl Ordu”ya karşı savaşmış olan bir grup Çerkes ile aileleri, Yalta Antlaşmasının hükümleri gereğince Sovyetler Birliğine geri gönderileceklerini anlayınca sığındıkları Vatikan’dan Ürdün’e göç etmek üzere bir temsilcilerini Kral Abdullah’ın yanına gönderiyorlar. Böylelikle bu son grup Çerkes göçmen, Ürdün’ün tam da Filistinli göçmenlerin akınına uğradığı bir sırada Ürdün devletinin sağladığı imkanlarla Roma’dan getirtiliyorlar. Ürdün Çerkesleri, yönetimin bu yükün altından kalkabilmesi için hemşehrilerinin getirilip yerleştirilmelerini sağlamak üzere büyük bir yardım kampanyası düzenliyorlar. Böylelikle 1948 yılında 38’i Bjeduğ, 86’sı Khabardey olmak üzere 124 Çerkes daha Ürdün’e yerleşmek üzere geliyor. Ancak Arapça bilmedikleri için güçlüklerle karşılaşıyorlar. Aynı sıralarda Filistin’den gelen mülteci akını nedeniyle ekonomik koşullar giderek ağırlaşınca (Tolstoy Vakfı’nın desteğiyle) ABD’ye göçedip, New Jersey’e yerleşiyorlar, bu gruptan geriye sadece bir kaç kişi kalıyor. Bir başka Çerkes kimliği… Yukarıda da belirttiğim gibi, Ürdünlü Çerkesleri, dün olduğu gibi bugün de askeri ve sivil bürokrasinin en üst kademelerinde, eğitime ne kadar önem verildiğini hissedebiliyorsunuz. Kendilerini, üzerine yaşadıkları toprakların eşit sahipleri gibi görmekten kaynaklanan bir övünç ve güvenle kimliklerini ifadelendirdiklerini görüyorsunuz. Kanımca bunun en önemli nedenlerinden birisi, yukarıda kısaca özetlemeye çalıştığım gibi yaşadıkları topraklarla özdeşleşmiş olan tarihleri. Ancak başka şeyler de var: Ürdün’de Çerkeslik, yönetim tarafından resmen tanınmış bir siyasal/kültürel kimlik. Monarşik yapı içerisinde faaliyet gösteren Meclis’te Çerkeslere ayrılmış üç koltuk var. Seçilenlerden bir tanesi Bakanlık makamına getiriliyor. 8 adet Çerkes Derneği var ve bunlardan hemen hepsi devletten maddi yardım alıyor. Örneğin, Kral Hüseyin’in oğlu Prens Ali, Çerkeslerin yönetim nezdindeki fahri temsilcisi gibi davranıyor. Çerkesler de, dillerini konuşan, oyunlarını törelerini bilen, çoğu zamanını Çerkes arkadaşlarıyla geçiren Prense kendilerinden birisi gibi davranıyorlar. Onun bu yakınlığını hem çok doğal görüyorlar, hem de aralarında bir akrabalık olabileceğinin altını çizmeden de edemiyorlar. Filistinli olan annesi Kraliçe Aliye’nin -ki ölmüş olduğu halde Ürdün’de hala çok seviliyor- köklerinin Memluklara kadar gittiği, dolayısıyla Çerkes olabileceğini söylüyorlar. Prens Ali’nin Çerkeslere yakınlığını ilk işittiğinizde, bunun mutlaka Ürdün’ün iç siyasal dengeleriyle ilgili bir yanı olduğunu düşünüyorsunuz, ancak onu, örneğin fikir öncülüğünü yaparak Nisan ayı içerisinde Amman’da gerçekleştirmiş olduğu toplantılarda ya da Çerkes arkadaşlarının evindeki sohbetlerde gözlediğinizde, bu kanınız değişiyor. Çerkes arkadaşlarının evindeki konukluklar da Aile büyükleri içeri girdiğinde herkesle birlikte ayağa kalkıyor, onlar oturmadan yerine oturmuyor. Haziran ayında, başlarında kendisi ve yakın arkadaşı olmak üzere 12 Çerkes kabilesini temsilen 12 Çerkes giysili atlıyla anayurttan göçü tersine gerçekleştirecek olan sembolik yolculuğun hazırlıklarından söz ederken bütün bunlardan çok büyük bir övünç ve heyecanı duyduğunu anlıyorsunuz. Prens Ali Çerkesler gibi davranıyor, etrafındaki Çerkesler ise Prens Ali’ye hiç de Doğulu siyaset etme biçimlerinde görüntülerine alışık olduğumuz türden bir uslupla davranmıyorlar. Öyle sanıyorum ki bu davranış biçimi, yukarıda da belirttiğimiz gibi, Çerkes geleneklerinin yanısıra yine, Ürdünlü Çerkeslerin kendilerini, kuruluşunda büyük emekleri geçen bu ülkenin “sahiplerinden” birisi olarak görmelerinden kaynaklanan güven ve gurur ile ilgili. Ancak kanımca Ürdün’deki Çerkes kimliğinin ifadelendirilme biçiminin ve bu biçimdeki farklılığın anlaşılabilmesi için, daha başka açıklamalara da başvurmak gerekiyor. Bunun için de Ürdün’deki toplumsal/siyasal yapıya ve bu yapı içerisinde Çerkeslerin konumuna biraz daha yakından bakılması gerekli. Önce yine gözlemlerimiz: Ürdün’deki Çerkesler, “modern”, eğitimli ve kentliler ama bu özelliklere sahip olmanın Türkiye’de ifade ettiği davranış kodlardan çok farklı olarak hala daha çok güçlü kabile bağları taşıyorlar. Görebildiğimiz kadarıyla 8 Çerkes derneğinden önemli bir kısmı bu kabile bağları esasında birbirlerinden ayrı örgütlenmişler, aralarında politik farklılıklar olduğu için değil. Bu nedenle her ne vesileyle toplanılırsa toplanılsın, sosyal konumu, eğitim düzeyi ya da mesleki durumu önemli olmaksızın başkanlık en yaşlı kimse de oluyor. (Bir çok toplantı da kabinedeki tek Çerkes bakan bizimle birlikteydi örneğin, ama onun Bakan olduğunu kapanış toplantısında öğrendik). Kabile içi dayanışmanın güçlülüğü ailelerin o ya da bu nedenle zor ve muhtaç duruma düşmesine izin vermiyor (Osetya’da da bir akrabam, bozulan ekonomik durum nedeniyle kentlerinin eskisi gibi bakımlı olmamasına, sokaklarda yatanların, ayyaşların artmasına çok üzüldüğünü söylüyor ama hemen arkasından bu duruma düşenlerin sadece Ruslar olduğunu, Asetinlerin ise aralarından birisinin böyle bir hale gelmesine hiç bir zaman izin vermediklerini ekliyordu). Ürdün’deki yaşlı Çerkesleri, aralarında Arap tarzı kefiye bağlayanlar da bulunmasına rağmen, başlarında kalpaklarıyla görebiliyorsunuz. Genç kuşaktan dillerini konuşabilenler de var, konuşamayanlar da. Ama istisnasız herkes Çerkes danslarını biliyor (herkesin dansa çıktığını görünce siz de hevesleniyorsunuz, ama hiç sıra gelmeyecek diye de korkuyorsunuz), hem de çok güzel dans ediyor. Belli ki dans ve müzik biz de olduğundan daha çok yaşamlarının parçası olmuş. Eğitime çok önem veriliyor ve çocuklar Çerkes okullarına gönderiliyor. İki tane Çerkes okulu var. Bu okullar Emir Hamza ve Abdülmalik Şeref. Okullar bütünüyle Çerkes Hayır Cemiyeti’nin yönetiminde. Cemiyetin başkanı Fahri başkan sayılıyor, ancak okulu Kadınlar Kolu yönetiyor. Okul ücretli ve yıllık beş yüz dolar ödeniyor. Ancak bunu ödeyemeyecek durumda olan 50 kadar öğrenciye burs sağlanıyor. (Aynı şey Yüksek Öğrenim düzeyine gelen yoksul öğrenciler için de sağlanıyor. Öğrenciler okullarını bitirdiklerinde bunu ya kendileri gibi olan öğrencilere burs sağlayarak, ya da mesleklerine göre ihtiyaçları olan hemşehrilerine ücretsiz hekimlik, avukatlık gibi hizmetler sağlayarak ödüyorlar). Okul, anasınıfıyla birlikte 10 yıllık. 1-9.sınıflar arasında hafta da 3 saat olmak üzere Çerkesce dersler görüyorlar. Kril alfabesini öğreniyorlar. Son yıllarında ise Çerkes geleneklerini işleyen bir ders alıyorlar. Bu arada da Okulun yönetimini üstlenen Kadınlar Kolu sürekli olarak okulun daha iyi imkanlara kavuşturulması için ek kazanç elde etmeye çalışıyor. Örneğin, bizim Ürdün’de bulunduğumuz sıralarda yemek yapıp satacak bir yer kiralamışlardı ve faaliyete başlamak üzereydiler. Ürdün, Türkiye ve Kafkasya’daki Çerkeslerin kimliklerini tariflendirme biçimlerini karşılaştıran bir çalışmada (Shami, 1995),** Ürdün’de siyasetin cemaatler üzerinden yapıldığı, siyasal alandaki etkinliğin kabilelerin (Arap, bedevi, Çerkes) güçleri ve örgütlenmesine bağlı olduğunu belirtiliyor. Çerkeslerin kimliklerinin de kabileler/aşiretlerden oluşan çok kültürlü bir coğrafyada, büyük ölçüde modernleşmekle birlikte etkinliğini sürdüren güçlü kabile bağları içerisinde biçimlendiği ekleniyor. Başka ifadeyle Çerkeslik kimliğinin politik ve kültürel bir kimlik olarak gösterdiği etkinlik, Türkiye’den farklı olarak Ürdün’deki Çerkeslerin cemaat/kabile ilişkilerinin çözülmemiş olmasına, siyasetin kurumlaşmış bu bağlar üzerinden yapılmasına bağlanıyor. Ürdün’deki Çerkeslerin kimliğinin “kabile söylemi”, Türkiye’deki Çerkeslerinkinin ise “azınlık söylemi” görüntüsü taşıdığı belirtiliyor. Kanımca, bu belirleme önemli ve iddia ettiğim şekilde ‘Ürdün’deki Çerkeslik kimliğinin Türkiye’dekinden farklı olarak daha bir övünç ve güvenle (korkusuzca) kuruluyor olmasını’ sosyolojik olarak açıklıyor. Kuşkusuz çok farklı coğrafyalarda yerleşerek, tarihsel olarak benzerlikleri olsa da farklı toplumsal/siyasal süreçleri yaşayan Çerkeslerin ortak bir diasporik kimlik tarifiyle kendilerini ifadelendirmelerini beklemek mümkün değil. Bu nedenle karşımıza Ürdün’de, İsrail’de, Türkiye’de, hatta Kafkasya’da benzerlikler kadar farklılıklar da gösteren Çerkeslik tarifleri çıkıyor. Öyle sanıyorum ki, Türkiye Çerkesleriyle Ürdün Çerkeslerinin kimliklerini seslendirme biçimleri arasındaki fark bir ölçüde, her iki ülkenin modernleşme süreçlerinin aldığı biçimler, devletleşirken inşa etmeye çalıştıkları ulusal-kimlik (“Türklük” bir etnikliğe işaret ediyor, “Ürdünlülük” ise bir coğrafyaya) projelerinin özellikleri, kapitalist sisteme entegre olma dereceleri arasındaki önemli farklılıklardan kaynaklanıyor. Çekesler yaşadıkları topraklardaki modernleşme, uluslaşma, laikleşme ve kapitalistleşme süreçlerini farklı farklı biçimlerde deneyimlediler. Türkiye’deki hızlı modernleşme ve kapitalizmle eklemlenme süreci zaten birbirlerinden ayrı ayrı coğrafyalarda yaşayan, hızlı iç-göç süreçleriyle de hızla kentlileşen Çerkeslerin kabile bağlarını çok çabuk çözdü ve siyasetin hemşehrilik ilişkileri, babadan oğula geçen bağlılıklarla siyasal partiler ya da sınıfsal örgütlenmeler üzerinden yapıldığı Türkiye’de, kendilerini Çerkesliklerinden önce gelen aidiyetler içinde tanımlamalarına yol açtı. Diğer yandan Türkiye’deki ulusal-kimlik oluşturma projesi, bütün etnik, dinsel, kültürel kimliklerin ortak bir etnik/ulusal kimlik içerisinde eritilmesine dayanıyordu ve Çerkes kimliğine karşı -diğer benzerlerine olduğu gibi- tahammülsüzdü. Böylelikle Çerkeslik yakın zamanlara kadar ancak özel alanda ifadelendirilebilen, kamusal alanda korkmadan söylenemeyen örtük bir kimlik haline geldi. Kafkas derneklerinin yürüttüğü mücadeleler ve küreselleşmenin yarattığı cesaretlenme Türkiye’deki Çerkesleri bugün kültürel kimliklerini kamusal alanda da övünçle ifade edebilir hale getirdi. Ancak bu kimlik siyasal alanda korkmadan/güvenle ifadelendirilebilen bir kimlik değil. Türkiye’de farklılık kimlikleri üzerinden siyaset yapabilmek mümkün değil. Sonuç olarak Ürdün bir monarşi ve siyaset, etniklik çizgisinde, aşiretler çizgisinde örgütlenmiş olan cemaatler üzerinden yapılıyor ve etkili bir siyaset için güçlü cemaat bağlarına sahip olmak gerekiyor. Dolayısıyla Ürdün’de Çerkes olunmuyor, Çerkes doğuluyor. Bunun bazı avantajları olduğu gibi dezavantajları da var. Çerkeslik kimliği kültürel olduğu kadar, muhafaza edilmesi gerekli önemli bir siyasal araç niteliği de taşıyor. Çerkesler Ürdün’de sayıca azlar, iyi eğitimliler, ekonomik krizden etkilenmiş olsalar da çoğunluk itibariyle Türkiye’dekilere kıyasla daha rahat koşullarda yaşıyorlar. Ürdün’deki Çerkeslerin, bu siyasal/kültürel kimliklerini çapraz kesen başka başka aidiyetlerle örneğin sınıfsal ayrımlaşmalarla bölünüp bölünmediğini bilemiyoruz, böyle bir bölünme halinde mevcut siyasal kanalların yeterli olup olmayacağını da. Ancak kendilerinden Çerkeslik kimliklerini saklamalarının değil, söylemelerinin beklendiğini biliyoruz. Bu güvenlik ise onları sistemle barışık kılıyor. Türkiye ise bir Cumhuriyet, sorunlu bir demokrasiye sahip. Siyaset yasalara göre siyasal partiler gibi “modern” aktörlerle yapılıyor ve siyasal alanda etkili olabilmek bu partilerden biri ya da diğeriyle organik ilişkiler içerisinde olmak gerekiyor. Çerkeslik kimliğini siyasal alanda ifadelendirmek böyle bir tablo içerisinde ciddi bir risk taşıyor. Diğer yandan Türkiye’de Çerkesler hem göreli olarak çoklar, hem çok dağınık olarak yaşıyorlar, hem de ekonomik durumları, eğitim düzeyleri ve nihayet siyasal çizgileri itibariyle hiç bir homojenlik göstermiyorlar. Çok farklı farklı üst ve alt aidiyetler, Çerkeslik kimliklerinden geriye ne kadar kaldıysa onu da çapraz olarak bölüyor. Dolayısıyla Türkiye’de Çerkes doğulmuyor, Çerkes olunuyor. Çerkes olduğunu kamusal alanda söylemek yeni yeni öğreniliyor, ancak bu kimlikle siyaset yapılamıyor. Kafkas dernekleri Çerkeslik kimliğinin yeniden yaratılmasında, övünçle ifadelendirilmesinde önemli işlevler üstleniyorlar, ancak siyasal partilerden başka aktör tanımayan “modern” siyasal ortamda siyaseti Çerkesler lehine etkileyemiyorlar. Şimdilerde siyaset bilimciler, siyasal felsefeciler, Batı’nın bireyi esas olarak alan, ulus-devletin yurttaşlık kimliğini onun tek ve a priori üstün kimliği olarak gören liberal demokratik anlayışını ileriye götürmekten söz eden demokrasi projelerini radikal demokrasi projelerini tartışıyorlar. Radikal demokrasi projeleri ise kollektif kimlik farklılıklarının tanınmasını, bu türden kollektivitelerin siyasal aktörler haline gelmesinin önemini, bunun çok hukukluğa kaçmadan, “farklılıklar içerisinde bir arada yaşamaya etiği” etrafında nasıl gerçekleştirilebileceği üzerine düşünüyorlar. Yani bir bakıma ikisi de yetkin örnekler olsalardı söyleyebileceğimiz şekilde, Türkiye ile Ürdün modellerini bir araya getirmeyi hedefliyorlar. Sonuç olarak bu yazı Çerkeslik kimliği etrafında kurduğu problem dahilinde, bir modelin diğerine üstünlüğünü iddia etmiyor. İki modelin radikal demokratik biçimde bir araya nasıl getirilebileceğiyle ilgili tartışmaların, Türkiye’de başka, Ürdün’de, İsrail’de, Kafkasya’da başka başka kimlik modeller, içerisinde siyaset yapan Çerkesleri de yakından ilgilendirdiğini iddia ediyor.*** Ancak bu başka bir tartışmanın konusu… * Bu özetlemeyi M.K.Haghandoga’nın, The Circassians (Çerkesler) adlı Ürdün’de, 1985 yılında İngilizce olarak basılmış kitabından yapıyoruz. ** Sözünün ettiğimiz çalışma bu sayıda kendisiyle yaptığımız söyleşiyi yayınladığımız Janset Berkok Şami’nin kızı, İsmail Berkok’un torunu Setenay Şami’nin “Etnik Kimliklerde Yol Ayrımı: Ürdün, Türkiye ve Kafkasya’da Çerkeslik Kimliğinin Müzakere edilme biçimleri” (“Disjuncture in Ethnicity: Negotiating Circassian Identity in Jordan, Turkey and The Caucasus”) başlıklı çalışması. (Bkz.: New Perspectives on Turkey, Spring 1995, N.12, s.79-95). Bu çalışmanın çevirisini gelecek sayımızda bulabileceksiniz. *** Radikal demokrasi tartışması için bkz.: F.Keyman,"Postmodernizm ve Radikal Demokrasi", Toplum ve Bilim, N.62 (Yaz/Güz 1993):126-155 ve F.Keyman, "Globalleşme ve Türkiye-Radikal Demokrasi Olasılığı", Cumhuriyet, Demokrasi ve Kimlik, N.Bilgin (ed.), 1997: 283-295.; N.B.Çelik, "Radikal Demokrasi ve Sol", Mürekkep Dergisi, N.7 (1997):49-59.+''+Sevda Alankuş

Ekonomi Elçileri

Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu(DEİK)'nun organize ettiği Rusya İhracat Fuarı, İstanbul Taksim TÜYAP Fuar Merkezi'nde 23-26 Kasım 2000 tarihleri arasında gerçekleşti. Bu organizasyonda 100'ün üzerinde üretici firma yer aldı. Kuzey Osetya-Alanya Cumhuriyeti 12 firmadan oluşan 25 kişilik bir heyetle fuarda temsil edildi. Kuzey Osetya-Alanya başbakan yardımcısı Nikolay Chobin'in yer aldığı heyete, Sanayi ve Ticaret Odası başkanı Kazbek Tuganov başkanlık etmiştir. Fuara katılan firmalar 1998 yılı değerlendirmelerine göre Rusya'da ilk 100 firma arasına giren kuruluşlardan oluşmuştu. Fuar öncesinde Alan Kültür ve Yardımlaşma Vakfı olarak Kusey Osetya- Alanya firma temsilcileri ile görüştük ve Fuar hazırlıklarına yardımcı olmaya çalıştık. 24 Kasım 200 tarihinde Alan Kültür ve Yardım Vakfı tarafından düzenlenen akşam yemeğinde Fuara katılan Firma temsilcileri ve burada yaşayan Asetinlerin bir araya gelmeleri sağlanarak güzel bir dostluk ortamı oluşturulmuştur. 25 Kasım günü Kusey Osetya-Alanya cumhuriyetinin tanıtımı için Tüyap Fuar merkezinde panel düzenlenmiştir. Panele konuşmacı olarak katılan Osetya- Alanya Cumhuriyeti Başbakan yardımcısı Nikolay Chobin, ticaret ve sanayi odası başkanı Kazbek Tuganov misafir heyeti temsil ettiler Türkiye yi temsilen başbakanlık danışmanı Sait Yusuf ve Türkiye Küçük ve Orta Ölçekli İşletmeler Serbet Meslek Mensubları ve Yöneticileri Vakfı ( TOSYOV) başkanı Veysi Bakaç katılmışlardır. Konuşmacılar Türkiye ve Kuzey Osetya-Alanya Cumhuriyeti arasında olması gereken ticari ilişkiler hakkında tavsiye ve iyi temennilerini dile getirdiler Osetya dan gelen 2 firma yöneticisi ve Alan vakfı başkanı Yalçın Arpat kısa bir konuşma yaptılar Alan Vakfına Kafkasya dan getirdikleri yağlıboya tablo, Kitap ve akordeon hediye edildi. Ayrıca Türkiyede yaşayan Yahya Alpayın Kafkasya da basılan ikinci şiir kitabı, sahnede kendisine takdim edildi. Panelin bitiminde kendilerine özgü geleneksel seramonileri ile kokteyl açılışı yapıldı, Kokteyli takiben özgün Kafkas müziği eşliğinde davetliler Kafkas oyunları oynadılar Fuara, Kuzey Osetya-Alanya Cumhuriyeti adına katılan firmaların en önemli olanları şunlardır : VELZ ( Viladikavkaz Elektro Lamb Plant ) aydınlatma elemanı fabrikası IRZTROIPROGRESS CO. LTD. Cimontoya su geçirmez özellik kazandıran katkı malzemesi THE MELLOW SEASONS Elektrikli ısıtıcılar ELECTROLONTAKTOR Magnet üretimi DIGORA GOFFERAD CONDBOARD CONTAINER FACTORY Ambalaj Fabrikası FANDIR COMPANY LTD. Otantik Müzik aletleri imalatı FIRM ASİK Folklorik el yapımı porselen bebek imalatı. Fuar organizasyonun Türkiye de tanıtım çalışmalarının yeterli olmaması nedeniyle fuara katılım istenen düzeyde değildi fakat misafir heyetin organizasyona ciddi yaklaşımı ve Türkiye de ki asetinlerin katılımı olumsuzlukları unutturmuştur. Fuarıda içine alan bir haftalık süreçte Osetya ya ve Kültürümüze ne kadar özlem duyduğumuzu bir kere daha hissettik. Böylesine güzel bir organizasyon içerisinde Kuzey Osetya-Alanya Cumhuriyetinin yer almasından mutluluk ve gurur duyduk ve bu mutluluğu sizlerle paylaşmak istedik temennimiz bu tür organizasyonlara katılan firmaların sayısının artması ve dolayısısıyla Kafkasya da yaşayan tüm toplumların refah düzeyinin yükselmesidir. [Yazan: Hamlet Nesrin Arpat]Kaffed

“Çeçen Kılıçları” Üzerine

Muhittin Kandur'un romanını yayımlandıktan hemen sonra okudum, birkaç kez döne döne okudum. Rusya medyasının kitap hakkındaki bol övgülü, sloganvari seçilmiş başlıklarını ve Minerva Press'in övgüsünü okuyunca daha bir heyecanlandım, hele sayın yazarın Mayıs 1991 tarihinde Moskova'ya uçarken uçaktaki duygularını anlattığı bölümü keyifle okudum. 1978 Ağustos'unda Atayurdumuza giderken içinde bulunduğum duygu selinin o kadar benzeri idi ki, sanki dönerek o zamanı yaşadım. +''+ 19.yüzyılın ikinci yarısından sonra soykırım ve sürgün felaketi ile sarsılan halkımızın uğradığı haksızlığı kim bilir kaç Çerkes, Sayın Kandur gibi yazmak, dünyaya haykırmak istemiştir. İlk gençlik yıllarımda benim de ulaşmak istediğim tek erek, halkımı dünyaya tanıtmak, bu tanıtımı yaparken, Sürgün öncesi yaşamı, kültürel değerlerimizi, savaşları, kıyımları anlatmak, ikinci aşamada sürgün felaketini, üçüncü aşamada Osmanlı topraklarındaki iskanı, özümlenmeyi, yok olma tehlikesini, yeni coğrafyalara ve yabancı kültürlere uyum sağlama çabası içerisinde yitirilen değerleri; sonuçta 20.yüzyılın ikinci yarısındaki ata yurdumuza dönüş tartışmalarını, uyanışı haykırmak idi. Yıllar önce, gençliğin verdiği, bilgisizce ve safça bir atakla bu kronolojinin birinci aşamasını yazmaya kalkışmıştım. Üniversite yıllarında klasörler dolusu karalamalar oluştu. Ancak, konuya daldıkça, Kafkasya ve Çerkes Halkı üzerine daha bir bilinçlendikçe kalkıştığım işin yeldeğirmenleri kadar büyük, ben haddini bilmez budalanın ise Don Quichotte kadar aciz ve umarsız olduğumu çok iyi anladım. Bütün yazılarımı klasörler içerisine hapsederek, bu işi kıvırabilmem için fırınlar dolusu ekmek yemem, öncelikle kısa öykülerle kendimi pekiştirmem gerektiği sonucuna vardım. Bu klasörlerle zaman zaman yüzyüze gelmiş olmama karşın, hala kapaklarını kaldırmaya cesaretim yoktur. O yıllarda, avukatlık stajımı tamamlamaya uğraşırken, bir yandan da çeşitli dergilerde zaman zaman pek de önemli olmayan kısa öykülerim yayımlanıyordu. Bunları okuyan Sayın büyüğüm Av. Yaşar Bağ, bir gün adliye koridorlarında beni yakalayıp bir koridora çekmiş ve haketmediğim ölçülerde kutlayarak "–Çok güçlü bir anlatımın var, artık bir Çerkes Exodüs'ünün yazılması için zaman geldi geçiyor, bunu niçin sen yazmayasın..." demiş ve beni yüreklendirmeye çalışmıştı. Sanırım 1972 Eylül'ü idi. Aradan otuz yıl geçti. Bu konu açıldıkça şimdilerde bile, 1970'lerin o utangaç, o beceriksiz genci olarak heyecanlanıyorum. Hala böyle bir yürekliliği göstermekten uzağım. Halkımı yazmak, halkımı anlatmak, halkımın uğradığı haksızlıkları haykırmak için gerekli birikimi hala yeterince edinmiş değilim. Konuya bu pencereden, bu boyutlarda baktığımda, Sayın Kandur'un giriştiği iş o denli büyük ve o denli kutsal görünüyor ki, yapıtına yüreğini koyan Sayın Yazarımızı candan yürekten kutluyorum. Daha önce okumuş olduğum değişik uluslardan yazarların büyük yapıtları ile "Kafkas" romanını karşılaştırırken gözümün önünden Tolstoy'un, Dostoyevski'nin, Maxim Gorki'nin, Kişokue Alim'in, Cengiz Aytmatov'un, Çeraşe Tembot'un, Marquez'in, Yaşar Kemal'in kalemlerinden canlanan sahneler, büyük roman kurguları geçti. Tüm bunları bir yana bırakarak, Sayın Kandur'un anlatımı ve içeriği ile Değerli Yazarımız Sayın Meşbaşe İshak'ın anlatım ve kurgusunun aynı kültürün içinde, aynı gök kubbenin anlatımı olması gerektiğini düşünüp bir sonuca varmaya çalıştım. Ancak, bu iki yazar ve yapıtlarının aynı kültürü işlemeleri dışında kesiştikleri yada örtüştükleri bir nokta yakalayamadım. Üç cilt olacağı anlaşılan dizinin ikinci ve üçüncü ciltleri hakkında henüz bir bilgim yok. Ancak, yukarıda ortaya koymaya çalıştığım ölçütler içerisinde "Kafkas" romanı hakkında bir şeyler yazmaya kalkışınca yine durakladım. Yaptığımın doğru olup olmadığına takıldım. Takıldım, çünkü Diaspora da üretilen yazınımız içerisinde üzülerek söyleyeyim ki "Eleştiri" kurumu henüz oluşmamış, bunun nedeni ise öyle zannediyorum ki bireylerimizin hala individüalist ve alıngan oluşundandır. Sürgün kırgınlığımız hala atamayışımızdandır. Çok düşündüm, acaba böyle bir yazı, sayın yazarca saygısızlık olarak karşılanır mı...? Sayın Kandur kırılıp gücenir mi...? Derken can dostum değerli yazarımız Çetin Öner ile sohbetimizde bu konu kendiliğinden gündeme geldi. Tartıştık ve eğer "eleştiri" geleneği oluşturulmaz ise, Diasporada gelişen Çerkes yazının sağlıklı ölçütler içerisinde değerlendirilemeyeceği, dolayısı ile de Diaspora Çerkes kültürü için bir besin maddesi gibi önemli olan bu destekten yazınımız yoksun kalacağı sonucuna vardık. Amacım kesinlikle Sayın Kandur'un yapıtını küçümsemek, yada aşağılamak değildir. Bu anlamda yazdıklarım belki de yazınsal bir eleştiri olarak ta kabul görmeyebilir. Ben, romanda karşılaştığım, kendi bilgilerime ters düşen, eğer yanlışsa, okuyucunun bilgi dağarcığında yanlışlığı ile yerleşecek olan kimi bilgi ve olaylara değinmek istedim. Sayın Kandur, bence birkaç yanılgıyı, belki de farkına varmadan yapıtının ana unsuru olarak işlemektedir. Şöyle ki; Kabardey halkının Karadeniz havzasındaki tarihsel konumunu inceleyen birçok yabancı araştırmacının görüşleri, Diaspora da ünlenen saygın bilim adamımız Prf.Aytek Namitok'un "L'Origine des Circassiens (Çerkeslerin Kökeni)" adlı yapıtında açık ve net bir biçimde yer almıştır. Bu pasajlarda Kabardeylerin üst kimliği olan Adige tanımı içerisindeki boyların tarihsel gelişimi ve yerleşimi hakkında Xaverio Glovani, De Peyssonel, Guldenstaed, Julius V.Klaproth, Boronevsky, L.Laile, Dubois de Montpereux, J.Bell ve diğerlerinin görüşleri hemen hemen birbirlerine yakındır. Bu görüşlerin birleştiği coğrafi sıralama şöyledir: Adıge'ler önce iki gruba ayrılmaktadır. Doğu Karadeniz kıyıları ve bu günkü Adıgey Cumhuriyeti topraklarının da yer aldığı Kuban havzasında yaşayan Hatko, Hatuk, Natıkuay, Kemirgoey, Bjeduğ, Abzekh, Şapsığ, Jane, Agoey, Makhoş, Adamey, Yegerıkuay, ve kısmen de Besleney boylarının Adıgece' deki "deniz" anlamına gelen "Khi" sözcüğünden hareketle "Khiakh" yani deniz kıyısı Adıgeleri ismi ile gruplandırıldıkları, bunların içerisinde Kabardey boylarının bulunmadıkları anlatılmaktadır. Khiakh Grubuna göre daha doğuda, yüksek yerlerde yaşayan Kabardey boylarının ise, yüksekte oturdukları için "Şha=Baş" anlamına gelen "Şhag" adını aldıkları ve Kuban havzasında yaşamadıkları vurgulanmakta; daha eski çağlarda Ukrayna, Kırım, Kerç yarımadası üzerinden bir yay çizerek bu günkü yurtlarına yerleşen bu halkın Sayın Kandur'un anlattığı şekilde, bu günkü Adıgey topraklarında bir koloni bıraktığı hususundan hiç söz edilmemektedir. (1) Yazarımızın savlarının tam tersine, bu günkü Adıgey Cumhuriyeti'nin Kabardey kökenli yerleşim birimleri olan Koşhable, Bleşepsın, Fadz da oturan Kabardey'lerin bu günkü Kabardey ülkesinin en doğu eyaleti olan ve Osetya ile sınırdaş olan Jılakhıstaney bölgesinden 17. ve 18. yüzyıllarda batıya geldikleri, bunlarla birlikte Besleney grubunun da batıya sürüklendiği, bu günkü Besleney yerleşim birimlerinden olan Ulap'ın böylece kurulduğu herkesçe bilinen bir gerçektir. 1759 yılında bile bu bölünme devam etmiş, Jılakhısteney prenslerinden Khurğokue yandaşları ile birlikte Büyük Kabardey'i terkederek Terek Irmağının sol yakasına geçip "Mezdegu= Sağır Orman" kentini kurmuştur. Sayın Kandur'un anlatımındaki bir başka coğrafi yanlışlık ise "Göçmen Kabardeyler=Hajret Kabardeyler" üzerinedir. Yazar, bu günkü Karaçay-Çerkes bölgesi Kabardeylerini Hajret Kabardey saymakta, Adıgey Kabardeylerinin Hajret Kabardey olmadıklarını ifade etmektedir. Oysa, Çerkes bölgesi Kabardeyleri bir yerden bir yere göç etmemiştir. Aynı yerde yaşamışlardır, Sovyet yönetimin kuruluşundan sonra, çizilen Kabardey Cumhuriyeti sınırları dışında kaldıkları için bulundukları coğrafyadan kaynaklanan bir yaklaşımla kendilerine "Şerces=Çerkes" ismi verilmiştir. Dolayısı ile asıl Hajret Kabardeyler, Kandur soyunun da mensubu bulundukları Jilakhısteney kökenli Adıgey Kabardeyleridir. Bu sav'ın başka bir kanıtından da söz etmek istiyorum. Bu günkü Kabardey'in Jilakhısteney yöresinde yaşayan aile isimleri, yine Uzunyayla'da bulunan ancak Jilakhısteney kökenli olan Hayriye (Jamırzey), Şerefiye (Astemırey), Çamurlu (Haptsey) köylerinde yaşayan aile isimleri; Türkiye Jilakhısteney'i sayılan Göksun-Afşin yöresindeki Karaahmet, Yantepe, Kuzutepe, Saraycık, Fındık, Kaleköy, Kamışcık, Kargabük, Soğucak, Korkmaz, Salyan köylerinde yaşayan aile isimleri biribirlerini tamamlamakta olup Sayın Yazarın soyunun Türkiye kolu olan Kandur'larda yine Jilakhısteney kökenli olan Çamurlu (Hapstey) köyünde oturmaktadırlar. Bu coğrafi yanlışlık böylece düzeltilmelidir. Sayın Yazar, Adıgey Bölgesinde kaldıklarını savunduğu Kandur'ları, Büyük Kabardey bölgesinin Kraliyet hanedanını oluşturan ana kollardan biri olan Hatokşokua soyunun bir kolu olarak saymakta ve büyük dedesinden "Prens Ahmet" olarak söz etmektedir. Oysa Kabardey Hanedanının kurucusu olan Büyük Prens Yinal (Yada Yınal Nef ki Abaza kökenlidir) 1500 yılların başında hüküm sürmüş, oğullarının ve torunlarının isimleri ile anılan, bunların soyundan gelen aristokrat ailelerinin başlangıcı olmuştur. Bu ailelerden sayılan Hatokşokua, Alkhokua, Khurğokua, Mısoust, Mudar, Jambot, Astemır, Hamırzıkue gibi Kabardey Hanedanı soylarının arasında kesinlikle Kandur ismine rastlanmamaktadır. Sevgili dostum, gençlik arkadaşım Dr.Yediç Batıray'ın Almanya'da hazırladığı ve Türkiye'de bastırdığı "Çerkes Tarihi Kronolojisi" adlı yapıtında, Kabardey Hanedanın yüzyıllarca süren soy kütüğü, Julius V.Klaproth'un (Kafkasya ve Gürcistan Gezisi) adlı yapıtının birinci cildinin 563'üncü sayfasından aktarılarak yer almış olup bu soy ağacı kütüğünde Kandur soyu yer almamaktadır.(2) Bu soylardan Hatokşokue ailesinin bu gün yaşayan ahvadı Adana ve İstanbul'da yerleşmiş durumdadır. (II.ci Hatokşokua Gazi Bey'in hayatta olan kızı Saadet Hanım ve Gazi Bey2in oğlu Sıtkı Bey'in çocukları) Alkhokue soyu ise tek aile olarak Göksun'un Kuzutepe köyüne yerleşmiştir. Bu ailenin bu gün yaşayan ahvadı, Alkhokue Kazım Bey'in çocukları Soğucak (Astemırey) köyünde, Elbistan, Ankara, Çanakkale, İstanbul ve Antalya kentlerinde yaşamaktadır. Mısoust'ların soyu ise önce Uzunyayla'nın Uzunpınar köyüne yerleşmiş olup bu soyu Sayın İsmet Göksu ve çocukları (Ankara) sürdürmektedir. Hamırza ailesi ise Pınarbaşı'nın Yahyabey (Hatokşokueyıj) köyüne yerleşmiş olup bu gün Adana ve İstanbul'da yaşamlarını sürdürmektedir. Astemir, Jambot, Mudar soylarında bilebildiğim kadarı ile pek kimse kalmamıştır. Bütün bu saydığım aile ve kişiler, tarihsel ve coğrafi kökenlerini çok iyi bilmekte olup Kandur soyunun kendileri ile kan bağı olduğu savına katılmamaktadırlar. Yanlış anlaşılmayı istemem, tarihe mal olmuş bir kurumu, günümüze taşıyarak, arkaik bir düşünce ile Çerkes halkının geride kalmış sınıfsal yapısına ve Çerkes aristokratlarına övgü dizdiğim anlaşılmasın. Soyluluk, unvan mansıp gibi kavramların bundan böyle etnografyamız ve tarihimizde yer alması gerekirken, günümüze taşınarak gereksiz ve zararlı polemiklere konu olmasını istemiyorum. Saygıdeğer İzzet Kandur gibi, devlet adamlığının en yüce katlarına erişen, bir Çerkes büyüğünün oğlu olan, soyluluğu ile değil, ürettiği sanat yapıtları ile, filmleri ile kendinden söz ettiren Sayın Kandur'un soyluluk bir silaha da gereksinimi yoktur. Öte yandan Çerkes halkı arasında saygın bir yeri olan Kandur soyunun da böyle bir unvana hiç gereksinimi yoktur. Amacım, Ulusumuzun tarihinin yanlışlıklardan arındırılarak ele alınmasıdır. Amacım, genç kuşakların tarihimizi yanlış algılamamasıdır. Sayın Yazar kendi deyimi ile "Kandur Prensi Ahmet"i bu günkü Adıgey topraklarından hareketle Çeçenistan'a kadar götürürken, binlerce kilometrelik bu güzergahta hiçbir topluluğa yada yerleşim birimine uğranmamaktadır. Oysa anlatılan olayın geçtiği yıllarda sürgün henüz yaşanmamış, Ata yurdumuz henüz boşalmamıştır. Adıgey ve Çeçenistan toprakları arasında, sırası ile Abazin, Besleney, Nogay, Karaçay, Kabardey, Balkar, Oset, İnguş toplulukları oturmaktadır. Bunca bölgeyi ve bunca halkları görmeden, bu bölgeleri aşarak Çeçenistan'a ulaşmanın ne denli mümkün olduğunun takdirini sayın okura bırakıyorum. Sayın Kandur'un yayımlanmasını beklediğimiz diğer ciltlerinin daha bir tarihimize, coğrafyamıza ve gerçeklere uygun olacağını umut etmenin okurlarımızın hakkı olduğuna inanarak Sayın Kandur'a ve Okurlarımıza saygılar sunarım. 15.02.2001 Ankara   DİPNOT ÖZDEMİR ÖZBAY : Orta ve Yeniçağda Çerkesya Etnografyası (NART Dergisi 20-21 Sayı Eylül – Aralık 2000) Dr.BATIRAY ÖZBEK (YEDİÇ) : Çerkes Tarihi Kronolojisi (1991 – Ankara, Julius V. Klaproth'un Kafkasya ve Gürcistan Seyahati, Cilt 1. Sayfa 563'ten naklen)+''+Özdemir Özbay

Rusya Federasyonu Başkanı Yeltsin’e Açık Mektup

Rusya'nın Kuzey Kafkasya'daki politikası ile ilgili Boris Yeltsin'e hitaben yazılan bu mektup, yerel Helsinki Yurttaşlar Meclisi üyeleri tarafından Avrupa ülkelerindeki Rusya Federasyonu elçiliklerine gönderilmiştir. Sayın Boris Yeltsin Rusya Federasyonu Başkanı Moskova,Kasım 1999. Sayın Başkan, Biz, sivil toplum düzeyinde Avrupa'nın bütünleşmesini amaçlayan bir organizasyon olan Helsinki Yurttaşlar Meclisi (ihm) Uluslararası Ağı üyeleriyiz. İhm'nin, Rusya ve Kafkasya'nın çeşitli yerlerinde aktif, yerel kolları ve hYm için birinci elden bilgi sağlayan temas halinde olduğu insanlar vardır. Bugünlerde, Kuzey Kafkasya'da, özellikle Çeçenya'da olan gelişmeleri büyük ilgiyle takip ediyoruz. Sınır tanımayan komutanların, mafyanın ve savaşın elele verdiği ve yaklaşık 3000 rehine ve ailelerinin bunların acımasız tavırları sonucu kurban edildiği, Çeçenya'daki kanunsuz durumun farkındayız. Moskova, Volgodonsk ve diğer şehirlerdeki terörist eylemleri ve Çeçen komutanların Dağıstan'daki işgal ve savaşını kınıyoruz. Kurbanların aileleri ve yakınları için dayanışma ve moral desteğimizi ifade ediyoruz. Rus otoritelerinin yurttaşlarını terörist eylemlerden koruması ve hukuk dahilinde gerekli bütün önlemleri alması gerektiğine inanıyoruz. Rusya ve özellikle Kuzey Kafkasya'daki son insani, politik ve askeri gelişmeleri gözlemlediğimizden dolayı, krizi çözmek için Rus otoriteleri tarafından seçilen yöntemle ilgili büyük endişelerimiz var. Şimdiye kadar, kitlesel insan hakları ihlallerine yol açtığı, Çeçenya'daki savaşı kızıştırdığı ve bütün Kafkasya'daki politik ve sosyal durumun dengesini bozduğu için, bu metodların Kuzey Kafkasya'da uzun süreli çözüm, barış ve istikrar getirebileceğinden şüpheliyiz. Özellikle, krizin şu yönlerine dikkatinizi çekmek istiyoruz: Kuzey Kafkasya'daki İnsani Durum: Kuzey Kafkasya'daki artan mülteci problemine Federal otoritelerin tepkisi yetersizdir. Şu anda (sadece İnguşetya'da 180.000 olmak üzere) İnguşetya, Dağıstan ve Stavropolski Eyaleti'nde 200.000'in üzerinde mülteci bulunmaktadır. Sivil toplum kuruluşları ve insani yardım organizasyonlarının İnguşetya'ya ulaşımı Rus otoriteleri tarafından kısıtlanmışken; yerel ve federal otoriteler şu anda İnguşetya'da kalan 180.000 mültecinin yalnızca küçük bir bölümüne yardım sağlayabilmektedir. Buna ilaveten, mültecilerin İnguşetya'dan Rusya'nın diğer bölgelerine gitmelerine izin verilmemektedir ve Çeçenya'yı Rusya Federasyonu'nun komşu bölgelerine bağlayan sınırların kapalı olduğu bildirilmiştir. Eğer mülteci akını artmaya devam ederse ve bunlara yardım sağlanması konusunda karşılıklı çaba gösterilmezse, İnguşetya'da bir insani kriz ortaya çıkabileceğinden endişeliyiz. Ayrıca, eğer Çeçenya'dan ayrılmak isteyen yurttaşlara (İnguşetya'ya bile) gitmeleri için izin verilmezse, bu insanlar savaşla karşı karşıya kalacaklardır. Rusya Hükümetinin Çeçenya ile İlgili Eylemleri: Moskova ve Volgodonsk'taki terörist eylemlerin, Meşhadov ve Çeçen hükümetiyle ilgisi olduğu ispatlanmadığı halde, Rus otoriteleri, seçilmiş Çeçen temsilcilerle görüşmeyi reddettiler. AGİT'in anlaşmazlığa arabuluculuk etme gayretleri, Rus hükümeti tarafından kesinlikle reddedildi. Müzakere yoluyla politik çözüm aramak yerine, bir yandan Çeçen sivillerin ve bir yandan da askere alınmış tecrübesiz gençlerin hayatını tehdit ederek Çeçenya'da askeri işgal uygulanmaktadır. Grozni'deki pazar yerine havadan saldırılması sonucu 120 kişi ölmüştür. Rus hükümetinin Kuzey Kafkasya'daki şu anki politikasının; kendi yurttaşlarına karşı askeri harekete dayandığını, sivil ölüm riskini göz önüne almadığını, diğer diyalog yöntemlerini ve uluslararası arabuluculuk çabalarını reddettiğini, Çeçenlerle Ruslar arasındaki anlaşmazlığı kızıştırdığını ve tüm Kafkasya'daki politik ve etnik dengeleri bozduğunu düşünüyoruz. Anti-Kafkas Kampanyası: Rus otoriteleri, Çeçenleri terörist eylemlerin sorumlusu olarak göstererek, Moskova'da ve Rusya Federasyonu'nun çeşitli yerlerinde bir "anti-Kafkas kampanyası" başlatmışlardır. Kafkasya'dan binlerce insan Moskova'da kayıt edilmemiş ve terketmeye zorlanmıştır, hiçbir kayıt yapılmadan zorla sürülenlerden bahsetmiyoruz bile. Kafkasyalılara karşı kamuoyunda önyargı oluşturmak ve hükümetin Çeçenya'daki sert eylemlerine destek sağlamak amacıyla, "Çeçen" kelimesi, resmi devlet memurları tarafından "suçlu" ile eş anlamlı kullanılmaktadır. Bu hareketler yasaya aykırı, temelde ırkçı hareketlerdir ve legal otoriteler tarafından yasaklanmalıdır. Kamuoyunda yaratılan bu kasıtlı ayrımcılık ve çarpıtma, Kuzey Kafkasyalı insanların ve Rus yurttaşların bir arada yaşamasını çok daha zorlaştıracaktır. Medyanın Kapsamı ve Bilgiye Ulaşım: Basının ve yurttaşların bilgiye ulaşması çok sınırlıdır ve iki ana bilgi kaynağı Rus ya da Çeçen otoriteler tarafından kontrol edilmektedir, bunun sonucu; Kuzey Kafkasya'daki gelişmelerin taraflı ve çarpıtılarak yansıtılmasıdır. Bağımsız medya mensupları istenmemektedir. Çeçenya, İnguşetya ve Dağıstan'daki son durumla ilgili çok az bilgi mevcuttur. Anlaşmazlığı Rusya'da son zamanlarda yaşanan olaylar bağlamında analiz edecek, krizin nedenine varan derin analizlerden bahsetmek zaten söz konusu değildir. Helsinki Yurttaşlar Cemiyeti (hCa) olarak, bu enformasyon tekelinin, iki tarafın kamuoyunu savunmasız ve tamamen kendi hükümetlerince yapılan manipülasyonlara bağımlı kıldığına inanıyoruz Sivil Halk: İki tarafın güç ve enformasyon tekellerini yurttaşlar için açmak isteksizliklerinden dolayı, sivil halkın anlaşmazlığa alternatifler sunmada oynadığı rol çok marjinaldir. Resmi düzeyde yapılan anlaşmaların yurttaşlar tarafından desteklenmeyeceğinden, yurttaşların haklarını düşünmeyeceğinden, bölgede daha fazla dengesizlik ve insan hakları ihlalleriyle sonuçlanacağından endişeliyiz. Kısaca, Kafkasya'daki durum, özellikle insanların hayatı bakımından felakettir. Savaş devam ettikçe bölge daha da kötü duruma gelecektir. Aslında bu bir kısırdöngüdür. Çeçenya'ya atılan her bomba daha fazla masum insan hayatına, daha fazla nefrete ve Çeçen komutanlara sempati duyulmasına neden olmaktadır. Tersine, her terörist saldırı daha fazla masum insan hayatı, daha fazla nefret ve Rus bombalamalarına sempati duyulmasına neden olmaktadır. Bu kısırdöngü kırılmalıdır. Kanuna ve düzene dayalı barışı tesis etmek için, bütün tarafların kabul edebileceği bir çözümün aranmasında uluslararası arabuluculuk gereklidir. Sayın Başkan, biz sizden sadece AGİT'e görevini yapması için izin vermenizi değil, AGİT'i cesaretlendirmenizi ve ülkenize davet etmenizi istiyoruz. Sivil toplum örgütlerinin AGİT'in arabuluculuk görüşmelerine katılmalarını ve böylelikle birinci el bilgiye ulaşabilmelerini ve politikacıların yurttaşların görüşlerini dinlemelerini sağlamanızı istiyoruz. Sizden özellikle şunları rica ediyoruz: Çeçenya'daki askeri hareketleri bitirmenizi, Çeçenya'nın Rusya Federasyonu içindeki gelecekteki statüsü konusunda tatmin edici bir çözüm bulmak amacıyla, Rus otoriteler ve Başkan Meşhadov'un Çeçen hükümeti arasındaki görüşmelerde arabuluculuk etmesi için AGİT'i davet etmenizi istiyoruz. Yurttaşların katılımıyla yapılan ve onaylanan görüşmeler, beraber yaşayacak olan yurttaşlar açısından en iyi çerçeveyi sunacağından; AGİT'in katılacağı görüşmeler, iki taraftan sivil toplum örgütlerini ve yurttaş hareketlerini de içermelidir. İnsan hakları örgütlerini Kuzey Kafkasya'ya davet etmenizi ve AGİT'ten, büyük bir insani yardım kampanyası başlatacak olan ulusal ve uluslararası insani yardım kuruluşlarını korumasını rica etmenizi, AGİT'ten, uluslararası yönetim altındaki AGİT Polis kuvveti ve Rus ve Çeçen katılımıyla insani yardım operasyonlarının korunmasını istemenizi. Ayrıca, Kuzey Kafkasya'da uluslararası savaş suçları mahkemesi, İnterpol, Rus, Çeçen ve diğer ülkelerin otoriteleri ile yakın işbirliği halinde, terörizm konusunu halletmek amacıyla, AGİT polis kuvveti özel anti-terörist birimler içermelidir. AGİT'ten, uluslararası yönetim altındaki bir AGİT Barış Gücünü getirmesini istemenizi. AGİT Barış Gücü; bütün askeri birliklerin kışlalarına çekilmesi, bir birliğe bağlı olmayan savaşçı grupların dağıtılması ve AGİT polis kuvveti için koruma alanı yaratılması şeklinde bir ateşkese nezaret etmelidir. Kuzey Kafkasya'da her iki taraf açısından savaş suçlarını araştıracak ve Çeçen komutanların ne Kuzey Kafkasya'da ne de sığınma isteyebilecekleri diğer ülkelerde soruşturmadan kaçmamaları için bütün uluslararası önlemleri alacak bir uluslararası savaş suçları mahkemesi kurulması için Birleşmiş Milletler'e başvurmak. Çeçenya'dan ayrılmak isteyen yurttaşlara bu hakkın tanınması, halen İnguşetya'da yaşayan mültecilerin Rusya Federasyonu'nun diğer bölgelerine gitmelerine izin verilmesi. Yasaya aykırı olarak Rusya'daki Kafkaslı insanlara uygulanan zorla çıkarma ve ayrımcılığı durdurmak ve efektif bir şekilde yerel otoritelerin yasaya aykırı hareketlerini feshederek bu gibi ırkçı kampanyaları önlemek. Hükümetin Kuzey Kafkasya politikalarını şeffaflaştırmak ve medyanın anlaşmazlığın her iki tarafında birinci el bilgiye ulaşmasını garanti altına almak. 18 Kasım'da AGİT'e üye ülkeler İstanbul'da bir zirve toplantısı için bir araya gelecekler. Bu fırsatı yakalamanızı ve dünyaya, Kafkasya'da barışa giden yoldaki niyetinizi ve liderliğinizi göstermenizi ısrarla tavsiye ediyoruz. Uluslararası Helsinki Yurttaşlar Meclisi Kasım 1999 [İngilizce'den Çeviren: Nejan Huvaj ]Helsinki Yurttaşlar Meclisi

Kültürel Kimlik ve Diaspora

Politika, ırk ve kültür üzerine yazılar yazan Jamaikalı sosyoloji profesörü Stuart Hall'ın, "Kültürel Kimlik ve Diaspora" adlı makalesinden özetleyerek sizlere aktardığımız bu yazı; kültürel kimlik üzerine iki farklı düşünüş yönteminden, bahsediyor. +''+ Birinci görüş: kültürel kimliği paylaşılan tek bir kültür, bir tür ortak "tek gerçek benlik" bağlamında, daha yüzeysel ya da yapay olarak yüklenmiş diğer benliklerin içinde saklı, ortak tarih ve ataları olan insanların ortak noktası olan benlikler anlamında tanımlar. Bu tanımlama ışığında, kültürel kimlik ortak tarihsel deneyimleri ve paylaşılan kültürel kuralları yansıtır; bunlar da bizi, "bir halk" haline getirir. Bu birlik bütün diğer farklılıklardan daha önemlidir.Ancak ikinci bir kültürel kimlik görüşü daha vardır. Bu ikinci durum, birçok benzerlik noktasını kabul eder; ama aynı zamanda derin ve önemli kritik farklılık noktaları da vardır ve bunlar gerçekten ne olduğumuzu belirler. Bu ikinci anlamda kültürel kimlik "var olma" kadar bir "olma" meselesidir. Geçmişe olduğu kadar geleceğe de aittir. Kültürel kimlikler bir yerden gelir, tarihleri vardır ve tarihsel olan herşey gibi sürekli dönüşüme maruz kalırlar. Sonsuza kadar kökleşmiş bir geçmişe sabitlenmiş olmaktan çok uzaktırlar; bitmeyen tarih, kültür ve güç oyunlarına bağımlıdırlar. Kimlikler bizi konumlayan ve kendimizi konumladığımız farklı durumlara verdiğimiz isimlerdir. Kültürel kimlikler, tarih ve kültür söylemleri içinde oluşan değişken özdeşleşme ya da birleşim noktalarıdır. Bir özellik değil, konumlamadır. Bu nedenle her zaman bir kimlik politikası, bir konum politikası vardır ve bunların kesin bir "köken hukuku" içinde mutlak bir güvencesi yoktur. Kimlikleri iki eksenle çerçevelenmiş olarak düşünebiliriz: Benzerlik ve süreklilik ekseni, farklılık ve kopma ekseni. Biri bize geçmişe dayalı bir temeli, geçmişle olan sürekliliği verir. İkincisi bize paylaştığımız şeyin büyük bir devamsızlık deneyimi olduğunu anımsatır: Bunu köleliğe, sürgüne, sömürgeleşmeye itilmiş Afrika halklarında görebiliriz. Bunlar Afrika'dan Jamaika'ya göç eden, oradan da ikinci bir göçle İngiltere'ye dağılan Afrikalılardır. Batı dünyasının getirmiş olduğu kölelik, sürgün ve plantasyon ekonomisinin yarattığı ayrılıklar, bu insanları bütün farklılıklarına rağmen birleştirmiş ve aynı zamanda onları geçmişlerinden tamamen koparmıştır.Farklılık, sürekliliğin içinde ve yanı sıra varlığını sürdürür. Örneğin; uzun bir ayrılıktan sonra Karayiplere dönmek, benzerlik ve farklılığın iki yüzlülüğünün şokunu yaşamak demektir. Martinik ve Jamaika arasındaki fark topoğrafya ya da iklim farklılığından çok, büyük bir kültür ve tarih farklılığıdır. Ve bu farklılık Martiniklileri ve Jamaikalıları hem aynı hem farklı olarak konumlar. Gelişmiş Batı ile karşılaştırıldığında çok fazla düzeyde "aynı"dırlar. Onlar, marjinale, az gelişmişe, "Öteki"ne aittirler. Metropolitan dünyanın sınırında, kenarındadırlar. Aynı zamanda, metropolitan merkezlere karşı "öteki"liğin aynı ilişkisi içinde bulunmazlar. Her biri, kendi ekonomik, siyasi ve kültürel bağımlılığını farklı biçimde müzakere eder. Ve bu farklılık kültürel kimliklere kazınmış durumdadır. 1940'larda Kingston'daki çocukluğu sırasında Afrika diasporasında büyüyen Stuart Hall, etrafındaki herkesin siyah olmasına karşın kimsenin kendisinden "Afrikalı" olarak söz etmediğini ve bu Afro-Karayipli kimliğinin Jamaikalılar için ancak 1970'lerde ortaya çıkabildiğini belirtiyor. Bundan sonra Jamaikalıların, kendilerinin "siyah" olduklarını ve köleliğin oğulları ve kızları olduklarını keşfettiğini ve Karayiplerdeki herkesin, etnik kökeni ne olursa olsun, eninde sonunda bu Afrikalı varlığıyla uzlaşması gerektiğini söylüyor.Hall, ortak bir Afrikalı kimliği oluşturmak için, farklı parçaların geçmişlerine ve tarihe bakarak ortak özdeşleşme noktalarını, "kültürel kimlikleri" oluşturmak gerektiğini, ancak bunun yetmeyeceğini, halkın, kendisini yaratması ve varolmayı sürdürmesi için göstereceği çabalarla ulusal bir kültür oluşturulmasının gerektiğini de vurguluyor.Uzlaşılması gereken ortak bir kimlik, Çerkesler için de çok yabancı olmayan bir durumdur. Çerkesler de, bir çok kabile ve boy halinde parçalanmış görünmelerine rağmen, sonuçta tek bir kimlikte uzlaşmalılar ve bu ortak kimlikleriyle bütünleşmelidirler. Çünkü, ortak siyasi, politik ve ekonomik çıkarlar göz önüne alındığında, birbirlerine destek olmaları, tek bir güç oluşturmaları açısından bu son derece önemlidir. Kültürel kimlikler, asimilasyon (yani toplumsal yapının özündeki, kişilik yapısındaki ve kültürel mirastaki -ortak deneyim ve gelenekteki- değişim süreci) içinde büyük anlam ve önem kazanır. Toplumsal yapının genel özellikleri açısından bir köy-kır toplumu olan Kuzey Kafkasya toplumu, süratle bir kent toplumu olma yolunda çeşitli kültürel değişmelere uğramaktadır. Kent toplumunda çok yönlü ilişkiye girme zorunluluğu, dağınık yerleşim, iletişim teknolojisinin büyük bir hızla ilerlemesi gibi etkenler dil ve kültürde asimilasyonu hızlandırmaktadır. Toplumun coğrafi yerleşim konumu, değişen sosyo-ekonomik yapı, gün geçtikçe zayıflayan duygusal, kültürel atmosfer Kuzey Kafkaslıların ulusal-kültürel sorunlarının çözümünü zorlaştırmaktadır. Çerkes toplumu da, çeşitli ekonomik, sosyal ve tarihi nedenlerden dolayı, dilini, kültürünü korumak konusunda fazla dirençli ve istekli görünmemektedir. Toplumda dili, kültürü koruma ve geliştirme konusunda bir isteğin, direncin sağlanması gereklidir. Kültürel dayanışma atmosferinin zayıflatılmaması için dayanışmayı artırıcı kültür öğelerine ağırlık verilmelidir. Dayanışmayı güçlendirici çalışmalar, toplumda kaçınılmaz olarak bazı arayışları da beraberinde getirecektir. Stuart Hall, Jamaika'da doğmuş ve İngiltere'de büyümüş bir Afrikalı bilim adamıdır. Bu yazı, Hall'ın "Kültürel Kimlik ve Diaspora" (Kimlik: Topluluk/Kültür/Farklılık, 1998, Ankara: Sarmal Yayınları, s.173-192) adlı makalesinden yararlanılarak hazırlanmıştır.+''+Nejan Huvaj

Kafkas-Abhazya Dayanışma Komitesi, Cumhurbaşkanı Sezer ve Gürcüstan Devlet Başkanı Şevardnadze ile Görüştü

Kafkas-Abhazya Dayanışma Komitesi, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer (24 Ocak) ve Gürcüstan Devlet Başkanı Eduard Şevardnadze (30 Ocak) ile görüştü. Toplantılarda Abhazya-Gürcüstan sorunu geniş boyutta ele alındı. Sezer, Türkiye'nin Abhazya'yı yalnız bırakmayacağını, adil ve kalıcı bir barış için üzerine düşeni yapacağını söyledi. Komite ilk görüşmesini Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile yaptı. Görüşmeyi komite adına İrfan Argun, Gündüz Yıldırım Geç, Yurdaer Erşan, Erdaşan Kobaş, Avni Sıçrar ve Bediz Tantekin katıldı. Cumhurbaşkanlığı köşkünde 24 Ocak 2001 tarihinde yapılan görüşmede Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Türkiye'nin Abhazya'yı yalnız bırakmayacağı sözünü verdi ve kalıcı bir barışın temini için üzerine düşeni yapacağını söyledi. Görüşmede komite, Cumhurbaşkanı Sezer'e, Gürcüstan-Abhazya sorunu ve Abhazya'nın bugün içinde bulunduğu durum hakkında ayrıntılı bilgi verdi. Komitenin Sezer'e sunduğu bilgi ve değerlendirmeler özetle şöyledir:Abhazya'da olup bitenler Türkiye'de yaşayan 7 milyonu aşkın Kuzey Kafkasyalı'yı yakından ilgilendirmektedir. Abhazya-Gürcüstan arasındaki savaşın bitiminden bu yana 7 yıl geçmesine rağmen Abhazya'da kalıcı bir barışın tesisi için gerekli ortamın sağlanamamış olması bizleri tedirgin etmektedir. Ayrıca önemle ifade etmek isteriz ki, Abhazya yönetimini tek taraflı antlaşmaya zorlamak ve Abhazya halkını cezalandırmak amacıyla uygulanan ambargonun devam ediyor olması bizi fazlasıyla üzmektedir. Abhazya'ya uygulanan ambargo Abhazya halkı gibi Türkiye'de yaşayan Abhaz kökenli vatandaşları da zor durumda bıraktı. 1990'dan itibaren ticaret, akraba ziyaretleri ve evliliklerle gelişen Türkiyeli-Abhazyalı ilişkileri bu ambargo ile kesintiye uğradı. Abhazya'ya gidiş gelişlerimiz imkansız hale getirildi. Bizler böyle bir cezayı hak etmiyoruz. Türkiye, Gürcüstan, Abhazya ve Rusya'nın bu sorun acil çözüm getirmesini bekliyoruz. Yeryüzünde yaşayan tüm halklar gibi, beş bin yıllık tarihe ve bin iki yüz yıllık devlet geleneğine sahip Abhaz halkının da kendi yurdunda özgür ve bağımsız yaşama hakkı vardır. Özgürlük ve bağımsızlık hakkını yakın zamanda yeniden elde eden Gürcüstan yönetiminin Abhazya halkını bu haktan mahrum bırakma çabasını anlamak mümkün değildir. Abhazya, kendi iradesi dışında başlatılan 1992 savaşında beş bine yakın insanını kaybetmiş, milyarlarca dolar (takriben 12 milyar dolar) maddi zarara uğramıştır. Ancak savaş yaralarının sarılması için yapılan uluslar arası tüm yardımlar Gürcüstan tarafından bloke edilmiştir, edilmektedir. Türkiye'nin Abhazya'yı ihmal ederek Gürcüstan'a yaptığı yardımlar bizi üzüyor. Özellikle askeri yardımlardan tedirginiz. Askeri yardımların kesilmesini ya da "Abhazya'ya karşı kullanılmayacak şartı"nın konulmasını istiyoruz. Başta Türkiye'dekiler olmak üzere dünyanın birçok ülkesinde yaşayan Abhazlar, Abhazya tarihini geçmişte ve bugün sahip olunan uluslar arası hakları, 1992 savaşını, 1993 sonrası görüşme ve antlaşma metinlerini, özellikle 1994'deki Moskova görüşmesi içeriğini ve sonuçlarını bilmekte ve gelişmeleri yakından izlemektedir. Gürcüstan tarafının Moskova'da imzalanan antlaşmaya uymuş ve gereğini yapmış olsaydı, bugün barış yolunda çok büyük mesafelerin katedilmiş olacağını bilmekte ve düşünmekteyiz.Gürcüstan'ın imzaladığı halde uymadığı "saldırmazlık antlaşmaları"nın hayata geçirilmesi için Türkiye baskı uygulasın. İki yıldır Gürcüstan Parlamentosu'nda bekletilen bu antlaşmaların biran önce kabul edilerek uygulamaya konulması, soruna büyük ölçüde çözüm getirecek ve nihai bir barışın sağlanabilmesine yol açacaktır.Abhazya'nın henüz tanınmamış bir devlet olması, oradaki halkın özgürlük ortamında, huzur ve güven içinde, insan haklarına yaraşır bir tarzda yaşamasına engel olmamalıdır. Zira Abhazya'da, Abhazlarla birlikte Türkler, Gürcüler, Mingreller, Ermeniler, Ruslar, Grekler, Museviler yaşamaktadır. Bu halklar, dün olduğu gibi bugün de barış ve uyum içinde birarada yaşamaktadır. Dışarıdan kışkırtma olmadıkça, gelecekte de barış ve güven içinde beraber yaşayacaktır.Türkiye'nin Abhazya ile köklü tarihi, kültürel, sosyal ve siyasal ilişkileri vardır. Biliyoruz ki, Türkiye ile Gürcüstan arasında da benzer ilişkiler mevcuttur. Bu bakımdan, Abhazya-Gürcüstan sorununda nihai bir antlaşmanın sağlanabilmesi hususunda Türkiye'nin çok önemli imkanları ve görevleri bulunmaktadır.Abhazya halkı, Türkiye'nin arabulucu konumunu güçlendirerek barış için ivedi adımlar atılmasına önayak olmasını istemekte ve beklemektedir. Abhazya, savaşın mağdur ettiği Gürcü halkına kucak açarak, onlara yeniden Abhazya'da barınma, yaşama ve gelişme imkanı veriyor. Savaşta ülkeyi terkeden göçmenlerin büyük bölümü Abhazya'ya döndü ve yerleşti. Abhazya halkı savaş husumetini geride bırakmak istiyor. Bu olumlu gelişmeye başta Gürcüstan olmak üzere tüm ilgili ülke ve kuruluşların destek vermesini bekliyor.Gürcüstan Devlet Başkanı Sayın Eduard Şevardnadze'nin Türkiye'yi ziyareti, Gürcüstan-Abhazya sorununun çözümü için ve Türkiye'nin barışa yönelik daha fazla insiyatif kullanması açısından tarihi bir fırsat yaratmaktadır. Türkiye'nin Abhazya konusunda daha adil olmasını ve barış için daha aktif davranmasını istiyor ve bekliyoruz.Cumhurbaşkanı Necdet Sezer, bunun üzerine, Gürcüstan Devlet Başkanı Eduard Şevardnadze ile yapacağı görüşmede Abhazya sorununu detaylı olarak gündeme getireceğini, Türkiye'nin bölgede adil ve kalıcı bir barışın sağlanması hususunda daha aktif rol üstleneceği ve Abhazya'nın yalnız bırakılmayacağını ifade etti.Şevardnadze bu kez, Gürcüstan-Abhazya sorununun ancak barış yoluyla çözülebileceğini daha iyi anlamış gibi gözüktü.Komite'nin Gürcüstan Devlet Başkanı Eduard Şevardnadze ile görüşmesi 30 Ocak 2001'de Ankara Sheraton Oteli'nde gerçekleşti. Görüşmeye Gürcüstan adına Dışişleri Bakanı, Özel Durumlar Bakanı, Parlamento Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı, Devlet Başkanlığı Danışmanı, Ankara Büyükelçisi, Türkiye adına Dışişleri Bakanlığı Kafkasya Masası Genel Müdür Yardımcısı Ünal Çeniköz, Tiflis Büyükelçisi Burak Gürsel, Komite adına, Dr. Cemalettin Ümit, İrfan Argun, Gündüz Yıldırım Geç, Yurdaer Erşan, Erdeşan Kobaş, Avni Sıçrar ve Bediz Tantekin katıldı.Şavardnadze'nin talebi üzerine Türkiye Dışişleri Temsilcilerinin katılımıyla yapılan bu iyiniyet görüşmesi, samim ve yapıcı bir üslupla geçti. Şevardnadze bu kez, Gürcüstan-Abhazya sorununun ancak barış yoluyla çözülebileceğini daha iyi anlamış gibi gözüktü. DIV> Komite görüşmede ana hatlarıyla şu görüşleri dile getirdi:Türkiye'yi ziyaretiniz sırasında, Komitemizle de görüşmek istemeniz barış umutlarımızı arttırdı. Görüşmemizin Abhazya ile Gürcüstan arasındaki sorunların çözümüne yardımcı olacağını ve barış sürecine katkı sağlayacağını ümit ediyoruz.Savaşın bitiminden bu yana iki ülke heyetleri arasında yapılan tüm görüşmelere rağmen, bugüne kadar Abhazya ile Gürcüstan arasında kalıcı bir barışın tesisi için gerekli ortamın sağlanamamış olması, bizleri tedirgin etmektedir. Ayrıca önemle ifade etmek isteriz ki, Abhazya Yönetimini tek taraflı antlaşmaya zorlamak ve Abhazya halkını cezalandırmak amacıyla uygulanan ambargonun devam ediyor olması, bizi fazlasıyla üzmektedir.İzin verirseniz, halen öncelikli sorum olarak görülen ve Türkiye'de yaşayan bizleri yakından ilgilendiren hayati konulara, çok özet olarak değinmek istiyoruz;Takdir edersiniz ki, yeryüzünde yaşayan tüm halklar gibi, 5 bin yıllık tarihe ve 1200 yıllık devlet geleneğine sahip Abhaz halkının da, kendi yurdunda özgür ve bağımsız yaşama hakkı vardır. Özgürlük ve bağımsızlık hakkını yakın zamanda yeniden elde eden Gürcüstan halkının ve yönetiminin, Abhazya halkını bu haktan mahrum bırakma çabasını anlamak mümkün değildir.Abhazya, kendi iradesi dışında başlatılan 1992 savaşında beş binden fazla insanını kaybetmiş, milyarlarca dolar (takriben 12 milyar dolar) maddi zarara uğramıştır. Ancak, savaş yaralarının sarılması için yapılan tüm yardımlar, Gürcüstan tarafından bloke edilmiştir. Abhazya bu yardımlardan mahrum bırakılmakla kalmamış, 1995'te uygulamaya konan ambargo ile cezalandırılmak istenmiştir. Bu insanlık dışı tutumun barışa hizmet etmediği ve etmeyeceği muhakkaktır.Başta Türkiye'dekiler olmak üzere, dünyanın birçok ülkesinde yaşayan Abhazlar, Abhazya tarihine, geçmişte ve bugün sahip olunan uluslar arası haklarına, 1992 savaşına, 1993 sonrası görüşme ve antlaşma metinlerine, özellikle 1994'deki, Moskova görüşmesi içeriğine ve sonuçlarına vakıftır. Gürcüstan tarafı Moskova'da imzalanan antlaşmaya uygun olarak gereğini yapmış olsaydı, bugün barış yolunda çok büyük mesafelerin katedilmiş olduğu görülecekti.Abhazya'nın henüz tanınmamış bir devlet olması, halkının özgür ortamında, huzur ve güven içinde, insan haklarına yaraşır bir tarzda yaşamasına engel olmamalıdır. Zira Abhazya'da, Abhazlarla birlikte Türkler, Ruslar, Ermeniler, Gürcüler, Mingreller, Museviler, Grekler ve diğerleri yaşamaktadır. Ve bu haklar, dün olduğu gibi bugün de barış ve uyum içinde bir arada yaşamaktadır. Dışardan kışkırtma olmadığı sürece, gelecekte de barış içinde beraber yaşayacaktır. Bu bakımdan, imzalandığı halde uygulanmayan "saldırmazlık antlaşmaları"nın hayata geçirilmesi büyük önem taşımaktadır.İki yıldır Gürcüstan Parlamentosu'nda bekletilen bu antlaşmaların kabul edilerek uygulamaya konulması, soruna büyük ölçüde çözüm getirecek ve nihai bir barışın sağlanabilmesine yol açacaktır.Bilginiz dahilinde olduğu gibi, Türkiye'de yoğun bir Abhaz nüfusu yaşamaktadır. Bizlerin Abhazya'da yaşayan soydaşlarımız, kardeşlerimi vardır. Ayrıca, 1990 sonrası ambargo duvarı örülmeden önce taraflar arasında evlenmeler olmuş. Ancak, ambargo ile evlilik ve akraba ilişkileri koparılmış, insanlarımız demirperde dönemini arar olmuşlardır. Bu ambargo ile yok edilen seyahat özgürlüğü, Biz Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Abhazları ciddi olarak rahatsız etmektedir.1992'deki savaşta Abhazya'yı terk eden Gürcüler'in tekrar Abhazya'ya dönüş hakları yanında, geçen yüzyıl içerisinde yurtlarından zorla sürgün edilen, başta Türkiye olmak üzere, dünyanın pek çok ülkesinde yaşamakta olan Abhazlar'ın da, tarihi vatanları Abhazya'ya dönüş haklarının garanti edilmesi ve seyahat özgürlüklerinin sağlanması gerekmektedir.Sovyetler Birliği'ni oluşturan devletlerin özgürlük ve bağımsızlıklarına, halklarının demokrasiye kavuşmasında başrolü üstlenen sayılı kişilerden birisiniz. Bu konumunuz nedeniyledir ki, Gürcüstan Devlet Başkanlığı'na gelmeniz söz konusu olduğunda, Abhazya halkı büyük bir sevince kapılmıştı. Nihayet, Abhazya'nın 1995 Anayasası'na uygun şekilde bağımsız bir devlet statüsüne yeniden kavuşması, sizin de katkılarınızla mümkün olabilecekti. Ancak bu umut ve coşku uzun sürmedi. Abhazya, Gürcüstan birliklerinin saldırısına uğradı. Bu saldırı, yıllarca birarada yaşamış halklar arasında onarılmaz yıkımlar getirdi. Umuyor ve düşünüyoruz ki, savaş düğmesine basan kararınızı, bugün gelinen nokta itibariyle yargılıyorsunuzdur.Barış için geç değil. Abhazya, savaşın mağdur ettiği Gürcü halkına kucak açarak, onlara yeniden yaşama ve gelişme ikanı veriyor. Savaşta ülkeyi terkeden göçmenlerin bir kısmı yeniden Abhazya'ya döndü ve yerleşti. Abhazya halkı savaş husumetini geride bırakmak istiyor. Bu olumlu gelişmeye destek verin. Tarihi savaşa yol açanları değil, barışı sağlayanları onurlandırıyor. Abhazya halkını kazanmak istiyorsanız, onlara barış için elinizi uzatın. Şahsınızda Gürcüstan halkına mutluluk ve esenlik diliyoruz.Şevardnadze ise Abhazya sorunu konusunda kendi bakış açısını anlattı. Savaşın iki tarafı da yıprattığını, Abhazya'da kalıcı bir barışın sağlanmasını arzu ettiğini ifade eden Şevardnadze, çözüm için ise eski reçeteyi tekrarladı. Bunun üzerine Komite üyeleri, Abhazya'nın statüsü ilgili muhatabın komite değil Abhazya yönetimi olduğunu, Komite'nin ve Abhaz diasporasının Abhazya yönetimini sonuna kadar desteklediğini, barış görüşmelerinin sağlıklı olarak sürdürülmesi için iki şart olduğunu, bunlardan birincisinin ambargonun kaldırılması olduğunu ve bu konuda Gürcüstan Devlet Başkanı Sayın Şevardnadze'nin büyük sorumluluğunun bulunduğunu, ikinci şart olarak da bugüne kadar sürüncemede kalan saldırmazlık antlaşmasının uluslar arası garantiler çerçevesinde hayata geçirilmesi gerektiğini belirttikten sonra,özetle ancak bu şartlar gerçekleştikten sonra barış görüşmelerinin sürdürülebileceğini, tarafların ortak çıkarlarına dayalı barışın ortak bir çaba içinde ve Türkiye'nin arabuluculuğu ve ev sahipliği ile yapacağı görüşmeler sürecinde gerçekleşebileceğini ifade ettiler. Kaffed

Türkiye’de Kuzey Kafkas Diasporası

Rus İmparatorluğu'na karşı uzun ve acımasız bir savaştan sonra Kuzey-doğu Kafkasyalılar 1858'de ve Kuzey-batı Kafkasyalılar 1864'de yenildiler. 14 Nisan 1864'de muzaffer Prens Mikhael Soçi'de Adığe kabileleri liderleriyle görüştü ve onlara dağları ter edip ovalara yerleşmelerini söyledi. +''+ Buna karşı çıkanların bir ay içinde Rus İmparatorluğu'nu terketmesi, aksi taktirde savaş esiri muamelesi görecekleri belirtildi. Bu görüşmeden sonra pel çok kişi, Osmanlı İmparatorluğu'nda barış ve refah vaadlerine inandı. Wubıhların hepsi, Adığelerin çoğunluğu ve çok sayıda Abhaz Osmanlı İmparatorluğu'na gitti. Ayrılanların topraklarına, Kuzey Kafkasya'da Slavlar, Abhazya'da Gürcüler, Ermeniler ve Rumlar tarafından el kondu. Kuzey Kafkasya'dan göç, Sovyetler Birliği'nde Bolşevik yönetiminin kurulmasından sonra bile devam etti. Kuzey-batı Kafkas halkları kendi topraklarında azınlık durumuna düştüler. 1859-1881 döneminde Osmanlı İmparatorluğu'na gelen Kuzey Kafkasyalıların sayısı 2 milyon olarak tahmin edilmektedir. [Yeni yerleşim bölgelerinde] koşullar çok kötüydü. Göç eden nüfusun %20'sinin beslenme yetersizliği ve hastalıktan öldüğü tahmin edilmektedir. Kuzey Kafkasyalı mülteciler Osmanlı İmparatorluğu tarafından kendi yönetimini güçlendirmek için kullanıldı. Anadolu'da Müslümanların azınlıkta olduğu veya bir ayaklanmanın başladığı, hükümetin kontrolünde olmayan bölgelere yerleştirildiler. Dört Türk ailesine için bir Kuzey Kafkas ailesine izin vermek hükümetin politikasıydı. Mülteciler, militan karakterlerinden korkulduğu için imparatorluğa dağıtıldı ve pek çoğu Suriye, Filistin ve Balkanlara yerleştirildi. 1878 Berlin Anlaşması ile Balkanlarda oturanlar Anadolu'ya yerleşmek zorunda bırakıldı. Göç, Kuzey Kafkasyalı halklar için bir felaketti. Genellikle verimsiz topraklara yerleştirildiler ve sık sık, kendilerine verilen toprakları korumak için savaşmak zorunda kaldılar. Wubıh ulusu tamamen yokoldu. Wubıhça konuşan son kişi, Tevfik Esenç Türkiye'de Ekim 1992'de öldü. Wubıhların yokoluşu, Kuzey Kafkasyalıların 19.yy'daki jenosit hafızalarını canlandırdı ve siyasii bağımsızlık isteklerini güçlendirdi. 2. Dönüş3. Gelecek 1995 yylynda Sohum'da katledilen ünlü tarihçi Yuri Voronov, 1864 ve izleyen yyllarda Abhazlaryn %60'ynyn Abhazya'dan ayryldy?yny belyrtmi?tir. Voronov ile mülakat, Gudauta, 4 Aralyk 1993. George Hewitt, "Demographic Manipulations in the Caucasus (with Special Refernce to Georgia)", Journal of Refugee Studies, 1995, c.8, n.1, s.50. Kemal H. Karpat, Ottoman Population, 1830-1914 (Madison: University of Wisconsin Press, 1985), s.56; Paul B. Henze, "Circassian Resistance to Russia", M.B.Broxup (der.), The North Caucasus Barrier (London: Hurst, 1992), s.104. Ayny eser. Batiray Özbek, "Tscherkessen in der Turkei", P.A. Andrews (der.), Ethnic Groups in the Republic of Turkey (Wiesbaden: Dr Ludwig Reich Verlag, 1989), s.585. Hewitt, age, s.49. John Colarusso, "Abkhazia", Ça?da? Kuzey Kafkasya Konferansy'nda sunulan tebli?, SOAS, Londra Üniversitesi, 22-23 Nisan 1993, s.11.+''+Egbert Wesselink

Adığey Cumhuriyeti Dönüş Yasası

133 yıl önce Anayurdundan sürgün edilen Çerkeslerin tarihsel haklarının tanınması yolunda Kafkasya'da başarılı çalışmalar yapılıyor. Adığey Cumhuriyeti Meclisi Xase'nin geçtiğimiz yıl Kafkas-Rus Savaşları'nı soykırım olarak tanımasından sonra sürgün edilen Çerkeslerin torunlarının Anayurda Dönüş Hakkı gündeme gelmişti. Adığey Meclisi Xase, bu konuda da örnek bir davranış göstererek Anayurda Dönüş Yapanlar Hakkında tarihi önemde bir yasayı kabul etti. +''+ 29 Mayıs 1997 günü kabul edilen bu yasa, bir yanda Kafkas Savaşları sırasında anayurdundan ayrılmak zorunda kalanların torunlarına Adığey Cumhuriyeti topraklarına dönme hakkını resmen tanırken, anayurda dönenlere belirli süre vergi muafiyeti tanınması gibi çeşitli özel haklar da tanıyor. Bu yasa ile Anayurda Dönenlere Yardım Vakfı kurulması ve yardım faaliyetleri için Adığey bütçesinden özel bir ödenek ayrılması öngörülüyor. Sovyetler Birliği sonrası dönemde geçiş sürecinin ağır ekonomik yükünü taşımasına karşın Adığey Cumhuriyeti'nin bu yasayı kabul etmesi büyük bir fedakarlık örneğidir. Anayurda Dönüş Yapanlar Hakkında Kanun'un hazırlanması ve kabul edilmesinde emeği geçen herkesi kutluyor, Türkiye'de yaşayan hemşehrilerimiz adına şükranlarımızı sunuyoruz. Anayurda Dönüş Yapanlar Hakkında KanunAdığe Cumhuriyeti Devlet Meclisi (Xase) tarafından 29 Mayıs 1997 tarihinde kabul edilmiştir Bu kanun, Adığey Cumhuriyeti (AC) Anayasası'nın 10. Maddesi gereğince hazırlanmıştır; eskiden yurttaşlarımız olup anayurtlarına dönüş yapanların (repatrıyantların) yasal haklarını, dönen (repatriyant) statüsü kazanma şekil ve koşullarını, bu statü ile sahip olacakları hak ve sorumlulukları belirlemektedir.Madde 1. Bu yasanın düzenlediği başlıca hususlar şunlardır: 1. Bu kanunla tanınan haklar, Rusya Federasyonu (RF) kanunlarıyla, RF'nun imzaladığı uluslararası anlaşmalarla, RF topraklarında geçerli olan uluslararası hukuk kuralları ile dönenlere tanınan haklardan daha az olamaz. 2. Bu kanun, başka ülkelerden AC ve RF topraklarına, yasalara uygun olarak gelmiş olanların hak ve çıkarlarına aykırı hükümler içermez.Madde 2. Dönenler (repatriyantlar) Bu yasaya göre anayurda dönmüş sayılanlar; başka ülkelerde yaşayan Adığelerden, onların torunlarından, dış ülkelerde doğmuş veya onlardan türemiş olanlardan veya ulusal kökenine bakılmaksızın Kafkas Savaşları sırasında tarihsel toprakları olan Adığeyden (Çerkesya'dan) ayrılmak zorunda kalmış olanlardan doğmuş olup bu yasaya göre Adığey Cumhuriyeti'ne dönüş yapma hakkı kazanmış olanlardır.Madde 3. Dönenlerin hakları 1. AC topraklarına dönüş yapmış olanlar, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Bildirgesi'nde, diğer uluslararası sözleşmelerde, aynı şekilde RF ve AC hukuksal metinlerinde tanınan hak ve özgürlüklerin tümünü diledikleri gibi kullanma hakkına sahiptirler. 2. Dönenler, aşağıda belirtilen haklara da sahiptir: a) Anadillerini, kültürlerini, gelenek ve göreneklerini koruma hakları, b) Adığece soyadlarını, adlarını, baba adlarını kullanma hakları, c) Anadilinde okuma, öğrenim görme hakları, d) AC'nin kültür yaşamında yer alma hakları, e) Eğitim görme hakları, f) Daha önce yaşadığı ülkelerde edindiği meslekte çalışma hakları, bu konuda aldıkları eğitimin, RF ve AC yasalarına göre federasyon ve yerel cumhuriyet standartlarına uygunluğunu gösteren belgeler düzenlenmelidir. g) AC'nden serbest çıkış hakları, h) AC topraklarında özgürce dolaşma, diledikleri yerde yerleşme hakları (bu hak, AC yasaları ile devlet güvenliği, kamu düzeni, sağlık, manevi değerler ve başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla sınırlandırılabilir. Buna ilişkin düzenlemeler, dünyaca kabul edilen kişi hak ve özgürlükleri temel alınmak ve RF Anayasası ve yasaları buna göre değerlendirilmek suretiyle yapılır.) i) AC sınırları içinde, AC yurttaşları gibi AC, devlet organları tarafından korunma hakları, j) RF vatandaşlığını elde edebilmeleri konusunda yardımcı olmaları için AC devlet organlarına başvurma hakları, k) Yurttaşlık yasası uyarınca AC topraklarında taşınır veya taşınmaz mal edinme hakları. 3. Bu yasaya uygun olarak AC' nde sürekli yaşayan dönenler, RF ve AC yasalarına göre aşağıda belirtilen haklara da sahiptir: a) AC yasalarındaki düzenlemelere uygun olarak barışçıl toplantılar düzenleme hakkı, b) Meslek birlikleri veya başka örgütlere veya derneklere (partilerle diğer siyasi örgütler dışında) özgürce üye olma, RF Ve AC yasaları çerçevesinde bu örgütlerin çalışmalarına katılma hakkı, c) RF Ve AC yasalarına göre sağlıklarının korunması, tıbbi yardım görme, gerek duyacakları sosyal hak ve olanaklar edinme, eğitim ve dinlenme hakları.Madde 4. Dönenlerin sorumluluklarıDönenler RF ve AC yasalarına uymakla, RF ve AC topraklarında yaşayan çeşitli halkların geleneklerine ve ilişkilerine saygı göstermekle yükümlüdürler.Madde 5. "Dönen" statüsünün elde edilmesine ilişkin işlemler 1. "Dönen" statüsü kazanmak için yapılacak işlemler: a) Başvuru ve kayıt işlemleri b) Bu işlemler, ayrıntılara girilmeden hızla gerçekleştirilmelidir. 2. Dilekçelerin verileceği makam, dönen statüsü kazanmak için yapılacak işlemler ve gerekli belgeler, AC Cumhurbaşkanı nezdindeki Vatandaşlık Komisyonu tarafından belirlenir. 3. Dilekçe ve başvuru hakkı, sağlığı yerinde olanlara aittir. 4. Bu yasaya göre dönen statüsüne hak kazanan kişiye, AC Vatandaşlık Komisyonu tarafından belirlenecek esaslara göre dönen (repatriant) statüsü kazandığını gösteren bir belge verilir. 5. Bu yasaya göre dönen statüsü kazanmış kişilerin aile bireylerine de (eş ve 18 yaşını bitirmemiş çocuklarına) aynı haklar tanınır. Ancak onların bu statüyü başkalarına geçirme hakkı yoktur.Madde 6. Kayıt ve başvuru işlemleri ve dönen statüsünün elde edilmesi 1. Bu yasanın 2. Maddesinde belirtilen dönen statüsü koşullarını taşıyan kişi, kayıt işlemleriyle birlikte AC Cumhurbaşkanı'na hitaben aşağıdaki belgeleri sunmalıdır: a) Dönen statüsü verilmesi isteğine ilişkin dilekçe b) Kimlik belgesi (nüfus cüzdanı veya aile nüfus kayıt örneği) c) Pasaport örneği d) Yaşadığı ülkenin Adığe derneği ulusal kültürel organı veya o ülkeden dönen iki kişi veya üç RF vatandaşı tarafından verilen, dönüş yapacak adayın Adığe olduğunu veya Kafkas Savaşları sırasında Adığey (Çerkesya) topraklarından göç ettirilmiş bir aileden gelmiş olduğunu gösteren belge. 2. Bütün belgeler Rusça veya Adığece yazılmış olmalıdır. Bir başka dilde yazılmış belgelere, noter onaylı Rusça veya Adığece çevirileri eklenmelidir. 3. Bu şekilde hazırlanmış belgeler, AC Vatandaşlık Komisyonu'na ulaştırılır. AC Vatandaşlık Komisyonu, belgeleri aldığı günden itibaren bir ay içinde gerekli kararı alır. 4. Vatandaşlık Komisyonu herhangi bir şekilde karar alamadığı takdirde, dönen statüsü talep eden kişinin yargı yoluna başvurma hakkı vardır.Madde 7. Dönen statüsünün ayrıcalıklı olarak kısa yoldan elde edilmesi 1. Dönen statüsü kazanmış kişilerin yakın akrabaları (annesi, babası, 18 yaşını doldurmuş çocukları, kız ve erkek kardeşleri, nineleri, dedeleri, torunları) ayrıcalıklı olarak kısa yoldan bu statüyü elde edebilirler. 2. Ayrıcalıklı olarak kısa yoldan dönen statüsü kazanabilmek için AC Cumhurbaşkanına hitaben aşağıdaki belgelerin sunulması gerekmektedir. a) Dönen statüsü istemine ilişkin belge b) Daha önce dönen statüsü kazanmış kişi ile yakınlığını gösteren belge örneği (aile nüfus kayıt örneği) c) Dönen statüsü verilmiş olan kişiye ait dönen belgesinin örneği d) Pasaport örneği 3. Bütün belgeler Rusça veya Adığece yazılmış olmalıdır. 4. Bir başka dilde yazılmış belgelere noter onaylı Rusça veya Adığece çevirileri eklenmelidir. 5. Belirlenen usullere göre düzenlenen belgeler, Vatandaşlık Komisyonu'na ulaştırılır. Vatandaşlık Komisyonu belgeleri aldığı günden itibaren bir hafta içinde kararını verir. 6. Aynı şekilde, bu yasanın 2. Maddesinde belirtilen koşulları taşımakta olup, savaş, ulusal veya başka anlaşmazlıklar gibi yaşamı, sağlığı, politik, sosyal ve sair hak ve özgürlükleri tehlikeye sokabilecek durumların bulunduğu ülkelerde yaşamakta olanlar, mensup olduğu halk, etnik köken, din, dil ve benzeri başka nitelikleri nedeniyle takibata uğrayanlar, ayrıcalıklı olarak kısa yoldan dönen statüsü elde etme hakkına sahiptir. 7. Bunun için bu durumdakiler, bu yasanın 2. Maddesine göre kendilerine dönen statüsü verilmesine ilişkin dilekçelerini AC Cumhurbaşkanı'na ulaştırırlar. 8. Vatandaşlık Komisyonu, dilekçede belirtilen hususları inceler ve dilekçeyi aldığı tarihten itibaren iki hafta içinde kararını verir.Madde 8. Dönen statüsü kazanan kişinin Rusya Federasyonu vatandaşlığı elde etmesi 1. AC'nde dönen statüsüne sahip kişilerin RF vatandaşlığı kazanabilmeleri için gerekli hukuksal yardım AC tarafından sağlanır. Bu hukuksal yardımın yapılma şekli AC Cumhurbaşkanı tarafından belirlenir. 2. AC'nde dönen statüsüne sahip kişi, bu statüyü kazandığı tarihten itibaren en az bir yıl sonra RF vatandaşlığını istediğine dair dilekçesini, RF vatandaşlık mevzuaatında öngörülen belgelerle birlikte AC Cumhurbaşkanı'na iletir. AC Cumhurbaşkanı'na hitaben yazılacak dilekçeye dönen belgesi örneği de eklenir. 3. RF vatandaşlık mevzuatında öngörülen belgelerle birlikte dönen tarafından kendisine ulaştırılan RF vatandaşlığı verilmesine ilişkin dilekçe ve belgeler, AC Cumhurbaşkanı tarafından, bu kanunda öngörüldüğü üzere AC'nde dönen statüsüne sahip kişinin RF vatandaşlığını elde edebilmesi için RF Cumhurbaşkanı'na ulaştırılır. 4. RF vatandaşlığı elde eden kişiye, bu yasaya göre dönen statüsü ile tanınmış bulunan haklar, onlar için belirlenen özel süreler dolmadıkça kaldırılmaz.Madde 9. Dönenlerin Adığey Cumhuriyeti vatandaşlığı kazanması 1. Bu yasaya göre dönen statüsü ve RF vatandaşlık mevzuatına göre RF vatandaşlığı kazanmış kişiler, kısa yoldan AC vatandaşlığı elde etme hakkına sahiptirler. 2. Bunun için, bu maddenin birinci bendinde sözü edilen kişiler AC Cumhurbaşkanı'na aşağıdaki belgeleri sunarlar: a) AC vatandaşlığını istediğine dair dilekçe b) Kimlik belgesi örneği (nüfus cüzdanı veya aile nüfus kayıt örneği) c) RF vatandaşlığını elde ettiğini gösteren belge örneği d) Dönen statüsünü elde ettiğini gösteren belge örneğiMadde 10. Dönenlerin Adığey Cumhutiyei topraklarındaki malvarlıklarının hukuksal durumu 1. AC'nde dönenlerin de vatandaşların da özel mülkleri aynı şekilde korunur. 2. AC'nde mevzuata göre özel mülkiyet konusu olabilen her şey dönenler tarafından da özel mülk olarak edinilebilir. AC sınırları içinde özel mülkiyet olarak sahip oldukları veya kullanabilecekleri mülk, dönenler için miktar olarak sınırlanamaz. 3. AC'nde devlet mallarının özelleştirilmesi çalışmalarına da, dönenlerin de vatandaşlar gibi katılma hakları vardır. 4. AC topraklarında dönenlerin, sahip oldukları özel mülkleri değerlendirmek suretiyle elde ettikleri varlıklarını, RF mevzuatına uygun olarak RF toprakları dışına çıkarma hakları vardır.Madde 11. Dönenlere özel mülkiyetleri ile ilgili olarak tanınan muafiyet hakları 1. Dönen statüsü kazanılmasından itibaren beş yıllık süre içinde AC topraklarında dönenler tarafından kullanılan özel mülkiyete AC'ne ait vergiler uygulanmaz. 2. AC yasaları ile dönenlerin malvarlıklarına ilişkin başka haklar da tanınabilir.Madde 12. Dönenlerin özel mülkiyetinin korunmasıBu yasa dönenlerin özel mülklerinin AC topraklarında aşağıda belirtildiği şekilde korunmasını öngörür: 1. Millileştirme ve kamulaştırma yapılmama hakkı. 2. Dönenlerin malvarlıksal haklarını kısıtlayıcı yasal düzenleme yapılmama hakkı. 3. Dönenlerin yasal haklarının, AC devlet organları ve bu organların mensupları tarafından yerine getirilen görevlerle de ihlal edilmeme hakkı.Madde 13. Millileştirme ve kamulaştırma yapılmama hakkıDönenlerin AC'nde sahip oldukları özel mülkleri, vatandaşlık mevzuatı hükümleri dışında, millileştirilemez, kamulaştırılamaz.Madde 14. Dönenlerin malvarlıksal haklarının kısıtlayıcı yasal düzenlemelerden korunması 1. Bu yasanın yürürlüğe girmesinden sonra AC'nde kabul edilen yeni yasalarla, dönenlerin AC topraklarında sahip oldukları özel mülklerin hukuksal durumlarının daha kötü bir duruma getirilmesi ve bu durumun mahkeme kararıyla tesbit edilmesi halinde, yeni yasanın dönenlerin malvarlıksal haklarını kısıtlayan hükümleri, yürürlük tarihi itibariyle uygulanmaz. 2. Bu maddede öngörülen hususlar, kamu güvenliğinin, kamu düzeninin, genel ahlakın, insan sağlığının ve yaşamın, çevrenin, AC'nde yaşayan halkların kültürel ve tarihsel zenginliklerinin korunması, tüketici ve vergi yükümlülerinin haklarının korunması konularında geçerli değildir.Madde 15. Adığey Cumhuriyeti devlet organlarının ve mensuplarının, dönenlerin haklarını ihlal etmemelri konusunda yapılması gereken işlemler 1. Dönenler, AC'nde devlet organları ve mensupları tarafından yerine getirilen görevler nedeniyle kendilerine verilen zararları tazmin ettirme hakkına sahiptirler. 2. Uğranılan zararlar, AC yargı organlarının kararlarına göre tazmin edilir.Madde 16. Devletin dönenlere yardım politikası 1. AC dönenlere hukuksal, ayni ve başka şekillerde yardımda bulunur. 2. Bunun için AC Devlet Meclisi - Xase, AC'nde dönenlere yapılacak başlıca yardımları gösteren uzun vadeli devlet programını kabul eder. 3. Devlet programında öngörülen başlıca yardımlar, dönenlere yapılacak yardımlara ilişkin yıllık programlar hazırlanırken dikkate alınır. Bunlar her yıl en geç 1 Mart tarihine kadar AC Cumhurbaşkanı tarafından bir kararname ile onaylanır. 4. Dönenlere yapılacak yardımlara ilişkin uzun vadeli devlet programları ile bunlara göre hazırlanan yıllık yardım programları çerçevesinde AC Bakanlar Kurulu'na, AC il ve ilçe yönetim başkanlarına verilen görev ve yetkiler şunlardır: a) Dönenlere iş bulmak, onlara yeni meslekler edindirmek veya meslek değiştirmelerini sağlamak, b) Dönenlerin kendi olanaklarıyla veya AC devlet bütçesinden ayrılacak yardımlarla yaşayacakları evleri yapmaları için arsalar tahsis etmek, c) Dönenlere geçici veya süresiz oturabilecekleri konutlar tahsis etmek, d) Dönenlerin sosyal yardım ve sağlık gereksinimlerini karşılamak, e) Yaşadıkları ülkelerde gördükleri eğitim ve edindikleri meslekleri belgeleyen diploma, sertifika ve benzeri belgeleri kabul etmek, f) Eğitim için gerekli olanakları sağlamak, g) Adığece ve Rusça öğrenebilmeleri için AC'nin olanakları ile kurs merkezleri açmak. 5. Dönenlere yardım edilmesini öngören devlet programının uygulanabilmesi için gerekli ödenek, AC bütçesinde ayrı bir madde halinde gösterilir. 6. AC devlet organlarındaki görevliler, dönenlere yardım edilmesini öngören devlet programının uygulanmasında görevlerini yapmadıkları takdirde, RF ve AC mevzuatına göre sorunlu tutulurlar.Madde 17. Dönenlere Yardım Vakfı 1. Dönenlere yardım programının uygulanması için gerekli olanakları sağlamak ve değerlendirmek üzere AC'nde Dönenlere Yardım Vakfı (Vakıf) kurulur. 2. Vakıf, RF ve AC mevzuatlarına göre kurulur ve işletilir. Vakfın en önemli görevi, devletin dönenlere yardım programının uygulanmasına yardımcı olmak, aynı şekilde AC'de dönenlere mümkün olan her türlü yardımda bulunmaktır. 3. Vakıf özel ve tüzel kişilerce konulacak paylar temel alınarak kurulur. Vakıf, malvarlığını tüzüğüne göre değerlendirir. Vakıf, amaçlarını gerçekleştirebilmek için işletmeler açmaya, açılmış işletmelere katılmaya yetkilidir. 4. Vakfın başkan ve organlarının nasıl oluşturulacağı, kurucular tarafından kabul edilen tüzükte gösterilir.Madde 18. Dönen statüsünün sona ermesi 1. Dönen statüsünü sona erdiren haller: a) Kişinin artık bu statüyü istememesi b) Kişinin ölmesi c) Dönen statüsündeki kişinin AC vatandaşlığını kazanmasından itibaren beş yıl geçmiş olması 2. Vatandaşlık Komisyonu, aşağıdaki hallerde dönen statüsünü geri alabilir: a) AC'nin anayasal düzenini güç kullanarak değiştirmeye kalkışması halinde b) AC anayasa ilkelerine aykırı faaliyetlerde bulunan politik veya toplumsal organizasyonlara üye olması halinde c) AC'nin yürürlükteki yasalarında gösterilen diğer hallerde 3. Vatandaşlık Komisyonu'nun dönen statüsünün kaldırılmasına ilişkin kararına karşı, kişi yargı organlarına başvurabilir.Madde 19. Bu yasanın yürürlüğe girmesiBu yasa, resmen yayınlandığı tarihte yürürlüğe girer.Adığey Cumhuriyeti CumhurbaşkanıA. CarımMaykop, 10 Haziran 1997[18 Haziran 1997 tarihli Adığe Mak (Adığe Sesi) gazetesinde yayınlanana Adığece metinden çevrilmiştir+''+Kaffed]