Dünya Abhaz-Abaza Halkları Birliği 3. Kongresi Kararları, 1997

Dünya Abhaz-Abaza Halkları Birliği'nin 3. Kongresi bu yıl 22-23 Ağustos tarihlerinde Karaçay Çerkes Cumhuriyeti'nin başkenti Çerkessk kentinde oldukça kalabalık bir delegenin iştiraki ve heyecanlı bir dinleyici kitlesinin takibi ile yapıldı. 3. Kongre, diğer kongrelere nazaran daha geniş katılımlı ve Dünya Çerkes Birliği'nin muntazam bir organizasyonu şeklinde cereyan etmiştir. Konaklamada, görüşme ve toplantı saatlerine uyma konularında herhangi bir aksama olmamıştır. Buna karşın, Rusça yapılan konuşmaların tercümesi için önlem alınmamış olması, geçen yıllara nazaran önemli bir eksiklikti. Kongre'de Kafkas Ahazya Dayanışma Komitesi adına Cemalettin Ümit beş sayfalık detaylı faaliyet raporuyla ilgili özet bilgi verdi. Sn. Ümit'in konuşmasında,• Yapılan ve yapılacak faaliyetlerde karşımıza çıkan engeller,• Faaliyetlerin organize edilmesinde izlenecek metodlar;• Dünya ve Türkiye kamuoyu nezdinde yapılacak çalışmaların (AGİT, BM, BDT, Avrupa Konseyi ve UNPO dahil) kısa bir analizi;• Değişik ülkelerden gelen delegelerden oluşan Kongre'nin yapılacak çalışmalar için yükleneceği maddi-manevi yükümlülükler;• Bu kongrede belirtilecek çalışmaları yürütecek grupların irtibatı ile yükümlü bir Koordinasyon Kurulu'nun oluşturulması başlıkları altında önerilerini sundu. Dünya Abhaz Abaza Halkları Birliği Yürütme Kurulu adına Recep Yılmaz iki sayfalık çalışma raporunu Genel Kurul'a arzetti ve özetle şunları söyledi: "Dünyanın dört bir yanına dağılmış olan Abhaz-Abazinlerin bir araya gelmesi ile oluşan bu kongrenin bize göre baştaki amacı, yok olmaya karşı direnmektir. Vatan olarak yok olmamak, dil bakımından yok olmamak, kültür bakımından yok olmamak, sanat bakımından yok olmamak... Bunun için de Kongre'nin temel görevi; gücünü ve besinini aldığı Anavatanını korumak ve ona güç vermek, Abhazya'nın da dünyanın saygın devletleri arasında bağımsız bir devlet olarak yer alması için mücadele etmektir. Son kalemizi de verirsek bu kongrelerin hiç bir anlamı kalmayacaktır. Tanrım bize o günleri göstermesin." Kongre'ye Türkiye'den davetli olarak katılan delegelerden Mecdi Cengiz, Rahmi Tuna ve Muhittin Ünal, Genel Kurul'da söz alarak düşüncelerini açıklamışlardır. Konuşmaları, eleştirileri ve önerileriyle sorunun ve çözüm yollarının bilincinde olduklarını ortaya koymuşlardır. Türkiye'den giden davetli delegeler ile Abhazya Cumhurbaşkanı Yardımcısı Valeri Arşba arasında kongre arasında özel bir toplantı yapılmış ve son Tiflis görüşmesi dahil özel bilgiler ve gelecekteki çalışmalar konusunda karşılıklı görüş teatisinde bulunulmuştur. Divan Başkanı Aleksi Huranov'un söz veriş sırasında göre Kongre'de söz alan bazi misafir ve delegelerin görüşlerini açıklamıştır. Anatoli Galimjan (Karaçay Çerkes Cumhuriyeti Başbakanı): "Dünya Abhaz Abaza Kongresi'ne Cumhurbaşkanımız Hubiyev'in en iyi dileklerini getirdim. Abhaz-Abaza Kongresi'nin tarihi sorumlulukları vardır. Tarihimiz boyunca büyük sorunlar yaşadık. Bu nedenle gerek diasporada yaşayan ve gerekse Kafkasya'da yaşayan tüm Kafkaslı kardeşlerimizin bilinen sorunlarının bir an önce çözümüne vesile olabilecek kararlar alınmasını ve adımlar atılmasını dilerim." Valeri Arşba (Abhazya Cumhurbaşkanı Yardımcısı): "Kongreye katılamayan Ardzinba ve Cincolya ile birlikte diğer yetkililerin selamlarını ve başarı dileklerini iletiyorum. Kardeş halkların da katkısıyla kazanmış olduğumuz başarıya uymayan bir antlaşmayı imzalamak niyetinde değiliz. Kim ne derse desin bağımsızlıktan vazgeçmemiz mümkün değildir. Uluslararası kuruluşlar ve özellikle Rusya Federasyonu'nun da isteği doğrultusunda bazı adımlar atmamıza rağmen ambarganun kaldırılmayış nedenini anlayamıyoruz. Çeçen savaşları bahane edilerek ambargo konmuştu. Şimdi Çeçenler ile Gürcüler dostluk anlaşması peşindeler. Çeçenler sorunlarını önemli ölçüde hallettiler. Biz mesafe alamadık. Ama bu geri adım atmamızı gerektirmiyor. Sorunlarımızın ciddiyetini tüm Abhaz-Abazalar yanında diğer Kafkaslı kardeşlerimiz de anlamış durumdalar. Bu açıdan moralimiz iyi ve ümidimiz sonsuzdur. Sizlerden yegane isteğimiz birliğinizdir, beraberliğinizi, örgütsel dayanışmanızı giderek arttırmanızdır. O takdirde bir çok problem kendiliğinden çözüm bulacaktır. Bu kongre dünyanın muhtelif yerlerindeki insanlarımızı bir araya getirmesi, iletişim sağlaması ve dilin korunması bakımından önemli bir etkinliktir. Çerkes ortak adını taşımaktan gurur duyduğumuz içindir ki Dünya Çerkes Birliği'ne üye olduk. Adığey, Khabardey Balkar ve Karaçay Çerkes parlamentoları arasında oluşturulan birliğe çağrılmayışımıza üzüldük. Bu birliğe otomatik olarak girmeliydik. Duma, Federal Meclis ve Kafkas Cumhuriyetleri başkanları Abhazya'ya yönelik ambargonun kaldırılması doğrultusunda girişimde bulunmuşlarsa da sonuc alınamadı. Görüşmeler esnasında eski SSCB dönemindeki soydaşlarının korunacağına ilişkin söylemlerine karşın fiili durum maalesef öyle olmadı. Demekki sadece Rusça konuşan soydaşları için geçerliymiş bu. Adığey, Khabardey Balkar ve Karaçay Çerkes Cumhuriyetleri Rusya Federasyonu içinde yer aldıklarına göre onların seslerini daha çok yükseltmeleri gerekirdi, diye düşünüyoruz. Kafkasya'daki umumi örgütlerin tüm Kafkasya çapında örgütlülüklerini genişletmelerine çok önem veriyoruz. Kardeşlerimizin yaşadığı diğer ülkelerde de örgütlenme çok önemlidir. Türkiye'deki kardeşlerimizin Kafkas Birliği Derneği çatısı altında başlattıkları birleşmeyi saygıyla karşılıyoruz. Bu birliğin diğerlerine de örnek olmasını diliyor ve sonuna kadar destekliyoruz. Anayurdundan uzak yaşayan insanlarımızın geri dönüşünü kolaylaştırmak üzere Abhazya Parlamentosu'nda yasal çalışmalar yapıyoruz. Ayrıca dünya çapında katılım sağlayacak bir vakıf kurulmasını özellikle öneriyoruz."Dünya Abhaz-Abaza Halkları Birliği Başkanı Taras Şamba Taras Şamba (Dünya Abhaz Abaza Halkları Birliği Genel Başkanı): Üç yıllık çalışma dönemine ilişkin oldukça uzun bir konuşma yapan Genel Başkan, Valeri Arşba'nın belirttiği gibi geri adım atılmasının söz konusu olmadığını, Abhaz halkının haklı olması nedeniyle bağımsızlık hedefine geç de olsa ulaşılacağına olan inancını belirterek üç temennide bulunmuştur. A. Dünyanın neresinde yaşıyorsak yaşayalım ferdi ilişki ve örgütsel dayanışma ve yardımlaşmamızı kuvvetlendirelim. B. Dilimizi asla kaybetmeyelim. Dilimizi kaybetmenin bedelini ağır öderiz. C. Tarihimizi iyi bilelim. Bizden önceki nesillerden çok daha fazla çalışalım, zira halklarımızın buna ihtiyacı vardır. Baris Akhbaş (Dünya Çerkes Birligi Genel Başkanı): "Geçen sene örgütümüze katılan Dünya Abhaz-Abaza Halkları Kongreyi Çerkesk'te yapmayı önerince memnun kaldık. Severek bu organizasyonu gerçekleştirdik. Bu kongrenin önemi, görüldüğünden çok daha fazladır. Dünya Çerkes Birliği tüm imkanları ile Dünya Abhaz-Abaza Kongresi'nin yanındadır. Gürcüstan lideri Eduard Şevardnadze de bunun yavaş yavaş farkına varmaya başladı. Halklarımızın %90'ının sürgün edilmiş olması nedeniyle burada sayıca az olabiliriz. Buna bakarak aldanılmasın. Abhazya'da yaşayanların sayısına bakılarak karar verilemez; asgarisinden eşit olduğumuz iyice bilinmelidir. Kafkasya'daki umumi örgütlerin tüm Kafkasya çapında örgütlülüklerini genişletmelerine çok önem veriyoruz Kardeşlerimizin yaşadığı diğer ülkelerde de örgütlenme çok önemlidir. Türkiye'deki kardeşlerimizin Kafkas Birliği Derneği çatısı altında başlattıkları birleşmeyi saygıyla karşılıyoruz. Bu birliğin diğerlerine de örnek olmasını diliyor ve sonuna kadar destekliyoruz.Valeri ArşbaAbhazya Cumhurbaşkanı Yardımcısı Abhazya sorunu gibi diğer sorunlarımıda ilerleme kaydetmemiz için uzaklarda da olsak örgütsel birlikteliğimizi pekiştirmeliyiz. Birbirimize destek olmalıyız. Rusya'da da dernekçilik var olduğu için örgütsel birliğin ne olduğu iyi biliniyor. Örgütlülüğümüz sayesinde UNPO ile iyi bir diyalog tesis ettik; bize destek oluyorlar. Onlara teşekkür borçluyuz. Bugünden tezi yok, statüleri onaylanan fonları harekete geçirerek maddi yönden ihtiyacımız olan dayanışmaya katkıda bulunmalıyız. DÇB'nin merkezi oluşu nedeniyle Abhazya burada yetkili bir devlet temsilcisini bulundurmalıdır. Karaçay Çerkes Cumhuriyeti de Abazaların "rayon" problemini bir an önce çözmelidir." Yuri Udiçak (Adığey Hükümeti Temsilcisi): "Adığey Cumhuriyeti adına Genel Kurulunuzun hayırlı sonuçlar vermesini temenni ediyorum. Abhazya davası bizim de davamızdır. Nitekim gençlerimiz bu savaşa koşarak gittiler. Adığey, Khabardey Balkar ve Karaçay Çerkes Cumhuriyetleri Parlamentoları arasında işbirliği için bir komisyon kurduk. Yakında geri dönüş, vatandaşlık ve muafiyetlerle ilgili olarak bir yasa çıkarttık, sanırım diğer cumhuriyetler de aynı yoldalar. [Adığey Cumhuriyeti tarafından kabul edilen "Dönüş Yasası", Nart dergisinin 2. sayısında tam metin olarak yayınlanmıştır.] Bu arada bir fon kurduk. Bu fona herkesin katkıda bulunmasını özellikle istiyoruz. Fonun güçlenmesi bizi davamızda ilerletmek için itici güç teşkil edecektir." Duman Hasan (Tarihçi, Khabardey Balkar Cumhurbaşkanı Danışmanı): "Cumhurbaşka-nımız ve hükümetimiz adına Genel Kurulunuzun başarılı sonuçlar vermesini temenni ediyorum. Tarihte büyük acılar çekmiş olan Kafkas halklarından Abhazların önemli davalarında yanında olduk, olmaya da devam edeceğiz. Çeçen savaşlarında da binlerce çocuğu kabul edip barındırdık. Bu tür insani yardımlar hepimizin tarihten kaynaklanan ödevimizdir." Viktor Şeletkov (Rusya'nın UNESCO temsilcisi): "UNESCO'da karar alındı. Gelecek sene UNESCO'nun tanıtım programları arasına Abhaz Kültür Festivali de dahil edilmiştir. Dünya Abhaz kültürünü ve halkını o zaman yakından tanıyacaktır. Birilerinin dediğinin aksine Abhazya'nın uzun bir geçmişi ve tarihi vardir. Kongrenizin sözkonusu festivale katkıda bulunmasını ve hayırlı çalışmalar yapmasını diliyorum." Prof. Yura Agirba (Öğretim üyesi): "Biz Moskova'da yaşayanlar Abhazya davası için elimizden ne geliyorsa yapıyoruz. Abaza ve Adığe halklarının aralarında var olan muhabbetin giderek arttırılması ve daha sıkı iş birliği gerekmektedir. Millet olarak en büyük sorunumuz dilimizi konuşanın giderek azalıyor olmasıdır. Moskova'da dil dersleri veriyor ve gençlere öğretmeye çalışıyoruz. Bunu herkes yapmalıdır. Öldüğümde mezarıma ünvanımın ve yaptığım şeylerin yazılması yerine 'sağlığında hep dedelerinin diliyle konuştu'yazılmasını bin kerre tercih ederim." Hatejiko Valeri (Nalçık Derneği Başkanı): "Khabardey hep sizinleydi, yine de sizinledir. Önümüzdeki işleri olumlu sonuçlandırmazsak dedelerimizin ve kardeşlerimizin akıttıkları kanların anlamı olmaz. Ruslar kendi çıkarlarını yanlış hesaplıyorlar. Çeçenlerin hedefi aslında Rusların da yararınaydı ama farketmediler. Kafkasya'da olabilecek bir olay artık mevzii olarak kalmayacaktır. Dayanışma içinde olunmazsa felaketin genel olduğu iyi bilinmelidir. İsrail Yahudileri ve Ermeniler topraklarına sahip çıkıp sonunda yurtlarına dönmüşlerdir. Bu çok anlamlı bir şeydir. Bizim de tekrar bir araya gelmemiz ve güçlerimizi birleştirmemiz şarttır. O takdirde hiç kimse bileğimizi bükemez."Millet olarak en büyük sorunumuz dilimizi konuşanın giderek azalıyor olmasıdır. Moskova'da dil dersleri veriyor ve gençlere öğretmeye çalışıyoruz. Bunu herkes yapmalıdır. Öldüğümde mezarıma ünvanımın ve yaptığım şeylerin yazılması yerine "sağlığında hep dedelerinin diliyle konuştu" yazılmasını bin kerre tercih ederim.Prof. Yura Agirba Kiçıpha Guli (Abhazya Anneler Derneği Başkanı, şair): "Ülkesini korumak için yiğit savaşçılar doğuran anneler böyle güzel bir konferans tertip eden, ülkesi için düşünen ve gönülden uğraşan evlatlar doğurdukları için çok şanslıdırlar. Böyle bir forum izlediğim için şanslı ve mutluyum. Hepinize teşekkür ediyorum. Bütün Kafkas halklarının anneleri şanslıdırlar. Böyle yiğitleri yetiştirmek herkese nasip olmaz. Kafkaslı annelerin saygıyla el üstünde tutulmaların nedeni vatanları için yiğitler yetiştirmelerindendir. Kafkas kadınları! Topraklarımız barış içinde olsun ve Nartlar gibi çoğalın!" Kazanuko Yadiğ (Dünya Çerkes Birliği Yönetim Kurulu üyesi): "Üzerimizdeki sineği kovmak istiyorsak onunla uğraşmak gerekir. Diğer milletler bizleri yeterince tanımıyorlar. Onlara kendimizi tanıtmak zorundayız. Dil ve tarih konusunda çocuklardan başlamamız şarttır. Diasporadaki kardeşlerimize geri dönünüz demek yeterli değil ve boş laftır. Onların geri dönüşünü sağlama için mülk vermek ve ekonomik sorunlarının çözümüne de katkı yapmak gerek. O takdirde göreceksiniz ki hızla çoğalacağız ve eski günlerimize döneceğiz. Abhazya için UNPO'ya gittik. Bundan sonra daha çok gitmek ve diğerleri ile de ilişki kurmak gereklidir." Malkhoz Rauf (Çerkesk kentinde kolhoz yöneticisi): "Kongre için uzaklardan gelen kardeşlerimiz, hepiniz sağ olunuz. Hoş geldiniz.Göreviniz bitince güle güle gidiniz. Dünyanın dört bir yanına serpilmiş durumdayız. Davamıza emek verenlere teşekkür borçluyuz. Bizim burada Abazalar olarak bir "rayon" sorunumuz vardır. Daha önce biz Adığelere yardımcı olmuştuk. Şimdi onlardan ve Karaçay Çerkes Cumhuriyeti yöneticilerinden anlayış ve destek bekliyoruz. Dünyanın en büyük faşitslerinden bilinen ve Abhazya'nın mahfına sebep olan Stalin bile rayonumuza dokunmamıştı. Onun zamanında sahip olduğumuz rayonumuzu geri istiyoruz. Dilimizi ve kültürümüzü yaşatmak bakımından rayonun tekrar tesis edilmesinin büyük önemi vardır." Abhazya Parlamentosu'ndaki bir Rus milletvekili de konuşmasında şunları söyledi: "Gürcüstan bağımsız bir devlet olmanın imkanlarını istismar etmekte ve Kafkasya'nın tümünün liderliğine oynamaktadır. Hali hazırda 12.000 kişilik silahlı bir birliği sürekli eğitime tabi tutmakta, uçaklarla tatbikat yapma peşindedir. Eğer saldırgan bir amaç yoksa bütün bunlara neden gerek duyuluyor? Amerika ve güdümündeki Türkiye tümüyle Gürcüstan'ın yanında yer almış durumdadır. Rusya'nın bur durumu iyi değerlendirmesi gerekmez mi? Savaşta her türlü zulmü yapan insanları sanki suçsuzmuşlar ve mağdurmuşlar gibi göstererek onların Abhazya'ya geri dönmesinde ısrar etmektedir. Oysa kendisi bir zamanlar sürgüne gönderilen Mesket Türklerini Gürcüstan topraklarına geri kabul etmemiştir. Batılılar ve Türkiye bunu neden sormazlar? Türkiye'den gelen bir delegeye bunu sorduğumda, Türkiye'nin Karabağ ve Kıbrıs sorunu nedeniyle bu politikayı izlediğini söyledi. Gerçekte Karabağ sorunu ile Abhazya arasında benzerlik bulunmamaktadır. Asıl etken olan Amerikadır, petroldür, Batılıların Kafkasya'ya yönelik hesaplarıdır; kısacası çıkar hesaplarıdır."Mitolojimize göre, Tanrı, yeryüzünde kendisi için ayırdığı toprak parçasını biz Abhazlara emanet etmiş. O halde bu vatanı korumak, kutsal bir görev, yüce bir onurdur.Vladislav Ardzınba Abhazya Cumhuriyeti CumhurbaşkanıKaffed

İsrail’deki Bir Şapsığ Köyünden İzlenimler ve Düşündürdükleri …

1997 yılı Nisan ayı içerisinde yolum bir eğitim programı için İsrail'e düştü. İsrail'de küçük bir Çerkes topluluğun bulunduğunu biliyordum ama nerede yaşadıklarını bilmiyordum. +''+ Öğrenmek hiç zor olmadı, hem İsrail çok küçük, hem farklı etnik topluluklar mutlaka farklı yerleşimlerde oturuyorlar ve köyler, öncelikle nüfusunun etnik/dinsel özelliğine göre Müslüman Arap, Hristiyan Arap, Durzi, Yahudi, Çerkes köyü olarak adlandırılıyorlar. Hatta bir Yahudi yerleşimi sözkonusu olduğunda bile köy, sakinlerinin geldikleri yere göre bir isimle (örneğin Yemen yahudilerinin köyü) olarak anılıyorlar. Böylece, her kime (Musevi ya da Filistinli) buralarda bir Çerkes Köyü varmış gitmek istiyorum dediysem, bana Kfar Kama'dan sözettiler, ardından: "Sen de Çerkes misin ? Buralarda Çerkesler çok sevilir" diye eklediler. Sora sora, Kfar Kamalı bir isime ulaşmayı da başardım. Durzi bir öğretim üyesi bana; "git Belediye'de görevli Melek'i bul, selamımı söyle" dedi, ben de öyle yaptım. Bir hafta sonunda Musevi bir ailenin mihmandarlığıyla Kfar Kama'nın yolunu tuttum. Hep yapılır ya, köy bakkalına Melek hanımın evinin nerede olduğunu sordum, hemen tarif ettiler, birden çok heyecanlandım. Melek hanım çamaşırını bir yana bırakıp, küçücük ve bakımlı bahçesinde ağırladı bizi. Çat kapı gidişimize hiç de şaşırmış görünmedi. O İngilizce bilmez, ben Adigece, sorularımı İngilizce sordum, Melek hanım İbranice cevapladı, Musevi arkadaşım Mira İngilizceye çevirdi. Kapısını öylece çalmış oluşumuza da hiç şaşırmadı, ama Çerkes oluşuma şaşırdı. "Ne biçim Çerkessin, Çerkesce bilmiyorsun" dedi. Ben haklısın ama ben zaten Asetinim, Adigece bilmem dedim (Asetinceyi de bilmediğimi sakladım, söylemedim). Bu defa daha da şaşırdı, "Asetin de ne?" diye sordu. Bize her ne ad veriliyorsa, hepsini sıraladım Oset, İron, Kuşhayım dedim, gene olmadı. Bu adlardan vazgeçtim, Çerkes olduğumda ısrar ettim. En sonunda galiba saydığım isimlerin aile ismim olduğuna karar verip, Adigece bilmiyor oluşumu da bağışlamış gibi yaptı. Sonunda kanuşmamızı böyle çevirilerle çok devam ettiremeyeceğimizi gördük, aradan tercümanı çıkaralım diye, "seni a'bime götüreyim, onunla İngilizce anlaşabilirsin" dedi. Melek hanım. Sokağa çıkıyoruz diye başına omuzlarını yarıya kadar kapatan beyaz, bizim tülbent diye bildiğimiz şeyin oldukça iri delikli dokunmuşu görünümünde bir örtü iliştirdi, gene ayni ekip olarak köyü bir baştan diğer başa geçecek şekilde yola koyulduk. Yolda saçlarını onun gibi örtüp arabalarıyla komşu gezmesine giden kadınlar da gördüm, örtmeyenler de. Sarışın Çerkes çocukları cumartesi günü olduğu için tenha olan sokaklarda bisikletlerine biniyorlardı. Sokaklar bakımlı ve temiz, tek ya da iki katlı evler çoğunlukla beyaz boyalı ve gösterişsizdi. Ancak çok yakınlarına vardığınızda ev sahiplerinin sosyo-ekonomik durumunu kestirebiliyordunuz. İsrail'e özgü bir biçimde yerleşim yerleri etniklik temelinde kurulduğundan, zengini de yoksulu da aynı köyde, yan yana yaşıyordu. Çalışma yaşında olanlar çoğunlukla, Türkiye ölçülerinde düşünüldüğünde çok uzak sayılmayacak olan kentlerdeki işlerine sabah gidiyor, akşam dönüyorlardı. "En çok hangi meslek revaçta?" diye sordum, bütün meslekleri sıraladı, ancak en tercih edilen meslek "güvenlik görevlisi" olmaktı. Köyün camisini de gezdik, Köye yerleşilirken ilk inşa edilen binalardan birisi o olmuş, sonradan bir kaç defa bakım, onarım görmüştü, çok küçük ve çok sadeydi. Bir yandan köyü gezerken, diğer yandan melek hanıma sorularımı peş peşe sıralamaya devam ettim. "Kızlarınız, oğullarınız Çerkes olmayanlarla evlenirler mi?" diye sordum, cevabı; "hayır" oldu. Melek hanımın çalıştığı belediye binasını ziyaret ettik. Binasının önündeki tabelada belediyenin sembolü olan Çerkes atlısının etrafında üç alfabe (Kril, Arap ve İbrani) ve üç dille Belediyenin ismi yazılıydı. Yardımcılarıyla birlikte toplantı halinde olan Başkan, bir süre ara verip, her yeri Kafkas'yadan gelme heykeller, resimlerle dolu olan odasında bizimle bir süre sohbet etti. Fotoğrafını çekmek istediğimde de ise, çalışma masasının yanıbaşında duran bayrakların ikisini, belediyenin, sarı zemin üzerine arkasına üzerinden güneş doğmakta olan karlı dağları almış bir Çerkes atlısından oluşan amblem taşıyan bayrağı ile, yeşil renkli Dağlı Haklar Federasyonu bayrağını tek tek açarak övünçle poz verdi. Çıkışta Melek hanıma Başkanın hangi partiden olduğunu sordum, "solcu" diye cevapladı. Merakımı yenemeyerek "ya sen?" dedim, Netanyahu'nun partisindenmiş. Sonunda a'bi Adnan Gorkoj'un evine ulaştık. Adnan Gorkoj emekli bir öğretmendi, turist rehberliği ve hakemlik yapıyor, ayrıca Çerkes Kültür Merkezinde aktif olarak çalışıyordu. Onunla iletişim daha kolay oldu. Benim Çerkes olduğuma da inandı (Türkiye'de Çerkes adının hepimiz için kullanıldığını biliyordu). Üstelik Osetya'dan geçip gitmişliğim var diyerek, yüreğime su serpti. Adnan Gorkoj'un evinde kahvelerimizi içip, baklavalarımızı yerken, ben sordum o cevapladı. Aşağıdaki bilgileri ondan aldım, üzerine gözlemlerimi ekledim... Kfar Kama İsrail'deki iki Çerkes köyünden birisi ve Sapsığ Köyü, bölge olarak aşağı Golan tepelerinin eteklerine düşüyor, yani İsrail'in Kuzeydoğusuna. Diğer köy ise Reyhanlı ve Abzah Köyü. Önceleri üç Çerkes köyü daha varmış İsrail'de ancak, bu köylerdeki Çerkes nüfus, 1920-1921 yıllarında Ürdün ve Suriye'ye göç etmiş. Kfar Kama'ya yerleşenler 1864 büyük zorunlu göçünde Karadeniz üzerinden Rumeli'ye geçip, 1878 yılına kadar orada yaşadıktan sonra Filistin bölgesine gelmişler. Osmanlı Yönetimi 200 kadar bir Arap nüfus barındıran Kfar Kama'yı onlara yerleşim yeri olarak vermiş. Daha sonra, Araplar köyü terketmiş. Yani köyün 120 yıllık bir tarihi var. Reyhanlı'ya yerleşenler ise kara yoluyla ve Suriye üzerinden gelmişler. Bugün Kfar Kama'nın nüfusu 2400, Reyhaniye'ninki ise 850. İsrail'deki bütün Çerkes nüfus ise 3250. Adnan Gorkoj, Çerkes nüfusun %70'inin Şapsığ, kalanların ise çoğunluk sırasına göre Abzah, Hatıkoy, Bjeduğ ve Kabartay olduğunu söylüyor. Kfar Kama'da sadece 3 hane Arap, onlar da sonradan gelip yerleşmişler. Köyde herkes Şapsığca biliyor, aileler Napso, Şevgen, Gorkoj, Açmuj, Segaş, Bğane, Kıuj gibi aile adlarıyla biliniyorlar. Reyhaniye'deki Abzahlar ise; Şahağum, Gış, Şeguç, Gute gibi aile adlarıyla. Bu iki grup dışında kalan Çerkesler aile/kabile adlarını kullanmıyorlar. Köyde anaokulu ve sekizyıllık bir okul bulunuyor. Öğretmenlerin çoğu ve okulun müdüresi Çerkes. Kafkasya'dan gelen bir öğretmen ise Çerkezce yazı, gramer dersi veriyor, Çerkeslerin tarihini anlatıyor. Ayrıca köyde, ihtiyar evi, dispanser, banka, futbol, basketbol, karate vb. sporlar için spor tesisleri, dikiş atölyeleri bulunuyor. Bir de Çerkes Kültür Merkezi...Burada gençler her türlü sportif ve kültürel faaliyetlerde bulunabiliyorlar, ayrıca seminerler düzenliyor ve geleneksel danslarını burada öğrenip, sergiliyorlar. İsrail'de her yıl Ağustos ayının sonlarına doğru Reyhaniye'de bir Çerkez gecesi düzenleniyor, dünyanın bir çok yerinden, Kafkasya'dan, komşu Arap ülkelerinden en iddialı Çerkez dans toplulukları davet edilip, büyük bir şenlik kuruluyor. Adnan Gorkoj, bu şenliğe şimdiye kadar Türkiye'den hiç katılan olmadığını belirtip, profesyonel özelliklere sahip bir dans ekibini davet etmek istediklerini söylüyor. Kfar Kama'nın 1989 yılında, Hadağatle Asker köye davet edilinceye kadar anavatanla hiçbir ilişkisi olmamış. Bu ilk ilişkiden sonra Kafkasya ile ilişkilerin arkası gelmiş. Köydeki her haneden en az bir kişi, anayurda gidip gelmiş, aralarından oralara yerleşenler, mülk edinenler, evlenler olmuş. Ayrıca Kafkasya'da düzenlenen ve Çerkesleri ilgilendiren bütün toplantılara katılıyorlar. Futbol takımları davet edip karşılaşmalar düzenliyorlar. İslamey ve Nalmes dans ekiplerini getirip, Çerkes danslarını izlettiriyorlar. Aynı şekilde Türkiye'deki Çerkeslerle de ilişkiler başlamış. Örneğin Düzceli Ergun Demirağ, Kfar Kama'dan evlenip, oraya yerleşmiş. Şimdi kuran kurslarında ders veriyor ve gazetecilik yapıyor..... .......... Kfar Kama'da sadece yarım gün kalabildim, tarif edemediğim duygu ve heyecanlarla da ayrıldım. Geçen yıl bir ay konuk olduğum Osetya'dan ayrılırken de böyle olmuştum. Belki bu duygularımı ileride daha iyi tarif edebilirim. Yazının amacı da zaten ne bu duygularımı tarif etmeye çalışmaktı, ne de İsrail'deki Çerkeslerin durumuna bölgenin ve İsrail'in halihazırdaki durumuna bakarak siyasal/sosyolojik bir yorum getirmek. Gene de yukarıdaki gezi notlarıyla, çevirideki bilgilere bir şeyler daha eklemek gereksinimini duyuyorum. İsrail'de katıldığım eğitim programı üç hafta sürdü, Üniversite ve İsrail Eğitim Bakanlığının konukları olduğumuz için özel bir gezi programıyla ağırlandık. Ancak bu süre içerisinde hiç bir Filistin Bölgesini görme fırsatım olmadı, bir iki Arap köyünün yanından geçtim. Dürzi kökenli bir öğretim üyesinden de kendi dinsel topluluğuna dair bilgiler almaya çalıştım. Yani yaptığım gözlemler çok kısa bir süre içerisinde edinilmiş, değerlendirme yaparken çok temkili olmayı gerektiren gözlemler. İşte bu nedenle aşağıdaki değerlendirmelerim bu sınırlar içerisinde okunmalı. Sohbet ettiğim Dürzi öğretim üyesi; "İsrail toplumunda ve Orta Doğu'nun diğer bölgelerinde yaşayan bu "gizli din" mensuplarının, "siyasal iktidarla hiç bir problemleri olmadığını, köylerinde gündelik pratiklerini ve dinsel ritüellerini yerine getirirken hiç bir zorlukla karşılaşmadıklarını, zaten dinlerinin/kültürlerinin bulundukları ülkenin siyasal sistemine mutlak itaati ve diğer etnik/dinsel topluluklarla kati olarak karışmamayı emrettiğini" söyledi. Ayrıca, İsrail'de farklı etnik/dinsel toplulukların ayrı ayrı yaşıyor olmalarının bir yönetim siyasası değil, tercih olduğunu, bu nedenle gözlenen mekansal ayrılığın özellikle tercih edildiğini, asimile olmaktan böylelikle kurtulduklarını belirtmişti. Sanıyorum ki, son söyledikleri İsrail'deki Çerkes nüfus için de geçerli. Ancak kanımca sadece Dürzilerin ya da Çerkeslerin koşullarına bakmakla sınırlı kalınmadığında, yukarıda çevrilen makalede iddia edildiği gibi, İsrail'in çok-kültürlülüğünü bir avantaja dönüştürdüğünü söyleyebilmek için henüz çok erken. Çünkü çok-etnikli toplumlar için bir alternatif olarak tartışılan, toplulukların birbiriyle karışmadan yan yana yaşadığı (bazen kendi hukukunu uyguladığı) bir toplum modeli, farklı topluluklardan en az birisi üzerinde resmi ya da gayri resmi ayrımcılıklar devam ettiği sürece, çok gerilimli olmaya müsait. İsrail ise, Filistinliler dışarıda bırakıldığında bile, bir yanda, Eşkenazlar (Avrupa Yahudileri), Seferadimler (İspanya bölgesinden gelen Yahudiler), Yemen Yahudileri, Falaşalar (Etiyopya'dan gelenler), nihayet sosyalist sistem çözüldükten sonra eski SSCB topraklarıyla, Doğu Avrupa'dan gelen Yahudiler, aşırı milliyetçiler, köktendinciler, diğer yanda kendilerini Filistinli olarak tarif etmeyen Hristiyan veya Müslüman Araplar, Dürziler, Çerkeslerden oluşan çok-kültürlü yapısı ile her zaman başka gerilimlerin potansiyelini taşıyor. Hepsi bir yana, Yahudi toplumunun içinde de çok önemli sosyo-ekonomik statü farkları bulunuyor. Verilen bilgilere göre örneğin, en iyi eğitim görmüş ve toplumsal/ekonomik olarak toplumun en üst kesimlerini oluşturanlar Avrupalı Yahudiler, şimdilerde en kötü durumda olanlar ise Falaşaların arkasından, Doğu Avrupa ülkeleriyle, Rusya'dan gelen Yahudiler. Bu nedenle belki de, İsrail ve Filistin'e sahici bir barış geldiğinde (gelebilirse eğer!) mevcut uzlaşımlar çözülüp, yeni yeni gerilimler ortaya çıkacak. Şimdiki haliyle İsrail, talepler ayrılıkçı eğilimler taşımadığı sürece, kültürel farklılıkların korunmasına izin veriyor, hatta Çerkesler örneğinde olduğı gibi "destekleyici" de olabiliyor. Diğer yandan anaokul dahil, 11 yılı zorunlu olmak üzere, 13 yıllık ücretsiz eğitim sistemiyle onları İsrail coğrafyasına ve çok-bileşenli bir kültürü ifade etmek üzere İsrailliliğe entegre etmeyi hedefliyor. Ancak böyle bir eğitim sistemi çok önemli olmakla birlikte, unutmamalı ki tek başına hiç bir zaman yeterli değil... Kaynak: Nart Dergisi, Sayı 3, Ağustos-Eylül 1997.p>+''+Sevda Alankuş

23 Nisan’da Anavatandan Misafirler

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'nda anavatan Kafkasya'dan misafirlerimiz vardı. Khabardey-Balkar, Adığey, Karaçay-Çerkes, Osetya ve Çeçenistan'dan gelen çocuk ekipleri Ankara'da düzenlenen etkinlikler çerçevesinde çeşitli yerlerde gösteriler yaptılar. Ankara'da kaldıkları süre zarfında yoğun programlarına rağmen hemşehrilerimizle birlikte olmaya özen gösteren ekipler büyük ilgi gördü. Konuk ekiplerden Khabardey ve Adığey ekipleri kafile başkanları ile sohbet imkanı bulduk. Zori Kafkas (Kafkas Şafakları) Khabardey-Balkar Cumhuriyeti'nin başkenti Nalçik'ten gelen Zori Kafkas ekibi 15 yıl önce kurulmuş. Yaşları 9-15 arasında değişen 50 kişiden oluşan ekip, Çocuk Bayramı etkinliklerine 16 kişilik bir oyuncu kadrosuyla katıldı. Martin Thamoege tarafından çalıştırılan ekipte Khabardey'lerden başka 2 Balkar oyuncu da yer alıyor. Salime Nartıj ve Huseyin Tow'un güzel müzikleri eşliğinde, bütün Kuzey Kafkasya oyunlarından örnekler sunan ekip, Ankara'da, Güven Park, Saime Kadın Açıkhava Tiyatrosu ve ASKİ Kapalı Spor Salonu'nda gösteriler yaptı. Zori Maykop (Maykop Şafakları) Adığey Cumhuriyeti'nin başkenti Maykop'tan gelen ekip 10 yıl önce kurulmuş. 80 kişiden oluşan ekip Çocuk Şenliği etkinliklerine 34 oyuncusuyla katıldı. Kul Muhammed'in çalıştırdığı ekip oyuncularının yaşları 9-15 arasında değişiyor. Rusya Federasyonu'nda Adığe Dansları konusunda uzman olarak tanınan Kul Muhammed 22 yıl Nalmes Folklor Ekibi'nde oynamış ve halen Nalmes ekibinde direktör Amırbiy'in 1.yardımcısı olarak görev yapıyor. Müzisyenliğini Zalim Yerug, Jude Anzor, Valentin Manşin ve Tlıhurey Zaurya'nın yaptığı ekip, Rusya Federasyonu'nda düzenlenen festivallerde pek çok ödül almış. Çocuk Şenliği etkinliklerindepek çok güzel gösteri sunan Zori Maykop ekibinin "Festivalin En Başarılı Ekibi" seçilmesi bizleri de çok sevindirdi. Bu iki ekip dışında Karaçay-Çerkes, Osetya ve Çeçenistan'dan gelen ekipler de Ankara'lı Çerkes hemşehrilerimizin yoğun ilgisiyle karşılaştı. Ekipler, Güven Park ve ASKİ Kapalı Spor Salonu başta olmak üzere çeşitli yerlerde yaptıkları güzel gösterilerin ardından 25 Nisan Salı günü Ankara'dan ayrıldılar. Cemalettin ŞırayderKaffed

Abhazya’da Kurban Bayramı ve Abhazya İzlenimleri

Kafkas-Abhazya Dayanışma Komitesi adına Sakarya Kafkas Kültür Derneği'nce organize edilen, Kafkas Derneği tarafından da desteklenen "Kurbanlarımızı Abhazya'da Kestirelim" kampanyası Abhazya'da büyük bir coşku içerisinde geçen yıl olduğu gibi devletin üst düzey yetkililerinin de katılımı ile kutlandı. Abhazya'daki Son DurumlarKurban kampanyasından önce Abhazya'nın genel durumundan kısaca söz etmek yerinde olur sanıyorum. Bilindiği gibi Abhazya 5-6 yıldır, çok yönlü bir ambargo ve abluka altında. Bu akıl almaz ambargonun boyutları ancak orada tam anlamı ile değerlendirilebilir. Abhazya Devleti'nin ve kardeş Kuzey Kafkasya Cumhuriyetlerinden özellikle Adığey ve Khabardey Cumhuriyetleri'nin politik desteklerine rağmen Rus Hududundan giriş ve çıkışlarda kayda değer bir yumuşama yok. Çocuk ve yaşlı erkekler dışındaki erkeklere izin verilmediğinden, yaşamın en büyük yükünü savaşta olduğu gibi bugün de kadınlar omuzlamış durumda. Temel ihtiyaç maddeleri dahil her türlü ihtiyaçları temin eden kadınlar, Abhazya'da üretilen çay, narenciye ve tütünü zor şartlarda satarak bu ihtiyaçları karşılayabiliyorlar. Müthiş Bir DirençBöylesi bir ambargo ve Rusya'da meydene gelen ekonomik sıkıntıların yansımasına rağmen halkta hiçbir yılgınlık yok. Devlet her alanda varlığını hissettiriyor, güvenlik ve asayiş konularında geçen yıla göre önemli gelişmeler var. Halk bu zorlu mücadeleyi kazanma konusunda müthiş kararlı ve hiçbir yılgınlık söz konusu değil. Sağlık ve EğitimSağlık hizmetleri özellikle araç, gereç, ilaç konusunda büyük sıkıntılar var. Savaş gazisi bini aşkın gazinin protez ihtiyacı içler acısı, durumlara sebep oluyor. Öylesine ilkel yöntemlerle hayatlarını idame ettiriyorlar ki, tarifi mümkün değil. Bu konuda ne yazık ki Türkiye'deki kardeşleri olarak üzerimize düşen görevi yapmadık, yapamadık.Eğitim bütün zorluklara karşın düzenli olarak yapılıyor. Sohum Üniversites'inde maaş almadan öğretim üyeliği yapanlar var. Lise seviyesine kadar olan okullarda da öğretmenlerin bazılarına halk para toplayıp yardımcı olmaya çalışıyor. Kalem, defter, kitap, tebeşir gibi birçok okul malzemesine gereksinim var.Abhazya'ya gidecek olan öğrencilerin yiyecek dışındaki her türlü ihtiyacını devlet karşılıyor. İlgilenenler için belirtmekte yarar var; Sohum Üniversitesi'nde mühendislik ve tıp dışında tüm branşlar mevcut. Savaşın İzleri Kolay Silinmez Ama...Evet Abhazya'da savaşın açtığı çok derin yaralar var. Abhazya yaralarını saramadan ambargo ile bir daha sarsıldı. İnsanlar tüm imkansızlıklara rağmen çok yavaş da olsa yakılan yıkılan yerleri onarmaya çalışıyor. Devlet de savaşta tahrip edilen köprü ve yolların bakım ve onarımı konusunda tüm imkanlarını zorluyor.Dış İlişkilerAbhazya Devleti, başta Rusya olmak üzere birçok devlet ile sürekli diplomatik görüşmelerini sürdürüyor. Gürcüstan ile sürdürülen barış görüşmeleri de periyodik olarak devam ediyorsa da görüşmelerin odak noktası mültecilerin dönüşü. Bu konuda Gürcüstan'ın uzlaşmaz tutumu maalesef devam ediyor. Abhazya her zaman olduğu gibi kardeş Kuzey Kafkasya Cumhuriyetleri ile her alanda sıkı bir iş birliği içerisinde. Ayrıca Acara Özerk Bölgesi ile Abhazya arasında da yakın dostluk ilişkileri mevcut. Bu çerçevede iki ay kadar önce Acaristan Cumhurbaşkanı Aslan Abaşıdzen'in özel davetlisi olarak Acara'ya giden Abhazya Başbakanı Sergey Bagapş'ın başkanlığındaki Abhaz heyeti ile Acara Yetkilileri arasında yapılan görüşmeler çok olumlu sonuçlandı.Abhazya'da zorluk var, sıkıntı var ama kendilerinin de ifadesi ile kendilerine ait bir Abhazya var, onun için her türlü sıkıntıya sonuna kadar göğüs gerecekler. Ancak Abhaz halkı ve yetkilileri ambargo konusunda Türkiye diasporasının, derneklerinin ve Kafkas toplumunun daha etkin olmalarını bekliyor. Ve Kurban KampanyasıAbhazya'daki kurban coşkusunu bu satırlarda tam olarak anlatabilmek çok zor. Halk artık sosyal ağırlıklı bu ibadeti çok iyi değerlendiriyor. Bu coşkuyu orda tam olarak yaşamak lazım. Geçen yana bu yıla bir yıl gibi kısa bir zamanda dini anlamda önemli gelişmeler olmuş. Bu yıl başta Cumhurbaşkanı Ardzınba olmak üzere halktan birçok kişi de kurban kesti. Cumhurbaşkanı'ndan, kurban görüntüsünü talep ettiğimizde Sayın Cumhurbaşkanı yanlış anlaşılır diye kibarca bu teklifimizi reddettiler. Bu yıl Abhazya'da 430 kişinin kurban vekaleti gereğince 17 ayrı noktada kurban kesildi. Başkent Sohum başta olmak üzere Gagra, Gudauta, Gulrıpş ve bu bölgelere bağlı beldelerde kurbanlar kesildi. Kurban etleri askeri birlikler, okullar, çocuk yuvaları, hastahaneler ile mümkün olduğunca öncelikle savaş yetimlerinin aileleri olmak üzere, ayrım yapılmadan ihtiyaç sahibi insanlara dağıtıldı. Bayramın ikinci günü Kurban Organizasyon Komitesi tarafından verilen kurban yemeğine başta Parlamento Başkanı, bakan ve milletvekilleri olmak üzere yaklaşık 500 kişilik bir topluluk katıldı. Yemekte yetkililer ve konuşmacılar kurbanlarını Abhazya'ya gönderenlere teşekkür ederek duydukları memnuniyeti dile getirdiler. Savaş sonrası önemli bir yardım ve desteğin gitmediği Abhazya'ya geçen yıl olduğu gibi bu yıl da maddi manevi bir moral oldu. Bu arada Cumhurbaşkanı Sayın Ardzınba başta olmak üzere halktan, büyük çoğunluğun yapımını merakla beklediği Sohum Camii'ne başlanamaması nedeniyle çok sitemler aldık. Sohum kadar olmasa da Tkuapsa ve Gudavta halkı da küçük birer cami talebinde bulundular. Ancak öncelikle bu yıl Sohum'da yapılacak olan Dünya Abhaz Kongresi öncesi bu camii inşaatına mutlaka başlanmalıdır. Bayram namazında Sohum'daki mekan bu yıl ye-tersiz kaldı. Adığe, Karaçay-Çerkesk, Khabardey ve Çeçenistan'dan Abhazya'da bulunanlarla coşkulu bir bayram namazı sonrası başlayıp şehitlik ziyaretinden sonra üç gün süren bayram, ambargo altındaki kardeşlerimiz için büyük moral oldu. Gelecek Yıl İçin NotlarBu kampanya daha sistemli olarak devam etmelidir. Vekalet verenler para yatırmayı son günlere bırakmamalıdır.İki yıllık deneyimden sonra gelecek yıl için Abhazya'daki Kurban Komitesi daha değişik bir çalışma yapacaktır. Vekalet verenlere bu yıl da ayrı ayrı mektup yazılacaktır.Ancak rakamlar yükseldikçe ve sistem oturdukça Kafkas Dergileri (başta NART olmak üzere) ile gerekli açıklamalar yapılacaktır. Tekrar üzülerek ifade ediyorum; bu yıl kampanyamıza derneklerimizin önemli bir kısmı katkıda bulunmamıştır. Sonuç olarak; bize vekalet vererek kurbanını Abhazya'da kestirenlere yürekten teşekkür ediyor, gelecek yıl da vekalet ve desteklerini Abhazya için kullanmalarını bekliyoruz. Mecdi Cengiz

Kafkas Araştırma Kültür ve Dayanışma Vakfı (Kaf-Dav)

48 kurucu üye ile kuruluşu 24 Ocak 2000 tarihli Resmi gazetede yayımlanmış olan Kafkas Araştırma Kültür Ve Dayanışma Vakfı (Kaf-Dav) Geçici Yönetimi'nin normal çağrısı ile Kurucular Genel Kurulu 28 Mayıs 2000 tarihinde Kafkas Derneği Genel Merkezi'nde yapıldı. Kongrede Prof. Dr. Haydar Taymaz başkanlığında, Atay Ceyişakar, Nizamettin Temel, Yahya Gış ve Ragıp Doğu'dan oluşan geçici yönetim kurulu aklandı ve geçmiş hizmetleri için kendilerine teşekkür edildi. Ayrıca Bilim Kurulu Yönetmeliği onaylanıp, diğer yönetmelikleri hazırlamak için de Yönetim Kurulu'na görev ve yetki verildi. Genel Kurul kararıyla katılımcı üyelikleri kesinleşen 37 üye de dahil vakfın şu anda üye sayısı 85 olup bu değerli üyelerin alfabetik sıraya göre adları şöyledir: Kurucu Üyeler: 1.Abdülmecit Cankat, 2.Ali Haydar Taymaz, 3.Arslan Kaya, 4.Arslan Arı, 5.Atay Ceyişakar, 6.Aydın Midas, 7.Azmi Özden, 8.Bahri Kazbek, 9.Bülent Atçı, 10.Cihan Candemir, 11.Cengiz Gül, 12.Ejder Özdemir, 13.Emin Pekşen, 14.Ender Şenol, 15. Erdoğan Akman, 16.Ergün Tapşın, 17.Erol Özel, 18.Ersin Aşan, 19.Fethi Aksu, 20.Halit Yaşar Nogay, 21.Hayri Domaniç, 22.Hikmet Emirhan, 23.İsmet Boran, 24.Kamil Hakan Çizem, 25.Kamuran Akkaya, 26.Mahmut Erbaş, 27.Mevlüt Atalay, 28.Muhittin Ünal, 29.Musa Can, 30.Mustafa Altan, 31.Naim Sabancıoğlu, 32.Nizamettin Temel, 33.Oktay Nart, 34.Ömer Küçüközcan, 35.Öner Yılmaz, 36.Ragıp Doğu, 37.Rahmi Sezgin, 38.Salih Hazar, 39.Selahattin Altaş, 40.Sema Yılmaz, 41.Setenay Gülgün Süzer, 42.Şamil Girgin, 43.Şemsettin Çevik, 44.Şükrü İnci, 45.Talih Altınışık, 46.Yahya Gış, 47.Zekavet Arıhan, 48.Zeki Polat Katılımcı Üyeler: 49.Ahmet Özdoğan, 50. Aynur Yıldar, 51.A.İlhan İnanöz, 52.Baha Çakıroğlu, 53.Cemil Şenvar, 54.Cezmi Aslan, 55.Çetin Öner, 56.Doğan Özden, 57.Emel Bezek, 58.Erdem Ünlüçetinkaya, 59.Erol Taymaz, 60.Fahri Huvaj, 61.Günseli Avcı Şurdum, 62.Gıyasi Tokoğlu, 63.Hikmet Kandemir, 64.Haldun Şamil Sah, 65.Hayri Güneş, 66.İmdat Kip, 67.Kadir Acar, 68.Kazım Taymaz, 69.Mahmut Özden, 70.Muharrem Çurey, 71.Musa Uysal, 72.Nizamettin Kandur, 73.Olcay Mis, 74.Orhan Baran, 75.Osman Özen, 76.Özdemir Özbay, 77.Rauf Bozkurt, 78.Sadettin Atığ, 79.Selami Genel, 80.Sırrı Dinçer, 81.Şamil Jane, 82.Yasin Kaplan, 83.Yusuf Taymaz, 84.Yusuf Ünlü, 85.Zekeriya Temizel. Kuruluş Amacı: Geleneksel Kafkas kültürünü derlemek, tanıtmak ve yaşatmak. Kafkasyalıların güncel, toplumsal, ekonomik, sosyal ve kültürel sorunlarını bilimsel yöntemler ile incelemek ve araştırmak, bu sorunların çözümüne katkıda bulunmak. Bilimsel, kültürel, sanatsal alanlarda çalışmalar yapmak, yayın yolu ile bu çalışmaları desteklemek. Yetenekli çocuk ve gençlerin yetişmelerine, yetenek ve eğitimlerini geliştirmelerine yardımcı olmak. Burs, kredi, yurt, kitap-kırtasiye, eğitim araç ve gereçleri, yiyecek yarımları sağlamak, olan KAF-DAV' ın genel kurulu sonucunda, yönetim, denetim ve Bilim Kurulu ile Onursal üyeleri şunlardır: Yönetim Kurulu-Asil Üyeler: Muhittin Ünal-Vakıf Başkanı, Erol Özel-Başkan Yardımcısı, Fethi Aksu- Yazman, Ragıp Doğu-Sayman, Azmi Özden-Üye, Mevlüt Atalay-Üye, Mustafa Altan-Üye, Yönetim Kurulu-Yedek Üyeler:, A. Mecit Cankat, Erdoğen Akman, Kamuran Akkaya, Denetleme Kurulu Asil Üyeler: A. Haydar Taymaz, Bahri Kazbek, İsmet Boran, Denetleme Kurulu-Yedek Üyeler: Mahmut Erbaş, Ömer Küçüközcan KAF-DAV Bilim Kurulu Üyeleri: Prof. Dr. Ali Haydar Taymaz, Dr. Cahit Tutum, Prof. Dr. Ayhan Sezer, Doç. Dr. Ayla Sevim, Doç. Dr. Erden Ünlü, Prof. Dr. Fazlı Tekin, Prof. Dr. Rauf Arıkan, Prof. Dr. Refik Özkan, Prof. Dr. Handan Sezer, Prof. Dr. Erol Taymaz, Araş.-Yaz. Özdemir Özbay, Onursal Üyeler: İhsan Sabri Bulur, İzzet Aydemir, Kemal Cankat, Dr. Yahya Kanbolat, Şevket Doğan, Dr. Cahit Tutum, Sabahattin Diyner, Dr. Kazım Ertürk, Prof. Dr. Nihat Özen, Mehmet Çevik, Ali Şengil, Prof. Dr. Ahmet Çakar, Aydemir Ersoy, İsmail Seçer, Prof. Dr. Sabri Tekir, Abdüllatif Şener, Daryal Çeviker, Prof. Dr. Zeki Şekerci, Prof. Dr. Deniz Demirkan, Ekrem Özdemir  Kaffed

İsrail’de Çerkes Azınlığa Yönelik Eğitim Politikası

Çerkes adı, Kafkasya'nın Kuzeybatısı ile Karadeniz'in doğu kıyılarında bulunan bölgede yaşayan bir grup etnik topluluğa verilen genel bir addır. Çerkesler iki ana gruba ayrılırlar: Adigeler ve Kabartaylar, kendilerini de bu adlarla adlandırırlar. (Dirr, 1913-1937:834). Rusya'nın Kafkasyayı işgale başladığı 1860 ve 1870'li yıllarda Çerkes nüfus, önemli kayıplara uğramış, hayatta kalanlar ise Akdenizin doğu kıyılarına, Osmanlı Türkiyesine göçe zorlanmışlardır. +''+ Bugün Türkiye'de, çeşitli bölgelerine dağılmış olarak yaşayan yaklaşık 90.000 kadar Çerkes bulunmaktadır. Ayrıca Suriye'de yaklaşık olarak 60.000, Ürdün'de 29.000, Irak'ta ise 8000 kadar Çerkes yaşamaktadır (Weekes, 1978:176). Günümüz Kafkasyasında halen 38 farklı dil kullanılmaktadır ve Çerkesce bu Kafkas dil ailesinin Kuzeybatı grubuna girmektedir. Çerkescenin dahil olduğu Kuzeybatı dil grubu, Kafkas dil ailesinin en kalabalık grubudur ve üç altgrup altında toplanan beş dili kapsar. Bunlar; Ubıhca, Abhazca, Adigece, Kabartayca ve Çerkescedir (Ruhlen, 1987:324). İsrail'deki Çerkesler1870'li yıllarda göçe zorlanan Çerkes toplulukların bir kısmı, bugün İsrail toprakları içerisinde kalan Filistin'deki köylere yerleşmiştir. İsrail'de 2500 kadar Çerkes yaşamaktadır ve İsrail toplumuna entegre olmuşlardır. çerkes aileler çekirdek aile niteliğindedir, nüfusun çoğunluğu lise mezunlarından oluşmaktadır. Üniversite ve kolejlere gidenlerin de sayısı fazladır. Askerlik görevi 1958 yılından beri bütün Çerkes erkekleri için zorunludur. Çerkesler Müslümanlığın Sunni mezhebinden oldukları halde, dini bir yasaya göre değil, yüzyıllardır babadan oğula geçen geleneklerine göre yaşamaya devam etmektedirler. Ayrılıkçılığa değil, etnik farklılıklarını koruyarak birlikte yaşamaya ve İsrail'e bağlılığa dayalı bir etnik kimlik özelliği göstermektedirler. 1960'lı yılların ortalarından 1970'li yılların ortalarına kadar geçen on yıllık dönem, çoğunlukla "etnik canlanış" yılları olarak adlandırılmaktadır (Fisman, 1984:21). Aynı dönemde, İsrail'de yaşayan genç kuşak Çerkesler arasında da, Çerkeslik bilincinin uyanışına tanık olunmuştur. Bu uyanışta, Çerkes toplumunun liderleri ile İsrail Eğitim Bakanlığının çalışmaları ve teşviklerinin de rolü olmuştur. İsrail'de yaşayan Çerkesler arasındaki etnik canlanış, kendisini, Çerkesler hakkındaki kitap ve makalelere, çağdaş Çerkes müziğine duyulan ilginin artması, ulusal giysilerin yeniden canlandırılması gibi çabalarda göstemiştir. Ayrıca, yoğun tartışmaların ardından 1971 yılında, Çerkescenin İsrail eğitim sistemi içerisinde ilkokulun son (6.) sınıfından, ortaöğretimin ilk aşamasının sonuna kadar (8.sınıf) zorunlu ders olarak okutulmasına karar verilmiştir*.Eğitim Dilinde Değişme SorunuEğitimin planlanmasında en hayati sorunlardan bir tanesi okullarda eğitim dilinin ne olacağına karar verilmesidir (Fasold, 1984:292) Bundan daha da sorunlu olan ise, bir eğitim dilinden diğerine geçiş yapılmasıdır. İsrail'deki, genç Çerkes kuşaklar, 1960'lı yıllardan itibaren okullarındaki eğitim dilinin Arapça yerine İbranice olmasını talep etmeye başlamışlardır (Darwin 1964). İsrail'deki Çerkes köyleri, Reyhaniye ve Kfar Kama'da sekiz yıllık birer okul bulunmaktadır ve öğrenciler eğitimlerine çoğunlukla yakınlarında bulunan diğer köylerdeki İbranice eğitim yapan ortaokullarda devam etmektedirler. Ayrıca israil'deki Çerkesler, daha çok İbranice konuşulan bir çevreyle toplumsal ilişki içindedirler. İbranice, İsrail'deki Çerkes nüfus için orduda veya Çerkes topluluğunun dışına çıktıkları her yerde toplumsal iletişim dili haline gelmiştir. 1970'li yıllarda Reyhaniye ve Kfar Kama'da, öğrenim dili konusunda önemli bir siyasa değişimi olmuş, Çerkes nüfus arasında eğitim sistemini geliştirme ve İbranice kullanma yönündeki baskıları hafifletmek üzere bir hareket başlamıştır. Bağlı olarak, her iki köydeki aile birlikleri ile köy yerel meclisleri birer gayri resmi nitelikli komisyon oluşturmuş, bu komisyonlar mevcut durumu tartışıp, öneriler ortaya atmışlar, sonuçta öğrenim sisteminin bütünüyle yeniden örgütlenmesini önermişlerdir. İlk ve en önemli önerileri İbrani dilindeki eğitimin etkili hale getirilmesi olmuştur. 1976 yılında ise, Kfar Kama köyünde, Eğitim Bakanlığı temsilcilerinden, Çerkes öğretmenler, ebeveynler ve yerel otoritelerden oluşan resmi bir komite oluşturulmuş ve bu komite, okullardaki eğitim dilinin İbranice olmasına, Arapçanın ikinci dil haline getirilmesine, Çerkescenin ise zorunlu bir ders olarak okutulmasına karar vermiştir. Bu karar 1977 yılında uygulamaya konulmuş ve aynı yıl Arapça olan eğitim dili değişerek, İbranice olmuştur. Toplumsal Koşullarİsraildeki Çerkes köylerinde çocuklar daha okula başlamadan önce evlerinde büyüklerinden ana dillerini öğrenmektedirler. Çocuk anaokuluna başladığında da kendisini anadilinin konuşulduğu evindekine benzer bir ortam içersinde bulmaktadır. Ancak Kfar Kama köyünde ilkokula başlayan Çerkes öğrenci için toplumsallaşma dili artık İbranice haline gelmektedir. Arapça ise yine ilkokulun birinci yılından itibaren, İslam diniyle ilgili bilgilerin alınmasını sağlayacak özel bir dil olarak öğretilmektedir. İngilizce öğretimine beşinci yılla birlikte başlanmakta ve Çerkesce yazı ve gramer ise altıncı yılda öğretilmeye başlanmaktadır. Diğer Çerkes Köyü Reyhaniye'de ise, eğitim dili Arapçadır ve ilkokulun ilk yılından itibaren, evlerde öğrenilmiş olan Çerkescenin yerini alır. Ancak öğrenciler anaokulu döneminde de Arapça dersler aldıkları için, bu dile yabancı değillerdir. Bu arada yine Reyhaniye köyündeki okullarda, ilkokulun ikinci yılından itibaren İbranice, beşinci yıldan itibaren İngilizce, altıncı yıldan itibaren de Çerkesce, yazma, okuma, ve gramer öğretilmeye başlanır. Ancak altıncı yıldan sonra, matematik öğretilirken İbranice, eğitim dili Arapçanın yerini alır. Böylelikle her iki köyde de, ilkokul düzeyindeki öğrenciler, ilk yıllarından itibaren iki yabancı dili, İbranice ve Arapçayı öğrenmek durumundadırlar. Kfar Kamalı öğrenciler için ilköğretim dönemindeki sistem, ortaöğrenim döneminde de aynen devam eder. Reyhaniye'de ise ortaöğrenim döneminde, eğitim dili Arapça'dan İbranice'ye dönüşür, çünkü öğrencilerin çoğunluğu ortaöğrenim için İbranice eğitim yapılan okulları tercih etmektedirler. Bununla birlikte Çerkes köylerini, diğer köylerden ayıran bazı farklılıklar bulunmaktadır. Çerkesler için İbranice bir yandan etkili bir toplumsallaşma ve düşün dili olma özelliği taşırken, diğer yandan cemaat dışı bütün toplumsal ilişkilerin de aracı haline gelmiştir. Eğitimlerine devam etmek üzere köylerinin dışına çıkan öğrenciler artık Çerkesce dersler görmezler, ancak anadilleri onlar için ek bir iletişim aracı olmaya devam eder. Çerkesce artık, arkadaşlar arasında sohbet edilirken kullanılır ve konuşanların farklılığına işaret eden grup-içi bir kod haline gelir. Bu nedenle Çerkescenin aile çevresinde konuşulmasıyla, okul teneffüslerinde konuşulma biçimi arasında bir fark yoktur. Önemli olan fark, iki farklı okul ortamındaki konuşma dilleri arasındadır. Derslerde İbranice konuşulur, teneffüslerde Çerkesce. Kültürel Kodlardaki DeğişikliklerÇerkesler kültürel kodlarının değişimi ya da diğer kültürel kodlarla etkileşime girerek karma kodlar haline gelmesi konusunda çok hoşgörülüdürler. Çünkü, kodların değişimi ya da yeniden biçimlenmesi, iletişimi kolaylaştıran bir şeydir. Bir dilin imkanları içerisinde düşünce ya da deneyimlerini tartışacak uygun ifade biçimleri ancak elyordamıyla bulunabilirken, farklı dil sistemlerinden doğan karma dilsel kodlar iletişimi daha kolaylaştırırlar. İsrail'deki Çerkeslerin tamamına yakını, çok-dilli ya da en azından iki dil konuşan insanlardır ve bu durumlarında kuşaklar boyunca bir değişiklik olmamış, yıllarca iki dilli olarak kalmayı başarabilmişlerdir. Bu en az iki dili aynı anda kullanabilme özelliklerinin değişeceğine dair hiç bir belirti de yoktur; her dil kullanıldığı ve korunduğu alanda yaşamaya devam etmektedir. İsrail toplumundaki Çerkesler örneği bize, 'bir azınlık topluluğun kendi ana dili ile toplumun çoğunluğunu oluşturanların dili arasında işlevsel bir ayrım yapıp, bu ayrımı sürdürebildiği takdirde anadilini unutmaya karşı direnebileceği'biçimindeki varsayımı doğrulayacak kanıt sağlamaktadır. SonuçŞu çok net olarak söylenebilir; Çerkesce, Çerkes kültürünün temelini oluşturmakta, Çerkes etnik kimliğini sembolize etmektedir ve İsrail'deki Çerkesler anadillerini konuşabilmektedir (Smolicz,,1984:26). Çerkesce, Çerkeslerin azınlık kimliğinin 'kültürel işaretidir've Çerkescenin etnik açıdan heterojen bir nitelik taşıyan İsrail toplumunda böyle konuşulabiliyor oluşu, bir kültürel çoğulculuk göstergesidir. Bu bağlamda Fishman, Çerkes köylerindeki okullarda Çerkesce okutulması yolunda verilen mücadelenin, sonuçta İsrail toplumunun kültürel çeşitliliğini bir kazanca dönüştürmesine yol açtığını düşünür. Başka ifadeyle, İsrail'de, İbranice ya da Arapça dışındaki dillerin tanınmasına yönelik uzun mücadele, yahudi olmayan bu küçük topluluğun, Çerkeslerin mücadelesiyle başlamıştır (Fishman ve Fishman, 1978:255).Asher Stern, Contact Bulletin, Spring 1997, Cilt 14, n.1.p> Referanslarp> Dirr. A.(1913-1936) "Cerkesses (Circassians)" M.Th.Unutama vd. (der.) First Encyclopedia of...., C.2, Leiden: E.J.Brill, 834-36. Fasold, R. (1984) The Sociolinguistic of Society, Oxford:Basil Blacwell.Fishman, J.A. (1984) Mother Tongue Claiming in the United States since 1960; Trends and Correlates Related to the 'Revival of Ethnicity', International Journal of Sociology of Language, C.4, 21-99. Fishman, J.A ve D.F.Fishman (1978) "Yiddish in Israil: A Case Study of Efforts to Revive a Monocentric Language Policy" J.A.Fishman (der.) Advances in the Study of Multilingualism, The Hague: Mouton, 185-262.Buhlen, M. (1987), A Guide to the World's Languages, London: Edward Arnold.Smolicz, J.J (1984) "Minority languages and the Core Value of Cultural Changing Policies and Ethnic Responce in Australia", Journal of Multilingual nad Multicultural Development, C.5,,23-41.Stendel, O. (1973) Ha-Cherkessim Be-Israel (The Circassians in Israil, Tel Aviv:Am Hassefer Pub.Weeken, R. (1978) Muslim Peoples. Westport: Greenwood Press.+''+Asher Stern)

“Bir Göçmen Kuştu O” ve “Dağlara Yazılıdır” Romanları Üstüne

Tarafsız aydınlarıYurdumunSorguya çekilecekGünün birindeEn basit insanlarıTarafından halkımızın +''+ * * *Soracaklar onlaraNe yaptılar diyeAğır ağır ölürkenUlusları,Tatlı bir ateş gibiUfacık, bir başına* * *SormayacaklarNasıl vardıklarıDoğrularaYalanın gölgesinde* * *Tarafsız aydınlarıGüzel yurdumunCevap veremeyeceksiniz* * *Yitip bitirecek siziBir sessizlik kuzgunuYüreğinizi kemirecek Zavallılığınız.Susup kalacaksınızKendi utancınızlaIGLOBALLEŞME süreci ile birlikte küresel bir köy haline gelmekte olan dünyada, en minimal ölçeklerde dahi olsa etnik, dinsel... vs. Azınlıkların/toplulukların çeşitli araçları kullanarak kendilerini ifade ettikleri, bu uğurda yoğun çabalar harcadıkları ve her türlü imkanı seferber ettikleri görülüyor. Bu çaba ve etkinliklerin en göze çarpan basat özelliği, kendini ifade eylemliliğinin, kültürel özgünlüklerin öne çıkarılması, globalleşme ile dünyayı büyük bir tüketim topluluğu haline getirmeyi amaçlayan kapitalist endüstriyelizmin öğütücü dayatmacılığına, empozelerine kendi orijinalitelerine daha siki sarılarak karşı konulmasıdır. Kendi varlığını duyurma, kendini ifade etme çeşitli düzeylerde, değişik araçlar harekete geçirilerek farklı tür ve biçimlerde gerçekleştiriliyor. Bu düzeylerden önemli bir tanesi de edebiyat, araçlarından biri de romandır. İçinde yasadığımız bu süreçte -adına neo-liberalizme karşı umut enternasyonalizmi diyebiliriz- şimdiki momentlere yaklaşılmasından epey önce yazılmış olan Bir Göçmen Kustu O (Ayla Kutlu) ve Dağlara Yazılıdır'ın (Çetin Öner), hem ilklikleri, hem de yazı boyunca ayrıntısına girilerek irdelenmesi denenecek olan mündemiç kıldıkları değerler ve taşıdıkları ideolojik vasıfları nedeniyle (Çerkesler için) yeniden gündeme getirilmeleri zarureti hasıl oldu. Bu zaruretin yanısıra yazarlara ve romanlarına geç de olsa ödenmesi gereken vefa borcu ödenmiş oluyor. İmparatorluktan cumhuriyete geçiş dönemi sürecinin siyasal/ideolojik öncülü olan İttihak ve Terakki'nin cumhuriyetin kurucu kadrolarının ideolojik formasyonunu çok ciddi ölçüde etkiledikleri ve bu ideolojik harç ile inşa edilen ulus-devlet ideolojisinin, devletin merkezi-yönlendirici rolüyle egemen ideoloji haline geldiği bilinen bir vaka. Bu ideolojinin en temel ve vazgeçilmez postülasi tek etni, tek mezhep monizmidir. Ulus-devletin ihdas edilmesi süreci, yaşanan tarihe bakisin gerisindeki (tarih) bilincinin çıkarsamaları ile islenen iç/dış düşman fobisini toplumun belleğine kazırken, vurgulanan monist parametre bir paranoya haline getirildi. 12 Eylül sonrası bu paranoya çok sik islendi, yeniden üretildi. Askeri yönetim sonrası gelen "sivil" hükümet -ki liberal olarak lanse edilmekte idi- egemen ideolojinin en sig siyasal uygulayıcılığında kusur koymadı. Seçimler sonrası ideoloji ve devletin kontrol yetkesi aynen muhafaza edildi. "Demokrasi"ye geçildiği "sivil" dönemde bile devletin ideolojisi ana ekseni oluşturmaya devam ettiğinden, her iki roman da, o ideolojinin ablukasına ve bilhassa kendi konularındaki tahammülsüzlüğüne rağmen, bir hezeyan döneminde yayınlanarak ayrıca değer kazandılar. 1997 yılında çıkan bir dergide, yazıldıkları tarihten neredeyse onbeş yıl sonra yeniden değerlendirilmelerinin mühim nedenlerinden biri de budur. Ama bunun dışında, edebi estetik (üslup, dil, kurgu, olay örgüsünün tutarlılığı, sürükleyiciliği, kullanılan yazınsal teknikler) bakımından da yıllar sonra, üstelik çok daha olgunlaşmış bilinçle edinilen birikim -ki edebiyat/roman eleştirisini de kapsıyor- ile okunduğunda dahi herhangi bir eskime, aşınma ya da artık naiv kalma gibi bir durum söz konusu edilemiyor.II"... roman öncelikle somut, özel insan tekinin bireysel yaşantısını, bireysel zamanı ve konumu içinde veren bir edebiyat türü olarak ortaya çıkmıştır. Bundan başka pek çok şeyi de amaçlayabilir romancı. Hayat görüsünü, felsefesini sunabilir, toplumu eleştirebilir, yeni bir dünyanın peygamberlisini yapabilir. Ama bütün bu amaçları gerçekleştirmek için ilkin romandaki insanları yaşatmalıdır. İnsanları yasamayan bir roman, basarisiz bir romandır. Ne inançlarının yüceliği, ne felsefesinin doğruluğu, ne de üslubunun güzelliği, hiç birşey kurtaramaz insanlarına soluk aldırmayan romanı. Bu saydığım şeyleri de arayabiliriz; içinde onları bulamadığımız için her hangi bir romanı kınayabiliriz. Gene de kişilerin yazarlığından sonra gelir bu kaygılar." Kategorik olarak iki ayrı roman Bir Göçmen Kustu O ve Dağlara Yazılıdır, ama yukarıdaki alıntı, bu romanların neden halâ ehemmiyet taşıdığını anlaşılır kılıyor. Çerkes insanları (muhacerette belli bir kısma tabi olanları), çok iyi bildiğimiz gibi, bu romanlarda da yaşıyorlar; yazarlarımız roman kahramanlarına/kişilerine soluk almayı öylesine basarmışlar ki, onlarla birlikte, içinde bir tutam Çerkeslik bulunan bir şahıs (sınıf kökeni, politik tercihi, Çerkes halkının sorunlarına karşı tavrı ne olursa olsun) romanları okurken, nabız atışlarının arttığını hissedecektir. Bir Göçmen Kustu O ve Dağlara Yazılıdır'ın, yazı girişinde belki fazlaca köse taşlarıyla ifade edilen sürecin bugünkü momente uğramasından çok önce yazıldığına değinmiştim. Sözünü ettiğim momentin konumuz açısından bizi ilgilendiren boyutu etnik, pre-kapitalist dönem cemaat yaşantılarının ilgi çekmesi ve yarattığı heyecan dalgasıdır. Bir örnek verirsek: Ermeni kökenli, Diyarbakır doğumlu ve halen Agos gazetesinin köse yazarlığını da yapan Mıgırdıç Margosyan'ın Söyle Margos Nerelisen isimli romanı, Ermeni mahallesindeki etnik cemaat yaşantısını ve henüz kapitalizmin nüfuz edemediği dayanışma, bölüşme gibi değerlerin görece daha elverişli bir konumda bulunduğu bir dönemin Diyarbakır'ını anlatıyor. Bu roman, isimleri üzerinde oluşturulan mistifikasyon ile hep gündemde olan yazarların dışında bir yazar tarafından yazılmasına rağmen, öbürlerinden daha çok ilgi topladı, tartışıldı, övgüye değer bulundu. Yazar, bir söyleşide, kitabin döneme uygun düştüğünü; zamanlama avantajının, romanının bu denli alaka toplamasında rol oynadığını vurgulamıştı. Yazı boyunca vurguladığım sürecin buraya evirilmesi ve bu yeni evrede dikkat çeken yönelimlerin içkinleştirdiği (kültürel) değerlere sahip çıkma - bu düzlemde kendini ifade etme çabasının öne çıktığı döneme denk düşmesi M. Margosyan tarafından belirtilse de, bunun yanısıra; seksen sonrası Türkiye'de aslına, özüne uygun olarak hayata geçirilen kapitalist endüstriyelizmin yol açtığı yabancılaşmaya, bireyin atomize olmasına, soğuk çıkar ve para egemenliğine karşı insani bir tepki, bu tepkinin yeni bir insani etik zemin arayışının da rolünün bulunduğuna inanıyorum. Modernizmin (endüstriyel) ilerleme, büyüme paradigması, Yesillerin cepheden eleştirisi ve sorgulanması ile yegane akil yolu olma vasfını yitirdi; endüstriyel paradigmanın günlük yasamdaki tezahürleri sıradan birey tarafından da eleştirilmeye başlandı. Bu sorgulama, ivmesi artan yeni etik-insani zemin arayışları henüz emekleme evresinde. Ama mecranın yönü belirginleşmeye başladı. Bir Göçmen Kustu O ve Dağlara Yazılıdır, modernizmin endüstriyel büyüme barbarlığının tezahürleriyle ilgili bizlere önemli ipuçları veriyor, bu çerçevede de yeniden tartışılmayı hak ediyor.IIIBir Göçmen Kustu O, yayınlandığı yıllarda entelijensiyada tartışılmış, övgü ve ödül almıştı. Kafkasya'dan Anadolu'ya sürgünü çocuk yasta yasayan Emir beyin yasam öyküsünü anlatıyor. Son Osmanlı Meclisi Mebusani ile Birinci ve İkinci Dönem TBMM üyesi olan bir aydın, Emir bey. Romanın yayınlandığı zamanda, "Aydın" en çok tartışılan kavramlardan biriydi. Bundan ötürü kitap, daha çok bu yönüyle ele alindi, tartışıldı; sadece bir değerlendirmede, Yeni Gündem dergisinde, romanın asil temasının genel kabulün tersine, aydın sorunu değil, kadın cinsinin ezilmişliği olduğu vurgulandı. Kısacası roman geniş bir çevrede ses getirdi, ama kitabi asil sahiplenmesi gereken Çerkesler, Çerkes aydınları gereken ilgiyi göstermeyince ana tema ne yazık ki farkedilmedi. Bir halkın kendi yurdunda mutlu bir şekilde yasarken yaşanan savaş ve soykırım sonrası göçe zorlanması, yurdundan uzaklarda farklı bir kültür içerisinde kendi kökenleriyle bağlarının kopması; tarihinden, dilinden, kültüründen, kendi kimliğinden uzaklaş(tiril)masi, bir aydının kendi kimliğine yabancılaşması romanın tematik omurgasıydı. Ama bu kitabin tartışıldığı zamanlarda "yanlış ya da eksik tartışıyorsunuz, doğru perspektif budur" diyerek gür bir sesle tartışmaya katılamayışımız romanın ikincil temasının öne çıkmasına neden oldu, bu bizim kusurumuzdur. Acımasız ve toleranssız bir gerçekçilikle öyküsünü anlatıyor değerli yazarımız. İmparatorluktan ulus-devletin kurulusu ve sonrasına değin bir ülkenin tarihini yasayan, yapılmasına katkıda bulunan Emir bey(ler)in hikayesi, ayni zamanda bir ibret öyküsüdür. Yazı başındaki şiir, Emir beyin temsil ettiği familyaya haykırmaktadır. Bir Göçmen Kustu O, muhaceret trajedimizi, kendi kimliğini unutan bir Çerkes aydının dramını gözler önüne sermektedir. Ancak Emir bey nasıl bir olgu ve hakikat ise, sevgili Ayla Kutlu'nun bu tipin serencamini mükemmelen sergilemesi çok yerinde ise de; bir başka tipin, bir çerkes aydın değil ama bir Çerkes Aydını olan, meselâ Dr.Vasfi Güsar'in varlığı da bir olgudur-gerçekliktir. Ver artık Dr. Vasfi Güsar'in romanının yazılma vakti gelmiştir. Çünkü bu Çerkes Aydını, halkının değerlerine sahip çıkmaya, dilini-kültürünü yaşatmaya, bu uğurda mücadeleye bir ömür vermiştir. Bugün eğer Emir beyi doğru yerden eleştirebiliyor isek, Dr. Vasfi Güsar gibi Çerkes Aydınlarının henüz tam anlamıyla farkına varılamayan gayretlerinin sonucu sahip olduğumuz değerlerin sayesindedir. Onlar birer devdilerZümrüt-ü anka gibiBüyülü sözlücüklerleÜlkeler getirdilerZümrüt-ü anka gibiKaf Dağını astılarİnsanlara koştularÇocuk yüreklerindeDüşlere ulaştılarIVDağlara Yazılıdır'ın serinkanlı bir kritiğini yapmak, bir Çerkes için çok güçtür. Soluk soluğa okunan romanın coşkulu lirizm sarmalı, öykünün içine çekiveriyor insani, Kitap bitince içinizden birşeylerin kopup gittiğini hissediyor, Geçmiş Zamanın İzinde bir yolculuğa çıkıyorsunuz; artık vefat etmiş olan thamatelerimizin "sen nasıl Çerkessin, Çerkesce konuşmuyorsun, adetlerini bilmiyorsun" sitemi içinizin ücralarından yankılanarak çığlık haline dönüşüyor. Toplumsal yaşamın size mandalladığı bütün kimliklerin kıskacından sıyrılıp kendi asil kimliğinizle başbaşa kalıyor, yüzyüze geliyorsunuz. Ya bir sessizlik kuzgunu sizi yiyip bitirecektir ya da kendinizi Zümrüt-ü anka gibi, Simurg gibi hissedeceksinizdir. Oguz Demiralp'in "Çok Sesli Bir Anlatı" yazısında Gabriel Garcia Marquez için yaptığı su değerlendirme Dağlara Yazılıdır için de çok geçerlidir: "Nedir... Marquez benzeri yazarların işlevi? Romanı Avrupa'dan öğrenen kültürlerde başka anlatı türleri yok değil. İşte masal, destan, mit, efsane, bir bakıma roman öncesi anlatı türleri bunlar. Ne var ki anlam dolu, çünkü halkın gerçeği, kültürün dile gelişi. Söz konusu yazarlar, roman sanatını eski anlatı türlerinden yararlanarak zenginleştiriyorlar. Kendi kültürleri içinde bir anlatım sürekliliği sağlıyorlar böylelikle. "Üstüne üstlük, yapıtın anlam alanı da genişliyor. Örneğin, Marquez, yalnız kendi aydın aklıyla anlatmıyor öyküyü. Hemen her önemli olaya efsanelik boyutlar kazandıran halk deyisini öne alıyor yeri geldiğinde. Anlatım, salt biçim olmaktan çıkıp anlam birikimine dönüşüyor. Açık ki bir olayın kendisi denli o olayın nasıl yaşandığı, yasayanlarca nasıl anlamlandırıldığı da önemli. Böyle yazmak ise, o olayı içeren kültürel bağlamı değerlendirmenin yetkin bir yolu." Dağlara Yazılıdır'da sevgili Çetin Öner'in ustalığı bu alıntı çerçevesinde daha bir anlaşılıyor. Yıllar boyu, kuşaktan kuşağa okunacak ve her defasında yeni şeylerin keşfedileceği bir roman yaratılmış oluyor.VGerek Bir Göçmen Kuştu O, gerekse Dağlara Yazılıdır, yazıda ortaya koymaya çalıştığım nedensellikler bağlamında, yani ideolojik-toplumsal-siyasal boyutlarıyla büyük önem taşıyor. Ama sadece bu kadar basit değil elbette. Sanat eseri-haz sorunu uzun yıllardır estetik teorilerinin tartışma konularından biridir. Bir sanat yapıtının estetik haz vermesi diğer öğeler kadar mühimdir. Bu iki roman, içeriklerinin bizi çok ilgilendirmesinin ötesinde edebi estetik boyutuyla Çerkes Aydını/bireyi için vazgeçilmez yapıtlar olduğu iddiamı, Ismail Tunali'nin su sözleri iyiden iyiye haklılaştırıyor:3 "Estetik olarak haz duymak, yalnız birseyi kavramak, hatta sanat ile tüketim içinde bulunmak değildir. Bu, birşey üzerinde sonradan düşünmek, onu herselden önce sonradan yasamak, birşeyi daha fazla tasarlamak ve tasarı gücünü genişletmek ve sözün tam anlamında onun hakkında bir tasavvur meydana getirmektir. Sanat yapıtıyla ilgi kuranın hayal gücü etkinlik içine girmiyorsa, onun duyacağı estetik haz gerçek bir estetik haz olmayacaktır. ...Gerçek ve tam bir yaratma olayının estetik olarak tekrarında sanatta haz duymanın rolü açık olarak söyle belirir: Süje'ye haz hazırlayan bir sanat yapıtı o süje tarafından devam ettirilir, tamamlanır ve ilerletilir." Yazarlarımız, romanlarında Çerkes bireyinin hayal gücünü etkinlik içine girdirebilmişler, üzerinde sonradan (bu yazı da kanıtlıyor ki, 15 yıl sonra) düşündürebilmişler, tasarı gücünü genişletebilmişler, romanlarındaki olaylar hakkında tasavvur meydana getirebilmişlerdir. Bu yapıtları devam ettirmek, tamamlamak, ilerletmek bizlere düşüyor. ?3 İsmail Tunalı, Estetik, Remzi Kitabevi, 1989, s.269-270. Oğuz Demiralp, Okuma Defteri, Yapı Kredi Yayınları, 1995, s.119 Murat Belge, Edebiyat Üstüne Yazılar, Yapı Kredi Yayınları, 1994, s. 16+''+Murat Bjeduğ

Abhazya ve Gürcüstan Arasındaki İstanbul Görüşmeleri, 1999

Abhazya ile Gürcüstan Heyetleri 7-9 Haziran 1999 tarihleri arasında, aralarındaki güvensizliğin aşılması ve güven verici tedbirlerin gelişmesini sağlamak amacıyla İstanbul'da bir toplantı yaparak bir araya gelmişlerdir. DIV> Toplantıya Abhaz ve Gürcü heyetlerinden başka BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın Özel Temsilcisi Liviu Bota, AGİT Temsilcisi, İngiltere, Fransa, Almanya, Rusya ve ABD'nin ortak olarak oluşturduğu Genel Sekreterin Dostları Grubu'nun Temsilcileri katılmışlardır. Toplantıya Türkiye Cumhuriyeti Devleti adına Dışişleri Bakanlığı ev sahipliği yapmıştır. Bu nedenle toplantının açış konuşmasını Dışişleri Bakanımız Sayın İsmail Cem yapmıştır. İstanbul Hilton Oteli'nde 3 gün süren toplantının sonuçlarına değinmeden önce komitemizin, İstanbul Koordinasyon Kurulumuzun ve Kafkas Derneği Genel Merkezi ve şubeleri ile diğer derneklerimizin katkılarından kısaca bahsetmek istiyoruz. Toplantıdan yaklaşık bir hafta önce Dışişleri Bakanlığımızdan almış olduğumuz davet üzerine, Kafkas-Abhazya Dayanışma Komitesi'nin tüm üyeleri Ankara'ya giderek Dışişleri Bakanlığı'nda konuyla ilgili masa şefi ve müsteşar yardımcısı ile yaklaşık iki saat süren bir toplantı yapmışlardır. Bu toplantıda İstanbul'da yapılacak görüşmeler esnasında komitemizin ve Kafkas Kültür Derneklerinin katkıları ele alınmış, Dışişleri Bakanlığı ile koordineli bir çalışmanın yapılması karara bağlanmıştır. Gerek komite olarak, gerekse derneklerimiz olarak ortak toplantı süresince Dışişleri Bakanlığı'nın belirtmiş olduğu ilke ve sınırlar dışına çıkmamaya azami derecede gayret gösterdik. Bilindiği gibi Abhazya tarafı görüşmeci heyet ve heyetin dışında kalmak üzere Abhazya Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı sayın Vladislav Ardzınba olmak üzere ayrı programı uygulayacak şekilde birlikte gelmişlerdir. Başta sayın Abhazya Cuhuriyeti Cumhurbaşkanı olmak üzere Abhazya heyeti coşkulu bir şekilde havaalanında resmi törenle karşılanmıştır. Karşılamada T.C. Dışişleri Bakanlığı'nın yetkilileriyle birlikte, Tiflis Büyükelçimiz de hazır bulunmuştur. İstanbul'da yapılan toplantı ve görüşmelere gelince: Öncelikle Özel Temsilci Liviu Bota ile komitemiz resmi toplantıların başlamasından önce 4 saat süreyle bir araya gelmiştir. Bu görüşme de Sayın Bota'ın isteği üzerine gerçekleştirilmiştir. Görüşme süresince Abhazya ile Gürcüstan Devleti'nin arasında bulunan siyasi, ekonomik, politik, kültürel ve güvenlik tedbirleri dahil olmak üzere her türlü problem açıkça ve samimi olarak dile getirilerek Sayın Büyükelçi'ye iletilmiştir. Ayrıca Türkiye'de yaşayan T. C. vatandaşı 7 milyonu aşkın Kafkas orijinli insanımızın Abhazya konusuna bakışları ve istekleri de aynı derecede dile getirilmiştir. Sayın Büyükelçi Bota'nın bütün istek ve görüşlerimizi çok samimi ve sabırlı bir şekilde dinlediğini açıkça ifade etmek isteriz. DIV> Bundan sonra İstanbul'daki program ikili olarak yürütülmüştür. Bu programın birincisi Sayın Vladislav Ardzınba'ya uygulanan programdır. Özetle değinmek istersek, Abhazya Cumhurbaşkanı İstanbul'da kaldığı sürece Dışişleri Bakanımız Sayın İsmail Cem ile başbaşa iki saate yakın görüşmüştür. Kafkas-Abhazya Dayanışma Komitesi ile birkaç defa birlikte toplantı yaparak sorunların başbaşa tartışılmasına ve görüş alışverişinde bulunulmasına imkan verilmiştir. Bunun dışında kendisini karşılayan halk ile daha sonra Türkiye'de faal olan derneklerimizin temsilcileriyle Kafkas Abhazya Kültür Derneği salonunda iki defa bir araya gelerek onlara hitap etmiştir. Ayrıca komitenin Büyük Sürmeli Oteli'nde düzenlediği yemekli toplantıya bütün heyet ve resmi delegasyonla birlikte katılmıştır. KAFİAD'ın kendisi için düzenlemiş olduğu yemekli toplantıya rahatsızlanması sonucu katılamadağı için Sayın Cumhurbaşkanı'nı temsilen Abhazya Cumhuriyeti Başbakanı Sayın Sergey Bagapş toplantıya katılmıştır. Bunun yanında Sayın Azrdınba, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dekanlığı'nın davetini kabul ederek fakülteye ziyarette bulunmuştur. DIV> Diğer resmi delegasyonun programına gelince; iki gün süre ile Hiton Oteli'nde teşkil edilen komisyonlar vasıtasıyla görüşmeler yapılmıştır. Arta kalan zaman içerisinde her iki devletin delegasyonlarıyla komitemiz ve diğer resmi temsilciler yemekli bir yat gezisinde buluşmuşlardır. Bu yemekli gezide yüz yüze Gürcüstan temsilcileri ve diğer delegasyon ile komite üyeleri verimli görüş alış verişini gerçekleştirdiler. Daha sonra resmi heyet Kadıköy Belediye Başkanlığı'nın daveti üzerine KASDAV'da bir akşam yemeğine katılmıştır. Bunların dışında komite olarak Büyükelçi Sayın Bota ve Tiflis Büyükelçimiz ile tekrar tekrar görüşmeler yapılarak, Abhazya sorunu ayrıntılı bir şekilde anlatılmış, özellikle ambargonun kaldırılması, seyahat imkanının rahatlatılması, ekonomik yardımların geliştirilmesi, Türkiye ile olan gemi seferleriyle insan taşımacılığının engellenmemesi, pasaport ve ikamet sorunlarıyla ilgili görüş ve isteklerimiz çok açık bir şekilde kendilerine ısrarla bildirilmiştir. Ayrıca resmi görüşmelerin bitiminden sonra statüleri gereği başbakanlık görevini yürüten Gürcüstan Devlet Bakanı Sayın Vaja Lordkipanidze, Tiflis Büyükelçimiz aracılığı ile komitemize görüşme isteğini belirtmiştir. Kendisiyle iki saati aşkın bir zaman süresinde sorunlarımızı ayrıntılı olarak karşılıklı dile getirdik. Sayın Devlet Bakanı'nın yaklaşımını çok olumlu bulduğumuzu, birçok sorunun halli için tüm gayretini kullanacağını, görüşmelerimizin devamında fayda olduğunu, istersek bu maksatla O'nun davetlisi olarak Tiflis'e gidebileceğimizi beyan ettiğini, burada özellikle belirtmek isteriz. DIV> Toplantının başında ve sonunda Dış İşleri Bakanımız Sayın İsmail Cem yapmış olduğu konuşmalarda taraflar arasındaki sorunun ciddi boyutlarda olduğunu, taraflardan birinin kabule etmeyeceği bir çözüm tarzını uygulamanın imkansız olduğunu, Türkiye'nin çok iyi niyetle bölgedeki sorunların çözülmesine katkıda bulunmak istediğini ve bunun için elinden gelen her türlü yardımı yapacağını ifade etmiştir. Değerli okuyucular yapılan toplantıların sonuçların, muhtemel olarak açık olmasa dahi ortaya çıkan çözüm şekilleriyle ilgili değerlendirmelerimizi daha sonra geniş bir şekilde bütün derneklerimize duyurmaya çalışacağız. Şimdilik özetle söyleyebileceğimiz şudur:Yapılan toplantılarda taraflar, güven ortamının geliştirilmesi ve güvensizliğin ortadan kaldırılmasıyla ilgili çalışmaların yapılması,Taraflar arasında karşılıklı olarak ekonomik faaliyetlerin geliştirilmesi ve yardımlaşmanın yapılması, Sınır boylarında terörizm faaliyetlerinin önlenmesiyle ilgili çalışmaların yapılması, Göçmenlerin geriye dönüşü ile ilgili problemlerin çözümüne yönlelik çalışmaların yapılması,Başta pasaport konusu olmak üzere, Abhazya Cumhuriyeti ve halkını sıkıntıya sokan bazı problemlerin rahatlatılması, gibi konularda çalışmalar yapmak üzere komisyonların kurulması ortak kararına varmışlardır. Ayrıca taraflar sorunun barışçı yollarla ve diplomatik usullerle çözülmesi yönündeki dilek ve temennilerini dile getirmişlerdir. Sonuç olarak Sayın Bota'nın ifadesiyle İstanbul'da yapılan toplantı samimi bir ortamda geçmiş ve başarılı sonuçlar doğurmuştur. Biz Kafkas-Abhazya Dayanışma Komitesi olarak, öncelikle Türkiye Cumhuriyeti ve Dış İşleri Bakanlığımıza, Özel Temsilci Sayın Bota'ya, diğer gözlemci sıfatıyla katılan resmi delegasyona, bizden her türlü yardımı esirgemeyen derneklerimize, vakıflarımıza ve diğer sivil kuruluşlarımıza içtenlikle teşekkür ediyoruz. Saygılarımızla.İSTANBUL'A GİDEN ABHAZYA DELEGASYONU:BAGAPŞ Sergey, Abhazya Cumhuriyeti Başbakanı CERGENYA Anri, Abhazya Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Özel TemsilcisiŞAMBA Sergey, Abhazya Cumhuriyeti Dışişleri BakanıTANYA Astamur, Abhazya Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı MüşaviriKEROPYAN Anna, TercümanAZINBA Pavel, Abhazya Cumhuriyeti Yaşlılar Konseyi BaşkanıARGUN Yura, Abhazya Cumhuriyeti Apsadgil BaşkanıSIMIR Ruşbey, ŞairHAGUŞ Rudik, SavcıCOPUA Battal, RessamAYÜDZBA Lev, Sohum Rayonu Belediye BaşkanıKİŞMARYA Ruslan, Gal Rayonu Belediye BaşkanıAYÜDZBA Vasil, Abhazya Cumhuriyeti Araştırma Enstitüsü MüdürüAĞIRBA Givi, Tümgeneral-Savunma Bakanı YardımcısıSUGBA Viaçeslav, Başbakanlık Kalem MüdürüANUA Vladimir, İşadamıAZINBA Vladimir, İşadamıSKUA Rafael, İşadamıARISTAA Şota, Akademisyen-Abhazya Cumhuriyeti Bilim Akademisi BaşkanıAYÜDZBA Emma, Cumhurbaşkanlık Şube MüdürüDBAR Beslan, Abhazya Cumhuriyeti Eğitim BakanıCOPUA Hrips, Oçamçıra Rayonu Belediye BaşkanıÇAMAGUA Vitali, Respublika Abhazya Gazetesi Baş RedaktörüZANTARYA Vladimir, Gazeteci CKADUA İbrahim, KameramanKaffed

Diaspora ve Çerkes Kimlikleri

Sürgünler ve Göçlerp> Tarih kitaplarının kuru diliyle Çerkes tarihine bakarsak, bunun bir göçler, sürgünler tarihi olduğunu görürüz. Asetinlerin ataları olan Alanlar, M.S.1V-V yüzyıllarda gerçekleşen büyük kavimler göçü sırasında, bugün Rusya, Ukrayna, Macaristan, Avusturya, İsviçre, Almanya, Fransa, İtalya ve İspanya toprakları olarak bilinen çok geniş bir coğrafya boyunca ilerlemiş, kimi yerlere yerleşip yurt edinmiş, kimi yerlere ise izlerini bırakarak yeniden yollara düşmüşlerdir. +''+ Türkiye'de bugün Çerkes genel adıyla anılan topluluklar, zorunlu göçler ile Kuzey Kafkasya'daki yurtlarını terkederek Osmanlı sınırları içindeki topraklara; Balkanlara ve Rumeli'ye, Anadolu'ya, Orta-Doğu'ya yerleşmek durumunda bırakılmıştır. 1863 yılında başlayan ilk göçleri, 1864'de ikincisi izlemiş ve nihayet bu iki dalganın arkasından henüz 15 yıl geçmişken, Balkanlar'da iskan edilen Çerkesler 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı sonrasında imzalanan Berlin Antlaşması çerçevesinde üçüncü defa sürgüne uğramışlardır. Yeniden Anadolu'nun çeşitli yerlerinde, bugün Cezayir, İsrail, Ürdün, Suriye toprakları olarak bilinen topraklarda zorunlu iskana tabi tutulmuşlardır. Topluluk olarak yaşanan sürgünlerin yanısıra, Çerkesler, bireysel tarihleri itibariyle de zorunlu ya da gönüllü sürgünlerin öznesi olmuşlardır. Örneğin resmi ya da gayrı resmi tarihleri yazılmadığı için Çerkes kadınlarının, ne kadarının eş, cariye, köle olarak satıldıklarını bilmiyoruz. Savaşçı/asker gelenekleriyle ünlü Çerkes erkeklerinin yazılı tarihlerine baktığımızda, Taht'a vezir olduklarını, önceleri Doğu'da Hamidiye Alaylarında, Balkanlar'da "Emirbar", "Fedailer Birliği" gibi gerilla hareketlerinde, Teşkilat-ı Mahsusa'da, sonraları Kuvayı Milliye ve Kuvayı Seyyare hareketlerinde üst rütbelerle yer aldıklarını, yani hep bir cepheden diğerine adeta "gönüllü sürgünler" olarak seyrettiklerini görüyoruz. 1960 Askeri ihtilalinde, 1962-1963 karşı-askeri kalkışmalarında yer aldıklarını biliyoruz. Bu gönüllü sürgünlerin yaşam öykülerinin, "meşru"/"kazanan" saflarda yer almadıklarında 150'liler olayında ya da Çerkes Ethem trajedisinde olduğu gibi, "zorunlu sürgünlerle" sonuçlandığını görüyoruz. Azınlık gruplara mensup olanların resmi tarihin "hata" saydığı şeyler yaptıklarında sadece kişisel bedel ödemediklerini, topluluk olarak bedel ödemek durumunda kaldıklarını biliyoruz. Resmi tarihin "hıyanet" olarak anlattığı Çerkes Ethem olayından sonra, Manyas çevresindeki 16 Çerkez köyünün topluca Doğu'ya sürgün gönderildiklerine tanığız. Çerkesler 1960'lı yıllar ile birlikte Türkiye'nin kapitalistleşme ve modernleşme dinamiklerinin neden olduğu bir başka göç dalgasını yaşamaya başlamışlardır. Yaşadıkları yerler ekonomik nedenlerle yaşanamaz hale geldiğinde, yeniden yerlerinden olarak, Türkiye'nin Doğu'sundan Batı'sına, köylerden büyük kentlere, Almanya'ya, Avustralya'ya, Fransa'ya, Hollanda'ya göç etmişlerdir. Bugün dünyanın 40 ülkesine dağılmış olarak yaşadıkları bilinmektedir. 1970'li yıllar Türkiye açısından yüksek öğrenim görme talebinin ve imkanlarının yaygınlaştığı yıllar olmuş, bu hala köylerinde kalan varsa, Çerkes gençlerini yüksek öğrenim için büyük kentlere doğru yola düşürmüştür. 1980'li yıllar ise tıpkı "memleket" sorunlarına duyarsız kalamayan diğerlerinin başına geldiği gibi, başka türlü sürgünlerin yılları olmuştur. Çerkes aydınları, üniversite öğrencileri Türkiye'nin politik çalkantılarıyla, kutuplaşmaları içerisinde tutukları saflara göre değişen şiddetlerde politik sürgünlere uğramış, bildik mekanlarda "zorunlu iskana" tabi tutulmuştur. Bu fırtınadan yara almadan kalanlar ise çoğunlukla yeni kentlerde yeni yaşamların peşine düşmüşlerdir. İlk defa bu dönemde anayurtlarına "kesin dönüşler" de başlamıştır. 1990'lı yıllar büyük sürgünden sonra ilk defa neredeyse kitlesel olarak anayurtla yoğun ilişkiler kurulan yıllar olmuştur. Türkiye Çerkesleri bağımsızlık savaşı veren Abazaların, Çeçenlerin mücadelelerine katılmışlar, Güney Osetya ile dayanışmaya girmişler, yıllardır izlerini bulmaya çalıştıkları akrabalarına kavuşmuşlar, heyetler, öğrenciler, öğretmenler gönderip, ağırlamışlar, geziler düzenleyip atalarının topraklarını hiç değilse bir defa görmenin mutluluğunu yaşamışlar, karşılıklı evlenmeler gerçekleştirmişler, yılın bir kısmını oralardaki akraba evlerinde geçirir olmuşlar, iş kurup bir ayakları oralarda, bir ayakları buralarda yaşamaya başlamışlardır. Dönüp yapanların sayısı artmıştır. Türkiyeli Çerkesler olarak, "zorunlu büyük sürgünü" ve onunla karşılaştırıldığında "küçük" sayılabilecek diğer tarihi yazılmamış (zorunlu/gönüllü) sürgünleri, göçleri ortak belleğimiz haline gelen çoğu acı öykülerle yaşadık. Her birimizin ailesine, ya da öznel tarihine bu sürgünlerden/göçlerden bir pay düştü ve bizleri "biz" kılan izler bıraktı. Acaba hangi sorular ve cevaplarla tanımladık kendimizi, nasıl yabancıladık, nasıl yabancılandık, büyük sürgünden 133 yıl sonra ne kadar yer(li)leştik, ne kadar yer(li)leş(e)medik? Özetle diasporadaki "biz" oluş serüvenimiz bu topraklarda doğup büyümüş beşinci kuşaktan bir Çerkes'in gözüyle bakıldığında nasıl? Diaspora Kimliklerimizp> Atalarımızın yerleştirildikleri coğrafyalardaki çoğunluk nüfustan farklılığını niteleyen özellikler çok belirgindi. Bu yüzden büyük dedelerimizin, zorunlu iskana tabi tutuldukları toprakların havasına, suyuna, insanına, kültürüne alışmaları hiç kolay olmadı. Köylerinde kendi kendilerine bırakılırlarsa sorun çıkmıyordu, çıkarsa da geleneklerinin öngördüğü biçimlerde çözümlüyorlardı. Çocuklar evlerinde, sokaklarında Çerkesce konuşulan köylerde ilk önce anadillerini öğreniyorlardı. Düğünleri, cenazeleri, kadın/erkek, genç/yaşlı ilişkileri, giysileri, yemekleri, el sanatları anayurtlarındaki gibiydi. Ancak kaplarına sığamıyor, yerleştirildikleri yerlerde duramıyorlardı. Toprak işlemek onlara yetmiyordu. Geleneğe göre erkek çocuklar bir yaşına geldiklerinde, önlerine kama (silah), tespih, ekmek, kitap konuluyor, çocuğun eli silaha ya da kamaya giderse yiğit olacağına hükmediliyor, büyükler buna çok seviniyordu. Bu yüzden adeta "gönüllü sürgünlerle" bir cepheden diğerine yetiştiler. Yüreklerinde bir yandan yeniden cennet ülkelerine geri dönecekleri inancını saklı tutuyorlardı, diğer yandan hiç de yerleştirildikleri topraklarda misafirlermiş gibi davranmıyorlardı. Nitekim Cumhuriyetin kuruluşuna giden süreçte, sayısal güçlerinin ötesinde bir ağırlıkla temsil edildiler. Öyle ki "Çerkes kalpağını, Kuvayı Milliye hareketinin sembollerinden birisi haline getirdiler." Başka ifadeyle, kurtuluş mücadelesini kendilerine ait bir sembol ile işaretleyerek, onu Çerkeslerin (de) mücadelesi kıldılar. Bu, içinde yaşamaya başladıkları coğrafyaya aidiyet oluşturmaya başladıklarının güçlü bir işaretiydi, ancak aynı zamanda yeni siyasal sınırlar tesis edilirken, bu sınırlara karşılık gelmek üzere biçilen siyasal/kültürel kimliğin tarifine katılma talebine de işaret ediyordu. Ancak Çerkes kalpağının, düzenli ordunun üniforması karşısında daimi bir sembol olmasına imkan yoktu. Başka ifadeyle yeni devletin kimlik tarifi yapılmıştı, bu üst'ten tanımlanan kimliği kabul etmeyenlere, tıpkı ötekilere yapıldığı gibi zorunlu sürgün yolları göründü. Yerlerinden oldukları her zorunlu ya da gönüllü sürgünle birlikte, Çerkeslerin göreli olarak kapalı olan topluluk yaşamları çözülmeye uğradı. Çoğunluk nüfusu oluşturdukları yerlerde bile, bir kaç hanelik azınlığa düştüler. Büyük kentlere, başka başka ülkelere göç ettikce eridiler, yalnızlaştılar, yabancılandılar. Yalnızlaştıkca yeni yeni dayanışma biçimleri içine girdiler. Yabancılandıkca, farklılıklarını törpülemeye diğerleri gibi olmaya başladılar. Bu modern zamanlar göçü sırasında Çerkesler, gündelik yaşam pratikleri itibariyle "büyük sürgün" sonrasında yaşandığı kadar uyum sorunu çekmediler. Kent(li)leşmek onlar için hiç zor olmadı. Çünkü Çerkeslerin köy pratikleri geleneksel köy(lü) pratiklerinden farklıydı. Yerleşim yerlerine, ötekilerle ilişkilerinin niteliğine göre derecesi değişmekle birlikte dışarıya hep biraz açıklardı. Sürgünlerini/göçlerini bütünüyle içlerine kapanarak değil, dışarıya açılarak yaşadılar. Dolayısıyla kentler, uzun dönemde cemaat ilişkilerini yeniden ürettikleri, içlerine kapandıkları yerler değil, tam tersine dışarı döndükleri yerler oldu onlar için. Çerkeslik kimlikleri giderek, tıpkı bir kenarda yeniden açık havada çalınacağı günü bekleyen ata yadigarı mızıkaları gibi evlerine hapsedildi. "Biz" oluşları bayramlardan bayramlara görüşülen akrabalarla birlikte Çerkes yemekleri yenildiğinde, modern düğünlerde ancak orkestra ara verdiğinde beş-on dakika dinlenmek üzere çalınan müzik sırasında hatırlanan bir şeye dönüştü. Evlerde çocuklar, babaannelerinin gönlü olduğunda çaldığı fendire, Kafkasya'dan kırk yılda bir gelenlerden alınıp, çok değerli bir şey olarak çoğaltılarak elden ele dolaşan müzik kasetlerine acemice ayak uydurmaya, dinledikleri şarkılarda nelerin anlatıldığını öğrenmeye çalıştılar. Dorukları her mevsim karlı yüce dağları ve ırmaklarıyla bir cennet ülkeden sözedildiğini öğrendiler. "Nerelerde orası?" diye sordular. Bir iç çekişle birlikte "çok uzaklarda" cevabını aldılar. Baba ile babaanne ya da dede birden Çerkesce konuşmaya başladıklarında, büyükler kendilerinden yine bir şey saklıyor merakıyla, sözcükleri yakalamaya çalıştılar, yapamadılar. Bu başka hiçbir yerde -sokakta/okulda- duymadıkları, sadece halalara, amcalara yani büyüklere ait olan dili hep öğrenmeye karar verdiler, hiç beceremediler. Türkçeyi çok sonradan öğrenen babaannelerinin "çay soğumuş" değil de "üşümüş" demeye devam ediyor olmasına gülüştüler. Onun bir zamanlar ne kadar "zengin", ne kadar "mutlu" olduklarına, sonra nasıl yollara ve yoksulluklara düştüklerine dair anlattıklarını masal gibi dinlediler. (Bunların sürgünlerle, göçlerle geçmiş bir yaşamdan kalan kırık anılar olduğunu çok sonraları, ancak yeterince büyüdüklerinde anladılar). Akrabalardan birisi Türk ile evlendiğinde büyüklerin "yazık" diye derinden iç geçirdiklerine tanık oldular. Yakınlardan birisine kızıldığında ona; "senin yaptığını Türkler yapmaz" denildiğini işittiler. Böyle evlerde çocuklar evleriyle sokakta/okulda gördüklerinin, işittiklerinin birbiriyle pek örtüşmediğini gördüler ve nihayet bu sokakta/okulda işitmedikleri dilde konuşup, dorukları karlarla kaplı dağlarıyla cennet gibi bir ülkeden sözeden müzikler dinleyen büyüklerine, "biz kimiz?" diye sordular. "Çerkes Türküyüz!" biçiminde bir cevap aldılar. Çocuk akıllarıyla bunun evde Çerkes, sokakta/okulda Türk olmak anlamına geldiğini düşündüler. Bu ikili kimliği daha fazla sürdüremediler, daha çok okullu oldukca daha çok Türk, daha az Çerkes oldular. Dönem büyüklerin "Milliyetçi" ideolojinin çeşitli biçimleri içinden kendilerini ifade etmeye başladıkları dönemdi. Diasporada 133 yılı arkalarında bırakan Türkiyeli Çerkesler, bu topraklara sürgün insanlarına özgü mevzilerden tutunmaya çalışarak varoldular. Kaf Dağı'nın ötesindeki anayurtları hep ortak aidiyetlerini besleyen başlıca kaynak oldu. Ancak hiç bitmeyen zorunlu/gönüllü sürgünlerle bu topraklara yerleşebildikleri ölçüde, yerlileştiler, bu arada da etnik/kültürel kimliklerini başkaları üzerinde hiç bir hakimiyet ya da üstünlük iddiası taşımayan bir övüncün adına dönüştürdüler... Artık geriye doğru dönüp ürettikleri üzerine düşünmelerinin, sonra da ileriye doğru yönelip, yeni kimlik stratejileri geliştirmelerinin zamanı geldi. Evlerinde giderek daha az Çerkes, okullarında/sokaklarında daha çok Türk olunan ülkede, gençler daha yüksek okullara gitmek üzere evlerinden ayrıldıklarında, kendilerini her biri farklı farklı yöntemlerle ülkeyi kurtarmaya karar vermiş olan gruplar içinde buldular. Türkiye'nin mevcut politik kutuplaşması içerisinde bir kısmı farklı vurgularla da olsa "ezilen/sömürgeleştirilen halklar", "ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı", "halkların kardeşliği" söylemiyle, diğer kısmı, "Esir Türkler" söylemiyle eklemlendi. Çok farklı "özgürlük" tanımlarının peşine düştüler, karşıt yönlere doğru yola çıktılar, aralarında derinden ikiye bölündüler. Kültürel kimliklerini yaşamak ve yaşatmak isteyenler için büyük kentlerdeki Kuzey Kafkas Kültür Dernekleri, sürgün/göç insanlarının hegemonik merkezlerin buyurganlığıyla bastırılan kimliklerinin soluk alabildiği mevziler olarak çok önem kazandı. Derneklerindeyken kendilerini hem evlerinde gibi -güvende- hissedebildiler, hem de buraları söyleyecek sözü olan bir kamusallığa dönüştürmeyi başardılar. Kültürel/etnik kimliklerinin, farklılıklarının yüzyıllardır topluluk yaşamları içerisinde dokunduğu biçimleriyle ayırdına varılsın istediler Aralarında birbirlerini Şapsığ, Khabardey, Abaza olarak, ya da aile/soy adlarıyla andılarsa da, başkaları karşısında, kendilerini çağrıldıkları adla; Çerkes olarak ifadelendirdiler. Bu adı övünçle söyleyerek, Çerkes denilince akla ge(tiri)len hakim kodları sarstılar. Yani Çerkes Ethem'den ("hıyanetlerden") sözedilirken bir türlü, Çerkes kadınından ("meziyetlerden") sözedilirken bir başka türlü işaretlenen/sabitlenen, böylelikle kendilerine yabancılandıkları çoğunluklarca atfedilmiş özelliklerle kodlanan isimlerine sahip çıktılar, onu kendilerinin kıldılar. Bunu bir yandan resmi tarihi sorgulayarak, bu tarihe ilişkin kendi sözlerini söyleyerek, yaşadıkları topraklardaki yazılmamış tarihlerinin, öykülerinin peşine düşerek yapmaya çalıştılar, diğer yandan Kaf Dağı'nın arkasındaki ata topraklarının erişelemez olmadığını keşfedip, oralarda yeniden-üretilen kültürlerinin izini sürerek. Böylelikle Çerkes aydınları, yaşayan edebiyatlarını, müziklerini, danslarını anayurtlardan, yüzlerini yeni bir heyecanla bu mitik ülkelere dönmüş olan diasporadakilere taşıdılar. Oralarda yazılıp, söylenenler buralarda mümkün olduğu kadar "aslına" layık biçimde okunmaya, söylenmeye, sergilenmeye çalışıldı, yeniden-yorumlandı. Özetle, etnik/kültürel kimliklerini yeniden tarif ettiler, varoluş sorunlarını dillendirdiler, yokolmamak için kendi kaderlerinin yapıcısı olma çareleri üzerine düşündüler. Buldukları çareler, onları yokolmamak için anayurtlarına "dönüş"ü tek çözüm olarak görenler ve doğdukları bu topraklarda verilen demokrasi mücadelesine katılarak etnik/kültürel varoluşlarını tescil etmeyi hedefleyenler olmak üzere ikiye ayırdı. 1970'lerin sonlarına doğru yolun bu yakasında saf tutanlar, artık kimlik taleplerini kamusal alanda seslendirmeye başlamış, ancak seslendirme biçimlerinde ve eylemlerinde farklılaşmışlardı. Sonra yeniden sürgün/göç yılları geldi. Askeri darbe ile başlayan 1980'li yıllar, Çerkes aydınları için atalarınınkinden farklı türden sürgünlere/göçlere uğradıkları yıllar oldu. Kimi dernekleri kapatıldı, yöneticilerinden hesap soruldu. Kimileri hiç tanımadığı ülkelere, kentlere göç etti, kendini öz-sürgünlere gönderdi. Yeni yabancılıkları ve yabancılanmaları seçti. Kimileri bu zorunlu/gönüllü sürgün döneminde kamusal alanda dillendirilmekten alıkonulan kimliklerini, yol arkadaşı olarak seçilen eşlerle paylaşılan evlerine taşıdı. Eğer biliniyorsa Çerkesce (ağızlar ve dillerle) konuşulmaya özellikle özen gösterilen bu evlerde, Adığe, Abaza vd. adları taşıyan çocuklar büyütüldü. Ancak Çerkeslik kimliklerini evlere hapsetmek bu defa kolay olmadı. Diasporadakiler kısa süren bir içe kapanışın ardından, kendilerini ifade etmenin "yeni" yollarını buldular; sanatın, sembollerin dilini kullanarak konuşmayı sürdürdüler, kamusal/siyasal alanda sessizce işleyen dayanışma ağları geliştirdiler. Kulaklarını, gözlerini anayurtlarına daha da çok çevirdiler. Bu dönemde dönüşü tek çare olarak görenler daha da çoğaldı, dönenlerin anlattıkları dilden dile dolaşmaya başladı. 1990'lı yıllarda ise, çehresi radikal olarak değişen dünya ve bölge koşulları içerisinde Türkiyeli Çerkesler kimliklerini, yeni farklılaşmalar, etkileşimler, yeni dayanışma biçimleri içerisine yeniden dokumak durumunda kaldılar. 1989 yılının ardından açılan kapılar, diasporadakileri, birdenbire coğrafi olarak yakınlarında olanlardan uzaklaştıran, uzaklarında olanlarla ise yakınlaştıran sonuçlar yarattı. Bu arada anayurtlarıyla kurdukları ekonomik, kültürel ilişkiler yoğunlaşıp, kalıcı bir niteliğe büründükce kendilerini ortak kültürel kimliklerine gönderme yapan Çerkesliklerinden önce, etnik/kültürel alt-kimlikleri içerisinden tanımlamayı tercih eder oldular. Bu Türkiye'deki örgütlenmelerine de yansıdı, ayrı dernek ya da vakıf çatıları altında toplanma eğilimini artırdı. Ancak Kafkasya'da meydana gelen çeşitli politik gelişmeler, Abhazya, Çeçenistan ve Güney Osetya'da verilen mücadeleler sırasında Kuzey Kafkas Cumhuriyetlerinin birlikte davrandıkları takdirde bölgelerinde bir güç olabileceklerini ortaya çıkardı. Bu arada Türkiyeli Çerkesler de güçlerini birleştirdiklerinde anayurtlarıyla etkili bir dayanışma içinde olabileceklerini anladılar. 1990'lı yılların sonuna doğru Kafkas Derneği çatısı altında yeniden birlikte davranmaya başlamalarında bu önemli bir etken oldu. Kaynak: Nart Dergisi, Sayı 4, Ekim-Aralık 1997.p>+''+Sevda Alankuş

Avrupa Birliği-Türkiye Katılım Ortaklığı

GENİŞLEME YOLUNDA YENİ BİR İVME TÜRKİYE İÇİN YENİ BİR ADIM Avrupa Komisyonu, bugün 13 aday ülkeden her birinin katılıma yönelik olarak kaydettiği ilerleme konusundaki Düzenli Raporları kabul etmiştir. Komisyon, her Düzenli Raporun bulgularından yararlanarak ayrıca bir Genişleme Stratejisi Belgesini kabul etmiştir. Komisyon, bu belgede aday ülkelerin üyelik yükümlülüklerini üstlenme ve müzakereleri başarıyla tamamlama kabiliyetine bağlı olarak Birliğin 2002 sonundan itibaren yeni üyeleri kabul edebilecek konuma gelmesinin sağlanması için somut adımlar önermektedir. Strateji belgesi, ayrıca ilk katılımların gerçekleştirilmesi konusundaki temel koşullardan birinin Avrupa Birliği'nin kurumsal reformu olduğunu hatırlatmaktadır. Bu nedenle, Avrupa Konseyi'ne Nice'de yapılacak gelecek toplantısında (7-8 Aralık 2000) gerekli kararları alması çağrısında bulunmaktadır. Ayrıca, Türkiye'ye ilişkin Düzenli Raporun bulguları esas alınarak Avrupa Komisyonu, ilk kez Türkiye için bir Katılım Ortaklığı önermiştir. TÜRKİYE KATILIM ORTAKLIĞI Komisyon, bugün Türkiye'ye ilişkin Düzenli Raporla birlikte Düzenli Rapordaki analize dayalı olarak ilk kez bu ülke için bir "Katılım Ortaklığı" önerisi sunmuştur. Katılım ortaklığı, Avrupa Konseyi tarafından belirlenmiş olan katılım kriterlerinin yerine getirilmesine ilişkin ilkeleri, bu kriterlerin yerine getirilmesine yönelik kısa vadeli öncelikleri ve orta vadeli hedefleri, katılım öncesi stratejisi için sağlanmış olan mali yardımı ve bu yardımın hangi koşullarda sağlandığını hatırlatmaktadır. Öncelikler ve ara hedefler, özellikle insan hakları ve temel hak ve özgürlükler alanındaki siyasi kriterlere, ekonomik kriterlere, '"müktesebatı" devralma kapasitesine ve idari ve adli kapasitenin güçlendirilmesine ilişkindir. GENİŞLEME STRATEJİSİ BELGESİ Müzakereler için yeni bir ivme yaratılması Komisyon, bugüne kadar kaydedilen ilerlemeye dayalı olarak müzakerelerin daha önemli bir aşamaya ulaştırılması ve sonuçlanmaları için izlenecek yolun ortaya konulması için bir strateji belirlenmesi zamanının geldiği görüşündedir. Komisyon, bu amaçla: geri kalan sorunların 2001 ve 2002'de çözülmesi için açık bir takvim içeren ayrıntılı bir "yol haritası" önermektedir, geçici önlemler konusundaki talepleri çözüme kavuşturmak üzere Komisyon'un kabul edilebilir, müzakere edilebilir veya kabul edilemez bulduğu durumlar arasında ayrım gözeten bir yöntem öngörmektedir, Müzakerelerin 2000'de başlatıldığı altı aday ülke ile geri kalan bölümler konusunda müzakerelere başlanmasına yönelik bir yaklaşım önermektedir, Türkiye'ye yönelik katılım öncesi stratejisinin uygulanması konusunda tavsiyelerde bulunmaktadır. DÜZENLİ RAPORLAR Düzenli Raporlar, Kopenhag kriterlerinin ışığında (yani politik ve ekonomik olarak ve üyelik haklarını ve yükümlülüklerini üstlenme kabiliyeti açısından) her başvuran Devletin katılma yolunda kaydettiği ilerlemeyi incelemektedir. Bu yılki raporlarda aday ülkelerin idari kapasitesinin gelişmesine özel bir önem verilmektedir. Raporlar, daha önceki yıllardaki aynı yöntem kullanılarak hazırlanmıştır. Yani, ilerlemeyi kararlar, fiilen kabul edilmiş olan mevzuat (yani taslak mevzuat değil) ve fiilen uygulanmış olan önlemleri temel alarak değerlendirmektedirler. 2000 Raporları, 1999 Raporlarından bu yana meydana gelen yeni gelişmeler üzerinde odaklaşmakla birlikte aynı zamanda belirli bir sektörün genel durumu konusunda genel bilgi vermektedirler. Genel olarak, son Düzenli Rapordan bu yana bir çok aday ülkede yeni yasaların kabul edilmesinde oldukça iyi bir ilerleme kaydedilmiştir. Bunun aksine, müktesebatın uygulanması ve uygulatılması için gerekli kurumların oluşturulması ve güçlendirilmesindeki ilerleme bütün aday ülkelerde eşit düzeyde gerçekleşmemiştir. Temel bulgular, genel olarak cesaret vericidir: Türkiye dışındaki bütün aday ülkeler siyasi kriterleri yerine getirmeye devam etmektedirler. Bir kaç istisna dışında aday ülkelerin rapor dönemindeki genel ekonomik performansı, iyi olarak görülebilir. Üyelik yükümlülüklerinin üstlenmesi kabiliyeti, müktesebatın benimsenmesini, uygulanmasını ve uygulatılmasını gerektirmektedir. Bu ayrıca müktesebatın etkin şekilde uygulanması ve uygulatılması için yeterli idari ve adli yapıların mevcut olmasını zorunlu kılmaktadır. TÜRKİYE İÇİN KATILIM ORTAKLIĞI Kısa Vadeli Öncelikler (2001) Güçlendirilmiş siyasal diyalog ve siyasal ölçütler Siyasi diyalog bağlamında Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği'nin Kıbrıs sorununa kapsamlı bir çözüm bulma sürecinin başarılı bir biçimde sonuçlanması yolunda gösterdiği çabalara güçlü destek vermek . Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 10.maddesi doğrultusunda, ifade özgürlüğü hakkı için Yasal ve anayasal güvenceleri güçlendirmek. Bu bağlamda şiddet içermeyen görüşlerini açıklamaktan hüküm giymiş kişilerin durumuna işaret etmek. Dernek kurma özgürlüğü ve barışçıl toplantı hakkı ve sivil toplumun gelişmesini cesaretlendirmek için yasal ve anayasal güvenceleri güçlendirmek. İşkence uygulamalarına karşı mücadeleyi pekiştirmek için yasal hükümleri güçlendirmek ve bu yönde gereken bütün tedbirleri almak ve Avrupa İşkenceyi Önleme Sözleşmesine uyumu sağlamak. Mahkeme öncesi gözaltı ile ilgili yasal uygulamaları (prosedürleri), Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi hükümleri ve İşkenceyi Önleme Komitesi tavsiyeleri doğrultusunda daha fazla uyumlulaştırmak. Her türlü insan hakları ihlaline karşı hukuki yeniden yargılama olanaklarının güçlendirilmesi Diğer ülkeler ve uluslararası örgütlerle işbirliği içinde kanun uygulayıcı yetkililerin insan hakları konusunda yoğun olarak eğitimi. Yargının - Devlet Güvenlik Mahkemeleri de dahil olmak üzere – işleyiş ve etkinliğini uluslararası standartlara uygun olarak iyileştirmek. Özellikle, hakim ve savcıların Avrupa Birliği mevzuatı – insan hakları alanı dahil olmak üzere – eğitimlerini güçlendirmek. Ölüm cezası ile ilgili fiili moratoryumun devam etmesi. Türk vatandaşlarının kendi anadillerinde televizyon ve radyo yayını yapmalarını yasaklayan her türlü yasal hükmün kaldırılması. Bütün vatandaşların ekonomik, sosyal ve kültürel olanaklarını artırıcı bir bakış açısıyla, bölgesel dengesizliklerin azaltılmasına yönelik, ve özellikle Güneydoğudaki durumun iyileştirilmesi için kapsamlı bir yaklaşım geliştirmek. Ekonomik Ölçütler Özellikle kamu harcamalarının denetim altına alınmasına ilişkin olarak IMF ve Dünya Bankası ile üzerinde mutabık kalınan hali hazırdaki enflasyonla mücadele ve yapısal reform programının uygulanmasının sağlanması. Saydamlığın ve izlemenin güvenceye alınması amacına yönelik olarak mali sektör reformunun uygulanmasına süratle başlanması. AB usulleri ve Katılım Öncesi Ekonomik Programın (KÖEP) sunulması ile uyumlu olmak üzere, yıllık mali durum bildirimini içeren bir katılım öncesi mali izleme yöntemi hazırlanması. Katılım Öncesi Ekonomik Programın (KÖEP). KÖEP, ülkenin kapsamlı bir ekonomik program yoluyla AB'ye katılıma hazırlanması amaçlamaktadır. Tarımsal reformların sürdürülmesi. Sosyal unsur dikkate alınarak devlet işletmelerinin özelleştirilmesine devam edilmesi. İç Pazar Fikri ve sınai haklar: Fikri haklar mevzuatı uyumuna devam edilmesi ve korsanlıkla mücadelenin güçlendirilmesi. Malların serbest dolaşımı: Avrupa standartları, belgelendirme ve uygunluk değerlendirmesi ve markalama konularında uyumun hızlandırılması; mevcut piyasa izleme ve değerlendirme yapılarının teçhizat ve eğitim ile desteklenerek güçlendirilmeye başlanması; Yeni ve Küresel Yaklaşım ilkelerinin iç hukuka aktarılmasını sağlayacak belirli sektörlere (gıda, ilaç, kozmetik, tekstil) ve çerçeve mevzuata ilişkin çalışmaların hızlandırılması ve uygun idari yapılar oluşturulması; ticaret önündeki teknik engellerin kaldırılması. Rekabet: Saydamlık ve devlet yardımının düzenli takibinin sağlanmasına temel teşkil etmek için devlet yardımının kontrolü konusundaki sorumluluğu belirtecek mevzuatın kabulü, Kamu alımları: Özellikle alım sisteminin daha saydam ve hesap verebilir hale getirilerek Topluluk müktesebatı ile uyumuna başlanması. Vergilendirme Özellikle oranlar, işlem muafiyeti kapsamı, vergilendirme kapsamı ve vergi yapısı olmak üzere tüketim vergileri ve KDV konularında uyuma başlanması; yeni vergi önlemlerinin Kurumlar Vergisi İşleyiş Prensipleri ile uyumlu olmasının güvenceye alınması ve ayrımcı önlemlerin elenmesi. Tarım İşleyen bir tapu kayıt sisteminin, hayvan tanımlama sistemlerinin ve bitki geçiş izin sistemlerinin geliştirilmesi ve tarımsal piyasaların izlenmesi, yapısal ve kırsal gelişime yönelik önlemlerin uygulanması amacıyla idari yapıların iyileştirilmesi. Hayvan ve bitki hastalıkları ile mücadele mevzuatı uyumu öncelikli olmak üzere, hayvan ve bitki sağlığı konusundaki Topluluk mevzuatı için uygun bir uyum stratejisi oluşturulması ve özellikle laboratuvar testlerine, kontrol düzenlemelerine ve kuruluşlarına mahsus uygulama kapasitesinin artırılması. Balıkçılık Balıkçılık kaynaklarının kullanımı, piyasa ve yapısal gelişmelerin bir kaynak yönetimi politikası ile izlenmesi, denetim ve kontrol önlemleri ve balıkçılık filosu sicilinin iyileştirilmesi için idari yapıların oluşturulması. Taşımacılık Taşımacılık alanındaki AB müktesabatının iç hukuka yansıtılması için bir program kabul edilmesi. Denizcilik güvenlik standartlarına ilişkin mevzuatın uyumuna başlanması ve güvenlik standartlarının uygulanması. Sınıflandırma kuruluşlarının izlenmesi ve Türk bandıra sicilinin performansının artırılması konularında deniz taşımacılığı için bir eylem planının kabul edilmesi. Denizcilik idaresinin, özellikle devlet bandıra denetiminin, güçlendirilmeye başlanması. İstatistik Özellikle nüfus ve sosyal istatistikler, bölgesel istatistikler, iş istatistikleri, dış ticaret ve tarım istatistikleri olmak üzere istatistiklerin daha fazla geliştirilmesi için bir strateji benimsenmesi. Ticari kayıtların AB standartları ile aynı düzeye getirilmesi. İstihdam ve Sosyal Konular AB müktesabatı ile uyum için bir strateji ve ayrıntılı bir program benimsenmesi. Çocuk işgücü sorunu ile mücadele için yapılan çabaların daha güçlendirilmesi. Diğerlerinin yanı sıra, sendikal haklara saygı duyulması ve sendikal eylemler üzerindeki kısıtlayıcı hükümlerin kaldırılarak etken ve özerk sosyal diyalog için gerekli koşulların güvenceye alınması. AB müktesabatının geliştirilmesi ve uygulanmasına yönelik sosyal ortakların kapasite oluşturma çalışmalarının desteklenmesi. Enerji Enerji sektöründeki AB müktesabatının kabulü için bir programın uygulamaya konması. Elektrik ve gaz sektörleri için bağımsız bir düzenleyici kurum oluşturulması: bu kurumun görevlerini etkin bir biçimde yapmasını sağlayacak yetki ve araçların verilmesi. Başta elektrik ve gaz yönergeleri ile piyasaların açılması olmak üzere, iç enerji piyasasının kuruluşuna yönelik hazırlıkların yapılması. Telekomünikasyon Ruhsatlandırma, karşılıklı bağlantı ve evrensel hizmet alanlarında AB müktesabatı ile uyumun sağlanması; serbestleştirme ihtiyaçlarının daha da irdelenmesi; Bağımsız düzenleyici kurumun kapasite oluşturmasının güçlendirilmesi, bir başka deyişle mevzuatı uygulama yeteneğinin güçlendirilmesi. Bölgesel politika ve yapısal araçların eşgüdümü Topluluk kurallarına uygun bir NUTs sınıflandırmasının hazırlan-ması. Etkili bir bölgesel politikanın geliştirilmesi için bir strateji benim-senmesi. Türkiye'nin planlama sürecinde projelerin seçiminde bölgesel politika ölçütlerini kullanıma başlama-sı. Kültür ve Görsel-İşitsel Sektör Politikası Özellikle Sınırsız Televizyon Yönergesi ile ilgili olmak üzere, görsel-işitsel politika alandaki mevzuatın uyumuna başlanması. Çevre Müktesabatın uyumu için ayrıntılı yönerge özelinde bir programın kabu-lü. Çevresel Etki Değerlendirme yönergesinin yasalaştırılması. Her yıl için gerçekçi kamu ve özel sektör finansman kaynakları ile uyum maliyeti tahminlerine dayanan yatırımların finansmanı konusunda bir plan geliştirilmesi (yönerge öze-linde). Adalet ve içişleri Adalet ve içişleri alanında Avrupa Birliğindeki mevzuat ve uygulamalar konularında bilgilendirme ve bilinçlendirme programları geliştirilmesi. Organize suçlar, uyuşturucu ticareti ve yolsuzlukla mücadelenin iyileştirilmesi ve kara para aklama ile mücadele için kapasitesinin güçlendirilmesi. Gümrükler Serbest bölgeler ile ilgili mevzuatın uyumuna devam edilmesi ve yeni Gümrük Kanunu ve uygulama hükümlerinin uygulanmasının güvenceye alınması. İdari ve adli kapasitenin pekiştirilmesi Kamu idaresinin müktesabatı yürürlüğe koyma ve yönetme kapasitesinin, özellikle eğitim yoluyla ve yasadışı göçün ve insan ve uyuşturucu ticaretinin önlenmesine yönelik etkin sınır denetiminin geliştirilmesi dahil olmak üzere ilgili bakanlıklar arasında uygun koordinasyon yoluyla iyileştirilmesi. İlgili idari kurumların güçlendirilmesi dahil kamu idaresinin modernizasyonunun hızlandırılması. Mali kontrol işlevlerinin güçlendirilmesi, gümrüklerin verimliliğinin artırılması, vergi idarisinin modernize edilmesi ve kaçakçılıkla mücadele kapasitesinin artırılması; sınırlarda yapılan hayvan ve bitki sağlığı denetimlerinin güçlendirilmesi, gıda denetim idaresinin yeniden yapılandırılması ve kalitesinin iyileştirilmesi, adli sistemin işlerliğinin geliştirilmesi ve Topluluk hukuku ve uygulaması konularında yargı mensuplarının eğitiminin daha fazla teşvik edilmesi. Program yönetimi için hukuki, idari ve bütçe çerçevesinin kabulü (denetim elkitabı ve denetim takibi). Orta Vadeli Öncelikler Güçlendirilmiş siyasal diyalog ve siyasi Ölçütler Helsinki sonuçlar bildirgesine uygun olarak, siyasal diyalog bağlamında, anlaşmazlıkların Birleşmiş Milletler Anayasası'na uygun şekilde barışçı yollardan çözülmesi ilkesi kapsamında, Helsinki sonuçlar bildirgesinin 4. maddesinde atıf yapıldığı gibi, devam eden sınır anlaşmazlıklarını ve diğer ilgili konuları çözmek için her çabayı sarf etmek" Hiçbir ayırıma tabi tutulmaksızın ve dil, ırk, renk, cinsiyet, politik düşünce, felsefi inanç veya dinlerine bakılmaksızın tüm bireylerin bütün insan hakları ve temel özgürlüklerden tam olarak yararlanmalarının güvence altına alınması. Düşünce, vicdan ve din özgürlüklerinden yararlanma koşullarının daha da geliştirilmesi. Türk Anayasasının ve diğer ilgili mevzuatın, bütün Türk vatandaşlarının hak ve özgürlüklerini Avrupa İnsan Haklarının Korunması Sözleşmesinde belirtildiği gibi güvence altına alan bir bakış açısıyla, tekrar gözden geçirilmesi ve bu tür yasal reformların uygulanmasının ve Avrupa Birliği Üye Devletlerinin uygulamalarıyla uyumun sağlanması. Ölüm cezasının kaldırılması, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 6 No.lu Protokolü'nün imzalanması ve onaylanması. Uluslararası Medenî ve Siyasî Haklar Sözleşmesi ve tercihli Protokolü'nün, ve Uluslararası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi'nin onaylanması. Cezaevlerindeki gözaltı koşullarının Birleşmiş Milletler Hükümlü ve Tutukluların Muamelesinde Gözetilecek Standard Asgari Kurallar ve diğer uluslararası normlara uygun hale gelecek şekilde düzeltilmesi. Milli Güvenlik Kurulunun hükümete bir danışma organı niteliğindeki Anayasal rolünün Avrupa Birliği üye ülkelerinin uygulamalarına uyumlulaştırılması. Güneydoğu'da halen devam etmekte olan Olağanüstü Hal'in kaldırılması. Kültürel çeşitliliğin sağlanması ve kökenlerine bakılmaksızın tüm vatandaşların kültürel haklarının güvence altına alınması. Bu hakların kullanılmasını engelleyen her türlü yasal hüküm – eğitim alanındakiler de dahil olmak üzere – kaldırılmalıdır Ekonomik ölçütler Özelleştirme sürecinin tamam-lanması. Tarım ve mali sektör reformlarının tamamlanması. Emeklilik ve sosyal güvenlik sisteminin sürdürülebilirliğinin güvenceye alınması. Genç kuşağa ve dezavantajlı bölgelere özel önem verilerek genel eğitim ve sağlık düzeyinin yükseltilmesinin sağlanması. İç pazar Malların serbest dolaşımı: AB müktesebatı ile uyumun tamamlanması; Avrupa standartları ile uyumun tamamlanması; mevcut belgelendirme, piyasa denetimi ve uygunluk denetimi yapılarının güçlendirilmesinin tamamlanması. Şirketler hukuku: AB müktesabatı ile bağdaşmanın tamamlanması. Verilerin korunması: mevzuat uyumu ve uygulamanın tamamlanması. Sermayenin serbest dolaşımı: Özellikle yabancı yatırımcılar için kısıtlamaların kaldırılarak uyumun tamamlanması. Rekabet: bölgesel yardım projeleri dahil olmak üzere devlet yardımlarına ilişkin AB müktesabatı ile uyumun tamamlanması ve tekeller ve özel haklardan yararlanan şirketler ile ilgili mevzuatın uyumu. Kamu ihaleleri: AB müktesabatı ile uyumun tamamlanması; etkin uygulamanın güvenceye alınması. Vergilendirme Ulusal mevzuatın AB müktesabatı ile uyumunun tamamlanması. Tarım Tarımsal ve kırsal gelişme politikalarında müktesabat için hazırlıkların tamamlanması. Gıda işleme kuruluşlarının (et, süt işleme tesisleri) AB hijyen ve halk sağlığı standartlarına uyacak şekilde modernizasyonu ve test ve teşhis tesislerinin daha fazla kurulması. Balıkçılık Ortak balıkçılık politikasının yürürlüğe konması ve uygulanmasına ilişkin kapasite geliştirilmesinin tamamlan-ması. Türkiye'deki balıkçılık ürünlerinin toplam kalite standartları ve güvenliğinin geliştirilmesine devam edilmesi. Taşımacılık Kara taşımacılığı (piyasaya giriş, yol güvenliği, tehlikeli maddeler kuralları ve vergilendirme), demir yolları, hava taşımacılığı (özellikle hava güvenliği ve hava trafiği yönetimi) ve iç su yollarına (tekneler için teknik gerekler) mevzuatılarına ilişkin uyumun tamamlanması. Denizcilik güvenliği başta olmak üzere taşımacılık mevzuatının etkin biçimde yürürlüğe konması ve uygulanmasının sağlan-ması. Türk ticaret filosunun (özellikle denizcilik ve kara taşımacılığı) İç Pazarla tam bütünleşmesini sağlayacak teknik normlar için hazırlanması. Ekonomik ve Parasal Birlik Merkez Bankası kanununun Avrupa Merkez Bankaları Sistemi'ne (ESCB) katılımı mümkün kılacak şekilde değiştirilme-si. Merkez Bankasının hükümetten bağımsızlaştırılmasının tamamlanması. İstatistikler Özellikle GSYİH tahmini, uyumlaştırılmış tüketici fiyat endeksleri, kısa vadeli göstergeler, sosyal istatistikler, ticaret sicili ve ödemeler dengesi alanlarında AB ile uyumlu istatistiksel yöntem ve uygulamaların kabulü. Makroekonomik istatistiklerin istatik alanındaki müktesabat ile daha fazla uyumu. Personelin yeterli eğitiminin sağlanması ve idari kapasitenin geliştirilmesi. İstihdam ve sosyal işler Kadınlara karşı ayrımcılığın geride kalan biçimleri ile cinsiyet, ırk veya etnik köken, din veya inanç, sakatlık, yaş veya cinsi yönelim temelindeki her türlü ayrımcılığın kaldırılması. İş hukuku, kadın ve erkeklere eşit muamele, mesleki sağlık ve güvenlik ve halk sağlığı alanlarındaki AB mevzuatının iç hukuka aktarılması, ilgili idari yapılar ve sosyal güvenliğin eşgüdümü için gerekli olan yapıların güçlen-dirilmesi. Sosyal politika ve ve istihdam alanındaki AB müktesabatının etkin biçimde yürürlüğe konmasının ve uygulanmasının sağlanması. Ortak istihdam incelemesinin başlatılması da dahil olmak üzere, ileride Avrupa İstihdam Stratejisine katılım perspektifi ile ulusal istihdam stratejisinin hazırlanması ve bu bağlamda, özellikle devam eden ve hızlanan yapısal değişimin etkisi olmak üzere, işgücü piyasası ve sosyal gelişmeleri izleme kapasitesinin geliştirilmesi. Özellikle sosyal güvenlik sisteminin mali açıdan sürdürülebilir hale getirilmesi gözetilerek yeniden yapılanması yoluyla sosyal korumanın daha da geliştirilmesi ve sosyal güvenlik ağının güçlendirilmesi. Enerji Enerji kuruluşlarının yeniden yapılandırılması ve muhtelif sektörlere girişin daha da serbestleştirilmesi; idari ve düzenleyici yapıların güçlendirilmesi. Ulusal mevzuatın enerji sektöründeki AB müktesabatına uyumunun tamamlanması. Telekomünikasyon Topluluk mevzuatının iç hukuka yansıtılmasının tamamlanması. Tüm iletişim sektörü için kapsamlı bir politikanın geliştirilmesi. Bölgeler politikası ve yapısal araçların koordinasyonu Birden çok yılı kapsayan bütçe hazırlama usulleri ve değerlendirmenin izlenmesini sağlayan yapıların kurulması da dahil olmak üzere, ülke içi farklılıklarının azaltılmasına yönelik ulusal bir politikanın geliştirilmesi. Kültür ve görsel-işitsel iletişim politikası Görsel-işitsel iletişim mevzuatının uyumunun tamamlanması ve bağımsız televizyon/radyo düzenleyici kurum kapasitelerinin güçlendirilmesi. Çevre Kurumsal, idari ve izleme kapasitesinin çevrenin korunmasını güvence altına alacak şekilde güçlendirilirken, özellikle çerçeve mevzuatın ve sektör mevzuatının geliştirilmesi yoluyla AB'nin çevre konusundaki müktesabatının yürürlüğe konması ve uygulanması. Mevzuatın, özellikle çerçeve mevzuat ve yatay mevzuat ile doğa korunması, su kalitesinin korunması ve atık yönetimi konularındaki mevzuatın, özel önem ile uygulanması; bir atık yönetimi stratejisinin uygulanması. İzleme ağları ve izin usullerinin yanı sıra veri toplama dahil çevre müfettişlikleri kurul-ması. Bütün diğer sektörel politikaların tanım ve uygulamasının sürdürülebilir gelişme ilkeleri ile bütünleştirilmesi. Çevresel Etki Değerlendirme yönergesinin yürürlüğe konması ve uygulanması. Gümrükler Serbest bölgeler, çift kullanımlı mallar ve teknolojiler, uyuşturucu üretiminde kullanılan maddeler (precursors) sahte ve krosan mallar başta olmak üzere mevzuat uyumunun tamalanması. Adalet ve içişleri Topluluk Hukuku ile adalet ve içişleri alanlarında AB müktesabatı uygulamaları konularında eğitim programları geliştirilmesi. Özellikle polisin hesap verme sorumluluğunun güvenceye alınmasına yönelik olarak adalet ve içişleri kurumlarının daha da geliştirilmesi ve güçlendiril-mesi. Schengen Bilgi Sistemi ve Europol'a tam olarak katılımın mümkün olması için veri koruma alanındaki AB müktesabatının kabulü; Vize mevzuatı ve uygulamasının AB mevzuatına uygun hale getirilmesine başlanması. Yasadışı göçün önlenmesine yönelik olarak, göç konusundaki AB müktesabatının ve eylemlerinin (kabul, yeniden kabul, sınır dışı etme) kabul edilmesi ve uygulanması. Sınır yönetiminin güçlendirilmeye devam edilmesi ve Schengen Sözleşmesinin tam olarak uygulanması için hazırlık yapılması. İltica konusundaki 1951 tarihli Cenevre Sözleşmesine konulan coğrafi çekincenin kaldırılması ve mülteciler için konaklama tesisleri ve sosyal destek mekanizmaları geliştirilmesi. Yolsuzluk, uyuşturucuyla mücadele, organize suçlar, kara para aklanması ve ceza hukuku ve medeni hukuk alanlarında adli işbirliği konularında AB müktesabatının kabulü ve uygulanması; bu alanlardaki uluslararası işbirliğinin daha da yoğunlaştırılması. İdari ve adli kapasitenin güçlendirilmesi AB politikalarının verimli yönetiminin sağlanması için, sınır yöneti-minin güçlendirilmesi ve Schengen Sözleşmesinin tam olarak uygulanmasına hazırlık dahil olmak üzere kamu idaresinin modernizasyonuna yönelik reformun tamamlanması. İç ve bağımsız mali kontrol için yasal çerçevenin tamamlanması; iç denetim/kontrol işlevlerinin uyumu için hükümet içinde merkezi bir kuruluşun kurulmasının tamamlanması; harcama merkezlerinde iç denetim/kontrol ünitelerinin kuruluşunun tamamlanması; ulusal iç hesap kontrolörleri/denetçileri için merkezi ve yerel düzeyde ve öncel (ex-ante) mali denetim düzeyinde "işlevsel bağımsızlığın" sonuçlandırılması; AB fonlarının kontrolu için bir denetim elkitabı hazırlanması ve hesap denetimi takibi geliştirilmesi. Bölgesel reformunun tamamlanarak bölge ve belediye yönetimi kavramlarının geliştirilmesi. Bölgesel düzeyde işler yapıların oluşturulması ve bölgesel gelişmeyle ilgili mevcut idari yapıların güçlendirilmesi. Avrupa Birliği