Yamçılı Söyleşiler: Bir Radyo Deneyimi

"İletişim Çağı" son yılların çokca edilen lafı. Hemen her alanda (Körfez Savaşı'ndan dünya borsa piyasalarına kadar) kullanımı ve yüksek teknolojisi ile çağımıza damgasına vuran iletişim. Herhangi bir konuyla (diyelim kültürle) ilgili bilgiye ulaşmak isteyen ve yeterli donanıma sahip birinin yapacağı şey, parmaklarını tuşlarda gezindirmek gibi basit bir işleme indirgendi. Gerekli maddi yükü karşılayabilenler için, bilgiye ulaşmak - bilgiyi ulaştırmak artık çok kolay. Böyle bir olanağı kullanarak gerçekten gereksinim duyduğumuz tanıtım ve kamuoyu oluşturma alanlarında yapılabilecek şeylerin olduğu açık. +''+ Tanıtım ve kamuoyu oluşturma adına klasikleşmiş araçlar da önemini yitirmiş değil. Radyo ve televizyon yaşamın köşebaşlarındaki yerlerinde, böyle olmaya da devam edecek. * * * Abhazya savaşı ile Kuzey Kafkasyalılar olarak, yaşadığımız coğrafyalarda 1864 sonrası nerede olduğumuzu (olmadığımızı) daha iyi anladık. Ne George Dumezil gibi dil emekçilerinin çalışmaları, ne de soyut "Çerkesler iyi insanlar, güzel kültürleri var" imajı yeterli olmadı. En yoğun yaşanan Türkiye'de dahi "neresidir Abhazya, kimlerdir Abhazya?" diye yola çıktık. Medya uzun süre bocaladı; Abhaz-Abaza-Abhaza-Türk Abhaza-Ayrılıkçı Abaza... kararını verinceye kadar günler geçti. Araştıranlar doğruyu buldu, araştıma zahmetine katlanmayan veya siyasi çıkarlarına denk düşmeyen, gerçekleri yansıtmak istemeyenler olayları diledikleri gibi yorumladı. Bizler ise önemini geç algıladığımız kamuoyu oluşturma adına adımlarımızı bocalayarak attık. Bir süre yığınları pasifize etmeye yönelik lobicilik çalışmalarına yoğunlaşıldı. Devletin zirvesi ile yapılan görüşme kitle desteği ile gerçekleşince anlaşıldı ki bir gücünüz varsa dikkate alınıyorsunuz. Abhazya savaşı sonrası yaşanan Çeçenistan savası ise Kuzey Kafkasyalıların, etniklikleri ve kültürleri ile birarada olamayacakları siyasal çevrelerle birlikte anılmasına yol açtı. Nedenler uzun uzun tartışılabilir, ancak bir gerçek var ki medya bayrak ve kukla yakarak siyasi şov yapanları Çeçenistan savaşı ile özdeşleştirildi ve kamuoyu bu doğrultuda yönlendirildi. Çeçenistan'da insan hakları ihlallerini Rusya Federasyonu gözlemcileri onaylarken, Türkiye'de medya Avrasya ile ilgili "terörist mi, eylemci mi?" sorgulamasını sürdürdü günlerce. Abhazya savaşı koşullarında insanların ilgisizliğine, taleplerimize karşı soğukluğuna bakarak "vay be" çekerken, 1864'den bu yana nerede kaldığımızı sorgulamıyorduk. Çeçenistan savaşında etnik kimliğimizi dahabaştan reddedenlerin siyasi şovları medyada yer alır ve kamuoyu bizleri siyasi angajmana tabi tutarken, biz gazete elimizde söyleniyor veya televizyon karşısında kendi-kendimize homurdanıyorduk. Doğrusu sesimizi yükseltme gereği de duymadık, sessiz sitemlerimizle geçiştirdik olayları. * * * Kültürlerin korunabilmesinin, tanıtılabilmesinin ve geleceğe taşınabilmesinin yolu savaşlar değil, terör eylemleri hiç değil. Toplumların kendi içlerine dönük yaşamaları veya sorunların çözümü için yüksek düzeyde temaslar da değil. Görsel tanıtımın yeterli olmadığı da açık. Beğeniyle izlenen Kafkas folkloru-düğünü, iştahla yenen Çerkes tavuğu insanların kafasında Çerkes Ethem'e galip gelemiyor. Savaş koşullarında, savaşın acılarinı dindirmek için birşeyler yapmak istediğimizde ise, yeterli çalışmayı önceden yapmadığımız için olaya tanıtımla başlamak zorunda kalıyor, enerjimizin-maddi olanaklarımızın önemli bir bölümünü bu alana sevk ediyoruz. 1864'den bu yana yaşanan coğrafya özelinde nerede kaldığımız tabii ki sorgulanacak. Özellikle yaşanan savaşlarla bu süreç başladı. Öncelikle "etnik kimliğimizle" ayakta durarak kültürümüzü geleceğe taşıyabileceğimiz konusunda uzlaşmamız ve bunun için gerekenleri yapmamız, ertelenemez bir anlayış olmalı. Etnikliğimizle bağdaşmayan şeyler ortaya çıktıkça reddetmek yerine, bu ülkede herkesin yararlandığı olanaklar değerlendirilmeli ve etnikliğimizle ilgili gerçekler birlikte yaşadığımız insanlara aktarılmalı. Böyle bir çalışma birilerinin hoşuna gitmeyebilir. Ancak gerçeklerden hoşlanmayacak birileri varsa onlar düşünsün. Bizim bir de bunu düşünerek yitirecek zamanımız kalmadı. * * * İstanbul'de amatörce yürüttüğümüz radyo çalışmasına değinmek için kaleme alınan yazının sınırlarını zorlamadan toparlamaya çalışalım. Abhazya savaşı ile birlikte kendimizi tanıtabilmek, Türkiye kültür mozayiğinin etniklerini tanımak gibi bir anlayışla yola çıktığımızda gördük ki doğru yoldayız. Yaşadığımız ülke insanları Çerkes, Abaza, Çeçen gibi kavramlara çok yabancı değildi. Biryerlerden duyulmuştu, ancak ne olduğu belirsizdi. Yıllarca siyasi otoritelerin ve belli siyasi çevrelerin pompaladığı gibi "kardeşti" onlar. Ama Kafkas Türkleri miydi, kökenleri neydi, Çerkes Ethem kimin nesiydi, Abhazlar ayrılıkçı mıydı, Çeçenler Türkiye'deki Kürtler gibi miydi, vb pekçok soru ortadaydı. Benzer şekilde biz Lazları, Süryanileri, Boşnakları... tanımıyorduk. Kendimizi kendimize değil başkalarına anlatabilmek gerekiyordu. Etnik kimliğimizle yola çıkıp gerçeklerden söz edeceğimiz için de kurumsallaşmak gibi bir kaygı taşımadık. Doğruları genelleştirebilir, özeldeki düşüncelerimizi altını çizerek aktarabilirdik. Öyle de yaptık. Böyle bir çalışma yeni arayışlarla sürerken Ekim 1996'da radyo yayınına başladık. İstanbul'un geniş bir kesimi, Yalova ve Biga çevresinden dinlenebilen Çevre Radyo (FM 105.7), Türkiye'deki etniklerin kendilerini ifade etmesi için çağrıda bulundu. Radyoda program yapan Laz arkadaşlarımızın da desteğiyle biz de Yamçılı Söyleşiler'e başladık. Ekim 96'dan bu yana her çarşamba 20:00-22:00 arası program sürüyor. Sansürü olmayan bir yayın anlayışına sahip radyo. Kuzey Kafkasya'yı ve yerleşik halklarını, kültürünü, 21 Mayıs'ı, Tevfik Esenç'i ve yitip giden anadili, faili meçhul Mahmut Özden'i, İstanbul'deki kültür derneklerimizi anlattık, tanıttık. Özelde savaş yaşayan Abhazya ve Çeçenistan'a geniş programlar yaptık. Edebiyattan söz ettik.Adığece-Abhazca-Alanca-Lezgice-Çeçence ... her programda şarkı dili olup ulaştı dinleyicilere. Yetemediğimiz yerde konuklarımızla sunuyoruz programı. Dinleyicilerimiz sadece Çerkesler değil, yanı sıra Çevre Radyo'nun çeşitli halklarına mensup dinleyicilerimiz de var. Gürcü-Laz-Kürt-Azeri vd izleyiciler. Canlı telefon bağlantıları sırasında bizim için sürpriz olmayan durumlarla karşılaştık. Öğrenci, işçi, memur vb farklı sosyal tabakalardan; şeriatçısından sosyalistine farklı siyasi anlayışlardan Çerkesler aradı. İstanbul'da yaşayan, varolan derneklerden herhangi birindeki çalışmalara katılmamış ama kültürü adına birşeyler yapma isteğini anlatan Çerkesler de aradı. Çerkes olmayan dinleyicilerden gelen telefonlar, radyo programı öncesi yapılan çalışmaların ortaya çıkardığı sonuçları doğruladı. Bizleri, Çerkesleri tanıyor bir arada yaşadığımız insanlar. Bilgileri yüzeysel. Çevre Radyo dinleyicileri ile sınırlı kalsa da, radyo programınının tanıtıma bir destek sağladığı söylenebilir. Düşüncenin özgürce ifade edilmesinden yana anlayışımızı, canlı telefon bağlantılarında pratiğe dönüştürebiliyoruz. Herhangi bir konuyla ilgili yorumda bizim gibi düşünmeyenler yayın kesilmeden konuşabiliyor, tartışabiliyor. Hatta dinleyicilerin kendi aralarında tartışmaları da olası. Özellikle etnik kimlik ve kültürel sorunların ve çözümlerin gündeme geldiği programlarda tartışmalar yoğunlaşıyor. Örneğin şeriatçı veya ülkücu olduğunu açıktan belirtip yayına telefonla katılan Çerkesler, konuyu kendi yaklaşımlarıyla irdeliyor. Onlara karşı tavır ise sadece Çerkeslerden gelmiyor, mozayiğin diğer etniklerine mensup insanlar da tepki gösteriyor, sorguluyor. "Sadece Çerkeslik adına yola çıksalar dahi o çevrelerde nasıl yer alıyorlar?" gibisinden. Tabii Çerkes olmayan ama programa olumsuz yaklaşanlar da var. Kısacası "Çerkeslik falan deyip bölücülük yapmayın" demeye getiriyorlar. Hani bir anlayış vardır: "Aman içimize siyaset girmesin, bizi kavgaya, bölünmeye götürür" gibi özetlenebilir. Farklı siyasi anlayışlar biz istemesek de var. Yani Çerkeslik dışında böyle bir mantıkla zaten bölünmüş durumdayız. Bizim yaptığımız ise etnik oluşumuzun siyaseti. İçimizde buna tahammül edemeyenlerle etniklik ve kültürümüz adına ne gibi adımlar atabileceğimizi (atamayacağımızı) sorgulamak gibi bir lüksümüz de yok. Doğal olarak programın amaçlarından biri de, örneğin Tevfik Esenç'i ve yitip gidip Vubıh dilini anlatırken anadil konusunu da irdelemek. Anadille eğitimi gündeme getirmek ve Türkiye'nin çocuk hakları sözleşmesimnde çekince koyduğu anadille ilgili maddeleri tartışmak. RTÜK'ün (Radyo Televizyon Üst Kurumu) radyoya faks metni ile bildirdiği "Türkce dışında yayın yapma yasağını" dinleyicilerimize duyurmak ve onların tepkilerini almak. * * * YAPILAN VE YAPILACAK RADYO (hatta televizyon) programlarında yayınevi sahiplerinin siyasallığı önemli. Etnik kimlikten taviz verilmemesi gerekliliği nedeniyle önemli. Örneğin TV'de izlediğimiz, Karadeniz bölgesini ve insanlarını anlatan programlar var. Bu programların amaci açık ki Lazları anlatmak değil. Belki Temel'i anlatıyorlar ama Lazları değil. Belki izleyici Lazları izlediğini düşünüyor ama değil. Karadeniz'de, sadece TV programında aktarılan insanların yaşamadığı, Rumların-Ermenilerin-Çerkeslerin... yaşadığı gerçeği bir yana, Lazların etnik kimliği de tahrif edilebiliyor. Laz arkadaşlarımız radyoda yaptıkları programlarla Lazlarım kim olduğunu, nerelerde yaşadıklarını, her uzun burunlunun ve her adı Temel olanın Laz olmadığını anlatıyorlar dinleyicilere. Tanıtım ve kamuoyu oluşturmaya katkı sağladığını düşündüğümüz radyo çalışmasının sürekliliği önemli. Bu arada dinleyicilerimizden gelen 2 saatlik yayının arttırılması, her gün yayın yapılması, hatta TV yayını yapılması talepleri var. Bizi aşan talepler. Özellikle yöresel-bölgesel ağırlıklı medya olanaklarinı değerlendirmek olası. Hatta bölgelerle sınırlı olmayan yayın da gündeme getirilebilir. Biz Nart aracılığıyla böyle bir çağrı yapıyoruz. Varolan ve birilerinin kullandığı olanaklardan yararlanmak, geleceğe yönelik atılacak adımlarda bizim önümüzü açacaktır. Dünya kültür mozayiği içinde diğer haklar kadar -ne eksik, ne fazla- yer alabilmek umuduyla... Çabasıyla...+''+Yaşar Güven

Hey Gidinin Zurnası

Gün gelip de bir zurnadan yola çıkarak yazı yazacağım hiç akla gelmezdi doğrusu, lakin yaşamın tüm gerçekliğini ve acımasızlığını hissettiren zurna sonunda bir duygu taşması oluverdi. +''+ Ben Uzunyaylalıyım, Çerkeslik olunca serde, övünmedik değil zaman zaman. Eh haketmiyor da değildik doğrusu, hala saf ve temiz bir kültür yaşanıyor, dev cüssesi ile yüklenen asimilasyona pabuç bırakmıyordu, küçücük çocuklar bile birer Çerkeslik abidesi idi ve bizde keyfe keder Çerkeslik yapıyorduk metropollerin kasvetli ortamlarında. Laf döne dolaşa adetlere, kırsal kesimin nimetlerine, başka yerlerde korunamayıp biz Uzunyaylalıların hala günlük yaşantımızın doğal pratiklerine gelmeye görsün göğsümüzü öyle bir gererdik ki, cümle asimile Çerkesleri karşımızda tir tir titretirdik. Ha bu arada bizden icazet almaya gelen zavallıların zavallılıklarını yüzlerine vurarak büyüklük duygularımızı hem kendimize hem karşımızdaki fanilere hissettirirdik hatta bazen köyümüze davet eder bu zavallılık duygularını pekiştirme fırsatı yaratırdık. Hülasa Çerkesliğin piri,medarı iftiharımız canım Uzunyaylamız diyerek metropollerde kendimize ciddi ve ayrıcalıklı yer edinmiş idik ki ,olan oldu ve ben- ben ki Uzunyayla'nın bağrından kopup Ankara'da adetler ve Çerkeslik konusunda insanlar üzerinde etkinliğimi bayağı arttırmış idim- kalabalık bir arkadaş topluluğu ile Kayseri'de bir Çerkes düğünü için gelen davete icabet ettik. Yolda,aman efendim o ne keyif,o ne kendine güven lakin, zaman geçmek bilmiyor, 300 km' lik Kayseri yolu uzadıkça uzuyor adeta 3000 km oluveriyor. Kendim için hiçbir şey istemiyorum tüm çabam yanımda bulunan ve adetler ve Uzunyaylalı düğününün o kendine has atmosferi hakkında bizden duyduğu azıcık bilgileri olan iki 'Zavallı' Çerkes için. Sonunda Kayseri yolu bitti, sabırsızlık arttıkça artıyor ama ben yıllardır bu kültürel gıdadan oldukça nasiplenmiş biri olarak 'yedeğimde' götürdüğüm zavallılara sabırsızlandığımı hiç hissettirmiyorum, neticede bu da Kültürel bencillik sayılır ve bencil olmakta adetlerimize yakışmazdı. Evimizde misafir olduğumuz birkaç saatte konuşulan 'Duru' Çerkesçe karşısında arkadaşlarımın dizlerinin bağı çözülmüştü bunu hissedebiliyordum, tüyleri bu yoğun duygulara dayanamayarak diken diken olmuşlardı ki; birisi saati söyleyerek bu rüyadan beni uyandırdı. Nihayet düğünün yapılacağı salondayız. İşte, Uzunyaylalı iki sülalenin evlatları 'Şanlarına Yakışır' tabiri caiz ise 'Kallavi' bir Çerkes düğünü ile evlenecek ve amansız asimilasyon hastalığına direnecek yeni bir Çerkes ailesinin temellerini atacaktılar. Tanrım Yaylamızla ne kadar övünsek de azdı. Kapıda karşılaştığım ahbaplarımla mağrur selamlaştım ve salona seyirttim. Kelimenin tam karşılığı 'Mahşer'.Ulu tanrım bu kültüre aç,bu kültüre yürekten bağlı ne çok insan var diye düşünürken Gelin ve Damadın mutluluk ifadelerine şahit oldum, etrafa dağıttıkları gülücükler beni biraz sarstı ama bu kaçınılmazdı, zira artık gelin ve damat kent düğünlerinde bir araya geliyorlardı ve açılış dansını çok görmemeli ve buna fazlaca ehemmiyet atfetmemeli diye düşündüm. Ama bu arada sahneye benzer bir yerde birtakım adamların hazırladıkları 3-4 mikrofon beni iyiden iyiye duygulandırdı, 4 akordeon bir arada pes doğrusu buna benim bile yüreğim dayanamazdı. Ama oda ne sahneye iki iri adam irice bir org taşımaktalar,3 akordeon bir org diye düşünüp kısa bir sohbete dalmıştım ki tepemden ayaklarıma kadar sarsıldım, yanlış düğüne mi gelmiştim hayır bu kadar Çerkes yanılmış olamazdı. Aman tanrım doğru mekanda idim ama yanlış bir senaryodaydım. Bütün ihtişamı ve bütün yabancılığı ile 'Elektro Zurnanın' nağmelerine teslim olmak üzere idim, bir ara kendimi sıkı bir tokat akşettim ama nafile, bu gerçeğin ta kendisi, bir an sevgili arkadaşımın düğününde böylesi bir aksilik olduğu için hayıflandım ve etrafıma bakındım neden bu yanlışlığı düzeltmeye kimse teşebbüs etmiyordu. Bu duygularla şaşkın şaşkın bakınırken adeta bizleri tepelercesine yanımızdan geçen kızlı erkekli bir grup umutlarımı yeşertti işte dedim başkaldırıya bu noktada şapka çıkarılır -ama hayır felek bu akşam benim için şaşkınlıklar toplu gösterimi hazırladı ya öyle kolay kolay bunun etkisi geçmeyecek gibi. Bu şapka çıkarmaya hazırlandığım grup sahneye öyle ustaca giriyor ki gören Çerkes düğününde en ala zeybekler,en usta seğmenler arzı endam ediyor sanır, hasılı bir anda sahneye dolan ve bedenlerinin sesine kulak veren kalabalık müziğin ritmine öylesine eşlik ediyor ki şaşkınlıkla etrafıma bakınıp hakikatin diğer yüzlerdeki ifadesini ve bana teselli olacak bir kişi arıyorum. Bütün bunlar olurken tek şaşıranın ben olmadığımı görmek beni biraz rahatlatıyor, zira salonda bir sürü şaşkın ifade, bir sürü şoklu ifadeye bakıyor. Fakat bu şaşkınlık mahşerinin belki de en dramatik olanı altmışını epeyce yıl önce devirdiği belli olan ninelerin, dedelerin ve hatta çok değil bundan yirmi sene evvel Uzunyayla'da gelin olmuş kişilerin gözlerinde ve bakışlarında sezdiğim manalardı. Thamadenin karşısında gerdan kırmayı bırak,duruşunun, oturuşunun bile belli kurallar manzumesi olduğu dönemlere dönenlerin şaşkınlıkları görülmeye değerdi. Oysa biraz daha geç dünyaya gelseler ne kadar kolay olacaktı Çerkes olmak. Bir ara acaba kim yanlış, zurna daha mı evrensel veya mızıkanın suçu ne, bizler hangi "ara kültürün" üyeleriyiz gibi cevapsız sorulara garkolurken, ağızları kulaklarında bir grup -şükür ki her yerde grup olarak dolaşma içgüdümüzü yitirmemişiz- sahneyi terkediyor. Biraz alkışlasak, bir avuç tezahürat etsek bir kez daha arz-ı endam edecek, belki kısa bir Anadolu potporisi bile sunacaklar ama... Tüm bu gariplikler olurken gözlerim sahnedeki manzaraya ilişiyor. Oldukça hacimli, kısa boylu ve yay bıyıklı müzisyen 'elektro zurnasının' üzerinde tellenen cıgarasından derin bir nefes çekip salona doğru üflüyor, sanki büyüsü tellenen cıgaranın dumanında. Öyle keyifli ki, görenler 'Fareli Köyün Kavalcısı' hikmetini buna devretmiş de bizi köyümüzden, töremizden alıp götürüyor sanır. Adeta oyuncağı elinden alınmış mahsun bir çocuk gibi bu manzaraya dalmışken oldukça kötü bir akordeon sesiyle irkiliyorum; Rus pazarından alındığı belli olan yeşil bed sesli bir akordeon ara sıcak niyetine Çerkes Düğünü yapmaya hazırlanıyor. Yavaş yavaş ceketlerini, montlarını birilerine emanet eden ve kendilerine tanınan fırsattan oldukça memnun bir grup Uzunyaylalı sahneye yöneliyor ve bunlar beni bırak zurnayla Çerkes Düğününü, düğün temposuna katılmayanların kınandığı zamanların insanlarına götürüyor. Ve bütün bu paramparça ve uyumsuz tabloyu kafamdaki Uzunyayla'ya yerleştirmeye gayret ediyorum ama nafile. Sahneye son kez bakıp derin iç çekiyorum "Hey gidinin zurnası" Son Sesler'in ardından son görüntülerin üzerini örtmek sana kaldı ya. Göz göze geldiğim misafirlerle tek kelime etmiyoruz. +''+Şogen Ümit Dinçer

Geçmiş Zaman Olur ki . . .

Nart Dergisi'nin 4. sayısında yayımlanan "Ve Atlar da Gitti" başlıklı yazım nedeni ile birçok telefon aldım. Kimi toplantı ve karşılaşmalarda hakettiğimin çok üstünde övgülerle karşılaştım. Ata Katı (Şığalığua), Prf. Hayri Domaniç gibi büyüklerimin dışında, Abdullah Teber (Tranıj), Erdal Tüzel (Lağuıç) gibi kardeşlerimden de coşkulu mesajlar aldım. Sevgili Erdal'ın sözlerinde sitem dolu çıkışlar, sitem dolu açıklamalar vardı. " Benim atlarımı neden yazmadın...?" diyordu Erdal. Gerçekten de benim ve ailemin yaşamında çok yer alan ve daha sonra Lağuıç'lara geçen bir at cinsi vardı... Neden yazmamıştım onu...? Erdal beni bağışlasın, yazmayışımın belirli bir nedeni yoktu. Belki de yazının Dergi ölçütlerine göre uzun olması beni engellemişti. +''+ Evet Erdal'ın atlarını da yazacağım. Yalnız Erdal'ın atlarını değil, Erdal'ın ailesi ile olan ilişkimizi de anlatmaya çalışacağım. Söz konusu atlar, annemin köyü Karacaören kökenli idi. Bu köyde giderek meranın daralması sonucu, dayılarımın atları bize gönderilmiş ve köyümüzün yılkısına katılmıştı. Yılkıya katılamayacak derecede değer verilen ve özen gösterilen bir büyük kısrak vardı ki, ona evde bakılıyordu. Bu alnı akıtmalı, ayakları sekili, halkın "Macar" diye adlandırdığı "Nonius" ırkı muhteşem bir kısraktı. Birkaç yıl içerisinde bize çok sevimli ve gürbüz taylar vermişti. Aile bireylerini tek tek tanıyan, verilen emirlere uygun davranan bu yüksek ve iri atla ilgili bir anımı anlatmadan geçemeyeceğim; Mevsim yaz ortaları idi. Babam kimi işlerini takip etmek için ilçeye gelmişti, Ben de aynı gün köye gitmek üzere, Kayseri'den Pınarbaşı'na gelmiştim. Babamın işleri bitmemişti ve ertesi gün Kayseri'ye gitmesi gerekiyordu. Atı köye götürme görevi bana düştü. Akşam güneş batı ufkunda son gülümsemelerini gönderirken yola çıktım. KılıçMehmet (Kılıçbihable), Halitbeyviran (Kunaşey), köylerini geçtim, atın geniş sırtı üzerinde, rahat İspanyol eğerine oturmuş yol alırken, kendimi, filin sırtında, görkemli tahtına kurulmuş yol alan Hint Racalarına benzetiyordum. Bir ara dalmışım elimdeki gemin aşağıya doğru çekilmesiyle uyandım. Atım eğilmiş su içiyordu. Dönüp baktığımda, Altıkesek Köyü'nün karşısında bulunduğumu, Zamantı Suyu'nun ay ışığında simden örülmüş bir yol gibi, gümüş bir şerit gibi uzandığını gördüm. O anda bu doğa güzelliğini tuvale geçirmek, ya da bu akıp giden şiirsel güzellik üzerine bir şeyler yazmak gereksinimi duymuştum. Ama bu olanak dışı idi, gecenin bir saatinde, at sırtında, dağ başında böylesi romantik düşüncelerin bir yararı yoktu. Atımı sürdüm, yola koyuldum. Yerden bir hayli yüksekte ve çok geniş ve rahat bir at sırtında güvenli bir eğerin üzengilerine ayaklarımı sokmuşken, gece de olsa, yalnız da olsam bana bir tehlikenin ulaşmayacağını düşünüyordum. Bu güvenin verdiği rahatlıkla olsa gerek, atın sırtında uykuya dalmışım. Zaman zaman Uyanıp çevreme göz gezdiriyor, yine uykuya dalıyordum. Sabah karşı saat kaçtı bilmiyorum. Uzunyayla sabahlarının yaz da olsa ne kadar serin olduğunu unutmuşum, üşüyerek uyandım. Evimizin önüne gelmişiz ve atın üstünde beklemekteyim. Ne zamandan beri böyle bekliyordum, farkında değildim. Benim akıllı atım gecenin içinden süzülerek beni evime getirmişti. Bu yolculuğumu hala anımsarım. 60 kilometreye yakın bir yolu gece koşullarında, tek başıma ve yarı uykulu yarı uyanık almıştım. Annemin şaşkınlığını ve öfkesini anımsıyorum. Annem babamı suçluyor ve eleştiriyordu. Gece yarısı bir çocuk azgın bir atın sırtında dağ başında bırakılır mıydı...? Aradan birkaç yıl geçmişti. Artık köyü tasfiye etmemiz gerekiyordu. Bu sevimli dev kısrak, Komşumuz Rahmetli Lağuıç Mustabey'e geçmişti. Artık Erdal'ın atı idi. Zaman zaman yavrularını da yanına alıp özlem gidermek için Karacaören Köyü'ne kaçardı, Erdal'a ise sapa dağ yolunu aşıp atı geri getirmek görevi düşerdi. Ben bu yazımda, Erdal'ın atından ziyade annesini, benim manevi annem olan rahmetli Sabiha Hanım'ı, onun Lağuıç ailesine gelin gelişi nedeniyle yapılan ve benim de içinde bulunduğum kimi törenleri anlatmak istiyorum. Geçmişte kalan o mutlu, sevecen ilişkileri, şiirsel çocukluk yaşamımı anlatmak istiyorum. Sevgili okur anımsayacaktır, "Kafdağı" Dergisi'nin bir sayısında köyümün bir "ulu" sunu, bir bilge Nine'yi "Nane Du" (Büyük Anne) başlıklı yazımla tanıtmaya çalışmıştım. İşte bu saygıdeğer Zöhre Nine Erdal'ın babaannesi idi. En yakın komşularımız olan Lağuıç ailesine Erdal'ın annesinin gelin olarak katılışını tam olarak anımsayamıyorum. Olaylar belleğimde biraz flu kalmaktadır. Ancak beni yakından ilgilendiren bu düğün ve rahmetli Sabiha Anne'yi bana çok anlattıkları için, aydınlık ve net bir biçimde olayları aktarma olanağına sahibim. Bu saygın Çerkes kadınını tanıtmadan önce, günümüzde unutulmaya yüz tutmuş kimi geleneklerimizi aktarmadan geçemeyeceğim. Köyümüzde erkek evine getirilen gelinin özel bir odası olurdu. Bütün Çerkes köylerinde böyle idi. Abazaca'da "Tatsa Mıhara", Khabardeyce'de ise "Lağuına" denilen bu oda, Çerkes evinin en kutsal bölümü sayılırdı. Yeni kurulan yuva, o ailenin sürmesi demekti. Bu nedenle eskilerde gelin odasına Khabardeyce, "Maf'e Wuına=Ateş Odası" denirdi. Zira ateşi sönmeyen ev ya da soy devam ediyor demektir. Abazaca'da da buna benzer deyimler vardır. "Wuılağua Yimçarağat=Dumanın Sönmesin" deyimi bir aile için söylenecek en anlamlı dua, en önemli dilek idi. İşte bu kutsal odaya adım atan yeni gelin, Abazaca'da "Tastsa Nagalra", Khabardeyce'de "Wuınayışa" olarak adlandırılan büyük törene kadar, dışarılara çıkamaz, kimselere gösterilmezdi. Bu büyük törenin yapılacağı gün, gelinin odası ile kayınvalidenin devamlı bulunduğu mutfak bölümü arasında ailenin kızları ya da damadın halaları, ya da teyzeleri ipek kumaşlar sererlerdi. Anımsayabildiğim kadarı ile bu yola "Dari Ğog=İpek Yol" denirdi. Bu ipek yol üzerinden şarkılar, (Wueridade) eşliğinde yürütülen gelinin yaşam boyu mutlu olacağına, yaşam yolunun bu ipek yol gibi pürüzsüz olacağına inanılırdı. Bu yoldan yavaş yavaş yürütülerek kayınvalidenin ve yaşlı kadınların beklediği bölüme getirilen gelinin duvağı burada açılırdı. Duvak açma işi başlı başına önemli bir tören idi. Sevilen, sayılan, akrabalık ilişkisi kurulmak istenilen bir ailenin erkek çocuğunun eline süslü, oyularak hazırlanmış, ucuna metal paralar takılmış bir asa, ya da sopa verilir ve çocuğa bu sopa ile gelinin duvağı açtırılırdı. Böylece bu aile arasında bir yakınlık kurulurdu. Gelin ise çocuğun manevi annesi sayılırdı. Öte yandan yeni gelinin ilk çocuğunun bu çocuk gibi sağlıklı, gürbüz, akıllı, uysal olması dilenirdi. Bu anlattığım töre, Rahmetli Sabiha Hanım'ın Lağuıç'lara gelin gelmesi nedeniyle yapılan törenlere de uygulanmış, törenin ikinci kahramanı yani duvağı açan erkek çocuk ben idim, ancak yukarıdaki bölümlerde de belirttiğim üzere olayları net olarak anımsayamıyorum. Sütannem Güllü Anne'nin oğlu Osman'ın özenle süslediği sopa elime tutuşturulup duvağı açtırmışlar, daha sonra da ilk çocuğu oğlan olsun dileği ile beni gelinin kucağına oturtmuşlar. Daha sonraki yıllarda, Sabiha Hanım'dan gördüğüm o tatlı, sevecen, şefkatli ilgiyi anlatacak sözcükler bulamıyorum. Çok eskilerde, geçmişlerde kalan bu mutluluğun tadı hala damağımdadır. Manevi annemin Kurban ve ramazan Bayramlarında diktiği, süslü, minik gömlekleri, askılı şortları, minik çorapları bayram sabahları yatağımın başında bulurdum. Böyle bir ilgiyi, böyle bir sevgiyi, yaşamış kaç çocuk vardır...? Düğünlerde yapılan törenler yalnızca bunlar değildi. Düğün evinin yakınına dikilen, ipekten işlenmiş bir bayrak olurdu. Bu bayrağa dantel kılıflar içerisinde süslü yumurtalar ve diğer ödüller asılırdı. Keskin nişancıların hedefi olan bu yumurtaların her biri bir sanat yapıtı kadar güzel olurdu. Ayrıca düğün nedeni ile at yarışları düzenlenirdi. Şampiyon atlıya kupa yerine ceviz tanelerinden örülmüş bir başlık armağan edilirdi. Abazaca'da "K'ık'an Kılpa", Khabardeyce'de "Da P'ıa" denilen bu ceviz taç törenle hazırlanırdı. Bütün bu güzel geleneklerin uygulandığı ve günlerce süren Çerkes düğünleri bence dünyanın en ünlü festivallerinden daha güzel olurdu. Ne yazık ki bugün artık bu güzel gelenekler uygulanamıyor. Dolayısı ile de unutulmaya yüz tutmuş bulunmaktadır. Dergimiz Yayın Kurulu Üyesi Sayın Dr. Sevda Alankuş başkanlığındaki bir grup genç kızımızın bu gelenekleri derlemeye başlamış olmaları kültürel yaşamımız açısından sevindirici bir gelişmedir. Erdal ile olan birlikteliğimiz, onun yaşam öyküsü ile başlamıştır. Erdal doğduğunda rahmetli babaannesi Nane Du anneme gelerek, beni beşiğe yatırma törenine götürmek istediğini bildirmişti. Annemin beni özenle hazırlayışını, en iyi giysilerimi giydirişini, saçımı özenle tarayışını anımsıyorum. Kenarları oymalı, kanaviçe işlemelerle süslü beşiğe yaklaştığımda küçücük yüreğim çırpınıyordu. Acaba bebeği tutabilecek miydim, onu incitmeden beşiğe yatırabilecek miydim? Başka bir yazımda anlattığım kaval ustası Lokman'ın annesi Nısatsıuk Nine önümde duruyordu. Bu yaşlı kadın Aşıwua idi, Altıkesek (Lookıt)'den köyümüze gelin gelmişti yıllarca önce, ama halen Aşkarıwua ağzı ile konuşamıyordu. Bana o zamanlar çok komik gelen Aşıwua ağzı ile konuşuyordu; "Bu karşımdaki sevimli çocuk bu bebeği kucağına alıp beşiğe yatırsın, bu bebek, bu sevimli ağabeyi gibi gürbüz, uysal, akıllı olsun. Bu bebek, bu sevimli delikanlının babası gibi kalem ehli olsun, ikisi ömür boyu kardeş olsun... Bismillahirrahmanirrahim..." İyi dilekler sürüp giderken ismi henüz konulmuş minik Erdal'ı beşiğine yavaşça bırakmıştım. Aradan nerede ise yarım yüzyıl geçti. Sevgili Sabiha Anne, çocuklarını bırakıp gencecik yaşında bu dünyadan ayrıldı. Saygıdeğer Nane Du, Erdal'ın babası Mustabey, annem, babam artık hiçbirisi yaşamıyor. Hepsini rahmetle anıyorum. Bu satırları yazmama neden olan sevgili kardeşim Erdal'a ve kızkardeşi Feraset'e sağlık ve mutluluklar diliyorum. "Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer" yeter ki bu güzel anıların gereği olan dostluk, kardeşlik ilişkilerimizi sürdürebilelim. Ankara, 30 Mart 1998+''+Özdemir Özbay

Demokratik Bir Kimlik Stratejisi Olarak Çerkeslik

İçinde yaşadığımız dönem modern kimliklerin (ulus ve sınıf kimliğinin) gerileyişine, buna karşılık etnik, dinsel, kültürel kimliklerin canlanması anlamında bir “yeniden-kim­lik­leşme” ya da “farklılıkların kimlikleşmesi” dönemi olarak adlandırılmaktadır (Friedman, 1995 ve Co­nolly, 1995). Radikal İslamın yükselişine, eski Yugoslavya’nın, SSCB’­nin dağılışına, ya da uzaklara gitmeye gerek yok Türkiye’nin içinde bulunduğu kutuplaşmaya bakıldığında böyle bir adlandırma çabasını haklı gösterecek gerekçeler kolaylıkla bulunabilmektedir. Bu nedenle de kimlikler konusu üzerine çokca ko­nuşulup, tartışılmayı hakketmektedir. Kanımca da bunun gerek hakim kimliklerin gerekse onlar tarafından ötekileştirilenlerin kimliklerinin bir öz-düşünüm­sellikle kendilerine ba­ka­rak, sürekli olarak “kim olduklarını” ve “nerede/kimden yana durduklarını” sormaları biçiminde yapılması gerekmektedir. +''+ Türkiye’de hakim kimliklerin kendikendilerine bakmayı inatla reddettikleri, öteki kimlikleri ise en hafif ifadeyle yok saymaya devam ettikleri görülmektedir. Bu reddediş ile yok sayış öteki kimliklere de sirayet etmiştir. Oysa bir arada yaşamanın koşulları böyle bir kendi-kendine bakma ile diğer kimlikleri anlama ve bilme çabasından geçmektedir. Çerkeslik kimliği bir yandan kendisini demokratik biçimde güçlendirmek, diğer yandan bu diyalogsuzluk ortamının ortadan kalk­ma­sına katkıda bulunmak için payına düşeni yaparak önce kendisine “neyi temsil ettiğini” ve sonra da “nerede/kimden yana durduğunu” sormalıdır. Aşağıda “yeni­den-kimlik­lenme” süreci içerisinde olduklarını iddia ettiğim, Türkiyeli Çerkeslerin bu coğrafyada yaşadıkları kimlik serüveninin duraklarını belirleyerek, Çerkeslik kimliğinin nasıl bir kimlik stratejisinin adı olduğu/­olabileceği üzerine düşünmeye çalışacağım. Çerkeslik, anayurtlarından sürüldükten son­ra, farklı farklı siyasal coğrafyalarda kendilerine yaşam kurmak zorunda kalmış Kuzey Kafkasyalı toplulukların ortak kimliklerini anlatmaktadır. Bu adı kendikendilerine koymamışlardır, ancak diaspora koşullarında güçlüklerle korunmaya çalışılan bir kültürel kimliğin ifadesi olarak yıllar içerisinde benimsemişlerdir. Ancak bu hiç de acısız ve kesintisiz bir süreç olmamıştır. Çe­şit­li duraklardan geçerek bugüne ulaşmıştır. Başka ifadeyle bütün ötekileştirilen kimliklerin başına gelenler onun da başına gelmiştir. Örneğin “iyi” şeyler yapanların kimlikleri unutturularak Çerkeslikleri hiç anılmamıştır; “kötü” şeyler yapanların kimlikleri hatırlatılarak "hain­lik­le­riyle" birlikte, öteki oldukları Çerkeslikleri de ilan edilmiştir. Sonuç olarak, kanımca bugün Türkiye’­de yaşayan Kuzey Kafkasya kökenli topluluklar için, kültürel kimliğinin ifadesi olarak Çerkes olduğunu söylemeye devam etmek önemli bir kimlik stratejisi haline gelmiştir. Acaba Türkiye’deki Çerkeslerin kimlikleri hangi duraklardan geçmiştir ve Çerkeslik günümüzde nasıl bir kimlik stratejisini anlatmalıdır? [*] Osmanlı’dan bu yana Çerkeslik Kimliğip> Bilindiği gibi Osmanlı dönemi, herkesin ait olduğu milletin kimliğiyle anıldığı ve bu kim­lik içerisine de sabitlendiği bir dönemdi ve modern dönemin millet tanımından faklı olarak, Türk, Çerkes, Rum olmak değil Müslüman, Ortodoks, Katolik, Yahudi olmak bir millet’den olmayı anlatıyordu. Büyük sürgün/­göç sonrası, Osmanlı topraklarının bir ucundan diğerine dağıtılan Çerkesler Müslüman milletinden olduklarından, aynı durumdaki bir çok farklı etnik kökenden gelen ancak Müslümanlığı ya da Hıristiyanlığı benimsemiş olan topluluklar gibi, ayrı bir millet olarak “temsil” edilmediler. Ancak bu gündelik yaşam pratiklerini özellikle de mer­kezden uzaklaşıldığı ölçüde ve toplu olarak yaşana­bilin­diği yerlerde- anayurtlarındaki gibi yaşamalarını engellemedi. Bu arada daha o zamandan, ün saldıkları farklılıkları, Çerkes adıyla sabitlendi. Kendi-kendilerini tarif ettikleri kabile adlarının yerini almaya başladı. Temeline din birliğini değil, etnik köken ve/ya, kültür, dil birliğini temel olarak alan milliyetçilik ideolojisinin Osmanlı siyasal mozaiğini oluşturan farklı etniklikleri etkilemeye başladığı dönemde, Çerkeslik adının Türkiye’deki Kuzey Kafkasyalı toplulukların ortak etnik/kültürel kimliğinin adı olarak benimsendiğini en iyi, Çerkes Teavün Cemiyeti’nin kurulmuş olmasından anlıyoruz. Böylelikle, Osmanlı döneminin sonlarına doğru gidilirken, diğer etnikliklerle araların­daki farklılıkları öne çıkarırken, kendi-iç­le­rindeki benzerlikleri vurgulayarak bir milliyetçilik rengine bürünen, ancak bu arada hakim milleti oluşturan Müslüman tebaanın bir parçası olmak paydasını da elden bırakmayan bir kimlik tanımıyla karşılaşıyoruz.p> O halde Çerkeslik kimliğinin bugünkü biçim­leriyle tariflenmesine giden süreçte Osman­lı’nın son dönemlerinin oldukça önemli ol­duğunu söyleyebiliriz. Aynı derecede önem­li bir başka dönem ise hiç kuşkusuz Kur­tuluş Savaşının verildiği ve bir bakıma Cum­huriyetin ilanı ile tamamlanan dönem oluyor Çerkesler için. Ve ilk yol ayrımına da burada giriyorlar. İstanbul hükümetinden Padişah ile Halife’den yana olanlar ve Ankara hükümetinden yana olanlar. [1] Öncelikle Müslüman sonra Çerkes olunan bir kimlik ile çok kısa bir süre için öncelikle Çerkes olunan bir diğer kimliğin yol ayrımı bu. Burada önemli olan nokta şu: Her iki cephedeki Çerkesler de doğru ne biliyorlarsa onun için savaşıyorlar, “bu bizim kavgamız değil” demiyorlar. Kanımca özellikle de ikinci cephede taraflananlar açısından savaşın dışında kalmama­nın, bir yandan anayurda yönelik herhan­gi bir yeni umut besleme olanağının üzerinde yaşadıkları siyasal coğrafyanın geleceğiyle çok yakından ilgili olduğunu sezmeleriyle ilgisi var. Diğer yandan da, anayurtla ilişkinin geleceği ne olursa olsun, Pan Turanist söylemin varlığına, 150’ler deneyimine rağmen henüz “kime” ait olduğu belirlenerek, tescil edilmemiş bu coğrafyayı ulus devletin inşası söz konusu olduğunda bir ha­yalden ibaret olsa bile- eşitler olarak sa­hip­lenme bek­lentisiyle ilgisi var. Ancak, hepimizin bildiği ve kollektif belleğimizde -he­nüz kamusal olarak dillendirilmemekle birlik­te- acı anıları canlı olarak korunduğu gibi, Çerkes kimliğinin kuruluşunda önemli bir rol oynayan duraklardan bu ikincisi, Çer­keslerin (de) yeni devletin kamusallığından resmen dışlanmalarıyla sonuçlanıyor. Böylelikle Çerkeslik kamusal/siyasal alanına daha çıkamadan, özel alana geri döndürülüyor, Çerkes olduğunu söyleyerek siyaset yapmak mümkün olmuyor, bu adı kamusal alanda söylemenin bedeli bile yüksek hale geliyor. Üçüncü durak, dolayısıyla bir başka yol ayrımına girilen dönem ise, Çerkeslerin Türk milliyetçiliğinin çeşitli versiyonlarının söylemiyle eklemlendikleri dönem olmuştur. 1930 ve 40’lı yılların hakim milliyetçilik anlayışı içerisinde, Çerkesler bir yandan “po­tan­siyel Türk ya da Türkümsü yabancılar” olarak görülürken, diğer yandan Kurtuluş Savaşı ile Cumhuriyetin ilanını takip eden dönemde “yap­tıkları" [2] henüz unutulmadığından, onların üzerinden (de) “kem göz ve baskının” eksik edilmediğini biliyoruz (Bora, 1995:20-21). Burada önemli olan nokta, Tür­kiyeli Çerkeslerin adeta “potansiyel tehlike” olmadıklarını kanıtlamak üzere bu bir yandan kendilerini yutmaya, diğer yandan ise bir “hata” yaptıklarında hemen ötekiliklerini yüzlerine vurmaya (yetmedi kendisini toplumsal bir bedelle cezalandırmaya hazır) milliyetçi söylemle eklemlenebilmeleridir. Bunun Çerkeslerin bireysel/kollektif belleklerinde yer etmiş yakın dönemlerdeki sürgün deneyimlerinin etkisiyle, adeta hiç bir zaman başarılamayacak olsa bile bir “öteki olmaktan kurtulmak” arzusu ile ilgili olduğunu sanıyorum. Başka ifadeyle, bir kısım Çerkes aydınları, sürgün insanlarının talihi olan hiç bir yerli sayılmamak biçimindeki bilinç altı korkuyu yenmenin, üzerinde yaşadıkları top­rakların sahiplerinden biri sayılmanın yolunu, ya Çerkesliklerinden büsbütün vazgeçerek, kendilerini herkesten daha çok Türk ilan etmekte ya da Çerkeslikten büsbütün vazgeçemediklerinde Çer­kes­leri Türk­leştirerek kendilerini “Çerkes Türkleri”, ilan etmekte bulmuşlardır. Bu arada Çerkes aydınlarının Türk milliyetçiliğin ırkçı söylemiyle eklemlenebilmesinin, Stalin döneminde Kafkasya’da yaşanan ve Türkiyeli Çer­kes­le­re anayurtlarıyla ilgili umut kırıntılarını büsbütün kaybettiren gelişmelerle de ilgili olduğunu düşünüyorum. Yani “Moskof mezalimi altında cennet ülkelerini” büsbütün kaybettiklerini düşünmeye başladılar. İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarında Avrupa üzerinden kaçarak Türkiye’ye gelen Çerkeslerin anlattıkları bu duygularını büsbütün kamçıladı. Sonunda da, ya Türk milliyetçiliğin en uç söylemiyle eklemlenerek diğer Türk ülkeleri gibi, anayurtlarının kurtuluşunun da Turan ülküsünde yattığını düşünmeye başladılar. Ya da daha pasif bir söyleme çekilip, anayurtlarıyla ilgili yaşayan anılarını yüreklerine gömüp, artık kendilerinden büsbütün uzaklaştırılan bu topraklara ağıt yakmayı da bırakarak, onu mitolojideki erişilmez “Kaf dağının” ardına, kendilerini de üzerinde yaşadıkları topraklara daha bir yerleştirdiler. 1960 ve 1970’li yıllar, Türkiye için önemli bir siyasal ve toplumsal mobilizasyon dönemiydi. Kapitalist gelişimin dinamikleri kentleri çekim merkezi haline getirirken, bu mer­kez­lere doğru göç dalgaları Çerkesleri de etkilemeye başladı. Görece en yoksul bölgelerde yaşayanlardan başlamak üzere Çerkesler köylerini birer birer terk etmek zorunda kaldılar. Adlarıyla anılan köylerde azınlık durumuna düşmeye başladılar. Kaldıkları yerlerde de, göç ettikleri yerlerde de daha güvensiz hissettiler kendilerini. İşte tam bu aralar Ankara, İstanbul gibi kentlerde Çer­kes­leri bir araya getiren dernekler kurulmaya, çeşitli vesilelerle geceler düzenlenmeye, bu gecelerde çok uzun süre Çerkeslik kimliğinin tek ritüeli olarak korunmaya çalışılan geleneksel müzik ve danslar eşliğinde bir araya gelinmeye başlandı. Dernekler “poli­ti­ka dışı” tutulmaya çalışılıyordu. Çerkeslik “geleneklerden ibaret” sayılıyor, bir var oluş sorunsalı olarak tartışılmıyordu. Bu halleriyle dernekler yaşanan değil, arada bir uğranılan mekanlardı, düzenlenen gecelere ise daha çok, nicedir kentlileşmiş, orta ya da üst gelir grubundan Çerkesler birbirlerini görmek üzere katılıyorlardı. 1970’li yılların ortalarından itibaren ise, politikleşen yeni bir kuşak, Derneklerin bu yapısını zorlamaya başladı. Bu konuda Ankara derneği başı çekti. Dernek binası her sınıftan Çerkes gençlerinin içinde yaşadıkları yerler haline geldi. Kimi büyükler buralara küserek uğramaz olurlarken, dönemin politik ortamında Çerkeslerin var oluş sorununu Türkiye’nin diğer sorunlarından ayırmamak gerektiğini düşünen üniversiteli gençler buraları yeni evleri saydılar. O zamana kadar veri sayılan, yok oluşuna ise “geleneklerin korunması” sorunsalı etrafında cevap aranan bir kimlik, ilk defa iradi bir müdahaleyle masaya yatırıldı. Bunun anlamı geçmişin, yaşanan anın ve geleceğin üzerine yeniden-düşünülmesi, Çerkes kimliğine üzerinde durulup, seslenebileceği bir yer’in aranmasıydı. Böylece ilk iş olarak, kendilerine öğretilen tarihi tersinden okumaya ve yazmaya başladılar, anayurtların anılarını Kaf Dağı’nın ardından geri çağırdılar.p> Nart destanlarını keşfe çıktılar, onun içinden, artık yok oluşa iradi bir müdahalede bulunmak isteyen kimliğin gereksindiği kahramanlık ve direniş öykülerini bulup çıkardılar. Anayurtlarına dönüş talebi ve çağrısı ilk defa bu dönemde dillendirildi, ve Çerkeslik kimliğinin yeniden-tarif edilmesinin yapı taşlarından bir tanesi oldu. Dönüş söylemini benimsemeyenler bile, yüzleri anayurtlara dönmenin kimliğin yeniden-tarif edilip, politikleştirilmesindeki önemini kabul ettiler. Bu arada Ürdün’den, Suriye’den Türkiye’ye okumak üzere gelen Çerkes gençleriyle yaşanan karşılaşmalar, gözlerin sadece anayurtlara değil, bütün bir diasporaya çevrilmesine neden oldu. Anayurtlarındaki ve diasporadaki Çerkeslerle daha yakın ilişki içerisinde olmanın, yolları araştırılmaya başlandı ve bulundu. Hiç dil bilmeyenler, dillerini öğrenme seferberliğine giriştiler. Anayurtlardan sanatçıların oyunlarını sergilediler, Danslarını oralarda oynandığı gibi oynamanın yollarını aradılar. Çerkeslik kimliği adeta bir seferberlik ilanıyla yeniden-inşa edildi. Bu arada daha Türk milliyetçiliğinin uç söylemleriyle eklemlenenlerle, bağlar daha da kopmuş oldu. 1980’leri ödenen bedellere rağmen nispeten kazasız belasız atlattıran da bu yeniden kimliklenme ivmesi oldu. Bir kez daha evlere geri dönmek zorunda bırakılan Çerkeslik kimliği artık eskisi gibi yersiz/yurtsuz değildi. Dernekler kaybedilmişti, ama evler, politikleşen kimliğin korunduğu ve yeniden kurulduğu muhafazalı adacıklar olarak önemli işlev gördü. Anayurtlardan gelen haberler buralarda değerlendirildi, dönüş kararları buralarda alındı. 1990’lı yıllar Çer­kesler için anayurtlarıyla ilk defa “gerçekten” karşı­laşmanın yılları oldu. Abhazya, Güney Osetya ve Çeçenistan’da verilen özgürlük müca­deleleri, buraları için ilk defa bir şeyler yapmak fırsatını verdi Türkiyeli Çerkeslere. Ekonomik ve kültürel ilişkiler bunu izledi. Dönenlerin yaşadıkları deneyimleri soğuk kanlı bir biçimde yenide-değerlendirme fırsatları bu dönemde doğdu. Sonuç olarak yoğunlaşan ilişkiler daha önce hiç bilinmedik yakınlıkların ve uzaklıkların kurulmasına neden oldu. Kültürel olarak kimlerin daha çok, kimlerin daha az Çerkes oldukları tartışılmaya başlandı. Türkiyeli Çerkesler anayurtlarındakilerle ilk karşılaştıklarında büyülendiler, ancak aradaki ilişkiler yoğunlaştıkça, bu büyü kayboldu, örneğin kendilerini daha Çerkes olarak görmeye başladılar. [3] Ancak paradoksal biçimde, yaşadıkları ülkelerdeki Çerkeslerle de farklı bir söylem ama aynı iddia ile ilişkilerini gözden geçirmeye başladılar. Diasporada kendilerine konulan ad olarak Çerkeslik, etnik bir kimliği değil, kültürel kimliği anlattığı halde, kimin etnik olarak daha Çerkes, kimin daha az Çerkes olduğunu tartışmaya başladılar. Ya da anayurtlardakilerin kendi-kendilerini Çerkes olarak adlandırmıyor oluşuna bakarak, onlar gibi, Adığe, Abhaz, Oset (Alan), Çeçen adlarıyla kendilerini tarif etmeye başladılar. Ayrı dernek çatılarında örgütlenerek, bir yandan anayurtlara doğru açılırlarken, diğer yandan içe kapanmaya başladılar. Şimdilerde ise, anayurtları ve kendileri için bir şey yapmanın yolunun birlikte davranmaktan geçtiğini anlamış görünüyorlar. (Böylece örneğin, Dünya Adığe Birliğinin adının, diasporadaki Kafkas halklarını dışarıda bırakmak anlamına geleceği için, Dünya Çerkes Birliği olarak değiştirilmesini sağladılar. Kafkas Derneği, KAFİAD gibi Çerkes­lerin birlikte davranmaları gerektiğini düşünen örgütlenmeler etrafında yeniden-bir araya gelmeye çalışıyorlar). Çünkü diaspo­ra­da yaşayan Kuzey Kafkas topluluklarının sayısı anayurtlarda yaşayanlardan daha fazla ve anayurtlardakilerin diasporada yaşayanlar için yapabilecekleri şeyler olduğu kadar diasporadakilerin de anayurtları için yapabilecekleri önemli şeyler var. Çerkeslik bugün Türkiye’de birbirleriyle benzerlikleri, farklılıklarından daha çok olan Kuzey Kafkas kökenli toplulukların etnik değil, kültürel üst-kimliklerini ifade etmektedir. Bu haliyle de, aynı anda kendini hem Türkiyeli, hem de Kafkasyalı hissetmeyi, hem de örneğin Oset veya Türkiyeli Oset olarak tarif etmeyi dışlamayan diyasporik bir kimlik stratejisinin adıdır. Şimdi öncelikle kimlik tartışmalarından kaynaklanan bir kavramsal çerçeveyi kullanarak bu Çerkeslik kimliğinin nasıl bir kimlik stratejine işaret ettiğini açıklamaya çalışacağım. Demokratik bir kimlik stratejisine doğrup> Kollektif kimliklerin bir “biz” tanımı yapabilmeleri için kendilerine önce onlar diyecekleri birilerini (ötekiler) bulmaları gerekir. Bu da her türden (dinsel, etnik, cinsel, sınıfsal) eşitsizliklerden muzdarip bir düzende hiç de zor değildir. Bir öncelik sırasından söz etmek gerekiyorsa, biz’i ve ötekileri tanımlayanlar o ya da bu şekilde “ayrıcalıklı” olan hakim kimliklerdir. Bunun sonucu ötekiler için çoğunlukla ya bu kendilerine atfedilen ötekilik konumunu kabul ederek, negatif/savunmacı bir kimlik geliştirmek olur. Böylece hep öteki kalınarak içe kapanılır. Ya hakim kimliklerin söylemiyle eklemlenilerek, onlardan/­öteki­ler­denolunmadığı kanıtlanmaya çalışılır. Bu çaba nafiledir. Çünkü, "hata" herkes yapabilecek ve bu unutulabilecek iken, o "hata" yaptığında hemen öteki olduğu hatırlanır, hatırlatılır (ötekilikten kurtulduğunu sananlara yapılan en kolay ve en ses getiren suçlama, “hain” suçlamasıdır). Ya da, pozitif bir biz tanımı yapabilmek üzere, ötekiler de kendi ötekilerini ararlar ve kolayca da bulurlar. Bu kimlikleşme süreçlerinden birincisi ile sonuncusu birbirine hem benzer hem de benzemez. Fark ötekiyle ilişkinin nasıl kurulduğunda yatar. Mevcut haliyle hakim olanın ki “kendini beğenmiş” bir kimliktir. Ötekini dışlar, yok sayar, ya da olmadı yutar. Ötekileştirilen de kendisine böyle bir kimlik kurabilir (her kollektivite karşısında kendinden menkul bir değerle kendini üstün göreceği bir kollektif öteki bulabilir). Dolayısıyla o da dışlayıcı, yok edici, yutucu olabilir. Ancak ötekileştirilenin, ötekilerle ilişkisini başka türlü kurabilmesinin yolu da vardır. Bu yol da, onları bilmeye, anlamaya çalışarak, gerektiğinde dayanışmaya girmektir.p> Çerkeslik kimliğine bu çerçevede bakarsak, onun Türklük kimliği (“biz” bilinci) yaratılırken, ötekileştirilen bir kimlik olduğunu kolayca tespit edebiliriz. Çerkesler Türk mil­li­yet­çiliğinin farklı versiyonları içerisinde yukarıda da belirttiğimiz gibi, “Türkümsü yabancılar”, ya da en fazla “potansiyel Türkler” olarak görülmüşlerdir. Böylece Çerkeslik Türkiye’de bir ötekilik kimliğinin adıdır. Telaffuz edilince bir dizi olumsuz çağrışım yaratacak şekilde kod­lanmıştır. (Bu nedenle Türkiyeli Çerkeslerin ders kitaplarında “Hain” ve “Çerkes” sıfatlarıyla kurulan anlatıya karşı çıkmaları çok doğaldır). Böyle olumsuzluklarla kodlanmış bir kimlik adı, acaba red mi edilmelidir, yoksa ona sahip mi çıkılmalıdır? Bu ada sahip çıkılması ve ona atfedilen kodların tersine çevrilmesi önemli bir kimlik stratejisidir. Siyah hareketin, siyah kelimesinin her türden olumsuzlukla kodlanmış olması karşısında, ilk kimlik stratejisi, kendisine atfedilen, bütün olumsuz kodları tersine çevirecek şekilde “siyah güzeldir” sloganının ifade ettiği şekilde, “ben siyahım ve bununla övünüyorum” olmuştur (Hall, 1995). Türkiye’deki Çerkesler böyle bir kimlik stratejisini 1970’lerin ortalarında geliştirmeye başlamışlardır. Yapılan ilk şey de, Çerkes kimliğinin övünçle ifade edilebilmeye başlanması olmuştur. “Ben kimim?” sorusuna ve­ri­len cevapla kurulan böyle bir söylem hem gerekmiş, hem de iki ucu keskin bir kılıç gibi yukarıda belirttiğim iki tehlikeyi de teorik olarak içinde taşımıştır. Yani, hep öteki olarak kalmayı kabullenerek negatif bir kimlik stratejisiyle Çerkesliği içine kapamak, yalnızlaştırmak ve hakim kimliğin yaptığı gibi yapıp, kendisine en üst mertebeyi atfederek ötekileri dışlamak, aşağılamak, yok saymak. [4] Ancak Çerkeslik kimliği bu iki tehlikeye de hiç düşmemiştir. Bunun nedenini Çerkesliğin diyasporik bir kimlik söylemi oluşunda aramak gerekir. Diasporik kimlikler, kelimenin etimolojik kökeninden yola çıkıldığında, köklerinden koparılmış, dört bir yana saçılmış olanların kimliklerini anlatmaktadır. Bunun anlamı diasporik halkların “bir kader gibi” hiç bir yere tam olarak yerleşememesidir. Ne koparıldıkları coğrafyalar artık onlarındır, ne de sürüldükleri coğrafyalar. Köklerini ararlar, ama döndüklerinde orada buldukları kaçınılmaz olarak, bıraktıklarından başka bir şeydir. Nereye savruldularsa oraya yerleşmeye, tutunmaya çalışırlar, “hata” yaptıklarında ilk sürülenler yine onlar olur. Bu diasporik kimlikler için hem avantaj hem de dezavantajdır. Avantajdır çünkü; “diasporik kimlikler, farklılığa rağmen, değil onunla ve onun aracılığıyla yaşaya(bile)n. … dönüşüm ve farklılık aracılığıyla kendilerini durmaksızın üreten ve yeniden ürete(bile)n kimliklerdir (Hall, 1998:190). Böyle yapabildiğinde bir kimlik ne kendisi ne de başkaları için hapishane olur. Bir zenginlik ve çeşitliliğin adı haline gelir. Dezavantajdır, çünkü diasporik kimliğin tek başına yapabileceği çok az şey vardır. Burada ise kiminle ittifak kurulduğu çok önemli olur. Yani “Kimden yanayım?” soru­suna nasıl cevap verildiği önemlidir. Türkiye’de Çerkeslik kimliği bir yandan çeşitlilik/zenginlik kimliğidir. Diğer yandan, demokratik ittifaklar ve güç birlikleri içerisindedir. Bu ittifakları hem kendi-için­de­ki­ler­le (Anayurtlardaki Çerkeslerle ve diaspo­ra­daki bütün diğer Çerkeslerle), hem de kendi dışındakilerle kurmanın peşindedir. Çünkü, dönülse de dönül(e)mese de anayurtların, Çerkes diasporasının gelecek tasavvurlarında hep çok önemli bir yeri olmak durumundadır (Shami, 1995: 93). Diğer yandan, üzerinde yaşanmaya devam edilse de edilmese de diasporadaki Çerkesler’in şimdi ve gelecek tasavvurlarında (kimlik­le­ri­nin-yeniden üretildiği coğrafyalar olarak) hep önemli bir yeri olmak durumundadır.p> Sorunun çözümü,p> 1. Anayurtlardakilerle ve diasporadaki diğer bütün Çerkeslerle karşılıklı yakın ilişkiler kurup güçlendirmekte (ki bunun mütevazı adımları nicedir atılmaya başlanmıştır ve küresel koşullar bu adımlar için her zamankinden daha elverişlidir) 2. Dönüşü özendirip, kolaylaştırmakta 3. Çifte vatandaşlığın kabul ettirilmesinde 4.Diasporadaki demokratikleşme hareket­lerinin dışında kalmamakta yatmaktadır.   KAYNAKLARp> Alankuş, S. (1995), “Kültürel/Etnik Kimlikler ve Çer­kesler”, Türkiye Çerkeslerinde Sosyo-Ekonomik Gelişme. Ankara: Kaf-Der Yayınları. s.33-54.p> Bora, T. (1995), “Türk Milliyetçiliği, Kültürel Kimlik ve Azınlıklar”, Türkiye Çerkeslerinde Sosyo-Eko­no­mik Gelişme. Ankara: Kaf-Der Yayınları. s.17-24.p> Connolly, W. (1995), Kimlik ve Farklılık. çev. F.Lekesizalın, İstanbul: Ayrıntı.p> Friedman, J. (1996), “Küresel Sistem, Küreselleşme ve Modernliğin Parametreleri”, A.Topçuoğlu ve Y.Akay (der.), Postmodernizm ve İslam; Küreselleşme ve Oryantalizm. çev. B. Peker, Ankara: Vadi. s.81-111.p> Hall, S. (1995), “Yerel ve Küresel:Küreselleşme ve Etniklik”, çev.H.Tuncel,Mürekkep. N.3-4:68-77.p> Hall, S. (1998), “Kültürel Kimlik ve Diaspora”, J.Rutherford (der.) Kimlik:Topluluk/Kültür/Fark, çev. İ.Sağlamer; İstanbul: Sarmal. s.173-192.p> Shami, S. (1995), “Disjunction in Ethnicity: Negotiating Circassian Identity in Jordan, Turkey and Caucasus”, New Perspectives on Turkey. N.12: 79-95.p> Ünal, M.(1996), Kurtuluş Savaşında Çerkeslerin Rolü. İstanbul: Cem Yay.p> * Tabii ki, bu düşünüp, yazdıklarım sadece beni bağlıyor. Ayrıca, Çerkeslik kimliğinin yeniden-tarif edildiğinin iddia edildiği dönemler üzerine yoğunlaşılırken fazlaca öznel davrandığımı da kabul ediyorum. Ama sonuçta anlattığım öykü, benimkinin bir üstü kuşağın başlattığı ve benim kuşağımla beraber hala daha devam ettirdiği bir deneyimin öyküsü. Bunun için öznel bir şey daha yaparak, bu yazıyı çok yakınlarda kaybettiğimiz (bana ve benim gibi bir çok arkadaşıma bilmediğim Çerkes dillerinde şarkılar ezberletip, söyletmeyi başaran) Mansur Özden ile Dernek yönetiminde birlikte çalıştığım Süleyman Yançatarol’a adıyorum. [1] Bu konuda, M.Ünal’ın, Kurtuluş Savaşında Çerkeslerin Rolü başlıklı önemli bir çalışması bulunmaktadır.p> [2] Tanıl Bora, örneğin uzun yıllar Adalet Bakanlığı yapan M.Esat Bozkurt’un 1930’lu yıllarda yaptığı konuşmalarda; “Londra Konferansı’ndaki reisimiz Çerkes Bekir Sami’nin işi gücü Kafkasya’da bir Çerkes Devleti kurdurmak olmuştu”, “Türk devletinin işlerini Türkten başkasına vermeyelim. Türk Devleti işlerinin başına öz-Türk’den başkasını geçirmeyelim” dediğini aktarır. [3] Setenay Shami de (1995) çalışmasında benzer bir tespitte bulunmaktadır. [4] Bu arada, Çerkeslik kimliğinin kuruluşunun çeşitli yol ayrımlarında; hakim olan gibi yaparak Çerkes olmaktan vazgeçmek ve öteki olmaktan beyhude yere kurtulmaya çalışmak gibi bir kimlik(sizlik) stratejisi içinde olanların bulunduğunu da yeniden hatırlayalım. Kaynak: Nart Dergisi, Sayı 7, Mayıs-Haziran 1998.p>+''+Sevda Alankuş

İlahe Pşine

Yüreğimden gelen ses: "Haydi, haydi durma yaz." Deyince cesaret edemedim doğrusu. Pşıneye haksızlık edebilirim diye kaygılandım uzun bir süre. Pşıneyi anlatabilmek, pşıneyi sözcüklerle ifade edebilmek kolay değildi. Sonunda yüreğimin sesini dinledim. Yüreğim: "Gizler öyle kolay çözülmez. Sen pşınedeki gizi çözmüşsün. Paylaş dostlarınla o güzelim enstrümanın gizini" deyince, mahçup mahçup koyuldum pşınedeki gizleri yazmaya, yazabilmeye... +''+ Babaannem pşıne çalıyor. Gözleri derinlerde, öylesine derinlerde ki beni görmüyor. Duvara yaslanmış, ellerimi dizlerimde birleştirmiş karşısında oturuyorum. Pşınenin nağmeleri yüreğimi açıyor, hoşuma gidiyor. Ben de babaannemle birlikte derinlere doğru yol alıyorum. Kimi zaman onunla mırıldanıyor, kimi zaman ellerimle tempo tutup dejuv yapıyordum. Babaannem bir süre sonra pşıneyi bırakıyor. Saçlarımı okşuyor "yavrum, yavrum" diyerek. Arkasından:Dayımlar Kafkasya'da kaldı, diye ekliyor.Dayıların mı vardı? diye soruyorum. Derin bir nefes alarak:Vardı ya, diyor. Ona da annesi anlatmış. Yani görmemiş dayılarını.Neden? Diye soruyorum. Gelememişler. Diyor bir ahh çekerek. Yüreğim daralıyor, üzülüyorum.Peki neden gelememişler babaanne? Diye soruyorum. Savaş varmış yavrum, diyor. Ruslarla savaşmışlar, kaybetmişler. Gelebilen gelmiş, gelemeyen gelememiş, diyor. Peki neden? diye arkasından bir soru daha soracakken, babaannem:Yeter. Sen daha küçüksün, anlamazsın. Haydi çık dışarı. Hava çok güzel oyna, diyor. Babaannemin üzüldüğünü hissediyorum. Ona sarılıp öpüyorum. Babaannemin ezgisini mırıldanarak dışarı çıkıyorum...Yaz tatilimiz var. Okullar kapalı. Artık her gün oyun var. Mutluyuz. Dünya umurumuzda değil. Oynamaya doymuyoruz. Oynuyoruz, büyüyoruz, yaşamı öğreniyoruz. İlk kaşenim tatile memleketimize geliyor. Heyecanım dorukta. Sabah kahvaltı yaptıktan sonra ilk işim bahçelerinin karşısında oturup onu görebilmeye çalışmak oluyor. Amcası beni farkediyor ve kaşenime sesleniyor: "Eniştemiz geldi!..." Hoşuma gidiyor aile tarafından kabul edilmek. Ama kaşenim olarak düşündüğüm kızdırıyor beni, "sümüklü" diye. Biraz üzülüp, bozuluyorum ama kaşensiz de olmaz diye düşünüyorum. Onun için yaz tatillerini özlüyorum. Yaz tatillerinde düğünler oluyor. Kimi sünnet oluyor, kimileri evleniyor ama sonunda illa ki düğün oluyor. Eğleniyor herkes, sevinci paylaşıyor. Gündüzden düğün yeri ayarlanıyor. Bir taraftan zemin üzerindeki tümsekler düzlenirken, çukur olan yerler dolduruluyor. Tahtalar kesiliyor, pxeçiç için Yer sulanıyor tozlanmaya karşı. Gençler akşama hazırlık yapıyor. Kızlar süsleniyor, erkekler saçlarını sakallarını bir düzene sokuyorlar. Hatiyako, Pşaşe Thamate, düğün sahibi genç kız ve genç erkek ev ev dolaşıp kızları topluyor ve ev halkını düğüne davet ediyorlar. Düğün saati yaklaştıkça gençlerin heyecanı artıyor. Yürekler artık kıpır kıpır. Sonsuz sevdalara açık her biri. Düğün başlayacak artık. Kızlar bir sıra inci gibi diziliyor. Karşılarındaki delikanlılar ise dünyayı ben yarattım havasında. Yan taraftaki izleyiciler herkesi pür dikkat incelemeye koyuluyor. Hatiyako mızıkayı eline alıyor, düğünün başlayacağı işaretini verip Pşınavo'yu yerine davet ediyor. Pşınavo pşıne elinde yerini alıyor. Her bir şeyi gözden geçiriyor ve hatiyakoyla göz göze geliyor, tamam ben hazırım diyor. Hatiyako oyuncuları davet ediyor oyuna. Artık pşıne devrededir ve pşınenin tuşları konuşuyor. Artık pşıneyi kimse susturamaz. Pşıne voredleri yayar, ta ki voredlerin geldiği yere kadar. Getirilen asırlaşmış ezgiler, sürgünün evlat ve torunlarını kimliklerine ve memleketlerine ulaştırır beyinlerde. O ezgiler ki yürekleri parçalar, yürekleri coşturur her bir bedende. Ezgileri çıkaran pşıne artık bir ilahedir. Onun tuşlarına dokunan, sürgün pşınavonun parmakları hipnotize olur. İlahe pşıne, sürgün pşınavonun yüreğini içine alır okşar, okşar, okşar... Sürgün pşınavo sonsuz bir doyuma erişmeye çabalar. İlahe pşıne, bunun öyle kolay olmadığını sürgün pşınavo'ya Oşhamafe'yi göstererek okşamasını keser. Sürgün pşınavonun boğazı düğümlenir, parmakları hipnotizmadan çözülür, yorulur ve yığılır. İlahe pşıneyi bir başka sürgün alır. Her bir değişim, bir öncekinin tekrarı olur. İlahe pşınenin nağmeleri her bir sürgün pşınavonun parmaklarında yürekleri daha bir parçalar, daha bir coşturur sıcak yaz gecelerinde... Çocuklar ilahe pşınenin gözdesidir. Onları içine daha çok çekmek ister ve çocukların küçük yürekleri daralır, daralır...Çocukluğumuzda canlı olarak dinlediğimiz ilk müzik enstrümanı pşıneydi. Babaannem, amcalarım, halalarım, annem, ablam güzel pşıne çalıyorlardı. Ne zaman bir araya gelinse, ne zaman birileri misafir olarak gelse pşıne ortaya çıkar, ona hünerleri gösterilirdi kullanıcıları tarafından. Bir çocuk olarak hemen pşınenin yanına sokulurduk ister istemez. Elimize almak istediğimizde kızardı büyüklerimiz: "Dokunmayın ona!... Çekil!... Çekilin ordan!..." sözleriyle. Ona dokunamamanın sırlarını biraz daha olgunlaştığımızda anlayacaktık. O bir köşede sessiz, bize bakar, bizim onu almamızı, kendisiyle oynamamızı isterdi. Babam Hac için Mekke'ye gidip döndüğünde ablama oradan bir küçük oyuncak pşıne getirmişti. Ablamın sevincine ortak olmuştuk ağabeyimle beraber. Ablam onu çalmaya başladığında ağabeyimle beraber oynar, büyüklerimizin nasıl oynadıklarını taklit ederdik. Hakunaj, Gülahmet Dayı, Karadaşlı Mahmut Dayı, Doşemedaşlı Ferdavus taklit ettiğimiz tiplerdi. Herkes kahkahayla yerlere yığılırdı. Ablam o minik oyuncağıyla yatar kalkardı. Bize vermez, biz ise onu ondan alıp oynayabilmek için bin türlü hile yapar, bir türlü başarılı olamazdık. Ne zaman elimize alsak ya dayak yer, ya da azar işitip otururduk. Sabah kalktığımızda ilk işimiz gizlice onun yanına gitmek olur, onu elimize alıp sesini kimsenin duymayacağı bir köşede seslerini keşfetmekle uğraşıp özlemlerimizi gidermeye çalışırdık. Her seferinde yarım kalan bu istemi bir başka güne, bir başka zamana diye erteler dururduk. İşte o pşıne, çocukluk yıllarımızın en değerli, en ulaşılmaz oyuncağıydı. Pşıne Çerkeslerin acılarının, sevinçlerinin, duygularının ortak bir sesi, bir diliydi. O yaşanan olayları, ağızlardan dökülen sözcüklerden daha iyi anlatan bir tanıktı. Liseyi bitirdiğimde iki kültürde yetişmenin verdiği bir kimlik arayışı, yaşamın dengesizlikleri, bir yüksekokula girebilme kaygısı, daha doğrusu gelecek kaygısı, ayrıca ideolojik ayrışma ve çatışmaların bende oluşturduğu karmakarışık duygular içerisindeydim. 1977 yılında ilçemizde bir Kuzey Kafkasya Kültür Derneği kurulunca bir grup arkadaşla birlikte oradaki yerimizi hemen almıştık. O ana değin kulaktak kulağa dinlediğimiz, yaşayarak öğrendiğimiz Çerkeslerin dramını artık okuyarak tüm gerçeğiyle öğreniyorduk. Kendi çapımızda bir ulusal bilinçlenme sürecini başlatmıştık. İlk işimiz Adığe alfabesini öğrenmek oldu. Kendi aramızda Kafkasya, Çerkesler ve Türkiye'ye geliş üzerine seminerler düzenliyor, karşılıklı birbirimizi bilgilendiriyorduk. Kısacası kendimizi yeniden keşfetmenin mutluluğuyla karmaşık duygularımdan yavaş yavaş sıyrılıyordum. Bu ara, derneğimize iki pşıne bağışlandığında oldukça sevinmiştik. Her boş kalışımızda onları elimize alır, bir parça çıkarmaya uğraşır, seslerini keşfetmeye çalışır, her seferinde başarısız kalırdık. Bir gün can arkadaşım Oğuz ile birlikte pşıneleri elimize alıp uğraşmaya başlamıştık. Bir takım sesler çıkartıyorduk, fakat sonunu getiremiyorduk. Oğuz: "Ben bu işi yapamayacağım" diyerek pşıneyi bırakmıştı. Ben hala uğraşıyordum. Bir zefakoyu çözmeye çalışıyordum. Suratım bin bir çeşit oluyor, adalelerim kasılıyor, vücudum çeşitli şekillere giriyor, bir türlü sesleri birbirine bağlayamıyordum. Pşıneyi bırakıp, sanki ağır bir yük taşımış gibi sere serpe oturdum. O ara Oğuz bana dönerek :Sen o pşıneyi çalamazsın, kendini boşuna yorma kabiliyetin yok. Deyince sinirlenmiştim. Oğuz'a dedim ki:Ben o pşıneyi çalacağım, seni de oynatmayacağım.Oğuz'a kızgınlığımdan o gece pşıneyi eve getirmiş, bu sefer de evde kaldığım yerden devam etmeye başlamıştım. Bir anneme, bir babaanneme soruyordum. Oluyor mu, olmuyorsa nasıl olacak. Annem kızıyor bu halime, başka uğraşacak bir şey bulamadın mı diye. Ama babaannem seviniyor. Hatta çok ama çok seviniyor. Babaannem, yaşadığı bir üzüntüden sonra felç geçirmişti. Sol yanı tutmuyordu. Zor yiyor, zor yürüyor, zor anlaşılıyordu. Babaannemin benim pşıneyi öğrenmeme sevinmesi beni daha bir kamçıladı. Artık gündüzleri dernekte, geceleri evde bıkmadan, yorulmadan pşınenin seslerini keşfediyordum. Yorucu bir zaman sürecinden sonra artık sesleri keşfetmiş, bu sefer de repertuar genişletme çalışmalarına başlamıştım. Yöremizdeki pşınavo ailesine bende katılmıştım. İkinci sınıf bir pşınavo. Usta pşınavo düğünde yorulunca, o dinleninceye değin düğünü ben idare ediyordum. Ben pşıneyi elime aldığımda dernekten arkadaşlarım yanıma geliyor, agu onlar vuruyor, dejuv ve voredleri onlar söylüyorlardı. Derneğin gençleri olarak, çağrılı olsak da olmasak da her düğüne katılıyor, unutulan oyunları, yitirdiğimizi zannettiğimiz, asırlaşmış düğün xabzelerini büyüklerimizden öğrenip her düğünde uyguluyor, izleyenlerin şaşkınlığı ve beğenisini gördükçe bir sonraki düğüne daha bir istekle katılıyorduk. Yıllardır yapılamayan coşkulu düğünler yeniden canlanmaya başlamıştı. Belli bir yaşta insanların katıldığı düğünlerin yerini artık her yaştan insanların katıldığı düğünler almış, yılların kaybolan o güzelim pşınavoları teker teker ortaya çıkmaya başlamıştı. Bizle başlayan bu hareketlilik düğüne gelen tüm insanlara yansıyordu. Ortaya bir mutluluk ve sevinç tablosu çıkıyor bu da insanların yüzlerindeki ifadede kendini buluyordu. Amcamların evine taşınışımız bugünlere denk geliyordu. Pşıneyi artık öğrenmiştim, hatta kendi çapımda ustalaşmaya bile başlamıştım. Babaannemle artık aynı odada kalıyorduk. Bazı geceler eve geç dönerdim. Babaannem ise yatmaz, ben dönünceye değin pencerede beni bekler, görünce de seslenirdi: Halil, vora, vora, yavrum!... Ben de:Seri, seri. Şıyeba, ha'e vu şıs şeşnuge xuge goll, derdim. Peşinden babaannem gece yarısı kahkahayı patlatırdı. Aslında o benim Çerkesçe'me gülüyordu. Alfabeyi öğrenince ona Çerkesçe hikayeler okuyordum. İlk başlarında kötü olan telaffuzum yavaş yavaş düzelmeye başlamıştı. Ben Adığexer diye büyük laflar etmeye çalışınca babaannem:Mode mode, yepl diye bana dudak büker, beni beğenmezmiş gibi yapar ama bilerek beni kışkırtarak konuşturur, sonra da gülerdi. Sabah kahvaltıdan sonra pşıneyi alır, yanına oturur, başlardım çalmaya. Beni dinlemekten bıkmaz, yanlışlarımı söyler, bazen de dayanamaz, pşıneyi benden alır, o hasta haliyle çalar, doğrusunu öğretmeye çabalardı. Her seferinde Döşemedaşlı Cefi'yi örnek verir, onun ne kadar usta bir pşınavo olduğunu söyler, onun bestelediği müzikleri çalar, onun ne duygulu, pşıneye ne denli tutkun olduğunu anlatırdı. Hey gidi Thamıç Cefi, yi voredıjhemre kojığ, keğot cı... diye hayıflanarak; "Haydi, uç mode, Sefer dexeme adıy ko. Ay nex tereze yevoşt... diye yöremizin en usta pşınavosu Sefer Dayı'ya gitmemi salık vermişti. Bir akşam babaannemin sözünü tutup Sefer Dayı'nın yanına gittim. Sefer Dayı tüm yaşamı boyunca oldukça sıkıntılar çekmiş, hayatın şamarını yemiş, hayatın tüm olumsuzluklarına rağmen direnen, onurlu, alçakgönüllü tam bir Çerkes beyefendisiydi. Bakışlarıyla, davranışlarıyla biz gençleri onore ederdi. Bize, bizim bir büyüğümüze göstermemiz gereken saygıyı gösterirdi. Onun bu ince nezaketi, bize, insan sevgisini, daha doğrusu insanlaşmayı aşılıyordu. Biz onun farkına daha sonraları varacaktık... Kendisine pşıneyi tüm güzellikleriyle öğrenmek istediğimi anlattım. Bana yardımcı olursa çok sevineceğimi, kendisini sık sık dinleyebilmeyi arzuladığımı ilettim. Sevmişti. "Ne güzel, ne güzel. Böyle öğrenmeye azimli, istekliler olursa hiç bir şey unutulmaz." dedi umutsuzca. Arkasından pşıneyi eline aldı. Sefer Dayı ve pşıne artık baş başaydılar. İnce bir sesten başlayıp kalın seslere doğru giden, duygu yüklü, insanın yüreğine inen bir zefakoçıh çalıyordu. Sefer Dayı'nın gözleri bir noktaya takılmış, artık kimseyi görmüyor, kimseyi işitmiyordu. Parmakları sanki tuşların üzerinde bale yapıyor, ayakları ise sanki pamuk üstünde uçarcasına ritim tutuyordu. Sefer Dayı pşıneyle dans eder gibiydi. Pşıne hoşnuttu bu ilgiden!... O zaten böyle ilgiler istiyordu her zaman... Hızlandı her ikisi de. Zefakoçıhtan Zegelate geçmişler, tempo hızlanmıştı. Duymadığım ezgiler işitiyor, pşınenin maharetlerini ve onun muhteşem sesini bir ustadan dinleme farklılığını canlı olarak yaşıyordum...Bu dinletinin sonunda, neden orada bulunduğumun yanıtını almıştım. Babaannemin beni Sefer Dayı'ya göndermesinin nedeni ilahe pşınenin gizlerine yapılacak bir yolculuk içindi. Yolculuk yorucuydu ve yolculuk şoförü varsa sonsuzluğa gidiyordu. Doğrusu ilahe pşıne işini iyi biliyordu...Artık duygularımı pşıneye yüklemiştim. Günler, ayları kovalıyor ve ayrılmaz bir ikili oluşturuyoruz. Parmaklarım su toplamıyor, pşınenin tuşları onlara sıcak bir şefkat gösteriyordu. Bu sıcak şefkate ben de, bir zefakoçıh ve vuc besteleyerek karşılık veriyorum. Çevremiz kalabalıklaşıyor, düğünlerin, zexeslerin vazgeçilmez davetlileri oluyor, yaptığımız işlerden büyük mutluluk duyuyorduk.O günler artık çoktan gerilerde kaldı. Babaannem, Sefer Dayı, oyunlarını taklit ettiğimiz kimi insanlar bedenen hayatta değiller. O güzel insanlar Nartıj Tha'nın himayesinde ince ruhlarıyla ülkelerine geri döndüler. Oşhamafe'nin eteklerinden doruklarına ulaşan kalabalıklara karıştılar. Şimdilerde ilahe pşıneyle voredler söyleyerek çocuklarının dönmesini bekliyorlar......Ve ben ilahe pşıneyi ne zaman elime alsam Oşhamafe'deki o kalabalıkların pşıne ve voredleriyle bana katıldıklarını hisseder gibi olurum.Pşıne: mızıka, armonikaDejuv: müziğe sesle yapılan eşlikKaşen: sevgili, yarPxeçıç: vurmalı tahta ritimHatiyako: düğünü yöneten, yönlendirenPşaşe Thamate: düğünde kızların lideri Pşınavo: mızıka çalanVored: şarkıOşhamafe: Kuzey Kafkasya'daki mitolojik Kaf Dağı, ElbruzZefako: Adığelerin ağır bir oyunu, kafenin anasıAgu: müziğe yapılan ritmik alkışXabze: gelenek, görenek, ananeVora, vora: sen misin, sen misinSerı, serı, ha'e vu şıs şeşnuke xuge ğoll: Benim, benim. Neden oturuyorsun? Gece yarısı oldu, yatsana.Mode, mode yepl: Şuna bak senThamıc: Acınası, zavallıYi voredıjhemre kojıg, kegot cı: Şarkılarıyla gitti. Bul şimdi.Uç mode: Çekil başımdan ...dexeme adıy ko. Ay nex tereze yevost: ...gile git. O daha iyi çalar.Zefakocıh: Adığelerin en ağır oyunu, kafenin anası, babası.Zegelate: Adığelerin en hızlı oyunlarından biri. LeperuşVuc: Çiftlerle oynanan herkesin katıldığı düğünün final oyunu Nartıj Tha: Mitolojik Adığe Tanrısı +''+Halil Hatko

Genç At(lı)lar için Füg

ben, Kabartay, Abaza... ben, Çılgın Çeçen... ben, yaşlı, yaralı ben, ne oralı, ne buralı... ben Diasporalı. +''+ Ben aykırı, kırgın... ben, çok yorgun bir atım. Çetin Öner "Yorgun bir At için Füg" Yüzyıllar öncesindeki örneklerine sadık kalınarak hazırlanmış giysileri, kamaları, kalpakları kuşanmış, yerlerinde duramayan Kafkas atlarına binmişlerdi. 12 kişiydiler, 12 Çerkes kabilesini temsil ediyorlardı. Yanı başlarında, postmodern zamanların prenslerinden bir Prens vardı. Çerkes arkadaşlarıyla yıllardır bir yürek haline gelmiş olan Prens, bir yandan yokoluşa karşı durabilmek için diaspora Çerkeslerinin yalnız olmadıklarını bilmelerinin, birbirleriyle karşılaşmalarının ve anayurtlarıyla bağlar kurmalarının gerekliliğini hissediyordu. Diğer yandan, sorunların anlatılabilmesinin yolunun medyanın ilgisinden geçtiğinin, bunu da ancak kendisi gibi birinin sağlayabileceğinin farkındaydı. Büyük yolculuk için hazırlıklar tam bir yıl önce başladı. Kafkasya'dan getirilen atları kendilerine, kendilerini atlara alıştırdılar. Yine anayurtlardan gelen ustalara, atalarının giyip kuşandıklarının aynısı giysiler, kamalar ısmarlandı. Hazırlıklar tamamlandığında, 12 Çerkes genci ve heyecanını onlarınkine katıp, "Adığe Way Way" diye yola çıkma işareti veren bir Prens, okullarına, işlerine bir süre ara verdiler, kaşenleriyle, bütün sevenleriyle vedalaştılar, gençliklerinin deli rüzgarlarını arkalarına aldılar. Çerkeslerin kollektif belleklerine ağıtlarla işlenmiş olan göçün acı anısını, sembolik de olsa coşkulu bir geri dönüş sevincine çevirmek, büyük sürgün yolunu tersinden katetmek üzere atlarının yüzlerini anayurtlarına yönelttiler. 100 bin kadar Çerkes'in yaşadığı Ürdün'den yola çıktılar, 30.000 kadar Çerkes'in yaşadığı Suriye üzerinden, diasporadaki en kalabalık Çerkes nüfusu barındıran Türkiye'ye, sonra da kendi topraklarında nicedir azınlık durumuna düşürülmüş olan Adığeler'in başkenti Maykop'a ve Khabardeyler'in başkenti Nalçık'a doğru yola koyuldular. Yolculuklarının Türkiye bölümü, Reyhaniye'de başladı, Güney-Kuzey hattında Çerkeslerin başlıca yerleşim yerleri olan Osmaniye, Mehmetbeyli (Çerkesce adıyla Khojhable) köyü, Maraş, Pınarbaşı Karaboğaz (Çerkesce adıyla Aslanhable Köyü), Kayseri, Sivas, Şarkışla, Tokat, Turhal, Erbaa, Samsun'da her biri büyük bir şölene dönüşen coşkulu karşılamalar, hüzünlü yol edişlerle tamamlandı. Gittikleri her yerde Çerkes olsun olmasın herkesin çok büyük ilgisini gördüler. Prens'in ağzıyla mesajlarını tüm dünyaya ulaştırmaya çalıştılar: "Küreselleşme çağında, dünyanın hoşgörü ve barış için Çerkes kültürüne ihtiyacı var. Dünyada barışın korunması için Çerkes kültürünün örnek alınması gerekli, biz bu kültürü tanıtmak için buradayız" dediler. Hiç bir resmi sıfatları olmadığı, politika yapmayı amaçlamadıkları için, Ürdün ya da konuk oldukları ülkenin bayrağını değil, sadece gidip de şenliğe katılacakları Adığey Cumhuriyeti'nin bayrağını taşıyorlardı. Bu bayrağı Aslanhable (Karaboğaz) köyünde yanı başında cegu kurdukları tepeye emanet edip, gece boyu orada dalgalandırdılar. Thamate'ler kendilerine bu duyguyu yaşatan "13 atlıyı ne kendilerinin ne de Türkiye Çerkeslerinin asla unutmayacağını" söyleyip, gözyaşlarını birbirlerinden sakladılar. Konakladıkları bütün yerlerde sokaklar, meydanlar bir günlüğüne onların oldu. Düğün konvoyları, Çerkes atlılarıyla onları izleyen ve herbirinden ayrı bir deli ezgi yükselen arabalardan oluşan bu alışılmadık topluluğa yer açmak zorunda kaldılar. Tokat Cumhuriyet Meydanı'nda ilk defa bütün bir gece onların müzikleri çalındı, dansları edildi. Aynı meydanda ayışığı altında yürekten kopup gelerek söylenen Khabardeyce bir türkü, "savaşta ölen askerin türküsü" gökyüzüne bütün çağları aşarak gelen yorgun bir çığlık gibi düştü. Konuklarını karşılamak üzere yollara, meydanlara koşan Çerkesler, "kim bu atlılar?" sorusuyla etraflarını saranlara; "bizimkiler" cevabını verirken, belki "biz" olmayı yıllardır ilk defa bu kadar büyük bir övünçle ifadelendirmiş oldular. Köylerde yaşlılar, büyük büyük dedelerinin anlattığı güzellikteki Kafkas atlarıyla gelip, gençliklerinden beklenmeyecek bir akıcılıkta Adığe dilini konuşan gençleri görünce, gözlerine kulaklarına inanamadılar, "gerçek" olup olmadıklarını anlamaya çalıştılar, herbirine ayrı ayrı "sen Çerkes misin?" diye sorarak, "sahiciliklerini" test etmeye giriştiler. Sonuçtan emin oldularsa da, Ürdün diasporasındakiler için bu sorunun, bir Çerkes genci yakışık almaz bir şey yaptığında aklını başına toplasın diye söylenen, "ne biçim Çerkezsin sen" imasını taşıyan bir ifade olduğunu bilemediler. Konuklarını hiç istemeden incitmiş oldular. Yayla köylerinde yakılan büyük şenlik ateşleri etrafında gün ışıyıncaya kadar devam eden cegu'lerde delikanlılar, beden dillerini bütün hünerleriyle konuştururken, birbirleriyle "siz' mi güzel dans ediyordunuz, biz mi?" yarışına girdiler. Genç kızlar, tıpkı masallardaki gibi uzak ülkelerden, atlarıyla gelen delikanlılardan birisi dansa çıktığında aralarında yapraklar gibi dalgalanıp, duygularını anlatma işini müziğe ve bedenlerine bıraktılar. Yolculuklarının 9 Eylül tarihinde Reyhanlı'da başlattıkları Türkiye bölümünü, 25 Eylül günü, Novorossisk'e doğru yola çıkan bir feribota binerek, Samsun'da tamamladılar. Büyük sürgünün limanlarından birisi olan Samsun'un Çerkeslerin tarihinde hüzünlü bir yeri vardı: "Burada olmaktan ötürü buruk bir sevinç duyuyoruz, burukluğumuz atalarımızın yaşadığı acısını yüreklerimizde duymamızdan, sevincimiz onların hep hayal ettikleri bir şeyi yapıp, ayak bastıkları bu ilk yerden, sembolik de olsa bir geri dönüşü gerçekleştirmekten kaynaklanıyor" dediler. ....... 12 Çerkes Atlısıydılar ve henüz başka başka serüvenlerin peşinde olacak yaşlarındaydılar. Büyük sürgünün acı anısı her birinin kulağına çocukluklarında en az bir kez ağıt ya da öykü olarak okunmuştu. Amaçlarının "kültürlerini dünyaya tanıtmak" olduğunu söylüyorlardı. Ortak belleklerine acıyla kazınmış büyük sürgünün hüznünü, coşkulu bir geri dönüş şölenine çevirerek kollektif tarihlerine küçük ama önemli bir not düştüler. Geldikleri gibi gittiler, arkalarında tarifsiz özlemler bıraktılar....+''+Sevda Alankuş

Fırtına

Yola çıkarken açıktı hava, kış güneşinin parlattığı gökyüzünde bir yumak bulut bile yoktu. Doğa, beyaz kar yorganının altında mışıl mışıl uyuyordu. Çıt bile yoktu çevrede. Ölümcül bir sessizlik, ürperiyordu Zübeyr. bu sessizlikten korkmuştu. Koskoca evrende bir kendisi bir de beyaz kar örtüsünü parlatarak göz bebeklerini acıtan kış güneşi... Adımlarını hızlandırarak, arkasına bakmadan yürüyordu. Buz tutmuş, kabuk bağlamış karın üzerinde gıcırdayan kendi ayak seslerinden başka ses yoktu. Giderek daha da hızlanıyor, yürüyor değil, koşuyordu sanki... Daha hızlı daha hızlı yol alması gerekiyordu. Komşu köye ulaşmaya çok yol vardı, akşam olmadan ulaşmalıydı... +''+ Bu ıssız ve sonsuz beyazlığın içerisinde yolun sıkıntısını azaltmak için güzel şeyler düşünmek istemişti hep... Tek başına yaptığı yolculuklarında, hayal gücünü çalıştırır, tatlı düşünceler içerisinde yolun nasıl geçtiğini fark etmezdi. Şimdi de aynı yolu deniyordu, Köye ulaşıyor, Sıcak bir ocak başına buyur ediliyor, Sıcacık, buğular tüten bir çorba, Karbeyazı yumuşacık ekmek, sıcak çorbayı höpürdete höpürdete içiyordu. Bir taraftan da midesi guruldamaya başlamıştı. "-Aman.. Bu tür hayal kurma iyi gelmedi, başka şeyler düşünmeliyim," diye geçirdi içinden. Yemek bittikten sonra odaya girenler hoş geldin diyorlardı, oturulup çaylar içiliyor, daha sonra Zubeyr'i alıp Kaşeni'nin evine, oturup sohbet etmeye götürüyorlardı. Bu tatlı hayaller dalıp giderken batı ufkunda yükselen bulutların güneş'i yutmaları ile ortalık kararmıştı. Zubeyr neden sonra farketti yaklaşan fırtınayı, "-Aman Allah!.. Ne yaparım!.. Nereye sığınırım?" Arkadaşları bu karda kışta yola çıkmasını istememişlerdi... Ne var ki Zubeyr'in muhakkak Naşho'yu görmesi gerekiyordu, dayanamamıştı kızın özlemine de düşmüştü yollara. "-Şu dereciği aşsam, tepenin, hemen tepenin arkasında köy görünüverecek." Görünmekle, yol tükenir mi Uzunyayla bozkırında?, hele bir de kış günü yayan yapıldak düşmüşsen yollara.. fırtına hızla yaklaşıyordu. Önce savrulan karlar, buz zerreleri gibi yüzünü kamçıladı. Arkasından tipi gittikçe arttı, kudurdu sanki, yeryüzüne inmiş milyarlarca kartenise toplanıp Zübeyr'in çevresinde bir hortum gibi dönmeye başlamıştı. Artık önünü arkasını sağını solunu göremiyordu. İlerisini seçemiyordu. Düşüyor, kalkıyor, emekleyerek sürünüyor, fırtınanın önünde top olmuş yuvarlanıyordu. Artık içgüdüsü ile seçtiği bir yolda ilerlemeye çalışıyordu. Derken ayaklarına ıslaklığın geçtiğini, kalın keçe sargıların altında bile parmaklarının uyuşmaya başladığını duyuyor, üşüyordu. Hem de ölürcesine üşüyordu. .Donuyordu. "Elveda yaşam, elveda yeryüzü, elveda anneciğim, ölüm bu mu?.. Bu ise tatlı bir uyuşukluktan başka bir şey değil diye düşündü. Kar yığınları giderek gözünde şekil değiştiriyordu. Kah beyaz yumuşacık bir yatak, kah sırma işlemeli kuş tüyü bir yastık, ooooohh.. Ne kadar da uykusu var. .. Uzanıp yatsa, rahatça sıcacık... "-Oooohh donma belirtisi bunlar. Kendimi çekip alayım bu tehlikeli düşten diye düşündü." Silkinip biraz daha yürüdü. Artık bir adım ötesini bile göremiyordu. Tekrar düşlere dalıyor, gözünde bir serap biçimleniyor, Yahya Bey köyünde bir düğün var. Ooohh... ne tatlı çalıyor mızıka. Sırma giysiler içerisinde süzülerek oynuyor genç kızlar. Kızın başındaki sırmalar da ne kadar parlıyor, güneş gibi parlak buzullar gibi... Buzul mu? Titreyerek donmakta olduğunu tekrar algılıyordu. Aman Allah... sonra tek başına bozkırın ortasında bu katı gerçek Zübeyr'i kendisine getiriyor. Aklına bağırmak geliyor, haykırıyor avaz avaz. Bozkırın ortasında kim duyar ki tilkiden, çakaldan, kurttan gayrı. Onlar bile inlerinde korkudan, açlıktan titriyorlardır. Bir tabancası olduğunu anımsıyor. Silah sesi belki duyabilir bir, iki, üç derken tabancayı boşaltıyor. Artık göz kapaklarını açamıyor. Ooohh ne tatlı bir uyuşma, kendinden geçiyor. Arada bir bağıran erkekler silah sesleri, köpek havlamaları. Bütün bunları parça parça hatırlıyordu Zübeyr... gözlerini sıcak bir odada, bir yatakta açıyor. Köşede alev alev yanan bir ocak. Yanı başında temizlenip ütülenmiş elbiseleri. Zübeyr şaşkın, Zübeyr sessiz. Derken dışarıdan sesler duyuyor. Bakınız delikanlı kendisine geldi mi? Bu ses? Evet, evet bir yerden tanıyorum bu sesi. Bir an yaşayıp yaşamadığını düşünüyor. Silkinip ayağa kalkıyor. Bedenini dinliyor. Deminki ses yeniden duyuluyor. Yıllar önce babasının öldürüldüğü gün duyduğu yaşam boyu unutamayacağı o ses. Babasını öldüren Zavur'un sesi. Fırlayıp arkasını duvara veriyor. Tabancasını alıyor eline. Ama ne? Fırtınada kurşunlarını tükettiğini anımsıyor hemen. Ne yapmalı. Eline bir şey almak için bakınıyor. Derken duvardaki asılı kamayı görüyor. Kapıp kendini savunmaya hazırlanıyor. Açılan kapının gıcırtısı ile yana sıçrıyor. Yaşlı Zavur yüzünde hiç düşmanca duygular taşımayan bir gülümsemeyle giriyor. "-Ooohh genç konuğumuz kalkmış bile. Ne o? Koy o kamayı yerine. Geçti o günler. Babanda bende cahillik ettik. O olayı başlatarak bana bilerek zarar verdi. Bende hırsımı yenemeyerek o felaketi başıma getirdim. Çok pahalıya ödedim. Aynı hataya senin de düşmeni istemiyorum. Koy yerine hadi koy. Burada benim evimde üstelik yatağımda yatarken beni öldürecek misin? Hadi delilik etme bakalım. Zübeyr yerinde donup kalmıştı. Babasını öldürenler kendi yaşamını kurtarmışlar. –Aman Allah'ım iki gündür nasıl da şanssızlıklara uğramaktayım. Bunlar beni kurtaracağına keşke ölseydim. Olayların karmaşasından kurtulamıyordu. Ne yapacaktı. Nasıl davranacaktı? Yazılı mıydı başına gelenler. Kaşeninin köyüne giderken düşmanların eline düşmüştü. Ama canını kurtaranlar? Onlar düşman mıydı gerçekten? Artık her şeyi karıştırıyordu. Yüzünden, şakaklarından terler süzülüyordu. Gözleri karardı. Daha direnemeyerek duvarın dibine yığılıvermişti. Yaşlı Zavur kapıya doğru seslendi. İçeri giren iki genç ile birlikte onu yatağına taşıdılar. "-Dehşete kapıldı körpe delikanlı. Hiç beklemediği bir zamanda beni karşısında gördü. Hayret beni tanıyamaz diye düşünmüştüm. Tahmin ettiğimden daha dikkatliymiş. Burada biriniz bekleyin. Kendisine gelince bana haber verin. Zavur odadan söylenerek çıkıp gitti. Zübeyr yeniden gözlerini açınca elindeki havlu ile terlerini silen yaşlı Zavur ile göz göze geldi. odayı düzenleyip ocağı harlandıran iki genç kız arka arka giderek çekildiler. Zavur delikanlının arkasını yastıklarla besledikten sonra yatağın ucuna ilişip konuşmaya başlamıştı: "-Anladın mı çocuğum. Yok yere düşman olduk babanla. Hem ben düşman bile olamadım. Kendimi savunmak zorunda kaldım o yüzden şu anda dışarıdayım ya. Her neyse bütün olanlar dil götürüp getirenler yüzünden. Bundan böyle baba oğul seninle yazgımız böyle. Oğullarım seni ölümün ağzından kurtarıp bana getirdiler. Ben babanım, onlar da ağabeylerin artık" Zübeyr'i kucaklayıp alnından öptü içeri giren iki genci göstererek; "-Hadi.. sarıl onlara da kucaklaşın bakıyım. Kardeşsiniz artık. Bir tür kan kardeşi oldunuz. Delikanlılar Zübeyr'i kucaklayıp öptüler. Zübeyr'in nereye giderken tipiye tutulduğunu duymayan kalmamıştı. Yaşlı Zavur köyün imamı ile muhtar ve birkaç yaşlıyı göndererek Naşho'yu babasından istedi. Kız babası kışta kıyamette delikanlıyı yollara düşüren bu temiz aşkı anlayışla karşılayıp peki dedi. Onlara söz verdi. Naşho artık Zübeyr'in nişanlısıydı. Birkaç gün sonra bir iki delikanlının eşliğinde kendi köyüne doğru yol alırken hala şaşkındı Zübeyr, bir taraftan mutluluk duyuyor, yıllardır beynini kemiren kini, intikam zehrini boşaltmış, bu ilkel düşünceden kurtulmuştu. Öte yandan Naşho'suna kavuşacaktı artık." Babacığım.. Mutluyum, mutluyum. Beni anladığını, duyduğunu biliyorum baba. Senin ölümün yıllar sonra benim mutluluğuma neden oldu"diyerek atını mahmuzladı, uçsuz bucaksız boşluğa doğru.  +''+Özdemir Özbay

Uzunyayla’da Gizeme Yolculuk

Büyük bir kayanın içinden dökülen buz gibi soğuk su Şerefiye köyünü ikiye ayırıp çıplak çayırlara uzanıyordu. Burada olmaktan mutluyduk. Zamantı ırmağının yeryüzüne çıktığı kayalıktan buz gibi suya girmiş ve suyun dar vadisinden derin bir parkur bularak unutulmaz bir trekking yapmıştık. Uzunyayla'da doğa yürüyüşü... biraz komik, biraz garip ama mükemmeldi. Bacaklarımız donmuştu. Arkadaşım Hatko suyun içinde 'Eyvaaah donuyorum' diye bağırıyordu. +''+ Uzunyayla'daydık... Yazın bir yayla turizmi denemesi yapmaya karar verdik ve İstanbul'dan Uzunyayla'ya gittik. Geziyi biraz kapsamlı ve geniş katılımlı düşünmüştük ama maalesef Hatko ile yalnız kaldık. Yine de bir kere karar vermiştik ve kesin gidecektik. Gittik de.. Amacımız bütün Uzunyayla'yı tamamen gezmek ve ziyaret edilmemiş köy bırakmamaktı. Ama evdeki hesap çarşıya uymadı. Uzunyayla'nın yarısını gezebildik. Olsun devamını bu yaz gezeriz. Uzunyayla orada yaşayanlara göre yaşanmaz bir memleket, çekilmez bir hayat ve dayanılmaz bir acıydı. Acaba biz mi çok nostaljik takılıyorduk ya da davulun sesi uzaktan hoş bir seda mı bırakmıştı İstanbul'un kirlettiği kulaklarımızda... Emin değildik ama yine de Uzunyayla bir başkaydı. Gezdik Uzunyayla'yı. Ya da yaşadık bir hafta. Açıkçası ben orada doğmuş, orada büyümüş ve orada yaşamıştım. Ama tabi terk etmiş ve uzun yıllar da çok az uğrayabilmiştim. Ama bu gezi bambaşka bir Uzunyayla'yı hissettirdi bana. Çok güzel şeyler yaşadık. Güzel anılarımız oldu. Her köyde karşılaştığımız misafirperverlik bizi hiç şaşırtmadı. Sevindik. Kaybolmamıştık. Yok olmamıştı her şey. İnadına direniyordu modern dünyanın dolu dizgin gelişmelerine. Nereden nereye diye düşündüm. Tarihi gelişmeler bir film şeridi gibi hafızamda. Kafkasya'dan ayrıl. Koparsınlar seni senin topraklarından. Sevdiğin topraklardan. Osmanlıya sığın. Derme çatma bir iskan. Belimiz kırılmıştı. Hayata sıfırdan başlamıştık. Bir kez daha bağlanmıştık hayata. Bir kez daha kök salmıştık toprağa. Ama yine de unutmamıştı benim insanım yüreğindeki Kafkasya'yı. Uzunyayla bozkırlarında, kıraç araziye ve verimsiz topraklara ekmişti dağlı yüreği ile getirdiği her şeyi. Büyüdü her şey. Kök saldı. Kocaman oldu. Bir yürek kadar... Hey gidi Uzunyayla. At koşturduğumuz bitmek bilmeyen yeşil çayırlar. Kavurucu güneşin altında tırpan salladığımız ekeneko . Yemlik ve Şıbıts topladığımız kurak kıraç. Navrız toplamak için yarıştığımız çıplak Kosako. Geceleri sabaha kadar eğlendiğimiz, oynadığımız, aşık olduğumuz ahır düğünleri. Kavgamız, aşkımız, açlığımız ekmeğimiz, dilimiz, kültürümüz, baş belamız, ümidimiz Uzunyayla'mız. Hatko ile yaptığımız bu gezide Uzunyayla'yı bir kez daha keşfettik. Bir kez daha hatırladık anılarımızı ve acılarımızı. Varlığımızı ve yokluğumuzu. Güzellikleri ve kötülükleri. Zordu Uzunyaylalının işi. İnsanlar terliyor insanlar yoruluyor ama emeğinin karşılığını alamıyordu. Buna rağmen ilk göz ağrıları, dedelerinin mezarı ve umutlarının beşiği olan Uzunyayla'yı da terk edemiyorlardı. Kolay mıydı. Acı çekmişlerdi. Bedel ödemişlerdi. Kavga etmişlerdi. Yaşamışlardı. Az da olsa doymuşlardı. Alışmışlardı açıkçası. Kolay mıydı terk edip gitmek. Kolay mıydı bırakıp kaçmak. Zaten bir kere terk etmiştik bir yerleri. Terk edince ne olacaktı ki: İstanbul, insanları yutmak için kendine çekmeye çalışan bir metropol canavarıydı. İstanbul, zorluklarla kazanılan ekmek ve yok olup gitmek demekti. Kaldılar ve iyi ettiler. Hepsi kanaatkar insanlardı. Azla yetiniyorlardı. Yoruluyorlardı ama tatlı bir huzur kaplıyordu akşam evlerini. Yıpranıyorlardı ama dostları vardı sırtlarını dayayacakları. Yardımlaşma ve dayanışma kol geziyordu sokak sokak. Uzunyayla keşfedilmeyi bekleyen bir gizemdir. Uzunyaylalılar belki de gülüyorlardır söylediklerimize. Şu alçak bozkırın neresi gizem diye. Zaten her yerde görülse, herkes görse gizem olur mu? Gizem işte adı üstünde... Bizi derinden etkileyen olaylardan biri de bir Uzunyayla köyünde karşılaştığımız doğal bir xabze uygulamasıydı. Yahyabey Köyünde Hatko ile arabayla gezimize devam ederken, birden yolun solundaki güzel ve iki katlı Çerkes evinin önündeki bir bayanın saygıyla ayağa kalktığını gördük. Bayan bizi görünce ayağa kalkmış ve xabzemizi bize göstermişti. Bayan biz evi geçince tekrar oturdu. Hayretler içindeydik. Bayanın hassasiyeti Hatko'nun gözünden kaçmamıştı. Açıkça, bu elit bir kültürün pratik yaşama yansımasından başka bir şey değil diye düşündük. Karşımızda küçük bir kız çocuğu tertemiz Khaberdeyce'si ile "ne geziyorsunuz?"diye soruyordu bize. Ne mi geziyorduk. Şaşırmıştık. Birbirimize baktık. Gülüştük. Geziyorduk işte fin fin. İyi de yapıyorduk hani... Uzunyayla kurumuş gitmiş. Tam anlamıyla bir bozkıra dönüşmüş. Hatta bir ara Hatko'nun resmini çekmek için bir ağaç bulamadığı bile oldu. Sadece köyler biraz yeşil kalabilmiş. Gerisi alabildiğine bozkır. Dil her şeye rağmen ayakta. Küçük çocuklar bile eskisi kadar olmasa da ana dillerini biliyorlar. Gerçi bundan 10 yıl öncesi kadar değil tabi ama yine de konuşulduğuna şahit olduk. Köylerde zaten bütün yetişkinler tamamen ana dillerini konuşuyorlar. Kültürel xabzeler düğünlerde oldukça canlı. Sistematik xabze uygulamaları düğünlerde devam ediyor. Düğünler için kötü bir gelişme içki içme oranının artmış olması ve işin üzücü tarafı içki tüketim yaşının 12-15 yaş arasına inmiş olması. Bütün olumsuzluklara rağmen Uzunyayla keşfedilmeyi bekleyen güzelliklerle dolu. İlgi bekleyen ve terk edilmeye yüz tutmuş bir bozkır Uzunyayla. Yalnızlık kokuyor köylerde. Kışın yalnızlığın daha da arttığı bir gerçek. Soğuş kış gecelerinde sıcak ev zexesleri de olmasa çekilmez oluyormuş. Her şeye rağmen orası benim doğduğum toprak ve ne aldıysam kültürüm adına oradan aldım. En başta dilimi tabi. Şerefiye köyünden girdiğimiz buz gibi soğuk su bacaklarımızı dondurmuştu. Çocuklar şaşkın gözlerle gülerek bizi izliyorlardı. Gezimiz bitmişti. Artık İstanbul'un kör karmaşasına dönmek vaktiydi. Arabamızla tozlu Uzunyayla yollarında hızla ilerlerken bir taraflarımızın uzaklarda kaldığından emindik... Bekle bizi Uzunyayla yeniden geleceğiz. Ve özür dileyeceğiz... Bekle bizi Uzunyayla.... Bekle bizi...Zexex Uzunyayla'da Taşoluk, Kaynar, Aşağıkızılçevlik ve Hilmiye arasında bulunan büyük bir vadi. Bu vadi yaz aylarında çekilmez derecede sıcak olur ve insanlar burada hayvanlar için çayır biçerler. Tırpanla başlayan serüven şimdilerde motorize olmuş durumda.+''+Murat Yavan

21 Mayıs …

ĞUNCE Kuzey Kafkasya Halkları vatanlarını korumak ve ulusal varlıklarını sürdürebilmek uğruna, saldırgan Çarlık Ordularına karşı direndiler. Ancak hiçte eşit olmayan koşullarda sürdürülen bu savaştan, Vubıhlar, Abhazlar, Adigeler, Çeçenler, Asetinler, Lezgiler ve diğerleri yenik çıktılar. +''+ "İşte 21 Mayıs 1864" Kuzey Kafkasya Halklarının büyük çoğunluğunun sürgüne, anavatanlarında kalabilen çok azının da zorunlu iskana tabi tutulduğu tarihtir. Bu zorunlu iskan Ruslarla birlikte yaşamı da beraberinde getirdi. Aradan geçen 136 yıl boyunca Kuzey Kafkasya Halklarının büyük çoğunluğu anavatanlarının dışında yaşamaktadırlar. Bu geçen sürede gerek anavatanda kalabilenler, gerekse dışarıdakiler ulusal değerlerini yaşatabilme çabası içinde oldular. Birbirlerine ulaşabilme olanağına ancak son on yılda ulaşabildiler. 136 yıldır farklı ekonomik, sosyal, kültürel, politik ortamlarda yaşayan aynı kökten olan bu halkların kısa sürede birbirleriyle kaynaşmalarının da zorlukları ortadadır. Bugün geriye dönüp baktığımızda 136 yıl içerisinde dünyamızda çok şeylerin değiştiğini, değer yargılarının farklılaştığını görmekteyiz. Bir asrı aşkın sürede devletler kuruldu, yıkıldı. Sistemler kuruldu, devrildi. Savaşlar yapıladı, kazanıldı, kaybedildi. Tarihe dünyanın en kanlı ve acımasız savaşı olarak geçen ikinci dünya savaşında birbirleriyle savaşan halklar ve devletler bugün sosyal, kültürel, ekonomik ve diplomatik ilişkiler içerisindedirler. Almanya ile Rusya Federasyonu, İsrail ile Arap Devletlerinin ilişkilerinin geliştirilmesi çabaları sürmektedir. 21 Mayıs'larda karalar giyip, ağıtlar yakmak yerine, tarihsel gerçeklerin bilincinde, ancak çağımızın dünya değerlerini ve kendi gerçeklerimizi kavrayarak yaşamak durumundayız. Bugün Kuzey Kafkasya Cumhuriyetleri Rusya Federasyonunun birer öğesi olarak Ruslarla, Ukraynalılarla, Ermenilerle, Tatarlarla daha birçok halklarla birlikte yaşamaktadırlar. Bu gerçek ile birlikte barış içerisinde, birbirlerinin değerlerine saygı göstererek, çağdaş demokratik koşullarda yaşamaya katkı sağlayacak çaba içerisinde olmak herkesten çok Kuzey Kafkasya'nın yerli halklarının yararınadır. Bu yapının oluşturulması ve yaşatılması Kuzey Kafkasyalıların gelecekte ulusal varlıklarını sürdürebilmelerinin de temel koşullarından birisidir. Anavatanları dışında bugün kendini köken olarak Kuzey Kafkasya Cumhuriyetlerinden birine ait olduğunu duyumsayan dışarıdaki insanlarımızın, yaşadıkları ülke ve insanlarıyla, genelde Rusya Federasyonu özelde köken olarak ait oldukları cumhuriyetlerle ekonomik, sosyal, kültürel iyi ilişkiler kurmasına katkı sağlayacak çaba içerisinde olmalıdırlar. Sovyetler Birliği ile dışarıda yaşadığımız ülkelerin birbirlerine kapalı, hatta zıt kutuplarda yer almış olmaları en çok biz Kuzey Kafkasya Halklarına zarar vermiştir. Köken olarak Kuzey Kafkasya Cumhuriyetleri Halklarından olan çok büyük bir kesim bugün anavatanları dışında yaşamaktadır. Bunların dönüş hakları vardır. Köken olarak ilgili oldukları cumhuriyetlerle ekonomik yatırım, iş kurma, sosyal, kültürel, turistik ilişkiler kurabilme olanakları vardır. Ne yazık ki geçtiğimiz on yılda bu olanakları ve hakları yeterince kullanma çabası içerisinde olduğumuzu söyleyebilmek zordur. Anavatanımızı ve insanımızı seviyorsak, gelecekte halklarımızın ulusal değerleriyle yaşamasını istiyorsak, anavatan ile yaşadığımız ülkelerin iyi ilişkiler içerisinde olmasına çaba göstermeliyiz. Gerçekleşme olanağı olmayan, hayali büyük projeler yerine, gerçekleştirebileceğimiz, sonuç alabileceğimiz çalışmalara yönelmeliyiz. Hele Kuzey Kafkasya'yı görmeden, orada yaşamadan, çok uzaklarda duygu yoğunluğunda, masaya serilmiş harita üzerinde anavatana ilişkin projeler üretmek o kadar hayal ki ... Sevgiyle kalın.+''+Mehmet Yediç

Alan Kültür ve Yardım Vakfı

Alan Vakfı Türkiye'de yaşayan Alan (Asetin) asıllı Kafkasyalılar tarafından 1989'da İstanbul'da kurulmuştur. Daha sonra 1993'de Ankara Şubesi açılmış, 1997 sonlarında ise İzmir şubesi açılışı için Vakıflar Genel Müdürlüğü'ne gerekli izin başvurusu yapılmıştır. Alan Kültür ev Yardım Vakfı, Alanlar (Asettinler) tarafından Türkiye'de kurulan ilk kurumdur. Asetinler'in Kafkasya'yı terk ettikleri 1865 yılından 1989 yılına kadar geçen süre içinde kurumlaşma amacıyla bir kaç kez girişimde bulunulmuş ise de bunlar iyi niyetten öte gidememiştir. 1969-70'li yıllarda İstanbul'da yaşayan Alanlar, Çağlayan semtinde bir lokal oluşturarak o günün koşullarında insanları bir araya getirmeyi başarmışlar, Kafkas Halk Dansları çalışmalarını sürdürmüşlerdir. Ancak lokal, bir dönem sonra kumarhane olmaktan yine de kurtaramamışlardır. 1977 yılında yine bir grup Alan gencinin çalışmaları sonucu Kafkas Halk Dansları grubu oluşturulmuş ve yapılan Welibegh Gecesi ile de aileler bir araya getirilmiştir. 1988 yılına kadar da hiçbir şey yapılamamıştır. Zaten salt iyi niyetlerle bir yerlere varmakta mümkün değildi. 1988 yılında ortaya çıkan istekler doğrultusunda bir komite oluşturulmuş, bu komitenin Türkiye genelinde yaptığı çalışmalar sonucunda vakıf düşüncesi ağırlık kazanmış, ve nihayet 1989 yılında vakfın kuruluşu gerçekleştirilmiştir. Neden yeni bir kurum olan Alan Vakfı? Türkiye'de birçok Kafkas Kültür dernekleri varken hatta o günlerde kurulmuş bir de Vakıf varken yeni bir vakıf kurma düşüncesi yanlış mıydı? Doğrusu İstanbul'da böyle bir soruyla hiç karşılaşmadık. Ancak bazı dergilerde çıkan yazılar bu yeni oluşumları Sovyetlerin parçalanmasına bağlamışlardır. Birileri bundan etkilenmiş olabilir, ancak Alan Kültür ve Yardım Vakfı'nın kuruluşunu böyle bir nedene bağlamak, açıkça yazı sahibinin Kafkas Kültür Dernekleri sürecini algılayamadığını gösterir. Alan Kültü ve Yardım Vakfı'nın kuruluşunda görev alan veya almayan bir çok arkadaşımız ve bizlerden önceki çok değerli büyüklerimizden birçokları diğer mevcut derneklerde faaliyet göstermişler ve hala da göstermektedirler. Bu nedenle Alan Vakfı'nın kuruluşu "Bölücü"olma özelliği kesinlikle göstermemektedir. Mevcut dernekler hiçbir zaman grup olarak Asetin ailelerinin ilgisini çekememişlerdir. Oysa bugün Vakıf faaliyetleri sonucu aileler bir araya getirilebiliyor, aralarında dayanışma ve yardımlaşma sağlanabiliyor. 1997 yılı içinde Şişli-İstanbul'da güzel ve sıcak bir daire alınarak vakfın bina sorunu çözümlenmiş, kısa gelecekte de Ankara Şubemiz yeni bir yuvaya kavuşturulacaktır. Alan Kültür ve Yardım Vakfı, yoksul ve kimsesizlere, hastalara ilaç, yakacak ve nakti yardımlar yapmakta, başarılı öğrenciler burs vermekte, vakıf üyelerinin bir araya gelmelerini sağlamak amacıyla çeşitli toplantılar, yemekli geceler düzenlemekte, diğer kardeş kurumlarla ilişkilerini en üst düzeyde sürdürmektedir. Vakfımız dayanışmalardan yanadır ve böyle olması da gerekir. Biz vakıf olarak hiçbir kurumdan ne üstte ne de alttayız. Sorunlarımızın çözümü için çalışan herkesle ilkeli ve seviyeli her türlü işbirliğine kapımız hep açık olacaktır. Remzi YILDIRIM Alan Kültür ve Yardım Vakfı Başkanı Merkez Yönetim Kurulu Remzi YILDIRIM (Başkan)Ali ŞAHBUDAK (Başkan Yardımcısı)Esen ÖĞÜN (Genel Sekreter)Hamlet ARPAT (Muhasip)Sevgi HOŞKANMutlu ÖĞÜNKemal BATIBAYAnkara ŞubesiHikmet KANDEMİR (Başkan)Selahattin OĞUN (Genel Sekreter)Ahmet KUŞHANOĞLU (Sayman)Yılmaz BATIBAYNezahat GEGAYGünsal ALPAYMelek ÖZKANKaffed