Genç At(lı)lar için Füg

ben, Kabartay, Abaza... ben, Çılgın Çeçen... ben, yaşlı, yaralı ben, ne oralı, ne buralı... ben Diasporalı. +''+ Ben aykırı, kırgın... ben, çok yorgun bir atım. Çetin Öner "Yorgun bir At için Füg" Yüzyıllar öncesindeki örneklerine sadık kalınarak hazırlanmış giysileri, kamaları, kalpakları kuşanmış, yerlerinde duramayan Kafkas atlarına binmişlerdi. 12 kişiydiler, 12 Çerkes kabilesini temsil ediyorlardı. Yanı başlarında, postmodern zamanların prenslerinden bir Prens vardı. Çerkes arkadaşlarıyla yıllardır bir yürek haline gelmiş olan Prens, bir yandan yokoluşa karşı durabilmek için diaspora Çerkeslerinin yalnız olmadıklarını bilmelerinin, birbirleriyle karşılaşmalarının ve anayurtlarıyla bağlar kurmalarının gerekliliğini hissediyordu. Diğer yandan, sorunların anlatılabilmesinin yolunun medyanın ilgisinden geçtiğinin, bunu da ancak kendisi gibi birinin sağlayabileceğinin farkındaydı. Büyük yolculuk için hazırlıklar tam bir yıl önce başladı. Kafkasya'dan getirilen atları kendilerine, kendilerini atlara alıştırdılar. Yine anayurtlardan gelen ustalara, atalarının giyip kuşandıklarının aynısı giysiler, kamalar ısmarlandı. Hazırlıklar tamamlandığında, 12 Çerkes genci ve heyecanını onlarınkine katıp, "Adığe Way Way" diye yola çıkma işareti veren bir Prens, okullarına, işlerine bir süre ara verdiler, kaşenleriyle, bütün sevenleriyle vedalaştılar, gençliklerinin deli rüzgarlarını arkalarına aldılar. Çerkeslerin kollektif belleklerine ağıtlarla işlenmiş olan göçün acı anısını, sembolik de olsa coşkulu bir geri dönüş sevincine çevirmek, büyük sürgün yolunu tersinden katetmek üzere atlarının yüzlerini anayurtlarına yönelttiler. 100 bin kadar Çerkes'in yaşadığı Ürdün'den yola çıktılar, 30.000 kadar Çerkes'in yaşadığı Suriye üzerinden, diasporadaki en kalabalık Çerkes nüfusu barındıran Türkiye'ye, sonra da kendi topraklarında nicedir azınlık durumuna düşürülmüş olan Adığeler'in başkenti Maykop'a ve Khabardeyler'in başkenti Nalçık'a doğru yola koyuldular. Yolculuklarının Türkiye bölümü, Reyhaniye'de başladı, Güney-Kuzey hattında Çerkeslerin başlıca yerleşim yerleri olan Osmaniye, Mehmetbeyli (Çerkesce adıyla Khojhable) köyü, Maraş, Pınarbaşı Karaboğaz (Çerkesce adıyla Aslanhable Köyü), Kayseri, Sivas, Şarkışla, Tokat, Turhal, Erbaa, Samsun'da her biri büyük bir şölene dönüşen coşkulu karşılamalar, hüzünlü yol edişlerle tamamlandı. Gittikleri her yerde Çerkes olsun olmasın herkesin çok büyük ilgisini gördüler. Prens'in ağzıyla mesajlarını tüm dünyaya ulaştırmaya çalıştılar: "Küreselleşme çağında, dünyanın hoşgörü ve barış için Çerkes kültürüne ihtiyacı var. Dünyada barışın korunması için Çerkes kültürünün örnek alınması gerekli, biz bu kültürü tanıtmak için buradayız" dediler. Hiç bir resmi sıfatları olmadığı, politika yapmayı amaçlamadıkları için, Ürdün ya da konuk oldukları ülkenin bayrağını değil, sadece gidip de şenliğe katılacakları Adığey Cumhuriyeti'nin bayrağını taşıyorlardı. Bu bayrağı Aslanhable (Karaboğaz) köyünde yanı başında cegu kurdukları tepeye emanet edip, gece boyu orada dalgalandırdılar. Thamate'ler kendilerine bu duyguyu yaşatan "13 atlıyı ne kendilerinin ne de Türkiye Çerkeslerinin asla unutmayacağını" söyleyip, gözyaşlarını birbirlerinden sakladılar. Konakladıkları bütün yerlerde sokaklar, meydanlar bir günlüğüne onların oldu. Düğün konvoyları, Çerkes atlılarıyla onları izleyen ve herbirinden ayrı bir deli ezgi yükselen arabalardan oluşan bu alışılmadık topluluğa yer açmak zorunda kaldılar. Tokat Cumhuriyet Meydanı'nda ilk defa bütün bir gece onların müzikleri çalındı, dansları edildi. Aynı meydanda ayışığı altında yürekten kopup gelerek söylenen Khabardeyce bir türkü, "savaşta ölen askerin türküsü" gökyüzüne bütün çağları aşarak gelen yorgun bir çığlık gibi düştü. Konuklarını karşılamak üzere yollara, meydanlara koşan Çerkesler, "kim bu atlılar?" sorusuyla etraflarını saranlara; "bizimkiler" cevabını verirken, belki "biz" olmayı yıllardır ilk defa bu kadar büyük bir övünçle ifadelendirmiş oldular. Köylerde yaşlılar, büyük büyük dedelerinin anlattığı güzellikteki Kafkas atlarıyla gelip, gençliklerinden beklenmeyecek bir akıcılıkta Adığe dilini konuşan gençleri görünce, gözlerine kulaklarına inanamadılar, "gerçek" olup olmadıklarını anlamaya çalıştılar, herbirine ayrı ayrı "sen Çerkes misin?" diye sorarak, "sahiciliklerini" test etmeye giriştiler. Sonuçtan emin oldularsa da, Ürdün diasporasındakiler için bu sorunun, bir Çerkes genci yakışık almaz bir şey yaptığında aklını başına toplasın diye söylenen, "ne biçim Çerkezsin sen" imasını taşıyan bir ifade olduğunu bilemediler. Konuklarını hiç istemeden incitmiş oldular. Yayla köylerinde yakılan büyük şenlik ateşleri etrafında gün ışıyıncaya kadar devam eden cegu'lerde delikanlılar, beden dillerini bütün hünerleriyle konuştururken, birbirleriyle "siz' mi güzel dans ediyordunuz, biz mi?" yarışına girdiler. Genç kızlar, tıpkı masallardaki gibi uzak ülkelerden, atlarıyla gelen delikanlılardan birisi dansa çıktığında aralarında yapraklar gibi dalgalanıp, duygularını anlatma işini müziğe ve bedenlerine bıraktılar. Yolculuklarının 9 Eylül tarihinde Reyhanlı'da başlattıkları Türkiye bölümünü, 25 Eylül günü, Novorossisk'e doğru yola çıkan bir feribota binerek, Samsun'da tamamladılar. Büyük sürgünün limanlarından birisi olan Samsun'un Çerkeslerin tarihinde hüzünlü bir yeri vardı: "Burada olmaktan ötürü buruk bir sevinç duyuyoruz, burukluğumuz atalarımızın yaşadığı acısını yüreklerimizde duymamızdan, sevincimiz onların hep hayal ettikleri bir şeyi yapıp, ayak bastıkları bu ilk yerden, sembolik de olsa bir geri dönüşü gerçekleştirmekten kaynaklanıyor" dediler. ....... 12 Çerkes Atlısıydılar ve henüz başka başka serüvenlerin peşinde olacak yaşlarındaydılar. Büyük sürgünün acı anısı her birinin kulağına çocukluklarında en az bir kez ağıt ya da öykü olarak okunmuştu. Amaçlarının "kültürlerini dünyaya tanıtmak" olduğunu söylüyorlardı. Ortak belleklerine acıyla kazınmış büyük sürgünün hüznünü, coşkulu bir geri dönüş şölenine çevirerek kollektif tarihlerine küçük ama önemli bir not düştüler. Geldikleri gibi gittiler, arkalarında tarifsiz özlemler bıraktılar....+''+Sevda Alankuş

Fırtına

Yola çıkarken açıktı hava, kış güneşinin parlattığı gökyüzünde bir yumak bulut bile yoktu. Doğa, beyaz kar yorganının altında mışıl mışıl uyuyordu. Çıt bile yoktu çevrede. Ölümcül bir sessizlik, ürperiyordu Zübeyr. bu sessizlikten korkmuştu. Koskoca evrende bir kendisi bir de beyaz kar örtüsünü parlatarak göz bebeklerini acıtan kış güneşi... Adımlarını hızlandırarak, arkasına bakmadan yürüyordu. Buz tutmuş, kabuk bağlamış karın üzerinde gıcırdayan kendi ayak seslerinden başka ses yoktu. Giderek daha da hızlanıyor, yürüyor değil, koşuyordu sanki... Daha hızlı daha hızlı yol alması gerekiyordu. Komşu köye ulaşmaya çok yol vardı, akşam olmadan ulaşmalıydı... +''+ Bu ıssız ve sonsuz beyazlığın içerisinde yolun sıkıntısını azaltmak için güzel şeyler düşünmek istemişti hep... Tek başına yaptığı yolculuklarında, hayal gücünü çalıştırır, tatlı düşünceler içerisinde yolun nasıl geçtiğini fark etmezdi. Şimdi de aynı yolu deniyordu, Köye ulaşıyor, Sıcak bir ocak başına buyur ediliyor, Sıcacık, buğular tüten bir çorba, Karbeyazı yumuşacık ekmek, sıcak çorbayı höpürdete höpürdete içiyordu. Bir taraftan da midesi guruldamaya başlamıştı. "-Aman.. Bu tür hayal kurma iyi gelmedi, başka şeyler düşünmeliyim," diye geçirdi içinden. Yemek bittikten sonra odaya girenler hoş geldin diyorlardı, oturulup çaylar içiliyor, daha sonra Zubeyr'i alıp Kaşeni'nin evine, oturup sohbet etmeye götürüyorlardı. Bu tatlı hayaller dalıp giderken batı ufkunda yükselen bulutların güneş'i yutmaları ile ortalık kararmıştı. Zubeyr neden sonra farketti yaklaşan fırtınayı, "-Aman Allah!.. Ne yaparım!.. Nereye sığınırım?" Arkadaşları bu karda kışta yola çıkmasını istememişlerdi... Ne var ki Zubeyr'in muhakkak Naşho'yu görmesi gerekiyordu, dayanamamıştı kızın özlemine de düşmüştü yollara. "-Şu dereciği aşsam, tepenin, hemen tepenin arkasında köy görünüverecek." Görünmekle, yol tükenir mi Uzunyayla bozkırında?, hele bir de kış günü yayan yapıldak düşmüşsen yollara.. fırtına hızla yaklaşıyordu. Önce savrulan karlar, buz zerreleri gibi yüzünü kamçıladı. Arkasından tipi gittikçe arttı, kudurdu sanki, yeryüzüne inmiş milyarlarca kartenise toplanıp Zübeyr'in çevresinde bir hortum gibi dönmeye başlamıştı. Artık önünü arkasını sağını solunu göremiyordu. İlerisini seçemiyordu. Düşüyor, kalkıyor, emekleyerek sürünüyor, fırtınanın önünde top olmuş yuvarlanıyordu. Artık içgüdüsü ile seçtiği bir yolda ilerlemeye çalışıyordu. Derken ayaklarına ıslaklığın geçtiğini, kalın keçe sargıların altında bile parmaklarının uyuşmaya başladığını duyuyor, üşüyordu. Hem de ölürcesine üşüyordu. .Donuyordu. "Elveda yaşam, elveda yeryüzü, elveda anneciğim, ölüm bu mu?.. Bu ise tatlı bir uyuşukluktan başka bir şey değil diye düşündü. Kar yığınları giderek gözünde şekil değiştiriyordu. Kah beyaz yumuşacık bir yatak, kah sırma işlemeli kuş tüyü bir yastık, ooooohh.. Ne kadar da uykusu var. .. Uzanıp yatsa, rahatça sıcacık... "-Oooohh donma belirtisi bunlar. Kendimi çekip alayım bu tehlikeli düşten diye düşündü." Silkinip biraz daha yürüdü. Artık bir adım ötesini bile göremiyordu. Tekrar düşlere dalıyor, gözünde bir serap biçimleniyor, Yahya Bey köyünde bir düğün var. Ooohh... ne tatlı çalıyor mızıka. Sırma giysiler içerisinde süzülerek oynuyor genç kızlar. Kızın başındaki sırmalar da ne kadar parlıyor, güneş gibi parlak buzullar gibi... Buzul mu? Titreyerek donmakta olduğunu tekrar algılıyordu. Aman Allah... sonra tek başına bozkırın ortasında bu katı gerçek Zübeyr'i kendisine getiriyor. Aklına bağırmak geliyor, haykırıyor avaz avaz. Bozkırın ortasında kim duyar ki tilkiden, çakaldan, kurttan gayrı. Onlar bile inlerinde korkudan, açlıktan titriyorlardır. Bir tabancası olduğunu anımsıyor. Silah sesi belki duyabilir bir, iki, üç derken tabancayı boşaltıyor. Artık göz kapaklarını açamıyor. Ooohh ne tatlı bir uyuşma, kendinden geçiyor. Arada bir bağıran erkekler silah sesleri, köpek havlamaları. Bütün bunları parça parça hatırlıyordu Zübeyr... gözlerini sıcak bir odada, bir yatakta açıyor. Köşede alev alev yanan bir ocak. Yanı başında temizlenip ütülenmiş elbiseleri. Zübeyr şaşkın, Zübeyr sessiz. Derken dışarıdan sesler duyuyor. Bakınız delikanlı kendisine geldi mi? Bu ses? Evet, evet bir yerden tanıyorum bu sesi. Bir an yaşayıp yaşamadığını düşünüyor. Silkinip ayağa kalkıyor. Bedenini dinliyor. Deminki ses yeniden duyuluyor. Yıllar önce babasının öldürüldüğü gün duyduğu yaşam boyu unutamayacağı o ses. Babasını öldüren Zavur'un sesi. Fırlayıp arkasını duvara veriyor. Tabancasını alıyor eline. Ama ne? Fırtınada kurşunlarını tükettiğini anımsıyor hemen. Ne yapmalı. Eline bir şey almak için bakınıyor. Derken duvardaki asılı kamayı görüyor. Kapıp kendini savunmaya hazırlanıyor. Açılan kapının gıcırtısı ile yana sıçrıyor. Yaşlı Zavur yüzünde hiç düşmanca duygular taşımayan bir gülümsemeyle giriyor. "-Ooohh genç konuğumuz kalkmış bile. Ne o? Koy o kamayı yerine. Geçti o günler. Babanda bende cahillik ettik. O olayı başlatarak bana bilerek zarar verdi. Bende hırsımı yenemeyerek o felaketi başıma getirdim. Çok pahalıya ödedim. Aynı hataya senin de düşmeni istemiyorum. Koy yerine hadi koy. Burada benim evimde üstelik yatağımda yatarken beni öldürecek misin? Hadi delilik etme bakalım. Zübeyr yerinde donup kalmıştı. Babasını öldürenler kendi yaşamını kurtarmışlar. –Aman Allah'ım iki gündür nasıl da şanssızlıklara uğramaktayım. Bunlar beni kurtaracağına keşke ölseydim. Olayların karmaşasından kurtulamıyordu. Ne yapacaktı. Nasıl davranacaktı? Yazılı mıydı başına gelenler. Kaşeninin köyüne giderken düşmanların eline düşmüştü. Ama canını kurtaranlar? Onlar düşman mıydı gerçekten? Artık her şeyi karıştırıyordu. Yüzünden, şakaklarından terler süzülüyordu. Gözleri karardı. Daha direnemeyerek duvarın dibine yığılıvermişti. Yaşlı Zavur kapıya doğru seslendi. İçeri giren iki genç ile birlikte onu yatağına taşıdılar. "-Dehşete kapıldı körpe delikanlı. Hiç beklemediği bir zamanda beni karşısında gördü. Hayret beni tanıyamaz diye düşünmüştüm. Tahmin ettiğimden daha dikkatliymiş. Burada biriniz bekleyin. Kendisine gelince bana haber verin. Zavur odadan söylenerek çıkıp gitti. Zübeyr yeniden gözlerini açınca elindeki havlu ile terlerini silen yaşlı Zavur ile göz göze geldi. odayı düzenleyip ocağı harlandıran iki genç kız arka arka giderek çekildiler. Zavur delikanlının arkasını yastıklarla besledikten sonra yatağın ucuna ilişip konuşmaya başlamıştı: "-Anladın mı çocuğum. Yok yere düşman olduk babanla. Hem ben düşman bile olamadım. Kendimi savunmak zorunda kaldım o yüzden şu anda dışarıdayım ya. Her neyse bütün olanlar dil götürüp getirenler yüzünden. Bundan böyle baba oğul seninle yazgımız böyle. Oğullarım seni ölümün ağzından kurtarıp bana getirdiler. Ben babanım, onlar da ağabeylerin artık" Zübeyr'i kucaklayıp alnından öptü içeri giren iki genci göstererek; "-Hadi.. sarıl onlara da kucaklaşın bakıyım. Kardeşsiniz artık. Bir tür kan kardeşi oldunuz. Delikanlılar Zübeyr'i kucaklayıp öptüler. Zübeyr'in nereye giderken tipiye tutulduğunu duymayan kalmamıştı. Yaşlı Zavur köyün imamı ile muhtar ve birkaç yaşlıyı göndererek Naşho'yu babasından istedi. Kız babası kışta kıyamette delikanlıyı yollara düşüren bu temiz aşkı anlayışla karşılayıp peki dedi. Onlara söz verdi. Naşho artık Zübeyr'in nişanlısıydı. Birkaç gün sonra bir iki delikanlının eşliğinde kendi köyüne doğru yol alırken hala şaşkındı Zübeyr, bir taraftan mutluluk duyuyor, yıllardır beynini kemiren kini, intikam zehrini boşaltmış, bu ilkel düşünceden kurtulmuştu. Öte yandan Naşho'suna kavuşacaktı artık." Babacığım.. Mutluyum, mutluyum. Beni anladığını, duyduğunu biliyorum baba. Senin ölümün yıllar sonra benim mutluluğuma neden oldu"diyerek atını mahmuzladı, uçsuz bucaksız boşluğa doğru.  +''+Özdemir Özbay

Uzunyayla’da Gizeme Yolculuk

Büyük bir kayanın içinden dökülen buz gibi soğuk su Şerefiye köyünü ikiye ayırıp çıplak çayırlara uzanıyordu. Burada olmaktan mutluyduk. Zamantı ırmağının yeryüzüne çıktığı kayalıktan buz gibi suya girmiş ve suyun dar vadisinden derin bir parkur bularak unutulmaz bir trekking yapmıştık. Uzunyayla'da doğa yürüyüşü... biraz komik, biraz garip ama mükemmeldi. Bacaklarımız donmuştu. Arkadaşım Hatko suyun içinde 'Eyvaaah donuyorum' diye bağırıyordu. +''+ Uzunyayla'daydık... Yazın bir yayla turizmi denemesi yapmaya karar verdik ve İstanbul'dan Uzunyayla'ya gittik. Geziyi biraz kapsamlı ve geniş katılımlı düşünmüştük ama maalesef Hatko ile yalnız kaldık. Yine de bir kere karar vermiştik ve kesin gidecektik. Gittik de.. Amacımız bütün Uzunyayla'yı tamamen gezmek ve ziyaret edilmemiş köy bırakmamaktı. Ama evdeki hesap çarşıya uymadı. Uzunyayla'nın yarısını gezebildik. Olsun devamını bu yaz gezeriz. Uzunyayla orada yaşayanlara göre yaşanmaz bir memleket, çekilmez bir hayat ve dayanılmaz bir acıydı. Acaba biz mi çok nostaljik takılıyorduk ya da davulun sesi uzaktan hoş bir seda mı bırakmıştı İstanbul'un kirlettiği kulaklarımızda... Emin değildik ama yine de Uzunyayla bir başkaydı. Gezdik Uzunyayla'yı. Ya da yaşadık bir hafta. Açıkçası ben orada doğmuş, orada büyümüş ve orada yaşamıştım. Ama tabi terk etmiş ve uzun yıllar da çok az uğrayabilmiştim. Ama bu gezi bambaşka bir Uzunyayla'yı hissettirdi bana. Çok güzel şeyler yaşadık. Güzel anılarımız oldu. Her köyde karşılaştığımız misafirperverlik bizi hiç şaşırtmadı. Sevindik. Kaybolmamıştık. Yok olmamıştı her şey. İnadına direniyordu modern dünyanın dolu dizgin gelişmelerine. Nereden nereye diye düşündüm. Tarihi gelişmeler bir film şeridi gibi hafızamda. Kafkasya'dan ayrıl. Koparsınlar seni senin topraklarından. Sevdiğin topraklardan. Osmanlıya sığın. Derme çatma bir iskan. Belimiz kırılmıştı. Hayata sıfırdan başlamıştık. Bir kez daha bağlanmıştık hayata. Bir kez daha kök salmıştık toprağa. Ama yine de unutmamıştı benim insanım yüreğindeki Kafkasya'yı. Uzunyayla bozkırlarında, kıraç araziye ve verimsiz topraklara ekmişti dağlı yüreği ile getirdiği her şeyi. Büyüdü her şey. Kök saldı. Kocaman oldu. Bir yürek kadar... Hey gidi Uzunyayla. At koşturduğumuz bitmek bilmeyen yeşil çayırlar. Kavurucu güneşin altında tırpan salladığımız ekeneko . Yemlik ve Şıbıts topladığımız kurak kıraç. Navrız toplamak için yarıştığımız çıplak Kosako. Geceleri sabaha kadar eğlendiğimiz, oynadığımız, aşık olduğumuz ahır düğünleri. Kavgamız, aşkımız, açlığımız ekmeğimiz, dilimiz, kültürümüz, baş belamız, ümidimiz Uzunyayla'mız. Hatko ile yaptığımız bu gezide Uzunyayla'yı bir kez daha keşfettik. Bir kez daha hatırladık anılarımızı ve acılarımızı. Varlığımızı ve yokluğumuzu. Güzellikleri ve kötülükleri. Zordu Uzunyaylalının işi. İnsanlar terliyor insanlar yoruluyor ama emeğinin karşılığını alamıyordu. Buna rağmen ilk göz ağrıları, dedelerinin mezarı ve umutlarının beşiği olan Uzunyayla'yı da terk edemiyorlardı. Kolay mıydı. Acı çekmişlerdi. Bedel ödemişlerdi. Kavga etmişlerdi. Yaşamışlardı. Az da olsa doymuşlardı. Alışmışlardı açıkçası. Kolay mıydı terk edip gitmek. Kolay mıydı bırakıp kaçmak. Zaten bir kere terk etmiştik bir yerleri. Terk edince ne olacaktı ki: İstanbul, insanları yutmak için kendine çekmeye çalışan bir metropol canavarıydı. İstanbul, zorluklarla kazanılan ekmek ve yok olup gitmek demekti. Kaldılar ve iyi ettiler. Hepsi kanaatkar insanlardı. Azla yetiniyorlardı. Yoruluyorlardı ama tatlı bir huzur kaplıyordu akşam evlerini. Yıpranıyorlardı ama dostları vardı sırtlarını dayayacakları. Yardımlaşma ve dayanışma kol geziyordu sokak sokak. Uzunyayla keşfedilmeyi bekleyen bir gizemdir. Uzunyaylalılar belki de gülüyorlardır söylediklerimize. Şu alçak bozkırın neresi gizem diye. Zaten her yerde görülse, herkes görse gizem olur mu? Gizem işte adı üstünde... Bizi derinden etkileyen olaylardan biri de bir Uzunyayla köyünde karşılaştığımız doğal bir xabze uygulamasıydı. Yahyabey Köyünde Hatko ile arabayla gezimize devam ederken, birden yolun solundaki güzel ve iki katlı Çerkes evinin önündeki bir bayanın saygıyla ayağa kalktığını gördük. Bayan bizi görünce ayağa kalkmış ve xabzemizi bize göstermişti. Bayan biz evi geçince tekrar oturdu. Hayretler içindeydik. Bayanın hassasiyeti Hatko'nun gözünden kaçmamıştı. Açıkça, bu elit bir kültürün pratik yaşama yansımasından başka bir şey değil diye düşündük. Karşımızda küçük bir kız çocuğu tertemiz Khaberdeyce'si ile "ne geziyorsunuz?"diye soruyordu bize. Ne mi geziyorduk. Şaşırmıştık. Birbirimize baktık. Gülüştük. Geziyorduk işte fin fin. İyi de yapıyorduk hani... Uzunyayla kurumuş gitmiş. Tam anlamıyla bir bozkıra dönüşmüş. Hatta bir ara Hatko'nun resmini çekmek için bir ağaç bulamadığı bile oldu. Sadece köyler biraz yeşil kalabilmiş. Gerisi alabildiğine bozkır. Dil her şeye rağmen ayakta. Küçük çocuklar bile eskisi kadar olmasa da ana dillerini biliyorlar. Gerçi bundan 10 yıl öncesi kadar değil tabi ama yine de konuşulduğuna şahit olduk. Köylerde zaten bütün yetişkinler tamamen ana dillerini konuşuyorlar. Kültürel xabzeler düğünlerde oldukça canlı. Sistematik xabze uygulamaları düğünlerde devam ediyor. Düğünler için kötü bir gelişme içki içme oranının artmış olması ve işin üzücü tarafı içki tüketim yaşının 12-15 yaş arasına inmiş olması. Bütün olumsuzluklara rağmen Uzunyayla keşfedilmeyi bekleyen güzelliklerle dolu. İlgi bekleyen ve terk edilmeye yüz tutmuş bir bozkır Uzunyayla. Yalnızlık kokuyor köylerde. Kışın yalnızlığın daha da arttığı bir gerçek. Soğuş kış gecelerinde sıcak ev zexesleri de olmasa çekilmez oluyormuş. Her şeye rağmen orası benim doğduğum toprak ve ne aldıysam kültürüm adına oradan aldım. En başta dilimi tabi. Şerefiye köyünden girdiğimiz buz gibi soğuk su bacaklarımızı dondurmuştu. Çocuklar şaşkın gözlerle gülerek bizi izliyorlardı. Gezimiz bitmişti. Artık İstanbul'un kör karmaşasına dönmek vaktiydi. Arabamızla tozlu Uzunyayla yollarında hızla ilerlerken bir taraflarımızın uzaklarda kaldığından emindik... Bekle bizi Uzunyayla yeniden geleceğiz. Ve özür dileyeceğiz... Bekle bizi Uzunyayla.... Bekle bizi...Zexex Uzunyayla'da Taşoluk, Kaynar, Aşağıkızılçevlik ve Hilmiye arasında bulunan büyük bir vadi. Bu vadi yaz aylarında çekilmez derecede sıcak olur ve insanlar burada hayvanlar için çayır biçerler. Tırpanla başlayan serüven şimdilerde motorize olmuş durumda.+''+Murat Yavan

21 Mayıs …

ĞUNCE Kuzey Kafkasya Halkları vatanlarını korumak ve ulusal varlıklarını sürdürebilmek uğruna, saldırgan Çarlık Ordularına karşı direndiler. Ancak hiçte eşit olmayan koşullarda sürdürülen bu savaştan, Vubıhlar, Abhazlar, Adigeler, Çeçenler, Asetinler, Lezgiler ve diğerleri yenik çıktılar. +''+ "İşte 21 Mayıs 1864" Kuzey Kafkasya Halklarının büyük çoğunluğunun sürgüne, anavatanlarında kalabilen çok azının da zorunlu iskana tabi tutulduğu tarihtir. Bu zorunlu iskan Ruslarla birlikte yaşamı da beraberinde getirdi. Aradan geçen 136 yıl boyunca Kuzey Kafkasya Halklarının büyük çoğunluğu anavatanlarının dışında yaşamaktadırlar. Bu geçen sürede gerek anavatanda kalabilenler, gerekse dışarıdakiler ulusal değerlerini yaşatabilme çabası içinde oldular. Birbirlerine ulaşabilme olanağına ancak son on yılda ulaşabildiler. 136 yıldır farklı ekonomik, sosyal, kültürel, politik ortamlarda yaşayan aynı kökten olan bu halkların kısa sürede birbirleriyle kaynaşmalarının da zorlukları ortadadır. Bugün geriye dönüp baktığımızda 136 yıl içerisinde dünyamızda çok şeylerin değiştiğini, değer yargılarının farklılaştığını görmekteyiz. Bir asrı aşkın sürede devletler kuruldu, yıkıldı. Sistemler kuruldu, devrildi. Savaşlar yapıladı, kazanıldı, kaybedildi. Tarihe dünyanın en kanlı ve acımasız savaşı olarak geçen ikinci dünya savaşında birbirleriyle savaşan halklar ve devletler bugün sosyal, kültürel, ekonomik ve diplomatik ilişkiler içerisindedirler. Almanya ile Rusya Federasyonu, İsrail ile Arap Devletlerinin ilişkilerinin geliştirilmesi çabaları sürmektedir. 21 Mayıs'larda karalar giyip, ağıtlar yakmak yerine, tarihsel gerçeklerin bilincinde, ancak çağımızın dünya değerlerini ve kendi gerçeklerimizi kavrayarak yaşamak durumundayız. Bugün Kuzey Kafkasya Cumhuriyetleri Rusya Federasyonunun birer öğesi olarak Ruslarla, Ukraynalılarla, Ermenilerle, Tatarlarla daha birçok halklarla birlikte yaşamaktadırlar. Bu gerçek ile birlikte barış içerisinde, birbirlerinin değerlerine saygı göstererek, çağdaş demokratik koşullarda yaşamaya katkı sağlayacak çaba içerisinde olmak herkesten çok Kuzey Kafkasya'nın yerli halklarının yararınadır. Bu yapının oluşturulması ve yaşatılması Kuzey Kafkasyalıların gelecekte ulusal varlıklarını sürdürebilmelerinin de temel koşullarından birisidir. Anavatanları dışında bugün kendini köken olarak Kuzey Kafkasya Cumhuriyetlerinden birine ait olduğunu duyumsayan dışarıdaki insanlarımızın, yaşadıkları ülke ve insanlarıyla, genelde Rusya Federasyonu özelde köken olarak ait oldukları cumhuriyetlerle ekonomik, sosyal, kültürel iyi ilişkiler kurmasına katkı sağlayacak çaba içerisinde olmalıdırlar. Sovyetler Birliği ile dışarıda yaşadığımız ülkelerin birbirlerine kapalı, hatta zıt kutuplarda yer almış olmaları en çok biz Kuzey Kafkasya Halklarına zarar vermiştir. Köken olarak Kuzey Kafkasya Cumhuriyetleri Halklarından olan çok büyük bir kesim bugün anavatanları dışında yaşamaktadır. Bunların dönüş hakları vardır. Köken olarak ilgili oldukları cumhuriyetlerle ekonomik yatırım, iş kurma, sosyal, kültürel, turistik ilişkiler kurabilme olanakları vardır. Ne yazık ki geçtiğimiz on yılda bu olanakları ve hakları yeterince kullanma çabası içerisinde olduğumuzu söyleyebilmek zordur. Anavatanımızı ve insanımızı seviyorsak, gelecekte halklarımızın ulusal değerleriyle yaşamasını istiyorsak, anavatan ile yaşadığımız ülkelerin iyi ilişkiler içerisinde olmasına çaba göstermeliyiz. Gerçekleşme olanağı olmayan, hayali büyük projeler yerine, gerçekleştirebileceğimiz, sonuç alabileceğimiz çalışmalara yönelmeliyiz. Hele Kuzey Kafkasya'yı görmeden, orada yaşamadan, çok uzaklarda duygu yoğunluğunda, masaya serilmiş harita üzerinde anavatana ilişkin projeler üretmek o kadar hayal ki ... Sevgiyle kalın.+''+Mehmet Yediç

Alan Kültür ve Yardım Vakfı

Alan Vakfı Türkiye'de yaşayan Alan (Asetin) asıllı Kafkasyalılar tarafından 1989'da İstanbul'da kurulmuştur. Daha sonra 1993'de Ankara Şubesi açılmış, 1997 sonlarında ise İzmir şubesi açılışı için Vakıflar Genel Müdürlüğü'ne gerekli izin başvurusu yapılmıştır. Alan Kültür ev Yardım Vakfı, Alanlar (Asettinler) tarafından Türkiye'de kurulan ilk kurumdur. Asetinler'in Kafkasya'yı terk ettikleri 1865 yılından 1989 yılına kadar geçen süre içinde kurumlaşma amacıyla bir kaç kez girişimde bulunulmuş ise de bunlar iyi niyetten öte gidememiştir. 1969-70'li yıllarda İstanbul'da yaşayan Alanlar, Çağlayan semtinde bir lokal oluşturarak o günün koşullarında insanları bir araya getirmeyi başarmışlar, Kafkas Halk Dansları çalışmalarını sürdürmüşlerdir. Ancak lokal, bir dönem sonra kumarhane olmaktan yine de kurtaramamışlardır. 1977 yılında yine bir grup Alan gencinin çalışmaları sonucu Kafkas Halk Dansları grubu oluşturulmuş ve yapılan Welibegh Gecesi ile de aileler bir araya getirilmiştir. 1988 yılına kadar da hiçbir şey yapılamamıştır. Zaten salt iyi niyetlerle bir yerlere varmakta mümkün değildi. 1988 yılında ortaya çıkan istekler doğrultusunda bir komite oluşturulmuş, bu komitenin Türkiye genelinde yaptığı çalışmalar sonucunda vakıf düşüncesi ağırlık kazanmış, ve nihayet 1989 yılında vakfın kuruluşu gerçekleştirilmiştir. Neden yeni bir kurum olan Alan Vakfı? Türkiye'de birçok Kafkas Kültür dernekleri varken hatta o günlerde kurulmuş bir de Vakıf varken yeni bir vakıf kurma düşüncesi yanlış mıydı? Doğrusu İstanbul'da böyle bir soruyla hiç karşılaşmadık. Ancak bazı dergilerde çıkan yazılar bu yeni oluşumları Sovyetlerin parçalanmasına bağlamışlardır. Birileri bundan etkilenmiş olabilir, ancak Alan Kültür ve Yardım Vakfı'nın kuruluşunu böyle bir nedene bağlamak, açıkça yazı sahibinin Kafkas Kültür Dernekleri sürecini algılayamadığını gösterir. Alan Kültü ve Yardım Vakfı'nın kuruluşunda görev alan veya almayan bir çok arkadaşımız ve bizlerden önceki çok değerli büyüklerimizden birçokları diğer mevcut derneklerde faaliyet göstermişler ve hala da göstermektedirler. Bu nedenle Alan Vakfı'nın kuruluşu "Bölücü"olma özelliği kesinlikle göstermemektedir. Mevcut dernekler hiçbir zaman grup olarak Asetin ailelerinin ilgisini çekememişlerdir. Oysa bugün Vakıf faaliyetleri sonucu aileler bir araya getirilebiliyor, aralarında dayanışma ve yardımlaşma sağlanabiliyor. 1997 yılı içinde Şişli-İstanbul'da güzel ve sıcak bir daire alınarak vakfın bina sorunu çözümlenmiş, kısa gelecekte de Ankara Şubemiz yeni bir yuvaya kavuşturulacaktır. Alan Kültür ve Yardım Vakfı, yoksul ve kimsesizlere, hastalara ilaç, yakacak ve nakti yardımlar yapmakta, başarılı öğrenciler burs vermekte, vakıf üyelerinin bir araya gelmelerini sağlamak amacıyla çeşitli toplantılar, yemekli geceler düzenlemekte, diğer kardeş kurumlarla ilişkilerini en üst düzeyde sürdürmektedir. Vakfımız dayanışmalardan yanadır ve böyle olması da gerekir. Biz vakıf olarak hiçbir kurumdan ne üstte ne de alttayız. Sorunlarımızın çözümü için çalışan herkesle ilkeli ve seviyeli her türlü işbirliğine kapımız hep açık olacaktır. Remzi YILDIRIM Alan Kültür ve Yardım Vakfı Başkanı Merkez Yönetim Kurulu Remzi YILDIRIM (Başkan)Ali ŞAHBUDAK (Başkan Yardımcısı)Esen ÖĞÜN (Genel Sekreter)Hamlet ARPAT (Muhasip)Sevgi HOŞKANMutlu ÖĞÜNKemal BATIBAYAnkara ŞubesiHikmet KANDEMİR (Başkan)Selahattin OĞUN (Genel Sekreter)Ahmet KUŞHANOĞLU (Sayman)Yılmaz BATIBAYNezahat GEGAYGünsal ALPAYMelek ÖZKANKaffed

Tanrılardan Çalınmış Bir Yaşam

Yaşam kimilerine gümüş bir tepsi içinde sunulan bir armağandır. Kimileri ise Tanrılardan çalması gerekir onu. Tıpkı, Grek ve Kafkas mitolojilerinde Prometeus ve Sosruka'nın yaptığı gibi... +''+ Bence tek tek bireyler için olduğu kadar, bir bütün olarak halklar için de geçerlidir bu olgu. Nedeni ne olursa olsun, kimi halklar için kimliklerini sürdürmek daha rahat ve zahmetsiz olmuştur. Kimileri için ise, bu durum hiç de kolay olmamıştır. Çerkesler, ya da Yahudi'lerde olduğu gibi mesela... Belki de bu durum, halkların kimliklerini ve karakterlerini derinden etkilemiştir. Bugün, birlikte yaşadığımız Anadolu insanını göz önüne alalım. Bence Anadolu insanı edilgendir. Hareketsiz ve suskundur. Yönlendiriciden çok, yönlendirilendir. Kendisi için, kendi kendine olmaktan çok, kendiliğindendir eylemi. Yani tanrılara baş kaldıran bir yaşam değil, tanrılara adanmış bir, yaşamdır onun yaşamı. Oysa Kafkas insanı tam tersidir. Düşmanına karşı, Karadeniz'in hırçın dalgaları ve yalçın kayaları gibi sert ve direngendir. Dostuna karşı ise, binbir rengin iç içe geçtiği Kafkasların derin vadileri gibi koruyucu ve sıcaktır. İşte Kafkas insanının cennet vadilerle, yalçın kayalar arasında salıncak kuran kişiliği, bu salınımların güzel bir bileşkesidir. Bence sarp kayalardan çok, yeşil vadiler yoğurmuştur onun kişiliğinin hamurunu. Biliyorsunuz, Kafkasya bir mitler ülkesidir. Oralarda mit ile gerçek o kadar iç içe geçmiştir ki, mit nerede biter, gerçek nerede başlar bilinmez. Kafkasya'nın güzelliği üzerine herkesin bildiği bir efsane vardır. Hani, tanrı eteğindeki güzellikleri ülkeler üzerine serpiştirirken; Kafkasya üzerine geldiğinde ayağı tökezleyip de bütün güzellikler aşağı dökülmüş ya, işte o efsaneden bahsetmek istiyorum. Efsane normalde bu şekilde bitiyor. Ama bence bu efsane biraz eksik efsanenin devamı şöyle olmuş olamaz mı? (...Tanrı bu güzelliklere bakıp, kendisi de şaşırmış ve şöyle demiş, "Mümkünü yok, ben böyle bırakıp gidersem burayı insan oğlu bu güzellikleri yakıp yıkıp, yok eder. O halde öyle bir halkı bekçi olarak bırakmalıyım ki buraya, hem bir parçası olmalı bu güzelliklerin, hem de korumalı bu güzellikleri çağlar boyu..." İşte bunun üzerine koruyucu olarak Çerkesleri* uygun gönmüş buraya.) Bundan sonra yine mit ile gerçek iç içe geçmiş Kafkasya'da. Ve Çerkesler yapmışlar görevlerini layıkıyla. Nesiller boyu korumuşlar topraklarını, yağmacılara ve istilacılara karşı. Sayılarının azlığına, silahlarının yetersizliğine aldırmadan. İstilacının biri gitmiş, bini gelmiş... Binlerce yıl sürmüş bu direniş. Nihayet bir gün tanrı bile pes edip yalnız bırakmış Çerkesleri. Belki yorulduğundan, bıktığından, belki de bu kadarını o dahi beklemediğinden... Ama Çerkesler yılmamış, yorulmamış, savunmaya devam etmiş yurtlarını. Bir kısmı başka yurt, başka topraklara sürgün edilmiş. Gittikleri ülkelerde de sürdürmüşler bu koruyucu yapılarını. Başları eğik olmamış hiçbir zaman. Oralardaki işgalcilere karşı, o ülke halklarının yanı başında saf tutmuşlar hemen. Böylelikle hiç minnet borçları olmamış, hep alacaklı olmuşlar yaşamdan. İşte böylesine çetin mücadeleler sonucudur ki, tanrılardan çalınmış bir yaşam çıkmış dünya halklarının karşısına. Kimseye borçları yoktur Çerkeslerin. Tanrı bile en azından bir özür borçludur onlara. * Çerkes sözcüğü, sözcüğün en geniş anlamıyla, bütün Kuzey Kafkasya halklarını kapsayacak biçimde kullanılmıştır.+''+Adnan Özveri

Prens Ali ve Çerkes Atlılar

9 Eylül günü Ürdün'den Kafkasya'ya yola çıkan ve Prens Ali bin Al-Hüseyin'in de aralarında bulunduğu Çerkes atlılar Türkiye'de yoğun ilgi gördü. 10 Eylül'de Reyhanlı üzerinden Türkiye'ye giren 12 atlı, yanlarındaki 33 kişilik yardımcı ekiple birlikte Osmaniye, Mehmetbeyli, Maraş, Pınarbaşı, Kayseri, Sivas, Şarkışla, Tokat, Turhal, Erbaa ve Samsun üzerinden yürüyüşlerinin Türkiye kısmını tamamladı. Atlı grup 25 Eylül Cuma günü feribotla Kafkasya'ya geçti. Gezi konusunda dergimize bir açıklama yapan Prens Ali bin Al-Hüseyin, Türkiye'de beklediklerinden çok daha yoğun bir ilgi ve misafirperverlik ile karşılaştıkları belirtti. Prens Ali bin Al-Hüseyin bu konuda şunları söyledi: "Türkiye'de çok sayıda Çerkesin yaşadığını biliyorduk. Ayrıca Türkiye ve Ürdün arasında son derece yakın ve dostça ilişkiler mevcuttur. Bu nedenle Türkiye'de sıcak karşılama bekliyorduk. Fakat gördüğümüz sıcaklık ve misafirperverlik hayal bile edemeyeceğimiz düzeydedir. Sadece Kafkas kökenliler değil, gittiğimiz bölgelerdeki bütün insanlar bize büyük yakınlık gösterdi. Organizasyon konusunda yardımlarını esirgemeyen Kafkas Derneği'ne ve yetkililere teşekkür ediyorum. Anadolu insanının güzelliğini yansıtan bu dostluğu, ne ben, ne de kafiledeki arkadaşlarım hiçbir zaman unutamayacağız." Atlı yürüyüşün amacının, Ürdün dahil 45 farklı ülkede dağınık bir şekilde yaşayan Çerkeslerin güzel kültürünü tüm dünyaya tanıtmak ve sevdirmek, bu vesileyle tüm insanlar arasında dostluk ve kardeşlik bağlarını güçlendirmek olduğunu belirten Prens Ali bin Al-Hüseyin, siyasi amaçları olmadığını özellikle vurguladı. Prens Ali, bu atlı yürüyüşten sonra Çerkes kültürünü tüm dünyaya tanıtmaya yönelik başka etkinlikler düzenleyeceklerini de belirtti. 24 Eylül günü Ankara'ya gelen Prens Ali, Sheraton Oteli'nde geleneksel Çerkes giysileri ile katıldığı bir basın toplantısı düzenledi. Basının büyük ilgi gösterdiği toplantıda atlı yürüyüş konusunda bilgi verildi. Prens Ali aynı akşam Kafkas Derneği Ankara Şubesi'ni ziyaret ederek üyeler ile görüştü. Prens Ali, Ankara'ya geldiğinde Seynam Levend'in hazırladığı ve TRT 2'de yayınlanan Akşama Doğru programının çekimine katıldı. 25 Eylül akşamı yayınlanan program tüm hemşehrilerimizin büyük beğenisini kazandı. (Bu programın video kaseti Kafkas Derneği Genel Merkezi'nden temin edilebilir.) Akşama Doğru programında Prens Ali'yi konuk eden ve Çerkes kültürünün tanıtılmasına katkıda bulunan Sn. Levend'e tüm hemşehrilerimiz adına teşekkür ediyoruz. Prens Ali kimdir? Prens Ali bin Al-Hüseyin, Haşemi sülalesine mensup olan Ürdün Kralı Hüseyin'in beş oğlundan üçüncüsüdür. 1975 yılında doğan Prens Ali, annesini henüz 3 yaşındayken bir helikopter kazasında kaybetmiştir. 1994 yılında İngiltere'deki Royal Military Academy'den mezun olan Prens, halen İngiliz ordusunda subaydır. New York'daki Columbia Üniversitesi'ne 1994'de giren Prens Ali politika ve felsefe okumaktadır. Çocukluk yıllarından beri Ürdün'deki Çerkes topluluğu aracılığıyla Çerkesleri tanıyan Prens, üniversiteye girdiğinden beri Çerkes kültürü ve tarihi ile ilgilenmektedir. 1864'de anayurtları Kafkasya'dan sürgün edilen Çerkeslerin tarih boyunca büyük haksızlıklara uğradıklarını ve acı çektiklerini gören Prens Ali, Çerkes insanına, kültürünü ve kimliğini koruma ve yaşatma çabalarında yardımcı olmayı bir görev olarak benimsemiştir. Çerkeslerin tarihini, kültürünü, dil ve davranışlarını öğrenmeye gayret eden Prens Ali, Çerkes kültürünün yaşamasının doğal bir hak olduğuna inanmakta, bu güzel kültürü tüm dünyaya tanıtmak için çalışmaktadır. Prens Ali'nin Çerkes tarihi üzerine Jordan Times dergisinde yayımlanan bir yazısına dergimizin bu sayısında yer veriyoruz. Prens Ali, Çerkeslerin anayurdu olan Kafkasya'yı da bir kaç kez ziyaret etmiş ve burada yaşayan Çerkeslerle yakın ilişkiler ve dostluklar kurmuştur. Ayrıca üç yıl önce Maykop'ta toplanan Dünya Çerkes Birliği'nin genel kuruluna "Onur Konuğu" olarak katılmıştır. Önümüzdeki yıl, Çerkes dil, kültür ve tarihini yerinde öğrenmek için Kafkasya'daki bir üniversitede bir yıllığına özel kurslar alacaktır.Kaffed

Kayıp Bir Metin: Tiley

KAFKASYA YAZILARI/1998-YAZ/ SIMIHA ORHAN ALPARSLAN İstanbul da bir hurdalıkta, küflü bir kitap enkazının arasında, nicedir bilinmez orada olduğu, üç beş eski tip teksir sayfasından oluşan fransızca metin hasbelkader, bulduğumuz bu paha biçilmez belge, ola ki yazıya geçirildiğinden bu yana ilk kez bu yayınla gün ışığına çıkmış oluyor. Fransızcadan türkçeye ilk aktaran Sımıha Orhan Alparslan +''+ Bildirileştirerek 1937/Paris İlk Dünya Folklor Konferansı'na kendi kişisel çabalarıyla sunan(veya sunmak için hazırlayan) merhum Adiğe Bilge Aytek Namıtok ve otantik ağızlardan çok titiz bir çalışmayla derleyip büyük bir özenle Fransızca ya çeviren Adiğe şairi rahmetli Melek Hunç. Geçtiğimiz yüzyılın sonlarına kadar uzanan ta antikitenin de çok daha ötesinden geliyor olma olasılığı dahi oldukça yüksek bir adiğe geleneğidir, az buçuk dikkatli gözlere takılmadan gelmiştir; TILEY Ne genelde ne dar anlamdaki bilimsel edebiyatın hiçbir türünde, hala da onay almamış olmakla birlikte, bilim dünyasının neredeyse topyekun ve büyük ölçüde günümüzde bile cahili bulunduğu bir anahtar uygarlığın anaç koordinatlarını ele verebilecek nicelikteki bu gizemli olduğu kadar da çok çarpıcı geleneği, "Çok Geç"ten hayli sonra da olsa dünya geneli açısından "Aşırı Geç"in az öncesinde olsun diye şöyle bir gün ışığına sermeyi artık kendimize iyiden iyiye farz olmuş sayarız. Düşmanın katı, ezici ve ısrarlı saldırıları karşısında halkın yeterli etkinlikte direnememesi olasılığından derin endişeye düşüldüğü durumlarda, kim olduğu veya olacağı önceden bilinmeyen, bu gidişle olabileceklerden derin kaygı duyan herhangi bir adiğe genci, kendi kendisiyle derinden derine bir iç hesaplaşama sonucu hem kendisi, hem halkı ve de vatanının yüksek onuru, özgürlük ve bağımsızlığı uğruna tam bilinçli ve pürüzsüz bir gönüllülükle kendini ölüme adardı. Tanımlamadaki "herhangi bir Adıge genci" kavramını değerlendirmede Adığelerin kast sistemi göz önünde bulundurularak, bu gencin genellikle üst tabakalardan bir aileye mensup olduğu anlaşılmalıdır. Ortaya çıkışı ve bunu izleyen durumlarıyla bu adak, bir tür bağımsız adaktır. Şöyle ki, bu kimsenin adanmışlığı, adağın bizzat kendi öz iradesi ve kararı dışında hiç kimseden kaynaklanmaz. Dıştan kimsece şu ya da bu biçim altında ortaya çıkarılmamış, bir 'uç nokta' fedakarlığına tipik bir Kafkasi örnektir söz konusu olan. Bu çıkış, geleneğe göre, çok doğal bir örnek oluşturmalı; cesaretleri canlandırmalı, enerjileri sonuna kadar uyandırmalı; onun duygusunu ötesiz yüksekliğe değin bileğlemeliydi. İşte bu kesinlik düzeyindeki koşullara uygunluk içinde kendini feda eden bağımsız gönüllüye Adığe'ler, Tıley adını verirlerdi. "Fazlalık Koç", "İtiyadi Koç" gibi etimolojik görünümünün ötesinde, bazı koşullarla "Kurban" olarak nitelenebilen bir olgudur Tıley. Kavramın kayganca yanından sakınılarak, pratikte Tıley'i "Fedai" anlamına da alabiliyoruz. Ancak, "Kurban", dıştan tayin edilebilirliği, ağır basan dini rengi ve daha çok kişisel dileklerle de sınırlı oluşu gibi nedenlerle Tıley'i tam karşılayamamaktadır. Durumu olasılıklar karmaşasındaymış görünümünde bırakmamak için toleranssız çevirip ve ödünsüz bir smio-kozmografik analizle buraya konsept düzeyindeki içeriği de eklemeyi tedbirlilik gereği sayıyoruz: "Tı+Dı+Le+Yı+(Ğ')" = mükemmel devinim üreten ışın/ışınım(S.O.A) Tarih öncesi devirlerden yakın zamanlara değin kanıtlı tanıklı Tıley çıkışları olagelmiştir. Tarih bilgisinin ulaşabildiği en uzak antik devirlerden bu yana ne içerik ne de biçim açısından hiç bir değişikliğe uğramadan tekrarlanagelmiş Tıley durumu, çok sade bir dini törenden sonra gerçekleşmiş olurdu. Bu törende Adiğe dünyasının en saygın kişileri(Thamade'leri) tam bir bütünlük içinde hazır bulunurdu. Tıley zorunlu olarak, çarpıcı tonlu kırmızı giysiler giyerdi. Geleneğe tanık olunalı, yani eskiden bu ana hiç değişmemiş bir renkti bu. Hiç istisnasız Adiğe'lerin savaşlarda çok canlı tonda kırmızı giyindikleri bilinmektedir. Daha sonraki devirlerde bu çok canlı tondaki kırmızı giysi geleneği sadece Tıley'e özgü kalmıştır. Bu özel kırmızı renkteki kumaşa ilk makası, kan bağı yönünden en yakın bir genç kız atardı (ki bu çoğunlukla Tıley'in kız kardeşidir). O andan itibaren Tıley'in gerçek yaşamla tüm bağları kesilmiş olurdu. Bu kumaş Thamade'lerin de eksiksiz hazır bulunduğu büyük bir odanın ortasında bulunan ane'ye (büyük aile sofrası olarak kullanılan masaya) yayılırdı. Daha sonra en yaşlı Thamade Tıley'e altın miğferini, altın işlemeli kırmızı kınında bir kama, altın işlemeli gene kırmızı kınında uzun bir kılıç(gate) ve daha eskilerde bunlara ilaveten bir yay ve ok dolu sadak verirdi. Bir Tıley hiçbir zaman hiçbir savunma silahı taşımazdı. Fakat en üstün nitelikli saldırı silahlarıyla donatılırdı. Silahları en yaşlı Thamade'den teslim alan Tıley hiç değişmeyen şu sözlerle başlayan bir and içerdi: "Düşmanın üzerine kılıç gibi keskin Ok gibi hızlı gideceğim. Ayaklarımın altında sert toprak korkudan sarsılabilir Fakat ben hayır! Dehşet karşısında gök iki büklüm olabilir , Fakat ben hayır! Gökle yer birbirine katışabilir Ve daha başkaca birçok imkansızlık mümkün duruma gelebilir. Fakat ben yoldan asla dönmeyeceğim!' Çok eski Adığe şarkılarının sık sık anımsattığına göre bu Tıley eylemi, adet edinileli beri pek sıklıkla başvurulmuş bir gelenek olmasa gerek. Tarih biliminin yeterlilikle ulaşmadığı uzun geçmişlerine karşın Adiğelerin kendi onur ve özgürlüklerini korumak için böylesi uç çarelere başvurma durumunda kaldığı anlar oldukça sınırlı sayıda gözükür. Tarih ötelerinden bu yana Adığe'lerin kendilerine özgü savunma sistemleri her türlü saldırıdan korunmada genellikle yeterli olagelmiştir. Ancak çoğu zaman çok eski şarkılarda geçen Tıley'in tanımı kafi belirginlikte olmadığından ve bu geleneğin başlangıcı cari tarih bilgimizin çok ötesine uzandığından başlangıç zamanını tamı tamına söyleyebilmek kimsece mümkün görünmemektedir. Fakat, bizatihi bu imkansızlıklar bile bu geleneğin bir köşesinden çok manidar bir sesle, çok önemli bir şeyler fısıldamaktadırlar; Bir kere Adığe tarihi ve uygarlığının tarihin bilinebilen kadarının çok daha ötelerine taştığı; ikinci olarak da, bu Adığeler ne zamanların kimleri idiyseler, mükemmel savunmalarıyla, ödünsüz yüksek ilkelilikleriyle insanlığın bir zamanlar gerçekten bir altın çağ yaşamış olduğuna dair altın kanıt oluşturdukları gibi ... Tam başlangıç zamanları konusunda her ne kadar kesin konuşmak mümkün değilse de, daha yakın devirlerde vuku bulmuş Tıley vakalarını konu alan şarkılarda törenin ana çizgilerini yeterli kesinlikte belirlemek için kafi derecede ayrıntı ve ipuçları gözlenebilmektedir. Ve uzun bir süre tanık olunmuş tıley örnekleri arasında, Recep Adejokhe'nin hareketi çarlara karşı bir yüzyıl boyu verilen savaşlarda iz bırakıcı bir ibret konusu ve yüksek bir vatanperverlik örneğidir Adığelerin indinde. Antik Yunan'daki Gordos'un ve Romenler için Cirtius ve Decius'ların olduğu gibi. Bize burada Tıley töreninin kesin çizgilerini tam bir açıklıkla ortaya koyma olanağı sağlayan, Recep Adejokhe'nin fedakarlık öyküsüdür. Bu öykü de, bir gün uygun bir yer ve zamanda yayınlatılmak amacıyla bizzat Adiğe şairi Malek Gunçebağ tarafından Fransızca'ya çevrilmiştir. Diğer taraftan belirtmeliyiz ki, Tıley'in eylemi hiçbir zaman Japonlarda olduğu gibi vatani bir intihar anlamına gelmez. Ayrıca burada da dinsel bir kurban olayı söz konusu değildir. Tıley'in akti, kendisiyle kutsadığı veya kutsallık düzeyinde yüksek değer atfettiği varlıklar arasındaki ikili bir akittir. Zaman, mekan ve toplum içinde insanın kendisini kendisi eden onur, özgürlük ve vatanperverlik anlayışının fedaiden talep ettiği bir yüce davranıştır Tıley'inkisi. Özetle, Tıley 'in akti genel anlamda bile, insanı insan eden bu üç yüksek değerin bir gün yeri geldiğinde bir ağızdan talep etme durumunda kaldıkları fedakarlığın büyük bir gönüllükle karşılanışıdır. Tıley'in andı hiçbir şekilde doğaüstü güçleri konu etmiyor. Yani, tehlike karşısında halk adına Tanrılardan imdat dileme söz konusu değildir. Tıley'in eylemi yalnızca yüksek düzeyli ahlaki değer eylemi olup tasavvufi bir yanı yoktur. Yani herhangi bir dinsel coşku ürünü sayılabilmesi mümkün değildir. Buna karşın görünüşe bir erkek kahramanlığı hakimdir. Özde de derinlikli bir inanç söz konusudur. Yeterince açıktır ki Tıley'in başlıca güven kaynağı doğrudan doğruya kendine olan özgüveni, özgücü ve öz varlığıyla, halkının cesaret durumudur. Bu irdeleme ve sergilemenin hemen ardından eklemek, zaten neredeyse, zorunludur ki, Adığe geleneği baştan sona, genelinde de özelinde de, -sivil veya resmi, bireysel, ailevi veya toplumsal düzlemde- herhangi bir tür otoritenin istemi, kararı veya buyruğuyla ya da doğruca "devlet"sel nedenlerle insanın konu edildiği bir kurban çeşidi tanımamaktadır. Diğer taraftan, sözünü etmekte olduğumuz fedai türünün hayatta kaldığı da vaki değildir. Başka uygarlıklarda bu tuhaf kuruma benzer örnekler aranacak olursa, eski Yunanlılarda Kordos ve Roma Adağı ilk düşünülebilecek yakın örneklerdir. Efsanelerin yansıttıkları değişik durumlar bir yana bırakılırsa geriye Kordos sınırlı tek bir örnek olarak kalmaktadır. Roma Adağı'na gelince, burada da, düzenli olarak uygulanması açısından bir sınırlılık vardır. Sayılabilecek üç başlıca örnekten biri yalnızca (efsaneye göre) Sirtius'un beyaz bir savaş atının üzerinde kendisini uçuruma salması, ikincisi Allia Savaşı'ndan sonra yaşlıların kendilerini feda etmeleri, (ki bunun asılsız olma olasılığı da varsayılmışıtr bilimce). Sonuç olarak üzerinde durulabilecek örnek üçüncüsü olup, o da 340 yılında Desius ve Oğlu'nun vatan için hayatlarına kıymaları. (Tit Live; Valeri Maksim. Çiçeron) Roma Adağı'nın Adığe'lerinki ile doğal yapısı ve güttüğü amaç yönünden bir benzerlik göstermesine karşın, ahlaki, dinsel ve hukuki açılardan ciddi farklılıklar göstermektedir: Romen Kurbanı; tayin edilir veya kendi kendini tayin edebilir. Roma kurbanında dinsel ve büyüsel yön ağır basar. Kurbanla cehennem zebanileri arasında bir anlaşmadır. Kurban adayı, bu kişiyi gözden çıkaranlarca öldürülmelidir. Ölmemesi halinde akit geçersiz kalır, bu da bir dizi hukuki sonuç doğurur. –yaşam haklarında kısılmalarla sonuçlanan ceza- Atanan bir kurbanın yerini bir diğer gönüllü alabilir. Adığe Tıley'inde bu hallerden hiç birine rastlanmaz. Bununla birlikte farklar daha çok biçim açısından göze çarpmaktadır. Bundan bir sonuç çıkıyor ki, başlangıçta aynı nitelik ve nicelikte olan fakat farklı tarih, coğrafya ve zaman etkenleriyle değişik gelişim düzeylerinde görülen, ama özde bir ve aynı olan bir olay söz konusudur. Burada inceleme konusu ettiğimiz Adığe Adağı doğrudan doğruya tanıyabildiğimiz biçimdir. Yani modern çağlardaki durumudur. Başlangıçta Romalılarınki ile aynı olmadığı kesin olarak söylenemez. Salı/24 Ağustos 1937 Aytek Namitok Kendi halinde, ocak başında altın işlemesiyle meşgul genç kız, çelik namlunun sert kapıya vurulmasından çıkan keskin sesle yerinden sıçradı. Sonuna kadar açılan konuk kapısıda dik vücutlu, uzun boylu bir savaşcı belirdi. Sivri tepeli miğferindeki yarı erimiş kar kütlecikleri aşağı kayıp pervazdan damlıyordu. Gümüş grisi gür bıyıkları sarkıtçıklar halinde buz tutmuşlardı. Göğsünde bir gümüş kancayla kenetli geniş omuzlu yamçısını biraz yana kaydırdı, silahlı sağ elini ve fişekliğinin bir bölümünü açığa çıkarttı. Kapı çerçevesinin iki yanında kalan aralıklardan dışarısı görülebiliyordu. Saz damlı beyaz evlerle çevrili geniş avluya bazı pencerelerden göz kırpar gibi yansıyan zayıf ışık hüzmeleri dökülüyordu. Açık cümle kapısından içeri bir atlı grubu girdi. Önden, omuzlarında ne olduğu seçilemeyen bir yük ile kare düzeni içinde dört atlı ilerledi. Bunların hemen ardından eğeri boş bir at geliyordu. Daha gerilerde, henüz eve ulaşmamış, tek sıra halinde bir dizi siyah atlı yaklaşıyordu. Yokuş yukarı çıkıyorlardı. Derin kara, bata çıka ilerleyen atların ayaklarından yayılan soluk gıcırtı insana tuhaf bir ürperti veriyordu. Eve önce, önden gelen dörtlü girdi. Uçlarında birer savaşçının tuttuğu iki tüfek arasında beşik biçimde gerili büyük yamçının üzerinde, alev rengi kırmızı giysili bir genç yatıyordu. Hafifç yana kaynış miğferinin altından, kan pıhtılarının şakaklarına yapıştırdığı sarı saçları parlıyordu. Gözler açık fakat gözbebekleri hafif içeri dönmüştü. Iki eli hala kamasının kabzasına yapışıktı. Kırmızı meşin çizmeler dizlere kadar çekili, altın işlemeli kırmızı kınında bulunan uzun kılıcı yanı başında duruyordu. Kusursuz bir genç kız yüzü kadar taze bu henüz sakalsız yüz, şuurlu bir yaratığın kesin bir ölüme yüce bir güçle göğüs gerişinin ifadesini korumaktaydı hala. Hemen odanın ortasına serilen yatağın üzerine uzatıldı. Bu arada yetişen diğer savaşçılar, atlarını yamçılarıyla örtüp, kaşla göz arası bir çeviklikle, dizginleri, avlu ortasında bu iş için özel olarak çakılı dev kuru ağacın budaklarına taktılar. Sivri miğferleri başlarında ve silahlı olarak yatağı çember örneği çevirip, kabzalarını yere dayalı uzun tüfeklerine tutunmuş durumda korkunç ve yumuşak bir bekleyişe geçtiler. Bunların karşısında bereleri altın işlemeli genç kızlar ikinci bir dizi oluşturdu. Demir halkalı bir paçavra meşale, baca başından odaya kan rengi dalga dalga gür bir ışık saçıyordu. Avluda, atlar huzursuzluk içindeydiler. Kölehaneden ve onun komşu evlerinden aradaki mesafenin yarı boğuklaştırdığı dibek sesleri sürekli duyuluyordu. Savaşın devam etmekte olduğu anlamını taşıyan bu sağır seslerin kaçınılmaz etkisiyle, savaşçıların burun kanatları kopacakmışcasına inip kalkıyordu. Cepheye sürekli barut gerekti. Aile ocağında barut hazırlayan kadınların savaşı, aralıksız sürmekteydi. Kısa bir süre sonra içeri bir kadın girdi. Çember, bir yerinden hafifçe açılıp, yatağa yaklaşması için ona yol verdi. Bu, orada yatan gencin anasıydı. Uzun boylu ve dimdikti. Telaşsız bir yüzü ve antik tanrıça heykellerine özgü bir burnu vardı. Koyu renkli bir tül, oval yüzünü çevreledikten sonra sol omuzunda yumuşak bir düğüm oluşturup, topuklarına dek süzülüyordu. Dudakları mutad tebesümünü, kaşları yay şeklini koruyordu. Güzel yüzünde herhangi bir heyecan belitisini açığa vurabilecek en ufak bir gerilim izi sezilmiyordu. Cenazeye yaklaştı ve yumuşak, şakacı bir tonla; "Ah oğlum, bu küçücük çocuk haliyle böylesine şerefli bir töreni hakedecek ne yaptın?" diye konuştu Gerçekten Adiğe ileri gelenlerinin en ileri gelenleri eksiksiz hazır bulunuyordu naaşın başında. Olanca gücünü kullanmasına rağmen yeğeni yolundan döndüremeyen amca........ Destanlara özgü mertlikleriyle ünlü prens........ Küçükpaşa, ardından sayısız kahramanlık ve aşk şarkıları bestelemiş şık savaşcı......, kısaca, şu ana kadar hiçbir gücün karşısında eğilmemiş o dimdik ve bembeyaz başlar, bu yüce ölümün karşısında sıradan bükülmüş duruyorlardı. Prens........ saygıyla ileri bir adım atıp, metin anaya şu cevabı verdi: "......., oğlun bütün konularda bizi geçti. Bize ancak kendisine refaket etme şerefi kaldı." Anne aynı soğukkanlılık ve sadelikle eğilip oğlunu gözlerinden öptü, çenesini kavuşturdu, kama ve kılıcını göğsünün üzerine çapraz olarak koydu, oğlunu son kez alnından öpüp odadan çıktı. Diğer ölüm olaylarında olduğu gibi köy bu kez, kadın çığlıklarıyla çınlamadı. Zira gelenekte düşmanla savaşırken ölene ağlamak yoktu. Abla ve bacılar bu kurula saygılı kalmak için canlarını dişlerine takmış, kıyasıya dudaklarını ısırıyorlardı. Ve diğer evlerden koro halinde aralıksız duyulan dibek sesleri, barut hazırlıkalrını ve savaşın devam etmekte olduğunu bir an olsun kimseye unutturmuyordu. II. BÖLÜM Vatan için gönüllü olarak en önde ölmüş olan savaşçıyı kırmızı elbiselerle giydirmek ve Tıley adını vermek Adiğeler'de ancak bir gelenek olarak görülür. Kendini böyle ölüme adayan bir kimse, olağanüstü ciddi bir Thamate heyetinin hazır bulunduğu fakat sade bir dini tören sırasında sözleri en eski antikite devirlerden beri aynı kalmış bir ant içerdi. Bu arada gönüllünün en yakın kan hısımlarından bir genç kız (ki bu çoğunlukla bir kız kardeştir) biçilmek üzere ortaya konan kırmızı kumaşa ilk makası atardı. Tıley'e özgü silahları da kendisine beş Thamate kuşandırırdı. Altın nakışlı bir kama, üzeri yine altın işlemeli kırmızı deri kınında uzun bir kılıç, sivri tepeli altın kaplamalı bir miğfer ve daha eski devirlerde bunlardan başka yay ile içi ok dolu sadak Tıley'e verilen başlıca saldırı silahlarıydı. Ayrıca savunma silahı verilmezdi ve Tıley hiçbir zaman geri dönmezdi. Kırmızı kumaşa vurulan ilk makasla, bu kişiyi yaşama bağlayan tüm bağlar kesilmiş sayılırdı. Küçük prens, ........ Recep ürpertili, neşeyle parıldayan bu kırmızı giysilere bürünmeden önce uzun uzun düşünmüştü. Çepeçevre, her tarafta, her şey kıyasıya yerle bir oluyordu. Civar köylerden göklere çılgın alevler yükseliyordu. Bu haliyle, vahşi bir törende birer paçavra gibiydiler. Ormanlar cayır cayır yanıyordu. Bu arada defalarca bir zamanların asırlık, ağaçları göklere uzanan alevli dallarıyla adeta evrenden umutsuzca imdat diliyor, çok geçmeden de dayanılmaz bir çatırtıyla ateş tufanına bir bir pes ediyordu. Recep seyirci kaldığı bir dizi olayın ardından babasını da kaybetmişti. Ve bütün bunların üstüne son ölüm kalım toplantılarında, Prens Kangot tüm meclise hitaben haykırmıştı: "Sizler Kabardey gururunuz uğruna gücünüzün kat kat üstündeki umutsuz bir savaşı uzatmakta hala inat edyorsunuz. Karşısında bir sonsuz boyutlara sahip dev bir imparatorluk var. Düşüreceğiz bir alayın yerine ellisi gelecek ve hepiniz yok edileceksiniz!" Ve diğer erkekler hep birden ayağa kalkıp hep bir ağızdan; "silahlarımız ellerimizde olarak, ayakta öleceğiz. Kimse düşmanın önünde dizleri üzerinde yaşamak istemiyor." İçten içe bütün karşıt çabasına rağmen Küçük Prens, ruhunun ta derinlerinde düşmanın boyunduruğuna düşme olasılığını fısıldayan kahredici bir esinti sezmeye başlamıştı. Bu düşünce onun körpe beynini acı acı sızlatıyor, damarlarındaki özgür ata kanını ölçüsüz bir isyanla alevliyordu. Yaşlı Kangot'un uyarı sesi ve diğerlerinin karşı haykırışları genç yüreğinde kıyasıya çarpışıyor, tüm benliği anlatılmaz bir acı ile kıvranıyordu. Sonunda kalktı, biraz dolaşmak için ormana gitti. Bir asırlık bir ağacın altında duraladı. Yerleri okşadı. Nazik elinin toprağı titrettiğni hissediyordu. Böylece hayli dolaştı. Vaktiyle ataları için kutsal bir varlık olan antik bir meşe ağacının altında, eğreti otlarından kendine bir yatak yapıp üzerine uzandı. Tüm geceyi orda geçirdi. Bir ara kutsal ağacın büklüm büklüm dalları küçük prensin üzerine eğildiler. Alev alev yanan alınını okşayarak, yumuşak bir dille ona seslendiler: Küçük Prens söyleneni çok iyi anladı. Şafakta, dudaklarında tuhaf bir tebessümle iki kız kardeşinin kendisine doğru geldiklerini gördü. İkisini de muhabettle kolları arsına aldı, heyecanlı bir sesle konuştu: "Şimdi bana bir Tıley elbisesi gerek." Bu söz üzerine, iki kızkardeş de küçük prensin ayakları dibine yığıldılar. Sesleri sedaları kesildi. Aynı anda ruhları önüne geçilmez bir matem duygusunun baskınına uğramıştı. İri, şaşkın gözlerinde çaresizlik parıldıyordu. Anne etkisiz kalacağını bilerek hiç bir şey dememişti. Fakat amca....... böyle bir şeye kesinlikle razı olmak istemiyordu. Vaktiyle onbeş yaşında silaha sarılıp, elli yıl vatanı ve özgürlüğü için savaşmayı çok doğal bulmuştu, ama şimdi neslinin son kuşağının da söndüğünü görmek, ona belirli belirsiz bir hiçlik duygusuna eşdeğer bir dehşet veriyordu. ......., kısa boylu, ince yapılı, esmer, karagözlü, genç bakışlı bir ihtiyardı. Kısa ve düzgün kesilmiş bembeyaz sakalı yüzünü alttan gün ışıklı bir hilal gibi çevreliyordu. Yerinde duramıyor, huzursuzluk içinde kıvranıyordu. Yeğenini çağırıp hiddetle haykırdı. "Recep demek sen, şu dün doğmuş bebek, biz Thamedelerin önünde savaşa gidecek kadar büyümüş sanıyorsun kendini." Ve daha sonra otoriter bir jestle emretmişti: "Yerine dön ve sıranı bekle, anlaşıldı mı?" Küçük Prenste, gözler saygıyla öne eğik yüzünde sanki bu dünyaya ait olmayan bir ışık hüzmesi, hiçbir söz etmeksizin bir adım bile geri çekilmeden orada kaldı. İhtiyarın yüzünü, ürperten bir solgunluk kapladı, başı eğildi. Basık tavanlı geniş odanın kat çıplaklığı içinde, en yaşlılar dahi, tek çizgi halinde dizilmiş olarak thamadelerin tümü hazırdılar. Uzun yaşamın binbir güçlüğü karşısında başlar hala dimdik, fakat sakallar bembeyazdı. Gözler soğuk bir onur tabakasıyla kaplıydı ve herbiri yıllar yılı derinlemesine yığılmış binbir meşakkati uzaklardan yansıtan birer dünya gibiydiler. Aktoprak badanalı bembeyaz duvarlar paha biçilmez silahlarla kaplıydı. Ayaklarının altında ne bir halı nede bir hasır, yalnızca pekişik toprak vardı. Ateşsiz bacadan içeriye ocağın küllerini hafifçe kımıldatan bir rüzgar esiyor, camsız dar bir pencereden de çok az ışık girebiliyordu. Odanın ortasında büyük masanın üstünde taze kan rengi bir kumaş yayılı duruyor, küçük prenseslerden daha büyükçe olanı kardeşinin yanı başında dikiliyordu. Küçük prens, yaşlı Thamadenin uzattığı silahlara doğru uzandı, yumuşak fakat kararlı bir sesle andını içti. "Düşman üzerine, kılıç gibi keskin, ok gibi hızlı gideceğim. Ayaklarımın altındaki sert toprak korkudan titreyebilir, fakat ben hayır! Dehşet karşısında gök iki büklüm olabilir fakat ben hayır! İmkansız denen şeyler olabilir, yerle gök birleşebilir, fakat ben yolumdan dönmeyeceğim." Silahlar Thamadenin elinden küçük prense devrolundu. Kızkardeş hafif bir ürpertiden sonra kırmızı kumaşı biçmeye koyuldu. Ertesi gün, cepheye doğru rüzgar gibi ilerleyen siyah kitlenin elli metre önünde, bembeyaz atının üstünde alabildiğine mutlu, olağanüstü göz alıcı Küçük Prens, dolu dizgin edebiyet yoluna düştü. Düşman saflarının ta içlerine dalmış, savaş dumanları arasında şimşek örneği zigzaglar çizerek ilerleyen kırmızı noktayı, yaşlı...... olanca gücüyle izlemeye çalışıyordu. Bütün hatlar boyunca, gırtlak gırtlağa acımasızca boğuşuluyordu. Tarih böylesine vahşi, bu denli umutsuz bir göğüs göğüse bir savaşa tanık olmamıştı. Her yanını çepecevre sarmış ve kendisini adım adım ve nefes nefese izleyen ölümü tınmıyordu ihtiyar artık. Ele avuca gelmez hayal örneği, kıran kırana savaşları yarıp geçerek ilerliyordu. Yeğeninin yüksekten gelen sesi onu çağırıyordu çünkü. Nihayet Recep'i, toz duman bulutlarının ötesinde yukarlardan aşağı bakar durumda gördü. Zavallı körpe vücut, bir grup Kazağın süngüleri ucunda ğöğe kaldırılmıştı. Artık ölümle buluşmuş yüzünü solgun bir tebessüm aydınlatıyordu. Bembeyaz kesilmiş dudaklarından son olarak şu bir kaç söz döküldü: "Ey amcam! Sen ki benden onca yaş fazla yaşadın, hiç bu kadar yükseğe çıktığın olmuş muydu?"+''+Orhan Alparslan

Kafkas Araştırma Kültür ve Dayanışma Vakfı Senedi

KURULUŞ: Bu Vakıf senedinin altında adları ve adresleri yazılı, gerçek ve tüzel kişiler tarafından Türk Medeni Kanunu'nun hükümlerine göre Kafkas Araştırma Kültür ve Dayanışma Vakfı adlı bir vakıf kurulmuştur. Vakfın kısaltılmış adı KAF-DAV 'dır. Bu senette vakfın adı sadece "Vakıf" olarak anılacaktır. VAKFIN MERKEZİ: Vakfın merkezi Ankara'dadır. Adresi: ŞENYUVA MERİÇ SOKAK, NO:44 BEŞTEPE / ANKARA'dır. Vakıf, Genel Kurul'un kararı ve Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün izni ile yurt içinde ve yurt dışında şube ve temsilcilikler açabilir. Vakıf merkezinin değiştirilmesi Genel Kurul kararı ile, adres değişikliği ile Yönetim Kurulu kararı ile olur. AMAÇ VE ÇALIŞMA KONULARI: MADDE 1: Vakfın amacı; a) Geleneksel Kafkas Kültürü'nü derlemek, tanıtmak, yaymak ve yaşatmak b) Kafkasyalılar'ın güncel, toplumsal, ekonomik, sosyal ve kültürel sorunlarını bilimsel yöntemlerle incelemek ve araştırmak, bu sorunların çözülmesine katkıda bulunmak, c) Bilimsel, kültürel, sanatsal alanlarda çalışmalar yapmak, yayın yoluyla bu çalışmaları desteklemek, d) Yetenekli çocuk ve gençlerin yetişmelerine, yetenek ve eğitimlerini geliştirmelerine yardımcı olmak, e) Burs, kredi, yurt, kitap-kırtasiye, eğitim araç ve gereçleri, giyecek ve yiyecek yardımlarını sağlamak, f) Sağlık ve benzeri sosyal hizmetler vermek, h) Üyelerinin ve Türkiye'de yaşayan Kuzey Kafkasyalılar'ın sosyal yardımlaşma ve dayanışmasını sağlayacak, geliştirecek her türlü faaliyetlerde bulunmaktır. MADDE 2: Vakıf dördüncü maddede belirtilen amaçları gerçekleştirmek üzere; a) Kafkasya ve Kafkasyalılar'ın tarihlerini, günümüzdeki yerleşim özelliklerini, nüfusunu, toplumsal, ekonomik, siyasal ve kültürel yapılarını ve gelişme sorunlarını incelemek üzere araştırma ve proje grupları oluşturabilir. b) Değişik dillerde yayınlanan kitap, belge ve istatistiki bilgileri derleyerek bilimsel araştırma ve dökümantasyon merkezi oluşturabilir, araştırmacıların hizmetine sunulabilir. c) Yapılan araştırmaların sonuçlarını kitap,broşür, dergi, belgesel vb. şekillerde yayınlanabilir. d) Kafkasya ve diğer ülkelerdeki üniversite, araştırma merkezi gibi kuruluşlarla akademik işbirliğini sağlamak, araştırmacı ve öğrenci değişimi gibi programların geliştirilmesine yardımcı olmak, işbirliği olanaklarını araştırmak ve geliştirmek üzere, Kafkasya ve Türkiye'de bilimsel geziler ve toplantılar düzenleyebilir. e) Çalışma alanına giren konularda ulusal ve uluslararası seminer, sempozyum, kongre vb. çalışmalar yapabilir. f) Amacı doğrultusunda çalışmalar yapan araştırmacıları destekleyebilir, çalışmalarının yayınlanmasını sağlayabilir, bu konuda yapılacak çalışmaları özendirmek üzere ödüllü yarışmalar düzenleyebilir. g) Öğretim kurumları, dershaneler, öğrenci yurtları, dil ve beceri kursları açabilir, burs ve kredi verebilir. h) Sağlık ve benzeri sosyal hizmet merkezleri kurabilir. I) Kuracağı işletmeler için taşınır ve taşınmaz malların rehin ve ipoteği dahil her türlü güvenceyi alabilir ve verebilir, geçerli banka kefaletlerini kabul eder, amaç ve hizmet konularını gerçekleştirmek için ödünç, kefalet, rehin, ipotek ve diğer güvenceleri verir. Vakfın amaç ve hizmet konularına uygun olarak yürütülen ve yürütülecek projelerden ve her türlü çalışmalardan gelir elde eder. j) Ticari, sınai ve zirai işletme, şirket ve kooperatifler kurabilir, kurulmuş olanlara ortak olabilir. k) Taşınır ve taşınmazlar, hisse senetleri, mülkiyetten gayri ayni haklar edinilebilir, edindiklerini devredebilir, kiralayabilir, kiraya verebilir. I) Bağış kabul edilebilir ve bağış yapılabilir. m) Yurtiçi ve yurt dışı yardım ve krediler alabilir. n) Şirket, dernek, vakıf ve üniversite gibi kuruluşların destekleyebileceği projeler geliştirilebilir, yurtiçi ve yurt dışı ticari ilişkilerde, paralı ve parasız danışmalık hizmetleri yapabilir. MAL VARLIĞI VE GELİRLER: MADDE 3: Vakfın kuruluştaki mal varlığı, kurucu gerçek ve tüzel kişilerce bağışlanan TL. sı ile tüzelkişi olan kuruluşlarca bağışlanan taşınmazlardır. Vakıf kuruluştaki mal varlığına ek olarak her türlü mal ve hakka sahip olabilir. MADDE 4: Vakfın gelirleri; a) Üye giriş ve aylık ödentileri, b) Vakfın amacına uygun kullanılacak şartlı, şartsız bağış ve yardımlar, c) Vakfın kurduğu ve katıldığı işletme veya şirket karları ve kar payları, d) Taşınmazların işletilmesinden, kiralanmasından ve satışından elde edilen gelirler, e) Her türlü mevduat faizleri, hazine bonosu, hisse senedi, tahvil vb. menkul değerlerin alım-satımından elde edilen gelirler. f) Vasiyet yoluyla edinilen gelirler, g) Amaçları doğrultusunda yaptığı her türlü çalışma ve etkinliklerden elde edinilen gelirler ve diğer gelirlerden oluşur. MADDE 5: Vakıf yönetimi, elde edilen gelirlerin tamamını veya bir bölümünü, faaliyetlerinin giderlerine harcayabileceği gibi, vakfın mal varlığını arttırıcı yatırımlara da yöneltebilir ÜYELİK: MADDE 6: Vakıf üyeleri; a) Kurucu üyeler, b) Katılan üyeler, c) Onursal üyelerden oluşur. MADDE 7: Kurucu üyeler, vakıf senedinde imzaları bulunan, gerçek ve tüzel kişilerdir. MADDE 8: Katılan üyeler; a) ................... TL. sı bağış taahhüdünde bulunan, iki üye tarafından önerilen, vakıf üyeliğine sakınca bulunmadığına Yönetim Kurulu'nca kara verilen ve Genel Kurul'ca üyeliğe kabul edilen gerçek ve tüzel kişilerle, b) Bilimsel, kültürel ve sosyal alandaki çalışmaları ile vakfın amaçlarının gerçekleştirilmesinde katkıda bulunacağı düşünülen ve bu yönleri ile Yönetim Kurulu'nca Genel Kurul'a önerilip seçilen kişilerdir. MADDE 9: Vakfın amaçları doğrultusunda hizmetleri görülen veya Kafkasya ve Kafkasyalılarla ilgili eserleri veya çalışmaları ile tanınmış kişilerden Yönetim Kurulu'nun teklifi ve Genel Kurul'un kararıyla uygun görülenlere Onursal Üyelik sıfatı verilebilir. Onursal Üyeler Genel Kurul Toplantılarına katılabilirler ancak oy kullanamazlar ve Bilim Kurulu üyeliği dışında diğer vakıf organlarına seçilemezler. MADDE 10: Vakıf üyeliği, Genel Kurul'ca üyeliğe kabul konusunda verilen kararla kazanılır. Vakıf üyesi olanlar, oy verme ve organlara seçilme hakkını bir sonraki Genel Kurulda elde ederler. MADDE 11: Vakıf üyesi, vakfın tüm etkinliklerinden yararlanır. Vakıf organlarını seçme ve organlara seçilme hakkına sahiptir. Yetkili organlarca verilen görevleri yerine getirmek ve vakfın amaçlarına uygun davranmakla yükümlüdür. MADDE 12: Vakıf üyeliği; a) Ölüm, b) Kamu haklarını kullanma ehliyetinin yitirilmesi, c) İstifa, d) Yüz kızartıcı bir suçtan mahkumiyet üye olmak için Vakıflar hakkındaki Tebliğde belirtilen şartlardan her hangi birini kaybetmek hallerinde kendiliğinden, e) Vakfa karşı olan yükümlülüklerin yerine getirilmemesi veya vakfın amaçlarına aykırı ya da vakfın varlığını tehlikeye düşürücü çalışmalar nedeni ile, Yönetim Kurulu'nun önerisi üzerine Genel Kurul tarafından verilen çıkarma kararı ile son bulur. ORGANLAR: MADDE 13: Vakfın organları; a) Genel Kurul, b) Yönetim Kurulu, c) Denetleme Kurulu'dur. Bu organların yanında, Yönetim Kurulu kararı ile, vakıf amaçlarının gerçekleşmesine yardımcı olmak üzere vakıf üyeleri arasından veya dışarıdan istişari nitelikte olmak üzere bir Bilim Kurulu kurulur. Ayrıca çalışma grupları ve birimleri oluşturulabilir. MADDE 14: Yönetim Kurulu'nca vakfa "Genel Müdür" veya "Vakıf Müdürü" sıfatıyla idari görevli ve yeterince hizmetli atanabilir. Bunların ücretleri ile görev ve yetkileri hizmet sözleşmeleri ile belirlenir. GENEL KURUL: MADDE 15: Genel Kurul, vakfın en yetkili organı olup, kurucu ve katılan üyelerden oluşur. Tüzel kişiler, üyeliklerini, Tüzel Kişilik Yönetim Kurulu Başkanları veya görevlendireceği kişiler tarafından temsil edebilirler. MADDE 16: Genel Kurul, bu resmi senette belirtilen görevlerini yerine getirmek üzere Yönetimin çağrısı ve gündemi doğrultusunda toplanır. İlk toplantısını Vakfın tescilini müteakip (1) bir ay içerisinde yapar. a) Olağan toplantı; İki yılda bir, yılın ilk üç ayı içerisinde seçimli gündemle toplanır. Ara yıllarda Mali Genel Kurul yapılabilir. b) Olağanüstü toplantı, Yönetim Kurulu'nun gerekli gördüğü hallerde veya Denetim Kurulu'nun isteği üzerine ya da Genel Kurul'a katılma hakkına sahip üyelerin, imzaları noterce saptanmış 1/3'inin başvurusu üzerine, başvuruyu izleyen bir ay içinde Yönetim Kurulu'nca toplanır. Olağanüstü toplantıda yalnız toplantıyı gerektiren gündem maddesi görüşülebilir. MADDE 17: Genel Kurul toplantı çağrıları, Yönetim Kurulu tarafından yapılır. Yönetim Kurulu, toplantının yerini, zamanını ve gündemini, olağan genel kurul için ayrıca çalışma raporunu ve bilançoyu, toplantıdan en az yedi gün önce üyelerine yazılı olarak bildirir. MADDE 18: Bu vakıf senedinde özel hüküm bulunmayan hallerde, Genel Kurul ve vakfın diğer organları, yarıdan bir fazla çoğunlukta toplanır. Kararlar, katılanların oy çokluğu ile alınır. Her üyenin bir oy hakkı vardır. Toplantıya katılamayacak durumda olan üye Genel Kurul toplantısı için başka bir üyeyi vekil olarak görevlendirebilir. Aynı kişi birden fazla üyenin vekili olamaz. Yönetim ve Denetleme Kurulları başkan ve üyeleri toplantı için üye vekaleti alamazlar. İlk Genel Kurul toplantısında, toplantı yeter sayısının sağlanamaması halinde ikinci toplantı on beş gün içinde çoğunluk aranmaksızın yapılır. Bu husus ilk toplantıya çağrı yazısında açıkça belirtilir. İkinci toplantıda vakıf organlarını oluşturacak sayı bulunmadığı taktirde, toplantı üç ay sonra yenilenmek üzere ertelenir. MADDE 19: Genel Kurul, bildirilen gün ve yerde, duyurulan gündemle toplanır. Gündeme, katılanların 1/10'unun yazılı isteği ve Genel Kurul kararı ile yeni maddeler eklenebilir. Toplantı, Yönetim Kurulu Başkanı veya görevlendireceği bir Yönetim Kurulu üyesi tarafından açılır. Bir Divan Başkanı ve iki yazman tarafından yürütülür. Yönetim Kurulu başkan ve üyeleri toplantı divanına seçilemezler. MADDE 20: Genel Kurul'un görev ve yetkileri; a) Yönetim Kurulu üyeleri ile Denetleme Kurulu üyelerini seçmek, b) Vakıf üyeliğine kabul ve üyelikten çıkarma kararlarını vermek, c) Yönetim ve Denetleme Kurulları çalışma raporlarını görüşmek ve bu kuralları ibra etmek, d) Yönetim Kurulu'nca sunulan yapılacak işler raporlarını, yeni bütçe tasarısını, çalıştırılacak personele ilişkin kadroları görüşmek ve karara bağlamak, e) Vakfın mal varlığına katılacak taşınmazlarla, satılması uygun görülen taşınmazları belirlemek, bu konuda Yönetim Kurulu'na yetki vermek, f) Aylık ve yıllık üye ödentilerini belirlemek, g) Vakıf senedi hükümlerini değiştirmek, h) Vakfın feshine ve tasfiyesine karar vermek, ı) Şube açılmasına karar vermek, j) Vakıf faaliyetleri ve iç yönetimi ile ilgili yönetmelikleri kabul etmek, k) Bu vakıf senedi ile Genel Kurul'a verilen diğer görevleri yerine getirmektir. Yönetim ve Denetim Kurulu üyeliklerine gizli oy ve açık sayım esasına göre seçim yapılır. Yapılan seçimlerde, adaylar aldıkları oy sayısına göre sıralanırlar. Asil ve yedek üyeler bu sıralamaya göre belirlenir. YÖNETİM KURULU: MADDE 21: Yönetim Kurulu, Genel Kurul tarafından iki yıl için seçilen yedi üyeden oluşur. Genel Kurul'da üç de yedek üye seçilir. Görev süresi biten üye yeniden seçilebilir. MADDE 22: Yönetim Kurulu ilk toplantısında aralarından bir başkan, bir başkan yardımcısı, bir sayman ve bir yazman seçerek görev bölümü yapar. Yönetim Kurulu en az ayda bir toplanır. Toplantılar; başkan, yokluğunda başkan yardımcısı tarafından yönetilir. Geçerli özrü olmaksızın üç kez üst üste veya bir yılda yapılan toplantıların yarısından fazlasına katılmayan Yönetim Kurulu üyesinin üyelik sıfatı kendiliğinden son bulur. Yönetim Kurulu üyeliklerinde boşalma olması halinde, sırası gelen yedek üye çağrılır. Yedeklerin çağrılmasına rağmen toplantı yeter sayısı sağlanamazsa bir ay içinde Genel Kurul toplantıya çağrılır. MADDE 23: Yönetim Kurulu'nun görev ve yetkileri; a) Vakıf Senedine ve Genel Kurul kararına uygun biçimde yıllık çalışma programlarını hazırlayarak, vakıf işlerini bu program çerçevesinde yürütmek, yönetsel ve mali kararlar alarak uygulamak, b) Vakfın mal varlığı ile ilgili tasarruflarda bulunmak, c) Vakfı üçüncü kişiler nezrinde temsil etmek, üçüncü kişilerle ilgili alınan kararları, yetkilendireceği en az iki imza ile sonuçlandırmak, d) Çalışma raporlarını, bilanço ve gelir-gider hesaplarını ve yeni bütçe tasarılarını hazırlayarak Genel Kurul'a sunmak, f) Genel Kurul kararı doğrultusunda çalışma grup ve birimleri oluşturmak, g) Vakıf senedinde yapılacak değişikliklerle ilgili teklifleri hazırlamak, h) Yasa, vakıf senedi ve Genel Kurul'ca kendisine verilen diğer görevleri yerine getirmektir. DENETLEME KURULU: MADDE 24: Denetleme Kurulu, Genel Kurul adına vakfın çalışma ve hesaplarını denetlemek üzere, Genel Kurul tarafından iki yıl için seçilen üç asil ve iki yedek üyeden oluşur. Denetleme Kurulu, ilk toplantısında üyeleri arasından bir başkan seçer, Denetimler en az altı ayda bir yapılır. Denetim sonuçlarını ve önerileri içeren rapor Yönetim Kurulu'na verilir. Dönem sonu raporları Genel Kurul'a sunulur. Denetleme Kurulu'nun çalışmalarına Yönetim Kurulu'nca yardımcı olunur. Denetimler vakıf merkezinde yapılır. Defter ve belgeler vakıf dışına çıkartılamaz. MADDE 25: Denetleme Kurulu'nun görev ve yetkileri; a) Vakfın defter, kayıt ve belgeleri üzerinde inceleme ve denetleme yaparak rapor düzenlemek, altı aylık raporları Yönetim Kurulu'na, dönem raporlarını Genel Kurul'a sunmak, b) Bütçe ve programların uygulanmasında öneriler üretmek ve Yönetim Kurulu'na yardımcı olmak, c) Yasa ve bu vakıf senedinde gösterilen veya Genel Kurul'ca verilen diğer görevleri yerine getirmektir. BİLİM KURULU: MADDE 26: Bilim Kurulu, Kafkasya konusundaki eserleri, inceleme ve araştırmaları veya bu alandaki bilgi deneyim ve çalışmaları ile tanınmış veya bu konulara özel ilgi duyan kişiler arasından Yönetim Kurulu'nca iki yıl için seçilen en az on bir üye ile Yönetim Kurulu'nca görevlendirilecek bir Yönetim Kurulu üyesinden oluşur. Bilim Kurulu'nun üye sayısı ihtiyaca göre Yönetim Kurulu'nun önerisi üzerine Genel Kurul'ca artırılabilir veya azaltılabilir. MADDE 27: Bilim Kurulu, çalışma düzenini kendisi belirler. Kurul, kendi üyelerinden veya vakıf dışından belirleyeceği kişilerden oluşan çalışma ve proje grupları vasıtasıyla doğrudan araştırmalar yapabileceği gibi vakıf içinde ve dışındaki özel ve tüzel kişilere araştırma projeleri verebilir. Bu çalışmaların bağlı olacağı mali ve hukuki esaslar bir yönetmelikle belli edilir. Bilim Kurulu kendi içinden bir başkan yardımcısı ve bir yazman üye seçer. Kurul üye tam sayısının 2/3'ü ile toplanır ve katılanların çoğunluğu ile karar verir. Oyların eşit olması halinde başkanın bulunduğu tarafa ağırlık verilir. Bilim Kurulu yıllık çalışma programının gerektirdiği bütçeyi hazırlar ve Yönetim Kurulu'na sunar. VAKIF BİRİMLERİ: MADDE 28: Genel Kurul kararı ile şube, temsilci, irtibat bürosu ve benzeri adlarla birimler kurulabilir. Birimlerin kuruluşunda, vakıf senedi hükümleri, Genel Kurul ilke kararları, Vakıflar Genel Müdürlüğü'nce yayınlanan tüzük, yönetmelik gibi genel düzenleyici kurallar ve M.K.'nun ilgili hükümleri uygulanır. MADDE 29: Şubeler, bir başkan ve en az iki üyeden oluşan Şube Yönetim Kurulları'nca yönetilir. Şube oluşturulan yerde vakfın yediden fazla üyesinin bulunması halinde Şube Yönetim Kurulu'nun görevlendirilmesinde, bu üyelerin çoğunluğunca alınan tavsiye kararları göz önünde bulundurulur. MADDE 30: Vakıf birimleri; a) Bulundukları yerde, vakıf senedi hükümlerine, Genel Kurul ve Yönetim Kurulu kararlarına uygun çalışmalar yapar, kararlar alır ve yürütürler. b) Hesaplarında bulunan paraları, Yönetim Kurulu'nca verilen yetki sınırları içinde harcarlar. c) Yönetim Kurulu'ndan izin almak koşulu ile kadrolu veya geçici personel çalıştırabilirler. d) Çalışmalarında Yönetim Kurulu'nca onaylattırılan defter ve belgeleri kullanırlar. e) Takvim yılı sonu itibariyle düzenleyecekleri yıl sonu hesaplarını, Ocak ayının ilk yarısında Yönetim Kurulu'na gönderirler. ÇEŞİTLİ HÜKÜMLER: MADDE 31: Vakıf, Yönetim Kurulu'nca temsil edilir. Temsil yetkisi, Yönetim Kurulu Başkanı, yokluğunda başkan yardımcısı tarafından kullanılır. Vakfı hukuken bağlayan sözleşmeler ve belgeler, Yönetim Kurulu'nca yetki verilen en az iki kişi tarafından imzalanır. MADDE 32: Vakfın çalışma ve hesap dönemi 01 Ocak'ta başlar 31 Aralık'ta son bulur. MADDE 33: Vakıf senedinde, Yönetim Kurulu'nun gerek görmesi veya üyelerin 1/5'inin yazılı isteği üzerine GenelKurul üye tam sayısının 2/3 çoğunluğunun katılımı ve katılanları 2/3'ünün oyları ile değişiklik yapılabilir. İlk toplantıda yeterli çoğunluk sağlanamazsa, değişiklik, ikinci toplantıya katılanların 2/3 çoğunluğu ile gerçekleştirilebilir. MADDE 34: Vakfın devamında yarar kalmadığının veya amaçlarını gerçekleştiremeyeceğinin ya da organlarının oluşturulamayacağının anlaşılması üzerine, Genel Kurul kararı ile vakıf sona erdirilebilir. Sona erdirme kararı üzerine, son görevli Yönetim Kurulu, yetkili Asliye Hukuk Mahkemesi'ne başvurarak dağılmanın tescilini ister. İstek kabul edildiğinde, başvuruda bulunan Yönetim Kurulu, tasfiye sonuna kadar "Tasfiye Kurulu" görevini yapar. Tasfiyeye karar verilen genel kurulda, tasfiye sonucu artacak malların devir yeri de ayrıca karara bağlanır. Vakfa taşınmaz mal bağışında bulunan tüzel kişiliklere bu malları iade edilir. Diğer mal varlıkları, aynı amaca yönelik vakıf veya kurumlara devredilir. MADDE 35: Bu vakıf senedinde hüküm bulunmayan hallerde M.K., 903 sayılı Kanun ve bu Kanun uyarınca çıkartılan tüzük ve yönetmelik hükümleri uygulanır. MADDE 36: Vakıf Çalışmalarına işlerlik kazandırmak için, Genel Kurul'ca verilecek yetkiye dayanılarak, Yönetim Kurulu'nca gerekli yönetmelikler çıkartılabilir. GEÇİCİ HÜKÜMLER: GEÇİCİ MADDE 1: Vakfın tescilinden itibaren altı ay içinde Vakıf Genel Kurulu toplanarak Yönetim ve Denetleme Kurullarına seçim yapar. GEÇİCİ MADDE 2: İlk Genel Kurul toplanmasına kadar geçecek sürede, vakfın kuruluş işlemlerini yürütmek ve süresi içinde Genel Kurul'u toplantıya çağırmak, mevzuatın ön gördüğü diğer işlemleri ve çalışmalarını yerine getirmek üzere vakıf kurucuları arasından aşağıda adları belirtilen beş kişilik "Geçici Yönetim Kurulu" ile üç kişilik "Geçici denetleme Kurulu" oluşturulmuştur. Geçici Yönetim Kurulu Üyesi olan geçici başkan, geçici Yönetim Kurulu Üyelerinden birisi ile birlikte vakıf senedinin noterde onaylatılmasına, gerçek ve tüzel kişiler nezrinde münferiden veya müştereken imzaya ve Geçici Yönetim Kurulu'nu temsile yetkilidirler.Kaf Dav

Nasıl Bir Adıge? Nasıl Bir Adıgelik?!

Duymaya ve algılamaya başladığımdan beri sürekli bu buyruklar; Vo vu Adıg! Vu Adıg!... Adıgeliğini unutma!!. +''+ Adıge gibi ol!. Adıgegem yemuk!. Sen Adıgesin!. Neydi bu Adıgelik? Neydi bu Adıge?! Annem, babam, anneannem, teyzeler, kuzenler, haydi onlar da Adıge. Onlardan farklı veya onlarda olup benim görmediğim ve bende olması gereken ne vardı? Neydi göremediğim? Niye göremiyordum?! Ya konu komşuya ne oluyordu? Aaaa... sen Çerkes kızısın, sen başkasın!? Aaaa... Onlar Çerkes çok başka!? Büyük kentin küçük mahallesi, küçük insanlar, büyük insanlar, sen başkasın, siz başkasınız... Doğru, biz evde başka bir dil konuşuyoruz. Misafir gelince fısıltılı buyrukları başka bir dilde alıyoruz. Büyüklerin özel uyarıları yine başka bir dilde... Okula gidiyorsun, büyüyorsun herkes gibi olmak istiyorsun, olur mu hiç?.. Sen Adıge kızısın unutmaaa!.. Adıgeliğini unutmaaa!. Kendin gibi ol!.. Herkes gibi olamassın! İyi güzel de kim gibi? Ne gibi? Nasıl?! Koca kent arada bul. Sonra sorgulamaya başlıyorsun. Gözlüyorsun, birde ne görüyorsun? Çok önemli bir emanet var, anneannenden, anneannenin annesinin çeyizinden, annenin çeyizinde, teyzenin çeyizinde... ama çok gizli, görmek istiyorsun göremiyorsun, dokunamıyorsun, tadamıyorsun. Ah! Bir ulaşsam, bir ucundan tatsam, koklasam, ama neredeee..?! O kadar kolay mı? Çok özel günlerde, bayramlarda, düğünlerde, bazen her gün çok yakın olduğunu hissediyorsun ama ulaşamıyorsun. Acaba nereye saklanır? Hangi kilit altında, hangi dolap, hangi sihirli kokulu samanlıkta?... Evet yıllar böyle geçti, böyle geçiyor. 130 küsür yıllık kutsal emanet çeyiz bana böyle devredildi. Çok özel çok değerli, değer biçilmez. Çoklukla övgü dolu, ayrıcalık yaratan bir özellikti bu çeyize sahip olmak. Ama taşıyabilmek koruyabilmek ve kızıma devredebilmek, eksiltmeden incitmeden. Öyle ağır, öyle zor ki... Neydi? Nasıldı? Ben hala göremedim, duyamadım, tadamadım, koklayamadım ki! O kadar da değil ucundan tadına baktım. Çok Adıge köylerine, çok derneklere gittim, onlarla yoğun yaşadım. Başkaları çeyizlerini kullanıyor mu? Görür müyüm diye... nerdeeee? herkesin benden farkı yok ama farkında değiller. İlk gençlik yıllarımda bunaldım, bu çeyizi kullanmaya karar verdim. Rahatladım. Sandıklardan, dolaplardan bulup çıkardım, umutlandım. Heyecanla, coşkuyla tüm benliğimle sarıldım, ama bedenime uymadı. Yıllarım onu bedenime uydurma uğraşıyla geçti. Bazen onu didikledim, bazen kendimi... Şimdi kızıma emanet edeceğim, oğluma emanet edeceğim. Hiç değilse küf kokmuyor. Benim bedenimde biraz şekillendi, gün yüzüne çıktı. Biraz aykırı, biraz asi, biraz ne biçim yargılarıyla bu güne kadar taşıdım ve taşıyacağım... Kaygılarım beni eziyor. Ben tam bedenime oturtamadım ki! Kızım, oğlum ne yapsın? Mazeretler, öykünmeler sonu yok. Kızıma, oğluma uyan, kızlarıma, oğullarıma uyan, bana, sana, eşime uyan, sandıklara, dolaplara saklanmayan, aksesuar olmayan, utanılmayan, korkulmayan, boş övgülerle yüceltip abartılmayan, yaşayan, solunan, tadılan, bu güne uyan bir Adıge ve Adıgelik istiyorum. Gelin beraber arayalım! Belki Pınarbaşı'ndaki, Arapçifliği'ndeki, Manyas'taki, Arıkbaşı'ndaki, Yeleme'deki, Alaçam'daki, Göksun'daki, Nalçik'teki, Golan'daki, Amman'daki, Maykop'taki çeyizler dökülür, BU GÜN, BU ÇAĞDA, BU DÜNYADA, BİRLEŞMİŞ MİLLETLERDE! giyilecek, tadılacak, YAŞANACAK bir Adıge ve Adıgelik bulunur.+''+Narzan Jaji