Çağımızın Bir Kahramanı

TOLSTOY, Hacı Murat'ı anlatan romanına "Çağımızın Bir Kahramanı" adını vermişti. 133 yıldır sürgünde yaşamak zorunda bırakılan bir halkın tasa ve kıvançlarını içtenlikle paylaşan, onların kendi kaderlerini kendi ana yurtlarında tayin etmek için çaba gösteren, dünyanın neresinde olursa olsun Adığelerin etkinliklerine koşan bir insana en uygun sıfatın "Çağımızın Bir Kahramanı" olması gerektiğine inanıyorum. +''+ Adını çok duyduğum İhsan ile nihayet 125. Yıl anma toplantısında tanışmıştım. Suriye'ye yerleştirilmiş bir ana ve babanın oğlu olan İhsan Saleh, liseyi Suriye'de bitirdikten sonra Ankara'da tıp öğrenimine başlamış, İstanbul Tıp Fakültesinde bitirmiş. İhtisasını Almanya'da yapmış. Askerliğini Suriye'de yaptıktan sonra Almanya'ya dönerek çalışmaya başlamış. İhsan Saleh, Adığelerin yıllarca çekmiş olduğu acının izlerine hem Anadolu'da hem de Suriye'de tanık olmuştur. Anadiliyle konuşmanın "büyük suç!" kabul edildiği, asimilasyonun önlenemez yükselişinin Adığe halkını kemirdiği, yok olmanın eşiğine getirdiği zamanlarda; bir ulusun gelişmesi, kendi öz değerlerine sahip çıkmasının ancak ve ancak Anavatanda mümkün olabileceği gerçeğini yakalamış. Yaşamını da bu uğurda savaşmaya adamış. İhsan Saleh'i dünyanın neresinde olursa olsun, Adığelerin yaptığı toplantılarda görmek olası. Dünya Adığe Örgütünün kuruluşundan beri aktif üyelerinden. Almanya'da yaşayan işçi hemşehrileriyle dernek çalışmalarını yürütüyor. Onlara Adığe tarihini, Kafkasya'yı öğretiyor. Törelerimizin güzelliklerini yeniden keşfetmeleri için yol gösteriyor. "Almanya'ya ve Suriye'ye vergi veriyorum. Doğu Almanya ile Batı Almanya birleştikten sonra vergi oranlarımız, Doğu Almanya'nın kalkındırılması neden gösterilerek arttırıldı." diyor İhsan Saleh. Yaşadığı, çalışıp kazandığı ülkelere vergi vermekten kaçınmıyor. En vefakar vatandaşlar bu konularda neler yapıyorlarsa İhsan da onlardan geri kalmıyor. "Yalnız" diyor Salah "tüm benliğimizle bağlı olduğumuz Anavatanımıza da vergi vermek zorunda olduğumuzu unutmamak gerekir." İhsan Salih, sözlerine şöyle devam ediyor: "Perestroyka'dan sonra eşim, oğlum ve ben oturduk, Kafkasya için neler yapmamız gerektiğini tartıştık. Oraya yapılması gerekenin çok olduğunu, ancak kendi öz gücümüzle yapabileceklerimizin olduğuna da kanaat getirdik. O çalkantılı, o her yerin toz duman olduğu zamanlarda Kafkasya'daki kardeşlerimizin ilaca, hastahanelerin tıbbi malzemelere, gıda ve giyecek maddelerine ihtiyaçları olduğunu tespit ettik. Yaşadığım kentte bir yardım kampanyası açarak hastahaneler için tıbbi malzemeden tutunda, özürlüler için tekerlekli sandalyeye dek oradaki halkımızı bir nebzecik olsa da rahatlatacak, soluk aldıracak dört tır dolusu eşya götürdük." İhsan'ın sözünü ettiği yardım malzemelerini getirdiği zaman ben de Maykop'taydım. Yeni Cumhuriyet olmuş Adığey, bu malzemelerin getirilişini, dağıtılışını günlerce konuşmuştu. Maykop'da altmış dört ayrı halk yaşıyor. Tam anlamıyla mozaik bir devlet, Adığey. İhsan, hiç bir halkı kayırmadan getirdiği yardım malzemelerini sivil toplum örgütlerine vermişti, ihtiyaç sahiplerine ulaştırılması için. "Biz, hangi dinden, hangi ırktan olursa olsun birlikte yaşamak zorunda olduğumuzun bilincinde olmalıyız. Karşılıklı sevgi, saygı ve anlayış içinde yaşamalıyız." diyordu. İhsan Saleh, "ben buraya kadar getirdim bundan sonrası sizin işiniz." demeden malzemelerin sayımını oğluyla birlikte yapmıştı. Yeri gelmişken hemen söyleyelim: İhsan Saleh Alman olan Dorothee ile evli. Bir çocukları var. Gerek Dorothee gerekse ahrete göç etmiş olan Dorothee'nın annesi, Almanya'da yaşayan Adığey elçilerinden. Almanya'da yaşayan pek çok hemşehrimizin saygı ve sevgiyle onlardan söz ettiğini duymuştum. "Kaçırılma olayları başladığında -Sabancı ve Çeçen dostlarımızın kaçırılmasını ima ediyor- artık Kafkasya'ya gidemeyiz. Baksana, insanlar kaçırılarak fidye isteniyor" dediğimde Dorothee, Ben seni daha yürekli sanıyordum. Demek ki sizi oralardan uzaklaştırmak için planlar hazırlayan, yıldırmak isteyenlerden korkuyorsun, öyle mi?" dedi, diyor İhsan. "Peki, ev aldın Maykop'ta. Oraya yerleşecek misin? Sayın Dorothee'da oraya yerleşecek mi?" diyorum. Şaşırıyor Saleh? Sorumu anlamıyor. "Ne kadar anlamsız bir soru" diyor içinden. Sonra yüzü aydınlanıyor: "Evet, yerleşeceğiz, planımızı gerçekleştirmek için bir engel çıkmazsa 1999'da Maykop'a yerleşeceğim." Diyor.NI PERIT Maykop'ta iken bir gün İhsan Saleh'in beni aradığını, bir konuda konuşmak istediğini söylediler. Buluştuk. Kafkasya'daki nüfusumuzun azlığından, asıl anavatanda olması gereken nüfusun sürgünde bulunmasından yakınıyordu. Sözü fazla uzatmadan "Kafkasya'da en kalabalık nüfusa sahip olan bir aile belirledik. Bu konuda yöneticiler bana çok yardım etti. Onlara teşekkür ediyorum. Benim amacım şu; iki yıl süreyle bu aileye 1000 $ vermek istiyorum. Ayrıca onların gereksinim duydukları yardımı da yapacağım. İki yıl sonunda bu çok çocuklu anneye bir altın madalya takmak istiyorum. Anneye bir isim bulalım." Dedi. Konu hakkında pek çok öneriler getirdim. Konuşmamıza tanık olanlar da öneriler getirdiler. Sonunda, bu vefakar, gerçekten halkını diriltmek için kendini riske sokan bu anaya "NI PERIT" adı verildi. İhsan, kendi ailesi içinde bir yardım fonu oluşturdu. Eşi, çocuğu ve kendisi düzenli olarak her ay belirli bir miktar para yatırıyorlar. "NI PERIT"ı artık sadece Adığey'de aramıyorlarmış. Khabardey Balkar ve Karaçay Çerkesk'te de bu ödül için adaylar arıyorlarmış. İhsan'ın dedelerinin göç etmiş olduğu yörede okuyan öğrenciler için oğlunun oluşturduğu bir fon daha var, Rami henüz Dişçilikte Fakültesinde okuyor. Ancak, öğrenci olsa da onunda Anavatanına karşı görevlerinin, sorumlulukların olduğu unutmaması gerektiğine inanıyor. Oğlu, babasından aldığı harçlıkların bir kısmını biriktirerek 500 $'ını bir öğrenciye veriyor. Bu öğrenci, okulda çalışan tüm öğretmenlerin aday olarak gösterdikleri çalışkan, Adığe kültürüne bağlı, sigara ve içki içmeyen bir öğrenci olması gerekiyor. Öğrencinin öğretmenine de böyle bir öğrenci yetiştirdiği için 500 $ veriliyor. "İsterlerse bu parayı kendileri yesin, isterlerse okulun bir gereksinimini karşılamak için okula versinler. Bu onların bilecekleri bir şey." diyor İhsan. Oğlu her yıl bu ödülü vermek için Adığey'e gidiyormuş. Kendisi ve eşi madden ve manen Anayurdundan uzak kalmadığı gibi oğlunun da uzak kalmasına gönlü razı olmuyor.ANAVATAN FONU "Ben Anavatanımdan uzaktayım. Ne yapabilirim..." demenin hiç bir anlamı yok, diyor İhsan Saleh. "1864 Büyük Sürgününde halkımızın çoğu Anayurtlarını terk zorunda bırakıldılar. Kültürümüz, sözlü ve maddi değerlerimiz dünyanın pek çok yerine dağıldı. Onları toplamak, değerlendirmek bizim en önde gelen görevlerimizden biri. Belki de en önemlisi."diyor İhsan Saleh. Bu konuyu dert edinen on bir kişi bir araya gelerek bir fon oluşturmuşlar. Bir bankaya hesap açtırarak her ay düzenli olarak belirli bir meblağ yatırmaya başlamışlar. Amaçları, bilim adamlarının her yıl bir ülkeye gönderilerek araştırma yaptırmak, kaybolmaya başlamış sözlü, yazılı kültürel değerlerimizi toplamak, bir araya getirmek. Bu yıl Adığey'den dört bilim adamını Türkiye'de araştırma yapmak için görevlendirmişler. Önümüzdeki yıllarda da bu veya başka bilim adamları tarafından kültürel değerlerin toplanması, yayımlanması çalışmaları sürdürülecek. "Siz de bir fon oluşturun"diyor İhsan Saleh. Türkiye'de yedi milyon Çerkes'in yaşadığı söyleniyor. Yılda kişi başına 1 $ verseniz üç milyon dolar yapar. Veremez misiniz amacınız için 1 $'ı?" Evet veremez miyiz acaba? Ben herkesin gönülden kişi başına 1 $ verebileceğine inanıyorum. Ama bunun organizasyonunu yapmak gerekir. Bu 1 $'ların insanlarımız için büyük anlamlar taşıyacağına da inanıyorum. İhsan, Anavatana gittiğinde parasını devlet bankalarında bozdurmaktan tutunda, sanatçılara, edebiyatçılara, yöneticilere nasıl bir yardımda bulunabileceğine kadar her şeyi önceden planlıyor. Söz vermekle kalmıyor, verdiği sözü de yerine getiriyor. Peki, bu insana "Çağımızın Bir Kahramanı" sıfatını yakıştırmak çok mu abartılı? Ben abartyly oldu?una inanmyyorum. Yhsan Saleh'in bu kadar çabasynyn yany syra Türkiye'ye kadar elini uzatarak, ?imdi içinde oturdu?umuz, çe?itli kültürel etkinlikler gösterdi?imiz dernek binamyza azymsanmayacak kadar çok bir para yardymynda bulundu?unu da eklemek istiyorum.+''+Mevlüt Atalay

Dergimiz Çıkarken

22 Aralık 1996 tarihinde yapılan genel kurulumuzda dile getirmiş olduğumuz çalışma programımızda yer alan hususlardan bir tanesi de kapsamlı, kaliteli ve uzun ömürlü bir dergiye sizleri kavuşturmaktı. Başlangıçta istenilen kalitede olmasa bile zamanla çok kaliteli bir hale gelebileceğine yürekten inandığımız dergimiz NART'ın ilk sayısına, Yayın Kurulu'nun isteğine binaen bu satırları yazmaktan çok mutluyum. Kafkas halklarının tarihsel geçmişlerine, çekilen bunca acıya birazcık saygımız varsa birlik ve dayanışma yönündeki örgütsel birliktelikten yana olup, ona destek verelim. Kuzey Kafkas kökenli Türk vatandaşı olarak çok sayıda bilim adamı, yazar, gazeteci, ressam, karikatürist ve yayıncıya sahip bulunmaktayız. Görüşleri, düşünce tarzları, Kafkas kültürüne ilgileri farklı farklı da olsa, bu hemşehrilerimizin demokrat düşünceyi rehber edinen dergimizde imzalarını görmek istiyoruz. Dergimiz, sadece hemşehrilerimize değil Kuzey Kafkas tarihine, kültürüne ve Kafkasya'nın geleceğine ilgi duyan bilim adamı, yazar, çizer ve düşünen herkese sayfalarını açık tutacaktır. Kuruluşunun tamamlanması için çalışmaları hızlandırılan Vakıf, hükmi şahsiyeti kazanıncaya kadar NART dergisi tek dergi olarak yayınına devam edecektir. Vakfın kurulmasıyla birlikte yönetim ve yayın çalışmalarında tamamen özerk bir yapıda çalışacak olan Bilim Kurulu'nun yönetiminde tamamen bilimsel çalışmaların yayını ile yükümlü ikinci dergiye kavuşacağız. Bilim adamlarımızın emrine sunulacak olan bu ikinci dergi ile birlikte bilimsel araştırma, derleme, tercüme ve yayın işlevi tümüyle bilim adamlarımızın yönetimine tevdi edilecek ve Bilimsel Araştırma ve Dokümantasyon Merkezi'mizin ilk harçları da böylelikle atılmış olacaktır. Derneğimizi temsil eden bir heyetin Kuzey Kafkasya'daki üç cumhuriyete yapmış olduğu son seyahat sırasında iletişim ve yayınlarımız arasında işbirliği konusu görüşülmüş ve bazı müşterek prensip kararlarına varılmıştır. Ayrıca DÇB ile birlikte Maykop ve Nalçık kentlerinde üyelerimizin kurmuş oldukları iki yeni kardeş dernek vasıtasıyla fazlaca gecikme olmadan Kafkasya haberlerini temin ve okurlarımıza aktarma imkânına kavuşacağız. Derneğimize bağlı olsun olmasın Türkiye'deki bazı dernek, vakıf ve benzeri kuruluşlarımız çalışanlarının çıkartmakta oldukları çok sayıda bülten mevcuttur. Bir taraftan bu bültenler yaşatılırken, diğer taraftan da dergimize gerek yazı yazarak, gerekse abone kaydederek yardımcı olunacağına inanıyorum. Özellikle de Yayın Kurulu'nca derginin belirli bir bölümünün tahsisi düşünülen, Türkiye genelinde ve kendi aralarında iletişim kurarak güzel şeyler üretebileceklerine inandığım ve geleceğimiz olan gençlerimize güveniyorum. Bu derginin ve çalışmalarımızın asıl hedefimiz olan tabana ulaşmasında gençlerimiz birinci derecede görevlidir. Yakın bir tarihte Kafkas Birliği'ne güç veren derneklerimiz ve diğer kardeş kuruluşlarımız kanalıyla bir anket uygulamak istiyoruz. Bu anket sonucunda bizlerin değil, asıl taban kitlemizin ne düşündüğünü ve nelerin yapılmasının istendiğini öğrenmiş olacağız. Bilim adamlarımız tarafından hazırlanmış olup son rötuşları yapılmakta olan anketin köylerimiz dahil bizim insanlarımızın yaşadığı her yere giderek birebir tatbik edilmesi için Kuzey Kafkasya ve Kuzey Kafkaslıların davasına inanan herkesten ve özellikle gençlerimizden özverili bir çalışma bekliyorum. Kafkas Birliği Derneği olarak, bu sene dergi dışında çalışma programı kapsamında ilgili derneklerimize konularını bildirdiğimiz konferans ve panellere ait metinleri ayrı ayrı kitaplar halinde yayınlayarak (tahminen 5-7 kitap) yeni kitapları üyelerimizin ve tüm dileyenlerin kütüphanelerine kazandırmayı hedeflemiş bulunuyoruz. Yayına hazır durumda olan başkaca araştırma, tercüme ve derleme çalışmalarıyla birlikte bu sayıyı 10 adede çıkartabilmemiz pekâla mümkündür. Ancak yayın kuruluna tahsis edilebilen kaynak sınırlıdır. Bu itibarla, daha önceleri olduğu gibi bugün de kitapsever hemşehrilerimizin katkılarına ihtiyacımız vardır. Batılı seyyahların Kuzey Kafkasya'daki halklarımız arasında uzunca süre kalıp, onları tüm yönleriyle tanıdıktan sonra yazmış oldukları seyahatnamelerinde, Kafkas halklarının batılılardan ileride sayılabilecek medeni bir yaşayışa ve doğal parlamentoya sahip bulunduklarını büyük bir hayranlık içerisinde anlattıklarını biliyoruz. Bu seyyahların hayretle naklettikleri ve sebebini bir türlü anlayamadıklarını söyledikleri bir başka acı gerçek de Kafkas halkları arasında birlik ve beraberlik mefhumunun istenilen seviyede olmadığı hususudur. Bu tespit bugüne kadar da maalesef geçerli olmuştur ama artık geçerli olmamalıdır. Olmayabilir de... Türkiye'nin muhtelif kentlerindeki 60'dan fazla sayıya ulaşan derneğin 39 tanesi, Kafkas Birliği Derneği çatışında bir araya gelmişlerdir. Bazı nüans farkları taşısalar da, hedefe yönelik yöntemlerinde farklılıklar olsa da, kullanılan kavramlar arasında telâffuz farklılıkları bulunsa da hizmetine talip olduğumuz kitle Kuzey Kafkasyalılardır. Nihai hedef de hem Türkiye, hem de Kuzey Kafkasya'dır. Hal böyle olunca neden hala bireyci ve küçük meselelerle uğraşıyoruz? Neden kendimizi aşamıyoruz? Gelin hep birlikte el ele verelim. Önce küçük meselelerle, kısa vadeli hedeflerle ve kendi hesaplarımızla uğraşmayalım. Kafkas Birliği Derneği olarak hep birlikte güzel şeyler hedefliyoruz. Bir taraftan iş adamlarımız KAFİYAD çatısı altında örgütlenme çalışmalarına başladılar. Bir taraftan bilim adamlarımız Bilim, Araştırma ve Dokümantasyon Merkezi çatısı altında toplanma hazırlığındadır. Bir taraftan da çok geniş hemşehri kitlesini hedef seçen kültürel, bilimsel, sağlık ve sosyal yardım amaçlı bir vakıf oluşturuluyor. Derneklerdeki bölünmüşlüğün, dağınıklığın Vakıfta da yaşanmaması için ikinci bir vakıf çalışması yapmakta olan hemşehrilerimize çok net ve açık çağrıda bulunduk. Üç bilim adamamızın hazırlayacağı uzlaştırıcı statüye imza atmaya hazır olduğumuzu bildireli iki ayı aşkın bir zaman geçti. Bekledikçe telâfisi mümkün olmayan zaman akıp gidiyor. Bir an önce çalışmalara başlamak zorundayız. Esasen haddinden fazla geç kalınmıştır. Dünyanın en medeni toplumlarından biri olarak, Batılı seyyahların da açıkça ifade ettikleri üzere cennet gibi bir vatanda, medeni kanunların bugün bile henüz ulaşamadıkları güzellikte gelenek ve göreneklere dayalı toplumsal bir yaşamın sahibi iken dünyanın dört bir tarafında saçılmış olan Kuzey Kafkasyalıların torunları olarak bu topraklara dört neslimizi gömdük. Bu toprakların vatan olmasında atalarımızın kanı vardır. Bu itibarla Türkiye de, Kuzey Kafkasya da bizim vatanımızdır. Her ikisinin de sevinçleri bizleri sevindirir, üzüntüleri bizleri üzer. 1864 sürgünü öncesi Kuzey Kafkasya yaşamını ve yapısını kim istemez. Ama hayalci olmayalım. Bugünkü gerçekleri baz alarak ileriye doğru uzun vadeli düşünelim. İster Türkiye'de yaşasın, isterse Kafkasya'da yaşasın, isterse kendi iradesiyle geri dönüş yapsın, insanlarımızın ve vatanlarımızın çok büyük sorunları vardır. Bu sorunları yakın gelecekte çok daha büyük boyutlara ulaştıracak tehlikelerle karşı karşıyayız. Dolayısıyla sen-ben zamanı değildir. "Falanlar yaptı da biz neden yapmayalım" demenin zamanı değildir. Zaman birlik ve beraberlik zamanıdır. Bizlerden hizmet, yardım, rehberlik ve katkı bekleyen sayısız hemşehrimiz, geri dönüş ve bireysel veya ortak yatırımlar bekleyen Anavatanımız=Atavatanımız birçok riziko ile karşı karşıya kalırken daha fazla parçalanmanın hiçbir haklı gerekçesi olamaz. Düşüncelerimiz ve yapılanmalarımız farklı farklı olsa bile gelin birlikteliği seçelim. Düşünce ve yapı farklılıklarımızı demokratik yollardan yönetimlere taşımaya çalışalım. Ne olur etrafımıza ve yakın tarihe bir bakalım. Bizden başka bu tür bir dağınıklık içinde olan başkaları var mı?Muhittin Ünal

Avrupa Diller Yılı

Dünyada, günümüzde yaklaşık 6,000 dil bulunmaktadır, her biri, Dil Bilimci Michael Krauss'un deyişi ile '...insanın kolektif dehasının eşine az rastlanan bir başarısıdır.' Yıl, bu kültürel mirasların biyolojik türler ve arkeolojik çalışmalarda olduğu gibi korunması ve gün yüzüne çıkarılmasını temel almıştır. +''+ Dil, bütün iletişim araçlarının en üstünde yer alan, ve insanlar ile olması gereken iletişimi en iyi şekilde sağlayabilecek olan aracıdır. Başka bir dilin öğrenilmesi insanlar arasındaki toleransın ve anlayışın geliştirilmesi ve anlaşmazlıkların önlenmesinde bir yoldur. Dilsel farklılık, Avrupa ve Dünyanın kültürel mirasının bir elementi ve geleceğidir. Dünya üzerinde konuşulan tüm diller bunda hayati bir role sahiptir. Bu kapsamda dil yılı, çok kullanılan dillerin kullanılarak uluslararası iletişimin kolaylaştırılması değildir. Eğer birini gerçekten anlamak istiyor ve kültürünü öğrenmek istiyorsan, ona ait olan dili öğrenmen gerekir. Bu kültürel anlaşma dil öğreniminin getirebileceği fırsatlardan sadece biridir. Herkes yeni bir dili öğrenebilir ve konuşabilir. Dil öğrenimi ömür boyu süren bir süreçtir. Dilleri öğrenmek kapıları açar ve herkes bunu başarabilir!. 'Avrupa Diller Yılı' Avrupa Birliği (AB) ve Avrupa Konseyi'nin inisiyatifinde ve UNESCO'nun da desteği ile Avrupa Birliğine üye olan ve olmayan toplam 47 ülkenin katılımı ile gerçekleştirilmiştir. "2001 Avrupa Diller Yılı"nın temel gayesi, Avrupa'nın dil ve kültür mirasına sahip çıkmak, AB'ye üye ülke vatandaşlarında çok kültürlü ve çok dilli Avrupalılık şuurunu geliştirmek, kendi ana dilleri dışında en az iki Avrupa dili daha öğrenmeleri için ilgi ve istek uyandırmak. Birleşen Avrupa'da, çok dilliliğin fert ve toplum için ne denli önemli olduğunu anlatarak, dil öğrenimi konusunda halkı bilgilendirmek ve teşvik etmektir. Hedef, en çok konuşulan ve uluslararası ilişkileri kolaylaştıracak dillerin öğrenilmesi ve öğretilmesi değil; AB'de daha farklı dilleri konuşan insanları gerçekten anlayabilmek, kültürlerini tanıyabilmek ve özelliklerini kavrayabilmek için halkı, çok az ilgi gören dilleri de öğrenmeye yönlendirmektir. Özellikle çok dilliliğin, başka diller karşısında hassasiyetin ve kültürler arası iletişimin önemi konusunda yediden yetmişe herkesi aydınlatmak ve her yaşta yeni bir dil öğrenilebileceğini kafalara yerleştirmektir. "Herkes yeni bir dil öğrenebilir; bunun için ne çok geçtir, ne de çok erkendir." Bu çağrı ile, ayrıca halkın "ömür boyu öğrenmek" konusunda aydınlatılması plânlanıyor. Nihaî hedef ise, yeni nesil Avrupalıların en az üç dil öğrenerek yetişmelerini sağlamaktır. Kısaca, Avrupa'nın dil çeşitliliği ve kültür mirası hakkında halk bilinçlendirilecek, yeni diller öğrenmeye isteklendirilecek, (yabancı) dil öğrenimi hakkında bilgilendirilecek, çok dillilik (azınlık ve göçmen dilleri, komşu dilleri ve çok az öğrenilen diller) teşvik edilecek. Bütün bu etkinlikler ile Avrupa'da farklı dil ve kültür tarihine sahip insanlar arasında iletişim daha da kolaylaştırılıp hoşgörü geliştirilerek, Avrupa'nın hareket kabiliyetinin yükseltilmesi hedefleniyor. "Diller öğrenelim, insanları anlayalım, toplumu şekillendirelim" sloganıyla AB ve AK tarafından desteklenen "2001 Avrupa Diller Yılı Etkinlikleri", Türkiye'nin de içinde bulunduğu 47 ülkenin katılımıyla gerçekleştiriliyor. Etkinliklere katılanlar arasında hemen her sahadan kurum ve kuruluşlar yer alıyor: Çocuk yuvaları, okullar, yüksek okul ve üniversiteler, pedagoji enstitüleri ve akademiler, yetişkinler için eğitim kuruluşları, belediyeler, gençlik merkezleri, yaşlı birlikleri, dernekler ve vakıflar, sivil toplum örgütleri, özel girişimciler, sendikalar, basın-yayın mensupları, dil uzmanları, kültürü oluşturanlar, siyasî karar mercileri... Etkinlikler, 18-20 Şubat 2001 tarihleri arasında İsveç'in Lund kentinde yapılan "Açılış Şöleni" ile başlatıldı. Şölene Avrupa Konseyi'ne üye 45 Ülkenin Milli Eğitim Bakanları ve temsilcileri katıldı. Bu kapsamda Türkiye'de de bir takım etkinlikler düzenlendi. Bu etkinliklerin koordinatörlüğünü, Hacettepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Özcan Demirel üstlendi. Yıl içinde Türkiye'de uluslararası, bölgesel ve ulusal düzeyde kutlama etkinliklerinden, 1-4 Mart 2001'de Ankara'da, 19-22 Nisan 2001'de İzmir'de ve 1-2 Aralık 2001 tarihleri arasında da Antalya'da dil kutlama etkinlikleri, uluslararası düzeyde "Avrupa'da Türkçe'nin İkinci Dil Olarak Öğretimi" konusunda bilimsel bir sempozyum 25-26 Ekim 2001 tarihleri arasında düzenlendi. Bu etkinliklerin yanı sıra, 5-11 Mayıs 2001 tarihleri 'Yetişkinler Dil Öğrenme Haftası' ve 26 Eylül 2001 tarihi 'Avrupa Diller Günü' olarak ilan edildiğinden bu hafta ve gün, tüm Avrupa'da ve Türkiye'de bir takım etkinliklerle kutlandı. Bütün bu etkinliklerin özet gayesi; AB'nin sınırları içindeki dil çeşitleri ve kültür mirası hakkında insanları bilgilendirmek; her sahada iletişimi kolaylaştırarak, dil ve kültür birliği konusunda halkı daha fazla şuurlandırmak gibi görünse de asıl amaç, üye ülkelerin kendi dillerinin topluluk içerisinde kullanımını artırabilmek. Almanya, Fransa, Avusturya ve Avrupa'nın daha birçok ülkesinde, İngilizce hakimiyetine karşı başlatılan girişim ağı, gün geçtikçe genişlemektedir. Özellikle AB'nin bünyesinde, resmi diller arasında tam bir hakimiyet çatışması bulunmaktadır. Dolayısıyla, "Avrupa Diller Yılı"nı destekleyen her Avrupa ülkesinin asıl gayesi, ülkesindeki azınlık veya göçmen dillerinin değil, özellikle kendi ülkesinin ana lisanını, Avrupa'da en çok konuşulan dil haline getirmektir. Bir başka ifadeyle, Avrupa'nın dil politikasını şekillendirmektir. Çünkü; Avrupa'daki toplam dil sayısı 220 ve bu dillerden en sık konuşulanların sayısı ise 40 olarak ifade ediliyor. Bunun 11'i de AB'nin resmi dilidir. Esasında, son iki yıl içinde yapılan araştırmalardan yola çıkarak, AB'nin dil haritasını çizmek mümkün. Zaten Avrupa'nın hemen hemen yarısı çok dilli. AB'ye üye ülke vatandaşlarının % 44'ü ana dillerinin yanı sıra başka bir dil daha biliyorlar. Hollânda, Danimarka ve İsveç'te her 10 kişiden sekizi, birden fazla dil biliyor. Fakat, İngiltere, İrlânda ve Portekiz'de başka bir dili konuşma oranı, en az seviyede. Zira, AB'ye üye bütün ülkelerde, hatta neredeyse dünyada en çok öğretilen ve öğrenilen yabancı dil İngilizce. Fransızca ikinci sırada yer alıyor. Eurobarometer'in araştırmasına göre, AB'nin sınırları içinde, AB'nin 11 resmi dilini, "ana dil" olarak konuşanların oranı şu şekilde: Almanca %24, Fransızca %16, İngilizce %16, İtalyanca %16, İspanyolca %11, Hollandaca %6, Yunanca %3, Portekizce %3, İsveççe %2, Danca %1 ve Fince %1. Fakat, bu dilleri konuşan AB vatandaşlarının oranı ise daha farklı: Almanca %32, Fransızca %28, İngilizce %47, İtalyanca %18, İspanyolca %15, Hollandaca %7, Yunanca %3, Portekizce %3, İsveççe %3, Danca %2 ve Fince %1. Bu oranlardan da anlaşıldığı gibi, AB vatandaşlarının yaklaşık %50'si İngilizce konuşuyor. "Ana diliniz dışında, faydalı olduğuna inandığınız hangi yabancı dili öğrenmek isterdiniz?" sorusuna verilen cevap, AB'nin dil haritasının büyük bir bölümüne, gelecekte de İngilizce'nin hakim olacağını gösteriyor. Ana dilleri dışında bir başka yabancı dili öğrenmek isteyenlerin oranı şu şekilde: İngilizce %69, Fransızca %37, Almanca %26, İspanyolca %15, İtalyanca %7,8, Rusça %4,9 Portekizce %0,6 ve İsveççe %0,5. Zira, AB üyesi ülkelerin çoğunda, ilkokul öğrencilerinin %90'dan fazlası İngilizce, %32'si Fransızca, %18'i Almanca ve %8'i İspanyolca öğreniyor. "Avrupa Diller Yılı" münasebetiyle 6-23 Aralık 2000 tarihleri arasında, AB'ye üye 15 ülkede, yeni bir Eurobarometer-Araştırması daha yapıldı. Avrupa Fikir Araştırma Grubu'nun INRA (Europe) ile ortaklaşa yaptığı bu alan araştırmasına, 15 yaşından büyük 15 bin 900 kişi katıldı. Bu araştırmanın sonuçlarına göre, ankete katılanların %53'ü, ülkeden ülkeye büyük farklılıklar olmasına rağmen, iki dil biliyor. Lüksemburgluların hemen hemen tamamına yakını iki veya daha fazla dili konuşuyor. Bu oran İngilizlerde ise sadece üçte bir. Avrupalıların %56'sı İngilizce konuşuyor (%16'sı ana dil, %40'ı da yabancı dil olarak). Avrupa'da en çok konuşulan diğer diller ise; Fransızca (%35) ve Almanca (%34). Ankete katılanlar, başka dilleri öğrenmenin tatil, iş ve şahsî sebeplerden dolayı çok faydalı olduğuna inanıyorlar. Anketten çıkan diğer bir sonuç da, ücretsiz dil kurslarının (yabancı) dil öğrenmeyi daha çok teşvik ettiği yönünde. Yine ankete katılanların dörtte üçü, İngilizce bilmenin çok faydalı olduğuna inanıyor; ikinci sırada ise Fransızca (%40), üçüncü sırada Almanca (%23) ve dördüncü sırada İspanyolca (%18) geliyor. Ankete göre, dil öğrenmenin önündeki en önemli üç büyük engelin kurs ücretleri, vakit sıkıntısı ve isteksizlik olduğu ortaya çıktı (3). Kısaca, Avrupa Birliği'nin normlarına göre genç Avrupalıların en az üç dil bilerek yetişmeleri isteniyor. Avrupa Eğitim Komisyonu 1995 yılında yayımladığı 'Öğrenen Topluma Doğru' başlıklı bildiride Avrupa Birliği vatandaşlarının anadillerinin dışında en az iki Avrupa dilini yeter düzeyde bilmelerini ilke olarak benimsemiş ve bu konuda bireylere yardım edilmesini kararlaştırmıştır. Çok dilliliğin birleşen Avrupa için artık bir zorunluluk hâline geldiğini anlayanlar, bunu halka da yaymaya çabalıyorlar. Dil toplumsal gelişimde rol alan en önemli araçtır. Görülüyor ki, sadece büyük Avrupa Devletleri değil ana dillerini koruma ve yaygın hale getirmek çabası güden. Gerçi ana dillerinin kullanım alanını genişletmek çabası bizim kendi öz dilimizi koruma uğraşlarımızdan bir takım temel farklılıklar içerse de, kullanılacak önlem yolları aynı direngi noktalarından geçmektedir. Önlem olarak kullanılabilecek yolların öğrenilmesi ve hayata nasıl geçirileceğine ilişkin detaylar bu ve benzeri organizasyonlar tarafından oluşturulabilmektedir. Belki, Avrupa Dil Yılı bizim için pratik değerleri tam olarak içermese de umarım gelecekte bu tür yapıları kendimiz oluşturur da, bizler kendi çocuklarımız ile kendi dilimizde anlamlı ilişkiler içerisinde bulunabiliriz. Kaynaklar http://www.sprachen-2001.at http://europa.eu.int/comm/education/languages/de/lang/europeanlanguages.html http://europa.eu.int/comm/education/languages.html/ http://www.eurolang2001.org  +''+Rahmi Lale

Dil Üzerine

Dil toplum yaşamının temelidir ve şüphesiz ki; insan faaliyetlerinin en eskilerinden biridir. İnsanla birlikte gelişmiş olduğu savunulmaktadır fakat nasıl meydana gelmiş olduğu bir sırdır, kesin olarak hiç bir şey söylenememektedir ve tahminlerde bulunmak güçtür. +''+ İnsanların çoğu tek bir dil , onun da ancak bir kısmını konuşabilir. Fakat dünyada konuşulan üç binin üzerinde dil olduğu sanılmaktadır ve bunların bir kısmı da tükenmeye yüz tutmuştur. Bir dilin dünya sahnesinden tamamen çekildiğini görmek insanlık adına büyük kayıptır, fakat dil kuşaktan kuşağa aktarılmadıkça, yok olması kaçınılmazdır. Ancak anadilini bilen ve başka diller öğrenmek isteyen bir kimseye, bütün diller aynı derecede güç gelmeyecektir çünkü; bazı diller birbirleriye akrabadırlar, bu nedenle birbirlerine benzeyen diller için "aynı linguistik aileye (ya da gruba) ait denir. Buna örnek vermek gerekirse; en geniş dil grubu Hint Avrupa dil grubudur. Asya kolunda; Hintçe, Farsça, Ermenice, Hititçe ve Toharca sayılabilir. Avrupa kolu ise daha geniş bir dağılıma sahiptir. Germen dilleri; Almanca, İngilizce, Flemenkçe ve İskandinav dilleridir. Romen dilleri; Latince, Fransızca, İspanyolca, İtalyanca, Portekizce ve Romencedir. Slav dilleri; Rusça, Bulgarca, Sırpça, Lehçe ve Boşnakçadır. Bunun yanında, bazı diller de tamamen bağımsızdır. Bunlar hiç akrabası olmayan yalnız insanlara da benzetilebilir. Orta ve Güney Afrika'da konuşulan Bantuğ dilleri ve Bask dili bu tür bağımsız dillere örnek olarak gösterilebilir. İspanya ve Fransa'da Pireneler'in batı yörelerinde konuşulan Bask dili, belki de tarih öncesinde yaşamış ilk insanların, taş devrinde konuşmuş olduğu yaygın bir dilin son kalıntısıdır. YAZILI VE SÖZLÜ DİL: Dil hem yazılı hem sözlü olabilir. Konuşma dili yazının icadından binlerce yıl öncesinden beri gelişmiştir. Elbette, yazı dili ile konuşma dili arasında önemli farklar vardır, temel öğeleri farklıdır. Biri kelimelerden, diğeri seslerden oluşur. Yazı dilinin biçimi gelenekler ve gramerciler tarafından konuşma diline oranla çok daha dikkatli bir şekilde düzenlenmiştir. Konuşurken ve yazarken kullanılan kelime dağarcığı genellikle daha geniştir. Bundan başka, konuşma ve yazı dillerinin gramerleri farklıdır. Bu iki yolla farklı dilde bilgi aktarma eğilimi vardır. Ayrıca konuşma dilinde, yazı diline oranla daha fazla tekrar ve fazladanlık vardır. Buna ana dilimizden örnek vermek gerekirse; yazı dilinde genellikle "c" olarak yazılan ses, diaspora kabardeylerinin konuşma dilinde "g" olarak söylenmektedir. Yine aynı şekilde "Cegu" yazılıyor "Gegu" okunuyor. Başka bir örnek de; "ç" yazılanlar genellikle "k" okunuyor. "Çapse", "kapse" okunuyor. "-di'li geçmiş" fiil çekimlerinde fiilin sonu "-di'li geçmiş" takısı olarak yazıda kalın "ş" ile bitiyor, diaspora kabardey konuşma dilinde "s" olarak söyleniyor. DİL VE KÜLTÜR: Dilin kültür açısından da ne kadar önemli olduğunu biliyoruz. Şimdi biraz daha derinlemesine bakalım. Kültür, bilindiği üzere, çok geniş ve tanımlanması zor bir kavramdır. Kültürle ilgili bir çok tanım vardır. Marks: "Kültür, doğanın yarattıklarına karşılık, insanoğlunun yarattığı her şeydir. der. Bir başka kültür tanımı ise; "kültür bir toplumun ya da bütün toplumların birikimli uygarlığıdır. şeklindedir. Başka görüşlerde de kültür; bir insan ve toplum teorisidir, bir dizi sosyal sürecin bileşkesidir. Kültür; içgüdüsel veya kalıtımsal değil, her bireyin doğduktan hemen sonra başlayan yaşantısı içinde kazandığı alışkanlıklardır. Mademki kültür; öğrenilen, eğitimle kazanılan bir olgudur, öğrenmenin kurallarına, yasalarına ve ilkelerine uygun olmak zorundadır. Kazanılan bu alışkanlıkları ve öğrenilen bilgileri-tümüyle-bir sonraki nesline aktarabilen tek varlık insandır. Bu da doğrudan insanın konuşma yetisiyle ilintilidir. Yani kültürün kendini devam ettirebilmesi, diline sahip çıkabilmesine bağlıdır. Diller kendilerini konuşan toplumların kültürüyle şekillenir ve kültür değişmelerinden elbette ki- diller de etkilenir. Fakat dilin bu tip kültür değişmelerine adaptasyonu sağlanmalıdır; yoksa bu değişime yetişemez ve o toplumun yaşayışını karşılayamaz hale gelir. Dinamik bir süreç olarak dil değişimi ve kültürleştirme başlıca üç şekilde meydana gelir: 1. İlişki içinde bulunduğu kültürlerden yeni kelimeler alır. Bu süreç kaçınılmazdır fakat bu durumun ilerlemiş hali de ciddi bir dil asimilasyonuna- dolayısıyla da kültürel asimilasyona- neden olabilir. Bu nedenle dile, başka dillerden gelen sözcüklerin en kısa zamanda, o dil tarafından kendine uygun biçime getirilmesi şarttır. Bir çok dilde bu tip örneklere rastlanılır fakat, yakın bir örnek olması itibariyle Türkçe'den örnek verelim. Arapça'dan Türkçe'ye geçen "Muhammed" adı-halen bu şekilde kullanımına rastlanıyor olsa da- zamanla kendiliğinden Türkçeleşerek "Mehmet" halini almıştır. Bir başka örnek; İngilizce 'deki "student" (öğrenci) sözcüğü "stüdınt" biçiminde okunurken, Rusça'da aynı şekilde "student" yazıldığı halde, "e" harfine vurgu yapılarak, yazıldığı gibi telaffuz edilir. Yani dilin kendi ahengine göre biçimlenmiştir. 2. Yeni kelimeler yapılandırır. Dil kendini yenilemek zorundadır. Ait olduğu kültürün ve ilişki halinde bulunduğu kültür -ve dolayısıyla dillerin- değişimine, bir şekilde ayak uydurmak zorundadır. Çünkü kültürler değişime uğradıkça, yeni kavramlar, yeni bazı durumları ifade etmek için türetilmesi veyahut da dil biçimlerine göre; yapılandırılması gerekir. Eğer o dil bu gibi yenilikleri karşılayacak sözcükleri kendi üretmezse, etkileşim halinde olduğu diğer dillerden sözcük almak durumunda kalacaktır ve bunun da -az önce söz ettiğimiz üzere- uzun vadede, bir dil asimilasyonuna sorununa neden olabilir. 3. Mevcut kelimelere yeni anlamlar yükler. Sözünü ettiğimiz kültürel değişim dahilinde, yukarıda belirtilen iki durum dışında bir üçüncü yaklaşım da budur. Varolan sözcüklere yeni anlamlar yükleyerek, ilişki halinde bulunduğu dillerden sözcükler alma ve belli bir süreç sonunda- getirebileceği olumsuzluklardan uzak kalınmış olur. Sözcüğe yeni anlamlar yüklemenin bir diğer olumlu yönü ise; ikinci durumda belirtilen "yeni sözcük yapılandırma" nın zorluğundan kurtulmuş olmaktır. Çünkü bilindiği gibi- yeni türetilen ya da yapılandırılan sözcüklerin günlük hayatta kullanılır hale gelmesi uzun süreç isteyebilir. Toplumlar için geçerli olan "yeni gelen sistemi kabul etmek ve ona alışmak zordur. " İlkesi dilde de bu anlamda geçerlidir. Halk sözcüğü hayata geçirmezse, bu çaba herhangi bir sonuç vermekten aciz kalacaktır. Dolayısıyla, halkın zaten kullanmakta olduğu sözcüklere anlam yüklemek daha uygun bir hareket olacaktır. En ilkel bir toplumun dilinin bile yeni gereksinimlere cevap verecek sınırsız bir yeteneğe sahip olması son derece ilginç bir olgudur. Fakat ilkel bir toplumun dilinden kasıt; dilin ilkel olması demek değildir. Hiç bir ilkel dil, bir diğerine göre daha ilkel değildir, hepsinin kökleri zamanın derinliğinde, konuşmanın yeni başladığı dönemlere uzanır. İngilizce gibi bazı dillerin son hallerini günümüzdeki diğer bazı dillerden (Yunanca gibi) çok daha yakın geçmişte almış olmalarına rağmen, hepsinin geçmişi son derece uzundur. Dilin ilkelliği ile varoluş süresi arasında hiç bir ilişki yoktur. Aynı şekilde; bir dili konuşan insanların ilkel oluşu, dilin de ilkel olmasını belirtmez. Avustralya yerlileri, dünyanın en ilkel materyal kültürlerinden birine sahiptir, bununla birlikte, kültürlerinin diğer yönleri oldukça karmaşıktır ve dilleri çok gelişmiş bir dildir. Fakat dilde asıl önemli olan, kendini yenileme ve değişime ayak uydurabilme yetisidir. Sonuç olarak; öğrendiğimiz dillerle; aynı zamanda o toplumlar hakkında da bilgi sahibi oluruz. Kültür ve dilin bu doğrudan ilişkisinin zorunlu kıldığı sonuç ise; dilin yeni kuşaklara aktarılması kültüre, kültürün ise dile bağlı olduğudur. KAYNAKLAR: Anthony Giddens-Sosyoloji, Bozkurt Güvenç -İnsan ve kültür, Bozkurt Güvenç- İnsan ve Dünyası, C. T Morgan - Psikolojiye Giriş, Av. Fahri Huvaj.  +''+Nefin Huvaj

Ve Atlar da Gitti

At; insanoğlunun evcilleştiremediği ilk hayvanlardan. Bu soylu ve sadık hayvanın zoolojideki bilimsel adı latincede "Equus Caballus" dur. Dünyanın bir çok yöresinde, eski uygarlıkların başlangıcından beri, insanoğlunun en önemli yardımcısı, savaş aracı, tarım aracı,ulaşım aracı, et kaynağı, süt kaynağı, içki hammaddesi kaynağı olarak sayısız işlevi olmuştur. +''+ M.Ö.II.Bininci yıla kadar Mezopotamya' da atın tanınmadığı, Ortadoğu ve Akdeniz Dünyasına kuzeyden Karadeniz Kıyılarından, Kuzey steplerinden ve özellikle Kafkasya'dan geldiği ve burada ilk at yetiştiricisi kavmin Kafkasya ile irtibatlı Hurriler olduğu bugün artık bilinmektedir(Gezgin Prjevalski). At Mısır'a Hiksos'lar tarafından götürülmüştür. Hiksos'ların Mısır'dan ayrılmasından sonra Mısırlıların arabalarına yeniden eşek koşmaya başladıkları bilinmektedir. At kültürü Kafkasya' da antik Kuban kültürü ile yaşıttır, hatta daha da eskilere uzanmaktadır. Sind-Meod, Bosfor-Kimmerien, Alan ve Sarmat mezar kalıntılarında, sahipleri ile birlikte gömülen atlar, bu mezarlarda bulunan at kültürüne ilişkin eşyalar bu tarihin en güzel kalıntılarıdır. Poseidon kültü ile ilişkisi dolayısıyla at, eski Grek dünyasında büyük saygı görürdü. Korinth Oyunları Poseidon Hippios' a adanmıştı. Her yıl güz döneminde atlar, Apollon'un savaş arabalarına yeni koşum atları sağlamak amacıyla denize atılırdı. Bazı atların tanrısal soydan geldiğine inanılırdı. İliada' da, Boreas'tan doğmuş atlardan söz edilmektedir.(1) Akhilleus' un atları ise Harpigi ve Zephiros' tan doğmuş kabul edilirdi. Antik Yunan'da çok bilinen bir öykü vardır; Ünlü kanatlı at Pegasos, Helikon Dağında Musa' ların kutsal koruluğunda ayağını yere vurunca bir su fışkırır, Hippokrene denilen bu kutsal pınarın çevresine toplanan ilham perileri Musa' lar ezgiler söyleyip hora teperlermiş. Pınarın suyu ozanları esinlermiş.(2) Pegasos motifini Maykop kültüründe de görmekteyiz. Proto-Çerkes uygarlığı bu ünlü kanatlı atı uzun yüzyıllar şiirlerinde, destanlarında, masallarında, günlük kullandığı eşyalarda yaşatmıştır.(3) Atı olmayan bir Nart kahramanı düşünülemez. Hele Sosrıkua gibi, Abrıtskıl gibi baş kahramanların kişilikleri atları ile bütünleşmiştir. Denizaltı Tanrıçası'nın (Psıtıhaguaşe), Pıce ve Pızğaş kardeşlere denizin derinliklerinden çıkararak verdiği Aygır' ın soyundan gelen Sosrıkua' nın atı Tığujey (Abhazcada Bzow) kanatlı bir attır. Bir sıçrayışta Oşhamahue (Elbruz) tepelerine konar. Abhaz mitoloji kahramanı Abrıtskil' in atı da aynı derecede ünlüdür. Abrıtskil' in tanrılar tarafından kapatıldığı mağarada sahibini kurtarmak için, onun bağlandığı zincirleri koparmak için binlerce yıl zincirleri kemirip dururmuş. (4) Kuzey Kafkasya' da at o denli halkın yaşamına girmiştir ki, kimi zaman "atlı=şıwu" (Adığe şivelerinde), "çıuğ" (Abazaca) sözcüğü "adam" ya da "erkek" sözcüklerinin yerine kullanılır olmuştur. Kafkasya' ya ilk gidişim 1978 yılında idi. O zaman yol boyu karşımıza çıkan yaylalar, ovalar dolusu yılkıları anımsıyorum. Hayran olduğum bu güzelim atları konu alan romanlar da okumuştum. Hatta bu romanlardan ünlü Adığeyli yazar Çeraşe Tembot' un "Şapsığ Pşaşe=Şapsığ Kızı" sinde "Abuk Atı", "Jereştı Atı", "Şevlokh Atı" gibi cinslerin varlığından da söz ediliyordu. Sırası gelmişken bu romanın tatsız bir anısını da yansıtmak istiyorum. Çeraşe Tembot' un çok hoşuma giden bu romanını Karaçay-Çerkes Bölgesi yazarlarından rahmetli Huran Şahımbiy Adığece' den Kuzey Abazaca'sına çevirmişti. Ben de Adığece orijinal baskısı ile Abazaca çevirisini birlikte kullanarak Türkçe' ye çevirmeye çalışıyordum. 12 Eylül olayından hemen sonrası idi. Bir gece kitabın son formasının çevirisini bitirmiştim ki, sabaha karşı saat üçte kapım çalındı, içeriye dalan bir silahlı tim gözlerimi bağlayarak beni bilmediğim bir yerlere götürdü. Arada kitabın Adığece orijinali, Abazaca nüshası ve tüm çevirilerim, sözlüğüm götürüldü. Bu belgelere bir daha ulaşamadım. Şimdilerde bile üzülerek anımsarım. Sözden söze atlayarak nerelere geldik, Sayın Okurum kusura bakmasın. Evet, Çerkes atlarından söz ediyorduk. Bu güzel ve kutsal atlara kaç yıl sonra, Çerkes Sürgünü' nün 130. Yılında , sürgünde atalarımızın geçtiği yolları aşarken gördük. Nalçık' tan hareketle Anadolu üzerinden Ürdün' ün başkenti Amman' a gittiler, atalarımızın uğradığı felakete aynen uğradılar, hem de bir iki yıl içerisinde. Şu anda bu atların dağıtıldığını ve yok edildiğini üzülerek öğrenmiş bulunuyorum. Çerkes atları Kafkasya dışında Uzunyayla' da da yaşatılmıştır. Hem de 1970 li yılların başına dek. Biz Uzunyayla çocukları gözümüzü atlarla açtık, kaç kuşak atlarla büyüdük. Çocukluk anılarım arabalara, dövenlere, pulluklara koşulan, gelin arabalarını süsleyen, düğünlerde, şölenlerde yarışan, şığacegu müziği ile sıraya girip terbiyeli sirk atları gibi danseden , çevik delikanlıların kızlardan mendil almak için tırmandıkları merdivenlere çıkan, gelin arabalarının üzerine dikilen örtüyü (Guışhateypkhua) kapıp kaçmaya çalışan delikanlıların altında köpük köpük kabarıp, burunlarından buhar fışkırarak koşan atlarla doludur. Al' ı, Doru' su, Kır' ı,Yağız' ı ... ama hepsinin üzerinde ince meşinlerle süslenmiş keçelerin ve gümüş savatlı Çerkes eğerlerinin parladığı atlara bırakın binmeyi, bakmaya bile doyamazdık. Atlar bu halleri ile, yani eğitilmiş bir biçimde kapımızın önüne gelmiyordu elbet. Binek çağına gelen taylar genellikle, bahara doğru karların gevşemeye başladığı, güney rüzgarlarının bahar kokularını getirdiği günlerde eğitilirlerdi. Başına bir yular geçirilen tay, gevşemeye başlamış kalın kar yığınının içerisinde uzun süre oynatılırdı. İyice yorgun düşürüldükten sonra sırtına hafif bir keçe konulur, bu hali ile yine kara sürülürdü. Üzerinde keçe taşımaya alışan taya bu kez hafif ve çevik bir çocuk bindirilirdi. Tay böylece yeniden kara sürülürdü. Bu aşamalardan sonra taya eğer vurma sırası gelirdi. Atlar yaşlarına ve cinslerine göre isimlendirilirdi; Köyümde kullanılan Abazaca at isimlerini saymadan geçemeyeceğim; Çıc'ıs =tay Nabğuş=bir yaşındaki tay (Khabardeyce Nabğaf) Kunan=üç yaşındaki erkek Dunan=üç yaşındaki dişi (kısrak) Ç'an= kısrak Xek'ua=aygır Atlar Don' larına (renklerine) göre de isimlendirilirlerdi. Çarakhsa=Doru Pakhu=kestane K'ara=siyah Laraj=kır Yade'ua=demir kırı Ğua=al Günlük işlerde kullanılan, ya da binek olan atların dışında kalanlar, özellikle damızlık kısraklar, aygırlar ve taylar Yılkı' nın içerisinde özgürce, dağ, bayır otlayıp dolaşırlardı. Yılkı beslemek,Yılkı gütmek başlıbaşına bir meslek, çok özveri ve beceri isteyen, bir iş sayılırdı. Yılkı çobanlığı ise bir o kadar daha zor ve yiğitlik isterdi. Yılkı çobanlığı bir bakıma bir zenaat sayılırdı. Geceler boyu uyumadan, at üzerinde dere tepe dolaşmak, sürüyü izlemek, zifiri karanlıkta, yar, uçurum, kurt saldırısı gibi tehlikelere karşı hayvanları korumak, doğuran atlara, körpe taylara yardımcı olmak büyük bilgi birikimini ve güçlü olmayı gerektirirdi. Anımsadığım en eski yılkı çobanı, bir öyküme de konu olan yüzyıllık Khuda idi. Khuda' nın yılkı çobanlığı yılları çok gerilerde kalmış, ben o yıllara yetişemedim. Ancak, uzun yıllar bu işi yapan Hamid Khaxu' u anmadan geçemeyeceğim. Ona Hamid Çıkuın (Küçük Hamid) de derlerdi, fakat bana hiç de küçük görünmezdi. Kayzer Wilhelm' vari burulmuş kırmızı bıyıkları, kızıl çilli yüzüne kaldıramayacağı kadar bir ciddiyet verirdi. Binici pantolonu, safari kesimli ceketi, mahmuzlu parlak çizmeleri ile kısa boyuna karşın belleğimde çok iri yapılı, gösterişli bir görünüm yer almıştır. Yılkı karların erimesi ve otların yeşermesi ile köyden ayrılırdı. Dağlarda, vadilerde geceler boyu otlayan hayvanlar, gündüz kuşluk vakti, her zaman toplandıkları yere yönelirlerdi. Daire şeklinde toplanan sürünün tam ortasında taylar, daha genç atlar yer alırdı. Anaç kısraklar ile aygırlar dairenin dış yüzünü oluşturacak biçimde, başları çemberin içerisinde, arka ayakları tehlikelere karşı çifte savuracak şekilde dairenin dışında sıkı sıkıya yerleşerek at vücudundan bir duvar oluştururlardı. Bu şekilde bekleşen yılkıya dışarıdan yaklaşan kötü niyetli insan ya da hayvanın vay haline. Yüzlerce çifteden oluşan bu savunma duvarının yanında Maginot hattına kim gereksinim duyardı. Bu düzen içerisindeki bekleyiş havanın serinlediği ikindi vaktine dek sürerdi. Güneş batı ufkuna yaklaşırken daire çözülür ve atlar yavaş yavaş otlayarak uzaklaşırlardı. Bu süre içerisinde evinde uyuyarak dinlenen yılkı çobanı, atını hazırlar, azık heybesini, sarılarak şekillendirilmiş kemendini (Arkhan) ve bükerek rulo haline getirdiği yamçısını, tüfeğini eğerine ve terkiye bağlayarak yerleştirirdi. Yamçı deyince hep iç çekerim. Çocukluğumda büyüyüp giymek istediğim yamçı' ya duyduğum heves kadar hiçbir giysiye arzu duymamışımdır. Biniciyi yekpare ve daha bir heybetli gösteren bu dış giysi, Karagöl koyununun o kızılımsı siyah yününden yapılırdı. Bildiğim kadarı ile iki tür yamçı yapılırdı; Birincisi biniciler içindi, at üzerinde bu uzun giysiyi giyen binicinin bacakları, ayaklarına kadar örtülür, kardan, yaştan, yağmurdan, soğuktan korunurdu. Daha kısa olan yamçıları ise araba ile yolculuk edenler ve araba sürücüleri giyerdi. Arabalardan inip koşum hayvanlarına yol göstermek gerektiğinden ya da arabanın yanı sıra yürümeyi gerektiren hallerde ayaklara dolaşmasın diye...(6) Yaz başlarında, yılkının içinde kalan damgalanmamış genç atları ve tayları damgalamak, tırnaklarını kesip bakımdan geçirmek, yarası olanları tımar etmek gibi nedenlerle yılkı belli bir günde köye getirilirdi. Yılkının köye gireceği gün at ayağı altında kalmamaları için kuzu, kedi, köpek, tavuk gibi hayvanlar kapatılırdı. Çocukların dışarı çıkmasına izin verilmez ya da, duvar gibi, sundurma gibi, dam gibi yüksek yerlerden atların geliş ve gidişini izleme izni verilirdi. O hızlı at sürüsünün tozu dumana katarak köye girişi ne görkemli olurdu. Hiçbir Western' i izlerken köyümdeki o muhteşem görünümü yakalayamadım. Gök gürler gibi, şimşek gibi dar sokaklara giren sürü, Huy, Hey ünlemleri arasında yönlendirilerek büyük taş avlulara, yüksek duvarların arasına kapatılırdı. Avluların kapıları uzun, ağaç kalaslarla örtülürdü. İlgilenilmesi gereken her at, arkhan denilen at kılından örme uzun kementlerle yakalanırdı. Bu yakalamalar kement atma, isabet ettirme yarışlarına dönüşürdü, kim daha çok at yakaladı, kim en azgın aygırı yakaladı, günlerce söylenirdi. Avlunun köşesinde yakılan ateş yığınının içerisinde kızaran her ailenin damgası, o aileye ait taylar yakalandıkça ateşin içerisinden alınıp tayın sağrısına bastırılırdı, kişneyen, zıplayan tayların gürültüsü ile tüy ve et yanığı kokusu birbirine karışırdı. Tırnağı düzeltilen, yarası tımar edilen, yelesi ve kuyruğu düzeltilen, yabani bir görünüm kazanan tüyleri kırpılan atlar, kemendin ve yuların bağımlılığından kurtuldukça zıplayarak, kişneyerek sürünün beklediği tarafa koşardı. Bu tür imeceler bayram gibi, festival gibi renkli, eğlenceli ve coşkulu geçerdi. Yaşamında büyük yeri olan atlarla haşır neşir olan köyümün insanları bu tür damgalama ve bakım günlerine özen gösterirlerdi. İşler bittikten sonra herkes yaş grubuna göre, sosyal mevkiine ya da misafir oluşuna göre belirlenmiş sofralara davet edilir, o gün için kesilen koyunlardan, ya da başka hayvan etlerinden oluşan Çerkes yemekleri ile süslü sofralarda, belli bir seremoniye katılan görevliler gibi bekleşirlerdi. Thamade' nin yaptığı Huahua ile yemeğe başlarlar, güle, şakalaşa yerlerdi. Akşam üzeri bakımdan geçirilmiş sürü aynı gürültüyü çıkararak köyden kırlara doğru uzaklaşırken imeceye katılan herkes mutlu bir yorgunluk içerisinde evinin yolunu tutardı. Kışın bu sürüler genelde köyün içerisinde dolaşırdı. Koyun sürülerine karlar üzerinde öbek öbek verilen kuru otlardan arta kalanları toplarlar, ya da ayrıca beslenirlerdi. Kış süresince uzayan ve yapağı gibi kalınlaşan tüyleri Uzunyayla' nın dondurucu soğuğunda bu atları korurdu. Çocukluğumda kimi atlara özel ilgi duymuşumdur. Devlet memuru olan babam memurluğunun yanı sıra Hayvancılıkla da uğraşırdı. Maaşını çocuk yardımı olarak aldığı paranın benim hisseme rastlayan kısmını biriktirmiş, bu birikim ile bana demir kırı bir tay almıştı. Yelesi ve kuyruğu beyaz olan bu sevimli tay, çok güçlü, çok gösterişli bir aygır olmuştu. Ben ona çayırdaki otların en güzellerini, en yumuşaklarını toplayarak yedirirdim. Bu at üç veya dört yaşına geldiğinde elimden çıkmıştı, bu kaybı uzun yıllar ta yüreğimde bir acı olarak hissettim. Neden elimden çıktığını da anlatayım. At Uzunyayla halkı için önemli bir geçim kaynağı idi. O zamanlar orduda ata hala gereksinim duyulurdu. Süvari birlikleri ile top çekimi için her bahar ordu at satın alırdı, ya da bir nevi kamulaştırırdı. Anlatılanlara göre Ordu' nun at gereksinimini büyük ölçüde bölgemiz karşılarmış. At seçmeye gelen ordu mensupları Mayıs-Haziran aylarında çıkagelirlerdi. Bunların gelişi "Miri geldi, Miri geldi" diye ağızdan ağıza herkese duyurulurdu. İşte böyle bir günde yılkımız köye getirilmiş, yine bir taş avluya kapatılmıştı. Kementler atılarak yakalanan atların yüksekliği, boyu, göğsü subaylarca ölçülüyor ve beğenilenlerin tırnağına numaralar damgalanıyordu. Ne kadar çok at beğenilirse o kadar gelir gelecek demekti. Bu işler devam ederken, yılkıdan ayrı, içeride tavlada yem yiyen benim sevgili atım çok yakınında kokusunu aldığı atların yanına gidebilmek için kişneyerek tepiniyordu. O kadar çok gürültü çıkarmış olacak ki, askeri heyetin başkanı olan binbaşının dikkatini çekti, "Binbaşı Nail" adlı bu subay babama dönerek, "_ Mazhar Bey, yabanilerin dışında da atlarınız var galiba, neden onları göstermiyorsun?" demişti. Babam da ev sahibi olmanın gerektirdiği nezaketle heyeti tavlaya götürmüştü, ben de atımı beğenmelerinden duyacağım çocukça gurur ve "Ya onu da alırlarsa" endişesi karışımı bir ruh hali içerisinde arkalarından sürüklendiğimi anımsıyorum. Tabi benim atım çok övgü almıştı, ancak o övgü dışında ayağına numara da damgalanmıştı, artık devletin malı idi. Babam ne kadar ricada bulundu ise de, ne kadar "Çocuğun atı satılık değil" dedi ise de askeri heyetin direnişi ağır basmış ve sevgili atım seçilen diğer atlarla birlikte jandarmalar denetiminde uzaklaşıp gitmişti. Günlerce gizli gizli ağladım. Çocuk dünyam, kaldıramayacağım bir sıkıntıyla kararmıştı. Üzüntümü giderebilmem, atımı unutabilmem için beni anneannemin yanına, dayımlara yolladılar. Aradan iki ay gibi bir süre geçmişti, Ağustos ortalarıydı, bir sabah henüz alacakaranlıkta kapımızın çok şiddetli şekilde dövülmesiyle hepimiz uyandık, bu kapı dövmeden ziyade tekmelemeyi andırıyordu. Hepimiz kapıya koştuk. Babam biraz da endişeli bir şekilde, yavaşça kapıyı araladığında, karşımızda sevinçten, keyiften yerleri tırmalayan sevgili atımla karşılaşmayalım mı? Şaşkınlıktan ve sevinçten ne yapacağımı bilemiyordum. Güzel atım, bir çamur deryasına, o güzelim beyaz yelesi ve kuyruğu kıpkızıl çamurlara bulanmış ve kurumuştu. Onu el birliği ile yıkayıp temizledik, götürüp yerine bağladık. Önüne yiyecek taze otlar yığdık. Annem babama yalvarıyordu " Bedelini iade et, bu uğurlu at bu evde kalsın" diye. Babamsa üzüntü içerisinde konuşuyordu. "Olur mu? O şimdi devlet malıdır, akşam olmadan jandarmalar çıkagelir diyordu. Babamın söyledikleri aynen gerçekleşti, öğleden sonra gelen bir jandarma timi onu sıkı sıkıya bağlayarak büyük reo' ya bindirdiler ve uzaklaşarak gittiler. Zavallı atım jandarmalardan öğrendiğimize göre, Gaziantep' in Araban ilçesiyle Adıyaman' ın Besni ilçesi aralarında bir yerlerde birliğinden kaçmış, dağlar, ırmaklar aşarak evine geri dönmüştü. Aradan yıllar geçmişti, ben üniversite öğrencisiydim. Uzun bir süre köye gidememiştim. Bu yıllarda ordunun giderek motorize olması, atlı birliklerinin kaldırılması Uzunyayla at üreticilerini kötü etkiliyordu. Çok hızlı çoğalan ve satın alınamayan atlar dağı taşı kaplamış, koyun ve sığır sürülerinin otlaklarını daraltmış hatta tahrip eder hale gelmişti. Bu sırada, bir yabancı firma, yanılmıyorsam bir Fransız firması peydah olmuş, bu at sürülerine talip olmuştu. At sahibi herkes bir iki binek atı dışında bütün atlarını çok düşük bir bedelle elden çıkartmak zorunda kaldılar, satın alınan atların İskenderun Limanı' na, oradan da Fransa' ya gemi ile götürülmek üzere Şarkışla Garı' ndan vagonlara bindirilişi hem at sahipleri hem de zavallı atlar için bir işkence halini almıştı. Vagonlardan ürken, binmek istemeyen o güzelim atların itilip kakılması, acı içinde kişnemeleri, herkesin gözlerini yaşartmıştı. Başlarını uzatarak kişneyen atların uzaklaşması çok hazindi. Çerkes kültürünün çok önemli bir motifi halktan kopmuş uzaklaşıyordu. Tıpkı diğer kültür güzelliklerimizin yok oluşu gibi. Garın at yüklenen rampasına yavaşça çöktüm, uzaklaşan katarın arkasından hıçkırarak inledim. Dudaklarımdan isyanla sözler dökülmüştü. "_VE ATLAR DA GİTTİ........" Notlar 1. Homeros, İliada, Çeviren Azra Erhat-A.Kadir. Sander Yayınları: İstanbul, 1967. 2. Azra Erhat, Mitoloji Sözlüğü, Remzi Kitabevi: İstanbul, 3.Basım ,1984. 3. N.B.Anıfimov, Drevnee Zoloti Kubani (The Kuban's Ancient Gold ), Krasnodarskoe Kınjnoe İzdatelstvo, 1987. 4. Ö.Özbay, Mitoloji ve Nartlar, Kafdağı Yayınları: Ankara, 1990, No.1. 5. Haydar Özdemir'in yayınlanmamış derlemeleri. 5. Acbakh Hacismeyl Abaza, "Sıpsıhua Abıjkua", Journal Mejdunarodnoy Abhazo-Abazinskoy Accociyasia, Çerkessk, 1997.+''+Özdemir Özbay

Avrupa Birliği-Türkiye İlişkileri ve Azınlık Hakları

SUNUŞ Günümüzde azınlıklar ve azınlık hakları konusu insan hakları ile bağlantılı olarak giderek artan öneme sahiptir. Azınlıklar konusu ülkelerin iç ve dış politikalarını etkileyen bir faktördür ve ülkemiz Türkiye açısından bunun en yakın örneği Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne (AB) tam üyeliği sürecinde yaşanmaktadır. +''+ Türkiye-AB ilişkilerinde azınlıklar konusunun ele alındığı bu yazıda; öncelikle azınlık ve bağlantılı kavramların tanımlaması yapılacak, bu konudaki tarihçe verildikten sonra AB'de ve Türkiye'de azınlıklar ve azınlık haklarına geçilecek ve son kısımda da azınlıklar konusunun Türkiye-AB ilişkilerine etkileri üzerine yorumlara yer verilecektir. I-GENEL TANIMLAR: 1-AZINLIK: Sosyolojik olarak: Bir toplulukta sayısal bakımdan azınlık oluşturan, başat olmayan ve çoğunluktan farklı niteliklere sahip olan gruptur. Hukuksal olarak ise bu konuda şimdiye dek yapılan en önemli tanım, BM İnsan Hakları Komitesi'nin Ayrımcılığın Önlenmesi ve Azınlıkların Korunması Alt Komisyonu Özel Raportörü Capatorti'nin 1966'da yapılmış BM Medeni ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesi'nin azınlıkların korunmasına ilişkin 27.maddesi bağlamında hazırladığı incelemede yaptığı tanımdır: "Başat bir durumda olmayıp, bir devletin geri kalan nüfusundan sayısal olarak daha az olan, bu devletin uyruğu olan üyeleri etnik, dinsel ve dilsel nitelikler bakımından nüfusun geri kalan bölümünden farklılık gösteren ve açık olarak olmasa bile kendi kültürünü, geleneklerini ve dilini korumaya yönelik bir dayanışma duygusu taşıyan grup." Dünyadaki kullanım açısından ırk, dil ve din azınlıkları (racial, linguistic, religious minorities) deyimi Milletler Cemiyeti döneminde kullanılıyordu. Sonra 1950'ye kadar ırksal azınlıklar (racial minorities) deyimi kullanıldı. Ama "ırk" terimi yalnızca etnik gruplar arasındaki fiziksel farklılıkları ve özelde de renk farkını anlattığı için artık daha geniş bir terim olan "etnik/etnik azınlık" kullanılıyor çünkü "etnik" terimi kültürel farklılığa vurgu yapıyor. 2-DEVLETLERİN AZINLIKLARA KARŞI TUTUMLARI: 2.1-Asimilasyon: Sistem toplumun homojen kılınmasını amaçlar. Birbirinin aynı parçalar üretir. Azınlık kültürü dikkate alınmaz, azınlığın çoğunluk kültürü içerisinde eritilmesi amaçlanır. Mutlak anlamda asimilasyon azınlık kimliğinin ortadan kalkması ve toplumsal belleğin sıfırlanması ile sağlanır. Asimilasyon doğal olarak veya zor yoluyla da gerçekleşebilir. Azınlığın gönüllü olarak da asimile olması mümkündür. (Yahudi Dönmeler gibi) 2.2- Entegrasyon: Bu sistemde bir ülkedeki etnik gruplar kendi kimliklerini koruyarak bir bütün oluştururlar. Alt-kimlikler halinde bir üst-kimliğin altında yaşarlar. Etnik ve diğer sınırlamalar kaldırılarak ortak bir toplumsal kimliğin yaratılmasın amaçlanır. Ama entegrasyon süreci ülkenin çoğulcu bir yapıya sahip olup olmamasına bağlı olarak asimilasyona da kayabilir. Devlet "eşitlik" kavramını gözetse de "özel farklılıkları" gözetmez. 2.3-Ayrımcılık (Segregasyon): Başat-çoğunluk kültür ve diğer azınlık kültürleri arasında sert bir hiyerarşik ayrım vardır. 2.4-Soykırım (Jenosit): Azınlık grubunun fiziksel olarak ortadan kaldırılmasıdır. II-AZINLIKLARIN KORUNMASI ve AZINLIK HAKLARI 1-GENEL OLARAK HAKLAR: Günümüzde azınlıkların korunması ile ilgili olarak esas olarak 3 ana örgütten söz etmek mümkündür: Birleşmiş Milletler (BM), Avrupa Konseyi (yani AB), Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT). Uluslararası hukuk azınlıkların korunması alanında 3 yol tanımaktadır: a-Varolma Hakkı: Bu hak fizik ve kültürel olmak üzere iki şekilde anlaşılabilir. Bu hak daha çok insan hakları ile ilgilidir. b-Ayrımcılığın olmaması: Herkese eşit muamele yapılması. Bu da daha ziyade insan hakları kapsamında düşünülebilir. c-Kimlik Hakkı: Azınlıkların farklı kimliklerini sürdürmelerine izin verilmesidir. Bu hak doğrudan gerçek azınlık hakkı sayılır. Ayrımcılığın önlenmesi; kişilerin ya da grupların istedikleri eşit muameleyi reddeden her türlü eylemin engellenmesidir. Ayrımcılığın önlenmesi azınlıkların korunması için bir ön koşuldur. Ancak bazı devletler ayrımcılığın önlenmesini azınlık bilincini yok etmek için kullanmaktadırlar. Ayrımcılığın önlenmesi azınlık ve çoğunluk arasında bir eşitlik sağlanana kadar uygulanması gereken geçici bir uygulamadır. Azınlıkların korunması; çoğunlukla eşit muamele görmek istemekle birlikte, temel özelliklerini korumak için farklı muamele talep eden başat olmayan grupların korunmasıdır. Azınlıkların korunmasının sürekli bir uygulama olması gerekir. Azınlıkların korunması azınlık bilincinin güçlenmesini ve sürekli olmasını sağlar. AB'nin kültürel hedeflerinden birisi de budur. 2-BİREYSEL ve KOLEKTİF HAKLAR: Azınlık haklarını koruyan devletler vurguyu azınlık grubundan çok azınlığı oluşturan bireylere yapmaktadırlar. Yani grup azınlık kimliğinden çok birey azınlık kimliği öne çıkartılmaktadır. Aksinin ülke bütünlüğünü parçalayıcı etkiler yapmasından korkulmaktadır. Dolayısıyla günümüzdeki azınlık hakları kolektif bir boyutu olan bireysel haklardır. Bireysel haklar azınlık kimliğini ifade, azınlık dilini kullanma, öğrenme, öğretme, kamu hayatında, yazılı ve görsel basında, yayıncılıkta kullanma türü hakları içermektedir. Uluslararası hukukta ve Avrupa Birliği belgelerinde kastedilen haklar bunlardır. Kolektif haklar ise idari haklardır. Özerklik, federasyon gibi hakları içerir. Bu anlamda azınlık hakları bireysel haklardır. Kolektif haklar azınlık bireylerinin değil "halkların" (1) haklarıdır. Kolektif hakların insan-vatandaş hakları anlamında şahsi haklarla çatıştığı durumlar da söz konusu olabilir. Bir azınlık grubu kendisine ve üyelerine verilen hakların korunması için devletten kendi kolektif haklarına dışarıdan müdahalenin önlenmesi (bu zaten azınlık haklarının özüdür) ve kolektif hakların grubun kendi üyelerine karşı da korunması talebinde bulunur. Burada grup kendi içinden gelebilecek bir muhalefeti devletin de desteğiyle engellemek istemektedir. Bir dinsel grup bu şekilde topluluğun kurallarına muhalefet eden üyelerine yaptırım uygulayabilir ya da kendini savunma mekanizması geliştirmiş olur. Örneğin Kanada'daki Hutterity Kilisesi grubu ve ABD'deki Amish cemaati dış dünya ile fazla temas edip grup kurallarına isyan edebilecekleri endişesi ile çocuklarını 16 yaşından evvel okuldan alabilme hakkına sahiptirler. Bu hakkı federal hükümet ile yapmış oldukları eski antlaşmalardan alırlar. Bu tip kolektif haklar birey haklarıyla çelişmektedir çünkü kolektif haklar adına bireylerin eğitim görme hakları ellerinden alınmaktadır. İlginç bir şekilde Osmanlı İmparatorluğu'nda da buna benzer bir sistem vardı. Osmanlı yapısı içinde bireyler "milletleri" (dini cemaat kategorisi) içinde ele alınıyordu. Bir milletin üst düzey ruhbanı kendi cemaatinden bir kimsenin cemaat kurallarını ihlal ettiğini gördüğü zaman o kişiye karşı devlet gücü yardımıyla yaptırımda bulunabiliyordu. Grup haklarının bu örneklerde de görüldüğü gibi birey haklarından önce geldiği durumlar eleştirilmektedir. 3-ÖZEL GRUP HAKLARI (UYGULAMADA KOLEKTİF HAKLAR) Uluslararası hukukta ve genelde (yukarıda da açıklandığı gibi uluslararası hukukta ve AB'de "azınlık grubu" değil "azınlığa mensup birey" hakları söz konusudur) olmasa da kimi federatif-çokkültürlü toplumlarda (aslında hemen hemen bütün toplumlar fiilen çokkültürlüdür) ulusal düzeyde bazı etnik-dini gruplara hak tanındığı görülür. Bu hakları ise 3 gruba ayırmak mümkündür: 3.1-Özel Yönetim Hakları (Self-Government): Grup kendi kendini yönetir. Grup siyasi-bölgesel idari özerkliğe sahiptir ve/veya bazı konularda kendi kararlarını merkezi hükümete bağlı olmaksızın alabilir. Bu hak biçimi azınlığın kendini çoğunluktan ayırma yöntemlerinden biridir ve azınlıkla çoğunluğun birlikte yaşaması için başka bir yol kalmaması durumunda başvurulan bir yöntemdir. Devletler özellikle bölgesel düzeyde özel yönetim hakkı vermek örneğin federal sisteme geçmek konusunda oldukça isteksizdirler. Bunun toprak bütünlüğünün parçalanmasına yol açmasından çekinirler. Bu yüzden devletler kendi adlarına üniter sistemi tercih ederler. Özel yönetim hakları her zaman ayrılıkçılığa bölünmeye yol açar diye bir kaide de yoktur. Aksine sosyal entegrasyonu ve siyasal birliği sağlayıcı etki yapabilir. Çünkü çoğunluk ile azınlık arasındaki önemli bir gerilim meselesi ülkenin toprak bütünlüğü bozulmadan sağlanmış olur. Ancak ülke koşullarına bağlı olarak bu sistemin başarısız olması da mümkündür. 3.2-Etnik/Dinsel Haklar: Bazı gruplar kendi kültürlerinin devletçe desteklenmesini ister. Kendi geleneklerini uygulayabilmek için genel kanuni kurallardan bağışıklık talep ederler. Örneğin ABD ordusunda görevli Yahudilerin askeri hizmet sırasında yarmulka(küçük yahudi takkesi) takabilme talepleri gibi. Burada topluluğa katılmaktan çok kendini tecrit amaçlanmaktadır. Bu tip haklar genellikle bir devletin kurulması aşamasında verilen haklardır. Örneğin Amishler kendi grup haklarını ABD'ye katılmanın bir karşılığı olarak elde etmişlerdir. Bu tip hakların sonradan verilmesi ise pek söz konusu olmamaktadır. Bu duruma örnek olarak da Batı Avrupa ülkelerindeki Müslüman göçmenlerin türban takarak okula gitme taleplerini gösterebiliriz. Bu talepler olumsuz cevap almışlardır. 3.3-Özel Temsil Hakları: Dezavantajlı gruplar demokratik ülkelerde bile sayılarıyla orantılı olarak temsil edilemezler. Kendilerine temsil kontenjanı tanınmasını isterler. Ancak bu hak özel yönetim hakkından farklıdır çünkü grup "dışarıdan" yönetilmeyi kabul etmektedir ve bu açıdan özel temsil hakkının özel yönetim hakkına karşı bir alternatif olduğu söylenebilir. Özel grup haklarının ülke-toplum bütünlüğünü pekiştirici ya da zayıflatıcı olup olmaması: - Azınlığın çoğunluğa katılmayı/birlikte yaşamayı isteyip istememesine, - Azınlıklara-gruplara verilen hakların ülkenin sistemini doğrudan etkileyip etkilememesi ve bu etkinin derecesine, (idari anlamda bir etki olabilir) - Çoğunluğu azınlığın kriterlerine göre yaşamaya yöneltip yöneltmemesine bağlıdır. (örneğin çok-dinli bir ülkede toplum yaşamının düzenlenmesinde bir dinin ya da mezhebin kurallarının öne çıkması) III-GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE AZINLIKLARIN ve AZINLIK HAKLARININ KORUNMASININ TARİHÇESİ: Dinsel azınlık anlayışı 16. Yüzyıldan itibaren reformasyon ve laikleşme hareketlerine bağlı olarak ulusal azınlık anlayışına dönüştü. Ulusal azınlık kavramı daha sonra çokuluslu Avusturya-Macaristan ve Rusya'daki fikir akımları ve olaylar sonucu gelişti. Bu konunun siyasal ve diplomatik açıdan önem kazanmasının 3 temel sebebi: a-Ulusal azınlık kavramının doğduğu iki ülke olan Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun dağılması ve Rusya'daki karmaşa b-Barışçı ve sosyalist grupların azınlıkların statüsünün tanımlanması çabaları c-I.Dünya Savaşı galiplerinin savaş sonrasında ortaya çıkan sınır değişikliklerinin yaratacağı sorunlar konusundaki endişeleridir. Azınlıklar konusuna olan bu ilgi ABD'de de ortaya çıkmıştır. Zaten Wilson planının ilkeleri de ABD'nin azınlıklar konusunda yaptığı araştırmaların bulgularına dayanmaktadır. I.Dünya Savaşı'ndan sonra galip devletler Milletler Cemiyeti bünyesinde azınlıkların korunması için önemli aşamaların kaydedilmesini sağladılar. Ancak Milletler Cemiyeti'nde alınan bu kararlar evrensel ve standart değildi. Galip Batı Avrupa devletleri kendilerini ve Almanya'yı yükümlülüklerden muaf tutmuşlardı. Azınlıklarla ilgili yükümlülükler bu dönemde Doğu Avrupa ülkeleri ve Osmanlı Devleti için geçerli idi. Olayı Osmanlı açısından ele aldığımızda, Avrupalı devletler uzun bir süredir Osmanlılara azınlık hakları konusunda baskı yapıyorlardı. Doğu Avrupa'da ise devletler bu düzenlemeyi istemeyerek de olsa kabul ettiler. Ancak fiilen uygulamama şansını iki dünya savaşı arası dönemde yaşanan ekonomik kriz ve hemen yanı başlarındaki Almanya'da yükselen ırkçılık akımı sayesinde yakaladılar. Bu durumda İngiltere'nin kendi İrlanda sorunu yüzünden azınlık hakları konusunda fazla ısrarcı olamaması da etkili oldu. Osmanlı Devleti'nin devamı olan Türkiye de Lozan'ın azınlıklar konusunda getirdiği bazı yükümlülüklerden çeşitli şekillerde fiilen muaf olmayı başardı. Örneğin Lozan'ın İmroz ve Bozcaada Rumlarına yerel özerklik veren 14. Maddesi yerel cemaatin de bu yöndeki tutumuna bağlı olarak hiçbir zaman uygulanmadı. Batı uzun süre azınlık haklarını daha çok kendi dışındaki ülkelere karşı bir dış politika malzemesi olarak kullandı. Azınlık ve insan haklarının daha samimi bir şekilde ele alınması ise ancak 1990'lara doğru Avrupa kamuoyunun bu konularda siyasetçilere baskı yapması ve AB'nin kurulması sayesinde oldu denilebilir. Şu an gelinen noktada insan hakları ve azınlıklar konusu AB'nin dış politika ve genişleme kriterleri arasında üst sıralarda yer almaktadır. Bu insanlık adına da oldukça önemli bir gelişmedir. Dünyada 1990 sonrasında insan ve azınlık hakları mekan olarak genişledi; eski sosyalist ülkeler uluslararası örgütlere girme isteklerine bağlı olarak insan ve azınlık haklarına saygı gösterme ilkesini kabul ettiler. Uluslararası göç dalgaları da bu konunun önem kazanmasında etkili oldu. Asya ve Afrika ülkelerinden Avrupa'ya gelen göçmenler kalıcı idiler ve azınlık haklarına tam olarak sahip olamasalar da fiili azınlık grupları oluşturdular. Pek çok Üçüncü Dünya ülkesi Batı desteğini sağlamak için çok partili sisteme geçtiler. Bu insan ve azınlık haklarına verilen önemi nispeten arttırdı. Diğer yandan azınlık hakları niteliksel açıdan da güçlenmeye başladı; ayrımcılığın önlenmesinden azınlıkların korunmasına doğru bir gidiş görülüyor. Azınlıkların korunması konusunda devlete "engellememe" görevi veriliyordu, şimdi gitgide "yardımcı olma" görevi veriliyor. Yalnızca vatandaşların azınlık sayılmasından, vatandaş olmayanların da korunmasına doğru gidiş eğilimi var. Bir devlette azınlık olup olmadığı konusunu, o devletin kendi takdirine bırakıp bırakmama eğilimi de güçlendi. Genel olarak 'ulusal azınlıklar' yada 'etnik azınlıklar' deyimleri kullanılıyor ve bu azınlıkların kültür, din ve dil açısından çoğunluktan farklı olduğundan söz ediliyor. Böylece bir sözleşmeyi imzalayan ülkenin 'Benim iç mevzuatıma göre bende azınlık yoktur' demesi bir şey ifade etmiyor. Belki de en önemlisi AGİK çerçevesinde yapılan 1991 Cenevre Uzmanlar Toplantısında açıkça ilan edilmiştir ki, ulusal azınlıklar konusu artık 'milli yetki'ye dahil sayılmamakta, yani ülkelerin iç işleri kabul edilmemektedir. Bu konu artık "meşru uluslararası ilgi konusu"dur. Bunun yanı sıra şunu da bilmek gerekir ki, Türkiye için bu konunun milli yetki sınırları içinde (yani iç mesele) sayılması hususu ülkemizin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine katıldığı 1954 yılında kuramsal olarak, bireysel başvuruyu kabul ettiği 1987 tarihinde de pratik olarak sona ermiş bulunmaktadır. Bütün bu gelişmeler Türkiye'yi de bağlamaktadır ve yazının geri kalan kısmında bu gelişmelerin yarattığı etkiler ışığında yorumlar getirmeye çalışılacaktır. IV-AVRUPA BİRLİĞİ'NDE AZINLIKLAR: 1- GENEL DURUM: AB içerisinde 40 milyon kişi içinde yaşadıkları AB üyesi devletlerin resmi dillerinden başka bir dili anadil olarak konuşmaktadırlar. AB Komisyonu tarafından 1996'da basılan "Euromosaic" incelemesine göre AB içerisindeki 48 azınlık dilin-den 23 tanesinin ya "sınırlı" yaşama şansı vardır ya da "hiç" yoktur. Diğer 20 azınlık dilinin ise "tehlikede" olduğu düşünülmektedir. AB içerisindeki "azınlık/bölgesel diller" yanında, "bölgesel olmayan" Çingene (Gypsy) ve Yidiş dilleri de mevcuttur. AB'nin geleceğine dönük model arayışları içerisinde azınlıklar konusuna da önem verilmektedir. Farklı etnik kimliklerin de AB'nin bütünleşmesi (hem genişleme hem de derinleşme anlamında) sürecine dahil edilmesi amaçlanmaktadır. Bu oldukça gerçekçi gözüken model arayışı, Avrupa'da barışı ve istikrarı tehdit eden savaşlar ve yerel çekişmelerin egemen devletlerin egemenlikleri altında tuttukları halklar ve azınlıkların kendi kaderlerini tayin etme istek ve ira-delerine karşı gösterdikleri hoşgörüsüzlükten beslendiği düşüncesine dayanmaktadır. Bu yüzden istikrarsızlıkları önlemek için etnik azınlıkların da AB bütünleşmesi sürecinde hesaba katılması gerektiğine inanılmaktadır. Günümüze kadar Avrupa'da sağlanan tüm önemli gelişmelere rağmen, AB içerisinde bile hala azınlık hakları ile ilgili sıkıntılar vardır. Bazı AB ülkeleri açıkça azınlık karşıtı politikalar uygulamaktadırlar. Örnek vermek gerekirse, Yunanistan'ın Arnavutlar, Makedonlar gibi azınlıkların varlığını kabul etmekte pek de istekli olmadığı açıktır. Aynı şekilde Müslüman Türk azınlığa ve Bulgarca konuşan Pomaklara karşı ayrımcı politikalar izlemektedir. Yunanistan AB içerisinde kendi ülkesinde Avrupa Azınlık Dilleri Ofisi'nin bir şube açmasına izin vermemiş olan tek ülkedir. Diğer bir tipik örnek olarak da Fransa'yı verebiliriz. Ulus-devlet yapısına özel önem veren Fransa Baskların, Bretonların, Alsaslı Almanların, Katalanların, Korsikalıların, Hollandalı ve Provence'lı azınlıkların temel kültürel ve dilsel haklarını reddetmiştir. Fransa'da azınlık dillerinin kullanımının, Fransızcayı tek resmi dil olarak kabul eden Fransız Anayasası'nın 2.maddesini ihlal ettiği düşünülmektedir. Ancak bu politikalarda olumlu yönde bir değişim söz konusudur. Fransa 1992 tarihi Bölge ya da Azınlık Dilleri Avrupa Sözleşmesi Mayıs 1999'da imzalamıştır. Böylelikle Fransa ilk defa Fransa'daki çok-dilliliği kabul etmiştir. Hukuksal açıdan baktığımızda ise Avrupa Parlamentosu'nun kültürel ve dilsel zenginliğin altını çizen çeşitli kararları yanında Maastricht ve Amsterdam antlaşmaları da ulusal ve bölgesel farklılıklara saygı duyulmasını talep etmekte ve AB'yi değişik kültürleri desteklemeye sevk etmektedir. Özellikle azınlıklar konusunu ise daha dolaysız bir şekilde 1992 Bölge ya da Azınlık Dilleri Avrupa Sözleşmesi ve 1995 Ulusal Azınlıkların Korunması Çerçeve Sözleşmesi ele almaktadır. 2- BÖLGE YA DA AZINLIK DİLLERİ AVRUPA SÖZLEŞMESİ (1992) Özel olarak bir azınlık hakları belgesi olmamakla beraber, azınlık dilleri konuşanlar için önemli bir belgedir. Bu sözleşmenin amacı azınlık dillerinin yok olmasını engellemek, onların öğretimini, sosyal ve ekonomik boyutu da içerecek şekilde kamu hayatındaki sözlü ve yazılı kullanımlarını teşvik etmektir. Sözleşme etniklikten çok kültürel-dilsel boyutu öne çıkarmaktadır. Azınlık dilleri ya da bölgesel diller Avrupa kültürel mirasının bir parçası oldukları için koruma altına alınmaktadırlar. Bu sözleşme Avrupa'da kültürlerarası anlayışın geliştirilmesinde Konseyin attığı önemli bir adımdır. Sözleşme azınlıklar için bireysel veya kolektif haklar getirmemektedir. Sözleşmenin birinci kısmı azınlık dillerini "konuşanlarının sayısının bu dillerin konuşuldukları ülkenin geri kalan nüfusundan az olan ve resmi-olmayan diller" olarak tanımlamaktadır. Resmi ülke dilinin lehçeleri ve göçmenlerin dilleri bu tanım dışında bırakılmaktadır. Ancak hangi dilin azınlık dili sayılması gerektiği konusunda kesin sınırlamalar getirmemekte ve bu konuda ve anlaşma maddelerinin uygulanmasında imzacı devletlere önemli esneklikler tanımaktadır. Ancak imzacı devletlerin hangi dilleri azınlık dili olarak kabul edeceklerini açıkça belirtme yükümlülükleri vardır. Resmi dillerin şiveleri ve göçmen dilleri sözleşme kapsamı dışında kalmaktadır. Bu duruma göre Almanya'da konuşulan Türkçe sözleşmenin kapsamına girmezken Yunanistan'da konuşulan Türkçe sözleşme kapsamında yer almaktadır. Devletler ayrıca sözleşme maddelerinin uygulanmasını takip eden Genel Sekreterliğe periyodik ve kamuoyuna açık raporlar sunmak zorundadırlar. Bu raporlar daha sonra bir uzmanlar komitesi tarafından değerlendirilmektedir. AB üyesi olmayan ülkelerin de sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarih olan 1 Mart 1998'den itibaren bu sözleşmeye katılabilme imkanları vardır. Şu an sözleşmenin yürürlükte olduğu ülkeler aşağıdaki gibidir: Hırvatistan, Finlandiya, Macaristan, Liechtenstein, Hollanda, Norveç, İsviçre. Sözleşmeyi ayrıca Avusturya, Kıbrıs, Danimarka, Lüksemburg, Malta, Romanya, Slovenya, İspanya, Makedonya, Ukrayna ve Fransa da imzalamıştır. AB Türkiye'den bu sözleşmeye uymasını beklemektedir. 3-ULUSAL AZINLIKLARIN KORUNMASI ÇERÇEVE SÖZLEŞMESİ (1995) 1993 Viyana Deklarasyonu'nun bir sonucu olarak, Avrupa Konseyi 1992 Bölge ya da Azınlık Dilleri Avrupa Sözleşmesi'nden sonra ve 1995 Ulusal Azınlıkların Korunması Çerçeve Sözleşmesi'ni kabul etmiştir. Her iki sözleşmeyi onaylayan devletlerin sayısı bu sözleşmelerin yürürlüğe girmeleri için gerekli olan sayıya ulaşmıştır. Kolektif değil, bireysel olarak kullanılabilecek haklardan söz eden Çerçeve Sözleşmesi azınlıklara mensup bireylere kendi dillerini öğrenme, bu dilde bilgi edinme, yayın yapma, eğitim kurumları açma, ad ve soyadı kullanma, gerçek ihtiyaç halinde yerel idari makamlarla ilişkilerini azınlık dilinde yürütme, bu dilde sokak adları kullanma gibi haklar vermektedir. Sözleşmenin ülke topraklarının nerelerinde ve kimler için geçerli olacağı imzacı ülke tarafından belirtilecektir. Örneğin Almanya Sözleşmeyi ülkesinde yaşayan Türkleri dışarıda bırakan bir beyanla onaylamıştır. Bu bildirimi geri almak mümkündür, ama bu geri alma ancak 3 ay sonra geçerli olmaya başlayacaktır. Sözleşmeden her zaman vazgeçmek mümkündür, ama bu da bildirimden 6 ay sonra geçerli olacaktır. 1 Şubat 1998'de yürürlüğe giren bu belgeyi Türkiye imzalama-mıştır. NOTLAR: 1-Halk azınlığa göre daha güçlü bir vurguya sahiptir çünkü içinde self-determinasyon hakkına sahip olmayı da taşır. Bu yüzden bazı azınlıkların milliyetçileri kendilerinin azınlık olarak değil de halk olarak kabul edilmelerini isterler. Devletler yerli etnik gruplar hariç, self-determinasyon hakkını da içerecek şekilde "halk" tanımlamasını azınlıklar için kullanmaktan kaçınmışlardır. SEÇİLMİŞ KAYNAKÇA: * Christiane Duparc, Avrupa Topluluğu ve İnsan Hakları, Avrupa Komisyonu Yayını, Ekim 1992 Avrupa Birliği Komisyonu, * Avrupa Birliği ve dünyada insan hakları, Avrupa Birliği Bülteni Ek3/95, Birikim Yayınları, * Birikim Dergisi Etnik Kimlik ve Azınlıklar Özel Sayısı, Mart-Nisan 95, No:71-72 * Peter Alford Andrews, Türkiye'de Etnik Gruplar, Birinci Baskı, Ant Yayınları, İstanbul, Aralık 1992 * Radikal Gazetesi * Ayyıldız Gazetesi *İnternet: www.uoc.es/euromosaic www.eureptr.org.tr www.coe.fr/eng/legaltxt/148e.htm European Charter for Regional or Minority Languages www.riga.lv/minelres/coe/RML_exr.htm European Charter for Regional or Minority Languages Explanatory report http://ue.eu.int/pesc/human_rights/main99.asp?lang=en (EU Annual Report on Human Rights ) www.tosav.org www.lib.byu.edu/~rdh/wwi/1918p/lausanne.html (Lozan Antlaşması'nın İngilizce Metni)+''+Argun Başkan

Kentleşme, Modernleşme ve Çerkes Gençliği

Kentleşmeye Genel Bakış Kente göç ile birlikte "kentlileşme" kavramı karşımıza çıkmaktadır. Bu kavram, kentleşme sonucunda toplumsal değişmenin, insanların davranışlarında, ilişkilerinde ve değer yargılarında, maddi manevi yaşam biçimlerinde değişiklikler yaratması süreci olarak tanımlanmaktadır. Yaşanan bu değişimler, kente göç eden insanın bizzat kendisinde etkisini daha az gösterse bile gelecek kuşaklar, sonuçta ekonomik, sosyal ve kültürel olarak kentli durumuna gelmektedir. +''+ Kentleşme, dolayısıyla yaşanan kültürel etkileşim, söz konusu etnik grubun çözülüşüne yol açar. Sosyal olarak etnik grup, kentleşmeden önce sahip olduğu kültürel ve sosyal kurumlarının çoğunu kaybeder. Dolayısıyla kültürünü kentte yeniden üretememe sorunu ile karşı karşıya kalır. Özellikle dil ve gelenekler gibi ancak grup içinde yaşatılabilmesi mümkün olan kültürel unsurların erozyonu hızlanır. Sonuç olarak diyebiliriz ki, kentleşme asimilasyonu oluşturan etkenler arasında en önemlilerindendir. Ancak bu, kentleşmenin zorunlu sonucunun asimilasyon olduğu anlamına gelmemektedir. Asimilasyon, etnik grup kentte kendi varlığını sürdürebilecek sosyal, kültürel ve ekonomik müesseselerini oluşturamadığı zaman zorunlu sonuç olmaktadır. Kentleşme ve Kuzey Kafkasyalılar Çerkeslerin kaderi diyebileceğimiz "sürgünler tarihi" 1863-64'te Kafkasya'dan Osmanlı İmparatorluğu'na yaşanan büyük sürgünle belirginleşmiştir. Tarih sürecinde sürekli savaşlar ve sürgünler yaşayan Kafkas halkı dağıldığı farklı diasporalarda varlığını sürdürmeye çalışmıştır. Türkiye'deki Çerkeslere baktığımızda 1960'lı yıllar ile birlikte çeşitli toplumsal dinamiklerin neden olduğu göç dalgaları yaşandığını görüyoruz. Bu dönemde Çerkesler, Türkiye'nin doğusundan batısına, köylerden büyük kentlere, Almanya'ya, Hollanda'ya göç etmişlerdir. 1970'li yıllardan itibaren de köylerde kalan Çerkes gençlerinin çoğunlukla yüksek öğrenim için büyük kentlere doğru gelmesiyle bu göç dalgası başka boyutlarda devam etmiştir. Yerlerinden oldukları her zorunlu ya da gönüllü sürgünle birlikte, Çerkeslerin göreli olarak kapalı olan topluluk yaşamları çözülmeye uğradı. Büyük kentlere ve başka ülkelere göç ettikçe, eridiler, yalnızlaştılar. Yalnızlaştıkça yeni yeni dayanışma biçimleri içine girdiler. Çerkeslik kimlikleri giderek evlere hapsedildi. "Çerkes" oluşları bayramdan bayrama görüşülen akrabalarla, birlikte yenen Çerkes yemekleriyle, ya da düğünlerde orkestradan fırsat bulunursa 5-10 dakika çalınabilen mızıka sesine dönüştü. Diasporanın en önemli özelliği kuşkusuz "içe kapanma"dır. Kendi içlerine kapanan diaspora insanları yaşadıkları toplumlarda gettolar oluşturarak kendilerine özgü melez kültürler yaratıyorlar. Bu ne onların öz kültürüyle ne de yaşadıkları toplumun kültürüyle örtüşüyor. Bununla beraber "köylerimizde dil, kültür, xabze hala yaşatılıyor. O halde köye dönelim. Şehir bizi yok ediyor, şehirde değerlerimizi kaybediyoruz, en iyisi köy yaşamı!" seklinde bir düşünce oluşabiliyor. Fakat böyle bir gerçek yok! Günümüze gelindiğinde sunu kabul etmemiz gerekir ki, artık köylerde yaşamıyoruz. Bilgisayar ve teknolojinin bu denli hızlı gelişimine bakarak, bizden sonraki nesillerin de köyde yaşamayacağını söyleyebiliriz. Kuzey Kafkasyalıların daha önceki devirlerde kendi kent kültürlerini yaratamamış olması, yaşanan bu çözülüşün önemli nedenlerinden. Ancak, kültürel varlığımızı yaşatabilmenin yolu "kentleşmemek" değildir! O halde, bundan sonra şehirde Çerkes kimliğimizle, Çerkes olarak yaşamalıyız noktasında birleşmeliyiz. Kendi müesseselerimizi kurmak, kendi kent kültürümüzü oluşturmak kültürel erozyonu yavaşlatmanın bir yolu olabilecektir. Tabii ki şehirde, modern toplum yaşamında adetler gelenekler yüzyıllar öncesinde olduğu gibi yaşanamaz, ama "temel olan, öz olan" korunursa şehirde bir Çerkes gibi nasıl yaşanacağını bilebilir, o şekilde yaşantımızı seçebiliriz. Kendi Kent Kültürümüzü Oluşturmak Diaspora Çerkeslerinin yerleştikleri coğrafyalarda yaşanan farklı uluslaşma ve modernleşme süreçlerinin etkisiyle, farklı vurgular taşıyan kimlikler oluşturdukları, yani artık anavatandaki Çerkeslerle ayni olmadıkları, ayni toplumsal süreçleri yaşamadıkları için de ayni olamayacakları bir gerçektir. Fakat oluşan bu farklı Çerkes kimliği (Türkiye'de örneğin) kendini asimilasyona karşı koruma çabası dışında yeni bir "diasporik Çerkes kültürü" üretimine yol açmamıştır. Kafkasya'da var olan kültür ürünlerinin taklidi yoluyla diasporada kültürlenmeye çalışılmıştır. Oysa burada farklı toplumsal süreçlerde yasayan Çerkeslerin, farklı kültürel ürünler ortaya koyması beklenirdi. Kuzey Kafkasya Kültür öğelerini, kendi iç dinamiği ile çağdaş dünya genel kültürüne ve geleneklerine göre değiştirip yeniden üretememenin çok önemli bir sorun olduğunu düşünüyorum. Burada kurduğumuz folklor ekipleri Kafkasya'dan gelen video kasetleri izleyip taklit etme çabasındadır, oluşan müzik grupları yeni üretimlere, derlemelere gidememişlerdir. Sonuçta bu taklit süreci bir kısır döngüye dönüşmüş ve diasporada güncel hayat içerisinde şekillenen bir Çerkes kültürü oluşmamıştır. Burada çok önemli bir tespit daha yapmak lazım, toplumumuz bu tarz yeniliklere açık bir toplum değil, kültürel öğelerin değişimini kabullenmek çok zor geliyor insanımıza, çok köklü bir feodal yapımız var. Bu değişime karşı oluş, Çerkes halkının tarihsel süreçte yaşadıkları düşünüldüğünde gayet normal görülmeli aslında. Diasporanın en önemli özelliği içe kapanmadır dedik. Çerkes insanı, beraber yaşadığı, aynı coğrafyayı paylaştığı diğer kültürlerden "mümkünse hiçbir şey almayalım, etkileşmeyelim" düşüncesiyle, içe kapanmış durumda ve hatta bu içe kapanma burada da sınırlı kalmıyor, "gelişen modern dünya düzeni içine de girmeyelim, etkileşmeyelim, bozulmayalım, köylerimizi koruyalım" boyutlarında bir içe kapanmaya varıyor. Bunun örnekleri nelerdir? Mesela Çerkesce pop müziğini yadırgarız. Mesela Çerkes gençleri kızlı erkekli beraber tatil yapabilir mi' yi konuşuruz. Ben işte bunların nedenini, diasporada yeniden-üretilemeyen, kısır döngüye girmiş bir Çerkes kültürüne bağlıyorum. Çözümün yine toplumun yeniden bir uyanışla, harekete geçmesinde olduğunu düşünüyorum. Örneğin Anadolu'da oluşturulan Çerkes müzikleri, sözlü kültür ürünleri, tekerlemeler, ninniler ciddi bir arşiv çalışmasıyla derlenebilir. Örneğin, folklor ürünlerinde, halk dansları kareografilerinde yeniliğe gidilebilir. Bunun en güzel örneği, 1994-95 yıllarında Ankara ekibinde yaşanmıştı. "Kara Suyun İki Yanı" adli bir metin ve tiyatral dans hazırlandı. Bu metinde Çerkeslerin tarihine, savaşlarına, sürgüne, yaşayış ve geleneklerine diaspora Çerkesleri gözüyle bakıldı. Bu gibi örnekler çoğalmalı. Çerkes jazz müziği, Çerkes tiyatrosu, günümüz Çerkes mizahı olabilmeli. Bunların tabii esasında anavatanda gelişmesi doğal ve doğru olandır ama diasporada da bu gibi yollarla Çerkes kültürünü, yaşayan, dinamik ve güncel bir kavram haline getirebiliriz. Aksi takdirde her türlü gelişmeye kapalı, anavatan kültür ürünlerinin taklidi olmanın, bizi buradan daha iyiye götürmeyeceğini düşünüyorum. Yani, kentleşmeli, modernleşmeliyiz, ama kentte beraber kentleşmeliyiz! Bunu biraz açarsak, yaşadığımız modern toplum dinamiklerini beraber yaşamalı, modern hayatı beraber algılamalı ve kendi kültürümüze göre beraber yorumlamalıyız bence. Bu da nasıl olabilir? Modern toplum yaşamı içinde Çerkes olmayanlarla birlikte paylaştığımız ortamları, konuları, Çerkesler olarak birbirimizle de paylaşabilmeli, paylaşım alanlarımızı artırabilmeliyiz. Örneğin, tatilimizi beraber yapmalıyız, beraber ticaret yapmalıyız gibi. Çerkes kültürünü-yaşayışını, sadece folklora, kaşen muhabbetine, aguavo'ya, Kabardey fıkralarına hapsetmek son derece yanlış olur. Çok köklü, zengin ve aslında modern yaşayışa son derece yatkın bir kültürümüz var. Bunları, Çerkesliğimizi hayatımızın her alanına dahil ederek yaşayacak olanlar da yine bizleriz. Burada görev çok önemli bir biçimde derneklere düşüyor. Bu saydıklarımın ya da herhangi bir kültürel çalışmanın derneklere gidilerek yapılabileceğini düşünüyorum. Dernek dışında, Çerkeslerle toplu olarak bir araya gelebildiğimiz, bir şeyler paylaşıp, bir şeyler üretebildiğimiz başka bir ortam yok mesela. Sanal ortamların da yüzyüze insan iletişimi yoğunluğunu vermediğini ve aynı paylaşımı-üretimi sağlayamadığını ortaya koyabiliriz. İnsanın sosyal bir varlık olduğu ve toplum olmadan tek başına bir insanın çok anlam ifade etmediğini göz önüne alırsak, Çerkeslerle bir arada olmamız gerektiğine de inanıyorsak derneklere gitmeliyiz. Halkını sevdiğini iddia eden her bireyin az ya da çok bir sorumluluğu vardır. Bu sorumluluktan kaçmak ve bireysel anlamda kendi kendine yettiğini düşünmek, toplumsal paylaşıma uzak durmak, kendi kabuğunu örüp onun içinde bir dünya yaratmak çözüm değildir. Şunu bilelim ki, derneklerin bize ihtiyacı var, en az bizim onlara ihtiyacımız olduğu kadar. Dolayısıyla dernekleri sahiplenmeli, kendimizi ait hissetmeli, kültürümüzü yaşama-yaşatma adına en ufak bir kaygımız varsa derneklere gitmeliyiz diyorum. Derneklerde Neler Yapılabilir? Çözüm Önerileri Dernekler eskiden gençlerin –kültürel ve sosyal anlamda- kendilerini geliştirdikleri, yetkinleştirdikleri bir eğitim yuvasıymış. Artık çoğunlukla böyle değil, ama böyle olmalı diye düşünüyorum. Derneklerde üyelere ne verilebiliyor? Bu konuda 1977-78 dönemi Ankara Kuzey Kafkas Kültür Derneği Çalışma Raporu'na dikkatinizi çekmek istiyorum: "Kafkas Kültür Dernekleri, halkımızın bugünkü diaspora koşullarında hızla yok olan kültürel değerlerini koruma ve geliştirme, bunun yanında üyelerinin kültürel düzeylerini yükseltme gereksiniminin bir sonucu olarak kurulmuşlardır. Üyelerin gerek ulusal gerekse çağdaş genel kültür açısından bilgilenmeleri ve bir ulusal siyaset oluşturulmasına etkin katkılarda bulunabilecek yetkinlik kazanmalarını sağlamak önemlidir. Bu amaçla ulusal ve çağdaş genel kültür birikimi sağlayabilmek üzere saptanacak temel kültürel ve bilimsel eserler okunmalı, seminerler halinde üyelerle tartışılmalıdır. Seminerlerde, bugünkü Kafkasya, diasporada sorunlarımız, asimilasyon, etnik kimlik, azınlık hakları, çift dillilik vb. genel kavram ve olgular özellikle toplumumuza etkileri acısından ele alınmalıdır. Bunlara paralel olarak, toplumumuzla ilgili güncel konularda çeşitli demokratik kuruluşlarla işbirliği yapılmalıdır." Toplumsal sorunların çözümünde o toplumun sosyo-ekonomik yapısını, kendi sorunlarına ilgisini ve yaklaşımlarını, bilimsel bir objektiflikle saptamak doğru bir hareket noktası belirlemek açısından zorunludur. Çerkesler arasında yapılacak kapsamlı bir sosyal araştırmaya ihtiyacımız var. Sanırım bu tip bir çalışma Demokratik Çerkes Platformu tarafından başlatıldı, ne aşamada olduğunu bilmiyorum. Ama bu çalışmayı desteklemeli, elimizden gelen yardımı yapmalıyız. Bu çalışmalar sayesinde durumumuzu tespit edip, nasıl çözümler getirebilirizi konuşmalıyız. Bu açıdan baktığımızda sosyal konularda yetkin insanlara ihtiyacımız olduğunu görüyoruz. Sosyal alanlarda üniversitelerde Çerkeslerle ilgili araştırma yapılması için fon-destek sağlamalıyız. Bunun yanında sosyal alanlarda okuyan öğrencilerimize de kendi toplumsal sorunlarımıza yönelmelerini desteklemek için burs verilebilir. Gençlik kolları, farklı ilgi alanları olan gençleri derneğe çekebilmek için çalışmalar yapmalı, folklor ve tiyatro ile ilgilenmeyen bir insanın da derneklere gelip başka alanlarda çalışabilmesine imkan sağlamalıyız. Hangi alanda olursa olsun, işinde başarılı, bilinçli, duyarlı Çerkeslere ihtiyacımız var. Öncelikle gençlerin kendi ayakları üstünde durabilen, bilinçli insanlar olması gerekiyor ki, daha ileriye gidebilelim. Gerek Kafkasya'ya gerekse diasporaya yönelik yapacağımız her tür çalışmada üretken, çalışkan ve kendi toplumuna karşı duyarlı insanlarla bir şeyler yapılabilir bence. Bu yüzden biz gençlerin kendimizi geliştirmemiz gerektiğine inanıyorum. Çerkes gençleri olarak bizler, çok okumalı, düşünmeli, tartışmalıyız, projeler üretip hayata geçirmeye çalışmalıyız. Bunun için somut bir öneri olarak, hepinizi OKUMAYA davet ediyorum. Sonuç Öyle çok yoğun dinamikler yaşayan, tepki verebilen bir toplum değiliz. Reflekslerimizi kaybetmişiz denilebilir. Süregelen hayat şartları içinde yuvarlanıp gidiyoruz, en ufak bir yok olma kaygısı duymuyoruz ya da duyuyorsak da göstermiyoruz. Ama birilerinin yok oluşa dur demesi gerekiyor. Bunun için, diasporada Çerkes olarak kalmak isteyen tüm Kuzey Kafkasyalı insanların, her türlü siyasi ve şahsi tartışmaların üstünde BİRLİKTE OLMALARI gereklidir. Ve şu unutulmamalıdır ki, Çerkesler birlik ve beraberlik içinde olmadıkları sürece yok olmaya mahkumdurlar. Buraya gelen 250-300 genç insanın yeni ve taze kan olarak, uyanışın, canlanmanın, yeniden Çerkesleşme sürecinin başlangıcı olmasını diliyorum. Dinlediğiniz için teşekkür ederim. Yararlanılan Kaynaklar: Kültür Kavramına bir Yaklaşım, Kafdağı, Nisan 1987. Asimilasyon, Şamil Jane, Yamçı, sayı:7-16 Diasporik Bir Topluluk Olarak Çerkesler, Sevda Alankuş Kural, Nart Dergisi, sayı: 12 Diaspora ve Çerkes Kimlikleri, Sevda Alankuş Kural, Nart Dergisi, sayı: 4 Ankara Kuzey Kafkasya Kültür Derneği Yönetim Kurulu Çalışma Programı, 1977-78 Asimilasyonun Kentleşme Boyutu, İmdat Kip, Kafdağı, Şubat-Mart 1988 Günümüzde Kuzey Kafkasyalıların Kültürel Sorunları, Fahri Huvaj, Kafdağı, Ocak 1990 Türkiye Çerkeslerinde Sosyo-Kültürel Değişme, Kaf-Der Yayınları, 1995+''+Nejan Huvaj

Merhaba Türkiye, Merhaba Avrupa

Avrupa Birliği'nde dil hassas bir konudur. Onbir tane "resmi" dil vardır. Bütün bu diller eşit statüye sahiptir: AB mevzuatı bu onbir dilde teklif edilir, tartışılır ve yayımlanır. Uygulamada, bazıları diğerlerinden daha eşittir. Özellikle İngilizce, başlıca "haberleşme dili" haline gelmektedir ve yabancı dil öğretiminde başat olma eğilimindedir. +''+ Bununla beraber, Avrupa'nın kültürel ve dilsel çeşitliliği, bir zenginlik ve yaratıcılık kaynağı olarak görülmektedir. Çeşitliliği korumak AB için önemli bir görevdir. Avrupa Komisyonu'nun eğitim ve kültür işlerinden sorumlu üyesi Viviane Reding şöyle demektedir: "Kişiliğin kökü insanın kendi kültüründedir. Yerel, bölgesel veya ulusal, tüm kültürler aynı düzeyde yer almalı ve bölgesel diller kesinlikle marjinalize edilmemelidir. Dilin önemi, bir anadil olmasında yatar. Her anadil, ister 1000 kişi, ister 100 milyon kişi tarafından konuşulsun, önemli bir dildir. Nisbeten daha az kullanılan her dil, Avrupa için ekstra bir dildir, bir zenginleşmedir." Sardinya, Sorb, Saami, Gal, Galiçya ve Griko dilleri vardır... 40 milyondan fazla AB vatandaşının, sadece içinde yaşadıkları ülkenin "resmi" dilini değil, fakat nesilden nesile aktarılmış bir "bölgesel" dili de konuştukları tahmin edilmektedir. Örneğin, Katalanca, İspanya'da, Fransa'da ve İtalya'da 7 milyon insan tarafından konuşulmaktadır. Az sayıda insanın konuştuğu bu dillerde bilgi ve eğitimi desteklemeye yönelik MERCARATOR adlı özel bir AB programı vardır -Katalonya'nın başkenti Barcelona şehrinde, Galler'in Aberystwyth şehrinde ve Frizland'ın Ljouwert şehrinde merkezler bulunur. Kırktan fazla bu türden dil belirlenmiştir ve genişlemeyle bunların sayısı hızla artacaktır. Türkiye AB'ye katıldığında, Lazcadan Süryaniceye, Çerkesçeden Kirmançıya ve eğer yaşamaya devam edebilirlerse daha başkalarına kadar pek çok diller bunların arasına girebilir... AB yurttaşları içinde bir başka kategori, sınır bölgelerinde yaşayan ve bir komşu devletin resmi dilini konuşan kişilerdir. Bir başka büyük grup ise, beyaz yakalı ve mavi yakalı göçmen işçilerdir. 1977 yılında, AB, göçmen işçilerin çocuklarına kendi anadillerinde ve geldikleri ülkenin kültüründe eğitim sağlanması için üye devletlere yükümlülük getiren özel bir kural koymuştur. O zamandan beri, AB'de yaşayan Türk çocukları benzer hükümlerden istifade etmektedir. Dil konusu AB gündeminde olmayı sürdürmektedir. Avrupa Konseyi ile birlikte, Komisyon, 2001 yılının Avrupa Diller Yılı: Birlik/Çeşitlilik ilan edilmesini önermiştir. Bu arada, Türkiye'de, Anayasa'nın 26. Ve 28. Maddelerinde "yasaklanmış diller" öngörülmektedir. Başkaları yanında, TÜSİAD, bu yasakların kaldırılmasını teklif etmiştir. Bu konuda yapıcı tartışma olmalıdır. Belki pek yakında Avrupa da Türkiye'nin dilsel çeşitliliğinden sevinç duyabilecektir.p> Büyükelçi Karen Fogg, Avrupa Komisyonu Türkiye Temsilcisi [Avrupa Komisyonu Türkiye Temsilciliği'nin yayın organı olan, Güncel Haber bülteninden (Mart 2000, sayı 7, s.2) alınmıştır.]small>p>+''+Karen Fogg

Modern Kent Yaşamı ve Xabze

XABZE NEDİR? NASIL DEĞİŞİR? "Xabze", toplumun ihtiyaçlarını gidermek için geliştirilen, tarihin süzgecinden geçmiş bir kurallar ve yaptırımlar bütünüdür. Toplumsal yaşam içinde, Çerkes meclisi yerini tutan, demokratik bir kurum olarak tüm halkın fikir birliğini temsil eden "Xase" tarafından oybirliği ile ortaya çıkarılır, ve zaman içinde gelişime, değişime uğrar. Bireyin diğer bireylerle ve toplumla ilişkisini düzenleyen tüm unsurları içerir. Bu unsurların en önemli bölümü toplum düzenini oluşturan ve İngilizlerin common law dedikleri yazılı olmayan örf ve adet hukukudur. Xabze'nin bu bölümü bir makale boyutunda ele alınamayacak genişliktedir. Amacımız hukuk kuralları dışında kalan gelenek ve göreneklerden bahsetmektir. +''+ Modern toplum yaşamının ve kentlerdeki hayatın, Xabze üzerindeki etkilerini ortaya koymak için önce geleneksel yaşam içinde Xabze'nin nasıl ortaya çıktığını veya değiştiğini incelemek gerekir. Kuşkusuz Xabze ihtiyaçlar sebebiyle doğmuştur ve aşağıda da açıklanacağı gibi toplumun gereksinimleri değiştikçe, veya yeni gereksinimler ortaya çıktıkça yeni duruma adapte olur. Yeni bir durumla karşılaşan, veya karşı karşıya olduğu sorunu çözmeye çalışan toplum, Xase kurumunu göreve çağırır. Xase, önce köyde toplanır. Köydeki her aileden birer temsilci, bir komite tarafından toplantıya çağrılır. Bu toplantının gündemi, amacı önceden tüm ailelere duyurulur. Bu yolla, toplantıya katılacak her temsilcinin, ailesinin görüşünü önceden belirleyip, toplantıya katılması sağlanır. Toplantıda her temsilciye söz verilir ve görüşülen meselenin çözümü için ne önerdiği sorulur. Müzakereler sonunda ortak görüş ortaya çıkar ve bu görüş hemen her zaman oybirliğiyle kabul edilir. Daha büyük ölçekteki sorunlar için de köy temsilcileri, bölgesel temsilciler vs. bir araya gelerek daha büyük Xaseler oluştururlar. Bu yapı, Xabze'nin dinamik olmasını ve günün koşullarına uyum sağlamasını garanti eder. Xabze'nin değişmesinin bir diğer yolu, ihtiyacın ortadan kalkması ile birlikte artık o ihtiyaç sebebiyle ortaya çıkan adetin toplumca kendiliğinden terk edilmesidir. Örneğin, silah taşıma ve kullanma ile ilgili geniş ve ayrıntılı bir Xabze var olmasına rağmen, silah kullanımın, silah ihtiyacının azalması, hatta yok olmasıyla birlikte bu adetler de terk edilmektedir. Toplumsal yaşamdaki değişikliklere uyum sağlayan Xabze'nin bir örneği de yaygın ulaşım aracı olarak atın yerini otomobile bırakmasıyla birlikte, at binmekle ilgili adetlerin de modern yaşama adapte edilmeye çalışılmasıdır. Eskiden, yaya bir büyüğü ile karşılaştığında atından inip, atını yedeğine alıp bir süre yoluna yaya devam ederek büyüğüne hakkettiği saygıyı sunmayan bir Çerkes genci büyük bir kusur işlemiş sayılırken, günümüz kent yaşamında otomobil kullanan bir gencin aynı adeti tekrar etmesi beklenemez. Özellikle Anavatanda, çoğunluğu Çerkeslerin oluşturduğu çeşitli kentlerde gelişen yeni bir Xabze, Çerkes gencine, bir büyüğüyle karşılaştığında, otomobilinden inip, onu gideceği yere kadar götürmeyi teklif etmesini, en azından sağlığını, halini-hatırını sormasını buyurmaktadır. KENTLEŞME Kentleşme, endüstri devrimi ile birlikte, özellikle sanayi merkezlerinde ortaya çıkan işgücü ihtiyacı, bu işgücünü sağlayan insanların sanayi merkezlerine yakın yaşam alanlarına yerleşmesi, ve buraların birer cazibe merkezi haline gelmesi ile birlikte oluşan bir etkidir. Kırsal bölgede, geleneksel bir yaşam süren her toplum gibi Çerkes toplumu da kentleşme ve modernleşmeden payına düşen kültürel erozyona uğramıştır. Köyden kente göç eden insanların, modernleşmenin de etkisi altında geçirdikleri kültürel değişim olarak da tanımlanabilir. Kırsal bölgede, geleneksel bir yaşam süren her toplum gibi Çerkes toplumu da kentleşme ve modernleşmeden payına düşen kültürel erozyona uğramıştır. Anavatanda, feodal sistem içinde doğan Xabze, hızlı bir değişim/yok olma sürecine girmiştir. Televizyonun ve hatta radyonun köylere ulaşmasıyla birlikte yaşanan değişim, modernleşmenin etkilerine örnek gösterilebilir. Köylerde kahvehanelerin yapılması, gençler gibi büyüklerin de radyo, televizyon takip etmek istemesi, normalde birbiriyle bu kadar samimi ilişkiler yaşamayan bu iki yaş grubunun, aynı dar mekanı paylaşması sonucunu doğurmuştur. Bu durum, büyüğü ile küçüğü arasındaki ilişkileri düzenleyen Xabzenin (Thamade geleneği) ortadan kalkmasına/değişmesine veya başka bir ifade ile birlikte yaşadığımız toplumun değerler bütünü içerisinde yok olmasına sebep olmuştur. Hızlı modernleşme ve kitle iletişim araçlarının günümüz yaşantısına hızla girmesi, çocukların anadillerini öğrenememesi ile birlikte Çerkesce konuşan insan sayısını azaltmıştır. Bu da Çerkesce düşünmeyen ve onun gereklerini yerine getirmeyen insanları ortaya çıkarmıştır. Dar yaşam alanlarının bir başka etkisi de kentleşme ile birlikte ortaya çıkmaktadır. Köyde, geniş bir evde yaşarken (örneğin gelinlerle aile büyüklerinin ilişkilerini düzenleyen) geleneklere rahatça uyabilen büyük bir aile, kente, bir apartman dairesine taşındığında bu gelenekler, hızlı kent yaşamında, aile fertlerinin önüne engel olarak çıkmaya başlamakta, neticede değişime uğramaktadırlar. Bu da Çerkes yaşamına uygun olan geniş aile kalıbından çekirdek aile kalıbına dönüşü beraberinde getirmiştir. 1991 yılında Ankara ve Adana kentlerinde yaşayan Çerkesler arasında aileler baz alınarak yapılan bir araştırmanın sonuçlarından bazıları şu şekildedir:* Örnekleme içindeki ailelerin aile büyüklükleri Ankara'da 3.7 kişi, Adana'da ise 4.3 kişi, genel örneklemede ise 4 kişidir. Örnekleme grubu içinde çekirdek aile oranı Ankara için %73.8, Adana için %83.1'dir. Daha önce de belirttiğimiz gibi Adıge Xabze kurumu esasen bir kurallar bütünüdür ve bu bütünlük kontrolsüz şekilde bozulduğunda, parçaların bir kısmının uygulanması da güçleşmekte veya anlamını yitirmektedir. Adıgelerde erkek çocukla, babasının arasındaki ilişkinin son derece resmi ve mesafeli olduğu bilinmektedir. Bir çok Çerkes baba, modern kent yaşamında da bu ilişki şeklini muhafaza etmeye çalışmaktadır. Ancak gözden kaçan bazı noktalar şöyle sıralanabilir: Köy yaşamında aileler daha kalabalık olmakta, çocuğun eğitimini amcalar, dedeler, dayılar, halalar üstlenmekte ve böylece ailenin sahip olduğu görgü, çocuğa kayıpsız aktarılabilmekte; çocuğun terbiyesi, baba-oğul arasındaki bu resmiyet bozulmadan verilebilmektedir. Oysa kentte yaşayan çekirdek ailede bu eğitim süreci sekteye uğramakta, her yeni kuşak, kendinden önceki kuşağın görgüsünün önemli bir kısmından mahrum kalmaktadır. Yine çocuğun eğitiminde büyük rol oynayan ve Batı Adıgelerinin "Pur", Kabardeylerin ise "Qan" diye nitelendirdikleri atalık geleneği, kentte uygulanamamaktadır. Artık annesinden ayrılabilir yaşa geldiğinde erkek çocuğu, bir başka ailenin yanına, terbiye almak, yetiştirilmek üzere göndermek olarak özetlenebilecek bu gelenek, eşsiz eğitsel özelliklerinin yanında, aileleri yakınlaştırıcı bir görev de yerine getirmekteyken, maalesef kent yaşamında kendine yer bulamamaktadır. Bir başka önemli nokta ise kent yaşamında toplumsal olarak beraber yaşayamamanın getirdikleridir. Görülüyor ki, bu üç gelenek (erkek çocukla babası arasındaki ilişkinin mesafeli olması, çocuğun eğitiminde babadan başka aile büyüklerinin önemli rol sahibi olması ve atalık geleneği) bir sacayağının üç bacağıdır. Bunların ikisi eksikken bir tekini uygulamak, faydadan çok zarar getirmektedir. Bir başka önemli nokta ise kent yaşamında toplumsal olarak beraber yaşayamamanın getirdikleridir. Köy yaşamında kendisiyle aynı kültürün içinde doğan insanlar ile etkileşim/iletişim içerisinde olan Çerkesler kent yaşamında bu olanağı bulamamaktadır. Bu da aynı kültür içerisinde bulunan Çerkes insanları arasındaki ilişkileri düzenleyen Xabze'ye olan gereksinimi azaltmaktadır. Örneğin geleneksel yaşam içinde bir büyüğü veya konuğu karşılarken ayağa kalkan Çerkes insanı, beraber yaşadığı toplumun kültürüyle arasındaki etkileşim sebebiyle bu Xabze'ye artık ihtiyaç duymadığına karar verebilmektedir. Aynı şekilde, her iki toplum içerisinde bulunan Çerkes insanı kültür şoku denilen duruma düşerek, Xabze'yi yaşayamamaktadır. İki kişilikli insan diye tabir edilen durum ortaya çıkmakta, kişilerin toplumsal ilişkilerimizin en üst seviyede olduğu derneklerimizde, düğünlerimizdeki davranışları ile normal yaşantıları içindeki davranışları arasında büyük farklılıklar bulunmaktadır. SONUÇ "Anavatanla ve birbirleriyle olan ilişkileri cılız, düzensiz olan; yaşadıkları ülkede dağınık yerleşen"* Türkiye Çerkeslerindeki kültürel değişimin, Adıge Xabze üzerindeki etkisini böylece özetlemeye çalıştık. "Türkiye'de kaldıkları sürece kültürlerini, kimliklerini olabildiğince korumak ama bir yandan da modern yaşam standartlarını yakalamak isteyen Çerkeslere önerebileceğimiz acil tedbirler şöyledir: Çerkesler arasında sosyal dayanışmayı güçlendirmek Siyasal kararlar alabilmek Ekonomik dayanışmayı güçlendirmek Kültürel etkinlikleri artırmak"* Fakat unutmamak gerekir ki, bütün bu tedbirler, Türkiye Çerkeslerinin yaşadığı kültürel bozunum sürecini yavaşlatmak, veya geçirilen değişimi olabildiğince sancısız atlatmak için alınacak tedbirlerdir. Xabzeyi yaşatmak, Xabzeyi yaşamakla olur. Toplumumuzun, kültürümüzün ayırt edici özelliği olan, yaşam biçimimizi belirleyen bu kıymetli varlık, anavatanımızdan uzak kaldığımız her an kan kaybetmektedir. İşin doğrusu, Xabze de (tıpkı Adıgeler gibi) doğduğu yere dönmezse yok olmaya mahkumdur. *( Cahit Aslan, Türkiye Çerkeslerinde Sosyo-Kültürel Değişme)+''+Ömür Enes

Çerkesce Düşünüp Türkçe Yazmak

Aziz Nesin, bir gün bir açıkoturumda Mehmet Ulusoy için "Bu Mehmet deli!" demişti. Gerekçesini de şöyle açıklamıştı: "Bu Mehmet, Adapazarlı feodal, varsıl bir ailenin oğlu. Galatasaraylarda falan okutulmuş. Ama kendine meslek olarak Tiyatroculuğu şeçmiş. Aptal bir oğlan da üstelik. Yahu insan Kapitalist ülkelerde Ticaret; Sosyalist ülkelerde Sanat'la uğraşır, değil mi? Bu tam tersini yapıyor. Türkiye gibi bir ülkede Tüccarlık yapacağına Sanatçılık yolunu seçmiş. Enayilik bunun yaptığı..." +''+ Ben de yarı feodal bir aileden gelen biri olarak aynı aptalca yolu seçtim. Adam gibi banka müdürü olacağıma ( ki banka işletmesi bölümünü bitirdim) tutup önce tiyatrocu, sonra yazar ardından sinemacı oldum. Şimdilerde ise Televizyoncu suretinde görünüyorum. Bununla da yetinmedim. Tüm sülalem, tüm hısım ve akrabalarımın hepsi sağ görüşlü olduğu halde, tutup bir de solcu oldum. Kayseri, Maraş, Adana şeytan üçgeninde büyüdüm. Bu yöre, gerçek Türklerin; yani Avşarların, Kürtlerin ve Çerkeslerin iskan edildikleri Binboğa Dağları'nın çevresidir. Sürekli sakıncalı görülen, gözaltında tutulan bir yöredir bu yöre. Dadaloğlu direnişi Avşarların Binboğalara iskanı ile son bulmuştur. Kürt isyanının artığı Koçgirili Kürtler de aynı yöreye sürülmüşlerdir. Çerkesler de yaklaşık olarak Avşarların hemen ardından bu yöreye yerleştirilmişlerdir, 1860'larda. Yer daraldığı için Kurtuluş Savaşı'nın ardından, daha önce başkaldıran Ermeniler'e ise yol görünmüştür. Haçin Prensliği ve Şar komitacılarıyla birlikte. Ailem Kafkasya kökenli Kabartay'lardandır. Akrabalık ilişkileri nedeniyle yazın Binboğalarda, kışın Çukurova'da yaşadık yıllarca. Gerek benim, gerekse Kadirli'deki akrabalarımın Yaşar Kemal romancılığına etkileri büyüktür (!).Romanlardaki ağa tiplemelerinin bir çoğu ile İnce Memet'te ki Şahin Bey kişiliğini çizerken feodal akrabalarım ve babamdan yararlanmıştır. Yıllar önce belki de beni onurlandırmak için: "Babanı, Çerkes Yahya'yı tanımasaydım Şahin Beyi ve Çerkesleri o kadar iyi yazamazdım." demişti. İyi de yazmıştı doğrusu. Yaşar Kemal'i taa çocukluğumdan beri tanımamın, ona duyduğum, yazarlığına duyduğum sevgi ve saygının yazar olmamda çok büyük etkisi vardır sanırım. Ama ona, onun yazım biçim ve biçimine asla öykünmediğimi içtenlikle söyleyebilirim. Çünkü Yaşar Kemal tektir, ona öykünülemez. Öykünen de toparlayamaz, Yaşar Kemal tarzının labirentlerinde yiter gider. Çukurova'nın ve Binboğa yöresinin benim kişiliğimde çok belirleyici bir etkisi olduğuna inanıyorum. Denizin ve dağın anlamını kavradım daha çocuk yaşımda. Avşar bozlakları, Kürt ağıtları ve Çerkes ninnileri ile büyüyen bir insan olarak , "bir ortak kültürün ürünüyüm" diye düşünüyordum. Böyle olmaktan mutluyum. Hem alpin hem de mediteranien bir Anadoluluyum. Anadilim Kabartayca bir yazı dili değildi benim için. Ama Kafkas Epopesi'nin o gizli gücünü hep taşıdım kendimde. Destansı anlatım Kafkas dillerinin bir çoğunda egemen biçemdir. O biçemi kullanmaya çalıştım. Kafkas mitolojisinin, en başta Grek ve Anadolu Mitolojisinin kökeni, çıkış noktası olduğuna inanıyorum.Ateşi tanrılardan çalan ilk Mitolojik kahramanın Sosruko adıyla Kafkasya'da ortaya çıkıp, Grek Mitolojisinde Prometeus'a dönüşmesinin çok anlamlı ve altının çizilmesi gereken bir bulgu olduğuna inanıyorum. Hititlerin Kafkas kökenli oldukları konusunda da kanıtlar var. Çocukluğumda bellediğim bazı Kürtçe deyimler, bir Avşar bozlağının sözleri; özellikle Çukurova Türkçesinin anlatım ve yazım zenginliğinden olabildiğince yararlanmaya çalıştım. Ama ne var ki bu bir önemli gerçeği yaşamamı da engellemedi: Çerkesçe düşünüp, Türkçe yazdım. Bu durumun çok zor ve paradoksal olduğunu biliyorum ama böyle bu!Kültür ya da Sanat sorununa gelince. Niye Sanat'ı, Sanatçılığı seçtim diye yıllardır düşünürüm. Eğitimimle (İktisat) seçtiğim mesleğin ilişkisini de bir türlü kuramam. Kendimi 68 kuşağı içinde tanımlayabilirim. Orhan Pamuk'un kulağını çınlatarak "Bir gün bir kitap okudum. Ardından bir yürüyüşe katıldım. Bütün yaşamım değişti." diyebilirim. Bu yaşam biçiminin ücretini de ödedim. Bu "bir gün"leri çoğaltabilirim. Örneğin: "Bir Cahit Atay, Asaf Çiyiltepe, Yılmaz Güney'i tanıdım tüm yaşamım değişti" de diyebilirim. Yaşamıma yeni boyutlar kattı bu insanlar. Eğer bir gün AST'ta görev almasaydım kesinlikle başka bir yaşama yönelirdim. Tiyatro ile birlikte yüzyüze geldim Sanat'la ve bir daha ondan kopamadım. Varolmanın anlamını Sanat'ta buldum. Nedir Sanat? Sanat olmasa ne olurdu? Benim ve insanların yaşamında ne kadar etkisi vardır Sanat'ın? İnsanlık tarihi boyunca Sanat hep olmuş. Şöyle ya da böyle değişik biçimlerde ortaya çıkmış Sanat. Bütün dinlerin, dinsel törenlerin, Kutsal kitapların içinde bir "Sanatsal Yan" vardır diye düşünüyorum. Şiir, epope, müziği katmış içeriğine tüm dinler. Onları daha çekici kılmaya çalışmış. Ritüeller koymuş; törenler... Can alıcı nokta insan denen kavramla başlıyor. Doğayı ve kendini değiştire değiştire yazıyor İnsanlık Tarihini insanoğlu. Sürekli bir arayış içinde insan. Bir çok gereksinimini karşılayabildiği halde İnsanoğlu bir derin boşluğu da taşıyor beyninde, yüreğinde. Hep eksik bir yanı kalıyor. Acaba diyorum Sanat, insanda bu boşluğu dolduran bir şey mi? İnsanı diğer canlılardan ayıran en büyük özelliği düşünme yeteneği. Düşünmeye başlıyor sorular, sorgular, yargılar... Ekonomideki "İhtiyaçlar sonsuzdur" ilkesi, maddi olmayan gereksinimleri de içeriyor bir bakıma. Tüm maddi gereksinimleri karşılanan insanoğlu içindeki boşluğu Sanat'la doldurabiliyor ancak. Geçenlerde bir yazı okumuştum: Varlıklı olmakla, varolmak çok farklı iki kavramdır, diyordu yazar. Kimi insanlar varlıklı olmak için debelenirken Sanatçı, varolmanın peşinde koşar , diyordu. Varlıklı olmak isteyenler servet, varolmak isteyenler Sanat ve Bilim yaratmakla uğraşırlar, diyordu. Peki burda ilginç bir saptama yapabiliriz. Varlıklı olmak isteyen hiç bir bireyin, kitlenin, toplumun önüne engeller konmazken, Bilim ve Sanat'la uğraşanlara neden engeller çıkartılır? Neden sakıncalı görülür Galile'ler, Brecht'ler... Picasso'nun "Guernica" tablosuna neden kızar Naziler? Puşkin'i neden sevmez Çar? Mustafa Kemal'in çok sevdiğim bir saptaması var: Sanatçı, bir toplumda alnında ışığı ilk gören adamdır diyor. İşte bizi mahveden, başımızı belaya sokan o ışık. Ya o ışığın ardısıra gidersiniz ya da kimi Sanatçıların yaptığı gibi, sahte bir ışığın gelir geçer parıltısına kanıp, karanlığa düşersiniz. Ya karşı çıkarsınız, ya yandaş olursunuz düzenin işleyişine. Ya toplumu (en başta kendinizi) değiştirme yolunu seçersiniz, ya kurulu düzene uyan bir kişi olursunuz. Muhalif olmak Sanatçının en büyük özelliğidir. Günlük çıkarlar, günlük hedeflerle uğraşmaz Sanatçı. Günü kurtarmaya çalışmaz. Hep sorar, sorgular ve yargılar düzeni. İleri hedefler gösterir. Bu yüzden de başı beladan kurtulmaz pek. Değişim, gelişim... Sürekli değişim ve gelişimdir hedefi... Öncelikle de kendini değiştirmekle başlamalıdır Sanatçı. Çünkü en kolay değiştirebileceği kişi kendisidir. Bu nedenle de Sanatçı bireysel gelişimini tamamlamadan ortaya çıkmamalı, dünyayı kurtarmaya kalkmamalıdır. Ben, ardılı olduğum insanlar açısından, çok şanslı bir kişiyim. Sanat'a tiyatroyla başladım ve çok iyi ustalarım oldu: Asaf, Güner, Sermet Ergin... Ve bir çok insan bana sanatsal serüvenimde yol gösterdi, büyük katkılar sağladı. Sinemada Lütfü Akad ve Yılmaz Güney'den çok şeyler öğrendim. Hiç tanışmadığım ustaların izini de sürdüm bu arada: Fellini, Kurosava, Wajda, Banuel, Tarkowski, Bergman, Antonioni... Yazın alanında ise Exupery başta olmak üzere büyük Amerikan ve Rus romancılarını okudum, inceledim. Güney Amerikalı yazarlara hayranlık duydum. Alman Hesse'yi, Böll'ü sevdim. Hayyam'ı, Şeyh Sadi'yi, Mevlana'yı, Yunus'u, Karacaoğlan'ı anlamaya çalıştım. Tiyatro, Sinema ve Yazın'ı içiçe sürdürdüm, taa baştan beri. AST'den ayrılıp TRT'ye girdim bir sınavı kazanıp. Durmadan ürettim ilk on yılda. Acemi nalbantın yöntemini izledim. (1963-1973) 12 Genel Müdür, 20'ye yakın Daire Başkanı ve iki Askeri Darbe'ye rağmen sürekli ürettim. Ve bunun karşılığında 12 Eylül Askeri Darbesi sırasında TRT'den Afet İşleri Genel Müdürlüğü'ne uzman olarak atandım. Uzun bir süre işsiz kaldım. Yargılandım, sorgulandım, aklandım... Yeşilçam'a bulaştım; Senaryolar yazdım, oyunculuk yaptım... Gazeteciliğe döndüm. Bir yıl dayanabildim açlığa ve ilgisizliğe. Sakıncalı sakıncalı dolaştım uzun bir süre ortalıkta Yeniden Yazın'a sarıldım. Yazın hayatına Çocuk Edebiyatı ile girdim. İlk kitabım hiç ummadığım bir ilgi gördü. Onbeş,yirmi basım yaptı GÜLİBİK. Almanca'ya çevrildi ve beş basım da Almanya'da yaptı. Filme alındı. Üç beş ödül kazandı uluslararası düzeyde ve Türkiye'de yasaklandı. Ve şu anda yasaklı tek film özelliğini de koruyor. Aziz Nesin ve Yaşar Kemal'den kitap üstüne beni gönendiren çok hoş mektuplar aldım, yüreklendim. Burda bana çok ilginç gelen bir saptamamı aktarmak isterim size. Şikayet anlamında değil, salt durum saptaması olarak. Ben hasbel kader TRT'nin o yıllardaki ilkel koşulları içinde ilk TV Dizisini gerçekleştirdim: Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz. Ama tüm TV eleştirmenleri, sinema yazarları Aşk'ı Memnu'yu gösterirler örnek olarak. Görmezlikten, bilmezlikten gelirler Yaşar'ı, Sarıpınar-1914'ü... Bu yoksayılma, görmezlikten gelme beni üzmekten çok canımı sıkar. Bunu içtenlikle ifade edebilirim. Çünkü hiçbir kliğin adamı değilim ve bunun ücretini de yıllardır ödüyorum. Aynı durum Tiyatro ve Sinema/TV için de geçerli.Ben, Sanat'ta torpile inanmıyorum. Bir kişi iyi sinemacı, iyi yazar, iyi oyuncu değilse, onu överek nasıl Sanatçı, Yazar, Yönetmen yapamazsınız; görmezlikten gelerek yok da edemezsiniz. Bir gün, "bir Molla Kasım gelir, Sezar'ın hakkını Sezar'a verir" inancımı hiç yitirmedim. Bu mutluluğu Türkiye'de değil ama yurtdışında yaşadım ben. Abartılı övgüler, anlamlı ödüller ve yoğun ilgi gördüm. Peygamber değilim ama "Hiç kimseye kendi ülkesinde peygamber denmediği"ne bir kez daha inandım. Artık bunca yıl sonra, bu yaşımda ne övgüleri, ne yergileri ne de yoksayılma tavırlarını ciddiye almamayı öğrendim. Mediatic olmamayı kendim seçtim. Çünkü dostum Refik Durbaş'ın saptadığı gibi "Yunus Emre'nin döneminde televizyonlar, eleştirmenler yoktu". Ama Yunus Emre hala var. Türkiye, kediler gibi kendi yavrularını yiyen bir düzenle yönetiliyor yıllardır. Bir avuç yazar, Sanatçı, entelektüel de birbirlerini tırmalamakla uğraşıyorlar. Karanlık, izbe barlarda, her gece orda olanlar birbirlerini övüp, orda olmayanları küçümseyip, evlerine gidip rahat rahat uyuyorlar. Uyumayan ve uyutulmayan büyük çoğunluk, en başta gençler, kimin ne olduğunu hem onlardan, hem eleştirmenlerden daha iyi biliyorlar. Ahmed Arif dostum bir tek kitapla, şişirilmiş şüera takımının canına otuz baskıyı aşan bir ilgiyle ot tıkamadı mı?Ya Yılmaz Güney? Lütfü Akad? Aşıldı mı sizce? Yaşar Kemal, Aziz Nesin hala çok okunuyor. Nerde o ödül verdikleri büyük yazarları eleştirmen takımının? Kötü paranın iyi parayı kovması gibi Türkiye'de bugün her alanda kötünün iyiyle savaşımı sürmektedir. Geçici bir durumdur bu. Gerek politikada, gerek Sanat'ta böyle gitmeyeceğine yürekten inanıyorum hala. Bir toplum "ila nihaye", üstüne ölü toprağı serpilmiş gibi aldatılamaz, kullanılamaz... Ne globalleşme, ne Üçüncü Dalga teorileri ne de Liberalize edildiği sanılan ekonomik palavralarla oyalanamaz bunca dinamik Türkiye insanı. Bu bir geçiş dönemidir. Bu günler de mutlaka geçecektir. "At izi ile it izinin birbirine karıştığı" bu günler geçecektir mutlaka. İşte bu geçişte sanatçılar turnusol kağıdı gibi olmalıdırlar. İyi ile kötüyü, yanlış ile doğruyu, Aydınlık Türkiye'nin aydınları, Sanatçıları, bilim adamlarıdır. Çünkü onlar Prometeus'un kökünden gelmektedirler. Bir gün güneşi zaptedecekler, ateşi Tanrılardan çalacaklar ve insanlığın önünü ışıtacaklardır. Çünkü Paul Eluard'ın dediği gibi: "Hiçbir zaman tam karanlık değildir gece." Ve her gecenin bir sabahı mutlaka vardır.+''+Çetin Öner