Adığe Kavramı ve Etnik Varlığı

Çerkesler ya da kendilerine verdikleri adla Adığeler Kuzey Batı Kafkasya'nın (Çerkesya ya da Adığey'in) yerli halkıdır. Çerkesya 1783'te ve 1864'te, iki kez olmak üzere, Ruslar tarafından yürütülen etnik temizliklere sahne olduğundan, eski Çerkes topraklarının çok küçük bir yüzdesi Çerkeslere "bırakılmış" durumdadır. +''+ Adığelerin konuştuğu dil (Çerkesçe), kendi içinde iki kola ve bunlar da lehçelere ayrılıyordu: Batı (Abadzeh, Şapsığ, K'emguy, Bjeduğ), Doğu (Khabardey, Besleney). Adığece'ye en yakın dil, kendisinden yeni ayrılmış olan Vubıh dilidir. Daha sonra, bu iki dilden daha önce ayrılmış olan Abhazca gelir. Tarihçi İ. Berkok'a göre, Adığece konuşanlar açısından Vubıhça "anlaşılması güç" bir lehçe; Abhazca ise, Adığece ve Vubıhça konuşanlar tarafından anlaşılması mümkün olmayan bir lehçedir. Tarihçi Metcunatıko İzzet'e göre de, Vubıhça Adığce'den ayrı (müstakil) bir dil olmayıp "fazlaca değişikliğe uğramış bir Adığe dilidir". Yazar, günümüzden 84 yıl önce, yani 1914'te yazdığı kitabında özetle şu ilginç bildiriyi de verir: "Ubıhlarda, asıl Adığe şivesinden oldukça farklı bir şive varsa da aralarında kullanmazlar ve bugün temiz bir Adığe şivesiyle konuşurlar." Yazar Abaza-Abhaz dillerine ilişkin olarak da özetle şu bildiriyi sunar: Abaza şivesi, Adığe şivesi ile akraba, ama aralarında önemli bir fark vardır. Bu üç akraba dil arasındaki ilişkiyi, bilimadamı Dr.Vuçujiko Zek'oğ da şöyle açıklar: Önceleri konuşulmakta olan bir dil (Batı Kafkas) içindeki lehçelerden biri kopar ve sonuç olarak iki dil doğar: Biri Eski Abhazca, diğeri de Eski Vubıh-Adığe Dili. Daha sonra aynı dil içindeki Vubıh ve Adığe lehçeleri de birbirinden ayrılarak Eski Vubıhça ile Eski Adığece ortaya çıkar. ADIĞE ADININ ANLAMI Adığeler kendilerine Adığe derler. Başkaları ise, daha çok Çerkes demektedirler. Her iki ada ilişkin değişik yorumlar vardır. Ama hiçbiri bilimsel bir kesinlik kazanmamıştır. Kanımca, Mirza Bala'nın İslam Ansiklopedisi "Çerkesler" maddesinde, Adığe sözcüğüne ilişkin olarak öne sürdüğü "Hemşehri, hem millet" deyimini akla daha yakındır. "Adığ" etnik anlam içerir: "Se sı Adığ" (Ben Adığeyim). "Adığe" ya da "Adğe" hem etnik, hem ülke anlamı içerir: "Adğem sihajışt" (Adığe ülkesine sığınacağım). Çorum ili Besleneyleri (örneğin Danun Köyü) arasında "Adığ"ın "Adıy" biçimine dönüştüğü görülmektedir. Burada "a" (ülke) ve "dıy" (bizim) eklerinin birleşimi "bizim ülkemiz, bizim ülkelimiz" anlamlarını içerir. O halde Adığe sözcüğünden "bizim ülkemizden olan ve bizim dilimizi konuşan insan" anlamını elde etmiş oluruz. Bu da bir yorumdur. Toparlarsak, Kuzey Batı Kafkasya yerli halkının bugün için iki ana milliyete ayrıldığını, bunun da Adığelerle Abhazlar olduğunu söyleyebiliriz. Vubıhlar ise, anadili olarak Adığece'yi, etnik olarak da Adığe kimliğini benimsemiş, son Adığe Devleti (1861-64) içinde egemen olan bir öğe olarak yer almış bir toplumdur. İsmail Berkok, Tarihte Kafkasya, s. 219. Metcunatıko İzzet, Kuzey Kafkasya dergisi, sayı 35, s.11, sadeleştiren Mehmet Aksoy. Dr.Vuçujiko Zek'oğ, Marje Tanıtım Sayısı, s.37-38.+''+Cevdet Yıldız

Takım Tutmak ya da Beşiktaş Kulübü’nün 100. Yılı ve Çerkesler

Portekiz diktatörü Salazar'ın yıllarca ülkesini muhalefetsiz ve baskı ile yönetebilmesinin gizi ancak "3 F" formülü ile anlaşılabilir. 3 F=Futbol+Fado+Fieasta'dır. Yani, Salazar'ın kuramının açılımı budur. +''+ Fado ve Fiesta birbirine bağlı iki kavramdır. İkisi de özünü müzikten alır. Hüzünlü, iç burkan, iç karartan, bir tür ağıttır Fado. Portekiz'deki en büyük temsilcisi ise Amelia Rodrigez adlı bir sanatçıydı. 1960'lı yıllarda çok severdik onun şarkılarını. Şarkılarının sözlerinin ne dediğini anlamamamıza karşın sesi bıçak gibi otururdu içimize. Ne zaman ki bu tür müziğin bir afyon etkisi yarattığını öğrendik, derhal yasakladık kendimize dinlemeyi. Fiesta ise şenlik, cümbüş, vur patlasın çal oynasın bir eğlence biçimidir. Yoksul, aç ve bilinçsiz yığınların, tehlikeli(!) düşüncelere kapılmaması için "ne yerse yesin, ne içerse içsin..."formülü ile özetlenebilen toplumsal ve bulaşıcı bir salgın olarak yayıldı ülkeye. Ta ki, Salazar tepe taklak edilip devrilinceye kadar. Futbola gelince... Bu "F"nin ötekiler kadar yorucu, yıpratıcı ve uyuşturucu olmadığı var sayıldığından, her ülkede Kitle Sporu yapmak yerine kitlesel bir gösteri olarak Sağ'da da Sol'da da itibar ve ilgi gördü. Üstelik, milli maçlar sırasında kimi arkadaşlarımız, keskin solculuklarını unutup, fanatik bir izleyici gibi, elbette kendi ülkelerinin takımlarını tuttular. Çok tartışıldı bu durum aramızda. Ve, bu duygularımızı Ustalarımıza(!) sormamaya hatta söylememeye karar verdik. Ne kadar keskin olsak da, ulusal bir ayaktopu karşılaşmasında gerektiği kadar enternasyonalist olamamanın utancını taşıdık içimizde. Bu duygu bizi, Sekterizmden kurtarırken; kafatasçı, ırkçı olmayan bir Ulusalcılığa doğru itti. Aidiyet duygumuzu keşfettik birden. Ama içimizde, yine de uluslararası karşılaşmalarda, kupalarda, GS/FB/BJK yerine Dinamo Kiev'ı, Dinamo Moskova'yı tutmakta direnenlerde olmadı değil. Ben nedenini ve nasılını bilmeden yıllardır FB yi tuttum. Ta ki, şu son yıllarda bu kulüpte yaşananlar; eski ve yeni yöneticilerinin beceriksizliklerine kızınca, "Ne ilgim var benim FB ile?" diye düşünmeye başladım. Anlamlı bir yanıt bulamadım doğrusu. Aslında ben FB'li olmama karşın, doğduğum ve yaşadığım kentlerin de takımlarını tutuyordum gizli gizli. Örneğin Kayseri, Adana, Antalyaspor ile Ankaragücü takımlarının da taraftarıydım. Onlar FB ile karşılaşınca maçlar berabere kalsın diye dua ediyordum içimden. Gençliğimde amatör olarak Kayseri ve Ankara'da top koşturduğumu da anımsayınca bu yaptığımın pek akılcı olmadığı sonucuna vardım. Ve... bir süre boşlukta kaldım. Bu boşluk, sevgili meslektaşım ve arkadaşım TRT İstanbul Bölge Müdürü Orhan Ertenhan'ın yakama bir BJK rozeti takıp "Çetin abi, sana Beşiktaşlılık yakışır!" demesiyle son buldu. Kendimi bir dönek, bir hain gibi gördüm bir süre. Ne zaman ki, merak edip üç büyük kulübün tarihçelerini okudum; Orhan'ın da benim de haklı olduğumuza karar verdim. Bu durumu yakın çevreme deklare ettiğimde kimi "Genel Müdürüme yalakalık olsun diye BJK'li olduğumu" kimi, "Kafkas kökenli olduğum için milliyetçilik yaptığımı" kimileri ise "insanın bu yaştan sonra kulüp değiştiremeyeceğini" söyleyip eleştirdiler beni. Kimseyi dinlemedim. Çünkü ben, Fenerbahçe semtinde oturanların FB'yi, İstanbul yakasında oturanların ise İstanbulspor'u tutmalarını doğal karşılıyorum. Yeğenim Dr. Metin'in, Mekteb-i Sultani mezunu olduğu için zorunlu olarak GS'li oluşunu bile hoş görüyor, ama hak vermiyorum. Doğu Anadolu'da yaşayan kimi insanların GS'nin renklerine aşık olup, "Senin renklerine kurban olayım!" demelerini ise hiç anlamıyorum. Karadenizli dostlarımızın Trabzonspor, Samsunspor ve Rizespor'u tutmalarının "Bölücülük" olmadığına da inanıyorum. Ama, aralarındaki maçların bir savaş gibi geçmesini ise bir türlü anlayamıyorum. Ben 1903'de BJK'yi kuran Saraylı, Kafkas kökenli Prenslerle, Soylu(Pşı) Fetgerey Şoenü kardeşlerin Çerkes olduklarını ve -zamanın limuzinleri olan- lüks yaylı arabalarla maça geldiklerini öğrenince, rakip takımların BJK taraftarlarına "Arabacılar!" demelerine gerçekten üzüldüm. Kafkas kültürünün başat figürü "Kartal"ın BJK'nin simgesi olması da çok etkiledi beni. Kırmızı / Beyaz renklere sonradan eklenen Siyah'ın, Balkan Savaşı yenilgisi sonrasında tutulan Yas'ı simgelediğini öğrenmem de yüreğimi burktu. Kırmızı rengin ise Kafkas/Rus Savaşı'nda çocuk yaştaki Çerkes Tleylerin(Fedailerin) giysi renkleri olduğunu zaten biliyordum. Türkiye'deki tüm futbol kulüpleri içinde Ay ve Yıldız'ın bir tek BJK takımının armasında bulunması bir rastlantı değildi. Ayrıca Ay figürünün ailemin 4000 yıllık ambleminde karşıma çıkması, Yıldız'ın ise Adige Bayrağı'nın simgesi olması da büyük bir mutluluk verdi bana. Tüm bunları okuyup öğrendiğimde, şöyle düşündüm: "Yahu, ben zaten yıllardan beri rozetsiz bir BJK'liymişim de haberim yokmuş." Siz de bu güne dek sürdürdüğünüz taraftarlık durumunuzu bir kez daha bilinçli olarak düşününüz. Acaba bir rastlantı ya da bir büyüğünüzün hatırı için mi seçtiniz tuttuğunuz takımı ? Acaba doğru yerde mi duruyorsunuz ? Ben -geç de olsa- doğru yerde, doğru durakta, doğru bayrağın altında duruyorum artık. Doğru yolu bulmamda büyük katkısı olan Orhan Ertenhan'a en içten teşekkürlerimi sunuyor, BJK'nın değerli yöneticilerinin, tüm futbolcularının ve fedakar taraftarlarının 100. Yılını içtenlikle kutluyorum. Nice 100 yıllara... Nice başarılara... Nice zaferlere... +''+Çetin Öner

2000 Türkiye Raporu

Avrupa Birliği - Türkiye İlişkileri 10-11 Aralık 1999'da Helsinki'de toplanan AB Konseyi "Komisyon'un ilerleme raporunda belirtildiği üzere Türkiye'de son zamanlarda kaydedilen olumlu gelişmeleri ve Kopenhag ölçütlerine uyum sağlama doğrultusundaki reformları devam ettirme niyetini" memnuniyetle karşıladığını açıkladı ve Türkiye'yi, "diğer aday Devletlerin tabi olduğu ölçütlerin aynısına tabi olarak Birliğe katılma doğrultusunda ilerleyen bir aday devlet" olarak niteledi. +''+ Helsinki'de alınan kararlar AB - Türkiye ilişkilerinde önemli bir dönüm noktası oldu. Öteki aday ülkeler gibi Türkiye de mevcut Avrupa stratejisi temelinde reformlarını hızlandıracak ve destekleyecek bir katılım öncesi stratejiden yararlanıyor. Ne var ki , Kopenhag ölçütlerine uygunluk katılım müzakerelerine başlamak için bir önkoşul niteliğini taşıyor. Türkiye bu siyasi ölçütleri henüz yerine getirmiş durumda değildir. Ortaklık Anlaşması çerçevesindeki (ikili ticaret dahil) son gelişmeler Türkiye, Ortaklık Anlaşması ve Gümrük Birliği Anlaşmasını uygulamaya devam etti ve çeşitli ortak kurumların aksamadan işlemesine katkıda bulundu. Ortaklık Konseyi üç yıl sonra ilk kez Nisan 2000'de Türkiye'nin başkanlığında toplandı. Konsey iki önemli siyasi karar aldı: bunlardan biri Ortaklık Komitesinin sekiz alt komitesinin oluşturulması, diğeri ise hizmetlerin serbestleştirilmesine ve AB ile Türkiye arasındaki kamu alımları piyasalarının karşılıklı olarak açılmasını amaçlayan bir anlaşma için müzakerelerin başlatılması idi. Müzakerelerin ilk turu gerçekleştirildi. İkili ticari konuları tartışmak üzere Gümrük Birliği Ortaklık Şubat ayında Brüksel'de toplandı. Gümrük İşbirliği Komitesi çeşitli toplantılar yaparak Türkiye ile AB arasındaki 1995 yılında tamamlanan Gümrük Birliği'nin işleyişi hakkında görüş alışverişinde bulundu. AB - Türkiye Ortak Parlamento Komitesi Haziran ayında toplandı, ilk kez bir ortak karar kabul etti. Kasım ayında Türkiye'de yeni bir toplantı yapılması öngörülmektedir. Ekonomik ve sosyal konularla ilgili AB-Türkiye Karma İstişare Komitesi 10. toplantısını Temmuz ayında İzmir'de yaparak AB-Türkiye ilişkilerindeki en yeni gelişmeleri ve hizmetler ve kamu ihaleleri piyasalarının serbestleştirilmesini ele aldı. AT-Türkiye Gümrük Birliği, ikili ticaret ilişkilerinin önemli bir unsuru olmaya devam etmektedir. Gümrük Birliği, AT-Türkiye Ortaklık Konseyinin 1/95 sayılı kararı sonrasında 31 Aralık 1995'te son aşamasına girdi. 1/95 sayılı karar mamul ürünleri kapsamaktaysa da bu kararın kapsamının hizmetleri ve kamu alımlarını da içerecek şekilde genişletilmesi için görüşmeler başlamış durumdadır. 1999 yılındaki gerileme hariç, AT ile Türkiye arasındaki ticaret hacmi sürekli olarak artış gösterdi. Türkiye, AB ile olan ticaretinde sürekli cari açık vermektedir. Türkiye'nin ithalatının %90'ı yatırım malları, yarı bitmiş ürünler veya hammaddelerden oluşmaktadır. AB'den yapılan başlıca ithalat kategorileri aletler ve makine, ulaşım teçhizatı ve kimyasal maddelerdir. Türkiye'nin AB'ye ihraç ettiği başlıca ürünler bitmiş ürünlerdir ve tekstil, tarım ürünleri ve gıda maddelerinden oluşmaktadır. Gümrük Birliğinin kurulmasından bu yana tarafların birbirlerinin ticaretindeki önemi sürekli artmıştır. 2000 yılında AB, Türkiye'nin ithalatınının %52,9'unu sağlamış ve Türkiye'nin ihracatının da %53,4'ünü satın almıştır. 1999 yılındaki durgunluk ithalatta ani bir düşmeye neden olduysa da bu yılki sağlıklı toparlanma sonucunda AB'den yapılan ithalat artmaktadır (son 5 ay için, geçen yılın aynı dönemine göre değer olarak %28'lik bir artış görülmüştür). İhracat artışı sınırlıdır: (son 5 ay için geçen yılın aynı dönemine göre değer olarak %0,3'lük bir artış gerçekleşmiştir). Bu ise 1999 yılında görülen ticaret daralmasından sonra 2000 yılında Türkiye'nin cari işlemler dengesi açığı yeniden artmaya başlamıştır. Bu açığın yıl sonuna kadar 9 milyar euroya ulaşması muhtemeldir (bu, GSYİH'nin %5'ine eşittir.). 1999 yılındaki kötü sonucu takiben, 2000 yılının ilk yarısında turizm gelirleri %5 oranında büyümüştür. Genel olarak mamul ürünler Gümrük Birliği sınırları içinde serbest dolaşımdaysa da, Türk tarafında bazı tarife dışı engellerin mevcudiyeti devam etmektedir. Uzun süredir devam eden bazı ticari ihtilaflar çözüme kavuşturulamamaktadır. Özellikle alkollu içkilerin girişi kısıtlamalarla karşılaşmakta olup bazı ürünler (örneğin seramik ve karolar) uzun ve külfetli testlere tabi tutulmaktadır. Tarım ürünleri ticareti başka şeylerin yanı sıra Türkiye'nin Birlikten yaptığı canlı sığır ve dana eti ihracatına koyduğu yasak nedeniyle engellenmektedir. Bu, Ortaklık Anlaşması çerçevesindeki ilgili kararın ihlal edilmesi demektir. Bu,Türkiye'nin, AT'nin Türk tarım ürünlerine verdiği önemli tavizler karşılığında Türkiye'nin AT'ye bu ürünler için verdiği tavizleri geçersiz kılmaktadır. Türk ton balığı ürünleri için menşe kurallarının uygulanması konusu henüz bir çözüme kavuşturulmamıştır. Topluluk yardımı Helsinki ve Feira'da toplanan AB Konseylerince de talep edildiği üzere AB'nin katılım öncesinde Türkiye'ye yapacağı bütün mali yardım kaynaklarının eşgüdümü için tek bir çerçeve Temmuz 2000' de Komisyon tarafından kabul edilmiş olup Konseye ve Avrupa Parlamentosuna gönderilmiştir. Bu düzenleme, Türkiye'nin Katılım Ortaklığının yasal temelini de oluşturmaktadır. Atılan başka adımlar Türkiye'ye kullandırılacak bütün fonların tek bir bütçeye koyulması gerektiğini göstermektedir. Komisyon, Türkiye'nin katılım öncesi yardımının desteklenmesi için 2001 yılı bütçe tasarısı çerçevesinde kısa bir süre önce bir öneride bulunmuş-tur. Katılım öncesi stratejinin bir parçası olarak Türkye'ye yapılacak yıllık mali (hibe) yardım iki katına çıkarılacaktır. 1996-99 döneminde Türkiye 376 milyon euro yardımdan yararlanmış olup, bu yılda ortalama 90 milyon eruoyu geçen bir tutar demektir. Avrupa stratejisi /katılım öncesi stratejisi" yönetmeliği çerçevesinde öngörülen yıllık ortalama 50 milyon euroluk tahsisata ek olarak 2000 yılından itibaren MEDA II ikili paketin %15'inin de Türkiye'ye tahsis edilmesi kararlaştırılmıştır. Nisan 2000'de kabul edilen ilk yönetmelikte 3 yıllık bir dönem için yılda 5 milyon euro tutarında bir fon öngörülmektedir; ikinci yönetmelik halen kabul aşamasındadır. 3 yıllık bir dönem için yılda 45 milyon euro tutarında bir fon sağlanacaktır. Dolayısıyla, 2000 yılında Türkiye'ye tahsis edilecek yıllık fon 177 milyon euroya ulaşacaktır. Bütün bu fonlar katılım öncesine yöneliktir: - Ödeneklerin %50'si özelikle Türk mevzuatını AB müktesabatı ile uyumlu hale getirmeye yönelik yapısal ve sektörel reformlara yöneliktir; Reformlar yapısal uyum kolaylıkları yoluyla desteklenecektir; amaç Türkiye'nin başlıca yapısal reformları Topluluk müktesabatı doğrultusunda yapmasını sağlamaktır. Program, IMF ve Dünya Bankası ile yakın işbirliği içinde tespit edilecektir. - Ödeneklerin %50'si ile Türkiye'nin AB'ye entegrasyonunu hızlandıracak diğer önlemler desteklenecektir. Bu önlemler, Türk idaresinin ve kurumların Topluluk müktesabatını uygulama kapasitesini geliştirmesine (kurumsallaşma yoluyla) yardım edilmesi; Türkiye'nin sanayi ve altyapısını Topluluk standartlarıyla bağdaşır hale getirmesi için ihtiyaç duyulan yatırımları harekete geçirmesine (yatırım desteği ve bölgesel/kırsal gelişme yoluyla) yardımcı olunması; Türkiye'nin Topluluk programları ve kurumlarına katılımın desteklenmesidir. Türkiye, Avrupa Yatırım Bankası(AYB) katılım öncesi imkanları ve AYP Euro-Med II imkanlarının yanı sıra Deprem Yeniden İnşa ve Rehabilitasyon imkanından da (TERRA) (600 milyon euro) yararlanacaktır. Katılım öncesi stratejinin bir parçası olarak Türkiye'nin Topluluk programlarına ve kurumlarına diğer aday ülkelerle eşit koşullarda katılımının sağlanmasına yönelik hazırlıklar yapılmaktadır. Türkiye'nin Avrupa Çevre Ajansına katılımına ilişkin müzakereler bir anlaşmayla sonuçlanmıştır. Bu anlaşmanın onaylanması ve yürürlüğe girmesin-den sonra Türkiye bu Ajansın bir üyesi olacaktır. Eşleştirme (Twinning) Türkiye'ye Eşleştirme Programı çerçevesinde katılım öncesi danışmanların sağlanabileceği bildirilmiştir. Müktesabatın analitik inceleme sürecinin hazırlanması Helsinki'de toplanan AB Konseyi, Komisyon'dan müktesebatın analitik incelemesi için bir süreci başlatmasını istemiştir. Bu amaçla, AB-Türkiye Ortaklık Konseyinin 11 Nisan tarihinde aldığı bir kararla sekiz alt komite kurulmuştur. Bu alt komiteler şu iki görevi birden üstlenmişlerdir: Türkye'nin mevzuatı ve uygulamalarının Topluluk kuralları ve yönetmelikleriyle uyumlu hale getirme çabalarının yoğunlaştırılması amacıyla müzakerelerin analitik inceleme sürecine hazırlanması ve Katılım Ortaklığı önceliklerinin uygulanmasının izlenmesi kararlaştırılmıştır. Sonuç Son Düzenli Rapordan bu yana yaşanan olumlu bir gelişme, Türk toplumunda AB'ye giriş amacıyla gerekli siyasal reformlar konusunda geniş çaplı bir tartışmanın başlatılmış olma-sıdır. Bu bağlamda iki önemli inisiyatif gerçekleştirilmiştir: bir çok uluslararası insan hakları belgesinin imzalanması ve İnsan Hakları için Koordinasyon Üst Kurulu'nun çalışmalarını yakın zamanda hükümet tarafından desteklenmiş olması. Bununla birlikte, geçen yıla kıyasla temelde politik durumda pek az iyileşme olmuştur ve Türkiye hala Kopenhag ölçütlerini yerine getirmiş değildir. Demokratik bir sistemin temel özellikleri devam etmektedir, ama Türkiye demokrasiyi ve hukukun üstünlüğünü güvenceye almak için gerekli olan kurumsal reformları uygulamaya koyma konusunda yavaştır. AB - Türkiye ilişkileriyle ilgili olarak yürütmede değişiklikler olmuştur, ama sivillerin ordu üzerindeki denetimi gibi bir dizi temel kurumsal konu hala ele alınmamıştır. Yargı konusunda, devlet memurlarının yargılanmasını kolaylaştıran yeni usul cesaret verici bir gelişmedir. Geçen yıla ait raporda sözü edilen, yargının işleyişi ile ilgili önemli yasa taslakları hala sonuçlanmamıştır. Devlet Güvenlik Mahkemeleri ile ilgili olarak, 1999 Haziran ayında bu mahkemelerle ilgili reformdan bu yana yeni iyileşme gerçekleşmemiştir. Yolsuzluk hala önemli bir sorun olarak varlığını sürdürmektedir. Ölüm cezası, Abdullah Öcalan davası da dahil olmak üzere, uygulanmamaktadır, ama insan haklarının genel durumu bir çok bakımdan endişe vericidir. Bu sorunun yetkililer ve parlamento tarafından ciddi olarak ele alınmasına ve insan hakları konusunda eğitim programları-nın uygulanmasına karşın, işkence ve kötü muamele hala büyük ölçüde ortadan kaldırılmaktan uzaktır. Türkiye'nin cezaevi sisteminde önemli bir reform uygulamakta olmasına karşın, cezaevi koşulları iyileşmemiştir. Gerek ifade özgürlüğü gerek örgütlenme özgürlüğü hala sık sık kısıtlanmaktadır. Din özgürlüğü konusunda Müslüman olmayan topluluklara karşı olumlu bir yaklaşım benimsenmiş görünmektedir, ancak bunun, Sünni olmayan Müslümanlar da dahil tüm dinsel topluluklar için geliştirilmesi gereklidir. Geçen yıla kıyasla ekonomik, sosyal ve kültürel hakların durumu, özellikle etnik kökene bakılmaksızın tüm Türkler için kültürel hakların kullanımı söz konusu olduğunda iyileşme göstermemiştir. Nüfusun ağırlıklı olarak Kürtlerden oluştuğu Güneydoğudaki durumda önemli bir değişiklik olmamıştır. Türkiye ekonomideki en acil dengesizlikleri ele alma konusunda kayda değer bir ilerleme göstermiştir, ancak yine de pazar ekonomisinin işlerliğe kavuşturulması süreci tamamlanmamıştır. Türk ekonomisinin önemli bir bölümü AB ile gümrük birliği içinde rekabetçi baskılara ve pazar güçlerine dayanabilecek duruma gelmiştir. Türkiye makroekonomik istikrarı sağlama konusunda önemli ilerleme göstermiştir. Devlet teşebbüslerinin özelleştirilmesi başarılı olmuş ve tarım sektörü, sosyal güvenlik sistemi ve finans sektörünün reformu yönünde önemli adımlar atılmıştır. Ancak, makroekonomik istikrar henüz sağlanamamış ve orta vadede sürdürülebilir bir kamu maliyesi için sağlam bir temel oluşturulamamıştır. Gerek imalat sektörü gerek finans sektöründe devletin ağırlığı-nın pazara müdahale ettiği pek çok alan bulunmaktadır. Türk insani ve fiziki sermayesini rekabet gücünün arttırılması ve mevcut sosyal ve bölgesel eşitsizliklerde bir azalma sağlanabilmesi için eğitim, sağlık ve altyapı kalitesinin iyileştirilmesi gerekmektedir. Yetkililer enflasyonist baskıları ve kamu açıklarını azaltma konusuna odaklanmayı sürdürmeli ve yapısal reformlar ve piyasanın serbestleştirilmesi hedeflerine olan bağlılıklarını korumalıdırlar. Eğitim, sağlık ve sosyal hizmetlere yeterli fon sağlayabilmek için orta vadeli bir perspektifte öncelikleri yeniden tanımlamaları gerekmektedir. Orta vadede bir bütün olarak ekonominin rekabet gücü elde edebilmesi için bankacılık, tarım ve devlet teşebbüsleri gibi çeşitli sektörlerde önemli bir yeniden yapılanma hala gereklidir. Genel olarak Türkiye'nin topluluk müktesebatına uyumu en çok Gümrük Birliği kapsamına giren alanlarda ileri düzeydedir. Bununla birlikte, son düzenli rapordan bu yana bu alanlarda mevzuat uyumu sınırlı olmuştur. Bir aday ülke olarak Türkiye'nin diğer tüm alanlarda da müktesebata uyum konusunda ciddi ilerleme göstermeye başlaması zorunludur. Müktesebatın bu ilgili alanlarının uyumu ve uygulanması için stratejiler ve detaylı programlar (öncelikler dahil) gereklidir. Müktesebatın analitik incelemesinin hazırlık sonuçları ve Müktesebatın Kabulü için Türkiye tarafından oluşturulacak Ulusal Program bu çalışmanın önemli araçları olacaktır. Farklı AT politikalarının uygulamaya konulması ve yeterli bir şekilde uygulatılması için önemli idari reformlar gereklidir. Türk istatistiksel temellerinin Eurostat ile uyumunu ilk önceliktir. İç pazar mevzuatı ile ilgili olarak, malların serbest dolaşımı alanında, özellikle standartların uyumu ve ticaretin önündeki teknik engellerin kaldırılması konusunda çaba gösterilmesi gerekmektedir. Gümrük Birliği kapsamındaki yükümlülüklerin bir sonucu olarak, bu sürecin 2000 yılı sonunda tamamlanması gerekmektedir. Tarım ürünleri ticareti bir sorun teşkil etmeyi sürdürmektedir. İç pazar için Türkiye'nin Yeni ve Küresel yaklaşım ilkeleri temelinde çerçeve mevzuatı uygulamaya koyması gerekmektedir. Bankacılık sektöründe önemli reformlar yapılmıştır. Sermaye hareketli mevzuatının aktarılması konusunda ilerleme kaydedilmemiştir. Kara para aklanması konusunda ciddi sorunlar devam etmektedir. Mali olmayan hizmetler ve kişilerin serbest dolaşımı alanlarında uyum henüz çok erken bir aşamadadır. İç pazarın diğer tüm alanları ile ilgili olarak ve, örneğin devlet yardımı sektöründe kurum oluşturma ile ilgili olarak daha fazla çalışma yapılmalıdır. Türk tekellerinde de yeni ayarlamalar gereklidir. Türk şirketler kanunu AB mevzuatına uygunluk bakımından Komis-yonun değerlendirilmesine tabi tutulacaktır. Vergilendirme alanında hala önemli ölçüde uyum gereklidir. Gümrük alanında neredeyse tam olarak uyum vardır. Telekomünikasyon alanında rekabetin sağlanması konusunda önemli ilerleme kaydedilmiştir. Topluluk müktesebatı ile daha da uyum ge-reklidir. Görsel-işitsel materyallerin mahremiyeti hala ciddi bir sorundur. Tarım ve balıkçılık alanında ilk öncelik bu politikaların yürütülebilmesini sağlamak için temel mekanizmalar ve yapıların (istatistik, arazi sicili, iyileştirilmiş balıkçılık filosu sicili, hastalıkla mücadele, bitki ve hayvan tanım sistemleri, donanımın yükseltilmesi) uygulanmaya başlanmasıdır. Türk filosunun deniz güvenliği sicili hala kaygı uyandıran bir konudur. Deniz ve karayolu ulaşımının AB standartlarına uyarlanması gerekmektedir. Sosyal politika alanında Türk mevzuatı, özelikle de standartlar, yöntemler ve izleme gerekleri bakımından Topluluk mevzuatından hala çok farklıdır. Farklı alanlarda hala yapılması gereken çok şey vardır. Aynı durum hala sonuçlanmamış olan, enerji ve gaz sektörlerinde reform için anahtar nitelikte enerji yasaları için de geçerlidir. Çevre sektöründe ilk adım olarak müktesebatın uyumunu amaçlayan stratejiler tavsiye edilmektedir. 1999 yılına kıyasla, adalet ve içişleri alanında kayda değer bir ilerleme olmamıştır. Göç konusunda, yasadışı yollardan giriş yaparak Batı Avrupa ülkelerine ulaşmaya çalışanların sayısını azaltmak için çabaların ciddi biçimde hızlandırılması gereklidir. Türkiye'deki çeşitli resmi kuruluşların denetimlerin, özellikle çıkış kapılarındaki denetimlerin etkinliğini arttırmak için daha iyi eşgüdüm önerilmektedir tavsiye edilir. Mali denetimin daha iyi oluşturulması için kapsamlı bir politika çerçevesi gereklidir. Aynı zamanda AB mali çıkarlarını korumayı da amaçlayarak, mali yönetimin modernleştirilmesi için hala önemli çabalar gerekmektedir. Genel sonuç, Gümrük Birliği dışındaki politika alanlarında müktesebata daha çok uyum için, yeterli uygulama ve yaptırım mekanizmalarının oluşturulması da dahil olmak üzere kapsamlı çabaların gerekli olduğu yönündedir. Bu da idarenin her düzeyinde önemli reformlar gerektirecektir. Bazı durumlarda, örneğin devlet yardımları ve bölgesel kalkınma alanlarında bu amaçla yeni yapıların oluşturulması gerekecektir. Yukarıda sözü edilen çeşitli hususlar Türkiye için AB'ye Katılım Ortaklığında öncelikler olarak belirlenmiştir.+''+Avrupa Birliği

İkinci Gençlik Toplantısının Ardından

Öncelikle özelde toplantının düşünsel ve fiziksel yükünü çeken Hicran, Ayşe, Filiz, Nefin, Ömür ve İstanbul'da olsa da organizasyon konusunda Ankara'daki arkadaşlara desteğini esirgemeyen Yüksel'e, genelde ise toplantıya ev sahipliği yapan Ankaralı dostlara ve gençlere bu olanakları sağlayan Kafkas Derneği yönetimine teşekkür ediyorum. Toplantının ardından genel kanı, geçen seneki toplantının daha heyecanlı geçtiği yönündeydi. Bence bu toplantının geçen seneden daha yavan geçtiğine ait bir kanının oluşmasının en önemli nedeni; gün boyunca aynı konunun işlenmesiydi. Öğleden sonraki oturumlarda sabah konuşulan konular üzerine benzer söylemlerin yapılmasının kopmalara ve ilginin azalmasına sebep olduğunu düşünüyorum. Bir diğer neden ise bu sene bildirilerin sonundaki tartışmalar bölümünün, geçen seneki kadar ateşli geçmemesi olabilir. Organizasyon komitesindeki arkadaşların gelecek sene formatın değiştirilmesi konusunda hemfikir olduklarını görünce bu konuya biraz kafa yordum ve önerilerimi geliştirilmek üzere paylaşmak istiyorum. Sabah oturumlarının benzer bir formatta, yani belirlenmiş bir konuda seçilmiş iki veya üç bildirinin sunulması şeklinde, devam etmesi gerektiğine inanıyorum. Böylece organizasyon komitesinin bildirilerde seçici olma şansı doğar ve temenni bildirmekten öteye gitmeyecek konuşmalar elenirken, olaya farklı açılardan bakabilen; bilgi ağırlıklı bildiriler sunulmak üzere seçilir. Bildiri sonrasında yapılan tartışmaların da, konuşulan konularda fazla bilgisi olmayan bir grup genç tarafından yapıldığı için, iyi niyetli de olsa insanları sonuca götürmekten çok uzak olduğunu düşünüyorum. Zaten konuşanların bir kısmı, kendinden önceki arkadaşın hatalarını düzeltmek için söz alıyor. Bence konu hakkında birikimi olan bir büyüğün de ortamda olup, konuyu toparlayıcı benzer bir sunuş yapması, gelebilecek sorulara muhatap olması ve yanlış bilgilendirmelere engel olması gerekli. Zira konuyla ilgili ince bir soruya, bildirisini sunan arkadaşın doğru cevap verememesi kuvvetle muhtemel bir durum. Böylece sabah oturumu üç bildiri ve bir büyüğün sunumu ardından soru cevap bölümüyle sonlanır. Diğer şehirlerden gelen büyüklerimizin oturum başkanlığı için görevlendirilmesi katılımcı bir etki yaratsa da, oturum başkanlığı işi her iki gün de bu misyonu hakkıyla yerine getirebilecek tek bir kişi tarafından yerine getirilmeli diye düşünüyorum. Öğleden sonraki oturumda, altyapısı düşünülmüş somut proje önerileri veya çalışmaları sunulmalıdır. Mesela bu oturumda "Sözlü Tarih" gibi halihazırda yürüyen bir proje tanıtılıp tabana yayılması sağlanabilirken, toplumumuzun ekonomik olarak güçlenmesini sağlayacak bir ticari kooperatifin veya insan kaynakları konusunda koordinasyonu sağlayabilecek bir oluşumun fizibilitesi ile ilgili bir tanıtım da yapılabilir. Yani sunulacak projeleri, sadece toplumsal ve kültürel konularda gençlere yönelik olmalı şeklinde sınırlandırmamalıyız. Nart Card gibi bir projenin faydasının hepimiz farkındayız ama gençlerin tek başlarına bunları hayata geçirebileceklerini sanmıyorum. Fakat benzer bir projenin fikri; büyük düşünen ama bunu gerçekleştirmeye gücü yetmeyecek gençler tarafından geliştirilip, onlara inanan büyüklerin desteğiyle hayata geçirilebilir. Projenin sunumlarında, iş dünyasından veya akademik alandan konuya eğilebilecek büyükler ve projeyi finanse veya koordine edebilecek dernek yöneticileri bulunmalısı gerektiğini düşünüyorum. Toplantının ilk günü olan ve heyecanın dorukta olduğu cumartesi gününün en efektif şekilde kullanılması gerektiğine ve prime-time denebilecek bir zaman diliminin, kendi yöremizde her hafta benzerlerini yaptığımız, bir düğünle harcanmaması gerektiğine inanıyorum. Bunun yerine yemekten sonra -mümkünse camiamızın dışından- popülaritesi yüksek bir konuşmacının konferansının olmasını öneriyorum. Mesela Ankara'daki toplantıdan sonraki hafta İstanbul'da Kalder Kongresi'nde "Sivil Toplum Kuruluşlarının Yönetimi" konusunda sunumlar yapılacaktı. Keşke ilk günkü oturumların sonunda, STK'lerin misyonu ve vizyonu konusunda, Kalder Kongresi'nde sunum yapacak bir profesyonel de aramızda olup deneyimlerini ve sunumunu bizimle paylaşsaydı. Cumartesi gecesi için en güzel finalin ise, gençleri hem düşündüren hem eğlendiren, Nibjeug Topluluğu'nun bir performansı ile olacağını düşünüyorum. Pazar sabah oturumu da Cumartesi günkü gibi bildiri sunumu şeklinde olmalı fakat öğleden sonra oturumu daha hafif olmalıdır. Gençler serbest kürsü formatında konuşurlar, kendi derneklerini ve faaliyetlerini anlatırlar, yorum yaparlar böylece bir buçuk gün daha ziyade dinlemenin acısını çıkarabilirler. Toplantının formatıyla ilgili önerilerim bunlardan ibaret. Bir de "Gençlik Toplantısı"ndaki "Gençlik" lafına fazla vurgu yapılmaması gerektiğini, zira gönlü gençlerin ve projelere profesyonel destek verebilecek büyüklerin de katılımına ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Bunların yanısıra Marje'den gelen eleştirilerden yapıcı olanların dikkate alınmasının, yıkıcı olanların ise kulak arkası edilmesinin gerektiğine inanıyorum. İş olunca laf da oluyor maalesef. Böylesine büyük bir organizasyonda aksayan yönlerin de olabileceği, ama bu organizasyonun her sene yapılıyor olmasının bile umut verici olduğu, eminim aklı selim kimselerin gözünden kaçmıyordur. Benzer bir organizasyonun yılda bir değil de, iki defa yapılması gerektiğine inanan arkadaşlarıma katılmıyor, henüz böyle bir potansiyelimiz olmadığını düşünüyorum. Zira içerik olarak zayıf kalacak tek bir toplantının bile bu organizasyonun prestijine zarar vereceği kanaatindeyim. Fakat son toplantıda gündeme gelen, icra komitesi şeklinde daha küçük bir oluşumun, projelerin takibiyle ve bir sonraki organizasyonla ilgilenmesi faydalı olacaktır. Son olarak, Anadolu derneklerinden benzer bir organizasyon düzenlemek isteyen arkadaşlarımıza önerim, öncelikle kendi yörelerindeki dernekleri kapsayacak lokal organizasyonlar yapmaları yönünde olacak. Yakın zamanda böyle bir organizasyonu layıkıyla düzenleyebilecek tek şehir olarak İstanbul'u görüyorum. İstanbul Kafkas Kültür (Bağlarbaşı) Derneği'nin 50. yılı olması sebebiyle bu sene değil ama gelecek sene, İstanbul'daki potansiyeli devreye sokarak, Ankara'daki arkadaşların tecrübeleriyle formatı daha efektif hale getirilmiş bir toplantının organize edilmesi konusunda, İstanbul gençleri olarak elimizden geleni yapacağımızı taahhüt ediyoruz.Baturay Tok

Neden Dağıldık?

Söyle bir hikâye anlatırlar: Yas yasamış, gün görmüş, hayatin sefasından da cefasından da nasibini almış ihtiyar bir adam idi, ibret alınacak kadar zengin bir müsahade koleksiyonuna malik idi. Bunların arasında hattâ en basta (içtimaî birlik) geliyordu. Yatağa düştüğü ve ölüm denen ejderin kendisine yaklaştığını fark ettiği zaman köyle bırakacağı üç oğlunu yanına çağırarak: +''+ Evlâtlarım, ben hayatta iken her birinizin kuvvet ve kabiliyetlerinizi görmek istiyorum. Bunun için (elinde tuttuğu ve birisini ancak bir kişinin kırabileceği üçer değneklik üç desteyi göstererek) bu destelerden birer tane aliniz ve birbirinden ayırmadan kiriniz demiş, üçü de, babalarına kuvvetli bir evlât yetiştirmenin sevinç ve gururunu duyurmak için yapmışlar, amma ne mümkün... Çocukların mahcubiyetini başlarının önlerine eğilmesinde müsaade eden baba tebessümle -desteleri çözünün ve değnekleri teker teker kırmaya çalısınız der- bu sefer değneklerin başına geleni elbette anlamışsınızdır. Değneklerin kırıldığını gören baba; evlâtlarım, ayrılığın zaaf, birliğin kuvvet ve kudret olduğunu gördünüz. Hayatiyet ve mukaddesatınızın teminat altında bulunmasını isterseniz bu değnekler gibi her sahada bir arada bulununuz, birinizin menfaatleri hepinizin menfaati seklinde telâkki ediniz ve bu fikri fazilet ve feragat ile koruyunuz, der. Bu hikâye, içtimaî birlik mevzuunda ferd ile cemiyet münasebetlerini pek canlı ve reel bir mevzuun tercümanı olarak göstermek itibariyle ibrete değer. Zaten insan tarihi bize zaiflerin hiç bir hakka hattâ dedelerinin yaşadıkları topraklar üzerinde yasamak hakkına bile sahip olmadıklarını göstermiyor mu? Herkes onu çok iyi bilir ki kuvvetler daime hürmet göregelmislerdir. Bunda sonrada bunun böyle olmayacağına dair bir işaret yoktur. Bir Fransız âliminin dediği gibi tabiat nazarında en büyük meziyet kuvvet, en kötü kusurda zafiyettir. Biri ne kadar yasamak imkânlarına malik ise diğeri o kadar mahv olmak talihsizliği ile yüklüdür. Bir topluluğun manevi kıymeti tabii bir şekilde fertlerinin içtimaî kıymeti, yani başkaları ile birleşme kabiliyetlerine göre değişir. Bu kabiliyet irsi ve potansiyel vasıflarımıza ve bilhassa aldığımız terbiye ile içinde yasadığımız cemiyetin manevî vaziyetine tabidir. Egoist, kıskanç, kaba ve itidalsiz insani sevmek beşeri takati asan bir şeydir. Yalan söylemek, entrika çevirmek, hem cinslerine iftira ve ihanet etmek, her şeyi kendine ve en yakın menfaatine irca etmek gibi alışkanlıklar, içtimai bünye için kanserin insan vücudunda yaptığı tahribattan da beter bir rol oynarlar. Herkes kendisini başkalarının nefretine lâyık bir hale getiren alışkanlıkları terk etmedikçe karşılıklı olarak birbirini sevmeleri ve bundan içtimaî bir birlik ummaları hayal olmaktan ileri gidemez. Kendi hayatini milletin hayatından üstün tutan cahillerin budalaların cemiyet hayatında müessir olacak rolleri olduğu vakittir ki, milletler çökmüşlerdir. Bu konuda sağlam bir zemin üzerindeyiz ve misaller verebiliriz. Meselâ Kafkasya'nın istilâsında Rusların bazı cahil ve idealsiz Kafkaslılara geçici imtiyazlar vererek akilli ve basiretli kimselere karşı kullanmaları istilâ isinde büyük rol oynamıştır. Ne hazindir ki bu günkü şartlar karşısında ileride ne olacağı sarih olarak bilinmeyen Kafkasya için (eğer kulaklara aks edenler doğru ise) şimdiden bazı imtiyaz ve şahsi menfaat avcılarının türediği söylenmektedir. Kafkasya mevzuunda çalışmayı kendilerine vazife edinen bu zatlar mevzii çalışmak, aralarına kimseyi almamak ve Kafkasya'da doğmuş olmayı imtiyaz telâkki etmek gibi sakat temayüllerile işittiklerimizi teyid etmektedirler. Bu takdirde sözüm ona bu imtiyazlı toplulukların müstakbel sandalyalara rakip kazanmamak gibi endişelerle malul oldukları hatıra gelmez mi? Bu mevzuda ileride daha çok söyleyeceklerimiz olacaktır zannediyorum. Geçenlerde bir vesile ile ziyaretine gittiğim yaşlı ve muhterem bir zattan dinlediğim bir hikâyeyi burada nakletmekle bitireceğim: Ruslar Kafkasya'yı istilâ etmek istiyorlardı. Bu ise en dirayetli generallerini geniş salâhiyetle memur etmişlerdi. Bir general Kafkas kabilelerinden birer murahhas davet etmiş. Her kabile murahhas olarak en yaşlı adamlarını yani (Thamate) lerini, yalnız bir kabile kendisini temsil edecek olanda yas değil kabiliyet aramış ve buna en muktedir olan genç bir delikanlıyı memur etmişti. Kafkas murahhasları Rus generalinin sofrasında ikram ve izaz olunduktan sonra dönüşlerinde beraber götürmek için ne gibi hediyeler istediklerini sormuş, murahhasların hepsi yas sırasına göre kimi at, kimi semaver, kimi yamçı gibi basit ve şahsî taleplerde bulunmuşlar. En sona kalan delikanlı: Sayın general murahhas arkadaşlarım af buyursunlar, onların bu isteklerini dinledikten sonra yakın bir atide Kafkasya'nın istilânıza uğrayacağı endişesine düştüm. Şayet bu bir gün tahakkuk edecek olursa ben onu isterim ki, kendilerini temsil ettiğim kabilem ve onların üzerinde yaşadıkları topraklar bir istiladan masun tutulsun. Bu benim için de kabilem için de, en kıymetli hediyeniz olacaktır.[Kafkas Dergisi, Ocak 1953 sayı 1, s.15-16.]+''+Muharrem Bilgiç Nogumuzok

Folklorun Etimolojisi ve Kuzey Kafkasya Halk Bilimi: Yağmur Duaları ve Çocuk Oyunları

Folklor nedir? "Etnoloji" anlamına mı, ya da "halk bilimi" anlamına mı gelir? Türkiye'de genelde kullanılan ve çok dar olarak "halk oyunları" anlamına gelen ölçüde neyi ifade eder..? +''+ Ansiklopedilere, sözlüklere baktığımızda; "Folklore (fr) = Halk Bilimi, Folk = Halk, ahali, kavim, millet, insanlar, kimseler" gibi anlamlar taşımaktadır. Folk Dance = Halk Oyunu, Folk singer = Halk şarkıcısı, aşık Folk song = Halk şarkısı Folkore = Halkın malı olan, gelenek, inanç, adet, atasözü, masal ve halk bilgisi anlamlarını görmekteyiz. Bu diziye, bilmece, ağıt, ninni, tekerleme, beddua, bir yerde anlamlı ve kafiyeli söylenen "küfür"ü bile katabiliriz. Bütün bunlar halkın (folk) ürettiği anonim ürünlerdir. Folklor dışında bir de "Etnografya", "Etnoloji" sözcükleri de tüm dünya uluslarının dillerinde yer almıştır. Yine sözlüklere baktığımızda; "éthnographie = kavmiyet, Budun betim, éthnologie = Budun bilim, halk bilimi" anlamlarının bulunduğu, folklor ile etnolojinin zaman zaman "sinonim" anlam (eş-anlam) taşıyacak biçimde kullanıldıklarını görürüz. Ancak, Türkiye'de çok yaygın ve yanlış kullanıldığı biçimi ile, folklorun "halk dansları" anlamında kullanılmasına başka ülkelerde rastlama olasılığı yoktur. Folklor ve etnolojinin bir yerde halk bilimi anlamına geldiği, Kuzey Kafkasya folklorunda ise "destan, ağıt, ninni, masal, bilmece, tekerleme, gelenek, inanç, atasözü, mutfak kültürü, ayin, yemin töreni, beddua, küfür, halk şiiri, mani ve çocuk oyunları, Ceguak'ue kültürü, ekim, üretim, hasat şarkıları, enstrümantal halk müziği, aşk şarkıları, yakarılar(yağmur duaları)," dahil bütün bu üretilen değerlerin folklorun ya da etnolojinin kapsamına girdiği söylenebilir. Nart Dergisi'nin kimi sayılarında bu folklor öğelerinden örneğin Ceguak'ue, destan, teatral oyunlar, masallar gibi konularda zaman zaman söz ettiğimi sevgili okurum anımsayacaktır. Dolayısı ile bu yazıda çocukluğumda yöremizde oynanan kimi Çerkes çocuk oyunlarını, yağmur dualarını anlatacağım. Yağmur duaları ile ilgili törenlerin hazırlığı ve uygulaması iki tür yapılırdı. Birincisi yetişkinlerin katıldığı, köyün imamının ya da onun yerine geçen bir yaşlının yönetiminde yapılan dinsel ağırlıklı törenler çoğunlukla bir ırmak kıyısında ya da bir tepede yapılırdı. Törene giden yetişkinler tören yerine kadar hep ilahiler söylerlerdi, anımsayabildiğim kadarı ile bu ilahiler; Ya ğaffuru ya Allah Ya settaru ya Allah Fağfirlana ya rahim Biy-ğa-fu ke ya kerim Ya Kuddüsü ya selam La ilahe illallah... dizeleri ile başlardı. Duaların sonunda kurbanlar kesilir, yoksullara, kimsesizlere, et dağıtılır, kurban etinin bir bölümü de pişirilip yaş gruplarına göre kurulan sofralarda törene katılanlara ikram edilirdi. İkinci tür yağmur duaları ve törenleri, genç kızların ve delikanlıların yaptığı törenler idi, işte gerçek anlamda folklor ögeleri taşıyan, ilkel de olsa teatral özelliği olan törenler bu tür törenlerdi. Yağmur duasına çıkarken, iskeleti kürek olan bir kukla hazırlanır, elde dolaştırılırdı. Adığece'de Hantsa Guaşe denilen bu kuklanın dolaştırılması töreni, Kuzey Abazacasında "Dzivara Töreni" olarak adlandırılır. Bu törenin ritüel özellik taşıyan Abazaca bir şarkısı vardır. Bu şarkı ilk kez 1941 yılında Gürcü kadın araştırmacı Ketevana Lomatidze tarafından derlenerek yazılı arşive kazandırılmıştır. Şarkının "Dzivara" şeklindeki başlangıcı, Abaza mitolojisinin yağmur, bolluk, bereket tanrısı "Dzivara" (Adıgece'de Thağalec)e yakarı ve "Ey Dziva" anlamına gelmektedir. Anımsayabildiğim ilk dizeleri; Dizvara..! Dzivara..! Dzamırkıka Dzivara..! Ah yipha dıdzışwat..! Yua kua T'aku, Yua Dzı T'aku..! A bora aka Huır Huır..! Yua Hanç'ua, Yua hağazşaz..! Yağkata yağkarıc... şeklinde sürüp gitmekte idi. Bu dizelerin Türkçe karşılığı ise şöyle ifade edilebilir; Ey Tanrı Dziwa, Ey Tanrı Dziwa... Dzamırkıka Dzivara...(bir anlamı olmayıp uyaktır) Han kızı susadı Aman biraz yağmur, Aman biraz su..! Ağılların saçağından gürül gürül Su aksın..! Ey Tanrımız suyu dök Ey Tanrımız su akıt..! Bu şarkıyı koro halinde söyleyen kızlı erkekli genç grup, koluna girdikleri kuklayı da taşıyarak her evin kapısını çalardı. Açılan kapılardan önce kova kova su atılır, kukla ve gençler ıslatılırdı. Ne kadar çok su atılırsa, o kadar yağmur yağacağına inanılırdı. Islatma seremonisinden sonra gençlerin taşıdığı kaplara yağ, şeker, un, süt gibi malzemeler konulurdu. Bütün evlere uğranıldıktan sonra, toplanan malzeme bir ırmak ya da su başına taşınır, orada kızlar toplanan bu malzeme ile Lakum, şelame, Halıve (Haluıj, Abazacası Çaşu) gibi börek çörek türü yiyecekler pişirirler ve hep birlikte yenilirdi. Yemek faslı bitince yine Dzivara şarkısı söylenerek, o yörenin en soylu, aristokrat ailesinin kızı ya da oğlu yakalanıp suya atılırdı. Bunun anlamı, şarkıda belirtildiği gibi, "Han kızının susaması" değildi elbet, bunun anlamı tarih öncesi çağlarda gizlidir. Su başlarını Dziva'nın emri ile bekleyen krokodil türü ejderhaların suyu bırakması için onlara kurban adama geleneğinin günümüze yansıyan sembolik bir uzantısıdır. Kısacası, su o kadar önemli ki toplumda, toplumda en çok korunan, toplumun gözbebeği olan, prensin ya da hükümdarın çocuğu bile su için Dziva'ya kurban edilebiliyordu. Törenin bu safhasından sonra, törene katılan bütün gençler, tek tek yakalanarak suya atılırdı. Herkes ıslanınca Dziva'nın daha çok yağmur yağdıracağına inanılırdı. Çocuk oyunları ise antik çağ Çerkes yaşamının günümüze ulaşan izdüşümleridir. Anımsayabildiğim çocuk oyunları, Abaza köylerinde oynanan "Takha-Du, Takha-Çıkuın, Kerma Katse, Kola=Aşık, Çıçağhı = Saklambaç, Halimora" dır. Bunların dışında, kışın at ve sığırların tımarı sonucu kaşağı ağzında biriken kıllardan yapılan, günümüzdeki tenis topları büyüklüğünde ve esnekliğinde olan kıl toplarla oynanan bir oyun vardı, günümüzde oynanan "yakartop" oyununa benzerdi. Bu oyunları oynamak için çocukların buluşması haberleşmesi çok ilginç. Çocuklardan biri akşam güneşi battıktan sonra köyde yüksek bir tepeye çıkar, "Hurama" şarkısını söylemeye başlardı. Bu şarkıyı duyan erkek çocukları akşam yemeğini zor bitirip sokağa fırlar ve şarkının söylendiği oyun yerine koşarlardı. Bu şarkı tarihin derinliklerinden günümüze, Çerkes toplumsal yaşamının bir kesitini taşıması bakımından ilginçtir. Gerçekten "Hurama" şarkısı ve "Halimora" oyunu Antik Çerkes yaşamının sembolik olarak canlandırıldığı birer folklor ürünüdür. Bilindiği gibi Antik çağda toplumsal bir konunun tartışıldığı, toplumsal kararların alındığı, suçluların yargılanıp cezalandırıldığı yerler olan Çerkes Halk Meclisleri yüksek bir yerde toplanırdı. Adığece'de bu tepeye "Hurama Oaşha", Abazaca'da "Ahuramatoba" denmektedir. Böyle bir toplantının olduğunu duyuran ve "Wuarad Ğoyyu" denilen çığırtkanlar önce uzun borularını öttürürler, sonra da "Hurama" şarkısını söylerlerdi. Bu şarkıyı duyanlar, önemli bir toplantı olduğunu anlar ve toplantı yerine koşarlardı. Bugün bile Kuzey Kafkasya'da Khabardey ve Adıgey bölgelerinde, ormanın içinde bu tür toplantılar için kullanılan ve çok tepelendiği için ot bile bitmeyen çıplak alanlara ve taştan oyulmuş oturacak yerlere rastlanabilmektedir. Bu, anons veya ilan şarkısı diyebileceğimiz Hurama şarkısı, çağımızda aynı işlevi görerek çocuk şarkılarımızda yaşamaktadır. Şarkıya, Uzunyayla'da söylenişi ile; Wua Hurama hurama... Hoy hoy..! Hurama tok..! Hooy hooy..! Tokmakır Ziaşe..! Ziaşe rille..! Hooy hooy..! Wua şı kare şıkare ..! Hooy hooy..! dizeleri ile başlanmaktadır. Bu şarkının değişik bir varyantını, ünlü Khabardey Halk bilimcisi Prf.Dr.Nalo Zawuır'ın yeni basılmış olan ve çocuk oyunları ile şarkıları ve tekerlemeleri içeren bir kitabında da gördüm. Aslında benim yukarıdaki metinde kullandığım ve Nalo Zawuır'ın kitabında da yer alan "Hurama" ve "Hurama tok" sözcüklerine değerli dostum Sasık Kemal ilginç bir açıklama getirmektedir. Bana çok mantıklı görünen bu açıklamaya burada yer vererek Kafkasya'daki etnologların konuya eğilmelerine ve konuyu tartışmalarına olanak sağlamayı amaçlıyorum. Sasık Kemal'e göre; "Hurama" sözcüğünün Kuzey-batı Kafkas dillerinde bir anlamı yoktur. "Hurama", "Huı Arama"nın kısalmış ve değişmiş halidir. "Huı Arama" ise birliktelik, birlik olmak, toplanmak anlamına gelmektedir. "Hurama tok" ise "Huı Arama Doykh", yani toplanıyoruz, birlikte oluyoruz anlamınadır. "Tokmakır Ziaşe" diye başlayan bölümde ise "Tokmakır" sözcüğünün orijini "Doykh-Makır", yani birlikteliğimizin sesi anlamına gelmektedir. Bu savı Çerkes etnograflarının dikkatine ve yorumuna sunuyorum. Bu parantez içi açıklamalarımızdan sonra yine çocuk oyunlarına dönüyoruz. Ben burada bütün Çerkes çocuk oyunlarını açıklama gibi bir iddianın peşinde değilim. Böyle bir iddiaya ne bu yazının boyutları, ne de benim bilgim yeter. Burada detaylarını anımsayabildiğim "Halimora" oyununun nasıl oynandığını anlatmaya çalışacağım. Tabii bu oyunun Uzunyayla'nın Khabardey, Hatıkoy ve Abzekh köylerinde nasıl oynandığını da inceleyebilmiş değilim. Benim anlatacağım şekil Kazancık köyü (Abaza) çocuklarının oynadığı şeklidir. Yukarıda da açıklandığı üzere, "Hurama" şarkısını duyup bir tepede ya da açık bir yerde toplanan çocuklar, tekerleme sayımı ile tek tek iki gruba ayrılırlardı. Kura çekilerek grubun biri, oyunun oynandığı, sembolik bir kale ya da müstahkem mevkiyi korumak için görev alırdı. Diğer grup ise, o kaleye saldıracak düşman ya da yabancı grup görevini üstlenirdi. Kaleyi koruyacak olan gruptan bir çocuk ile saklanacak olan gruptan bir çocuk seçilirdi. Saklanacak grubun temsilcisi ile kaleyi koruyacak grubun temsilcisi olan çocuk kalede kalır, düşman gruptaki çocuklar saklanmak üzere köyün içerisinde kaybolurdu. Saklananları aramaya başlamadan önce, ortaya bir ip çıkarılır, saklananların geçtiği ya da geçeceği sokaklar, dönemeçler saklananların temsilcisi tarafından iple şekillendirilir, adeta iple çizilmiş bir plan çıkarılırdı. Saklanan grubun temsilcisi, kaleyi koruyan grubun temsilcisine, konuşmadan, ağzını açmadan işaretlerle plan üzerine açıklama yapardı. Bundan sonra saklananları birlikte aramaya çıkarlardı. İki muhalif çocuk arama yaparken, saklananların temsilcisi gittikleri her sokağın başında, her dönemeçte ya da herkesçe bilinen yerlere geldikçe "Halimora... geliyoruz..." ya da "Halimoraaa falancaların bahçe duvarındayız..." şeklinde bağırır ve saklananlara sık sık yer değiştirme fırsatı verirdi. Saklanan düşman grup gizlice kaleye baskın yaparsa, iki temsilci çocuk kaleye dönene kadar kaledekiler dayak yerdi, dayak yiyenlerin kendilerini korumaya hakları yoktu. Ta ki kendi temsilcileri kaleye ulaşana dek. Arayan çocuk saklananları bulup onlardan önce kaleye ulaşırsa kaleyi bekleyenler dayak yemekten kurtulurdu. Oyunun şu anda anımsayamadığım başka bir iki kuralı daha vardı. Bu günlerde aynı oyunların oynanıp oynanmadığı, aynı duaların, aynı yakarı ve şarkıların söylenip söylenmediğini bilmiyorum. Yok olmakta olan bu kültürün, bu değerlerin yazıya geçirilerek derlenmesi, her Kuzey Kafkas kökenli aydının bana göre birinci derecede bir görevi olmaktadır. Bu satırlardan sevgili okurlarıma seslenmek istiyorum. Lütfen herkes derleyebildiği kadar kendi yöresinin folklorik değerlerini derleyerek dergimize ulaştırsın. Biz de bu değerleri "Huı Arama" sözcüğü anlamında, bu sözcükte istenilen şekilde bir bütünlük içinde toplayabilelim. Tüm okurlarıma saygılar sunuyorum.+''+Özdemir Özbay

Avrupa Birliği Temel Haklar Taslak Bildirgesi

Brüksel, 28 Eylül 2000 Bildirge No 4487/00, Sözleşme 50 +''+ GİRİŞ Avrupa halkları, aralarında daha yakın bir birlik oluşturmak için ortak değerlere dayalı barışçı bir geleceği paylaşmaya kararlıdır. Ruhani ve manevi mirasının bilincinde olan Birlik, bölünmez ve evrensel değerler olan insan onuru, özgürlük, eşitlik ve dayanışma değerleri üzerine inşa edilmiştir. Demokrasi ve hukukun üstünlüğü ilkelerine dayanmaktadır. Birlik vatandaşlığını tesis ederek ve bir özgürlük, güvenlik ve adalet bölgesi oluşturarak bireyi, faaliyetlerinin merkezine yerleştirir. Birlik, bu ortak değerlerin korunması ve geliştirilmesine katkıda bulunurken Avrupa halklarının kültürleri ve geleneklerinin çeşitliliği yanısıra Üye Devletlerin ulusal kimlikleri ve bunların ulusal, bölgesel ve yerel düzeylerdeki kendi kamu makamlarının düzenlenmesine saygı gösterir. Dengeli ve sürdürülebilir kalkınmayı teşvik etmeye çalışır ve insanların, eşyaların, hizmetlerin ve sermayenin serbest dolaşımını ve yerleşme özgürlüğünü sağlar. Bu amaçla, toplum, sosyal ilerleme, bilimsel ve teknolojik gelişmeler ışığında temel hak ve özgürlüklerin bir Bildirge'de daha açık bir şekilde ortaya konulması yoluyla bu hak ve özgürlüklerin korunmasının güçlendirilmesi gerekmektedir. Bu Bildirge, Topluluk ve Birliğin yetkileri ve görevlerini ve yetki ikamesi ilkesini dikkate alarak özellikle Üye Devletlerin ortak uluslararası yükümlülükleri ve anayasal gelenekleri, Avrupa Birliği Antlaşması, Topluluk Antlaşmaları, Avrupa İnsan Hakları ve Temel Hak ve Özgürlüklerin Korunması Sözleşmesi, Topluluk ve Avrupa Konseyi tarafından kabul edilen Sosyal Bildirgeler ve Avrupa Toplulukları Adalet Divanı ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin içtihat hukukundan kaynaklanan hakları yeniden teyit etmektedir. Bu haklardan yararlanılması, öteki kişiler, insanlık ve gelecekteki kuşaklar konusunda sorumluluklar ve görevleri beraberinde getirmektedir. Birlik, bu nedenle, aşağıda belirtilen hakları, özgürlükleri ve ilkeleri tanımaktadır. BÖLÜM I : ONUR Madde 1: İnsanlık onuru İnsanlık onuru, ihlal edilemez. Saygı gösterilmeli ve korunmalıdır. Madde 2: Yaşama hakkı Herkes, yaşama hakkına sahiptir. Hiç kimse, ölüm cezasına çarptırılmamalı veya idam edilmemelidir. Madde 3: Kişinin bedensel ve ruhsal dokunulmazlık hakkı Herkes, kendi bedensel ve ruhsal dokunulmazlığına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir. Tıp ve biyoloji alanlarında, özellikle aşağıda belirtilenlere saygı gösterilmelidir: yasada belirtilen usullere uygun olarak ilgili kişinin özgürcü ve bilinçli olarak vereceği muvafakat, özellikle kişilerin seçilmesini amaçlayan insan ırkının soyaçekim yoluyla ıslahına yönelik uygulamaların yasaklanması, insan bedeninin ve bölümlerinin ticari bir kazanç kaynağı haline getirilmesinin yasaklanması, insanların kopyalama yoluyla üretilmesinin yasaklanması. Madde 4: İşkence veya insanlık dışı veya alçaltıcı muamele veya ceza yasağı Hiç kimse, işkenceye veya insanlık dışı veya alçaltıcı muamele veya cezaya tabi tutulmamalıdır. Madde 5 : Kölelik ve zorla çalıştırılma yasağı Hiç kimse, kul ya da köle olarak tutulamaz. Hiç kimse zorla çalıştırılamaz ve zorunlu çalışmaya tabi tutulamaz. İnsan kaçakçılığı yasaklanmıştır. BÖLÜM II : ÖZGÜRLÜKLER Madde 6 : Özgürlük ve güvenlik hakkı Herkes kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkına sahiptir. Madde 7: Özel ve aile yaşamına saygı Herkes, özel ve aile yaşamına, konutuna ve haberleşmesine saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Madde 8: Kişisel bilgilerin korunması Herkes, kendisine ilişkin kişisel bilgilerin korunmasını isteme hakkına sahiptir. Bu tür bilgiler, belirtilen amaçlar için ve ilgili kişinin muvafakatine veya yasada öngörülen başka meşru temele dayalı olarak adil şekilde kullanılmalıdır. Herkes, kendisi hakkında toplanmış olan bilgilere erişme ve bunlarda düzeltme yaptırma hakkına sahiptir. Bu kurallara uyulması, bağımsız bir makam tarafından denetlenecektir. Madde 9: Evlenme ve aile kurma hakkı Evlenme hakkı ve aile kurma hakkı, bu hakların kullanılmasına ilişkin ulusal mevzuata uygun olarak teminat altına alınacaktır. Madde 10 : Düşünce, vicdan ve din özgürlüğü Herkes, düşünce, din ve vicdan özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, din veya inancını değiştirme özgürlüğünü ve din veya inancını tek başına veya topluluk halinde, aleni veya gizli olarak ibadet etme, öğretme, uygulama ve gereklerine uyma şeklinde açığa vurma özgürlüğünü içerir. Bu hakkın kullanılmasına ilişkin ulusal mevzuata uygun olarak dini nedenlerle askerlik görevini yapmayı reddetme hakkı tanınmaktadır. Madde 11 : İfade ve haber alma özgürlüğü Herkes, ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ulusal sınırlarla kısıtlanmaksızın bir görüşe sahip olma, haber ve düşünceleri elde etme ve bunları ulaştırma özgürlüğünü içerir. Basının özgürlüğü ve çoğulculuğuna saygı gösterilmelidir. Madde 12: Toplanma ve örgütlenme özgürlüğü Herkes, barışçıl bir biçimde toplanma özgürlüğü ile her düzeyde, özellikle siyaset, sendika ve yurttaşlıkla ilgili konularda örgütlenme özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu, herkesin kendi çıkarlarını korumak için sendika kurma ve sendikalara girme hakkını da içerir. Birlik düzeyindeki siyasi partiler, Birliğin vatandaşlarının siyasi iradesinin ifade edilmesine katkıda bulunurlar. Madde 13 : Sanat ve bilim özgürlüğü Sanat ve bilimsel araştırma, kısıtlamaya tabi olmamalıdır. Akademik özgürlüğe saygı gösterilmelidir. Madde 14: Eğitim hakkı Herkes, eğitim görme ve mesleki ve sürekli eğitimden yararlanma hakkına sahiptir. Bu hak, serbest zorunlu eğitim görme olasılığını da içerir. Demokratik ilkelere ve ailelerin çocuklarının kendi dini, felsefi ve eğitim konusundaki inançlarına uygun olarak eğitim ve öğretim görmelerini sağlama hakkına saygı gösterilerek eğitim kurumları tesis etme özgürlüğüne, bu özgürlük ve hakkın kullanılmasına ilişkin ulusal mevzuata uygun olarak saygı gösterilmelidir. Madde 15 : Meslek seçme ve çalışma hakkı Herkes, çalışma ve serbestçe seçilmiş veya kabul edilmiş bir mesleği ifa etme hakkına sahiptir. Birliğin her vatandaşı, herhangi bir Üye Devlette iş arama, çalışma, yerleşme hakkını kullanma ve hizmet verme özgürlüğüne sahiptir. Üye Devletlerin ülkelerinde çalışma izni almış olan üçüncü ülkelerin vatandaşları, Birliğin vatandaşlarının çalışma şartlarına eşit çalışma şartlarından yararlanma hakkına sahiptir. Madde 16 : Bir ticari faaliyette bulunma özgürlüğü Topluluk hukuku ve ulusal yasalar ve uygulamalara göre bir ticari faaliyette bulunma özgürlüğü tanınmaktadır. Madde 17 : Mülk edinme hakkı Herkes, yasal şekilde elde ettiği mülküne sahip olma, kullanma, elden çıkarma ve miras bırakma hakkına sahiptir. Bunların kaybı karşılığında zamanında adil bir tazminat ödenmesi koşulu ile kamu menfaati nedeniyle veya yasada öngörülen koşullar çerçevesinde yapılması dışında hiç kimsenin elinden mülkü alınamaz. Mülkün kullanımı, kamu menfaati için gerekli olduğu ölçüde yasa ile düzenlenebilir. Fikri mülkiyet, korunmalıdır. Madde 18 : Sığınma hakkı Sığınma hakkı, 28 Temmuz 1951 tarihli Cenevre Sözleşmesi ve sığınmacıların statüsüne ilişkin 31 Ocak 1967 tarihli Protokol kuralları dikkate alınarak ve Avrupa Topluluğunu kuran Antlaşmaya uygun olarak teminat altına alınmalıdır. Madde 19 : İhraç, sınırdışı veya iade etme yasağı Toplu sınır dışı etmeler yasaktır. Hiç kimse, ölüm cezası, işkence veya başka insanlık dışı veya alçaltıcı muamele veya cezaya tabi tutulması konusunda ciddi bir tehlikenin bulunduğu bir Devlete geri gönderilemez, sınırdışı edilemez veya iade edilemez. BÖLÜM III : EŞİTLİK Madde 20 : Yasa önünde eşitlik Herkes, yasa önünde eşittir. Madde 21 : Ayrımcılık yasağı Cinsiyet, ırk, renk, etnik veya sosyal köken, kalıtımsal özellikler, dil, din veya inanç, siyasi veya başka herhangi bir görüş, bir ulusal azınlığın üyesi olma, hususiyet, doğum, maluliyet, yaş veya cinsel eğilim gibi herhangi bir nedenle ayrımcılık yapılması yasaktır. Avrupa Topluluğunu kuran Antlaşma ve Avrupa Birliği Antlaşmasının uygulanması kapsamı çerçevesinde ve söz konusu Antlaşmaların özel hükümleri saklı kalmak üzere milliyet nedeniyle her türlü ayrımcılık yasaktır. Madde 22 : Kültürel, dini ve dilsel çeşitlilik Birlik, kültürel, dini ve dilsel çeşitliliğe saygı gösterecektir. Madde 23 : Erkekler ve kadınlar arasında eşitlik Erkekler ve kadınlar arasında eşitlik, istihdam, çalışma ve ücret dahil olmak üzere bütün alanlarda sağlanmalıdır. Eşitlik ilkesi, yeterli şekilde temsil edilmeyen cinsin lehine belirli avantajlar sağlanmasını öngören önlemlerin sürdürülmesini veya benimsenmesini engellemez. Madde 24 : Çocukların hakları Çocuklar, kendi refahları için gerekli olan koruma ve ihtimamdan yararlanma hakkına sahiptir. Görüşlerini serbestçe ifade edebilirler. Bu görüşler, kendi yaşları ve ol-gunluk düzeylerine uygun olarak kendilerini ilgilendiren konularda dikkate alınır. Kamu makamları veya özel kuruluşlar tarafından çocuklarla ilgili olarak yapılan bütün işlemlerde, çocuğun çıkarlarının en iyi şekilde korunmasına öncelik verilmelidir. Her çocuk, bunun kendi çıkarlarına aykırı olması haricinde anne ve babasının her ikisi ile düzenli olarak kişisel ilişki ve doğrudan temas sürdürme hakkına sahiptir. Madde 25 : Yaşlıların hakları Birlik, yaşlıların, onurlu ve bağımsız bir yaşam sürdürme ve sosyal ve kültürel yaşama katılma haklarını tanımakta ve saygı göstermektedir. Madde 26 : Engellilerin toplumla bütünleştirilmesi Birlik, engelli kişilerin, bağımsızlıklarını, toplumsal ve mesleki yaşamla bütünleştirilmelerini ve toplum yaşamına katılmalarını sağlamaya yönelik önlemlerden yararlanma hakkını tanımakta ve saygı göstermektedir. BÖLÜM IV : DAYANIŞMA Madde 27 : İşçilerin işletme içinde bilgi alma ve danışma hakkı Topluluk mevzuatı ve ulusal yasalar ve uygulamalarda öngörülen durumlar ve koşullarda işçiler veya temsilcilerine, uygun düzeylerde zamanında bilgi verilmeli ve danışmalarda bulunulmalıdır. Madde 28 : Toplu sözleşme görüşmeleri yapma ve eylem hakkı İşçiler ve işverenler veya bunların ilgili kuruluşları, topluluk mevzuatı ve ulusal yasalar ve uygulamalara göre uygun düzeylerde toplu sözleşmeler müzakere etme ve imzalama ve menfaat ihtilafı olması halinde grev eylemi dahil olmak üzere kendi çıkarlarını korumak için ortak eylem yapma hakkına sahiptir. Madde 29 : İşe yerleştirme hizmetlerinden yararlanma hakkı Herkes, işe yerleştirme hizmetinden ücretsiz olarak yararlanma hakkına sahiptir. Madde 30 : Haksız işten çıkarmaya karşı koruma Her işçi, Topluluk hukuku ve ulusal yasalar ve uygulamalara göre haksız işten çıkarmaya karşı korunma hakkına sahiptir. Madde 31 : Adil ve hakkaniyete uygun çalışma koşulları Her işçi, kendi sağlığı, emniyeti ve onuruna saygı gösteren çalışma koşullarından yararlanma hakkına sahiptir. Her işçi, azami çalışma saatlerinin sınırlandırılması, günlük ve haftalık dinlenme dönemleri ve yıllık ücretli izin hakkına sahiptir. Madde 32 : Çocuk işçi çalıştırmanın yasaklanması ve çalışan gençlerin korunması Çocuk işçi çalıştırılması yasaktır. Gençler için daha elverişli olabilecek kurallar saklı kalmak üzere ve sınırlı istisnalar dışında istihdam edilmek için asgari yaş sınırı, zorunlu eğitimin tamamlanması için belirlenen asgari yaştan daha düşük olamaz. İşe alınan gençler, yaşlarına uygun çalışma koşullarında çalıştırılmalı ve ekonomik sömürüye ve emniyetlerine, sağlıklarına veya fiziksel, ruhsal, ahlaki veya sosyal gelişimlerine zarar verme olasılığı bulunan veya eğitimlerini engelleyebilecek her türlü işe karşı korunmalıdır. Madde 33 : Aile ve meslek yaşamı Aile, yasal, ekonomik ve sosyal korumadan yararlanmalıdır. Aile ve meslek yaşamının bağdaştırılması için herkes, doğumla bağlantılı bir nedenle işten çıkarmaya karşı korunma hakkına ve bir çocuğun doğumu veya evlat edinilmesinden sonra ücretli doğum ve ebeveynlik izni alma hakkına sahiptir. Madde 34 : Sosyal güvenlik ve sosyal yardım Birlik, Topluluk hukuku ve ulusal yasalar ve uygulamalarda belirtilen usullere göre doğum, hastalık, iş kazaları, bakıma muhtaç olma veya yaşlılık gibi durumlarda ve işten çıkarılma durumunda koruma sağlayan sosyal güvenlik yardımları ve sosyal hizmetlerden yararlanma hakkını tanımakta ve saygı göstermektedir. Avrupa Birliği'nde yasal olarak ikamet eden ve dolaşan herkes, Topluluk hukuku ve ulusal yasalar ve uygulamalara göre sosyal güvenlik yardımları ve sosyal avantajlardan yararlanma hakkına sahiptir. Birlik, Topluluk hukuku ve ulusal yasalar ve uygulamalarda belirtilen usullere göre sosyal dışlanma ve yoksullukla mücadele için yeterli imkanlara sahip olmayan herkes için uygun bir yaşam sağlamak amacıyla sosyal ve konut yardımından yararlanma hakkını kabul etmekte ve saygı göstermektedir. Madde 35 : Sağlık hizmetleri Herkes, ulusal yasalar ve uygulamalarda belirtilen şartlar çerçevesinde koruyucu sağlık hizmetlerinden yararlanma hakkına ve tıbbi tedaviden yararlanma hakkına sahiptir. Bütün Birlik politikaları ve faaliyetlerinin tanımlanmasında ve uygulanma-sında yüksek düzeyde bir insan sağlığı koruması sağlanmalıdır. Madde 36 : Genel ekonomik konulardaki hizmetlerden yarar-lanma Birlik, sosyal ve bölgesel uyumunu artırmak için Avrupa Topluluğu'nu oluşturan Antlaşmaya uygun olarak ulusal yasalar ve uygulamalarda öngörülen genel ekonomik konulardaki hizmetlerden yararlanma hakkını kabul etmekte ve saygı göstermektedir. Madde 37 : Çevresel koruma Yüksek düzeyde bir çevresel koruma ve çevrenin kalitesinin iyileştirilmesi, Birliğin politikaları-na dahil edilmeli ve sürdürülebilir kalkınma ilkesine uygun olarak sağlanmalıdır. Madde 38 : Tüketici Koruması Birlik politikaları, yüksek düzeyde tüketici koruması sağlamalıdır. BÖLÜM V : VATANDAŞLIK HAKLARI Madde 39 : Avrupa Parlamentosu seçimlerinde oy kullanma ve aday olma hakkı Birliğin her vatandaşı, ikamet ettiği Üye Devlette, bu Devletin vatandaşları ile aynı koşullar altında Avrupa Parlamentosu seçimlerinde oy kullanma ve aday olma hakkına sahiptir. Avrupa Parlamentosu üyeleri, genel serbest ve gizli oyla doğrudan seçilir. Madde 40 : Yerel seçimlerde oy kullanma ve aday olma hakkı Birliğin her vatandaşı, ikamet ettiği Üye Devlette, bu Devletin vatandaşları ile aynı koşullar altında yerel seçimlerde oy kullanma ve aday olma hakkına sahiptir. Madde 41 : İyi idare hakkı Herkes, işlerinin Birliğin kurumları ve organları tarafından tarafsız ve adil bir şekilde ve makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir. Bu hak, şunları içermektedir: - herkesin, kendisini olumsuz şekilde etkileyebilecek herhangi bir işlemin yapılmasından önce görüşlerinin dinlenmesini isteme hakkı; - herkesin, kendi dosyasına erişme hakkı ve meşru gizlilik çıkarlarına ve mesleki ve ticari gizliliğe saygı gösterilmesi; - idarenin, kararları konusunda gerekçe gösterme yükümlülüğü. Herkes, Topluluğun kuruluşları veya görevlilerinin, görevlerinin ifası sırasında yol açtıkları her türlü zararı, Üye Devletlerin yasalarındaki ortak genel ilkelere göre Topluluğa tazmin ettirme hakkına sahiptir. Herkes, Birliğin kuruluşlarına, Antlaşmaların lisanlarından birinde mektup gönderebilir ve kendisine aynı lisanda cevap verilmesi zorunludur. Madde 42 : Belgelere erişme hakkı Birliğin bütün vatandaşları veya bir Üye Devlette ikamet eden veya kanuni adresi bu devlette bulunan bütün gerçek veya tüzel kişiler, Avrupa Parlamentosu, Konsey ve Komisyon belgelerine erişme hakkına sahiptir. Madde 43 : Kamu Denetçisi Birliğin bütün vatandaşları veya bir Üye Devlette ikamet eden veya kanuni adresi bu devlette bulunan bütün gerçek veya tüzel kişiler, adli görevleri çerçevesinde hareket eden Adalet Divanı Bidayet Mahkemesi hariç olmak üzere Topluluk kuruluşları veya organlarının faaliyetlerinde karşılaşılan kötü idare vakalarını Birlik kamu denetçisine havale etme hakkına sahiptir. Madde 44 : Dilekçe ile başvurma hakkı Birliğin bütün vatandaşları veya bir Üye Devlette ikamet eden veya kanuni adresi bu devlette bulunan bütün gerçek veya tüzel kişiler, Avrupa Parlamentosu'nu dilekçe ile başvurma hakkına sahiptir. Madde 45 : Dolaşım ve ikamet özgürlüğü Birliğin her vatandaşı, Üye Devletlerin ülke sınırları içinde serbestçe hareket etmek ve ikamet etmek özgürlüğüne sahiptir. Bir Üye Devletin ülkesinde yasal olarak ikamet eden üçüncü ülkelerin vatandaşlarına, Avrupa Topluluğu'nu tesis eden Antlaşma'ya uygun olarak dolaşım ve ikamet özgürlüğü tanınabilir. Madde 46 : Diplomatik ve konsolosluk koruması Birliğin her vatandaşı, tabiyetinde olduğu Üye Devletin temsil edilmediği bir üçüncü ülkenin topraklarında, herhangi bir Üye Devletin diplomatik veya konsolosluk makamları tarafından, söz konusu Üye Devletin vatandaşları ile aynı şartlarda korunma hakkına sahiptir. BÖLÜM VI : ADALET Madde 47 : Etkili hukuki bir yola başvurma ve adil yargılanma hakkı Birlik hukuku tarafından teminat altına alınmış olan hakları ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, bu Maddede belirtilen şartlara uygun olarak bir mahkemede etkili bir hukuki yola başvurma hakkına sahiptir. Herkes, daha önceden yasa ile tesis edilmiş bağımsız ve tarafsız bir mahkemede makul bir süre içinde yapılacak adil ve kamuya açık bir duruşma yapılması hakkına sahiptir. Herkes, kendisine bilgi verilmesi, savunulması ve temsil edilmesi fırsatına sahip olmalıdır. Gerekli imkanlara sahip olmayan herkese, bu yardımın adalete etkin bir şekilde ulaşılmasının sağlanması için gerekli olması koşulu ile hukuki yardım sağlanacaktır. Madde 48 : Masumiyet karinesi ve savunma hakkı Kendisine karşı ithamda bulunulan bir kişinin, yasaya göre suçlu olduğu kanıtlanıncaya kadar masum olduğu kabul edilecektir. Kendisine karşı ithamda bulunulmuş olan bir kişinin savunma haklarına saygı gösterilmesi teminat altına alınmalıdır. Madde 49 : Cezayı gerektiren suçların ve cezaların orantılı olması ve yasada tanımlanması ilkeleri Hiç kimse, işlendiği zaman ulusal veya uluslararası hukuka göre suç oluşturmayan bir fiil veya ihmalden dolayı suçlu bulunamaz. Hiç kimseye, suçu işlediği zaman verilebilecek olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez. Cezayı gerektiren bir suçun işlenmesinden sonra yasanın daha hafif bir ceza öngörmesi durumunda bu ceza uygulanır. Bu madde, işlendiği zaman uluslar topluluğu tarafından tanınmış genel ilkelere göre suç sayılan bir eylem veya ihmal nedeniyle bir kimsenin yargılanmasına veya cezalandırılmasına engel değil-dir. Cezaların şiddeti, cezayı gerektiren suçla orantısız olmamalıdır. Madde 50 : Cezayı gerektiren aynı suçtan iki kere yargılanmama veya cezalandırılmama hakkı Hiç kimse, daha önce yasaya göre Birlik içinde kesin olarak beraat ettiği veya mahkum olduğu bir suç nedeniyle mahkemede yeniden yargılanamaz veya cezalandı-rılamaz. BÖLÜM VII : GENEL HÜKÜMLER Madde 51 : Kapsam Bu Bildirgenin hükümleri, yetki ikamesi ilkesi dikkate alınarak Birliğin kurumları ve organlarına ve sadece Birlik hukukunu uyguladıklarında Üye Devletlere yöneliktir. Bu nedenle,kendi yetkilerine uygun olarak haklara saygı gösterecekler, ilkelere uyacaklar ve bunların uygulanmasını teşvik edeceklerdir. Bu Bildirge, Topluluk veya Birlik için yeni bir yetki veya görev tesis etmemektedir veya Antlaşmalarda belirtilen yetkilerde ve görevlerde değişiklik yapmamaktadır. Madde 52 : Teminat altına alınan hakların kapsamı Bu Bildirgede kabul edilen hakların ve özgürlüklerin kullanılmasına getirilecek her türlü sınırlandırma, yasada öngörülmeli ve bu hak ve özgürlüklerin özüne saygı göstermelidir. Orantılı olma ilkesine tabi olarak sınırlandırmalar sadece gerekli olmaları ve Birlik tarafından kabul edilen kamu yararı amaçlarına veya başkalarının hak ve özgürlüklerini koruma gereksinimine gerçekten hizmet etmeleri koşulu ile uygulanabilir. Topluluk Antlaşmaları veya Avrupa Birliği Antlaşmasına dayalı olan bu Bildirgede tanınan haklar, söz konusu Antlaşmalarda belirtilen şartlar ve sınırlar çerçevesinde kullanılır. > Bu Bildirge'nin, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması Sözleşmesi ile teminat altına alınmış olan haklara tekabül eden hakları içermesi durumunda söz konusu hakların anlamı ve kapsamı, söz konusu Antlaşma'da belirtilenlerle aynı olacaktır. Bu hüküm, Birlik hukukunun daha kapsamlı koruma sağlamasını engellemez. Madde 53 : Koruma düzeyi Bu Bildirge'de yer alan hiç bir şey, Birlik hukuku ve uluslararası hukuk ve Birlik, Topluluk veya Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması Sözleşmesi dahil olmak üzere Üye Devletlerin taraf olduğu uluslararası anlaşmalarla ve Üye Devletlerin anayasaları ile kendi uygulama alanlarında tanınmış olan insan hakları veya temel özgürlükleri kısıtladığı veya olumsuz şekilde etkilediği şeklinde yorumlanamaz. Madde 54 : Hakların istismar edilmesi yasağı Bu Bildirge'de yer alan hiç bir şey, işbu Bildirge'de tanınan haklar ve özgürlüklerden herhangi birinin ortadan kaldırılmasını veya bunun, burada öngörülenden daha fazla kısıtlanmasını amaçlayan herhangi bir faaliyette bulunma veya herhangi bir fiili gerçekleştirme hakkını verdiği şeklinde yorumlanamaz.+''+Avrupa Birliği

Kaf-Der Bursa Şubesi

Bursa'da Kuzey Kafkasyalıların ilk örgütü, 1965 yılında Kafkas Kültür ve Yardımlaşma Derneği adıyla kuruldu. İlk dernek, Bursalı Çerkeslerin buluşma, dayanışma yeri oldu ve folklor ağırlıklı çalışmalar yaptı. 70'li yılların ortalarından itibaren, Türkiye'de değişen ve hareketlenen siyasi ortam ve taleplerin derneğe yansıması sonucunda, 'kimlik' sorunu dernek gündeminde ağırlıklı olarak yer almaya başladı ve dernek binasında konuya ilişkin çok sayıda seminer düzenlendi. Aynı yıllarda folklor, müzik çalışmaları da, daha örgütlü olarak devam etti. İlk defa, halka açık organize edilen gece etkinliklerinde, anadilde şarkılar düzenlendi. Dernekler arası ilişkilerin gelişmesine paralel olarak, Türkiye'de federasyon kurma tartışmaları başladı ve Bursa Derneği bu sürece aktif olarak katıldı. Bilindiği gibi, Mahmut Özden'in öldürülmesi, Türkiye'de ilk birlik çalışmalarına uzun bir süre ara verilmesine neden oldu. 1980 sıkı yönetiminde faaliyetlerin kısıtlanması nedeniyle, faaliyetsizlikten kapandı. 80 sonrası ilk dernek, 1985 yılında, Bursa Kuzey Kafkas Kültür Derneği adında kuruldu. Önceleri folklor ağırlıklı yürüyen çalışmalar, daha sonra farklı bir içerik kazanmaya başladı. Asimilasyon, kültürel hakların elde edilmesi, dönüş kavramları gündemin ilk sıralarında yer aldı. 'Kimlik' kavramı, özellikle gençler arasında daha çok tartışılmaya başlandı. Bu tartışmalar, Türkiye genelinde diğer gençlik tabanlarıyla birleşerek devam etti. Bölgede etkin iletişimi sağlamak için, köy ziyaretleri arttırıldı, köylerin genç tabanlarıyla ilişkileri geliştirecek etkinlikler organize edildi. Dernekte bir tiyatro grubu oluşturuldu, dernek içi eğitim çalışmaları başlatıldı. "Diaspora'da Çerkes Edebiyatı" konulu panelden div> 1990 yılında yeniden başlayan merkezi yapılanma çalışmalarında, Bursa aktif olarak görev aldı. KAF-KUR'un oluşturulmasından, 1993 yılında kurulan KAF-DER sürecinde yer alan Bursa, 28 Kasım 1993 yılında, tüzel kişiliğine son verip, feshedilerek merkezi oluşumda yerini aldı. Bu karar, Bursa Kuzey Kafkas Kültür Derneği'nin son olağan kongresinde ayakta alkışlanarak karşılandı. Bursa, mevcut örgütlü yapısını terk ederek KAF-DER'e katılan ilk dernektir ve bu anlamda öncüdür. Abhazya ve Çeçenistan'ın işgalinde, Bursa'da tüm siyasi kurum ve kuruluşlarla ilişkiye geçilerek, Kafkasyalıların dışındaki kitleye, Anavatandaki sorunlar ve Çerkes kimliği hakkında bilgi verildi, basınla daha sık ilişki kuruldu. Kamuoyuna yapılan tüm açıklamalarda, farklı etnik kimlik ve kültürel talepler özellikle vurgulandı. Kitlesel olarak yapılan Sürgünü Anma etkinlikleri, Bursa derneğinin öncülüğünde başlatılmıştır. Bu etkinliklerden ilki 1992 yılında Kadirçeşme Köyü'nde, 1993 yılında Karaorman ve Hacıkara Köylerinde organize edildi. Düzenlenen bu etkinlikler, Türkiye geneli ve Dünya Çerkes Birliği'nin katılımıyla gerçekleştirildi. Güvem ve Karaorman köylerinde daha sonraki yıllarda anma etkinlikleri yeniden yapıldı. Bu gün bu organizasyonlar, bölge dernekleri de dahil edilerek genişletilmiştir. Fatıma Carım Bursalı gençlerle div> Sürgünü Anma etkinlikleri, Çerkeslerin kendilerini içinde yaşadıkları topluma da ifade etme amacını taşıması gerektiği düşünülerek, dernek binalarının ve köylerin dışında da gerçekleştirildi. Bu etkinliklerin en önemlisi, 1997 yılında, Bursa kamuoyuna açık bir basın açıklaması ve ardından milli giysiler ve akordeon eşliğinde, Çerkeslerin Türkiye'deki varlığını ve taleplerini içeren bildiri dağıtılmasıdır. Bu güne kadar kültür ve asimilasyon, bu gün ve gelecekte Kuzey Kafkasya, Türkiye'nin Kafkasya politikası, Çerkes toplumunda kadının yeri, Çerkes toplumunun sosyolojik yapısı, Abhazya ve Çeçenistan'daki gelişmeler, tarihte Çerkeslerin sınıfsal yapısı, Türkiye'nin yakın tarihinde Çerkesler, dernek ve dernekçilik, Avrupa Birliği, iletişim, folklor, kimlik, gelenekler vb. konularında her yönetim döneminde, çok sayıda seminer verilmiştir. 4 Haziran 2000 tarihinde, Türkiye'deki Kuzey Kafkasyalı şair, yazar ve aydınların konuşmacı olarak yer aldığı, Adıgey Devlet Başkanı Aslan Carım'ın eşi ve Maykop Kültür ve Sanat Vakfı Başkanı Fatıma Carım ile vakıf sekreteri Swetlana Shalahova'nın katıldığı, "Diaspora'da Çerkes Edebiyatı" konulu söyleşi yapılmıştır. Bu etkinlik, kültürel yapımızın ve beklentilerimizin, içinde yaşadığımız topluma anlatılması açısından önemlidir. Bursa'da yönetime gelen tüm kadrolar, merkezi örgütlenmeyi önemseyen ve çerkes kimliğini ön plana çıkaran programlar çerçevesinde çalışmıştır. İki dönemden bu yana, yönetim organlarında ağırlıklı olarak gençler yer almakta ve bu çizgi doğrultusunda çalışmaktadırlar. Dernekte 1998 yılında Voreyda isimli bir müzik grubu kurulmuş ve 3 yıl süreyle çalışmalarını sürdürmüştür. Bu yıl ara verilen müzik çalışmaları yeniden başlayacaktır. Folklor çalışmaları kesintisiz olarak devam etmektedir. Derneğimizin halkoyunları topluluğu geniş katılımlı organizasyonlarda başarılı gösteriler yapmaktadır. Ayrıca küçükler ekibi de çalışmalarına başlamıştır. Üç yıldan bu yana yayın komisyonu tarafından "Timaf" adlı kültür, sanat ve haber bülteni yayınlanmaktadır. Bursa Derneği'nde gelenekselleşmiş olan Haluj Geceleri periyodik olarak gerçekleşmekte, yaz ayları dışında mutlaka gündeme ilişkin konuları içeren seminer programları uygulanmaktadır. Dernekte şu anda aktif iletişim, yayın, eğitim-seminer, gençlik, müzik çalışmaları, maddi destek sağlama çalışmaları konularında da çalışmalarını sürdürmektedir. Ancak tüm bu çalışmaların yeterli olmadığı, mutlaka daha yoğun çalışma programları ve daha kalabalık katılımın sağlanarak daha geniş kitlelere ulaşılması gerektiği dernek çalışanlarının ortak görüşüdür. Türkiye'deki Kafkasyalıların tüm örgütlerinde yaşanan sorunlar ve hızlı asimilasyon, artık büyük bir kent olan Bursa'nın da en önemli sorunlarıdır. Türkiye'nin her yerinden göç alması, kenti ve kentte yaşayan çerkesleri kozmopolit bir yapıya büründürmüştür. Dernek ortamında konuşulan dil Türkçe'dir ve gençlerin önemli bir kısmı anadilini bilmemektedir. Dernekte her yıl düzenlenen dil/okuma-yazma kursları da sorunu çözmek için yeterli değildir. Bursa'da 30-40 bin civarında olduğu tahmin edilen Çerkes nüfusuna rağmen, etkinliklere bu sayının tamamı dahil edilememiştir. Bu yıl oluşturulan iletişim komisyonu, altı aylık bir çalışmanın sonunda, dernek üyeleri dışında, hane bazında 1000 adres hedefleyerek çalışmalarına başlamıştır. İkinci altı ay için 2000 olarak belirlenmiştir. Üniversite gençliğinin dernek çalışmalarına katılmasında zaman zaman kesintiler olmaktadır. Çok önemli olan bu bağın kesintisiz devamı için çalışmalar yapılmaktadır. Bursa Ekibi Simd'in gösterilerinden div> Kafkasya ile daha yakın ve etkin bir iletişimin olması gerektiği çok açıktır. Şu anda Şamil Jane başkanlığında, Oğuz Çelik, Nuran Arslan, Levent Turgut, Akanda Sah, Özcan Sav ve Hasan Özcan'dan oluşan yönetim kurulu, yeni dönemin çalışma programının ana temasını, bilinçlenmeyi arttırıcı ve asimilasyonu azaltıcı eğitim çalışmaları olarak belirlemiştir.Kaffed

Bölgesel ve Azınlık Dilleri Avrupa Şartı Üzerine Bir Değerlendirme

Giriş XX. yüzyılın son çeyreğinde, azınlık haklarının gözlenmesi ve korunması büyük önem kazanmıştır. Yakın zamanda ortaya çıkan bölgesel veya Azınlık Dilleri Avrupa Şartı gibi girişimlerin, azınlık-çoğunluk çatışmalarının düzenlenmesinde ulus devletlerin hem bir taraf hem de kurumsal çerçeve olarak elde ettikleri gücü azaltmak (veya ortadan kaldırmak) gibi bir etkisi bile olabilecektir. ABADB, Avrupa'nın azınlıkları koruma konusundaki yeterliğini sınamak açısından önemli bir metindir. +''+ Bölgesel veya Azınlık Dilleri Avrupa Şartının hazırlıkları -1984'ten 1992'ye kadar- uzun bir zaman almıştır. Bu uzun hazırlık süreci, azınlık haklarının gözlenmesi konusunda çok şey anlatmaktadır. Aslında şart, resmen, sadece dillerle ilgili olmakla beraber linguistik politikalar kültürel kimlik kaygılarıyla ortaya çıkarılmaktadır. Bölgesel veya Azınlık Dillerinin Avrupa düzeyindeki taraftarları, dil kullanımını sağlamanın, azınlıkların durumunu iyileştirmenin bir yolu olduğunu çok iyi bilmektedirler. Ama daha bu noktada bir karmaşa ortaya çıkmaktadır, zira linguistik azınlıklar, azınlıkların sadece bir çeşididir. Bir başka karışıklık, şartın başlığından kaynaklanabilir: "bölgesel veya azınlık dilleri" adı, iki çeşit deyim olduğu anlamına gelmemekte, yazarların, "bölgesel" veya "azınlık" sözcüklerinin her biri çeşitli taraflarca kabul edilemez olduğundan, tek bir sözcük üzerinde karar veremediklerini göstermektedir. Bu daha sonra da üzerinde duracağımız önemli bir noktadır. Böylece bu şart, adına rağmen, Avrupa kurumlarının, azınlıkların korunması konusunda artan müdahelesini örnekleyen önemli bir girişimi temsil etmektedir. Ama burada sorulması gereken temel sorulardan biri; azınlık haklarının ve kaynaklarının koruyucusu olma rolünün devletlerden alınıp Avrupa organizasyonlarına verilmesinin mümkün olup olmadığıdır. Bu şartın açık ve gizli ama-çları nelerdir? • Şart, bir politika sürecinin kendiliğinden ortaya çıkmış bir sonucu değildir. Üzerinde bir anlaşmaya varılması on yıldan uzun zaman almıştır. • Avrupa linguistik azınlıklarının ortak özellikleri çok sayıda olmakla beraber, bu faktör tek başına, bu azınlıkların korunması için uluslarası bir yasal enstrüman ihtiyacını destekleyemez. Devletlerin, azınlık dillerini korumaktansa, varlıklarına yönelik bir tehdit oluşturduklarının farz edildiği anlaşılmaktadır. Demek ki; BADAŞ öncelikle azınlık-çoğunluk ilişkilerini kontrol etmeyi, ikincil olarak da; linguistik azınlıkların haklarını korumayı ve iyileştirmeyi amaçlamaktadır. I. BADAŞ'ın Tarihçesi BADAŞ tarihçesi dört döneme ayrılabilir. 1. 1984 Öncesi Resmi projeye Strazburg'da 1984'te Avrupa Konseyi tarafından düzenlenen bir toplantıda başlanmış olmasına rağmen, bu çeşit bir şart ortaya çıkarma fikri bir kaç yıldır tartışılıyordu. 1981 yılı ekim ayında Avrupa Parlementosu'ndan "Bölgesel Diller ve Kültürler Şartı" ile "Etnik Azınlıkların Hakları Şartı" lehinde bir karar geçti. Buna paralel olarak Avrupa Konseyi Parlamenterler Birliği azınlıklar hakkında bir tavsiye kararı aldı. AET 'daha az kullanılan diller'i desteklemek için özel bir program geliştirdi ve bu çeşit sorunlarla ilgilenmesi için bir danışma kurulu oluşturdu. Yine de bu girişimlerin esas sonucu olarak BADAŞ görülmektedir. 2. 1984-1988. BADAŞ'ın ilk taslağı. Seçenek Sisteminin ortaya çıkması. Şartın hazırlık süreci ilk kez, resmen, 1984'te, Strazburg'da, 250 azınlık temsilcisinin katıldığı toplantıda başladı. Bu toplantının en önemli sonucu, hazırlanacak bir şartın ilk taslağını yazmak üzere uzmanlardan oluşan bir çalışma grubu oluşturulmasıydı. Bu grubun bir metin ortaya çıkarması ancak 1987'nin sonunda mümkün olabildi. Bunun temel se-bebi; grubun, dillerin, hepsi aynı şekilde ele alınamayacak kadar birbirinden farklı olduğunu kavramış olmasıydı. Taraflara, çeşitli konular üzerinde karar verirken, çeşitli seçenekler sunma yoluna gidildi. Bu teknik, tek bir çerçeve içine değişik durumları sığdırmakta işe yaradı; ya da yazarlar böyle zannetti. Daha sonra Avrupa Konseyi Yerel ve Bölgesel Yönetimler Konferansı taslak üzerinde görüşmeler yaptı. Beklenenden çok daha tartışmalı geçen görüşmeler sonrasında, 1988 mart ayında belge geçti. Sonraki basamak olan Bakanlar Komitesi metni yeni bir komiteye gönderme kararı aldı. Bu komite tüm üye devletlerin aday göstere-cekleri uzmanlardan kurulu olacaktı. Böylece ikinci hazırlık dönemi başladı. 3. 1988-1992. BADAŞ İkinci Hazırlık Süreci. Seçenek Sisteminin Genişlemesi. Bölgesel veya Azınlık Dilleri Uzmanlar Komitesi 1989 kışında toplanabildi. Müzakereler 1992'ye kadar sürdü. Bu iki sene boyunca özgün metin üzerinde büyük miktarda değişiklik yapıldı. a. Halklara ya da azınlıklara doğrudan göndermeler çıkarıldı. Sadece dillerden söz edilecekti. b. Şarta, ününü sağlayan seçenek sistemi genişletildi: İmza atan taraflar eğitim, adalet, kamu idaresi, medya vb... alanlarda nasıl davranacaklarını ifade eden paragraflar seçmek dışında, bir de; her biri azınlık ve bölge dilleri lehinde değişik seviyelerde sorumluluklar içeren alt paragraflardan da hangilerini imzalayacaklarını belirteceklerdi. Bu üç yıl boyunca Avrupa'da önemli değişiklikler oldu. Azınlıklar hakkındaki endişeler giderek artmıştı. Doğu Avrupa devletleri demokrasiye geçmişlerdi. Metnin 1980'lerde geçerli olan özellikleri artık kabul edilmez olmuşlardı. Bu değişimin ana sonucu BADAŞ'ın artık tek bağlayıcı metin olmamasıydı, zira 1993 Viyana Zirvesinden sonra, öncelik verilen Ulusal Azınlıkların Korunması için Çerçeve Antlaşması ortaya çıkmıştı. Sonunda şart, devletlerin çoğunluğu tarafından kabul edildi. Yirmi bir ülke metni benimsiyordu. Beş devlet, esasen itiraz etmek istemekle beraber, reddeden azınlığa dahil olmamak için muhalefet şerhiyle birlikte kabul etmişlerdi. Şart, resmen anlaşma şekline getirildi ve 5 Kasım 1992 tarihinde imzaya açıldı. 4. 1992'den sonra: Şartın uygulanışındaki yavaşlık. Şart 1998'e kadar uygulamaya konamadı. Bu yavaşlığın, devletlerin dahili prosedürlerinin uzunluğundan mı, yoksa şarta ilk imza koyanların da aralarında bulunduğu bir çok devletin ilgisizliğinden mi kaynaklandığını belirlemek zor. II. Zaaflar BADAŞ'ın bir Avrupa Koruma Programı oluşu sadece resmi-yette kalmıştır. Çok az ortak ilke içermektedir ve yaptırım mekanizmaları çok kısıtlıdır. Şartın ilkeleri iki grupta olmalıdır: Antlaşma, önce amacını belirlemeli, sonra uygulanacak yöntemleri kararlaştırmalıdır. Yöntemler büyük hassasiyetle tanımlanmıştır. Eğitim, adalet, medya, vb... her bir alan için yöntemler, çe-şitli kabul düzeylerine göre detaylandırılmıştır. Ama yöntemlerde gösterilen bu dikkat amaçlarda gösterilmemiştir. Bu şartın tam olarak hangi dillerle ilgilendiğini anlamak imkansızdır. Madde 1 ve Madde 3-1, bölgesel ve azınlık dilleri hakkında soyut bir tanım ortaya koymaktadırlar. Şartın kendisinde ya da açıklayıcı raporda, nominal bir liste bulunmamaktadır. Madde 1, ilk bakışta keskin çizgilerle belirlenmiş, anlaşılır bir tanım görüntüsü verebilir. Ama bu çeşit bir tanım aslında net değildir. "Dil"i bir kenara ayırırsak "geleneksel", "grup", "bölge" gibi terimleri anlamak zor olabilir. Örneğin di-yalekt ile dil arasındaki fark nedir? Bunun sonucunda, bölgesel ya da azınlık dilleri terimi üzerinde ortak bir standart oluşmamıştır. Ayrıca, Şart tarafından ortaya konan uygulama mekanizmaları da bu hatayı telafi edememektedir. Şart, imzalayan taraflara çok az sorumluluk yüklemekle birlikte, bu sorumlulukları yerine getirmeyenlere uygulanacak yaptırımlar da zayıf kalmaktadır. BADAŞ'a göre Avrupa Konsey'i üyesi, ulus devletlerin çok küçük sorumlulukları vardır. Avrupa Konseyi'nin sözleşmelerini bağlayıcılığı, devletlerin bağlanmak isteğiyle sınırlıdır. Hangi dillerin kapsanacağı da yine serbest bırakılmıştır. Bu açıdan bakınca, şartın, geçici bir süre için de olsa, BADAŞ'ın uygulanması konusunda tek görevli olan devletlerin gücüne güç katan bir doküman olduğu açıkça görülmektedir. Avrupa Konsey'i yaptırımları çok kısıtlı etki sahibi olabilmektedir. Şart, çok karmaşık bir raporlama süreci düzenlemiştir. Devletler her üç yılda bir, sözleşmenin uygulanışı konusunda aldıkları önlemlerle ilgili raporlar hazırlayacaklardır. Fakat bu raporlar hakkında yorumlarda bulunabilecek kurum ve kurulların kullanabilecekleri imkanlar tavsiyeyle sınırlı tutulmuştur. Açıktır ki; Avrupa kurumlarına, metnin uygulamasını sağlamak için yeterli güç verilmemiştir. Bunun sonucu olarak, Uzmanlar Kurulu'nun, devletler arası karşılaştırmalar yaparak, bölgesel ya da azınlık dillerine uygulanacak bir model geliştirmesi olasılığı düşük kalmaktadır. BADAŞ'ın uygulanması devletlerin bir meselesi olarak kaldığında, Avrupa Konseyi'nin ya da Uzmanlar Kurulu'nun bu "iç meselelere" karışması pek de meşrulaşamamaktadır. III. Şartın esnekliğinin gerçek sebebi Resmi açıklamanın aksine Şartın esnekliği sadece azami sayıda devletin katılımını sağlamak kaygısına bağlı değildir. Temelde bu durum, bölgesel veya azınlık dillerinin savunucularının bu dillerin doğası üzerine anlaşmazlığa düşmelerinden kaynaklanmaktadır. Avrupa Konseyi Sekreteryasının üyelerinin ve yazarların çoğu, özgün taslağa eklenen bir çok ilavenin, azami sayıda devleti saflara çekmek ve dolayısıyla Bakanlar Kurulu'nun metne onay vermesini kolaylaştırmak için olduğunu iddia etmektedirler. Bu fikir birliği sağlamak ve olası çekişmeleri, çatışmaları engellemek yolundaki geleneksel diplomatik kaygıları tatmin etmiştir elbette ama tarafların ifadelerine bakarak altını çizmemiz gereken bir fark vardır. Bu görüşmelerde iki çeşit taraf vardır: Bölgesel veya azınlık dilleri hakkında bir şart çıkarılmasını benimsemeyen ve buna karşı çıkanlar ve böyle bir şartı çok destekleyen ama kendi isteklerine daha iyi uyması için çeşitli noktalarda değiştirilmesini isteyenler. Birinci kategori, Fransa, Yunanistan ve Türkiye temsilcileri ve Bakanlar Kurulu'ndaki İngiliz elçisinden oluşmaktadır. Bunlar, sonuna dek bu tutumlarını sürdürmüşlerdir. İkinci kategori ise; kalan temsilcilerin tamamını içermektedir. Esnek ve bağlayıcılığı olmayan seçenekli sistemin geliştirilmesi, kullanılması gereken standartlar hakkındaki büyük belirsizlikten kaynaklanmıştır. Bu da şartın amacının, yani bölgesel veya azınlık dillerinin tanımı ile ilgili daha temel ilkelerde de şüpheler oluşması anlamına gelmektedir. Aslında, bölgesel veya azınlık dillerinin ne olduğunu açıklığa kavuşturacak tam bir tanım da yoktur. Resmi diller örneğini ele alalım: Daha az kullanılan resmi diller "bölgesel veya azınlık dilleri" midir? Madde 1 bu soruya olumsuz cevap verir ama Madde 3.1 bununla çelişmektedir. Bu, dilin statüsü ikilemiyle yakından ilintilidir. Çeşitli karşı görüşlere yer verme kaygısı değil, bölgesel ya da azınlık dillerinin savunucularının dile getirdikleri fikirlerindeki ayrılıklar keskin bir tanımın yokluğunu açıklamaktadır. Bir çok bölgesel dil ya da azınlık dili kısmen, statüleri sebebiyle, "teh-likede" kabul edilmektedir. Resmi dil olmak, yok olmaya karşı bir garanti olarak görülmektedir. Yine de resmi dillerin bir kısmı, savunucuları tarafından tehlikedeki dillerden sayılmaktadır. En yaygın kul-lanılan resmi diller dışındaki tüm diller az çok tehlike altında kabul edildiğinden ve bu da bölgesel ya da azınlık dillerinin korunmasının bu dilleri tehlike altında olmayan dillerle aynı statüye getirmesi anlamına geldiğinden, şar-tın genel, havasıyla uyumlu gözükecektir. Ama bu, Şartın hiç bir yerinde yazılmamıştır. Tersine, Şart, bu resmi dillerin korunmasını amaçladığını belirtmektedir. Bunlar, rahatlıkla, şüphesi olan ülkeleri rahatlatmak için eklenmiş satırlar olarak düşünülebilir. Sonuç olarak, bu Şart, amacının kesin ve açık bir tanımını vermemekte ve bölgesel ve azınlık dilleri olarak ele aldığı dilleri belirleme sorumluluğunu devletlere bırakmaktadır. Neyin "bölgesel ve azınlık dili" olduğu konusunda Şart'ın yazarları arasında bir görüş birliği yoktur; bir nokta hariç: devlet, dillerin varlığına bir tehdit oluşturmaktadır ve dolayısıyla bu dillerin statüsü etkili iyileştirilmesi yoluyla kontrol edilmelidir. Bölgesel ve azınlık dillerini ilgilendiren ortak faydaları ve kimlikleri tanımlamaktaki zorluklar, diğer Avrupa politikalarınınkilerle aynıdır. Sonuç BADAŞ'ın bize sağladığı bu örnek Ulus-Devlet iskeleti dışında azınlık çoğunluk ilişkil-eri düşünülemediğini göstermektedir. Avrupa Şartı durumunda azınlık dillerine sağlam bir ortak koruma getirilmemiştir. Şart aynı zamanda resmen beklenmeyen sonuçlar da ortaya çıkarabilir. Şartı imzalayan devletlerin sayısındaki artış, imzalamamanın bir çeşit marjinalleşme ve dolayısıyla çoğunluğa katılım konusunda artan bir baskı anlamına gelmesine işaret edebilir. Bu gidişatın, ihmal edilemeyecek bazı sonuçları olacaktır. Her devletin en az bir çeşit azınlık dilini, yani bir azınlığı tanıması zorunluluğu anlamına gele-cektir. Kaynakça: COUNCIL OF EUROPE, 1993 European Charter for Regional or Minority Languages and Explanatory Report, Treaty open for signature by the member States and for accession by non-member States on 5 November 1992. European Treaties Series, n° : 148. Strasbourg : Council of Europe. The European Charter for Regional or Minority Languages, Initial Periodical Report presented to the Secretary General of the Council of Europe in accordance with Article 15 of the Charter. 15 March 1999. The Netherlands. MIN-LANG/PR(99)2. Strasbourg : Council of Europe. 29 March 1999. Croatia. MIN-LANG/PR(99)3. Strasbourg : Council of Europe. 12 April 1999. Finland. MIN-LANG/PR(99)4. Strasbourg : Council of Europe. 31 May 1999. Norway. MIN-LANG/PR(99)5. Strasbourg : Council of Europe. 7 September 1999. Hungary. MIN-LANG/PR(99)6. Strasbourg : Council of Europe. 2 December 1999. Switzerland. MIN-LANG/PR(99)7. Strasbourg : Council of Europe. SCHEIDHAUER Christophe. 2001. « European Charter for Regional Minority Languages: A "European" Protection for Minority Languages? ». Paper to be presented to the Conference on: "Voice or Exit: Comparative Perspectives on Ethnic Minorities in Twentieth Century Europe", Humboldt University, Berlin, 2001 http://www.conventions.coe.int http://www.demographie.de/minorities  +''+Kansu Dinçer

Tha Pse Hadrihe (Tanrı, Ruh, Ahret)

Çerkeslerdeki doğa Tanrıları, diğer toplumlarda olduğu gibi mitosların bir kalıntısıdır ve hayal ürünüdür. Eski Hint, Sümer, Mısır, Hitit mitlerinde de Tanrılar, insan suretinde tasarlanmıştır. Bu Tanrıların bir kısmı dişi, bir kısmı erkektir. Tevrat'ta Tanrının insanı, çamurdan kendi suretinde yarattığı ve ruhundan (nefesinden) üflediği yazılıdır. Kur'an'da aynı olay tekrarlanmaktadır. +''+ Eski Çerkes inancının, çok Tanrılı inanç olduğu görüşü, sadece mitos döneminden kalma doğa Tanrıları anlayışına özgü olarak söz konusu olabilir. Ancak bir adım daha atılırsa eksik ve yanlış kalır, çünkü doğa Tanrılarının ötesinde ve üstünde bir THA kavramı vardır ki bu, varlığın da varoluşun da yaratıcısıdır. Hatta bir görüşe göre kendisidir. Çerkesler bunun farkına vararak soyut, tek tanrı THA kavramını oluşturabilmişlerdir. Bu gelişim, olaylar dünyasının gözlenmesinden doğan kopuk ve hayali çok tanrı anlayışından, bütünseli kavrama noktasına gelmiş sezgi ve akıl anlayışına geçiştir. Çerkeslerin bu geçişi erken bir çağda yapmış oldukları anlaşılmaktadır. Doğa Tanrılarının kendi aralarında ve doğa Tanrılarıyla insanlar arasında zıtlaşmalar ve çekişmeler vardır(bunun örneklerine Nart Destanlarında rastlanır), ancak THA ile doğa tanrıları ve insanlar arasında böyle bir zıtlaşma yoktur. Çünkü THA kavramı, kavram kargaşasının sona erdiği bir gelişim noktasıdır. Kafkasya kökenli olan Sümerlilerin bir kısmı, Kasitler, Mısır'a giden Kaslar, Hititler, Etrüskler, gittikleri yerlerin ve komşularının dinlerinden ve tanrı anlayışlarından etkilenmişler ve bu etkinin serpintileri Kafkasya'ya kadar varmıştır. Örneğin Mısır'daki güneş tanrısı RA'nın, Kafkasya'nın bugünkü inanışında ve söylencesinde kalıntıları görülmektedir. Eski çağlarda Ortadoğu'ya ve Akdeniz havzasına kadar inen Kafkaslılarda Tanrı kavramında bir gerileme görülmektedir. Nerede Tanrıların heykelleri yapılmış ve tapınılmışsa orada soyut Tanrı inanışı ya oluşmamıştır ya da gerilemiştir. Nitekim, bu saydığım yerlerde tanrılar ve krallar heykelleştiği ve putlaştığı halde, Kafkasya'da THA anlayışında böyle bir durum görülmemektedir. Tanrıları ve insanları putlaştırmak ya ilkelliktir, ya geriye gidiştir. Kadınları çarşafa sokan Semitik Tanrı ve din anlayışının, Kafkasya Tanrı ve inançlarıyla bağdaştırılmasına imkan yoktur. Bu, Kafkasyalılar için geriye gidiş olur. Fakat bunun için misyonerce çalışmalar vardır. Volter ve başka araştırmacıların yazdığı gibi Hz. İbrahim Kafkas kökenli ise Yahudiler ve Araplar ataları olarak kabul ettikleri Hz. İbrahim'i doğru olarak anlamamışlar demektir, ya da Hz. İbrahim Ortadoğu inançlarının etkisi altında kalmıştır. Kur'an'da, İslam'ın, İbrahim'in dini olan Hanif dini olduğu sık sık tekrarlanmakta ise de bu din hakkında bilgi verilmemektedir. Hz. Muhammed'in ölüm döşeğinde, "Bana kalem kağıt verin, size gerçeği yazacağım" isteği Ömer tarafından geri çevrilmeseydi, belki şimdi kapalı kalmış olan bir çok gerçek ortaya çıkmış olacaktı ve bu günkü dünya da başka bir dünya olacaktı. Başta THA, ADIGE, DIĞE (TIĞE), THAMADE (THAMATE) gibi bazı kelimeler olmak üzere, birçok kelimenin nereden ve nasıl türediği hakkında haklı bir merak ve eğilim vardır. Fakat bu konuda yapılan çalışmalar pek olumlu bir sonuç vermemektedir. Örneğin THA kelimesi üzerinde benzer yakıştırmalar yapılmıştır. Bu tek hecenin nereden türediğini bulmak mümkün değildir, çünkü yapı olarak türemiş veya bileşik kelime değil, basit kelimedir. Yukarıda değinildiği gibi THA kavramı, gelişmiş soyut bir kavramdır, rakipsizliği, benzersizliği, sonsuzluğu anlatmaktadır. İnsan aklı buraya kadar yükselebilmiştir. Dönüp bu oluşumu seslerin gizinde aramanın bir yararı ve anlamı yoktur. Ancak, birden fazla heceden oluşan kelimelerde analiz ve sentez yöntemi kullanılabilir. Örneğin "PSE" kelimesi bir kavramdır, ama iki kelimeden oluşmuştur ve bu iki kelime birleşerek, anlam bakımından, ikisinin de tekrarı olmayan, ama onları da içeren bir üst kavram haline gelmiştir. "PE", önde, ön, ileride anlamına gelir. Bu yüzden yüzdeki organların en öne uzanmış olanına, yani "Burun"a PE denilmiştir. "SE" kelimesi "Ben" anlamına gelir. İkisinin birleşmesinden oluşan "PSE"; benden önceki anlamındadır. Yani "Ben"i insan olarak kabul edersek "PSE", yani RUH, insandan önce olmuştur. Onun bedenlenmesiyle "insan" oluşmuştur. Bu analizden çıkarmak istediğimiz sonuç şudur: eski Çerkes inancına göre RUH, bedenden önce de vardı. Anlam açıklığı nedeniyle "PSE" için kullandığımız bu yöntemi, bütün türemiş ya da bileşik kelimeler için kullanamıyoruz. Örneğin üç heceli "ADIGE" isminin analizinden tutarlı bir sonuca varılamamıştır. Eski Çerkeslerde cennet-cehennem kavramları yoktur, fakat ahret (Hadrıhe) ve ruhun ölümsüzlüğü kavramları vardır. Evliya Çelebi, Çerkezistan anılarında Çerkeslerin "İnsan, ot gibi biter, sonra yiter" dediklerini yazmaktadır. Çerkeslerin bu görüşlerini yadırgamaya gerek yoktur, çünkü Kur'an'daki bir ayette de aynı söz yazmaktadır. Bu ayette şöyle deniliyor: "Allah sizi yerden ot bitirir gibi bitirmiştir."(71/17) Cennet-cehennem kavramları Tevrat'ta yoktur. Yahudiler, M.Ö.6.yy'da Babil'e sürüldükleri zaman, bu kavramları Zerdüşt dininden aldılar ve Tevrat'a geçirdiler. Kur'an'da cennet ve cehennem büyük bir ağırlık kazanmış ve çok tekrarlanmıştır, ancak cehennemden her söz edişte, bunun korkutmak için söylendiği belirtilmektedir. Bunun için bir örnek verelim: "İşte sizi alevlendikçe alevlenen bir ateşle korkuttum." (92/14). Başka bir ayette de bütün insanların cehenneme gidecekleri, ancak iyi olanların sonradan cennete gönderilecekleri söylenmektedir: "Hepiniz cehenneme gideceksiniz, sonradan Allah'tan sakınanları kurtaracağız."(19/71). Eski Çerkes inancına göre, THA önce, PSE'yi (Ruhu), sonra SE'yi (Bedeni) yaratmıştır. Çerkeslerin ahret ve ruh anlayışları masallarda da işlenmiştir. Çerkes Masalları kitabımızdaki "Baba ve Kızı" masalında Çerkeslerin Ahret ve ruh anlayışı görülmektedir. Bu anlatıma göre ahrette de dünyaya benzer bir yaşantı devam etmektedir. Yani dünya ile ahret birbirinin fotokopisi gibidir. Hangisi asıl, hangisi fotokopidir, bilemiyoruz ancak dünyanın bir sınav yeri olduğu inancına bütün toplumlarda rastlanmaktadır. Masallarda bir genç, bir süre önce ölen annesiyle görüşmek için öte dünyaya gitmek ister. Şimdi masaldan konumuzla ilgili alıntılar yapalım: "...Ölüler ülkesine gitmeye karar vermiş. Giyinmiş, kuşanmış, azığını alıp yola çıkmış. Gide gide dünya ülkesinin sonuna varmış ve ölüler ülkesine girmiş. Ormanı, suyu olmayan, çıplak düz bir ovada yol alıyormuş. Gittiği yeri bilmeden ilerlerken kocaman siyah bir şey görmüş. "Allah Allah bu da neyin nesi, tek başına kımıldamadan duruyor." demiş. Yaklaşınca kocaman siyah bir öküz olduğunu fark etmiş. Öküzün kuyruğu kalkık, bir boynuzu yerde, bir boynuzu gökteymiş. Otlayamıyormuş. Delikanlı öküze: -Neden bu kadar kötü durumdasın? Diye sormuş. -Ben de bilmiyorum, o gittiğin yerdekilere sor, demiş öküz. Delikanlı onu geçip yoluna devam ederken bir fırın görmüş. Bir yaşlı kadın fırına ekmek koyuyor, ekmek hemen pişiyor ama yemek için ağzına götürürken birden yok oluyormuş. "Bu da ne acayip bir şey" diye delikanlı hayretler içinde kalmış. Yaşlı kadına sormuş: -Bunlar neden böyle oluyor? -Bilmiyorum, demiş yaşlı kadın, durumumu gördün, bunun nedenini gittiğin yerdekilere benim yerime de sor. Rica ediyorum. Delikanlı orayı geçtikten sonra bir kararıp bir ışıyan bir dünyaya girmiş "Allah Allah, bu nasıl bir dünya? Atımın derisi, iki adımda bir kararıyor, bir ışıyor" demiş kendi kendine. Böyle aç susuz giderken uzakta kararıp ışıyan bir şey görür gibi olmuş. Biraz sonra su kıyısında kaz otlatan küçük yaşlı bir kadına rastlamış. Küçük nine delikanlıyı görünce: -Buyur oğlum, sen uzaklardan geliyorsun, acıkmışsındır, diyerek onu küçük bir eve almış. Kızarmış kaz etiyle karnını doyurmuş, atına da yiyecek vermiş. Genç adam yaşlı nineye sormuş: -Söyler misin bana, bu nasıl bir ülke böyle? Bir kararıyor, bir ışıyor. Bunun nedeni nedir? Küçük nine şöyle cevap vermiş: -Tabii söylerim oğlum, bu geldiğin yer "ÖLÜLER ÜLKESİ" denilen yerdir. Ölülerin geldiği dünya burasıdır. Işıdığı zaman, iyilik yapıp da gelenler için ışır, karardığı zaman kötülük yapıp da gelenler için kararır. Sen buraya gelirken bir boynuzu gökte, bir boynuzu yerde, otlayamaz durumda kocaman bir öküze rastlamıştın. O öküz, insanlara isteyerek hizmet etmediği için öyle oldu. O yaşlı kadının, pişirdiğini yiyememesinin sebebi, yaşamı boyunca yiyecek konusunda başkalarına kötü davranmış olmasıdır. Dünyadayken, pişirdiği ekmeklerden büyük küçük, hiç kimseye yedirmemişti. Şimdi kendisinin de yiyememesinin nedeni budur. Bak oğlum, yüz yılı aşkın bir süreden beri bu suyun kenarındayım. Şimdiye kadar hiç canlı bir insan görmedim. Sen ise canlısın, nereden gelip nereye gidiyorsun? -Ölen annemizin yanına gidiyorum. Hasta olan kız kardeşim, "Annemizin parmağındaki altın yüzüğü getirip parmağıma takarsan iyileşeceğim" dediği için buraya geldim. -Öyleyse oğlum, söyleyeceklerimi iyi dinle. Sen yola çıktığın gün, annen öleli yedi yıl olmuştu, bu gün annen öleli sekiz yıl oluyor, sen bir yıldır yoldaydın. Annenin olduğu yere geldin. Uzakta değil ama oraya atla gidemezsin. Atını burada bırakacaksın, yolda ölü taşıyan bir sandal göreceksin. Sandala binip denizi geçince, toprağa ayak bastıktan sonra anneni bulacaksın. Şimdi yola çıkarım dersen azığını hazırladım. Delikanlı, küçük ninenin verdiği azığı da yanına alarak yola çıkmış. Gide gide ninenin söylediği gibi kütük kadar büyük ve ağır bir ölü sandalına rastlamış. Hiçbir şey demeden sandala binmiş. Sandal, delikanlıyı, büyük bir denizden geçirip öte yakaya çıkartmış. Karaya ayak basınca oturup bir şeyler yedikten sonra yola çıkmış. Çok gitmeden, dönen büyük bir taşa rastlamış. Dönen taşta bir kapı olduğunu görmüş. Kapının üstüne sıçrayınca kapı açılmış, delikanlı odadan içeri girmiş. Oda daracıkmış. Sonra bir kapı daha açılmış, delikanlı oraya bakınca derli toplu tertemiz bir ev ve sedirde yatan bir kadın görmüş. Delikanlı annesini tanıyıp yaklaşmış ve okşamış. Annesi gözlerini açıp doğrulmuş ve şöyle konuşmuş: -Seni buraya getiren nedir oğlum? Şimdi sana söyleyeceklerimi yerine getireceksin. Seni buraya gönderen kız kardeşinin kalbini kırmayacaksın. Babanın da kalbini kırmayacaksın. Beni daha fazla göremeyeceksin. Annesi, yüzüğü oğluna vermiş, kendisi tekrar uzanmış ve ruhu çıkmış. Delikanlı da annesinin yattığı taş odadan ayrılmış. Yine o ölü taşıyan sandala atlayarak denizden bu tarafa geçmiş. Yürüyerek daha önce rastladığı kazları otlatan ninenin yanına gelmiş. Nine onun geldiğini görünce çok sevinmiş, -Altın yüzüğü getirdin mi? diye sormuş. -Getirdim nine, sen olmasaydın o denizi geçemezdim, annemi de göremezdim demiş. Nine, "Öyleyse bir şeyler ye, oğlum diyerek, delikanlıyı iyice doyurmuş. Delikanlı atına binip kız kardeşine gitmek için yola çıkmış..." Yaptığımız bu masal alıntısında görüldüğü gibi eski Çerkesler, ölüm, ahret (Hadrıhe), ruh (PSE) gibi konularda ilginç inanışlara sahiptirler.+''+Yaşar Bağ