Avrupa Birliği-Türkiye İlişkileri ve Azınlık Hakları

SUNUŞ Günümüzde azınlıklar ve azınlık hakları konusu insan hakları ile bağlantılı olarak giderek artan öneme sahiptir. Azınlıklar konusu ülkelerin iç ve dış politikalarını etkileyen bir faktördür ve ülkemiz Türkiye açısından bunun en yakın örneği Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne (AB) tam üyeliği sürecinde yaşanmaktadır. +''+ Türkiye-AB ilişkilerinde azınlıklar konusunun ele alındığı bu yazıda; öncelikle azınlık ve bağlantılı kavramların tanımlaması yapılacak, bu konudaki tarihçe verildikten sonra AB'de ve Türkiye'de azınlıklar ve azınlık haklarına geçilecek ve son kısımda da azınlıklar konusunun Türkiye-AB ilişkilerine etkileri üzerine yorumlara yer verilecektir. I-GENEL TANIMLAR: 1-AZINLIK: Sosyolojik olarak: Bir toplulukta sayısal bakımdan azınlık oluşturan, başat olmayan ve çoğunluktan farklı niteliklere sahip olan gruptur. Hukuksal olarak ise bu konuda şimdiye dek yapılan en önemli tanım, BM İnsan Hakları Komitesi'nin Ayrımcılığın Önlenmesi ve Azınlıkların Korunması Alt Komisyonu Özel Raportörü Capatorti'nin 1966'da yapılmış BM Medeni ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesi'nin azınlıkların korunmasına ilişkin 27.maddesi bağlamında hazırladığı incelemede yaptığı tanımdır: "Başat bir durumda olmayıp, bir devletin geri kalan nüfusundan sayısal olarak daha az olan, bu devletin uyruğu olan üyeleri etnik, dinsel ve dilsel nitelikler bakımından nüfusun geri kalan bölümünden farklılık gösteren ve açık olarak olmasa bile kendi kültürünü, geleneklerini ve dilini korumaya yönelik bir dayanışma duygusu taşıyan grup." Dünyadaki kullanım açısından ırk, dil ve din azınlıkları (racial, linguistic, religious minorities) deyimi Milletler Cemiyeti döneminde kullanılıyordu. Sonra 1950'ye kadar ırksal azınlıklar (racial minorities) deyimi kullanıldı. Ama "ırk" terimi yalnızca etnik gruplar arasındaki fiziksel farklılıkları ve özelde de renk farkını anlattığı için artık daha geniş bir terim olan "etnik/etnik azınlık" kullanılıyor çünkü "etnik" terimi kültürel farklılığa vurgu yapıyor. 2-DEVLETLERİN AZINLIKLARA KARŞI TUTUMLARI: 2.1-Asimilasyon: Sistem toplumun homojen kılınmasını amaçlar. Birbirinin aynı parçalar üretir. Azınlık kültürü dikkate alınmaz, azınlığın çoğunluk kültürü içerisinde eritilmesi amaçlanır. Mutlak anlamda asimilasyon azınlık kimliğinin ortadan kalkması ve toplumsal belleğin sıfırlanması ile sağlanır. Asimilasyon doğal olarak veya zor yoluyla da gerçekleşebilir. Azınlığın gönüllü olarak da asimile olması mümkündür. (Yahudi Dönmeler gibi) 2.2- Entegrasyon: Bu sistemde bir ülkedeki etnik gruplar kendi kimliklerini koruyarak bir bütün oluştururlar. Alt-kimlikler halinde bir üst-kimliğin altında yaşarlar. Etnik ve diğer sınırlamalar kaldırılarak ortak bir toplumsal kimliğin yaratılmasın amaçlanır. Ama entegrasyon süreci ülkenin çoğulcu bir yapıya sahip olup olmamasına bağlı olarak asimilasyona da kayabilir. Devlet "eşitlik" kavramını gözetse de "özel farklılıkları" gözetmez. 2.3-Ayrımcılık (Segregasyon): Başat-çoğunluk kültür ve diğer azınlık kültürleri arasında sert bir hiyerarşik ayrım vardır. 2.4-Soykırım (Jenosit): Azınlık grubunun fiziksel olarak ortadan kaldırılmasıdır. II-AZINLIKLARIN KORUNMASI ve AZINLIK HAKLARI 1-GENEL OLARAK HAKLAR: Günümüzde azınlıkların korunması ile ilgili olarak esas olarak 3 ana örgütten söz etmek mümkündür: Birleşmiş Milletler (BM), Avrupa Konseyi (yani AB), Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT). Uluslararası hukuk azınlıkların korunması alanında 3 yol tanımaktadır: a-Varolma Hakkı: Bu hak fizik ve kültürel olmak üzere iki şekilde anlaşılabilir. Bu hak daha çok insan hakları ile ilgilidir. b-Ayrımcılığın olmaması: Herkese eşit muamele yapılması. Bu da daha ziyade insan hakları kapsamında düşünülebilir. c-Kimlik Hakkı: Azınlıkların farklı kimliklerini sürdürmelerine izin verilmesidir. Bu hak doğrudan gerçek azınlık hakkı sayılır. Ayrımcılığın önlenmesi; kişilerin ya da grupların istedikleri eşit muameleyi reddeden her türlü eylemin engellenmesidir. Ayrımcılığın önlenmesi azınlıkların korunması için bir ön koşuldur. Ancak bazı devletler ayrımcılığın önlenmesini azınlık bilincini yok etmek için kullanmaktadırlar. Ayrımcılığın önlenmesi azınlık ve çoğunluk arasında bir eşitlik sağlanana kadar uygulanması gereken geçici bir uygulamadır. Azınlıkların korunması; çoğunlukla eşit muamele görmek istemekle birlikte, temel özelliklerini korumak için farklı muamele talep eden başat olmayan grupların korunmasıdır. Azınlıkların korunmasının sürekli bir uygulama olması gerekir. Azınlıkların korunması azınlık bilincinin güçlenmesini ve sürekli olmasını sağlar. AB'nin kültürel hedeflerinden birisi de budur. 2-BİREYSEL ve KOLEKTİF HAKLAR: Azınlık haklarını koruyan devletler vurguyu azınlık grubundan çok azınlığı oluşturan bireylere yapmaktadırlar. Yani grup azınlık kimliğinden çok birey azınlık kimliği öne çıkartılmaktadır. Aksinin ülke bütünlüğünü parçalayıcı etkiler yapmasından korkulmaktadır. Dolayısıyla günümüzdeki azınlık hakları kolektif bir boyutu olan bireysel haklardır. Bireysel haklar azınlık kimliğini ifade, azınlık dilini kullanma, öğrenme, öğretme, kamu hayatında, yazılı ve görsel basında, yayıncılıkta kullanma türü hakları içermektedir. Uluslararası hukukta ve Avrupa Birliği belgelerinde kastedilen haklar bunlardır. Kolektif haklar ise idari haklardır. Özerklik, federasyon gibi hakları içerir. Bu anlamda azınlık hakları bireysel haklardır. Kolektif haklar azınlık bireylerinin değil "halkların" (1) haklarıdır. Kolektif hakların insan-vatandaş hakları anlamında şahsi haklarla çatıştığı durumlar da söz konusu olabilir. Bir azınlık grubu kendisine ve üyelerine verilen hakların korunması için devletten kendi kolektif haklarına dışarıdan müdahalenin önlenmesi (bu zaten azınlık haklarının özüdür) ve kolektif hakların grubun kendi üyelerine karşı da korunması talebinde bulunur. Burada grup kendi içinden gelebilecek bir muhalefeti devletin de desteğiyle engellemek istemektedir. Bir dinsel grup bu şekilde topluluğun kurallarına muhalefet eden üyelerine yaptırım uygulayabilir ya da kendini savunma mekanizması geliştirmiş olur. Örneğin Kanada'daki Hutterity Kilisesi grubu ve ABD'deki Amish cemaati dış dünya ile fazla temas edip grup kurallarına isyan edebilecekleri endişesi ile çocuklarını 16 yaşından evvel okuldan alabilme hakkına sahiptirler. Bu hakkı federal hükümet ile yapmış oldukları eski antlaşmalardan alırlar. Bu tip kolektif haklar birey haklarıyla çelişmektedir çünkü kolektif haklar adına bireylerin eğitim görme hakları ellerinden alınmaktadır. İlginç bir şekilde Osmanlı İmparatorluğu'nda da buna benzer bir sistem vardı. Osmanlı yapısı içinde bireyler "milletleri" (dini cemaat kategorisi) içinde ele alınıyordu. Bir milletin üst düzey ruhbanı kendi cemaatinden bir kimsenin cemaat kurallarını ihlal ettiğini gördüğü zaman o kişiye karşı devlet gücü yardımıyla yaptırımda bulunabiliyordu. Grup haklarının bu örneklerde de görüldüğü gibi birey haklarından önce geldiği durumlar eleştirilmektedir. 3-ÖZEL GRUP HAKLARI (UYGULAMADA KOLEKTİF HAKLAR) Uluslararası hukukta ve genelde (yukarıda da açıklandığı gibi uluslararası hukukta ve AB'de "azınlık grubu" değil "azınlığa mensup birey" hakları söz konusudur) olmasa da kimi federatif-çokkültürlü toplumlarda (aslında hemen hemen bütün toplumlar fiilen çokkültürlüdür) ulusal düzeyde bazı etnik-dini gruplara hak tanındığı görülür. Bu hakları ise 3 gruba ayırmak mümkündür: 3.1-Özel Yönetim Hakları (Self-Government): Grup kendi kendini yönetir. Grup siyasi-bölgesel idari özerkliğe sahiptir ve/veya bazı konularda kendi kararlarını merkezi hükümete bağlı olmaksızın alabilir. Bu hak biçimi azınlığın kendini çoğunluktan ayırma yöntemlerinden biridir ve azınlıkla çoğunluğun birlikte yaşaması için başka bir yol kalmaması durumunda başvurulan bir yöntemdir. Devletler özellikle bölgesel düzeyde özel yönetim hakkı vermek örneğin federal sisteme geçmek konusunda oldukça isteksizdirler. Bunun toprak bütünlüğünün parçalanmasına yol açmasından çekinirler. Bu yüzden devletler kendi adlarına üniter sistemi tercih ederler. Özel yönetim hakları her zaman ayrılıkçılığa bölünmeye yol açar diye bir kaide de yoktur. Aksine sosyal entegrasyonu ve siyasal birliği sağlayıcı etki yapabilir. Çünkü çoğunluk ile azınlık arasındaki önemli bir gerilim meselesi ülkenin toprak bütünlüğü bozulmadan sağlanmış olur. Ancak ülke koşullarına bağlı olarak bu sistemin başarısız olması da mümkündür. 3.2-Etnik/Dinsel Haklar: Bazı gruplar kendi kültürlerinin devletçe desteklenmesini ister. Kendi geleneklerini uygulayabilmek için genel kanuni kurallardan bağışıklık talep ederler. Örneğin ABD ordusunda görevli Yahudilerin askeri hizmet sırasında yarmulka(küçük yahudi takkesi) takabilme talepleri gibi. Burada topluluğa katılmaktan çok kendini tecrit amaçlanmaktadır. Bu tip haklar genellikle bir devletin kurulması aşamasında verilen haklardır. Örneğin Amishler kendi grup haklarını ABD'ye katılmanın bir karşılığı olarak elde etmişlerdir. Bu tip hakların sonradan verilmesi ise pek söz konusu olmamaktadır. Bu duruma örnek olarak da Batı Avrupa ülkelerindeki Müslüman göçmenlerin türban takarak okula gitme taleplerini gösterebiliriz. Bu talepler olumsuz cevap almışlardır. 3.3-Özel Temsil Hakları: Dezavantajlı gruplar demokratik ülkelerde bile sayılarıyla orantılı olarak temsil edilemezler. Kendilerine temsil kontenjanı tanınmasını isterler. Ancak bu hak özel yönetim hakkından farklıdır çünkü grup "dışarıdan" yönetilmeyi kabul etmektedir ve bu açıdan özel temsil hakkının özel yönetim hakkına karşı bir alternatif olduğu söylenebilir. Özel grup haklarının ülke-toplum bütünlüğünü pekiştirici ya da zayıflatıcı olup olmaması: - Azınlığın çoğunluğa katılmayı/birlikte yaşamayı isteyip istememesine, - Azınlıklara-gruplara verilen hakların ülkenin sistemini doğrudan etkileyip etkilememesi ve bu etkinin derecesine, (idari anlamda bir etki olabilir) - Çoğunluğu azınlığın kriterlerine göre yaşamaya yöneltip yöneltmemesine bağlıdır. (örneğin çok-dinli bir ülkede toplum yaşamının düzenlenmesinde bir dinin ya da mezhebin kurallarının öne çıkması) III-GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE AZINLIKLARIN ve AZINLIK HAKLARININ KORUNMASININ TARİHÇESİ: Dinsel azınlık anlayışı 16. Yüzyıldan itibaren reformasyon ve laikleşme hareketlerine bağlı olarak ulusal azınlık anlayışına dönüştü. Ulusal azınlık kavramı daha sonra çokuluslu Avusturya-Macaristan ve Rusya'daki fikir akımları ve olaylar sonucu gelişti. Bu konunun siyasal ve diplomatik açıdan önem kazanmasının 3 temel sebebi: a-Ulusal azınlık kavramının doğduğu iki ülke olan Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun dağılması ve Rusya'daki karmaşa b-Barışçı ve sosyalist grupların azınlıkların statüsünün tanımlanması çabaları c-I.Dünya Savaşı galiplerinin savaş sonrasında ortaya çıkan sınır değişikliklerinin yaratacağı sorunlar konusundaki endişeleridir. Azınlıklar konusuna olan bu ilgi ABD'de de ortaya çıkmıştır. Zaten Wilson planının ilkeleri de ABD'nin azınlıklar konusunda yaptığı araştırmaların bulgularına dayanmaktadır. I.Dünya Savaşı'ndan sonra galip devletler Milletler Cemiyeti bünyesinde azınlıkların korunması için önemli aşamaların kaydedilmesini sağladılar. Ancak Milletler Cemiyeti'nde alınan bu kararlar evrensel ve standart değildi. Galip Batı Avrupa devletleri kendilerini ve Almanya'yı yükümlülüklerden muaf tutmuşlardı. Azınlıklarla ilgili yükümlülükler bu dönemde Doğu Avrupa ülkeleri ve Osmanlı Devleti için geçerli idi. Olayı Osmanlı açısından ele aldığımızda, Avrupalı devletler uzun bir süredir Osmanlılara azınlık hakları konusunda baskı yapıyorlardı. Doğu Avrupa'da ise devletler bu düzenlemeyi istemeyerek de olsa kabul ettiler. Ancak fiilen uygulamama şansını iki dünya savaşı arası dönemde yaşanan ekonomik kriz ve hemen yanı başlarındaki Almanya'da yükselen ırkçılık akımı sayesinde yakaladılar. Bu durumda İngiltere'nin kendi İrlanda sorunu yüzünden azınlık hakları konusunda fazla ısrarcı olamaması da etkili oldu. Osmanlı Devleti'nin devamı olan Türkiye de Lozan'ın azınlıklar konusunda getirdiği bazı yükümlülüklerden çeşitli şekillerde fiilen muaf olmayı başardı. Örneğin Lozan'ın İmroz ve Bozcaada Rumlarına yerel özerklik veren 14. Maddesi yerel cemaatin de bu yöndeki tutumuna bağlı olarak hiçbir zaman uygulanmadı. Batı uzun süre azınlık haklarını daha çok kendi dışındaki ülkelere karşı bir dış politika malzemesi olarak kullandı. Azınlık ve insan haklarının daha samimi bir şekilde ele alınması ise ancak 1990'lara doğru Avrupa kamuoyunun bu konularda siyasetçilere baskı yapması ve AB'nin kurulması sayesinde oldu denilebilir. Şu an gelinen noktada insan hakları ve azınlıklar konusu AB'nin dış politika ve genişleme kriterleri arasında üst sıralarda yer almaktadır. Bu insanlık adına da oldukça önemli bir gelişmedir. Dünyada 1990 sonrasında insan ve azınlık hakları mekan olarak genişledi; eski sosyalist ülkeler uluslararası örgütlere girme isteklerine bağlı olarak insan ve azınlık haklarına saygı gösterme ilkesini kabul ettiler. Uluslararası göç dalgaları da bu konunun önem kazanmasında etkili oldu. Asya ve Afrika ülkelerinden Avrupa'ya gelen göçmenler kalıcı idiler ve azınlık haklarına tam olarak sahip olamasalar da fiili azınlık grupları oluşturdular. Pek çok Üçüncü Dünya ülkesi Batı desteğini sağlamak için çok partili sisteme geçtiler. Bu insan ve azınlık haklarına verilen önemi nispeten arttırdı. Diğer yandan azınlık hakları niteliksel açıdan da güçlenmeye başladı; ayrımcılığın önlenmesinden azınlıkların korunmasına doğru bir gidiş görülüyor. Azınlıkların korunması konusunda devlete "engellememe" görevi veriliyordu, şimdi gitgide "yardımcı olma" görevi veriliyor. Yalnızca vatandaşların azınlık sayılmasından, vatandaş olmayanların da korunmasına doğru gidiş eğilimi var. Bir devlette azınlık olup olmadığı konusunu, o devletin kendi takdirine bırakıp bırakmama eğilimi de güçlendi. Genel olarak 'ulusal azınlıklar' yada 'etnik azınlıklar' deyimleri kullanılıyor ve bu azınlıkların kültür, din ve dil açısından çoğunluktan farklı olduğundan söz ediliyor. Böylece bir sözleşmeyi imzalayan ülkenin 'Benim iç mevzuatıma göre bende azınlık yoktur' demesi bir şey ifade etmiyor. Belki de en önemlisi AGİK çerçevesinde yapılan 1991 Cenevre Uzmanlar Toplantısında açıkça ilan edilmiştir ki, ulusal azınlıklar konusu artık 'milli yetki'ye dahil sayılmamakta, yani ülkelerin iç işleri kabul edilmemektedir. Bu konu artık "meşru uluslararası ilgi konusu"dur. Bunun yanı sıra şunu da bilmek gerekir ki, Türkiye için bu konunun milli yetki sınırları içinde (yani iç mesele) sayılması hususu ülkemizin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine katıldığı 1954 yılında kuramsal olarak, bireysel başvuruyu kabul ettiği 1987 tarihinde de pratik olarak sona ermiş bulunmaktadır. Bütün bu gelişmeler Türkiye'yi de bağlamaktadır ve yazının geri kalan kısmında bu gelişmelerin yarattığı etkiler ışığında yorumlar getirmeye çalışılacaktır. IV-AVRUPA BİRLİĞİ'NDE AZINLIKLAR: 1- GENEL DURUM: AB içerisinde 40 milyon kişi içinde yaşadıkları AB üyesi devletlerin resmi dillerinden başka bir dili anadil olarak konuşmaktadırlar. AB Komisyonu tarafından 1996'da basılan "Euromosaic" incelemesine göre AB içerisindeki 48 azınlık dilin-den 23 tanesinin ya "sınırlı" yaşama şansı vardır ya da "hiç" yoktur. Diğer 20 azınlık dilinin ise "tehlikede" olduğu düşünülmektedir. AB içerisindeki "azınlık/bölgesel diller" yanında, "bölgesel olmayan" Çingene (Gypsy) ve Yidiş dilleri de mevcuttur. AB'nin geleceğine dönük model arayışları içerisinde azınlıklar konusuna da önem verilmektedir. Farklı etnik kimliklerin de AB'nin bütünleşmesi (hem genişleme hem de derinleşme anlamında) sürecine dahil edilmesi amaçlanmaktadır. Bu oldukça gerçekçi gözüken model arayışı, Avrupa'da barışı ve istikrarı tehdit eden savaşlar ve yerel çekişmelerin egemen devletlerin egemenlikleri altında tuttukları halklar ve azınlıkların kendi kaderlerini tayin etme istek ve ira-delerine karşı gösterdikleri hoşgörüsüzlükten beslendiği düşüncesine dayanmaktadır. Bu yüzden istikrarsızlıkları önlemek için etnik azınlıkların da AB bütünleşmesi sürecinde hesaba katılması gerektiğine inanılmaktadır. Günümüze kadar Avrupa'da sağlanan tüm önemli gelişmelere rağmen, AB içerisinde bile hala azınlık hakları ile ilgili sıkıntılar vardır. Bazı AB ülkeleri açıkça azınlık karşıtı politikalar uygulamaktadırlar. Örnek vermek gerekirse, Yunanistan'ın Arnavutlar, Makedonlar gibi azınlıkların varlığını kabul etmekte pek de istekli olmadığı açıktır. Aynı şekilde Müslüman Türk azınlığa ve Bulgarca konuşan Pomaklara karşı ayrımcı politikalar izlemektedir. Yunanistan AB içerisinde kendi ülkesinde Avrupa Azınlık Dilleri Ofisi'nin bir şube açmasına izin vermemiş olan tek ülkedir. Diğer bir tipik örnek olarak da Fransa'yı verebiliriz. Ulus-devlet yapısına özel önem veren Fransa Baskların, Bretonların, Alsaslı Almanların, Katalanların, Korsikalıların, Hollandalı ve Provence'lı azınlıkların temel kültürel ve dilsel haklarını reddetmiştir. Fransa'da azınlık dillerinin kullanımının, Fransızcayı tek resmi dil olarak kabul eden Fransız Anayasası'nın 2.maddesini ihlal ettiği düşünülmektedir. Ancak bu politikalarda olumlu yönde bir değişim söz konusudur. Fransa 1992 tarihi Bölge ya da Azınlık Dilleri Avrupa Sözleşmesi Mayıs 1999'da imzalamıştır. Böylelikle Fransa ilk defa Fransa'daki çok-dilliliği kabul etmiştir. Hukuksal açıdan baktığımızda ise Avrupa Parlamentosu'nun kültürel ve dilsel zenginliğin altını çizen çeşitli kararları yanında Maastricht ve Amsterdam antlaşmaları da ulusal ve bölgesel farklılıklara saygı duyulmasını talep etmekte ve AB'yi değişik kültürleri desteklemeye sevk etmektedir. Özellikle azınlıklar konusunu ise daha dolaysız bir şekilde 1992 Bölge ya da Azınlık Dilleri Avrupa Sözleşmesi ve 1995 Ulusal Azınlıkların Korunması Çerçeve Sözleşmesi ele almaktadır. 2- BÖLGE YA DA AZINLIK DİLLERİ AVRUPA SÖZLEŞMESİ (1992) Özel olarak bir azınlık hakları belgesi olmamakla beraber, azınlık dilleri konuşanlar için önemli bir belgedir. Bu sözleşmenin amacı azınlık dillerinin yok olmasını engellemek, onların öğretimini, sosyal ve ekonomik boyutu da içerecek şekilde kamu hayatındaki sözlü ve yazılı kullanımlarını teşvik etmektir. Sözleşme etniklikten çok kültürel-dilsel boyutu öne çıkarmaktadır. Azınlık dilleri ya da bölgesel diller Avrupa kültürel mirasının bir parçası oldukları için koruma altına alınmaktadırlar. Bu sözleşme Avrupa'da kültürlerarası anlayışın geliştirilmesinde Konseyin attığı önemli bir adımdır. Sözleşme azınlıklar için bireysel veya kolektif haklar getirmemektedir. Sözleşmenin birinci kısmı azınlık dillerini "konuşanlarının sayısının bu dillerin konuşuldukları ülkenin geri kalan nüfusundan az olan ve resmi-olmayan diller" olarak tanımlamaktadır. Resmi ülke dilinin lehçeleri ve göçmenlerin dilleri bu tanım dışında bırakılmaktadır. Ancak hangi dilin azınlık dili sayılması gerektiği konusunda kesin sınırlamalar getirmemekte ve bu konuda ve anlaşma maddelerinin uygulanmasında imzacı devletlere önemli esneklikler tanımaktadır. Ancak imzacı devletlerin hangi dilleri azınlık dili olarak kabul edeceklerini açıkça belirtme yükümlülükleri vardır. Resmi dillerin şiveleri ve göçmen dilleri sözleşme kapsamı dışında kalmaktadır. Bu duruma göre Almanya'da konuşulan Türkçe sözleşmenin kapsamına girmezken Yunanistan'da konuşulan Türkçe sözleşme kapsamında yer almaktadır. Devletler ayrıca sözleşme maddelerinin uygulanmasını takip eden Genel Sekreterliğe periyodik ve kamuoyuna açık raporlar sunmak zorundadırlar. Bu raporlar daha sonra bir uzmanlar komitesi tarafından değerlendirilmektedir. AB üyesi olmayan ülkelerin de sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarih olan 1 Mart 1998'den itibaren bu sözleşmeye katılabilme imkanları vardır. Şu an sözleşmenin yürürlükte olduğu ülkeler aşağıdaki gibidir: Hırvatistan, Finlandiya, Macaristan, Liechtenstein, Hollanda, Norveç, İsviçre. Sözleşmeyi ayrıca Avusturya, Kıbrıs, Danimarka, Lüksemburg, Malta, Romanya, Slovenya, İspanya, Makedonya, Ukrayna ve Fransa da imzalamıştır. AB Türkiye'den bu sözleşmeye uymasını beklemektedir. 3-ULUSAL AZINLIKLARIN KORUNMASI ÇERÇEVE SÖZLEŞMESİ (1995) 1993 Viyana Deklarasyonu'nun bir sonucu olarak, Avrupa Konseyi 1992 Bölge ya da Azınlık Dilleri Avrupa Sözleşmesi'nden sonra ve 1995 Ulusal Azınlıkların Korunması Çerçeve Sözleşmesi'ni kabul etmiştir. Her iki sözleşmeyi onaylayan devletlerin sayısı bu sözleşmelerin yürürlüğe girmeleri için gerekli olan sayıya ulaşmıştır. Kolektif değil, bireysel olarak kullanılabilecek haklardan söz eden Çerçeve Sözleşmesi azınlıklara mensup bireylere kendi dillerini öğrenme, bu dilde bilgi edinme, yayın yapma, eğitim kurumları açma, ad ve soyadı kullanma, gerçek ihtiyaç halinde yerel idari makamlarla ilişkilerini azınlık dilinde yürütme, bu dilde sokak adları kullanma gibi haklar vermektedir. Sözleşmenin ülke topraklarının nerelerinde ve kimler için geçerli olacağı imzacı ülke tarafından belirtilecektir. Örneğin Almanya Sözleşmeyi ülkesinde yaşayan Türkleri dışarıda bırakan bir beyanla onaylamıştır. Bu bildirimi geri almak mümkündür, ama bu geri alma ancak 3 ay sonra geçerli olmaya başlayacaktır. Sözleşmeden her zaman vazgeçmek mümkündür, ama bu da bildirimden 6 ay sonra geçerli olacaktır. 1 Şubat 1998'de yürürlüğe giren bu belgeyi Türkiye imzalama-mıştır. NOTLAR: 1-Halk azınlığa göre daha güçlü bir vurguya sahiptir çünkü içinde self-determinasyon hakkına sahip olmayı da taşır. Bu yüzden bazı azınlıkların milliyetçileri kendilerinin azınlık olarak değil de halk olarak kabul edilmelerini isterler. Devletler yerli etnik gruplar hariç, self-determinasyon hakkını da içerecek şekilde "halk" tanımlamasını azınlıklar için kullanmaktan kaçınmışlardır. SEÇİLMİŞ KAYNAKÇA: * Christiane Duparc, Avrupa Topluluğu ve İnsan Hakları, Avrupa Komisyonu Yayını, Ekim 1992 Avrupa Birliği Komisyonu, * Avrupa Birliği ve dünyada insan hakları, Avrupa Birliği Bülteni Ek3/95, Birikim Yayınları, * Birikim Dergisi Etnik Kimlik ve Azınlıklar Özel Sayısı, Mart-Nisan 95, No:71-72 * Peter Alford Andrews, Türkiye'de Etnik Gruplar, Birinci Baskı, Ant Yayınları, İstanbul, Aralık 1992 * Radikal Gazetesi * Ayyıldız Gazetesi *İnternet: www.uoc.es/euromosaic www.eureptr.org.tr www.coe.fr/eng/legaltxt/148e.htm European Charter for Regional or Minority Languages www.riga.lv/minelres/coe/RML_exr.htm European Charter for Regional or Minority Languages Explanatory report http://ue.eu.int/pesc/human_rights/main99.asp?lang=en (EU Annual Report on Human Rights ) www.tosav.org www.lib.byu.edu/~rdh/wwi/1918p/lausanne.html (Lozan Antlaşması'nın İngilizce Metni)+''+Argun Başkan

Kentleşme, Modernleşme ve Çerkes Gençliği

Kentleşmeye Genel Bakış Kente göç ile birlikte "kentlileşme" kavramı karşımıza çıkmaktadır. Bu kavram, kentleşme sonucunda toplumsal değişmenin, insanların davranışlarında, ilişkilerinde ve değer yargılarında, maddi manevi yaşam biçimlerinde değişiklikler yaratması süreci olarak tanımlanmaktadır. Yaşanan bu değişimler, kente göç eden insanın bizzat kendisinde etkisini daha az gösterse bile gelecek kuşaklar, sonuçta ekonomik, sosyal ve kültürel olarak kentli durumuna gelmektedir. +''+ Kentleşme, dolayısıyla yaşanan kültürel etkileşim, söz konusu etnik grubun çözülüşüne yol açar. Sosyal olarak etnik grup, kentleşmeden önce sahip olduğu kültürel ve sosyal kurumlarının çoğunu kaybeder. Dolayısıyla kültürünü kentte yeniden üretememe sorunu ile karşı karşıya kalır. Özellikle dil ve gelenekler gibi ancak grup içinde yaşatılabilmesi mümkün olan kültürel unsurların erozyonu hızlanır. Sonuç olarak diyebiliriz ki, kentleşme asimilasyonu oluşturan etkenler arasında en önemlilerindendir. Ancak bu, kentleşmenin zorunlu sonucunun asimilasyon olduğu anlamına gelmemektedir. Asimilasyon, etnik grup kentte kendi varlığını sürdürebilecek sosyal, kültürel ve ekonomik müesseselerini oluşturamadığı zaman zorunlu sonuç olmaktadır. Kentleşme ve Kuzey Kafkasyalılar Çerkeslerin kaderi diyebileceğimiz "sürgünler tarihi" 1863-64'te Kafkasya'dan Osmanlı İmparatorluğu'na yaşanan büyük sürgünle belirginleşmiştir. Tarih sürecinde sürekli savaşlar ve sürgünler yaşayan Kafkas halkı dağıldığı farklı diasporalarda varlığını sürdürmeye çalışmıştır. Türkiye'deki Çerkeslere baktığımızda 1960'lı yıllar ile birlikte çeşitli toplumsal dinamiklerin neden olduğu göç dalgaları yaşandığını görüyoruz. Bu dönemde Çerkesler, Türkiye'nin doğusundan batısına, köylerden büyük kentlere, Almanya'ya, Hollanda'ya göç etmişlerdir. 1970'li yıllardan itibaren de köylerde kalan Çerkes gençlerinin çoğunlukla yüksek öğrenim için büyük kentlere doğru gelmesiyle bu göç dalgası başka boyutlarda devam etmiştir. Yerlerinden oldukları her zorunlu ya da gönüllü sürgünle birlikte, Çerkeslerin göreli olarak kapalı olan topluluk yaşamları çözülmeye uğradı. Büyük kentlere ve başka ülkelere göç ettikçe, eridiler, yalnızlaştılar. Yalnızlaştıkça yeni yeni dayanışma biçimleri içine girdiler. Çerkeslik kimlikleri giderek evlere hapsedildi. "Çerkes" oluşları bayramdan bayrama görüşülen akrabalarla, birlikte yenen Çerkes yemekleriyle, ya da düğünlerde orkestradan fırsat bulunursa 5-10 dakika çalınabilen mızıka sesine dönüştü. Diasporanın en önemli özelliği kuşkusuz "içe kapanma"dır. Kendi içlerine kapanan diaspora insanları yaşadıkları toplumlarda gettolar oluşturarak kendilerine özgü melez kültürler yaratıyorlar. Bu ne onların öz kültürüyle ne de yaşadıkları toplumun kültürüyle örtüşüyor. Bununla beraber "köylerimizde dil, kültür, xabze hala yaşatılıyor. O halde köye dönelim. Şehir bizi yok ediyor, şehirde değerlerimizi kaybediyoruz, en iyisi köy yaşamı!" seklinde bir düşünce oluşabiliyor. Fakat böyle bir gerçek yok! Günümüze gelindiğinde sunu kabul etmemiz gerekir ki, artık köylerde yaşamıyoruz. Bilgisayar ve teknolojinin bu denli hızlı gelişimine bakarak, bizden sonraki nesillerin de köyde yaşamayacağını söyleyebiliriz. Kuzey Kafkasyalıların daha önceki devirlerde kendi kent kültürlerini yaratamamış olması, yaşanan bu çözülüşün önemli nedenlerinden. Ancak, kültürel varlığımızı yaşatabilmenin yolu "kentleşmemek" değildir! O halde, bundan sonra şehirde Çerkes kimliğimizle, Çerkes olarak yaşamalıyız noktasında birleşmeliyiz. Kendi müesseselerimizi kurmak, kendi kent kültürümüzü oluşturmak kültürel erozyonu yavaşlatmanın bir yolu olabilecektir. Tabii ki şehirde, modern toplum yaşamında adetler gelenekler yüzyıllar öncesinde olduğu gibi yaşanamaz, ama "temel olan, öz olan" korunursa şehirde bir Çerkes gibi nasıl yaşanacağını bilebilir, o şekilde yaşantımızı seçebiliriz. Kendi Kent Kültürümüzü Oluşturmak Diaspora Çerkeslerinin yerleştikleri coğrafyalarda yaşanan farklı uluslaşma ve modernleşme süreçlerinin etkisiyle, farklı vurgular taşıyan kimlikler oluşturdukları, yani artık anavatandaki Çerkeslerle ayni olmadıkları, ayni toplumsal süreçleri yaşamadıkları için de ayni olamayacakları bir gerçektir. Fakat oluşan bu farklı Çerkes kimliği (Türkiye'de örneğin) kendini asimilasyona karşı koruma çabası dışında yeni bir "diasporik Çerkes kültürü" üretimine yol açmamıştır. Kafkasya'da var olan kültür ürünlerinin taklidi yoluyla diasporada kültürlenmeye çalışılmıştır. Oysa burada farklı toplumsal süreçlerde yasayan Çerkeslerin, farklı kültürel ürünler ortaya koyması beklenirdi. Kuzey Kafkasya Kültür öğelerini, kendi iç dinamiği ile çağdaş dünya genel kültürüne ve geleneklerine göre değiştirip yeniden üretememenin çok önemli bir sorun olduğunu düşünüyorum. Burada kurduğumuz folklor ekipleri Kafkasya'dan gelen video kasetleri izleyip taklit etme çabasındadır, oluşan müzik grupları yeni üretimlere, derlemelere gidememişlerdir. Sonuçta bu taklit süreci bir kısır döngüye dönüşmüş ve diasporada güncel hayat içerisinde şekillenen bir Çerkes kültürü oluşmamıştır. Burada çok önemli bir tespit daha yapmak lazım, toplumumuz bu tarz yeniliklere açık bir toplum değil, kültürel öğelerin değişimini kabullenmek çok zor geliyor insanımıza, çok köklü bir feodal yapımız var. Bu değişime karşı oluş, Çerkes halkının tarihsel süreçte yaşadıkları düşünüldüğünde gayet normal görülmeli aslında. Diasporanın en önemli özelliği içe kapanmadır dedik. Çerkes insanı, beraber yaşadığı, aynı coğrafyayı paylaştığı diğer kültürlerden "mümkünse hiçbir şey almayalım, etkileşmeyelim" düşüncesiyle, içe kapanmış durumda ve hatta bu içe kapanma burada da sınırlı kalmıyor, "gelişen modern dünya düzeni içine de girmeyelim, etkileşmeyelim, bozulmayalım, köylerimizi koruyalım" boyutlarında bir içe kapanmaya varıyor. Bunun örnekleri nelerdir? Mesela Çerkesce pop müziğini yadırgarız. Mesela Çerkes gençleri kızlı erkekli beraber tatil yapabilir mi' yi konuşuruz. Ben işte bunların nedenini, diasporada yeniden-üretilemeyen, kısır döngüye girmiş bir Çerkes kültürüne bağlıyorum. Çözümün yine toplumun yeniden bir uyanışla, harekete geçmesinde olduğunu düşünüyorum. Örneğin Anadolu'da oluşturulan Çerkes müzikleri, sözlü kültür ürünleri, tekerlemeler, ninniler ciddi bir arşiv çalışmasıyla derlenebilir. Örneğin, folklor ürünlerinde, halk dansları kareografilerinde yeniliğe gidilebilir. Bunun en güzel örneği, 1994-95 yıllarında Ankara ekibinde yaşanmıştı. "Kara Suyun İki Yanı" adli bir metin ve tiyatral dans hazırlandı. Bu metinde Çerkeslerin tarihine, savaşlarına, sürgüne, yaşayış ve geleneklerine diaspora Çerkesleri gözüyle bakıldı. Bu gibi örnekler çoğalmalı. Çerkes jazz müziği, Çerkes tiyatrosu, günümüz Çerkes mizahı olabilmeli. Bunların tabii esasında anavatanda gelişmesi doğal ve doğru olandır ama diasporada da bu gibi yollarla Çerkes kültürünü, yaşayan, dinamik ve güncel bir kavram haline getirebiliriz. Aksi takdirde her türlü gelişmeye kapalı, anavatan kültür ürünlerinin taklidi olmanın, bizi buradan daha iyiye götürmeyeceğini düşünüyorum. Yani, kentleşmeli, modernleşmeliyiz, ama kentte beraber kentleşmeliyiz! Bunu biraz açarsak, yaşadığımız modern toplum dinamiklerini beraber yaşamalı, modern hayatı beraber algılamalı ve kendi kültürümüze göre beraber yorumlamalıyız bence. Bu da nasıl olabilir? Modern toplum yaşamı içinde Çerkes olmayanlarla birlikte paylaştığımız ortamları, konuları, Çerkesler olarak birbirimizle de paylaşabilmeli, paylaşım alanlarımızı artırabilmeliyiz. Örneğin, tatilimizi beraber yapmalıyız, beraber ticaret yapmalıyız gibi. Çerkes kültürünü-yaşayışını, sadece folklora, kaşen muhabbetine, aguavo'ya, Kabardey fıkralarına hapsetmek son derece yanlış olur. Çok köklü, zengin ve aslında modern yaşayışa son derece yatkın bir kültürümüz var. Bunları, Çerkesliğimizi hayatımızın her alanına dahil ederek yaşayacak olanlar da yine bizleriz. Burada görev çok önemli bir biçimde derneklere düşüyor. Bu saydıklarımın ya da herhangi bir kültürel çalışmanın derneklere gidilerek yapılabileceğini düşünüyorum. Dernek dışında, Çerkeslerle toplu olarak bir araya gelebildiğimiz, bir şeyler paylaşıp, bir şeyler üretebildiğimiz başka bir ortam yok mesela. Sanal ortamların da yüzyüze insan iletişimi yoğunluğunu vermediğini ve aynı paylaşımı-üretimi sağlayamadığını ortaya koyabiliriz. İnsanın sosyal bir varlık olduğu ve toplum olmadan tek başına bir insanın çok anlam ifade etmediğini göz önüne alırsak, Çerkeslerle bir arada olmamız gerektiğine de inanıyorsak derneklere gitmeliyiz. Halkını sevdiğini iddia eden her bireyin az ya da çok bir sorumluluğu vardır. Bu sorumluluktan kaçmak ve bireysel anlamda kendi kendine yettiğini düşünmek, toplumsal paylaşıma uzak durmak, kendi kabuğunu örüp onun içinde bir dünya yaratmak çözüm değildir. Şunu bilelim ki, derneklerin bize ihtiyacı var, en az bizim onlara ihtiyacımız olduğu kadar. Dolayısıyla dernekleri sahiplenmeli, kendimizi ait hissetmeli, kültürümüzü yaşama-yaşatma adına en ufak bir kaygımız varsa derneklere gitmeliyiz diyorum. Derneklerde Neler Yapılabilir? Çözüm Önerileri Dernekler eskiden gençlerin –kültürel ve sosyal anlamda- kendilerini geliştirdikleri, yetkinleştirdikleri bir eğitim yuvasıymış. Artık çoğunlukla böyle değil, ama böyle olmalı diye düşünüyorum. Derneklerde üyelere ne verilebiliyor? Bu konuda 1977-78 dönemi Ankara Kuzey Kafkas Kültür Derneği Çalışma Raporu'na dikkatinizi çekmek istiyorum: "Kafkas Kültür Dernekleri, halkımızın bugünkü diaspora koşullarında hızla yok olan kültürel değerlerini koruma ve geliştirme, bunun yanında üyelerinin kültürel düzeylerini yükseltme gereksiniminin bir sonucu olarak kurulmuşlardır. Üyelerin gerek ulusal gerekse çağdaş genel kültür açısından bilgilenmeleri ve bir ulusal siyaset oluşturulmasına etkin katkılarda bulunabilecek yetkinlik kazanmalarını sağlamak önemlidir. Bu amaçla ulusal ve çağdaş genel kültür birikimi sağlayabilmek üzere saptanacak temel kültürel ve bilimsel eserler okunmalı, seminerler halinde üyelerle tartışılmalıdır. Seminerlerde, bugünkü Kafkasya, diasporada sorunlarımız, asimilasyon, etnik kimlik, azınlık hakları, çift dillilik vb. genel kavram ve olgular özellikle toplumumuza etkileri acısından ele alınmalıdır. Bunlara paralel olarak, toplumumuzla ilgili güncel konularda çeşitli demokratik kuruluşlarla işbirliği yapılmalıdır." Toplumsal sorunların çözümünde o toplumun sosyo-ekonomik yapısını, kendi sorunlarına ilgisini ve yaklaşımlarını, bilimsel bir objektiflikle saptamak doğru bir hareket noktası belirlemek açısından zorunludur. Çerkesler arasında yapılacak kapsamlı bir sosyal araştırmaya ihtiyacımız var. Sanırım bu tip bir çalışma Demokratik Çerkes Platformu tarafından başlatıldı, ne aşamada olduğunu bilmiyorum. Ama bu çalışmayı desteklemeli, elimizden gelen yardımı yapmalıyız. Bu çalışmalar sayesinde durumumuzu tespit edip, nasıl çözümler getirebilirizi konuşmalıyız. Bu açıdan baktığımızda sosyal konularda yetkin insanlara ihtiyacımız olduğunu görüyoruz. Sosyal alanlarda üniversitelerde Çerkeslerle ilgili araştırma yapılması için fon-destek sağlamalıyız. Bunun yanında sosyal alanlarda okuyan öğrencilerimize de kendi toplumsal sorunlarımıza yönelmelerini desteklemek için burs verilebilir. Gençlik kolları, farklı ilgi alanları olan gençleri derneğe çekebilmek için çalışmalar yapmalı, folklor ve tiyatro ile ilgilenmeyen bir insanın da derneklere gelip başka alanlarda çalışabilmesine imkan sağlamalıyız. Hangi alanda olursa olsun, işinde başarılı, bilinçli, duyarlı Çerkeslere ihtiyacımız var. Öncelikle gençlerin kendi ayakları üstünde durabilen, bilinçli insanlar olması gerekiyor ki, daha ileriye gidebilelim. Gerek Kafkasya'ya gerekse diasporaya yönelik yapacağımız her tür çalışmada üretken, çalışkan ve kendi toplumuna karşı duyarlı insanlarla bir şeyler yapılabilir bence. Bu yüzden biz gençlerin kendimizi geliştirmemiz gerektiğine inanıyorum. Çerkes gençleri olarak bizler, çok okumalı, düşünmeli, tartışmalıyız, projeler üretip hayata geçirmeye çalışmalıyız. Bunun için somut bir öneri olarak, hepinizi OKUMAYA davet ediyorum. Sonuç Öyle çok yoğun dinamikler yaşayan, tepki verebilen bir toplum değiliz. Reflekslerimizi kaybetmişiz denilebilir. Süregelen hayat şartları içinde yuvarlanıp gidiyoruz, en ufak bir yok olma kaygısı duymuyoruz ya da duyuyorsak da göstermiyoruz. Ama birilerinin yok oluşa dur demesi gerekiyor. Bunun için, diasporada Çerkes olarak kalmak isteyen tüm Kuzey Kafkasyalı insanların, her türlü siyasi ve şahsi tartışmaların üstünde BİRLİKTE OLMALARI gereklidir. Ve şu unutulmamalıdır ki, Çerkesler birlik ve beraberlik içinde olmadıkları sürece yok olmaya mahkumdurlar. Buraya gelen 250-300 genç insanın yeni ve taze kan olarak, uyanışın, canlanmanın, yeniden Çerkesleşme sürecinin başlangıcı olmasını diliyorum. Dinlediğiniz için teşekkür ederim. Yararlanılan Kaynaklar: Kültür Kavramına bir Yaklaşım, Kafdağı, Nisan 1987. Asimilasyon, Şamil Jane, Yamçı, sayı:7-16 Diasporik Bir Topluluk Olarak Çerkesler, Sevda Alankuş Kural, Nart Dergisi, sayı: 12 Diaspora ve Çerkes Kimlikleri, Sevda Alankuş Kural, Nart Dergisi, sayı: 4 Ankara Kuzey Kafkasya Kültür Derneği Yönetim Kurulu Çalışma Programı, 1977-78 Asimilasyonun Kentleşme Boyutu, İmdat Kip, Kafdağı, Şubat-Mart 1988 Günümüzde Kuzey Kafkasyalıların Kültürel Sorunları, Fahri Huvaj, Kafdağı, Ocak 1990 Türkiye Çerkeslerinde Sosyo-Kültürel Değişme, Kaf-Der Yayınları, 1995+''+Nejan Huvaj

Merhaba Türkiye, Merhaba Avrupa

Avrupa Birliği'nde dil hassas bir konudur. Onbir tane "resmi" dil vardır. Bütün bu diller eşit statüye sahiptir: AB mevzuatı bu onbir dilde teklif edilir, tartışılır ve yayımlanır. Uygulamada, bazıları diğerlerinden daha eşittir. Özellikle İngilizce, başlıca "haberleşme dili" haline gelmektedir ve yabancı dil öğretiminde başat olma eğilimindedir. +''+ Bununla beraber, Avrupa'nın kültürel ve dilsel çeşitliliği, bir zenginlik ve yaratıcılık kaynağı olarak görülmektedir. Çeşitliliği korumak AB için önemli bir görevdir. Avrupa Komisyonu'nun eğitim ve kültür işlerinden sorumlu üyesi Viviane Reding şöyle demektedir: "Kişiliğin kökü insanın kendi kültüründedir. Yerel, bölgesel veya ulusal, tüm kültürler aynı düzeyde yer almalı ve bölgesel diller kesinlikle marjinalize edilmemelidir. Dilin önemi, bir anadil olmasında yatar. Her anadil, ister 1000 kişi, ister 100 milyon kişi tarafından konuşulsun, önemli bir dildir. Nisbeten daha az kullanılan her dil, Avrupa için ekstra bir dildir, bir zenginleşmedir." Sardinya, Sorb, Saami, Gal, Galiçya ve Griko dilleri vardır... 40 milyondan fazla AB vatandaşının, sadece içinde yaşadıkları ülkenin "resmi" dilini değil, fakat nesilden nesile aktarılmış bir "bölgesel" dili de konuştukları tahmin edilmektedir. Örneğin, Katalanca, İspanya'da, Fransa'da ve İtalya'da 7 milyon insan tarafından konuşulmaktadır. Az sayıda insanın konuştuğu bu dillerde bilgi ve eğitimi desteklemeye yönelik MERCARATOR adlı özel bir AB programı vardır -Katalonya'nın başkenti Barcelona şehrinde, Galler'in Aberystwyth şehrinde ve Frizland'ın Ljouwert şehrinde merkezler bulunur. Kırktan fazla bu türden dil belirlenmiştir ve genişlemeyle bunların sayısı hızla artacaktır. Türkiye AB'ye katıldığında, Lazcadan Süryaniceye, Çerkesçeden Kirmançıya ve eğer yaşamaya devam edebilirlerse daha başkalarına kadar pek çok diller bunların arasına girebilir... AB yurttaşları içinde bir başka kategori, sınır bölgelerinde yaşayan ve bir komşu devletin resmi dilini konuşan kişilerdir. Bir başka büyük grup ise, beyaz yakalı ve mavi yakalı göçmen işçilerdir. 1977 yılında, AB, göçmen işçilerin çocuklarına kendi anadillerinde ve geldikleri ülkenin kültüründe eğitim sağlanması için üye devletlere yükümlülük getiren özel bir kural koymuştur. O zamandan beri, AB'de yaşayan Türk çocukları benzer hükümlerden istifade etmektedir. Dil konusu AB gündeminde olmayı sürdürmektedir. Avrupa Konseyi ile birlikte, Komisyon, 2001 yılının Avrupa Diller Yılı: Birlik/Çeşitlilik ilan edilmesini önermiştir. Bu arada, Türkiye'de, Anayasa'nın 26. Ve 28. Maddelerinde "yasaklanmış diller" öngörülmektedir. Başkaları yanında, TÜSİAD, bu yasakların kaldırılmasını teklif etmiştir. Bu konuda yapıcı tartışma olmalıdır. Belki pek yakında Avrupa da Türkiye'nin dilsel çeşitliliğinden sevinç duyabilecektir.p> Büyükelçi Karen Fogg, Avrupa Komisyonu Türkiye Temsilcisi [Avrupa Komisyonu Türkiye Temsilciliği'nin yayın organı olan, Güncel Haber bülteninden (Mart 2000, sayı 7, s.2) alınmıştır.]small>p>+''+Karen Fogg

Modern Kent Yaşamı ve Xabze

XABZE NEDİR? NASIL DEĞİŞİR? "Xabze", toplumun ihtiyaçlarını gidermek için geliştirilen, tarihin süzgecinden geçmiş bir kurallar ve yaptırımlar bütünüdür. Toplumsal yaşam içinde, Çerkes meclisi yerini tutan, demokratik bir kurum olarak tüm halkın fikir birliğini temsil eden "Xase" tarafından oybirliği ile ortaya çıkarılır, ve zaman içinde gelişime, değişime uğrar. Bireyin diğer bireylerle ve toplumla ilişkisini düzenleyen tüm unsurları içerir. Bu unsurların en önemli bölümü toplum düzenini oluşturan ve İngilizlerin common law dedikleri yazılı olmayan örf ve adet hukukudur. Xabze'nin bu bölümü bir makale boyutunda ele alınamayacak genişliktedir. Amacımız hukuk kuralları dışında kalan gelenek ve göreneklerden bahsetmektir. +''+ Modern toplum yaşamının ve kentlerdeki hayatın, Xabze üzerindeki etkilerini ortaya koymak için önce geleneksel yaşam içinde Xabze'nin nasıl ortaya çıktığını veya değiştiğini incelemek gerekir. Kuşkusuz Xabze ihtiyaçlar sebebiyle doğmuştur ve aşağıda da açıklanacağı gibi toplumun gereksinimleri değiştikçe, veya yeni gereksinimler ortaya çıktıkça yeni duruma adapte olur. Yeni bir durumla karşılaşan, veya karşı karşıya olduğu sorunu çözmeye çalışan toplum, Xase kurumunu göreve çağırır. Xase, önce köyde toplanır. Köydeki her aileden birer temsilci, bir komite tarafından toplantıya çağrılır. Bu toplantının gündemi, amacı önceden tüm ailelere duyurulur. Bu yolla, toplantıya katılacak her temsilcinin, ailesinin görüşünü önceden belirleyip, toplantıya katılması sağlanır. Toplantıda her temsilciye söz verilir ve görüşülen meselenin çözümü için ne önerdiği sorulur. Müzakereler sonunda ortak görüş ortaya çıkar ve bu görüş hemen her zaman oybirliğiyle kabul edilir. Daha büyük ölçekteki sorunlar için de köy temsilcileri, bölgesel temsilciler vs. bir araya gelerek daha büyük Xaseler oluştururlar. Bu yapı, Xabze'nin dinamik olmasını ve günün koşullarına uyum sağlamasını garanti eder. Xabze'nin değişmesinin bir diğer yolu, ihtiyacın ortadan kalkması ile birlikte artık o ihtiyaç sebebiyle ortaya çıkan adetin toplumca kendiliğinden terk edilmesidir. Örneğin, silah taşıma ve kullanma ile ilgili geniş ve ayrıntılı bir Xabze var olmasına rağmen, silah kullanımın, silah ihtiyacının azalması, hatta yok olmasıyla birlikte bu adetler de terk edilmektedir. Toplumsal yaşamdaki değişikliklere uyum sağlayan Xabze'nin bir örneği de yaygın ulaşım aracı olarak atın yerini otomobile bırakmasıyla birlikte, at binmekle ilgili adetlerin de modern yaşama adapte edilmeye çalışılmasıdır. Eskiden, yaya bir büyüğü ile karşılaştığında atından inip, atını yedeğine alıp bir süre yoluna yaya devam ederek büyüğüne hakkettiği saygıyı sunmayan bir Çerkes genci büyük bir kusur işlemiş sayılırken, günümüz kent yaşamında otomobil kullanan bir gencin aynı adeti tekrar etmesi beklenemez. Özellikle Anavatanda, çoğunluğu Çerkeslerin oluşturduğu çeşitli kentlerde gelişen yeni bir Xabze, Çerkes gencine, bir büyüğüyle karşılaştığında, otomobilinden inip, onu gideceği yere kadar götürmeyi teklif etmesini, en azından sağlığını, halini-hatırını sormasını buyurmaktadır. KENTLEŞME Kentleşme, endüstri devrimi ile birlikte, özellikle sanayi merkezlerinde ortaya çıkan işgücü ihtiyacı, bu işgücünü sağlayan insanların sanayi merkezlerine yakın yaşam alanlarına yerleşmesi, ve buraların birer cazibe merkezi haline gelmesi ile birlikte oluşan bir etkidir. Kırsal bölgede, geleneksel bir yaşam süren her toplum gibi Çerkes toplumu da kentleşme ve modernleşmeden payına düşen kültürel erozyona uğramıştır. Köyden kente göç eden insanların, modernleşmenin de etkisi altında geçirdikleri kültürel değişim olarak da tanımlanabilir. Kırsal bölgede, geleneksel bir yaşam süren her toplum gibi Çerkes toplumu da kentleşme ve modernleşmeden payına düşen kültürel erozyona uğramıştır. Anavatanda, feodal sistem içinde doğan Xabze, hızlı bir değişim/yok olma sürecine girmiştir. Televizyonun ve hatta radyonun köylere ulaşmasıyla birlikte yaşanan değişim, modernleşmenin etkilerine örnek gösterilebilir. Köylerde kahvehanelerin yapılması, gençler gibi büyüklerin de radyo, televizyon takip etmek istemesi, normalde birbiriyle bu kadar samimi ilişkiler yaşamayan bu iki yaş grubunun, aynı dar mekanı paylaşması sonucunu doğurmuştur. Bu durum, büyüğü ile küçüğü arasındaki ilişkileri düzenleyen Xabzenin (Thamade geleneği) ortadan kalkmasına/değişmesine veya başka bir ifade ile birlikte yaşadığımız toplumun değerler bütünü içerisinde yok olmasına sebep olmuştur. Hızlı modernleşme ve kitle iletişim araçlarının günümüz yaşantısına hızla girmesi, çocukların anadillerini öğrenememesi ile birlikte Çerkesce konuşan insan sayısını azaltmıştır. Bu da Çerkesce düşünmeyen ve onun gereklerini yerine getirmeyen insanları ortaya çıkarmıştır. Dar yaşam alanlarının bir başka etkisi de kentleşme ile birlikte ortaya çıkmaktadır. Köyde, geniş bir evde yaşarken (örneğin gelinlerle aile büyüklerinin ilişkilerini düzenleyen) geleneklere rahatça uyabilen büyük bir aile, kente, bir apartman dairesine taşındığında bu gelenekler, hızlı kent yaşamında, aile fertlerinin önüne engel olarak çıkmaya başlamakta, neticede değişime uğramaktadırlar. Bu da Çerkes yaşamına uygun olan geniş aile kalıbından çekirdek aile kalıbına dönüşü beraberinde getirmiştir. 1991 yılında Ankara ve Adana kentlerinde yaşayan Çerkesler arasında aileler baz alınarak yapılan bir araştırmanın sonuçlarından bazıları şu şekildedir:* Örnekleme içindeki ailelerin aile büyüklükleri Ankara'da 3.7 kişi, Adana'da ise 4.3 kişi, genel örneklemede ise 4 kişidir. Örnekleme grubu içinde çekirdek aile oranı Ankara için %73.8, Adana için %83.1'dir. Daha önce de belirttiğimiz gibi Adıge Xabze kurumu esasen bir kurallar bütünüdür ve bu bütünlük kontrolsüz şekilde bozulduğunda, parçaların bir kısmının uygulanması da güçleşmekte veya anlamını yitirmektedir. Adıgelerde erkek çocukla, babasının arasındaki ilişkinin son derece resmi ve mesafeli olduğu bilinmektedir. Bir çok Çerkes baba, modern kent yaşamında da bu ilişki şeklini muhafaza etmeye çalışmaktadır. Ancak gözden kaçan bazı noktalar şöyle sıralanabilir: Köy yaşamında aileler daha kalabalık olmakta, çocuğun eğitimini amcalar, dedeler, dayılar, halalar üstlenmekte ve böylece ailenin sahip olduğu görgü, çocuğa kayıpsız aktarılabilmekte; çocuğun terbiyesi, baba-oğul arasındaki bu resmiyet bozulmadan verilebilmektedir. Oysa kentte yaşayan çekirdek ailede bu eğitim süreci sekteye uğramakta, her yeni kuşak, kendinden önceki kuşağın görgüsünün önemli bir kısmından mahrum kalmaktadır. Yine çocuğun eğitiminde büyük rol oynayan ve Batı Adıgelerinin "Pur", Kabardeylerin ise "Qan" diye nitelendirdikleri atalık geleneği, kentte uygulanamamaktadır. Artık annesinden ayrılabilir yaşa geldiğinde erkek çocuğu, bir başka ailenin yanına, terbiye almak, yetiştirilmek üzere göndermek olarak özetlenebilecek bu gelenek, eşsiz eğitsel özelliklerinin yanında, aileleri yakınlaştırıcı bir görev de yerine getirmekteyken, maalesef kent yaşamında kendine yer bulamamaktadır. Bir başka önemli nokta ise kent yaşamında toplumsal olarak beraber yaşayamamanın getirdikleridir. Görülüyor ki, bu üç gelenek (erkek çocukla babası arasındaki ilişkinin mesafeli olması, çocuğun eğitiminde babadan başka aile büyüklerinin önemli rol sahibi olması ve atalık geleneği) bir sacayağının üç bacağıdır. Bunların ikisi eksikken bir tekini uygulamak, faydadan çok zarar getirmektedir. Bir başka önemli nokta ise kent yaşamında toplumsal olarak beraber yaşayamamanın getirdikleridir. Köy yaşamında kendisiyle aynı kültürün içinde doğan insanlar ile etkileşim/iletişim içerisinde olan Çerkesler kent yaşamında bu olanağı bulamamaktadır. Bu da aynı kültür içerisinde bulunan Çerkes insanları arasındaki ilişkileri düzenleyen Xabze'ye olan gereksinimi azaltmaktadır. Örneğin geleneksel yaşam içinde bir büyüğü veya konuğu karşılarken ayağa kalkan Çerkes insanı, beraber yaşadığı toplumun kültürüyle arasındaki etkileşim sebebiyle bu Xabze'ye artık ihtiyaç duymadığına karar verebilmektedir. Aynı şekilde, her iki toplum içerisinde bulunan Çerkes insanı kültür şoku denilen duruma düşerek, Xabze'yi yaşayamamaktadır. İki kişilikli insan diye tabir edilen durum ortaya çıkmakta, kişilerin toplumsal ilişkilerimizin en üst seviyede olduğu derneklerimizde, düğünlerimizdeki davranışları ile normal yaşantıları içindeki davranışları arasında büyük farklılıklar bulunmaktadır. SONUÇ "Anavatanla ve birbirleriyle olan ilişkileri cılız, düzensiz olan; yaşadıkları ülkede dağınık yerleşen"* Türkiye Çerkeslerindeki kültürel değişimin, Adıge Xabze üzerindeki etkisini böylece özetlemeye çalıştık. "Türkiye'de kaldıkları sürece kültürlerini, kimliklerini olabildiğince korumak ama bir yandan da modern yaşam standartlarını yakalamak isteyen Çerkeslere önerebileceğimiz acil tedbirler şöyledir: Çerkesler arasında sosyal dayanışmayı güçlendirmek Siyasal kararlar alabilmek Ekonomik dayanışmayı güçlendirmek Kültürel etkinlikleri artırmak"* Fakat unutmamak gerekir ki, bütün bu tedbirler, Türkiye Çerkeslerinin yaşadığı kültürel bozunum sürecini yavaşlatmak, veya geçirilen değişimi olabildiğince sancısız atlatmak için alınacak tedbirlerdir. Xabzeyi yaşatmak, Xabzeyi yaşamakla olur. Toplumumuzun, kültürümüzün ayırt edici özelliği olan, yaşam biçimimizi belirleyen bu kıymetli varlık, anavatanımızdan uzak kaldığımız her an kan kaybetmektedir. İşin doğrusu, Xabze de (tıpkı Adıgeler gibi) doğduğu yere dönmezse yok olmaya mahkumdur. *( Cahit Aslan, Türkiye Çerkeslerinde Sosyo-Kültürel Değişme)+''+Ömür Enes

Çerkesce Düşünüp Türkçe Yazmak

Aziz Nesin, bir gün bir açıkoturumda Mehmet Ulusoy için "Bu Mehmet deli!" demişti. Gerekçesini de şöyle açıklamıştı: "Bu Mehmet, Adapazarlı feodal, varsıl bir ailenin oğlu. Galatasaraylarda falan okutulmuş. Ama kendine meslek olarak Tiyatroculuğu şeçmiş. Aptal bir oğlan da üstelik. Yahu insan Kapitalist ülkelerde Ticaret; Sosyalist ülkelerde Sanat'la uğraşır, değil mi? Bu tam tersini yapıyor. Türkiye gibi bir ülkede Tüccarlık yapacağına Sanatçılık yolunu seçmiş. Enayilik bunun yaptığı..." +''+ Ben de yarı feodal bir aileden gelen biri olarak aynı aptalca yolu seçtim. Adam gibi banka müdürü olacağıma ( ki banka işletmesi bölümünü bitirdim) tutup önce tiyatrocu, sonra yazar ardından sinemacı oldum. Şimdilerde ise Televizyoncu suretinde görünüyorum. Bununla da yetinmedim. Tüm sülalem, tüm hısım ve akrabalarımın hepsi sağ görüşlü olduğu halde, tutup bir de solcu oldum. Kayseri, Maraş, Adana şeytan üçgeninde büyüdüm. Bu yöre, gerçek Türklerin; yani Avşarların, Kürtlerin ve Çerkeslerin iskan edildikleri Binboğa Dağları'nın çevresidir. Sürekli sakıncalı görülen, gözaltında tutulan bir yöredir bu yöre. Dadaloğlu direnişi Avşarların Binboğalara iskanı ile son bulmuştur. Kürt isyanının artığı Koçgirili Kürtler de aynı yöreye sürülmüşlerdir. Çerkesler de yaklaşık olarak Avşarların hemen ardından bu yöreye yerleştirilmişlerdir, 1860'larda. Yer daraldığı için Kurtuluş Savaşı'nın ardından, daha önce başkaldıran Ermeniler'e ise yol görünmüştür. Haçin Prensliği ve Şar komitacılarıyla birlikte. Ailem Kafkasya kökenli Kabartay'lardandır. Akrabalık ilişkileri nedeniyle yazın Binboğalarda, kışın Çukurova'da yaşadık yıllarca. Gerek benim, gerekse Kadirli'deki akrabalarımın Yaşar Kemal romancılığına etkileri büyüktür (!).Romanlardaki ağa tiplemelerinin bir çoğu ile İnce Memet'te ki Şahin Bey kişiliğini çizerken feodal akrabalarım ve babamdan yararlanmıştır. Yıllar önce belki de beni onurlandırmak için: "Babanı, Çerkes Yahya'yı tanımasaydım Şahin Beyi ve Çerkesleri o kadar iyi yazamazdım." demişti. İyi de yazmıştı doğrusu. Yaşar Kemal'i taa çocukluğumdan beri tanımamın, ona duyduğum, yazarlığına duyduğum sevgi ve saygının yazar olmamda çok büyük etkisi vardır sanırım. Ama ona, onun yazım biçim ve biçimine asla öykünmediğimi içtenlikle söyleyebilirim. Çünkü Yaşar Kemal tektir, ona öykünülemez. Öykünen de toparlayamaz, Yaşar Kemal tarzının labirentlerinde yiter gider. Çukurova'nın ve Binboğa yöresinin benim kişiliğimde çok belirleyici bir etkisi olduğuna inanıyorum. Denizin ve dağın anlamını kavradım daha çocuk yaşımda. Avşar bozlakları, Kürt ağıtları ve Çerkes ninnileri ile büyüyen bir insan olarak , "bir ortak kültürün ürünüyüm" diye düşünüyordum. Böyle olmaktan mutluyum. Hem alpin hem de mediteranien bir Anadoluluyum. Anadilim Kabartayca bir yazı dili değildi benim için. Ama Kafkas Epopesi'nin o gizli gücünü hep taşıdım kendimde. Destansı anlatım Kafkas dillerinin bir çoğunda egemen biçemdir. O biçemi kullanmaya çalıştım. Kafkas mitolojisinin, en başta Grek ve Anadolu Mitolojisinin kökeni, çıkış noktası olduğuna inanıyorum.Ateşi tanrılardan çalan ilk Mitolojik kahramanın Sosruko adıyla Kafkasya'da ortaya çıkıp, Grek Mitolojisinde Prometeus'a dönüşmesinin çok anlamlı ve altının çizilmesi gereken bir bulgu olduğuna inanıyorum. Hititlerin Kafkas kökenli oldukları konusunda da kanıtlar var. Çocukluğumda bellediğim bazı Kürtçe deyimler, bir Avşar bozlağının sözleri; özellikle Çukurova Türkçesinin anlatım ve yazım zenginliğinden olabildiğince yararlanmaya çalıştım. Ama ne var ki bu bir önemli gerçeği yaşamamı da engellemedi: Çerkesçe düşünüp, Türkçe yazdım. Bu durumun çok zor ve paradoksal olduğunu biliyorum ama böyle bu!Kültür ya da Sanat sorununa gelince. Niye Sanat'ı, Sanatçılığı seçtim diye yıllardır düşünürüm. Eğitimimle (İktisat) seçtiğim mesleğin ilişkisini de bir türlü kuramam. Kendimi 68 kuşağı içinde tanımlayabilirim. Orhan Pamuk'un kulağını çınlatarak "Bir gün bir kitap okudum. Ardından bir yürüyüşe katıldım. Bütün yaşamım değişti." diyebilirim. Bu yaşam biçiminin ücretini de ödedim. Bu "bir gün"leri çoğaltabilirim. Örneğin: "Bir Cahit Atay, Asaf Çiyiltepe, Yılmaz Güney'i tanıdım tüm yaşamım değişti" de diyebilirim. Yaşamıma yeni boyutlar kattı bu insanlar. Eğer bir gün AST'ta görev almasaydım kesinlikle başka bir yaşama yönelirdim. Tiyatro ile birlikte yüzyüze geldim Sanat'la ve bir daha ondan kopamadım. Varolmanın anlamını Sanat'ta buldum. Nedir Sanat? Sanat olmasa ne olurdu? Benim ve insanların yaşamında ne kadar etkisi vardır Sanat'ın? İnsanlık tarihi boyunca Sanat hep olmuş. Şöyle ya da böyle değişik biçimlerde ortaya çıkmış Sanat. Bütün dinlerin, dinsel törenlerin, Kutsal kitapların içinde bir "Sanatsal Yan" vardır diye düşünüyorum. Şiir, epope, müziği katmış içeriğine tüm dinler. Onları daha çekici kılmaya çalışmış. Ritüeller koymuş; törenler... Can alıcı nokta insan denen kavramla başlıyor. Doğayı ve kendini değiştire değiştire yazıyor İnsanlık Tarihini insanoğlu. Sürekli bir arayış içinde insan. Bir çok gereksinimini karşılayabildiği halde İnsanoğlu bir derin boşluğu da taşıyor beyninde, yüreğinde. Hep eksik bir yanı kalıyor. Acaba diyorum Sanat, insanda bu boşluğu dolduran bir şey mi? İnsanı diğer canlılardan ayıran en büyük özelliği düşünme yeteneği. Düşünmeye başlıyor sorular, sorgular, yargılar... Ekonomideki "İhtiyaçlar sonsuzdur" ilkesi, maddi olmayan gereksinimleri de içeriyor bir bakıma. Tüm maddi gereksinimleri karşılanan insanoğlu içindeki boşluğu Sanat'la doldurabiliyor ancak. Geçenlerde bir yazı okumuştum: Varlıklı olmakla, varolmak çok farklı iki kavramdır, diyordu yazar. Kimi insanlar varlıklı olmak için debelenirken Sanatçı, varolmanın peşinde koşar , diyordu. Varlıklı olmak isteyenler servet, varolmak isteyenler Sanat ve Bilim yaratmakla uğraşırlar, diyordu. Peki burda ilginç bir saptama yapabiliriz. Varlıklı olmak isteyen hiç bir bireyin, kitlenin, toplumun önüne engeller konmazken, Bilim ve Sanat'la uğraşanlara neden engeller çıkartılır? Neden sakıncalı görülür Galile'ler, Brecht'ler... Picasso'nun "Guernica" tablosuna neden kızar Naziler? Puşkin'i neden sevmez Çar? Mustafa Kemal'in çok sevdiğim bir saptaması var: Sanatçı, bir toplumda alnında ışığı ilk gören adamdır diyor. İşte bizi mahveden, başımızı belaya sokan o ışık. Ya o ışığın ardısıra gidersiniz ya da kimi Sanatçıların yaptığı gibi, sahte bir ışığın gelir geçer parıltısına kanıp, karanlığa düşersiniz. Ya karşı çıkarsınız, ya yandaş olursunuz düzenin işleyişine. Ya toplumu (en başta kendinizi) değiştirme yolunu seçersiniz, ya kurulu düzene uyan bir kişi olursunuz. Muhalif olmak Sanatçının en büyük özelliğidir. Günlük çıkarlar, günlük hedeflerle uğraşmaz Sanatçı. Günü kurtarmaya çalışmaz. Hep sorar, sorgular ve yargılar düzeni. İleri hedefler gösterir. Bu yüzden de başı beladan kurtulmaz pek. Değişim, gelişim... Sürekli değişim ve gelişimdir hedefi... Öncelikle de kendini değiştirmekle başlamalıdır Sanatçı. Çünkü en kolay değiştirebileceği kişi kendisidir. Bu nedenle de Sanatçı bireysel gelişimini tamamlamadan ortaya çıkmamalı, dünyayı kurtarmaya kalkmamalıdır. Ben, ardılı olduğum insanlar açısından, çok şanslı bir kişiyim. Sanat'a tiyatroyla başladım ve çok iyi ustalarım oldu: Asaf, Güner, Sermet Ergin... Ve bir çok insan bana sanatsal serüvenimde yol gösterdi, büyük katkılar sağladı. Sinemada Lütfü Akad ve Yılmaz Güney'den çok şeyler öğrendim. Hiç tanışmadığım ustaların izini de sürdüm bu arada: Fellini, Kurosava, Wajda, Banuel, Tarkowski, Bergman, Antonioni... Yazın alanında ise Exupery başta olmak üzere büyük Amerikan ve Rus romancılarını okudum, inceledim. Güney Amerikalı yazarlara hayranlık duydum. Alman Hesse'yi, Böll'ü sevdim. Hayyam'ı, Şeyh Sadi'yi, Mevlana'yı, Yunus'u, Karacaoğlan'ı anlamaya çalıştım. Tiyatro, Sinema ve Yazın'ı içiçe sürdürdüm, taa baştan beri. AST'den ayrılıp TRT'ye girdim bir sınavı kazanıp. Durmadan ürettim ilk on yılda. Acemi nalbantın yöntemini izledim. (1963-1973) 12 Genel Müdür, 20'ye yakın Daire Başkanı ve iki Askeri Darbe'ye rağmen sürekli ürettim. Ve bunun karşılığında 12 Eylül Askeri Darbesi sırasında TRT'den Afet İşleri Genel Müdürlüğü'ne uzman olarak atandım. Uzun bir süre işsiz kaldım. Yargılandım, sorgulandım, aklandım... Yeşilçam'a bulaştım; Senaryolar yazdım, oyunculuk yaptım... Gazeteciliğe döndüm. Bir yıl dayanabildim açlığa ve ilgisizliğe. Sakıncalı sakıncalı dolaştım uzun bir süre ortalıkta Yeniden Yazın'a sarıldım. Yazın hayatına Çocuk Edebiyatı ile girdim. İlk kitabım hiç ummadığım bir ilgi gördü. Onbeş,yirmi basım yaptı GÜLİBİK. Almanca'ya çevrildi ve beş basım da Almanya'da yaptı. Filme alındı. Üç beş ödül kazandı uluslararası düzeyde ve Türkiye'de yasaklandı. Ve şu anda yasaklı tek film özelliğini de koruyor. Aziz Nesin ve Yaşar Kemal'den kitap üstüne beni gönendiren çok hoş mektuplar aldım, yüreklendim. Burda bana çok ilginç gelen bir saptamamı aktarmak isterim size. Şikayet anlamında değil, salt durum saptaması olarak. Ben hasbel kader TRT'nin o yıllardaki ilkel koşulları içinde ilk TV Dizisini gerçekleştirdim: Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz. Ama tüm TV eleştirmenleri, sinema yazarları Aşk'ı Memnu'yu gösterirler örnek olarak. Görmezlikten, bilmezlikten gelirler Yaşar'ı, Sarıpınar-1914'ü... Bu yoksayılma, görmezlikten gelme beni üzmekten çok canımı sıkar. Bunu içtenlikle ifade edebilirim. Çünkü hiçbir kliğin adamı değilim ve bunun ücretini de yıllardır ödüyorum. Aynı durum Tiyatro ve Sinema/TV için de geçerli.Ben, Sanat'ta torpile inanmıyorum. Bir kişi iyi sinemacı, iyi yazar, iyi oyuncu değilse, onu överek nasıl Sanatçı, Yazar, Yönetmen yapamazsınız; görmezlikten gelerek yok da edemezsiniz. Bir gün, "bir Molla Kasım gelir, Sezar'ın hakkını Sezar'a verir" inancımı hiç yitirmedim. Bu mutluluğu Türkiye'de değil ama yurtdışında yaşadım ben. Abartılı övgüler, anlamlı ödüller ve yoğun ilgi gördüm. Peygamber değilim ama "Hiç kimseye kendi ülkesinde peygamber denmediği"ne bir kez daha inandım. Artık bunca yıl sonra, bu yaşımda ne övgüleri, ne yergileri ne de yoksayılma tavırlarını ciddiye almamayı öğrendim. Mediatic olmamayı kendim seçtim. Çünkü dostum Refik Durbaş'ın saptadığı gibi "Yunus Emre'nin döneminde televizyonlar, eleştirmenler yoktu". Ama Yunus Emre hala var. Türkiye, kediler gibi kendi yavrularını yiyen bir düzenle yönetiliyor yıllardır. Bir avuç yazar, Sanatçı, entelektüel de birbirlerini tırmalamakla uğraşıyorlar. Karanlık, izbe barlarda, her gece orda olanlar birbirlerini övüp, orda olmayanları küçümseyip, evlerine gidip rahat rahat uyuyorlar. Uyumayan ve uyutulmayan büyük çoğunluk, en başta gençler, kimin ne olduğunu hem onlardan, hem eleştirmenlerden daha iyi biliyorlar. Ahmed Arif dostum bir tek kitapla, şişirilmiş şüera takımının canına otuz baskıyı aşan bir ilgiyle ot tıkamadı mı?Ya Yılmaz Güney? Lütfü Akad? Aşıldı mı sizce? Yaşar Kemal, Aziz Nesin hala çok okunuyor. Nerde o ödül verdikleri büyük yazarları eleştirmen takımının? Kötü paranın iyi parayı kovması gibi Türkiye'de bugün her alanda kötünün iyiyle savaşımı sürmektedir. Geçici bir durumdur bu. Gerek politikada, gerek Sanat'ta böyle gitmeyeceğine yürekten inanıyorum hala. Bir toplum "ila nihaye", üstüne ölü toprağı serpilmiş gibi aldatılamaz, kullanılamaz... Ne globalleşme, ne Üçüncü Dalga teorileri ne de Liberalize edildiği sanılan ekonomik palavralarla oyalanamaz bunca dinamik Türkiye insanı. Bu bir geçiş dönemidir. Bu günler de mutlaka geçecektir. "At izi ile it izinin birbirine karıştığı" bu günler geçecektir mutlaka. İşte bu geçişte sanatçılar turnusol kağıdı gibi olmalıdırlar. İyi ile kötüyü, yanlış ile doğruyu, Aydınlık Türkiye'nin aydınları, Sanatçıları, bilim adamlarıdır. Çünkü onlar Prometeus'un kökünden gelmektedirler. Bir gün güneşi zaptedecekler, ateşi Tanrılardan çalacaklar ve insanlığın önünü ışıtacaklardır. Çünkü Paul Eluard'ın dediği gibi: "Hiçbir zaman tam karanlık değildir gece." Ve her gecenin bir sabahı mutlaka vardır.+''+Çetin Öner

Yamçılı Söyleşiler: Bir Radyo Deneyimi

"İletişim Çağı" son yılların çokca edilen lafı. Hemen her alanda (Körfez Savaşı'ndan dünya borsa piyasalarına kadar) kullanımı ve yüksek teknolojisi ile çağımıza damgasına vuran iletişim. Herhangi bir konuyla (diyelim kültürle) ilgili bilgiye ulaşmak isteyen ve yeterli donanıma sahip birinin yapacağı şey, parmaklarını tuşlarda gezindirmek gibi basit bir işleme indirgendi. Gerekli maddi yükü karşılayabilenler için, bilgiye ulaşmak - bilgiyi ulaştırmak artık çok kolay. Böyle bir olanağı kullanarak gerçekten gereksinim duyduğumuz tanıtım ve kamuoyu oluşturma alanlarında yapılabilecek şeylerin olduğu açık. +''+ Tanıtım ve kamuoyu oluşturma adına klasikleşmiş araçlar da önemini yitirmiş değil. Radyo ve televizyon yaşamın köşebaşlarındaki yerlerinde, böyle olmaya da devam edecek. * * * Abhazya savaşı ile Kuzey Kafkasyalılar olarak, yaşadığımız coğrafyalarda 1864 sonrası nerede olduğumuzu (olmadığımızı) daha iyi anladık. Ne George Dumezil gibi dil emekçilerinin çalışmaları, ne de soyut "Çerkesler iyi insanlar, güzel kültürleri var" imajı yeterli olmadı. En yoğun yaşanan Türkiye'de dahi "neresidir Abhazya, kimlerdir Abhazya?" diye yola çıktık. Medya uzun süre bocaladı; Abhaz-Abaza-Abhaza-Türk Abhaza-Ayrılıkçı Abaza... kararını verinceye kadar günler geçti. Araştıranlar doğruyu buldu, araştıma zahmetine katlanmayan veya siyasi çıkarlarına denk düşmeyen, gerçekleri yansıtmak istemeyenler olayları diledikleri gibi yorumladı. Bizler ise önemini geç algıladığımız kamuoyu oluşturma adına adımlarımızı bocalayarak attık. Bir süre yığınları pasifize etmeye yönelik lobicilik çalışmalarına yoğunlaşıldı. Devletin zirvesi ile yapılan görüşme kitle desteği ile gerçekleşince anlaşıldı ki bir gücünüz varsa dikkate alınıyorsunuz. Abhazya savaşı sonrası yaşanan Çeçenistan savası ise Kuzey Kafkasyalıların, etniklikleri ve kültürleri ile birarada olamayacakları siyasal çevrelerle birlikte anılmasına yol açtı. Nedenler uzun uzun tartışılabilir, ancak bir gerçek var ki medya bayrak ve kukla yakarak siyasi şov yapanları Çeçenistan savaşı ile özdeşleştirildi ve kamuoyu bu doğrultuda yönlendirildi. Çeçenistan'da insan hakları ihlallerini Rusya Federasyonu gözlemcileri onaylarken, Türkiye'de medya Avrasya ile ilgili "terörist mi, eylemci mi?" sorgulamasını sürdürdü günlerce. Abhazya savaşı koşullarında insanların ilgisizliğine, taleplerimize karşı soğukluğuna bakarak "vay be" çekerken, 1864'den bu yana nerede kaldığımızı sorgulamıyorduk. Çeçenistan savaşında etnik kimliğimizi dahabaştan reddedenlerin siyasi şovları medyada yer alır ve kamuoyu bizleri siyasi angajmana tabi tutarken, biz gazete elimizde söyleniyor veya televizyon karşısında kendi-kendimize homurdanıyorduk. Doğrusu sesimizi yükseltme gereği de duymadık, sessiz sitemlerimizle geçiştirdik olayları. * * * Kültürlerin korunabilmesinin, tanıtılabilmesinin ve geleceğe taşınabilmesinin yolu savaşlar değil, terör eylemleri hiç değil. Toplumların kendi içlerine dönük yaşamaları veya sorunların çözümü için yüksek düzeyde temaslar da değil. Görsel tanıtımın yeterli olmadığı da açık. Beğeniyle izlenen Kafkas folkloru-düğünü, iştahla yenen Çerkes tavuğu insanların kafasında Çerkes Ethem'e galip gelemiyor. Savaş koşullarında, savaşın acılarinı dindirmek için birşeyler yapmak istediğimizde ise, yeterli çalışmayı önceden yapmadığımız için olaya tanıtımla başlamak zorunda kalıyor, enerjimizin-maddi olanaklarımızın önemli bir bölümünü bu alana sevk ediyoruz. 1864'den bu yana yaşanan coğrafya özelinde nerede kaldığımız tabii ki sorgulanacak. Özellikle yaşanan savaşlarla bu süreç başladı. Öncelikle "etnik kimliğimizle" ayakta durarak kültürümüzü geleceğe taşıyabileceğimiz konusunda uzlaşmamız ve bunun için gerekenleri yapmamız, ertelenemez bir anlayış olmalı. Etnikliğimizle bağdaşmayan şeyler ortaya çıktıkça reddetmek yerine, bu ülkede herkesin yararlandığı olanaklar değerlendirilmeli ve etnikliğimizle ilgili gerçekler birlikte yaşadığımız insanlara aktarılmalı. Böyle bir çalışma birilerinin hoşuna gitmeyebilir. Ancak gerçeklerden hoşlanmayacak birileri varsa onlar düşünsün. Bizim bir de bunu düşünerek yitirecek zamanımız kalmadı. * * * İstanbul'de amatörce yürüttüğümüz radyo çalışmasına değinmek için kaleme alınan yazının sınırlarını zorlamadan toparlamaya çalışalım. Abhazya savaşı ile birlikte kendimizi tanıtabilmek, Türkiye kültür mozayiğinin etniklerini tanımak gibi bir anlayışla yola çıktığımızda gördük ki doğru yoldayız. Yaşadığımız ülke insanları Çerkes, Abaza, Çeçen gibi kavramlara çok yabancı değildi. Biryerlerden duyulmuştu, ancak ne olduğu belirsizdi. Yıllarca siyasi otoritelerin ve belli siyasi çevrelerin pompaladığı gibi "kardeşti" onlar. Ama Kafkas Türkleri miydi, kökenleri neydi, Çerkes Ethem kimin nesiydi, Abhazlar ayrılıkçı mıydı, Çeçenler Türkiye'deki Kürtler gibi miydi, vb pekçok soru ortadaydı. Benzer şekilde biz Lazları, Süryanileri, Boşnakları... tanımıyorduk. Kendimizi kendimize değil başkalarına anlatabilmek gerekiyordu. Etnik kimliğimizle yola çıkıp gerçeklerden söz edeceğimiz için de kurumsallaşmak gibi bir kaygı taşımadık. Doğruları genelleştirebilir, özeldeki düşüncelerimizi altını çizerek aktarabilirdik. Öyle de yaptık. Böyle bir çalışma yeni arayışlarla sürerken Ekim 1996'da radyo yayınına başladık. İstanbul'un geniş bir kesimi, Yalova ve Biga çevresinden dinlenebilen Çevre Radyo (FM 105.7), Türkiye'deki etniklerin kendilerini ifade etmesi için çağrıda bulundu. Radyoda program yapan Laz arkadaşlarımızın da desteğiyle biz de Yamçılı Söyleşiler'e başladık. Ekim 96'dan bu yana her çarşamba 20:00-22:00 arası program sürüyor. Sansürü olmayan bir yayın anlayışına sahip radyo. Kuzey Kafkasya'yı ve yerleşik halklarını, kültürünü, 21 Mayıs'ı, Tevfik Esenç'i ve yitip giden anadili, faili meçhul Mahmut Özden'i, İstanbul'deki kültür derneklerimizi anlattık, tanıttık. Özelde savaş yaşayan Abhazya ve Çeçenistan'a geniş programlar yaptık. Edebiyattan söz ettik.Adığece-Abhazca-Alanca-Lezgice-Çeçence ... her programda şarkı dili olup ulaştı dinleyicilere. Yetemediğimiz yerde konuklarımızla sunuyoruz programı. Dinleyicilerimiz sadece Çerkesler değil, yanı sıra Çevre Radyo'nun çeşitli halklarına mensup dinleyicilerimiz de var. Gürcü-Laz-Kürt-Azeri vd izleyiciler. Canlı telefon bağlantıları sırasında bizim için sürpriz olmayan durumlarla karşılaştık. Öğrenci, işçi, memur vb farklı sosyal tabakalardan; şeriatçısından sosyalistine farklı siyasi anlayışlardan Çerkesler aradı. İstanbul'da yaşayan, varolan derneklerden herhangi birindeki çalışmalara katılmamış ama kültürü adına birşeyler yapma isteğini anlatan Çerkesler de aradı. Çerkes olmayan dinleyicilerden gelen telefonlar, radyo programı öncesi yapılan çalışmaların ortaya çıkardığı sonuçları doğruladı. Bizleri, Çerkesleri tanıyor bir arada yaşadığımız insanlar. Bilgileri yüzeysel. Çevre Radyo dinleyicileri ile sınırlı kalsa da, radyo programınının tanıtıma bir destek sağladığı söylenebilir. Düşüncenin özgürce ifade edilmesinden yana anlayışımızı, canlı telefon bağlantılarında pratiğe dönüştürebiliyoruz. Herhangi bir konuyla ilgili yorumda bizim gibi düşünmeyenler yayın kesilmeden konuşabiliyor, tartışabiliyor. Hatta dinleyicilerin kendi aralarında tartışmaları da olası. Özellikle etnik kimlik ve kültürel sorunların ve çözümlerin gündeme geldiği programlarda tartışmalar yoğunlaşıyor. Örneğin şeriatçı veya ülkücu olduğunu açıktan belirtip yayına telefonla katılan Çerkesler, konuyu kendi yaklaşımlarıyla irdeliyor. Onlara karşı tavır ise sadece Çerkeslerden gelmiyor, mozayiğin diğer etniklerine mensup insanlar da tepki gösteriyor, sorguluyor. "Sadece Çerkeslik adına yola çıksalar dahi o çevrelerde nasıl yer alıyorlar?" gibisinden. Tabii Çerkes olmayan ama programa olumsuz yaklaşanlar da var. Kısacası "Çerkeslik falan deyip bölücülük yapmayın" demeye getiriyorlar. Hani bir anlayış vardır: "Aman içimize siyaset girmesin, bizi kavgaya, bölünmeye götürür" gibi özetlenebilir. Farklı siyasi anlayışlar biz istemesek de var. Yani Çerkeslik dışında böyle bir mantıkla zaten bölünmüş durumdayız. Bizim yaptığımız ise etnik oluşumuzun siyaseti. İçimizde buna tahammül edemeyenlerle etniklik ve kültürümüz adına ne gibi adımlar atabileceğimizi (atamayacağımızı) sorgulamak gibi bir lüksümüz de yok. Doğal olarak programın amaçlarından biri de, örneğin Tevfik Esenç'i ve yitip gidip Vubıh dilini anlatırken anadil konusunu da irdelemek. Anadille eğitimi gündeme getirmek ve Türkiye'nin çocuk hakları sözleşmesimnde çekince koyduğu anadille ilgili maddeleri tartışmak. RTÜK'ün (Radyo Televizyon Üst Kurumu) radyoya faks metni ile bildirdiği "Türkce dışında yayın yapma yasağını" dinleyicilerimize duyurmak ve onların tepkilerini almak. * * * YAPILAN VE YAPILACAK RADYO (hatta televizyon) programlarında yayınevi sahiplerinin siyasallığı önemli. Etnik kimlikten taviz verilmemesi gerekliliği nedeniyle önemli. Örneğin TV'de izlediğimiz, Karadeniz bölgesini ve insanlarını anlatan programlar var. Bu programların amaci açık ki Lazları anlatmak değil. Belki Temel'i anlatıyorlar ama Lazları değil. Belki izleyici Lazları izlediğini düşünüyor ama değil. Karadeniz'de, sadece TV programında aktarılan insanların yaşamadığı, Rumların-Ermenilerin-Çerkeslerin... yaşadığı gerçeği bir yana, Lazların etnik kimliği de tahrif edilebiliyor. Laz arkadaşlarımız radyoda yaptıkları programlarla Lazlarım kim olduğunu, nerelerde yaşadıklarını, her uzun burunlunun ve her adı Temel olanın Laz olmadığını anlatıyorlar dinleyicilere. Tanıtım ve kamuoyu oluşturmaya katkı sağladığını düşündüğümüz radyo çalışmasının sürekliliği önemli. Bu arada dinleyicilerimizden gelen 2 saatlik yayının arttırılması, her gün yayın yapılması, hatta TV yayını yapılması talepleri var. Bizi aşan talepler. Özellikle yöresel-bölgesel ağırlıklı medya olanaklarinı değerlendirmek olası. Hatta bölgelerle sınırlı olmayan yayın da gündeme getirilebilir. Biz Nart aracılığıyla böyle bir çağrı yapıyoruz. Varolan ve birilerinin kullandığı olanaklardan yararlanmak, geleceğe yönelik atılacak adımlarda bizim önümüzü açacaktır. Dünya kültür mozayiği içinde diğer haklar kadar -ne eksik, ne fazla- yer alabilmek umuduyla... Çabasıyla...+''+Yaşar Güven

Hey Gidinin Zurnası

Gün gelip de bir zurnadan yola çıkarak yazı yazacağım hiç akla gelmezdi doğrusu, lakin yaşamın tüm gerçekliğini ve acımasızlığını hissettiren zurna sonunda bir duygu taşması oluverdi. +''+ Ben Uzunyaylalıyım, Çerkeslik olunca serde, övünmedik değil zaman zaman. Eh haketmiyor da değildik doğrusu, hala saf ve temiz bir kültür yaşanıyor, dev cüssesi ile yüklenen asimilasyona pabuç bırakmıyordu, küçücük çocuklar bile birer Çerkeslik abidesi idi ve bizde keyfe keder Çerkeslik yapıyorduk metropollerin kasvetli ortamlarında. Laf döne dolaşa adetlere, kırsal kesimin nimetlerine, başka yerlerde korunamayıp biz Uzunyaylalıların hala günlük yaşantımızın doğal pratiklerine gelmeye görsün göğsümüzü öyle bir gererdik ki, cümle asimile Çerkesleri karşımızda tir tir titretirdik. Ha bu arada bizden icazet almaya gelen zavallıların zavallılıklarını yüzlerine vurarak büyüklük duygularımızı hem kendimize hem karşımızdaki fanilere hissettirirdik hatta bazen köyümüze davet eder bu zavallılık duygularını pekiştirme fırsatı yaratırdık. Hülasa Çerkesliğin piri,medarı iftiharımız canım Uzunyaylamız diyerek metropollerde kendimize ciddi ve ayrıcalıklı yer edinmiş idik ki ,olan oldu ve ben- ben ki Uzunyayla'nın bağrından kopup Ankara'da adetler ve Çerkeslik konusunda insanlar üzerinde etkinliğimi bayağı arttırmış idim- kalabalık bir arkadaş topluluğu ile Kayseri'de bir Çerkes düğünü için gelen davete icabet ettik. Yolda,aman efendim o ne keyif,o ne kendine güven lakin, zaman geçmek bilmiyor, 300 km' lik Kayseri yolu uzadıkça uzuyor adeta 3000 km oluveriyor. Kendim için hiçbir şey istemiyorum tüm çabam yanımda bulunan ve adetler ve Uzunyaylalı düğününün o kendine has atmosferi hakkında bizden duyduğu azıcık bilgileri olan iki 'Zavallı' Çerkes için. Sonunda Kayseri yolu bitti, sabırsızlık arttıkça artıyor ama ben yıllardır bu kültürel gıdadan oldukça nasiplenmiş biri olarak 'yedeğimde' götürdüğüm zavallılara sabırsızlandığımı hiç hissettirmiyorum, neticede bu da Kültürel bencillik sayılır ve bencil olmakta adetlerimize yakışmazdı. Evimizde misafir olduğumuz birkaç saatte konuşulan 'Duru' Çerkesçe karşısında arkadaşlarımın dizlerinin bağı çözülmüştü bunu hissedebiliyordum, tüyleri bu yoğun duygulara dayanamayarak diken diken olmuşlardı ki; birisi saati söyleyerek bu rüyadan beni uyandırdı. Nihayet düğünün yapılacağı salondayız. İşte, Uzunyaylalı iki sülalenin evlatları 'Şanlarına Yakışır' tabiri caiz ise 'Kallavi' bir Çerkes düğünü ile evlenecek ve amansız asimilasyon hastalığına direnecek yeni bir Çerkes ailesinin temellerini atacaktılar. Tanrım Yaylamızla ne kadar övünsek de azdı. Kapıda karşılaştığım ahbaplarımla mağrur selamlaştım ve salona seyirttim. Kelimenin tam karşılığı 'Mahşer'.Ulu tanrım bu kültüre aç,bu kültüre yürekten bağlı ne çok insan var diye düşünürken Gelin ve Damadın mutluluk ifadelerine şahit oldum, etrafa dağıttıkları gülücükler beni biraz sarstı ama bu kaçınılmazdı, zira artık gelin ve damat kent düğünlerinde bir araya geliyorlardı ve açılış dansını çok görmemeli ve buna fazlaca ehemmiyet atfetmemeli diye düşündüm. Ama bu arada sahneye benzer bir yerde birtakım adamların hazırladıkları 3-4 mikrofon beni iyiden iyiye duygulandırdı, 4 akordeon bir arada pes doğrusu buna benim bile yüreğim dayanamazdı. Ama oda ne sahneye iki iri adam irice bir org taşımaktalar,3 akordeon bir org diye düşünüp kısa bir sohbete dalmıştım ki tepemden ayaklarıma kadar sarsıldım, yanlış düğüne mi gelmiştim hayır bu kadar Çerkes yanılmış olamazdı. Aman tanrım doğru mekanda idim ama yanlış bir senaryodaydım. Bütün ihtişamı ve bütün yabancılığı ile 'Elektro Zurnanın' nağmelerine teslim olmak üzere idim, bir ara kendimi sıkı bir tokat akşettim ama nafile, bu gerçeğin ta kendisi, bir an sevgili arkadaşımın düğününde böylesi bir aksilik olduğu için hayıflandım ve etrafıma bakındım neden bu yanlışlığı düzeltmeye kimse teşebbüs etmiyordu. Bu duygularla şaşkın şaşkın bakınırken adeta bizleri tepelercesine yanımızdan geçen kızlı erkekli bir grup umutlarımı yeşertti işte dedim başkaldırıya bu noktada şapka çıkarılır -ama hayır felek bu akşam benim için şaşkınlıklar toplu gösterimi hazırladı ya öyle kolay kolay bunun etkisi geçmeyecek gibi. Bu şapka çıkarmaya hazırlandığım grup sahneye öyle ustaca giriyor ki gören Çerkes düğününde en ala zeybekler,en usta seğmenler arzı endam ediyor sanır, hasılı bir anda sahneye dolan ve bedenlerinin sesine kulak veren kalabalık müziğin ritmine öylesine eşlik ediyor ki şaşkınlıkla etrafıma bakınıp hakikatin diğer yüzlerdeki ifadesini ve bana teselli olacak bir kişi arıyorum. Bütün bunlar olurken tek şaşıranın ben olmadığımı görmek beni biraz rahatlatıyor, zira salonda bir sürü şaşkın ifade, bir sürü şoklu ifadeye bakıyor. Fakat bu şaşkınlık mahşerinin belki de en dramatik olanı altmışını epeyce yıl önce devirdiği belli olan ninelerin, dedelerin ve hatta çok değil bundan yirmi sene evvel Uzunyayla'da gelin olmuş kişilerin gözlerinde ve bakışlarında sezdiğim manalardı. Thamadenin karşısında gerdan kırmayı bırak,duruşunun, oturuşunun bile belli kurallar manzumesi olduğu dönemlere dönenlerin şaşkınlıkları görülmeye değerdi. Oysa biraz daha geç dünyaya gelseler ne kadar kolay olacaktı Çerkes olmak. Bir ara acaba kim yanlış, zurna daha mı evrensel veya mızıkanın suçu ne, bizler hangi "ara kültürün" üyeleriyiz gibi cevapsız sorulara garkolurken, ağızları kulaklarında bir grup -şükür ki her yerde grup olarak dolaşma içgüdümüzü yitirmemişiz- sahneyi terkediyor. Biraz alkışlasak, bir avuç tezahürat etsek bir kez daha arz-ı endam edecek, belki kısa bir Anadolu potporisi bile sunacaklar ama... Tüm bu gariplikler olurken gözlerim sahnedeki manzaraya ilişiyor. Oldukça hacimli, kısa boylu ve yay bıyıklı müzisyen 'elektro zurnasının' üzerinde tellenen cıgarasından derin bir nefes çekip salona doğru üflüyor, sanki büyüsü tellenen cıgaranın dumanında. Öyle keyifli ki, görenler 'Fareli Köyün Kavalcısı' hikmetini buna devretmiş de bizi köyümüzden, töremizden alıp götürüyor sanır. Adeta oyuncağı elinden alınmış mahsun bir çocuk gibi bu manzaraya dalmışken oldukça kötü bir akordeon sesiyle irkiliyorum; Rus pazarından alındığı belli olan yeşil bed sesli bir akordeon ara sıcak niyetine Çerkes Düğünü yapmaya hazırlanıyor. Yavaş yavaş ceketlerini, montlarını birilerine emanet eden ve kendilerine tanınan fırsattan oldukça memnun bir grup Uzunyaylalı sahneye yöneliyor ve bunlar beni bırak zurnayla Çerkes Düğününü, düğün temposuna katılmayanların kınandığı zamanların insanlarına götürüyor. Ve bütün bu paramparça ve uyumsuz tabloyu kafamdaki Uzunyayla'ya yerleştirmeye gayret ediyorum ama nafile. Sahneye son kez bakıp derin iç çekiyorum "Hey gidinin zurnası" Son Sesler'in ardından son görüntülerin üzerini örtmek sana kaldı ya. Göz göze geldiğim misafirlerle tek kelime etmiyoruz. +''+Şogen Ümit Dinçer

Geçmiş Zaman Olur ki . . .

Nart Dergisi'nin 4. sayısında yayımlanan "Ve Atlar da Gitti" başlıklı yazım nedeni ile birçok telefon aldım. Kimi toplantı ve karşılaşmalarda hakettiğimin çok üstünde övgülerle karşılaştım. Ata Katı (Şığalığua), Prf. Hayri Domaniç gibi büyüklerimin dışında, Abdullah Teber (Tranıj), Erdal Tüzel (Lağuıç) gibi kardeşlerimden de coşkulu mesajlar aldım. Sevgili Erdal'ın sözlerinde sitem dolu çıkışlar, sitem dolu açıklamalar vardı. " Benim atlarımı neden yazmadın...?" diyordu Erdal. Gerçekten de benim ve ailemin yaşamında çok yer alan ve daha sonra Lağuıç'lara geçen bir at cinsi vardı... Neden yazmamıştım onu...? Erdal beni bağışlasın, yazmayışımın belirli bir nedeni yoktu. Belki de yazının Dergi ölçütlerine göre uzun olması beni engellemişti. +''+ Evet Erdal'ın atlarını da yazacağım. Yalnız Erdal'ın atlarını değil, Erdal'ın ailesi ile olan ilişkimizi de anlatmaya çalışacağım. Söz konusu atlar, annemin köyü Karacaören kökenli idi. Bu köyde giderek meranın daralması sonucu, dayılarımın atları bize gönderilmiş ve köyümüzün yılkısına katılmıştı. Yılkıya katılamayacak derecede değer verilen ve özen gösterilen bir büyük kısrak vardı ki, ona evde bakılıyordu. Bu alnı akıtmalı, ayakları sekili, halkın "Macar" diye adlandırdığı "Nonius" ırkı muhteşem bir kısraktı. Birkaç yıl içerisinde bize çok sevimli ve gürbüz taylar vermişti. Aile bireylerini tek tek tanıyan, verilen emirlere uygun davranan bu yüksek ve iri atla ilgili bir anımı anlatmadan geçemeyeceğim; Mevsim yaz ortaları idi. Babam kimi işlerini takip etmek için ilçeye gelmişti, Ben de aynı gün köye gitmek üzere, Kayseri'den Pınarbaşı'na gelmiştim. Babamın işleri bitmemişti ve ertesi gün Kayseri'ye gitmesi gerekiyordu. Atı köye götürme görevi bana düştü. Akşam güneş batı ufkunda son gülümsemelerini gönderirken yola çıktım. KılıçMehmet (Kılıçbihable), Halitbeyviran (Kunaşey), köylerini geçtim, atın geniş sırtı üzerinde, rahat İspanyol eğerine oturmuş yol alırken, kendimi, filin sırtında, görkemli tahtına kurulmuş yol alan Hint Racalarına benzetiyordum. Bir ara dalmışım elimdeki gemin aşağıya doğru çekilmesiyle uyandım. Atım eğilmiş su içiyordu. Dönüp baktığımda, Altıkesek Köyü'nün karşısında bulunduğumu, Zamantı Suyu'nun ay ışığında simden örülmüş bir yol gibi, gümüş bir şerit gibi uzandığını gördüm. O anda bu doğa güzelliğini tuvale geçirmek, ya da bu akıp giden şiirsel güzellik üzerine bir şeyler yazmak gereksinimi duymuştum. Ama bu olanak dışı idi, gecenin bir saatinde, at sırtında, dağ başında böylesi romantik düşüncelerin bir yararı yoktu. Atımı sürdüm, yola koyuldum. Yerden bir hayli yüksekte ve çok geniş ve rahat bir at sırtında güvenli bir eğerin üzengilerine ayaklarımı sokmuşken, gece de olsa, yalnız da olsam bana bir tehlikenin ulaşmayacağını düşünüyordum. Bu güvenin verdiği rahatlıkla olsa gerek, atın sırtında uykuya dalmışım. Zaman zaman Uyanıp çevreme göz gezdiriyor, yine uykuya dalıyordum. Sabah karşı saat kaçtı bilmiyorum. Uzunyayla sabahlarının yaz da olsa ne kadar serin olduğunu unutmuşum, üşüyerek uyandım. Evimizin önüne gelmişiz ve atın üstünde beklemekteyim. Ne zamandan beri böyle bekliyordum, farkında değildim. Benim akıllı atım gecenin içinden süzülerek beni evime getirmişti. Bu yolculuğumu hala anımsarım. 60 kilometreye yakın bir yolu gece koşullarında, tek başıma ve yarı uykulu yarı uyanık almıştım. Annemin şaşkınlığını ve öfkesini anımsıyorum. Annem babamı suçluyor ve eleştiriyordu. Gece yarısı bir çocuk azgın bir atın sırtında dağ başında bırakılır mıydı...? Aradan birkaç yıl geçmişti. Artık köyü tasfiye etmemiz gerekiyordu. Bu sevimli dev kısrak, Komşumuz Rahmetli Lağuıç Mustabey'e geçmişti. Artık Erdal'ın atı idi. Zaman zaman yavrularını da yanına alıp özlem gidermek için Karacaören Köyü'ne kaçardı, Erdal'a ise sapa dağ yolunu aşıp atı geri getirmek görevi düşerdi. Ben bu yazımda, Erdal'ın atından ziyade annesini, benim manevi annem olan rahmetli Sabiha Hanım'ı, onun Lağuıç ailesine gelin gelişi nedeniyle yapılan ve benim de içinde bulunduğum kimi törenleri anlatmak istiyorum. Geçmişte kalan o mutlu, sevecen ilişkileri, şiirsel çocukluk yaşamımı anlatmak istiyorum. Sevgili okur anımsayacaktır, "Kafdağı" Dergisi'nin bir sayısında köyümün bir "ulu" sunu, bir bilge Nine'yi "Nane Du" (Büyük Anne) başlıklı yazımla tanıtmaya çalışmıştım. İşte bu saygıdeğer Zöhre Nine Erdal'ın babaannesi idi. En yakın komşularımız olan Lağuıç ailesine Erdal'ın annesinin gelin olarak katılışını tam olarak anımsayamıyorum. Olaylar belleğimde biraz flu kalmaktadır. Ancak beni yakından ilgilendiren bu düğün ve rahmetli Sabiha Anne'yi bana çok anlattıkları için, aydınlık ve net bir biçimde olayları aktarma olanağına sahibim. Bu saygın Çerkes kadınını tanıtmadan önce, günümüzde unutulmaya yüz tutmuş kimi geleneklerimizi aktarmadan geçemeyeceğim. Köyümüzde erkek evine getirilen gelinin özel bir odası olurdu. Bütün Çerkes köylerinde böyle idi. Abazaca'da "Tatsa Mıhara", Khabardeyce'de ise "Lağuına" denilen bu oda, Çerkes evinin en kutsal bölümü sayılırdı. Yeni kurulan yuva, o ailenin sürmesi demekti. Bu nedenle eskilerde gelin odasına Khabardeyce, "Maf'e Wuına=Ateş Odası" denirdi. Zira ateşi sönmeyen ev ya da soy devam ediyor demektir. Abazaca'da da buna benzer deyimler vardır. "Wuılağua Yimçarağat=Dumanın Sönmesin" deyimi bir aile için söylenecek en anlamlı dua, en önemli dilek idi. İşte bu kutsal odaya adım atan yeni gelin, Abazaca'da "Tastsa Nagalra", Khabardeyce'de "Wuınayışa" olarak adlandırılan büyük törene kadar, dışarılara çıkamaz, kimselere gösterilmezdi. Bu büyük törenin yapılacağı gün, gelinin odası ile kayınvalidenin devamlı bulunduğu mutfak bölümü arasında ailenin kızları ya da damadın halaları, ya da teyzeleri ipek kumaşlar sererlerdi. Anımsayabildiğim kadarı ile bu yola "Dari Ğog=İpek Yol" denirdi. Bu ipek yol üzerinden şarkılar, (Wueridade) eşliğinde yürütülen gelinin yaşam boyu mutlu olacağına, yaşam yolunun bu ipek yol gibi pürüzsüz olacağına inanılırdı. Bu yoldan yavaş yavaş yürütülerek kayınvalidenin ve yaşlı kadınların beklediği bölüme getirilen gelinin duvağı burada açılırdı. Duvak açma işi başlı başına önemli bir tören idi. Sevilen, sayılan, akrabalık ilişkisi kurulmak istenilen bir ailenin erkek çocuğunun eline süslü, oyularak hazırlanmış, ucuna metal paralar takılmış bir asa, ya da sopa verilir ve çocuğa bu sopa ile gelinin duvağı açtırılırdı. Böylece bu aile arasında bir yakınlık kurulurdu. Gelin ise çocuğun manevi annesi sayılırdı. Öte yandan yeni gelinin ilk çocuğunun bu çocuk gibi sağlıklı, gürbüz, akıllı, uysal olması dilenirdi. Bu anlattığım töre, Rahmetli Sabiha Hanım'ın Lağuıç'lara gelin gelmesi nedeniyle yapılan törenlere de uygulanmış, törenin ikinci kahramanı yani duvağı açan erkek çocuk ben idim, ancak yukarıdaki bölümlerde de belirttiğim üzere olayları net olarak anımsayamıyorum. Sütannem Güllü Anne'nin oğlu Osman'ın özenle süslediği sopa elime tutuşturulup duvağı açtırmışlar, daha sonra da ilk çocuğu oğlan olsun dileği ile beni gelinin kucağına oturtmuşlar. Daha sonraki yıllarda, Sabiha Hanım'dan gördüğüm o tatlı, sevecen, şefkatli ilgiyi anlatacak sözcükler bulamıyorum. Çok eskilerde, geçmişlerde kalan bu mutluluğun tadı hala damağımdadır. Manevi annemin Kurban ve ramazan Bayramlarında diktiği, süslü, minik gömlekleri, askılı şortları, minik çorapları bayram sabahları yatağımın başında bulurdum. Böyle bir ilgiyi, böyle bir sevgiyi, yaşamış kaç çocuk vardır...? Düğünlerde yapılan törenler yalnızca bunlar değildi. Düğün evinin yakınına dikilen, ipekten işlenmiş bir bayrak olurdu. Bu bayrağa dantel kılıflar içerisinde süslü yumurtalar ve diğer ödüller asılırdı. Keskin nişancıların hedefi olan bu yumurtaların her biri bir sanat yapıtı kadar güzel olurdu. Ayrıca düğün nedeni ile at yarışları düzenlenirdi. Şampiyon atlıya kupa yerine ceviz tanelerinden örülmüş bir başlık armağan edilirdi. Abazaca'da "K'ık'an Kılpa", Khabardeyce'de "Da P'ıa" denilen bu ceviz taç törenle hazırlanırdı. Bütün bu güzel geleneklerin uygulandığı ve günlerce süren Çerkes düğünleri bence dünyanın en ünlü festivallerinden daha güzel olurdu. Ne yazık ki bugün artık bu güzel gelenekler uygulanamıyor. Dolayısı ile de unutulmaya yüz tutmuş bulunmaktadır. Dergimiz Yayın Kurulu Üyesi Sayın Dr. Sevda Alankuş başkanlığındaki bir grup genç kızımızın bu gelenekleri derlemeye başlamış olmaları kültürel yaşamımız açısından sevindirici bir gelişmedir. Erdal ile olan birlikteliğimiz, onun yaşam öyküsü ile başlamıştır. Erdal doğduğunda rahmetli babaannesi Nane Du anneme gelerek, beni beşiğe yatırma törenine götürmek istediğini bildirmişti. Annemin beni özenle hazırlayışını, en iyi giysilerimi giydirişini, saçımı özenle tarayışını anımsıyorum. Kenarları oymalı, kanaviçe işlemelerle süslü beşiğe yaklaştığımda küçücük yüreğim çırpınıyordu. Acaba bebeği tutabilecek miydim, onu incitmeden beşiğe yatırabilecek miydim? Başka bir yazımda anlattığım kaval ustası Lokman'ın annesi Nısatsıuk Nine önümde duruyordu. Bu yaşlı kadın Aşıwua idi, Altıkesek (Lookıt)'den köyümüze gelin gelmişti yıllarca önce, ama halen Aşkarıwua ağzı ile konuşamıyordu. Bana o zamanlar çok komik gelen Aşıwua ağzı ile konuşuyordu; "Bu karşımdaki sevimli çocuk bu bebeği kucağına alıp beşiğe yatırsın, bu bebek, bu sevimli ağabeyi gibi gürbüz, uysal, akıllı olsun. Bu bebek, bu sevimli delikanlının babası gibi kalem ehli olsun, ikisi ömür boyu kardeş olsun... Bismillahirrahmanirrahim..." İyi dilekler sürüp giderken ismi henüz konulmuş minik Erdal'ı beşiğine yavaşça bırakmıştım. Aradan nerede ise yarım yüzyıl geçti. Sevgili Sabiha Anne, çocuklarını bırakıp gencecik yaşında bu dünyadan ayrıldı. Saygıdeğer Nane Du, Erdal'ın babası Mustabey, annem, babam artık hiçbirisi yaşamıyor. Hepsini rahmetle anıyorum. Bu satırları yazmama neden olan sevgili kardeşim Erdal'a ve kızkardeşi Feraset'e sağlık ve mutluluklar diliyorum. "Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer" yeter ki bu güzel anıların gereği olan dostluk, kardeşlik ilişkilerimizi sürdürebilelim. Ankara, 30 Mart 1998+''+Özdemir Özbay

Demokratik Bir Kimlik Stratejisi Olarak Çerkeslik

İçinde yaşadığımız dönem modern kimliklerin (ulus ve sınıf kimliğinin) gerileyişine, buna karşılık etnik, dinsel, kültürel kimliklerin canlanması anlamında bir “yeniden-kim­lik­leşme” ya da “farklılıkların kimlikleşmesi” dönemi olarak adlandırılmaktadır (Friedman, 1995 ve Co­nolly, 1995). Radikal İslamın yükselişine, eski Yugoslavya’nın, SSCB’­nin dağılışına, ya da uzaklara gitmeye gerek yok Türkiye’nin içinde bulunduğu kutuplaşmaya bakıldığında böyle bir adlandırma çabasını haklı gösterecek gerekçeler kolaylıkla bulunabilmektedir. Bu nedenle de kimlikler konusu üzerine çokca ko­nuşulup, tartışılmayı hakketmektedir. Kanımca da bunun gerek hakim kimliklerin gerekse onlar tarafından ötekileştirilenlerin kimliklerinin bir öz-düşünüm­sellikle kendilerine ba­ka­rak, sürekli olarak “kim olduklarını” ve “nerede/kimden yana durduklarını” sormaları biçiminde yapılması gerekmektedir. +''+ Türkiye’de hakim kimliklerin kendikendilerine bakmayı inatla reddettikleri, öteki kimlikleri ise en hafif ifadeyle yok saymaya devam ettikleri görülmektedir. Bu reddediş ile yok sayış öteki kimliklere de sirayet etmiştir. Oysa bir arada yaşamanın koşulları böyle bir kendi-kendine bakma ile diğer kimlikleri anlama ve bilme çabasından geçmektedir. Çerkeslik kimliği bir yandan kendisini demokratik biçimde güçlendirmek, diğer yandan bu diyalogsuzluk ortamının ortadan kalk­ma­sına katkıda bulunmak için payına düşeni yaparak önce kendisine “neyi temsil ettiğini” ve sonra da “nerede/kimden yana durduğunu” sormalıdır. Aşağıda “yeni­den-kimlik­lenme” süreci içerisinde olduklarını iddia ettiğim, Türkiyeli Çerkeslerin bu coğrafyada yaşadıkları kimlik serüveninin duraklarını belirleyerek, Çerkeslik kimliğinin nasıl bir kimlik stratejisinin adı olduğu/­olabileceği üzerine düşünmeye çalışacağım. Çerkeslik, anayurtlarından sürüldükten son­ra, farklı farklı siyasal coğrafyalarda kendilerine yaşam kurmak zorunda kalmış Kuzey Kafkasyalı toplulukların ortak kimliklerini anlatmaktadır. Bu adı kendikendilerine koymamışlardır, ancak diaspora koşullarında güçlüklerle korunmaya çalışılan bir kültürel kimliğin ifadesi olarak yıllar içerisinde benimsemişlerdir. Ancak bu hiç de acısız ve kesintisiz bir süreç olmamıştır. Çe­şit­li duraklardan geçerek bugüne ulaşmıştır. Başka ifadeyle bütün ötekileştirilen kimliklerin başına gelenler onun da başına gelmiştir. Örneğin “iyi” şeyler yapanların kimlikleri unutturularak Çerkeslikleri hiç anılmamıştır; “kötü” şeyler yapanların kimlikleri hatırlatılarak "hain­lik­le­riyle" birlikte, öteki oldukları Çerkeslikleri de ilan edilmiştir. Sonuç olarak, kanımca bugün Türkiye’­de yaşayan Kuzey Kafkasya kökenli topluluklar için, kültürel kimliğinin ifadesi olarak Çerkes olduğunu söylemeye devam etmek önemli bir kimlik stratejisi haline gelmiştir. Acaba Türkiye’deki Çerkeslerin kimlikleri hangi duraklardan geçmiştir ve Çerkeslik günümüzde nasıl bir kimlik stratejisini anlatmalıdır? [*] Osmanlı’dan bu yana Çerkeslik Kimliğip> Bilindiği gibi Osmanlı dönemi, herkesin ait olduğu milletin kimliğiyle anıldığı ve bu kim­lik içerisine de sabitlendiği bir dönemdi ve modern dönemin millet tanımından faklı olarak, Türk, Çerkes, Rum olmak değil Müslüman, Ortodoks, Katolik, Yahudi olmak bir millet’den olmayı anlatıyordu. Büyük sürgün/­göç sonrası, Osmanlı topraklarının bir ucundan diğerine dağıtılan Çerkesler Müslüman milletinden olduklarından, aynı durumdaki bir çok farklı etnik kökenden gelen ancak Müslümanlığı ya da Hıristiyanlığı benimsemiş olan topluluklar gibi, ayrı bir millet olarak “temsil” edilmediler. Ancak bu gündelik yaşam pratiklerini özellikle de mer­kezden uzaklaşıldığı ölçüde ve toplu olarak yaşana­bilin­diği yerlerde- anayurtlarındaki gibi yaşamalarını engellemedi. Bu arada daha o zamandan, ün saldıkları farklılıkları, Çerkes adıyla sabitlendi. Kendi-kendilerini tarif ettikleri kabile adlarının yerini almaya başladı. Temeline din birliğini değil, etnik köken ve/ya, kültür, dil birliğini temel olarak alan milliyetçilik ideolojisinin Osmanlı siyasal mozaiğini oluşturan farklı etniklikleri etkilemeye başladığı dönemde, Çerkeslik adının Türkiye’deki Kuzey Kafkasyalı toplulukların ortak etnik/kültürel kimliğinin adı olarak benimsendiğini en iyi, Çerkes Teavün Cemiyeti’nin kurulmuş olmasından anlıyoruz. Böylelikle, Osmanlı döneminin sonlarına doğru gidilirken, diğer etnikliklerle araların­daki farklılıkları öne çıkarırken, kendi-iç­le­rindeki benzerlikleri vurgulayarak bir milliyetçilik rengine bürünen, ancak bu arada hakim milleti oluşturan Müslüman tebaanın bir parçası olmak paydasını da elden bırakmayan bir kimlik tanımıyla karşılaşıyoruz.p> O halde Çerkeslik kimliğinin bugünkü biçim­leriyle tariflenmesine giden süreçte Osman­lı’nın son dönemlerinin oldukça önemli ol­duğunu söyleyebiliriz. Aynı derecede önem­li bir başka dönem ise hiç kuşkusuz Kur­tuluş Savaşının verildiği ve bir bakıma Cum­huriyetin ilanı ile tamamlanan dönem oluyor Çerkesler için. Ve ilk yol ayrımına da burada giriyorlar. İstanbul hükümetinden Padişah ile Halife’den yana olanlar ve Ankara hükümetinden yana olanlar. [1] Öncelikle Müslüman sonra Çerkes olunan bir kimlik ile çok kısa bir süre için öncelikle Çerkes olunan bir diğer kimliğin yol ayrımı bu. Burada önemli olan nokta şu: Her iki cephedeki Çerkesler de doğru ne biliyorlarsa onun için savaşıyorlar, “bu bizim kavgamız değil” demiyorlar. Kanımca özellikle de ikinci cephede taraflananlar açısından savaşın dışında kalmama­nın, bir yandan anayurda yönelik herhan­gi bir yeni umut besleme olanağının üzerinde yaşadıkları siyasal coğrafyanın geleceğiyle çok yakından ilgili olduğunu sezmeleriyle ilgisi var. Diğer yandan da, anayurtla ilişkinin geleceği ne olursa olsun, Pan Turanist söylemin varlığına, 150’ler deneyimine rağmen henüz “kime” ait olduğu belirlenerek, tescil edilmemiş bu coğrafyayı ulus devletin inşası söz konusu olduğunda bir ha­yalden ibaret olsa bile- eşitler olarak sa­hip­lenme bek­lentisiyle ilgisi var. Ancak, hepimizin bildiği ve kollektif belleğimizde -he­nüz kamusal olarak dillendirilmemekle birlik­te- acı anıları canlı olarak korunduğu gibi, Çerkes kimliğinin kuruluşunda önemli bir rol oynayan duraklardan bu ikincisi, Çer­keslerin (de) yeni devletin kamusallığından resmen dışlanmalarıyla sonuçlanıyor. Böylelikle Çerkeslik kamusal/siyasal alanına daha çıkamadan, özel alana geri döndürülüyor, Çerkes olduğunu söyleyerek siyaset yapmak mümkün olmuyor, bu adı kamusal alanda söylemenin bedeli bile yüksek hale geliyor. Üçüncü durak, dolayısıyla bir başka yol ayrımına girilen dönem ise, Çerkeslerin Türk milliyetçiliğinin çeşitli versiyonlarının söylemiyle eklemlendikleri dönem olmuştur. 1930 ve 40’lı yılların hakim milliyetçilik anlayışı içerisinde, Çerkesler bir yandan “po­tan­siyel Türk ya da Türkümsü yabancılar” olarak görülürken, diğer yandan Kurtuluş Savaşı ile Cumhuriyetin ilanını takip eden dönemde “yap­tıkları" [2] henüz unutulmadığından, onların üzerinden (de) “kem göz ve baskının” eksik edilmediğini biliyoruz (Bora, 1995:20-21). Burada önemli olan nokta, Tür­kiyeli Çerkeslerin adeta “potansiyel tehlike” olmadıklarını kanıtlamak üzere bu bir yandan kendilerini yutmaya, diğer yandan ise bir “hata” yaptıklarında hemen ötekiliklerini yüzlerine vurmaya (yetmedi kendisini toplumsal bir bedelle cezalandırmaya hazır) milliyetçi söylemle eklemlenebilmeleridir. Bunun Çerkeslerin bireysel/kollektif belleklerinde yer etmiş yakın dönemlerdeki sürgün deneyimlerinin etkisiyle, adeta hiç bir zaman başarılamayacak olsa bile bir “öteki olmaktan kurtulmak” arzusu ile ilgili olduğunu sanıyorum. Başka ifadeyle, bir kısım Çerkes aydınları, sürgün insanlarının talihi olan hiç bir yerli sayılmamak biçimindeki bilinç altı korkuyu yenmenin, üzerinde yaşadıkları top­rakların sahiplerinden biri sayılmanın yolunu, ya Çerkesliklerinden büsbütün vazgeçerek, kendilerini herkesten daha çok Türk ilan etmekte ya da Çerkeslikten büsbütün vazgeçemediklerinde Çer­kes­leri Türk­leştirerek kendilerini “Çerkes Türkleri”, ilan etmekte bulmuşlardır. Bu arada Çerkes aydınlarının Türk milliyetçiliğin ırkçı söylemiyle eklemlenebilmesinin, Stalin döneminde Kafkasya’da yaşanan ve Türkiyeli Çer­kes­le­re anayurtlarıyla ilgili umut kırıntılarını büsbütün kaybettiren gelişmelerle de ilgili olduğunu düşünüyorum. Yani “Moskof mezalimi altında cennet ülkelerini” büsbütün kaybettiklerini düşünmeye başladılar. İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarında Avrupa üzerinden kaçarak Türkiye’ye gelen Çerkeslerin anlattıkları bu duygularını büsbütün kamçıladı. Sonunda da, ya Türk milliyetçiliğin en uç söylemiyle eklemlenerek diğer Türk ülkeleri gibi, anayurtlarının kurtuluşunun da Turan ülküsünde yattığını düşünmeye başladılar. Ya da daha pasif bir söyleme çekilip, anayurtlarıyla ilgili yaşayan anılarını yüreklerine gömüp, artık kendilerinden büsbütün uzaklaştırılan bu topraklara ağıt yakmayı da bırakarak, onu mitolojideki erişilmez “Kaf dağının” ardına, kendilerini de üzerinde yaşadıkları topraklara daha bir yerleştirdiler. 1960 ve 1970’li yıllar, Türkiye için önemli bir siyasal ve toplumsal mobilizasyon dönemiydi. Kapitalist gelişimin dinamikleri kentleri çekim merkezi haline getirirken, bu mer­kez­lere doğru göç dalgaları Çerkesleri de etkilemeye başladı. Görece en yoksul bölgelerde yaşayanlardan başlamak üzere Çerkesler köylerini birer birer terk etmek zorunda kaldılar. Adlarıyla anılan köylerde azınlık durumuna düşmeye başladılar. Kaldıkları yerlerde de, göç ettikleri yerlerde de daha güvensiz hissettiler kendilerini. İşte tam bu aralar Ankara, İstanbul gibi kentlerde Çer­kes­leri bir araya getiren dernekler kurulmaya, çeşitli vesilelerle geceler düzenlenmeye, bu gecelerde çok uzun süre Çerkeslik kimliğinin tek ritüeli olarak korunmaya çalışılan geleneksel müzik ve danslar eşliğinde bir araya gelinmeye başlandı. Dernekler “poli­ti­ka dışı” tutulmaya çalışılıyordu. Çerkeslik “geleneklerden ibaret” sayılıyor, bir var oluş sorunsalı olarak tartışılmıyordu. Bu halleriyle dernekler yaşanan değil, arada bir uğranılan mekanlardı, düzenlenen gecelere ise daha çok, nicedir kentlileşmiş, orta ya da üst gelir grubundan Çerkesler birbirlerini görmek üzere katılıyorlardı. 1970’li yılların ortalarından itibaren ise, politikleşen yeni bir kuşak, Derneklerin bu yapısını zorlamaya başladı. Bu konuda Ankara derneği başı çekti. Dernek binası her sınıftan Çerkes gençlerinin içinde yaşadıkları yerler haline geldi. Kimi büyükler buralara küserek uğramaz olurlarken, dönemin politik ortamında Çerkeslerin var oluş sorununu Türkiye’nin diğer sorunlarından ayırmamak gerektiğini düşünen üniversiteli gençler buraları yeni evleri saydılar. O zamana kadar veri sayılan, yok oluşuna ise “geleneklerin korunması” sorunsalı etrafında cevap aranan bir kimlik, ilk defa iradi bir müdahaleyle masaya yatırıldı. Bunun anlamı geçmişin, yaşanan anın ve geleceğin üzerine yeniden-düşünülmesi, Çerkes kimliğine üzerinde durulup, seslenebileceği bir yer’in aranmasıydı. Böylece ilk iş olarak, kendilerine öğretilen tarihi tersinden okumaya ve yazmaya başladılar, anayurtların anılarını Kaf Dağı’nın ardından geri çağırdılar.p> Nart destanlarını keşfe çıktılar, onun içinden, artık yok oluşa iradi bir müdahalede bulunmak isteyen kimliğin gereksindiği kahramanlık ve direniş öykülerini bulup çıkardılar. Anayurtlarına dönüş talebi ve çağrısı ilk defa bu dönemde dillendirildi, ve Çerkeslik kimliğinin yeniden-tarif edilmesinin yapı taşlarından bir tanesi oldu. Dönüş söylemini benimsemeyenler bile, yüzleri anayurtlara dönmenin kimliğin yeniden-tarif edilip, politikleştirilmesindeki önemini kabul ettiler. Bu arada Ürdün’den, Suriye’den Türkiye’ye okumak üzere gelen Çerkes gençleriyle yaşanan karşılaşmalar, gözlerin sadece anayurtlara değil, bütün bir diasporaya çevrilmesine neden oldu. Anayurtlarındaki ve diasporadaki Çerkeslerle daha yakın ilişki içerisinde olmanın, yolları araştırılmaya başlandı ve bulundu. Hiç dil bilmeyenler, dillerini öğrenme seferberliğine giriştiler. Anayurtlardan sanatçıların oyunlarını sergilediler, Danslarını oralarda oynandığı gibi oynamanın yollarını aradılar. Çerkeslik kimliği adeta bir seferberlik ilanıyla yeniden-inşa edildi. Bu arada daha Türk milliyetçiliğinin uç söylemleriyle eklemlenenlerle, bağlar daha da kopmuş oldu. 1980’leri ödenen bedellere rağmen nispeten kazasız belasız atlattıran da bu yeniden kimliklenme ivmesi oldu. Bir kez daha evlere geri dönmek zorunda bırakılan Çerkeslik kimliği artık eskisi gibi yersiz/yurtsuz değildi. Dernekler kaybedilmişti, ama evler, politikleşen kimliğin korunduğu ve yeniden kurulduğu muhafazalı adacıklar olarak önemli işlev gördü. Anayurtlardan gelen haberler buralarda değerlendirildi, dönüş kararları buralarda alındı. 1990’lı yıllar Çer­kesler için anayurtlarıyla ilk defa “gerçekten” karşı­laşmanın yılları oldu. Abhazya, Güney Osetya ve Çeçenistan’da verilen özgürlük müca­deleleri, buraları için ilk defa bir şeyler yapmak fırsatını verdi Türkiyeli Çerkeslere. Ekonomik ve kültürel ilişkiler bunu izledi. Dönenlerin yaşadıkları deneyimleri soğuk kanlı bir biçimde yenide-değerlendirme fırsatları bu dönemde doğdu. Sonuç olarak yoğunlaşan ilişkiler daha önce hiç bilinmedik yakınlıkların ve uzaklıkların kurulmasına neden oldu. Kültürel olarak kimlerin daha çok, kimlerin daha az Çerkes oldukları tartışılmaya başlandı. Türkiyeli Çerkesler anayurtlarındakilerle ilk karşılaştıklarında büyülendiler, ancak aradaki ilişkiler yoğunlaştıkça, bu büyü kayboldu, örneğin kendilerini daha Çerkes olarak görmeye başladılar. [3] Ancak paradoksal biçimde, yaşadıkları ülkelerdeki Çerkeslerle de farklı bir söylem ama aynı iddia ile ilişkilerini gözden geçirmeye başladılar. Diasporada kendilerine konulan ad olarak Çerkeslik, etnik bir kimliği değil, kültürel kimliği anlattığı halde, kimin etnik olarak daha Çerkes, kimin daha az Çerkes olduğunu tartışmaya başladılar. Ya da anayurtlardakilerin kendi-kendilerini Çerkes olarak adlandırmıyor oluşuna bakarak, onlar gibi, Adığe, Abhaz, Oset (Alan), Çeçen adlarıyla kendilerini tarif etmeye başladılar. Ayrı dernek çatılarında örgütlenerek, bir yandan anayurtlara doğru açılırlarken, diğer yandan içe kapanmaya başladılar. Şimdilerde ise, anayurtları ve kendileri için bir şey yapmanın yolunun birlikte davranmaktan geçtiğini anlamış görünüyorlar. (Böylece örneğin, Dünya Adığe Birliğinin adının, diasporadaki Kafkas halklarını dışarıda bırakmak anlamına geleceği için, Dünya Çerkes Birliği olarak değiştirilmesini sağladılar. Kafkas Derneği, KAFİAD gibi Çerkes­lerin birlikte davranmaları gerektiğini düşünen örgütlenmeler etrafında yeniden-bir araya gelmeye çalışıyorlar). Çünkü diaspo­ra­da yaşayan Kuzey Kafkas topluluklarının sayısı anayurtlarda yaşayanlardan daha fazla ve anayurtlardakilerin diasporada yaşayanlar için yapabilecekleri şeyler olduğu kadar diasporadakilerin de anayurtları için yapabilecekleri önemli şeyler var. Çerkeslik bugün Türkiye’de birbirleriyle benzerlikleri, farklılıklarından daha çok olan Kuzey Kafkas kökenli toplulukların etnik değil, kültürel üst-kimliklerini ifade etmektedir. Bu haliyle de, aynı anda kendini hem Türkiyeli, hem de Kafkasyalı hissetmeyi, hem de örneğin Oset veya Türkiyeli Oset olarak tarif etmeyi dışlamayan diyasporik bir kimlik stratejisinin adıdır. Şimdi öncelikle kimlik tartışmalarından kaynaklanan bir kavramsal çerçeveyi kullanarak bu Çerkeslik kimliğinin nasıl bir kimlik stratejine işaret ettiğini açıklamaya çalışacağım. Demokratik bir kimlik stratejisine doğrup> Kollektif kimliklerin bir “biz” tanımı yapabilmeleri için kendilerine önce onlar diyecekleri birilerini (ötekiler) bulmaları gerekir. Bu da her türden (dinsel, etnik, cinsel, sınıfsal) eşitsizliklerden muzdarip bir düzende hiç de zor değildir. Bir öncelik sırasından söz etmek gerekiyorsa, biz’i ve ötekileri tanımlayanlar o ya da bu şekilde “ayrıcalıklı” olan hakim kimliklerdir. Bunun sonucu ötekiler için çoğunlukla ya bu kendilerine atfedilen ötekilik konumunu kabul ederek, negatif/savunmacı bir kimlik geliştirmek olur. Böylece hep öteki kalınarak içe kapanılır. Ya hakim kimliklerin söylemiyle eklemlenilerek, onlardan/­öteki­ler­denolunmadığı kanıtlanmaya çalışılır. Bu çaba nafiledir. Çünkü, "hata" herkes yapabilecek ve bu unutulabilecek iken, o "hata" yaptığında hemen öteki olduğu hatırlanır, hatırlatılır (ötekilikten kurtulduğunu sananlara yapılan en kolay ve en ses getiren suçlama, “hain” suçlamasıdır). Ya da, pozitif bir biz tanımı yapabilmek üzere, ötekiler de kendi ötekilerini ararlar ve kolayca da bulurlar. Bu kimlikleşme süreçlerinden birincisi ile sonuncusu birbirine hem benzer hem de benzemez. Fark ötekiyle ilişkinin nasıl kurulduğunda yatar. Mevcut haliyle hakim olanın ki “kendini beğenmiş” bir kimliktir. Ötekini dışlar, yok sayar, ya da olmadı yutar. Ötekileştirilen de kendisine böyle bir kimlik kurabilir (her kollektivite karşısında kendinden menkul bir değerle kendini üstün göreceği bir kollektif öteki bulabilir). Dolayısıyla o da dışlayıcı, yok edici, yutucu olabilir. Ancak ötekileştirilenin, ötekilerle ilişkisini başka türlü kurabilmesinin yolu da vardır. Bu yol da, onları bilmeye, anlamaya çalışarak, gerektiğinde dayanışmaya girmektir.p> Çerkeslik kimliğine bu çerçevede bakarsak, onun Türklük kimliği (“biz” bilinci) yaratılırken, ötekileştirilen bir kimlik olduğunu kolayca tespit edebiliriz. Çerkesler Türk mil­li­yet­çiliğinin farklı versiyonları içerisinde yukarıda da belirttiğimiz gibi, “Türkümsü yabancılar”, ya da en fazla “potansiyel Türkler” olarak görülmüşlerdir. Böylece Çerkeslik Türkiye’de bir ötekilik kimliğinin adıdır. Telaffuz edilince bir dizi olumsuz çağrışım yaratacak şekilde kod­lanmıştır. (Bu nedenle Türkiyeli Çerkeslerin ders kitaplarında “Hain” ve “Çerkes” sıfatlarıyla kurulan anlatıya karşı çıkmaları çok doğaldır). Böyle olumsuzluklarla kodlanmış bir kimlik adı, acaba red mi edilmelidir, yoksa ona sahip mi çıkılmalıdır? Bu ada sahip çıkılması ve ona atfedilen kodların tersine çevrilmesi önemli bir kimlik stratejisidir. Siyah hareketin, siyah kelimesinin her türden olumsuzlukla kodlanmış olması karşısında, ilk kimlik stratejisi, kendisine atfedilen, bütün olumsuz kodları tersine çevirecek şekilde “siyah güzeldir” sloganının ifade ettiği şekilde, “ben siyahım ve bununla övünüyorum” olmuştur (Hall, 1995). Türkiye’deki Çerkesler böyle bir kimlik stratejisini 1970’lerin ortalarında geliştirmeye başlamışlardır. Yapılan ilk şey de, Çerkes kimliğinin övünçle ifade edilebilmeye başlanması olmuştur. “Ben kimim?” sorusuna ve­ri­len cevapla kurulan böyle bir söylem hem gerekmiş, hem de iki ucu keskin bir kılıç gibi yukarıda belirttiğim iki tehlikeyi de teorik olarak içinde taşımıştır. Yani, hep öteki olarak kalmayı kabullenerek negatif bir kimlik stratejisiyle Çerkesliği içine kapamak, yalnızlaştırmak ve hakim kimliğin yaptığı gibi yapıp, kendisine en üst mertebeyi atfederek ötekileri dışlamak, aşağılamak, yok saymak. [4] Ancak Çerkeslik kimliği bu iki tehlikeye de hiç düşmemiştir. Bunun nedenini Çerkesliğin diyasporik bir kimlik söylemi oluşunda aramak gerekir. Diasporik kimlikler, kelimenin etimolojik kökeninden yola çıkıldığında, köklerinden koparılmış, dört bir yana saçılmış olanların kimliklerini anlatmaktadır. Bunun anlamı diasporik halkların “bir kader gibi” hiç bir yere tam olarak yerleşememesidir. Ne koparıldıkları coğrafyalar artık onlarındır, ne de sürüldükleri coğrafyalar. Köklerini ararlar, ama döndüklerinde orada buldukları kaçınılmaz olarak, bıraktıklarından başka bir şeydir. Nereye savruldularsa oraya yerleşmeye, tutunmaya çalışırlar, “hata” yaptıklarında ilk sürülenler yine onlar olur. Bu diasporik kimlikler için hem avantaj hem de dezavantajdır. Avantajdır çünkü; “diasporik kimlikler, farklılığa rağmen, değil onunla ve onun aracılığıyla yaşaya(bile)n. … dönüşüm ve farklılık aracılığıyla kendilerini durmaksızın üreten ve yeniden ürete(bile)n kimliklerdir (Hall, 1998:190). Böyle yapabildiğinde bir kimlik ne kendisi ne de başkaları için hapishane olur. Bir zenginlik ve çeşitliliğin adı haline gelir. Dezavantajdır, çünkü diasporik kimliğin tek başına yapabileceği çok az şey vardır. Burada ise kiminle ittifak kurulduğu çok önemli olur. Yani “Kimden yanayım?” soru­suna nasıl cevap verildiği önemlidir. Türkiye’de Çerkeslik kimliği bir yandan çeşitlilik/zenginlik kimliğidir. Diğer yandan, demokratik ittifaklar ve güç birlikleri içerisindedir. Bu ittifakları hem kendi-için­de­ki­ler­le (Anayurtlardaki Çerkeslerle ve diaspo­ra­daki bütün diğer Çerkeslerle), hem de kendi dışındakilerle kurmanın peşindedir. Çünkü, dönülse de dönül(e)mese de anayurtların, Çerkes diasporasının gelecek tasavvurlarında hep çok önemli bir yeri olmak durumundadır (Shami, 1995: 93). Diğer yandan, üzerinde yaşanmaya devam edilse de edilmese de diasporadaki Çerkesler’in şimdi ve gelecek tasavvurlarında (kimlik­le­ri­nin-yeniden üretildiği coğrafyalar olarak) hep önemli bir yeri olmak durumundadır.p> Sorunun çözümü,p> 1. Anayurtlardakilerle ve diasporadaki diğer bütün Çerkeslerle karşılıklı yakın ilişkiler kurup güçlendirmekte (ki bunun mütevazı adımları nicedir atılmaya başlanmıştır ve küresel koşullar bu adımlar için her zamankinden daha elverişlidir) 2. Dönüşü özendirip, kolaylaştırmakta 3. Çifte vatandaşlığın kabul ettirilmesinde 4.Diasporadaki demokratikleşme hareket­lerinin dışında kalmamakta yatmaktadır.   KAYNAKLARp> Alankuş, S. (1995), “Kültürel/Etnik Kimlikler ve Çer­kesler”, Türkiye Çerkeslerinde Sosyo-Ekonomik Gelişme. Ankara: Kaf-Der Yayınları. s.33-54.p> Bora, T. (1995), “Türk Milliyetçiliği, Kültürel Kimlik ve Azınlıklar”, Türkiye Çerkeslerinde Sosyo-Eko­no­mik Gelişme. Ankara: Kaf-Der Yayınları. s.17-24.p> Connolly, W. (1995), Kimlik ve Farklılık. çev. F.Lekesizalın, İstanbul: Ayrıntı.p> Friedman, J. (1996), “Küresel Sistem, Küreselleşme ve Modernliğin Parametreleri”, A.Topçuoğlu ve Y.Akay (der.), Postmodernizm ve İslam; Küreselleşme ve Oryantalizm. çev. B. Peker, Ankara: Vadi. s.81-111.p> Hall, S. (1995), “Yerel ve Küresel:Küreselleşme ve Etniklik”, çev.H.Tuncel,Mürekkep. N.3-4:68-77.p> Hall, S. (1998), “Kültürel Kimlik ve Diaspora”, J.Rutherford (der.) Kimlik:Topluluk/Kültür/Fark, çev. İ.Sağlamer; İstanbul: Sarmal. s.173-192.p> Shami, S. (1995), “Disjunction in Ethnicity: Negotiating Circassian Identity in Jordan, Turkey and Caucasus”, New Perspectives on Turkey. N.12: 79-95.p> Ünal, M.(1996), Kurtuluş Savaşında Çerkeslerin Rolü. İstanbul: Cem Yay.p> * Tabii ki, bu düşünüp, yazdıklarım sadece beni bağlıyor. Ayrıca, Çerkeslik kimliğinin yeniden-tarif edildiğinin iddia edildiği dönemler üzerine yoğunlaşılırken fazlaca öznel davrandığımı da kabul ediyorum. Ama sonuçta anlattığım öykü, benimkinin bir üstü kuşağın başlattığı ve benim kuşağımla beraber hala daha devam ettirdiği bir deneyimin öyküsü. Bunun için öznel bir şey daha yaparak, bu yazıyı çok yakınlarda kaybettiğimiz (bana ve benim gibi bir çok arkadaşıma bilmediğim Çerkes dillerinde şarkılar ezberletip, söyletmeyi başaran) Mansur Özden ile Dernek yönetiminde birlikte çalıştığım Süleyman Yançatarol’a adıyorum. [1] Bu konuda, M.Ünal’ın, Kurtuluş Savaşında Çerkeslerin Rolü başlıklı önemli bir çalışması bulunmaktadır.p> [2] Tanıl Bora, örneğin uzun yıllar Adalet Bakanlığı yapan M.Esat Bozkurt’un 1930’lu yıllarda yaptığı konuşmalarda; “Londra Konferansı’ndaki reisimiz Çerkes Bekir Sami’nin işi gücü Kafkasya’da bir Çerkes Devleti kurdurmak olmuştu”, “Türk devletinin işlerini Türkten başkasına vermeyelim. Türk Devleti işlerinin başına öz-Türk’den başkasını geçirmeyelim” dediğini aktarır. [3] Setenay Shami de (1995) çalışmasında benzer bir tespitte bulunmaktadır. [4] Bu arada, Çerkeslik kimliğinin kuruluşunun çeşitli yol ayrımlarında; hakim olan gibi yaparak Çerkes olmaktan vazgeçmek ve öteki olmaktan beyhude yere kurtulmaya çalışmak gibi bir kimlik(sizlik) stratejisi içinde olanların bulunduğunu da yeniden hatırlayalım. Kaynak: Nart Dergisi, Sayı 7, Mayıs-Haziran 1998.p>+''+Sevda Alankuş

İlahe Pşine

Yüreğimden gelen ses: "Haydi, haydi durma yaz." Deyince cesaret edemedim doğrusu. Pşıneye haksızlık edebilirim diye kaygılandım uzun bir süre. Pşıneyi anlatabilmek, pşıneyi sözcüklerle ifade edebilmek kolay değildi. Sonunda yüreğimin sesini dinledim. Yüreğim: "Gizler öyle kolay çözülmez. Sen pşınedeki gizi çözmüşsün. Paylaş dostlarınla o güzelim enstrümanın gizini" deyince, mahçup mahçup koyuldum pşınedeki gizleri yazmaya, yazabilmeye... +''+ Babaannem pşıne çalıyor. Gözleri derinlerde, öylesine derinlerde ki beni görmüyor. Duvara yaslanmış, ellerimi dizlerimde birleştirmiş karşısında oturuyorum. Pşınenin nağmeleri yüreğimi açıyor, hoşuma gidiyor. Ben de babaannemle birlikte derinlere doğru yol alıyorum. Kimi zaman onunla mırıldanıyor, kimi zaman ellerimle tempo tutup dejuv yapıyordum. Babaannem bir süre sonra pşıneyi bırakıyor. Saçlarımı okşuyor "yavrum, yavrum" diyerek. Arkasından:Dayımlar Kafkasya'da kaldı, diye ekliyor.Dayıların mı vardı? diye soruyorum. Derin bir nefes alarak:Vardı ya, diyor. Ona da annesi anlatmış. Yani görmemiş dayılarını.Neden? Diye soruyorum. Gelememişler. Diyor bir ahh çekerek. Yüreğim daralıyor, üzülüyorum.Peki neden gelememişler babaanne? Diye soruyorum. Savaş varmış yavrum, diyor. Ruslarla savaşmışlar, kaybetmişler. Gelebilen gelmiş, gelemeyen gelememiş, diyor. Peki neden? diye arkasından bir soru daha soracakken, babaannem:Yeter. Sen daha küçüksün, anlamazsın. Haydi çık dışarı. Hava çok güzel oyna, diyor. Babaannemin üzüldüğünü hissediyorum. Ona sarılıp öpüyorum. Babaannemin ezgisini mırıldanarak dışarı çıkıyorum...Yaz tatilimiz var. Okullar kapalı. Artık her gün oyun var. Mutluyuz. Dünya umurumuzda değil. Oynamaya doymuyoruz. Oynuyoruz, büyüyoruz, yaşamı öğreniyoruz. İlk kaşenim tatile memleketimize geliyor. Heyecanım dorukta. Sabah kahvaltı yaptıktan sonra ilk işim bahçelerinin karşısında oturup onu görebilmeye çalışmak oluyor. Amcası beni farkediyor ve kaşenime sesleniyor: "Eniştemiz geldi!..." Hoşuma gidiyor aile tarafından kabul edilmek. Ama kaşenim olarak düşündüğüm kızdırıyor beni, "sümüklü" diye. Biraz üzülüp, bozuluyorum ama kaşensiz de olmaz diye düşünüyorum. Onun için yaz tatillerini özlüyorum. Yaz tatillerinde düğünler oluyor. Kimi sünnet oluyor, kimileri evleniyor ama sonunda illa ki düğün oluyor. Eğleniyor herkes, sevinci paylaşıyor. Gündüzden düğün yeri ayarlanıyor. Bir taraftan zemin üzerindeki tümsekler düzlenirken, çukur olan yerler dolduruluyor. Tahtalar kesiliyor, pxeçiç için Yer sulanıyor tozlanmaya karşı. Gençler akşama hazırlık yapıyor. Kızlar süsleniyor, erkekler saçlarını sakallarını bir düzene sokuyorlar. Hatiyako, Pşaşe Thamate, düğün sahibi genç kız ve genç erkek ev ev dolaşıp kızları topluyor ve ev halkını düğüne davet ediyorlar. Düğün saati yaklaştıkça gençlerin heyecanı artıyor. Yürekler artık kıpır kıpır. Sonsuz sevdalara açık her biri. Düğün başlayacak artık. Kızlar bir sıra inci gibi diziliyor. Karşılarındaki delikanlılar ise dünyayı ben yarattım havasında. Yan taraftaki izleyiciler herkesi pür dikkat incelemeye koyuluyor. Hatiyako mızıkayı eline alıyor, düğünün başlayacağı işaretini verip Pşınavo'yu yerine davet ediyor. Pşınavo pşıne elinde yerini alıyor. Her bir şeyi gözden geçiriyor ve hatiyakoyla göz göze geliyor, tamam ben hazırım diyor. Hatiyako oyuncuları davet ediyor oyuna. Artık pşıne devrededir ve pşınenin tuşları konuşuyor. Artık pşıneyi kimse susturamaz. Pşıne voredleri yayar, ta ki voredlerin geldiği yere kadar. Getirilen asırlaşmış ezgiler, sürgünün evlat ve torunlarını kimliklerine ve memleketlerine ulaştırır beyinlerde. O ezgiler ki yürekleri parçalar, yürekleri coşturur her bir bedende. Ezgileri çıkaran pşıne artık bir ilahedir. Onun tuşlarına dokunan, sürgün pşınavonun parmakları hipnotize olur. İlahe pşıne, sürgün pşınavonun yüreğini içine alır okşar, okşar, okşar... Sürgün pşınavo sonsuz bir doyuma erişmeye çabalar. İlahe pşıne, bunun öyle kolay olmadığını sürgün pşınavo'ya Oşhamafe'yi göstererek okşamasını keser. Sürgün pşınavonun boğazı düğümlenir, parmakları hipnotizmadan çözülür, yorulur ve yığılır. İlahe pşıneyi bir başka sürgün alır. Her bir değişim, bir öncekinin tekrarı olur. İlahe pşınenin nağmeleri her bir sürgün pşınavonun parmaklarında yürekleri daha bir parçalar, daha bir coşturur sıcak yaz gecelerinde... Çocuklar ilahe pşınenin gözdesidir. Onları içine daha çok çekmek ister ve çocukların küçük yürekleri daralır, daralır...Çocukluğumuzda canlı olarak dinlediğimiz ilk müzik enstrümanı pşıneydi. Babaannem, amcalarım, halalarım, annem, ablam güzel pşıne çalıyorlardı. Ne zaman bir araya gelinse, ne zaman birileri misafir olarak gelse pşıne ortaya çıkar, ona hünerleri gösterilirdi kullanıcıları tarafından. Bir çocuk olarak hemen pşınenin yanına sokulurduk ister istemez. Elimize almak istediğimizde kızardı büyüklerimiz: "Dokunmayın ona!... Çekil!... Çekilin ordan!..." sözleriyle. Ona dokunamamanın sırlarını biraz daha olgunlaştığımızda anlayacaktık. O bir köşede sessiz, bize bakar, bizim onu almamızı, kendisiyle oynamamızı isterdi. Babam Hac için Mekke'ye gidip döndüğünde ablama oradan bir küçük oyuncak pşıne getirmişti. Ablamın sevincine ortak olmuştuk ağabeyimle beraber. Ablam onu çalmaya başladığında ağabeyimle beraber oynar, büyüklerimizin nasıl oynadıklarını taklit ederdik. Hakunaj, Gülahmet Dayı, Karadaşlı Mahmut Dayı, Doşemedaşlı Ferdavus taklit ettiğimiz tiplerdi. Herkes kahkahayla yerlere yığılırdı. Ablam o minik oyuncağıyla yatar kalkardı. Bize vermez, biz ise onu ondan alıp oynayabilmek için bin türlü hile yapar, bir türlü başarılı olamazdık. Ne zaman elimize alsak ya dayak yer, ya da azar işitip otururduk. Sabah kalktığımızda ilk işimiz gizlice onun yanına gitmek olur, onu elimize alıp sesini kimsenin duymayacağı bir köşede seslerini keşfetmekle uğraşıp özlemlerimizi gidermeye çalışırdık. Her seferinde yarım kalan bu istemi bir başka güne, bir başka zamana diye erteler dururduk. İşte o pşıne, çocukluk yıllarımızın en değerli, en ulaşılmaz oyuncağıydı. Pşıne Çerkeslerin acılarının, sevinçlerinin, duygularının ortak bir sesi, bir diliydi. O yaşanan olayları, ağızlardan dökülen sözcüklerden daha iyi anlatan bir tanıktı. Liseyi bitirdiğimde iki kültürde yetişmenin verdiği bir kimlik arayışı, yaşamın dengesizlikleri, bir yüksekokula girebilme kaygısı, daha doğrusu gelecek kaygısı, ayrıca ideolojik ayrışma ve çatışmaların bende oluşturduğu karmakarışık duygular içerisindeydim. 1977 yılında ilçemizde bir Kuzey Kafkasya Kültür Derneği kurulunca bir grup arkadaşla birlikte oradaki yerimizi hemen almıştık. O ana değin kulaktak kulağa dinlediğimiz, yaşayarak öğrendiğimiz Çerkeslerin dramını artık okuyarak tüm gerçeğiyle öğreniyorduk. Kendi çapımızda bir ulusal bilinçlenme sürecini başlatmıştık. İlk işimiz Adığe alfabesini öğrenmek oldu. Kendi aramızda Kafkasya, Çerkesler ve Türkiye'ye geliş üzerine seminerler düzenliyor, karşılıklı birbirimizi bilgilendiriyorduk. Kısacası kendimizi yeniden keşfetmenin mutluluğuyla karmaşık duygularımdan yavaş yavaş sıyrılıyordum. Bu ara, derneğimize iki pşıne bağışlandığında oldukça sevinmiştik. Her boş kalışımızda onları elimize alır, bir parça çıkarmaya uğraşır, seslerini keşfetmeye çalışır, her seferinde başarısız kalırdık. Bir gün can arkadaşım Oğuz ile birlikte pşıneleri elimize alıp uğraşmaya başlamıştık. Bir takım sesler çıkartıyorduk, fakat sonunu getiremiyorduk. Oğuz: "Ben bu işi yapamayacağım" diyerek pşıneyi bırakmıştı. Ben hala uğraşıyordum. Bir zefakoyu çözmeye çalışıyordum. Suratım bin bir çeşit oluyor, adalelerim kasılıyor, vücudum çeşitli şekillere giriyor, bir türlü sesleri birbirine bağlayamıyordum. Pşıneyi bırakıp, sanki ağır bir yük taşımış gibi sere serpe oturdum. O ara Oğuz bana dönerek :Sen o pşıneyi çalamazsın, kendini boşuna yorma kabiliyetin yok. Deyince sinirlenmiştim. Oğuz'a dedim ki:Ben o pşıneyi çalacağım, seni de oynatmayacağım.Oğuz'a kızgınlığımdan o gece pşıneyi eve getirmiş, bu sefer de evde kaldığım yerden devam etmeye başlamıştım. Bir anneme, bir babaanneme soruyordum. Oluyor mu, olmuyorsa nasıl olacak. Annem kızıyor bu halime, başka uğraşacak bir şey bulamadın mı diye. Ama babaannem seviniyor. Hatta çok ama çok seviniyor. Babaannem, yaşadığı bir üzüntüden sonra felç geçirmişti. Sol yanı tutmuyordu. Zor yiyor, zor yürüyor, zor anlaşılıyordu. Babaannemin benim pşıneyi öğrenmeme sevinmesi beni daha bir kamçıladı. Artık gündüzleri dernekte, geceleri evde bıkmadan, yorulmadan pşınenin seslerini keşfediyordum. Yorucu bir zaman sürecinden sonra artık sesleri keşfetmiş, bu sefer de repertuar genişletme çalışmalarına başlamıştım. Yöremizdeki pşınavo ailesine bende katılmıştım. İkinci sınıf bir pşınavo. Usta pşınavo düğünde yorulunca, o dinleninceye değin düğünü ben idare ediyordum. Ben pşıneyi elime aldığımda dernekten arkadaşlarım yanıma geliyor, agu onlar vuruyor, dejuv ve voredleri onlar söylüyorlardı. Derneğin gençleri olarak, çağrılı olsak da olmasak da her düğüne katılıyor, unutulan oyunları, yitirdiğimizi zannettiğimiz, asırlaşmış düğün xabzelerini büyüklerimizden öğrenip her düğünde uyguluyor, izleyenlerin şaşkınlığı ve beğenisini gördükçe bir sonraki düğüne daha bir istekle katılıyorduk. Yıllardır yapılamayan coşkulu düğünler yeniden canlanmaya başlamıştı. Belli bir yaşta insanların katıldığı düğünlerin yerini artık her yaştan insanların katıldığı düğünler almış, yılların kaybolan o güzelim pşınavoları teker teker ortaya çıkmaya başlamıştı. Bizle başlayan bu hareketlilik düğüne gelen tüm insanlara yansıyordu. Ortaya bir mutluluk ve sevinç tablosu çıkıyor bu da insanların yüzlerindeki ifadede kendini buluyordu. Amcamların evine taşınışımız bugünlere denk geliyordu. Pşıneyi artık öğrenmiştim, hatta kendi çapımda ustalaşmaya bile başlamıştım. Babaannemle artık aynı odada kalıyorduk. Bazı geceler eve geç dönerdim. Babaannem ise yatmaz, ben dönünceye değin pencerede beni bekler, görünce de seslenirdi: Halil, vora, vora, yavrum!... Ben de:Seri, seri. Şıyeba, ha'e vu şıs şeşnuge xuge goll, derdim. Peşinden babaannem gece yarısı kahkahayı patlatırdı. Aslında o benim Çerkesçe'me gülüyordu. Alfabeyi öğrenince ona Çerkesçe hikayeler okuyordum. İlk başlarında kötü olan telaffuzum yavaş yavaş düzelmeye başlamıştı. Ben Adığexer diye büyük laflar etmeye çalışınca babaannem:Mode mode, yepl diye bana dudak büker, beni beğenmezmiş gibi yapar ama bilerek beni kışkırtarak konuşturur, sonra da gülerdi. Sabah kahvaltıdan sonra pşıneyi alır, yanına oturur, başlardım çalmaya. Beni dinlemekten bıkmaz, yanlışlarımı söyler, bazen de dayanamaz, pşıneyi benden alır, o hasta haliyle çalar, doğrusunu öğretmeye çabalardı. Her seferinde Döşemedaşlı Cefi'yi örnek verir, onun ne kadar usta bir pşınavo olduğunu söyler, onun bestelediği müzikleri çalar, onun ne duygulu, pşıneye ne denli tutkun olduğunu anlatırdı. Hey gidi Thamıç Cefi, yi voredıjhemre kojığ, keğot cı... diye hayıflanarak; "Haydi, uç mode, Sefer dexeme adıy ko. Ay nex tereze yevoşt... diye yöremizin en usta pşınavosu Sefer Dayı'ya gitmemi salık vermişti. Bir akşam babaannemin sözünü tutup Sefer Dayı'nın yanına gittim. Sefer Dayı tüm yaşamı boyunca oldukça sıkıntılar çekmiş, hayatın şamarını yemiş, hayatın tüm olumsuzluklarına rağmen direnen, onurlu, alçakgönüllü tam bir Çerkes beyefendisiydi. Bakışlarıyla, davranışlarıyla biz gençleri onore ederdi. Bize, bizim bir büyüğümüze göstermemiz gereken saygıyı gösterirdi. Onun bu ince nezaketi, bize, insan sevgisini, daha doğrusu insanlaşmayı aşılıyordu. Biz onun farkına daha sonraları varacaktık... Kendisine pşıneyi tüm güzellikleriyle öğrenmek istediğimi anlattım. Bana yardımcı olursa çok sevineceğimi, kendisini sık sık dinleyebilmeyi arzuladığımı ilettim. Sevmişti. "Ne güzel, ne güzel. Böyle öğrenmeye azimli, istekliler olursa hiç bir şey unutulmaz." dedi umutsuzca. Arkasından pşıneyi eline aldı. Sefer Dayı ve pşıne artık baş başaydılar. İnce bir sesten başlayıp kalın seslere doğru giden, duygu yüklü, insanın yüreğine inen bir zefakoçıh çalıyordu. Sefer Dayı'nın gözleri bir noktaya takılmış, artık kimseyi görmüyor, kimseyi işitmiyordu. Parmakları sanki tuşların üzerinde bale yapıyor, ayakları ise sanki pamuk üstünde uçarcasına ritim tutuyordu. Sefer Dayı pşıneyle dans eder gibiydi. Pşıne hoşnuttu bu ilgiden!... O zaten böyle ilgiler istiyordu her zaman... Hızlandı her ikisi de. Zefakoçıhtan Zegelate geçmişler, tempo hızlanmıştı. Duymadığım ezgiler işitiyor, pşınenin maharetlerini ve onun muhteşem sesini bir ustadan dinleme farklılığını canlı olarak yaşıyordum...Bu dinletinin sonunda, neden orada bulunduğumun yanıtını almıştım. Babaannemin beni Sefer Dayı'ya göndermesinin nedeni ilahe pşınenin gizlerine yapılacak bir yolculuk içindi. Yolculuk yorucuydu ve yolculuk şoförü varsa sonsuzluğa gidiyordu. Doğrusu ilahe pşıne işini iyi biliyordu...Artık duygularımı pşıneye yüklemiştim. Günler, ayları kovalıyor ve ayrılmaz bir ikili oluşturuyoruz. Parmaklarım su toplamıyor, pşınenin tuşları onlara sıcak bir şefkat gösteriyordu. Bu sıcak şefkate ben de, bir zefakoçıh ve vuc besteleyerek karşılık veriyorum. Çevremiz kalabalıklaşıyor, düğünlerin, zexeslerin vazgeçilmez davetlileri oluyor, yaptığımız işlerden büyük mutluluk duyuyorduk.O günler artık çoktan gerilerde kaldı. Babaannem, Sefer Dayı, oyunlarını taklit ettiğimiz kimi insanlar bedenen hayatta değiller. O güzel insanlar Nartıj Tha'nın himayesinde ince ruhlarıyla ülkelerine geri döndüler. Oşhamafe'nin eteklerinden doruklarına ulaşan kalabalıklara karıştılar. Şimdilerde ilahe pşıneyle voredler söyleyerek çocuklarının dönmesini bekliyorlar......Ve ben ilahe pşıneyi ne zaman elime alsam Oşhamafe'deki o kalabalıkların pşıne ve voredleriyle bana katıldıklarını hisseder gibi olurum.Pşıne: mızıka, armonikaDejuv: müziğe sesle yapılan eşlikKaşen: sevgili, yarPxeçıç: vurmalı tahta ritimHatiyako: düğünü yöneten, yönlendirenPşaşe Thamate: düğünde kızların lideri Pşınavo: mızıka çalanVored: şarkıOşhamafe: Kuzey Kafkasya'daki mitolojik Kaf Dağı, ElbruzZefako: Adığelerin ağır bir oyunu, kafenin anasıAgu: müziğe yapılan ritmik alkışXabze: gelenek, görenek, ananeVora, vora: sen misin, sen misinSerı, serı, ha'e vu şıs şeşnuke xuge ğoll: Benim, benim. Neden oturuyorsun? Gece yarısı oldu, yatsana.Mode, mode yepl: Şuna bak senThamıc: Acınası, zavallıYi voredıjhemre kojıg, kegot cı: Şarkılarıyla gitti. Bul şimdi.Uç mode: Çekil başımdan ...dexeme adıy ko. Ay nex tereze yevost: ...gile git. O daha iyi çalar.Zefakocıh: Adığelerin en ağır oyunu, kafenin anası, babası.Zegelate: Adığelerin en hızlı oyunlarından biri. LeperuşVuc: Çiftlerle oynanan herkesin katıldığı düğünün final oyunu Nartıj Tha: Mitolojik Adığe Tanrısı +''+Halil Hatko