Avrupa İçin Bir Zenginleşme…

Avrupa Birliği'nde dil hassas bir konudur. Onbir tane "resmi" dil vardır. Bütün bu diller eşit statüye sahiptir: AB mevzuatı bu onbir dilde teklif edilir, tartışılır ve yayımlanır. Uygulamada, bazıları diğerlerinden daha eşittir. Özellikle İngilizce, başlıca "haberleşme dili" haline gelmektedir ve yabancı dil öğretiminde başat olma eğilimindedir. +''+ Bununla beraber, Avrupa'nın kültürel ve dilsel çeşitliliği, bir zenginlik ve yaratıcılık kaynağı olarak görülmektedir. Çeşitliliği korumak AB için önemli bir görevdir. Avrupa Komisyonu'nun eğitim ve kültür işlerinden sorumlu üyesi Viviane Reding şöyle demektedir: "Kişiliğin kökü insanın kendi kültüründedir. Yerel, bölgesel veya ulusal, tüm kültürler aynı düzeyde yer almalı ve bölgesel diller kesinlikle marjinalize edilmemelidir. Dilin önemi, bir anadil olmasında yatar. Her anadil, ister 1000 kişi, ister 100 milyon kişi tarafından konuşulsun, önemli bir dildir. Nisbeten daha az kullanılan her dil, Avrupa için ekstra bir dildir, bir zenginleşmedir." Sardinya, Sorb, Saami, Gal, Galiçya ve Griko dilleri vardır... 40 milyondan fazla AB vatandaşının, sadece içinde yaşadıkları ülkenin "resmi" dilini değil, fakat nesilden nesile aktarılmış bir "bölgesel" dili de konuştukları tahmin edilmektedir. Örneğin, Katalanca, İspanya'da, Fransa'da ve İtalya'da 7 milyon insan tarafından konuşulmaktadır. Az sayıda insanın konuştuğu bu dillerde bilgi ve eğitimi desteklemeye yönelik MERCARATOR adlı özel bir AB programı vardır -Katalonya'nın başkenti Barcelona şehrinde, Galler'in Aberystwyth şehrinde ve Frizland'ın Ljouwert şehrinde merkezler bulunur. Kırktan fazla bu türden dil belirlenmiştir ve genişlemeyle bunların sayısı hızla artacaktır. Türkiye AB'ye katıldığında, Lazcadan Süryaniceye, Çerkesçeden Kirmançıya ve eğer yaşamaya devam edebilirlerse daha başkalarına kadar pek çok diller bunların arasına girebilir... AB yurttaşları içinde bir başka kategori, sınır bölgelerinde yaşayan ve bir komşu devletin resmi dilini konuşan kişilerdir. Bir başka büyük grup ise, beyaz yakalı ve mavi yakalı göçmen işçilerdir. 1977 yılında, AB, göçmen işçilerin çocuklarına kendi anadillerinde ve geldikleri ülkenin kültüründe eğitim sağlanması için üye devletlere yükümlülük getiren özel bir kural koymuştur. O zamandan beri, AB'de yaşayan Türk çocukları benzer hükümlerden istifade etmektedir. Dil konusu AB gündeminde olmayı sürdürmektedir. Avrupa Konseyi ile birlikte, Komisyon, 2001 yılının Avrupa Diller Yılı: Birlik/Çeşitlilik ilan edilmesini önermiştir. Bu arada, Türkiye'de, Anayasa'nın 26. Ve 28. Maddelerinde "yasaklanmış diller" öngörülmektedir. Başkaları yanında, TÜSİAD, bu yasakların kaldırılmasını teklif etmiştir. Bu konuda yapıcı tartışma olmalıdır. Belki pek yakında Avrupa da Türkiye'nin dilsel çeşitliliğinden sevinç duyabilecektir. Büyükelçi Karen Fogg, Avrupa Komisyonu Türkiye Temsilcisi [Avrupa Komisyonu Türkiye Temsilciliği'nin yayın organı olan, Güncel Haber bülteninden (Mart 2000, sayı 7, s.2) alınmıştır.]p> +''+Karen Fogg ]

Yine ve Yeniden “Birliktelik”

Ana teması geçen yıl olduğu gibi bu yıl da "birliktelik" olan Kaf-Der II. Gençlik Toplantısı Türkiye'nin değişik illerinden gelen genç arkadaşlarımızın katılımı ile gerçekleştirildi. Düşünmeye, üretmeye ve fikirsel birlikteliklere ihtiyacımız olduğu kadar birbirimizi tanımaya, ortak paydalarda buluşarak ortak projelere imza atmaya da ihtiyacımız olduğu, toplantıya katılan herkes tarafından yoğun biçimde hissedildi. Birbirini tanımayan gençlerin tanışma gayreti son derece mutluluk verici bir tablo oluşturuyordu. Ancak , bu organizasyonun fikirsel çalışma platformu olarak düşünülmesi ve ona uygun olarak organize edilmesi nedeniyle gençlere yeterince tanışma ve kaynaşma zemini sağlanamadı. Bu da daha kısa zaman dilimlerinde daha çok ve daha farklı organizasyonların yapılması gerekliliğini gösterdi. Elbette farklı alanlarda farklı organizasyonlarla birbirimizle iletişim kurmaya çalışmalıyız, bunun için de gençlik komisyonlarımızı faaliyete geçirmeli ve diğer arkadaşlarımıza ulaşarak onlarla birlikte olabileceğimiz ortamlar yaratmalıyız. Böylelikle 'birliktelik' önündeki engelleri ortadan kaldırabilir; sağlam ve güçlü temeller atabiliriz. İki yıldır yapılan 'Gençlik Toplantı'ları' biz gençlerin fikirsel bazda ne kadar üretimde bulunduğumuzu ve eğer üretimlerimiz var ise bunları ne derecede hayata geçirdiğimizi belirlemek amacıyla organize edilmiş platformlardır. Amaç toplantıya katılan her katılımcı gencin söyleyecek bir sözünün, hayata geçirmeye niyetli olduğu bir projesinin olmasıdır. Ancak ne yazık ki, iki yıldır gözlemlenen tablo fikirsel üretimlerimizin katılımcı sayısı ile paralel olmadığıdır. Tabii bu da akla şu soruyu getirmektedir: Acaba bu tablo biz Çerkes Gençlerinin şu anda içinde bulunduğumuz durumu mu yansıtmaktadır? Büyük kentlerden gelen katılımcıların daha fazla söz alarak, daha fazla fikir beyan ettiği ve neticede ortaya kentsel düzeyde bir platformun çıkması toplantının amacıyla çok da örtüşen bir durum değildir. Büyük kentlerden gelenler kadar küçük il ve ilçelerden gelen arkadaşların da toplantıda tartışılan konular üzerinde fikir beyan etmesi, fikir alışverişinde bulunması son derece önemlidir. Ancak böyle bir neticede birliktelik platformu oluşturulabilir. Bunu sağlamak için her katılımcının bireysel bazda tartışılacak konular üzerinde araştırma yapması, fikir sahibi olması ve bu fikirleri toplantıda diğer arkadaşları ile paylaşması toplantıyı hedeflenen noktaya taşıyacaktır. Umuyorum ki kendi vizyonunda ilk ve tek olan gençlik toplantıları bundan sonraki yıllarda daha fazla katılımcı genç ve daha fazla üretim ile devam eder. Ve yine umut ediyorum ki, farklı platformlarda oluşturacağımız birlikteliklerimiz çoğalarak güçlenir.Hicran Bolat

Avrupa Birliği’nin Kısa Tarihi

Türkiye, 10-11 Aralık 1999 tarihleri arasında yapılan Helsinki (Ek 6.) zirvesinden beri Avrupa Birliği adayı konumundadır. Avrupa Birliği'ne üyeliğin gerekli koşullarının sağlanması için önümüzde uzun bir süreç vardır. Özellikle AB'ne adaylık için istenen ilk koşul 'Kopenhag Kriterleri' (Ek 4.)ne uyumdur. Bu süreçte ilk aşama, AB'ne katılım için esas olacak 'Katılım Ortaklığı Belgesi'nin hazırlanmasıdır. AB'nin hazırlayacağı ön metnin ardından TBMM'nin buna itirazları ve karşılıklı pazarlık çerçevesinde son halini alacak olan belge, Türkiye'nin neyi hangi ölçüde yapacağının bir göstergesi olacaktır. Mevcut yazımızda, yapılmış olan zirveler sonucunda, Türkiye'nin uyması gereken kriterleri ve antlaşmalar çerçevesinde nereye gelindiğini bulacaksınız. +''+ Avrupa Birliği barışı korumak ve ekonomik ve sosyal ilerlemeyi pekiştirmek amacı ile bir araya gelmiş 15 Üye Devlet'den oluşur. Birliğin içinde ortak kurumları bulunan üç topluluk yer alır. Bunların içinde ilk kurulanı (1951 tarihli Paris Antlaşması'yla) Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT) olmuştu. Daha sonra (1957 tarihli Roma Antlaşması'yla) Avrupa Ekonomik Topluluğu ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu kurulmuştur. Topluluklar bu sürecin sonunda Üye Devletler arasındaki bütün iç sınırları kaldırarak tek bir pazar kurmuşlardır. 1992'de Maastrich'te imzalanan Avrupa Birliği Antlaşması ile ekonomik ve parasal birlik doğrultusunda ilerleyen ve belirli alanlarda hükümetler arası işbirliğini içeren bir Avrupa Birliği kurulmuştur. Üye devletler: Almanya, Avusturya, Belçika, Danimarka, Finlandiya, Fransa, Hollanda, İngiltere, İrlanda, İspanya, İsveç, İtalya, Lüksemburg, Portekiz, Yunanistan' dır. İkinci Dünya Savaşı bitmiş, lakin savaşın en aşağılık tavrı olan; insan hakları ihlalleri ile dolu sonuçları, tüm açıklığı ile hissedilmekteydi. Geçmişteki, dünyaya yayılma politikası ile elde ettiği hakimiyetini yavaş yavaş kaybetmekte olan Avrupa, tarihteki günlerine kavuşmak dürtüsü ile, yeni güç dengeleri kurma eğilimindeydi. Bu çaba ile, çoğu faşizme karşı savaşta aktif bir rol oynamış bulunan, siyaset, hukuk ve sanat dünyasından 800 ünlü temsilci 7-10 Mayıs 1948 arasında Lahey Kongresi'nde bir araya gelerek Avrupa Kurucu Parlamenter Asamblesi'nin oluşturulması çağrısında bulundular. Lahey Kongresi'nin ilk sonucu bir yıl sonra 10 devlet - Belçika, Birleşik Krallık, Danimarka, Fransa, Hollanda, İrlanda, Norveç, İsveç, İtalya ve Lüksemburg - tarafından Avrupa Konseyi'nin kurulması oldu. 1950'de Almanya Federal Cumhuriyeti, İzlanda, Türkiye ve Yunanistan da Avrupa Konseyi'ne katıldılar. Avrupa Konseyi savaş sonrası yıllarının başlıca ihtiyaçlarını iki organıyla, hükümetlerarası nitelikteki Bakanlar Komitesi ve uluslararası nitelikte ama sınırlı yetkilere sahip Danışma Meclisi yoluyla karşıladı: bu ihtiyaçlar demokrasinin pekiştirilmesi, hukukun üstünlüğünün savunulması, insan haysiyetinin öne çıkarılması ve insan haklarına saygıydı (Ek 3.). Bunlar Avrupa Konseyi'ne üye olmanın ölçütleri ve üyelerinin yerine getirmekle yükümlü oldukları vazgeçilmez yükümlülüklerdir. Lahey Kongresi'ni izleyen süreçte 'bütün halkların ve bütün ulusların erişeceği ortak bir ideal' olarak nitelenen, 10 Aralık 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi yayımlanır. Bu çağrı ve İHEB ile Batı Avrupa'nın bugünkü temelleri yavaş yavaş atılmaya başlanmış olur. Topluluğun çalışmaları, başlangıçta altı kurucu üyesi (Almanya, Belçika, Fransa, Hollanda, İtalya ve Lüksemburg) arasında bir kömür ve çelik ortak pazarı kurulmasıyla sınırlıydı. Savaş ertesindeki o günlerde savaşın galip ve mağluplarını, eşitler olarak işbirliğinde bulunabilecekleri bir kurumsal yapı içinde bir araya getiren Topluluk, temelde barışı güvence altına almanın bir aracı olarak algılanıyordu (Ek 1.). Altılar'ın başarısı Birleşik Krallık, Danimarka ve İrlanda'yı Topluluk üyeliğine başvurmaya yöneltti. General de Gaulle yönetimindeki Fransa'nın 1961'de ve 1967'de iki kez veto yetkisini kullandığı çetin bir pazarlık dönemini takiben, bu üç ülke 1972 yılında üyeliğe kabul edildiler. Üye devlet sayısını altıdan dokuza (Ek 2.) yükselten ilk genişleme ile birlikte, Topluluk sosyal, bölgesel ve çevresel konularda üstlendiği sorumluluklarla yeni bir derinlik kazandı. Amerika Birleşik Devletleri'nin 1970 başlarında doların konvertibilitesini askıya almasıyla ekonomik yakınlaşma ve parasal birlik gereksinimi açıkça kendini gösterdi. 1973 ve 1979'daki iki petrol kriziyle dünya çapında parasal istikrarsızlık daha ağırlaştı. 1979 yılında Avrupa Para Sistemi'nin işlerlik kazanması döviz kurlarının sabitleşmesine yardımcı oldu, Üye Devletler'in kararlı ekonomik politikalar izleyerek açık bir ekonomik alanın dayattığı disiplinden yararlanmalarını ve birbirlerine karşılıklı destek vermelerini sağladı. Topluluk 1981'de Yunanistan'ın, 1986'da da İspanya ve Portekiz'in katılmalarıyla güneye doğru genişledi. Bu genişlemeler, Onikiler'in, ekonomik gelişmeleri arasındaki farklılıkları azaltmaya yönelik yapısal programlar uygulamalarını kaçınılmaz kıldı. Bu dönemde Topluluk Güney Akdeniz ile Afrika, Karayipler ve Pasifik (AKP) ülkeleri ile yeni anlaşmalar imzalayarak uluslararası düzeyde daha önemli bir rol oynamaya başladı; AKP ülkeleri birbirini izleyen dört Lomé Sözleşmesi (1975, 1979, 1984 ve 1989) ile Topluluk'la bağ kurdu. 1 Ocak 1995'te Avrupa Birliği'ne üç yeni üye; Avusturya, Finlandiya ve İsveç katıldı. Dünyanın en büyük ticaret gücü olmasına karşın, Birlik diplomatik etkinliğini arttıracak yapıları geliştirmekte ağır davranmıştır. Avrupa siyasi işbirliğinin amacı dışişleri ve güvenlik politikası alanlarında hükümetler arasında daha derinlemesine bir eşgüdümün sağlanmasıdır. Dünyadaki durgunluk ve mali yükün paylaşımı konusundaki iç çekişmeler 1980 başlarında bir "Avrupa karamsarlığı" havasının doğmasına neden oldu. Ama 1984'ten sonra bunun yerini Topluluğun canlandırılması konusunda daha umutlu beklentiler aldı. Jacques Delors başkanlığındaki Komisyon'un 1984'te hazırladığı Beyaz Kitap'a dayanarak Topluluk 1 Ocak 1993'e kadar tek pazar oluşturmayı kendisine hedef edindi. Avrupa Tek Senedi (Ek 5.) 17 ve 28 Şubat 1986'da imzalandı ve bu iddialı hedefle ilgili mevzuatın kabulü konusunda yeni usuller geliştirdi. Tek Senet 1 Temmuz 1987 tarihinde yürürlüğe girdi. Berlin Duvarı'nın yıkılmasının ardından 3 Kasım 1990'da iki Almanya'nın birleşmesi, Aralık 1991'de de Sovyetler Birliği'nin çözülmesi Avrupa'nın siyasi yapısını baştan aşağı değiştirdi. Üye Devletler bağlarını güçlendirme kararlılığıyla, temel özellikleri 9-10 Aralık 1991'de Maastricht'te toplanan Avrupa Doruğu'nda kararlaştırılan yeni bir Antlaşma'nın müzakerelerine başladılar. 1 Kasım 1993'te yürürlüğe giren Avrupa Birliği Antlaşması Üye Devletler'in önüne iddialı bir program koymaktadır: 1999'a kadar parasal birlik; yeni ortak politikalar, Avrupa yurttaşlığı; diplomatik işbirliği; ortak savunma ve iç güvenlik. Dünya ölçeğindeki rekabeti göğüsleyebilmek ve işsizliği azaltmak için Avrupa Doruğu, Komisyon tarafından sunulan 'Büyüme, rekabet, istihdam' adlı Beyaz Kitap'a dayanarak Temmuz 1994'te kıta ölçeğinde altyapı ve iletişim projelerini yürürlüğe koymaya karar verdi. Artık AB'nin, bir yandan Üye Devletler'in kimliklerini korurken diğer yandan da karar verebilme ve uygulama yeteneği bulunan hem etkili hem de demokratik bir örgüt olma yolunda daha ileri gitmekten başka seçeneği yoktur. Yapısını güçlendirip karar mekanizmalarını rasyonalize edemezse, iyice gevşeme ya da kımıldayamaz hale gelme seçeneğiyle karşı karşıya kalacaktır. Atlas Okyanusu'ndan Urallar'a uzanan 'Büyük Avrupa' ancak tek sesle konuşup hareket eden istikrarlı bir çekirdek etrafında yapılanırsa örgütlü bir güç olarak gelişebilir. 1996 için planlanan kurumsal gündem iddialıdır: 15 üyeli AB'nin yapısının yeni görevleri göğüsleyebilecek şekilde uyarlanması ve kurucularının büyük siyasi projelerinin kaynakları gözardı edilmeden ve kapsamı kısıtlanmadan tüm kıtaya istikrar getirebilecek biçimde yeni üyelerin katılımına hazırlanması. Yaklaşık yarım yüzyıldır Avrupa bütünleşmesi, kıtanın gelişmesi ve halkının zihniyeti üzerinde önemli etkilerde bulunmuştur; aynı zamanda güçler dengesini de değiştirmiştir. Siyasi renklerinden bağımsız olarak tüm hükümetler mutlak ulusal egemenlik çağının artık geçtiğinin farkındadır. Ancak güçlerin birleştirilmesi ve AKÇT Antlaşması'nın ifadesiyle "gelecekteki kader birliği" için harcanacak çabalar sayesinde, Avrupa'nın eski ulusları ekonomik ve sosyal gelişmelerini sürdürebilir ve dünya ölçeğindeki etkinliklerini koruyabilirler. Ulusal ve ortak çıkarların sürekli dengelenmesine, ulusal geleneklerin farklılığına saygı gösterilmesine ve farklı kimliklerin güçlendirilmesine dayalı Topluluk yaklaşımı her zaman olduğu gibi bugün de geçerlidir. Devletler arasındaki ilişkilere damgasını vuran köklü düşmanlıkları, üstünlük saplantılarını ve savaşçı eğilimleri aşacak biçimde tasarlanan bu yaklaşım Soğuk Savaş yılları boyunca Avrupa'nın demokratik ülkelerinin özgürlüğe olan bağlılıkları çevresinde birleşmelerini sağlamıştır. Avrupa Birliği'ni daha geleneksel uluslararası bütünleşme modellerinden ayırt eden özellik kurumsal yapısının benzersiz oluşudur. Paris, Roma ve Maastricht Antlaşmaları'yla Üye Devletler hükümranlıklarının bir bölümünü ulusal ve ortak çıkarlarını temsil eden bağımsız kurumlara devretmişlerdir. Karar mekanizmalarında her biri belirli bir rol üstlenen bu kurumlar birbirlerini tamamlar niteliktedir. *** Birliği yöneten kurumlar şunlardır: Demokratik yollarla seçilen Parlamento, Üye Devletleri temsil eden ve Bakanlar'dan oluşan Konsey, Avrupa Devlet ve Hükümet Başkanları Doruğu, Antlaşmaların koruyucusu olan Komisyon, Topluluk hukukuna uyulmasını sağlayan Adalet Divanı ve Birliğin Mali yönetimini izleyen Sayıştay. Ayrıca ekonomik, sosyal ve bölgesel çıkar gruplarını temsil eden çeşitli danışma kurulları vardır. Birliğin dengeli gelişimine katkıda bulunan projelerin finansmanını kolaylaştırmak amacıyla kurulmuş olan bir Avrupa Yatırım Bankası bulunmaktadır. *** Avrupa Birliği Konseyi başlıca karar organıdır. Konsey, 15 Üye Devlet'in, toplantı gündemini oluşturan konuda (dış politika, tarım, sanayi, taşıma, çevre, vb.) politika sorumluluğu taşıyan bakanlarından oluşur. Konsey'in Başkanlığı altı ayda bir el değiştirir. Konsey görüşmeleri için gerekli zemin, Üye Devletler'in daimi temsilcilerinden oluşan Coreper (Daimi Temsilciler Komitesi) adlı komite tarafından hazırlanır. Bu komiteye de ilgili ulusal bakanlık elemanlarından oluşan komiteler yardım eder. Konsey'in Genel Sekreterliği Brüksel'dedir. AT Antlaşması'nın 145. maddesine göre Konsey Üye Devletler'in genel ekonomik politikalarının eşgüdümünden sorumludur. Fakat Birliğin yetkileri genişledikçe Konsey'in faaliyet alanına da yenileri eklenmektedir. Üye ülkeleri temsil eden Konsey, AB'nin mevzuatını (yönetmelikler, yönergeler ve kararlar) hazırlar; bu anlamda birliğin yasama organıdır. Ancak Tek Senet ve Maastricht Antlaşması uyarınca bu işlevini Avrupa Parlamentosu'yla paylaşır. Konsey ve Parlamento aynı zamanda AB'nin bütçesi üzerinde de denetim yetkisini paylaşırlar. Ayrıca, Komisyon'un müzakere ettiği uluslararası anlaşmaların kabulü de Konsey'in yetkisindedir. AT Antlaşması'nın 148. maddesi gereğince Konsey'in kararları, oybirliği, basit çoğunluk ya da nitelikli çoğunluk (toplam 87 oyun en az 62'si) şartının aranması bakımından birbirlerinden ayrılır. Nitelikli çoğunluk (en az 62 oy) gereken durumlarda oylar şu biçimde dağılır: Almanya, Birleşik Krallık, Fransa ve İtalya 10'ar oy; İspanya 8 oy, Belçika, Hollanda, Portekiz ve Yunanistan 5'er oy; Avusturya ve İsveç 4'er oy, Danimarka, Finlandiya ve İrlanda 3'er oy ve Lüksemburg 2 oy. Kararlar genellikle nitelikli çoğunlukla alınır. Ancak yeni bir Üye Devlet'in kabulü, antlaşmalarda yapılan değişiklikler ya da yeni bir ortak politikanın yürürlüğe konması gibi çok önemli konularda oybirliği aranır. Topluluk üyelerinin hükümet başkanlarının (Fransa'nın devlet başkanının) 1974'ten beri yaptıkları düzenli toplantılar sonucu Avrupa Doruğu ortaya çıkmıştır. Bu düzenleme 1987'de Avrupa Tek Senedi ile resmiyet kazanmıştır. Avrupa Doruğu yılda en az iki kez toplanır; Komisyon Başkanı da Doruğa katılır. *** Avrupa Parlamentosu demokratik bir tartışma forumudur; aynı zamanda denetim ve yasama sürecinde de işlevleri vardır. Avrupa Parlamentosu tek dereceli seçimlerle ve genel oyla beş yılda bir seçilir. (Bu seçimlerin ilki Haziran 1979'da yapılmıştır). Parlamento'nun halen 626 üyesi vardır. Bu üyelerin ülkelere dağılımı şöyledir: Almanya 99, Birleşik Krallık, Fransa ve İtalya 87'şer, İspanya 64, Hollanda 31, Belçika, Portekiz ve Yunanistan 25'er, İsveç 22, Avusturya 21, Danimarka ve Finlandiya 16'şar, İrlanda 15 ve Lüksemburg 6. Parlamento'nun Genel Kurul'u normal olarak Strasbourg'da toplanır. Genel Kurul çalışmalarının ön hazırlıklarını yapan 20 komisyonun ve siyasi grupların olağan toplantı yeri Brüksel'dir. Parlamento Sekretaryası ise Lüksemburg'dadır. Parlamento Konsey'in yasama işlevini paylaşır: Yönerge ve yönetmeliklerin hazırlanmasında söz sahibidir ve Komisyon'un dikkate alması istemiyle bunlarda değişiklikler önerir. Antlaşmalarda değişiklik yapan Tek Senet, konuların Parlamento'da ve Konsey'de de ikişer kez ele alınmasını öngörmektedir. 'İşbirliği usulü' olarak bilinen bu yolla Parlamento'ya, özellikle tek pazar konusunda olmak üzere, bir dizi politika alanında daha geniş söz hakkı tanınmış olmaktadır. Maastricht Antlaşması, bazı alanlarda karara katılma yetkisi vererek Parlamento'nun rolünü daha da güçlendirmiştir. Bu alanlar, işgücünün serbest dolaşımı, tek pazar, öğretim, araştırma, çevre, Avrupa ölçeğindeki ağlar, sağlık, kültür ve tüketicinin korunmasıdır. Artık Parlamento, uzlaşma sağlanamadığı takdirde salt çoğunluk oyuyla Konsey'in ortak konumunu reddetme ve yasama sürecini durdurma yetkisine sahiptir. Tek Senet uluslararası işbirliği ve ortak üyelik anlaşmaları ile yeni üyelerin kabulü kararlarını Parlamento'nun oluruna bırakmıştı. Maastricht'te ise Avrupa Parlamentosu seçimlerinin aynı seçim sistemiyle yapılması ve Birlik vatandaşlığı konularında da Parlamento'dan onay alınması zorunlu kılınmıştır. Parlamento bütçe yetkilerini de Konsey'le paylaşır. Bütçeyi kabul edebileceği gibi, reddedebilir de (Parlamento şimdiye kadar iki kez Bütçe'yi reddetmiştir). Reddetmesi halinde bütçe süreci sıfırdan baş-lar. Bütçe Komisyon tarafından hazırlandıktan sonra, bütçe yetkisini paylaşan Konsey ve Parlamento arasında gidip gelir. Konsey, ağırlıklı olarak tarım alanındaki 'zorunlu' harcamalar konusunda, Parlamento ise sınırları antlaşmada belirlenen 'zorunlu olmayan' harcamalar konusunda son sözü söyler. Parlamento, Topluluk politikalarını etkileyebilmek amacıyla bütçe sürecindeki yetkilerini tam olarak kullanmaktadır. Parlamento'nun vazgeçilmez işlevlerinden biri siyasi bakımdan itici güç olmasıdır. Parlamento, 370 milyon insanı temsil eden siyasi ve ulusal eğilimlerin buluştuğu eksiksiz bir Avrupa forumudur. Yeni politikalar oluşturulması ve varolanların geliştirilmesi ya da değiştirilmesi yönünde sık sık çağrılar yapar. 1984'te kabul ettiği Avrupa Birliği Antlaşması taslağı Üye Devletler'in Tek Senet yönünde harekete geçmelerinde etken olmuştur. Ekonomik ve parasal birlik ile siyasi birlik konusunda hükümetlerarası konferanslar düzenlenmesi çağrısı yapan da Parlamento olmuştur. Nihayet Parlamento demokratik bir denetim organıdır. Üçte iki çoğunluk gerektiren gensoru oylamalarıyla Komisyon'u görevden alabilir. Ayrıca her yıl Komisyon'un programı konusunda görüş bildirir ve oylama yapar. Parlamento, Sayıştay'ın hazırladığı raporlara dayanarak ortak politikaların uygulanmasını izler. Ayrıca Komisyon ve Konsey'e yönelttiği sözlü ve yazılı sorular yoluyla bu politikaların günlük yönetimini denetler. Avrupa siyasi işbirliğinden sorumlu olan Dışişleri Bakanları, Parlamento üyelerinin sorularını yanıtlarlar; Parlamento'nun uluslararası ilişkiler ve insan hakları alanlarındaki kararlarına ilişkin olarak gerçekleştirilen çalışmalar konusunda onları bilgilendirir ve kendi faaliyetlerinin dökümünü sunarlar. Avrupa Doruğu Başkanı Avrupa Doruğu'nun sonuçları konusunda Parlamento'ya bilgi verir. *** Topluluğun bir başka önemli kurumu Komisyon'dur. 1 Temmuz 1967'de üç Topluluğun (AKÇT, AET ve Euratom) yürütme organlarını birleştiren bir antlaşma ile tek bir Komisyon oluşturulmuştur. Komisyon'un üye sayısı 5 Ocak 1995'te 20'ye (Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya ve İtalya için ikişer, diğer ülkeler için birer) yükseltilmiştir. Bu üyeler, Üye Devletler'in 'mutabakatı' ile atanır; Maastricht Antlaşması'yla görev süreleri 5 yıla çıkarılmıştır ve atanmaları Parlamento'nun onayıyla gerçekleşir. Komisyon görevini tam bir bağımsızlıkla yerine getirir; Topluluk çıkarlarını temsil eder ve hiçbir Üye Devlet'ten talimat almaz. Antlaşmaların koruyucusu olarak Konsey'in kabul ettiği yönetmelik ve yönergelerin düzgün biçimde uygulanmasını sağlar. Topluluk hukukunun yürürlüğünü sağlamak üzere Adalet Divanı'nda dava açabilir. Yasama sürecinde inisiyatif hakkı sadece Komisyon'a aittir. Konsey içinde ya da Konsey ve Parlamento arasında görüş birliği sağlanmasını kolaylaştırmak üzere müdahalede bulunabilir. Konsey tarafından alınan (örneğin ortak tarım politikasına ilişkin) kararların uygulanması türünden bir yürütme yetkisine de sahiptir. Ayrıca araştırma ve teknoloji, kalkınma yardımı ve bölgesel kaynaşma alanlarındaki ortak politikaların yürütülmesine ilişkin olarak önemli yetkileri vardır. Komisyon, Parlamento'nun üçte iki çoğunlukla kabul edeceği bir gensoru sonucunda topluca görevden alınabilir; ama bu şimdiye kadar hiç olmamıştır. Komisyon çalışmaları, çoğunluğu Brüksel ve Lüksemburg'da görev yapan bir idari kadro tarafından desteklenir. Bu idari örgüt, her biri belli bir alandaki ortak politikaların uygulanması ile genel yönetimden sorumlu olan ve Genel Müdürlükler olarak adlandırılan 23 bölümden oluşur. Geleneksel uluslararası örgütlerin genel sekreteryalarının aksine Komisyon'un mali özerkliği vardır ve kararlarını uygulamakta tam bir bağımsızlığa sahiptir. Federasyon yanlıları Komisyon'u, bir yanda mevcut Avrupa Parlamentosu ile öbür yanda bugünkü Konsey'in yerine geçecek olan Üye Devletler Senatosu'ndan oluşan çift meclisli bir parlamentoya karşı sorumlu olacak Avrupa hükümetinin nüvesi olarak görmektedirler. *** Adalet Divanı Lüksemburg'dadır ve Üye Devletler'in 'bağımsızlıklarından kuşku duyulmayan kişiler arasından' mutabakat yoluyla seçip altışar yıllık dönemler için atadıkları 15 yargıçtan oluşur. Divan'ın başlıca iki işlevi vardır: (i) Topluluk kurumları tarafından kabul edilen mevzuatın antlaşmalara uygunluğunu denetlemek (Topluluk kurumları, Üye Devletler ve haklarının ihlal edildiğine inanan yurttaşlar Divan'a başvurma hakkına sahiptir); (ii) Ulusal mahkemelerden biri tarafından istendiğinde Topluluk mevzuatının uygulanabilirliği ya da doğru yorumu konusunda görüş bildirmek; verdiği kararlara karşı temyiz yolu kapalı olan bir mahkeme ya da yargıcın gördüğü davada bu konuda tereddüt belirirse Adalet Divanı'ndan bir ara karar istenmesi zorunludur. Divan'ın karar ve yorumları zaman içinde Topluluk düzeyinde uygulanabilen bir Avrupa hukukunun oluşmasına katkıda bulunmaktadır. Topluluk hukuku alanında, Divan'ın kararları ulusal mahkemelerin kaiçtihadı, Topluluğun bugünkü biçimini almasında belirleyici bir rol oynamıştır. Konsey ve Komisyon, AT ve Euratom konularında Ekonomik ve Sosyal Komite'nin desteğiyle çalışır. Bu Komite ekonomik ve sosyal faaliyetlerin değişik kategorilerini temsil eden 222 üyeden oluşur. Birçok konuda karar verilmeden önce görüşünün alınması zorunludur; ayrıca kendi inisiyatifiyle de görüş bildirme hakkına sahiptir. Ticaret ve sanayi dünyası ile işçi sendikaları, Topluluğun gelişmesini Ekonomik ve Sosyal Komite aracılığıyla etkilerler. Maastricht Antlaşması'yla kurulan Bölgeler Komitesi Üye Devletler'in önerdiği bölgesel ve yerel makamların temsilcileri arasından Konsey tarafından dört yıllık bir dönem için seçilen 222 üyeden oluşur. Komite, Antlaşma'nın belirlediği alanlarda Konsey ve Komisyon'a danışmanlık yapar. Toplantı yeri Brüksel'dir. *** Avrupa Birliği'nin işleyişinde kapsam genişleme ve daralamsı, yeni konuların eklenmesi, ek maddeler ile sağlanabilmektedir. Aşağıda da var olan maddeler, Birlik tarafından kabul edilmiş ve uygu-lamaya konmuş bazı önlemler, ağırlıklı olarak şu alanlarla ilgilidir: • Kamu alımlarının serbestleştirilmesine paralel olarak iş ve malzeme sözleşmeleriyle ilgili kuralların saydamlaştırılması, kontrollerin arttırılması ve kuralların kapsamının taşıma, enerji ve telekomünikasyon gibi önemli yeni alanlara genişletilmesi. • Dolaylı vergiler, KDV ve özel tüketim vergilerine ilişkin ulusal mevzuatın birbirine yaklaştırılması anlamına gelen vergi uyumlulaştırması. • Sermaye piyasalarının ve mali hizmetlerin serbestleştirilmesi. • Belgelendirme ve test konusunda benimsenen yeni bir yaklaşım sayesinde, ulusal standartların denkliklerinin tanınması; emniyet ve çevre standartlarında da bir ölçüde uyumlulaştırmanın sağlanması. • Kişilerin serbest dolaşımı önündeki teknik engellerin (faaliyette bulunma özgürlüğü ve diploma denkliklerinin tanınması yoluyla) ve fiziki engellerin (sınırlardaki kontrollerin kaldırılmasıyla) sona erdirilmesi. • Şirketler hukukunun uyumlulaştırılması ve fikri ve sınai mülkiyet mevzuatının (tescilli marka ve patentler) benzeştirilerek iş dünyasının işbirliğini teşvik eden bir ortamın oluşturulması. Adalet ve içişleri alanlarındaki işbirliği (Avrupa Birliği Antlaşması, VI. Fasıl) dört temel alanı kapsar: (i) Sığınma mevzuatının uyumlulaştırılması. (ii) Üye olmayan devletlerin vatandaşlarına uygulanacak göçmen mevzuatının Birlik düzeyinde ele alınması. (iii) Sınır ötesi suçlarla etkin mücadele için polis teşkilatları arasında işbirliği. (iv) Medeni hukuk ve ceza hukuku alanlarında işbirliği anlaşmalarının hazırlanması. Maastricht Antlaşması, kararların nitelikli çoğunlukla alınacağı bazı alanlarda AT'nin yetkilerini genişletmiştir: Araştırma ve geliştirme, çevrenin korunması ve sosyal politika (Birleşik Krallık dışındaki bütün Üye Devletler bir sosyal politika anlaşması imzalamışlardır). Antlaşma aynı zamanda Avrupa Parlamentosu'nun yetkilerini, bir dizi alanda ortak karar usulünü getirmek suretiyle güçlendirmektedir. Yeni üyeliklerin, mevcut üyeleri güçlü ve homojen bir yapıda birleştirmeyi becerebilmiş olan geleneksel bütünleşme yaklaşımını zora sokması tuhaf bir çelişki olur. AB'ye katılmanın koşullarından biri yeni üyelerin mevcut Topluluk mevzuatını tümüyle kabul etmeleri ve ortak politikaları paylaşmalarıdır. Geçici bir dönem için anlaşmaya bağlanmış olanlar dışında hiçbir istisnaya izin verilemez. Maastricht'te kabul edilen iddialı hedefler - en geç 1999'a kadar ekonomik ve parasal birlik ortak dış politika ve güvenlik politikasını içeren siyasi birlik - müstakbel üyeler tarafından da kabul edilmelidir. Şimdi veya daha sonra AB'ye katılmak isteyen ülkelerin davranışlarında belirsizliğe yer olmamalıdır. AT'yi daha başından itibaren geleneksel uluslararası örgütlerden ayırt eden kurallara bağlılık ve geleneklere saygı Birliğe güç katmayı sürdürecektir. Hükümetler-arası işbirliği ile federasyon arasında bir yerde duran Birlik, yetki ikamesi ilkesine bağlı olmakla birlikte ortak eylemden de vazgeçemez. Bu süreç ister istemez yavaş ilerleyecek ve değişik siyasi ve ekonomik gelişmişlik düzeylerine imkan verecektir. *** Avrupa'nın gelecekte alacağı biçimi kestirmek imkansızdır. Yine de mevcut verilere dayanılarak bazı öngörülerde bulunulabilir. • Onbeşler, Maastricht'te üstlenilen taahhütler çerçevesinde ekonomik, parasal ve siyasi bütünleşme konusunda ellerinden geleni yapacaklardır. Kurumlar arası anlaşmalar Topluluk kurumları ve usulleriyle diplomatik işbirliği düzenlemeleri arasındaki 'köprü'yü oluşturacaktır. Avrupa Parlamentosu ortak karar mekanizmasını sonuna kadar kullanacaktır. • Haziran 1995'te çalışmaya başlayan bir düşünce grubunun hazırlayacağı rapora dayalı olarak Birlik 1996'da Antlaşmaları revize etme sürecini başlatacaktır. 2000 yılına kadar gerçekleştirilmek üzere, bir Avrupa yürütme organı ile iki meclisli (biri halkı, öbürü Devletler'i temsilen) bir yasama organını temel alan bir federal sistem için planlar hazırlanacaktır. Antlaşma süresi 1998'de sona eren Batı Avrupa Birliği ile Avrupa Birliği arasında gerçekleşecek olan bütünleşme bu sürecin bir parçası olacaktır. • Polonya, Çek Cumhuriyeti, Slovakya ve Macaristan, AB'nin de yardımıyla pazar ekonomilerini geliştirdikçe, yapılmış olan Avrupa Anlaşmaları genişletilecektir. Avrupa Konseyi'ne katılmış bulunan ve parlamenter demokrasiler topluluğuna dahil olduklarını kanıtlamış bulunan Merkezi ve Doğu Avrupa ülkeleri AB'ye üye olacaktır. Bütünleşme konumuna ulaşanlar Birlik üyeliğine başvuracak ve yeni bir genişleme aşamasının önünü açacaklardır. • Birlik, kuzey yarıkürenin güvenliğinin tartışıldığı başlıca iki Avro-Atlantik forum olan AGİT ve NATO'da kendi siyasi kimliğini kanıtlayacaktır. Lomé Sözleşmesi ve Birleşmiş Milletler ve UNCTAD gibi uluslararası örgütlerdeki etkisi sayesinde Kuzey ile Güney'in birbirine yakınlaştırıl-masında büyük rol oynayacaktır. 21. yüzyılın başındaki Avrupa için çizilen bu manzara kaçınılmaz olarak eksik ve spekülatiftir. Varsayımları arasında, mevcut Üye Devletler'in AB'yi, tüm kıtayı kapsayacak biçimde "federalist bir itici güç" olarak işlemekte serbest bırakacakları ve müstakbel üyelerin de Maastricht'te belirlenen siyasi amaçları çekincesiz paylaşacakları da vardır. Bu umutların gerçekleşmesinin tek yolu, asla geriye dönüp bakmadan Topluluk için daha başında belirlenmiş olan yolda ilerlemeye devam etmektir. EKLER Ek 1.p> PARİS DORUĞU BİLDİRGESİ (19 ve 20 Ekim 1972) "Üye Devletler, Toplulukları'nın gelişmesini demokrasi, fikir özgürlüğü, bireylerin ve düşüncelerin serbest dolaşımı ve serbestçe seçilmiş temsilcileri vasıtasıyla halkın katılımına dayandırma kararlılıklarını yeniden teyid ederler". Ek 2.p> AVRUPA KİMLİĞİNE İLİŞKİN BELGE (Kopenhag Doruğu, 14 Aralık 1973) "Dokuzlar, bağlı oldukları hukuki, siyasi ve ahlaki düzenlerine niteliğini veren değerlere saygı gösterilmesini sağlamak ve ulusal kültürlerinin zengin çeşitliliğini muhafaza etmek arzusundadırlar. Bireyin ihtiyaçlarının karşılanması temeline dayanan bir toplum kurma kararlığı temelinde aynı hayat anlayışını paylaşan Dokuzlar, temsili demokrasi, hukukun üstünlüğü, eko-nomik ilerlemenin nihai amacı olan sosyal adalet ve insan haklarına saygı ilkelerini savunma azmindedirler. Bütün bunları Avrupa kimliğinin temel unsurlarıdır". Ek 3.p> TEMEL HAKLARA İLİŞKİN ORTAK BİLDİRGE (Avrupa Parlamentosu, Konsey ve Komisyon, 5 Nisan 1977) AVRUPA PARLAMENTOSU, KONSEY VE KOMİSYON, Avrupa Toplulukları'nı kuran Antlaşmalar'ın hukuka saygı ilkesine dayandığını; Adalet Divanı'nın kabul ettiği üzere bu hukukun Antlaşmalar'da ve Topluluğun ikincil mevzuatında yer alan kuralların ötesinde genel hukuk ilkelerini ve özellikle Üye Devletler'in anayasa hukukarının dayandığı temel hakları, ilkeleri ve hakları içerdiğini; Ve özellikle bütün Üye Devletler'in 4 Kasım 1950'de Roma'da imzalanmış bulunan İnsan Haklarının ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi'nin Akit Tarafı olduğunu göz önünde tutarak AŞAĞIDAKİ BİLDİRGEYİ KABUL ETMİŞTİR: 1. Avrupa Parlamentosu, Konsey ve Komisyon, Üye Devletler'in anayasalarından ve İnsan Haklarının ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi'nden kaynaklananlar başta gelmek üzere temel hakların korunmasına öncelikle önem verdiklerini vurgularlar. 2. Yetkilerini kullanırken ve Avrupa Toplulukları'nın hedeflerini gerçekleştirmeye yönelik çabalarında bu haklara saygı göstermektedirler ve saygı göstermeye devam edeceklerdir". Ek 4.p> DEMOKRASİ BİLDİRGESİ (Avrupa Doruğu Kopenhag Toplantısı, 8 Nisan 1978) "Avrupa Parlamentosu Üyeleri'nin tek dereceli genel oyla seçilmesi, Avrupa Toplulukları'nın geleceği açısından temel önem taşıyan ve Topluluklar'ı oluşturan halkların paylaştıkları demokrasi ideallerini somut bir şekilde ortaya koyan bir olaydır. Roma Antlaşması'nda öngörüldüğü üzere Avrupa halkları arasında gittikçe daha yakın bir birliğin temeli olan Avrupa Toplulukları'nın oluşturulması, Topluluklar'ın kurucularının barışın ve özgürlüğün güçlendirilmesi yolundaki kararlılıklarını göstermekteydi. Avrupa Kimliğine İlişkin Kopenhag Bildirgesi'nde ifade edildiği üzere, Devlet ve Hükümet Başkanları, bağlı oldukları hukuki, siyasi ve ahlaki düzene niteliğini veren değerlere saygı gösterilmesini sağlamak ve temsili demokrasi, hukukun üstünlüğü, sosyal adalet ve insan haklarına saygı ilkelerini savunmak azmindedirler. Bu ilkelerin uygulanması, yetkilerin anayasal düzenlemesi içinde hem fikirlerin serbestçe ifadesini hem de insan haklarının korunmasını güvenceye alan çoğulcu demokratik bir sistemi gerektirir. Devlet ve Hükümet Başkanları, Avrupa Parlamentosu, Konsey ve Komisyon'un, Topluluklar'ın amaçlarını gerçekleştirme uğraşı içinde temel haklara saygı gösterme yolundaki kararlılıklarını ifade ettikleri Ortak Bildirge'ye katıldıklarını beyan ederler. Her Üye Devlet'te temsili demokrasiye ve insan haklarına saygının ve bunların sürdürülmesinin Avrupa Toplulukları'na üyeliğini vazgeçilmez koşulları olduğunu resmen beyan ederler". FASIL XVII KALKINMA İŞBİRLİĞİ Madde 130 1. Üye Devletler'in izlediği politikaların tamamlayıcısı niteliğinde olan, Topluluğun kalkınma işbirliği alanındaki politikası: özellikle içlerinde en dezavantajlı konumda olanlar başta gelmek üzere, gelişmekte olan ülkelerin sürdürülebilir ekonomik ve sosyal kalkınmalarına; -gelişmekte olan ülkelerin uyumlu ve aşamalı bir biçimde dünya ekonomisi ile bütünleştirilmelerine; -gelişmekte olan ülkelerde yoksullukla mücadeleye katkıda bulunur. 2. Bu alandaki Topluluk politikası demokrasinin ve hukuk devletinin geliştirilmesi ve pekiştirilmesi genel hedefine ve insan hakları ve temel özgürlüklere saygı hedefine katkıda bulunur. Ek 5.p> AVRUPA TEK SENEDİ (Şubat 1986) Avrupa Toplulukları'nı kuran Antlaşmalar temelinde girişilen çalışmaları tamamlama ve Devletleri arasındaki ilişkileri, 19 Haziran 1983 tarihli Stuttgart Resmi Bildirgesi uyarınca tümüyle bir Avrupa Birliği'ne dönüştürme isteğiyle HAREKETE GEÇEREK; Bu Avrupa Birliği'ni önce kendi iç kurallarına göre işleyen Topluluklar temelinde, daha sonra ise İmzacı Devletler arasında dış politika alanında ve bir Avrupa İşbirliği temelinde uygulamaya koymak ve bu birliği gerekli eylem araçlarıyla donatmak KARARLILIĞIYLA; Özgürlük, eşitlik ve sosyal adalet başta gelmek üzere, Üye Devletler'in anayasalarında ve yasalarında, İnsan Haklarının ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme'de ve Avrupa Sosyal şartı'nda tanınan temel haklar üzerinde demokrasiyi geliştirmek için işbirliği yapmak KARARLILIĞIYLA, Avrupa fikrinin, ekonomik bütünleşme ve siyasi işbirliği alanlarında gerçekleştirilen sonuçların ve yeni açılımlara duyulan ihtiyacın, Avrupa'nın demokratik halklarının taleplerine denk düştüğüne ve genel oyla seçilen Avrupa Parlamentosu'nun Avrupa halkları için kaçınılmaz bir ifade aracı olduğuna KANİ OLARAK, Avrupa'nın ortak çıkarlarını ve bağımsızlığını korumak ve özellikle bağlı oldukları demokrasi ve hukuka ve insan haklarına saygı ilkelerini ortaya koyarak Birleşmiş Milletler Antlaşması çerçevesinde girdikleri taahhüte uygun olarak uluslararası barışın ve güvenliğin korunmasına birlikte katkıda bulunmak amacıyla, tek sesle konuşma ve tutarlı biçimde ve dayanışma içinde hareket etmeye gittikçe daha fazla yönelme konusunda Avrupa'ya düşen sorumluluğun BİLİNCİNDE OLARAK, Ortak politikalarının kapsamını genişletip yeni hedefler gerçekleştirmeye yönelmek suretiyle ekonomik ve sosyal durumu geliştirmeye ve kurumların yetkilerini Topluluk çıkarlarına uygun koşullar altında kullanmalarına imkan sağlayarak Topluluklar'ın daha düzgün biçimde işlemesini sağlamaya KARARLI OLARAK, Devlet ve Hükümet Başkanları'nın 19-21 Ekim 1972 tarihlerinde Paris'te yapılan Toplantı'da Ekonomik ve Parasal Birliğin aşamalı olarak gerçekleştirilmesi hedefini onayladıklarını DİKKATE ALARAK, Avrupa Doruğu Başkanlığı'nın 6-7 Temmuz 1978'de Bremen'de vardığı sonuçların Ek'ine ve Avrupa Para Sistemi'nin (APS) kurulması ve ilgili konularda Brüksel'de toplanan Avrupa Doruğu'nun 5 Aralık 1978'de aldığı Karar'ı dikkate alarak ve sözkonusu karar uyarınca Topluluğun ve Üye Devletler'in Merkez Bankaları'nın parasal işbirliğini yürürlüğe koymak için bir dizi önlemi uygulamaya koymuş olduklarını KAYDEDER[ler]..." Ek 6.p> HELSİNKİ AB KONSEYİ, BAŞKANLIK ZİRVESİ SONUÇLARI 10-11 Aralık 1999 MADDE 3. Avrupa Birliği Konseyi, tüm Avrupa kıtasının istikrarı ve refahı için Aralık 1997'de Lüksemburg'da başlatılan genişleme sürecinin önemini teyid eder. MADDE 4. Avrupa Birliği Konseyi, şimdi 13 aday devleti tek bir çerçeve içinde kapsayan katılım sürecinin içerici mahiyetini tekrar teyit eder. Aday devletler, üyelik sürecine eşit bir temelde katılmaktadırlar. Avrupa Birliği'nin Antlaşmalar'da ifade edilen değerlerini ve amaçlarını paylaşmalıdırlar. Bu bakımdan, Avrupa Birliği Konseyi, anlaşmazlıkların BM Anayasası'na uygun olarak barışçı yoldan çözülmesi ilkesini vurgular ve aday devletleri, devam eden sınır anlaşmazlıkları ve ilgili diğer konuları çözmek için her gayreti göstermeye davet eder. Bunda başarılı olunamadığı takdirde, anlaşmazlığı makul bir süre içinde Uluslararası Adalet Divanı'na (UAD) götürmelidirler. Avrupa Birliği Konseyi, özellikle üyelik süreci üzerindeki yansımalarıyla ilgili olarak ve en geç 2004 yılı sonuna kadar UAD yoluyla çözüme bağlanmalarını teşvik etmek amacıyla, devam eden anlaşmazlıklara ilişkin durumu gözden geçirecektir. Ayrıca, Avrupa Birliği Konseyi hatırlatır ki Kopenhag'da belirlenmiş olan politik kriterlere uyum, üyelik müzakereleri açılmasının bir ön şartıdır ve tüm Kopenhag kriterlerine uyum AB'ye üye olarak katılmanın temelidir. MADDE 5. Birlik, kurumsal reform konusundaki Hükümetler Arası Konferansı Aralık 2000'e kadar tamamlamak için her çabayı göstermeye yönelik sağlam bir siyasi taahhüt içine girmiştir. Bu Konferans'ın sonuçlarının onaylanmasından sonra, Birlik, 2002 sonundan itibaren, üyelik vecibelerini üstlenme yeteneğine sahip olduklarını göstermelerinin hemen ardından ve müzakere sürecinin başarıyla tamamlanması üzerine, yeni üye devletler kabul edebilme durumunda olacaktır. MADDE 6. Komisyon, aday devletlerdeki ilerleme hakkında ayrıntılı bir değerlendirme yapmıştır. Bu değerlendirme, katılım kriterlerinin yerine getirilmesi yönünde ilerleme olduğunu göstermektedir. Aynı zamanda, bazı sektörlerde devam eden güçlükler bulunduğu dikkate alınırsa, aday devletler, katılım kriterlerine uyma çabalarını sürdürmeye ve arttırmaya teşvik edilirler. Bazı adayların tüm Kopenhag kriterlerini orta vadede karşılama konumunda olmayacakları anlaşılmaktadır. Komisyon'un niyeti, bazı aday devletlerce Kopenhag kriterlerinin yerine getirilmesinde kaydedilen ilerleme konusunda 2000 yılı başlarında Konsey'e rapor vermektir. Bundan sonraki ilerleme raporları, Aralık 2000'deki AB Konseyi'nden uygun bir zaman önce sunulacaktır. MADDE 11. Müzakerelerde, her aday devlet kendi meziyetlerine göre değerlendirilecektir. Bu ilke, hem muhtelif müzakere başlıklarının açılması hem de müzakerelerin yürütülmesi bakımından geçerli olacaktır. Müzakerelerde ivmeyi korumak için, hantal prosedürlerden kaçınılmalıdır. Şimdi müzakere sürecine sokulmuş olan aday devletler, hazırlıklarında yeterli ilerleme yapmışlarsa, halen müzakere sürecinde bulunan aday devletlere makul bir süre içinde yetişme imkanına sahip olacaklardır. Müzakerelerde ilerleme, müktesebatın ulusal mevzuata dahil edilmesinde ve bilfiil uygulanması ve icra edilmesinde ilerleme ile paralel gitmelidir. MADDE 12. Avrupa Birliği Konseyi, Komisyon'un ilerleme raporunda işaret edildiği gibi Türkiye'de son zamanlarda yaşanan olumlu gelişmeleri ve ayrıca Türkiye'nin Kopenhag kriterlerine uyum yönündeki reformlarını sürdürme niyetini memnuniyetle karşılar. Türkiye, diğer aday devletlere uygulananlar ile aynı kriterler temelinde Birliğe katılmaya yönelmiş bir aday devlettir. Diğer aday Devletler gibi Türkiye de mevcut Avrupa stratejisine dayanılarak, reformlarını teşvik etmeye ve desteklemeye yönelik bir katılım öncesi stratejiden istifade edecektir. Bu çerçevede, insan hakları konusu ve 4 ve 9(a) sayılı paragraflarda belirtilen konular başta olmak üzere, üyeliğin siyasi kriterlerini karşılama yönünde ilerleme kaydedilmesi üzerinde durularak, daha fazla siyasi diyalog söz konusu olacaktır. Türkiye, Topluluk programlarına ve ajanslarına ve katılım süreci bağlamında aday devletler ile Birlik arasındaki toplantılara katılma imkanına da sahip olacaktır. Müktesebatın benimsenmesi için ulusal bir program ile birlikte, siyasi ve ekonomik kriterler ve bir üye devletin yükümlülükleri ışığında üyelik hazırlıklarının yoğunlaşması gereken öncelikleri içeren bir katılım ortaklığı önceki Konsey sonuçları temelinde oluşturulacaktır. Uygun izleme mekanizmaları kurulacaktır. Türkiye'nin mevzuatının ve uygulamasının müktesebat ile uyumlulaşmasını yoğunlaştırmak üzere, Komisyon, müktesebatın analitik tarzda incelen-mesine yönelik bir süreç hazırlamaya davet edilir. Avrupa Birliği Konseyi, Komisyon'dan, tüm katılım öncesi tüm AB mali yardım kaynaklarının koordinasyonu için tek bir çerçeve sunmasını talep eder. MADDE 13. Avrupa Konferansı'nın geleceği, gelişen durumun ve Helsinki'de katılım süreci konusunda alınan kararların ışığında gözden geçirilecektir. Yaklaşan Fransa Dönem Başkanlığı, 2000 yılının ikinci yarısında konferansı toplama niyetini beyan etmiştir.   Kopenhag Kriterleri Demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve azınlıklara saygı gösterilmesini ve korunmasını garanti eden kurumların istikrarının gerçekleştirilmesi İşleyen bir pazar ekonomisinin varlığının yanı sıra Birlik içindeki piyasa güçleri ve rekabet baskısına karşı koyma kapasitesine sahip olunması Siyasi, ekonomik ve parasal birliğin amaçlarına uyma dahil olmak üzere üyelik yükümlülüklerini üstlenme kabiliyetine sahip olunması Avrupa bütünleşmesi hareketi korunurken, Birliğin yeni üye içerme kapasitesi gerek Birlik gerekse aday ülkelerin genel çıkarına hizmet eden önemli bir unsurdur. KAYNAKLAR Pascal Fontaine, On Derste Avrupa, Paris, Siyasal Bilgiler Enstitüsü, 1994.p> Chrisitiane Duparc, Avrupa Topluluğu ve İnsan Hakları, 1992.p> Avrupa Komisyonu Türkiye Temsilciliği yayınları.  +''+Kaffed

Egemen Medyayı Egemen Yapan Nedir

Medya konusunda yazışımın bir nedeni, tüm entelektüel kültüre ilgi duymam; bir başka nedeni ise medyayı incelemenin son derece kolay oluşudur. Karşımıza her gün çıkar. Sistemli bir araştırma yapabilirsiniz. Dünkü versiyonu bugünküyle karşılaştırabilirsiniz. Ne oyunlar dönüp dönmediğine ve nasıl yapılandıklarına ilişkin pek çok kanıt vardır. Bence medya ilimden ya da sözün gelişi, entelektüel görüş dergilerinden farklı değildir; kuşkusuz, bazı fazladan zorlamalar var, ama arada köklü bir fark yok. Bunlar karşılıklı etkileşim içindeler; insanların birinden diğerine bu denli kolay gidebilmesinin nedeni de bu. +''+ Medyaya, ya da anlamak istediğiniz herhangi bir kuruma bakarsınız. Geniş toplumdaki konumlanışlarına ilişkin bir şeyler bilmek istersiniz. Başka iktidar ve otorite sistemleriyle nasıl ilişkileniyorlar? Şansınız varsa, bilgilendirme sisteminin önderlerinden ne yapmak istediklerine ilişkin iç bilgi sağlayabilirsiniz (bir çeşit doktriner sistemdir). Halkla ilişkilerin verdiği bilgileri değil, birbirlerine ne yapmak istediklerine ilişkin söylediklerini kastediyorum. Bu konuda çok sayıda ilginç belge var.Medyanın doğasına ilişkin üç ana kaynak var. Onları, diyelim ki bir bilimcinin karmaşık bir molekülü ya da benzer bir şeyi inceleyeceği gibi incelemek istiyorsunuz. Yapıya bakar, medya ürününün neye benzeyeceğine ilişkin bu yapı üzerine temelle-nen bir hipotez geliştirirsiniz. Ardından da ürünü inceleyip hipoteze ne kadar uyduğunu kontrol edersiniz. Medya analizlerindeki tüm çaba gerçekte bu son aşamadır; medya ürününün ne olduğu ve medyanın doğası ve yapısına ilişkin varsayımlara uyup uymadıkları.Peki, ne görürsünüz? ilk elde, farklı şeyler yapan farklı medyalar olduğunu: eğlence / Hollywood, pembe diziler vs.; hatta ülkedeki gazetelerin çoğu (büyük çoğunluğu), izleyici kitlesini yönlendirmektedirler. Medyanın bir başka sektörü daha vardır ki, büyük kaynaklara sahip olduğundan gündem-oluşturan medya ya da elit medya olarak bilinir; herkesin içinde işlediği çerçeveyi bunlar oluşturur. New York Times gibi, CBS gibi. İzleyicileri genellikle ayrıcalıklı kişilerdir. New York Times'ı okuyanlar, zengin kişiler, ya da siyasal sınıf olarak adlandırılanlar; siyasal sisteme angajedirler. Şu ya da bu tarzda, idarecidirler. Siyasal idareci, iş yöneticisi (şirket müdürleri gibi), üniversite idarecileri (profesörler gibi) ya da insanların düşünüş ve olaylara bakış tarzını örgütleyen başka gazeteciler olabilirler.Elit medya başkalarının içinde işlediği çerçeveyi biçimlendirir. Akşamüzeri sürekli bir haber akışı sağlayan Associated Press'i izliyorsanız, bir ara kesilir ve şöyle bir şey çıkar: "Editörlerin dikkatine: Yarının New York Times'ının birinci sayfasında şu haberler yer alacak." Olay şudur: eğer Dayton, Ohio'da bir gazetenin editörü iseniz ve neyin haber olduğunu çıkartacak kaynaklara sahip değilseniz, ya da bu konuyu düşünmek istemiyorsanız; bu size neyin haber olduğunu söylemektedir. Yerel konulardan ya da okurlarınızı eğlendirecek şeylerden başka bir şeye ayıracağınız çeyrek sayfanın öyküleri bunlardır. Bunlar kullanacağınız öykülerdir, çünkü New York Times size yarın neyle ilgilenmeniz gerektiğini söylemektedir, eğer Dayton, Ohio'da bir gazetenin editörü iseniz, bunu yapmak zorundasınızdır; çünkü elinizde başka fazlaca kaynak yoktur. Eğer çizginin dışına çıkarsanız, büyük basının hoşuna gitmeyecek öyküleri koyuyorsanız, bu konuda kısa zamanda kulağınız çekilir. Gerçekte, San Jose Mercury News'da olanlar bu durumun dramatik bir örneğidir, iktidar oyunlarının çizgi dışına çıktığınızda sizi hizaya getirecek çeşitli tarzları vardır. Ayak direrseniz, fazla uzun süremezsiniz. Bu çerçeve gayet iyi işlemektedir; belirgin iktidar yapılarının bir yansıması olduğu anlaşılabilir bir durumdur.Gerçek kitle iletişim araçları temelde insanları oyalamaya çalışır. Başka işlerle uğraşsınlar, yeter ki bizi rahatsız etmesinler (biz'den kasıt, gösteriyi yürütenlerdir). Örneğin profesyonel sporla ilgilensinler. Herkes çıldırasıya profesyonel sporla, seks skandallarıyla, yıldızlar ve sorunlarıyla ya da buna benzer işlerle ilgilensin. Ciddi olmadığı sürece her şey olabilir. Tabii, ciddi işler, büyük insanlar içindir. Bunu "biz" hallederiz.Elit medya, gündem oluşturucular nelerdir? Örneğin The New York Times ve CBS. Bir kere, onlar büyük ve çok kârlı kuruluşlardır. Dahası çoğu General Electric, Westinghouse, vb. gibi çok daha büyük şirketlerle ya bağıntılıdır ya da doğrudan onlara aittir. Son derece tiranca bir yapı olan özel ekonominin iktidar yapısının tam tepesinde yer alırlar. Şirketler temelde hiyerarşik, yukarıdan denetlenen tiranlıklardır. Ne yaptıklarından hoşlanmıyorsanız, çekip gidersiniz. Büyük medyalar o sistemin parçalarıdır.Kurumsal ortamları nasıldır? Bu da aşağı yukarı aynıdır. Etkileşime girdikleri ve ilişkin oldukları, diğer iktidar merkezleridir; hükümet, diğer şirketler, ya da üniversiteler. Medyalar doktriner sistemler olduklarından, üniversitelerle sıkı bir etkileşim içindedirler. Diyelim ki Güneydoğu Asya, Afrika ya da buna benzer bir şey konusunda yazan bir muhabirsiniz. Büyük üniversiteye gidip size neler yazmanızı söyleyecek bir uzman bulmalı ya da Brookings Enstitüsü veya Amerikan Girişim Enstitüsü gibi vakıflara başvurmalısınız; söyleyeceklerinizi onlar size dikte ettirirler. Bu dış enstitüler medyaya çok benzemektedir. Örneğin, üniversiteler bağımsız kurumlar değillerdir, içlerinde bağımsız kişiler bulunabilir; ama bu medya için de geçerlidir. Genelde şirketler için de. Hatta faşist devletler için bile geçerlidir. Ama kurumun kendisi asalaktır. Özel servet, bağış yapan büyük şirketler ya da (şirketlerle ayırt edilemeyecek kadar sıkı bağlantı içinde olan) hükümet gibi dış destek kaynaklarına bağımlıdır; üniversiteler özde bunların orta yerindedir. Bu yapıya uyum sağlamayan, onu kabul edip içselleştirmeyen (içselleştirmedikçe, inanmadıkça gerçekten de onunla çalışamazsınız) insanlar yuvadan yukarıya doğru uzanan yolun bir noktasında sökülüp atılırlar. Bağımsız düşünüp de başa bela olan insanlardan kurtulmak için pek çok elek mekanizması vardır. Aranızdan üniversiteye gitmiş olanlar, eğitim sisteminin uyum ve boyun eğiciliği ödüllendirmeye fazlasıyla yönelik olduğunu bilirler; eğer bunu yapmıyorsanız, bir baş ağrısısınızdır. Dolayısıyla gerçekten, dürüstçe (yalan söylemiyorlar) toplumdaki çevreleyen iktidar sisteminin inanç ve tutumlar çerçevesini içselleştiren insanların üstte kaldığı bir elek sistemi işlemektedir. Harvard ve Princeton gibi elit kurumlar ve küçük seçkin kolejler fazlasıyla toplumsallaşmaya yöneliktir. Harvard gibi bir yere gidecek olursanız, burada yapılanın büyük ölçüde adap öğretimi olduğunu görürsünüz; üst sınıf mensubu gibi davranmayı, doğru düşüncelerle düşünmeyi vb.George Orwell'in 1940'larm ortasında yazdığı Hayvan Çiftliği'ni okuduysanız, totaliter bir devlet olan Sovyetler Birliği'nin bir eleştirisiydi. Büyük sükse yaptı. Herkes bayıldı. Ancak Hayvan Çiftliği'ne yazdığı önsözün yasaklandığı ortaya çıktı. Ancak 30 yıl sonra yayınlanabildi. Biri kağıtları arasında bulmuştu. Hayvan Çiftliği'ne Giriş'in başlığı "İngiltere'de Edebî Sansür"dü. Kitabın Sovyetler Birliği'yle alay ettiğini, ama İngiltere'nin de pek farklı olmadığını söylüyordu. Yakamızda KGB yoktu, ama sonuç hemen hemen aynıydı. Bağımsız fikirlere sahip, ya da yanlış düşünen insanların önü kesilmek-teydi.Orwell kurumsal yapı konusunda pek az şey söyler, topu topu iki cümle. "Bu nasıl oluyor?" diye sorar, ilk elde, basına kamuya sadece bazı şeylerin ulaşmasını isteyen zengin insanlar sahip olduğundan. Söylediği ikinci şey şudur: elit eğitim sistemine devam ettiğinizde, Oxford'daki uygun okullara gittiğinizde, söylenmesi uygun olmayan şeylerin, düşünülmesi uygun olmayan fikirlerin olduğunu öğrenirsiniz. Elit kurumların toplumsallaştırıcı rolü budur, buna uyarlanmazsanız, genellikle dıştalanırsınız. Bu iki cümle öyküyü iyi kötü anlatmaktadır. Medyayı eleştirdiğinizde çok öfkelenirler. Haklı olarak, şöyle derler: "Kimse bana ne yazacağımı söyleyemez. Dilediğimi yazarım. Baskılar ve zorlamalara dair bütün bu laflar anlamsız, çünkü hiçbir baskı altında değilim." Ki bu da tümüyle doğrudur; ama sorun şudur ki, zaten doğru şeyi söyleyeceklerinden, kimsenin onlara ne yazacaklarını dikte ettirmesine gerek olmadığını kanıtlamış olmasalardı orada olmazlardı. Şehir haberleri masasında ya da benzeri bir serviste işe başlayıp da yanlış öyküleri işlemiş olsalardı, artık dilediklerini söyleyebilecekleri konumlara gelemezlerdi. Daha ideolojik disiplinlerde aynı durum üniversite fakülteleri için de geçerlidir. Onlar toplumsallaşma sisteminden geçmişlerdir.Pekala, tüm sistemin yapısına bakıyorsunuz. Haberlerin nasıl olmasını bekliyorsunuz? Pek açık, değil mi? New York Times'ı ele alın. Bir şirkettir ve bir ürün satar. Ürün, okurlardır. Gazeteyi aldığınızda para kazanmazlar. Bedava olarak internete yerleştirmekten mutludurlar. Hatta gazeteyi satın aldığınızda para kaybederler. Ama okurlar üründür. Ürün, ayrıcalıklı insanlardır, tıpkı gazetelere yazan kişiler gibi; bilirsiniz, toplumdaki en üst düzeyli karar-alıcı kişiler. Bir ürünü bir pazara satmanız gerekir ve Pazar tabii ki, reklamcılardır (yani diğer iş sahipleri), ister gazete olsun, ister televizyon, izleyicileri satmaktadır. Şirketler izleyicileri başka şirketlere satar. Elit medya vakasında, büyük iştir bu. Bu koşullar göz önünde bulundurulduğunda, medya ürününün doğası konusunda ne öngörebilirsiniz? Başka bir şey varsaymaksızın ileri süreceğiniz sıfır hipotez ne olabilir? Medya ürününün, neyin çıkıp neyin çıkmadığının, eğiliminin alıcı ve satıcının, kurumların ve onları çevreleyen iktidar sistemlerinin çıkarlarını yansıtacağı. Bu olmazsa, mucize olurdu.Pekala, işin zorlu yanı şimdi başlıyor. Öngördüğünüz tarzda işliyor mu? Buna siz karar verebilirsiniz. Bu aşikar hipotez üzerine akla gelebilecek her türlü sınavdan geçmiş pek çok malzeme var; hâlâ da ayakta. Toplum bilimlerde bir sonucu bu kadar güçlü destekleyen başka bir şey bulamazsınız; bu da şaşırtıcı değil; çünkü kuvvetlerin işleyiş tarzı göz önünde bulundurulduğunda, tutmaması mucize olurdu. Bundan sonra keşfedeceğiniz şey, konunun tümünün bir tabu olduğudur. Kennedy Hükümet Okulu'na ya da Stanford'a veya başka bir yere gidip gazetecilik ve iletişim ya da akademik siyaset bilimi vb. okursanız, bu sorular sorulmaz. Yani, birinin bilmeden ifade edilmesine izin verilmeyen herhangi bir şeyle karşılaşabileceği hipotezi ve bunun kanıtları tartışılmaz. Eh, bunu da öngörüyorsunuz. Kurumsal yapıya bakarsanız, tabii, dersiniz, bu adamlar ifşa edilmeyi neden istesinler ki? Ne yapacaklarına dair eleştirel tahlillere neden izin versinler ki? Yanıt buna izin vermeleri için bir neden olmadığı, zaten vermedikleridir. Yine bu kasıtlı bir sansür değildir. Yalnızca bu konumlara varamazsınız. Buna sol da sağ da dahildir. Bazı düşüncelere sahip olmayacak şekilde toplumsallaşıp eğitilmemişseniz, oraya varamazsınız. Şu halde, birinci öngörü takımının tartışmaya dahil olmasına izin verilmediğine ilişkin ikinci bir öngörü takımına eriştiniz. Bakılması gereken son nokta, tüm bunların içinde işlediği doktriner çerçevedir. Medya, reklam, akademik siyaset bilimi vb. dahil enformasyon sisteminin üst düzeylerindeki insanlar birbirleri için yazdıklarında (mezuniyet söylevleri verdiklerinde değil) ne olması gerektiğini tasavvur ediyorlar mı? Açılış konuşması yaptığınızda, cafcaflı, güzel sözler söylersiniz. Ama birbirleri için yazdıklarında insanlar bu konuda ne söylüyor? Burada bakılması gereken üç akım var. Biri halkla ilişkiler sanayi; bilirsiniz; propaganda sanayi. Halkla İlişkiler sanayiinin önderleri ne diyor? Bakılacak ikinci yer, kamusal entelektüeller denen kişiler: büyük düşünürler, "başmakale" yazarları vb. Ne diyorlar? Demokrasinin doğası gibi konularda etkileyici kitaplar yazan kişiler. Bakacağınız üçüncü yer, akademik akım, özellikle siyaset biliminin, son 70-80 yıldır bir dalı olan iletişim ve enformasyonla ilgili olan alanı.Şu halde bu üç şeye bakın ve ne dediklerini görün ve bu konuda yazmış önde gelen figürlere bakın. Tümü (kısmî bir alıntı yapıyorum) genel nüfusun "cahil ve sorun yaratan dışarlıklılar" olduğunu söylerler. Onları kamusal alanın dışında tutmalıyız, çünkü son derece aptaldırlar ve bulaşacak olurlarsa sorun çıkartırlar. Onların işi "se-yirci" olmaktır, "katılımcı" değil.Zaman zaman oy kullanıp biz parlak insanlardan birini seçmelerine izin verilir. Ama sonra evlerine dönüp futbol seyretmeleri gerekir. Ama bu "cahil ve sorun yaratan dışarlıklılar" katılımcı değil, gözlemci olmalıdırlar. Katılımcılar, "sorumlu insan" denenlerdir ve tabii yazar her zaman onlardan biridir. "Neden ben "sorumlu bir insan"ım da bir başkası cezaevinde" diye hiç sormazsınız. Yanıt oldukça açıktır. Çünkü siz iktidara karşı boyun eğici ve tabisinizdir, bir başkası ise bir bağımsız filan olabilir. Ama tabii, sormazsınız. Dolayısıyla gösteriyi yöneten parlak adamlar vardır, geri kalanlar ise dışarıda kalmalıdır; (akademik bir makaleden aktarıyorum) "insanların kendi çıkarlarının en iyi yargıcı olduğuna" ilişkin demokratik dogmatizmlere asla kapılmamalıyız. Öyle değildirler. Kendi çıkarlarının en kötü yargıçlarıdırlar, dolayısıyla bunu onların yararına biz yapmalıyız. Gerçekte bu Leninizm'e çok benzemektedir, işleri sizin için yapıyoruz ve bu herkesin çıkarına vb. insanların tarihsel olarak coşkulu Stalinistlikten ABD destekçiliğine bu denli kolay kaymasının nedeni, kanımca, kısmen bu. İnsanlar bir konumdan diğerine çok çabuk geçebiliyor; bunun nedeni konumun temelde aynı olmasıdır, iktidarın nerede yattığına ilişkin farklı bir değerlendirme yapıyorsunuz, hepsi bu. Bir noktada şurada olduğunu düşünüyorsunuz, bir başka noktadaysa burada. Aynı konumu alıyorsunuz.Tüm bunlar nasıl gelişti? İlginç bir tarihi vardır. Çoğu, büyük bir dönüm noktası olan Birinci Dünya Savaşı'ndan kaynaklanır. ABD'nin dünyadaki konumunu büyük ölçüde değiştirdi. 18. yüzyılda ABD dünyanın en zengin yeriydi. Yaşam kalitesi, sağlık ve yaşam süresi düzeyini, dünyanın diğer yerleri bir yana, İngiltere'nin üst sınıfları, ancak 20. yüzyıl başlarında yakaladı. ABD olağanüstü zengindi, devasa avantajlara sahipti ve 19. yüzyıl sonuna gelindiğinde, dünyanın en büyük ekonomisiydi. Ama dünya sahnesinde büyük bir oyuncu değildi. ABD'nin gücü Karayip Adalarına, Büyük Okyanus'a uzanıyordu, ama o kadar.Birinci Dünya Savaşı sırasında ilişkiler değişti. İkinci Dünya Savaşı'nda ise daha dramatik değişiklikler oldu. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ABD dünyayı ele geçirdi. Ama Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra bir değişim olmuş ve ABD borçlu bir ülkeden, borç veren bir ülkeye dönüşmüştü. Britanya gibi devasa değildi; ama ilk kez dünyada asli bir aktör haline gelmişti. Değişimlerden biri buydu, ama başkaları da vardı.İlk kez Birinci Dünya Savaşı'nda örgütlü devlet propagandası yapıldı. Britanyalıların bir Enformasyon Bakanlığı vardı ve buna gerçekten gereksinim duymaktaydılar, çünkü ABD'yi savaşa çekemezlerse başlan derde girecekti. Enformasyon Bakanlığı esas olarak propagandayla yükümlüydü; "Hun" vahşetleri konusunda devasa imalatlar yapıyordu. Haklı olarak en saf ve propagandaya açık kişiler olarak gördükleri Amerikalı aydınları hedef almışlardı. Onlar da bunu kendi sistemleri içinde dağıtmaktaydı. Dolayısıyla esas olarak Amerikalı aydınlara yönelikti ve iyi işliyordu. Britanya Enformasyon Bakanlığı belgeleri (pek çoğu yayınlandı) hedeflerinin tüm dünyanın düşüncelerini denetim altına almak olduğunu göstermektedir; ancak bu küçük bir hedefti; esas hedef, ABD'ydi. Hindistan'da insanların ne düşündüğü umurlarında değildi. Enformasyon Bakanlığı Amerikalı aydınlara Britanya propagandasının mamullerini kabul ettirmede başarılıydı. Bundan gurur da duyuyorlardı. Bu da haksız değildi; hayatlarını kurtarmıştı. Başka türlü Birinci Dünya Savaşı'nı yitirirlerdi.Bunun ABD'de de bir dengi vardı. Woodrow Wilson 1916'da savaş karşıtı bir platform üzerinden seçilmişti. ABD son derece barışçıl bir ülkeydi. Hep öyle olmuştu. İnsanlar yabancı savaşlarda savaşmak istemiyordu. Ülke Birinci Dünya Savaşı'na son derece karşıydı ve Wilson, savaş-karşıtı tutumu sayesinde seçilmişti. Sloganı, "zafersiz barış"tı. Ama savaşa girmeye niyetliydi. Sorun, şuydu: nasıl yapmalı da barışçıl bir nüfusu gidip tüm Almanları öldürmek isteyecek kertede Alman düşmanı çılgınlar haline getirmeli? Bu, propaganda gerektirir. Böylelikle ABD tarihindeki ilk ve gerçekten de tek büyük devlet propaganda aygıtını geliştirdiler. Adına Kamu Enformasyon Komi-tesi dediler (gerçek bir Orwell'ci isim); Creel Komisyonu olarak da bilinir. Başındaki adamın adı Creel'di. Bu komisyonun görevi, nüfusu savaşçı bir isteriye sürüklemekti. İnanılmaz ölçüde iyi çalıştı. Birkaç ay içinde savaş çılgınlığı ortalığı kasıp kavuruyordu ve ABD böylelikle savaşa girebildi.Bu basarı pek çok insanı etkiledi. Bir kişi özellikle etkilenmişti ve bunun gelecek için büyük önemi olacaktı. Bu, Hitler'di. Mein Kampf'ı okursanız, orada pek de haksız olmayan bir tarzda, Almanya'nın savaşı, propaganda muharebesini yitirdiği için kaybettiğini söyler. Britanya ve Amerikan propagandasıyla baş edememişlerdi. Bir dahaki sefere kendi propaganda sistemlerine sahip olacağına ant içiyordu; İkinci Dünya Savaşı'nda bunu başardılar. Dahası, Amerikan iş dünyası da bu propaganda çabasından fazlasıyla etkilenmişti. O zamanlar bir sorun vardı. Ülke biçimsel olarak daha demokratikleşmekteydi. Daha fazla insan oy verebiliyordu; bunun gibi şeyler. Ülke giderek zenginleşmekteydi, daha fazla insan katılım gösterebiliyordu, çok sayıda yeni göçmen geliyordu vb.O zaman, ne yaparsınız? İşleri özel bir kulüp gibi yönetmek güçleşecektir. Bu nedenle belli ki insanların düşüncelerini denetim altına almanız gerekir. Halkla ilişkiler uzmanları vardı, ama bir halkla ilişkiler sanayii yoktu. Rockfeller'in imajını daha sevimli kılmak için tutulmuş birileri vardı. Ama bir ABD buluşu olan iğrenç halkla ilişkiler sanayii Birinci Dünya Savaşı'nın ürünüdür. Önde gelen figürleri, Creel Komisyonu'ndaki insanlardı. Gerçekte esas kahraman, Edward Bernays Creel Komisyonu'ndan çıkmadır. Hemen sonra yayınlanan, Propaganda başlıklı bir kitabı vardır. "Propaganda" sözcüğü o zamanlar olumsuz bir çağrışımla yüklü değildi. Terim İkinci Dünya Savaşı'nda tabu haline geldi, çünkü Almanya ve diğer dehşetli şeylerle ilişkilenmişti. Ama o günlerde propa-ganda enformasyon anlamında kullanılıyordu. Propaganda isimli kitabı 1925 dolaylarında yazdı; kitabın başında Birinci Dünya Savaşı'nın derslerini uyguladığını söyler. Birinci Dünya Savaşı'nın propaganda sistemi ve üyesi olduğu komisyonun, "beyinleri, tıpkı bir ordunun bedenlere komuta ettiği gibi komuta edebileceğini" gösterdiğini söylemektedir. Bu yeni akılları komuta etme tekniğinin, budalaları doğru hatta tutabilmek için zeki azınlıklar tarafından kullanılması gerektiğini ifade eder. Elimizde yeni teknikler olduğuna göre, artık bunu başarabiliriz.Bu halkla ilişkiler sanayiinin temel başvuru kitabıdır. Bernays bir çeşit guru'dur. Otantik bir Roosevelt / Kennedy liberaliydi. Guatemala'daki demokratik hükümeti deviren ABD destekli darbenin gerisindeki halkla ilişkiler çalışmalarını da o tasarlayıp yürütmüştü. Ancak 1920'lerin sonlarında, onu gerçek bir şöhret haline getiren başyapıtı, kadınları sigara içmeye ikna etmesiydi. Kadınlar o zamanlar sigara içmezdi ve o da, Chesterfîeld'in reklam kampanyasını yürütüyordu. Bütün teknikleri bilirsiniz; ağızlarında sigarayla modeller, sinema yıldızlan, filan. Bu başarısından dolayı göklere çıkarıldı. Böylelikle bu sanayiinin önde gelen şahsiyeti oldu; kitabı da gerçek bir başvuru kaynağı haline geldi.Creel Komisyonu'nun bir başka üyesi de yarım yüzyıl boyunca Amerikan gazeteciliğinin en saygın şahsiyeti olan Walter Lippmann'dı (ciddi Amerikan gazeteciliğini kastediyorum). Demokrasi üzerine ilerici denemeler olarak nitelenen yazılar yazardı, 1920'lerde yazdıkları ilerici bulunurdu. O da propaganda çalışmalarından çıkardığı dersleri etkin bir biçimde kullanabilmişti. Demokraside onay imali denen yeni bir sanat olduğunu söylemekteydi. Bu onun cümlesidir. Edward Herman ve ben kitabımızda terimi ödünç aldık, ama yaratıcısı Lippmann'dır. Demokrasi yönteminde "onay imali" dediği yeni bir sanattan söz eder. Onay imal ederek çok sayıda insanın biçimsel olarak oy hakkına sahip olduğu olgusunun üstesinden gelebilirsiniz. Bunu ilişkisiz kılabiliriz, çünkü onay imal ederek seçim ve tutumlarının her zaman onlara söylediğimiz gibi davranmalarını sağlayacak şekilde yapılandırabiliriz; biçimsel olarak katılım hakkına sahip olsalar bile. Böylece gerçek bir demokrasimiz olur. Düzgün bir şekilde işleyecektir. Propaganda ajansının derslerini uygulamak, budur.Akademik toplum bilim ve siyaset bilim de aynı şeyden kaynaklanır, iletişim ve akademik siyaset bilimi denen şeyin kurucusu Harold Glasswell'dir. En büyük başarısı bir kitap, propaganda üzerine bir incelemedir. Yukarıda aktardığım şeyleri, demokratik dog-matizme teslim olmamak gerektiğini dürüstçe o söylemiştir; akademik siyaset biliminden çıkan, budur (Glasswell ve diğerleri.). Yine siyasal partiler de savaş zamanı deneyiminden aynı dersleri çıkardılar; özellikle İngiltere'deki muhafazakar parti. Yeni yayınlanmakta olan ilk belgeleri Britanya Enformasyon Bakanlığı'-nın başarılarını onların da kabul ettiğini gösteriyor. Ülkenin giderek demokratikleştiğini, artık özel bir kulüp olmaktan çıktığını görmüşlerdi. Çıkardıkları sonuç, siyasetin siyasal bir savaş haline gelmesi gerekliliğiydi; Birinci Dünya Savaşı sırasında son derece iyi işleyen propaganda mekanizmaları insanların düşüncelerini kontrol altına almada kullanılmalıydı. Doktriner yön budur ve kurumsal yapıyla örtüşür. Şeylerin nasıl işlemesi gerektiğine ilişkin öngörüleri destekler. Ve öngörüler doğrulanmıştır. Ancak bu sonuçların tartışılmasına da izin yoktur. Tüm bunlar artık egemen yazına mal olmuştur ve yalnızca içerideki insanlar içindir. Koleje gittiğinizde insanların akıllarının nasıl kontrol edileceği üzerine klasikleri okumazsınız.Tıpkı James Madison'un Anayasal Konvansiyon sırasında yeni sistemin esas hedefinin "refah içindeki azınlığın çoğunluğa karşı korunması" olması, ve bu amaca uygun tasarlanması gerektiğine ilişkin sözlerini okumayacağınız gibi. Bu anayasal sistemin kuruluşudur, dolayısıyla kimse onu incelemez. Çok aramadıkça Akademik program içinde de bulamazsınız. Bence sistemin kurumsallığı, gerisinde yatan doktrinler ve işleyiş tarzı ka-baca böyle. "Cahil ve sorun yaratıcı" dışarlıklılara yönelik bir kısmı daha var. Bu, şu ya da bu şekilde oyalama çabalarını içeriyor. Sanırım bundan, neyi bulmayı umabileceğinizi öngörebilirsiniz.* Z Medya Enstitüsü'ndeki konuşmasından. Haziran 1997[Çeviren: Sibel Özbudun]+''+Noam Chomsky

Gençlik Toplantısı Değerlendirmesi

Okumakta olduğunuz yazı, bu toplantıyı, sadece haber olarak sizlere duyurmak maksadıyla değil; toplantıyı "Görünür" ve "Görünmez" yönleri ile değerlendirmek ve gelenekselleşmesi arzulanan bu organizasyona farklı bir perspektif önerebilmek amacıyla kaleme alınmaktadır.  Değerlendirmemize, gözle görünenin kolay takip edilir olmasından dolayı "Görünür" yönleri değerlendirerek başlayalım: Bir sene önceki toplantıya göre daha az katılımcının bulunduğu toplantı ilk toplantıya göre tansıyonu ve heyecanı daha düşük olan bir toplantı mahiyetindeydi. Katılımcıların önemli bir kısmının ilgisinin kesintili olması sonucu bazı konuşmacıların yarısı boş bir salona konuşma yapmak zorunda kalması can sıkıcı bir tablo oluşturdu. Gençlerimizin toplantıya, ilk akşam düzenlenen "Düğün" e gösterdikleri ilginin çok çok altında bir ilgi ile yaklaşmaları, hatta toplantı devam ederken küçük düğünler kurmaları, artık bizler için alışılagelmiş bir davranış biçiminin tekrarıydı. Toplantının gerek internet platformlarındaki gerekse dernek gündemlerindeki yankılarının bir önceki seneye nazaran daha kısa süreli olduğunu gözlemledik ve yer yer toplantının gereksizliğinden bahseden umutsuz söylemlere de rastladık. Peki ama, gerek bu tarz söylemlere, gerekse şimdiye kadar saydığımız diğer gözlemlere dayanarak pek çok genç arkadaşımızın yaptığı gibi bu toplantının toplumsal bir ihtiyaca denk düşüp düşmediğini sorgulamak mümkün ya da objektif bir yaklaşım olabilir mi? Çoğu zaman, görüngü ile gerçeklik arasında koşutluk yakalamak, görebildiklerimizin öznelliğinden kaynaklanan bir kısıtlı olma durumu sebebi ile boş bir çaba haline gelir. Toplantının "görünür" dediğimiz yönlerini biraz daha genişleterek gerçeğe biraz daha yaklaşmaya çalışalım. Zira, yukarıda saydığımız sıkıntıları yanlış bir davranış modeli ve irade olarak ortaya koyan ve bunları olumsuzlayarak bizler için anlamlı bir değişimi müjdeleyen farklı bir irade daha vardı "görünür"de: Evet, toplantı esnasında salonda boşluklar vardı ve de heyecanı düşük seyreden bir toplantıydı, ancak bu boşluklara ve ilgisizliğe tepkisini dillendiren, heyecanını salona yansıtan , düşünce, soru, eleştiri ve önerilerini yüksek sesle dile getirmeye çalışan gençler de vardı bu toplantıda. Toplantı ile ilgili adaptasyon sorunu yaşayan ve bir "zorunluluk" bilincinin soğukluğu ile ortamın enerjisini sömüren, hayal kırıklıklarını gerek toplantı esnasında, gerekse toplantı sonrasında dile getiren gençlerin dışında; şikayet, sorun ve ihtiyaçlarını ortak bir çözüm arayışı için paylaşan ve iletişime geçen pek çok gencimiz de vardı. Yine geçtiğimiz sene ortaya konan "projeler üzerinde örgütlenme" önerisine uygun olarak çalışma yürüten Sözlü Tarih çalışma Grubu ve Nart Kart Projeleri için pek çok gencimiz irtibata ve dayanışmaya geçtiler ve yakın bir zamanda da bu projelerin son Gençlik Toplantısının kattığı ivmeyle daha verimli olacaklarını umabiliriz. Açık olan şu ki; gönüllülük ilkesi üzerinde yürütülen bu faaliyetlerin gelişim şekli pek gürültü koparmaya müsait olmadığı için, meselelere "Paparazzi" zihniyeti ile yaklaşanları doyurmadılar, ancak kuşkusuz ki bu "görünür" sayabileceğimiz oluşumlar kısa bir zamana kadar meyvelerini yine gürültü koparmaksızın belki sessiz sedasız ama emin adımlarla vermeye başlayacaklardır. Toplantı esnasında, heyecan ve samimiyet eksikliği üstüne yapılan heyecanlı ve samimi sorgulamalar, sorunlarımızı gerçekten sahiplenmeye başlayan ve toplumsal bir çözümleme arayışını benimseyen bir gençlik potansiyelinin ortaya çıkmaya başladığının habercisidir. Umulan şu ki; tamamen öznel ve baltalayıcı yaklaşımlar, olumlu saydığımız bu yeni sayılabilecek kavrayış biçimini ve hareketlenmeyi sekteye uğratmasın ve şu an sadece potansiyel olarak görebildiğimiz bu kıpırdanmalar kendilerini doğru kurumsal yapılar içersinde ifade edebilsin. Toplantının, ilk bakışta görünmediği ve yorum gerektirmesi sebebi ile "görünmez" diye sıfatlandırabileceğimiz yönleri de vardı ki; bunlar da en az "görünenler" kadar sevindirici idi. Bir önceki sene karşımıza çıkan konu, yorum ve tartışma bolluğunun aksine bu sene gerek panelistlerin, gerekse söz alan diğer konuşmacıların, sunum ve konuşmaları temel olarak iki ihtiyacı esas alıyordu: "Kurumsallaşma" ve "Pratik Faaliyet". Hemen her konuşmacı, bir önceki sene olduğu gibi konularını son derece öznel ve soyut bir biçimde ele alarak, ortaya somut öneriler ve çözümler koymakta zorlandı; bununla beraber, "Kurumsallaşma" ve "Pratik faaliyetler" üzerine yapılan ortak vurgu, sorunlarımızın tespiti noktasında başarılı bir dönemden geçtiğimizin de işaretçisi sayılabilir. Doğru soruları bulabilmek, cevaba giden yolda birlikte hareket edebilmemiz ön koşuldur ve bu, bizler için artık gerçekleşmiş bir süreçtir. Buna ek olarak, kentleşme ve modernleşme süreci ile ilgili yapılan yorumların, bir önceki sene mevcut olan çok çeşitli tutumların aksine, bu sene anti-modernist bir çizgide olması ise hayret verici bir gelişmeydi. Aradan geçen bir sene içersinde nasıl olup da gençliğin modernizmle bir sorgulama içersine girdiğini incelemek başka bir yazının konusu olabilir. Yine de belirtmek gerekiyor; gençliğin modernizm ile arasında bir özne-seçenek ilişkisi oturtabilmiş olması, yaşadığımız çaresizlik hissiyatına karşı, bir çıkışın habercisidir. Yine, genel değerlendirme bölümünde bir sene sonrası için alınan kararlar ve bu kararların alınması sürecinde gençlerin gösterdiği etkili yaklaşım, takdire şayandı. Gençler, toplantı sırasında sürekli vurguladıkları Türkiye çapında etkin bir temsil ve somut projeler üzerinde çalışma ihtiyacına uygun olarak bir sonraki toplantıda ağırlığı projelere ayırmaya ve yıl boyu projeleri takip edecek, Türkiye çapında iletişimi sağlayacak bir icra kurulu oluşturmaya karar verdiler. İcra kurulu ile ilgili örgütlenme faaliyeti halen yedi ayrı proje üzerinde devam etmekte. Kurulun kısa bir zaman içersinde faaliyete geçmesi bekleniyor. Konuşmaların, karara dönüştüğünü ve bu kararların uygulamaya geçirildiğine tanık oluyoruz- Çerkesler için umut verici gelişmeler. Toplantının bundan sonraki hedeflerini ve alınan kararları göz önüne alarak önümüzde ki yıl yapılacak toplantının şimdiye kadar yapılanlardan çok daha farklı gelişeceğini görmek gerekiyor. Toplantının salt, iki günden ibaret olmadığını, bizler için yıl boyunca yapılacak faaliyetler için bir iki yılın ortasında iki gün olduğunu kavrayan gençlerimiz bu toplantıyı bir icraat değerlendirmesi ve bir öz-denetim mekanizması olarak da algılıyorlar ve faaliyetlerini bu çerçevede yürütmeye başladılar bile. "Söz"ün eyleme dönüştüğü günleri hep birlikte görebilmeyi diliyorum.Alper Kahraman

Adığe Kavramı ve Etnik Varlığı

Çerkesler ya da kendilerine verdikleri adla Adığeler Kuzey Batı Kafkasya'nın (Çerkesya ya da Adığey'in) yerli halkıdır. Çerkesya 1783'te ve 1864'te, iki kez olmak üzere, Ruslar tarafından yürütülen etnik temizliklere sahne olduğundan, eski Çerkes topraklarının çok küçük bir yüzdesi Çerkeslere "bırakılmış" durumdadır. +''+ Adığelerin konuştuğu dil (Çerkesçe), kendi içinde iki kola ve bunlar da lehçelere ayrılıyordu: Batı (Abadzeh, Şapsığ, K'emguy, Bjeduğ), Doğu (Khabardey, Besleney). Adığece'ye en yakın dil, kendisinden yeni ayrılmış olan Vubıh dilidir. Daha sonra, bu iki dilden daha önce ayrılmış olan Abhazca gelir. Tarihçi İ. Berkok'a göre, Adığece konuşanlar açısından Vubıhça "anlaşılması güç" bir lehçe; Abhazca ise, Adığece ve Vubıhça konuşanlar tarafından anlaşılması mümkün olmayan bir lehçedir. Tarihçi Metcunatıko İzzet'e göre de, Vubıhça Adığce'den ayrı (müstakil) bir dil olmayıp "fazlaca değişikliğe uğramış bir Adığe dilidir". Yazar, günümüzden 84 yıl önce, yani 1914'te yazdığı kitabında özetle şu ilginç bildiriyi de verir: "Ubıhlarda, asıl Adığe şivesinden oldukça farklı bir şive varsa da aralarında kullanmazlar ve bugün temiz bir Adığe şivesiyle konuşurlar." Yazar Abaza-Abhaz dillerine ilişkin olarak da özetle şu bildiriyi sunar: Abaza şivesi, Adığe şivesi ile akraba, ama aralarında önemli bir fark vardır. Bu üç akraba dil arasındaki ilişkiyi, bilimadamı Dr.Vuçujiko Zek'oğ da şöyle açıklar: Önceleri konuşulmakta olan bir dil (Batı Kafkas) içindeki lehçelerden biri kopar ve sonuç olarak iki dil doğar: Biri Eski Abhazca, diğeri de Eski Vubıh-Adığe Dili. Daha sonra aynı dil içindeki Vubıh ve Adığe lehçeleri de birbirinden ayrılarak Eski Vubıhça ile Eski Adığece ortaya çıkar. ADIĞE ADININ ANLAMI Adığeler kendilerine Adığe derler. Başkaları ise, daha çok Çerkes demektedirler. Her iki ada ilişkin değişik yorumlar vardır. Ama hiçbiri bilimsel bir kesinlik kazanmamıştır. Kanımca, Mirza Bala'nın İslam Ansiklopedisi "Çerkesler" maddesinde, Adığe sözcüğüne ilişkin olarak öne sürdüğü "Hemşehri, hem millet" deyimini akla daha yakındır. "Adığ" etnik anlam içerir: "Se sı Adığ" (Ben Adığeyim). "Adığe" ya da "Adğe" hem etnik, hem ülke anlamı içerir: "Adğem sihajışt" (Adığe ülkesine sığınacağım). Çorum ili Besleneyleri (örneğin Danun Köyü) arasında "Adığ"ın "Adıy" biçimine dönüştüğü görülmektedir. Burada "a" (ülke) ve "dıy" (bizim) eklerinin birleşimi "bizim ülkemiz, bizim ülkelimiz" anlamlarını içerir. O halde Adığe sözcüğünden "bizim ülkemizden olan ve bizim dilimizi konuşan insan" anlamını elde etmiş oluruz. Bu da bir yorumdur. Toparlarsak, Kuzey Batı Kafkasya yerli halkının bugün için iki ana milliyete ayrıldığını, bunun da Adığelerle Abhazlar olduğunu söyleyebiliriz. Vubıhlar ise, anadili olarak Adığece'yi, etnik olarak da Adığe kimliğini benimsemiş, son Adığe Devleti (1861-64) içinde egemen olan bir öğe olarak yer almış bir toplumdur. İsmail Berkok, Tarihte Kafkasya, s. 219. Metcunatıko İzzet, Kuzey Kafkasya dergisi, sayı 35, s.11, sadeleştiren Mehmet Aksoy. Dr.Vuçujiko Zek'oğ, Marje Tanıtım Sayısı, s.37-38.+''+Cevdet Yıldız

Takım Tutmak ya da Beşiktaş Kulübü’nün 100. Yılı ve Çerkesler

Portekiz diktatörü Salazar'ın yıllarca ülkesini muhalefetsiz ve baskı ile yönetebilmesinin gizi ancak "3 F" formülü ile anlaşılabilir. 3 F=Futbol+Fado+Fieasta'dır. Yani, Salazar'ın kuramının açılımı budur. +''+ Fado ve Fiesta birbirine bağlı iki kavramdır. İkisi de özünü müzikten alır. Hüzünlü, iç burkan, iç karartan, bir tür ağıttır Fado. Portekiz'deki en büyük temsilcisi ise Amelia Rodrigez adlı bir sanatçıydı. 1960'lı yıllarda çok severdik onun şarkılarını. Şarkılarının sözlerinin ne dediğini anlamamamıza karşın sesi bıçak gibi otururdu içimize. Ne zaman ki bu tür müziğin bir afyon etkisi yarattığını öğrendik, derhal yasakladık kendimize dinlemeyi. Fiesta ise şenlik, cümbüş, vur patlasın çal oynasın bir eğlence biçimidir. Yoksul, aç ve bilinçsiz yığınların, tehlikeli(!) düşüncelere kapılmaması için "ne yerse yesin, ne içerse içsin..."formülü ile özetlenebilen toplumsal ve bulaşıcı bir salgın olarak yayıldı ülkeye. Ta ki, Salazar tepe taklak edilip devrilinceye kadar. Futbola gelince... Bu "F"nin ötekiler kadar yorucu, yıpratıcı ve uyuşturucu olmadığı var sayıldığından, her ülkede Kitle Sporu yapmak yerine kitlesel bir gösteri olarak Sağ'da da Sol'da da itibar ve ilgi gördü. Üstelik, milli maçlar sırasında kimi arkadaşlarımız, keskin solculuklarını unutup, fanatik bir izleyici gibi, elbette kendi ülkelerinin takımlarını tuttular. Çok tartışıldı bu durum aramızda. Ve, bu duygularımızı Ustalarımıza(!) sormamaya hatta söylememeye karar verdik. Ne kadar keskin olsak da, ulusal bir ayaktopu karşılaşmasında gerektiği kadar enternasyonalist olamamanın utancını taşıdık içimizde. Bu duygu bizi, Sekterizmden kurtarırken; kafatasçı, ırkçı olmayan bir Ulusalcılığa doğru itti. Aidiyet duygumuzu keşfettik birden. Ama içimizde, yine de uluslararası karşılaşmalarda, kupalarda, GS/FB/BJK yerine Dinamo Kiev'ı, Dinamo Moskova'yı tutmakta direnenlerde olmadı değil. Ben nedenini ve nasılını bilmeden yıllardır FB yi tuttum. Ta ki, şu son yıllarda bu kulüpte yaşananlar; eski ve yeni yöneticilerinin beceriksizliklerine kızınca, "Ne ilgim var benim FB ile?" diye düşünmeye başladım. Anlamlı bir yanıt bulamadım doğrusu. Aslında ben FB'li olmama karşın, doğduğum ve yaşadığım kentlerin de takımlarını tutuyordum gizli gizli. Örneğin Kayseri, Adana, Antalyaspor ile Ankaragücü takımlarının da taraftarıydım. Onlar FB ile karşılaşınca maçlar berabere kalsın diye dua ediyordum içimden. Gençliğimde amatör olarak Kayseri ve Ankara'da top koşturduğumu da anımsayınca bu yaptığımın pek akılcı olmadığı sonucuna vardım. Ve... bir süre boşlukta kaldım. Bu boşluk, sevgili meslektaşım ve arkadaşım TRT İstanbul Bölge Müdürü Orhan Ertenhan'ın yakama bir BJK rozeti takıp "Çetin abi, sana Beşiktaşlılık yakışır!" demesiyle son buldu. Kendimi bir dönek, bir hain gibi gördüm bir süre. Ne zaman ki, merak edip üç büyük kulübün tarihçelerini okudum; Orhan'ın da benim de haklı olduğumuza karar verdim. Bu durumu yakın çevreme deklare ettiğimde kimi "Genel Müdürüme yalakalık olsun diye BJK'li olduğumu" kimi, "Kafkas kökenli olduğum için milliyetçilik yaptığımı" kimileri ise "insanın bu yaştan sonra kulüp değiştiremeyeceğini" söyleyip eleştirdiler beni. Kimseyi dinlemedim. Çünkü ben, Fenerbahçe semtinde oturanların FB'yi, İstanbul yakasında oturanların ise İstanbulspor'u tutmalarını doğal karşılıyorum. Yeğenim Dr. Metin'in, Mekteb-i Sultani mezunu olduğu için zorunlu olarak GS'li oluşunu bile hoş görüyor, ama hak vermiyorum. Doğu Anadolu'da yaşayan kimi insanların GS'nin renklerine aşık olup, "Senin renklerine kurban olayım!" demelerini ise hiç anlamıyorum. Karadenizli dostlarımızın Trabzonspor, Samsunspor ve Rizespor'u tutmalarının "Bölücülük" olmadığına da inanıyorum. Ama, aralarındaki maçların bir savaş gibi geçmesini ise bir türlü anlayamıyorum. Ben 1903'de BJK'yi kuran Saraylı, Kafkas kökenli Prenslerle, Soylu(Pşı) Fetgerey Şoenü kardeşlerin Çerkes olduklarını ve -zamanın limuzinleri olan- lüks yaylı arabalarla maça geldiklerini öğrenince, rakip takımların BJK taraftarlarına "Arabacılar!" demelerine gerçekten üzüldüm. Kafkas kültürünün başat figürü "Kartal"ın BJK'nin simgesi olması da çok etkiledi beni. Kırmızı / Beyaz renklere sonradan eklenen Siyah'ın, Balkan Savaşı yenilgisi sonrasında tutulan Yas'ı simgelediğini öğrenmem de yüreğimi burktu. Kırmızı rengin ise Kafkas/Rus Savaşı'nda çocuk yaştaki Çerkes Tleylerin(Fedailerin) giysi renkleri olduğunu zaten biliyordum. Türkiye'deki tüm futbol kulüpleri içinde Ay ve Yıldız'ın bir tek BJK takımının armasında bulunması bir rastlantı değildi. Ayrıca Ay figürünün ailemin 4000 yıllık ambleminde karşıma çıkması, Yıldız'ın ise Adige Bayrağı'nın simgesi olması da büyük bir mutluluk verdi bana. Tüm bunları okuyup öğrendiğimde, şöyle düşündüm: "Yahu, ben zaten yıllardan beri rozetsiz bir BJK'liymişim de haberim yokmuş." Siz de bu güne dek sürdürdüğünüz taraftarlık durumunuzu bir kez daha bilinçli olarak düşününüz. Acaba bir rastlantı ya da bir büyüğünüzün hatırı için mi seçtiniz tuttuğunuz takımı ? Acaba doğru yerde mi duruyorsunuz ? Ben -geç de olsa- doğru yerde, doğru durakta, doğru bayrağın altında duruyorum artık. Doğru yolu bulmamda büyük katkısı olan Orhan Ertenhan'a en içten teşekkürlerimi sunuyor, BJK'nın değerli yöneticilerinin, tüm futbolcularının ve fedakar taraftarlarının 100. Yılını içtenlikle kutluyorum. Nice 100 yıllara... Nice başarılara... Nice zaferlere... +''+Çetin Öner

2000 Türkiye Raporu

Avrupa Birliği - Türkiye İlişkileri 10-11 Aralık 1999'da Helsinki'de toplanan AB Konseyi "Komisyon'un ilerleme raporunda belirtildiği üzere Türkiye'de son zamanlarda kaydedilen olumlu gelişmeleri ve Kopenhag ölçütlerine uyum sağlama doğrultusundaki reformları devam ettirme niyetini" memnuniyetle karşıladığını açıkladı ve Türkiye'yi, "diğer aday Devletlerin tabi olduğu ölçütlerin aynısına tabi olarak Birliğe katılma doğrultusunda ilerleyen bir aday devlet" olarak niteledi. +''+ Helsinki'de alınan kararlar AB - Türkiye ilişkilerinde önemli bir dönüm noktası oldu. Öteki aday ülkeler gibi Türkiye de mevcut Avrupa stratejisi temelinde reformlarını hızlandıracak ve destekleyecek bir katılım öncesi stratejiden yararlanıyor. Ne var ki , Kopenhag ölçütlerine uygunluk katılım müzakerelerine başlamak için bir önkoşul niteliğini taşıyor. Türkiye bu siyasi ölçütleri henüz yerine getirmiş durumda değildir. Ortaklık Anlaşması çerçevesindeki (ikili ticaret dahil) son gelişmeler Türkiye, Ortaklık Anlaşması ve Gümrük Birliği Anlaşmasını uygulamaya devam etti ve çeşitli ortak kurumların aksamadan işlemesine katkıda bulundu. Ortaklık Konseyi üç yıl sonra ilk kez Nisan 2000'de Türkiye'nin başkanlığında toplandı. Konsey iki önemli siyasi karar aldı: bunlardan biri Ortaklık Komitesinin sekiz alt komitesinin oluşturulması, diğeri ise hizmetlerin serbestleştirilmesine ve AB ile Türkiye arasındaki kamu alımları piyasalarının karşılıklı olarak açılmasını amaçlayan bir anlaşma için müzakerelerin başlatılması idi. Müzakerelerin ilk turu gerçekleştirildi. İkili ticari konuları tartışmak üzere Gümrük Birliği Ortaklık Şubat ayında Brüksel'de toplandı. Gümrük İşbirliği Komitesi çeşitli toplantılar yaparak Türkiye ile AB arasındaki 1995 yılında tamamlanan Gümrük Birliği'nin işleyişi hakkında görüş alışverişinde bulundu. AB - Türkiye Ortak Parlamento Komitesi Haziran ayında toplandı, ilk kez bir ortak karar kabul etti. Kasım ayında Türkiye'de yeni bir toplantı yapılması öngörülmektedir. Ekonomik ve sosyal konularla ilgili AB-Türkiye Karma İstişare Komitesi 10. toplantısını Temmuz ayında İzmir'de yaparak AB-Türkiye ilişkilerindeki en yeni gelişmeleri ve hizmetler ve kamu ihaleleri piyasalarının serbestleştirilmesini ele aldı. AT-Türkiye Gümrük Birliği, ikili ticaret ilişkilerinin önemli bir unsuru olmaya devam etmektedir. Gümrük Birliği, AT-Türkiye Ortaklık Konseyinin 1/95 sayılı kararı sonrasında 31 Aralık 1995'te son aşamasına girdi. 1/95 sayılı karar mamul ürünleri kapsamaktaysa da bu kararın kapsamının hizmetleri ve kamu alımlarını da içerecek şekilde genişletilmesi için görüşmeler başlamış durumdadır. 1999 yılındaki gerileme hariç, AT ile Türkiye arasındaki ticaret hacmi sürekli olarak artış gösterdi. Türkiye, AB ile olan ticaretinde sürekli cari açık vermektedir. Türkiye'nin ithalatının %90'ı yatırım malları, yarı bitmiş ürünler veya hammaddelerden oluşmaktadır. AB'den yapılan başlıca ithalat kategorileri aletler ve makine, ulaşım teçhizatı ve kimyasal maddelerdir. Türkiye'nin AB'ye ihraç ettiği başlıca ürünler bitmiş ürünlerdir ve tekstil, tarım ürünleri ve gıda maddelerinden oluşmaktadır. Gümrük Birliğinin kurulmasından bu yana tarafların birbirlerinin ticaretindeki önemi sürekli artmıştır. 2000 yılında AB, Türkiye'nin ithalatınının %52,9'unu sağlamış ve Türkiye'nin ihracatının da %53,4'ünü satın almıştır. 1999 yılındaki durgunluk ithalatta ani bir düşmeye neden olduysa da bu yılki sağlıklı toparlanma sonucunda AB'den yapılan ithalat artmaktadır (son 5 ay için, geçen yılın aynı dönemine göre değer olarak %28'lik bir artış görülmüştür). İhracat artışı sınırlıdır: (son 5 ay için geçen yılın aynı dönemine göre değer olarak %0,3'lük bir artış gerçekleşmiştir). Bu ise 1999 yılında görülen ticaret daralmasından sonra 2000 yılında Türkiye'nin cari işlemler dengesi açığı yeniden artmaya başlamıştır. Bu açığın yıl sonuna kadar 9 milyar euroya ulaşması muhtemeldir (bu, GSYİH'nin %5'ine eşittir.). 1999 yılındaki kötü sonucu takiben, 2000 yılının ilk yarısında turizm gelirleri %5 oranında büyümüştür. Genel olarak mamul ürünler Gümrük Birliği sınırları içinde serbest dolaşımdaysa da, Türk tarafında bazı tarife dışı engellerin mevcudiyeti devam etmektedir. Uzun süredir devam eden bazı ticari ihtilaflar çözüme kavuşturulamamaktadır. Özellikle alkollu içkilerin girişi kısıtlamalarla karşılaşmakta olup bazı ürünler (örneğin seramik ve karolar) uzun ve külfetli testlere tabi tutulmaktadır. Tarım ürünleri ticareti başka şeylerin yanı sıra Türkiye'nin Birlikten yaptığı canlı sığır ve dana eti ihracatına koyduğu yasak nedeniyle engellenmektedir. Bu, Ortaklık Anlaşması çerçevesindeki ilgili kararın ihlal edilmesi demektir. Bu,Türkiye'nin, AT'nin Türk tarım ürünlerine verdiği önemli tavizler karşılığında Türkiye'nin AT'ye bu ürünler için verdiği tavizleri geçersiz kılmaktadır. Türk ton balığı ürünleri için menşe kurallarının uygulanması konusu henüz bir çözüme kavuşturulmamıştır. Topluluk yardımı Helsinki ve Feira'da toplanan AB Konseylerince de talep edildiği üzere AB'nin katılım öncesinde Türkiye'ye yapacağı bütün mali yardım kaynaklarının eşgüdümü için tek bir çerçeve Temmuz 2000' de Komisyon tarafından kabul edilmiş olup Konseye ve Avrupa Parlamentosuna gönderilmiştir. Bu düzenleme, Türkiye'nin Katılım Ortaklığının yasal temelini de oluşturmaktadır. Atılan başka adımlar Türkiye'ye kullandırılacak bütün fonların tek bir bütçeye koyulması gerektiğini göstermektedir. Komisyon, Türkiye'nin katılım öncesi yardımının desteklenmesi için 2001 yılı bütçe tasarısı çerçevesinde kısa bir süre önce bir öneride bulunmuş-tur. Katılım öncesi stratejinin bir parçası olarak Türkye'ye yapılacak yıllık mali (hibe) yardım iki katına çıkarılacaktır. 1996-99 döneminde Türkiye 376 milyon euro yardımdan yararlanmış olup, bu yılda ortalama 90 milyon eruoyu geçen bir tutar demektir. Avrupa stratejisi /katılım öncesi stratejisi" yönetmeliği çerçevesinde öngörülen yıllık ortalama 50 milyon euroluk tahsisata ek olarak 2000 yılından itibaren MEDA II ikili paketin %15'inin de Türkiye'ye tahsis edilmesi kararlaştırılmıştır. Nisan 2000'de kabul edilen ilk yönetmelikte 3 yıllık bir dönem için yılda 5 milyon euro tutarında bir fon öngörülmektedir; ikinci yönetmelik halen kabul aşamasındadır. 3 yıllık bir dönem için yılda 45 milyon euro tutarında bir fon sağlanacaktır. Dolayısıyla, 2000 yılında Türkiye'ye tahsis edilecek yıllık fon 177 milyon euroya ulaşacaktır. Bütün bu fonlar katılım öncesine yöneliktir: - Ödeneklerin %50'si özelikle Türk mevzuatını AB müktesabatı ile uyumlu hale getirmeye yönelik yapısal ve sektörel reformlara yöneliktir; Reformlar yapısal uyum kolaylıkları yoluyla desteklenecektir; amaç Türkiye'nin başlıca yapısal reformları Topluluk müktesabatı doğrultusunda yapmasını sağlamaktır. Program, IMF ve Dünya Bankası ile yakın işbirliği içinde tespit edilecektir. - Ödeneklerin %50'si ile Türkiye'nin AB'ye entegrasyonunu hızlandıracak diğer önlemler desteklenecektir. Bu önlemler, Türk idaresinin ve kurumların Topluluk müktesabatını uygulama kapasitesini geliştirmesine (kurumsallaşma yoluyla) yardım edilmesi; Türkiye'nin sanayi ve altyapısını Topluluk standartlarıyla bağdaşır hale getirmesi için ihtiyaç duyulan yatırımları harekete geçirmesine (yatırım desteği ve bölgesel/kırsal gelişme yoluyla) yardımcı olunması; Türkiye'nin Topluluk programları ve kurumlarına katılımın desteklenmesidir. Türkiye, Avrupa Yatırım Bankası(AYB) katılım öncesi imkanları ve AYP Euro-Med II imkanlarının yanı sıra Deprem Yeniden İnşa ve Rehabilitasyon imkanından da (TERRA) (600 milyon euro) yararlanacaktır. Katılım öncesi stratejinin bir parçası olarak Türkiye'nin Topluluk programlarına ve kurumlarına diğer aday ülkelerle eşit koşullarda katılımının sağlanmasına yönelik hazırlıklar yapılmaktadır. Türkiye'nin Avrupa Çevre Ajansına katılımına ilişkin müzakereler bir anlaşmayla sonuçlanmıştır. Bu anlaşmanın onaylanması ve yürürlüğe girmesin-den sonra Türkiye bu Ajansın bir üyesi olacaktır. Eşleştirme (Twinning) Türkiye'ye Eşleştirme Programı çerçevesinde katılım öncesi danışmanların sağlanabileceği bildirilmiştir. Müktesabatın analitik inceleme sürecinin hazırlanması Helsinki'de toplanan AB Konseyi, Komisyon'dan müktesebatın analitik incelemesi için bir süreci başlatmasını istemiştir. Bu amaçla, AB-Türkiye Ortaklık Konseyinin 11 Nisan tarihinde aldığı bir kararla sekiz alt komite kurulmuştur. Bu alt komiteler şu iki görevi birden üstlenmişlerdir: Türkye'nin mevzuatı ve uygulamalarının Topluluk kuralları ve yönetmelikleriyle uyumlu hale getirme çabalarının yoğunlaştırılması amacıyla müzakerelerin analitik inceleme sürecine hazırlanması ve Katılım Ortaklığı önceliklerinin uygulanmasının izlenmesi kararlaştırılmıştır. Sonuç Son Düzenli Rapordan bu yana yaşanan olumlu bir gelişme, Türk toplumunda AB'ye giriş amacıyla gerekli siyasal reformlar konusunda geniş çaplı bir tartışmanın başlatılmış olma-sıdır. Bu bağlamda iki önemli inisiyatif gerçekleştirilmiştir: bir çok uluslararası insan hakları belgesinin imzalanması ve İnsan Hakları için Koordinasyon Üst Kurulu'nun çalışmalarını yakın zamanda hükümet tarafından desteklenmiş olması. Bununla birlikte, geçen yıla kıyasla temelde politik durumda pek az iyileşme olmuştur ve Türkiye hala Kopenhag ölçütlerini yerine getirmiş değildir. Demokratik bir sistemin temel özellikleri devam etmektedir, ama Türkiye demokrasiyi ve hukukun üstünlüğünü güvenceye almak için gerekli olan kurumsal reformları uygulamaya koyma konusunda yavaştır. AB - Türkiye ilişkileriyle ilgili olarak yürütmede değişiklikler olmuştur, ama sivillerin ordu üzerindeki denetimi gibi bir dizi temel kurumsal konu hala ele alınmamıştır. Yargı konusunda, devlet memurlarının yargılanmasını kolaylaştıran yeni usul cesaret verici bir gelişmedir. Geçen yıla ait raporda sözü edilen, yargının işleyişi ile ilgili önemli yasa taslakları hala sonuçlanmamıştır. Devlet Güvenlik Mahkemeleri ile ilgili olarak, 1999 Haziran ayında bu mahkemelerle ilgili reformdan bu yana yeni iyileşme gerçekleşmemiştir. Yolsuzluk hala önemli bir sorun olarak varlığını sürdürmektedir. Ölüm cezası, Abdullah Öcalan davası da dahil olmak üzere, uygulanmamaktadır, ama insan haklarının genel durumu bir çok bakımdan endişe vericidir. Bu sorunun yetkililer ve parlamento tarafından ciddi olarak ele alınmasına ve insan hakları konusunda eğitim programları-nın uygulanmasına karşın, işkence ve kötü muamele hala büyük ölçüde ortadan kaldırılmaktan uzaktır. Türkiye'nin cezaevi sisteminde önemli bir reform uygulamakta olmasına karşın, cezaevi koşulları iyileşmemiştir. Gerek ifade özgürlüğü gerek örgütlenme özgürlüğü hala sık sık kısıtlanmaktadır. Din özgürlüğü konusunda Müslüman olmayan topluluklara karşı olumlu bir yaklaşım benimsenmiş görünmektedir, ancak bunun, Sünni olmayan Müslümanlar da dahil tüm dinsel topluluklar için geliştirilmesi gereklidir. Geçen yıla kıyasla ekonomik, sosyal ve kültürel hakların durumu, özellikle etnik kökene bakılmaksızın tüm Türkler için kültürel hakların kullanımı söz konusu olduğunda iyileşme göstermemiştir. Nüfusun ağırlıklı olarak Kürtlerden oluştuğu Güneydoğudaki durumda önemli bir değişiklik olmamıştır. Türkiye ekonomideki en acil dengesizlikleri ele alma konusunda kayda değer bir ilerleme göstermiştir, ancak yine de pazar ekonomisinin işlerliğe kavuşturulması süreci tamamlanmamıştır. Türk ekonomisinin önemli bir bölümü AB ile gümrük birliği içinde rekabetçi baskılara ve pazar güçlerine dayanabilecek duruma gelmiştir. Türkiye makroekonomik istikrarı sağlama konusunda önemli ilerleme göstermiştir. Devlet teşebbüslerinin özelleştirilmesi başarılı olmuş ve tarım sektörü, sosyal güvenlik sistemi ve finans sektörünün reformu yönünde önemli adımlar atılmıştır. Ancak, makroekonomik istikrar henüz sağlanamamış ve orta vadede sürdürülebilir bir kamu maliyesi için sağlam bir temel oluşturulamamıştır. Gerek imalat sektörü gerek finans sektöründe devletin ağırlığı-nın pazara müdahale ettiği pek çok alan bulunmaktadır. Türk insani ve fiziki sermayesini rekabet gücünün arttırılması ve mevcut sosyal ve bölgesel eşitsizliklerde bir azalma sağlanabilmesi için eğitim, sağlık ve altyapı kalitesinin iyileştirilmesi gerekmektedir. Yetkililer enflasyonist baskıları ve kamu açıklarını azaltma konusuna odaklanmayı sürdürmeli ve yapısal reformlar ve piyasanın serbestleştirilmesi hedeflerine olan bağlılıklarını korumalıdırlar. Eğitim, sağlık ve sosyal hizmetlere yeterli fon sağlayabilmek için orta vadeli bir perspektifte öncelikleri yeniden tanımlamaları gerekmektedir. Orta vadede bir bütün olarak ekonominin rekabet gücü elde edebilmesi için bankacılık, tarım ve devlet teşebbüsleri gibi çeşitli sektörlerde önemli bir yeniden yapılanma hala gereklidir. Genel olarak Türkiye'nin topluluk müktesebatına uyumu en çok Gümrük Birliği kapsamına giren alanlarda ileri düzeydedir. Bununla birlikte, son düzenli rapordan bu yana bu alanlarda mevzuat uyumu sınırlı olmuştur. Bir aday ülke olarak Türkiye'nin diğer tüm alanlarda da müktesebata uyum konusunda ciddi ilerleme göstermeye başlaması zorunludur. Müktesebatın bu ilgili alanlarının uyumu ve uygulanması için stratejiler ve detaylı programlar (öncelikler dahil) gereklidir. Müktesebatın analitik incelemesinin hazırlık sonuçları ve Müktesebatın Kabulü için Türkiye tarafından oluşturulacak Ulusal Program bu çalışmanın önemli araçları olacaktır. Farklı AT politikalarının uygulamaya konulması ve yeterli bir şekilde uygulatılması için önemli idari reformlar gereklidir. Türk istatistiksel temellerinin Eurostat ile uyumunu ilk önceliktir. İç pazar mevzuatı ile ilgili olarak, malların serbest dolaşımı alanında, özellikle standartların uyumu ve ticaretin önündeki teknik engellerin kaldırılması konusunda çaba gösterilmesi gerekmektedir. Gümrük Birliği kapsamındaki yükümlülüklerin bir sonucu olarak, bu sürecin 2000 yılı sonunda tamamlanması gerekmektedir. Tarım ürünleri ticareti bir sorun teşkil etmeyi sürdürmektedir. İç pazar için Türkiye'nin Yeni ve Küresel yaklaşım ilkeleri temelinde çerçeve mevzuatı uygulamaya koyması gerekmektedir. Bankacılık sektöründe önemli reformlar yapılmıştır. Sermaye hareketli mevzuatının aktarılması konusunda ilerleme kaydedilmemiştir. Kara para aklanması konusunda ciddi sorunlar devam etmektedir. Mali olmayan hizmetler ve kişilerin serbest dolaşımı alanlarında uyum henüz çok erken bir aşamadadır. İç pazarın diğer tüm alanları ile ilgili olarak ve, örneğin devlet yardımı sektöründe kurum oluşturma ile ilgili olarak daha fazla çalışma yapılmalıdır. Türk tekellerinde de yeni ayarlamalar gereklidir. Türk şirketler kanunu AB mevzuatına uygunluk bakımından Komis-yonun değerlendirilmesine tabi tutulacaktır. Vergilendirme alanında hala önemli ölçüde uyum gereklidir. Gümrük alanında neredeyse tam olarak uyum vardır. Telekomünikasyon alanında rekabetin sağlanması konusunda önemli ilerleme kaydedilmiştir. Topluluk müktesebatı ile daha da uyum ge-reklidir. Görsel-işitsel materyallerin mahremiyeti hala ciddi bir sorundur. Tarım ve balıkçılık alanında ilk öncelik bu politikaların yürütülebilmesini sağlamak için temel mekanizmalar ve yapıların (istatistik, arazi sicili, iyileştirilmiş balıkçılık filosu sicili, hastalıkla mücadele, bitki ve hayvan tanım sistemleri, donanımın yükseltilmesi) uygulanmaya başlanmasıdır. Türk filosunun deniz güvenliği sicili hala kaygı uyandıran bir konudur. Deniz ve karayolu ulaşımının AB standartlarına uyarlanması gerekmektedir. Sosyal politika alanında Türk mevzuatı, özelikle de standartlar, yöntemler ve izleme gerekleri bakımından Topluluk mevzuatından hala çok farklıdır. Farklı alanlarda hala yapılması gereken çok şey vardır. Aynı durum hala sonuçlanmamış olan, enerji ve gaz sektörlerinde reform için anahtar nitelikte enerji yasaları için de geçerlidir. Çevre sektöründe ilk adım olarak müktesebatın uyumunu amaçlayan stratejiler tavsiye edilmektedir. 1999 yılına kıyasla, adalet ve içişleri alanında kayda değer bir ilerleme olmamıştır. Göç konusunda, yasadışı yollardan giriş yaparak Batı Avrupa ülkelerine ulaşmaya çalışanların sayısını azaltmak için çabaların ciddi biçimde hızlandırılması gereklidir. Türkiye'deki çeşitli resmi kuruluşların denetimlerin, özellikle çıkış kapılarındaki denetimlerin etkinliğini arttırmak için daha iyi eşgüdüm önerilmektedir tavsiye edilir. Mali denetimin daha iyi oluşturulması için kapsamlı bir politika çerçevesi gereklidir. Aynı zamanda AB mali çıkarlarını korumayı da amaçlayarak, mali yönetimin modernleştirilmesi için hala önemli çabalar gerekmektedir. Genel sonuç, Gümrük Birliği dışındaki politika alanlarında müktesebata daha çok uyum için, yeterli uygulama ve yaptırım mekanizmalarının oluşturulması da dahil olmak üzere kapsamlı çabaların gerekli olduğu yönündedir. Bu da idarenin her düzeyinde önemli reformlar gerektirecektir. Bazı durumlarda, örneğin devlet yardımları ve bölgesel kalkınma alanlarında bu amaçla yeni yapıların oluşturulması gerekecektir. Yukarıda sözü edilen çeşitli hususlar Türkiye için AB'ye Katılım Ortaklığında öncelikler olarak belirlenmiştir.+''+Avrupa Birliği

İkinci Gençlik Toplantısının Ardından

Öncelikle özelde toplantının düşünsel ve fiziksel yükünü çeken Hicran, Ayşe, Filiz, Nefin, Ömür ve İstanbul'da olsa da organizasyon konusunda Ankara'daki arkadaşlara desteğini esirgemeyen Yüksel'e, genelde ise toplantıya ev sahipliği yapan Ankaralı dostlara ve gençlere bu olanakları sağlayan Kafkas Derneği yönetimine teşekkür ediyorum. Toplantının ardından genel kanı, geçen seneki toplantının daha heyecanlı geçtiği yönündeydi. Bence bu toplantının geçen seneden daha yavan geçtiğine ait bir kanının oluşmasının en önemli nedeni; gün boyunca aynı konunun işlenmesiydi. Öğleden sonraki oturumlarda sabah konuşulan konular üzerine benzer söylemlerin yapılmasının kopmalara ve ilginin azalmasına sebep olduğunu düşünüyorum. Bir diğer neden ise bu sene bildirilerin sonundaki tartışmalar bölümünün, geçen seneki kadar ateşli geçmemesi olabilir. Organizasyon komitesindeki arkadaşların gelecek sene formatın değiştirilmesi konusunda hemfikir olduklarını görünce bu konuya biraz kafa yordum ve önerilerimi geliştirilmek üzere paylaşmak istiyorum. Sabah oturumlarının benzer bir formatta, yani belirlenmiş bir konuda seçilmiş iki veya üç bildirinin sunulması şeklinde, devam etmesi gerektiğine inanıyorum. Böylece organizasyon komitesinin bildirilerde seçici olma şansı doğar ve temenni bildirmekten öteye gitmeyecek konuşmalar elenirken, olaya farklı açılardan bakabilen; bilgi ağırlıklı bildiriler sunulmak üzere seçilir. Bildiri sonrasında yapılan tartışmaların da, konuşulan konularda fazla bilgisi olmayan bir grup genç tarafından yapıldığı için, iyi niyetli de olsa insanları sonuca götürmekten çok uzak olduğunu düşünüyorum. Zaten konuşanların bir kısmı, kendinden önceki arkadaşın hatalarını düzeltmek için söz alıyor. Bence konu hakkında birikimi olan bir büyüğün de ortamda olup, konuyu toparlayıcı benzer bir sunuş yapması, gelebilecek sorulara muhatap olması ve yanlış bilgilendirmelere engel olması gerekli. Zira konuyla ilgili ince bir soruya, bildirisini sunan arkadaşın doğru cevap verememesi kuvvetle muhtemel bir durum. Böylece sabah oturumu üç bildiri ve bir büyüğün sunumu ardından soru cevap bölümüyle sonlanır. Diğer şehirlerden gelen büyüklerimizin oturum başkanlığı için görevlendirilmesi katılımcı bir etki yaratsa da, oturum başkanlığı işi her iki gün de bu misyonu hakkıyla yerine getirebilecek tek bir kişi tarafından yerine getirilmeli diye düşünüyorum. Öğleden sonraki oturumda, altyapısı düşünülmüş somut proje önerileri veya çalışmaları sunulmalıdır. Mesela bu oturumda "Sözlü Tarih" gibi halihazırda yürüyen bir proje tanıtılıp tabana yayılması sağlanabilirken, toplumumuzun ekonomik olarak güçlenmesini sağlayacak bir ticari kooperatifin veya insan kaynakları konusunda koordinasyonu sağlayabilecek bir oluşumun fizibilitesi ile ilgili bir tanıtım da yapılabilir. Yani sunulacak projeleri, sadece toplumsal ve kültürel konularda gençlere yönelik olmalı şeklinde sınırlandırmamalıyız. Nart Card gibi bir projenin faydasının hepimiz farkındayız ama gençlerin tek başlarına bunları hayata geçirebileceklerini sanmıyorum. Fakat benzer bir projenin fikri; büyük düşünen ama bunu gerçekleştirmeye gücü yetmeyecek gençler tarafından geliştirilip, onlara inanan büyüklerin desteğiyle hayata geçirilebilir. Projenin sunumlarında, iş dünyasından veya akademik alandan konuya eğilebilecek büyükler ve projeyi finanse veya koordine edebilecek dernek yöneticileri bulunmalısı gerektiğini düşünüyorum. Toplantının ilk günü olan ve heyecanın dorukta olduğu cumartesi gününün en efektif şekilde kullanılması gerektiğine ve prime-time denebilecek bir zaman diliminin, kendi yöremizde her hafta benzerlerini yaptığımız, bir düğünle harcanmaması gerektiğine inanıyorum. Bunun yerine yemekten sonra -mümkünse camiamızın dışından- popülaritesi yüksek bir konuşmacının konferansının olmasını öneriyorum. Mesela Ankara'daki toplantıdan sonraki hafta İstanbul'da Kalder Kongresi'nde "Sivil Toplum Kuruluşlarının Yönetimi" konusunda sunumlar yapılacaktı. Keşke ilk günkü oturumların sonunda, STK'lerin misyonu ve vizyonu konusunda, Kalder Kongresi'nde sunum yapacak bir profesyonel de aramızda olup deneyimlerini ve sunumunu bizimle paylaşsaydı. Cumartesi gecesi için en güzel finalin ise, gençleri hem düşündüren hem eğlendiren, Nibjeug Topluluğu'nun bir performansı ile olacağını düşünüyorum. Pazar sabah oturumu da Cumartesi günkü gibi bildiri sunumu şeklinde olmalı fakat öğleden sonra oturumu daha hafif olmalıdır. Gençler serbest kürsü formatında konuşurlar, kendi derneklerini ve faaliyetlerini anlatırlar, yorum yaparlar böylece bir buçuk gün daha ziyade dinlemenin acısını çıkarabilirler. Toplantının formatıyla ilgili önerilerim bunlardan ibaret. Bir de "Gençlik Toplantısı"ndaki "Gençlik" lafına fazla vurgu yapılmaması gerektiğini, zira gönlü gençlerin ve projelere profesyonel destek verebilecek büyüklerin de katılımına ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Bunların yanısıra Marje'den gelen eleştirilerden yapıcı olanların dikkate alınmasının, yıkıcı olanların ise kulak arkası edilmesinin gerektiğine inanıyorum. İş olunca laf da oluyor maalesef. Böylesine büyük bir organizasyonda aksayan yönlerin de olabileceği, ama bu organizasyonun her sene yapılıyor olmasının bile umut verici olduğu, eminim aklı selim kimselerin gözünden kaçmıyordur. Benzer bir organizasyonun yılda bir değil de, iki defa yapılması gerektiğine inanan arkadaşlarıma katılmıyor, henüz böyle bir potansiyelimiz olmadığını düşünüyorum. Zira içerik olarak zayıf kalacak tek bir toplantının bile bu organizasyonun prestijine zarar vereceği kanaatindeyim. Fakat son toplantıda gündeme gelen, icra komitesi şeklinde daha küçük bir oluşumun, projelerin takibiyle ve bir sonraki organizasyonla ilgilenmesi faydalı olacaktır. Son olarak, Anadolu derneklerinden benzer bir organizasyon düzenlemek isteyen arkadaşlarımıza önerim, öncelikle kendi yörelerindeki dernekleri kapsayacak lokal organizasyonlar yapmaları yönünde olacak. Yakın zamanda böyle bir organizasyonu layıkıyla düzenleyebilecek tek şehir olarak İstanbul'u görüyorum. İstanbul Kafkas Kültür (Bağlarbaşı) Derneği'nin 50. yılı olması sebebiyle bu sene değil ama gelecek sene, İstanbul'daki potansiyeli devreye sokarak, Ankara'daki arkadaşların tecrübeleriyle formatı daha efektif hale getirilmiş bir toplantının organize edilmesi konusunda, İstanbul gençleri olarak elimizden geleni yapacağımızı taahhüt ediyoruz.Baturay Tok

Neden Dağıldık?

Söyle bir hikâye anlatırlar: Yas yasamış, gün görmüş, hayatin sefasından da cefasından da nasibini almış ihtiyar bir adam idi, ibret alınacak kadar zengin bir müsahade koleksiyonuna malik idi. Bunların arasında hattâ en basta (içtimaî birlik) geliyordu. Yatağa düştüğü ve ölüm denen ejderin kendisine yaklaştığını fark ettiği zaman köyle bırakacağı üç oğlunu yanına çağırarak: +''+ Evlâtlarım, ben hayatta iken her birinizin kuvvet ve kabiliyetlerinizi görmek istiyorum. Bunun için (elinde tuttuğu ve birisini ancak bir kişinin kırabileceği üçer değneklik üç desteyi göstererek) bu destelerden birer tane aliniz ve birbirinden ayırmadan kiriniz demiş, üçü de, babalarına kuvvetli bir evlât yetiştirmenin sevinç ve gururunu duyurmak için yapmışlar, amma ne mümkün... Çocukların mahcubiyetini başlarının önlerine eğilmesinde müsaade eden baba tebessümle -desteleri çözünün ve değnekleri teker teker kırmaya çalısınız der- bu sefer değneklerin başına geleni elbette anlamışsınızdır. Değneklerin kırıldığını gören baba; evlâtlarım, ayrılığın zaaf, birliğin kuvvet ve kudret olduğunu gördünüz. Hayatiyet ve mukaddesatınızın teminat altında bulunmasını isterseniz bu değnekler gibi her sahada bir arada bulununuz, birinizin menfaatleri hepinizin menfaati seklinde telâkki ediniz ve bu fikri fazilet ve feragat ile koruyunuz, der. Bu hikâye, içtimaî birlik mevzuunda ferd ile cemiyet münasebetlerini pek canlı ve reel bir mevzuun tercümanı olarak göstermek itibariyle ibrete değer. Zaten insan tarihi bize zaiflerin hiç bir hakka hattâ dedelerinin yaşadıkları topraklar üzerinde yasamak hakkına bile sahip olmadıklarını göstermiyor mu? Herkes onu çok iyi bilir ki kuvvetler daime hürmet göregelmislerdir. Bunda sonrada bunun böyle olmayacağına dair bir işaret yoktur. Bir Fransız âliminin dediği gibi tabiat nazarında en büyük meziyet kuvvet, en kötü kusurda zafiyettir. Biri ne kadar yasamak imkânlarına malik ise diğeri o kadar mahv olmak talihsizliği ile yüklüdür. Bir topluluğun manevi kıymeti tabii bir şekilde fertlerinin içtimaî kıymeti, yani başkaları ile birleşme kabiliyetlerine göre değişir. Bu kabiliyet irsi ve potansiyel vasıflarımıza ve bilhassa aldığımız terbiye ile içinde yasadığımız cemiyetin manevî vaziyetine tabidir. Egoist, kıskanç, kaba ve itidalsiz insani sevmek beşeri takati asan bir şeydir. Yalan söylemek, entrika çevirmek, hem cinslerine iftira ve ihanet etmek, her şeyi kendine ve en yakın menfaatine irca etmek gibi alışkanlıklar, içtimai bünye için kanserin insan vücudunda yaptığı tahribattan da beter bir rol oynarlar. Herkes kendisini başkalarının nefretine lâyık bir hale getiren alışkanlıkları terk etmedikçe karşılıklı olarak birbirini sevmeleri ve bundan içtimaî bir birlik ummaları hayal olmaktan ileri gidemez. Kendi hayatini milletin hayatından üstün tutan cahillerin budalaların cemiyet hayatında müessir olacak rolleri olduğu vakittir ki, milletler çökmüşlerdir. Bu konuda sağlam bir zemin üzerindeyiz ve misaller verebiliriz. Meselâ Kafkasya'nın istilâsında Rusların bazı cahil ve idealsiz Kafkaslılara geçici imtiyazlar vererek akilli ve basiretli kimselere karşı kullanmaları istilâ isinde büyük rol oynamıştır. Ne hazindir ki bu günkü şartlar karşısında ileride ne olacağı sarih olarak bilinmeyen Kafkasya için (eğer kulaklara aks edenler doğru ise) şimdiden bazı imtiyaz ve şahsi menfaat avcılarının türediği söylenmektedir. Kafkasya mevzuunda çalışmayı kendilerine vazife edinen bu zatlar mevzii çalışmak, aralarına kimseyi almamak ve Kafkasya'da doğmuş olmayı imtiyaz telâkki etmek gibi sakat temayüllerile işittiklerimizi teyid etmektedirler. Bu takdirde sözüm ona bu imtiyazlı toplulukların müstakbel sandalyalara rakip kazanmamak gibi endişelerle malul oldukları hatıra gelmez mi? Bu mevzuda ileride daha çok söyleyeceklerimiz olacaktır zannediyorum. Geçenlerde bir vesile ile ziyaretine gittiğim yaşlı ve muhterem bir zattan dinlediğim bir hikâyeyi burada nakletmekle bitireceğim: Ruslar Kafkasya'yı istilâ etmek istiyorlardı. Bu ise en dirayetli generallerini geniş salâhiyetle memur etmişlerdi. Bir general Kafkas kabilelerinden birer murahhas davet etmiş. Her kabile murahhas olarak en yaşlı adamlarını yani (Thamate) lerini, yalnız bir kabile kendisini temsil edecek olanda yas değil kabiliyet aramış ve buna en muktedir olan genç bir delikanlıyı memur etmişti. Kafkas murahhasları Rus generalinin sofrasında ikram ve izaz olunduktan sonra dönüşlerinde beraber götürmek için ne gibi hediyeler istediklerini sormuş, murahhasların hepsi yas sırasına göre kimi at, kimi semaver, kimi yamçı gibi basit ve şahsî taleplerde bulunmuşlar. En sona kalan delikanlı: Sayın general murahhas arkadaşlarım af buyursunlar, onların bu isteklerini dinledikten sonra yakın bir atide Kafkasya'nın istilânıza uğrayacağı endişesine düştüm. Şayet bu bir gün tahakkuk edecek olursa ben onu isterim ki, kendilerini temsil ettiğim kabilem ve onların üzerinde yaşadıkları topraklar bir istiladan masun tutulsun. Bu benim için de kabilem için de, en kıymetli hediyeniz olacaktır.[Kafkas Dergisi, Ocak 1953 sayı 1, s.15-16.]+''+Muharrem Bilgiç Nogumuzok