“Gufes” Adığe Gençlik Programı

Sürgün sonrası anavatanda kalabilen Adığelerin ne kadar az olduklarını biliyoruz. Kendi anavatanlarında oluşları, sosyalist sistemin ulusal kültürel değerlere kısmen destek vermesiyle,dil ve kültürel değerler önemli kayıplar olmasına karşın korunup yaşatılabildi. Sosyalist düzenin yıkılması o sistemin ekonomisini de yıkıma uğrattı.Ekonomik sistemin çöküşü dil, kültür, sanat gibi alanlara ayrılan ödenekleri azalttı. Bu durum en çok sayısal olarak az olan "Adığeler" gibi halkları etkilemeye başladı. Dil, kültür ve sanat alanında çalışanların gün geçtikçe yaşamları zorlaştı. Bu doğal olarak onların çalışmalarına, üretimlerine olumsuz yönde yansıdı. Diğer taraftan bu alanlarda yetenekli gençler için dil, kültür ve sanat cazip olmaktan uzaklaşmaya başladı. Oysa bir halkı farklı kılan yaşatan dili, kültürü ve sanatıdır. Adığe halkının adını, dilini, kültürünü ve sanatını yaşatmada büyük ümit bağlanan Adığe Cumhuriyeti'ndeki bu olumsuz gidişten kaygı duyan, halkını seven bir grup duyarlı arkadaş bir araya gelerek "GUFES" Adığe Gençlik Programını oluşturdular. Kendi olanaklarıyla geçen yıl Adığey'de üç öğrenciye yıl boyunca burs verdiler. Bu yıl Gufes'e katılan ve destek verenler çoğaldı. Bu yıl oluşan fondan 8 öğrenciye, 8 de dil, kültür ve sanat alanında çalışanlara olmak üzere 16 kişiye burs vermeye başladı.Bu bursların verildiği yerler: 1 kişi Adığe Sosyal Bilimler Enstitüsü çalışanı, 1 kişi Adığe Radyo Televizyonu çalışanı, 1 kişi Adığe Mak gazetesi çalışanı, 1 kişi Devlet Müzik ve Dans topluluğu "Islamey" çalışanı, 1 kişi Devlet Akademik Halk Dansları Topluluğu "Nalmes" çalışanı, 1 kişi Adığe Tiyatrosu sanatçısı, 1 kişi Konservatuar bestecilik bölümü öğrencisi, 2 kişi Adığey Devlet Üniversitesi Adığece Gazetecilik Bölümü öğrencisi, 2 kişi Adığey Devlet Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü öğrencisi, 2 kişi Thabısım Vumar Müzik Yüksek Okulu öğrencisi, 2 kişi Adığe Cumhuriyeti Gimnazyumu -lise- öğrencisi, 1 kişi Kültür ve Sanata Yardım Vakfı, olarak belirlendi. Her nerede isek Adığe ve Adığe anavatanına karşı ilgili ve duyarlı olmalıyız diyen arkadaşların oluşturduğu Gufes'e katılım ve destek her geçen gün büyüyor. Böylece bizi biz yapan değerlerimizi işleyecek, geliştirecek, yaşatacak yetenekli gençlerimizin umutsuzluğa kapılmadan, yılmadan, arkalarında onlara destek olanların varlığını ve sorumluluğunu hissederek çağdaş birer birey olarak yetişmeleri sağlanacaktır.İbrahim Çetao

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 10 Aralık 1948'de kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin 50. Yılında Uygulanması Dileği İle... +''+ MADDE 1: Tüm insanlar özgür, değer ve hak bakımından eşit olarak doğarlar. Akıl ve vicdana sahiptirler ve birbirlerine karşı kardeşlik düşüncesiyle davranmalıdırlar. MADDE 2: Herkes; ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal ya da başka inançlarına bakılmaksızın eşit haklara sahiptir. İnsanlar ulusal ve toplumsal kökenleri, zenginlikleri, doğuş farklılıkları ya da herhangi başka bir ayrım gözetilmeksizin bu bildirgede belirtilen tüm haklardan ve özgürlüklerden yararlanabilirler. MADDE 3: Herkes; yaşam, özgürlük ve kişi güvenliği hakkına sahiptir. MADDE 4: Hiç kimse kölelik ya da kulluk altında bulundurulamaz; kölelik ve köle ticareti her türlü biçimiyle yasaktır. MADDE 5: Hiç kimseye işkence yapılamaz; kıyıcı, insanlık dışı, onur kırıcı ceza ve davranışlar uygulanamaz. MADDE 6: Herkes nerede olursa olsun, yasal haklarının tanınması hakkına sahiptir. MADDE 7: Herkes yasalar karşısında eşittir ve ayrımsız olarak yasaların koruyuculuğundan eşit olarak yararlanma hakkına sahiptir. Herkesin, bu bildirgeyle belirtilen haklarına ters düşen ayırt edici davranışlar için yapılacak kışkırtmalara karşı eşit korunma hakkı vardır. MADDE 8: Herkes, kendisine anayasa ya da yasalarla tanınan temel haklarının yok edilmesi ya da zedelenmesi girişimine karşı ulusal mahkemelere başvuru hakkına sahiptir. MADDE 9: Hiç kimse keyfi olarak tutuklanamaz, alıkonamaz ya da sürülemez. MADDE 10: Herkes, haklarının, görevlerinin ya da kendisine cezai sorumluluk yükleyecek herhangi bir suçlamanın belirlenmesinde tam bir eşitlikle, davasının bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından adilane ve açık olarak görülmesi hakkına sahiptir. MADDE 11: a) Bir suç işlemekten sanık herkes, savunması için kendisine gerekli tüm koşulların sağlandığı açık bir yargılanma sonucunda yasalarca suçlu olduğu saptanmadıkça suçsuz sayılır. b) Hiç kimse, işlendikleri sırada ulusal ya da uluslararası hukuka göre suç oluşturmayan eylemlerden ya da ihmallerden dolayı mahkum edilemez. Bunun için, suçun işlendiği sırada uygulanan cezadan daha şiddetli bir ceza verilemez. MADDE 12: Hiç kimsenin özel yaşamına, ailesine konut dokunulmazlığına ya da yazışma özgürlüğüne keyfi olarak karışılamaz; kimsenin onur ve ününe karşı kötü davranışlarda bulunulamaz. Herkes bu karışma ve kötü davranışlara karşı yasalarla korunma hakkına sahiptir. MADDE 13: a) Herkes, herhangi bir devletin toprakları üzerinde serbestçe yolculuk yapma ve yaşama hakkına sahiptir. b) Herkes, kendi ülkesi dahil olmak üzere, herhangi bir ülkeden ayrılmak ve ülkesine yine dönmek hakkına sahiptir. MADDE 14: a) Herkes, baskı ve kıyıcılık karşısında başka ülkelere sığınma ve bu ülkeler tarafından sığınmacı olarak kabul edilme hakkına sahiptir. b) Bu hak, adi bir suçun işlenmesi ya da Birleşmiş Milletler'in ilke ve amaçlarına ters düşen etkinliklere dayanan kovuşturmalar durumunda ileri sürülemez. MADDE 15: a) Herkesin bir vatandaşlığa hakkı vardır. b) Hiç kimse keyfi olarak vatandaşlığından ya da vatandaşlığını değiştirmek hakkından yoksun bırakılamaz. MADDE 16: a) Evlilik çağına varan her erkek ve kadın, ırk, vatandaşlık ya da din bakımından hiçbir sınırlamaya bağlı olmaksızın evlenmek ve aile kurmak hakkına sahiptir. Evlilik bakımından, kadın ve erkek evliliğin sürdürülmesinde, bozulmasında eşit haklara sahiptir. b) Evlenme bağı ancak evlenecek kişilerin özgür ve tam isteğiyle yapılır. c) Aile, toplumun doğal ve temel öğesidir; toplum ve devlet tarafından korunma hakkına sahiptir. MADDE 17: a) Herkes tek başına ya da başkalarıyla birlikte mal ve mülk edinme hakkına sahiptir. b) Hiç kimse keyfi olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılamaz. MADDE 18: Herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğü hakkına sahiptir. Buna göre, herkes din ya da inanç değiştirmekte özgürdür. Ayrıca dinini ya da inancını tek başına ya da toplulukla birlikte açık olarak ya da özel olarak öğretim, uygulama, ibadet ve ayinlerle açıklama özgürlüğüne sahiptir. MADDE 19: Herkes düşünme ve anlatma özgürlüğüne sahiptir. Buna göre, hiç kimse düşüncelerinden dolayı rahatsız edilemez. Ayrıca ülke sınırları söz konusu olmaksızın bilgi ve düşünceleri her türlü araçla aramak, sağlamak ve yaymak hakkına sahiptir. MADDE 20: a) Herkes barışçıl yollarla toplantı yapmak, dernek kurmak ve derneğe katılmak hakkına ve özgürlüğüne sahiptir. b) Hiç kimse bir derneğe üye olmaya zorlanamaz. MADDE 21: a) Herkes, doğrudan doğruya ya da serbestçe seçilmiş temsilciler aracılığıyla, ülkesinin devlet işleri yönetimine katılma hakkına sahiptir. b) Herkes, ülkesindeki devlet hizmetinden eşitlikle yararlanma hakkına sahiptir. c) Hükümet yetkisinin temeli halkın iradesidir; halk bu iradesini gizli ya da açık bir şekilde özgürce oy vermelerinin sağlandığı periyodik ve dürüst seçimlerle belirtir. MADDE 22: Herkes, toplumun bir üyesi olması nedeniyle sosyal güvenlik hakkına sahiptir. İnsanların onur ve kişiliklerinin özgürce gelişmesi için zorunlu olan ekonomik, toplumsal ve kültürel hakların, ulusal çabalar ve uluslararası işbirliği yoluyla her devletin örgütleri ve kaynaklarıyla orantılı olarak gerçekleştirmesine hakları vardır. MADDE 23: a) Herkes, çalışma, işini özgürce seçme, adil ve uygun çalışma şartlarının sağlanması ve işsizlikten korunma haklarına sahiptir. b) Herkes, hiçbir ayrım gözetilmeksizin, eşit çalışma karşılığında eşit ücret alma hakkına sahiptir. c) Çalışan herkes, kendisine ve ailesine insanlık onuruna uygun bir yaşam sağlayan ve gerekirse her türlü toplumsal koruma araçlarıyla da tamamlanan adil ve uygun bir ücret almaya hakkı vardır. d) Herkes, çıkarlarını korumak için sendikalar kurmak ve bunlara katılmak hakkına sahiptir. MADDE 24: Herkesin dinlenmeye, eğlenmeye, özellikle çalışma süresinin uygun biçimde sınırlanmasına ve belirli devrelerde ücretli tatillere hakkı vardır. MADDE 25: a) Herkesin gerek kendisine gerekse ailesi için, beslenme, giyim, barınma, sağlık ve öteki sosyal hizmetler de içinde olmak üzere; sağlığını ve güvencini sağlayacak, uygun bir yaşam düzeyine hakkı vardır. İşsizlik, hastalık, dulluk, yaşlılık ya da geçim olanaklarından kendi isteği ve iradesi dışında yoksun kalma gibi durumlarda sosyal güvenlik hakkına sahiptir. b) Analık ve çocukluk, özel koruma ve yardım görme hakkına sahiptir. Bütün çocuklar, evlilik içinde ya da dışında doğsunlar aynı sosyal korunmadan yararlanırlar. MADDE 26: a) Herkes eğitim görme hakkına sahiptir. Eğitim parasızdır; hiç değilse ilk ve temel eğitim aşamalarında böyle olmalıdır. İlk öğrenim ve eğitim zorunludur. Teknik ve mesleki öğretimden herkes yararlanabilmelidir. Yüksek öğretim, diğerlerine göre herkese tam eşitlikle açık olmalıdır. b) Eğitimin amacı, insan kişiliğinin tam ve özgürce gelişmesi, insan hak ve özgürlüklerine saygının güçlenmesi olmalıdır. Bütün milletler, ırk ve din grupları arasındaki anlayış, hoşgörü ve dostluğu özendirmeli ve Birleşmiş Milletlerin barışın sürdürülmesi yolundaki çalışmalarını geliştirmelidir. MADDE 27: a) Herkes, toplumdaki kültürel çalışmalara serbestçe katılmak, güzel sanatlarla ilgilenmek, bilimsel ilerlemenin getirdiği yararlara ortak olmak ve bundan yararlanma hakkına sahiptir. b) Herkesin, sahibi bulunduğu her türlü bilim, edebiyat ya da sanat yapıtlarından doğan moral ve maddi çıkarların korunması hakkı vardır. MADDE 28: Herkesin, bu bildirgede öngörülen hak ve özgürlüklerin tam uygulanmasını sağlayacak bir toplumsal ve uluslararası düzene hakkı vardır. MADDE 29: a) Herkesin kişiliğinin tam ve özgür gelişmesi, içinde yaşadığı topluma karşı görevlerini yerine getirmesiyle olanaklıdır. b) Herkes, haklarını kullanmak ve özgürlüklerinden yararlanmak konusunda; ancak yasalarla sırf başkalarının hak ve özgürlüklerinin tanınmasını ve bunlara saygı gösterilmesini sağlamak amacıyla ve toplumun ahlak, düzen ve genel gönencinin gereklerini karşılamak için belirlenmiş kurallara bağlıdır. c) Bu hak ve özgürlükler hiçbir şekilde Birleşmiş Milletlerin amaç ve ilkelerine ters düşecek biçimde kullanılamaz. MADDE 30: Bu bildirgenin hiçbir yargısı, içinde yayınlanan hak ve özgürlüklerin bir devlet, sınıf ya da kişi tarafından yok edilmesini güden bir çalışmaya girişmeye ya da eylemli olarak bunu işlemeye herhangi bir hak getirir nitelikte yorumlanamaz.  +''+Birleşmiş Milletler

Kafkas Derneği 1. Gençlik Toplantısı

4-5 KASIM 2000 ANKARA 4-5 Kasım 2000 tarihlerinde Türkiye çapında Kafkas Derneği şubeleri ve diğer dernek ve vakıfların da katılımıyla 304 Kuzey Kafkasyalı genç Ankara'da bir araya gelerek toplumsal sorunlarını konuştular. 4 Kasım Cumartesi sabahı yapılan açılış oturumunda Organizasyon Komitesi adına Yüksel Cantürk Dinçer ilk konuşmayı yaparak, bu toplantının amacını ve 3 ay kadar süren hazırlık aşamalarını anlattı. Ardından Kafkas Derneği Genel Başkanı Sayın Muhittin Ünal söz aldı ve konuşmasında Kafkas Derneği, Kafkas Derneği'nin yaptığı çalışmalar ve ileriye yönelik projeler konusunda gençleri bilgilendirdi. Açılış oturumunun son konuşmacısı Bitok Beslan ise tamamını Khabardeyce yaptığı konuşmasında, diaspora Çerkeslerini değerlendirdi ve yok olmanın eşiğinde olduğumuz ve dilimizi kaybettiğimizin özellikle altını çizdi. Toplantının 1. Oturumunun konusu: "Birliktelik ve Kurum İnancı" idi. Oturumda önceden hazırladıkları konuşma metinleriyle söz alan konuşmacılar şöyleydi: Ayşe Demircan-Ankara, Melike Önal-Samsun, Ömer Keskin-Ankara, Guşef Uzun-Eskişehir, Serhat Ünal-Ankara. Daha sonra oturum başkanımız Ümit Dinçer, değerlendirme ve tartışma bölümünde söz almak isteyen arkadaşlarımıza sırayla söz verdi ve ardından oturumun genel değerlendirmesini yaparak oturumu sonlandırdı. Öğle yemeğinin ardından, ilk günün ikinci oturumu olan, "Kentleşme, Modernleşme ve Çerkes Gençliği" konusuna geçildi. Toplantının en hararetli geçen oturumu bu oldu. Oturum Başkanımız Ercan Aycan'ın başarılı idaresi sayesinde düzenli bir şekilde geçen oturumda söz alan konuşmacılar: Atakan Sönmez-Ankara, Eskişehir Kuzey Kafkas Kültür Derneği Gençlik Komisyonu, Kafkas Derneği Kayseri Şubesi Gençlik Grubu, Umut Aksoy-İstanbul Şamil Vakfı, Nejan Huvaj-Ankara. Sunulan konuşmaların ardından, katılımcılar söz alarak konu ile ilgili görüş ve yorumlarını dile getirdiler. Planlanan süresinin de uzatılmasıyla bu oturumun, iki gün süren Gençlik Toplantısı'nın en çok ilgi gören oturumu olduğu gözlendi. Hep beraber yenen akşam yemeğinin ardından düzenlenen Zehes gecesinde, Kafkas Derneği Ankara Şubesi Nıbjouğ Tiyatro Topluluğu kendi yazdıkları "Tavuk Hırsızları" adlı güzel oyunu sergilediler ve oyun gençlerin büyük beğenisini kazandı. Yapılan çekilişte Konya'dan katılan genç bir arkadaşımız, bir sonraki gençlik toplantısına kadar kullanmak üzere, kendi belirleyeceği bir kişiyle birlikte, masrafları Kaf-Der tarafından karşılanmak üzere bir "Kafkasya Gezisi" kazandı. Gecenin sonunda oldukça geniş katılımlı bir düğün yapılarak, katılımcılar misafir edilecekleri evlere dağıldılar. 5 Kasım Pazar günü, başkanlığını Hasan Okan İşcan'ın üstlendiği, "Sorunlarımızın Çözümünde Birlikteliğin Önemi" konulu oturumda; Hatice Duman-Ankara, Fuat Can Tokoğlu-Ankara ve Çetin Güral-Ankara söz aldılar. Ve yapılan değerlendirme bölümüyle oturum son buldu. Daha sonra yenen öğle yemeğinin ardından "Kafkas Genliği'nin Anavatan ile İlişkisi" konulu oturum gerçekleştirildi. Oturum Başkanı Gülden Kayhan, sırayla; Ömür Enes-Ankara, Taner Yalçın-Ankara, Mamış Şıble-Eskişehir ve Murat Adıgüzel-Ankara'ya, söz verdikten sonra değerlendirme bölümüyle oturumu kapattı. Başkanlığını Ekrem Atbakan'ın yaptığı V. Oturumun konusu: "Kafkas Gençliği ve Anadil Sorunu" idi. Konuşmacı olarak Hicran Bolat-Ankara söz aldı ve ardından değerlendirme ve tartışmalar bölümünde dil sorununa gençlerin bakış açısı ve çözüm önerileri değerlendirildi. Toplantının kapanış oturumunda Ümit Dinçer'in önderliğinde, etkinliğin genel bir değerlendirmesi yapıldı. E-mail gurubu "marje@egroups.com"un kurucularından Baturay Tok söz alarak yaptıkları çalışmalar ile ilgili bilgi verdi. Daha sonra Demokratik Çerkes Platformu ve Kafkas Derneği işbirliği ile gerçekleştirilecek olan "Diaspora Çerkesleri" konulu sosyolojik araştırma hakkında bilgi vermek üzere, Marmara Üniversitesi'nden değerli hocamız Sayın Ayhan Kaya söz aldı. Bu bölümde yapılacak çalışma ile ilgili bilgi vermenin dışında Ayhan Bey, gençlerle diasporik bir halkın sorunlarını konuştu, onların sorularını yanıtladı. Daha sonra katılımcılar, bir sonraki etkinliğe karar verilmesi, ortak çalışma alanları ve projeler konusunda görüş ve önerilerini dile getirerek geldikleri illere doğru dönüş yoluna çıktılar. İki gün süren gençlik toplantısının sonunda bir sonuç bildirgesi hazırlandı. Ayrıca, toplantının 12 saat süren video kaydı yakında bir kitapçık halinde basılacaktır. KAFKAS DERNEĞİ 1.GENÇLİK TOPLANTISI SONUÇ BİLDİRGESİ Tarih : 4-5 Kasım 2000 Yer : Kafkas Derneği Ankara Şubesi Toplantı Salonu Katılımcı Sayısı : 304 Katılımcı Dernek Sayısı : 26 Ana Tema : Birliktelik ve Kurum İnancı Sunulan Bildiri Sayısı : 20 Oturum Başlıkları : Birliktelik ve kurum inancı Çerkes gençliği ve anadil sorunu Kentleşme, modernleşme ve Çerkes gençliği Sorunlarımızın çözümünde birlikteliğin önemi Çerkes gençliğinin anavatan ile ilişkileri seklinde değerlendirildi. DEĞERLENDİRME Bugün içinde bulunduğumuz gerek kültürel, gerekse örgütsel anlamdaki açmazlarımızın en temel sebebi mevcut örgütlülüğümüzün nitelik olarak yetersiz olması, kurumlarımızın işleyiş ve üretim aşamasında bekleneni verememesinden kaynaklanmaktadır. Buna rağmen kültürel varlığımızın devamı, anavatanla olan ilişkiler ve diaspora yaşamındaki diğer sorunlarımızın çözümünde anahtar rol güçlü, inançlı ve enformasyonu kuvvetli kurum(lar) tarafından çözülebileceği açıktır. Çerkeslerin 20. yüzyılda yaşadıkları hızlı ve önlenemez kentleşme süreci, örgüt ve örgütlülük kavramlarını kaçınılmaz bir şekilde dayatmıştır. Kurumlarımızın hem nitelik hem de nicelik olarak güçlü olması onlara vereceğimiz destekle mümkün olabilecektir. Bu güçlü örgütlülük hem diasporada yasayan bizlerin sorunlarına (kültürel, sosyal, siyasal) çözüm üretebileceği gibi Kafkasya'daki problemlerin çözümüne de yardımcı olabilecektir. Bizler yaşadığımız yerlerde yıllardır fiziki varlığımızı sürdürebiliyoruz ancak, örgütlülüğümüzün yetersizliği nedeniyle hızla kültürel olarak yok oluyoruz. Hal böyle iken en önemli problemimiz içinde yaşadığımız topluma ve dünyaya kendimizi ifade etme sorunudur. Kurumlarımız mevcut potansiyellerini harekete geçiremedikleri ve ekonomik, sosyal, siyasal bir anlayış bütünlüğü içinde olmadıkları için güçlerini yeterince kullanamamaktadyrlar. Çerkeslerin tarihsel ve karakteristik sosyal yaşantılarında var olan thamade kurumu hızla kaybolmaktadır ve bu noktada artık görev do?al olarak genç nesillerdedir. Yok olmakta olan kültürümüzü kurtarabilmek ve hayata geçirebilmek için her türlü yurttaşlık ödevlerimizi eksiksiz yerine getirdiğimiz ülkemizde kamudan daha fazla faydalanılmalı, derneklerimiz Kamu Yararına Çalışan Dernekler statüsüne kavuşturulmalıdır. Çerkes toplumu gelinen nokta itibariyle hızla kentleşen ve kent yaşamına adapte olmaya çalışan bir toplumdur. Köy ve kasabadan köken alan ve aslında anavatan orijinli kültürel dokumuz da bu sürece bağımlı olarak bir kabuk değişimi yaşamaktadır. Bu noktada yaşadığımız süreç de kentte varolma-yok olma-adapte olma sürecidir. Gerek bireysel olarak gerekse kurumsal olarak bu süreçteki tercihimizin ne olacağı önümüzdeki zamanı ve gelişimi belirleyici olacaktır. Su anda görünen Çerkes toplumunun bir kent toplumu olmaya hızla gittiğidir ve kültürel üretimlerimiz/tüketimlerimiz de bu çizgide olmalıdır. Çerkes gençliği kendi geçmişine ve geleceğine sahip çıkmalıdır ve bunu yapmanın en önemli yolu kuşkusuz çok okuyarak mümkün olabilecektir. Bu noktada kurumlar ve bireyler mutlaka yaşadığımız yüzyılın gerçeklerine paralel olarak entelektüel düzeylerini yükseltmelidirler. Bütün bunların gerçekleştirilmesi esnasında halkımızı kategorize etmekten (zengin, fakir, okumuş, cahil, lümpen, entelektüel vs) ve elitist bir yapıdan kaçınılmalıdır. Yaşadığımız tüm sorunlara rağmen umutsuzluğa kapılmamalı ve bazı avantajlarımız (demokratikleşme süreci, AB ilişkileri) profesyonel, bilimsel, örgütlü bir anlayışla üretime yönlendirilmelidir. Modernleşme kavramı, salt zamana ve zamanın dayattığı yaşam biçimlerini hiç sorgulamadan yaşam tarzı olarak benimsemek şeklinde değerlendirilmemelidir. Çerkesler taşıdıkları farklı kimliklerin (ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel) Çerkes kimliğine yaşam hakkı tanıyabilmesi için özünü yitirmeksizin kabul edilebilir bir modernleşme sürecini yaşamalıdır. Ancak hızlı bir kentleşme ve modernleşme sürecinin getirebileceği yozlaşma tehlikesine karşı uyanık olunmalıdır. Çerkes gençliği Anavatan ile ilişkilerini geliştirerek arttırmalı, bu ilişikleri kurumsal ve kişisel ilişkiler zemininde gerçekleştirmelidir. Anavatan Kafkasya konusunda yapılacak çalışma ve beklentiler gerçekçi zeminlerde olmalı ayağı yere basan, rasyonel projeler olmalı ve şu anda Anavatanda yaşayan soydaşlarımızı incitecek, rencide edecek müdahaleci yaklaşımlardan kaçınılmalıdır. Kafkasya şu anda yaşadığı ekonomik ve siyasi sıkıntıları ile değerlendirilmeli, Rusya'nın dayattığı yönetsel problemler ve kendi bölgesel sıkıntılarının olduğu gerçeği unutulmamalıdır. Kafkasya'ya gerek kişisel gerekse kitlesel geriye dönüş kavramları doğru değerlendirilmeli, dönüşün hem Kafkasya hem de diaspora ayakları bilimsel ve örgütlü bir temele dayandırılmalı, en önemlisi duygusallıktan ve hamasetten arındırılmalıdır. Çerkes gençliği Kafkasya ve Kafkasya'nın problemlerini daha yakından takip edip anlamaya çalışmalı ve bu amaçla geleneksel kitle iletişim araçlarının yanı sıra internet ve di?er iletişim unsurlarını da kullanmalıdır. Bu iletişim öğelerini kullanmanın yanı sıra çeşitli amaçlarla ( dil öğrenimi, turistik amaçlı, çalışma, akademik çalışma vs.) grup veya kişisel olarak gençlerin hatta çocukların bilgilendirilmesi sağlanmalıdır. Çerkes gençliği Kafkasya ile sağlam ilişkiler zemininde tarih bilincini yinelemeli ve çalışmalarında bu bilinci öne çıkarmalıdır. Kafkasya ile ekonomik ilişkiler geliştirilmelidir. Bu ilişkiler sadece Kafkasya'dan iş edinmek şeklinde değil oralarda üretime yönelik artı değerler yaratmaya yönelik ilişkiler olmalıdır. Bu amaçla oluşturulacak ekonomik birliktelikler ve Çerkes iş adamlarının sermaye göçü özendirilmeli, kurumsal ilişkilerle bunlara zemin hazırlanmalıdır. Çerkeslerin diasporik yaşamı bir sürgün nedeniyle olmuştur ve bu sürgünün birincil sorumluluğu Rus Çarlığına, şu anda sürecin devamında en büyük pay Rusya Federasyonu'na aittir. Bundan hareketle Rusya Federasyonu'nun mevcut durumu tespit ve kabul etmesine yönelik dünya ölçeğinde çalışmalar yapılmalı ve kurumlarımız bu çalışmalar için zorlanmalıdır. Yaşayan bir halk, bir ulus olabilmenin en önemli koşullarından birisi de dildir. Şu anda diasporada yaşayan Çerkeslerin problemleri sıralamasında ilk sıralara konulması gereken dil problemidir. Çerkes dilinin hızlı kentleşme süreci karşısında geldiği nokta maalesef dramatik bir noktadır. Bu toplantı ve gelecek çalışma toplantılarının mutlaka üzerinde en fazla çalışması gereken konu dil sorununun halledilmesi ve pratik çözüm önerilerinin bulunmasıdır. Bu amaçla Çerkesçe'nin öğrenilmesi teşvik edilmeli, bu amaçla kullanılabilecek yöntem ve araçlar hızla üretilmelidir. Dernek ve kurumlar bu amaç doğrultusunda gerek anavatanla ilişkileri ve enformasyonu sağlamalı, öte yandan araç gereç üretiminde gençler üzerlerine düseni eksiksiz yapmalıdırlar. Bu sorunların çözümüne yardımcı olması amacıyla aşağıda sıralanan somut öneri ve projeler toplantıya katılanlar tarafından karara bağlanmış ve çalışma grupları oluşturulma yönünde irade ortaya konulmuştur: 1. Bu toplantılar sürekli hale getirilmeli ve katılımın artması teşvik edilmelidir. Geniş katılımlı toplantı yeri ve zamanı ileride ilan edilmek suretiyle senede bir kez yapılacak, altı ayda bir çalışma grupları ve/veya temsilciler değerlendirme toplantıları yapacaktır. Bundan sonraki katılımlar dernek temsilciliği bazında olacak ancak bireysel katılıma da olanak sağlanacaktır. 2. Bu sürecin devamı ve çalışmaların gerçekleştirilebilmesi için her dernek Gençlik Komisyonlarını kurmalı ve çalıştırmalıdır. 3. Bir sonraki toplantıya çalışmalarıyla katılanlar yıllık faaliyet raporları hazırlayarak toplantıya bilgi aktaracaklardır. 4. Her dernekte mutlaka okuma/tartışma grupları oluşturulmalı, belirlenecek konularda yetkin kişilerin katılacağı en az aylık bir toplantı düzenlenmelidir. 5. Derneklerde toplumun ihtiyaç duyduğu konularda kursların düzenlenmesi talep ve teşvik edilmelidir (dil kursları, akordeon, folklor, el sanatları vs.). 6. Çerkeslik üzerine yapılan tüm akademik çalışmaların derneklerde toplanması ve gerektiğinde genel yararlanmaya açılması için gerekli duyuru ve takip çalışmaları yapılmalıdır. 7. Anadil sorunu temel sorunlarımızdandır. Bu nedenle hem anadil öğreniminin teknik yönü hem de materyal yaratılması için çalışmalar yapılmalı, bu amaçla geniş katılımlı bir grup oluşturulmalıdır. Su anda dil öğrenimine yönelik interaktif CD için çalışmalar başlatılmış olup bu gruba her türlü destek sağlanmalıdır. 8. Derneklerimizde çalışmalarının önündeki en önemli engel ekonomik açmazlardır. Bu amaçla kurumlarımızın ürettiği ekonomik değer yaratma çabaları desteklenmeli, yapılan çalışmaların tabana duyurulması sağlanmalıdır. Şu anda Kaf-Der bir banka ile anlaşma safhasında olan kredi kartının (Nart Kart: Visa kredi kartıdır ve kullanıcının harcadığı meblağın belli bir kısmı Kaf-Der kasasına girecektir) kullanımı yaygınlaştırılmalıdır. 9. Her dernek her yıl en az iki genç üyesini Kafkasya'ya dil öğrenimi veya araştırmalar için yollamalıdır. 10. Günümüzde iletişim ve iletişim teknolojilerinden faydalanmak bir zorunluluk halini almıştır. Bu nedenle hem Kaf-Der, hem de diğer dernek ve kurumlar iletişimi arttırıcı ve kolaylaştırıcı teknolojik alt yapı çalışmalarını hızlandırmalıdır. Mevcut web sitelerinin güncellenmesi için gruplar oluşturulmalıdır. Toplantıda Kaf-Der Genel Merkezi'nin web sayfasının güncellenmesi ve daha fonksiyonel hale getirilmesi için çalışma grubu oluşturulmuştur. Bununla bağlantılı olarak her kurum mutlaka internet altyapısı kurmalı ve gençleri bu teknolojiler için teşvik etmelidir. 11. Kurumsal ve toplumsal sorunlarımızın çözümünün önündeki en önemli engelin ekonomik alt yapı yetersizliği olduğu genel kabul gören bir görüştür. Bu sıkıntıların aşılabilmesi için ayni meslek gruplarındaki Kafkas kökenli işadamlarının örgütlenmesi, ekonomik bir iç dinamizm oluşturulması, insan kaynakları çalışması yapılması ve bunun kişi ve/veya kurumlarımızın yararlanmasına sunulması için bilgi-iletişim sistemi oluşturulması ve bu amaçla her kentte çalışma grupları oluşturulması sağlanmalıdır. Bu bilgilerin kolay erişimi için www.marje.net sitesinde insan kaynakları bölümü oluşturulacaktır. Ankara ve İstanbul'da bu amaçla çalışmalar başlatılmış olup bilgilerin nasıl toplanacağı, daha geniş açıklama ve bir sonraki aşama için yakın zamanda kendi kamuoyumuza yapılacaktır. 12. Kafkasya'da yayınlanan ve Türkçe'ye de çevrilen yayınların yurtdışında (İngilizce veya diğer bati dillerine) yayınlanabilme koşulları araştırılmalıdır. 13. Kültürel değerlerimizin diasporada uzun süre yaşatılması oldukça zor bir süreçtir. Bu nedenle Kafkasya'ya dönüş yolları araştırılmalı, kişisel çabalar desteklenmelidir. Bunun yanında güçlü bir diaspora yaratılması için her türlü çaba sarf edilmelidir. KAFKAS DERNEĞİ 1. GENÇLİK TOPLANTISI ORGANİZASYON KOMİTESİKaffed

“Bir Sözcükler Ülkesi”: Filistin Ulusunu Sürgün Konumundan Kavramak

Bir sözcükler ülkemiz var. Konuşa konuşa yolumda taş taş üstüne koyarım. Bir sözcükler ülkemiz var. +''+ Bu yolculuğun sonundaBu yazıda, Mahmut Derviş' in şiirinde de dile getirildiği gibi, ya sürgünde ya da İsrail işgali altında yaşayan yaklaşık 5 milyon Filistinli'nin, içinde artık Filistin denilen bir ülkenin olmadığı bir dünyada kendilerini Filistinli olarak tanımlarken karşılaştıkları sorunlar tartışılmaktadır. Filistinliler'in 1948'de anayurtlarını yitirmelerinden sonra, sürgünde oldukları yerlerdeki farklı deneyimlerine uygun olarak bir dizi farklı "Filistin" ortaya çıkmıştır. 1948 Savaşı yerli Filistinliler'i dünyanın birçok ülkesine dağıtarak İsrail Devleti'ni doğurmuştur. 1949'da yapılan ateşkes ile İsrail'in savaşta kazandığı toprakların sınırları sabitleştirilmiş olmasına karşın bu sınırlar manda Filistin'in % 73'ünü İsrail Devleti sınırları içinde bırakmış ve el konulan topraklarda yaşayan 861.000 Filistinlinin 711.000'inini sürgün durumuna sokmuştur. 1967 Savaşı ise manda Filistin'in geri kalan kısmının da İsrail denetimine geçmesi ve 200.000 Filistinli'nin daha ülkeyi terk etmek zorunda kalmasıyla sonuçlanmıştır.1986 rakamlarına göre İsrail Devleti'nin dışında yaşayan 2.880.000 Filistinli bulunmaktadır. İsrail'in işgali altındaki topraklarda yaşayan yaklaşık 2.040.000 Filistinli, bir zamanlar Filistin olan topraklarda yaşıyor olmalarına karşın, anayurtlarını yitirmeye tanık olmuşlardır. Bowman'a göre İsrail ve İşgal Altındaki Topraklar'da yaşayan Filistinliler'in durumu da fiilen bir sürgün yaşamıdır. İsrail'in sosyo-politik düzeninin kurulması ile birlikte ortaya çıkan yer değiştirmeler ve kopmalar, gerek "dışarıda"ki gerekse "içeride"ki Filistinliler'in kendi kimliklerinin temeli olan toprağın oldukça farklı bir biçimde, el konulmuş ve çalınmış olarak algılanmasına yol açmıştır. Bu düşünceyle onların, Filistin olan topraklarda yaşamaları, anayurtlarından sürgün edildiklerine dair iddialarını hiçbir şekilde çürütmemektedir. Çünkü "anayurt" kelimesi, oluşumu, ulusalcı bir söylem içinde ve ulusalcının kendi kimliğinin tam anlamıyla gerçekleneceğini düşündüğü yerdir. Filistin kimliğinin yadsındığı bir alan, gelecekteki Filistin ulusunu üzerinde kurmayı düşündükleri toprakla aynı olsa bile, Filistinliler'in anayurdu olarak düşünülemez.Cemaatler, bireylerin kendilerini üyesi olarak düşündüğü bir grup düşüncesiyle var olurlar. Aynı zamanda "kendileri" gibi olan ötekiler hakkında düşünme ve konuşma biçimidir. İnsanlar kendilerine benzediğini düşündükleri insanlarla cemaatleri oluştururlar.Benedict Anderson cemaatin bu yönüne işaret ederek "En küçük ulusun üyeleri bile, üye arkadaşlarının pek çoğunu asla tanımayacak, karşılaşmayacak, hatta haberini bile alamayacaktır, yine de her birinin zihninde cemaattaşlıkları imgesi, düşüncesi yaşar" demektedir. Bir ulusal cemaatin bütünselliğini o cemaat üyelerinin küçük bir kesimiyle tanışıklık yoluyla imgeleyen ya da ulusun niteliğini yerelleşmiş adetlerle ilgili bilgisini genişletme yoluyla kavrayan insanlar, bütünüyle farklı adetleriyle, farklı grupların kendi deneyimleriyle ulusal cemaat ve ulus imgelerini inşa eden ötekilerle sert bir anlaşmazlığa düşeceklerdir. İşte bu bağlamda ulusal cemaatin çok farklı yerlere dağıldığı Filistinliler'inkine benzer örneklerde, ulusu anlayış düşüncesiyle, imgeyle ilgili bu sorun görülmektedir. Dağınık yerleşim sonucu, çeşitli diaspora alanlarında bulunan Filistinliler'in Filistin imgelemeleri çok farklıdır, bir alandaki Filistinliler diğer bölgelerdeki Filistinliler'i yabancı hatta düşman gibi görebilmektedir.Ulusun verili olarak alındığı yerde, ulusal kimlik, ulusal cemaat bağlamı içinde kabul edilen farklı kimliklere bir arka plan olarak işlev görür. Ortaya çıkan anlaşmazlık, ikincil kimlikleri içine alarak yutan ulusal kimlikten çok bu ikincil kimliklere bir tehdit olarak algılanır Söylemsel olarak ulusun tehlikede olduğu belli olur olmaz, muharebe hatları çizilir ve seçici dışlama/kapsama süreçleri devreye girer. Bu sebeple belli bir hegemonyacı grup ulusun dağılma ya da çürüme tehlikesinde olduğunu iddia edip, ulusun karakterini moral ya da siyasal çizgilere uygun olarak "düzeltme"ye kalkıştığında, ulusal kendiliğin bileşen parçaları düşman olarak damgalanır. Bu durumda grupların söylemleri yeterince etkili olursa, görünüşte bu ayrı gruplar arasında eşdeğerliliği yaratan bölünme ya da parçalanma süreçleri devreye girebilir. Fakat, grupları ideolojik aygıtların operasyonlarıyla öne çıkararak, ya da ulusal konsensus yıkıcı oldukları anlaşıldığında cezalandırıp bastırarak bu grupları yalıtıp marjinalleştiren devlet, böylesi süreçleri genelde sınırlar. Bu şekilde bölünme ve parçalanma süreçleri ulusal imgeselin çözülmesi, dolayısıyla bizzat ulusun dağılması tehlikesinin belirtisidir.Bir ulus yitirildiğinde ya da tehlikedeymiş gibi algılandığında bunun nedenini tanımlama konusu ortaya çıkar. Kendilerini ulussuz uluslar olarak kavrayan insanlar, kendi ikincil kimliklerini etkileyen bütün çelişki tezahürlerini kendi uluslarının yadsınmasının belirtileri olarak yorumlarlar. İsrail ve İşgal Altındaki Topraklar'da mülksüzleştirme, işsizlik, cezalandırmalar, vs. Filistinliler tarafından İsrail Devleti'nin Filistin varlığını yok etmeye yönelik sistematik programının kanıtı olarak yorumlanır. Ayrıca ulusal cemaatin göreli olarak bir dizi yerleşim bölgeleri biçiminde tüm dünyaya yayıldığı çağdaş Filistinliler'inkine benzer bir durumda, "Filistinli" teriminin bütün Filistinliler için bir kimlik etiketi gibi işlev görmesine olanak sağlayan bulanıklığı, eş zamanlı olarak, terimi, tikel düşmanlıklardan zarar gördükleri ortamlardaki Filistinliler'e kendi durumlarını farklı durumlardaki Filistinliler'inkine benzer kabul etmelerine olanak sağlayacak ayırt edici nitelikler duygusunu veremez duruma da getirir. Raja Shehadeh "The Third Way" adlı çalışmasında şöyle diyor: "Amman'a gitmem... Ürdün'ün başkentinde, zenginleşmiş ve olabildiğince yüzeysel bir tavırla mücadelemize dil ucuyla değinen insanlar görmek, yoksul ve sevgili toprağımda sineye çekilebilenden çok daha yutulmazdır." Bu da her cemaatin farklı, çelişkili biçimleri yaşadığı diasporik durumda, her tikel cemaatin üyeleri kendileriyle "aynı" çelişkilerden zarar görenleri kendi ulusdaşları olarak düşündüklerini gösterir. Nitekim R. Shehadeh'in İşgal Altındaki Topraklar'da alan çalışması yaptığı sırada görüştüğü Filistinliler, Batı'da Filistin Hareketinin sözcüsü olarak kabul edilen Edward Said'den "O Amerikalı" diye söz etmektedir. Bu da gösteriyor ki her Filistinli cemaat kendi tikel durumunu "Filistinli" olarak görmüştür. Diğer grupların mücadelelerinin "Filistinli" niteliğini reddetmiş ya da göz ardı etmiştir.Tüm bunların ışığı altında, Filistinli kimliği ile ilgili tikel eklemlenmelerin nasıl Filistin Ulusu'nu birleştirmekten çok parçalama işlevi görebildiği açıktır. Bu konuda Filistinli kimliğinin anlamını farklı biçimlerde inceleyen üç Filistinli'nin eserleri (Fawaz Turki'nin The Disinherited: Journal of a Palestinian Exile, Edward Said'in After the Last Sky: Palestinian Lives ve Raja Shehadeh'in The Third Way: A Journal of Life in the West Bank adlı eserleri) örnek olarak incelenebilir.Fawaz Turki ve O'nun kuşağı için Filistinli olmanın anlamı küfredilmek, taciz edilmek, sömürülmek ve hapsedilmektir. Böylece, kamplı Filistinliler için düşman olan, kendi halkını Filistin'den kovanlar olmaktan çıkıp, önce genel olarak "Araplar", ardından da sürgünlüklerinde kendilerini sömüren herkestir.Ghurba'da (gurbette) kamp yaşamının yarattığı Filistinliler, geçmişle hiçbir bağları olmadan ve şimdiyle çok az baskıcı-olmayan bağlantıyla büyüdüler. Deneyim pek çoğunu, Turki gibi, ulusalcı parametrelerden çok enternasyonalist parametreler içinde çalışan devrimcilere dönüştürmüştür.Edward Said After the Last Sky adlı eserinde Filistin Ulusu, bir parçası olduğu Filistinli cemaat gibi, ortak sahip olunanlardan çok ortak yitirilenlerle gevşek bir şekilde birbirine bağlı bireylerden ibaret bir gruptur. Said'in "Filistinli"si, onun tanıdığı Filistinliler'in bir bileşimidir ve onun tanıdıkları kapitalist dünyanın kural tanımaz havasının ortasında sürgün ağına takılmış, bu dünyaya karşı yola çıkan bir kimliğin kutsanmasında yabancılaşmadan kısa bir süre kurtulup rahatlama imkanı bulan kişilerdir. Raja Shehadeh'e göre Filistinli'nin kimliğini deforme edip dağıtan ve Filistin'i çalan siyonizmden önce var olmuş Filistinli'nin idealitesidir. Filistin'i ve onun henüz belirli olmayan sınırlarını dolduracak imgelenmiş cemaati "sabitlemez"; gelecekteki bir ulusal zeminin sınırlarını ve nüfusunu imgelemeye bile başlamadan önce girişilmesi gereken tikel bir mücadele tasarlar. Shehadeh, "toprağın halkınızla ve dolayısıyla sizinle özdeşleşmesi"nin İsrail ve İşgal Edilmiş Topraklar'ın her tarafındaki Filistinliler'in yüreklerinde ve zihinlerinde gerçeklendiğini kavrar. Bu özdeşleşmenin, bu insanları ortak bir toprağın -çalınmış ve geri alınması gereken bir toprak olsa da- vatandaşları haline getirerek, özel topraklarıyla ilgili önceki ve yakın zamandaki deneyimlerinin zorunlu kıldığı yalıtılmışlıktan kurtardığını kabul eder.Büyük ölçüde, İsrail ve İşgal Altındaki Topraklar'da yaşayan geniş ölçüde heterojen Filistinli nüfusun tekillikleriyle karşılaşabildiği, onlarla konuşabildiği ve onlara saygı duyabildiği için, Shehadeh imgelenen Filistinliler cemaatinin, hem her türlü baskı altında acı çeken çok çeşitli bir nüfus, hem de İsrailli saldırılara karşı topraklarını ve yaşamlarını ele geçirme mücadelesinde birleşen tek bir kolektivite olduğunu kabul eder. Turki ve Said'den farklı olarak Shehadeh için hiçbir "Filistinli" yoktur; sadece bir Filistinliler çokluğu vardır.Bugün Filistinliler'i etkileyen baş sorun, Laclau ve Mouffe'nin "toplumun olanaksızlığı" dedikleri konudur. İnsanın fantazisi, gerçeklenebilir olandan her zaman fazladır ve Filistin'in yokluğunda inşa edilen Filistin fantazileri, kendilerini "Filistinli" kabul eden insanların şu anda oluşturulmakta olunan Filistin'deki yerlerini kabul etmelerini önlüyor. Tekil bir Filistinli cemaati etkileyen düşmanın gücü zayıflamaya başlarken, bu nufusun bazı gereksinme ve özlemlerine yanıt verebilen bir ulus biçimlenmeye başlıyor. İşgal Altındaki Topraklar'daki Filistinliler devletliliğin oluşmasına her geçen gün daha da yaklaşırken, temelden bir devlet inşa etmenin gerektirdiği ödünler ve pragmatik özveriler ideal "ulus "imgesini yok ediyor. Bu devlet oluşumu sürecinden çıkacak Filistin, bütün Filistinliler'e kaybettikleri her şeyi geri veren, düşmanın gitmesi durumunda kazanacaklarını düşündükleri her şeyi kendilerine miras bırakan bir Filistinli olmayacaktır. Birçoğu, bu devletin vatandaşlarına verdiği özne konumlarında, kendi deneyimlerinin kendileri için oluşturduğu kimlikleri koyabilecekleri bir yeri kabul etmeyecektir. Bu Filistin onların Filistin'i olmayacaktır. Bu yazı Glean Bowman'ın "Bir Sözcükler Ülkesi: Filistin Ulusunu Sürgün Konumundan Kavramak" makalesinden özetlenerek hazırlanmıştır.+''+Ayşe Mermerci

Ege Kafkas Şenliği, 2001

nan DIV> 1.Ege Kafkas Şenliği, Kafkas Derneği Manisa Şubesi önderliğinde Ege'deki tüm Kafkas Dernekleri'nin işbirliği ve Kültür Bakanlığı'nın katkılarıyla 29.02.2001 tarihinde Manisa'nın Saruhanlı ilçesine bağlı Yeni Osmaniye (Tepeağılı) köyünde gerçekleştirildi.Yeni Osmaniye Köyü harman yerinin yanındaki Çamlıkta gerçekleştirilen etkinlikte havanın sıcak olması dışında hiçbir problem yaşanmadı. Bir gün önceden çevre il ve köylerden toplanan gençler arasında iş bölümü yapıldı. Sabanın ilk saatleri ile görev yerlerine giden gençler, konukları karşılayıp ağırlamaya başladılar.Antalya, Ankara, Konya, Sivas ile çevre il ve köylerden gelen misafirler programın başlama saatine kadar geçen zaman diliminde kaynaşarak gruplar halinde gegu'lar yaptılar, woredler söylediler. Farklı yörelerden gelen insanların gegu yaparken aldıkları haz ve çoşku görülmeye değerdi.Şenliğe katılanlar alanda kurulan standları dolaşıp, derneklerin hazırladığı Çerkes Yemeklerinden oluşan bol çeşitli menülerin tadına bakıyorlardı. Öğle saatlerine kadar beklenen tüm konuklar şenlik alanında yerlerini aldılar ve şenlik programı başladı. Saygı duruşu ve İstiklal Marşı'nın ardından Yeni Osmaniye Köyü Muhtarı Hasan Hırçıner bir hoşgeldiniz konuşması yaptı. Sn.Hırçıner konuşmasında böylesine güzel bir kalabalığı köylerinde her sene görmek istediklerini belirtti.Kafkas Derneği Manisa Şubesi Başkanı Nihat Kafkas yaptığı konuşmada Kaf-Der Ankara Şubesi Elbrus Halk Dansları Topluluğu'na, Soma ve Manisa Minikler Ekibi'ne, ses sanatçılarına, Arıkbaşı, İlkkurşun, Yeniköy, Bağyolu, Gülbahçe, Yeni Mahmudiye köy muhtarları ve halkına, İzmir, Soma, Nazilli, Aydın, Kuşadası Dernek Başkanları ve yönetim kurullarına, ayrıca şenliğin ev sahipliğini üstlenen Yeni Osmaniye Köyü halkına ve muhtarına teşekkürlerini iletti. Manisa Şubesi Başkanı Nihat Kafkas'ın konuşmasının ardından Kafkas Derneği Genel Başkanı Muhittin Ünal tüm Çerkesleri ilgilendiren ve bir çok konuya değinen açıklayıcı bir konuşma yaptı. Kaf-Der Genel Merkezi ile 34 Şubesi ve katılımcı kardeş dernekler adına tüm Çerkesleri selamladı. Bu şöleni gerçekleştiren şubelerimize, katılan ve katkıda bulunan tüm kuruluşlara,özgün kültürümüzü bir gün için dahi olsa birlikte yaşatma çabası verirken bizleri yalnız bırakmayan Kültür Bakanlığı'na ve şölenin gerçekleşmesinde katkıları olan İzmir Milletvekili Sn. Rahmi Sezgin'e teşekkürlerini iletti.Kaf-Der'in amaç ve ilkeleri hakkında bilgi verdikten sonra tarihe deyinerek(Kafkas –Rus Savaşları ve Sürgün) II.Dünya Savaşındaki Yahudi Soykırımı göz önüne alınmadığında hiçbir halkın Çerkesler'in uğradığı soykırım ve sürgüne benzer bir duruma maruz kalmadığını belirtti. Ayrıca Ünal,bir röportajda Andre Mango'ya Ermeni Soykırımının derecesi ve boyutu hakkında sorulan bir soruya "Çerkeslerin uğradığı soykırım ve sürgünün yanında Ermeni Soykırımının adından bile söz edilemez" şeklinde cevap verdiğini hatırlatarak Çerkes Soykırımı'nın boyutunu ortaya koydu.Swiss Otel baskınına değinen Muhittin Ünal, tasvip etmedikleri bu tür eylemlerin bir sebepleri olduğunu belirterek Çeçenistan'da yaşanan savaşa dikkatleri çekti. AGİT'i, Avrupa Konseyi'ni, Birleşmiş Milletler'i göreve çağırdı. Dönüş konusunda bilgilendirme amacıyla Anavatanın şu anki durumu ve Adigey'deki siyasi yapı hakkında bilgi veren Ünal, Anavatanda ekonominin düzelmesi ile birlikte diasporada dönüşün yaygınlaşacağını belirtti.Kurtuluş Savaşı konusunda araştırmaları bulunan Ünal,vatan kaybetmenin acısını bilen Çerkesler'in, bir daha aynı acılara katlanmamak için Ege'de büyük bir savunma hattı oluşturduklarını belirtti. Buna rağmen tarihte hak ettiğimiz yeri alamadığımızı üzüntü ile dile getirdi.Genel Başkan Muhittin Ünal'ın konuşması Şenliğe katılan Çerkesler tarafından dakikalarca alkışlandı. Bu konuşmanın ardından Saruhanlı Kaymakamı Mustafa Ergün kürsüye gelerek gerçekleştirilen bu şölenin gelenekselleştirilmesini istedi. Daha sonra şenliğe katılamayan davetlilerin telgrafları okundu.-Başkan Bülent Ecevit-Kültür Bakanı İstemihan Talay-Ege Ordu Komutanı Orgeneral Çetin Doğan-DYP Genel Başkanı Tansu Çiller-LDP Genel Başkanı Besim Tibuk-Manisa Milletvekili Bülent Arınç-Manisa Milletvekili Rıza Akçalı-Manisa Milletvekili Hasan Gülay-Manisa Milletvekili Ali Serdengeçti-İzmir Milletvekili Rahmi Sezgin-Konya Milletvekili Mehmet GölhanProgramın ikinci kısmında Manisa Minikler Ekibi'nin şiir dinletisi katılımcıların yoğun ilgisini çekti. Soma Folklor Ekibi'nin gösterisi ise seyredenleri coşturdu. Bu gösterinin ardından sahne alan Kafkas Derneği Ankara Şubesi Elbruz Halk Dansları Topluluğu ise şenliğe katılan herkesi büyüledi.Şenliğe katılan ses sanatçıları Hayri Kazbek, Kuşha Doğan ve Nurhan Fidan konuklara wored dolu saatler yaşattı. Programda yer alan defilede birbirinden güzel kıyafetler açık artırmaya sunularak, halkın ilgi ve beğenisi sağlandı.Elbruz Ekibi'nin kapanış gösterisinin ardından Mahalli Düğüne geçildi. Coşku içinde geçen düğünlerin ardından konukların yola çıkma vakti gelmişti. Yola çıkacaklar çıkmak, kalanlar ise onları yolcu etmek istemiyorlardı. Bu güzel ortamı birkaç saat daha yaşamak istiyorlardı.Bu güzel duygular içinde bir şenlik daha sona ermişti. Yeni Osmaniye Köyü Gençliği bu organizasyonda emeği geçen herkese teşekkür ederek, bu samimi ilişkinin devam etmesini istediklerini belirttiler. DIV>Kaffed

İleriye Geriye ya da Hiçbir Yere mi? Kuzey Kafkasya: Problemler ve Politikalar

Kuzey Kafkasya sosyo ekonomik durumu, devlet yönetimi ve ulusal güvenlik açısından Rusya'nın en önemli bölgesidir. Durumu iyice anlayabilmek için şu iki noktaya dikkat çekmek gerekmektedir: * Kuzey Kafkasya politikacılar tarafından anlaşılamayan ve değerlendirilemeyen eşsiz bir mozaiktir. * Kuzey Kafkasya halkları bir zamanlar Rusya tarafından işgal edilmiş ve ardından da kötü muamele görmüş olmayı hiçbir zaman kabullenememişlerdir. Bugün için de Rusya, bu bölge için önceden düşünülmüş, bilimsel ve eşitlikçi bir politikaya sahip değildir. Tabii ki buna halkın isteklerini bastırmak, entrika çevirmek ve henüz tam olgunlaşmamış problemleri görmezden gelmeye çalışma politikalarını dahil etmiyoruz. +''+ Fakat durum göründüğünden daha karmaşıktır ve bütünü oluşturan parçalar birçok analizin sonucu olarak ortaya çıkar. Gerçekten de Kuzey Kafkasya'da etnik açıdan oldukça karmaşık bir nufüs yaşamaktadır ve bu nüfus halen dil özelliklerini ve sosyo ekonomik ilişkiler anlamında geleneksel özelliklerini korumaya devam etmektedir. Rusya'da yaşayan insanların ve yeni nesil politikacıların büyük bir çoğunluğu için bugün Kuzey Kafkasya'da yaşananlar oldukça anlaşılamaz durumdadır. Acaba bu bölge gerçekten de bu kadar benzersiz midir ve halk olarak diğer Rusya halklarından radikal bir şekilde bu kadar farklı mıdır? Nalçik'in, Grozni'nin, Vladikafkaz'ın ve diğer birçok Kuzey Kafkasya şehrinin Rusya çapında iş ve tatil yeri olarak ne kadar popüler oldukları unutulmamalıdır. Şüphesiz dramatik tarih ve etno kültürel faktörler bölgedeki tüm problemlerin ve anlaşmazlıkların en önemli sebepleridir. Çevre ve Kaynaklar: Bölgenin doğal kaynakları ve çevresi hakkında genellikle abartılmış bir tonla konuşulmaktadır. İşin aslında Kuzey Kafkasya çok zengin doğal iklimsel ve mineral kaynaklara sahip değildir. Tabii ki Stavropol ve Krasnodar eyaletlerinin bereketli topraklarını, bol mersin balıklı Hazar Denizi'ni ve Çeçen-İnguş'un mütevazi petrol kaynaklarını saymazsak, bölgenin kalan dağlık bölümleri işlek bir ekonomi için elverişli imkanlara sahip değildir. Kuzey Kafkasya cumhuriyetlerinin belli başlı toprakları da iklim açısından tarımsal ekonomiye uygun değildir. Kafkasya'nın kuzeyi, güneyi gibi elverişli iklim yapısına sahip değildir. Elit kesimler dışındaki Kafkas halklarının ve özellikle dağlarda ve dağ eteklerinde yaşayanların geçmişte zor bir yaşantılarının olması da tesadüf değildir. Tüm bu sebeplerden ve özellikle de gün geçtikçe keskinleşen pazar ekonomisinin getirdiklerinden dolayı Kuzey Kafkasya halkları fakir yaşamaya mahkummuş gibi görünmektedir. Mesela Kanada'da küçük petrol kenti Alberto halkı, petrol yönünden fakir deniz kıyısındaki bölgelerden daha iyi yaşamaktadır. Aynı duruma Rusya'dan da örnekler vermek mümkündür. Yakutsk, Komi, Ural ve Sibirya gibi doğal kaynaklar yönünden zengin olan bu bölgelerde, mantığa göre yaşam düzeyinin Kuzey Kafkasya'dan daha iyi olması gerekmektedir. Zira verimli topraklara sahip endüstriyel bölgelerin, dağlık ve dağ eteklerindeki bölgelerden daha iyi yaşaması gerekmez mi? En azından dünyanın diğer ülkelerinde durum böyledir. Latin Amerika'dan İskoçya'ya, Çin'e ve dağlık Vietnam'a kadar. Eğer Kuzey Kafkasya Cumhuriyetleri Rusya'nın sömürgesiyse, yerli halklar sömürü objesiyse, o zaman bu halkların, sömürgeci sıfatını taşıyan halktan daha kötü yaşaması ve daha kötü bir statüye sahip olması gerekmektedir. Resmi verilere bakılırsa durumun böyle olduğu söylenebilir. Hatta Dağıstan'ın ve Çeçenya'nın dağlık bölgelerinin yaşantısını Kuzey Kafkasya'nın diğer bölgeleriyle karşılaştırırsak bunlar da duruma kanıt olarak gösterilebilir. Eğer yaşanılan evlerin büyüklüğünü, döşenmesini, kullanılan otomobil miktarını ve diğer hayat seviyesini gösteren belirtileri kıyaslarsak durumun tamamen göründüğünden farklı olduğunu anlarız. Balkar, İnguş ve Çeçen köylerini kuzeydeki Yakutsk köyleriyle karşılaştırırsak sosyal realitenin istatistik ve propagandalardan çok daha farklı olduğunu görürüz. Ve belki de bu Kuzey Kafkasya'nın politikacılar ve bilimadamları tarafından yeterince anlaşılamayan en önemli bilmecesi ve esrarıdır. Moskova etrafında son yıllarda oluşan yüksek yaşama seviyesini saymazsak, Kuzey Kafkasya diğer tüm Rusya'dan daha iyi yaşıyor, çümkü bu bölge çok güçlü bir insan potansiyeline sahiptir. Kuzey Kafkasya halkları bölgelerindeki zayıf kaynaklara rağmen büyük bir ülkede yaşamayı kendileri için avantaja çevirerek daha iyi bir yaşam ve hakedilmiş bir konum için atılımcı ve yarışmacı özellikler edinmişlerdir. Toplumsal baskılara ve küçük düşürücü kısıtlamalara rağmen Kuzey Kafkasya nüfusunun Rus olmayan kitlesinde sosyal alanda başarıya ve ilerlemeye yönelik bir hareket tarzı oluştu. Bunun izlerini eğitime, atılımcılığa, hareket kaabiliyetine olan yönelimde de görebiliriz. 1960-1980 yıllarında Kuzey Kafkasya halkları hayret verecek şekilde modernizm yolunda bir atılım gerçekleştirdiler. Zamanında büyük Sovyet şehirlerinin pazarlarında çaba göstermiş ve kendi tatil şehirlerinde hizmet verip ev sahipliği yapmış olan bu insanlar, psikolojileri ve alışkanlıkları gereğei pazar ekonomisini ve onun özgün hayat stilini çok daha hazır karşıladılar. İçinde birçok bilimsel, sanatsal ve entellektüel sınıf yetiştirmiş olan bu insanlar son tahlilde ideolojik liberalizme de, pazar politikasına da çok daha çabuk alıştılar. Eğitim ve hareket kaabiliyetleri Kuzey Kafkasya'lıların rolünü tüm ülke genelinde, özellikle de politika, kültür ve bilim alanlarında daha da arttırdı. Kuzey Kafkasyalıların Moskova diyasporası, diğer Rus olmayan halkların temsilcilerine göre daha etkindirler. Ancak Rus kültüründe erimiş daha sakin ve etnik açıdan daha az pekişmiş Ukrayna, Yahudi ve Ermeni halklarını geriden takip etmektedirler. Ve en sonunda Kuzey Kafkasyalılar Rus köylerinin felaketi olan "Sarhoşluk" gibi toplumsal bir hastalıktan da uzak kalmayı başarmışlardır. Burada İslam dininin etkilerinden de bahsedilebilir. Halkın bu başarısı herşeyden önce kendi öz güçlerinden doğar ve saygıyı hak eder. Fakat gene de son yılların yıkıcı anlaşmazlıkları da gene buralarda doğmaktadır. Şimdiye kadar hiçkimse ardından nisbeten daha fazla bir gelişme getiren ve halkın bir kısmını diğerinden üstün tutan bu psikolojik ilerlemeye dikkat etmedi. Son yıllarda Kuzey Kafkasya halklarının çoğunluğu arasında çoğu zaman daha fakir yaşayan ve yüksek öğrenime sahip olmayan Rus köylüsüne karşı bir hor görme eğilimi ortaya çıktı; ve en sonunda Rus televizyonu tepeden tırnağa silahlanmış Çeçen savaşçılarına, sersemlemiş ve sarhoş "Bizim oğlanlar"ı fon olarak kullanınca bu üstünlük kompleksi daha da kuvvetlendi. Bu da tabii ki Kuzey Kafkasyalıların büyük bir çoğunluğunu genel Rusya iktidarına karşı bir zayıflamaya götürdü. Kimin suçu ve nereden başlamak lazım? Moskova ve özellikle de Rus halkı Kuzey Kafkasya'nın bugün içinde bulunduğu krizden sadece kısmen sorumludur. Çünkü radikal etnik milliyetçiliğe ve vatandaşların hukuki esaslardan ayrılıp yasadışı silahlandırılmasına önayak olanlar federal organlar değildir. Toprakların yeniden bölünmesiyle ilgili yıkıcı oluşumlar, Anti-Rus deklerasyon ve beyannameler, Kafkas Konfederasyonu projeleri ve benzerleri Moskova'nın başının altından çıkmamıştır. Grozni'de silahlı ayaklanma çıkarılmasının ve illegal yollarla bağımsızlık ilan edilmesinin sorumlusu da Moskova değildir. Tabii ki Moskova'dan Vilnius'tan ve başka diğer ülkelerden de yıkıcı tesirler geldiyse de daha iyi incelendiğinde bu planların sahiplerinin Rus parlamentosunda, eski Sovyet ordusunun subayları arasında ve Moskova aydınları içindeki Kuzey Kafkas asıllılar arasında olduğunu görürüz. Bu gruba son olarak Moskova'da Kafkasyalıların sadece kaba kuvvetten anladıklarına inananları da dahil etmek mümkündür. Rus devletinin hatası ise yıkılan Sovyetler'in ardında bu bölge için doğru bir politika saptayamamış olması, sivil halk için silah depolarının kapılarının açılmasına kolayca izin vermesi, Kuzey Osetya'daki iç karışıklıktan yararlanarak tanklarla Grozni kapılarına dayanmanın cazibesine kapılmasıdır. Tabii işler yolunda gitmeyince de bir zamanlar Budapeşte ve Prag'da yapıldığı gibi askeri güç kullanma kararı almıştır. Tüm bunlara rağmen "milliyetçi kurtuluş devrimi","milli başkaldırı","tarihi adaletin yerini bulması" çığlıklarını attıran da Moskova değildir. Yeni savaş birlikleri, ergenlik çağındaki çocukların silahlandırlıması, kadınların savaş garnizonlarını kuşatması gibi girişimler de Moskova'da oluşturulmamıştır. "Yerli olmayan" halkları evlerinden kovan ve halkların birlikte yaşamasının imkansızlığı kararını alanlar da Moskova değildir. Bugünkü durumun hesabını Moskova dışında bir yerlerden sorma zamanı gelmiştir. Bütün Rusya'dan, Kuzey Kafkasya'dan ve özellikle de Kuzey Kafkasya'nın kendi politikacılarından, toplumsal aktivistlerinden ve entellektüellerinden hesap sormanın zamanıdır. Bu gruptakilere bölgedeki krizden dolayı hiç de azımsanmayacak bir sorumluluk düşmektedir. Ve bundan dolayı da onlara problemin çözümünde önemli görevler düşmektedir. Her ne kadar Kqafkas insanı karşılıklı iltifatları eleştiriye tercih ediyorsa da tüm problemlerin çözümü iyi bir özeleştiriden geçmektedir. Rusya'nın Kafkasya politikası herşeyden önce bu bölgede yaşayan ve ülkenin yönetiminde direk sorumluluk taşıyan Rus nüfusunun politikasıdır. Rus Ryazni'de, Yakut Yakutsk'da, Tatar Kazan'da, ülkenin geneli için çalışsa da öncelikle kendi bölgelerinde, kendi evleri ve şehirleri için çalışırlar. Kuzey Kafkasya halklarına sadece ödedikleri vergilerle, tatil sonrası bıraktıkları paralarla ya da (bu bölge herhangi bir iç veya dış güç tarafından tehdit altında olduğunda) askerlik yaparak yardımcı olabilirler. Moskova aslında bölgede olan biten herşeye cevap verebilecek durumda olmalıdır, ancak Kremlin biraz da Kuzey Kafkasya'lı politikacıların ve bölgesel iktidarların anti merkezci politikaları yüzünden de eski gücünü yitirmiş durumdadır. Yani son tahlilde Moskova suçlu da ilan edilse başka etkenlerin varlığı da kabul edilmelidir ve Rusya'nın bugünkü Kuzey Kafkasya politikası ne olmalıdır sorusu sorulmalıdır. Entellektüel ve Ahlaksal Kriz: Vatandaşların ve yönetimlerin yaptıklarının sorumluluğunu, bu programları ve fikirleri oluşturanlar taşırlar. İlk önce "hareket planı" yapılır, ardından kollektif hareket gelir. Bu demektir ki, sorumluluk ilk önce toplumun entellektüel kesimlerinin omuzlarındadır. Durumu açıklayan ve durum üzerinde tavsiyelerde bulunan entellektüel kesimdir. Toplumda birçok şey entellektüel kesimin tavırlarına bağlıdır. Kuzey Kafkasya da toplumsal düşünce ve bilim kaynaklarını, toplumun gelişmesi için ikinci dereceden önemli olan işlere harcamaktadır. Mesela "halkın emsalsizliğinin ve antikliğinin" kanıtlanmasına (Etnos ve süperetnos), halkın büyük acılarına ve kültürel kahramanlarına, "yeniden yapılanma" doktrinlerine, yabancı düşmanların araştırılmasına ... vs. Tarihçilerin, etnografların, dilbilimcilerin sayısı, cumhuriyetlerde yetişmiş ekonomistlerden, politikacılardan, hukukçulardan oldukça fazladır. Halbuki son sayılan kesimin varlığı toplumun yapılanmasında ve deformasyonunda diğerlerine göre daha çok önemlidir. Özellikle böyle bir kültürel atmosferde etno-kollektivist idealler gelişmekte, bunların arkasında kişiler kendi ilgi alanları ve gündelik ilişkileriyle kaybolmaktadırlar. Özellikle "halklar arası ilişkiler", "etnosların çıkarları" gibi kavramlar öne geçmekte, halkın adına konuşma hakkını ele geçirenler onlara kendi bilinçlerini aşılamaya başlamaktadırlar. "Yaşlıların fikirleri", "Kafkas gelenekleri", "milli diplomasi", "şeriat kanunları" ve benzerleri bahane edilerek insan haklarını dışlayan totaliter düzenler pekişmekte ve uzun zamandır Avrupa normları ve modern devletçilik üzerine kurulan sistem yıkılmaktadır. Yerli liderlerin öncelikle düşünmesi gerekne şey doğu ülkelerinden Adığe asıllı yabancıları ülkeye yerleştirmek ya da Rus generallerinin anıtlarını yıkmak değil, cumhuriyetlerinde Rusları ve Rus kültürünü korumak olmalıdır. Bu bölgenin Avrupai görüntüsünü Ruslar'a borçlu olduğu unutulmamalıdır. Kötü uzmanlar sadece yeni camileri görüyor ve Kuzey Kafkasya haritasını yeşile boyamayı biliyorlar. Fakat camilerin gün geçtikçe boşaldığına ve nüfusun büyük bir oranda inançsız kaldığına dikkat etmiyorlar. Bütün bunlar fazla önem taşımıyor gibi geliyor, ve ilgi çekmiyor. Kuzey Kafkasya'nın entellektüelleri (diğer birçok Rus meslektaştarıyla birlikte) sosyal düzenin, sosyal düzenin içinde bulnuduğu formdan daha önemli olduğunu anlamıyorlar (Demokrasi, İslam cumhuriyeti vs. ...). İnsan her zaman toplumsal kontrolün içinden çıkmaya eğilimlidir, çünkü her şeyden önce kendi kişisael ideallerini gerçekleştirmek isteğindedir. Bu yüzdendir ki, insanlar devleti kurdular ve düzen sağlamak için halkı yönetme hakkını sadece bu yapıya verdiler. Aksi takdirde kaoslar ve bitmek tükenmek bilmeyen anlaşmazlıklar ortaya çıkar. Kafkasya, tarihi içinde benzer periyodları yaşadı ve o zaman da Rus süngüsü düzenleyici nbir rol oynadı. Çeçen veya Türk savaşçılarının bu bölge için daha iyi olacağına inanmıyorum. Yani Kuzey Kafkasya ciddi bir entellektüel ve ahlaksal kriz yaşıyor. Rusların kovulmasıyla başlayan anti-modernist Çeçen devrimi, İnguşların kovulmasıyla biten Osetin-İnguş krizi, gerçekleşmesi mümkün olmayan proje ve ideolojilerle oyalanan entellektüellerin başarısızlığa uğramış olduğunun bir kanıtıdır. Ama her şeye rağmen bu krizi çözmek yine entellektüellere ve onun genç kuşağına düşer. Kesin analizler yapabilme ve denenmiş politik metotlar kullanabilme yeteneği edinmek, ekonomik reformlar yapmaktan daha kolay değildir. Özgür bir analiz yapabilmek için ülkedeki politik atmosfer de uygun değildir. Çünkü silahlı gruplara karşı mücadele vermek oldukça zordur. Ve hatta kimi zaman hayati tehlike taşır. Kafkasya entellektüelleri, tarih, düşmanlar ve kurbanlar üzerinde değil de, bugünkü sorunlar ve bu sorunların çözümünde kendi oynayacakları rol üzerinde tartışmalıdırlar. Aksi takdirde aydın kesim, yarı eğitimli, dogmatik, silahlı kişiler karşısında kendi seslerini ve yüksek statülerini kaybetmek tehlikesiyle karşı karşıyadır. Ekonomi ve Mülkiyet: Kuzey Kafkasya ekonomisini anlamak kolay değildir ancak ekonominin, kriz noktasındaki birçok problem ve anlaşmazlığın çözümü için anahtar olduğu da açıktır. En önemli problem halkın önemli bir kesimini oluşturan genç erkek nüfusun meşguliyeti sorunudur. Halkın bu kesiminin durumu önemli ölçüde bugünkü durumu belirler. En büyük sorunlardan biri de köylerin ve küçük şehir sakinlerinin iyi bir iş bulma imkanlarının yetersizliğidir. Kuzey Kafkasya'daki dağ köyleri geleneksel yarı tabii ekonomi ve kollektif formda organize edilmiş Sovyet örneği arasında sıkışıp kalmıştır. Her ikisi de bugünkü şartlarda yeterli değlidir ve köy nüfusunun taleplerine cevap veremez. Her halükarda köy nüfusu mütevazi bir şekilde geçinebilir ama sonuç olarak her iki tip ekonomi de günümüzün televizyon, buzdolabı, otomobil gibi ihtiyaçlarını karşılayamaz. And bölgesi, Himalayalar ve Kuzey Amerika Antarktikası için de durum böyledir. Yeni dünyada modernizm hareketi dağlardan düzlüğe doğrudur. Köylünün köy dışında yaptığı mevsimlik çalışmalar, sezonluk işler nüfusun refah düzeyini yükseltmez. Bu sadece Sovyet zamanında daha düşük talepler ve daha sert devlet kontrolü sayesinde mümkündü. Sorunun yanıtını iki yönde bulmak mümkündür. Bu köy nüfusunun kısıtlanmasından ve köylerin kökten imarından geçmektedir. Aynı zamanda toprağın özelleştirilmesi ve özel pazarlarda köysel mamüllerin öne sürülmesi de diğer bir çıkar yoldur. O zaman büyük ailelerin bir ya da iki oğlu kendi topraklarında kalabilir ve babalarının işlerini devam ettirebilirler. Ama bu da yalnızca en iyi ekonomik şartlar altında mümkündür. Kuzey Kafkasya'da toprak değerli bir kaynaktır ve toprak için sürekli bir rekabet söz konusudur. Bu yüzden Kuzey Kafkasya'nın acilen, düşünülmüş ve dünya standartlarında bir toprak reformuna ihtiyacı vardır. Eski toplumsal geleneksel kullanıma ve Sovyet kollektivizasyonuna bakmaksızın toprağın özelleştirilmesi gerekmektedir. Kafkasyalılar herşeyden çok değer verecekleri kendi topraklarına sahip olmak zorundadırlar. Kuzey Kafkasya'da toprak reformu yalnızca yerli veya federal kaynak ve ekspertlerin değil aynı zamanda uluslararası güçlerin, özellikle de Dünya Bankası'nın yardımıyla gerçekleştirilmelidir. Dünya Bankası'nın benzeri durumlarda Hindistan'da, Brezilya'da ve dah birçok ülkede deneyimi vardır. Şehircilik politikası da özel bir yaklaşım gerektirmektedir. Kriz sürecinde yıkılan şehirlerin yeniden imar edilmesi bir yana, şehirlerde sürekli artan fazla işçi potansiyeli de çözümü ancak uzun vadede mümkün olan problemlerdendir. Ama çözüm aramak gene de gereklidir. Aksi takdirde Kafkasyalıların asla taşıyamayacağı bir yoksulluk ve suç kaynağı sorunu başgösterebilir. Şu durumda en iyi şartlar Kuzey Osetya'da oluşmuştur(Elektronik tesisler). Cumhuriyetlerde özellikle özel mülkiyet bazında başarı ile işleyen hafif endüstri de sorunun çözümü için katkıda bulunabilir. Özel ticaretçiler ve orta sınıf, politik stabilizasyonun, bölgesel pazarın temellerini atmayı ve burnu büyük silahlı maceraların dizginlerini sıkmayı başarabilirler. Yalnız başına iktidar güçleri bunu gerçekleştiremezler. Üst makamlar arasındaki dayanışma antlaşmalarından çok cumhuriyetler arası iş ilişkilerine ve ortak çalışma bünyelerine ihtiyaç vardır. Ama herşeye rağmen Kuzey Kafkasya ekonomisi için en önemlisi ortak pazar ve iş sahası konumundaki Rusya'dır. Dağıstan'daki balık yumurtası ticareti hukuk esaslarına göre düzenlenip geniş bir şekilde pazara sokulabilir, Çeçenya'da ticaret düzenlenip yoluna sokulabilir, Khabardey Balkar ve Karaçay Çerkes'teki turistik tesislerin Moskova'dan reklamı yapılabilir ve buralara en az Sibirya petrolüne ayrılan para kadar yatırım yapılabilir. Kuzey Kafkasya'daki işletmeleri küçümsemek yerine onları desteklemek ve Rusya çapında genişletmek gerekir. Yönetim ve İdari Mekanizma: Eğer Çeçenya Cumhuriyeti'nin yeni statüsünü saymazsak, bugünkü şartlarda oluşturulmuş bölgesel otonom devletler sistemi ve varolan idari sınırlar optimaldirler ve değişikliğe tabi değillerdir. Bu sorunda bir dizi kesin prensip üzerinden yola çıkılmalıdır. Cumhuriyetlerin bütün vatandaşları kendi kaderlerini tayin hakkına sahip olmalıdır ve sadece temel eşitlik sağlandığı takdirde farklı halkların kültür ve dilleri özel desteğe tabi tutulabilir. Toprak üzerinde yaşayana aittir, toprak ve çeşitli kaynaklardan faydalanabilme hakkına her vatandaş nerde olursa olsun sahip olmalıdır. Tarihi nedenler veya şiddet, sınırların ve statülerin belirlenmesinde veya değiştirilmesinde etkili olmamalıdır. Herhangi bir zanaatte tek olma özelliğine sahip kişi veya topluluklar ile doğal güzellikler bakımından zengin olan bölgeler korunma altına alınmalıdır. En güncel problemlerden biri de asayişin sağlanması ve suç oranının düşürülmesidir. Her ne kadar geleneksel oluşumların rolü bölgede toplumsal yapılanmada oldukça önemliyse de bu alışkanlıklar hiçbir zaman modern hukuk sisteminin yerini tutamaz. Bu sistemde son birkaç kuşak yaşamıştır ve son nesilde yine bu sistemi tercih etmektedir. Diğer yandan hukuk sistemi yerel düzeye yaklaşmalı ve yerli kadroların oluşuma katkılarıyla düzenlenmelidir. Kuzey Kafkasya'da geleneksel ve devletsel bir hukuk sisteminin varlığı mümkündür ancak gekleneksel yönün tamamlayıcı bir rolde olması gereklidir. Diğer birçok ülkede gelişen hukuksal pluralizm bu bölgede tekelci hukuk sistemine göre çok daha etkili olabilir. Diğer önemli bir sorun da Gürcüstan ve Azerbaycan ile olan sınırları korunması sorunudur. Çeçen-Gürcü sınır bölgesi özel bir sorun teşkil etse de sınırların kalan kısmı tarihi bağlar, insani ve ekonomik ilişkiler ve özellikle de BDT ülkeleri arasında yapılan anlaşmalar göz önüne alınarak bağımsız bir rejimde tutulmak zorundadır. Silah, narkotik ve diğer yasadışı malların giriş çıkışının kontrolü ancak bağımsız bir sınır rejimi altında gerşekleştirilebilir. Bu alanda diğer birçok ülkelerin tecrübeleri de vardır (Amerika-Meksika, İngiltere-İrlanda arasındaki sınır bölgeleri). Yine en önemli konulardan biri de idari yönden yeniden taksim çalışmaları olmayıp idarenin iyileştirilmesidir. Toplumsal politik düzende gerici askerler ve yenilmiş politikacılar tarafından yönetilen ve genellikle kara parayla sponsore edilen ve halkların etnik özelliklerini esas alarak çalışan birimlere, cemiyetlere yönelmeyi bırakmak gereklidir. Üzerinde durulması gereken konular ise "milli gurur", "yeniden doğuş" veya "halklara saygı" gibi soyut kavramlar değil de, gerçekten de tek tek vatandaşların sorunlarını ele alan konulardır. Mesela sistemin çözülmesi sonucu gerçekten de acı çekmiş olan yaşlılar veya çalışacak yeri olmayan ve Rus şehirlerinde sadece dış görünüşlerinden dolyı ve pasaportlarındaki verilerden dolayı aşağılanan gençlerin sorunlarının çözümüne çalışılmalıdır. Kuzey Kafkasya'da yönetim şu temeller üzerinde oluşturulmalıdır: Etnik politik koalisyonlar, Kişisel hakların ve vatandaşların kültürel haklarının kabulü, Demokratik seçimler ve iktidarın sürekli ve düzenli değişimi, Yeni nesilden yönetim ve hukuk kadrolarının çıkarılması(özellikel kadınalrın katılımıyla) Kültür ve Eğitim: Kuzey Kafkasya Rusya'nın kültürel olarak en gelişmiş bölgesidir. Bu bölge profesyonel ve kültürel yapılanmaların, yüksek öğretim kurumları ve bilimsel kadroların yüksek miktarda olduğu gözlenir. Bölgede Rus olmayan yüksek öğrenim sahibi insanların ve üniversite öğrencilerinin miktarı ülke genelindeki ortalamanın üzerindedir(Ortalamanın altında sedece Dağıstan Çeçenya'nın birkaç bölgesi bulunur). Kuzey Kafkasya Cumhuriyetlerinde çok kültürlü ve Rus dili ile bir eğitim sistemi oluşmuş durumdadır. "Milli okullar" oluşturma anlayışı ailelerin ve öğrencilerin karşı oldukları bir durumdur. "Milli yeniden doğuş" çığlıklarıyla dil asimilasyonu ve çok dilcilik konusunda da gereksiz bir aşağılık kompleksi oluşturulmasının bir anlamı yoktur. Fakat son yıllarda ekonomik zorluklar ve politik anşlaşmazlıklar sebebiyle bölgenin önde gelen yüksek öğrenim kurumlarında (Rostov, Krasnodar, Pitagorsk) Rus olmayan öğrencilerin sayısı gün geçtikçe azalmaktadır. Gençlerin büyük bir kısmı Türkiye ve diğer Arap ülkelerinde dini eğitim almayı tercih etmektedirler. Durumun düzelmesi büyük oranda öğrencilerin Moskova ve ülkenin diğer önde gelen öğrenim kurumlarına, özellikle de tıp, hukuk ve teknik bölümlere çekilmesiyle mümkündür. Yüksek öğretimin merkezini Rostov'dan Stavropol ve Pitagorsk'a taşımak da yaralı bir adım olacaktır. Pitagorsk'taki linguistik üniversite temel alınarak bütün diğer cumhuriyetlerden öğrenci kabul eden bir Kuzey Kafkasya üniversitesi kurmak da mümkündür. Şu anda içinde birçok Çeçenyalı ve Kuzey Kafkasyalı öğretim görevlisi barındıran bir Vaynah Üniversitesi'nin Moskova'da açılması da mümkündür. Bu üniversite ilk etapta halkların dostluğu üniversitesi bazında açılmalıdır. * Nizavisimaya Gazetesi 22.01.1998 tarihli sayısından, Rusça'dan, Denef ÇETAW tarafından çevrilmiştir.+''+Valeri Tişkov

Dönüş Hakkı

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek KomiserliğiAlt-komisyon Kararı 1997/31 +''+ Azınlıkların Korunması ve Ayrımcılığın Engellenmesi Alt-Komisyonu,Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesi'nin 12. maddesi 4. paragrafında belirtilen bir kişinin kendi ülkesine giriş hakkının keyfi şekilde engellenmemesi ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin 13. maddesi 2. paragrafı ve Her Türlü Irk Ayrımcılığının Tasfiyesine İlişkin Uluslararası Sözleşme'nin 5 (d) (ii) maddesinde belirtildiği şekilde herkesin kendi yurduna dönüş hakkını tekrar onaylayarak,Mültecilerin ve ülke içinde yerlerinden edilen kişilerin, güvenlik içinde ve onurlu bir şekilde, kendi ülkelerine veya ülkeleri içinde daha önce yaşadıkları veya istedikleri yere gönüllü olarak dönme hakkını onaylayan ve dönüş hakkı dahil dolaşım özgürlüğü sorununun incelenmesine devam edilmesini kararlaştıran 23 Ağustos 1996 tarih ve 1996/9 sayılı kararını hatırlatarak,Kendi yurduna veya daha önce yaşadığı bölgeye dönüş hakkının uygulanması ve yaygınlaşmasının, mültecilerin ve ülke içinde yerlerinden edilen kişilerin acılarının engellenmesi ve sorunlarının çözümü için en önemli araçlardan biri olduğu gerçeğini göz önüne alarak,İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin 15. maddesi, 2. paragrafında yasaklanan kişilerin vatandaşlıktan keyfi olarak çıkarılmasının temel ve vazgeçilmez insan haklarının çiğnenmesi anlamına geldiği ve anayurda dönüş hakkının önünde bir engel teşkil ettiği bilinciyle,Vatandaşsızlığın Azaltılması Sözleşmesi'ni hatırlatarak,Vazgeçilmez bir insan hakkı olarak her insanın vatandaşlık hakkının önemini onaylayan, ırki, ulusal, etnik veya dini temelde vatandaşlık hakkının keyfi bir şekilde engellenmesinin insan hakları ve temel özgürlüklerin çiğnenmesi anlamına geldiğini vurgulayarak, bütün devletlerden, ırk, renk veya ulus veya etnik kökeni nedeniyle kişilere veya gruplara karşı ayrımcılığa yol açacak yasalar çıkarmamaları ve bu doğrultudaki mevcut yasaları iptal etmelerini isteyen İnsan Hakları Komisyonu'nun "İnsan Hakları ve Vatandaşlık Hakkının Keyfi Olarak Engellenmesi" başlıklı 11 Nisan 1997 tarih ve 1997/36 sayılı kararının farkında olarak,Dünyanın çeşitli yerlerindeki çok sayıdaki mültecinin kötü durumunun, dönüş hakkının ve vatandaşlık hakkının ciddi bir şekilde ihlal edildiği ve vatandaşsızlık olgusunun ciddi şekilde artmakta olduğunun göstergesi olmasından kaygı duyarak,1. Mültecilerin ve ülke içinde yerlerinden edilen kişilerin, güvenlik içinde ve onurlu bir şekilde, kendi ülkelerine veya ülkeleri içinde daha önce yaşadıkları veya istedikleri yere gönüllü olarak dönüş hakkını tanır;2. İnsanların yurtlarına veya daha önce yaşadıkları bölgelere gönüllü olarak dönme hakkının, mültecilerin ve ülke içinde yerlerinden edilen kişilerin sorunlarının uzun-dönemli çözümü için temel önemde olduğunu vurgular;3. Vatandaşlık hakkının herkesin temel ve vazgeçilmez hakkı olduğunu onaylar;4. Özellikle ırki, ulusal, etnik ve dini temelde vatandaşlık hakkının keyfi şekilde engellenmesinin, insan haklarının ve temel özgürlüklerin çiğnenmesi anlamına geldiği ve insanların yurtlarına dönme haklarının kullanılmasına engel teşkil ettiğini vurgular;5. Tüm devletlerden dönüş hakkına ve vatandaşlık hakkına saygı duymalarını ve desteklemelerini ister;6. Özellikle mültecilerin terk ettiği ve yerleştiği ülke hükümetlerinden, birbirleriyle görüşmelerini, görüşmelerin henüz başarı ile tamamlanmadığı durumlarda Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği'nin veya Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri'nin veya tarafsız üçüncü şahısların arabuluculuğuna başvurmalarını, bu görüşmelerin olumlu bir şekilde sonuçlandırılmasını sağlamak üzere Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği ve mülteci temsilcilerinin görüşmelere katılımının sağlanmasını, mültecilerin ülkelerine gönüllü olarak bir an önce dönmelerini sağlayacak koşulların oluşturulmasını, gerekli durumlarda uluslararası hukuk normlarına uygun olarak uluslararası gözetim altında mültecilerin dönüş hakkının belirlenmesi için uygun mekanizmaların oluşturulmasını ister;7. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği'nden, Vatandaşsızlığın Azaltılması Sözleşmesi uyarınca, mültecilerin vatandaşsız kalmamasını temin edecek bütün gerekli tedbirleri almasını talep eder;8. Bütün hükümetlere, İnsan Hakları Merkezi'nin teknik yardımı ve Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği ofisinin danışmanlığı ile, mevcut vatandaşlık yasalarını, Vatandaşsızlığın Azaltılması Sözleşmesi ve uluslararası insan hakları yasaları ile uyumlu hale getirmeleri için çağrıda bulunur;9. Bu konunun 50. oturumda tekrar ele alınmasını kararlaştırır.36. Toplantı28 Ağustos 1997Oylama yapılmadan kabul edilmiştir.[Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği Azınlıkların Korunması ve Ayrımcılığın Engellenmesi Alt-Komisyonu'nun 28 Ağustos 1997'de aldığı bu karar tam metin halinde yayımlanmıştır. Bu konuda Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği'nin http://www.unhcr.ch adresinden daha ayrıntılı bilgi temin edilebilir.]+''+Birleşmiş Milletler

Kafkasya Gezisi…

KAFDER katkılarıyla düzenlenen 13 günlük Kafkasya gezisine katılma imkânı bulabilen şanslı kişilerden biri olarak, öncelikle, bu gezinin düzenlenmesinde emeği geçen KAFDER yönetimine ve organizasyonun emektarları, arkadaşlarımız, Ayşe Demircan ve Ömür Enes'e teşekkür etmek istiyorum. Görmemiş olan ve özlem duyan birçoğumuz gibi, benim için de bir büyük özlemdi Kafkasya'yı görmek. Dolayısıyla, bu gezi, benim açımdan kaçırılmayacak bir fırsat oluşturdu ve kaçırmadığım için kendimi gerçekten şanslı sayıyorum. Üzüntüm, Kafkasya'yı görmeyi en az benim kadar, belki daha çok isteyen birçok arkadaşımızın, çeşitli nedenlerle geziye katılamayıp, yaşadığımız güzellikleri bizimle paylaşamamasıydı. İnşallah, bir dahaki sefere birlikte tekrarlamak kısmet olur. Her bir günü ayrı bir güzellik, ayrı bir heyecan yaşadığımız Kafkasya gezimizin hemen hemen her anı, çok değerli kardeşlerimiz Hasan Okan İşcan ve Hakan Yıldız'ın Marje'ye gönderdikleri yazı dizileriyle, merak eden herkese ayrıntılarıyla aktarılmış oldu. Bunun için kendilerine çok teşekkür ediyorum; çünkü, yaptıkları iş gerçekten çok önemliydi. Kafkasya gezimiz hakkında tamı tamına bir kaynakça oldu yazdıkları ve bizleri de merak dolu birçok sorudan kurtardılar; sağ olsunlar... Bunun için, tekrar mahiyeti taşıyacak anlatımların gereksiz olduğunu düşündüğümden, geziyi bir de benim ağzımdan dinlemenin somut bir fayda sağlamayacağı kanaatiyle, ayrıntıya girmek istemiyorum. 13 günlük gezi boyunca, Kafkasya'nın öncelikle gezilip görülmesi elzem olan birçok yerini, bu sınırlı sürede görülebilecek tüm güzelliklerini -doyasıya diyeceğim ama doyamadık- gördük, yaşadık... Tabiî ki, tüm bunlar, gittiğimiz her yerde, gerek Kabardey-Balkar Cumhuriyetinde gerek Karaçay-Çerkesk'te gerek Adıgey Cumhuriyetinde gerekse kıyı boyu Şapsığ'da bizleri karşılayan -resmî görevliler olsun diğer kişiler olsun- insanların gösterdikleri candan ilgi, samimiyet ve misafirperverlikle gerçekleşti. Açıkçası, bu kadar candan bir ilgiyle karşılanacağımızı, gayet muntazam bir program dahilinde, bölgeyi tanıyan rehberlerimiz eşliğinde, her biri ayrı bir neşe kaynağı küçük yolculuklarımızla, hem de hiçbir sorunla karşılaşmadan, adım adım Kafkasya'yı dolaşabileceğimizi, tabiri caizse tüm işlerin tıkır tıkır yürüyeceğini pek tahmin etmemiştim. Kendimi birçok zorluk için hazırlamıştım; çünkü, gitmeden önce duyduğum, asıllı asılsız, doğru yanlış bir çok şey vardı. Yolculuklarımız sırasında ikide bir yolumuz kesilecek, otobüsten indirilip aranacaktık mesela; ama, bunların hiçbiri olmadı. Tüm yolculuklarımız gayet neşeli geçti. Burada yeri gelmişken, Kafkasya gezimiz boyunca gittiğimiz her yerde bizleri sıcak gülümsemeleriyle karşılayan, bizimle beraber olan, ilgilenen ve bizi evimizdeymişçesine rahat ettiren çok değerli büyüklerimize ve tüm arkadaşlarımıza -isimlerden birini de olsa zikretmeyi unutma endişemden dolayı isim belirtmiyorum- sonsuz saygı ve sevgi göndermek istiyorum. Gezimiz boyunca bizlere sağladıkları tüm imkân ve kolaylıklar için, bütün resmî kurum ve kuruluşlara, yetkililere teşekkür ediyorum. Türkiye'den Kafkasya'ya dönüş yaparak yerleşen ve orada kendilerine yepyeni bir hayat kurmayı başarabilen, bizleri candan ve samimi evsahiplikleriyle onurlandıran büyüklerimize de en içten teşekkürlerimi iletmek istiyorum. Bütün güzelliklerine rağmen, benim için bazı yönleriyle eksik kalmadı da değil Kafkasya gezisi; ancak, yanlış anlaşılmasın, burada kimseye bir sitemim yok. Gerek zamanımızın kısıtlı ve gezi programının belirli oluşundan gerekse kendimden kaynaklanan bazı eksikliklerdi bunun sebebi... Daha çok turistik bir gezi niteliğindeydi seyahatimiz. Oysaki, Kafkasyalıları, gerek köy gerekse şehir yaşantılarını, çocukları, konuşmalarını, düğünlerini, sofralarını, yemeklerini, tarlalarını bahçelerini; uzatmayayım, yaşantılarına dair birçok şeyi merak ediyordum. Ama, Şapsığ bölgesinde geçirdiğimiz son gün dışında, bir Adıge köyünü ziyaret etme imkânı bulamadık. İnsanlarla oturup uzun sohbetler yapamadık. Gerçi orada köyler bizim bildiğimiz küçük köyler gibi değil, 8-10 bin kişinin, yer yer çok daha fazla sayıda insanın yaşadığı yerleşim birimleri; ama olsun... Demek istediğim, insanlarla daha yakın bir diyalog kurmayı, Kafkasya'nın insanıyla daha yakından tanışmayı, anlattıklarını dinlemeyi hayal etmiştim... Gerçi, şimdi kendi kendime güldüm biraz... Böyle ortamları sık sık yaşayabilseydik de nasıl diyalog kurabilecektim ki, 30 yaşından sonra umutsuz çabalarım sonucu öğrendiğim birkaç kelime Adigeceyle?! Adigabze bilmemenin eksikliğini en çarpıcı biçimde hissetmemi sağladı bana bu gezi. Gerçi, aramızda dil bilen arkadaşlarımız vardı, onlar bildikleri kadarıyla tercüme ederlerdi; ama, çok fazla bulunamadık bu tür ortamlarda... Onun için, çok önem verdiğim bu yönüyle eksik kaldı bu gezi benim açımdan. 13 günlük, turistik yönü ağır basan bir geziyle Kafkasya'yı tüm yönleriyle tahlil etmenin mümkün olmadığını düşündüğüm için, bu yönleriyle Kafkasya hakkında bir yorum yapmaktan kaçınmam gerektiğini düşünüyorum şimdilik. Ancak, gözlerimin tanık olduğu muhteşem tabiat güzelliği, hiçbir şekilde yoruma gerek bırakmayacak kadar açıktı. Tek kelimeyle harikaydı Kafkasya; harikaydı, Oşhamahue, harikaydı Mavi Göl, Shaguaşe, Ğuame, Mezıtha, Guzeriplh, Laganaki... Dilerim, görmek isteyen herkese kısmet olur gidip görmek. Bu, Kafkasya'yı ilk ziyaretimizdi, bir başlangıç; ama, sanırım son olmayacak... İnşallah... Yalnız, bir şey beni kara kara düşündürüyor: Ne olacak bu DİL konusu?!. Bu gezinin düzenlenmesinde emeği geçen herkese tekrar teşekkür etmek istiyorum; sağ olun.Erhan Yılmaz

Helsinki Zirvesi Kararları

10-11 Aralık günleri Helsinki'de toplanan Avrupa Birliği (AB) liderleri zirvesinde Türkiye'nin Avrupa Birliği adaylığı onaylandı. Başbakan Bülent Ecevit, 11 Aralık günü Helsinki'ye giderek zirvenin kapanışında yer aldı. +''+ Avrupa Birliği, Polonya, Çek Cumhuriyeti ve Macaristan ile üyelik görüşmelerini sürdürürken, aday ülkeler Estonya, Letonya, Litvanya, Slovenya, Slovakya, Romanya, Bulgaristan, Malta ve Kıbrıs ile üyelik görüşmelerine Şubat 2000'de başlayacak. İki gün süren yoğun diplomatik pazarlıklardan sonra yayımlanan sonuç bildirgesinde, AB-Türkiye ilişkilerinin, Ankara'nın Kopenhag kriterlerine uymasına paralel bir biçimde gelişeceği vurgulandı. Bilindiği gibi Kopenhag kriterleri AB'ye üye ülkelerin ve dolayısıyla AB'ye katılmak için aday olan ülkelerin uyması gereken siyasi ve ekonomik koşuları tanımlıyor. Siyasi kriterler özellikle insan hakları ve azınlık hakları konularında önemli açılımlar içeriyor. Türkiye için çok önemli bir dönüm noktası olan bu zirvenin olası etkileri ve Kopenhag kriterlerini dergimizin gelecek sayısında ayrıntılı olarak değerlendirmeyi düşünüyoruz. Bu sayımızda Helsinki zirvesi sonuç bildirgesinde Türkiye'ye ilişkin 4, 9 ve 12. maddelerini okuyucularımızın bilgisine sunuyoruz. Helsinki Zirvesi Sonuç Bildirgesi 4. AB Konseyi, mevcut durumda 13 ülkeyi tek bir çerçevede birleştiren genişleme sürecinin katılımcı doğasını teyit etmektedir. Aday ülkeler, genişleme sürecine eşit temelde iştirak edeceklerdir. Bu ülkeler, anlaşma metinlerinde yer alan ortak Avrupa Birliği hedef ve değerlerini paylaşmak zorundadır. Bu anlamda AB Konseyi, anlaşmazlıkların BM Şartı'na uygun olarak barışçıl yollarla çözümü ilkesini vurgular ve aday ülkelerden, tüm sınırsal ve ilgili diğer sorunların çözümünde her türlü çabayı göstermelerini talep eder. Bunda başarısız olunması halinde, anlaşmazlığı, makul bir süre zarfında Uluslararası Adalet Divanı'na (UAD) getirmelidirler. AB Konseyi, büyük anlaşmazlıklara dair durumu, özellikle katılım süreci üzerindeki etkileri bağlamında ve sorunun UAD'de çözümünü teşvikle, en geç 2004 yılı sonuna kadar gözden geçirecektir. Ayrıca, AB Konseyi, Kopenhag'da ortaya konan siyasi kriterlere uygunluğun katılım görüşmelerinin başlamasına önkoşul sayıldığını ve genelde Kopenhag kriterlerinin Birliğe katılım için baz oluşturduğunu hatırlatır. 9. (a) AB Konseyi, Kıbrıs sorununun kapsamlı çözümü hedefiyle 3 Aralık'ta New York'ta başlatılan görüşmeleri memnuniyetle karşılar ve BM Genel Sekreteri'nin, bu süreci barışçıl bir sonuca ulaştırma yönündeki çabalarını kuvvetle desteklediğini ifade eder. (b) AB Konseyi, siyasi çözümün, Kıbrıs'ın AB'ye katılmasını kolaylaştıracağının altını çizer. Üyelik müzakerelerinin tamamlanmasına kadar bir uzlaşma sağlanamaması halinde, Konsey, katılım ile ilgili kararını yukarıdaki önkoşul olmaksızın alacaktır. Bunu yaparken, ilgili bütün faktörler göz önünde bulundurulacaktır. 12. AB Konseyi, Komisyon'un gelişme raporunda* da belirtildiği üzere Türkiye'de kaydedilen olumlu gelişmeleri, aynı zamanda da Kopenhag kriterlerinin yerine getirilmesi yönündeki reformlara devam etme niyetini memnuniyetle karşılar. Türkiye, diğer aday devletlere de uygulanan aynı kriterler bazında Birliğe katılmayı hedefleyen bir aday ülkedir. Türkiye, diğer aday devletler gibi, mevcut Avrupa stratejisinden destek alarak, reformlarına hız kazandıracak bir katılım-öncesi stratejiden yararlanacaktır. Bu, insan hakları konusuna bilhassa değinmek suretiyle katılıma yönelik siyasi kriterlerin yerine getirilmesi doğrultusundaki gelişmeler ve 4 ile 9(a) numaralı paragraflarda yer alan konuların vurguladığı zenginleştirilmiş siyasi diyaloğu kapsamaktadır. Türkiye, Birliğin program ve kurumlarıyla, aday devletlerle Birlik arasındaki katılım süreci çerçevesinde yapılacak toplantılara iştirak fırsatına sahip olacaktır. Siyasi ve ekonomik kriterler ve üye devlet yükümlülükleri ışığında katılım hazırlıklarının üzerinde odaklanacağı öncelikleri ve kazanımlara uygunluk için yürütülecek ulusal programları da içermek suretiyle, önceki AB Konseyi kararlarını baz alan bir katılım ortaklığı çizilecektir. Uygun bir izleme mekanizması kurulacaktır. Komisyon, Türk yasama ve uygulamasının söz konusu kazanımlarla uyumlandırma çalışmalarının yoğunlaştırılmasına yönelik olarak, analitik bir inceleme süreci hazırlamaya davet edilmektedir. AB Konseyi, Komisyon'dan, katılım öncesindeki AB mali yardımına dahil tüm kaynakların eşgüdümüne yönelik tek bir çerçeve sunulmasını talep etmektedir. Türkiye-Avrupa İlişkilerinin 50 Yılı 1949: Cumhurbaşkanı İsmet İnönü Avrupa Konseyi'ne üyelik başvurusu yapar. 1952: Demokrat Parti döneminde Türkiye NATO üyesi olur. 1959: Demokrat Parti, Avrupa Ekonomik Topluluğu ile temasa geçer. 1963: Başbakan İsmet İnönü, AET ile ünlü "Ankara Anlaşması"nı imzalar. 1967: Başbakan Süleyman Demirel, AET organ ve imkanlarına kademeli katılımı öngören Katma Protokol için talimat verir. 1970: Gümrük birliği, serbest dolaşım ve tam üyeliği içeren Katma Protokol imzalanır. 1974: Türkiye'nin tam üyelik başvurusu gündeme gelir, Milliyetçi Cephe hükümetinin MSP ve MHP kanadı karşı çıkar, Türkiye başvuru yapmaz. 1978: Bülent Ecevit hükümeti, ekonomik zorlukları gerekçe göstererek Katma Protokol'ün işleyişini durdurur. Ocak 1980: Demirel azınlık hükümetinin Dışişleri Bakanı Hayrettin Ekmen, Ortaklık Konseyi toplantısında Katma Protokol'e yeniden işlerlik kazandırır. Demirel, tam üyelik başvurusu için talimat verir. Haziran 1980: Hayrettin Erkmen, Brüksel'de düzenlediği basın toplantısıyla Türkiye'nin sonbaharda tam üyelik başvurusu yapacağını söyler. 16 Eylül 1980: 12 Eylül darbesinden sonra AET, Türkiye ile ilişkilerini dondurur. 25 Mart 1981: Milli Güvenlik Konseyi, demokrasiye geçilir geçilmez tam üyelik başvurusu yapmayı karara bağlar ve bu arada Yunanistan'ın NATO'nun askeri kanadına katılmasına izin verilir, Yunanistan AET üyesi de olur. 16 Eylül 1986: Artık Avrupa Topluluğu adını almış olan toplulukla ilişkiler yeniden başlatılır. 1987: Turgut Özal hükümeti tam üyelik başvurusu yapar. 1989: AT, "üyeliğe ehilsiniz ama hazır değilsiniz" diyerek Türkiye'yi geri çevirir. 3 Aralık 1992: Başbakan Süleyman Demirel, katma protokol gereği olan gümrük birliği için harekete geçilmesini ister. 1994: DEP'in kapatılması, yoğunlaşan insan hakları ihlalleri Türkiye,AB ilişkilerini gerer. 1995: Yoğun bir kampanyanın ardından Tansu Çiller'in başkanlığında Türkiye gümrük birliğine girer. 1997: Lüksemburg zirvesinde AB Türkiye'yi genişleme sürecine dahil etmez, buna karşılık Kıbrıs Rum Kesimi'ni aday ilan eder. Bunun üstüne Başbakan Mesut Yılmaz, tam üyelik başvurusunun geri çekilebileceğini bile söyler. Sonra bu tepki Demirel'in devreye girmesiyle yumuşatılır, Türkiye AB ile siyasi ilişkisini keser. 1998: Gerek Çankaya köşkü ve gerekse Dışişleri Bakanı İsmail Cem, Ankara Anlaşması'nın 27. Maddesi temelinde AB'den tam üyelik talebinde bulunan bir politikayı benimserler. Dış temaslar artar. Fransa Cumhurbaşkanı Chirac büyük destek verir. Onu İtalya ve İspanya izler. Haziran-Aralık 1998: Cardiff zirvesinde Türkiye'nin resmen aday olmasa da komisyon tarafından adaymış gibi görülüp hakkında rapor yazılması karara bağlanır. Viyana zirvesi öncesi Cumhurbaşkanı Demirel bu kenti ziyaret eder, dönem başkanı Avusturya'ya Türkiye'nin taleplerini içeren bir mektup verir. Nisan 1999: Washington'daki NATO zirvesinde Almanya'nın yeni başbakanı Schröder ile görüşen Demirel ona da bir mektup verir. Schröder bu mektubun ardından Başbakan Ecevit'e yazar, Ecevit onu cevaplar. Haziran 1999: Köln zirvesinde bu mektuplaşmalar sayesinde Almanya tutum değiştirir, Türkiye'yi destekler. Ama zirve öncesi Türkiye adaylık için Helsinki zirvesini kendine hedef seçer. [Radikal (12 Aralık 1999) gazetesinden alınmıştır.]+''+Kaffed

Gençler Ankara’da Buluşuyor

KAFKAS DERNEĞİ div> II. GENÇLİK TOPLANTISI div> 10-11 KASIM 2001 ANKARA div> Geçen yıl 25 değişik ilden yaklaşık 350 gencin katılımı ile ilki gerçekleştirilen "Kafkas Derneği I. Gençlik Toplantısı" bu yıl yine Kafkas Derneği Genel Merkezi katkılarıyla 10-11 Kasım 2001 tarihinde Ankara'da gerçekleştirilecektir. Geçen yılki toplantımızda Kafkasya kökenli gençler bir araya gelmiş, sorunları üzerinde tartışarak çözüm yolları üretmeye çalışmışlardır. Türkiye'de yaşayan Kafkasya kökenli gençlerin, sorunlarına ne derece duyarlı oldukları konusunda nabız tutmayı hedefleyen bu ilk toplantımız son derece olumlu bir neticeyle sonuçlanmıştır Bu yılki amacımız, geçen yıl üzerinde tartışılan konu başlıklarının bizlere açtığı ufukta, Türkiye genelindeki Kafkasya kökenli gençlerin, kendilerinin belirlediği iki konu üzerinde yoğunlaşarak, çözüm yolları aramalarıdır. Bu yıl II.si düzenlenecek toplantıda aşağıdaki iki konu başlığı ele alınacaktır: • 21. yy'da derneklerimizin vizyonu, misyonu ne olmalıdır? (Derneklerin ve Diğer Kurumların daha fazla bir kitleye hitap edebilmesi ve daha yararlı faaliyetlerde bulunabilmesi için ve de çağa uyum sağlayabilmesi için nasıl bir vizyona sahip olması gerekir, kimler veya hangi kurumlarla iletişim içinde olması gerekir, kendisini nasıl ifade etmesi gerekir, yapısı, organları, organizasyon şeması ve görevleri-yükümlülükleri neler olmalıdır? Kimler için ne gibi faaliyetlerde bulunması gerekir?......) • Anavatan'a dönüş olanakları / Dönüş için altyapı çalışmaları (Türkiye' de yaşayan Kafkasyalıların Anavatanla ilişki modelleri neler olmalıdır. Dönüşün adımları neler olabilir. Anavatana dönüş için gerek anavatanda gerekse Türkiye' de yapılması gereken çalışmalar nelerdir. Anavatanla ilişki halinde olabileceğimiz yöntemlerin irdelenmesi; Turistik, Ticari, Eğitim ve Yerleşme...) Bu konu başlıkları dahilinde gençlerin bildirilerini sunmalarının yanı sıra uzman konuklar da toplantıda yer alacaklar ve görüşlerini bildireceklerdir. Ayrıca ana konular dışında aşağıda belirtilen veya aşağıda yazılı olmayıp gençlerin düşüncelerinde oluşan konularda araştırma, inceleme, proje ve/veya grup çalışması olanlara bu çalışmalarını tanıtma ve sunma imkanları da verilecektir. Birliktelik ve Kurum İnancı Kafkas Gençliği ve Anadil Sorunu Kentleşme, Modernleşme ve Çerkes Gençliği Sorunlarımızın Çözümünde Birlikteliğin Önemi Kafkas Gençliğinin Anavatan ile İlişkileri Kafkas Derneklerinde Gençlerin Rolü Kırsal ve Kentsel Yasamdaki Gençlerin Yürütebileceği Ortak Projeler Kurumsallaşmanın Artması, Kurumlarımızda Dil Kurslarının Düzenlenmesi Derneklerde Kafkas Kültürü Adına Yapılan Somut Şeyler Nelerdir/ Neler Olmalıdır? Diasporada Birlik Yolunda Problemler ve Çözüm Yolları Kafkas Kültür ve Medeniyet Tarihi'nin Araştırılması Kafkasya'ya yapılabilecek ekonomik destek......... Bu yıl daha geniş bir katılımla daha etkili ve daha yoğun olacağına inandığımız toplantımızın ana amaçlarından biri de Türkiye genelindeki Kafkas kökenli gençleri bir araya getirmek, tanışmalarına fırsat vermek ve çalışabilecekleri ortak zeminler oluşturmaktır. Bu amaçla iki gün sürecek toplantımızda Cumartesi akşamı yemekli bir eğlence programı düzenlenecek ve gençlerin daha rahat bir ortamda bulunmaları sağlanacaktır. Ayrıca konaklama da tamamıyla Ankaralı Gençler tarafından organize edilerek, katılımcılar evlerde misafir edilecektir. Böylelikle ev sahibi-misafir gençlerin daha iyi tanışması sağlanacaktır. Cumartesi akşamı düzenlenecek eğlence programında yapılacak çekilişte şanslı bir genç, Kafkasya'ya seyahat imkanı elde edecektir. Gidiş-dönüş masrafları karşılanacak olan bu genç seyahat hakkını, Kafkas Derneği'nin organize ettiği "2002 Kafkasya Tatil Organizasyonu'nda" kullanabilecektir. Toplantının organizasyonu, iki senedir Kafkas Derneği Ankara Şubesi gençleri tarafından yapılmaktadır. Ancak Ankara'lı gençlerden oluşan "Organizasyon Komitesi" bir dahaki senelerde bu komiteyi genişletmeyi, Türkiye çapında derneklerimizin bulunduğu illerden temsilcilerin de katıldığı ortak bir komiteye dönüştürmeyi düşünmektedirler ve bunun için gerekli olan altyapı hazırlığı içersindedirler. Bu altyapı çalışması içersinde daha hızlı ve daha pratik bir yolla fikir alışverişini sağlamak için internet üzerinden haberleşmeyi mümkün kılan bir egroups oluşturulmuş ve komitede var olan kişiler bu seneki organizasyonu da internet üzerinden takip etmişlerdir. Bir dahaki senelerde bu grubun üye sayısının daha da artacağı tahmin edilmektedir. Bu egroups'a üye olmak ve organizasyonda yer almak isteyen arkadaşlar aşağıdaki adrese bir e-posta göndererek bundan sonraki Gençlik Toplantıları organizasyonlarında yer alabilirler. Toplantıya her türlü desteği vererek gençleri çalışmalarında teşvik eden Kafkas Derneği Genel Merkezi programın maddi-manevi sorumluluğunu almakta ayrıca organizasyon komitesi ile birlikte daha elverişli koşullarda, daha etkin bir organizasyon hazırlamak için sponsorluk çalışmaları yürütmektedir. Ana teması geçen sene olduğu gibi bu yıl da 'birliktelik' olan toplantımızda diasporada yaşayan biz Çerkes gençlerinin, sorunlarımızı tartışıp çözüm yolları arayabileceğimiz bir platformun, geçen sene attığımız temellerini kuvvetlendirmek maksadıyla 10-11 Kasım'da Ankara'da buluşması dileğiyle.........Kaffed