İleriye Geriye ya da Hiçbir Yere mi? Kuzey Kafkasya: Problemler ve Politikalar

Kuzey Kafkasya sosyo ekonomik durumu, devlet yönetimi ve ulusal güvenlik açısından Rusya'nın en önemli bölgesidir. Durumu iyice anlayabilmek için şu iki noktaya dikkat çekmek gerekmektedir: * Kuzey Kafkasya politikacılar tarafından anlaşılamayan ve değerlendirilemeyen eşsiz bir mozaiktir. * Kuzey Kafkasya halkları bir zamanlar Rusya tarafından işgal edilmiş ve ardından da kötü muamele görmüş olmayı hiçbir zaman kabullenememişlerdir. Bugün için de Rusya, bu bölge için önceden düşünülmüş, bilimsel ve eşitlikçi bir politikaya sahip değildir. Tabii ki buna halkın isteklerini bastırmak, entrika çevirmek ve henüz tam olgunlaşmamış problemleri görmezden gelmeye çalışma politikalarını dahil etmiyoruz. +''+ Fakat durum göründüğünden daha karmaşıktır ve bütünü oluşturan parçalar birçok analizin sonucu olarak ortaya çıkar. Gerçekten de Kuzey Kafkasya'da etnik açıdan oldukça karmaşık bir nufüs yaşamaktadır ve bu nüfus halen dil özelliklerini ve sosyo ekonomik ilişkiler anlamında geleneksel özelliklerini korumaya devam etmektedir. Rusya'da yaşayan insanların ve yeni nesil politikacıların büyük bir çoğunluğu için bugün Kuzey Kafkasya'da yaşananlar oldukça anlaşılamaz durumdadır. Acaba bu bölge gerçekten de bu kadar benzersiz midir ve halk olarak diğer Rusya halklarından radikal bir şekilde bu kadar farklı mıdır? Nalçik'in, Grozni'nin, Vladikafkaz'ın ve diğer birçok Kuzey Kafkasya şehrinin Rusya çapında iş ve tatil yeri olarak ne kadar popüler oldukları unutulmamalıdır. Şüphesiz dramatik tarih ve etno kültürel faktörler bölgedeki tüm problemlerin ve anlaşmazlıkların en önemli sebepleridir. Çevre ve Kaynaklar: Bölgenin doğal kaynakları ve çevresi hakkında genellikle abartılmış bir tonla konuşulmaktadır. İşin aslında Kuzey Kafkasya çok zengin doğal iklimsel ve mineral kaynaklara sahip değildir. Tabii ki Stavropol ve Krasnodar eyaletlerinin bereketli topraklarını, bol mersin balıklı Hazar Denizi'ni ve Çeçen-İnguş'un mütevazi petrol kaynaklarını saymazsak, bölgenin kalan dağlık bölümleri işlek bir ekonomi için elverişli imkanlara sahip değildir. Kuzey Kafkasya cumhuriyetlerinin belli başlı toprakları da iklim açısından tarımsal ekonomiye uygun değildir. Kafkasya'nın kuzeyi, güneyi gibi elverişli iklim yapısına sahip değildir. Elit kesimler dışındaki Kafkas halklarının ve özellikle dağlarda ve dağ eteklerinde yaşayanların geçmişte zor bir yaşantılarının olması da tesadüf değildir. Tüm bu sebeplerden ve özellikle de gün geçtikçe keskinleşen pazar ekonomisinin getirdiklerinden dolayı Kuzey Kafkasya halkları fakir yaşamaya mahkummuş gibi görünmektedir. Mesela Kanada'da küçük petrol kenti Alberto halkı, petrol yönünden fakir deniz kıyısındaki bölgelerden daha iyi yaşamaktadır. Aynı duruma Rusya'dan da örnekler vermek mümkündür. Yakutsk, Komi, Ural ve Sibirya gibi doğal kaynaklar yönünden zengin olan bu bölgelerde, mantığa göre yaşam düzeyinin Kuzey Kafkasya'dan daha iyi olması gerekmektedir. Zira verimli topraklara sahip endüstriyel bölgelerin, dağlık ve dağ eteklerindeki bölgelerden daha iyi yaşaması gerekmez mi? En azından dünyanın diğer ülkelerinde durum böyledir. Latin Amerika'dan İskoçya'ya, Çin'e ve dağlık Vietnam'a kadar. Eğer Kuzey Kafkasya Cumhuriyetleri Rusya'nın sömürgesiyse, yerli halklar sömürü objesiyse, o zaman bu halkların, sömürgeci sıfatını taşıyan halktan daha kötü yaşaması ve daha kötü bir statüye sahip olması gerekmektedir. Resmi verilere bakılırsa durumun böyle olduğu söylenebilir. Hatta Dağıstan'ın ve Çeçenya'nın dağlık bölgelerinin yaşantısını Kuzey Kafkasya'nın diğer bölgeleriyle karşılaştırırsak bunlar da duruma kanıt olarak gösterilebilir. Eğer yaşanılan evlerin büyüklüğünü, döşenmesini, kullanılan otomobil miktarını ve diğer hayat seviyesini gösteren belirtileri kıyaslarsak durumun tamamen göründüğünden farklı olduğunu anlarız. Balkar, İnguş ve Çeçen köylerini kuzeydeki Yakutsk köyleriyle karşılaştırırsak sosyal realitenin istatistik ve propagandalardan çok daha farklı olduğunu görürüz. Ve belki de bu Kuzey Kafkasya'nın politikacılar ve bilimadamları tarafından yeterince anlaşılamayan en önemli bilmecesi ve esrarıdır. Moskova etrafında son yıllarda oluşan yüksek yaşama seviyesini saymazsak, Kuzey Kafkasya diğer tüm Rusya'dan daha iyi yaşıyor, çümkü bu bölge çok güçlü bir insan potansiyeline sahiptir. Kuzey Kafkasya halkları bölgelerindeki zayıf kaynaklara rağmen büyük bir ülkede yaşamayı kendileri için avantaja çevirerek daha iyi bir yaşam ve hakedilmiş bir konum için atılımcı ve yarışmacı özellikler edinmişlerdir. Toplumsal baskılara ve küçük düşürücü kısıtlamalara rağmen Kuzey Kafkasya nüfusunun Rus olmayan kitlesinde sosyal alanda başarıya ve ilerlemeye yönelik bir hareket tarzı oluştu. Bunun izlerini eğitime, atılımcılığa, hareket kaabiliyetine olan yönelimde de görebiliriz. 1960-1980 yıllarında Kuzey Kafkasya halkları hayret verecek şekilde modernizm yolunda bir atılım gerçekleştirdiler. Zamanında büyük Sovyet şehirlerinin pazarlarında çaba göstermiş ve kendi tatil şehirlerinde hizmet verip ev sahipliği yapmış olan bu insanlar, psikolojileri ve alışkanlıkları gereğei pazar ekonomisini ve onun özgün hayat stilini çok daha hazır karşıladılar. İçinde birçok bilimsel, sanatsal ve entellektüel sınıf yetiştirmiş olan bu insanlar son tahlilde ideolojik liberalizme de, pazar politikasına da çok daha çabuk alıştılar. Eğitim ve hareket kaabiliyetleri Kuzey Kafkasya'lıların rolünü tüm ülke genelinde, özellikle de politika, kültür ve bilim alanlarında daha da arttırdı. Kuzey Kafkasyalıların Moskova diyasporası, diğer Rus olmayan halkların temsilcilerine göre daha etkindirler. Ancak Rus kültüründe erimiş daha sakin ve etnik açıdan daha az pekişmiş Ukrayna, Yahudi ve Ermeni halklarını geriden takip etmektedirler. Ve en sonunda Kuzey Kafkasyalılar Rus köylerinin felaketi olan "Sarhoşluk" gibi toplumsal bir hastalıktan da uzak kalmayı başarmışlardır. Burada İslam dininin etkilerinden de bahsedilebilir. Halkın bu başarısı herşeyden önce kendi öz güçlerinden doğar ve saygıyı hak eder. Fakat gene de son yılların yıkıcı anlaşmazlıkları da gene buralarda doğmaktadır. Şimdiye kadar hiçkimse ardından nisbeten daha fazla bir gelişme getiren ve halkın bir kısmını diğerinden üstün tutan bu psikolojik ilerlemeye dikkat etmedi. Son yıllarda Kuzey Kafkasya halklarının çoğunluğu arasında çoğu zaman daha fakir yaşayan ve yüksek öğrenime sahip olmayan Rus köylüsüne karşı bir hor görme eğilimi ortaya çıktı; ve en sonunda Rus televizyonu tepeden tırnağa silahlanmış Çeçen savaşçılarına, sersemlemiş ve sarhoş "Bizim oğlanlar"ı fon olarak kullanınca bu üstünlük kompleksi daha da kuvvetlendi. Bu da tabii ki Kuzey Kafkasyalıların büyük bir çoğunluğunu genel Rusya iktidarına karşı bir zayıflamaya götürdü. Kimin suçu ve nereden başlamak lazım? Moskova ve özellikle de Rus halkı Kuzey Kafkasya'nın bugün içinde bulunduğu krizden sadece kısmen sorumludur. Çünkü radikal etnik milliyetçiliğe ve vatandaşların hukuki esaslardan ayrılıp yasadışı silahlandırılmasına önayak olanlar federal organlar değildir. Toprakların yeniden bölünmesiyle ilgili yıkıcı oluşumlar, Anti-Rus deklerasyon ve beyannameler, Kafkas Konfederasyonu projeleri ve benzerleri Moskova'nın başının altından çıkmamıştır. Grozni'de silahlı ayaklanma çıkarılmasının ve illegal yollarla bağımsızlık ilan edilmesinin sorumlusu da Moskova değildir. Tabii ki Moskova'dan Vilnius'tan ve başka diğer ülkelerden de yıkıcı tesirler geldiyse de daha iyi incelendiğinde bu planların sahiplerinin Rus parlamentosunda, eski Sovyet ordusunun subayları arasında ve Moskova aydınları içindeki Kuzey Kafkas asıllılar arasında olduğunu görürüz. Bu gruba son olarak Moskova'da Kafkasyalıların sadece kaba kuvvetten anladıklarına inananları da dahil etmek mümkündür. Rus devletinin hatası ise yıkılan Sovyetler'in ardında bu bölge için doğru bir politika saptayamamış olması, sivil halk için silah depolarının kapılarının açılmasına kolayca izin vermesi, Kuzey Osetya'daki iç karışıklıktan yararlanarak tanklarla Grozni kapılarına dayanmanın cazibesine kapılmasıdır. Tabii işler yolunda gitmeyince de bir zamanlar Budapeşte ve Prag'da yapıldığı gibi askeri güç kullanma kararı almıştır. Tüm bunlara rağmen "milliyetçi kurtuluş devrimi","milli başkaldırı","tarihi adaletin yerini bulması" çığlıklarını attıran da Moskova değildir. Yeni savaş birlikleri, ergenlik çağındaki çocukların silahlandırlıması, kadınların savaş garnizonlarını kuşatması gibi girişimler de Moskova'da oluşturulmamıştır. "Yerli olmayan" halkları evlerinden kovan ve halkların birlikte yaşamasının imkansızlığı kararını alanlar da Moskova değildir. Bugünkü durumun hesabını Moskova dışında bir yerlerden sorma zamanı gelmiştir. Bütün Rusya'dan, Kuzey Kafkasya'dan ve özellikle de Kuzey Kafkasya'nın kendi politikacılarından, toplumsal aktivistlerinden ve entellektüellerinden hesap sormanın zamanıdır. Bu gruptakilere bölgedeki krizden dolayı hiç de azımsanmayacak bir sorumluluk düşmektedir. Ve bundan dolayı da onlara problemin çözümünde önemli görevler düşmektedir. Her ne kadar Kqafkas insanı karşılıklı iltifatları eleştiriye tercih ediyorsa da tüm problemlerin çözümü iyi bir özeleştiriden geçmektedir. Rusya'nın Kafkasya politikası herşeyden önce bu bölgede yaşayan ve ülkenin yönetiminde direk sorumluluk taşıyan Rus nüfusunun politikasıdır. Rus Ryazni'de, Yakut Yakutsk'da, Tatar Kazan'da, ülkenin geneli için çalışsa da öncelikle kendi bölgelerinde, kendi evleri ve şehirleri için çalışırlar. Kuzey Kafkasya halklarına sadece ödedikleri vergilerle, tatil sonrası bıraktıkları paralarla ya da (bu bölge herhangi bir iç veya dış güç tarafından tehdit altında olduğunda) askerlik yaparak yardımcı olabilirler. Moskova aslında bölgede olan biten herşeye cevap verebilecek durumda olmalıdır, ancak Kremlin biraz da Kuzey Kafkasya'lı politikacıların ve bölgesel iktidarların anti merkezci politikaları yüzünden de eski gücünü yitirmiş durumdadır. Yani son tahlilde Moskova suçlu da ilan edilse başka etkenlerin varlığı da kabul edilmelidir ve Rusya'nın bugünkü Kuzey Kafkasya politikası ne olmalıdır sorusu sorulmalıdır. Entellektüel ve Ahlaksal Kriz: Vatandaşların ve yönetimlerin yaptıklarının sorumluluğunu, bu programları ve fikirleri oluşturanlar taşırlar. İlk önce "hareket planı" yapılır, ardından kollektif hareket gelir. Bu demektir ki, sorumluluk ilk önce toplumun entellektüel kesimlerinin omuzlarındadır. Durumu açıklayan ve durum üzerinde tavsiyelerde bulunan entellektüel kesimdir. Toplumda birçok şey entellektüel kesimin tavırlarına bağlıdır. Kuzey Kafkasya da toplumsal düşünce ve bilim kaynaklarını, toplumun gelişmesi için ikinci dereceden önemli olan işlere harcamaktadır. Mesela "halkın emsalsizliğinin ve antikliğinin" kanıtlanmasına (Etnos ve süperetnos), halkın büyük acılarına ve kültürel kahramanlarına, "yeniden yapılanma" doktrinlerine, yabancı düşmanların araştırılmasına ... vs. Tarihçilerin, etnografların, dilbilimcilerin sayısı, cumhuriyetlerde yetişmiş ekonomistlerden, politikacılardan, hukukçulardan oldukça fazladır. Halbuki son sayılan kesimin varlığı toplumun yapılanmasında ve deformasyonunda diğerlerine göre daha çok önemlidir. Özellikle böyle bir kültürel atmosferde etno-kollektivist idealler gelişmekte, bunların arkasında kişiler kendi ilgi alanları ve gündelik ilişkileriyle kaybolmaktadırlar. Özellikle "halklar arası ilişkiler", "etnosların çıkarları" gibi kavramlar öne geçmekte, halkın adına konuşma hakkını ele geçirenler onlara kendi bilinçlerini aşılamaya başlamaktadırlar. "Yaşlıların fikirleri", "Kafkas gelenekleri", "milli diplomasi", "şeriat kanunları" ve benzerleri bahane edilerek insan haklarını dışlayan totaliter düzenler pekişmekte ve uzun zamandır Avrupa normları ve modern devletçilik üzerine kurulan sistem yıkılmaktadır. Yerli liderlerin öncelikle düşünmesi gerekne şey doğu ülkelerinden Adığe asıllı yabancıları ülkeye yerleştirmek ya da Rus generallerinin anıtlarını yıkmak değil, cumhuriyetlerinde Rusları ve Rus kültürünü korumak olmalıdır. Bu bölgenin Avrupai görüntüsünü Ruslar'a borçlu olduğu unutulmamalıdır. Kötü uzmanlar sadece yeni camileri görüyor ve Kuzey Kafkasya haritasını yeşile boyamayı biliyorlar. Fakat camilerin gün geçtikçe boşaldığına ve nüfusun büyük bir oranda inançsız kaldığına dikkat etmiyorlar. Bütün bunlar fazla önem taşımıyor gibi geliyor, ve ilgi çekmiyor. Kuzey Kafkasya'nın entellektüelleri (diğer birçok Rus meslektaştarıyla birlikte) sosyal düzenin, sosyal düzenin içinde bulnuduğu formdan daha önemli olduğunu anlamıyorlar (Demokrasi, İslam cumhuriyeti vs. ...). İnsan her zaman toplumsal kontrolün içinden çıkmaya eğilimlidir, çünkü her şeyden önce kendi kişisael ideallerini gerçekleştirmek isteğindedir. Bu yüzdendir ki, insanlar devleti kurdular ve düzen sağlamak için halkı yönetme hakkını sadece bu yapıya verdiler. Aksi takdirde kaoslar ve bitmek tükenmek bilmeyen anlaşmazlıklar ortaya çıkar. Kafkasya, tarihi içinde benzer periyodları yaşadı ve o zaman da Rus süngüsü düzenleyici nbir rol oynadı. Çeçen veya Türk savaşçılarının bu bölge için daha iyi olacağına inanmıyorum. Yani Kuzey Kafkasya ciddi bir entellektüel ve ahlaksal kriz yaşıyor. Rusların kovulmasıyla başlayan anti-modernist Çeçen devrimi, İnguşların kovulmasıyla biten Osetin-İnguş krizi, gerçekleşmesi mümkün olmayan proje ve ideolojilerle oyalanan entellektüellerin başarısızlığa uğramış olduğunun bir kanıtıdır. Ama her şeye rağmen bu krizi çözmek yine entellektüellere ve onun genç kuşağına düşer. Kesin analizler yapabilme ve denenmiş politik metotlar kullanabilme yeteneği edinmek, ekonomik reformlar yapmaktan daha kolay değildir. Özgür bir analiz yapabilmek için ülkedeki politik atmosfer de uygun değildir. Çünkü silahlı gruplara karşı mücadele vermek oldukça zordur. Ve hatta kimi zaman hayati tehlike taşır. Kafkasya entellektüelleri, tarih, düşmanlar ve kurbanlar üzerinde değil de, bugünkü sorunlar ve bu sorunların çözümünde kendi oynayacakları rol üzerinde tartışmalıdırlar. Aksi takdirde aydın kesim, yarı eğitimli, dogmatik, silahlı kişiler karşısında kendi seslerini ve yüksek statülerini kaybetmek tehlikesiyle karşı karşıyadır. Ekonomi ve Mülkiyet: Kuzey Kafkasya ekonomisini anlamak kolay değildir ancak ekonominin, kriz noktasındaki birçok problem ve anlaşmazlığın çözümü için anahtar olduğu da açıktır. En önemli problem halkın önemli bir kesimini oluşturan genç erkek nüfusun meşguliyeti sorunudur. Halkın bu kesiminin durumu önemli ölçüde bugünkü durumu belirler. En büyük sorunlardan biri de köylerin ve küçük şehir sakinlerinin iyi bir iş bulma imkanlarının yetersizliğidir. Kuzey Kafkasya'daki dağ köyleri geleneksel yarı tabii ekonomi ve kollektif formda organize edilmiş Sovyet örneği arasında sıkışıp kalmıştır. Her ikisi de bugünkü şartlarda yeterli değlidir ve köy nüfusunun taleplerine cevap veremez. Her halükarda köy nüfusu mütevazi bir şekilde geçinebilir ama sonuç olarak her iki tip ekonomi de günümüzün televizyon, buzdolabı, otomobil gibi ihtiyaçlarını karşılayamaz. And bölgesi, Himalayalar ve Kuzey Amerika Antarktikası için de durum böyledir. Yeni dünyada modernizm hareketi dağlardan düzlüğe doğrudur. Köylünün köy dışında yaptığı mevsimlik çalışmalar, sezonluk işler nüfusun refah düzeyini yükseltmez. Bu sadece Sovyet zamanında daha düşük talepler ve daha sert devlet kontrolü sayesinde mümkündü. Sorunun yanıtını iki yönde bulmak mümkündür. Bu köy nüfusunun kısıtlanmasından ve köylerin kökten imarından geçmektedir. Aynı zamanda toprağın özelleştirilmesi ve özel pazarlarda köysel mamüllerin öne sürülmesi de diğer bir çıkar yoldur. O zaman büyük ailelerin bir ya da iki oğlu kendi topraklarında kalabilir ve babalarının işlerini devam ettirebilirler. Ama bu da yalnızca en iyi ekonomik şartlar altında mümkündür. Kuzey Kafkasya'da toprak değerli bir kaynaktır ve toprak için sürekli bir rekabet söz konusudur. Bu yüzden Kuzey Kafkasya'nın acilen, düşünülmüş ve dünya standartlarında bir toprak reformuna ihtiyacı vardır. Eski toplumsal geleneksel kullanıma ve Sovyet kollektivizasyonuna bakmaksızın toprağın özelleştirilmesi gerekmektedir. Kafkasyalılar herşeyden çok değer verecekleri kendi topraklarına sahip olmak zorundadırlar. Kuzey Kafkasya'da toprak reformu yalnızca yerli veya federal kaynak ve ekspertlerin değil aynı zamanda uluslararası güçlerin, özellikle de Dünya Bankası'nın yardımıyla gerçekleştirilmelidir. Dünya Bankası'nın benzeri durumlarda Hindistan'da, Brezilya'da ve dah birçok ülkede deneyimi vardır. Şehircilik politikası da özel bir yaklaşım gerektirmektedir. Kriz sürecinde yıkılan şehirlerin yeniden imar edilmesi bir yana, şehirlerde sürekli artan fazla işçi potansiyeli de çözümü ancak uzun vadede mümkün olan problemlerdendir. Ama çözüm aramak gene de gereklidir. Aksi takdirde Kafkasyalıların asla taşıyamayacağı bir yoksulluk ve suç kaynağı sorunu başgösterebilir. Şu durumda en iyi şartlar Kuzey Osetya'da oluşmuştur(Elektronik tesisler). Cumhuriyetlerde özellikle özel mülkiyet bazında başarı ile işleyen hafif endüstri de sorunun çözümü için katkıda bulunabilir. Özel ticaretçiler ve orta sınıf, politik stabilizasyonun, bölgesel pazarın temellerini atmayı ve burnu büyük silahlı maceraların dizginlerini sıkmayı başarabilirler. Yalnız başına iktidar güçleri bunu gerçekleştiremezler. Üst makamlar arasındaki dayanışma antlaşmalarından çok cumhuriyetler arası iş ilişkilerine ve ortak çalışma bünyelerine ihtiyaç vardır. Ama herşeye rağmen Kuzey Kafkasya ekonomisi için en önemlisi ortak pazar ve iş sahası konumundaki Rusya'dır. Dağıstan'daki balık yumurtası ticareti hukuk esaslarına göre düzenlenip geniş bir şekilde pazara sokulabilir, Çeçenya'da ticaret düzenlenip yoluna sokulabilir, Khabardey Balkar ve Karaçay Çerkes'teki turistik tesislerin Moskova'dan reklamı yapılabilir ve buralara en az Sibirya petrolüne ayrılan para kadar yatırım yapılabilir. Kuzey Kafkasya'daki işletmeleri küçümsemek yerine onları desteklemek ve Rusya çapında genişletmek gerekir. Yönetim ve İdari Mekanizma: Eğer Çeçenya Cumhuriyeti'nin yeni statüsünü saymazsak, bugünkü şartlarda oluşturulmuş bölgesel otonom devletler sistemi ve varolan idari sınırlar optimaldirler ve değişikliğe tabi değillerdir. Bu sorunda bir dizi kesin prensip üzerinden yola çıkılmalıdır. Cumhuriyetlerin bütün vatandaşları kendi kaderlerini tayin hakkına sahip olmalıdır ve sadece temel eşitlik sağlandığı takdirde farklı halkların kültür ve dilleri özel desteğe tabi tutulabilir. Toprak üzerinde yaşayana aittir, toprak ve çeşitli kaynaklardan faydalanabilme hakkına her vatandaş nerde olursa olsun sahip olmalıdır. Tarihi nedenler veya şiddet, sınırların ve statülerin belirlenmesinde veya değiştirilmesinde etkili olmamalıdır. Herhangi bir zanaatte tek olma özelliğine sahip kişi veya topluluklar ile doğal güzellikler bakımından zengin olan bölgeler korunma altına alınmalıdır. En güncel problemlerden biri de asayişin sağlanması ve suç oranının düşürülmesidir. Her ne kadar geleneksel oluşumların rolü bölgede toplumsal yapılanmada oldukça önemliyse de bu alışkanlıklar hiçbir zaman modern hukuk sisteminin yerini tutamaz. Bu sistemde son birkaç kuşak yaşamıştır ve son nesilde yine bu sistemi tercih etmektedir. Diğer yandan hukuk sistemi yerel düzeye yaklaşmalı ve yerli kadroların oluşuma katkılarıyla düzenlenmelidir. Kuzey Kafkasya'da geleneksel ve devletsel bir hukuk sisteminin varlığı mümkündür ancak gekleneksel yönün tamamlayıcı bir rolde olması gereklidir. Diğer birçok ülkede gelişen hukuksal pluralizm bu bölgede tekelci hukuk sistemine göre çok daha etkili olabilir. Diğer önemli bir sorun da Gürcüstan ve Azerbaycan ile olan sınırları korunması sorunudur. Çeçen-Gürcü sınır bölgesi özel bir sorun teşkil etse de sınırların kalan kısmı tarihi bağlar, insani ve ekonomik ilişkiler ve özellikle de BDT ülkeleri arasında yapılan anlaşmalar göz önüne alınarak bağımsız bir rejimde tutulmak zorundadır. Silah, narkotik ve diğer yasadışı malların giriş çıkışının kontrolü ancak bağımsız bir sınır rejimi altında gerşekleştirilebilir. Bu alanda diğer birçok ülkelerin tecrübeleri de vardır (Amerika-Meksika, İngiltere-İrlanda arasındaki sınır bölgeleri). Yine en önemli konulardan biri de idari yönden yeniden taksim çalışmaları olmayıp idarenin iyileştirilmesidir. Toplumsal politik düzende gerici askerler ve yenilmiş politikacılar tarafından yönetilen ve genellikle kara parayla sponsore edilen ve halkların etnik özelliklerini esas alarak çalışan birimlere, cemiyetlere yönelmeyi bırakmak gereklidir. Üzerinde durulması gereken konular ise "milli gurur", "yeniden doğuş" veya "halklara saygı" gibi soyut kavramlar değil de, gerçekten de tek tek vatandaşların sorunlarını ele alan konulardır. Mesela sistemin çözülmesi sonucu gerçekten de acı çekmiş olan yaşlılar veya çalışacak yeri olmayan ve Rus şehirlerinde sadece dış görünüşlerinden dolyı ve pasaportlarındaki verilerden dolayı aşağılanan gençlerin sorunlarının çözümüne çalışılmalıdır. Kuzey Kafkasya'da yönetim şu temeller üzerinde oluşturulmalıdır: Etnik politik koalisyonlar, Kişisel hakların ve vatandaşların kültürel haklarının kabulü, Demokratik seçimler ve iktidarın sürekli ve düzenli değişimi, Yeni nesilden yönetim ve hukuk kadrolarının çıkarılması(özellikel kadınalrın katılımıyla) Kültür ve Eğitim: Kuzey Kafkasya Rusya'nın kültürel olarak en gelişmiş bölgesidir. Bu bölge profesyonel ve kültürel yapılanmaların, yüksek öğretim kurumları ve bilimsel kadroların yüksek miktarda olduğu gözlenir. Bölgede Rus olmayan yüksek öğrenim sahibi insanların ve üniversite öğrencilerinin miktarı ülke genelindeki ortalamanın üzerindedir(Ortalamanın altında sedece Dağıstan Çeçenya'nın birkaç bölgesi bulunur). Kuzey Kafkasya Cumhuriyetlerinde çok kültürlü ve Rus dili ile bir eğitim sistemi oluşmuş durumdadır. "Milli okullar" oluşturma anlayışı ailelerin ve öğrencilerin karşı oldukları bir durumdur. "Milli yeniden doğuş" çığlıklarıyla dil asimilasyonu ve çok dilcilik konusunda da gereksiz bir aşağılık kompleksi oluşturulmasının bir anlamı yoktur. Fakat son yıllarda ekonomik zorluklar ve politik anşlaşmazlıklar sebebiyle bölgenin önde gelen yüksek öğrenim kurumlarında (Rostov, Krasnodar, Pitagorsk) Rus olmayan öğrencilerin sayısı gün geçtikçe azalmaktadır. Gençlerin büyük bir kısmı Türkiye ve diğer Arap ülkelerinde dini eğitim almayı tercih etmektedirler. Durumun düzelmesi büyük oranda öğrencilerin Moskova ve ülkenin diğer önde gelen öğrenim kurumlarına, özellikle de tıp, hukuk ve teknik bölümlere çekilmesiyle mümkündür. Yüksek öğretimin merkezini Rostov'dan Stavropol ve Pitagorsk'a taşımak da yaralı bir adım olacaktır. Pitagorsk'taki linguistik üniversite temel alınarak bütün diğer cumhuriyetlerden öğrenci kabul eden bir Kuzey Kafkasya üniversitesi kurmak da mümkündür. Şu anda içinde birçok Çeçenyalı ve Kuzey Kafkasyalı öğretim görevlisi barındıran bir Vaynah Üniversitesi'nin Moskova'da açılması da mümkündür. Bu üniversite ilk etapta halkların dostluğu üniversitesi bazında açılmalıdır. * Nizavisimaya Gazetesi 22.01.1998 tarihli sayısından, Rusça'dan, Denef ÇETAW tarafından çevrilmiştir.+''+Valeri Tişkov

Dönüş Hakkı

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek KomiserliğiAlt-komisyon Kararı 1997/31 +''+ Azınlıkların Korunması ve Ayrımcılığın Engellenmesi Alt-Komisyonu,Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesi'nin 12. maddesi 4. paragrafında belirtilen bir kişinin kendi ülkesine giriş hakkının keyfi şekilde engellenmemesi ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin 13. maddesi 2. paragrafı ve Her Türlü Irk Ayrımcılığının Tasfiyesine İlişkin Uluslararası Sözleşme'nin 5 (d) (ii) maddesinde belirtildiği şekilde herkesin kendi yurduna dönüş hakkını tekrar onaylayarak,Mültecilerin ve ülke içinde yerlerinden edilen kişilerin, güvenlik içinde ve onurlu bir şekilde, kendi ülkelerine veya ülkeleri içinde daha önce yaşadıkları veya istedikleri yere gönüllü olarak dönme hakkını onaylayan ve dönüş hakkı dahil dolaşım özgürlüğü sorununun incelenmesine devam edilmesini kararlaştıran 23 Ağustos 1996 tarih ve 1996/9 sayılı kararını hatırlatarak,Kendi yurduna veya daha önce yaşadığı bölgeye dönüş hakkının uygulanması ve yaygınlaşmasının, mültecilerin ve ülke içinde yerlerinden edilen kişilerin acılarının engellenmesi ve sorunlarının çözümü için en önemli araçlardan biri olduğu gerçeğini göz önüne alarak,İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin 15. maddesi, 2. paragrafında yasaklanan kişilerin vatandaşlıktan keyfi olarak çıkarılmasının temel ve vazgeçilmez insan haklarının çiğnenmesi anlamına geldiği ve anayurda dönüş hakkının önünde bir engel teşkil ettiği bilinciyle,Vatandaşsızlığın Azaltılması Sözleşmesi'ni hatırlatarak,Vazgeçilmez bir insan hakkı olarak her insanın vatandaşlık hakkının önemini onaylayan, ırki, ulusal, etnik veya dini temelde vatandaşlık hakkının keyfi bir şekilde engellenmesinin insan hakları ve temel özgürlüklerin çiğnenmesi anlamına geldiğini vurgulayarak, bütün devletlerden, ırk, renk veya ulus veya etnik kökeni nedeniyle kişilere veya gruplara karşı ayrımcılığa yol açacak yasalar çıkarmamaları ve bu doğrultudaki mevcut yasaları iptal etmelerini isteyen İnsan Hakları Komisyonu'nun "İnsan Hakları ve Vatandaşlık Hakkının Keyfi Olarak Engellenmesi" başlıklı 11 Nisan 1997 tarih ve 1997/36 sayılı kararının farkında olarak,Dünyanın çeşitli yerlerindeki çok sayıdaki mültecinin kötü durumunun, dönüş hakkının ve vatandaşlık hakkının ciddi bir şekilde ihlal edildiği ve vatandaşsızlık olgusunun ciddi şekilde artmakta olduğunun göstergesi olmasından kaygı duyarak,1. Mültecilerin ve ülke içinde yerlerinden edilen kişilerin, güvenlik içinde ve onurlu bir şekilde, kendi ülkelerine veya ülkeleri içinde daha önce yaşadıkları veya istedikleri yere gönüllü olarak dönüş hakkını tanır;2. İnsanların yurtlarına veya daha önce yaşadıkları bölgelere gönüllü olarak dönme hakkının, mültecilerin ve ülke içinde yerlerinden edilen kişilerin sorunlarının uzun-dönemli çözümü için temel önemde olduğunu vurgular;3. Vatandaşlık hakkının herkesin temel ve vazgeçilmez hakkı olduğunu onaylar;4. Özellikle ırki, ulusal, etnik ve dini temelde vatandaşlık hakkının keyfi şekilde engellenmesinin, insan haklarının ve temel özgürlüklerin çiğnenmesi anlamına geldiği ve insanların yurtlarına dönme haklarının kullanılmasına engel teşkil ettiğini vurgular;5. Tüm devletlerden dönüş hakkına ve vatandaşlık hakkına saygı duymalarını ve desteklemelerini ister;6. Özellikle mültecilerin terk ettiği ve yerleştiği ülke hükümetlerinden, birbirleriyle görüşmelerini, görüşmelerin henüz başarı ile tamamlanmadığı durumlarda Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği'nin veya Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri'nin veya tarafsız üçüncü şahısların arabuluculuğuna başvurmalarını, bu görüşmelerin olumlu bir şekilde sonuçlandırılmasını sağlamak üzere Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği ve mülteci temsilcilerinin görüşmelere katılımının sağlanmasını, mültecilerin ülkelerine gönüllü olarak bir an önce dönmelerini sağlayacak koşulların oluşturulmasını, gerekli durumlarda uluslararası hukuk normlarına uygun olarak uluslararası gözetim altında mültecilerin dönüş hakkının belirlenmesi için uygun mekanizmaların oluşturulmasını ister;7. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği'nden, Vatandaşsızlığın Azaltılması Sözleşmesi uyarınca, mültecilerin vatandaşsız kalmamasını temin edecek bütün gerekli tedbirleri almasını talep eder;8. Bütün hükümetlere, İnsan Hakları Merkezi'nin teknik yardımı ve Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği ofisinin danışmanlığı ile, mevcut vatandaşlık yasalarını, Vatandaşsızlığın Azaltılması Sözleşmesi ve uluslararası insan hakları yasaları ile uyumlu hale getirmeleri için çağrıda bulunur;9. Bu konunun 50. oturumda tekrar ele alınmasını kararlaştırır.36. Toplantı28 Ağustos 1997Oylama yapılmadan kabul edilmiştir.[Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği Azınlıkların Korunması ve Ayrımcılığın Engellenmesi Alt-Komisyonu'nun 28 Ağustos 1997'de aldığı bu karar tam metin halinde yayımlanmıştır. Bu konuda Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği'nin http://www.unhcr.ch adresinden daha ayrıntılı bilgi temin edilebilir.]+''+Birleşmiş Milletler

Kafkasya Gezisi…

KAFDER katkılarıyla düzenlenen 13 günlük Kafkasya gezisine katılma imkânı bulabilen şanslı kişilerden biri olarak, öncelikle, bu gezinin düzenlenmesinde emeği geçen KAFDER yönetimine ve organizasyonun emektarları, arkadaşlarımız, Ayşe Demircan ve Ömür Enes'e teşekkür etmek istiyorum. Görmemiş olan ve özlem duyan birçoğumuz gibi, benim için de bir büyük özlemdi Kafkasya'yı görmek. Dolayısıyla, bu gezi, benim açımdan kaçırılmayacak bir fırsat oluşturdu ve kaçırmadığım için kendimi gerçekten şanslı sayıyorum. Üzüntüm, Kafkasya'yı görmeyi en az benim kadar, belki daha çok isteyen birçok arkadaşımızın, çeşitli nedenlerle geziye katılamayıp, yaşadığımız güzellikleri bizimle paylaşamamasıydı. İnşallah, bir dahaki sefere birlikte tekrarlamak kısmet olur. Her bir günü ayrı bir güzellik, ayrı bir heyecan yaşadığımız Kafkasya gezimizin hemen hemen her anı, çok değerli kardeşlerimiz Hasan Okan İşcan ve Hakan Yıldız'ın Marje'ye gönderdikleri yazı dizileriyle, merak eden herkese ayrıntılarıyla aktarılmış oldu. Bunun için kendilerine çok teşekkür ediyorum; çünkü, yaptıkları iş gerçekten çok önemliydi. Kafkasya gezimiz hakkında tamı tamına bir kaynakça oldu yazdıkları ve bizleri de merak dolu birçok sorudan kurtardılar; sağ olsunlar... Bunun için, tekrar mahiyeti taşıyacak anlatımların gereksiz olduğunu düşündüğümden, geziyi bir de benim ağzımdan dinlemenin somut bir fayda sağlamayacağı kanaatiyle, ayrıntıya girmek istemiyorum. 13 günlük gezi boyunca, Kafkasya'nın öncelikle gezilip görülmesi elzem olan birçok yerini, bu sınırlı sürede görülebilecek tüm güzelliklerini -doyasıya diyeceğim ama doyamadık- gördük, yaşadık... Tabiî ki, tüm bunlar, gittiğimiz her yerde, gerek Kabardey-Balkar Cumhuriyetinde gerek Karaçay-Çerkesk'te gerek Adıgey Cumhuriyetinde gerekse kıyı boyu Şapsığ'da bizleri karşılayan -resmî görevliler olsun diğer kişiler olsun- insanların gösterdikleri candan ilgi, samimiyet ve misafirperverlikle gerçekleşti. Açıkçası, bu kadar candan bir ilgiyle karşılanacağımızı, gayet muntazam bir program dahilinde, bölgeyi tanıyan rehberlerimiz eşliğinde, her biri ayrı bir neşe kaynağı küçük yolculuklarımızla, hem de hiçbir sorunla karşılaşmadan, adım adım Kafkasya'yı dolaşabileceğimizi, tabiri caizse tüm işlerin tıkır tıkır yürüyeceğini pek tahmin etmemiştim. Kendimi birçok zorluk için hazırlamıştım; çünkü, gitmeden önce duyduğum, asıllı asılsız, doğru yanlış bir çok şey vardı. Yolculuklarımız sırasında ikide bir yolumuz kesilecek, otobüsten indirilip aranacaktık mesela; ama, bunların hiçbiri olmadı. Tüm yolculuklarımız gayet neşeli geçti. Burada yeri gelmişken, Kafkasya gezimiz boyunca gittiğimiz her yerde bizleri sıcak gülümsemeleriyle karşılayan, bizimle beraber olan, ilgilenen ve bizi evimizdeymişçesine rahat ettiren çok değerli büyüklerimize ve tüm arkadaşlarımıza -isimlerden birini de olsa zikretmeyi unutma endişemden dolayı isim belirtmiyorum- sonsuz saygı ve sevgi göndermek istiyorum. Gezimiz boyunca bizlere sağladıkları tüm imkân ve kolaylıklar için, bütün resmî kurum ve kuruluşlara, yetkililere teşekkür ediyorum. Türkiye'den Kafkasya'ya dönüş yaparak yerleşen ve orada kendilerine yepyeni bir hayat kurmayı başarabilen, bizleri candan ve samimi evsahiplikleriyle onurlandıran büyüklerimize de en içten teşekkürlerimi iletmek istiyorum. Bütün güzelliklerine rağmen, benim için bazı yönleriyle eksik kalmadı da değil Kafkasya gezisi; ancak, yanlış anlaşılmasın, burada kimseye bir sitemim yok. Gerek zamanımızın kısıtlı ve gezi programının belirli oluşundan gerekse kendimden kaynaklanan bazı eksikliklerdi bunun sebebi... Daha çok turistik bir gezi niteliğindeydi seyahatimiz. Oysaki, Kafkasyalıları, gerek köy gerekse şehir yaşantılarını, çocukları, konuşmalarını, düğünlerini, sofralarını, yemeklerini, tarlalarını bahçelerini; uzatmayayım, yaşantılarına dair birçok şeyi merak ediyordum. Ama, Şapsığ bölgesinde geçirdiğimiz son gün dışında, bir Adıge köyünü ziyaret etme imkânı bulamadık. İnsanlarla oturup uzun sohbetler yapamadık. Gerçi orada köyler bizim bildiğimiz küçük köyler gibi değil, 8-10 bin kişinin, yer yer çok daha fazla sayıda insanın yaşadığı yerleşim birimleri; ama olsun... Demek istediğim, insanlarla daha yakın bir diyalog kurmayı, Kafkasya'nın insanıyla daha yakından tanışmayı, anlattıklarını dinlemeyi hayal etmiştim... Gerçi, şimdi kendi kendime güldüm biraz... Böyle ortamları sık sık yaşayabilseydik de nasıl diyalog kurabilecektim ki, 30 yaşından sonra umutsuz çabalarım sonucu öğrendiğim birkaç kelime Adigeceyle?! Adigabze bilmemenin eksikliğini en çarpıcı biçimde hissetmemi sağladı bana bu gezi. Gerçi, aramızda dil bilen arkadaşlarımız vardı, onlar bildikleri kadarıyla tercüme ederlerdi; ama, çok fazla bulunamadık bu tür ortamlarda... Onun için, çok önem verdiğim bu yönüyle eksik kaldı bu gezi benim açımdan. 13 günlük, turistik yönü ağır basan bir geziyle Kafkasya'yı tüm yönleriyle tahlil etmenin mümkün olmadığını düşündüğüm için, bu yönleriyle Kafkasya hakkında bir yorum yapmaktan kaçınmam gerektiğini düşünüyorum şimdilik. Ancak, gözlerimin tanık olduğu muhteşem tabiat güzelliği, hiçbir şekilde yoruma gerek bırakmayacak kadar açıktı. Tek kelimeyle harikaydı Kafkasya; harikaydı, Oşhamahue, harikaydı Mavi Göl, Shaguaşe, Ğuame, Mezıtha, Guzeriplh, Laganaki... Dilerim, görmek isteyen herkese kısmet olur gidip görmek. Bu, Kafkasya'yı ilk ziyaretimizdi, bir başlangıç; ama, sanırım son olmayacak... İnşallah... Yalnız, bir şey beni kara kara düşündürüyor: Ne olacak bu DİL konusu?!. Bu gezinin düzenlenmesinde emeği geçen herkese tekrar teşekkür etmek istiyorum; sağ olun.Erhan Yılmaz

Helsinki Zirvesi Kararları

10-11 Aralık günleri Helsinki'de toplanan Avrupa Birliği (AB) liderleri zirvesinde Türkiye'nin Avrupa Birliği adaylığı onaylandı. Başbakan Bülent Ecevit, 11 Aralık günü Helsinki'ye giderek zirvenin kapanışında yer aldı. +''+ Avrupa Birliği, Polonya, Çek Cumhuriyeti ve Macaristan ile üyelik görüşmelerini sürdürürken, aday ülkeler Estonya, Letonya, Litvanya, Slovenya, Slovakya, Romanya, Bulgaristan, Malta ve Kıbrıs ile üyelik görüşmelerine Şubat 2000'de başlayacak. İki gün süren yoğun diplomatik pazarlıklardan sonra yayımlanan sonuç bildirgesinde, AB-Türkiye ilişkilerinin, Ankara'nın Kopenhag kriterlerine uymasına paralel bir biçimde gelişeceği vurgulandı. Bilindiği gibi Kopenhag kriterleri AB'ye üye ülkelerin ve dolayısıyla AB'ye katılmak için aday olan ülkelerin uyması gereken siyasi ve ekonomik koşuları tanımlıyor. Siyasi kriterler özellikle insan hakları ve azınlık hakları konularında önemli açılımlar içeriyor. Türkiye için çok önemli bir dönüm noktası olan bu zirvenin olası etkileri ve Kopenhag kriterlerini dergimizin gelecek sayısında ayrıntılı olarak değerlendirmeyi düşünüyoruz. Bu sayımızda Helsinki zirvesi sonuç bildirgesinde Türkiye'ye ilişkin 4, 9 ve 12. maddelerini okuyucularımızın bilgisine sunuyoruz. Helsinki Zirvesi Sonuç Bildirgesi 4. AB Konseyi, mevcut durumda 13 ülkeyi tek bir çerçevede birleştiren genişleme sürecinin katılımcı doğasını teyit etmektedir. Aday ülkeler, genişleme sürecine eşit temelde iştirak edeceklerdir. Bu ülkeler, anlaşma metinlerinde yer alan ortak Avrupa Birliği hedef ve değerlerini paylaşmak zorundadır. Bu anlamda AB Konseyi, anlaşmazlıkların BM Şartı'na uygun olarak barışçıl yollarla çözümü ilkesini vurgular ve aday ülkelerden, tüm sınırsal ve ilgili diğer sorunların çözümünde her türlü çabayı göstermelerini talep eder. Bunda başarısız olunması halinde, anlaşmazlığı, makul bir süre zarfında Uluslararası Adalet Divanı'na (UAD) getirmelidirler. AB Konseyi, büyük anlaşmazlıklara dair durumu, özellikle katılım süreci üzerindeki etkileri bağlamında ve sorunun UAD'de çözümünü teşvikle, en geç 2004 yılı sonuna kadar gözden geçirecektir. Ayrıca, AB Konseyi, Kopenhag'da ortaya konan siyasi kriterlere uygunluğun katılım görüşmelerinin başlamasına önkoşul sayıldığını ve genelde Kopenhag kriterlerinin Birliğe katılım için baz oluşturduğunu hatırlatır. 9. (a) AB Konseyi, Kıbrıs sorununun kapsamlı çözümü hedefiyle 3 Aralık'ta New York'ta başlatılan görüşmeleri memnuniyetle karşılar ve BM Genel Sekreteri'nin, bu süreci barışçıl bir sonuca ulaştırma yönündeki çabalarını kuvvetle desteklediğini ifade eder. (b) AB Konseyi, siyasi çözümün, Kıbrıs'ın AB'ye katılmasını kolaylaştıracağının altını çizer. Üyelik müzakerelerinin tamamlanmasına kadar bir uzlaşma sağlanamaması halinde, Konsey, katılım ile ilgili kararını yukarıdaki önkoşul olmaksızın alacaktır. Bunu yaparken, ilgili bütün faktörler göz önünde bulundurulacaktır. 12. AB Konseyi, Komisyon'un gelişme raporunda* da belirtildiği üzere Türkiye'de kaydedilen olumlu gelişmeleri, aynı zamanda da Kopenhag kriterlerinin yerine getirilmesi yönündeki reformlara devam etme niyetini memnuniyetle karşılar. Türkiye, diğer aday devletlere de uygulanan aynı kriterler bazında Birliğe katılmayı hedefleyen bir aday ülkedir. Türkiye, diğer aday devletler gibi, mevcut Avrupa stratejisinden destek alarak, reformlarına hız kazandıracak bir katılım-öncesi stratejiden yararlanacaktır. Bu, insan hakları konusuna bilhassa değinmek suretiyle katılıma yönelik siyasi kriterlerin yerine getirilmesi doğrultusundaki gelişmeler ve 4 ile 9(a) numaralı paragraflarda yer alan konuların vurguladığı zenginleştirilmiş siyasi diyaloğu kapsamaktadır. Türkiye, Birliğin program ve kurumlarıyla, aday devletlerle Birlik arasındaki katılım süreci çerçevesinde yapılacak toplantılara iştirak fırsatına sahip olacaktır. Siyasi ve ekonomik kriterler ve üye devlet yükümlülükleri ışığında katılım hazırlıklarının üzerinde odaklanacağı öncelikleri ve kazanımlara uygunluk için yürütülecek ulusal programları da içermek suretiyle, önceki AB Konseyi kararlarını baz alan bir katılım ortaklığı çizilecektir. Uygun bir izleme mekanizması kurulacaktır. Komisyon, Türk yasama ve uygulamasının söz konusu kazanımlarla uyumlandırma çalışmalarının yoğunlaştırılmasına yönelik olarak, analitik bir inceleme süreci hazırlamaya davet edilmektedir. AB Konseyi, Komisyon'dan, katılım öncesindeki AB mali yardımına dahil tüm kaynakların eşgüdümüne yönelik tek bir çerçeve sunulmasını talep etmektedir. Türkiye-Avrupa İlişkilerinin 50 Yılı 1949: Cumhurbaşkanı İsmet İnönü Avrupa Konseyi'ne üyelik başvurusu yapar. 1952: Demokrat Parti döneminde Türkiye NATO üyesi olur. 1959: Demokrat Parti, Avrupa Ekonomik Topluluğu ile temasa geçer. 1963: Başbakan İsmet İnönü, AET ile ünlü "Ankara Anlaşması"nı imzalar. 1967: Başbakan Süleyman Demirel, AET organ ve imkanlarına kademeli katılımı öngören Katma Protokol için talimat verir. 1970: Gümrük birliği, serbest dolaşım ve tam üyeliği içeren Katma Protokol imzalanır. 1974: Türkiye'nin tam üyelik başvurusu gündeme gelir, Milliyetçi Cephe hükümetinin MSP ve MHP kanadı karşı çıkar, Türkiye başvuru yapmaz. 1978: Bülent Ecevit hükümeti, ekonomik zorlukları gerekçe göstererek Katma Protokol'ün işleyişini durdurur. Ocak 1980: Demirel azınlık hükümetinin Dışişleri Bakanı Hayrettin Ekmen, Ortaklık Konseyi toplantısında Katma Protokol'e yeniden işlerlik kazandırır. Demirel, tam üyelik başvurusu için talimat verir. Haziran 1980: Hayrettin Erkmen, Brüksel'de düzenlediği basın toplantısıyla Türkiye'nin sonbaharda tam üyelik başvurusu yapacağını söyler. 16 Eylül 1980: 12 Eylül darbesinden sonra AET, Türkiye ile ilişkilerini dondurur. 25 Mart 1981: Milli Güvenlik Konseyi, demokrasiye geçilir geçilmez tam üyelik başvurusu yapmayı karara bağlar ve bu arada Yunanistan'ın NATO'nun askeri kanadına katılmasına izin verilir, Yunanistan AET üyesi de olur. 16 Eylül 1986: Artık Avrupa Topluluğu adını almış olan toplulukla ilişkiler yeniden başlatılır. 1987: Turgut Özal hükümeti tam üyelik başvurusu yapar. 1989: AT, "üyeliğe ehilsiniz ama hazır değilsiniz" diyerek Türkiye'yi geri çevirir. 3 Aralık 1992: Başbakan Süleyman Demirel, katma protokol gereği olan gümrük birliği için harekete geçilmesini ister. 1994: DEP'in kapatılması, yoğunlaşan insan hakları ihlalleri Türkiye,AB ilişkilerini gerer. 1995: Yoğun bir kampanyanın ardından Tansu Çiller'in başkanlığında Türkiye gümrük birliğine girer. 1997: Lüksemburg zirvesinde AB Türkiye'yi genişleme sürecine dahil etmez, buna karşılık Kıbrıs Rum Kesimi'ni aday ilan eder. Bunun üstüne Başbakan Mesut Yılmaz, tam üyelik başvurusunun geri çekilebileceğini bile söyler. Sonra bu tepki Demirel'in devreye girmesiyle yumuşatılır, Türkiye AB ile siyasi ilişkisini keser. 1998: Gerek Çankaya köşkü ve gerekse Dışişleri Bakanı İsmail Cem, Ankara Anlaşması'nın 27. Maddesi temelinde AB'den tam üyelik talebinde bulunan bir politikayı benimserler. Dış temaslar artar. Fransa Cumhurbaşkanı Chirac büyük destek verir. Onu İtalya ve İspanya izler. Haziran-Aralık 1998: Cardiff zirvesinde Türkiye'nin resmen aday olmasa da komisyon tarafından adaymış gibi görülüp hakkında rapor yazılması karara bağlanır. Viyana zirvesi öncesi Cumhurbaşkanı Demirel bu kenti ziyaret eder, dönem başkanı Avusturya'ya Türkiye'nin taleplerini içeren bir mektup verir. Nisan 1999: Washington'daki NATO zirvesinde Almanya'nın yeni başbakanı Schröder ile görüşen Demirel ona da bir mektup verir. Schröder bu mektubun ardından Başbakan Ecevit'e yazar, Ecevit onu cevaplar. Haziran 1999: Köln zirvesinde bu mektuplaşmalar sayesinde Almanya tutum değiştirir, Türkiye'yi destekler. Ama zirve öncesi Türkiye adaylık için Helsinki zirvesini kendine hedef seçer. [Radikal (12 Aralık 1999) gazetesinden alınmıştır.]+''+Kaffed

Gençler Ankara’da Buluşuyor

KAFKAS DERNEĞİ div> II. GENÇLİK TOPLANTISI div> 10-11 KASIM 2001 ANKARA div> Geçen yıl 25 değişik ilden yaklaşık 350 gencin katılımı ile ilki gerçekleştirilen "Kafkas Derneği I. Gençlik Toplantısı" bu yıl yine Kafkas Derneği Genel Merkezi katkılarıyla 10-11 Kasım 2001 tarihinde Ankara'da gerçekleştirilecektir. Geçen yılki toplantımızda Kafkasya kökenli gençler bir araya gelmiş, sorunları üzerinde tartışarak çözüm yolları üretmeye çalışmışlardır. Türkiye'de yaşayan Kafkasya kökenli gençlerin, sorunlarına ne derece duyarlı oldukları konusunda nabız tutmayı hedefleyen bu ilk toplantımız son derece olumlu bir neticeyle sonuçlanmıştır Bu yılki amacımız, geçen yıl üzerinde tartışılan konu başlıklarının bizlere açtığı ufukta, Türkiye genelindeki Kafkasya kökenli gençlerin, kendilerinin belirlediği iki konu üzerinde yoğunlaşarak, çözüm yolları aramalarıdır. Bu yıl II.si düzenlenecek toplantıda aşağıdaki iki konu başlığı ele alınacaktır: • 21. yy'da derneklerimizin vizyonu, misyonu ne olmalıdır? (Derneklerin ve Diğer Kurumların daha fazla bir kitleye hitap edebilmesi ve daha yararlı faaliyetlerde bulunabilmesi için ve de çağa uyum sağlayabilmesi için nasıl bir vizyona sahip olması gerekir, kimler veya hangi kurumlarla iletişim içinde olması gerekir, kendisini nasıl ifade etmesi gerekir, yapısı, organları, organizasyon şeması ve görevleri-yükümlülükleri neler olmalıdır? Kimler için ne gibi faaliyetlerde bulunması gerekir?......) • Anavatan'a dönüş olanakları / Dönüş için altyapı çalışmaları (Türkiye' de yaşayan Kafkasyalıların Anavatanla ilişki modelleri neler olmalıdır. Dönüşün adımları neler olabilir. Anavatana dönüş için gerek anavatanda gerekse Türkiye' de yapılması gereken çalışmalar nelerdir. Anavatanla ilişki halinde olabileceğimiz yöntemlerin irdelenmesi; Turistik, Ticari, Eğitim ve Yerleşme...) Bu konu başlıkları dahilinde gençlerin bildirilerini sunmalarının yanı sıra uzman konuklar da toplantıda yer alacaklar ve görüşlerini bildireceklerdir. Ayrıca ana konular dışında aşağıda belirtilen veya aşağıda yazılı olmayıp gençlerin düşüncelerinde oluşan konularda araştırma, inceleme, proje ve/veya grup çalışması olanlara bu çalışmalarını tanıtma ve sunma imkanları da verilecektir. Birliktelik ve Kurum İnancı Kafkas Gençliği ve Anadil Sorunu Kentleşme, Modernleşme ve Çerkes Gençliği Sorunlarımızın Çözümünde Birlikteliğin Önemi Kafkas Gençliğinin Anavatan ile İlişkileri Kafkas Derneklerinde Gençlerin Rolü Kırsal ve Kentsel Yasamdaki Gençlerin Yürütebileceği Ortak Projeler Kurumsallaşmanın Artması, Kurumlarımızda Dil Kurslarının Düzenlenmesi Derneklerde Kafkas Kültürü Adına Yapılan Somut Şeyler Nelerdir/ Neler Olmalıdır? Diasporada Birlik Yolunda Problemler ve Çözüm Yolları Kafkas Kültür ve Medeniyet Tarihi'nin Araştırılması Kafkasya'ya yapılabilecek ekonomik destek......... Bu yıl daha geniş bir katılımla daha etkili ve daha yoğun olacağına inandığımız toplantımızın ana amaçlarından biri de Türkiye genelindeki Kafkas kökenli gençleri bir araya getirmek, tanışmalarına fırsat vermek ve çalışabilecekleri ortak zeminler oluşturmaktır. Bu amaçla iki gün sürecek toplantımızda Cumartesi akşamı yemekli bir eğlence programı düzenlenecek ve gençlerin daha rahat bir ortamda bulunmaları sağlanacaktır. Ayrıca konaklama da tamamıyla Ankaralı Gençler tarafından organize edilerek, katılımcılar evlerde misafir edilecektir. Böylelikle ev sahibi-misafir gençlerin daha iyi tanışması sağlanacaktır. Cumartesi akşamı düzenlenecek eğlence programında yapılacak çekilişte şanslı bir genç, Kafkasya'ya seyahat imkanı elde edecektir. Gidiş-dönüş masrafları karşılanacak olan bu genç seyahat hakkını, Kafkas Derneği'nin organize ettiği "2002 Kafkasya Tatil Organizasyonu'nda" kullanabilecektir. Toplantının organizasyonu, iki senedir Kafkas Derneği Ankara Şubesi gençleri tarafından yapılmaktadır. Ancak Ankara'lı gençlerden oluşan "Organizasyon Komitesi" bir dahaki senelerde bu komiteyi genişletmeyi, Türkiye çapında derneklerimizin bulunduğu illerden temsilcilerin de katıldığı ortak bir komiteye dönüştürmeyi düşünmektedirler ve bunun için gerekli olan altyapı hazırlığı içersindedirler. Bu altyapı çalışması içersinde daha hızlı ve daha pratik bir yolla fikir alışverişini sağlamak için internet üzerinden haberleşmeyi mümkün kılan bir egroups oluşturulmuş ve komitede var olan kişiler bu seneki organizasyonu da internet üzerinden takip etmişlerdir. Bir dahaki senelerde bu grubun üye sayısının daha da artacağı tahmin edilmektedir. Bu egroups'a üye olmak ve organizasyonda yer almak isteyen arkadaşlar aşağıdaki adrese bir e-posta göndererek bundan sonraki Gençlik Toplantıları organizasyonlarında yer alabilirler. Toplantıya her türlü desteği vererek gençleri çalışmalarında teşvik eden Kafkas Derneği Genel Merkezi programın maddi-manevi sorumluluğunu almakta ayrıca organizasyon komitesi ile birlikte daha elverişli koşullarda, daha etkin bir organizasyon hazırlamak için sponsorluk çalışmaları yürütmektedir. Ana teması geçen sene olduğu gibi bu yıl da 'birliktelik' olan toplantımızda diasporada yaşayan biz Çerkes gençlerinin, sorunlarımızı tartışıp çözüm yolları arayabileceğimiz bir platformun, geçen sene attığımız temellerini kuvvetlendirmek maksadıyla 10-11 Kasım'da Ankara'da buluşması dileğiyle.........Kaffed

Avrupa İçin Bir Zenginleşme…

Avrupa Birliği'nde dil hassas bir konudur. Onbir tane "resmi" dil vardır. Bütün bu diller eşit statüye sahiptir: AB mevzuatı bu onbir dilde teklif edilir, tartışılır ve yayımlanır. Uygulamada, bazıları diğerlerinden daha eşittir. Özellikle İngilizce, başlıca "haberleşme dili" haline gelmektedir ve yabancı dil öğretiminde başat olma eğilimindedir. +''+ Bununla beraber, Avrupa'nın kültürel ve dilsel çeşitliliği, bir zenginlik ve yaratıcılık kaynağı olarak görülmektedir. Çeşitliliği korumak AB için önemli bir görevdir. Avrupa Komisyonu'nun eğitim ve kültür işlerinden sorumlu üyesi Viviane Reding şöyle demektedir: "Kişiliğin kökü insanın kendi kültüründedir. Yerel, bölgesel veya ulusal, tüm kültürler aynı düzeyde yer almalı ve bölgesel diller kesinlikle marjinalize edilmemelidir. Dilin önemi, bir anadil olmasında yatar. Her anadil, ister 1000 kişi, ister 100 milyon kişi tarafından konuşulsun, önemli bir dildir. Nisbeten daha az kullanılan her dil, Avrupa için ekstra bir dildir, bir zenginleşmedir." Sardinya, Sorb, Saami, Gal, Galiçya ve Griko dilleri vardır... 40 milyondan fazla AB vatandaşının, sadece içinde yaşadıkları ülkenin "resmi" dilini değil, fakat nesilden nesile aktarılmış bir "bölgesel" dili de konuştukları tahmin edilmektedir. Örneğin, Katalanca, İspanya'da, Fransa'da ve İtalya'da 7 milyon insan tarafından konuşulmaktadır. Az sayıda insanın konuştuğu bu dillerde bilgi ve eğitimi desteklemeye yönelik MERCARATOR adlı özel bir AB programı vardır -Katalonya'nın başkenti Barcelona şehrinde, Galler'in Aberystwyth şehrinde ve Frizland'ın Ljouwert şehrinde merkezler bulunur. Kırktan fazla bu türden dil belirlenmiştir ve genişlemeyle bunların sayısı hızla artacaktır. Türkiye AB'ye katıldığında, Lazcadan Süryaniceye, Çerkesçeden Kirmançıya ve eğer yaşamaya devam edebilirlerse daha başkalarına kadar pek çok diller bunların arasına girebilir... AB yurttaşları içinde bir başka kategori, sınır bölgelerinde yaşayan ve bir komşu devletin resmi dilini konuşan kişilerdir. Bir başka büyük grup ise, beyaz yakalı ve mavi yakalı göçmen işçilerdir. 1977 yılında, AB, göçmen işçilerin çocuklarına kendi anadillerinde ve geldikleri ülkenin kültüründe eğitim sağlanması için üye devletlere yükümlülük getiren özel bir kural koymuştur. O zamandan beri, AB'de yaşayan Türk çocukları benzer hükümlerden istifade etmektedir. Dil konusu AB gündeminde olmayı sürdürmektedir. Avrupa Konseyi ile birlikte, Komisyon, 2001 yılının Avrupa Diller Yılı: Birlik/Çeşitlilik ilan edilmesini önermiştir. Bu arada, Türkiye'de, Anayasa'nın 26. Ve 28. Maddelerinde "yasaklanmış diller" öngörülmektedir. Başkaları yanında, TÜSİAD, bu yasakların kaldırılmasını teklif etmiştir. Bu konuda yapıcı tartışma olmalıdır. Belki pek yakında Avrupa da Türkiye'nin dilsel çeşitliliğinden sevinç duyabilecektir. Büyükelçi Karen Fogg, Avrupa Komisyonu Türkiye Temsilcisi [Avrupa Komisyonu Türkiye Temsilciliği'nin yayın organı olan, Güncel Haber bülteninden (Mart 2000, sayı 7, s.2) alınmıştır.]p> +''+Karen Fogg ]

Yine ve Yeniden “Birliktelik”

Ana teması geçen yıl olduğu gibi bu yıl da "birliktelik" olan Kaf-Der II. Gençlik Toplantısı Türkiye'nin değişik illerinden gelen genç arkadaşlarımızın katılımı ile gerçekleştirildi. Düşünmeye, üretmeye ve fikirsel birlikteliklere ihtiyacımız olduğu kadar birbirimizi tanımaya, ortak paydalarda buluşarak ortak projelere imza atmaya da ihtiyacımız olduğu, toplantıya katılan herkes tarafından yoğun biçimde hissedildi. Birbirini tanımayan gençlerin tanışma gayreti son derece mutluluk verici bir tablo oluşturuyordu. Ancak , bu organizasyonun fikirsel çalışma platformu olarak düşünülmesi ve ona uygun olarak organize edilmesi nedeniyle gençlere yeterince tanışma ve kaynaşma zemini sağlanamadı. Bu da daha kısa zaman dilimlerinde daha çok ve daha farklı organizasyonların yapılması gerekliliğini gösterdi. Elbette farklı alanlarda farklı organizasyonlarla birbirimizle iletişim kurmaya çalışmalıyız, bunun için de gençlik komisyonlarımızı faaliyete geçirmeli ve diğer arkadaşlarımıza ulaşarak onlarla birlikte olabileceğimiz ortamlar yaratmalıyız. Böylelikle 'birliktelik' önündeki engelleri ortadan kaldırabilir; sağlam ve güçlü temeller atabiliriz. İki yıldır yapılan 'Gençlik Toplantı'ları' biz gençlerin fikirsel bazda ne kadar üretimde bulunduğumuzu ve eğer üretimlerimiz var ise bunları ne derecede hayata geçirdiğimizi belirlemek amacıyla organize edilmiş platformlardır. Amaç toplantıya katılan her katılımcı gencin söyleyecek bir sözünün, hayata geçirmeye niyetli olduğu bir projesinin olmasıdır. Ancak ne yazık ki, iki yıldır gözlemlenen tablo fikirsel üretimlerimizin katılımcı sayısı ile paralel olmadığıdır. Tabii bu da akla şu soruyu getirmektedir: Acaba bu tablo biz Çerkes Gençlerinin şu anda içinde bulunduğumuz durumu mu yansıtmaktadır? Büyük kentlerden gelen katılımcıların daha fazla söz alarak, daha fazla fikir beyan ettiği ve neticede ortaya kentsel düzeyde bir platformun çıkması toplantının amacıyla çok da örtüşen bir durum değildir. Büyük kentlerden gelenler kadar küçük il ve ilçelerden gelen arkadaşların da toplantıda tartışılan konular üzerinde fikir beyan etmesi, fikir alışverişinde bulunması son derece önemlidir. Ancak böyle bir neticede birliktelik platformu oluşturulabilir. Bunu sağlamak için her katılımcının bireysel bazda tartışılacak konular üzerinde araştırma yapması, fikir sahibi olması ve bu fikirleri toplantıda diğer arkadaşları ile paylaşması toplantıyı hedeflenen noktaya taşıyacaktır. Umuyorum ki kendi vizyonunda ilk ve tek olan gençlik toplantıları bundan sonraki yıllarda daha fazla katılımcı genç ve daha fazla üretim ile devam eder. Ve yine umut ediyorum ki, farklı platformlarda oluşturacağımız birlikteliklerimiz çoğalarak güçlenir.Hicran Bolat

Avrupa Birliği’nin Kısa Tarihi

Türkiye, 10-11 Aralık 1999 tarihleri arasında yapılan Helsinki (Ek 6.) zirvesinden beri Avrupa Birliği adayı konumundadır. Avrupa Birliği'ne üyeliğin gerekli koşullarının sağlanması için önümüzde uzun bir süreç vardır. Özellikle AB'ne adaylık için istenen ilk koşul 'Kopenhag Kriterleri' (Ek 4.)ne uyumdur. Bu süreçte ilk aşama, AB'ne katılım için esas olacak 'Katılım Ortaklığı Belgesi'nin hazırlanmasıdır. AB'nin hazırlayacağı ön metnin ardından TBMM'nin buna itirazları ve karşılıklı pazarlık çerçevesinde son halini alacak olan belge, Türkiye'nin neyi hangi ölçüde yapacağının bir göstergesi olacaktır. Mevcut yazımızda, yapılmış olan zirveler sonucunda, Türkiye'nin uyması gereken kriterleri ve antlaşmalar çerçevesinde nereye gelindiğini bulacaksınız. +''+ Avrupa Birliği barışı korumak ve ekonomik ve sosyal ilerlemeyi pekiştirmek amacı ile bir araya gelmiş 15 Üye Devlet'den oluşur. Birliğin içinde ortak kurumları bulunan üç topluluk yer alır. Bunların içinde ilk kurulanı (1951 tarihli Paris Antlaşması'yla) Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT) olmuştu. Daha sonra (1957 tarihli Roma Antlaşması'yla) Avrupa Ekonomik Topluluğu ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu kurulmuştur. Topluluklar bu sürecin sonunda Üye Devletler arasındaki bütün iç sınırları kaldırarak tek bir pazar kurmuşlardır. 1992'de Maastrich'te imzalanan Avrupa Birliği Antlaşması ile ekonomik ve parasal birlik doğrultusunda ilerleyen ve belirli alanlarda hükümetler arası işbirliğini içeren bir Avrupa Birliği kurulmuştur. Üye devletler: Almanya, Avusturya, Belçika, Danimarka, Finlandiya, Fransa, Hollanda, İngiltere, İrlanda, İspanya, İsveç, İtalya, Lüksemburg, Portekiz, Yunanistan' dır. İkinci Dünya Savaşı bitmiş, lakin savaşın en aşağılık tavrı olan; insan hakları ihlalleri ile dolu sonuçları, tüm açıklığı ile hissedilmekteydi. Geçmişteki, dünyaya yayılma politikası ile elde ettiği hakimiyetini yavaş yavaş kaybetmekte olan Avrupa, tarihteki günlerine kavuşmak dürtüsü ile, yeni güç dengeleri kurma eğilimindeydi. Bu çaba ile, çoğu faşizme karşı savaşta aktif bir rol oynamış bulunan, siyaset, hukuk ve sanat dünyasından 800 ünlü temsilci 7-10 Mayıs 1948 arasında Lahey Kongresi'nde bir araya gelerek Avrupa Kurucu Parlamenter Asamblesi'nin oluşturulması çağrısında bulundular. Lahey Kongresi'nin ilk sonucu bir yıl sonra 10 devlet - Belçika, Birleşik Krallık, Danimarka, Fransa, Hollanda, İrlanda, Norveç, İsveç, İtalya ve Lüksemburg - tarafından Avrupa Konseyi'nin kurulması oldu. 1950'de Almanya Federal Cumhuriyeti, İzlanda, Türkiye ve Yunanistan da Avrupa Konseyi'ne katıldılar. Avrupa Konseyi savaş sonrası yıllarının başlıca ihtiyaçlarını iki organıyla, hükümetlerarası nitelikteki Bakanlar Komitesi ve uluslararası nitelikte ama sınırlı yetkilere sahip Danışma Meclisi yoluyla karşıladı: bu ihtiyaçlar demokrasinin pekiştirilmesi, hukukun üstünlüğünün savunulması, insan haysiyetinin öne çıkarılması ve insan haklarına saygıydı (Ek 3.). Bunlar Avrupa Konseyi'ne üye olmanın ölçütleri ve üyelerinin yerine getirmekle yükümlü oldukları vazgeçilmez yükümlülüklerdir. Lahey Kongresi'ni izleyen süreçte 'bütün halkların ve bütün ulusların erişeceği ortak bir ideal' olarak nitelenen, 10 Aralık 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi yayımlanır. Bu çağrı ve İHEB ile Batı Avrupa'nın bugünkü temelleri yavaş yavaş atılmaya başlanmış olur. Topluluğun çalışmaları, başlangıçta altı kurucu üyesi (Almanya, Belçika, Fransa, Hollanda, İtalya ve Lüksemburg) arasında bir kömür ve çelik ortak pazarı kurulmasıyla sınırlıydı. Savaş ertesindeki o günlerde savaşın galip ve mağluplarını, eşitler olarak işbirliğinde bulunabilecekleri bir kurumsal yapı içinde bir araya getiren Topluluk, temelde barışı güvence altına almanın bir aracı olarak algılanıyordu (Ek 1.). Altılar'ın başarısı Birleşik Krallık, Danimarka ve İrlanda'yı Topluluk üyeliğine başvurmaya yöneltti. General de Gaulle yönetimindeki Fransa'nın 1961'de ve 1967'de iki kez veto yetkisini kullandığı çetin bir pazarlık dönemini takiben, bu üç ülke 1972 yılında üyeliğe kabul edildiler. Üye devlet sayısını altıdan dokuza (Ek 2.) yükselten ilk genişleme ile birlikte, Topluluk sosyal, bölgesel ve çevresel konularda üstlendiği sorumluluklarla yeni bir derinlik kazandı. Amerika Birleşik Devletleri'nin 1970 başlarında doların konvertibilitesini askıya almasıyla ekonomik yakınlaşma ve parasal birlik gereksinimi açıkça kendini gösterdi. 1973 ve 1979'daki iki petrol kriziyle dünya çapında parasal istikrarsızlık daha ağırlaştı. 1979 yılında Avrupa Para Sistemi'nin işlerlik kazanması döviz kurlarının sabitleşmesine yardımcı oldu, Üye Devletler'in kararlı ekonomik politikalar izleyerek açık bir ekonomik alanın dayattığı disiplinden yararlanmalarını ve birbirlerine karşılıklı destek vermelerini sağladı. Topluluk 1981'de Yunanistan'ın, 1986'da da İspanya ve Portekiz'in katılmalarıyla güneye doğru genişledi. Bu genişlemeler, Onikiler'in, ekonomik gelişmeleri arasındaki farklılıkları azaltmaya yönelik yapısal programlar uygulamalarını kaçınılmaz kıldı. Bu dönemde Topluluk Güney Akdeniz ile Afrika, Karayipler ve Pasifik (AKP) ülkeleri ile yeni anlaşmalar imzalayarak uluslararası düzeyde daha önemli bir rol oynamaya başladı; AKP ülkeleri birbirini izleyen dört Lomé Sözleşmesi (1975, 1979, 1984 ve 1989) ile Topluluk'la bağ kurdu. 1 Ocak 1995'te Avrupa Birliği'ne üç yeni üye; Avusturya, Finlandiya ve İsveç katıldı. Dünyanın en büyük ticaret gücü olmasına karşın, Birlik diplomatik etkinliğini arttıracak yapıları geliştirmekte ağır davranmıştır. Avrupa siyasi işbirliğinin amacı dışişleri ve güvenlik politikası alanlarında hükümetler arasında daha derinlemesine bir eşgüdümün sağlanmasıdır. Dünyadaki durgunluk ve mali yükün paylaşımı konusundaki iç çekişmeler 1980 başlarında bir "Avrupa karamsarlığı" havasının doğmasına neden oldu. Ama 1984'ten sonra bunun yerini Topluluğun canlandırılması konusunda daha umutlu beklentiler aldı. Jacques Delors başkanlığındaki Komisyon'un 1984'te hazırladığı Beyaz Kitap'a dayanarak Topluluk 1 Ocak 1993'e kadar tek pazar oluşturmayı kendisine hedef edindi. Avrupa Tek Senedi (Ek 5.) 17 ve 28 Şubat 1986'da imzalandı ve bu iddialı hedefle ilgili mevzuatın kabulü konusunda yeni usuller geliştirdi. Tek Senet 1 Temmuz 1987 tarihinde yürürlüğe girdi. Berlin Duvarı'nın yıkılmasının ardından 3 Kasım 1990'da iki Almanya'nın birleşmesi, Aralık 1991'de de Sovyetler Birliği'nin çözülmesi Avrupa'nın siyasi yapısını baştan aşağı değiştirdi. Üye Devletler bağlarını güçlendirme kararlılığıyla, temel özellikleri 9-10 Aralık 1991'de Maastricht'te toplanan Avrupa Doruğu'nda kararlaştırılan yeni bir Antlaşma'nın müzakerelerine başladılar. 1 Kasım 1993'te yürürlüğe giren Avrupa Birliği Antlaşması Üye Devletler'in önüne iddialı bir program koymaktadır: 1999'a kadar parasal birlik; yeni ortak politikalar, Avrupa yurttaşlığı; diplomatik işbirliği; ortak savunma ve iç güvenlik. Dünya ölçeğindeki rekabeti göğüsleyebilmek ve işsizliği azaltmak için Avrupa Doruğu, Komisyon tarafından sunulan 'Büyüme, rekabet, istihdam' adlı Beyaz Kitap'a dayanarak Temmuz 1994'te kıta ölçeğinde altyapı ve iletişim projelerini yürürlüğe koymaya karar verdi. Artık AB'nin, bir yandan Üye Devletler'in kimliklerini korurken diğer yandan da karar verebilme ve uygulama yeteneği bulunan hem etkili hem de demokratik bir örgüt olma yolunda daha ileri gitmekten başka seçeneği yoktur. Yapısını güçlendirip karar mekanizmalarını rasyonalize edemezse, iyice gevşeme ya da kımıldayamaz hale gelme seçeneğiyle karşı karşıya kalacaktır. Atlas Okyanusu'ndan Urallar'a uzanan 'Büyük Avrupa' ancak tek sesle konuşup hareket eden istikrarlı bir çekirdek etrafında yapılanırsa örgütlü bir güç olarak gelişebilir. 1996 için planlanan kurumsal gündem iddialıdır: 15 üyeli AB'nin yapısının yeni görevleri göğüsleyebilecek şekilde uyarlanması ve kurucularının büyük siyasi projelerinin kaynakları gözardı edilmeden ve kapsamı kısıtlanmadan tüm kıtaya istikrar getirebilecek biçimde yeni üyelerin katılımına hazırlanması. Yaklaşık yarım yüzyıldır Avrupa bütünleşmesi, kıtanın gelişmesi ve halkının zihniyeti üzerinde önemli etkilerde bulunmuştur; aynı zamanda güçler dengesini de değiştirmiştir. Siyasi renklerinden bağımsız olarak tüm hükümetler mutlak ulusal egemenlik çağının artık geçtiğinin farkındadır. Ancak güçlerin birleştirilmesi ve AKÇT Antlaşması'nın ifadesiyle "gelecekteki kader birliği" için harcanacak çabalar sayesinde, Avrupa'nın eski ulusları ekonomik ve sosyal gelişmelerini sürdürebilir ve dünya ölçeğindeki etkinliklerini koruyabilirler. Ulusal ve ortak çıkarların sürekli dengelenmesine, ulusal geleneklerin farklılığına saygı gösterilmesine ve farklı kimliklerin güçlendirilmesine dayalı Topluluk yaklaşımı her zaman olduğu gibi bugün de geçerlidir. Devletler arasındaki ilişkilere damgasını vuran köklü düşmanlıkları, üstünlük saplantılarını ve savaşçı eğilimleri aşacak biçimde tasarlanan bu yaklaşım Soğuk Savaş yılları boyunca Avrupa'nın demokratik ülkelerinin özgürlüğe olan bağlılıkları çevresinde birleşmelerini sağlamıştır. Avrupa Birliği'ni daha geleneksel uluslararası bütünleşme modellerinden ayırt eden özellik kurumsal yapısının benzersiz oluşudur. Paris, Roma ve Maastricht Antlaşmaları'yla Üye Devletler hükümranlıklarının bir bölümünü ulusal ve ortak çıkarlarını temsil eden bağımsız kurumlara devretmişlerdir. Karar mekanizmalarında her biri belirli bir rol üstlenen bu kurumlar birbirlerini tamamlar niteliktedir. *** Birliği yöneten kurumlar şunlardır: Demokratik yollarla seçilen Parlamento, Üye Devletleri temsil eden ve Bakanlar'dan oluşan Konsey, Avrupa Devlet ve Hükümet Başkanları Doruğu, Antlaşmaların koruyucusu olan Komisyon, Topluluk hukukuna uyulmasını sağlayan Adalet Divanı ve Birliğin Mali yönetimini izleyen Sayıştay. Ayrıca ekonomik, sosyal ve bölgesel çıkar gruplarını temsil eden çeşitli danışma kurulları vardır. Birliğin dengeli gelişimine katkıda bulunan projelerin finansmanını kolaylaştırmak amacıyla kurulmuş olan bir Avrupa Yatırım Bankası bulunmaktadır. *** Avrupa Birliği Konseyi başlıca karar organıdır. Konsey, 15 Üye Devlet'in, toplantı gündemini oluşturan konuda (dış politika, tarım, sanayi, taşıma, çevre, vb.) politika sorumluluğu taşıyan bakanlarından oluşur. Konsey'in Başkanlığı altı ayda bir el değiştirir. Konsey görüşmeleri için gerekli zemin, Üye Devletler'in daimi temsilcilerinden oluşan Coreper (Daimi Temsilciler Komitesi) adlı komite tarafından hazırlanır. Bu komiteye de ilgili ulusal bakanlık elemanlarından oluşan komiteler yardım eder. Konsey'in Genel Sekreterliği Brüksel'dedir. AT Antlaşması'nın 145. maddesine göre Konsey Üye Devletler'in genel ekonomik politikalarının eşgüdümünden sorumludur. Fakat Birliğin yetkileri genişledikçe Konsey'in faaliyet alanına da yenileri eklenmektedir. Üye ülkeleri temsil eden Konsey, AB'nin mevzuatını (yönetmelikler, yönergeler ve kararlar) hazırlar; bu anlamda birliğin yasama organıdır. Ancak Tek Senet ve Maastricht Antlaşması uyarınca bu işlevini Avrupa Parlamentosu'yla paylaşır. Konsey ve Parlamento aynı zamanda AB'nin bütçesi üzerinde de denetim yetkisini paylaşırlar. Ayrıca, Komisyon'un müzakere ettiği uluslararası anlaşmaların kabulü de Konsey'in yetkisindedir. AT Antlaşması'nın 148. maddesi gereğince Konsey'in kararları, oybirliği, basit çoğunluk ya da nitelikli çoğunluk (toplam 87 oyun en az 62'si) şartının aranması bakımından birbirlerinden ayrılır. Nitelikli çoğunluk (en az 62 oy) gereken durumlarda oylar şu biçimde dağılır: Almanya, Birleşik Krallık, Fransa ve İtalya 10'ar oy; İspanya 8 oy, Belçika, Hollanda, Portekiz ve Yunanistan 5'er oy; Avusturya ve İsveç 4'er oy, Danimarka, Finlandiya ve İrlanda 3'er oy ve Lüksemburg 2 oy. Kararlar genellikle nitelikli çoğunlukla alınır. Ancak yeni bir Üye Devlet'in kabulü, antlaşmalarda yapılan değişiklikler ya da yeni bir ortak politikanın yürürlüğe konması gibi çok önemli konularda oybirliği aranır. Topluluk üyelerinin hükümet başkanlarının (Fransa'nın devlet başkanının) 1974'ten beri yaptıkları düzenli toplantılar sonucu Avrupa Doruğu ortaya çıkmıştır. Bu düzenleme 1987'de Avrupa Tek Senedi ile resmiyet kazanmıştır. Avrupa Doruğu yılda en az iki kez toplanır; Komisyon Başkanı da Doruğa katılır. *** Avrupa Parlamentosu demokratik bir tartışma forumudur; aynı zamanda denetim ve yasama sürecinde de işlevleri vardır. Avrupa Parlamentosu tek dereceli seçimlerle ve genel oyla beş yılda bir seçilir. (Bu seçimlerin ilki Haziran 1979'da yapılmıştır). Parlamento'nun halen 626 üyesi vardır. Bu üyelerin ülkelere dağılımı şöyledir: Almanya 99, Birleşik Krallık, Fransa ve İtalya 87'şer, İspanya 64, Hollanda 31, Belçika, Portekiz ve Yunanistan 25'er, İsveç 22, Avusturya 21, Danimarka ve Finlandiya 16'şar, İrlanda 15 ve Lüksemburg 6. Parlamento'nun Genel Kurul'u normal olarak Strasbourg'da toplanır. Genel Kurul çalışmalarının ön hazırlıklarını yapan 20 komisyonun ve siyasi grupların olağan toplantı yeri Brüksel'dir. Parlamento Sekretaryası ise Lüksemburg'dadır. Parlamento Konsey'in yasama işlevini paylaşır: Yönerge ve yönetmeliklerin hazırlanmasında söz sahibidir ve Komisyon'un dikkate alması istemiyle bunlarda değişiklikler önerir. Antlaşmalarda değişiklik yapan Tek Senet, konuların Parlamento'da ve Konsey'de de ikişer kez ele alınmasını öngörmektedir. 'İşbirliği usulü' olarak bilinen bu yolla Parlamento'ya, özellikle tek pazar konusunda olmak üzere, bir dizi politika alanında daha geniş söz hakkı tanınmış olmaktadır. Maastricht Antlaşması, bazı alanlarda karara katılma yetkisi vererek Parlamento'nun rolünü daha da güçlendirmiştir. Bu alanlar, işgücünün serbest dolaşımı, tek pazar, öğretim, araştırma, çevre, Avrupa ölçeğindeki ağlar, sağlık, kültür ve tüketicinin korunmasıdır. Artık Parlamento, uzlaşma sağlanamadığı takdirde salt çoğunluk oyuyla Konsey'in ortak konumunu reddetme ve yasama sürecini durdurma yetkisine sahiptir. Tek Senet uluslararası işbirliği ve ortak üyelik anlaşmaları ile yeni üyelerin kabulü kararlarını Parlamento'nun oluruna bırakmıştı. Maastricht'te ise Avrupa Parlamentosu seçimlerinin aynı seçim sistemiyle yapılması ve Birlik vatandaşlığı konularında da Parlamento'dan onay alınması zorunlu kılınmıştır. Parlamento bütçe yetkilerini de Konsey'le paylaşır. Bütçeyi kabul edebileceği gibi, reddedebilir de (Parlamento şimdiye kadar iki kez Bütçe'yi reddetmiştir). Reddetmesi halinde bütçe süreci sıfırdan baş-lar. Bütçe Komisyon tarafından hazırlandıktan sonra, bütçe yetkisini paylaşan Konsey ve Parlamento arasında gidip gelir. Konsey, ağırlıklı olarak tarım alanındaki 'zorunlu' harcamalar konusunda, Parlamento ise sınırları antlaşmada belirlenen 'zorunlu olmayan' harcamalar konusunda son sözü söyler. Parlamento, Topluluk politikalarını etkileyebilmek amacıyla bütçe sürecindeki yetkilerini tam olarak kullanmaktadır. Parlamento'nun vazgeçilmez işlevlerinden biri siyasi bakımdan itici güç olmasıdır. Parlamento, 370 milyon insanı temsil eden siyasi ve ulusal eğilimlerin buluştuğu eksiksiz bir Avrupa forumudur. Yeni politikalar oluşturulması ve varolanların geliştirilmesi ya da değiştirilmesi yönünde sık sık çağrılar yapar. 1984'te kabul ettiği Avrupa Birliği Antlaşması taslağı Üye Devletler'in Tek Senet yönünde harekete geçmelerinde etken olmuştur. Ekonomik ve parasal birlik ile siyasi birlik konusunda hükümetlerarası konferanslar düzenlenmesi çağrısı yapan da Parlamento olmuştur. Nihayet Parlamento demokratik bir denetim organıdır. Üçte iki çoğunluk gerektiren gensoru oylamalarıyla Komisyon'u görevden alabilir. Ayrıca her yıl Komisyon'un programı konusunda görüş bildirir ve oylama yapar. Parlamento, Sayıştay'ın hazırladığı raporlara dayanarak ortak politikaların uygulanmasını izler. Ayrıca Komisyon ve Konsey'e yönelttiği sözlü ve yazılı sorular yoluyla bu politikaların günlük yönetimini denetler. Avrupa siyasi işbirliğinden sorumlu olan Dışişleri Bakanları, Parlamento üyelerinin sorularını yanıtlarlar; Parlamento'nun uluslararası ilişkiler ve insan hakları alanlarındaki kararlarına ilişkin olarak gerçekleştirilen çalışmalar konusunda onları bilgilendirir ve kendi faaliyetlerinin dökümünü sunarlar. Avrupa Doruğu Başkanı Avrupa Doruğu'nun sonuçları konusunda Parlamento'ya bilgi verir. *** Topluluğun bir başka önemli kurumu Komisyon'dur. 1 Temmuz 1967'de üç Topluluğun (AKÇT, AET ve Euratom) yürütme organlarını birleştiren bir antlaşma ile tek bir Komisyon oluşturulmuştur. Komisyon'un üye sayısı 5 Ocak 1995'te 20'ye (Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya ve İtalya için ikişer, diğer ülkeler için birer) yükseltilmiştir. Bu üyeler, Üye Devletler'in 'mutabakatı' ile atanır; Maastricht Antlaşması'yla görev süreleri 5 yıla çıkarılmıştır ve atanmaları Parlamento'nun onayıyla gerçekleşir. Komisyon görevini tam bir bağımsızlıkla yerine getirir; Topluluk çıkarlarını temsil eder ve hiçbir Üye Devlet'ten talimat almaz. Antlaşmaların koruyucusu olarak Konsey'in kabul ettiği yönetmelik ve yönergelerin düzgün biçimde uygulanmasını sağlar. Topluluk hukukunun yürürlüğünü sağlamak üzere Adalet Divanı'nda dava açabilir. Yasama sürecinde inisiyatif hakkı sadece Komisyon'a aittir. Konsey içinde ya da Konsey ve Parlamento arasında görüş birliği sağlanmasını kolaylaştırmak üzere müdahalede bulunabilir. Konsey tarafından alınan (örneğin ortak tarım politikasına ilişkin) kararların uygulanması türünden bir yürütme yetkisine de sahiptir. Ayrıca araştırma ve teknoloji, kalkınma yardımı ve bölgesel kaynaşma alanlarındaki ortak politikaların yürütülmesine ilişkin olarak önemli yetkileri vardır. Komisyon, Parlamento'nun üçte iki çoğunlukla kabul edeceği bir gensoru sonucunda topluca görevden alınabilir; ama bu şimdiye kadar hiç olmamıştır. Komisyon çalışmaları, çoğunluğu Brüksel ve Lüksemburg'da görev yapan bir idari kadro tarafından desteklenir. Bu idari örgüt, her biri belli bir alandaki ortak politikaların uygulanması ile genel yönetimden sorumlu olan ve Genel Müdürlükler olarak adlandırılan 23 bölümden oluşur. Geleneksel uluslararası örgütlerin genel sekreteryalarının aksine Komisyon'un mali özerkliği vardır ve kararlarını uygulamakta tam bir bağımsızlığa sahiptir. Federasyon yanlıları Komisyon'u, bir yanda mevcut Avrupa Parlamentosu ile öbür yanda bugünkü Konsey'in yerine geçecek olan Üye Devletler Senatosu'ndan oluşan çift meclisli bir parlamentoya karşı sorumlu olacak Avrupa hükümetinin nüvesi olarak görmektedirler. *** Adalet Divanı Lüksemburg'dadır ve Üye Devletler'in 'bağımsızlıklarından kuşku duyulmayan kişiler arasından' mutabakat yoluyla seçip altışar yıllık dönemler için atadıkları 15 yargıçtan oluşur. Divan'ın başlıca iki işlevi vardır: (i) Topluluk kurumları tarafından kabul edilen mevzuatın antlaşmalara uygunluğunu denetlemek (Topluluk kurumları, Üye Devletler ve haklarının ihlal edildiğine inanan yurttaşlar Divan'a başvurma hakkına sahiptir); (ii) Ulusal mahkemelerden biri tarafından istendiğinde Topluluk mevzuatının uygulanabilirliği ya da doğru yorumu konusunda görüş bildirmek; verdiği kararlara karşı temyiz yolu kapalı olan bir mahkeme ya da yargıcın gördüğü davada bu konuda tereddüt belirirse Adalet Divanı'ndan bir ara karar istenmesi zorunludur. Divan'ın karar ve yorumları zaman içinde Topluluk düzeyinde uygulanabilen bir Avrupa hukukunun oluşmasına katkıda bulunmaktadır. Topluluk hukuku alanında, Divan'ın kararları ulusal mahkemelerin kaiçtihadı, Topluluğun bugünkü biçimini almasında belirleyici bir rol oynamıştır. Konsey ve Komisyon, AT ve Euratom konularında Ekonomik ve Sosyal Komite'nin desteğiyle çalışır. Bu Komite ekonomik ve sosyal faaliyetlerin değişik kategorilerini temsil eden 222 üyeden oluşur. Birçok konuda karar verilmeden önce görüşünün alınması zorunludur; ayrıca kendi inisiyatifiyle de görüş bildirme hakkına sahiptir. Ticaret ve sanayi dünyası ile işçi sendikaları, Topluluğun gelişmesini Ekonomik ve Sosyal Komite aracılığıyla etkilerler. Maastricht Antlaşması'yla kurulan Bölgeler Komitesi Üye Devletler'in önerdiği bölgesel ve yerel makamların temsilcileri arasından Konsey tarafından dört yıllık bir dönem için seçilen 222 üyeden oluşur. Komite, Antlaşma'nın belirlediği alanlarda Konsey ve Komisyon'a danışmanlık yapar. Toplantı yeri Brüksel'dir. *** Avrupa Birliği'nin işleyişinde kapsam genişleme ve daralamsı, yeni konuların eklenmesi, ek maddeler ile sağlanabilmektedir. Aşağıda da var olan maddeler, Birlik tarafından kabul edilmiş ve uygu-lamaya konmuş bazı önlemler, ağırlıklı olarak şu alanlarla ilgilidir: • Kamu alımlarının serbestleştirilmesine paralel olarak iş ve malzeme sözleşmeleriyle ilgili kuralların saydamlaştırılması, kontrollerin arttırılması ve kuralların kapsamının taşıma, enerji ve telekomünikasyon gibi önemli yeni alanlara genişletilmesi. • Dolaylı vergiler, KDV ve özel tüketim vergilerine ilişkin ulusal mevzuatın birbirine yaklaştırılması anlamına gelen vergi uyumlulaştırması. • Sermaye piyasalarının ve mali hizmetlerin serbestleştirilmesi. • Belgelendirme ve test konusunda benimsenen yeni bir yaklaşım sayesinde, ulusal standartların denkliklerinin tanınması; emniyet ve çevre standartlarında da bir ölçüde uyumlulaştırmanın sağlanması. • Kişilerin serbest dolaşımı önündeki teknik engellerin (faaliyette bulunma özgürlüğü ve diploma denkliklerinin tanınması yoluyla) ve fiziki engellerin (sınırlardaki kontrollerin kaldırılmasıyla) sona erdirilmesi. • Şirketler hukukunun uyumlulaştırılması ve fikri ve sınai mülkiyet mevzuatının (tescilli marka ve patentler) benzeştirilerek iş dünyasının işbirliğini teşvik eden bir ortamın oluşturulması. Adalet ve içişleri alanlarındaki işbirliği (Avrupa Birliği Antlaşması, VI. Fasıl) dört temel alanı kapsar: (i) Sığınma mevzuatının uyumlulaştırılması. (ii) Üye olmayan devletlerin vatandaşlarına uygulanacak göçmen mevzuatının Birlik düzeyinde ele alınması. (iii) Sınır ötesi suçlarla etkin mücadele için polis teşkilatları arasında işbirliği. (iv) Medeni hukuk ve ceza hukuku alanlarında işbirliği anlaşmalarının hazırlanması. Maastricht Antlaşması, kararların nitelikli çoğunlukla alınacağı bazı alanlarda AT'nin yetkilerini genişletmiştir: Araştırma ve geliştirme, çevrenin korunması ve sosyal politika (Birleşik Krallık dışındaki bütün Üye Devletler bir sosyal politika anlaşması imzalamışlardır). Antlaşma aynı zamanda Avrupa Parlamentosu'nun yetkilerini, bir dizi alanda ortak karar usulünü getirmek suretiyle güçlendirmektedir. Yeni üyeliklerin, mevcut üyeleri güçlü ve homojen bir yapıda birleştirmeyi becerebilmiş olan geleneksel bütünleşme yaklaşımını zora sokması tuhaf bir çelişki olur. AB'ye katılmanın koşullarından biri yeni üyelerin mevcut Topluluk mevzuatını tümüyle kabul etmeleri ve ortak politikaları paylaşmalarıdır. Geçici bir dönem için anlaşmaya bağlanmış olanlar dışında hiçbir istisnaya izin verilemez. Maastricht'te kabul edilen iddialı hedefler - en geç 1999'a kadar ekonomik ve parasal birlik ortak dış politika ve güvenlik politikasını içeren siyasi birlik - müstakbel üyeler tarafından da kabul edilmelidir. Şimdi veya daha sonra AB'ye katılmak isteyen ülkelerin davranışlarında belirsizliğe yer olmamalıdır. AT'yi daha başından itibaren geleneksel uluslararası örgütlerden ayırt eden kurallara bağlılık ve geleneklere saygı Birliğe güç katmayı sürdürecektir. Hükümetler-arası işbirliği ile federasyon arasında bir yerde duran Birlik, yetki ikamesi ilkesine bağlı olmakla birlikte ortak eylemden de vazgeçemez. Bu süreç ister istemez yavaş ilerleyecek ve değişik siyasi ve ekonomik gelişmişlik düzeylerine imkan verecektir. *** Avrupa'nın gelecekte alacağı biçimi kestirmek imkansızdır. Yine de mevcut verilere dayanılarak bazı öngörülerde bulunulabilir. • Onbeşler, Maastricht'te üstlenilen taahhütler çerçevesinde ekonomik, parasal ve siyasi bütünleşme konusunda ellerinden geleni yapacaklardır. Kurumlar arası anlaşmalar Topluluk kurumları ve usulleriyle diplomatik işbirliği düzenlemeleri arasındaki 'köprü'yü oluşturacaktır. Avrupa Parlamentosu ortak karar mekanizmasını sonuna kadar kullanacaktır. • Haziran 1995'te çalışmaya başlayan bir düşünce grubunun hazırlayacağı rapora dayalı olarak Birlik 1996'da Antlaşmaları revize etme sürecini başlatacaktır. 2000 yılına kadar gerçekleştirilmek üzere, bir Avrupa yürütme organı ile iki meclisli (biri halkı, öbürü Devletler'i temsilen) bir yasama organını temel alan bir federal sistem için planlar hazırlanacaktır. Antlaşma süresi 1998'de sona eren Batı Avrupa Birliği ile Avrupa Birliği arasında gerçekleşecek olan bütünleşme bu sürecin bir parçası olacaktır. • Polonya, Çek Cumhuriyeti, Slovakya ve Macaristan, AB'nin de yardımıyla pazar ekonomilerini geliştirdikçe, yapılmış olan Avrupa Anlaşmaları genişletilecektir. Avrupa Konseyi'ne katılmış bulunan ve parlamenter demokrasiler topluluğuna dahil olduklarını kanıtlamış bulunan Merkezi ve Doğu Avrupa ülkeleri AB'ye üye olacaktır. Bütünleşme konumuna ulaşanlar Birlik üyeliğine başvuracak ve yeni bir genişleme aşamasının önünü açacaklardır. • Birlik, kuzey yarıkürenin güvenliğinin tartışıldığı başlıca iki Avro-Atlantik forum olan AGİT ve NATO'da kendi siyasi kimliğini kanıtlayacaktır. Lomé Sözleşmesi ve Birleşmiş Milletler ve UNCTAD gibi uluslararası örgütlerdeki etkisi sayesinde Kuzey ile Güney'in birbirine yakınlaştırıl-masında büyük rol oynayacaktır. 21. yüzyılın başındaki Avrupa için çizilen bu manzara kaçınılmaz olarak eksik ve spekülatiftir. Varsayımları arasında, mevcut Üye Devletler'in AB'yi, tüm kıtayı kapsayacak biçimde "federalist bir itici güç" olarak işlemekte serbest bırakacakları ve müstakbel üyelerin de Maastricht'te belirlenen siyasi amaçları çekincesiz paylaşacakları da vardır. Bu umutların gerçekleşmesinin tek yolu, asla geriye dönüp bakmadan Topluluk için daha başında belirlenmiş olan yolda ilerlemeye devam etmektir. EKLER Ek 1.p> PARİS DORUĞU BİLDİRGESİ (19 ve 20 Ekim 1972) "Üye Devletler, Toplulukları'nın gelişmesini demokrasi, fikir özgürlüğü, bireylerin ve düşüncelerin serbest dolaşımı ve serbestçe seçilmiş temsilcileri vasıtasıyla halkın katılımına dayandırma kararlılıklarını yeniden teyid ederler". Ek 2.p> AVRUPA KİMLİĞİNE İLİŞKİN BELGE (Kopenhag Doruğu, 14 Aralık 1973) "Dokuzlar, bağlı oldukları hukuki, siyasi ve ahlaki düzenlerine niteliğini veren değerlere saygı gösterilmesini sağlamak ve ulusal kültürlerinin zengin çeşitliliğini muhafaza etmek arzusundadırlar. Bireyin ihtiyaçlarının karşılanması temeline dayanan bir toplum kurma kararlığı temelinde aynı hayat anlayışını paylaşan Dokuzlar, temsili demokrasi, hukukun üstünlüğü, eko-nomik ilerlemenin nihai amacı olan sosyal adalet ve insan haklarına saygı ilkelerini savunma azmindedirler. Bütün bunları Avrupa kimliğinin temel unsurlarıdır". Ek 3.p> TEMEL HAKLARA İLİŞKİN ORTAK BİLDİRGE (Avrupa Parlamentosu, Konsey ve Komisyon, 5 Nisan 1977) AVRUPA PARLAMENTOSU, KONSEY VE KOMİSYON, Avrupa Toplulukları'nı kuran Antlaşmalar'ın hukuka saygı ilkesine dayandığını; Adalet Divanı'nın kabul ettiği üzere bu hukukun Antlaşmalar'da ve Topluluğun ikincil mevzuatında yer alan kuralların ötesinde genel hukuk ilkelerini ve özellikle Üye Devletler'in anayasa hukukarının dayandığı temel hakları, ilkeleri ve hakları içerdiğini; Ve özellikle bütün Üye Devletler'in 4 Kasım 1950'de Roma'da imzalanmış bulunan İnsan Haklarının ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi'nin Akit Tarafı olduğunu göz önünde tutarak AŞAĞIDAKİ BİLDİRGEYİ KABUL ETMİŞTİR: 1. Avrupa Parlamentosu, Konsey ve Komisyon, Üye Devletler'in anayasalarından ve İnsan Haklarının ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi'nden kaynaklananlar başta gelmek üzere temel hakların korunmasına öncelikle önem verdiklerini vurgularlar. 2. Yetkilerini kullanırken ve Avrupa Toplulukları'nın hedeflerini gerçekleştirmeye yönelik çabalarında bu haklara saygı göstermektedirler ve saygı göstermeye devam edeceklerdir". Ek 4.p> DEMOKRASİ BİLDİRGESİ (Avrupa Doruğu Kopenhag Toplantısı, 8 Nisan 1978) "Avrupa Parlamentosu Üyeleri'nin tek dereceli genel oyla seçilmesi, Avrupa Toplulukları'nın geleceği açısından temel önem taşıyan ve Topluluklar'ı oluşturan halkların paylaştıkları demokrasi ideallerini somut bir şekilde ortaya koyan bir olaydır. Roma Antlaşması'nda öngörüldüğü üzere Avrupa halkları arasında gittikçe daha yakın bir birliğin temeli olan Avrupa Toplulukları'nın oluşturulması, Topluluklar'ın kurucularının barışın ve özgürlüğün güçlendirilmesi yolundaki kararlılıklarını göstermekteydi. Avrupa Kimliğine İlişkin Kopenhag Bildirgesi'nde ifade edildiği üzere, Devlet ve Hükümet Başkanları, bağlı oldukları hukuki, siyasi ve ahlaki düzene niteliğini veren değerlere saygı gösterilmesini sağlamak ve temsili demokrasi, hukukun üstünlüğü, sosyal adalet ve insan haklarına saygı ilkelerini savunmak azmindedirler. Bu ilkelerin uygulanması, yetkilerin anayasal düzenlemesi içinde hem fikirlerin serbestçe ifadesini hem de insan haklarının korunmasını güvenceye alan çoğulcu demokratik bir sistemi gerektirir. Devlet ve Hükümet Başkanları, Avrupa Parlamentosu, Konsey ve Komisyon'un, Topluluklar'ın amaçlarını gerçekleştirme uğraşı içinde temel haklara saygı gösterme yolundaki kararlılıklarını ifade ettikleri Ortak Bildirge'ye katıldıklarını beyan ederler. Her Üye Devlet'te temsili demokrasiye ve insan haklarına saygının ve bunların sürdürülmesinin Avrupa Toplulukları'na üyeliğini vazgeçilmez koşulları olduğunu resmen beyan ederler". FASIL XVII KALKINMA İŞBİRLİĞİ Madde 130 1. Üye Devletler'in izlediği politikaların tamamlayıcısı niteliğinde olan, Topluluğun kalkınma işbirliği alanındaki politikası: özellikle içlerinde en dezavantajlı konumda olanlar başta gelmek üzere, gelişmekte olan ülkelerin sürdürülebilir ekonomik ve sosyal kalkınmalarına; -gelişmekte olan ülkelerin uyumlu ve aşamalı bir biçimde dünya ekonomisi ile bütünleştirilmelerine; -gelişmekte olan ülkelerde yoksullukla mücadeleye katkıda bulunur. 2. Bu alandaki Topluluk politikası demokrasinin ve hukuk devletinin geliştirilmesi ve pekiştirilmesi genel hedefine ve insan hakları ve temel özgürlüklere saygı hedefine katkıda bulunur. Ek 5.p> AVRUPA TEK SENEDİ (Şubat 1986) Avrupa Toplulukları'nı kuran Antlaşmalar temelinde girişilen çalışmaları tamamlama ve Devletleri arasındaki ilişkileri, 19 Haziran 1983 tarihli Stuttgart Resmi Bildirgesi uyarınca tümüyle bir Avrupa Birliği'ne dönüştürme isteğiyle HAREKETE GEÇEREK; Bu Avrupa Birliği'ni önce kendi iç kurallarına göre işleyen Topluluklar temelinde, daha sonra ise İmzacı Devletler arasında dış politika alanında ve bir Avrupa İşbirliği temelinde uygulamaya koymak ve bu birliği gerekli eylem araçlarıyla donatmak KARARLILIĞIYLA; Özgürlük, eşitlik ve sosyal adalet başta gelmek üzere, Üye Devletler'in anayasalarında ve yasalarında, İnsan Haklarının ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme'de ve Avrupa Sosyal şartı'nda tanınan temel haklar üzerinde demokrasiyi geliştirmek için işbirliği yapmak KARARLILIĞIYLA, Avrupa fikrinin, ekonomik bütünleşme ve siyasi işbirliği alanlarında gerçekleştirilen sonuçların ve yeni açılımlara duyulan ihtiyacın, Avrupa'nın demokratik halklarının taleplerine denk düştüğüne ve genel oyla seçilen Avrupa Parlamentosu'nun Avrupa halkları için kaçınılmaz bir ifade aracı olduğuna KANİ OLARAK, Avrupa'nın ortak çıkarlarını ve bağımsızlığını korumak ve özellikle bağlı oldukları demokrasi ve hukuka ve insan haklarına saygı ilkelerini ortaya koyarak Birleşmiş Milletler Antlaşması çerçevesinde girdikleri taahhüte uygun olarak uluslararası barışın ve güvenliğin korunmasına birlikte katkıda bulunmak amacıyla, tek sesle konuşma ve tutarlı biçimde ve dayanışma içinde hareket etmeye gittikçe daha fazla yönelme konusunda Avrupa'ya düşen sorumluluğun BİLİNCİNDE OLARAK, Ortak politikalarının kapsamını genişletip yeni hedefler gerçekleştirmeye yönelmek suretiyle ekonomik ve sosyal durumu geliştirmeye ve kurumların yetkilerini Topluluk çıkarlarına uygun koşullar altında kullanmalarına imkan sağlayarak Topluluklar'ın daha düzgün biçimde işlemesini sağlamaya KARARLI OLARAK, Devlet ve Hükümet Başkanları'nın 19-21 Ekim 1972 tarihlerinde Paris'te yapılan Toplantı'da Ekonomik ve Parasal Birliğin aşamalı olarak gerçekleştirilmesi hedefini onayladıklarını DİKKATE ALARAK, Avrupa Doruğu Başkanlığı'nın 6-7 Temmuz 1978'de Bremen'de vardığı sonuçların Ek'ine ve Avrupa Para Sistemi'nin (APS) kurulması ve ilgili konularda Brüksel'de toplanan Avrupa Doruğu'nun 5 Aralık 1978'de aldığı Karar'ı dikkate alarak ve sözkonusu karar uyarınca Topluluğun ve Üye Devletler'in Merkez Bankaları'nın parasal işbirliğini yürürlüğe koymak için bir dizi önlemi uygulamaya koymuş olduklarını KAYDEDER[ler]..." Ek 6.p> HELSİNKİ AB KONSEYİ, BAŞKANLIK ZİRVESİ SONUÇLARI 10-11 Aralık 1999 MADDE 3. Avrupa Birliği Konseyi, tüm Avrupa kıtasının istikrarı ve refahı için Aralık 1997'de Lüksemburg'da başlatılan genişleme sürecinin önemini teyid eder. MADDE 4. Avrupa Birliği Konseyi, şimdi 13 aday devleti tek bir çerçeve içinde kapsayan katılım sürecinin içerici mahiyetini tekrar teyit eder. Aday devletler, üyelik sürecine eşit bir temelde katılmaktadırlar. Avrupa Birliği'nin Antlaşmalar'da ifade edilen değerlerini ve amaçlarını paylaşmalıdırlar. Bu bakımdan, Avrupa Birliği Konseyi, anlaşmazlıkların BM Anayasası'na uygun olarak barışçı yoldan çözülmesi ilkesini vurgular ve aday devletleri, devam eden sınır anlaşmazlıkları ve ilgili diğer konuları çözmek için her gayreti göstermeye davet eder. Bunda başarılı olunamadığı takdirde, anlaşmazlığı makul bir süre içinde Uluslararası Adalet Divanı'na (UAD) götürmelidirler. Avrupa Birliği Konseyi, özellikle üyelik süreci üzerindeki yansımalarıyla ilgili olarak ve en geç 2004 yılı sonuna kadar UAD yoluyla çözüme bağlanmalarını teşvik etmek amacıyla, devam eden anlaşmazlıklara ilişkin durumu gözden geçirecektir. Ayrıca, Avrupa Birliği Konseyi hatırlatır ki Kopenhag'da belirlenmiş olan politik kriterlere uyum, üyelik müzakereleri açılmasının bir ön şartıdır ve tüm Kopenhag kriterlerine uyum AB'ye üye olarak katılmanın temelidir. MADDE 5. Birlik, kurumsal reform konusundaki Hükümetler Arası Konferansı Aralık 2000'e kadar tamamlamak için her çabayı göstermeye yönelik sağlam bir siyasi taahhüt içine girmiştir. Bu Konferans'ın sonuçlarının onaylanmasından sonra, Birlik, 2002 sonundan itibaren, üyelik vecibelerini üstlenme yeteneğine sahip olduklarını göstermelerinin hemen ardından ve müzakere sürecinin başarıyla tamamlanması üzerine, yeni üye devletler kabul edebilme durumunda olacaktır. MADDE 6. Komisyon, aday devletlerdeki ilerleme hakkında ayrıntılı bir değerlendirme yapmıştır. Bu değerlendirme, katılım kriterlerinin yerine getirilmesi yönünde ilerleme olduğunu göstermektedir. Aynı zamanda, bazı sektörlerde devam eden güçlükler bulunduğu dikkate alınırsa, aday devletler, katılım kriterlerine uyma çabalarını sürdürmeye ve arttırmaya teşvik edilirler. Bazı adayların tüm Kopenhag kriterlerini orta vadede karşılama konumunda olmayacakları anlaşılmaktadır. Komisyon'un niyeti, bazı aday devletlerce Kopenhag kriterlerinin yerine getirilmesinde kaydedilen ilerleme konusunda 2000 yılı başlarında Konsey'e rapor vermektir. Bundan sonraki ilerleme raporları, Aralık 2000'deki AB Konseyi'nden uygun bir zaman önce sunulacaktır. MADDE 11. Müzakerelerde, her aday devlet kendi meziyetlerine göre değerlendirilecektir. Bu ilke, hem muhtelif müzakere başlıklarının açılması hem de müzakerelerin yürütülmesi bakımından geçerli olacaktır. Müzakerelerde ivmeyi korumak için, hantal prosedürlerden kaçınılmalıdır. Şimdi müzakere sürecine sokulmuş olan aday devletler, hazırlıklarında yeterli ilerleme yapmışlarsa, halen müzakere sürecinde bulunan aday devletlere makul bir süre içinde yetişme imkanına sahip olacaklardır. Müzakerelerde ilerleme, müktesebatın ulusal mevzuata dahil edilmesinde ve bilfiil uygulanması ve icra edilmesinde ilerleme ile paralel gitmelidir. MADDE 12. Avrupa Birliği Konseyi, Komisyon'un ilerleme raporunda işaret edildiği gibi Türkiye'de son zamanlarda yaşanan olumlu gelişmeleri ve ayrıca Türkiye'nin Kopenhag kriterlerine uyum yönündeki reformlarını sürdürme niyetini memnuniyetle karşılar. Türkiye, diğer aday devletlere uygulananlar ile aynı kriterler temelinde Birliğe katılmaya yönelmiş bir aday devlettir. Diğer aday Devletler gibi Türkiye de mevcut Avrupa stratejisine dayanılarak, reformlarını teşvik etmeye ve desteklemeye yönelik bir katılım öncesi stratejiden istifade edecektir. Bu çerçevede, insan hakları konusu ve 4 ve 9(a) sayılı paragraflarda belirtilen konular başta olmak üzere, üyeliğin siyasi kriterlerini karşılama yönünde ilerleme kaydedilmesi üzerinde durularak, daha fazla siyasi diyalog söz konusu olacaktır. Türkiye, Topluluk programlarına ve ajanslarına ve katılım süreci bağlamında aday devletler ile Birlik arasındaki toplantılara katılma imkanına da sahip olacaktır. Müktesebatın benimsenmesi için ulusal bir program ile birlikte, siyasi ve ekonomik kriterler ve bir üye devletin yükümlülükleri ışığında üyelik hazırlıklarının yoğunlaşması gereken öncelikleri içeren bir katılım ortaklığı önceki Konsey sonuçları temelinde oluşturulacaktır. Uygun izleme mekanizmaları kurulacaktır. Türkiye'nin mevzuatının ve uygulamasının müktesebat ile uyumlulaşmasını yoğunlaştırmak üzere, Komisyon, müktesebatın analitik tarzda incelen-mesine yönelik bir süreç hazırlamaya davet edilir. Avrupa Birliği Konseyi, Komisyon'dan, tüm katılım öncesi tüm AB mali yardım kaynaklarının koordinasyonu için tek bir çerçeve sunmasını talep eder. MADDE 13. Avrupa Konferansı'nın geleceği, gelişen durumun ve Helsinki'de katılım süreci konusunda alınan kararların ışığında gözden geçirilecektir. Yaklaşan Fransa Dönem Başkanlığı, 2000 yılının ikinci yarısında konferansı toplama niyetini beyan etmiştir.   Kopenhag Kriterleri Demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve azınlıklara saygı gösterilmesini ve korunmasını garanti eden kurumların istikrarının gerçekleştirilmesi İşleyen bir pazar ekonomisinin varlığının yanı sıra Birlik içindeki piyasa güçleri ve rekabet baskısına karşı koyma kapasitesine sahip olunması Siyasi, ekonomik ve parasal birliğin amaçlarına uyma dahil olmak üzere üyelik yükümlülüklerini üstlenme kabiliyetine sahip olunması Avrupa bütünleşmesi hareketi korunurken, Birliğin yeni üye içerme kapasitesi gerek Birlik gerekse aday ülkelerin genel çıkarına hizmet eden önemli bir unsurdur. KAYNAKLAR Pascal Fontaine, On Derste Avrupa, Paris, Siyasal Bilgiler Enstitüsü, 1994.p> Chrisitiane Duparc, Avrupa Topluluğu ve İnsan Hakları, 1992.p> Avrupa Komisyonu Türkiye Temsilciliği yayınları.  +''+Kaffed

Egemen Medyayı Egemen Yapan Nedir

Medya konusunda yazışımın bir nedeni, tüm entelektüel kültüre ilgi duymam; bir başka nedeni ise medyayı incelemenin son derece kolay oluşudur. Karşımıza her gün çıkar. Sistemli bir araştırma yapabilirsiniz. Dünkü versiyonu bugünküyle karşılaştırabilirsiniz. Ne oyunlar dönüp dönmediğine ve nasıl yapılandıklarına ilişkin pek çok kanıt vardır. Bence medya ilimden ya da sözün gelişi, entelektüel görüş dergilerinden farklı değildir; kuşkusuz, bazı fazladan zorlamalar var, ama arada köklü bir fark yok. Bunlar karşılıklı etkileşim içindeler; insanların birinden diğerine bu denli kolay gidebilmesinin nedeni de bu. +''+ Medyaya, ya da anlamak istediğiniz herhangi bir kuruma bakarsınız. Geniş toplumdaki konumlanışlarına ilişkin bir şeyler bilmek istersiniz. Başka iktidar ve otorite sistemleriyle nasıl ilişkileniyorlar? Şansınız varsa, bilgilendirme sisteminin önderlerinden ne yapmak istediklerine ilişkin iç bilgi sağlayabilirsiniz (bir çeşit doktriner sistemdir). Halkla ilişkilerin verdiği bilgileri değil, birbirlerine ne yapmak istediklerine ilişkin söylediklerini kastediyorum. Bu konuda çok sayıda ilginç belge var.Medyanın doğasına ilişkin üç ana kaynak var. Onları, diyelim ki bir bilimcinin karmaşık bir molekülü ya da benzer bir şeyi inceleyeceği gibi incelemek istiyorsunuz. Yapıya bakar, medya ürününün neye benzeyeceğine ilişkin bu yapı üzerine temelle-nen bir hipotez geliştirirsiniz. Ardından da ürünü inceleyip hipoteze ne kadar uyduğunu kontrol edersiniz. Medya analizlerindeki tüm çaba gerçekte bu son aşamadır; medya ürününün ne olduğu ve medyanın doğası ve yapısına ilişkin varsayımlara uyup uymadıkları.Peki, ne görürsünüz? ilk elde, farklı şeyler yapan farklı medyalar olduğunu: eğlence / Hollywood, pembe diziler vs.; hatta ülkedeki gazetelerin çoğu (büyük çoğunluğu), izleyici kitlesini yönlendirmektedirler. Medyanın bir başka sektörü daha vardır ki, büyük kaynaklara sahip olduğundan gündem-oluşturan medya ya da elit medya olarak bilinir; herkesin içinde işlediği çerçeveyi bunlar oluşturur. New York Times gibi, CBS gibi. İzleyicileri genellikle ayrıcalıklı kişilerdir. New York Times'ı okuyanlar, zengin kişiler, ya da siyasal sınıf olarak adlandırılanlar; siyasal sisteme angajedirler. Şu ya da bu tarzda, idarecidirler. Siyasal idareci, iş yöneticisi (şirket müdürleri gibi), üniversite idarecileri (profesörler gibi) ya da insanların düşünüş ve olaylara bakış tarzını örgütleyen başka gazeteciler olabilirler.Elit medya başkalarının içinde işlediği çerçeveyi biçimlendirir. Akşamüzeri sürekli bir haber akışı sağlayan Associated Press'i izliyorsanız, bir ara kesilir ve şöyle bir şey çıkar: "Editörlerin dikkatine: Yarının New York Times'ının birinci sayfasında şu haberler yer alacak." Olay şudur: eğer Dayton, Ohio'da bir gazetenin editörü iseniz ve neyin haber olduğunu çıkartacak kaynaklara sahip değilseniz, ya da bu konuyu düşünmek istemiyorsanız; bu size neyin haber olduğunu söylemektedir. Yerel konulardan ya da okurlarınızı eğlendirecek şeylerden başka bir şeye ayıracağınız çeyrek sayfanın öyküleri bunlardır. Bunlar kullanacağınız öykülerdir, çünkü New York Times size yarın neyle ilgilenmeniz gerektiğini söylemektedir, eğer Dayton, Ohio'da bir gazetenin editörü iseniz, bunu yapmak zorundasınızdır; çünkü elinizde başka fazlaca kaynak yoktur. Eğer çizginin dışına çıkarsanız, büyük basının hoşuna gitmeyecek öyküleri koyuyorsanız, bu konuda kısa zamanda kulağınız çekilir. Gerçekte, San Jose Mercury News'da olanlar bu durumun dramatik bir örneğidir, iktidar oyunlarının çizgi dışına çıktığınızda sizi hizaya getirecek çeşitli tarzları vardır. Ayak direrseniz, fazla uzun süremezsiniz. Bu çerçeve gayet iyi işlemektedir; belirgin iktidar yapılarının bir yansıması olduğu anlaşılabilir bir durumdur.Gerçek kitle iletişim araçları temelde insanları oyalamaya çalışır. Başka işlerle uğraşsınlar, yeter ki bizi rahatsız etmesinler (biz'den kasıt, gösteriyi yürütenlerdir). Örneğin profesyonel sporla ilgilensinler. Herkes çıldırasıya profesyonel sporla, seks skandallarıyla, yıldızlar ve sorunlarıyla ya da buna benzer işlerle ilgilensin. Ciddi olmadığı sürece her şey olabilir. Tabii, ciddi işler, büyük insanlar içindir. Bunu "biz" hallederiz.Elit medya, gündem oluşturucular nelerdir? Örneğin The New York Times ve CBS. Bir kere, onlar büyük ve çok kârlı kuruluşlardır. Dahası çoğu General Electric, Westinghouse, vb. gibi çok daha büyük şirketlerle ya bağıntılıdır ya da doğrudan onlara aittir. Son derece tiranca bir yapı olan özel ekonominin iktidar yapısının tam tepesinde yer alırlar. Şirketler temelde hiyerarşik, yukarıdan denetlenen tiranlıklardır. Ne yaptıklarından hoşlanmıyorsanız, çekip gidersiniz. Büyük medyalar o sistemin parçalarıdır.Kurumsal ortamları nasıldır? Bu da aşağı yukarı aynıdır. Etkileşime girdikleri ve ilişkin oldukları, diğer iktidar merkezleridir; hükümet, diğer şirketler, ya da üniversiteler. Medyalar doktriner sistemler olduklarından, üniversitelerle sıkı bir etkileşim içindedirler. Diyelim ki Güneydoğu Asya, Afrika ya da buna benzer bir şey konusunda yazan bir muhabirsiniz. Büyük üniversiteye gidip size neler yazmanızı söyleyecek bir uzman bulmalı ya da Brookings Enstitüsü veya Amerikan Girişim Enstitüsü gibi vakıflara başvurmalısınız; söyleyeceklerinizi onlar size dikte ettirirler. Bu dış enstitüler medyaya çok benzemektedir. Örneğin, üniversiteler bağımsız kurumlar değillerdir, içlerinde bağımsız kişiler bulunabilir; ama bu medya için de geçerlidir. Genelde şirketler için de. Hatta faşist devletler için bile geçerlidir. Ama kurumun kendisi asalaktır. Özel servet, bağış yapan büyük şirketler ya da (şirketlerle ayırt edilemeyecek kadar sıkı bağlantı içinde olan) hükümet gibi dış destek kaynaklarına bağımlıdır; üniversiteler özde bunların orta yerindedir. Bu yapıya uyum sağlamayan, onu kabul edip içselleştirmeyen (içselleştirmedikçe, inanmadıkça gerçekten de onunla çalışamazsınız) insanlar yuvadan yukarıya doğru uzanan yolun bir noktasında sökülüp atılırlar. Bağımsız düşünüp de başa bela olan insanlardan kurtulmak için pek çok elek mekanizması vardır. Aranızdan üniversiteye gitmiş olanlar, eğitim sisteminin uyum ve boyun eğiciliği ödüllendirmeye fazlasıyla yönelik olduğunu bilirler; eğer bunu yapmıyorsanız, bir baş ağrısısınızdır. Dolayısıyla gerçekten, dürüstçe (yalan söylemiyorlar) toplumdaki çevreleyen iktidar sisteminin inanç ve tutumlar çerçevesini içselleştiren insanların üstte kaldığı bir elek sistemi işlemektedir. Harvard ve Princeton gibi elit kurumlar ve küçük seçkin kolejler fazlasıyla toplumsallaşmaya yöneliktir. Harvard gibi bir yere gidecek olursanız, burada yapılanın büyük ölçüde adap öğretimi olduğunu görürsünüz; üst sınıf mensubu gibi davranmayı, doğru düşüncelerle düşünmeyi vb.George Orwell'in 1940'larm ortasında yazdığı Hayvan Çiftliği'ni okuduysanız, totaliter bir devlet olan Sovyetler Birliği'nin bir eleştirisiydi. Büyük sükse yaptı. Herkes bayıldı. Ancak Hayvan Çiftliği'ne yazdığı önsözün yasaklandığı ortaya çıktı. Ancak 30 yıl sonra yayınlanabildi. Biri kağıtları arasında bulmuştu. Hayvan Çiftliği'ne Giriş'in başlığı "İngiltere'de Edebî Sansür"dü. Kitabın Sovyetler Birliği'yle alay ettiğini, ama İngiltere'nin de pek farklı olmadığını söylüyordu. Yakamızda KGB yoktu, ama sonuç hemen hemen aynıydı. Bağımsız fikirlere sahip, ya da yanlış düşünen insanların önü kesilmek-teydi.Orwell kurumsal yapı konusunda pek az şey söyler, topu topu iki cümle. "Bu nasıl oluyor?" diye sorar, ilk elde, basına kamuya sadece bazı şeylerin ulaşmasını isteyen zengin insanlar sahip olduğundan. Söylediği ikinci şey şudur: elit eğitim sistemine devam ettiğinizde, Oxford'daki uygun okullara gittiğinizde, söylenmesi uygun olmayan şeylerin, düşünülmesi uygun olmayan fikirlerin olduğunu öğrenirsiniz. Elit kurumların toplumsallaştırıcı rolü budur, buna uyarlanmazsanız, genellikle dıştalanırsınız. Bu iki cümle öyküyü iyi kötü anlatmaktadır. Medyayı eleştirdiğinizde çok öfkelenirler. Haklı olarak, şöyle derler: "Kimse bana ne yazacağımı söyleyemez. Dilediğimi yazarım. Baskılar ve zorlamalara dair bütün bu laflar anlamsız, çünkü hiçbir baskı altında değilim." Ki bu da tümüyle doğrudur; ama sorun şudur ki, zaten doğru şeyi söyleyeceklerinden, kimsenin onlara ne yazacaklarını dikte ettirmesine gerek olmadığını kanıtlamış olmasalardı orada olmazlardı. Şehir haberleri masasında ya da benzeri bir serviste işe başlayıp da yanlış öyküleri işlemiş olsalardı, artık dilediklerini söyleyebilecekleri konumlara gelemezlerdi. Daha ideolojik disiplinlerde aynı durum üniversite fakülteleri için de geçerlidir. Onlar toplumsallaşma sisteminden geçmişlerdir.Pekala, tüm sistemin yapısına bakıyorsunuz. Haberlerin nasıl olmasını bekliyorsunuz? Pek açık, değil mi? New York Times'ı ele alın. Bir şirkettir ve bir ürün satar. Ürün, okurlardır. Gazeteyi aldığınızda para kazanmazlar. Bedava olarak internete yerleştirmekten mutludurlar. Hatta gazeteyi satın aldığınızda para kaybederler. Ama okurlar üründür. Ürün, ayrıcalıklı insanlardır, tıpkı gazetelere yazan kişiler gibi; bilirsiniz, toplumdaki en üst düzeyli karar-alıcı kişiler. Bir ürünü bir pazara satmanız gerekir ve Pazar tabii ki, reklamcılardır (yani diğer iş sahipleri), ister gazete olsun, ister televizyon, izleyicileri satmaktadır. Şirketler izleyicileri başka şirketlere satar. Elit medya vakasında, büyük iştir bu. Bu koşullar göz önünde bulundurulduğunda, medya ürününün doğası konusunda ne öngörebilirsiniz? Başka bir şey varsaymaksızın ileri süreceğiniz sıfır hipotez ne olabilir? Medya ürününün, neyin çıkıp neyin çıkmadığının, eğiliminin alıcı ve satıcının, kurumların ve onları çevreleyen iktidar sistemlerinin çıkarlarını yansıtacağı. Bu olmazsa, mucize olurdu.Pekala, işin zorlu yanı şimdi başlıyor. Öngördüğünüz tarzda işliyor mu? Buna siz karar verebilirsiniz. Bu aşikar hipotez üzerine akla gelebilecek her türlü sınavdan geçmiş pek çok malzeme var; hâlâ da ayakta. Toplum bilimlerde bir sonucu bu kadar güçlü destekleyen başka bir şey bulamazsınız; bu da şaşırtıcı değil; çünkü kuvvetlerin işleyiş tarzı göz önünde bulundurulduğunda, tutmaması mucize olurdu. Bundan sonra keşfedeceğiniz şey, konunun tümünün bir tabu olduğudur. Kennedy Hükümet Okulu'na ya da Stanford'a veya başka bir yere gidip gazetecilik ve iletişim ya da akademik siyaset bilimi vb. okursanız, bu sorular sorulmaz. Yani, birinin bilmeden ifade edilmesine izin verilmeyen herhangi bir şeyle karşılaşabileceği hipotezi ve bunun kanıtları tartışılmaz. Eh, bunu da öngörüyorsunuz. Kurumsal yapıya bakarsanız, tabii, dersiniz, bu adamlar ifşa edilmeyi neden istesinler ki? Ne yapacaklarına dair eleştirel tahlillere neden izin versinler ki? Yanıt buna izin vermeleri için bir neden olmadığı, zaten vermedikleridir. Yine bu kasıtlı bir sansür değildir. Yalnızca bu konumlara varamazsınız. Buna sol da sağ da dahildir. Bazı düşüncelere sahip olmayacak şekilde toplumsallaşıp eğitilmemişseniz, oraya varamazsınız. Şu halde, birinci öngörü takımının tartışmaya dahil olmasına izin verilmediğine ilişkin ikinci bir öngörü takımına eriştiniz. Bakılması gereken son nokta, tüm bunların içinde işlediği doktriner çerçevedir. Medya, reklam, akademik siyaset bilimi vb. dahil enformasyon sisteminin üst düzeylerindeki insanlar birbirleri için yazdıklarında (mezuniyet söylevleri verdiklerinde değil) ne olması gerektiğini tasavvur ediyorlar mı? Açılış konuşması yaptığınızda, cafcaflı, güzel sözler söylersiniz. Ama birbirleri için yazdıklarında insanlar bu konuda ne söylüyor? Burada bakılması gereken üç akım var. Biri halkla ilişkiler sanayi; bilirsiniz; propaganda sanayi. Halkla İlişkiler sanayiinin önderleri ne diyor? Bakılacak ikinci yer, kamusal entelektüeller denen kişiler: büyük düşünürler, "başmakale" yazarları vb. Ne diyorlar? Demokrasinin doğası gibi konularda etkileyici kitaplar yazan kişiler. Bakacağınız üçüncü yer, akademik akım, özellikle siyaset biliminin, son 70-80 yıldır bir dalı olan iletişim ve enformasyonla ilgili olan alanı.Şu halde bu üç şeye bakın ve ne dediklerini görün ve bu konuda yazmış önde gelen figürlere bakın. Tümü (kısmî bir alıntı yapıyorum) genel nüfusun "cahil ve sorun yaratan dışarlıklılar" olduğunu söylerler. Onları kamusal alanın dışında tutmalıyız, çünkü son derece aptaldırlar ve bulaşacak olurlarsa sorun çıkartırlar. Onların işi "se-yirci" olmaktır, "katılımcı" değil.Zaman zaman oy kullanıp biz parlak insanlardan birini seçmelerine izin verilir. Ama sonra evlerine dönüp futbol seyretmeleri gerekir. Ama bu "cahil ve sorun yaratan dışarlıklılar" katılımcı değil, gözlemci olmalıdırlar. Katılımcılar, "sorumlu insan" denenlerdir ve tabii yazar her zaman onlardan biridir. "Neden ben "sorumlu bir insan"ım da bir başkası cezaevinde" diye hiç sormazsınız. Yanıt oldukça açıktır. Çünkü siz iktidara karşı boyun eğici ve tabisinizdir, bir başkası ise bir bağımsız filan olabilir. Ama tabii, sormazsınız. Dolayısıyla gösteriyi yöneten parlak adamlar vardır, geri kalanlar ise dışarıda kalmalıdır; (akademik bir makaleden aktarıyorum) "insanların kendi çıkarlarının en iyi yargıcı olduğuna" ilişkin demokratik dogmatizmlere asla kapılmamalıyız. Öyle değildirler. Kendi çıkarlarının en kötü yargıçlarıdırlar, dolayısıyla bunu onların yararına biz yapmalıyız. Gerçekte bu Leninizm'e çok benzemektedir, işleri sizin için yapıyoruz ve bu herkesin çıkarına vb. insanların tarihsel olarak coşkulu Stalinistlikten ABD destekçiliğine bu denli kolay kaymasının nedeni, kanımca, kısmen bu. İnsanlar bir konumdan diğerine çok çabuk geçebiliyor; bunun nedeni konumun temelde aynı olmasıdır, iktidarın nerede yattığına ilişkin farklı bir değerlendirme yapıyorsunuz, hepsi bu. Bir noktada şurada olduğunu düşünüyorsunuz, bir başka noktadaysa burada. Aynı konumu alıyorsunuz.Tüm bunlar nasıl gelişti? İlginç bir tarihi vardır. Çoğu, büyük bir dönüm noktası olan Birinci Dünya Savaşı'ndan kaynaklanır. ABD'nin dünyadaki konumunu büyük ölçüde değiştirdi. 18. yüzyılda ABD dünyanın en zengin yeriydi. Yaşam kalitesi, sağlık ve yaşam süresi düzeyini, dünyanın diğer yerleri bir yana, İngiltere'nin üst sınıfları, ancak 20. yüzyıl başlarında yakaladı. ABD olağanüstü zengindi, devasa avantajlara sahipti ve 19. yüzyıl sonuna gelindiğinde, dünyanın en büyük ekonomisiydi. Ama dünya sahnesinde büyük bir oyuncu değildi. ABD'nin gücü Karayip Adalarına, Büyük Okyanus'a uzanıyordu, ama o kadar.Birinci Dünya Savaşı sırasında ilişkiler değişti. İkinci Dünya Savaşı'nda ise daha dramatik değişiklikler oldu. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ABD dünyayı ele geçirdi. Ama Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra bir değişim olmuş ve ABD borçlu bir ülkeden, borç veren bir ülkeye dönüşmüştü. Britanya gibi devasa değildi; ama ilk kez dünyada asli bir aktör haline gelmişti. Değişimlerden biri buydu, ama başkaları da vardı.İlk kez Birinci Dünya Savaşı'nda örgütlü devlet propagandası yapıldı. Britanyalıların bir Enformasyon Bakanlığı vardı ve buna gerçekten gereksinim duymaktaydılar, çünkü ABD'yi savaşa çekemezlerse başlan derde girecekti. Enformasyon Bakanlığı esas olarak propagandayla yükümlüydü; "Hun" vahşetleri konusunda devasa imalatlar yapıyordu. Haklı olarak en saf ve propagandaya açık kişiler olarak gördükleri Amerikalı aydınları hedef almışlardı. Onlar da bunu kendi sistemleri içinde dağıtmaktaydı. Dolayısıyla esas olarak Amerikalı aydınlara yönelikti ve iyi işliyordu. Britanya Enformasyon Bakanlığı belgeleri (pek çoğu yayınlandı) hedeflerinin tüm dünyanın düşüncelerini denetim altına almak olduğunu göstermektedir; ancak bu küçük bir hedefti; esas hedef, ABD'ydi. Hindistan'da insanların ne düşündüğü umurlarında değildi. Enformasyon Bakanlığı Amerikalı aydınlara Britanya propagandasının mamullerini kabul ettirmede başarılıydı. Bundan gurur da duyuyorlardı. Bu da haksız değildi; hayatlarını kurtarmıştı. Başka türlü Birinci Dünya Savaşı'nı yitirirlerdi.Bunun ABD'de de bir dengi vardı. Woodrow Wilson 1916'da savaş karşıtı bir platform üzerinden seçilmişti. ABD son derece barışçıl bir ülkeydi. Hep öyle olmuştu. İnsanlar yabancı savaşlarda savaşmak istemiyordu. Ülke Birinci Dünya Savaşı'na son derece karşıydı ve Wilson, savaş-karşıtı tutumu sayesinde seçilmişti. Sloganı, "zafersiz barış"tı. Ama savaşa girmeye niyetliydi. Sorun, şuydu: nasıl yapmalı da barışçıl bir nüfusu gidip tüm Almanları öldürmek isteyecek kertede Alman düşmanı çılgınlar haline getirmeli? Bu, propaganda gerektirir. Böylelikle ABD tarihindeki ilk ve gerçekten de tek büyük devlet propaganda aygıtını geliştirdiler. Adına Kamu Enformasyon Komi-tesi dediler (gerçek bir Orwell'ci isim); Creel Komisyonu olarak da bilinir. Başındaki adamın adı Creel'di. Bu komisyonun görevi, nüfusu savaşçı bir isteriye sürüklemekti. İnanılmaz ölçüde iyi çalıştı. Birkaç ay içinde savaş çılgınlığı ortalığı kasıp kavuruyordu ve ABD böylelikle savaşa girebildi.Bu basarı pek çok insanı etkiledi. Bir kişi özellikle etkilenmişti ve bunun gelecek için büyük önemi olacaktı. Bu, Hitler'di. Mein Kampf'ı okursanız, orada pek de haksız olmayan bir tarzda, Almanya'nın savaşı, propaganda muharebesini yitirdiği için kaybettiğini söyler. Britanya ve Amerikan propagandasıyla baş edememişlerdi. Bir dahaki sefere kendi propaganda sistemlerine sahip olacağına ant içiyordu; İkinci Dünya Savaşı'nda bunu başardılar. Dahası, Amerikan iş dünyası da bu propaganda çabasından fazlasıyla etkilenmişti. O zamanlar bir sorun vardı. Ülke biçimsel olarak daha demokratikleşmekteydi. Daha fazla insan oy verebiliyordu; bunun gibi şeyler. Ülke giderek zenginleşmekteydi, daha fazla insan katılım gösterebiliyordu, çok sayıda yeni göçmen geliyordu vb.O zaman, ne yaparsınız? İşleri özel bir kulüp gibi yönetmek güçleşecektir. Bu nedenle belli ki insanların düşüncelerini denetim altına almanız gerekir. Halkla ilişkiler uzmanları vardı, ama bir halkla ilişkiler sanayii yoktu. Rockfeller'in imajını daha sevimli kılmak için tutulmuş birileri vardı. Ama bir ABD buluşu olan iğrenç halkla ilişkiler sanayii Birinci Dünya Savaşı'nın ürünüdür. Önde gelen figürleri, Creel Komisyonu'ndaki insanlardı. Gerçekte esas kahraman, Edward Bernays Creel Komisyonu'ndan çıkmadır. Hemen sonra yayınlanan, Propaganda başlıklı bir kitabı vardır. "Propaganda" sözcüğü o zamanlar olumsuz bir çağrışımla yüklü değildi. Terim İkinci Dünya Savaşı'nda tabu haline geldi, çünkü Almanya ve diğer dehşetli şeylerle ilişkilenmişti. Ama o günlerde propa-ganda enformasyon anlamında kullanılıyordu. Propaganda isimli kitabı 1925 dolaylarında yazdı; kitabın başında Birinci Dünya Savaşı'nın derslerini uyguladığını söyler. Birinci Dünya Savaşı'nın propaganda sistemi ve üyesi olduğu komisyonun, "beyinleri, tıpkı bir ordunun bedenlere komuta ettiği gibi komuta edebileceğini" gösterdiğini söylemektedir. Bu yeni akılları komuta etme tekniğinin, budalaları doğru hatta tutabilmek için zeki azınlıklar tarafından kullanılması gerektiğini ifade eder. Elimizde yeni teknikler olduğuna göre, artık bunu başarabiliriz.Bu halkla ilişkiler sanayiinin temel başvuru kitabıdır. Bernays bir çeşit guru'dur. Otantik bir Roosevelt / Kennedy liberaliydi. Guatemala'daki demokratik hükümeti deviren ABD destekli darbenin gerisindeki halkla ilişkiler çalışmalarını da o tasarlayıp yürütmüştü. Ancak 1920'lerin sonlarında, onu gerçek bir şöhret haline getiren başyapıtı, kadınları sigara içmeye ikna etmesiydi. Kadınlar o zamanlar sigara içmezdi ve o da, Chesterfîeld'in reklam kampanyasını yürütüyordu. Bütün teknikleri bilirsiniz; ağızlarında sigarayla modeller, sinema yıldızlan, filan. Bu başarısından dolayı göklere çıkarıldı. Böylelikle bu sanayiinin önde gelen şahsiyeti oldu; kitabı da gerçek bir başvuru kaynağı haline geldi.Creel Komisyonu'nun bir başka üyesi de yarım yüzyıl boyunca Amerikan gazeteciliğinin en saygın şahsiyeti olan Walter Lippmann'dı (ciddi Amerikan gazeteciliğini kastediyorum). Demokrasi üzerine ilerici denemeler olarak nitelenen yazılar yazardı, 1920'lerde yazdıkları ilerici bulunurdu. O da propaganda çalışmalarından çıkardığı dersleri etkin bir biçimde kullanabilmişti. Demokraside onay imali denen yeni bir sanat olduğunu söylemekteydi. Bu onun cümlesidir. Edward Herman ve ben kitabımızda terimi ödünç aldık, ama yaratıcısı Lippmann'dır. Demokrasi yönteminde "onay imali" dediği yeni bir sanattan söz eder. Onay imal ederek çok sayıda insanın biçimsel olarak oy hakkına sahip olduğu olgusunun üstesinden gelebilirsiniz. Bunu ilişkisiz kılabiliriz, çünkü onay imal ederek seçim ve tutumlarının her zaman onlara söylediğimiz gibi davranmalarını sağlayacak şekilde yapılandırabiliriz; biçimsel olarak katılım hakkına sahip olsalar bile. Böylece gerçek bir demokrasimiz olur. Düzgün bir şekilde işleyecektir. Propaganda ajansının derslerini uygulamak, budur.Akademik toplum bilim ve siyaset bilim de aynı şeyden kaynaklanır, iletişim ve akademik siyaset bilimi denen şeyin kurucusu Harold Glasswell'dir. En büyük başarısı bir kitap, propaganda üzerine bir incelemedir. Yukarıda aktardığım şeyleri, demokratik dog-matizme teslim olmamak gerektiğini dürüstçe o söylemiştir; akademik siyaset biliminden çıkan, budur (Glasswell ve diğerleri.). Yine siyasal partiler de savaş zamanı deneyiminden aynı dersleri çıkardılar; özellikle İngiltere'deki muhafazakar parti. Yeni yayınlanmakta olan ilk belgeleri Britanya Enformasyon Bakanlığı'-nın başarılarını onların da kabul ettiğini gösteriyor. Ülkenin giderek demokratikleştiğini, artık özel bir kulüp olmaktan çıktığını görmüşlerdi. Çıkardıkları sonuç, siyasetin siyasal bir savaş haline gelmesi gerekliliğiydi; Birinci Dünya Savaşı sırasında son derece iyi işleyen propaganda mekanizmaları insanların düşüncelerini kontrol altına almada kullanılmalıydı. Doktriner yön budur ve kurumsal yapıyla örtüşür. Şeylerin nasıl işlemesi gerektiğine ilişkin öngörüleri destekler. Ve öngörüler doğrulanmıştır. Ancak bu sonuçların tartışılmasına da izin yoktur. Tüm bunlar artık egemen yazına mal olmuştur ve yalnızca içerideki insanlar içindir. Koleje gittiğinizde insanların akıllarının nasıl kontrol edileceği üzerine klasikleri okumazsınız.Tıpkı James Madison'un Anayasal Konvansiyon sırasında yeni sistemin esas hedefinin "refah içindeki azınlığın çoğunluğa karşı korunması" olması, ve bu amaca uygun tasarlanması gerektiğine ilişkin sözlerini okumayacağınız gibi. Bu anayasal sistemin kuruluşudur, dolayısıyla kimse onu incelemez. Çok aramadıkça Akademik program içinde de bulamazsınız. Bence sistemin kurumsallığı, gerisinde yatan doktrinler ve işleyiş tarzı ka-baca böyle. "Cahil ve sorun yaratıcı" dışarlıklılara yönelik bir kısmı daha var. Bu, şu ya da bu şekilde oyalama çabalarını içeriyor. Sanırım bundan, neyi bulmayı umabileceğinizi öngörebilirsiniz.* Z Medya Enstitüsü'ndeki konuşmasından. Haziran 1997[Çeviren: Sibel Özbudun]+''+Noam Chomsky

Gençlik Toplantısı Değerlendirmesi

Okumakta olduğunuz yazı, bu toplantıyı, sadece haber olarak sizlere duyurmak maksadıyla değil; toplantıyı "Görünür" ve "Görünmez" yönleri ile değerlendirmek ve gelenekselleşmesi arzulanan bu organizasyona farklı bir perspektif önerebilmek amacıyla kaleme alınmaktadır.  Değerlendirmemize, gözle görünenin kolay takip edilir olmasından dolayı "Görünür" yönleri değerlendirerek başlayalım: Bir sene önceki toplantıya göre daha az katılımcının bulunduğu toplantı ilk toplantıya göre tansıyonu ve heyecanı daha düşük olan bir toplantı mahiyetindeydi. Katılımcıların önemli bir kısmının ilgisinin kesintili olması sonucu bazı konuşmacıların yarısı boş bir salona konuşma yapmak zorunda kalması can sıkıcı bir tablo oluşturdu. Gençlerimizin toplantıya, ilk akşam düzenlenen "Düğün" e gösterdikleri ilginin çok çok altında bir ilgi ile yaklaşmaları, hatta toplantı devam ederken küçük düğünler kurmaları, artık bizler için alışılagelmiş bir davranış biçiminin tekrarıydı. Toplantının gerek internet platformlarındaki gerekse dernek gündemlerindeki yankılarının bir önceki seneye nazaran daha kısa süreli olduğunu gözlemledik ve yer yer toplantının gereksizliğinden bahseden umutsuz söylemlere de rastladık. Peki ama, gerek bu tarz söylemlere, gerekse şimdiye kadar saydığımız diğer gözlemlere dayanarak pek çok genç arkadaşımızın yaptığı gibi bu toplantının toplumsal bir ihtiyaca denk düşüp düşmediğini sorgulamak mümkün ya da objektif bir yaklaşım olabilir mi? Çoğu zaman, görüngü ile gerçeklik arasında koşutluk yakalamak, görebildiklerimizin öznelliğinden kaynaklanan bir kısıtlı olma durumu sebebi ile boş bir çaba haline gelir. Toplantının "görünür" dediğimiz yönlerini biraz daha genişleterek gerçeğe biraz daha yaklaşmaya çalışalım. Zira, yukarıda saydığımız sıkıntıları yanlış bir davranış modeli ve irade olarak ortaya koyan ve bunları olumsuzlayarak bizler için anlamlı bir değişimi müjdeleyen farklı bir irade daha vardı "görünür"de: Evet, toplantı esnasında salonda boşluklar vardı ve de heyecanı düşük seyreden bir toplantıydı, ancak bu boşluklara ve ilgisizliğe tepkisini dillendiren, heyecanını salona yansıtan , düşünce, soru, eleştiri ve önerilerini yüksek sesle dile getirmeye çalışan gençler de vardı bu toplantıda. Toplantı ile ilgili adaptasyon sorunu yaşayan ve bir "zorunluluk" bilincinin soğukluğu ile ortamın enerjisini sömüren, hayal kırıklıklarını gerek toplantı esnasında, gerekse toplantı sonrasında dile getiren gençlerin dışında; şikayet, sorun ve ihtiyaçlarını ortak bir çözüm arayışı için paylaşan ve iletişime geçen pek çok gencimiz de vardı. Yine geçtiğimiz sene ortaya konan "projeler üzerinde örgütlenme" önerisine uygun olarak çalışma yürüten Sözlü Tarih çalışma Grubu ve Nart Kart Projeleri için pek çok gencimiz irtibata ve dayanışmaya geçtiler ve yakın bir zamanda da bu projelerin son Gençlik Toplantısının kattığı ivmeyle daha verimli olacaklarını umabiliriz. Açık olan şu ki; gönüllülük ilkesi üzerinde yürütülen bu faaliyetlerin gelişim şekli pek gürültü koparmaya müsait olmadığı için, meselelere "Paparazzi" zihniyeti ile yaklaşanları doyurmadılar, ancak kuşkusuz ki bu "görünür" sayabileceğimiz oluşumlar kısa bir zamana kadar meyvelerini yine gürültü koparmaksızın belki sessiz sedasız ama emin adımlarla vermeye başlayacaklardır. Toplantı esnasında, heyecan ve samimiyet eksikliği üstüne yapılan heyecanlı ve samimi sorgulamalar, sorunlarımızı gerçekten sahiplenmeye başlayan ve toplumsal bir çözümleme arayışını benimseyen bir gençlik potansiyelinin ortaya çıkmaya başladığının habercisidir. Umulan şu ki; tamamen öznel ve baltalayıcı yaklaşımlar, olumlu saydığımız bu yeni sayılabilecek kavrayış biçimini ve hareketlenmeyi sekteye uğratmasın ve şu an sadece potansiyel olarak görebildiğimiz bu kıpırdanmalar kendilerini doğru kurumsal yapılar içersinde ifade edebilsin. Toplantının, ilk bakışta görünmediği ve yorum gerektirmesi sebebi ile "görünmez" diye sıfatlandırabileceğimiz yönleri de vardı ki; bunlar da en az "görünenler" kadar sevindirici idi. Bir önceki sene karşımıza çıkan konu, yorum ve tartışma bolluğunun aksine bu sene gerek panelistlerin, gerekse söz alan diğer konuşmacıların, sunum ve konuşmaları temel olarak iki ihtiyacı esas alıyordu: "Kurumsallaşma" ve "Pratik Faaliyet". Hemen her konuşmacı, bir önceki sene olduğu gibi konularını son derece öznel ve soyut bir biçimde ele alarak, ortaya somut öneriler ve çözümler koymakta zorlandı; bununla beraber, "Kurumsallaşma" ve "Pratik faaliyetler" üzerine yapılan ortak vurgu, sorunlarımızın tespiti noktasında başarılı bir dönemden geçtiğimizin de işaretçisi sayılabilir. Doğru soruları bulabilmek, cevaba giden yolda birlikte hareket edebilmemiz ön koşuldur ve bu, bizler için artık gerçekleşmiş bir süreçtir. Buna ek olarak, kentleşme ve modernleşme süreci ile ilgili yapılan yorumların, bir önceki sene mevcut olan çok çeşitli tutumların aksine, bu sene anti-modernist bir çizgide olması ise hayret verici bir gelişmeydi. Aradan geçen bir sene içersinde nasıl olup da gençliğin modernizmle bir sorgulama içersine girdiğini incelemek başka bir yazının konusu olabilir. Yine de belirtmek gerekiyor; gençliğin modernizm ile arasında bir özne-seçenek ilişkisi oturtabilmiş olması, yaşadığımız çaresizlik hissiyatına karşı, bir çıkışın habercisidir. Yine, genel değerlendirme bölümünde bir sene sonrası için alınan kararlar ve bu kararların alınması sürecinde gençlerin gösterdiği etkili yaklaşım, takdire şayandı. Gençler, toplantı sırasında sürekli vurguladıkları Türkiye çapında etkin bir temsil ve somut projeler üzerinde çalışma ihtiyacına uygun olarak bir sonraki toplantıda ağırlığı projelere ayırmaya ve yıl boyu projeleri takip edecek, Türkiye çapında iletişimi sağlayacak bir icra kurulu oluşturmaya karar verdiler. İcra kurulu ile ilgili örgütlenme faaliyeti halen yedi ayrı proje üzerinde devam etmekte. Kurulun kısa bir zaman içersinde faaliyete geçmesi bekleniyor. Konuşmaların, karara dönüştüğünü ve bu kararların uygulamaya geçirildiğine tanık oluyoruz- Çerkesler için umut verici gelişmeler. Toplantının bundan sonraki hedeflerini ve alınan kararları göz önüne alarak önümüzde ki yıl yapılacak toplantının şimdiye kadar yapılanlardan çok daha farklı gelişeceğini görmek gerekiyor. Toplantının salt, iki günden ibaret olmadığını, bizler için yıl boyunca yapılacak faaliyetler için bir iki yılın ortasında iki gün olduğunu kavrayan gençlerimiz bu toplantıyı bir icraat değerlendirmesi ve bir öz-denetim mekanizması olarak da algılıyorlar ve faaliyetlerini bu çerçevede yürütmeye başladılar bile. "Söz"ün eyleme dönüştüğü günleri hep birlikte görebilmeyi diliyorum.Alper Kahraman