Çeçenya’da Savaş Sürüyor

Çeçenya'da savaş tüm acımasızlığıyla sürüyor... Dağıstan'daki olayların ve Moskova'daki "faili meçhul" bombaların bahane edilmesiyle başlayan savaş Grozni'nin kuşatılması ile yeni bir aşamaya geldi. Yüzbinlerce insan soğuk kış koşullarında açlık ve yokluktan perişan bir şekilde bombardıman altında ve mülteci kamplarında yaşamaya mahkum ediliyor. Nobel Barış Ödülü Sınır Tanımayan Doktorlar'ın Bu yıl Nobel Barış Ödülü, Sıır Tanımayan Doktorlar Örgütü'ne (Medecins Sans Frontieres, MSF) verildi. 10 Aralık günü Oslo'da yapılan ödül töreninde bir konuşma yapan MSF uluslararası konseyi başkanı James Orbinski, "Burada Rusya büyükelçisine ve onun aracılığıyla devlet başkanı Yeltsin'e çağrıda bulunarak Çeçenya'da savumasız sivillere yönelik bombardımanın durdurulmasını istiyorum." Dedi. Orbinski, Grozni'den kaçamayan yaşlı ve hastaların hiç bir insani yardımdan yararlanamadığını belirtti. Çeçenler soğuk gecelerle, Rusya eleştrilerle karşı karşıya Rusya Çeçenya'dan çıkmalarına izin vermediği için, binlerce mülteci soğuk geceler geçirmeye devam ediyor. A.B.D. makamları Başkan Clinton'ın Putin'i hava ve yer saldırılarını sınırlandırması konusunda zorlayacağını belirttiler. Bir yetkili, "Başkanın devam eden vahşet ve ayrım gözetilmeksizin sivillere yapılan saldırılar hakkındaki derin endişelerini dile getireceğini" bildirdi. (2 Kasım, Reuters) Rus kuvvetleri Çeçenya'nın Inguşetya'yla olan batı sınırını 1 Kasım'da sadece birkaç saatlik açtılar ve sınırı geçmek için bekleyen binlerce mülteciye ertesi gün geri dönmeleri gerektiğini söylediler. Putin Çeçenya'daki sert tavrını koruyor Putin, Moskova'nın amacının İslamcı "teröristleri" yok etmek olduğunu, sivilleri değil savaşçıları ve karargahlarını bombalamak olduğunu söyledi. Putin 1 Kasım'da Rus televizyonuna yaptığı açıklamada şöyle söyledi: "Biz kimseye saldırmadık ve kimsenin toprağına tecavüz etmedik." Şimdiye kadar Avrupa ve Amerika'nın sivillerin ölümüyle ve kitlesel mülteci göçleriyle sonuçlanan saldırıların durdurulması çağrılarını dinlemeyi reddetti. Şimdiye kadar İnguşetya'ya sığınan mültecilerin sayısı yaklaşık 200.000'i buldu. Çeçenya'ya girebilen Reuters muhabirinin telefonla bildirdiğine göre, başkent Grozni ve ikinci büyük kent olan Gudermes'te, Rus saldırılarının başlamasından bu yana en az halkın %60'ının şehirleri terk ettiği öğrenildi. (2 Kasım, Reuters) 1700'den fazla mülteci Gürcütan'a sığındı Gürcüstan Hükümet sözcüsünün Interfax ajansına bildidiğine göre, 1700'den fazla mülteci, kendi cumhuriyetleri olan Çeçenistan'da halen devam etmekte olan savaş yüzünden komşu Gürcüstan'a sığındı. Sözcü, mültecilerin çoğunlukla, 5 Eylül'de Rus askeri kuvvetlerinin Çeçenya'da başlattığı yeni bir saldırı sonrasında meydana gelen çatışmalardan kaçan kadın, çocuk ve yaşlılardan oluştuğunu belirtti. Gürcüstan Hükümet Sözcüsü, mülteci akımının, kar yağışının dağ yollarını kapatmasıyla durabileceğini beklediklerini ekledi. (7 Kasım, AFP) İngiltere Çeçenya konusundaki baskısını arttırdı İngiliz Dış İşleri Bakanlığı Sekreteri Robin Cook, Rus meslekdaşı Igor Ivanov'a telefon ederek İngiltere'nin Çeçenya'daki olaylarla ilgili duyarlılığını ve endişesini bildirdi. Cook özellikle mülteciler konusuna dikkat çekerek Rusya'nın yardım organizasyonlarının bölgeye ulaşmasını sağlaması gerektiğini vurguladı. Bundan birkaç gün önce de İngiliz Başbakan Tony Blair, Rusya Başbakanı Vladimir Putin'e sivil kayıpları ve mültecilerin durumu konusundaki endişelerini dile getien ikinci bir mektup yazmıştı. Igor Ivanov, Moskova'daki Batı büyükelçilikleriyle Çeçenya'daki durum hakkında görüşmeyi ve Cook ile 18-19 Kasım'da İstanbul'da yapılacak olan AGİT toplantısında bir araya gelerek krizi değerlendirmeyi kabul etti. (7 Kasım, AFP) Meşhadov'un çağrısı Çeçen Lider Aslan Meşhadov A.B.D. Başkanı Clinton'a, Rus savaş uçaklarının Grozni yakınındaki köyleri bombaladığını belirterek, Rusya'nın bölgeye yaptığı korkunç saldırıları durdurmak için yardım çağrısında bulundu. Bağımsızlık için savaşan Çeçen komutanları üzerinde çok az kontrole sahip olan ılımlı Devlet Başkanı Meşhadov, Clinton'a yazdığı mektupta "Çeçenlere uygulanan soykırımı" durdurmak için yardım istedi. Interfax ajansına yaptığı açıklamada, "Biz diyalog için hazırız, Çeçenlerin özgür ve güvenle yaşama haklarıyla ilgili değişik düzenlemeleri tartışmaya hazırız" diyen Meşhadov, "Çeçenler Amerika'nın otoritesini kullanarak insan haklarını savunacağına dair büyük umutlar taşıyorlar" diye ekledi. Meşhadov, Putin'in Yugoslavya Başkanı Slobodan Miloseviç gibi sivilleri öldürmek yüzünden yargılanması gerektiğini söyledi. Rus NTV televizyonunda yaptığı bir açıklamada bölgenin Rus saldırılarına dayanabileceğini vugulayan Meşhadov; Çeçenlerin ablukadan, gaz ve elektriğin kesilmesinden, köy ve kasabaların bombardıman edilmesinden etkilenmediğini anlamadıkça onlarla konuşmanın anlamsız olduğunu belirtti. Putin Meşhadov'un batıdan yardım çağrılarına çabuk cevap verdi. "Meşhadov istediğinden yardım istesin, hatta Papa'dan bile. Teröristleri desteklediği sürece kimse onunla konuşmayacaktır." Meşhadov, AGİT üye ülkelerine de birer mektup göndererek, Çeçenya konusunun 18-19 Kasım İstanbul görüşmelerinde ele alınmasını istemişti. (7 Kasım, Reuters) Çeçen mülteciler kışı çadırlarda geçirebilir Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komisyonu (UNCHR), Çeçenya'daki çatışmalardan kaçan 200.000 mültecinin İnguşetya'da çadırlarda geçirebileceğini belirtti. Sözcü Kris Janowski BM Mülteciler Yüksek Komisyonu bölgeye daha fazla çadır göndereklerini ve diğer Birleşmiş Milletler organizasyonlarının da yardım için harekete geçeceğini umduğunu söyledi. Rus otoriteleri sınır kapısını tekrar açtıkları için son iki gün içinde 10.000 mülteci daha İnguşetya'ya geçti. Janowski Cenevre'de yaptığı bir basın toplantısında sınırın Çeçen tarafında 7 km uzunluğunda mülteci kuyruğu olduğunu söyledi. Janowski, "Mülteci akımı, halen 200.000 mülteciyi kabul eden ve 10.000 kadarını çadırlara yerleştiren İnguş makamlarına da bir baskı yapıyor. BM Mülteciler Komisyonu İnguşetya'ya gönderilecek soğuğa dayanıklı çadırlar dahil olmak üzere bölge için daha fazla yardım planlıyor. Bu insanlar kışı çadırlarda geçirecek gibi görünüyor" diye ekledi. (5 Kasım, Reuters) AB Çeçenya'daki "terörizmi" kınadı Avrupa Birliği Parlamentolar Asamblesi, Çeçenya'nın içinde ve dışındaki "terörist eylemleri" kınadı. Asamble Rusya Federasyonu'nun bölgesel bütünlüğünü tanıdığını, aynı zamanda Rusya'dan "Avrupa Birliği'nin bir üyesi olması bakımından insan hakları ihlallerinden kaçınmasını" istedi. 40 üyeli Asamble, Rus otoritelerinden, Çeçenya ve İnguşetya arasındaki sınırın açık tutulmasını ve insani yardımın mültecilere ve evinden çıkarılan insanlara ulaştırılması konusunda elinden geleni yapmasını istedi. (5 Kasım, AFP) Albright görüşme çağrısında bulundu A.B.D. dışişleri bakanı Madeleine Albright, savaşmak ve bölgeden kaçan binlerce mültecinin güvenliğini tehdit etmek yerine Çeçenlerle diyalog yolları aramaları konusunda uyardı. Albright soruna yalnızca politik yollarla bir çözüm bulunabileceğini ekledi. "Biz Rusya'yı barış yanlısı çözüm için meşru Çeçen taraflarıyla diyalog yollarını açması konusunda zorluyoruz. Çeçenya ve çevresindeki insani krizin nasıl halledilebileceği konusunda acil bir çözüm için AGİT aracılığıyla bölgede nasıl bir uluslararası rol oynayabiliriz diye düşünüyoruz" dedi. (5 Kasım, Reuters) Aushev Çeçen savaşını seçimlere bağlıyor İnguşetya Başkanı Moskova'nın Çeçenya'ya karşı saldırılarının seçimle ilgili politikalara dayandığını düşündüğünü belirtti. Ruslan Aushev Le Monde'la yaptığı röportajda "Çeçenya'daki olaylar politik bir amaç için Moskova'da uzun bir süre planlandığını zannediyorum" dedi. "Rusya Çeçenya'yla yaptığı 1994-96 savaşına seçimler için kampanyalar yapılırken başladı ve son saldırılar Haziran 2000'deki devlet başkanlığı seçimleri hazırlıkları sırasında meydana geldi. Çeçenya problemini çözen kişi başkanlık seçimleri için favori aday durumuna gelecek" diye ekledi. Aushev insani yardımların 6 haftalık savaş boyunca bölgesine sığınan 200.000 mülteci için yetersiz kaldığını, barınak, giysi, yiyecek ve ilaç sıkıntısı çekildiğini, mültecilere yiyecek sağlamanın günlük 114.000 dolara malolduğunu söyledi. Ve Birleşmiş Milletlerin durumu değerlendirmesini beklediğini ekledi. Rusya ve Çeçenya Devlet Başkanı Aslan Meşhadov arasında görüşmeler yapılmasından yana olduğunu ifade eden Aushev, Moskova'nın böyle bir yaklaşımı desteklemediğini söyledi. (5 Kasım, Reuters) T.C. Başbakanı Rusya'yı ziyaret etti Ecevit'in 3 günlük Rusya ziyareti ticaret ve petrol boru hattı konularında odaklanacak ancak Rusya'nın Çeçenya'ya saldırıları görüşmeleri bulutlandırıyor. Ecevit, özellikle sivil halkı tehdit eden Moskova'nın altı haftalık askeri harekatını konuşmaktan uzak görünüyor. Ecevit yola çıkmadan önce Anadolu Ajansı'na yaptığı açıklamada "Çeçenya probleminin, Rusya'nın toprak bütünlüğü çerçevesinde barışçı yollarla çözümüne özel bir önem veriyoruz" dedi. Ankara ince bir çizgi üzerinde yürüyor. Birçok Türk yetkili, Rusya'nın 1994-96 Çeçen savaşı sırasında eleştirilmesinin, Moskova'yı Kürtleri destekleyerek misilleme yapmaya sevk ettiğine inanıyor. (4 Kasım, Reuters) A.B.D.: AGİT Çeçenya'ya gitmeli 1 Aralık'ta yapılan bir açıklamaya göre, Avrupa Güvenlik Grubu tarafından Çeçenya'ya gidilmesinin zorunlu olduğunu belirtildi. A.B.D. sözcüsü James Rubin, Rusya'nın sorunun çözümünde AGİT'in arabuluculuk etmesini kabul etmesine rağmen, şimdiye kadar bir AGİT delegasyonunun Çeçenya'ya gitmek için Moskova'dan izin alamadığını söyledi. "Rusya'nın İstanbul görüşmelerinde, AGİT Başkanı ve Norveç Dışişleri Bakanı Knut Vollebaek'in ziyaretine izin verme konusundaki taahhütünü uygulamasını umuyoruz" diyen Rubin Moskova'nın anlaşmazlığa arabuluculuk amaçlı (ki arabuluculuk çabaları "Çeçen teröristleri" yok etmek amaçlı olduğu söylenen Rus saldırılarının artmasıyla zorunlu hale gelmiştir) herhangi bir AGİT delegasyonunu reddettiğini söyledi. Batı ülkeleri Moskova'nın ayrım yapmaksızın güç kullanmasını sürekli olarak eleştiriyorlar ve Rus otoritelerini politik çözüm arama konusunda zorluyorlar. (2 Aralık, AFP) Rusya kimyasal silah kullanıyor Çeçen Devlet Başkanı Aslan Meşhadov'un temsilcisi, Rus kuvvetlerinin saldırılarda kimyasal silah kullanma hazırlıkları yaptığını söyledi. Saidhasan Abumuslumov İstanbul'da düzenlenen bir basın konferansında "Rusya'nın Çeçenya'da kimyasal silah kullanacağı yolunda bazı bilgiler aldık" dedi. Meşhadov'un özel temsilcisi olduğunu söyleyen Abumuslumov daha ayıntılı bilgi vermedi. Abumuslumov şöyle devam etti: "Çeçen halkı adına tüm dünyadaki insanları uygulanan jenosidi durdurmaya ve kimyasal silah kullanımını engellemeye çağırıyorum." "54 Batı ülkesinin AGİT İstanbul görüşmelerinde Rusya'yı kınamasının hiçbir etkisi olmamıştır" diye ekleyen temsilci, sözlerine şöyle devam etti: "Rusya AGİT görüşmelerinde eleştirilmiştir fakat ortada hala açık bir sonuç yoktur. AGİT Çeçenya'da devam eden jenosidi efektif olarak desteklemiştir. (26 Kasım, Reuters) Rusya eleştrilerini reddetti Dışişleri Bakanı Başsözcüsü Vladimir Rakhmanin yaptığı açıklamada "Rusya Çeçenya'yı işgal eden teröristleri ve eşkiyaları yok etmeye yönelik askeri hareketler düzenlemektedir" dedi. Bu açıklamalar, bir kaç gün önce "Rusya savaşı bir an önce durdurmalı ve kabul edilebilir bir politik çözüm için çalışmalara başlamlıdır" diyen Almanya Başbakanı Gerhard Schroeder'in sert tepkisini aldı. İngiliz Dışişleri Sekreteri Robin Cook parlamentoya yaptığı açıklamada acilen anlaşmazlığa politik bir çözüm gerektiğini belirterek bu savaşı anlamanın giderek daha zor olduğunu ifade etti. Rakhmanin şöyle cevapladı: "Bizim amacımız çok açıktır, terörist hareketleri sonlandırmak ve Çeçenya'dan ayrılan insanların geri dönebilmesi için normal yaşam şartlarını sağlamak". Rus kuvvetleri Grozni çıkışlarında kamp kurdular ve dış dünyanın müdahalesini önlemek için kuşatma devam ediyor. Rus askeri yetkilileri Grozni'nin %80'ini kuşatma altında tuttuklarını açıkladılar. (24 Kasım, AFP) Kimyasal silahlar ve vakum bombaları Önde gelen İngiliz gazetelerinden The Independent, Moskova'nın 'vakum bombası' kullanmaya hazırlandığını bildirdi. Gazetenin Mozdok'taki askeri kaynaklara dayandırarak verdiği haberde, Rusya'nın dağlık bölgelerde ve terk edilmiş yerleşim bölgelerinde saklanan militanlara karşı, patladığında yeraltında saklananları da öldürebilecek bir basınç yaymasıyla bilinen 'vakum bombaları' kullanacağı öne sürüldü. Vakum bombasının yarattığı basınç, insanları, çoğunlukla akciğerlerini patlatarak öldürüyor. (27 Kasım, Radikal) Rusya, üçüncü aşamaya gelindiğini açıkladı Güney Rusya Genelkurmay Başkanı Yardımcısı Valeri Manilov dün harekâtın üçüncü aşamasının hedefinin Çeçenya'nın dağlık güney bölümünde mevzilenmiş Çeçen militanları yok etmek ve Çeçen yönetimini restore etmek olduğunu söyledi. Manilov, sınırların kontrol altına alınması ve Çeçenya içlerinde denetim sağlanmasını içeren ilk iki aşamanın başarıyla tamamlandığını iddia etti. Rusya'nın restorasyonla kastettiği, Çeçenya'nın kuzeyinde bir kukla hükümet kurmak oluşturuyor. Devlet Başkanı Boris Yeltsin ise hükümete bir af yasası çıkarılması yönünde talimat verdi. Ayrıntıları henüz belli olmamakla birlikte, aftan Rus vatandaşlarını öldüren Çeçen militanların yararlanamayacağı önceki gün Başbakan Vladimir Putin tarafından açıklanmıştı. (27 Kasım, Radikal) Grozni darmaduman 1994-96 savaşında tattığı hezimeti yeniden yaşama korkusuyla Grozni'yi karadan işgale yeltenmeyen Rusya, dün de başkente ve stratejik önemdeki Urus-Martan kasabasına havadan ve karadan binlerce bomba yağdırdı. Grozni'den ve Urus-Martan'dan yoğun dumanlar yükseldiği bildiriliyor. Grozni'deki savaşçıların kent dışında ve içinde yoğun bir mayınlama faaliyeti yürüttükleri de gelen haberler arasında. Rusya ise bombardımanlarda altı köprüyü ve birçok sanayi tesisini yok ettiğini öne sürerken, Manilov da operasyon çerçevesinde şu ana dek 4 bin Çeçen militanın öldürüldüğünü iddia etti. Manilov Rusya'nın asker kaybını da 208 olarak açıkladı. (27 Kasım, Radikal) TBMM İnsan Hakları Komisyonu'ndan sert bildiri: Rus vahşeti durdurulmalı Hükümetin aksine, Çeçenya'nın Rusya'nın iç sorunu olmadığını ve Çeçenya'daki insan hakları ihlallerinin katliama dönüştüğünü belirten Komisyon, Rusya'nın bir an önce durdurulmasını istedi. TBMM İnsan Hakları Komisyonu, Çeçenya'daki olaylar sebebiyle Rusya'yı kınayan ve uluslararası kamuoyunun Rusya'ya baskı yapmasını içeren bir bildiri yayınladı. DSP'li Komisyon Başkanı Sema Pişkinsüt başkanlığında toplanan İnsan Hakları Komisyonu, Rusya'nın Çeçenya'da İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Helsinki Senedi ve 12 Mayıs 1997 yılında Çeçenya ile imzaladığı özerklik anlaşmasını ihlal ettiğine kanaat getirerek Rusya'ya yaptırım uygulanmasını istedi. Çeçenya'dan gizlice çıkarılan ve vahşet görüntülerinin yer aldığı iki kaseti izleyen İnsan Hakları Komisyonu üyeleri oy birliği ile Rusya'nın kınanmasını ve uluslar arası kamuoyunun dikkatinin çekilmesi gerektiğine karar verdi. Rusya'ya ve Çeçenya'ya gönderilmek üzere bir alt komisyon oluşturarak bu ülkelerden izin talebinden bulunan komisyon, Gürcistan'a sığınan Çeçen mültecilerinin durumunu da yerinde görmek için bir alt komisyon oluşturdu. TBMM İnsan Hakları Komisyon üyelerinin oy birliği ile kabul ettikleri bildiri de şu ifadelere yer yerildi: "Rusya Federasyonu, izahı oldukça güç olan bazı olayları gerekçe göstererek, altına imza koyduğu antlaşmaları yok saymış ve özerk bir devlet olan Çeçenya'ya askeri müdahalede bulunmuştur. Rus ordusu, Çeçenistan yerleşim birimlerini hedef gözetmeksizin bombalamaktadır. Yerleşim birimlerinin ve saldırıdan kaçan sivil halkın oluşturduğu konvoyların vurulması sonucunda binlerce kadın, çocuk ve yaşlı insan ölmüş ve yaralanmıştır. Tanklara ayaklarından bağlanarak sürüklenen insan manzaraları bile Çeçenya'da yaşanan vahşetin boyutlarını açıkça ortaya koymaktadır. Hedef gözetmeksizin yapılan saldırılardan kaçan, çoğu kadın, çocuk ve yaşlılardan oluşan binlerce Çeçen komşu ülkelere sığınmıştır. Rus askerlerinin engellemesi sonucu dağlarda ve yollarda kalan insanların sayısı ve çektikleri sıkıntılar bilinmemektedir. Çünkü Rusya, gazetecilerin ve tarafsız gözlemcilerin Çeçenya'ya girmesine izin vermemektedir. Çeçenya'da yaşanan tüm olaylar, ne savaş ne de barış hukukuyla izah edilebilir. Yaşananlar bir halkın toptan şiddete maruz bırakılmasıdır. İnsanların kadın, çocuk yaşlı gözetilmeden, şiddet uygulanarak öldürülmelerinin hiç bir haklı gerekçesi olamaz. Rusya Federasyonu altına imza koymuş olduğu uluslar arası belgeleri yok sayarak bir insanlık suçu işlemektedir." BM; AGİT ve Avrupa Konseyi nezdinde girişimlerde bulunmaya karar veren Komisyon, bu kuruluşların Rusya Federasyonu'nu altına imza koyduğu belgeler konusunda zorlaması gerektiğini belirterek şu ifadeler yer verdi: "Türkiye, uluslar arası camiayı faaliyete geçirmek üzere yapmış olduğu girişimleri sürdürmelidir. Rusya Federasyonu, gazetecilerin, insan hakları örgütlerinin ve gözlemcil-erinin bölgeye girişine izin vermelidir. Bağımsız ve uluslar arası komisyonun bölgede insan hakları ih-lallerini incelemesi sağlanmalıdır. Başta İnguşetya ol-mak üzere mültecilerin bulunduğu ülkelere ve Çeçenistan'a insanı yardımların güvenli bir şekilde ulaştırılmasına izin verilmelidir. İnsani yardımların biz-zat ihtiyaç sahiplerine verilmesi sağlanmalıdır. Rusya, Moskova ve diğer bölgelerde yaşayan Çeçen ve Kafkas kökenlilere karşı başlattığı kötü muamele ve seyahat özgürlüğünü engelleme girişimlerine son vermelidir." (30 Kasım, Yeni Şafak Gazetesi) Sert kayaya tosladılar Çeçen başkenti Grozni'yi almak için tüm gücüyle saldıran Ruslar, büyük bir direnişle karşılaşıyor. Ruslar ilk kez bu kadar ağır can kaybı olduğunu kabul etti. Çeçen başkenti Grozni'yi ele geçirmek için son stratejik engel olan Urus-Martan'a tüm gücüyle saldıran Rus birlikleri, tahmin etmedikleri kadar güçlü bir direnişle karşılaştı. Rusların tank ve helikopter desteğiyle yaptığı yoğun saldırılara rağmen, başarılı olamadığı, hafta sonunda karşı saldırıya geçen Çeçen güçlerin ise ilk kazanımları elde etmeye başladığı bildirildi. Çeçen savaşçıların bir gün içinde ikinci zaferlerini kazanarak Novogroznesenski'nin ardından Grozni'nin 50 km. doğusundaki Noibyora köyünü de geri aldığı kaydedildi. Ruslar ise Novogroznesenski'nin geri alındığında ısrarlı. Ruslar, göğüs göğüse çarpışmalarla birlikte ilk ciddi kayıplarını veriyor. Rusya Genelkurmay Başkan Yardımcısı Valeri Manilov, Şamil Basayev'in komutasındaki Vedeno bölgesindeki çatışmalarda 12 askerin öldüğünü, ikisinin de esir alındığını açıkladı. Bu, harekâtın başından beri Rusların bir tek çatışmada verdiklerini kabul ettikleri en büyük kayıp. Rus yetkilileri, birliklerin hâlâ Çeçen kontrolünde olan kasaba ve dağlık arazide çatışmalara girmeye hazırlandığını bildiriyor. Önceki gün sivillerin kenti terk etmeleri için açıldığı söylenen koridor dün kapatıldı. Gerekçe olarak İnguş sınırındaki kontrol noktasının bilgisayar sisteminin çökmesi gösterilirken, mülteciler sınırda kuyruklar oluşturdu. (30 Kasım, Radikal) Vollabaek Moskova'da Moskova'da dün Dışişleri Bakanı Igor Ivanov'la görüşen AGİT Başkanı Knut Vollabaek, gelecek ay Çeçenya'yı ziyaret etme talebinde bulundu ve AGİT'in kabul ettiği, 'iç çatışmalar tüm üyeleri ilgilendirir' prensibini hatırlattı. Zirvede Moskova'ya ağır eleştiri yönelten Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ve Dışişleri Bakanı Hubert Vedrine de, siyasi diyalog çağrısını yineledi. Rusya'nın eleştiriler arasından tek duyduğu IMF'nin 'kredi musluklarını kapatırız' uyarısı oldu. Rus siyasiler IMF Başkanı Michel Camdessus'nün uyarısına 'IMF siyasileşti, kuklaya döndü' tepkisini verdi. (30 Kasım, Radikal) * * *   Dergimizin bu sayısında da, Çeçenya'daki savaşa ilişkin olarak bazı yorumlara ve söyleşilere yer veriyoruz. Öncelikle bu konuda sorumlu bir tutum takınan Kafkas Derneği Genel Merkezi'nin basın açıklamalarını okuyucularımızın bilgisine sunuyoruz. Kanada'daki McMaster Üniversitesi öğretim üyelerinden Kafkasolog ve dilbilimci John Colarusso'nun gelişmeleri analiz eden bir yazısı ve ABD'deki Illionis Üniversitesi Hukuk Profesörü Francis Boyle'nin Rusya-Çeçenya ilişkilerini uluslararası hukuk açısından inceleyen bir yazısı yer alıyor. Bilindiği gibi Rusya'dakiler de dahil olmak üzere çeşitli insan hakları kuruluşları Rusya'nın sivillere yönelik saldırılarını şiddetle kınıyorlar. Bu sayımızda Helsinki Yurttaşlar Meclisi'nin basın bildirini bulacaksınız. Çeçenya'daki durumun daha iyi anlaşılabilmesi amacıyla Çeçenya'daki önemli şahsiyetlerle yapılan röportajlara bu sayımızda da yer veriyoruz. Çeçenya Doğu Bölgesi Komutanı Şamil Basayev ve Meclis Sözcüsü Ruslan Alihacıyev ile yapılan söyleşileri ilgi ile okuyacağınızı umuyoruz. Çeçenya'daki gelişmeler ve savaşa ilişkin son yazıda, ünlü Rus muhalif Boris Kagarlitsky'nin, Grozni kuşatmasını 1812'de Napolyon'un Moskova'yı kuşatmasına benzeten ilginç bir yorum sunuyor ve bu savaştan sonra Rusya'da köklü değişiklikler ve reformlar olabileceğini belirtiyor.Kaffed

KAFİAD’dan Hakkı Kurmel’e Onur Ödülü

Kafkas İşadamları Derneğinin Yüksek Danışma Kurulu toplantısı, Kütahya TÜTAV Termal tesislerinde 10 Şubat 2001 tarihinde yapıldı. Yönetim Kurulu Başkanı Cihan Candemir'in açış konuşmasından sonra Kafkasya'ya yönelik olarak yapmış oldukları yatırımlar,yarattığı istihdam, Adığey ve Kabardey-Balkar Cumhuriyetleri'nin ulusal gelirine yapmış olduğu katkılar ve ayrıca Türkiye'den Kafkasya'ya geri dönen veya orada Üniversite bitiren gençlerimize iş imkanı yaratmış olması nedenleriyle 2001 yılı ödülüne layık görülen değerli iş adamı HAKKI KURMEL'e özel olarak hazırlatılmış olan plaketi alkışlar arasında takdim edildi. Plaketini aldığı anda oldukça heyecanlı olduğu gözlenen sayın KURMEL'in yapmış olduğu teşekkür konuşmasında: "Biz Kafkasya'ya yatırım yaptık,yapmaya da devam edeceğiz. Amacımız, diğer imkanı olanlara da örnek olmaktır. İsrail dünyadaki Yahudiler için ne ise Kafkasya da bizim için aynıdır. Orası bizim kâbemiz olmalıdır. Yüce Tanrı Kafkasya'ya her şeyi vermiş. Tarım topraklarını gördükçe yiyesim geliyor. Öylesine verimli topraklar boş duruyor. Yabancılar işliyorlar. Oysa o toraklar bizim ve bizim insanlarımız işlemelidir. Orada mal ve can güvenliği olmadığı söylentileri asılsızdır. Yoluyla yordamıyla iş yapan hiç kimse için tehlike söz konusu değildir. Devlet yatırım için her türlü teşviki ve muafiyeti tanıyor. Ürününü pazarlama problemi diye bir şey yoktur. Kazancınızı da normal şekilde getirebiliyorsunuz. Yatırımlarımıza yenilerini ilave etme hazırlığı içerisindeyiz. Mart ayında makinalar Maykop'a ulaşacak ve Haziran ayında üretime geçeceğiz. Akrabam ve hemşehrim olan Hikmet Albayrak ile birlikte ortak olarak çalışıyoruz. Teknik konuları o daha iyi izah edecektir. Plaket için teşekkür ediyorum. Benim için anlamlı bir ödüldür. Daha güzellerini diğer iş adamları için diliyorum. Tekrar etmek istiyorum. Orası bizim atayurdumuzdur ve Oraya zarar verecek söylemlerden kesinlikle kaçınmak zorundayız. Çeçenler büyük yanlış yapıyorlar, boş yere soylarını kırdırıyorlar. Çeçen savaşını Orada tasvip etmiyorlar. Ben de tasvip etmiyorum. Önce Rusya'yı dize getireceğiz sonra da Kuzey Kafkasya'nın tamamını fethedeceğiz gibi söylemleri ve bir avuç olan nüfuslarını kırdırmaları olacak şey değildir. Bu savaş bir an önce bitirilmelidir." Diyerek sözlerini tamamladı... Plaket töreninden sonra toplantı Kurul Başkanı Hakkı Kurmel'in yönetiminde devam etti. Gündemdeki konular birbir görüşüldü. Katılımcıların sürekli söz aldığı yapıcı eleştirilerin ve önerilerin yoğun olduğu zevkli ve oldukça yararlı bir toplantı izledik. Özellikle Kafkasya'ya yönelik değişimlerin ve uygulamaların anlatımı sırasında sayın Hikmet Albayrak'ın açıklamaları kelimesi kelimesine yazılmaya değer nitelikteydi. İşte onlardan yazabildiklerimiz: " Kafkasya'dan 10 gün önce döndüm. Rusya ve dolayısıyla Mafya denen problem vardır. Ancak iş adamlarını kaçıran, zarar veren nitelikte değildir. Beş yıldır bu türden bir taleple hiç kimse kapımıza gelmedi. Düne nazaran bu gün hakkınızı arayabileceğiniz mahkemeler görevdedir. İdari merciler, Ticari alanda önemli gelişmeler ve mükemmele henüz ulaşmadıysa da yasalar vardır ve çalıştırılmaktadır. Çalma ve yalan eskiden geneldi. Ama giderek yok oluyor. Mantıklarda olumlu değişimler hızlı. Eskiden emperyalist olarak nitelene özel girişimci artık teşvik görüyor. Reklam, pazarlama, malını taşıma, paranı nakletme giderek kolaylaştı ve bayağı değişime uğradı. Vergi sisteminde gelişmeler oldu. Teşvik ve muafiyetler uygulanabiliyor. Federal değilse bile yerel yönetimler kendilerine düşen ve toplam %24'e ulaşan indirimi tereddüt etmeden uyguluyorlar. Yeter ki siz çalıp çırpma ve kaçma gibi bir niyetle değil de gerçekten yatırım için gidin. Geçen hafta Duma'dan toprak satışının serbest bırakıldığına dair bir karar çıktı. Sanırım Orada oturanlar için geçerlidir. Tam teferruatını bilmiyorum. Bildiğim bir şey var ki tarım için son derecede önemli imkanlar ve indirim ve teşvikler veriliyor. Dekarda ortalama 500 kg birinci ürün son derecede doğaldır. Emekle çok üstüne çıkarılabilir. Mısır ve Soya fasulyesinde rekor üretim söz konusudur. Yunanlı, Koreli, İsrailli ve Karadeniz sahilinden ve Kastamonu yöresinden çok sayıda çiftçi vardır. Üretilen pirincin tamamını Türk çiftçiler üretiyor ve yarısını da Türkiye'ye getiriyorlar. Ortak olan özellikleri hiç birsinin Çerkes kökenli olmayışı ve hepsinin de üretim nedeniyle yüzlerinin gülüyor olmasıdır." Kafkasya ile ilgili değerlendirmelerden sonra 14-17 Haziran tarihinde ŞHOW FUARCILIK tarafından gerçekleştirilecek Ankara Fuarı'nın amacı,program içeriği,kültürel boyutu ve sağlayabileceği faydalar ve Kafkasya'daki Cumhuriyetçiklerin nasıl katılması gerektiği, Kafiyad'nin görevi olan çalışmaların neler olduğu gibi hususların tartışılıp karara bağlanmasıyla toplantı sona erdi. Kaffed

Nur Dolay’a Açık Mektup

İdea Politika dergisinin beşinci sayısında, Nur Dolay imzasıyla "Çerkeslerin Dönüşü" başlığı altında bir gezi-inceleme yazısı yayımlandı. Sayın Nur Dolay'ı 1999 yılı sonbaharında Maykop'da iki gün konuk ettim. Tarafsız batılı bir gazetecinin Adığey hakkındaki gözlemleri bizim sesimizi, duygu ve düşüncelerimizi yazması, dünyaya taşıması elbette coşkuyla desteklediğimiz bir olay. Perestroika'dan bu yana, daralan SSCB' inde pek çok olumsuz olayın meydana geldiği zamanlarda bile bir huçur adası gibi bu ülkede yaşayanların anarşiden uzak, barış içinde yaşamaları yöneticilerin liyakat ve uzak görüşlerine borçlu. Sayın Nur Dolay'ın yazdığı gibi, Paris, Londra, İstanbul kentleriyle kıyaslandığında Maykop "...küçük, karamsar, taşra kasabası..." olarak tasvir edilse bile burada yaşayan bizlerin bu küçük "taşra kasabası"na bakışımız daha farklı. Burası bizim 135 yıllık hayalimiz, ütopyamız. Tabii, bu sayın Nur Dolay'ın gözlemi. Ona "Maykop'u niçin bizim gözümüzle görmedin?" diye sitem edemeyiz. Böyle bir betimlemede bulunmak onun en doğal hakkı. Sayın Nur Dolay'a asla hak vermediğimiz, hatta batılı gazeteci etiğiyle bağdaştıramadığımız bir konu var. O da bizim bugüne dek asla düşünmediğimiz ve düşünemeyeceğimiz bazı görüşleri bizim ağzımızdan dinlemiş gibi yazması: "Dışarıdan gelenler hazır yetişmiş armut gibi ağızlarına düşmüş bunların, ama çiğnemeyi bilmiyorlar." Her şeyden önce buraya gelenlerin tümü "hazır yetişmiş" değiller. Buraya gelip yerleşen insanlarımızın ilk okuldan üniversiteye kadar geniş bir yelpazede değerlendirebileceğimiz eğitimleri var. Türkiye, Suriye, Ürdün'de iken pek çok insanın çalışmak için can attıkları mevkileri, işyerlerini bırakıp gelenlerin yanı sıra, işi, eğitimi olmadan gelenler de var. Ama bunları birleştiren, bir potada erimelerine zemin hazırlayan da anavatanlarında yaşama isteği. Kaldı ki burada "çiğnemeyi bilmiyorlar" denilen insanların en az eğitim görmüş olanı 12. Sınıfı bitirmiş. Burada yaşadığımıza göre elbette bizim de eğitim ve kültür düzeyimize göre söyleyebileceğimiz sözümüz var. Ancak bu "Çiğnemeyi bilmiyorlar" şeklinde değerlendirilemez. Adığey'e, Khabardey Balkar'a gelip yerleşenlerin 135 yıldır birbirinden uzak –coğrafi anlamda uzaktılar, duygu ve düşünce açısından değil- yaşamak zorunda bırakılan ailelerin çocukları olduklarını unutmamak gerekir. Böyle olunca da kim kime "güçlük çıkaracak"tı? Güçlük çıkarmak bir yana, birkaç aylığına yurt dışında seyahatte bulunan kardeşlerini, arkadaşlarını, dostlarını karşılıyorlarmışçasına karşıladılar bizleri. Bölünmüş ailelerin bir araya geldikleri gerçeği algılanırsa, "gelenlere güçlük çıkarılmasa bile yardımcı olunmuyor, her şeylerini kendileri çözmeleri isteniyor" betimlemesinin hem ağır, hem de buradaki insanlara haksızlık olduğu anlaşılır. Bir yanlış anlama, dolayısıyla da benim ağzımdan söyletilen " dönüş düşüncesi 60'ların başında oluşmuş. 'Çerkesler'in en doğalca oluşan, sonra da en iyi örgütlenen hareketi' diye tanımlıyor Uzun bu olayı." Yıllar yılı anavatana dönüş düşüncesini savunduğuma, bunun diyetini de ödediğime göre "dönüş'ü 60'lı yıllardan başlatmak benim bazı gerçekleri görmezlikten gelmem anlamına gelir. Çerkesler sürülürlerken bile bir gün vatanlarına geri dönüş düşüncesindeydiler. 1908 yılında Meşrutiyet'in ilanı ile birlikte İstanbul'da kurulmuş olan Çerkes Teavün Cemiyeti'nin tüzüğü, insanlarımızı dönüş düşüncesine alıştırmak ve dönüşü canlı tutmak amacına yönelikti. Yine, Hayriye Melek HUNC hanım, Muhlis Sabahattin EZGİ, Avni L'IFIJ, Şevket DAĞ, Sıdıka AVAR, Neveser KÖKTEŞ hanımların kendi eğitim dallarına göre kimi Çerkesçe, kimi Fransızca, Türkçe, resim, müzik dersleri vermiş oldukları Beşiktaş Çerkes okulu da aynı düşüncelere hizmet ediyordu. Ne var ki gerek osmanlı İmparatorluğunun, gerekse Çarlık Rusya'sının yıkılmasıyla meydana gelen büyük değişiklikler bu düşüncenin bir süre ertelenmesine sebep oldu. Sayın Nur DOLAY'ın bu olayı 60'lı yıllarda "en iyi örgütlenen hareket" olarak tanımlaması doğrudur. Doğrudur, 61 anayasası insan hakları bakımından önemli açılımlar getirmişti. Doğrudur, bu düşünce yeni değildi, doğru temellere oturuyordu. Doğrudur, özellikle kırsal kesimden kentlere göç furyasının yaşandığı o zamanlarda halkımız, aydınlarımız asimilasyonun baş döndürücü bir hızla halkımızı öğütmekte olduğunu görüyor, kurtuluşu anavatana dönmekte arıyordu. Öylesine bir sosyal olayla karşı karşıyaydık ki bu olayı sosyologların uzun uzadıya araştırmalarına, bir netice çıkarmalarına gerek yoktu. Olanları biz etimizle, kemiğimizle, tüm benliğimizle duyumsuyorduk. "En iyi örgütlenmekten" başka çaremiz yoktu. Bazı algılamalarına katılmasam bile yine de sayın Nur DOLAY'a teşekkür ediyorum. Çünkü bana o uzun ve meşakkatli yolumuzu yeniden anımsattı. Kendini savunmama hiç gerek yoksa da bazı gerçekleri NART okuyucularıyla paylaşma fırsatı verdi. Şunu da biliyorum, bizi bu şekilde algılayacak ilk gazeteci siz değilsiniz, son da olmayacaksınız. Ama biz kendi çizgimizde, kendi ütopyamıza kararlı adımlarla gideceğiz.  Mehmet Uzun

Kosova Adığeleri Anayurda Döndü

134 yıldır Kosova'da yaşamak zorunda bırakılan Adığeler anayurtlarına döndü. Bilindiği gibi 1864 büyük sürgünü ile Adığe halkı zor kullanılarak anayurtlarından koparılmış, Osmanlı İmparatorluğu'nun egemenliği içinde bulunan topraklara yerleştirilmişti. Balkanlarda yükselen milliyetçi hareketlere ve kendi kaderlerini tayin etme isteklerine karşı yeterince etkili olamayan Osmanlı İmparatorluğu sürgün edilen Adığeler'e silah taşıma izni vererek buranın asayişini sağlamada yardımcı olmalarını istemişti. Ayrıca sürgün Adığeleri, askerlikten belirli bir süre muaf tutulmasına karşın "Gönüllü Çerkes Birlikleri" adı altında askeri birlikler oluşturulup bölgede cereyan eden cephelere sevk ediliyordu. Bu tutum Avrupa devletlerinin şikayetine neden olmuş, Osmanlı devleti ile yapılan anlaşmalarla Adığelerin Balkanlardan yeniden göç ettirilmesi zorunlu hale gelmişti. Kosova'dan anayurda getirilen, sürün yaşamları son bulan Adığeler bir köyden ibaret olup bu güne dek dillerini korumuşlardır. +''+ DIV> Kosova'da yaşayan Adığelerin anayurda getirilmesi düşüncesi bölgede baş gösteren Sırp-Boşnak savaşları ile gündeme gelmişti. O zamanlarda Kosova, savaşlardan fazlaca etkilenmemişti. Bu nedenle de bölgede yaşayan Adığeler anayurda dönme konusunda çeşitli bahaneler ileri sürüyorlar; sahip oldukları taşınmazları yok pahasına satamayacaklarını, yerlerinden hoşnut olduklarını, burada yaşayan halklarla kız alıp vererek akrabalıklar kurduklarını söylüyorlardı. Ancak hepimizin bildiği gibi yaklaşık bir yıldır Kosova'da silahlar susmak bilmiyor, insanlık adına utanç verici bir trajedi yaşanıyor. Adığeler'in yaşamakta olduğu bölge de ateş çemberinin içindeydi. Adeta yaşamak ya da ölmek konusunda tercih yapmak zorunda kalan Adığeler, ilk imdat sinyallerini anayurt yöneticilerine gönderdiler. Adığey Cumhurbaşkanı Sayın Carım Aslan, imdat sesini duymazlıktan gelemezdi. Genç, becerikli, konuya duyarlı ve güven duyduğu yöneticilerinden Çemışue Gazi'yi Kosova gönderdi. Gazi, gerekli etütlerini yaptıktan sonra raporunu Carım Aslan'a verdi. Artık yardım bekleyen Adığeler'in kaderi Cumhurbaşkanı Sayın Carım'ın elindeydi. Carım, Rusya Federasyonu'ndan yardım istedi. Rusya Federasyonu Başkanı Sayın Boris Yeltsin'e konunun önemini ve ivediliğini anlattı. Yeltsin, Federasyon olarak gerekli kararnameleri çıkardı. Adığey'de getirilecek olan Adığeler'in yerleşim, yeme-içme ve eğitim gibi gerekli organizasyonu kurdu, önlemlerini aldı. Yaşlı, kadın ve çocukları uçak ile, diğerleri de eşyalarıyla birlikte kamyonlarla anayurda dönüş yaptılar. 134 yıl önce acımasız ve zalimane savaşın, Kafkas-Rus savaşlarının kendi coğrafyasından savurarak bilinmeyen yerlere aç, susuz ve hastalıklara pençeleşerek sürüklemiş olduğu Adığeler'e, Rusya Federasyonu başkanı ve yetkilileri kucak açıyor, anayurtlarına geri dönmeleri için kolaylık gösteriyordu. Medya, dönüşe büyük ilgi gösteriyordu. Adığey'e komşu olan Cumhuriyetlerin yöneticileri dönüşü içtenlikle karşılıyor, Carım Aslan'a kutlama mesajları gönderiyorlardı. Carım Aslan, Adığey Cumhuriyeti'nin ilk Cumhurbaşkanı olarak ulus için çok önemli işler başardı. Adığey'e bu ismin verilmesinden tutunda, Adığe bayrağının ve marşının kabul edilmesine; Adığe dilinin resmi dil olmasına; "Dönüş Fonu" nun kurulmasına ve çalıştırılmasına; anayurtlarına dönüş yapanlar için vatandaşlık işlemlerinin kolaylaştırılmasına; dönüş yapanların beş yıl içinde adapte olamamaları, gelmiş oldukları ülkeye geri dönme istemleri vuku bulacak olursa edinmiş oldukları taşınır ve taşınmaz malların devletin güvencesi altında olduğuna; yatırım yapanların beş yıl vergiden muaf olduklarına dair yasalar, kararnameler çıkardı. Ve 134 yıldır anayurtlarından uzakta, vatan hasreti içinde yaşayan Adığelerin ilk toplu dönüşlerini gerçekleştirdi. Daha da önemlisi, Adığey Cumhurbaşkanı'nın ve Parlamentosunun uyum içinde çalışmaları Adığey'i, kamu düzenini sağlamış, cumhuriyette yaşayan halkların barış, sevgi ve saygı içinde yaşayan, birbirlerinin dillerine ve kültürlerine saygı duyan, huzurlu bir ülke haline getirdi.Yüzyıllardan sonra yeniden sahip olma mutluluğuna kavuştuğumuz Adığey'e karşı diasporada yaşayan Adığeler'in sorumlulukları yok mu? Dünyanın çeşitli bölgelerinde çalışan iş adamlarımız niçin Adığey'e yatırım yapmayı düşünmezler? Oysa Sayın Carım yatırım yapmak isteyen iş adamları için gerekli olan alt yapıyı hazırlamış, kolaylık gösteriyor. Tarımla geçinenler ve her türden zanaat sahiplerinin kolayca iş bulabilecekleri, rahat bir yaşam sürdürebilecekleri bir ülke Adığey. Yeni kurulmuş olmasına karşın Adığey Devlet Üniversitesi hızla gelişmekte. Rusya Federasyonu içinde pek çok okul finansman yetersizliği nedeniyle kapatılmak zorunda kalınırken Adığey'de eğitime büyük yatırımlar yapılmakta, yeni okullar açılmakta. Bilim adamlarımız için yeterli çalışma koşulları yaratılmakta. Ne iş yaparsak yapalım; zengin fakir, işçi memur demeden anavatanımız için görev ve sorumluluklarımızın olduğunu hatırlamanın zamanı çoktan geldi. Yoksa, Kosova Adığeleri için yapılan bir türden yardım mı bekliyoruz?Atalarımız, vatan topraklarını terk etmek zorunda bırakıldığı günden itibaren dönüşün mutlaka bir gün gerçekleşeceğine inanmışlar, vatanlarını bir gün olsun unutmamışlardır. İstanbul'da kurulan Çerkes Teavün Cemiyeti ve Beşiktaş Çerkes Kız Okulu'nun asıl amacı dönüş düşüncesini realize etmekti. Guaze Dergisi yayınlarıyla dönüş düşüncesini sıcak tutuyor, zamanın aydınları Sultan Abdülhamit'den anavatana dönüş için yardım talep ediyorlardı.Şovçendzuk Ali, Tzağo Nuri gibi zamanın aydınları da anavatana dönerek oranın kültürel hareketlerine katılıyorlardı. Cumhuriyetin kurulmasından sonra, özellikle de tek parti dönemlerinde çeşitli baskılar neticesinde dönüş ve kültürün korunması konusunda gözle görülen etkin faaliyetler olmasa bile halk ve aydınlar bir gün olsun anavatanlarını unutmamışlardı. Değişik isimlerle dernekler kuruyorlar, bir araya gelerek kültürel faaliyetlerde bulunuyorlardı. 60'lı yılların getirdiği özgürlük ortamı Çerkesler arasında hemen yankı buluyor, Türkiye'nin çeşitli il ve ilçelerinde dernek faaliyetleri başlıyordu. İşte bu yıllarda, kül altında hala sıcaklığını koruyan dönüş düşüncesi eşildiğinde yeniden alevleniyor, toplumun her kesiminde yankı buluyordu. Prostereyka'dan sonra dünyanın her tarafından anavatana yerleşenler oldu. Ancak, dönüş yapanların sayısı, anavatanın yeniden yapılanmasına, üretimine katkıda bulunmasına, Adığe aydınlanmasının yeniden başlatılmasına yetecek kadar değil. Adığey topraklarında, Maykop ve Kuban uygarlıkları gibi dünya kültür tarihinde önemli olan uygarlıklar yeşerdi. Bölgede yaşayan halklarla barış ve kardeşlik içinde, üretilen refahı hakça paylaşarak yeni uygarlıkların yaratılacağına inanıyorum. Başta Sayın Carım Aslan olmak üzere, Adığe uygarlığının yaratılmasına katkıda bulunanları bugünden saygıyla selamlıyorum.[Fotoğraf: Carım Aslan Kosovalı Adığelerle]+''+Mevlüt Atalay

Diaspora ve Kimlik

1. Nerede Yaşıyoruz?Bir toplumun kendi kimliğini oluşturma sürecindeki en önemli unsurlardan biri, içinde yaşanılan coğrafyanın tanımlanış biçimidir. Çünkü toplumsal kimlikler çoğu kez belirli bir mekana ilişkin olarak tasavvur edilir. Topluluk, ilişkilerini belirli bir mekanda, o mekandan da etkilenerek, oluşturur. Bu nedenle içinde yaşanılan coğrafyanın tanımlanması, aynı zamanda topluluğun kendisini ve (çoğu kez beraber yaşadığı) diğer topluluklara ilişkilerini nasıl tasavvur ettiğini yansıtır. "Yurt", "anayurt", "vatan" gibi kavramlar ve bu kavramlarla ilişkili olarak "vatanseverlik" ve "yurtseverlik"e atfedilen önem, topluluğun içinde yaşadığı ve kimliğini/kültürünü geliştirdiği mekanın algılanış biçiminin toplumsal kimliğin önemli bir unsuru olduğunu göstermektedir. +''+ Bu yazımızda, Türkiye'de yaşayan Kuzey Kafkasyalıların (Çerkeslerin), yayın organları düzeyinde, içinde yaşanılan coğrafyayı nasıl tanımladıklarına kısaca değindikten sonra, son yıllarda sıkça kullanılan "diaspora" kavramını tanımlamaya çalışacağız. Türkiye'de Kuzey Kafkasyalı aydınların yayın faaliyetleri, dernek faaliyetlerine paralel olarak gelişmiştir. Sürekli yayınlar, derneklerin kuruluşuna bağlı olarak, 1950'lerde olarak başlamış, yayın organlarının ömrü çoğu kez kısa olmakla birlikte, yayın faaliyetleri bir bütün olarak günümüze kadar devam etmiştir.1950 ve 1960'larda çıkan yayınlarda, içinde yaşanılan coğrafyanın nasıl tanımlandığına ilişkin hemen hemen hiç bir ifade yoktur. Bu dönemde çıkan yayınları okuyan "yabancıların", bu yayınların nerede çıkarıldığını anlaması, bu dergilerde yazı yazan insanların "nerede" yaşadığını tahmin etmesi çok zor, hatta olanaksızdır. 1950'lerin başlarında çıkan Kafkas dergisi sahibi İsmail Ziya Bersis'in "Türkiye'deki Kafkasyalılar" tanımlaması dışında mekansal referanslar yok denecek kadar azdır. Bu dönemde mekansal referansların yokluğunun iki nedeni olabilir. İlk olarak, bu yayınlar, daha sonra çıkan yayınlar gibi, sadece içe yönelik yayınlardır, yani sadece Çerkeslere hitap edilmektedir. Bu nedenle kullanılan ifadeler genellikle "biz", "bizim" şeklinde "okuyucunun anlayacağı" ifadelerdir. İkinci olarak, bu dönemdeki yayınlarda, folklorik nitelikteki yazılar dışında, ana tema Kafkasya'dır, yalnızca Kafkasya'nın tarihi, Kafkasya'da geliştirilen kültür ve yaşantıya değinilmektedir.1960'ların sonlarına doğru Türkiye'de yaşayan Çerkesler'in kültürü ve sorunları gündeme geldikçe, içinde yaşanılan mekanın tanımlanmaya başlanıldığını görüyoruz. Diğer pek çok alanda olduğu gibi bu alanda da öncü olan yayın, İzzet Aydemir'in çıkardığı Kafkasya dergisidir. Dergi, yerel kültürel öğelere ve bu öğelerin kaybolmasından duyduğu kaygıya daha fazla yer verdikçe, kullandığı kavramlarda da bir dönüşüm gözlenmektedir. Örneğin "Türkiye Çerkesleri" gibi kavramlar 1960'ların sonlarından itibaren giderek daha çok kullanılmıştır.İçinde yaşanılan coğrafyayı ilk defa net (ve bu nedenle, bilinçli) bir şekilde tanımlayan yayın 1970 yılında yayınlanan Kamçı gazetesi olmuştur. 12 Mart döneminde yayınına son verdiği için sadece bir kaç sayı yayınlanabilen Kamçı gazetesi, yeni yaklaşımı ve açıklığı ile, Çerkes aydınları üzerinde büyük bir etki yapabilmiştir. Kamçı gazetesi "Çerkes Milleti'nin iki ayrı ortamda, "anayurt" ve "muhaceret"te yaşadığını saptadıktan sonra, muhaceretteki dağınık yerleşim nedeniyle kültür ve kimliğin korunamayacağını belirterek, ulusun tekrar anayurtta bir araya gelmesi gerektiğini savunmuştur. Bu yaklaşım daha sonra 1970'lerin ortalarında çıkan Yamçı dergisi ve diğer yayın organları tarafından da benimsenmiş ve geliştirilmiştir. Böylece 1970'lerin sonlarında beş temel kavram etrafında şekillenen bir söylem yaygınlaşmıştır: kültürün kaynağı ve koruyucusu olan anayurt; toplumun doğal gelişim ortamından, anayurttan zorla koparıldığı sürgün; sürgün sonucu farklı bir coğrafyada yaşam, muhaceret; muhaceretteki dağınık yaşam ve kısıtlamalar sonucu kültürün ve kimliğin yok olması, asimilasyon; yok oluştan kurtulmak ve uluslaşma sürecini tamamlamak için tekrar anayurtta, anayurt ile bütünleşme, dönüş. (Bu söylemin özü "kendi topraklarında kendi kaderini tayin eden toplum olma talebi" ile ifade edilmiştir.) Doğal olarak bütün bu kavramların gelişimi ve tanımlanması aynı düşünsel sürecin, bütüncül bir söylemin geliştirilmesinin sonucudur. Örneğin hicret/göç kavramlarına karşı mecburi göç/sürgün kavramlarının kullanılması, muhaceret ve dönüş kavramlarının geliştirilmesi sürecinde gündeme gelmiştir.1990'larda, yeni bir kavramın, "diaspora" kavramının yaygınlaşmaya başladığını görüyoruz. Bu kavram, zamanla "muhaceret" kavramını ikame ederek yukarıda kısaca tanımladığımız söyleme kısmen eklemlenmiştir. "Diaspora" kavramının yaygınlaşmasında biri özel, diğeri genel iki etken olduğunu söyleyebiliriz. Özel etken, bu yıllarda Kafkasya ile ilişkilerin hızla gelişmesi sonucu "anayurt" ve "anayurt dışı" arasındaki ikilik (veya ikilemin) daha açık bir şekilde ortaya çıkmasıdır. Bu durumda, bu ikiliği tanımlamak üzere "anayurt" ve "diaspora" kavramları yaygın olarak kullanılmıştır. İkinci etken, bu dönemde dünyanın diğer pek çok ülkesinde de yeni diasporaların orataya çıkmasıdır. Bir anlamda Türkiye, Ürdün, Suriye, İsrail, Almanya gibi ülkelerde Çerkes diasporasının ortaya çıkışı (veya yeniden keşfedilişi) genel bir sürecin yansıması olarak da değerlendirilebilir. Örneğin bu konuda bir çalışma yapan Cohen (1996), eskiden diaspora kavramının özellikle Yahudiler ve kısmen dört başka toplum için kullanıldığını, son yıllarda ise en azından 30 etnik grubun kendilerini "diaspora" olarak tanımladığını belirtmektedir. 2. "İlk" diasporalar"Diaspora", eski Yunanca'da "dağınık ekmek" anlamına gelmektedir ve ilk kez, M.Ö. 800-600 yıllarında Anadolu ve Akdeniz havzalarının Yunanlılar tarafından kolonize edilmesini tanımlamak için kullanılmıştır. Bu dönemde Yunanlıların dağılması baskı nedeniyle değil, tamamen ekonomik nedenlerle gerçekleşmiştir.Kavramın yaygın ve bilinen kullanımı, Yahudilerin M.Ö.586 yılında Babil Sürgünü sonucu dağıtılmalarını ifade etmektedir. Babillilerin Yahudi Krallığı'nı yıkmasından sonra çok sayıda Yahudi tutsak alınarak Babil'e sürülmüştür. M.S.70 yılında Kudüs'ün yıkılması, Yahudilerin çoğunluğunun sürgünde yaşamasına ve daha da dağılmalarına yol açmıştır. Daha sonra Yahudilerin Avrupa, Kuzey Afrika ve Amerika'ya göçleri, bu bölgelerde de Yahudi diasporasının oluşmasına yol açmıştır. Zorla dağıtılma ve baskı sonucu Yahudi diasporası oluştuğu için, Yunan diasporasından farklı olarak, Yahudi diasporası kavramı olumsuzlukları, yani diasporanın zor ve baskı sonucu oluştuğunu ve diasporadaki yaşamın da zor ve baskı altında olduğunu ifade etmiştir. Bu dönemden itibaren "diaspora" kavramı olumsuz çağrışımlar yapmak için kullanılmıştır.Cohen'e (1996) göre Yahudi diasporasının oluşumuna benzer şekilde oluşan dört diaspora daha vardır: 19. yüzyıl ortalarında zencilerin köle ticareti sonucu kitlesel halde Amerika kıtasına sürülmesi sonucu oluşan Afrika diasporası; 1915-16'dan sonra, Ermenilerin önce Orta Doğu ülkelerine, daha sonra da Fransa ve Amerika'ya dağılması sonucu oluşan Ermeni diasporası; 1845-52'deki kıtlık ve İngiltere'nin politikaları sonucu İrlandalıların Amerika'ya göç etmesi sonucu oluşan İrlanda diasporası; ve 1948'de İsrail Devleti'nin kurulmasından sonra Filistinlilerin çeşitli Orta Doğu ülkelerine sürgün edilmesi sonucu oluşan Filistin diasporası. (Dergimizin bu sayısında Nejan Huvaj ve Ayşe Mermerci'nin yazılarında Afrika ve Filistin diasporalarında kimlik sorununu incelenmektedir.) 1990'larda diaspora kavramının yaygınlaştığını ve farklı konumdaki topluluklar için kullanıldığını görüyoruz. Bu konuda bir araştırma yapan Safran (1991), kavramın 30'a yakın topluluk tarafından kullanıldığını belirtmektedir. Safran'ın diaspora listesinde Amerika'daki Kübalılar ve Meksikalılar, İngiltere'deki Pakistanlılar, Fransa'daki Faslılar, Almanya'daki Türkler, Güney-Doğu Asya'daki Çinliler, Kuzey Amerika'daki Yunanlılar, Polonyalılar, Filistinliler ve zenciler, "değişik ülkelerdeki" Karayipliler, Hindular ve Ermeniler, Fransa'daki Korsikalılar ve hatta Belçika'nın belirki kesimlerindeki "Fransızca konuşanlar" da yer almaktadır. Bu kadar farklı özelliklere sahip bu toplumların hepsini "diaspora" kavramı içinde tanımlamamızı sağlayan özellikler nelerdir?3. "Diaspora"yı tanımlamakToplumsal olguları tanımlamakta kullanılan pek çok kavramda olduğu gibi, "diaspora" kavramında da bir tanım birliği olduğunu söylemek zordur. Fakat, Safran'ın tanımından yola çıkan Cohen'in tanımı, bu konudaki bir tartışma için başlangıç olarak kullanılabilir. Cohen'e göre (1996: 515) diaspora kavramının dokuz özelliği içermektedir. • Orijinal anayurttan, genellike açlık ve baskı gibi trajik bir olay sonucu iki veya daha fazla yabancı bölgeye dağılmak. • Bazı durumlarda, anayurttan iş, ticaret veya kolonyalist nedenlerle dağılmak.• Konumu, tarihi ve başarıları dahil olarak anayurda ilişkin kollektif bir hafıza ve mit olması.• Varsayılan tarihi yurdun idealleştirilmesi ve bu yurdun korunması, inşası, güvenliği, refahı, ve hatta yaratılmasına yönelik kollektif taahhüt.• Kollektif tasvip bulan bir dönüş hareketinin gelişimi.• Farklılık, ortak tarih ve ortak gelecek düşüncesine dayalı ve uzun süre korunan güçlü bir etnik grup bilinci.• İçinde yaşanılan toplumlarla sorunlu ilişki, en azından kabul edilmeme veya grubun başına bir başka felaketin gelme ihtimali.• Diğer ülkelerde yaşayan topluluk üyeleri ile dayanışma ve sempati.• İçinde yaşanılan ülkede çoğulculuğa geçit veren bir ortamda varlığı sürdürme olasılığı.Cohen, bu listeyi "ortak özellikler" listesi olarak tanımlamakta ve bir diasporanın bu özelliklerin hepsine birden sahip olamayacağını belirtmektedir. Bir başka deyişle, Cohen'e göre, bu özelliklerin çoğunluğunu sağlayan topluluklar "diaspora" olarak tanımlanabilir.Cohen'in, çeşitli "diaspora toplumları"nın benzer özelliklerinin listesinden oluşturduğu diaspora tanımı özcü ve öznel nitelikler taşımaktadır. Bu sorunlarına rağmen Cohen'in tanımını, anayurt dışında yaşayan Çerkeslerin tanımlanmasına yönelik çalışmalar için bir başlangıç noktası olarak kullanabiliriz. Bu kapsamda anayurt dışında yaşayan Çerkeslerin bir diaspora oluşturduğu rahatlıkla söylenebilir, çünkü Çerkesler Cohen'in tanımında belirtilen özelliklerin hemen hepsine sahiptir: uzun ve yıpratıcı bir savaş sonucu Çarlık Rusyası tarafından anayurttan sürgün ediliş (1864), bu sürgün ve Osmanlı İmparatorluğu'nun iskan politikası sonucu başta Orta Doğu ülkeleri olmak üzere darmadağınık yerleşim, anayurt Kafkasya'nın hala kollektif hafızada önemli bir tutması ve yaşatılan özgün kültürel öğelerin kökeninin anayurt olduğu inancı, sürgünün ilk yıllarında itibaren anayurda dönme özleminin canlı tutulması, vb. Yukarıda belirtildiği gibi, 1970'lerden sonra "muhaceret" kavramı yaygın bir kullanım alanı bulmuştur. Doğaldır ki, "muhaceret" kavramının yaygınlaşması, içinde kullanıldığı söylem ile ilişkilidir. Bu söylem içinde muhaceret kavramı, sadece anayurt dışında yaşamayı tanımlamamaktadır. Bu kavram aynı zamanda, örtük olarak, anayurt dışındaki yaşamın geçici ve zorunlu olduğunu da göstermektedir, çünkü bu terim çoğu kez, anayurttan baskı ile koparıldığını vurgulamak için, "mülteci" ve "sürgün" kavramları ile beraber (hatta, bazı durumlarda, aynı anlamda) kullanılmıştır. 1990'larda yaygınlaşan diaspora kavramı, en azından kullanıldığı söylem içerisinde, bu anlamları güçlü bir şekilde içermemektedir."Muhaceret" kavramından "diaspora" kavramına kayış incelenirken tekrar Yahudilerin durumuna değinmekte yarar var. Marienstras'a (1989: 120) göre diaspora kavramı sadece anayurt dışındaki yaşama göre değil, aynı zamanda anayurttaki duruma göre de tanımlanmaktadır. Marienstras, sadece Yahudilerin "merkez"de, yani anayurtta güçlü bir konumda olduğu dönemler için "diaspora" kavramının kullanıldığı, fakat güçlü bir anayurdun olmadığı dönemler için (70 yılında Kudüs'ün yıkılmasından 1948'de İsrail devleti kurulana kadar olan yaklaşık 2000 yıllık dönem) "galut" (sürgün) kavramının kullanıldığını belirtmektedir. Bir başka deyişle, kültürün ve kimliğin sürekliliğini garanti altına alan, yabancı ülkelerde yaşayanlara (en azından kültürel olarak) destek olabilen bir anayurt olduğu zaman, anayurt dışında dağınık olarak yaşayan topluluklar diasporayı oluşturmaktadır. Anayurt'taki koşullar toplumun varlığını güvence altına alamıyorsa, yani dışarıda yaşayanlar anayurda döndüklerinde dahi varlıklarını sürdürme olanağından yoksunlarsa galut (sürgün) kavramı geçerli olmaktadır. Bu bağlamda Türkiye Çerkesleri arasında diaspora kavramının kullanımına baktığımızda, bu kavramın anayurdun bir anlamda yeniden keşfedildiği 1990'larda yaygınlaşması şaşırtıcı olmamaktadır.4. Diasporanın sürekliliğiDiaspora kavramı tartışılırken, bu kavramın kullanımında ortaya çıkabilecek bir soruna dikkati çekmek gereklidir. Yaygın olarak kullanıldığı biçimiyle diaspora kavramı, "bir topluluğun en az iki yabancı bölgede dağınık olarak" yaşadığını belirtmektedir. Bir toplumun diaspora olarak tanımlanmasını sağlayan temel nitelik ("anayurt dışında dağınık yaşama"), aynı zamanda o toplumun diaspora niteliğini kaybetmesine yol açacak niteliktir. Bu nedenle "diaspora" kavramı aslında (çok uzun sürebilecek olsa da) bir geçiş sürecini tanımlamaktadır. Diaspora olmanın bir geçiş süreci olarak değerlendirilmesinin iki nedeni vardır: İlk olarak, farklı bölgelerde yaşayan topluluğun üyeleri, farklı deneyim ve toplumsal ilişkiler sonucu birbirlerinden farklılaşacaklar, bunun sonucu her bölgede yaşayan grup, kendi "öz", "gerçek" kimliğini aslında değişen yapısı ve kültürü ile tanımlayacaktır. Örneğin bu sayımızda yayımlanan yazısında Seteney Shami, Türkiye, Ürdün ve Kafkasya'da yaşayan Çerkeslerin "Çerkes kimliği"ni nasıl farklı tasavvur ettiklerini göstermektedir. Benzer şekilde Ayşe Mermerci'nin yazısında da, farklı ülkelerde yaşayan Filistinlilerin Filistin tasavvurları karşılaştırılmaktadır. Bu süreç devam ettikçe, farklı bölgelerde ve koşullarda, birbirinden bağımsız yaşayan topluluklar, bir toplum oluşturmaktan uzaklaşacaklardır. Bu süreç sonucu belki de farklı diasporalar oluşacaktır. İkinci olarak, yukarıda tanımladığımız sürece paralel olarak, dağınık yaşayan topluluklar, dağınık yaşadıkları için kültürlerini yeniden-üretemeyecek ve zamanla içinde yaşadıkları toplumla kaynaşacaktır, çünkü mekandan bağımsız olarak toplumsal-kültürel ilişkilerin sürdürülemeyeceği açıktır. Bu durumda da diaspora bir bütün olarak ortadan kalkacak, yok olacaktır.Sonuç olarak diaspora kavramı, söz konusu topluluğun aslında yok olma tehlikesiyle karşı karşı olduğunu göstermektedir. Bu nedenle, bir toplumu diaspora olarak tanımlamak, zorunlu olarak o diasporanın varlığını nasıl sürdürebileceği ve anayurtla ilişkilerinin nasıl olacağı sorularını da beraberinde getirecektir. Bu yazı, Türkiye'deki Çerkes aydınlarının düşünsel tarihi üzerine yapacağımız bir araştırmanın ilk adımıdır. Bu nedenle yazıda somut örnekler ve farklılıklar yerine sadece genel eğilimlere değinilmiştir. Bu söylemin gelişiminde, Süleyman Yançatarol'un büyük katkıları olduğunu hatırlatmak isterim. Diaspora kavramı üzerine önemli bir çalışma için bkz. Clifford (1994).KAYNAKLARCohen, Robin (1996), "Diasporas and the Nation-State: From Victims to Challengers", International Affairs, c.72, n.1, s.507-520.Clifford, J. (1994), "Diasporas", Cultural Athropology, c.9, s.302-338.Marienstras, Richard (1989), "On the Notion of Diaspora", Gerard Chaliand (ed.), Minority Peoples in the Age of Nation-States içinde, Delhi: Ajanta Publications, s.119-125.Mitchell, Katharyne (1997), "Different Diasporas and the Hype of Hybridity", Environment and Planning D: Society and Space, c.15, s.533-553.Safran, William (1991), "Diasporas in Modern Societies: Myths of Homeland and Return", Diaspora, c.1, n.1, s.83-99.+''+Erol Taymaz

2000 Yılı “Fair Play” Ödülü: M. Kazım Taymaz

Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi Fair Play Konseyi'nin 2000 Fair Play Ödülleri 3 Haziran günü Olimpiyatevi'nde düzenlenen görkemli bir tören ile sahiplerini buldu. Bu yıl Davranış Büyük Ödülü, yaklaşık yarım yüzyıldır bitmek bilmeyen bir enerji ve istekle toplumu için çalışan değerli büyüğümüz M. Kazım Taymaz'a takdim edildi. Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi, M. Kazım Taymaz'ı "40 yıldan bu yana hiç bir karşılık beklemeden köyden getirdiği binlerce imkanı olmayan çocuğu eğitmesi, Köy Çocuklarını Eğitim Derneği'ni kurması ve ilerlemiş yaşına karşın deprem bölgesindeki çalışmaları" nedeniyle ödüle layık gördü. 1925 yılında Düzce'nin Kirazlı (Siyokhable) köyünde doğan Sn. M. Kazım Taymaz, 1952 yılında Ankara'da Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulu'nu bitirdikten sonra tekniker okullarında öğretmen ve İstanbul Teknik Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olarak meslek yaşamını sürdürdü. 1964 yılından sonra İstanbul'da kurucusu olduğu Köy Çocuklarını Yükseltme Derneği ve Köy Çocuklarını Eğitme Derneği bünyesinde yetenekli köy çocuklarının ilkokuldan üniversiteye kadar her düzeyde öğrenim görmesini sağladı. Sn. Taymaz, yaz / kış demeden tüm Anadolu'yu gezerek olanaksızlıklar nedeniyle okuyamayan yetenekli çocukları tespit etmiş ve özel çabalarıyla sağladığı desteklerle bu çocukların iyi bir eğitim görmesini sağlamıştır. Değerli büyüğümüz emekli olduktan sonra da bu etkinliklerini sürdürmüş, bu kez Düzce'de kurduğu dernek ile köy çocuklarının yetiştirilmesine büyük katkıda bulunmuştur. Sn. M. Kazım Taymaz, Düzce depreminden sonra gerçekleştirdiği çalışmalarla da büyük bir takdir kazanmıştır. Depremin getirdiği yıkımın duyurulması ve yardım çalışmalarının örgütlenmesinde son derece aktif olarak çalışarak bu acı olayın etkilerinin hafifletilmesi yönünde önemli bir başarı sağlamıştır. Kafkas kültürünün yaşaması ve geliştirilmesi için göstediği aktif çalışmaları ile de tanınan Sn M. Kazım Taymaz'ın Fair Play ödülü alması Düzce'de büyük bir sevinç ile karşılanmıştır. Örneğin Düzce Belediye Başkanı Ruhi Kurnaz ödül töreninden sonra Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi'ne gönderdiği mektupta şu görüşleri dile getirmiştir: "40 yılı aşan bir zaman içerisinde hiçbir karşılık beklemeden, Anadolu'nun her bir yanından seçtiği imkanı olmayan köy çocuklarının eğitimli birer aydın olarak topluma kazandırılması yönünde çaba harcayan, bu alanda kurduğu derneklerle yardımseverlerin örgütlenmesine öncülük eden, gerek kişiliği, gerekse eğitimci kimliği, gerekse sosyal ve kültürel alandaki etkinliği ile örnek insan değerlerini taşıyan M. Kazım TAYMAZ kelimelerle ifade edilemeyecek bu güzel ve faydalı çalışmalarını bölgemizde yaşanan deprem felaketleri sonrasında da sürdürmüştür. Hatta bu çalışmalarını daha geniş yelpazeye yayarak daha da arttırmış0tır. Ulusumuzla diğer uluslar arasında dostluk, kardeşlik, yardımlaşma adına adeta bir barış elçisi olan bu dünya insanı özellikle; İsrail'de bulunan Galile bölgesinde Kfar Kama beldesi halkı ve buradaki kurumlarla temasa geçip Düzce ve Düzcelilere yardım etmiştir. [İsrail Çerkeslerinin topladığı yardımının dağıtılması amacıyla Kfar - Kama Belediye Başkanı Hani Pşımaf Şovgen başkanlığında bir heyet depremden hemen sonra Düzce'ye gelmiştir.] Düzce Belediyesince hazırlanan CD ve video kasetlerini bu bölgelere ulaştırıp Kfar Kamalılara ve İsraillilere Düzce'yi tanıtmış, son derece iyi ilişkilerin kurulmasını tesis etmiştir. Her yönüyle örnek bir insanımız olan M. Kazım TAYMAZ'a tarafınızca verilen Toplumsal Fair Play Davranış Dalı büyük ödülü bizler için son derece gurur kaynağı olmuştur. Geleneksel hale getirilen Fair Play ödülleri ile yurdun dört bir yanına hayat felsefeleri, davranışlarıyla toplumsal barış, huzur ve dayanışmaya katkı sağlayan böyle örnek kişi ve kuruluşları tespit edip onurlandıran Değerli Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi ve Fair Play Konseyi üyelerini Düzceliler adına yürekten tebrik ederim. Değerli büyüğümüz M. Kazım TAYMAZ'a ve ona daime destek olan değerli eşi Emine TAYMAZ'a böyle anlamlı bir ödülü bölgemize kazandırdıkları için minnettarlığımı belirtirim." Değerli büyüklerimiz M. Kazım ve Emine Taymaz'a, toplumumuzun gelişmesine yönelik gerçekleştirdikleri örnek çalışmalar için şükranlarımızı sunuyoruz.Kaffed

Gülay Göktürk’e Cevaben

Gülay Göktürk, Sabah Gazetesi Köşe Yazarı, Sayın Göktürk, 4 Ocak 2000 tarihli Sabah Gazetesi'ndeki "Çeçenistan Mitingleri" başlıklı yazınızı okudum ve hem hayal kırıklığına uğradım ve hem de üzüldüm. Türkiye'nin saygın ve önde gelen gazetelerinden biri olan Sabah gazetesinde kendisini kamuoyuna açmış bir yazarın yazılarında; günlük söylentilerin ötesine uzanması, ciddi araştırma sonucu elde edilen bilgi ve bulgulara dayanması, bilinen tarihi gerçeklerle ters düşmemesi, daha da önemlisi; insanlığın ortak değerlerini ters yüz etmemesi gerektiğine inanmaktayım. Zannederim bunda da haklıyım. Öyleyse, bazı soruları sormak ve tutarlı yanıtlar beklemek de bir okuyucu olarak benim hakkımdır diye düşünüyorum: Rusya'ya karşı yaşam ve özgürlük savaşı vermiş ve vermekte olan Çeçen halkını, hangi bilgi ve bulguya dayanarak "dünyanın dört bir yanından toplanıp gelmiş şeriatçı teröristler" olarak ilan ediyorsunuz? Bu değerlendirmenize göre; Rus ateşi altında can verdiğini ifade ettiğiniz sivillerin ölümlerinin sorumlusu olarak, terörist ilan ettiğiniz Çeçen savaşçılarını mı görmemiz gerekmektedir? Yaşama haklarını ellerinden almak isteyen Ruslar'a karşı direnen Çeçenlerin mücadelesini, "dinci fanatiklerin iktidar savaşı" olarak gösterdikten sonra, konuyu; Afganistan'daki Taliban yönetimi ve Suudi Arabistan ile İran'ın kendi rejimlerini ihraç etme savaşı ile özdeşleştirmenizin dayanaklarını lütfen ortaya koyar mısınız? Siz, yüz yılların oluşturmuş olduğu Çeçen halkının kültürünü, yaşam biçim ve felsefesini biliyor ve tanıyor musunuz? Hangi gerekçeye dayanarak Çeçen kadınlarının Afganistan'daki hemcinsleri gibi zulüm içinde yaşayacağına inanıyor musunuz? Rusya'nın yaptığı saldırı ve soykırım karşısında kendi toprakları üzerinde özgürce yaşamaktan öte bir isteği bulunmayan Çeçen halkının bu direnişini, "Dünyanın en bağnaz teröristlerinin kendi aralarında giriştikleri nüfuz bölgesi savaşları" olarak değerlendirmenizin tutarlı nedenlerini lütfen açıklar mısınız? Geçmişten günümüze değin dünyaya saygınlığını defaatle kanıtlamış olan Çeçen halkını mafya ve uyuşturucu ticaretiyle özdeşleştirip, "GÜRUH" nitelemesiyle bu halka hakaret etme hak ve yetkisini nereden alıyorsunuz? Bu yaşam ve özgürlük savaşını nasıl oluyor da "mafyöz teröristlerin iktidar hesapları" olarak gösterebiliyorsunuz? Sayın Göktürk; 1994-96 yenilgisinden sonra Çeçenistan'la uluslar arası hukuk kurallarına göre yaptığı ikili antlaşmaları tek taraflı yok sayarak, tarih boyunca taşıdığı yayılmacı emellerini bir kez daha uygulamaya koyan Rusya'nın bu hukuk tanımaz, insanlığın ortak değerleri ile bağdaşmayan soykırım girişimini kınamak yerine, kendi toprakları üzerinde özgürce yaşama hakkını korumaya çalışmaktan öte bir isteği olmayan Çeçenlere karşı; hakaret boyutuna ulaşan, tarihi gerçeklerle uyuşmayan bu yazınız kendisi Çeçen olmayan ben ve benim gibi olayları tarafsız ve objektif değerlendirmeye çalışan bir çok okuru ciddi bir şekilde üzmüştür. Dileğim, yazınızdaki iddialarınızın haklılığına halen inanıyorsanız, köşenizde; sorularıma da yer vererek tutarlı ve doyurucu yanıt vermeniz, eğer haklılık iddianızdan vazgeçiyorsanız; üzdüğünüz insanların tekrar gönlünü kazanmak için gerekeni yapmanızdır. Aksi halde sizi, Çeçenlere karşı kin ve nefret duygusu taşıyan, Rusya'nın savunuculuğunu yapmak durumunda olan biri olarak görmekten kendimizi almamız mümkün olamayacaktır. Saygılarımla.  Cengiz Özcan

Balballı Gezisi

Kafkas Abhazya Kültür Derneği yeni bir bakış açısı ile Türkiye'de ki diğer Sivil Toplum Kuruluşlarıyla ilişki kurma, bu ilişkiyi geliştirme ve devam ettirme amacıyla çeşitli projeler geliştirdi. Bu projelerin başında Tarih Vakfı ile olan karşılıklı iyi niyet, birlikte çalışma isteği doğrultusunda vakfın İTÜ Maçka Sosyal Tesislerinde düzenlediği 9. Stklar toplantısına dernek olarak katılım sağlandı, iki gün süren ve teması "STK'LAR VE GÖNÜLLÜLÜK'' olan toplantılar esnasında iyi ilişkiler geliştirdiğimiz vakıf yöneticilerinin kültürümüzü ve insanımızı daha yakından tanımak istediklerinden hareketle bir köy gezisi düzenleme fikri oluştu. Balballı köyünün bu teklife sıcak bakması sonucunda derneğimiz, Tarih Vakfı ve Balbalı köyünün ortak çalışması sonucu gerçekleşen gezi amacına ulaştı ve yüzelli kişilik seçkin bir davetli topluluğu, diğer dernekler, Kaf-Der ve civar köylerde ki Ayhabı, Thamadaların katılımı ve köy gençlerinin özverili hizmetleri sonucunda son derece başarılı ve tanıtım açısından olumlu bir gezi gerçekleştirildi. Atlas Dergisi muhabiri fotoğraf çekimleri gerçekleştirdi, TRT 2 Kültür Net.Tr program ekibi yemek kültürü ile ilgili röportajlar yaptı ve oyunlarımızı görüntüleyerek üç ayrı program halinde sundu. Güzel bir sonbahar günü abartsa(mutfak) ve iki ayrı kapısı olan beyaz badanalı geleneksel bir abaza evinin ulu meşe ağaçları ile bezenmiş yemyeşil ve kocaman aştasında (bahçe) azarlar söylendi, abıstalar yendi. "Türkiye'de yaşayan Aleviler Süryanileri, Sünniler Alevileri, Türkler Çerkesleri ve diğer dini yada etnik gruplar birbirlerini ya hiç ya da çok az tanıyor." Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı Genel Sekreteri Prof.Dr Orhan Silier yaptığı teşekkür konuşmasına böyle başladı ve "Bize sofranızı ve gönlünüzü açtığınız için teşekkür ederiz'' diye devam etti. Gezi izlenimleri ve Çerkesler hakkında genel bilgileri yakında Tarih Vakfı web sayfasından okumak mümkün olacak. Ayrıca Derneğimiz Tarih Vakfı ile olan projeleri ve ilişkilerini karşılıklılık çerçevesinde devam ettirmekte ve önümüzde ki dönem içinde gezi ve diğer etkinlikler bazında çalışmalarını sürdürmektedir.Kaffed

Putin’in Kafkasya Üzerindeki Niyetleri

Seçim zaferinin ardından Viladimir Putin, Kafkasya üzerindeki Rus politik ve askeri otoritesini restore etmekte nasıl bir yol izleyecek Bütün Güney Kafkasya genelinde politik analizciler hiç durmadan çalışmaktalar. Bir zamanlar, yaptıkları tahminlere ancak yere tavuk kemiği atıp fal bakmakla eşdeğer düzeyde güvenilirdi. Viladimir Putin'in seçim zaferinin şimdiden kesin görüldüğü şu günlerde, kendilerine daha önce hiç görülmemiş çapta bir talep söz konusu. Popülaritesi yüksek Çeçenistan savaşı ve batıya karşı takındığı ödün vermez tutum bir kenara bırakılırsa, Putin hala bilinmezliğini koruyan politik bir kişilik durumunda. Rusya'nın iç ve dış politikalarının belirlenmesi ve hatta bu konuda açık ve anlaşılır bir resmi bildiri yayınlanması kendisini bekleyen görevler. Savaş uçakları Kuzey Kafkasya'daki asi güçleri bombalamaya devam ederken Güney Kafkasya'da, Gürcistan, Ermenistan ve Azerbeycan liderleri gergin bir bekleyiş içerisindeler. Birçok şey Putin'in çevresinde kümelenmiş güç odaklarına ve Putin'in politikalarının gerçekleştirilmesinden sorumlu olanlara bağlı. Eski KGB ajanının Kremlin'deki yükselişini planlayan ve sağlayan politik çevrelerin geri plana atılması muhtemel; zira Putin, bu çevrelerin artık ipleri ellerinde tutmalarını kaldıracak durumda değil. Büyük bir ihtimalle bu çevreler yeni yüzler ve yeni politik gruplar tarafından değiştirilecekler. Böylece politik uzmanlar her şeye en baştan başlamak zorunda kalacaklar. Fakat bu denklem içerisinde değişime uğramayacak ve dolayısıyla da politik analizcilere sorun yaratmayacak durumlar da söz konusu. Seçim zaferinin hemen ardından Putin, Rus Olypus Dağının zirvesine çıkmayı başaran ilk profesyonel politikacı olacak. Kendisinin bu politik başarısı kaygı veya sevinçle karşılanabilir; fakat gerçek olan, Putin'in böyle bir görev için gerekli ideal politik alt yapıya sahip olduğu. Putin ne bir eski parti kodomanı, ne de gevşek bir ekonomik programa sahip, kıvılcım gibi bir anda yanıp sönen bir reformcu. Batı ekonomisi ve dünya politikası üzerine eğitim yaptı. Dünya liderlerinin Rusya üzerine verdikleri bildirilerinin ardında yatan gerçek anlamları algılama yeteneğine sahip. Putin'in sahip olduğu alt yapı ve tecrübeler, G. Kafkasya Cumhuriyetleri ile geliştireceği diplomatik ilişkiler üzerinde önemli etkiye sahip olacaklar. Eğer Putin'in geliştireceği politikalar, Rusya'yı yeniden global bir güce ulaştırma ve Rusya'nın çevre bölgeler üzerindeki etkinliğini tekrar restore etme temelleri üzerine kurulacaklarsa, bu eski Sovyet Cumhuriyetleri çok önemli birer politik arena olacaklar. Çeçenistan Savaşı'nın ardından Putin'in anlamakta zorluk çekmeyeceği bir gerçek, K. Kafkasya'nın her zaman kaynayan bir kazan olarak kalacağıdır; ta ki Rusya, güney sınırları ile Çeçen direnişini destekleyen ve finanse eden anti-Rus güçler arasında bir güvenlik şeridi oluşturuncaya kadar. Yeni devlet başkanı aynı zamanda, geçmişte Rus İmparatorluğu'nun bir parçası olan bütün Kafkasya bölgesi genelinde ortaya çıkan her türlü anti-Rus eylem ve hareketi ezmek için elinden geleni yapacaktır. Bunun yanı sıra, Türkiye'nin uluslararası arenada artık tek başına önemli bir askeri oyuncu olarak sahneye çıkıyor olması, Putin'i kaygılandırması gereken diğer bir gelişim. Rusya'nın, üzerinde otoritesini tekrar kurmak istediği G. Kafkasya aynı zamanda batı petrol şirketlerinin iştahını kabartan ve NATO'nun askeri çıkar bölgelerinin içerisinde yer alan bir konuma sahip. Tabi ki bu durum bu çıkar ilişkilerini oldukça karmaşık bir hale sokmakta. Fakat Putin pragmatik bir yapıya sahip ve önünde seçebileceği iki alternatif bulunmakta. 19. yüzyıl diplomasisi ruhu ile hareket edecek olursa, yeni devlet başkanı batı ile anlaşarak Doğu Avrupa ve Asya'da çıkar ve otorite paylaşımlarına gidebilir. Örneğin Rusya NATO'nun (eski Yugoslavya'da bazı kısıtlamalar olmak üzere) bütün Avrupa, Belarus'un batısı ve Ukrayna üzerindeki hakimiyetini tanıyabilir. Ayni zamanda Iran ve Irak ile olan işbirliğini sınırlayıp, diğer Arap ülkeleri ile olan sıcak ilişkilerini de askıya alabilir. Karşılık olarak Batı, Rusya'nın Asya'daki hakim rolünü kabul edip G. Kafkasya üzerinde geliştirdiği bütün askeri ve politik programlarını durdurabilir. Batı yatırım hareketleri sadece bölgesel projelerle sınırlandırılıp, yeni petrol bölgeleri yaratma gibi büyük çaplı planlar Rusya'nın katılımı ile gerçekleştirilebilir. Fakat bu seçeneğin dışında Putin, bu üç G. Kafkasya Cumhuriyeti üzerinde istikrar bozucu politikalar izleyerek, bölge üzerine Batı tarafından yaratılmış olan gelişim programlarını başarısızlığa uğratabilir. Örneğin Gürcistan'a Cumhuriyetin bağımsızlığını ve güvenliğini garanti altına almak amacı ile konuşlandırılmış Rus barış gücü birlikleri, Putin'in bu amacına hizmet edecek şekilde kullanılabilirler. Kremlin'in sadece Abkhazia rejmine politik ve askeri destekte bulunması bile, 280,000 mültecinin soruna kesin bir çözüm beklediği Gürcistan'da büyük bir politik dalgalanmayı harekete geçirmeye yetecektir. Böyle bir hareket, 1997 yılındaki ateşkesten bu yana bölgede barışın sağlanması adına hiç bir başarı gösterememiş Gürcistan Hükümeti'nin güvenilirliğini sarsacaktır. Sadece bir kaç gün içerisinde Abkhazia, Rusya'nın G. Kafkasya'daki politik ve askeri alanlardaki genişlemesinin başlangıç ve kaynak noktası olabilir. Böyle bir oyunu ise Batı'nın katbedeceği muhakkak. Rusya'nın kazanacağı böyle bir politik zafer oldukça uzun dönemli sonuçlara sahne olacaktir. Bati Karadeniz sahilleri güvence altına alınmış olacak ve ayni zamanda Azarbeycan'in Hazar Denizi ve Akdeniz arasında bir petrol boru hattı kurma emelleri de tamamen yok edilecektir. Bu şekilde Putin, Bati ile yaptığı pazarlıklarda bu güçlü konumunun avantajlarını kullanacak ve Rusya için daha ileri vadeli çıkarlar elde etmesi kaçınılmaz olacaktır. Putin'in bu politik zaferinin, Gürcistan ve Azerbeycan için yeni bir kaos döneminin sinyallerini vereceği kesin. Cumhuriyetlerdeki var olan rejimlerin çökmesi radikal güçleri harekete geçirecek ve bu güçler de karşılık olarak iç çatışma ve gerginlikleri artıracaklardır. Bu hareketlerin doğuracağı sonuçların yarattığı korku Batı'yı, Rusya ile bir çıkar ve otorite paylaşımı konusunda ikna etmede yetebilir. Uluslararası alanda diğer ülkelerin Gürcistan ve Azerbeycan ile kurdukları dikkatli ve dengeli ilişkiler Rus gözlemciler tarafından her zaman, Batı'nın Rusya ile bir çatışmaya girmek istememesi şeklinde yorumlanmıştır. Durumun böyle olduğu varsayılırsa Bati, Rusya'nın G. Kafkasya üzerindeki öncelikli konumunu zaten kabullenmiş durumda. Buradan da çıkarabileceğimiz tek bir sonuç olabilir: Bati güçleri, Çöken bir imparatorluğun küller içerisinden tekrar yükselişini ancak gözlemlemekle yetinmek zorunda kalacaklar. [Bu makale, merkezi Londra'da bulunan Institute For War & Peace Reporting kurumunun haftalık olarak yayınlanan 25 Mart bülteninden alınmıştır. Leonard Amani Londra'da yaşayan Gürcistan asıllı politik bir analizcidir.] [İngilizce'den Çeviren: Barış Güven]  Leonard Amani

Sayin Ahmet Necdet Sezer’e Açık Mektup

T.C. CUMHURBAŞKANI ANKARA Muhterem Cumhurbaşkanımız, 1992 yılında hiçbir gerekçe göstermeden ağır silahlarla Abhazya'yı kısmen istila eden Gürcistan güçlerini Abhazyalılar 30 Eylül 1993 tarihinde bütün olumsuz şartlarına ve imkansızlıklarına rağmen (saldıran ve etnik yapı itibarıyla saldırıya uğrayan ülkenin kendi ülkeleri de olduğunu adeta unutarak saldırganlarla beraber olanlar da dahil) yurtlarından kovmuşlardır. Abhazya bugün yeni bir savaşa sahne yapılmak istenmektedir. İlk savaşın bitiminden itibaren Gürcistan sınırındaki Gal bölgesinde Gürcü güçlerince gerçekleştirilen terör eylemlerinde bir çok Abhaz yurttaşı hayatını kaybetmiş, kimileri de kaçırılmış ve bir daha bu kişilerden haber alınamamıştır. Ne acıdır ki, tüm bu olaylar BM Barış Gücü yetkilileri gözü önünde cereyan etmiş, bugüne kadar da bu üzücü olayların önü alınamamıştır. T.C. Devleti'nin kuruluşunda kanları ve canlarını veren biz Kafkas kökenli Türk vatandaşları Devletimizin Güney Kafkasya politikasında "yüksek menfaatlerinin" korunmasının bilincindeyiz, ancak, T.C. Devleti tarafından Gürcistan'a yapılan askeri yardımlarla Abhazyalı kardeşlerimizin yaşam haklarının yok edilmesine, Devletimizin bigane kalması gibi bir kaygı taşımaktayız. Abhazya yeni ve ağır bir terörist saldın ile karşı karşıya bulunmaktadır. 11 Eylül sürecini fırsat bilen Gürcistan'ın organize ettiği 600 civarındaki ağır silahlı bir terörist grup Abhazya'nın Kodor bölgesine girerek kanlı olaylar gerçekleştirmiştir. 8.10.2001 günü bir BM helikopteri düşürülmüş, 6 BM görevlisi ve 3 helikopter mürettebatının ölümüne sebep olmuştur. 9.10.2001 günü de aynı bölge SU-25 tipi uçaklar tarafından bombalanmış, birçok sivil hayatını kaybetmiş, birçok insan da yaralanmıştır. Bu durum karşısında Abhazya teyakkuza geçmiş böylece çok gergin bir döneme girilmiştir. Bu gergin durum başta Türkiye'dekiler olmak üzere diasporada yaşayan milyonlarca Kuzey Kafkasya kökenli kardeşlerimizce endişe ve büyük bir dikkatle izlenmektedir. Abhazya'da yaşanan bu olumsuzluklar Kuzey Kafkasya halklarının da teyakkuza geçmesine neden olmuştur. Umudumuz bu olayların daha fazla kan dökülmeden son bulmasıdır. Ancak bu temennimizin gerçekleşebilmesi için bütün dünya devletleri halklarının uluslararası ve sivil toplum örgütlerinin çaba ve acil girişimleriyle mümkün olacaktır. Bunun için, sorumluluk duyan herkesin kendi yönünden bu istenen çözüme destek vermesi gerekmektedir. Zira Abhazya'da istilacılarla yurtlarını savunmak zorunda olan insanlar arasında yeniden kanlı bir savaş yaşanmak üzeredir. Tarih boyunca dış güçler tarafından tecavüzlere, soykırımlara uğrayagelen dünyanın bu güzel ülkesi, kendi kültürünü, dilini bir başka deyimle tüm varlığını yaşatabileceği 21.yüzyılın görüntüsüne yaraşır bir özgürlük ortamına kavuşturulabilmesi için hür, demokrat, insan haklarına saygılı devletimiz ve tüm devletlerin soruna sahip çıkmalarım beklemekteyiz. Dünyanın gözü, kulağı Afganistan'da iken bunu fırsat bilerek bölgedeki olayların kontrolleri dışında olduğu gibi değişik bahane ve ifadelerle saldırıya geçmiş Gürcülere dur demek için geç kalınmamalıdır. Sayın Cumhurbaşkanımız, Bölge ülkelerinin ve tarafların da menfaatine olacak, bu konuda camiamızı sevindirecek girişimlerinizin olumlu sonuçlarını duymak heyecanı ile derin saygılar ve esenlikler dileriz. KAFKAS-ABHAZ DAYANIŞMA KOMİTESİ Başkan İrfan ArgunKafkas-Abhazya Dayanışma Komitesi