Kazaklar da Yurtlarına Döndüler…

Deli Petro zamanında baskılara dayanamayan bir grup Kazak, Osmanlı topraklarına sığınmış, Manyas ilçesinin Karagöl (Kazaklar) mevkiine yerleşmişti. Ana caddeye açılan yan arterleriyle modern bir köy kuran Kazaklar giyinişleri, örf ve adetlerine tutkun olmalarıyla yörenin renkli simaları arasındaydılar. +''+ Kazak töresine göre yedi kuşaktan akraba olanlar arasında evlenme yasaktı. Zamanla köyün hemen hemen tümü akraba olmuş, kızlarını kendi soyundan olmayanlara vermedikleri, dışarıdan da kız almadıkları için evlenme büyük sorun olmaya başlamıştı. Yaşlılar meclisi toplanarak "yedi göbek akrabayla evlenmeme" töresini dört göbeğe indirmiş, ancak zamanla bu da ihtiyaca cevap veremez hale gelmişti. Kazaklar sorunlarını zamanın hükümetine iletmişler, SSCB ile temasa geçerek geri dönme taleplerinin kabul edilmesini istemişlerdi. Taraf olan iki devletin Kazakların sorununu insani boyutta görmesi ile anayurtlarına dönme istemleri kabul edildi. İki kişiden oluşan Kazak komitesi SSCB'ne gitti, yerleşmek istedikleri bölgeyi belirledi. 1962 yılında 1000 kişiden oluşan Kazak kolonisi SSCB'ye döndü. 64 kişi de Amerika Birleşik Devletleri'ne göç etti.+''+Abdülkadir Şeker

Maykop’ta “Vatanına Dönenler Günü” Kutlandı

Yugoslavya'nın Kosova bölgesinde yaşayan Adığeler toplu olarak 1 Ağustos 1998 tarihinde Adığe Cumhuriyetine dönmüşlerdi. Adığe Cumhuriyeti Başkanı Aslan Carim bu günü tarihsel önemi nedeniyle "Vatanına Dönenler Günü"(Repatriant Günü) olarak ilan etmiş olduğundan iki yıldır 1 Ağustos günü Adığe Cumhuriyetinde kutlanmaktadır. Bu yılın kutlama törenleri Adığe Cumhuriyeti Dram Tiyatrosunda yapıldı. Törenlere vatanına dönenlerin yanı sıra Cumhuriyetin yöneticileri, dış ülkelerde yaşayan Adığeler ve kalabalık bir halk topluluğu katıldı. Törende Adığe Cumhuriyeti Başkanı Aslan Carım, Parlamento Başkanı Yevgeni Salov, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Natho Raziyet, Maykop şehri Yönetim Başkanı Mihail Cernicenko, Adığey Yazarlar Birliği Başkanı İshak Maşbaş, Dönenlere Yardım Vakfı Başkanı Necdet Hatam, Dil Öğrenim Merkezi AKTİV'in yöneticisi Mehmet Uzun, Adığey'e ilk donen kişi olan Davut Libzu birer konuşma yaparak bu gün ile ilgili görüş ve düşüncelerini dile getirdiler. Almanya'da yasayan Dr. İhsan Saleh (Wıcuh) de bir konuşma yaptı ve vatanına dönmüş olanların arasından kendisinin belirlemiş olduğu üç kişiye nakdi yardımda bulundu. Vatanına dönmüş olanlardan eğitim ve kültür alanında başarılı olan dört kişiye Kültür ve Eğitim Bakanları tarafından takdir belgeleri ve armağanlar sunuldu. Vatanına dönmüş olanların çocukları Adığece ve Rusça şiirler okuyup oyunlar sergilediler. Törenler Adığe düğünü ile sona erdi. (İ. Çetao, Maykop)Kaffed

Diasporik Bir Topluluk Olarak Çerkesler

Türkiye'de yaşayan Çerkeslerin durumunu ve varoluş sorunlarını anlayabilmek için öncelikle genel olarak farklı coğrafyalarda yaşayan Çerkesler, sonra da özel olarak Türkiyeli Çerkesler üzerine önemli olduğunu düşündüğüm bazı belirlemelerde bulunulması gerekmektedir. +''+ Her şeyden önce, Çerkeslerin diasporik bir halk olduğunun bilinmesi önemlidir. Kısa bir hatırlatma yapılarak söylenirse, Çerkesler 134 yıl önce, yüzyıl kadar süren bir bağımsızlık savaşının arkasından, dalga dalga gerçekleşen sürgünlere uğrayarak, eski Osmanlı topraklarının bir ucundan diğerine (Balkanlara ve Rumeliye, Anadolu'ya ve bugün Cezayir, Suriye, Ürdün, İsrail olarak bilinen topraklara), dağıtılıp, yerleşime tabi tutulmak üzere anayurtlarından koparılmışlardır. Bugün ise 40'dan fazla ülkede dağınık olarak yaşamaktadırlar. Prototip diasporik toplum örneği sayılan Musevilere ek olarak, tıpkı Filistinliler, İrlandalılar, Afrikalılar gibi Çerkesler de bu tip toplulukları tanımlayan ayırtedici özelliklerin çoğunu taşımaktadırlar: SORU 1: Çerkesler, diasporik toplulukların hangi özelliklerini göstermektedir?p> Çerkesler öncelikle anayurtlarından istekleri dışında koparılarak, birden fazla ülkede dağınık olarak yaşamak zorunda kalmışlar, buna karşılık anayurtlarına ilişkin kollektif hafızalarını ve mitleştirilmiş bir tasavvuru korumuşlardır. İkinci olarak, bu kollektif hafıza ve tasavvur, anayurtla hiç ilişki kurulamadığı zamanlarda bile ortak kültürel kimliklerini beslemeye, yeniden-üretimini sağlamaya devam etmiştir. Üçüncü olarak, sürgün edildikleri coğrafyalarda anayurtlarına bir gün geri dönecekleri umudunu hep canlı tutmuşlar, dahası koşullar uygun olduğunda bunu gerçekleştirmeye de başlamışlardır. Son olarak da; uzun yıllar birbirlerinden ayrı düşmüş olmalarına ve karşılaşma fırsatını yakın zamanlara kadar çok az elde edebilmiş olmalarına rağmen, farklı farklı coğrafyalarda yaşayan Çerkes toplulukları aralarındaki benzerlikler ile dayanışma ve yakınlık duygularını koruyabilmişlerdir. Bu arada bu son iki nokta açısından özellikle 1990'lı yıllardan itibaren daha önce hiç olmadığı kadar önemli adımlar atıldığı belirtilmelidir. Diaspora Çerkeslerinin Abhazya, Güney Osetya ve Çeçenistan ile gösterdikleri dayanışma, yine benzeri bir dayanışma ile Kosova'daki Adığelerin anayurtlarına dönerek yerleşmelerinin sağlanması, diğer yandan Dünya Çerkes Birliği'nin kurulması bunun en önemli göstergeleridir. SORU 2: Diasporik bir toplum olmak Çerkeslerin kültürel kimliklerini ne şekilde etkilemiştir?p> Kollektif kimliklerin biçimlenmesinde mekanın/coğrafyanın önemli bir rolü vardır. Bütün kollektif kimlikler bir yer'den/coğrafyadan veya bir yer/coğrafya için konuşurlar. Bu açıdan bakıldığında diasporik bir topluluk olduğunu belirttiğimiz Çerkeslerin kollektif kimliği, hem bir yerden/coğrafyadan konuşmaktadır, hem de bir yer/coğrafya için konuşmaktadır. Bir metaforla söylenirse, Çerkesler ayaklarıyla bir coğrafyada durmakta, yürekleriyle bir başka coğrafyaya uzanmaktadırlar. Böylelikle, üzerinde durdukları –yaşadıkları coğrafya ile, gönülleriyle uzandıkları yani bir gün dönmek ya da en azından bir kez görmek umudu taşıdıkları coğrafya- yani anavatanları, Çerkeslerin kollektif kimliğinin iki coğrafik dayanağını oluşturmaktadır. Dolayısıyla Çerkes kültürel kimliği diye bir şeyi anlayabilmemiz için, Çerkeslerin, üzerinde yaşadıkları coğrafyalar ile, hep hayallerini süslemiş olan anayurtlarıyla olan ilişkilerinin karşılıklı dinamiklerinin iyi anlaşılması gerekmektedir. SORU 3: Çerkeslerin üzerinde yaşadıkları coğrafyalarla ilişkileri nasıl olmuştur? Yüz yıldan fazla bir süredir farklı coğrafyalarda, dolayısıyla farklı tarihselliklerde yaşayan Çerkesler için ortak bir kültürel kimlikten söz edebilmeye imkan var mıdır? Öncelikle, yurtlarından edilmiş olmanın Çerkesleri adeta kollektif bilinç altlarına işlemiş bir korkuyla, üzerlerinde yaşadıkları topraklara –en az kendilerini o toprakların asıl sahibi sayanlar kadar- sahip çıkmak durumunda bıraktığı söylenebilir. Buna tarihten birçok kanıt gösterilebilir, ama en tipik olanı gerek Ürdün'deki gerekse Türkiye'deki Çerkeslerin bu iki ülkenin kuruluşunda sayılarıyla hiç de orantılı olmayan bir katılımla oynamış oldukları aktif roldür. Ancak en azından Türkiyeli Çerkesler söz konusu olduğunda, Çerkeslerin diasporik toplumlara özgü olduğunu düşündüğüm bir kabullenilme duygusu ve yeniden yerinden edilmek korkusuyla davranarak gösterdikleri bu sahiplenmenin, onların yine de Türkiye'nin ulusal inşa sürecinin belirli bir evresinden sonra ötekileştirilerek dışlanmalarını önlemedği de belirtilmelidir. İşte farklılıkların kimliklenmesinin temeli olan bu ötekileştirilme süreçlerinin dinamikleri ve bu dinamiklerin Çerkeslerin üzerinde yaşadıkları ülkeden ülkeye gösterdikleri değişiklikler, Çerkeslerin farklı coğrafyalarda farklı vurgular taşıyan kimlikler geliştirmelerine neden olmuştur. Bu nedenle, diasporada yaşayan bütün Çerkeslerin kendilerini birbirinin tıpatıp aynısı olan tariflerle tanımladıklarını söyleyebilmek mümkün değildir (kaldı ki, aynı coğrafyada yaşayanlar bile Çerkeslik kimliğine aynı tarifler üzerinden tutunmamaktadır). Başka türlü söylenirse, diaspora Çerkesleri, üzerine yerleştikleri coğrafyalarda yaşanan farklı farklı modernleşme ve uluslaşma süreçlerinin etkileriyle, birbirlerinden farklı vurgular taşıyan kimlikler geliştirmek durumunda kalmışlardır. Nitekim, bu vurgu farklılıkları diaspora Çerkeslerinin birbirleriyle karşılaşmalarında, ilk karşılaşma anının coşku ve heyecanı biraz geçtikten sonra kendisini göstermekte, hatta bazen "kimin daha çok Çerkes olduğu" bile gizliden gizliye tartışmaya açılmaktadır. Ancak, burada hemen önemli bir noktanın daha altının çizilmesi gereklidir. Diasporalı olmak nasıl bir yandan Çerkeslerin farklı coğrafyalarda farklı vurgular taşıyan kimlikler geliştirmesine neden olmuşsa, diğer yandan da yüzyılı aşkın bir süredir anayurtlarından ve birbirlerinden ayrı düşmüş ve zaman zaman birbirleriyle hiçbir ilişki kuramamış olmalarına rağmen ortak aidiyetlerini koruyabilmelerine de neden olmuştur. İlk bakışta paradoksal gibi görünen bu durum, diaspora Çerkeslerinin kimlik tariflerinin ikinci coğrafi temeli olan anayurtlarıyla kurmuş oldukları ilişkinin dinamiklerine yakından bakıldığında ancak anlaşılabilir hale gelebilir. SORU 4: Anayurdun Çerkeslerin kültürel kimliklerinin tarif edilmesinde yeri nedir?p> Çerkesler bütün diaspora halklarında belirli ölçülerde rastlanabileceği gibi, zorla koparıldıkları anayurt topraklarını mitleştirmişlerdir. Nitekim, diasporadaki Çerkeslerin edebiyattan resme kadar bütün kültürel üretimlerine bakıldığında bu mitleştirmenin izlerini görmek mümkündür. Bunun iki nedeni vardır. İlk olarak, Çerkesler yerleştikleri topraklarda ötekileştirildikleri ölçüde kimliklerini tarif edebilecek hiçbir pozitif referans üretemeyecek duruma düşmüş ve farklılıklarını tarif etmelerini sağlayacak özdeşleşmeyi kendileri için adeta yön bulmaya yarayan kutup yıldızı işlevi gören anayurtlarıyla gerçekleştirmişlerdir. Anayurdun Çerkes kimliğinin tarifinde referans alınan bir merkez olmayı sürdürmesinin ikinci nedeni ise, çok zengin bir sözlü kültüre sahip olan Çerkeslerin anadillerinin, -Rusçanın baskısına rağmen- sadece anayurtta yazılı dile dönüştürülebilmiş olmasıdır. Anayurt ancak böylelikle, Çerkeslerin kollektif hafızalarının belgeleyicisi ve aktarıcısı, dolayısıyla da Çerkes kimliğinin yeniden-üretiminin doğal merkezi olma özelliğini hep sürdürebilmiştir. Dolayısıyla, anayurt, Çerkesler için, ona erişimin en zor olduğu zamanlarda bile kollektif kimliklerini besleyen yegane kültürel merkez olmaya devam etmiş, diaspora coğrafyası ise hiçbir zaman Çerkes kimliği için anayurda eşdeğer özgünlükte kültürel yeniden-üretim merkezi oluşturamayarak, onun karşısında hep çevre olarak kalmıştır. İşte bu nedenle biz bugün farklı coğrafyalarda farklı vurgular kazanmakla birlikte, diasporadaki bütün Kuzey Kafkasyalı toplulukları ifade eden bir üst aidiyeti anlatan Çerkes kültürel kimliğinden söz edebiliyoruz. Nitekim, bu aidiyet dolayısıyla Çerkesler bugün, dünyanın neresinden olurlarsa olsunlar birbirleriyle karşılaştıklarında, ortak dillerini konuşamadıkları durumlarda bile, başka paylaşımlar üzerinden birbirlerini tanıyabilmekte, birbirlerine yakınlık/sıcaklık duyabilmekte, en önemlisi daha önce de belirttiğim gibi Abhazya, Güney Osetya meselelerinde olduğu gibi somut dayanışma örnekleri gösterebilmektedirler. Sonuç olarak özetle söylersek, diasporalı olmak, Kuzey Kafkasyalı toplulukların bir yandan üzerinde yaşanan ülkelerin dinamiklerine bağlı olarak kollektif kimliklerini Ürdün'de, Türkiye'de ya da Suriye'de farklı farklı vurgularla kurmalarına, diğer yandan anavatanlarının kendileri için bir kutup yıldızı işlevi görmesinden ötürü, nerede yaşıyor olurlarsa olsunlar ortak kültürel aidiyetlerini korumalarına yol açmıştır. Buradan hareketle Çerkeslerin varoluş sorunu açısından önemli bir sonuca varılabilir ve anayurtla diasporadakilerle yakın ilişkiyle dayanışma içinde olunmazsa asimilasyonun kaçınılmaz olacağı söylenebilir. Bu durumda ise, diasporadakileri ve anayurtlardakileri birlikte kucaklayan bir ad olarak Çerkeslik kimliğine sahip çıkmak önemli bir varoluş projesi haline gelmektedir. SORU 5: Çerkes kimliğinin diasporadakileri ve anayurtlardakileri kucaklayan bir kimlik projesinin adı olması ne demektir?p> Çerkes adı belirli bir etnikliğe işaret ediyor olmasına rağmen, 134 yıldır diasporada yani birbirlerinden farklı tarihsel ve siyasal coğrafyalarda yaşıyor olmalarına rağmen, yerleştikleri ülkelerdeki yerli topluluklar karşısında farklılıklarını, ortak bir geçmiş ve anavatanla, sürgüne ilişkin belleklerini, bir ölçüde de dillerini korumayı sürdürebilmiş Kuzey Kafkasya kökenli toplulukların paylaştıkları bir aidiyeti, kültürel kimliği anlatmaktadır. Başka ifadeyle, diasporada yaşayanlar söz konusu olduğunda Çerkeslik, anayurt Kuzey Kafkasya'daki, sadece Adığeleri ifade edecek biçimde daraltılmış kullanımından farklı bir anlam genişliğine kavuşmaktadır ve kanımca böyle bir kul-lanım da gereklidir. Çünkü, diasporadaki Kuzey Kafkasya'lı toplulukların var oluşlarına, her kültür kadar yaşatılmaya değer farklıklarından kaynaklanan zen-ginliklerini korumalarının yolu, içinde yaşadıkları coğrafyalardaki ötekilik konum-larını imlemek üzere çağrıldıkları bu ada sahip çıkarak, ona yüklenen anlam kodlarını yeniden –kendilerinin- yazmalarından geçmektedir. Özetle söylenirse, diasporadaki, ama en çok da Türkiye'deki Kuzey Kafkasya kökenli toplulukların kendilerini Çerkes olarak tarif etmeleri, Çerkeslerin asimile olmalarını önleyecek bir kimlik stratejisi olarak önemlidir. SORU 6: Diasporadaki diğer Çerkesler ile karşılaştırıldığında Türkiye'deki Çerkesler'in durumu ne gibi özellikler göstermektedir?p> Türkiye'li Çerkesler, diasporadaki Kuzey Kafkasya'lı topluluklar arasında demografik olarak en kalabalık; kentli ya da kırsal kesimden olma, sınıfsal köken, eğitim düzey, politik tercih gibi ölçütlere göre en fazla farklıla-şarak aidiyetleri açısından çapraz bölünmüş, nihayet ait oldukları kabileler itibarıyla da en fazla çeşitlilik gösteren topluluğu oluşturmaktadır. Bu tabloyu tamamlayacak şekilde, kültürel yok oluş sorununu en ciddi tehdit olarak yaşayanların da Türkiye'li Çerkesler oldukları söylenebilir. Bunun açıklaması ise, iyi ya da kötüydü tartışmasına girmeden yapılacak bir tespitle, Türkiye'nin modernleşme ve ulus-devlet olma sürecinin taşıdığı özelliklerde bulunabilir. Çok özetle söylenirse, Türkiye'nin modernleşme ve uluslaşma sürecinin dinamikleri içerisinde diğer kültürel ve etnik kimlikler gibi Çerkeslik kimliği de, kamusal alandan çekilmek zorunda kalarak, ancak özel alanda ifadelendirilebilir hale gelmiştir. Ancak aynı modernleşme süreci Türkiye'li Çerkesler'in farklılık kimliklerini özel alandan çıkararak, kamusal alanda ifadelendirmelerine yol açacak dinamikleri de yaratmıştır. Bu nedenle bugün Türkiye'de para-doksal biçimde iki süreç iç içe sürmektedir. Bir yandan Çerkes nüfusun bir kesimi için hızlı ve neredeyse gönüllü hale gelmiş bir asimilasyon süreci, diğer yandan bir başka kesimi için hızlı bir yeniden-kimliklenme, deyim yerindeyse yeniden-Çerkesleşme süreci. Bu ikincisinin ortaya çıkmasında Türkiye'nin içsel dinamikleri kadar, glob-alleşmeyle ortaya çıkan yeni koşullar, bağlı olarak diğer diaspora Çerkesleri ve anayurtla girilen yakın ilişkiler, hepsinden de öte 1970'lerden başlayarak Türkiye'de Çerkesler'in var oluş sorununu sürekli gündemde tutarak çözümler üzerine düşünen Çerkes aydınlarının yarattığı yeni ivme neden olmuştur. SORU 7: "Yeniden-Çerkesleşme" neyi anlatmaktadır?p> Türkiye'deki Çerkesler ile Ürdün'deki Çerkesler arasında bir karşı-laştırma yapılarak söylenirse, Ürdün'de ya da İsrail'de Çerkes olarak doğulmaktadır. Türkiye'de ise Çerkes olarak doğulmamakta, Çerkes olmak ya büsbütün unutulmakta ya da bir daha unutulmamak üzere öğrenilmekte, iradi olarak tercih edilmektedir. Bununla şu anlatılmak istenmektedir. Çerkeslik adını andığım diğer ülkelerde, var-lığı resmen tanınmış, kimsenin sorunsal-laştırmadan kendisini içinde bulduğu bir kamusal kimliktir, böylelikle özel yaşamdan kamusal yaşama hiç kesintiye uğramadan yaşanmakta, Çerkeslik gündelik yaşamın pratikleri içerisinde herhangi bir kesintiye uğramamaktadır. Bildiğim kadarıyla örnekleyerek anlatayım, Üdün'de ya da İsrail'de Çerkes çocuklar çoğunlukla Çerkesçe konuşulan evlerinden sabahları servislerle alınarak yine Çerkesçe ders de görebildikleri Çerkes okullarına gitmekte, okul sonrasında ya da hafta sonları boş zamanlarını Çerkes derneklerinin gençlik klüplerindeki arkadaşlarıyla geçirerek Çerkes danslarını öğrenmektedir. Dolayısıyla, bu gençler için Çerkeslik kimliği, Türkiye'deki Çerkes gençleri gibi sadece belirli –evlenmeler, cenazeler ya da büyük kentlerdeki nadir akraba toplantıları gibi- ritüeller sırasında ya da –o da gitmeyi tercih ediyorlarsa- hafta sonlarında dernek çatısı altında hatırlanan bir şey değil sürekliliği olan bir yaşam biçimini anlatmaktadır. Yani, Ürdün ya da İsrail'de Çerkeslik çoğu zaman adının bile konmasına gerek olmadan, dolayısıyla sorunsallaştırılmadan yaşanan gündelik bir pratiktir. Türkiye'de ise Çerkeslik ancak iradi bir tercihle yaşanabilir, üstelik böyle bir iradenin varlığında bile, oldukça karmaşıklaşmış bir toplumsal/kamusal yaşam içerisinde kesintisiz olarak yaşanması mümkün değildir. İşte bu nedenle Türkiye'de Çerkeslik kimliği, Çerkes olunduğunu kamusal alanda da ifadelendirmeyi de içeren iradi bir tercihle ilgili hale gelmiştir. Ve bu iradi tercihle yaşanan kimliklenmenin adı "Yeniden-Çerkesleşme"dir. Bunu öncüsü de kentli Çerkes aydınları ol-muştur. Özetle söylenirse, yeniden-Çerkesleşme, bir zenginlik olan farklılık-larının yeniden-üretiminin mümkün olmadığı koşullarda Türkiye'li Çerkesler'in Türkiye'nin demokratikleşmesinden ayrı düşünülemeyecek olan kültürel/politik aidi-yet tercihini anlatmaktadır. Ve bu aidiyet hiçbir ırkçılık, ayrılıkçılık taşımayan, ancak kendisini yeniden-üretebileceği koşullara sahip olabilmek için eşitlik ve özgürlük talep eden bir kimlik aidiyetidir. Yüreğinin bir yarısı varlığına saygı göstermesi koşuluyla bu coğrafyadakilerle, diğer yarısı anayurtlarıyla diasporadaki diğer Çerkeslerle birlikte atan bir kimliktir. Kaynak: Nart Dergisi, Sayı 12, Mart-Nisan 1999.p>+''+Sevda Alankuş

Carım Aslan’in Basın Toplantısı

Başkan Putin 30 Mayıs tarihinde Moskova`da bir toplantı düzenleyerek Kuzey Kafkasya Cumhuriyet ve eyalet liderleri ile kendisini temsilen bölgeye atadığı Viktor Kazantsev`i tanıştırdı. Adığey Başkanı Aslan Carım toplantı sonrası Maykop`ta bir basın toplantısı yaparak konu hakkında bilgi verdi ve gazetecilerin sorularını cevaplandırdı. Carım`ın açıklamasına göre Başkan Putin liderlerle yaptığı toplantıda temsilcisinin Yerel yönetimlerle Merkez arasındaki zincire eklenmiş yeni bir halka olmadığını, aksine Merkez ile yerel yönetimler arasındaki işbirliğini ve bağları güçlendirici bir unsur olduğunu özellikle belirtti. Carım bu ayrımın önemli olduğunu zira gerçeğin merkezi medyanın göstermek istediği şekilde olmadığını dile getirdi. Cumhurbaşkanı Temsilcisinin asli görevinin Cumhuriyetlerde bulunan federal devlet organlarının işlerini düzene sokmak, onlara güç katmak ve işleyişlerini düzeltmek olacak. Cumhurbaşkanı Temsilcisinin bölgesinde ne gibi bir yapılanmaya gideceğini temsilci kendisi belirleyecek ve bu konuda şimdiden bir şey söylemek mümkün değil. Carım konuşmasında bir konuya daha dikkat çekti. Rusya'nın devlet sisteminde değişiklik yapılması ile ilgili olarak hazırlanan 4 yasa taslağından üçü Duma`ya sevk edilmiş durumda. Dördüncüsünün Duma`ya gönderilmesinden Putin vazgeçmiş bulunuyor. Geri çekilen bu yasa taslağına göre Cumhuriyetlerde bulunan Federal Devlet Organlarına Yerel Yönetim liderinin görüsü alınmadan doğrudan Merkezden atama yapılabilecekti. Bu durumda yerel yönetim liderlerinin etkinlikleri büyük ölçüde azalmış olacaktı. Görüşmelerde Cumhuriyet liderleri Putin`e kendi görüşlerini ilettiler. Başkan Carım da Putin'e şu görüşünü iletti. Gerek Rusya Federasyon Meclisine göndereceği bildiride ve gerekse medyada herkesin açıklıkla anlayabileceği şekilde ülkede kabul görmüş ve yerleşmiş bulunan federal prensiplerin asla değiştirilmeyeceği ve dokunulmayacağını dile getirmesi. Başkan Carım Federasyon Meclisinin oluşturulması ile ilgili yasa teklifi hakkında kendi görüşlerini anlattı ve toplantıya katılan liderlerin bu konuya büyük bir dikkat ve titizlikle yaklaşılması ve çözümlenmesi konusunda görüş bildirdiklerini söyledi. Bu konuda Duma`ya götürülen yasa teklifine alternatif yaklaşımları olanlar da vardı ve onlar çoğunluktaydı. Bunlara göre Yerel Yönetimlerin Başkanları ile yasama organlarının başkanlarının Federasyon Meclisi üyelikleri korunacaktı ancak onlar meclisin her toplantısına katılmak zorunda olmayacaklardı. Onların toplantıların beşte birine katılmaları yeterli olacaktı. Yerel Yönetim Başkanları ile Yasama Meclisi başkanlarının bir suç işlemeleri halinde görevden alınabilmeleri ile ilgili ikinci yasa teklifi üzerinde yapılan görüşmelerde de konunun önemine binaen üzerinde dikkat ve titizlikle durulması gerektiği belirtilmişti. Carım federal yasalarda dikkate alınmasını istediği üç hususu da Putin`e ilettiğini belirtti. Bunlar, Adığey için büyük önem arz eden Paritet (halklar arası eşitlik) ilkesine göre parlamento ve devlet organlarının oluşturulması. Bu ilke Adığey'de 1991 yılından beri uygulanmakta olup bir anayasa hükmü haline de gelmiş bulunuyor. Ancak bu uygulama Rusya Federasyonu anayasası ve seçim yasası ile uyuşmuyor ve bu nedenle de değiştirilmesi gerekiyor. Cumhuriyetimizde bu uygulamayı değiştirmeye kalkmanın iyi sonuçlar getirmeyeceği de belli. İkinci konu Cumhuriyetin iki resmi dili olması sorunu. Üçüncüsü ise göçmen sorunu olup bu problem halen Adığey Başkanının kararnamesi ile çözülüyor. Bu sorunlar eğer federal yasalarla çözüme kavuşturulmazsa Adığey'in bu yasalarını değiştirmesi gerekecek. Bu da toplumsal barışımızı bozacak. Bu durumda merkezde cumhuriyetlerin özel durumlarının göz önüne alındığı yasal düzenlemelerin yapılması gerekiyor. Bu ihtiyaç sadece Adığey için değil Karaçay-Çerkes, Dağıstan ve başkaları için de mevcut. Başkan Putin de toplantıda Cumhuriyetlerin kendilerine özgü özellikleri üzerinde durarak buna İnguşetya'da çok kadınlı evliliğe izin veren uygulamayı örnek gösterdi. Ancak federal yasalarda cumhuriyetlerin özel koşullarının gözetilmesi görüşünü de destekledi. Başkan Carım Aslan daha sonra gazetecilerin sorularını cevaplandırdı. Cumhurbaşkanı Temsilcisi Cumhuriyetlerdeki federal devlet organlarını yönetecek, onlar için kurallar koyacak. Bu organlar çoğu kez yerel devlet organları ile iç içe çalışıyor. Bu durumda Cumhurbaşkanı temsilcisi Cumhuriyetlerin yönetimlerine karışmış olmayacak mı, bu karışmanın sınırı nasıl belirlenecek? Bu sistemin işleyiş sekli ve karışmanın sınırı henüz tam olarak belirlenmiş değil. Ancak bu konuda belirlenmiş bir prensip var. Cumhurbaşkanı Temsilcisi yerel yönetimlere karışmayacak. O daha çok R.F. Anayasası ve yasalarının ihlal edilmemesine dikkat edecek. Son seçim sonuçlarına göre Adığey, Başkana muhalif olan bölgelerden sayılıyordu. Buna göre Başkan`ın Adığey'e karşı tutumu nasıl? Şu ana kadar Adığey'le ilgili tutumunu belli etmedi. Bunu zaman gösterecek. Kendisi ile 8 Haziran tarihinde görüşmemiz var. Bu görüşmemizde tutumu belli olacaktır. Kendisini Cumhuriyetimize davet edeceğim. V.Putin federal yasalarla yerel yasaların arasındaki çelişkileri gidermenin temsilcilerinin bas görevi olduğunu söylüyor. Bu bir bakıma merkezi yasaları güçlendirmek ve federalizmi zayıflatmak anlamına gelmiyor mu? Şu anda ben de R.F. Başkanı ile yaptığım görüşmelerin etkisinden henüz kurtulabilmiş değilim. Toplantıya gitmeden önce ben de aynı şeyleri düşünüyordum. Bu nedenle Başkandan devletin federal prensiplere bağlı kalacağını duyurmasını istedim. Çünkü merkezi medya uzun zamandan beri sanki federal bir devlet değiliz de üniter bir devlet mişiz gibi davranıyor. Jirinovski tarafından çıkarılan bir dergideki makalede federasyon hiç yokmuşçasına üniter devletten söz ediliyor. Başkan her an federal sorunlarla uğraşmayacak ve bu işleri yürütecek olan bürokrasi. Açıkça söylüyorum ki: Rusya bürokrasisinin büyük bölümü üniter devletten yana olup federasyonu istememektedir. Bu sorunlar yakınlarda federasyon meclisinin toplantısında ele alınacak. Bu konularda görüş bildiren hukukçular Rusya'da federalizmin bildirilerde yazılı olmaktan öte bir yol katetmediğini söylüyorlar. Devlet Duması'nın da yasaları çıkarırken ülkenin federasyon olup olmadığına hiç aldırdığı yok. Yasa tekliflerini ellerinden zorla almazsak görüşlerimizi sormak için göndermeye hiç niyetleri yok. Bu nedenle federasyon meclisinden Duma`nin gönderdiği yasaların yarısını geri çevirmemiz gerekiyor. Bu sebeplerden dolayı federasyon meclisinin oluşturulması için hazırlanan yeni yasa tasarısını büyük bir dikkatle ele almak gerekiyor. Seçimlerde ulusal çevreler oluşturulabilmesine olanak sağlayan bir merkezi yasaya ihtiyaç var. Aksi takdirde seçmenlerin oy kullanma yerinde ilk yaptıkları is soydaşları olmayan adayların listeden isimlerini karalamak oluyor. En son yapılan seçimlerde Maykop'tan bir tek Adığe aday dahi seçilemedi. Maykop'ta bir ulusal seçim çevresi oluşturmamış olduğumuza şimdi çok pişmanım. Kısacası yerel yönetimlerde kargaşa ve huzursuzluklara neden olmamak için federal normların oluşturulması gerekiyor. İki resmi dil olayı da bu kapsamda ele alınmalı. Görünen o ki yerel yönetim liderleri ile Cumhurbaşkanı Temsilcisi arasında bazı sürtüşmeler yaşanacak? Ben şahsen Rusya'nın tepeden tırnağa kadar bir yasal düzenlemeye tabi tutulması taraftarıyım. Ancak bu yapılırken gereksiz yanlışlıkların yapılmasından da endişe ediyorum. Şu anda Başkan ile 8 Haziran'da yapacağım görüşmede kendisine bu konularda sunacağım görüşlerimi hazırlamakla meşgulüm. [ 3 Haziran tarihli Adığe Mak gazetesinden çeviren: İ. Çetao. ]  Aslan Carım

Avrupa Birliği’ne Adaylık ve Kafkas Dernekleri

I. Helsinki Zirvesi'nde Avrupa Birliği'ne aday olmasıyla birlikte Türkiye için 2000 yılında yeni bir dönem başladı. Avrupa Birliği'ne adaylık, Batı'ya ve Batılılaşmaya yönelik yaklaşık 200 yıldır süren çabalar açısından önemli bir dönüm noktasıydı. Adaylık ile birlikte büyük bir iyimserlik havası, en azından geçici olarak, tüm ülkede hakim oldu. +''+ Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girmesi, hatta bundan da önce, adaylık görüşmelerinin sürdürülmesi yasal, siyasal ve ekonomik düzeyde pek çok düzenlemenin yapılmasına bağlı. Yaygın kanı, bu düzenlemeler sonucu bir yanda insan hakları ve demokratikleşme gibi yıllardır çözümlenemeyen sorunların aşılacağı, diğer yanda da yapısal dönüşümler yoluyla ekonomiye bir canlılık ve hareket getirileceği yolunda. Avrupa Birliği'ne tam adaylık ile birlikte, ünlü kokoreç tartışmasında olduğu gibi, Türkiye Avrupa Birliği yasal mevzuatını tam olarak benimseyecek. Böylesi bir dönüşümün Türkiye açısından son derece köklü bir değişime yol açacağı açık. Türkiye'nin tarihsel-toplumsal gelişimi ve jeo-politik konumu ile uluslararası gelişmeler göz önüne alındığında Avrupa Birliği'ne üyelik nihayet gerçekleşecek gibi görünüyor. Üyelik, belki iyimser tahminlerde olduğu gibi 10-20 yıl içinde değil, fakat şu anda derneklerimizde aktif olarak faaliyet gösteren gençlerimizin görebileceği kadar yakın bir dönemde gerçekleşecek, çünkü adaylık ile birlikte, Türkiye'nin Batılılaşma sürecinde artık geri dönülemeyecek bir aşamaya geldiğini düşünüyorum. Bu nedenle, Kafkas derneklerinin bu konuda duyarlı ve bilgili olması, değişecek koşullara önceden uyarlanması ve hatta bu sürece kendi yaklaşımları ve hedefleri doğrultusunda, olduğunca, müdahalede bulunabilmesi gerekli. Kötümserler, yani bir "zenginler" veya "Hıristiyan" kulübü olarak tanımlanan Avrupa Birliği'nin Türkiye'yi hiç bir zaman üyeliğe kabul etmeyeceğini söyleyenler haklı bile olsa, Kafkas derneklerinin Avrupa Birliği konusunda bilinçli ve aktif bir rol oynaması gerekli, çünkü Türkiye ve dolayısıyla Kafkas dernekleri açısından adaylık ile birlikte yeni bir süreç başladı, bu süreç hepimize yeni açılımlar ve fırsatlar sunuyor. Bu yazıda, Avrupa Birliği'ne adaylık sürecinde Kafkas derneklerinin neler yapabileceği/yapması gerektiği konusunda bazı öneriler tartışmaya açılmıştır. Bu konuda yapılacak üretken bir tartışmanın derneklerimiz ve toplumumuz açısından çok önemli olduğu açıktır. II. Nart okyucularının çok iyi bildiği gibi Cumhuriyet döneminde Kafkas derneklerinin açılması ve yaygınlaşması, genel demokratik ortam ile yakın ilişkilidir. İlk dernekler, çok-partili dönemde, 1950'lerde büyük kentlerde kurulmaya başlanmıştır. Derneklerin Anadolu genelinde yaygınlaşması 1960'larda ve özellikle 1970'lerde gözlenmektedir. Bu dönemde Çerkeslerin yaşadığı hemen her bölgede, ilçe ve hatta köy düzeyinde derneklerin yaygınlaştığı görülmektedir. 1950'lerden itibaren kurulan Kafkas derneklerinin büyük ölçüde "balo" ve "gençlik çayları" gibi etkinlikler ile "beraber olma" işlevini sürdürdüğü, faaliyetlerinin "halk oyunları" başta olmak üzere belirli kültürel değerlerin yeniden-üretimi ile sınırlı kaldığı görülmektedir. Özellikle büyük kentlerde kurulan dernekler "hemşehrileri bir araya getirme ve kaynaştırma" yoluyla yok olan kültürü koruma kaygısını taşımışlardır. Derneklerin büyük bir çoğunluğunda ana amaç "kültürü koruma ve yaşatma" çabasıdır. Derneklerin bir kısmında "sosyal yardımlaşma ve dayanışma"nın önemli olduğu ifade edilse de, aşağıda değineceğimiz gibi, bu çalışmalar çok başarılı olamamıştır. 1970'lerde "kültürü koruma ve yaşatma" faaliyetleri daha da zenginleşmiştir. Bu tarihe kadar dernek faaliyetlerinin halk oyunları kursları ve genellikle tarihi/folklorik yazılara yer veren bülten/dergi yayınları ile kısıtlı olmasına karşın, 1970'lerde kültürel faaliyetlerin çeşitlendiği görülmektedir: koro, tiyatro, araştırma/derleme ve, en önemlisi, dil kursları. Bu dönemde dernekler çerçevesinde yürütülen kültürel faaliyetlerin "kültürün korunması ve geliştirilmesi" için yeterli olmadığının da görülmesi ile birlikte, kültürel varlığının sürekliliğini güvence alacak koşullar üzerine yoğun bir tartışma sürecine girilmiş, bu süreçte "dönüş düşüncesi" giderek yaygınlık kazanmıştır. Bu tartışma sürecinin siyasal bazı yansımaları olmakla birlikte, sürecin bizzat kendisi ve amacı "kültürün korunması ve geliştirilmesi" ile sınırlı kalmış, bu anlamda ("parti politikası" anlamında) siyasetten uzak kalınmış, siyasi bağlantı ve ilişkiler içine girmekten imtina edilmiştir. 1980 askeri müdahalesi ile, ülkedeki tüm derneklerin olduğu gibi, Kafkas derneklerinin de faaliyetleri durdurulmuştur. 1984'den sonra dernekler tekrar faaliyetlerine başlamış, 1990'ların başlarından itibaren ise derneklerin sayısında tam anlamıyla bir patlama yaşanmıştır. Bu dönemde derneklerin sayısındaki ve etkinliğindeki artışa yol açan ve derneklerin faaliyetlerini etkileyen üç önemli süreç görülmektedir. 1) Sovyetler Birliği'nin çözülüşü, 2) Abhazya ve Çeçenya direnişleri, 3) Kafkas Derneği'nin kuruluşu. Sovyetler Birliği'nin çözülüşü, Karadeniz'in iki yakasında yaşayan Çerkeslerin daha yoğun bir ilişki içerisine girmesine ve karşılıklı beklentilerin artmasına yol açmıştır. Kafkasya'daki cumhuriyetler ile daha kolay ve yakın bir ilişki içerisine girilmesiyle birlikte Kafkasya'ya (mevcut koşullar göz önüne alındığında) önemli sayıda Çerkes dönmüştür. Bu süreçte, sadece Kafkasya ve Türkiye arasında değil, dünyanın değişik ülkelerinde yaşayan Çerkesler arasında da ilişkiler artmıştır. Kafkasya ile ilişkilerin gelişmesi ve Kafkasya'daki cumhuriyetler ile cumhuriyet düzeyinde ilişkiler kurulması, Türkiye kesiminde kimin "temsilci" olacağı konusunu gündeme getirmiş, yıllardır dernek faaliyetlerini küçümseyen bazı kesimler, durumdan vazife çıkararak kendilerini Kafkasya-Türkiye (Çerkesleri) ilişkilerinde "köprü" ve "temcilci" olma hak ve yetkisi görerek mevcut, köklü derneklere alternatif bir "dernek"leşme faaliyetine girmişlerdir. 1992'de Abhazya'da, 1994'de Çeçenya'da başlayan işgal ve savaşlar, derneklerde "yardım ve dayanışma" faaliyetlerini ön plana çıkarmışlardır. Kurulan Dayanışma Komiteleri, derneklerin çoğunluğunun desteğini almış, derneklerin tarihinde ilk kez miting gibi ses getiren kitlesel etkinlikler düzenlenmiştir. Etki gücü ve bilinçlilik açısından çok önemli olan kitlesel etkinlikler, kısmen Abhazya ve (ilk savaşta) Çeçenya'nın başarılı olması, kısmen de ilgili kurumların kitlesel etkinliklere sıcak bakmaması nedeniyle ikinci plana itilmiş, "bireysel diplomasi" ön plana çıkmıştır. 1993 yılında Kafkas Derneği'nin kurulması ve pek çok derneği bünyesinde toplaması, yıllardır dağınık bir şekilde faaliyet gösteren Kafkas derneklerinin daha örgütlü ve sistemli bir şekilde faaliyet göstermesine zemin hazırlamıştır. Kafkas Derneği'nin kurulması ile birlikte, Kafkas derneklerinin bir toplumsal "baskı unsuru" olabileceği görülmüş, bu yöndeki çalışmalar ivme kazan-mıştır. 1950'lerden 1980'e kadar olan dernek faaliyetleri ile 1990'larda sürdürülen dernek faaliyetlerini karşılaştırdığımızda çok açık bir farklılık gözlenmektedir. 1980 öncesi faaliyetlerin hedefi "kültürü korumak ve geliştirmek"tir, bu doğrultuda kültürel faaliyetler yürütülmüştür. Bu faaliyetlerin en genel anlamda siyasi etkileri olsa bile, faaliyetler "siyasi amaçlarla" değil, salt kültürel amaçlarla yürütülmüştür. 1990'larda bakıldığında ise "lobicilik" olarak da adlandırılan siyasi yönelimli faaliyetlerin, en azından düşünce düzeyinde, yaygınlaştığı gö-rülmektedir. Derneklerde "lobicilik" olarak tanımlanan faaliyetlere yönelinmesinin kanımca üç temel sorunu vardır. İlk olarak, "lobicilik" faaliyetleri, kitlesel bağı olmayan, "etkili ve yetkin" bir grup kişi tarafından, topluma, hatta dernek üyelerine bile fazla sorulup tartışılmadan "üst düzeyde" yürütülebilecek/yürütülmesi gereken bir etkinlik olarak görülmüştür. Bunun sonucu olarak "lobi" faaliyetlerinde savunulan görüşlerden toplumun çoğunluğu habersiz kalmış ve giderek toplum bu faaliyetlerden uzaklaşarak kayıtsız kalmaya başlamıştır. Bu durum, kitlesel desteği olmayan "lobi"lerin de güçsüz kalmasına ve etkinliğini yitirmesine yol açmıştır. İkinci olarak, "lobi"lerin kimin lobisi olduğu da çoğu kez netleştirilememiştir: bu "lobi"lerin Türkiye'de yaşayan Kafkasyalıların kendi sorunlarına yönelik mi olduğu, Kafkasya'da yaşayan Kafkasyalılara yardım amacıyla mı olduğu, Türkiye'nin Kafkasya'daki "çıkarlar"ını (bu çıkarların gerçekte kimin çıkarı olduğu da tartışmalıdır) korumaya yönelik mi olduğu her zaman açık olmamıştır. Örneğin Çeçenya'ya ilişkin "lobi" faaliyetlerinde sık sık dile getirilen bir görüşe göre, Çeçenya Rusya'nın güneye inmesini ve Hazar petrolünün Rusya üzerinden akmasını engelleyen bir hattır. Çeçenya'yı önerilen politikanın öznesi değil, nesnesi olarak, yani bir araç olarak tanımlayan bu görüş, Çeçenya'dan değil, başka yerlerden bakan insanların sahip olabileceği bir görüştür. Son olarak, 1990'larda algılandığı şekliyle "lobi" faaliyetleri, derneklerin asli amaçlarının (kültürün korunması ve geliştirilmesi) bir ölçüde göz ardı edilmesine, ikinci plana itilmesine ve hatta küçümsenmesine yol açmıştır. Bu durum, yazarları, şairleri, ressamları vb olmayan bir toplumun aslında ("lobi" faaliyeti ile kısıtlı bile kalsa) siyasetçilerinin de olamayacağı gerçeğinin unutulmasına yol açmıştır. III. Önümüzdeki süreç, Avrupa Birliği'ne adaylık ve tam üyelik süreci. Bu süreçte derneklerin faaliyetleri hangi alanda yoğunlaşmalı, kültürel faaliyetler mi, "lobicilik"mi, sosyal yardım ve dayanışma mı? "Sosyal yardım ve dayanışma", derneklerimizin en önemli, fakat en zayıf kaldığı alan olarak görülmüştür. Bu faaliyetlerin çok önemli olduğu açık olmakla birlikte, bir ölçüde doğal ilişkilere dayandığı, bir anlamda "cemaat" yapısı olmadıkça sosyal yardımlaşma ve dayanışmanın dernekler bünyesinde yürütülmesinin çok zor olduğu açıktır. Türkiye'de çeşitli cemaatler içinde görülen dayanışmanın, Kafkasyalılar arasında (yeteri kadar) görülememesini sadece Kafkas derneklerinin zaafına bağlamanın doğru olmadığını düşünüyorum. Önümüzdeki dönemde derneklere böyle bir görev yüklemenin doğru olmadığı açıktır, sosyal yardım ve dayanışma, yapılabilecekse, ancak sadece bu alanda etkinlik gösterecek olan vakıfların görevi olmalıdır. "Lobicilik" faaliyetlerinin güçlü bir kültürel ve bilimsel birikim olmadan, güçlü bir kitle desteğine ve etkinliğine dayalı olmadan sürdürülmesi ne mümkündür, ne de anlamlı. Yukarıda belirtildiği gibi 1990'larda "lobicilik" olarak tanımlanan faaliyetlerinin ne Türkiye'deki Çerkeslere ne de Kafkasya'ya fazla bir şey kazandırmadığı açıktır. Bu nedenle yeni dönemde Kafkas derneklerin ve vakıflarının öncelikli amacı bu olmamalıdır. Kültürel faaliyetler derneklerimizin asli görevidir. Bu faaliyetlerin daha kapsamlı ve kalıcı bir şekilde sürdürülmesi, kültürel faaliyetlerdeki çeşitliliğin arttırılması ve kültürün tamamını kucaklaması, bilimsel birikim ile desteklenmesi, gerekirse tamamlayıcı yapılanmalar ile daha üst düzeylere taşınması (bir Çerkes Yazarlar Birliği neden olmasın?) zorunludur. Avrupa Birliği'ne adaylık sürecinde kültürel faaliyetleri desteklemeye ve geliştirmeye yönelik olarak başta Kafkas Derneği Genel Merkezi olmak üzere tüm Kafkas derneklerine yeni yükümlülükler düşmekte-dir. 1. Tüm eksikliklerine ve sorunlarına karşın Avrupa Birliği Türkiye'ye ve bu ülkede yaşayan herkese yeni açılım ve fırsatlarlar sun-maktadır. Bu nedenle Kafkas derneklerinin bu sürecin içinde yer alması ve desteklemesi, bu süreci daha olumlu yönde geliştirebilecek etkinlikliklerde bulunması gereklidir. 2. Avrupa Birliği'nin en önemli yanlarından biri, çok kültürlülüğe dayalı olması, çok kültürlülüğü bir zenginlik kaynağı olarak görmesi ve kültürel değerlerin korunmasını savunmasıdır. Bu bağlamda, Avrupa Birliği idealize edilmeden, çok kültürlülük deneyiminin öğrenilmesi ve bu deneyime katkıda bulunulması mümkündür. 3. Avrupa Birliği'ne adaylık ve üyelik sürecinde, Türkiye'deki mevzuat Avrupa Birliği mevzuatı ile uyumlu bir hale getirilmektedir. Bu nedenle, Avrupa Birliği mevzuatının öğrenilmesi, nelerin değişeceğinin bilinmesi, bu sürece aktif olarak katılınması ve ön görülen değişikliklere önceden hazırlanılması önem kazanmaktadır. 4. Avrupa Birliği ile uyum sürecinde Sivil Toplum Kuruluşları (STK) ön plana çıkmakta, STK'lar aracılığıyla pek çok proje yürütülmektedir. Kafkas dernekleri Avrupa Birliği projelerine aktif olarak katılarak hem kendi faaliyetlerinin desteklenmesini, hem de bu faaliyetlerin tanıtımını sağlayabilir. 5. Burada sayılan tüm etkinliklerde Avrupa Birliği üyelerindeki Kafkas dernekleri ve benzer konularda faaliyet gösteren diğer STK'lar ile ilişkiler özel bir önem kazanmaktadır. Bu nedenle Kafkas derneklerinin bir anlamda "dışarı açılması" ve etkinliklerini diğer STK'lar ile birleştirmesi gereklidir. 6. Yeni dönemde toplumsal faaliyetler açısından STK'ların daha etkin ve önemli bir rol oynaması beklenmektedir. Bu doğrultuda, genel olarak STK'ların, özel olarak da Kafkas derneklerin etki ve sorumluluk alanları genişleyecektir. Türkiye'deki Kafkas derneklerinin mevcut dağınık yapısından kurtularak merkezi yapılanmasını tamamlaması bu süreçte daha da önem kazanmaktadır, çünkü zayıf ve birbirinde kopuk derneklerin herhangi bir etkinlik gösterme şansı yoktur. Yazımızın başında belirttiğimiz gibi Avrupa Birliği önümüzdeki yıllarda yeni açılımlar ve fırsatlar sunmaktadır. Bu açılımlardan yararlanabilmek için bilgili, yetenekli, örgütlü ve en önemlisi istekli olmak şarttır. Aksi taktirde büyük fırsatlar büyük engellere de dönüşebilecektir.+''+Erol Taymaz

Anayurda Dönüş Ulusal Kurtuluş ve Varoluş Demektir

İzafiyet teorisi gibi büyük, bilimsel teorilere dalmadan kendi yaşam pratiğimizden de biliriz ki; kimi olaylar ve olgular, tutumlar, tavır ve davranışlar, koşullara göre farklı anlamlar kazanırlar. Adığe halkı için büyük sürgün, ne kimilerinin düşlediği gibi bir kurtuluş, ne işgalcilerin göstermeye çalıştıkları gibi kısmi ve iradi bir göç, doğal ve sıradan bir yer değiştirme olayı, ne de geçici bir ceza değil, Adığe halkı için tam bir ulusal yok oluş, bir soykırım olmuştur. Tıpkı onun gibi; "Anayurda Dönüş" de sıradan bir yer değiştirme, bir göç olayı, bir "tercih meselesi" değil; ulusal anlamda bir ölüm-kalım meselesidir. "Sürgün" nasıl yokoluşa itilişse, "dönüş" de yokoluşa başkaldırı, ulusal var oluş direncidir. +''+ Asimilasyoncular ve işbirlikçileri gibi, Adığe ulusal varlığını önemsemeyenler, asimilasyon olgusunu gözlemleyemeyenler bunu abartı olarak değerlendirebilirler. Ancak onlar da, eğer kötü niyetli değil iseler, bunun abartı olmadığını anlayacak ve kabul edeceklerdir. 20-25 yıl kadar önce Uzunyayla'da asimilasyondan söz edince insanların bize garip garip baktıklarını anımsıyorum. "Acaba iyi anlatamadık mı?" düşüncesiyle asimilasyon olgusunu başka sözcüklerle ve örneklerle uzun uzun anlatmaya, kendimizce açıklayıp kavratmaya çalışmıştık; asimilasyonun; bir halka dilinin, kültürünün unutturulması, ona kendisine ait olmayan başka bir dil ve kültürün benimsetilmesi, bir halkın bu tür yollarla başka bir halk tarafından özümlenmesi, yani ulusal-kültürel anlamda yok edilmesi, dünya sahnesinden silinip tarihe gömülmesi demek olduğunu dilimiz döndüğünce anlatmaya çalışmıştık. Bu özümleme olgusunun bir egemen güç tarafından uygulanan politikalarla, siyasal, hukuksal, sosyal baskı mekanizmalarıyla gerçekleştirilmeye çalışılması halinde buna zoraki asimilasyon, böyle baskı mekanizmaları olmadan doğal etkileşim yoluyla gerçekleştirilmesi halinde de buna doğal asimilasyon gibi adlar verildiğini; zoraki asimilasyona karşı çıkmak gerektiğini, zira bunun bir soykırım, bir insanlık suçu olduğunu dilimiz döndüğünce açıklamaya çalışmıştık. Adığe halkının da gerek Osmanlı döneminde uygulanan dağınık yerleştirme (iskan) politikaları ve buna ek olarak uygulanan politikalar nedeniyle ciddi bir zoraki asimilasyon sürecinde bulunduğunu anlatıp durmuştuk. Ama garip bakışlar değişmemişti. Uzunyayla insanı asimilasyona inanmıyordu. Bir halk dilini-kültürünü nasıl unutabilir, kendine nasıl yabancılaşabilirdi? Onlara göre bu olacak şey değildi. Kayseri'de o yıllarda dernek çalışmalarının pek ilgi görmemesi de bundandı. O zaman dernek çalışmalarını yürüten arkadaşlar da dürüst, çalışkan ve samimi insanlardı. Ama söylemleri hep aynı temele; ulusal sorun ve asimilasyon temeline dayanıyordu. Uzunyayla ise küçük Kafkasya idi; ne asimilasyon olurdu orada, ne de ulusal sorun!... Adığece en iyi orada bilinir-konuşulur, Adığe töresi en iyi orada uygulanır-yaşanırdı. Bu öteden beri böyle gelmişti, böyle gitmemesi için de bir neden yoktu!... Uzunyayla'ya asimilasyonu anlatmak olanaksızdı, anlatamamıştık da. Yanlış anımsamıyorsam 1973 yılıydı. Türkçe bilmeyen Adığe konukla (rahmetli ŞOCENTS'UK'U Adem'le) karşılaştıklarında, içinde bulundukları asimilasyon sürecinin yok edici soğuk yüzünü belki ilk kez duyumsamışlardı içlerinde. Mexherable'de köyün ileri gelenleri Kafkasya'dan gelen değerli konuğu "sormak", ziyaret etmek için Kharden Bahri'nin konuk odasında bir araya gelmişlerdi. Önce güzel başladı söyleşi; hoş-beş edildi, hal-hatır soruldu, anavatandan, "sormamız gerekenlerden" haber havadis soruldu. Ne var ki, bunlar sorulurken bile farkında olmadan Türkçe sözcükler karıştırılıyordu ve tabii ki konuğumuz bunları anlamadığından, doğrudan diyalog güçleşiyordu. Biri konuşurken, çok Türkçe sözcük karıştırdığı sezilince diğerlerinin söz alma cesareti azalıyor, derken bir süre sonra kimsenin ağzını bıçak açmaz oluyordu. Asimilasyon canavarı, sinsice onları da sarmıştı ama farkında değildiler. Daha sonra, hiç Adığece bilmeyen TV alıcıları köylerde evlerin baş köşelerini birer ikişer işgal etmeye, mantar gibi çoğalan kanallar yarışmaya başladıktan sonra ortaya çıkan tabloyu görünce her halde bizim o zamanlar ne demek istediğimizi anlamışlar, asimilasyona uyanmışlardır. Kayseri'de derneğe büyük ilgi gösterilmesinde, Pınarbaşı'nda, yıllar sonra bir dernek şubesi açma gereği duyulmasında her halde bu uyanışın etkisi vardır, diye düşünüyorum. Bütün bunları neden anlatıyorum? Uzunyayla Anadolu'nun en kuş uçmaz kervan geçmez Adığe yerleşim yerlerinden biriydi. Coğrafi özellikleri ve yaşam güçlükleri nedeniyle başka nüfus çekmeyen, göreli bir Adığe çoğunluğuna sahip olarak kendi kendilerine doğal etkileşme ve dayanışma içinde yaşayan, dışa kapalı, dirençli bir etnik yapı oluşturuyordu, gerçekten Anadolu'nun küçük Kafkasya'sı sayılırdı. Ama artık orada da; "Kaç kişi Adığece biliyor? Kimler biliyor? Filan kişi Adığece bilir mi?" gibi sorular sorulabilir olmaya başlamıştır. Yazımızın başlarında da değindiğimiz gibi; bugün Adığeler için Anayurda dönüş, artık sıradan bir yer değiştirme olayı olması şöyle dursun, bir gereklilik olmasının da ötesinde zorunlu, kaçınılmaz bir ulusal ödev haline gelmiştir. Çünkü asimilasyona; ulusal yok oluşa karşı en donanımlı, en dirençli konumda görünen Uzunyayla'da bile tehlike çanları çalmaya başladığına göre, Anayurda dönüş, ulusal anlamda bir ölüm-kalım meselesi haline gelmiş demektir. Çünkü Uzunyayla dışındaki yerlerde asimilasyon çok daha ciddi boyutlara varmıştır. Bırakınız başkalarını, en fazla ulusal kaygı taşıyor olması, toplumumuzun en duyarlı kesimlerinden sayılması gereken dernek çevrelerinde bile anadilini bilen, hele anadilinde okur-yazar olan kaç kişi vardır? Oysa son otuz yılda az okuma-yazma kursu açılmadı Türkiye'de, az alfabe basılıp dağıtılmadı. Yalnızca Yamçı dergisinin bile tirajı üç bindi, teksirle ozalitle çoğaltılıp dağıtılanlar da ondan az değildir. Yalnızca anayurt Kafkasya'dan getirilip dağıtılan alfabe ve okuma kitapları bile yüzlercedir. Ama olmuyor, Anayurt dışında Adığe olunamıyor, Adığe kalınamıyor. Anadilinde okur-yazar olanlar bir yana, ana dilini konuşma ve iletişim dili olarak kullanabilenlerin sayısı da hızla azalıyor, Adığelik anayurt dışında hızla tükenişe koşuyor. 1864 sürgünü baz alındığında, biraz öncesini, biraz sonrasını kapsayan elli yıllık dönem içinde anayurt Çerkesya'yı terk edenlerin sayısı yaklaşık üç milyon dolayında hesaplanıyor. Nüfusun %90'ı sürgün ve tehcir edilmiş, aldatılıp kandırılarak sökülüp çıkarılmış, akıntıya kapılarak çıkmış, sonuç olarak anayurt dışında kalmıştır. 10 Nisan 1911 tarihli Ğuaze gazetesinde: "Rusya hükümetinin muhacirin komisyonu kuyud-ı resmiyyesinin gösterdiği miktara göre 1280 hicretinde yalnız Kuban eyaletindeki Şapsığların 258000, Abzaxların 250000 nüfusu gelmiştir." denmekte, bir çoklarının da "komisyonun karar ve malumatı haricinde kalmış" olduğu eklenmektedir. Yalnızca bu iki boydan yaklaşık iki 500 bin civarında bir nüfus anayurdu terk etmişse Bjedığu, Ç'emguy, Khabardey, Besleney, Hatikhuay... gibi diğer Adığe boylarıyla birlikte toplam olarak üç milyon dolayında Adığenin ülkesini terk etmek durumunda kaldığı kolaylıkla hesaplanabilir. Bu nüfusun yarısının yollarda, savaşlarda kırıldığı, yalnızca yarısının Osmanlı topraklarında iskan edildiği kabul edilse bile, bugün Türkiye'de yaşayan Adığelerin sayısının 4,5-5 milyon dolayında olması gerekirdi. 1880 yılı başında Osmanlı topraklarında yaşayan Adığelerin sayısı bir milyon ve Adığe nüfus artış hızı da Türkiye genel nüfus artış hızının yarısından az (%1) kabul edilerek yapılan bir hesaplamada, olması gereken Adığe nüfusu aşağıdaki gibi hesaplanmıştır: 1880 1.000.000 1900 1.220.186 1920 1.488.848 1940 1.816.665 1960 2.216.649 1980 2.704.724 1998 3.235.239 1880 yılında Osmanlı topraklarındaki Adığe nüfusunun 1.000.000'dan fazla olması veya nüfus artış hızının ortalama %1'den fazla olması ihtimali hesaba katılırsa bu rakamların çok daha fazla olacağı açıktır. 1880 yılı başında Osmanlı topraklarındaki Adığe nüfusunun 1.000.000'dan, nüfus artış hızının da %1'den daha az olduğunu kabul etsek dahi bugün Türkiye'de en az 2.000.000 dolayında bir Adığe nüfusun var olması gerekmektedir. Bu nüfus Adığe ulusal varlığı adına ne üretmiştir?! Bırakalım Adığe ulusal varlığı adına bir şey üretmiş olmasını, bugün ne kadarı anadilini bilmektedir? 30 yıl sonra, 50 yıl sonra Türkiye'de Adığece diyalog kurabileceğimiz kaç Adığe kalır dersiniz?! Anayurt dışında muhaceret koşullarında gelinen durum ve gidilmekte olan sonuç, izlenen asimilasyon politikalarının zaferi, muhacerette Adığe kalabilme olasılığı düşüncesinin iflası ve hezimeti demektir. Aynı nüfus projeksiyonunu Adığey Cumhuriyeti'ndeki Adığe nüfusuna uygularsak, baz alınan tarihte Adığey'de kalabilmiş Adığelerin sayısının 30 bin dolayında olduğu ifade edilmektedir. Bu rakam, bu gün 3 katı dolayına çıkmıştır. Bu gün (1.1.1998 tarihi itibari ile ) Adığey Cumhuriyeti'nde 104.100 Adığe yaşamaktadır. Ancak burası "anayurttur", burada ulusal yönetim birimlerinden biri olarak 1922'lerden beri bir Adığey Özerk Bölgesi, 1991'den beri de Rusya Federasyonu'nu oluşturan temel birimlerden biri olarak bir Adığey Cumhuriyeti vardır. Federe Cumhuriyet statüsü içerisinde kurumlarını oluşturmuş, devlet yapılanmasının tamamlamıştır. Adığe nüfüs oranı %23 dolayında olmasına karşın, toprağın tarihsel sahibi olması ve uğratıldığı tarihsel haksızlıklar göz önünde tutulmak sureti ile Adığe varlığının ulusal hakları anayasa ve yasalarla güvence altına alınmıştır. Ulusal Adığe bayrağımızın dalgalandırılabildiği tek toprak parçası burasıdır. Anadil resmi dil haline getirilmiştir. Parlamento'nun yarısının Adığeler'den seçilmesi anayasa güvencesine alınmıştır. Yürütme organlarına Adığe varlığı ve etkinliği, fiilen çok daha yüksek düzeylerdedir. Ve anayurt dışındaki Adığelerin sürgün ve tehcir edilmiş olmalarından yola çıkılarak, anayurda dönüş hakları hem federe hem federal yasalarla kabul edilmiş, ayrıntıları da federe düzeyde dönüş yasası gibi yasa ve ilgili kararnamelerle düzenlenmiştir. Görüldüğü gibi anayurt dışındaki 3 milyon Adığe'nin düşdüğü durum ile Adığey sınırları içinde kalabilen 30 bin Adığe'nin geldiği durumu karşılaştırmaya bile olanak yoktur. Düşünmeli ve ibret almak gerekir. Denilebilir ki; bugünkü Adığey Cumhuriyetinde Adığe ulusal varlığı siyasal ve hukuksal olarak hemen her türlü hakka sahiptir. Artık sorun, bu hakları kullanabilme sorunudur; demografya ve ekonomi sorunudur, daha açık bir ifade ile nüfus sorunudur. Adığe ulusal varlığının uzun süre devam etmesi muhacerette nasıl olanaksız ise, nüfus sorunu çözülmediği takdirde, burada da gittikçe tehlikeye girecektir. Anayurda dönüş, bu açıdan da bir ulusal ölüm-kalım sorunu olmaktadır. Adığe ulusal varlığının yok olma tehlikesi, muhacerette kapıda-bacada ise, anayurtta Adığey'de de ufuktadır. Ubıx dilinin ve kültürünün akıbeti ortadadır. Kar amacının herşeyi yönlendirebildiği, fiyatın arz talep dengesi içinde oluştuğu kapitalist piyasa koşullarında, bu az nüfusla ulusal varlığı uzun süre koruyabilmek geliştirerek yarınlara; yüz yıllar ötesine taşıyabilmek, her türlü yasal ve siyasal hakka rağmen kolay olmayacaktır. Bunun da tarihsel sorumluluğu ve vebali; her halde anayurt dışındakilerin katlanamadığı baskılara, acılara katlanabilerek herşeye rağmen anayurtta kalmayı başarabilen, anayurdumuzu ve ulusal varlığımızı herşeye rağmen bugünlere taşıyabilen bir avuç insanın değil; her ne sebeple olursa olsun anayurdu terk etmiş, anayurda dönüş hak ve olanağı olduğu halde, bu hak ve olanağı kullanıp anayurda dönmemiş, ulusal varlığın korunup geliştirilmesine omuz vermemiş, "taşın altına elini koymamış" diaspora çoğunluğunun olacaktır. Evet, her şeye rağmen toprağı terk etmiş olanlar bizleriz; bizim atalarımızdır. Bugün hak ve olanak bulunduğuna göre anayurda dönmek de bizim borcumuz, bizim ulusal ödevimizdir. Bütün külfetleri anayurtta kalabilmiş bir avuç insana yükleyip, onların yarattığı nimetleri paylaşmak hakka reva değildir. Bugün "vatanımız-cumhuriyetimiz var" diye, bugün "bayrağımız dalgalanıyor" diye göğsümüzü kabartıyor, onur ve gurur duyabiliyorsak; onların oluşturduğu kültür, sanat ve edebiyatı izleyerek mest olup coşabiliyorsak bunu neye borçlu olduğumuzu düşünmeliyiz. Bundan böyle bunların oluşmasına katılmayı, hiç değilse katkıda bulunmayı bir ulusal görev olarak üstlenmeliyiz. Nalmes'leri-İslamey'leri; diğer folklor müzik ve tiyatro topluluklarını, Thabısım Vumar, Şıw Şaban, Nexay Aslan, Natxho Canxhot, Tıkho Khaplan, Semegu Goşnağu, Jane Nefset, Şewej Roza, Anzerıkho Çeslaw, Derbe Aslan, Nexay Tamara, Nemıt'ekho Aslan, Lheçe Albert, Haç'aku Aliy, Yemıj Nurbiy... gibi besteci, ses sanatçısı ve müzik adamlarını; Aşhamafe Dawut, Hatkho Ahmed, Ç'eraşe Tembot, Perenıkho Murat, Aşıne Hazret, Lhewsten Yusuf, Ç'eraşe Zeyneb, Hadeğal'e Asker, Şhalaxho Abu, Tharkhuaxho Yunus, Meşbaş'e İshakh, Khuyekho Nalbiy, Khump'ıl Khadırbeç, Yemıj Muliet, Meretıkho Dewlet, Pet'waşe Feliks, Bırsır Abdullah gibi nice ressam, şair, yazar, kültür, sanat ve bilim adamlarına kendi topraklarında, Anayurdunda kalabilmiş olan 30.000 kişilik bir nüfusun yetiştirebilmiş olduğunu, buna karşılık 3 milyonluk bir kitlenin muhacerette ulusal değer anlamında ne üretebildiğini düşünmeliyiz. Muhaceret nüfusunun onda birinin bile anayurda dönmüş olması halinde ulusal varlığımızın nasıl bir güç ve potansiyel kazanabileceğini, bu potansiyel anayurdunda neler yapabilecek, ne değerler yetiştirebilecek iken muhacerette ulusal varlık adına nasıl heder olup gittiğini hesap etmeliyiz. Haklarımız var yolumuz açıkken, gücümüz yeter olanaklarımız el verirken, sırf anayurda dönüşün ulusal anlam ve önemini yeterince kavrayamamış, ya da bunu şahsımızda ve ailemizde gerçekleştirmeyi göze alamamış olmamız nedeniyle neleri kaybettiğimiz, nelerden yoksun kaldığımızı, hatta dünyaya da nelerden yoksun bıraktığımızı tahayyül etmeli, sorumluluğumuzun, vebalimizin ağırlığını vicdanımızda duyumsamalı ve kendimizi sorgulamalıyız. Bu noktada kimilerinin ağzından duyar gibi oluyorum; "Biz de biliyoruz, bütün bunlar doğru, iyi, güzel ama nasıl dönelim?" ya da "İsteyen dönsün ama herkesin dönmesi gerekmez ki!... İşte Abhazya olayında, Çeçenya olayında görüldü, burada da yapılacak işler var." Evet, gerçekten, bugün bunlar artık biliniyor. Anayurda dönüşün alternatifsizliği ortada. Adığe ulusal sorununa artık kimse anayurda dönüş dışında bir çözüm öneremiyor. Tam kavşak noktasında, dönemeçteyiz. Ya anayurda dönüş ya da ulusal tükeniş, yok oluş. Anayurda dönüşe "Hayır!" demek, ulusal intihar yolunu seçmekle aynı anlama geliyor. Yaşamın bütün zorluklarına, sıkıntılarına acılarına karşı intiharı seçmek, aklı başında bir insan için düşünülemez. Öyleyse tek seçenek: Anayurda dönüştür. Durum bu kadar açık ve kesin olunca "Nasıl? Ne zaman? Kimler?" gibi sorular geri plana düşüyor. Bu tür sorular ve yanıtları, hiçbir ön koşul oluşturmamak koşulu ile, yalnızca anayurda dönüşü planlamak ve çabuklaştırmak, daha az sorunlu sıkıntılı ve daha kolay biçimde gerçekleştirebilmek için geçerli olabilir. Aslında bu tür sorulara verilebilecek çok kısa, kestirme ve genel-geçer yanıtlar da vardır. Ama bunlar, bu tür soruları sorma gereği duyanlar için cevap oluşturmuyor. Cevap olabilecek arayışlara hala gereksinim olduğu anlaşılıyor. Evet, dönüş ama nasıl, ne zaman ve kimlerin dönüşü? Herkesin dönmesi gerekir mi? Sorulara doğru yanıtlar verebilmek için, bugün yaşadığımız bütün sorunların kaynağına inmek gerekir. 19. yüzyılın ikinci yarısında yaşananlar yaşanmamış olsaydı; Çarlık Rusyası ülkemizi işgal edip, atalarımızı topraklarından sürmemiş olsaydı; Osmanlı kendi siyasal, askeri ve ekonomik çıkarları için insanlarımızın temiz din duygularını ve feodal yapılarını istismar ederek onları toprağından koparıp kendi ülkesine çekmeseydi, yani bizler bugün muhaceret ülkelerinde bulunmasaydık hiçbir sorunumuz olmayacaktı. Belki Abhazya, Çeçenya sorunumuz da olmayacaktı. Daha doğrusu, elbette bir takım sorunlarımız olacaktı ama böylesi sorunlarımız olmayacaktı. Belki ulusal kalkınma, büyüme, bireysel refah düzeyini yükseltme, dünya ülkeleri arasında daha saygın ve daha etkin bir konuma gelme vb. başka sorunlarımız olacaktı. Muhaceret sorunu, diasporası olmayan uluslar gibi olacaktık. Oysa bugün, anayurt dışında başka ülkelerde bulunmamız, kendisi başlı başına bir sorun olarak karşımızda duruyor. Öyleyse sorunun nihai, kökten ve ideal çözümü, tüm Adığelerin; hiçbir ayrım olmaksızın, hiçbir ön koşula bağlı olmaksızın bir an önce ve her hangi bir biçimde anayurda intikal edip, orada yerleşmesidir. Evet, Adığe olmaktan onur ve gurur duyabilen, Adığe olarak kalmak isteyen, yaptığı iyi şeylerin başka uluslara, kötü şeylerinse Adığe ulusuna fatura edilmesine gönlü razı olmayan her Çerkes, yüreğinde azıcık yurt sevgisi, beyninde azıcık ulus düşüncesi olan ve anayurda dönmesi mümkün olan herkes anayurda dönmelidir, mümkünse fabrikasını, atölyesini, tezgahını, sermayesini, evini taşıyarak, mümkün olamıyorsa yalnızca bilgi ve deneyim birikimlerini beyinsel ve bedensel güç ve yeteneklerini, emeğini taşıyarak anayurda dönmeli ve yerleşmelidir. İdeal çözüm budur. Zira unutulmamalıdır ki; halksız toprak vatan, vatansız halk ulus olmaz. Adığelik için en yararlı Adığe ulus toprağına sahip çıkan Adığedir. Öyle ise yapılan ve yapılacak olan her şeyi, bu ideal çözüme yakınlığı, buna katkısı ölçüsünde doğru, yararlı ve gerekli olarak değerlendirmek gerekmektedir. Anayurda dönüş elbette kolay değildir. Yer değiştirme, bir yerden başka bir yere taşınma işi kendi başına sorundur, zordur. Ayrıca; bugün gerek bizim kendimize yabancılaşmışlığımız gerekse her ne kadar anayurdumuz-atayurdumuz ise de orada meydana gelmiş olan olumlu veya olumsuz gelişme ve değişmeler, dil, kültür, uyum, iş ve geçim sorunları gibi bir takım sorunlar da getirecektir. Ancak bütün bunlar aşılamayacak çözülemeyecek sorunlar değildir. Yaşanmış, bilinen, aşılabilecek ve alışılabilecek sorunlardır. Önemli olan istemek ve kararlı olmaktır. Her Çerkes için en ivedi, en büyük ulusal ödev, bir an önce anayurda dönüp orada yerleşmektir. Bunu kendi şahsında ve ailesinde gerçekleştiremeyenler için ikinci derecede en değerli ulusal ödev, en kısa sürede en çok sayıda Adığe'nin anayurda dönmesini sağlama amaç ve hedefine elden geldiğince destek vermek ve katkıda bulunmaktır. Anayurda dönüşü amaçlamayan, bu amaca hizmet etmeyen, bu amaca yarar ve katkısı olmayan herşey, şayet doğrudan veya dolaylı biçimde zararlı değilse kendimizi tatminden, hem de yapay ve yalancı bir tatminden, kendimizi kandırmış olmaktan öte anlam taşımayacaktır. Zira yukarıda açıklandığı üzere, gidiş istikameti bellidir, sürüklendiğimiz nokta ortadadır. Sosyalist dönemde anayurda dönüşün iki temel koşulu vardı: kabul etmek ve kabul edilmek yani Adığelerin sosyalist koşullarda anayurda dönüp orada yaşamaya razı olması, anayurt yönetimlerinin ve içinde yer aldıkları birlik yönetimlerinin bu isteği kabul etmeleri. Sosyalist dönemde bu iki koşul gerçekleştiği taktirde sorun çözülmüş sayılabiliyordu. Çünkü sosyalist devletin vatandaşına karşı büyük yükümlülükleri vardı; iyi-kötü başını sokacak bir yuva vermek zorundaydı devlet, karnını doyurabileceği bir iş vermek zorundaydı, hastalanmaması için gerekli önlemleri almak, hastalandığında tedavi etmek zorundaydı, devlet vatandaşına yeteneklerine uygun bir eğitim vermek zorundaydı. Birey için temel nitelik taşıyan bu tür sorunlar devlet tarafından üstlenilince anayurda dönüş yapanlar için dil, kültür ve uyum sorunları gibi sorunlar önemsizdi. Anayurda dönüş amaç ve hedefinin önünde dün engel olarak duran kimi şeyler bugün demokratikleşme ve kapitalistleşme sürecinde engel olmaktan çıkmaya, dün engel sayılmayan şeyler de bugün engel olmaya başlamıştır. Soğuk savaş döneminin de propagandalarının da etkisiyle insanlarımızın anayurtta yaşamaya razı olmalarını zorlaştıran sosyalizm-komünizm engeli ortadan kalkmıştır. Anayurtta yaşamayı "biz kabul etsek bile, acaba onlar bizi kabul eder mi?" kaygısı da ortadan kalkmıştır. Bugün özellikle Adığey Cumhuriyeti için böyle bir sorun hemen hemen yok gibidir. Kesin dönüş yapıp yerleşmek niyetiyle Adığey Cumhuriyeti'ne gelen Adığelere iki ay içinde repatriant statüsü verilebilmektedir. Bu statü, seçme ve seçilme dışındaki bütün hakları sağlayabilmektedir. Fiili dönüşten sonra bir yıl sonra başvurulduğu takdirde repatrianta vatandaş statüsü kazandırma görev ve yükümlülüğünü ise federe cumhuriyet yönetimi bizzat kendisi üstlenmekte ve sağlamaktadır. Ne var ki, devlet vatandaşına karşı sosyalist dönemdeki gibi yükümlülükler taşımamakta, daha doğrusu bu yükümlülüklerden hızla kurtulmaya çalışmaktadır. Devlet vatandaşa artık iş ve konut güvencesi vermemekte ancak kendi evini yapmak / yaptırmak isteyene arsa, işlemek isteyene toprak tahsis edilebilmektedir. Sağlık ve eğitim güvenceleri ise şimdilik elden geldiğince sürdürülmeye çalışılmaktadır. Buna karşılık serbest ticaret ve serbest yatırım hak ve olanakları hızla artmaktadır. Bu hak ve olanaklardan yararlanmada da geç kalmamak, tez davranmak gerekmektedir. Kapitalist kurallar çerçevesinde köşe başları tutulduktan sonra iş kurma ve onlarla rekabet koşullarının ağırlaşacağı tabiidir. Bugün Adığey Cumhuriyeti'nde tarım ve hayvancılığa dayalı gıda, toprak, ahşap sanayii, inşaat ve hizmetler sektörü alanındaki işler başta olmak üzere devletin çekildiği ve daha da çekileceği bütün iş alanları özel sektör, yatırımcılarını beklemektedir. Bireysel küçük sermayeden, birleşik kooperatif sermayelerine, büyük sermayeye; esnaf ve zanaatkar atölyesinden küçük sanayii işletmecisine kadar burada üretim yapabilecek herkes için büyük olanaklar vardır. Boş lafla değil, ciddi yatırım proje dosyalarıyla kararlılık ve bağlılığını gösterebilen herkes için kapılar açıktır. Bireysel düzeyde de, çalışıp kazanarak yaşamak isteyen herkes, kendi bilgi, beceri, güç ve yeteneğine göre iş bulabilmektedir. Anayurda dönüş için, bireysel olanaklar yanında toplu dönüş anlamında önümüzde taze ve canlı bir örnek de bulunmaktadır. Yugoslavya'da yaşayan kardeşlerimiz, oradaki savaş tehlikesi de göz önüne alınması sureti ile hem Adığey Cumhuriyeti'nin hem de Rusya Federasyonu Hükümeti'nin iş birliği ve katkıları ile anayurda getirilmişlerdir. Toplu bir iş projeleri söz konusu olmamakla birlikte, yerleşmeleri için arazi tahsis edilmiş, Mefehable adlı bir köy kurulması kararlaştırılmış olup, köyün proje ve alt yapı çalışmaları devletçe planlanmakta ve yürütülmektedir. Kitlesel düzeyde ciddi biçimde anayurda dönüş talebi iletildiği taktirde dönüş isteminde bulunanların kendi birikim ve olanakları da değerlendirilmek sureti ile devlet öncülüğünde ve güvencesinde yeni yerleşim ve iş yerleri kurulması mümkün olabilecektir. Bu durumda ulusal aydınlarımıza, toplum önderlerimize, dernek yöneticilerimize büyük görev ve sorumluluklar düşmektedir. Önümüzdeki bir kaç yıl içerisinde anayurda dönüş yapmayı düşünenler, bunu kendileri göze alamıyor olsalar bile çocuklarının dönmesini isteyenler, hiç değilse anayurda dönüşün doğru ve gerekli olduğunu, buna yardımcı ve destek olmak gerektiğini kabul edenler, bu doğrultuda ciddi girişimler başlatmalıdırlar. Örneğin; aylık gelirlerinin %3-5'ini ayırmak suretiyle her dernek/şube çevresinde kooperatifler kurarak ya da anayurda dönüş yapacak olanlara durumlarına göre karşılıksız yardım veya kredi desteği sağlamak üzere "Anayurt Yardımlaşma Sandığı" gibi anayurda dönük ve ekonomik boyutlu bir örgütlenmeye giderek, dönüşü toplumsal/bireysel düzeyde realize etmeye gitmelidirler. Hiç değilse her dernek/şube kendi çevresinden bir ailenin anayurda dönüş yapmasını sağlamayı hedeflemelidir. Bu takdirde durgun su akmaya başlayacak, anayurda dönüş giderek kolaylaşacak, hızlanacak ve artık dönebilecek kimse kalmayıncaya kadar sürecektir. Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla başlayan yeni dönemde sağlanan siyasal ve hukuksal hak ve olanaklar çerçevesinde, anavatanımıza yeniden kavuşamazsak, bu fırsatı kaçırır, anavatanımıza sahip çıkamazsak bunun vebali ve sorumluluğu kimseye değil yalnızca bizlere ait olacaktır, asla başkasını suçlamaya hakkımız olmayacaktır. Bu vebal ve sorumluluk, özellikle iş adamlarımıza, yatırım yapabilme gücüne sahip olanlarımıza, bireysel olanaklarıyla anayurda dönüş yapabilecek durumda olanlarımıza ait olacaktır. Olay artık aydın sorumluluğunun ötesinde, ulus sermaye kesiminin, özel sektörün görev ve sorumluluk alanındadır. Asıl vebal ve sorumluluk da onlara ait olacaktır.+''+Fahri Huvaj

İstiklal Mahkemeleri ve Çerkesler

Kuvay-yi Milliyecilerin, yurtta tam bir egemenlik ve otorite sağlamalarında en önemli oluşumlardan birisi de kendilerine muhalif olanları tasfiye etmekti. Bu amaçla kurulmuş olan İstiklal Mahkemeleri amaçlarının dışına taşmış haksız yere pek çok kimsenin mağdur edilmesine neden olmuştur. +''+ İstiklal Mahkemeleri: Asker kaçakları ve bunlarla ilgili sonuçlar Hıyaneti vataniye (vatana ihanet edenler) de bulunanlar ve bununla ilgili suçlar Askeri ve siyasi casuslukta bulunanlar Seferberlik sırasında yolsuzluk ve bununla ilgili hususlarla suçlananları yargılamak için kurulmuştur. Siyasi tarihe geçen ve yukarıda belirtilen hususlar dışında oluşturulan istiklal mahkemelerinin amacı ise: Yeşilordu mensuplarının yargılanmasını Aydınlıkçıların yargılanmasını En önemlisi de 16 Haziran 1926 tarihinde Atatürk'e karşı İzmir'de tasarlanan suikast girişimi ile ilgilidir. Bu mahkemeler T.B.M.M.'nin kararıyla İstanbul, Ankara ve İzmir başta olmak üzere memleketin pek çok yerinde kuruldu ise de en önemlileri İzmir ve Ankara'da kurulmuş olan mahkemelerdir. Halk arasında (Dört Aliler) mahkemesi diye de adlandırılan İzmir İstiklal Mahkemesinin başkanı Ali Çetinkaya (Kel Ali), üyeler Ali (Kılıç), Ali (Rizeli), savcı Necip Ali (Küçüka) ile Dr. Reşit Galip'ten oluşmuştu ki mahkeme başkanı Ali Çetinkaya T.B.M.M. koridorlarında Deli Halit Paşa'yı öldürmekle suçlanmış, fakat bu durum o dönemlerde ört bas edilmişti. İstiklal mahkemelerinde yargılanan Çerkeslerden bazılarının isimleri: Hüseyin Rauf Orbay: İstiklal Savaşı ileri gelenlerinden ve başvekil. Atatürk'e suikastten İzmir mahkemesince yokluğunda yargılanmış on yıl hapse makhüm edilmiş fakat o sırada yurt dışında olduğundan cezası yerine getirilememiş, 1935 yılında kendi isteği ile yurda dönmüş ve yeniden yargılanmış ve askeri Yargıtay kararıyla aklanarak temize çıkmıştır. Bekir Sami Kunduk Paşa: Atatük'e suikastla suçlanarak İzmir'de yargılanmış ve beraat etmiş bundan sonra da bir köşeye çekilerek hiçbir şeye karışmamış, hayal kırıklığı içerisinde hayatını tamamlamıştır. Anzavur Ahmet Paşa: Eskişehir İstiklal Mahkemesince 1921 yılında yokluğunda yargılanarak idama mahküm edilmiş olmasına karşın cezası yerine getirilememiştir. Çerkes Ethem Bey (Pşov): Ankara İstiklal Mahkemesince yokluğunda idama mahkum edildi, Amman'da öldü. Affa rağmen dönmedi. O'nun tek istediği bağımsız bir mahkemede yargılanmaktı. Ama O'na bu imkanı tanımadılar. Çerkes Reşit Bey (Pşov): Ankara İstiklal Mahkemesince yokluğunda idama mahkum edildi. Aftan sonra 1938 yılında yurda döndü ve 1951 yılında öldü. Çerkes Tevfik (Pşov): Ankara İstiklal Mahkemesince yokluğunda idama mahkum edildi ve aftan sonra Türkiye'ye dönerek Bandırma'da öldü. İsmail Canbolat (Hatko): Atatürk'e suikastten İzmir'de yargılandı. Önce on yıla mahkum edildi. Karara itiraz etti ve yeniden yargılanarak idama mahkum edildi ve cezası infaz edildi. Eski İçişleri Bakanı ve İstanbul milletvekili idi. Emir Paşa (Marşan): Sivas milletvekili Sivas İstiklal Mahkemesince Isparta'da 3 yıl sürgün cezasına çarptırıldı. Binbaşı Abdullah Bey: Kuvay-yi Seyyare komutanlarından. Ankara mahkemesince yokluğunda idama mahkum edildi. Sarı edif Efe: Binbaşı. Çete reisi. Genellikle Düzce olaylarında ve batı cephesinde etkili görevler başardı. Atatürk'e suikast girişiminden yargılanarak İzmir mahkemesince idam edildi. Ömer Lütfü Bey: Kuvay-yi seyyare komutanlarından. Gediz kaymakamı idi. Ankara mahkemesince yokluğunda idama mahkum edildi. Bahriye Binbaşısı Aziz Orbay: Ankara İstiklal Mahkemesinde Çerkes Ethem Bey'le olan beraberliği nedeniyle yargılanmış ve beraat etmiştir. Yeni Bahçeli Nail Bey: Ankara mahkemesince idama mahkum edildi. İstiklal mahkemelerinde bunlardan ayrı olarak da yargılanan bir kısım Çerkesler bulunmaktadır. Onlar hakkında bir başka yazımızda bilgi vermek üzere, sürekli istismar edilen gerçeklerden giderek uzaklaştırılan Çerkes Ethem Bey konusunda kısmi detaylara girmek istiyorum. Çerkes Ethem Bey daha önce de belirttiğimiz gibi sevilen ve kendisinden çok korkulan birisiydi. Ağabeyleri Reşit ve Tevfik de kültürlü ve kişilik sahibi, asker kökenli idiler. Özellikle Çerkes Reşit, Harbiye'den Atatürk'ten bir yıl önce mezun olmuş, İmparatorluğun çeşitli cephelerinde ve politik çalkantıları içerisinde yoğrulmuş, deneyimli birisiydi. Çerkes geleneklerinin de etkisi ile kardeşi Çerkes Ethem beyi her hususta desteklemiş ve onu pek çok eğlemlerinde yönlendirmişti. Şurası da akıldan uzak tutulmamalıdır ki, Mustafa Kemal'in ileride Atatürk olmasına yardımcı olanların başında, onun savaşımına destek olan, fakat ne yazık ki sonraları bu hizmetleri gölgelendirilen Çerkes Ethem bey ve diğer pek çok Çerkes lideri ile Çerkeslerin rolleri, henüz yazılamayan Türk Kurtuluş savaşı tarihinin ileride mutlaka yazılacak olan sayfaları arasında layık olduğu biçimde yerini almalıdır. Bu görüş İstiklal Savaşının gölgede bırakılan diğer fedakar Türk komutan ve politikacıları için de geçerlidir. ÇERKES ETHEM BEY SEVİLEN VE SAYILAN BİR KİŞİ İDİ: O nereye gitse, hangi toplulukta bulunsa davranışlarıyla, hareketleriyle, konuşmalarıyla her zaman sevgi ve saygı duyulan hele büyüklerine karşı son derece sevgi gösteren bir kişiydi. Mareşal Fevzi Çakmak anılarında "- Ben veya Mustafa Kemal paşa Meclise geldik mi hiç kimse yerinden bile kıpırdamazdı. Ama Çerkes Ethem'in Ankara'ya geleceği öğrenildi mi herkes onu karşılamak üzere istasyona koşardı. Çünkü adamın hiç şakası yoktu, birine kızdı mı kim olursa olsun hemen astırıyordu*. Çerkes Ethem'den çok korkarlardı. Fevzi Çakmak ile Atatürk bir gün düzenli ordu kurulmasının gereği üzerinde konuşuyorlardı. Düzenli orduya karşı olan Çerkes Ethem'in ağabeyi Reşit konuşma yapılırken Fevzi Çakmak'ın arkasında durup onları dinlemeye çalışıyormuş. Fevzi Çakmak düzenli ordunun gereğinden bahsederken Reşit'in arkasında olduğunun farkında değilmiş. Bu sırada Reşit'in varlığının fark eden Atatürk diziyle mareşali dürtmüş. Bunun üzerine mareşal hemen sözünü değiştirerek "-Hem bir bakıma düzenli orduya da ihtiyaç yok. Ben yetiştirdiğimiz bütün yeni askerleri kahraman Çerkes Ethem'in emrine vermeyi düşünüyorum. Onun ordusundan mükemmel ordu, ondan mükemmel kumandan mı bulabiliriz*?" * Mareşal Çakmak'ın Hatıraları, Yazan Murat Sertoğlu, Hürriyet Gazetesi, 21 Nisan 1975 tarihli sayısı. Tek kelime ile ondan tam anlamıyla korkuyor ve kendisinden biran önce kurtulmayı planlıyorlardı. Onun yurt dışına kaçırılış öyküsü çeşitli yayınlarda belirtilmişti. Çerkes Ethem Bey hakkında biz Çerkselerin görüşü ise hiç de olumlu değildir. Ne yazık ki Türkler tarafından yaptığı hizmetler karşılığında göklere çıkarılması gereken bir kişi ise de Çerkesler için durum hiç de aynı değildir. Ne yazık ki onun savunması hizmet ettiği toplumca yapılması gerekirken, bunun tam aksi olarak ihanet ettiği toplumu tarafında yapılmaktadır. Gönen, Manyas, Düzce ve birçok yerde Çerkesi, Çerkese kırdırmış, bu yetmiyormuşçasına pek çok Çerkes aydınını da sudan nedenler ile bizzat kendisi astırmıştır. Bir örnek vermek gerekir ise Çerkes Ethem hemen hemen hepsi Çerkes ileri gelenleri olmak üzere Düzce'de 2 günde 53 kişiyi astırmıştır**. Ancak Çerkes Ethem beyin kişiliğinde Çerkes ulusuna karşı yürütülen küçültücü, hatta aşağılayıcı davranışların etkisi ile Çerkesler Ethem beye yapılan haksız suçlamaları savunur duruma geçmişlerdir. Çerkes Ethem bey hakkında onu küçültücü ve yaptığı hizmetleri hiçe indirecek düzeyde suçlamalarda bulunulmuştur. Örnek vermek gerekir ise sosyalist büyük şair Nazım Hikmet bile, parlak dönemlerinde ve gözde tutulur-ken, iktidara yağ çekmek düşüncesi ile Çerkes Etham bey hakkında yazdığı bir şiirinde, onun hakkında 7 bavul dolusu altınla Yunanistan'a kaçtığını yazmıştır. Fakt tarih aynı oyunu ona da oynamış, bir süre sonra Nazım Hikmet de vatan haini sıfatını kazanarak yurdundan kaçmak zorunda kalmıştır. Çerkes Ethem'in 7 bavul dolusu altın ile kaçtığı varsayımı doğru olsa idi, Ethem gurbette soydaşlarının korumacılığı altında yoksulluk içinde ölmezdi. Kaldı ki, geçiş protokolu imzaladıktan sonra Susurluk'ta Söğe Köyü'nün Cambazın Değirmeni mıntıkasında teslim olurken, cebindeki son 2,5 lirayı oradakilere gösterip, beraberin-de götürmeden yırttığı ve sadece bir heybe içerisinde yazışma evrakının olduğunu ayrıca gösterdiği de bilinmektedir. Çerkes Ethem'in yurt dışına kaçmak zorunda bırakılışının ardından dönemim hemen hemen bütün ileri gelenleri Çerkes Ethem beyin kendilerini de öldüreceği hakkında beyanlarda bulunmuş bunu yapmakla da kendilerine bir paye vermek istemişlerdir. Bir örnek vermek gerekir ise askerlik yaşamında ve onu izleyen dönemlerde vasat bir komutan görünümünden ileri gidemeyen ve yaşamı boyunca silik bir kimlik taşımaktan kurtulamayan Fevzi Çakmak bile Çerkes Ethem beyin kendisini de öldürmek istediğini anılarında söylemiştir. Çerkes Ethem bey hakkında ileri sürülen suçlamalardan bir tanesi de eşkıyalık, yağma, topluma zulüm vs. türden suçlamalardır. Çerkes Ethem bey ilk çetecilik dönemlerinde giriştiği birçok eylemlerden sorumlu tutulmamış, vergi toplamak, askere almak, insanları cezalandırmak gibi yasa dışı tutumları hoş görü ile karşılanmıştır. *Milli Mücadele başlarken, Tevfik Çavdar. Milliyet Yayınları. İstanbul.+''+İzzet Aydemir

Terörizm ve Uygarlıklar Çatışması

Amerika'nın İslam'la olan ilişkileri uygarlık çatışması iddiasını doğrulamaktan çok uzak. Filistin ihtilafında uzun süre İsrail'e temayül ettiği doğru. Ama Oslo sürecinde adil arabuluculuk yapmak için gayret sarf ettiğine de kuşku yok. Clinton'ın giderayak anlaşma sağlamak için İsrail'e yaptığı baskılar sonucu ortaya çıkan paketi, Filistinlilerin bundan birkaç yıl önce hayal bile etmeleri imkânsızdı. İkinci İntifada'ya karşı çekimser davranması Filistin ya da Arap/Müslüman düşmanlığından değil, bu paketi reddeden Filistinlilere daha iyisini sağlayamayacağını bilmesinden kaynaklanıyor. Biraz geriye dönersek, Amerika'nın Avrupalı dostlarımızı ikna edemediğinden gecikerek de olsa Bosna-Hersek'e yaptığı askeri müdahaleyle Sırp saldırganlığını durdurduğu; Kosova Arnavutları'nı ezen ve göçe zorlayan Yugoslavya'yı dize getiren NATO gücünün yüzde 90'ını oluşturduğu; Makedonya'da Arnavutlara geniş haklar tanınmasında da önemli rol oynadığı görülüyor. Irak'a ilişkin sonuç vermeyen sert politikasını bir yana bırakırsak, Kuveyt'in işgalden kurtarılmasının Amerika olmadan olamayacağı ve Irak'ın kitle imha silahları geliştirememesinin de böylece sağlandığı unutulamaz. Aynı şeyi Rusya için söyleyemeyiz. Özellikle Rusya'nın Kafkaslara dönük politikası uygarlıklar çatışmasının birçok özelliğini taşıyor. Geçenlerde Almanya'ya yaptığı ziyaret sırasında Putin basının önünde 'Müslüman teröristlere' atfen, bunların 'barbar' olduklarını ve Rusya'nın bu bölgede 'medenileştirme' rolü olduğunu söyledi. Davranışı sanki en az bir yüzyıllık bir anakronizmdi. Çağımızda medeni/barbar değil, gelişmiş/gelişmemiş ayrımının geçerli olduğunun sanki farkında değildi. Rusya için Çeçenistan'daki isyanın ne anlama geldiğini biliyoruz. Türkiye başından beri bu olayı Rusya'nın iç işi saydı. 1994 ve elan sürmekte olan 1999 savaşında Çeçen güçlerin bazen terörizme başvurdukları, insanları rehin aldıkları, suikastlar yaptıkları biliniyor. 1996'dan sonra etkin bir yönetim kuramadıkları ve zor koşulların etkisinde köktendinci İslam'la giderek tehlikeli bir flörte girdikleri de malum. Ama bunlar Çeçenistan'ı bir terörizm olgusu olarak sunmaya yetmez. Çeçenlerin bağımsızlık mücadelesi iki yüzyıla yakın zamandır yani Çarlık Rusyası'nın bu ülkeyi zorla ilhak etmesinden bu yana sürüyor. Rusya şimdi Amerika'nın terörizme karşı açtığı savaştan yararlanarak Çeçenistan'daki savaşını uluslararası toplumun desteklemesini istiyor. BM Güvenlik Konseyi'nin 1373 sayılı kararı, terörizmi 'terörist eylem' olarak değerlendiriyor. Uluslararası toplum terörist eylemlere ve bu eylemleri yapanlara karşı mücadelede işbirliği yapacak. Bu bağlamda bir iç çatışmada terörist eylemler yapılıp yapılmadığına bakmak lazım. Rus kuvvetlerinin Çeçenistan'da ayrım yapmaksızın sivillere ve sivil hedeflere saldırdığı görülüyor. Bunun sonucunda çok sayıda sivil öldü. Yerleşim yerleri harabeye dönüştü. Yüzbinlerle insan komşu ülkelere sığındı. Sırbistan'ın Bosna'da yaptıkları bir yana bırakılırsa dünyada terörizmle bu tarz savaşan hiçbir ülke yok. Bu savaş tarzı Cenevre Sözleşmeleri'ne ek II. Protokol'ün 51. maddesine göre terörizm sayılır. Kendi toprak bütünlüğü konusunda bu derecede aşırıya gidebilen bir ülkenin komşularının toprak bütünlüğüne de saygı göstermesi beklenir. Oysa Rusya Gürcistan'ın Abhazya ve Azerbaycan'ın Ermenilerce işgal edilen Karabağ ile diğer yüzde 16'lık bölümü konusunda tam tersine bir tutum içinde. Bu iki ülkeyi hegemonyası altında tutmak için bölünmelerine katkıda bulunuyor. Terörle mücadele çerçevesinde bu politikalara göz yumulması sadece büyük bir çelişki oluşturmaz. Aynı zamanda bu mücadeleyi sekteye uğratır. Amerika'nın da toprakları Ermenistan'ın işgal altında olan ve 1.250.000 insanı insanlık dışı şartlarda yaşamaya zorlanan Azerbaycan'a karşı uyguladığı anlamsız ambargonun sona ermesi lazım. Bu yapılırsa hem adalet yerine gelir hem de Ermenistan'la yürüttüğümüz gayri resmi diyalogun başarı şansı artabilir. 13 EKİM 2001 – Radikal Gazetesi Gürcüstan İçin İşbirliği Fikret Bila Afganistan olayının gölgesinde kalan Rusya - Gürcistan gerginliği Ankara'nın kaygılarını giderek artırdı. Gürcistan sınırına asker yığan Rusya'nın, ABD'nin Afganistan'a müdahalesinde gerekçe gösterdiği "terörist barındırma" iddiasını belli belirsiz gündeme getirmesi Kafkasya'da tansiyonu yükseltti. Gürcistan Dışişleri Bakanı, Menagarişvili'nin, Rusya'nın Afganistan operasyonuyla birlikte gerginliği tırmandırmasına dikkat çekmesi gözlerin Rusya ve Gürcistan'a çevrilmesine neden oldu. Moskova'daki hava, Afganistan'ın Usame bin Ladin'i barındırıp koruması gibi, Gürcistan'ın da Çeçen teröristleri barındırıp koruduğu yönünde. Ve Rusya, ABD'nin kullandığı müdahale gerekçesini Gürcistan için kullanabileceği izlenimi veren bir çizgiye gelmesi Kafkasya'daki ısınmayı ön plana çıkardı. Bu gelişmeler üzerine Gürcistan Dışişleri Bakanı Menagarişvili'yi Türkiye'ye davet eden Dışişleri Bakanı İsmail Cem, konuk bakanla görüşmesinden sonra konuyu Başbakan Ecevit'le de masaya yatırdı. Gürcistan'daki gelişmelerden kaygılı olduğunu söyleyen Başbakan Ecevit, Dışişleri Bakanı İsmail Cem'le uzun bir görüşme yaptı. Cem - Menagarişvili ve Ecevit - Cem görüşmeleri ve ABD ile yapılan temaslar sonrasında Ankara'da Gürcistan'ı desteleme ve güvenlik açısından korumak üzere iki karar alındığını söyleyebiliriz: 1- Güvenlik boyutunu da içermek üzere Türkiye - ABD - Gürcistan arasında üçlü işbirliği. 2- Aynı nitelikte Türkiye - Azerbaycan - Gürcistan arasında üçlü işbirliği. Türkiye - Azerbaycan - Gürcistan üçlüsünün güvenlik işbirliği, Bakü - Ceyhan boru hattının güvenliği ve korunmasıyla ilgili ve sınırlı değil. Gürcistan Dışişleri Bakanı Menagarişvili, Ankara'da oluşan işbirliği zincirleri ve ABD'nin verdiği güvenceden memnun olarak Türkiye'den ayrıldı. Bu arada, Ankara'nın, Gürcistan Dışişleri Bakanı'na, ülkesinin "teröristleri barındırıp, koruduğu" izlenimi verecek hareketlerden kaçınmaları tavsiyesinde bulunduğunu da söyleyebiliriz. Böyle bir izlenimin Rusya'nın tepkisine ve girişebileceği hareketlerin gerekçesi olarak göstermeye yöneltebileceği konusunda Gürcistan'ın dikkatli davranması gerektiği Ankara'nın uyarıları arasında. Afganistan başta olmak üzere Orta Asya ve Kafkasya'daki sorunlara karşı ABD ve Türkiye'nin birlikte hareket etmelerine dönük olarak Dışişleri Bakanı İsmail Cem'le, ABD'nin eski Dışişleri Bakanı Albright arasında varılan anlaşmaya uygun hareket edildiği söylenebilir. Son olarak Gürcistan'a destek olunması ve güvenliğinin sağlanması konusunda da Ankara ve Washington aynı yönde hareket ederek iki ayrı üçlü işbirliği kurulmasını kararlaştırmış görünüyorlar. Aynı eksende hareket etmek üzere Dışişleri Bakanı İsmail Cem'in, Pakistan da dahil olmak üzere Orta Asya ülkelerini kapsayan bir geziye çıkması da ilke olarak karar altına alınmış durumda. Ankara, hem Afganistan hem de Gürcistan konusunda ABD'yle birlikte devrede görülüyor. Başbakan Ecevit ve hükümetin beklentisi, ekonomi cephesinde Türkiye'nin rahatlatılması. Bu konuda beklenti ABD ve G - 7'lerin kendiliğinden harekete geçmeleri ve Türkiye'yi, terörle mücadelede pazarlık eden bir konuma itmemeleri. Afganistan sorununda G - 7'lerle birlikte her zemine davet edilen Türkiye'ye hem kısa hem de uzun vadede duyulan ihtiyaç ortadayken, hem ekonomik kriz hem de terörle mücadelede yalnız bırakılmaması gerektiği düşüncesi Ankara'da sık sık dile getirilmeye başladı. ABD ve G - 7'lerin bu gerçeği görmeleri ve Türkiye'ye katkı konusunda topu birbirlerine ve sonuçta IMF'ye atmalarının yanlışlığı üzerinde duruluyor. 15.10.2001 – Milliyet Gazetesi fbila@milliyet.com.tr Kafkaslar'da Tehlikeli Tırmanış Nerdun Hacıoğlu / MOSKOVA Gürcistan ile Rusya arasında Abhazya ve Çeçenistan sorunları çerçevesinde son günlerde başlayan gerginlik tırmanıyor. Hafta başında Gürcistan'a bağlı Abhazya Cumhuriyeti'nde BM helikopterinin düşürülmesi ve Çeçen olduğu söylenen bir grup silahlı kişinin Abhazya Kodor geçidinde belirmesiyle patlak veren kriz, ilk iki gün Moskova ile Tiflis arasında protesto notalarının alınıp verildiği ''sinir harbi'' biçiminde sürdü. Dün kriz belirgin askeri boyut kazanmaya başladı. Rusya bölgedeki askeri birliklerini arttırma kararı alırken, Gürcistan da Abhazya sınır bölgesine kuvvet aktarmaya başladı. Rusya'nın görüşünü destekleyen Abhazya da Kodor geçidini savaş uçaklarıyla bombaladı. Çarşamba günü olağanüstü toplanan Gürcistan parlamentosu, Devlet Başkanı Eduard Şevardnadze'den Rus barış gücünün bölgeden uzaklaştırılması için gerekli işlemleri başlatmasını istedi. Parlamento, Gürcistan Abhazya Otonom Cumhuriyeti sınırına asayişi sağlamak için Gürcistan birlikleri gönderme kararı aldı. Moskova'nın Tiflis'e baskı yapması durumunda Gürcistan'ın Bağımsız Devletler Topluluğu'ndan ayrılabileceği belirtildi. Şevardnadze de parlamento kararını hayata geçirmek için harekete geçeceğini açıkladı. Rusya ise, 200 kadar Çeçen militanı Abhazya'nın Kodor geçidine Gürcistan'ın kasten gönderdiğini söylüyor. Moskova, "Gürcistan Çeçenleri de kullanarak 9 yıl önce kaybettiği Abhazya'yı geri alma planları yapıyor. İlk başta ortalığı karıştırmak için Çeçen komutan Ruslan Gelayev bölgeye gönderildi. Ardından Tiflis orada güvenlik sağlanamıyor gerekçesiyle kapsamlı askeri hareket gerçekleştirmek istiyor" görüşünü savunuyor. Rusya Savunma Bakanı Sergey İvanov, Abhazya'da şiddetli çatışmaların çıkabileceği endişesiyle bölgedeki Rus askeri varlığını arttırma kararı aldı. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ise, Moskova'nın Abhazya krizine müdahale etme niyetinde olmadığını söyledi. Putin, "Gürcistan BDT'den çıkarsa biz itiraz etmeyiz. Tersine Moskova'nın yükü azalır. Bugün Rusya birçok malı, enerji dahil Gürcistan'a yarı fiyatına satıyor" dedi. 13.10.2001 – Hürriyet Gazetesi Gürcistan'da Ne Oluyor? Mustafa Balbay Bütün gözler Afganistan ve çevresine dikilmişken Gürcistan'dan gelen bir haber, önümüzdeki dönemde 11 Eylül'ün öteki coğrafyalara nasıl yansıyabileceğine ilişkin ipuçları verdi: Abhazya Özerk Cumhuriyeti sınırındaki Kodori Geçidi bölgesinde çatışmalar oluyor. Ardından savaş uçakları bölgeyi bombalıyor! Bu iki tümcelik olay, Abhazlara göre şöyle oldu: Saldırılar Gürcüler tarafında gerçekleştirildi. Uçaklar da onlarındı. Gürcistan yönetimine göre şöyle oldu: Saldırılar Rusya'nın işi. Rusya, Gürcistan'ın içini karıştırıp, etkisi altına almak istiyor. Rusya'ya göre şöyle oldu: Saldırı Çeçen militanların işi. Gürcistan, sınırına hâkim olamıyor. Çeçen militanlar, zaman zaman Gürcülerle bir olup Abhazlara saldırı düzenliyor. Gürcistan sınırından lojistik destek alan Çeçenler, Rusya içindeki eylemleri için de güç topluyor. Bu üç farklı bakışı toplayınca, şu çıkıyor: Birileri, hazır bütün gözler Orta Asya'da iken, Kafkaslar'ı karıştırıp, yarım kalan hesaplarımı bitireyim, diyor. Bölgeden gelen bu karışık haberleri netleştirme masasına koyup, duruma biraz daha geniş bakalım... Gürcistan Devlet Başkanı Eduard Şevardnadze hafta başında ABD'de şunu söylemişti: "Gürcistan, Rusya'nın güneyi değil, Türkiye'nin ve NATO'nün kuzeyidir." Bölgeden gelen çatışma- bombalama haberlerinin bu demeçten sonra duyulması da ayrıca ilginç. Gürcistan'ın Türkiye açısından taşıdığı önemi ve bu çerçevede atılan adımları satırbaşlarıyla duyuralım: - Türkiye'nin Orta Asya'ya güvenli açılan tek karayolu bu ülke topraklarında. Türkiye'nin Azerbaycan'la kara-demiryolu bağlantısı bu ülke üzerinden sağlanıyor. - Gerçekleşmesi halinde Bakû-Ceyhan boru hattının geçeceği tek 3. ülke. Bu hat tın resmi adı da Bakû-Tiflis- Ceyhan. - Türkiye'nin askeri alanı da kapsayan stratejik işbirliği anlaşması imzaladığı 28 ülkeden biri. Gürcistan'daki bir Rus üssünü geçen aylarda Türk Silahlı Kuvvetleri kullanıma hazır hale getirip, anlaşmalar çerçevesinde hizmete soktu. Üç anahtar Batum'daki kimi telefonlar Artvin koduyla çalışıyor. Gürcüler, bu bağlantıyla hem Türkiye'deki hem öteki ülkelerdeki ilişkilerini daha kolay sürdürdüklerini söylüyorlar. Karadeniz bölgesinin dağlık yapısı, Artvin ve çevresine havaalanı yapılmasını engelliyor. Önümüzdeki dönemde Batum Havaalanı'nın Türkiye iç hat seferlerine açılması ve Doğu Karadeniz'e yönelik hava taşımacılığının bu yolla yapılması gündemde... Buna benzer iki ülke ilişkilerindeki kaynaşmaya yönelik pek çok örnek verilebilir. Türkiye'nin Gürcistan'la ilişkilerini daha ileriye götürmesi, bugünkü yönetim anlayışının ve bağımsızlığın sürmesine bağlı. Orada olup bitenlere kayıtsız kalmaması gerekiyor. Gürcistan Dışişleri Bakanı Irakli Menagarişvili'nin dün apar topar Türkiye'ye gelişinin altında yatan da şüphesiz bu bağlar. Türkiye, Kafkaslar'da barış ve istikrarın sağlanması için Türkiye-Gürcistan-Azerbaycan hattını gündeme getirdiğinde, Moskova; hemen Rusya, Ermenistan, Gürcistan, Azerbaycan'ı kapsayan Kafkasya Dörtlüsü'nü masaya getirmişti. Her iki girişim de kâğıt üzerindeki canlılığını sürdürüyor! Türkiye'nin Orta Asya politikası üretebilmesi, Kafkaslar'daki ağırlığına ve istikrara bağlı. Burada kilit ülke Gürcistan. Kilit üç anahtarlı; biri Gürcistan'la, biri Rusya'yla, biri de Kafkaslar'daki öteki uluslarla denge. Hüner, üçünü birden açabilmekte... 13.10.2001 – Cumhuriyet GazetesiGündüz Aktan

Dönüş Hareketi Üzerine Kronolojik ve Nostaljik Bir Gezinti

Sürgün ve Soykırım; Kuzey Kafkasya insanının belleğinde acı ile yer etmiş iki sözcük. Sözlüklere baktığımız zaman sürgün (tehcir) "1-Ceza olarak belli bir yerin dışında veya belli bir yerde oturtulan kimse veya topluluk, 2-Bu biçimde sürülmek işi ve bu işin sonucu" şeklinde tanımlanmaktadır. Soykırımı (genocide); Bir insan topluluğunu, ulusal, dinsel, politik vb. sebeplerle yok etmek olarak tanımlanmaktadır. +''+ Çerkes halkının uğradığı sürgün ve soykırım acılarının hemen arkasından umut, aydınlık ve gelecek için halkımızın bel bağladığı sözcük ise "Dönüş"tür. 1864 Büyük Sürgünü'nün hemen ardından Atayurduna dönüş düşüncesi Çerkes insanının büyük İDEA'sı olmuştur. Bu düşüncenin hiç kesintiye uğramadan yaşatıldığı ve günümüz kuşaklarına ulaştığı gerçeğinin bir hayli kanıtı vardır. Atalarımızın Osmanlı topraklarına yerleşerek yaralarını sarmasından hemen sonra örgütlenmeye başladığını, Atayurduna kavuşma fikirlerini yaymak için Ğuaze gazetesini ve daha başka yayınları çıkarttığını, zamanın padişahına dönüş için resmi başvuruların yapıldığını, bu konularda çaba harcandığını bilmekteyiz. Khabardey bölgesinden yetişen ünlü fabl yazarı ve halk ozanı Pac'e Beçmırza'nın yirminci yüzyılın hemen ilk yıllarında, Osmanlı topraklarını köy köy, kasaba kasaba gezerek; "Henüz zamanın geçmediğini, Atayurduna dönüş için henüz gecikilmediğini," içi ağlayarak, haykırarak soydaşlarına anlattığını da biliyoruz. 1978 yılında üç arkadaşımla birlikte Nalçik'e yaptığımız ziyaret sırasında, Nalçik'in ünlü Hadokşokua Parkı'nın bir köşesinde, bu ünlü ozanla karşılaşmıştım. Siyah granitten yontulan Pac'e Beçmırza büstü ile Balkar ozanı Kazım Meçiev'in büstü yanyana duruyordu. Büstün siyah oluşunun sürgün ve soykırımı simgelediğini, çevresini saran kırmızı güllerin ise Dönüş umudunu simgelediğini, zira Beçmırza'nın öldüğü 1936 yılına kadar dönüş konusunda hiç umutsuzluğa düşmediğini anlatmışlardı. Bu geziden döndükten sonra, o zaman hayatta olan babam; "Geziniz hakkında hiç bir şey sormayacağım, ilginç bulduğun ya da ne nedenini çözemediğin bir husus varsa, onu anlat bana..." demişti. Uzunyayla köylerinin koptuğu yerlerle Uzunyayla'yı karşılaştırdığımda ilginç bulduğum iki konu beni düşündürüyordu, Bu denli ormanın, yeşilin, çiçeğin yaşamla içiçe olduğu, ağaç kültürüne bu denli aşina olan bir toplumun Uzunyayla'ya nasıl yerleştiği, yerleştikten sonra yeni mekanlarını geldikleri yere benzetebilmek için neden hiç çaba sarfetmedikleri, neden hiç ağaç dikmedikleri konularına yanıt arıyordum. Bu iki hususu babama açıkladım. Babamın hali görülmeye değerdi. Yaşlı buruşuk yüzünden çenesine süzülen gözyaşlarını silerek konuşmuştu: "Uzunyayla'ya yerleşmeye mecbur idiler, devlet fermanı ile yerleştiler. Yerleşilen bu yeri imar-ihya ile az da olsa Kafkasya'ya benzetmek hiç kimsenin istemediği bir konu idi. Bu topraklara bağlanmak istemiyorlardı. Benim çocukluğumda, yani 1911-1925 yılları arasında, kapısı, penceresi biraz yüksek, biraz süslü, biraz fazla harcama gerektiren bir ev yapan olursa, "Yap, yap...Yarın yurdumuza dönersek birileri için hazır ev olur, gelip hemen yerleşirler" gibi eleştiriler olurdu. Bu yüzden kimse kalıcı bir işe girişmedi, atayurduna dönmek hep düşüncede yaşatıldı. Bizden önceki kuşaklar göçüp gitti, sonra gelen kuşaklar ise doğal olanı Uzunyayla'daki yaşam sanarak sürdürdü. Atayurdundan giden gelen olmayınca da oradaki yaşamla kopma kesinleşti." demişti. Hiçbir zaman sönmeyen Atayurduna dönüş ateşi, Cumhuriyetin ilk yıllarında, tek parti döneminde küllenmek zorunda idi. Bırakınız dönüş sözcüğünü, coğrafya ismi olan "Kuzey Kafkasya" sözcüğü bile kullanılamadığı için Cumhuriyet döneminde ilk kurulan derneğimizin adı "Dost Eli Yardımlaşma Derneği" idi. 1961 Anayasası'nın getirdiği nispeten daha özgür ve demokratik ortamda Ankara Kuzey Kafkasya Derneği kuruldu. Giderek 1970'ten itibaren atayurdu ile yazışma, haberleşme, tek tük de olsa ziyaretler başlayınca 1920'li yıllardan başlayarak küllenmiş olan dönüş ateşi yeniden parladı, yeniden umut oldu, hasretle sözü edilir oldu. Kuzey Kafkasya ile ilgili ilk bilgileri, ilk ciddi yazıları saygıdeğer büyüğüm İzzet Aydemir'in çıkarttığı "Kafkasya-Kültürel Dergi"de bulmaya başladık. 1970'li yıllarda tümü ile amatörce bir deneme olarak yayımlanan "Kamçı" gazetesi, 12 Mart ara rejimi nedeni ile 12 sayılık deneme süresini tamamlayamadan yedinci sayısından sonra yayınını durdurmak zorunda kaldı. Ankara'da çıkartılan "Nartların Sesi" gazetesi de aynı akıbete uğrayarak 12 Eylül hareketi ile kapatıldı. Bu iki küçük gazetemizde de yine atayurt ve ürettiği kültür, diasporadaki sorunlar, atayurda duyulan özlem yoğun bir biçimde işlenmiştir. Topraklarından kopartılıp dağıtıldığı günden bu yana varolan ulusal-tarihsel eşitsizliklere, haksızlıklara, uygulanan kendine yabancılaştırma ve baskı yöntemlerine, asimilasyon politikalarına rağmen Çerkes halkı bugün de kendi sosyal ve ulusal sorunlarına sahip çıkabilecek bir potansiyele sahiptir, ve bugün de "DÖNÜŞ" ideali gerçekçiliğinden hiçbir şey kaybetmemiştir. Yamçı gazetesinin çıkartılması için yapılan toplantılarda, tartışmalarda hep bulundum. O günlerde varılması gereken hedef; "Çerkes halkının kendi topraklarında kendi kaderini tayin etme hakkının bulunduğu" ilkesinden hareketle en kısa zamanda dönebilecek herkesin Atayurduna dönmesi idi. Tabii o günün koşulları çok farklı idi. Sovyetler Birliği yönetimi yaşıyordu. Döneceklerin iş bulma, konut edinme gibi sorunlarının sosyalist ilkeler doğrultusunda devletçe çözümlenmesi gereği söz konusu olduğundan dönüş için bir sosyo-ekonomik alt yapı oluşturma çalışmalarının yapılması gibi bir olay gündeme gelmiyordu. Daha sonraları 1980'lerde başlayan ve hala süregelen dönüş hareketi ile ilgili düşünceleri eleştirme furyası başlamıştır. Bu eleştirileri yapan yakın dostlarımız her nedense 1980 yılına kadar bu konularda susmuşlardır. Bu dostlarımız, Yamçı dergisi etrafında birleşenleri, duygusal olmak, romantik ve ütopik olmak, ayağı yere basmayan afaki politikalar üretmekle suçlamaya başlamışlardır. Öncelikle "Dönüş" ideasının sosyo-ekonomik altyapısının oluşturulması gerektiğini savunan bu dostlarımız, dönüş düşüncesinin yayımlanmaya başladığı dönemin Kuzey Kafkasya'sı ile bugünün Kuzey Kafkasya'sını kıyaslama gereğini gözardı etmektedirler. Bugün için elbette öncelikle sosyo-ekonomik altyapının oluşturulması için çalışmak geçerlidir. Dağılan Sovyetler Birliği'nden sonra devlet sübvansiyonunun kalmadığı, herkesin kendi başının çaresine bakmak zorunda olduğu bir dönemde sosyo-ekonomik altyapı elbette önemlidir. Bugün gelinen aşamada Yamçı dergisi etrafında oluşturulan görüş, bir tramplen görevi yapmıştır. Bu dönemin ve bu dönemin fikirlerinin bir tarafa atılması en azından kadirşinaslıkla bağdaşmayacak bir davranış olacaktır. Bu derginin çıkarılması için kısıtlı imkanlarını birleştirerek "Yamçı Yayımcılık Ltd. Şirketi"ni kuranlar bugün yaşamaktadırlar. Bunlar Arslan Arı, Eray Yüksel, Haluk Yediç, Dr.Namuk Sarıgül, İbrahim Alhas ve Özdemir Özbay'dır. Derginin sahibi ve sorumlusu Fahri Huvaj arkadaşımız idi. Dr.Necdet Hatam ve Rahmetli Süleyman Yançatoral'ın emekleri büyüktür. Bütün bu arkadaşları saygıyla anıyorum. Dergi yayımlanmaya başlayınca sol fraksiyonlarda yer alan Çerkes aydınlarının çok şiddetli ve o derecede de haksız, insafsız ve dayanaksız saldırıları ve eleştirileri ile karşılaşmıştık. Bu arkadaşlar Yamçı kadrolarını, yani dönüşü savunanları "Sola sızmaya çalışan kaypak, küçük burjuva milliyetçileri" olarak tanımlıyorlardı. Onlara göre, "Dönüş" fikri ütopik ve gerici bir düşünceydi. Zaten Türkiye'de sosyalist devrim yakında gerçekleşecek idi ve Türkiye Çerkesleri'nin etnik kimlikleri ve hakları verilecekti. Dolayısıyla dönüşü ortaya atmak devrimci harekete ihanet etmekti. Sağ kesimde yer alan, kimileri turancı, kimileri şeriatçı gruplarla omuz omuza olan, ekonomik ve sosyal düzeyleri yüksek, rahatının bozulmasından korkan kesim ise dönüş hareketini tamamen komünist ideolojiye yönelik, boğulması ve susturulması gereken bir fikir olarak görüyorlardı. Bu kesim, bağımsız ve birleşik Kafkasya idealini savunurken, Kafkasya'ya gitmeden oraya ayak basmadan Kafkasya'nın nasıl bağımsız ve birleşik olacağını bugüne kadar bir görüş olarak ortaya koymamışlardır. Bu ideal hep sloganlarda kalmıştır. Bugün bir bakıma bağımsızlık yolunu seçen Abhazya ve Çeçenistan var, ama bu fikrin sahipleri her nedense bu ülkelerle hiç de ilgili görünmemektedirler. Bugün dönüş fikrinin dışında Çerkes halkının asimilasyon bataklığından kurtarılmasını sağlayacak farklı hiçbir görüş hala üretilememiştir. Dönüş iki açıdan önemini hala taşımaktadır: 1. Kuzey Kafkasya'daki cumhuriyetlerimizin demografik sorunlarını çözerek güçlenmelerini sağlamak için tek yol, hangi yollardan geçerse geçsin, Dönüş'tür. Dönüşün atayurdu kanadında altyapısını oluşturan, yasal düzenlemeleri tamamlayan başta sayın Cumhurbaşkanı Carım Aslan ve bugün mutlu ve kıvanç dolu bir yaşamı atayurdunda sürdüren dönüşün ilk temsilcileri sevgili arkadaşlarımıza şükranlarımı sunuyorum. 2. Çok hızlı bir şekilde yok olmakta olan diaspora Çerkesleri'nin ve diasporadaki Çerkes kültür ürünlerinin dönüşü her zamankinden daha acil ve zaruridir. Geldiğimiz bu aşamadan sonra yapılması gereken, Dönüş fikrini yeniden tartışmak değil, Dönüş'ü hızlandıracak sağlıklı politikalar üretmek, Dönüş'ün altyapısını oluşturacak sosyo-ekonomik girişimleri realize etmektir. Toplumumuzun diaspora kesimindeki yeni örgütlenmelerinin bu anlamda ele alınması gerekmektedir. Tüm derneklerimize, kurulu ve kurulmakta olan vakıflarımıza bu yolda zor ve kutsal görevler düşmektedir. Atayurduna dönüş için çıktığımız kutsal yolumuzun aydınlıklı, pürüzsüz olması dileği ile...+''+Özdemir Özbay

Yakındoğu’nun Çerkesler’i

İsrail'in kuzeyinde, Halil'deki Çerkes köyü Kfar-Kama'ya bir tanıdığımın oğlunun düğününe gittim. Komşulardan ve iş arkadaşlarından, Yahudilerden, Araplar'dan, Dürzilerden ve Ürdünlü akrabalardan oluşan çok sayıda konuk için köy meydanında uzun, ahşap masalar dizilmişti. +''+ Damat koyu kumral, boylu boslu, geniş omuzlu, açık yüzlü bir gençti ve gururlu bir edası vardı. Gelin şalvar, geniş yenli uzun bir gömlek ve ipek beşmet giymişti. Lermantov'un "siyah ipek beşmetiyle yatakta oturan Bela"sını anımsatıyordu. Damat, geçen yüzyılda Rusça "Çerkeska" diye adlandırılan (dizlerin altına kadar inen, ince bir kemerle belinden bağlanmış, göğsünün her iki tarafında fişekler için deri kılıflı "hazırlar" bulunan, tek taraflı yakasız kaftan), giysiyi giymişti.Gelin Bela'yı anımsatırken, damat da L.Tolstoy'un Hacı Murat'ını anımsatıyordu. Geleneksel "halze" (içinde tuzlu peynir bulunan ince hamur) ve "bastrahazra"dan (pirinç, un, tavuk ve baharattan yapılan bir yemek) oluşan akşam yemeğinden sonra zurna eşliğinde eski, ağır melodiler dinledik. Daha sonra bunun yerini "lezginka"ya benzeyen hareketli bir oyun aldı. Halil Vadisi birden, İsrail'de yaşayan Çerkesler'in atalarının sürgün edildiği Kafkasya'yı hatırlattı. Çerkesler; Kafkasya'da, en eski zamanlardan beri yaşamaktalar ve Kuban Nehri boyunca ve onun güneyinde, Karadeniz sahilinde, Anapa'dan Tuapse'ye kadar Kafkas sıradağlarının kuzey yamaçlarında yaşadılar. Gerçekten de Çerkes coğrafi adlarına Güney Rusya steplerinde ve Azak Denizi'nin bütün sahilinde rastlanılıyor. Rus yazılı kaynaklarında Çerkesler ilk olarak 13. yüzyılda anılıyorlar, Rus edebiyatında ise "Çerkes" sözcüğü Kafkasya Dağlıları'nın genel adı olarak kullanılıyordu. Dil ve kültür bakımından akraba olan çok sayıdaki kavimler üç büyük grupta toplanıyor; Abhazlar, Kabardeyler ve Çerkesler veya kendilerini adlandırdıkları şekliyle: "Adıgeler".İsrail'de yaşayan Çerkesler de kendilerini böyle adlandırıyorlar. Toprakları Kafkas savaşları sonucunda Rusya'ya geçti, dağlıların topraklarına, komşuları Kazaklar yerleşti ve bu topraklar Kuban Oblata'sının bir bölümü oldu. Savaş, 1829 Edirne (Andrianopol) Antlaşması'na göre Kafkasya'daki Türk topraklarının Rusya'ya geçmesiyle başladı. Dağlılar beyaz çarın itaatine girmeyi reddettiler, cesaretle direndiler, ancak 1846 yılında kesin olarak boyun eğdiler Yerli Kazaklar o zamana kadar "Dağlılar" ile barış içinde yaşıyor, onlarla evleniyorlardı; giysilerini ve birçok geleneklerini de benimsemişlerdi. Fakat; onlarca yıl süren işgal savaşı, onları birbirlerine düşman etti ve Rusya toplumunda "Dağlılar"a karşı olumsuz duygular yarattı. Yaşanan yıkımların, zulmün, yağmaların, cinayetlerin hatırasını Rus edebiyatı muhafaza etti; Lermantov'un "Zamanımızın Kahramanı", L.Tolstoy'un "Kazaklar", "Orman Kesimi" ve diğer eserleri, Y.Tınyanov'un "Vezir Muhtar'ın ölümü"gibi eserler bunlardan yalnızca birkaçıdır. Dedelerinin dedeleri "barışı sağlamanın" kurbanları olan İsrail'de yaşayan Çerkesler de bunun hatırasını koruyorlar. ("Barışı sağlamak" – bugün- göç ettirmek olarak adlandırılabilir.) "Dağlılar"ı yaşadıkları yerleri terk etmeye ve düzlüklere inmeye zorladılar. Burada da, isteyenlerin Rus hakimiyetini kabul ettikleri sürece kalıp, yaşayabileceklerini ilan etiler. Diğerlerine de Türkiye'de yerleşmek için iki buçuk ay süre verdiler, sürgünler de bunu istekle kabul ettiler. Kalanlar azınlıktaydı. Zor koşullar, çoğunluğu, sürgüne boyun eğmeye zorladı. İnsanlar ev eşyalarıyla birlikte, büyük güçlüklerde Türk gemilerinin onları beklediği Karadeniz kıyısına indiler. Abhazlar ve Osetler de dahil, o zaman giden bütün "Dağlılar" 400 bin kişiydiler. Osmanlı imparatorluğunun kenar bölgelerine adacıklar halinde dağıtıldılar ve onların kale-köyleri Balkanlar'da ve Küçük Asya'da Türk ileri karakolları oldu(şimdiki Türkiye, Suriye, Lübnan, Ürdün, Irak ve İsrail'de). Birkaç Çerkes köyü de Filistin'e geldi. Yaşam koşulları ağırdı, birçok göçmen hastalıktan ve açlıktan öldü. Köylerden biri (Kayseriya yakınındaki Raba) dağıldı. İki köy kaldı: Yaklaşık üç bin kişinin yaşadığı Kfar-Kama ve Reyhaniya(bin kişi). 1920'de Büyük Britanya yeni bir Arap devleti (Ürdün'ü) kurduğunda Çerkesler'in bir kısmı emirin hakimiyeti altına girdiler. Halil'de iki köy ise mandayla yönetilen Filistin'de kaldılar ve 1948'de İsrail'e dahil oldular. Çerkesler'in her zaman hem Araplarla hem de Yahudilerle iyi ilişkileri vardı. Fakat; bağımsızlık savaşı başladığında Yahudiler'in tarafında yer aldılar. İsrail savunma ordusuna girdiler ve Halil'de Ürdün lejyonuyla çarpıştılar. O zamandan beri Yahudi devletinin en büyük desteklerinden biri oldular ve bütün savaşlara katıldılar. Aslında Çerkesler Rusyalı ilk Yahudi yerleşimcilerden bile önce buraya gelmiş olan ilk halk. İsrail, onların desteğinden ve iki halk arasındaki tarihi ittifaka sadakatlerinden emin. Sadakat Çerkesler'in bir niteliğidir. Türk sultanına da aynı şekilde fedakarca destek oldular. Ürdün'de yaşayanlar da krala aynı şekilde sadıklar. Bedevilerle birlikte karlın kişisel koruma birliğini oluşturuyorlar ve Ürdün'de etkili bir gruplar. Aslen Çerkes olan general Şordom, ordu istihbaratının başında bulunuyor. Kardeşi İshak hava kuvvetlerinin komutanı. Parlamentoda iki koltuk Çerkesler'e, bir koltuk da Çeçenler'e ayrılmış; o koltukta da diyanet bakanı ve uluslar arası Çeçen birliğinin başkanı Abdul Baki Camma bulunuyor. İsrail'de askerlik, Çerkes erkekleri için temel meslek olmuş. Kfar-Kama'da, ihtiyaç duyulduğu takdirde, köyün komutanı ve subaylarıyla birlikte bir alay çıkartılabileceği söyleniyor. İsrail ordusunda albay rütbesinde birkaç Çerkes bulunuyor. Kafkasya'da Çerkesler binicilikleri ve nişancılıklarıyla ünlüydüler. İsrail'de de muharip birlikleri, güvenlik hizmetini ve polisliği tercih ediyorlar ve büyük bir kısmı da komutanlık makamlarına geliyorlar. Dağlı grupların her birinin kendi özelliklerini ve adlarını korumalarına, değişik dil ve lehçelere sahip olmalarına rağmen; ırk, tarih, kültür ve gelenekler bağlamında tek bir etnik topluluğu oluşturuyorlar. Kafkas savaşı sırasında da önderleri tekti: "Dağıstan ve Çeçenistan imamı" Şamil. Rusya'nın Çeçenistanla savaşı dışardaki "Dağlılar"da Kafkasya'daki kardeşleriyle dayanışma duygusu yaratmış. Onlar için para toplamışlar, koliler yollamışlar, Tel Aviv'deki Rusya elçiliğinin önünde protesto gösterileri yapmışlar. Bugün dünyada kaç Çerkes yaşıyor? İsrail'de dört binden fazla, Suriye'de 30-40 bin, Ürdün'de 70 bin, Türkiye'de üç ila dört milyon. Diaspora Çerkesleri'nin, Bolşevik devriminden sonra Kafkasya'daki "Dağlılar"la bağları onlarca yıl kopuk olmuş fakat bugünlerde yeniden kurulmakta. İsrail Çerkesler'i atalarının yaşadıkları yerleri kendi gözleriyle görmek için, turistik amaç güderek de olsa, sıklıkla Kafkasya'ya gidiyorlar. Halklarının geleneklerini ve kültürünü asıl kendilerinin, göçmenlerin torunlarının koruduğuna inanıyorlar. Kosova'daki çatışmalar, bir kısmı Sırp ordusunda görev yapan ordaki Çerkesler'in 321 ailesini parçaladı. Çerkesler, bu durumdan kurtuluşu, Kuzey Kafkasya'ya dönüşte gördüler ve ilgili dilekçeyle Rus makamlarına başvurdular. Diğer ülkelerin - özellikle Almanya'nın – Çerkes diasporası, onların kararını destekliyor. Kfar-Kama'ya geldiğimde cuma günüydü ve köyün üzerinde, inananları namaza çağıran müezzinin sesi yükseliyordu. Yaşlılar eğri, dar sokaklardan camiye gidiyordu. Girişin önünde ayakkabılarını çıkardılar. Dizlerinin üzerinde oturuşları, alınlarını yere değdirip, doğruluşları açık kapıdan görünüyordu. Çocuklar, bisikletleriyle, köyün kenarındaki futbol sahasına gidiyorlardı. Dürzi köyünden ve komşu köylerden kibutstan(Yahudi yerleşimi) takımlarla iki maç yapılacaktı. Namaz ve maç bitiğinde sokaklar kalabalıklaştı. Çoğu, Avrupalılar gibi giyinmişti, bazıları geleneksel kıyafetliydi, bazıları da Araplar'ın yere kadar inen beyaz entarisini giyiyordu. Birçok erkek de ordu üniformalıydı (Müslümanlar'ın ve Yahudiler'in tatil günleri olan cuma ve cumartesi için izin almış olanlar).Hepsi aralarında Çerkesçe konuşuyordu, yabancılarla ise İbranice, Arapça veya İngilizce Halil'deki bir köyde kiril harfleri ile yazılmış, küçük harflerle İbranice ve Arapça çevirisi olan tabelalar görmek özellikle ilginçti: Okul, Kütüphane, Klüp anlamlarına gelen, çok sayıda ünsüzden oluşan uzun sözcükler "Kafkas Dağlıları"nın dillerinde yazı 1920'li yıllarının ortasında, önce, Kafkas dillerinin zor ses bileşimi için daha uygun olan Arap alfabesi temelinde ortaya çıktı, sonra latin harfleri ile 30'lu yıllarda da Rus harfleriyle değiştirildi. Bu harfleri İsrail Çerkesler'i de kullanıyorlar. Fakat Kafkasya'da Ruslaştırma yıllarında kirlenen dilleri yoksullaşıyor ve pratikte yok oluyorl. İsrail'de eski saflığını korumuş ve şu an köy okullarında zorunlu olarak öğretiliyor. Çerkesler çağdaş eğitim alıyorlar ve geleneklerini koruyabiliyorlar. Bu anlamda,tanık olduğum: Bir çok kişi düğüne kamalar ile veya kılıçlarla süslenmiş geleneksel kıyafetleri ile gelmiş olmalarıdır. Kfar-Kama, Kafkas aulunun, Arap köyünün ve Yahudi kibutsunun karışımı (Sembioz) bir yerleşim yeri. Evler temiz ve bakımlı dışardan saklyayı (Kafkasya ya özgü ev) andırıyor: Alçak, iki eğimli çatıları olan evler içeriden ise her türlü konforu ile çağdaş bir İsrail dairesi. Çağdaş mimari eseri yapılar da var (kreş, klüp, poliklinik türü yapılar). Çerkesler, yerel doğal özelliğin korunmasına katkıları ve çevrenin korunmasına gösterdikleri özenden dolayı, köyün İsrail Devlet ödülü aldığını gururla anlatıyorlar. İsrail'deki Çerkesler, Ürdün'deki akrabalarıyla serbestçe iletişim kurma imkanı kazanalı sadece birkaç yıl olmuş; bağları 1948 de kopmuş, ama Suriye'deki soydaşları ile bağları hala kopuk. Kültürel özgünlüklerini korudukları, yüksek yaşam düzeyine sahip demokratik bir ülkenin vatandaşları oldukları için memnunlar. Çerkesler bütün İsrailliler'in sahip oldukları haklara sahipler: Seçimlere katılıyorlar, vergi ödüyorlar, orduda hizmet veriyorlar. Yahudiler'in yaptığı gibi memurları ve hükümetin politikasını eleştiriyorlar. Çerkesler burda doğdular, büyüdüler ve burası onların evleri. Komşularıyla ilişkileri dostça; birbirlerinin düğünlerine gidiyorlar, spor karşılaşmalarına katılıyorlar. Çerkesler'in sorunu; nüfus azlığı. Bu da bir etnik grubun kendini korumasını ,elbetteki, zorlaştırıyor. Bu yöndeki olumsuzluklar Çerkesler'i içe kapanmaya veya tutucu olmaya itmemiş. Ülkenin yaşamına herkesle eşit ölçüde katılıyorlar ve yardımlaşma, konukseverlik, kunaklık gibi en güzel geleneklerini halen koruyorlar. Ayrıca, başka inançtan olanlara karşı nefreti, kan davasını, kadınların eşitsizliğini reddetmişler. Zarif ve şık Çerkes kadınları köyde erkeklerle aynı mevkilerde bulunabiliyorlar. Çağdaş açık toplumun ayıpları olan uyuşturucu, alkolizm, hırsızlık burada bilinmiyor. Düğün gelenekleri, geçmişin ve bugünün bir sentezi. Başlık kalmış, ancak bir yük değil sembol olarak. Yeni evlilerin bankadaki ev ipoteğini her iki taraf da ödüyor. Ayrılmadan önce, gece geç saatte köyde son kez dolaştım. Çerkesler televizyonlarının başında oturuyorlardı, açık pencerelerden İbranice son haberler, Arap müziği ve Amerikan filmlerinin diyalogları duyuluyordu. Sabah erkenden köy dağılıyordu: Üniversite öğrencileri büyük şehirlere, işçiler komşu Tsfat ve Afula'ya, askerler ve subaylar birliklerine herkes kendi mekanına doğru yollanıyordu – bu erken saatte her İsraillinin yaptığı gibi... "Russkaya Mısl", No 4264 Paris, 8 Nisan 1999+''+Semyon Çertok