Abhazya Cumhuriyeti Toplum Hareketlerinin ve Partilerinin Bildirisi

Son zamanlarda Gürcüstan'ın Abhazya'ya karşı yeni bir savaşa hazırlandığı iyice açığa çıktı. Gürcüstan'ın, ABD'nin ve diğer NATO ülkelerinin aktif yardımı ve desteğiyle askeri gücünü önemli ölçüde artırması buna delalet ediyor. Gürcüstan ordusuna büyük miktarda yeni askeri malzeme ve silah verildi, Pankisi Vadisi'nde terörizmle mücadele bahanesiyle Gürcüstan'a iki yüzden fazla ABD'li askeri eğitimci gönderildi. Bu gelişmelerle birlikte Gürcüstan resmi temsilcileri Abhazya topraklarında teröristlerin ve aşırı dinci grupların üslerinin bulunduğunu ve Gürcüstan'ın Abhazya topraklarında teröre karşı bir operasyon yürütmeye hazır olduğunu daha sık dile getirmeye başladılar. Bu şekilde propagandayla Gürcüstan makamları, terörle mücadele bahanesiyle Abhazya'ya saldırı hazırlığı yapıyorlar. Savaştan sonraki dönem boyunca Gürcüstan makamları Abhazya'ya karşı gerçek bir terörist savaş yürüttüler ve yüzlerce sivil vatandaş ve doksandan fazla Rusya Barış Gücü askeri bunun kurbanı oldular. BM Güvenlik Konseyi'nin ve Rusya'nın, Gürcüstan'ın terörist oluşumların faaliyetlerinde sorumlu olduğunu açıklamalarına rağmen, Gürcüstan'a yönelik hiçbir yaptırım uygulanmadı. Şevardnadze rejiminin cezasız kalacağından emin olması şaşırtıcı değildir. Geçen yılın Ekim ayında Gürcüstan makamları, Gürcüstan ordusunun Abhazya'ya saldırısı için zemin oluşturmak amacıyla Pankisi Vadisi'nden Kodor Vadisi'ne uluslar arası terörist gurupları sevk ettiler. Bu da uluslararası terörizmin Gürcü terörizmi ile Tiflis'in himayesi altında kaynaştığını gösteriyor. Daha kısa bir süre önce Şevardnadze, temsilcilerinin Galeyev'le irtibat içinde olduklarını itiraf etti ve bu teröristlerden övgüyle bahsetti. Bu bir şeyin daha göstergesi olabilir; Gürcüstan bu yıl içinde, Kodor Vadisi'nde Ekim 2001'de oynanan benzer senaryoları yeniden sahneye koyabilir. Gürcüstan'ın silahlı kuvvetlerini Kodor Vadisi'nden çekmeyi ve BM'ye ve Barış gücüne bu bölgede gözlem yapma olanağı sağlamayı reddetmesi tesadüfi değildir. Askeri faaliyetlerin başlaması durumunda Gürcüstan'a ABD tarafından anti-terörist operasyona destek gerekçesiyle doğrudan askeri yardım verileceği muhtemeldir. Bütün bunların Abhazya kamuoyunda rahatsızlık uyandırmaması mümkün değildir. Bu nedenle BM'yi ve Rusya'yı yeni bir savaşın ve Gürcüstan tarafından yürütülen devlet terörizmi politikasının durdurulması için mümkün olan her şeyi yapmaya davet ediyoruz. Abhazya yönetimini devletin savunma yeteneğini arttırmaya yönelik bütün tedbirleri almaya çağırıyoruz. Bütün Abhazya vatandaşlarını uyanık olmaya, Gürcüstan'ın her türlü saldırısını püskürtmeye ve Abhazya'nın özgürlüğünü ve bağımsızlığını savunmaya hazır olmaya çağırıyoruz. Kendi adımıza biz, Abhazya yönetimine mümkün olan her türlü yardımı yapacağız, halkla birlikte aktif çalışma yürüteceğiz. Abhazya'nın Rusya ile birliğe yönelik ilişkiler kurması konusunda Başkan V. Ardzınba'yı destekliyoruz; bu ilişkiler, Abhazya'nın bağımsızlığının, halkının güvenliğinin ve ekonominin gelişmesi için gerekli koşulların yaratılmasında güvenilir bir garanti olabilir. Rusya Devlet Duması'nın bölgede barışı ve istikrarı korumak amacıyla Abhazya ile işbirliğinin geliştirilmesi konusundaki tutumunu alkışlıyoruz. Abhazya Cumhuriyetçi Partisi "Amtshara" Abhazya halkı Anayurt Savaşı Gazileri Siyasi Toplum Hareketi Abhazya Komünist Partisi Sosyal Adalet ve Barış için Anneler Hareketi "Diriliş" Siyasi Toplum Hareketi Abhazya Rus Toplulukları Kongresi "Krunk" Ermeni Kültür Yardımlaşma Derneği Abhazya Müdafileri Derneği Sohum 20 Mart 2002Kaffed

Çerkes Milli Sorunu ve Çözüm Yolları

Büyük göçün ve yokoluşa ilk adımın 113. yılında muhaceretteki Çerkes azınlığının, milli sorunlarına çözüm yolu olarak, değişik kesimlerde hala tartışması sürdürülen, çeşitli seçenekler ileri sürülmektedir. +''+ GÖRÜŞLER 1- Anavatan bugünkü şartlar altında uzak bir hayaldir ve asimilasyon kaçınılmazdır. Dolayısıyla lüzumsuz gayretlerle, ütopik fikirlere yer verilmemeli ve toplumun bugünkü rahatı bozulmamalıdır. 2- Muhaceretteki Çerkesler olarak, gelenek ve göreneklerimizin ışığı altında, muhacir olarak yaşadığımız ülkelerde benliğimizi korumaya çalışmamız yeterlidir. 3- Bugün Çerkesler hiçbir baskı, zulüm ve haksızlığa uğramamakta, içinde yaşadığı toplular tarafından sevilip sayılmaktadır. Aslında köken itibarıyla biz de Orta Asyalı sayılırız. Esir Türklerle eylem birliği içinde olmalıyız. Pan-Türkizm politikası bizim için çözüm yoludur. 4- İçinde yaşadığımız toplumların işbirlikçi egemen güçleri, kendi pazar olanakları için tek dilli ulusal toplum yapısını desteklemektedirler. Asimilasyon, egemen sömürücü sınıfların çıkarları gereğidir. Bu güçlere karşı Çerkes emekçileri ortak mücadele vermelidir. Kültür sömürüsü bir sınıf sorunudur. Anavatana dönüş desteklenemez ama gitmek isteyenlere de karşı konulmaz. 5- Hangi topraklarda olursa olsun Kuzey Kafkasya Çerkes teriminden, sıfatından ayrılmaz bir bütündür ve "Çerkesim" diyen herkesin temel gayesi Anavatan ve oraya dönmek olmalıdır. Bütün bu görüşlerin, birer sosyal gerekçeleri olmasına rağmen geniş halk kitlelerini tartışma alanına soktukları söylenemez. Halk kendi sosyo-ekonomik koşullarında yaşantısını sürdürmekte, yok oluşa bilinçsiz tepkiler göstermektedir. Yukarıda topladığımız görüşleri tek tek ele alıp eleştirmekte çok yönlü yarar vardır. Eleştiri, eksikleri tamamlama, insana yeni olanaklar sağlama, toparlanma imkanı verebilir. ..... UYUM "Anavatan bugünkü koşullar altında uzak bir hayaldir ve asimilasyon mukadderdir. Dolayısıyla gereksiz girişimlerle toplumun rahatı bozulmamalı" görüşünü savunanlar daha başlangıçta yok oluşu, başka toplumlarla özdeşleşmeyi yeğledikleri için "yok oluş"a bir çözüm getirdikleri söylenemez. Çünkü bu insanlar için düşünülecek tek şey rahat, huzur, mal-mülk sahibi olmaktır. Kendi ekonomik çıkarları gereği egemen gruptan ayrı bir grup varlığını kabul etmemişler ki "yok oluş" diye bir sorunun farkına varabilsinler. Böyle bir görüş çözüm yolu değildir. Olsa olsa bir "uyum" yoludur. BENLİĞİ KORUMA "Muhacerette benliği korumaya çalışmak yeterlidir" görüşünü ileri sürenler için başta dil, gelenek ve görenekler elden geldiğince yaşatılmalıdır. Yaşatılmalıdır ama nasıl? Örneğin dili ele alalım. Konuşma, insanlar arası bir anlaşma aracı olan dil nasıl yaşar? Evde, çevrede konuşulur ve yazmaya dökülerek, okuma-yazma şeklinde geliştirilir. Evde, çevrede konuşmayı engelleyen yok. O engellemeyenler çok iyi bilirler ki, "Linguistik azınlıklar, egemen bir dilin çoğunlukta olduğu bir ülkede yaşıyorlarsa yok olmaları kaçınılmazdır."(1) Hele kentleşme sürecindeki bir ülkede yazıya dökülmeyen bir dilin evde konuşulmasıyla fazla değil, bir kuşak bile yaşatılması güçtür. Kuşkusuz yazıya dökülen bir dil, okuma yazma şeklinde kendini geliştirebilir. Tabii kendi dilinde okuma yazma, gazete, dergi, kitap çıkarma olanağın varsa... Muhacerette dilin yaşatılması konusu üzerinde önemle durulmalıdır. Çünkü "dil sadece halkın pratik bir anlaşma vasıtası olmakla kalmaz, geleneklerin ve efsanelerin şekillenmesi, nesilden nesile aktarılmasını sağlar. Ve dil, bir halkın tarihini incelemek için zorunlu bir araçtır." (2) Bu aracın önemini çok iyi bilen egemen grup, diğerlerinin kendi dillerinde okuma yazma olanağını engellemektedir. Dilin yaşatılması, kuşaklara aktarılmasıyla geleneklerin yaşatılması arasında önemli bir bağ vardır. Dil ortak psikolojik tavırların seslendiriliş biçimidir. Gelenekler ise toplumların ekonomik yaşantılarına göre şekillenen birer üst yapı kurumudur. İnsanların üretim yapıları, ihtiyaçları, ilişkileri değiştikçe gelenekler de tedricen değişmektedir. Kendi toprağında, kendi insanları arasında yaşanılan bir gelenek değişmekle birlikte, kendini kendinden olan bir sentezle birleştirir. Yani yeni oluşan yapı o toplumun çoğunlukta öz malıdır. Ama başka insanların arasında, üretim yapısına, ilşkilerine göre değişen kültürün yeni şekli kuşkusuz içinde yaşanılan toplumunkine benzeyecektir, benzemek zorundadır. Kültürel yayılmanın özel bir şekli olan kültürleşme, birbiriyle temasta olan kültürlerin yapısal farklılaşmaya gitmesi, bir süreç işidir. Bu sürecin souçları: - "Birleşme ya da erime - İçine alma - Yok olma - Uyum" (3) Muhacerette kaçınılmaz olan kültürleşme sürecinin bütün sonuçlarını toplumumuzda gözleyebiliriz. Gelişen haberleşme, pazar olanakları bu süreci hızlandırmaktadır. Kısacası başka topraklarda, başka insanlar arasında, özellikle Çerkes dilinin ve geleneklerinin yaşatılması olanaksızdır. Kuşkusuz bu yöndeki çalışmalar gereklidir, ancak yeterli olamayacaktır. ÇERKES TÜRKLERİ Uyum yönünden birinci görüşten pek farklı olmayan bu görüş savunucuları aydınlar kendilerine "Kafkas Türkleri" ya da "Çerkes Türkleri" gibi adlar takarak, hem kökenlerinden ayrılmak istemekte hem de sosyo-ekonomik çıkarları gereği kendilerini ayrı bir toplumun varlığı gibi görmek istemektedirler. "Altaylar'dan Tuna'ya kadar Türk", "Titre, kendine dön", "Esir Türkleri unutmayın" vb. sloganlarla ortaya çıkan Türk'lüğün kendine dönüşü diye adlandırabileceğimiz bir siyasal akımın içinde yer alanların, Çerkes genç kesimine yaklaşımları şoven milliyetçilikten kaynaklanmakta ve kesin bir Sovyet düşmanlığına dönüşmektedir. Kuşkusuz bu düşmanlık, beraberinde anavatandan kopuşu ve onun kültür birikimini reddedişini de getirmektedir. Çerkesin Çerkes olarak varlığını sürdürmesi, etkin bir grup olması onlar için bölücülüktür. Fazla etkin olmamakla beraber, bu görüşün savunucuları kendilerini Çerkes olarak kabul edip harekete ayrı unsurların ortak eylemi şeklinde katılsaydılar bu yaklaşımın bir anlamı olabilirdi. Fakat kendilerinden başka ayrı bir unsurun varlığını kabul etmeyen bu harekete katılmamız bize bir yarar sağlamadığı gibi anavatan-muhaceret ilişkisinin kopukluğu ister istemez oluştuğu için de zararlıdır.   YABANCILAŞMA VE EGEMEN GÜÇLER Yabancılaşmayı egemen sınıfların çıkarlarının bir gereği gibi ele alan ve çözümü bu sınıflara karşı tüm emekçi kitlelerin ortak savaşında bulan Sosyalist ulus sentezcilerinin, çoğu toplumlarda geçerli olan bu görüşlerine göre egemen sınıflar pazar olanakları için bütün halkın tek dil konuşmasını isterler. Cumhuriyet'in kuruluş yıllarında yaratılmaya çalışılan burjuva sınıfıyla birlikte "vatandaş Türkçe konuş" sloganının yaygın hale getirilmesi bir tesadüf değildir. Kitle haberleşme araçları da bu çıkar doğrultusunda hareket etmektedir. Bu nedenle Çerkeslerin ayrı bir etnik grup olarak kültürel özerklik haklarının alınması ancak, egemen güçlere karşı ortak eylem birliği yapılarak, her türlü sömürünün ortadan kaldırılmasıyla mümkündür. Bazı doğrular taşıyan bu görüş sorunu sadece Türkiye'ye indirgemekte Orta-Doğu'daki yarım milyon Çerkesi görmeyerek, çözümü muhacerette, kendi vatanımızın dışında aramaktadır. Kuşkusuz bir asrı geçkin bir süredir yaşadığımız, iyi ve kötü hallerine katıldığımız, vergimizi ödediğimiz, çalışıp para kazandığımız bu topraktan bir azınlık milliyeti olarak isteyeceğimiz bir takım insancıl haklarımız vardır. Yalnız alınmak istenen "kültürel özerklik" dağınık coğrafi yerleşim nedeniyle, ana sorun olan doğal asimilasyonu ve "yok oluşu" önlemez sadece geciktirir. Bu geciktirmede kitlelerin "Neden yok olmamak gereklidir?" sorusunu cevaplandırmak şarttır. ..... DÖNÜŞ Anavatan-muhaceret kesimlerini bir bütün olarak kabul eden ve "yok oluş"un tek kurtuluş yolunu Anavatan'a dönüşte bulan bu görüş sağ ve sol yelpazede en çok eleştirilen bir görüştür. Bu görüşün savunucularına göre anavatan çoğunluktaki muhaceret kesiminden ayrılamaz. Bir milyona yakın Çerkes Anavatan'da diliyle, gelenek ve görenekleriyle yaşantılarını federatif cumhuriyetlerde sürdürmektedirler... Geleneklerde değişme orada da vardır. Fakat toplum, geleneklerini kendi toprağında, kendi insanları arasında, kendince yorumlamaktadır... Anavatana dönüşle artırılacak nüfus yoğunluğuyla birlikte kendi toprağımızda, kendi insanlarımızla beraber, "kendi kaderini kendisi çizen" bir toplum olma isteğimiz mevcut siyasal rejime de ters düşmez. Ama anavatandaki mevcut rejime görünüşte ters düşecek her hareket bizi ilişki kopukluğuna sürükleyebilir... Bu görüştekilerin fikirlerini toparlayacak olursak: A) Muhaceret kesimi yabancılaşma ve yabancılaştırma süreci nedeni ile sürekli olarak azalmaktadır ve azalmaya devam edecektir. B) Kendi diliyle okuyup yazma, gazete, dergi, kitap çıkarma gibi kültürel hakların elde edilmesi, mevcut somut şartlarda doğal asimilasyonu ortadan kaldırmaz. Bu hakkın alınması şarttır ama yeterli değildir. Kitlelerin, "Neden yok olmamalıyız?" sorusunun ancak anavatan hedef gösterilerek cevaplandırılması gereklidir. C) Anavatan-muhaceret ilişkisini kolaylaştırıcı her türlü yumuşama politikası desteklenmelidir... Yukarıdaki görüşlerin pratiğe indirgenmesi oldukça güçtür fakat olanaksız değildir. Buraya kadar, milli sorun konusundaki görüşleri ele alıp kendimizce eleştirip, fikirlerimizi belirtmeye çalıştık. Kuşkusuz gerek görüşlerde gerekse eleştirilerde eksiklerimiz vardır. Umudumuz Çerkeslerin "yok oluş"a çare olarak bir arayış içerisinde bulunmaları ve çağımıza uygun bir tezde karar kılmalarıdır... Muhacerette Çerkes olarak kalmak ve kendi toprağında kişilik sahibi bir ulus olmak isteğindeki tüm Kuzey Kafkasyalılar, her türlü siyasi tartışmanın üstünde birlikte olmalıdırlar. Ve şu unutulmamalıdır ki, Çerkesler birlik ve beraberlik içinde olmadıkları sürece ezilmeye mahkumdurlar. Ortak hedeflere doğru, birlik içerisinde ileri... Notlar (1), (2) Yamçı, Sosyo-kültürel dergi, Nisan 1976, s.6 (3) Emre Kongar, Toplumsal Değişme, Bilgi Yay., 1973, s.225-227 [Süleyman Yançatoral tarafından yazılan bu yazı, Yamçı Dergisi, Temmuz 1977 sayısı, sayfa 6-15'den kısaltılarak hazırlanmıştır.]+''+Süleyman Yançatoral

Abhazya Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığının Açıklaması

18 Mart 2002 Tarihinde Abhazya'nın Gal Bölgesi topraklarında, Batı Gürcüstan'dan sızan, "Orman Kardeşleri" grubundan Gürcü teröristler tarafından mutat terör eylemi gerçekleştirilmiştir. Bu kez teröristlerin saldırı hedefi dört BDT Barış Gücü askeri oldu; rehin alındılar ve Gürcüstan'ın Zugdidi bölgesine götürüldüler. Abhazya ile sınır olan bölgede "Beyaz Lejyon", "Orman Kardeşleri" v.b terör örgütlerinin üstlendiği biliniyor. Bu örgütler yerli halka, Abhazya polis ve ordu çalışanlarına, BM misyonu ve BDT barış gücü personeline karşı çok sayıda suç işlediler. Bu suçlarla bağlantılı olarak BM Güvenlik Konseyi kararlarında birçok kez Gürcüstan makamlarının, Gürcüstan topraklarından Abhazya'ya sızan yasa dışı silahlı grupların faaliyetlerini sona erdirme yükümlülüğünü yerine getirmesinde ısrar etti. Ancak Gürcüstan makamları teröristlerin faaliyetlerini engellemek için hiçbir girişimde bulunmadı. Üstelik, Barış Gücü askerlerinin kaçırılması olayının da gösterdiği gibi, Gürcüstan yönetimi bu yönde herhangi bir adım atmaya niyetli değil. Bizim görüşümüze göre, Gürcüstan devlet başkanı E. Şevardnadze'nin "Dört Barış Gücü askerinin kaçırılması, bu askerlerin daha önce iki Gürcünün kaçırılması olayına karışmasıyla bağlantılı" açıklaması da bunu kanıtlıyor. Gürcüstan makamlarının eylemsizliği bizi şuna inandırıyor ki, bu ülkenin makamları eskiden olduğu gibi terörizmi hoş görme ve teşvik etme politikası izliyorlar. Abhazya Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı, rehine alma olayının hayırlı bir şekilde sonuçlanmasını diliyor ve aynı zamanda şu açıklamayı gerekli görüyor. Abhaz tarafı, Gürcüstan makamlarının Abhazya'ya yönelik devlet terörizmi politikası izlediğine defalarca işaret etti. Abhazya'ya karşı birkaç yıldır Gürcüstan özel servisleri tarafından organize edilen terörist oluşumlardan yararlanılıyor. Bu oluşumlar bugün esas olarak. Abhazya sınırına komşu bulunan batı Gürcüstan topraklarını kontrol ediyorlar. Geniş ölçekli askeri faaliyetlerin baş gösterdiği Mayıs 1998'de, Gürcüstan makamlarının Abhazya'nın Gal bölgesinde silah yoluyla kontrol kurma girişiminde onlara baş rol verilmişti. Gürcüstan'ın Pankisi Vadisi'nde uluslar arası teröristlerin ortaya çıkmasıyla, Gürcüstan özel servisleri bu teröristlerin Gürcü teröristlerle karışmasına yardımcı oldular. Bu politikanın kanıtı ve sonucu, Gürcü terörist gruplarıyla birlikte uluslar arası terörist çetenin Gürcüstan makamlarının doğrudan desteğiyle Ekim 2001'de Abhazya'nın Kodor vadisine girmesidir. Bilindiği gibi bu macera bizzat Gürcistan'da şiddetli iç siyasi krize yol açtı. Gürcüstan makamları tarafından yürütülen terörizmi hoş görme ve teşvik politikası, terörizmin bizzat Gürcüstan için tehdit olmaya başlamasına yol açtı. Şevardnadze'ye, Acara yöneticisi A.Abaşidze'ye ve Gürcüstan'ın diğer tanınmış politikacılarına, aynı şekilde uluslar arası örgüt ve yabancı devlet temsilcilerine yapılan suikastları bu bağlamda değerlendirmek gerekir. Terörizm politikasıyla ortaya çıkan sorunlar arasında, Gürcüstan'da bazı toprakların teröristler tarafından suç bölgesine çevrilmesi de sayılabilir. Buna rağmen Tiflis, önceden olduğu gibi teröristlerden kendi amaçları doğrultusunda, en başta da son zamanlarda Gürcüstan'ın resmi ağızlarının daha sık dile getirdikleri "Abhazya probleminin zorla çözümü" için yararlanmanın hesabını yapıyor. Mevcut bilgilere göre Gürcüstan makamları, uluslar arası ve Gürcü teröristlerden planlanan saldırıda yararlanmak niyetindeler. Belirtmek gerekir ki, Gürcüstan'daki savaş eğilimi ABD'nin askeri yardımının aktifleşmesiyle iyice güçlendi. 17 Ocak 2002 tarihinde imzalanan protokole ve BM Güvenlik Konseyi'nin Gürcüstan'dan, ateşkes yapılması ve kuvvetlerin dağıtılması hakkındaki 14 Mayıs 1994 tarihli Moskova antlaşmasının kararlarına uyması talebine rağmen, Gürcüstan'ın silahlı güçlerini Kodor Vadisi'nin üst kısmından çekmeyi reddetmesinin bununla bağlantılı olduğunu sanıyoruz. Abhazya Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı anlaşmazlık bölgesinde gerginliğin tırmanmasından ciddi kaygı duyuyor, Gürcüstan tarafını,önceden imzalanan bütün anlaşmalara uymaya davet ediyor ve BM'yi, Rusya Federasyonu'nu, BM Genel Sekreterini ve Gürcüstan Dostları Grubunu anlaşmazlığın çözümlenmesinde aracı olarak, askeri faaliyetlerin önlenmesi için etkili tedbirler almaya çağırıyor. Abhazya Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı olayların muhtemel gelişiminde tüm sorumluluğu Gürcüstan yönetiminde görüyor ve Gürcüstan tarafının Abhazya problemini silah yoluyla çözme girişiminin bizzat Gürcüstan için hezimetle sonuçlanacağı konusunda uyarıyor. 20.03.2002 SohumKaffed

Tley’in Hikayesi

Kendi halinde, ocak başında altın işlemesiyle meşgul genç kız, çelik namlunun sert kapıya vurulmasından çıkan keskin sesle yerinden sıçradı. Sonuna kadar açılan konuk kapısıda dik vücutlu, uzun boylu bir savaşcı belirdi. Sivri tepeli miğferindeki yarı erimiş kar kütlecikleri aşağı kayıp pervazdan damlıyordu. Gümüş grisi gür bıyıkları sarkıtçıklar halinde buz tutmuşlardı. +''+ Göğsünde bir gümüş kancayla kenetli geniş omuzlu yamçısını biraz yana kaydırdı, silahlı sağ elini ve fişekliğinin bir bölümünü açığa çıkarttı. Kapı çerçevesinin iki yanında kalan aralıklardan dışarısı görülebiliyordu. Saz damlı beyaz evlerle çevrili geniş avluya bazı pencerelerden, göz kırpar gibi yansıyan zayıf ışık hüzmeleri dökülüyordu. Açık cümle kapısından içeri bir atlı grubu girdi. Önden, omuzlarında ne olduğu seçilemeyen bir yük ile kare düzeni içinde dört atlı ilerledi. Bunların hemen ardından eğeri boş bir at geliyordu. Daha gerilerde, henüz eve ulaşmamış, tek sıra halinde bir dizi siyah atlı yaklaşıyordu. Yokuş yukarı çıkıyorlardı. Derin kara bata çıka ilerleyen atların ayaklarından yayılan soluk gıcırtı insana tuhaf bir ürperti veriyordu. Eve önce, önden gelen dörtlü girdi. Uçlarından birer savaşçının tuttuğu iki tüfek arasında beşik biçiminde gerili büyük yamçının üzerinde alev rengi kırmızı giysili bir genç yatıyordu. Hafifçe yana kaymış miğferinin altından kan pıhtılarının şakaklarına yapıştırdığı sarı saçları parlıyordu. Gözler açık fakat gözbebekleri hafif içeri dönmüştü. İki eli hala kamasının kabzasına yapışıktı. Kırmızı meşin çizmeler dizlere kadar çekili, altın işlemeli kırmızı kınında bulunan uzun kılıcı yanı başında duruyordu. Kusursuz bir genç kız yüzü kadar taze bu henüz sakalsız yüz, şuurlu bir yaratığın kesin bir ölüme yüce bir güçle göğüs gerişinin ifadesini korumaktaydı hala. Hemen odanın ortasına serilen yatağın üzerine uzatıldı. Bu arada yetişen diğer savaşçılar, atlarını yamçılarıyla örtüp, kaşla göz arası bir çeviklikle dizginleri, avlu ortasında bu iş için özel olarak çakılı dev kuru ağacın budaklarına taktılar. Sivri miğferleri başlarında ve silahlı olarak yatağı çember örneği çevirip, kabzalarını yere dayadıkları uzun tüfeklerine tutunmuş durumda korkunç ve sessiz bir bekleyişe geçtiler. Bunların karşısına bereleri altın işlemeli genç kızlar ikinci bir dizi oluşturdu. Demir halkalı bir paçavra meşale, baca başından odaya kan rengi, dalga dalga, gür bir ışık saçıyordu. Avluda, atlar huzursuzluk içindeydiler. Kölehaneden ve onun komşu evlerinden, aradaki mesafenin yarı boğuklaştırdığı, dibek sesleri sürekli duyuluyordu. Savaşın devam etmekte olduğu anlamını taşıyan bu sağır seslerin kaçınılmaz etkisiyle, savaşçıların burun kanatları kopacakmışcasına inip kalkıyordu. Cepheye sürekli barut gerekti. Aile ocağında barut hazırlayan kadınların savaşı, aralıksız sürmekteydi. Kısa bir süre sonra içeri bir kadın girdi. Çember, bir yerinden hafifçe açılıp, yatağa yaklaşması için ona yol verdi. Bu, orada yatan gencin anasıydı. Uzun boylu ve dimdikti. Telaşsız bir yüzü ve antik tanrıça heykellerine özgü bir burnu vardı. Koyu renkli bir tül, oval yüzünü çevreledikten sonra sol omuzunda yumuşak bir düğüm oluşturup, topuklarına dek süzülüyordu. Dudakları mutad tebesümünü, kaşları yay şeklini koruyordu. Güzel yüzünde herhangi bir heyecan belirtisini açığa vurabilecek en ufak bir gerilim izi sezilmiyordu. Cenazeye yaklaştı ve yumuşak, şakacı bir tonla, "Ah oğlum, bu küçücük çocuk halinle böylesine şerefli bir töreni hakedecek ne yaptın?" diye konuştu.p> Gerçekten Adığelerin en ileri gelenleri eksiksiz hazır bulunuyordu naaşın başında. Olanca gücünü kullanmasına rağmen yeğeni yolundan döndüremeyen amca, destanlara özgü mertlikleriyle ünlü prens, Küçükpaşa, ardından sayısız kahramanlık ve aşk şarkıları bestelenmiş şık savaşçı, kısaca, şu ana kadar hiçbir gücün karşısında eğilmemiş o dimdik ve bembeyaz başlar, bu yüce ölümün karşısında sıradan, bükülmüş duruyorlardı. Prens, saygıyla ileri bir adım atıp, metin anaya şu cevabı verdi: "Oğlun bütün konularda bizi geçti. Bize ancak kendisine refakat etme şerefi kaldı."p> Anne aynı soğukkanlılık ve sadelikle eğilip oğlunu gözlerinden öptü, çenesini kavuşturdu, kama ve kılıcını göğsünün üzerine çapraz olarak koydu, oğlunu son kez alnından öpüp odadan çıktı. Diğer ölüm olaylarında olduğu gibi köy bu kez, kadın çığlıklarıyla çınlamadı. Zira gelenekte düşmanla savaşırken ölene ağlamak yoktu. Abla ve bacılar bu kurula saygılı kalmak için canlarını dişlerine takmış, kıyasıya dudaklarını ısırıyorlardı. Ve diğer evlerden koro halinde aralıksız duyulan dibek sesleri, barut hazırlıklarını ve savaşın devam etmekte olduğunu bir an olsun kimseye unutturmuyordu. II. BÖLÜMp> Vatan için gönüllü olarak en önde ölmüş olan savaşçıyı kırmızı elbiselerle giydirmek ve Tley adını vermek Adığeler'de ancak bir gelenek olarak görülür. Kendini böyle ölüme adayan bir kimse, olağanüstü ciddi bir thamade heyetinin hazır bulunduğu fakat sade bir dini tören sırasında sözleri en eski antikite devirlerden beri aynı kalmış bir ant içerdi. Bu arada gönüllünün en yakın kan hısımlarından bir genç kız (ki bu çoğunlukla bir kız kardeştir) biçilmek üzere ortaya konan kırmızı kumaşa ilk makası atardı. Tley'e özgü silahları da kendisine beş thamade kuşandırırdı. Altın nakışlı bir kama, üzeri yine altın işlemeli kırmızı deri kınında uzun bir kılıç, sivri tepeli altın kaplamalı bir miğfer ve daha eski devirlerde bunlardan başka yay ile içi ok dolu sadak Tley'e verilen başlıca saldırı silahlarıydı. Ayrıca savunma silahı verilmezdi ve Tley hiçbir zaman geri dönmezdi. Kırmızı kumaşa vurulan ilk makasla, bu kişiyi yaşama bağlayan tüm bağlar kesilmiş sayılırdı. Küçük prens Recep, ürpertili, neşeyle parıldayan bu kırmızı giysilere bürünmeden önce uzun uzun düşünmüştü. Çepeçevre, her tarafta, her şey kıyasıya yerle bir oluyordu. Civar köylerden göklere çılgın alevler yükseliyordu. Bu halleriyle vahşi bir törende birer paçavra gibiydiler. Ormanlar cayır cayır yanıyordu. Bu arada defalarca bir zamanların asırlık ağaçları göklere uzanan alevli dallarıyla adeta evrenden umutsuzca imdat diliyor, çok geçmeden de dayanılmaz bir çatırtıyla ateş tufanına bir bir pes ediyordu. Recep seyirci kaldığı bir dizi olayın ardından babasını da kaybetmişti. Ve bütün bunların üstüne son ölüm kalım toplantılarında, Prens Kangot tüm meclise hitaben haykırmıştı: "Sizler Kabardey gururunuz uğruna gücünüzün kat kat üstündeki umutsuz bir savaşı uzatmakta hala inat ediyorsunuz. Karşınızda sonsuz boyutlara sahip dev bir imparatorluk var. Düşüreceğiniz bir alayın yerine ellisi gelecek ve hepiniz yok edileceksiniz!"p> Ve diğer erkekler hep birden ayağa kalkıp hep bir ağızdan; "Silahlarımız ellerimizde olarak, ayakta öleceğiz. Kimse düşmanın önünde diz çöküp yaşamak istemiyor."p> İçten içe bütün karşıt çabasına rağmen Küçük Prens, ruhunun ta derinlerinde düşmanın boyunduruğuna düşme olasılığını fısıldayan kahredici bir esinti sezmeye başlamıştı. Bu düşünce onun körpe beynini acı acı sızlatıyor, damarlarındaki özgür ata kanını ölçüsüz bir isyanla ateşliyordu. Yaşlı Kangot'un uyarı sesi ve diğerlerinin karşı haykırışları genç yüreğinde kıyasıya çarpışıyor, tüm benliği anlatılmaz bir acı ile kıvranıyordu. Sonunda kalktı, biraz dolaşmak için ormana gitti. Asırlık bir ağacın altında duraladı. Yerleri okşadı. Nazik elinin toprağı titrettiğini hissediyordu. Böylece hayli dolaştı. Vaktiyle ataları için kutsal bir varlık olan antik meşe ağacının altında eğreti otlarından kendine bir yatak yapıp üzerine uzandı. Tüm geceyi orada geçirdi. Bir ara kutsal ağacın büklüm büklüm dalları küçük prensin üzerine eğildiler. Alev alev yanan alnını okşayarak, yumuşak bir dille ona seslendiler; genç Prens söyleneni çok iyi anladı. Şafakta, dudaklarında tuhaf bir tebessümle iki kız kardeşinin kendisine doğru geldiklerini gördü. İkisini de muhabettle kolları arasına aldı, heyecanlı bir sesle konuştu: "Şimdi bana bir Tley elbisesi gerek."p> Bu söz üzerine, iki kızkardeş de küçük prensin ayakları dibine yığıldılar. Sesleri sedaları kesildi. Aynı anda ruhları, önüne geçilmez bir matem duygusunun baskınına uğramıştı. İri, şaşkın gözlerinde çaresizlik parıldıyordu. Anne etkisiz kalacağını bilerek hiç bir şey dememişti. Fakat amca... Böyle bir şeye kesinlikle razı olmak istemiyordu. Vaktiyle onbeş yaşında silaha sarılıp, elli yıl vatanı ve özgürlüğü için savaşmayı çok doğal bulmuştu ama şimdi neslinin son kuşağının da söndüğünü görmek ona belirli belirsiz bir hiçlik duygusuna eşdeğer bir dehşet veriyordu. Kısa boylu, ince yapılı, esmer, kara gözlü, genç bakışlı bir ihtiyardı. Kısa ve düzgün kesilmiş bembeyaz sakalı yüzünü alttan ışıklı bir hilal gibi çevreliyordu. Yerinde duramıyor, huzursuzluk içinde kıvranıyordu. Yeğenini çağırıp hiddetle haykırdı: "Recep demek sen, şu dün doğmuş bebek, biz Thamadelerin önünde savaşa gidecek kadar büyümüş sanıyorsun kendini!"p> Ve daha sonra otoriter bir sesle emretti: "Yerine dön ve sıranı bekle! Anlaşıldı mı?"p> Küçük Prens, gözleri saygıyla önüne eğik, yüzünde sanki bu dünyaya ait olmayan bir ışık hüzmesi, tek söz etmeksizin bir adım bile geri çekilmeden orada kaldı. İhtiyarın yüzünü, ürperten bir solgunluk kapladı, başı eğildi. Basık tavanlı geniş odanın katı çıplaklığı içinde, en yaşlılar dahi tek çizgi halinde dizilmiş olarak, Thamadelerin tümü hazırdılar. Uzun yaşamlarının binbir güçlüğü karşısında başları hala dimdik, fakat sakalları bembeyazdı. Gözleri soğuk bir onur tabakasıyla kaplıydı ve herbiri yıllar yılı derinlemesine yığılmış binbir meşakkati uzaklardan yansıtan birer dünya gibiydiler. Ak badanalı bembeyaz duvarlar paha biçilmez silahlarla kaplıydı. Ayaklarının altında ne bir halı ne bir hasır, yalnızca pekişik toprak vardı. Ateşsiz bacadan içeri ocağın küllerini hafifçe kımıldatan bir rüzgar esiyor, camsız dar bir pencereden de çok az ışık girebiliyordu. Odanın ortasında büyük masanın üstünde taze kan rengi bir kumaş yayılı duruyor, küçük prenseslerden daha büyükçe olanı kardeşinin yanı başında dikiliyordu. Küçük prens, Thamadenin uzattığı silahlara doğru uzandı, yumuşak fakat kararlı bir sesle andını içti: "Düşman üzerine, kılıç gibi keskin, ok gibi hızlı gideceğim. Ayaklarımın altındaki sert toprak korkudan titreyebilir, ama ben asla! Dehşet karşısında gök iki büklüm olabilir, ama ben asla! İmkansız denen başka şeyler olabilir, yerle gök birleşebilir, fakat ben yolumdan dönmeyeceğim."p> Silahlar Thamadenin elinden küçük prense devrolundu. Kızkardeş hafif bir ürpertiden sonra kırmızı kumaşı biçmeye koyuldu. Ertesi gün, cepheye doğru rüzgar gibi ilerleyen siyah kitlenin elli metre önünde, bembeyaz atının üstünde alabildiğine mutlu, olağanüstü göz alıcı Küçük Prens, dolu dizgin ebediyet yoluna düştü. Düşman saflarının ta içlerine dalmış, savaş dumanları arasında şimşek örneği zigzaglar çizerek ilerleyen kırmızı noktayı, yaşlı amcası olanca gücüyle izlemeye çalışıyordu. Bütün hatlar boyunca gırtlak gırtlağa, acımasızca boğuşuluyordu. Tarih böylesine vahşi, bu denli umutsuz bir göğüs göğüse savaşa tanık olmamıştı. Her yanını çepeçevre sarmış ve kendisini adım adım, nefes nefese izleyen ölümü tınmıyordu ihtiyar artık. Ele avuca gelmez hayal örneği, kıran kırana savaşları yarıp geçerek ilerliyordu. Yeğeninin yüksekten gelen sesi onu çağırıyordu çünkü. Nihayet Recep'i toz duman bulutlarının ötesinde, yukarılardan aşağı bakar durumda gördü. Zavallı körpe vücut, bir grup Kazağın süngüleri ucunda göğe kaldırılmıştı. Artık ölümle buluşmuş yüzünü solgun bir tebessüm aydınlatıyordu. Bembeyaz kesilmiş dudaklarından son olarak şu bir kaç söz döküldü: "Ey amcam! Sen ki benden onca yaş fazla yaşadın, hiç bu kadar yükseğe çıktığın olmuş muydu?"strong>p>+''+Orhan Alparslan

Çerkes Yardımlaşma Derneği’nin Tarihçesi

New Jersey Çerkes Yardımlaşma Derneği (CBA), 19 Haziran 2002 tarihinde kuruluşunun 50. Yıldönümünü kutluyor. Bu vesileyle dergimizin bu sayısında, derneğin eski başkanlarından Nowriz Zakaev'in kaleme aldığı New Jersey Derneği tarihçesine yer veriyor ve derneğin bundan sonraki çalışmalarında başarılar diliyoruz... +''+ Çerkes Yardımlaşma Derneği (Circassian Benevolent Association, CBA), "Kuzey Kafkas Derneği" orijinal adıyla 19 Haziran 1952'de New York eyaletinde kuruldu. Derneğin kurucuları, birinci ve ikinci sürgün dalgası ile Amerika'ya gelen ve "Displaced Persons" (Yerlerinden Edilenler) olarak bilinen Kuzey Kafkasyalı atalarımızdı. İlk Çerkes göçmenlere destek veren en önemli isimlerden biri Fatima Natirbov (bekarlık soyadı Sheretlouk) olmuştur. Fatima hanım, 1923'ten başlayarak Amerika'ya gelen ilk Kafkas göçmenlerindendi. Bu "İlk Göçmenler", Amerika'daki dile ve yaşama adapte olurken çok büyük zorluklarla karşılaştılar. Fakat zaman içinde, kendi Kafkas kimliklerini ve yüzyıllardır aktarıla gelen xabzelerini/değerlerini koruyarak Amerikan yaşam tarzına adapte olmayı başardılar. 1950'lerin başlarında Kuzey Kafkas Derneği, Amerika'ya yeni gelen Kafkasyalılara büyük yardım ve ilgi gösterdi, onların ev ve iş bulmalarında yardımcı oldu, onları Amerika'daki cemiyetin içine aldı ve yalnız bırakmadı. Kuzey Kafkas Derneği'nin kuruluş amaç ve hedefleri, 1958'de dernek New York'tan Paterson-New Jersey'e taşınırken hazırlanan Kuruluş Belgesi'nde şu şekilde belirtiliyordu: Karşılıklı yardımlaşma sağlamak, üyelerinin sosyal, kültürel ve dini açılardan geliştirilmesine yardımcı olmak, Amerika'da veya başka yerlerde yaşayan Kuzey Kafkasya kökenli insanlara gönüllü maddi yardım ve moral destek sağlamak ve kendi hayatlarını kurmalarında yardımcı olmak, Üyelere ve ailelerine hastalık ve benzeri diğer sıkıntılarda gönüllü olarak destek vermek ve vefatlarda uygun cenaze/defin işlemleri yapılmasını sağlamak, New Jersey eyaletinde ve Amerika'da, vatandaşlıkla ilgili işlemlerde üyelerinin haklarını korumak, üyelerine ABD Anayasası gereklerini ve demokrasi prensiplerini aşılamak ve Kuzey Kafkasyalı insanların ABD vatandaşı olarak yaşamlarını kolaylaştırmada ve adapte olmalarında yardımcı olmak. Kronolojik Tarihçe: 1952-1955: 19 Haziran 1952'de New York'ta Kuzey Kafkasya kökenli bireylerin bir araya gelmesiyle Kuzey Kafkas Derneği kuruldu. Derneğin temel amaç ve hedefleri eğitim, kültür ve hayır etkinliklerinde odaklandı ve bunun yani sıra New York City ve New Jersey bölgelerinde dernek üyelerine göçmenlik ve yerleşim konularında yardımcı olmaya çalışıldı. O zamanlar Tolstoy Vakfı da göçmenlere yardim öneriyordu. Tolstoy Vakfı, Rusya'dan gelen göçmenlere (displaced persons) yardımcı olan bir hayır kurumuydu ve 1950'ler, 60'lar ve 70'lerde pek çok Çerkes mülteciye de yardımda bulundu. Kuzey Kafkas Derneği'nin yönetim kurulu başkan, başkan yardımcısı, sekreter, sayman ve üç üyeden oluşmaktadır. Denetleme Kurulu, yönetim kurulunun aktivitelerini ve finansal işlemlerini denetler, ve yıllık rapor hazırlayarak genel üyelerin bilgisine sunar. Dernek bu dönemde deniz aşırı ülkelerden Amerika'ya gelen pek çok aileye ev ve is bulmaları ve diğer problemlerinde yardımcı oldu. İlk Başkan: 1952 – Israel Shipsh İkinci Başkan: 1953 – Islam Naterbov Üçüncü Başkan: 1954–1963 – Kimkerziy Kushmazokha 1956-1957: Bu dönemde, düzenlenen özel bir toplantıyla derneğin Paterson-New Jersey'e taşınması kararı alındı. Derneğin Paterson'a taşınmasının başlıca nedeni New Jersey'de iş olanaklarının daha fazla ve evlerin daha ucuz olmasıydı. Ayrıca birbirine bağlı zincirleme göçler, akraba ve arkadaşları Paterson-New Jersey'e çekti. CBA Binası div> 1958-1964: Kuzey Kafkas Derneği, Paterson'un kuzeydoğusunda uygun bir yer bulunana kadar geçici olarak çeşitli yerlerde toplantılar düzenledi. Bu dönemde dernek üyeleri 50 aileden oluşuyordu. Dernek için uygun bir bina bulundu ve üyeler tarafından satın alındı. Aylık yemekler, dini hizmetler ve diğer etkinlikler bu yerde gerçekleştirildi. İlk Çerkes Dans Grubu 1964'te kuruldu ve Osetya'dan gelen profesyonel bir dans hocası onları çalıştırdı. Diğer Çerkeslerin de Amerika'ya gelmelerine yardımcı olmak için çeşitli yolların tartışıldığı toplantılar düzenlendi. 1963 yılında derneğin adı, bugünkü adı olan "Çerkes Yardımlaşma Derneği" (Circassian Benevolent Association, CBA) olarak değiştirildi. Dördüncü CBA Başkanı: 1963- Mahmoud Chich Beşinci CBA Başkanı: 1964- Mohammad Khair Barsik 1965-1971: CBA, yeni üyelerin katılımıyla büyümeye devam etti. Bu yıllarda Kabardey Derneği adıyla başka bir dernek daha kuruldu. 1967 yılında CBA, Tolstoy Vakfı ile resmi bir anlaşma yaptı, bu anlaşmayla CBA ve Kabardey Derneği, 1967 Arap-İsrail savaşı döneminde göç eden Çerkeslere destek olabilecekti. Altıncı CBA Başkanı: 1965- Teuchezh Blanaghaptsa Yedinci CBA Başkanı: 1968- Hisa Torakacho Sekizinci CBA Başkanı: 1969-Turkbee Yashoga 1972-1973: 1972'de Amerika Çerkes Cemiyet Merkezi (Circassian Community Center of America) adıyla yeni bir Çerkes merkezi açıldı. Ve böylece, artmakta olan Çerkes nüfusunu çekecek Çerkes organizasyonlarının sayısı üçe çıkmış oldu. CBA, bu yıllarda 1973 Arap-İsrail savaş zamanı Amerika'ya gelen Çerkes göçmenlere yardımcı oldu. Çoğunlukla bu üç Çerkes organizasyonu, dini bayramlarda bir araya geldiler ve Çerkeslerin yararı için beraberce çalıştılar. Dokuzuncu CBA Başkanı: 1972-Mahmoud Chich 1973-1977: Bu yıllarda CBA normal çalışmalarına devam etti, derneğe yeni üyeler katıldı, haftasonları çeşitli aktiviteler düzenlenerek bölgedeki Çerkeslerin bir araya gelmesi sağlandı. Çerkes Dans Grubu 1965'deki ilk kadrosundan üyelerle beraber çalışmalarına devam etti ve 1973'de Amerika'ya yeni gelen göçmenlerin de katılımıyla yeni üyeler kazandı. Tarihi olay 1977 yılında gerçekleşti, ve bu üç Çerkes organizasyonu (Çerkes Yardımlaşma Derneği (CBA), Kabardey Derneği ve Amerika Çerkes Cemiyet Merkezi) tek bir çatı altında birleşti. Bu olay, bu üç derneğin kuruluş tarihinden bu yana gerçekleşen en önemli olaydı. Şimdi Çerkesler ortak tek bir çatı altında birleşmişlerdi ve Amerika'da güçlü ve tek bir sesleri vardı. Onuncu CBA Başkanı: 1977-Hisa Torakacho Onbirinci CBA Başkanı: 1977-Ihsan Majega 1978-1985: Bir toplanma merkezi ve cami içinde olacak şekilde, büyük bir bina inşa etme fikri 1979 yılında ortaya çıktı. Genel Kurul toplandıktan sonra, planlar uygulamaya kondu ve arsa satın alınarak bugün 383 Oldham Road, Wayne, New Jersey'de bulunan bina inşa edildi. O zaman, derneğin hesabında 800 $ lik birikimi vardı. Öngörülen 2 milyon dolarlık projeyi desteklemek amacıyla Genel Kurul Toplantısı yapıldı. Özellikle Orta-Dogu'dan destek almaya yönelik ve fon geliştirme (fund-raising) amaçlı özel komiteler kuruldu. Cemiyet liderlerinin birkaçı, CBA binasının inşası için maddi destek sağlamak amacıyla, Suudi Arabistan ve Kuveyt'e gittiler. Hubaid Molamusa, onikinci CBA Başkanı, bu önemli görevde yol gösterici bir rol oynadı. Hubaid Molamusa, Kadir Natho'nun da aralarında bulunduğu diğer değerli büyüklerimiz gibi bir çok Orta-Doğu ülkesine giderek bölgedeki Sheikhlerin söz verdiği desteği sağlamaya çalıştı. Amerika'da ise yerel fon geliştirme çalışmaları çeşitli aktivitelerle devam etti. Bu sırada bölgedeki Çerkes nüfusu 3200 kişi olmuştu. Aynı dönemde Çerkes cemiyeti finansal problemler başta olmak üzere pek çok sıkıntıyla karşılaştı. Dernek binası inşaatı için kredi alınması gerektiğinde, birçok Çerkes aile kendi evlerini bankaya teminat olarak gösterdi, aksi takdirde banka inşaat için kredi vermeyecekti. Burada belirtilmesi gereken önemli bir nokta, bölgedeki Çerkeslerin sayısı 3200 civarında olmasına rağmen, bu sayının yarıdan biraz azı gerçekten bu yüklü ve önemli projede sorumluluk yüklendi. Daha fazla maddi kaynak elde etmek amacıyla CBA, daha önce Kabardey Derneğinin bulunduğu binayı sattı ve bu üç derneğin bütün malvarlığı yeni yapılacak inşaat için kullanıldı. Bina inşaatı süresince geçici olarak bir yer kiralandı ve dernek orada faaliyetlerine devam etti, çocuklara verilen din dersi ve Çerkesce dil kursu da orada devam ettirildi. Onikinci Başkan: 1979-1990 Hubaid Molamousa 1986-1990: İnşaatın farklı safhaları için müteahhitlerle anlaşıldı. Müteahhitlerle anlaşma altında olmayan kısımlarda gönüllüler inşaata yardım ettiler. Büyük zorluklar ve fedakarlıklar sonucu 29 Ocak 1989'da CBA yeni dernek binasının açılışını kutladı. Açılışa, yüksek mevkili devlet görevlileri ve bölgenin önde gelen liderleri davet edildi. Ve CBA, Çerkes kültür ve mirasının engelsiz sergilenmesi ve büyüyüp gelişmesi için güvenilir bir barınak sağlama görevine başladı. Onüçüncü Başkan: 1990-1997 Kadir I. Natho Nart Dans Grubu-2000   div> 1991-2002: Geçtiğimiz 11 yıl boyunca, CBA yerel Çerkes cemiyeti için bir çekirdek merkez olmuştur. Bugün üye sayısı, 5000 kişilik bir Çerkes nüfusu içinde 500 un üzerindedir. Bu yalnızca %10 olmasına rağmen biz umutluyuz, çünkü aramıza her hafta yeni üyeler katılıyor. 1952'den bu yana uzun bir yol katedildi. Birkaç yıl öncesine kadar 650.000$ lık inanılmaz bir borcumuz varken, bugün hiçbir borcumuz yok. Her projenin en zor kısmı ilk adımı atmak değil midir... (Çevirenin notu: yazının orijinalindeki Caucasian-Kafkas, Circassian-Çerkes, Kabardin-Kabardey olarak çevrilmiştir.) [İngilizceden çeviren Nejan Huvaj]+''+Nowriz Zakaev

Kuşun Dikeni

Bir varmış bir yokmuş, minik bir kuş toprakta eşinirken ayağına diken batmış. Nenej fırının başında ekmek pişiriyormuş. Kuş uçup onun omzuna konmuş: +''+ - Hey, Nenej, Nenej! - Ne istiyorsun minik kuş? - Ayağıma diken battı, çıkarır mısın? - Nerede, diye bakınca, kuşun ayağındaki kocaman dikeni görmüş. Nenej dikeni çıkarıp minik kuşa uzatmış: - Al, demiş, güle güle kullan. Minik kuş Nenej'e rica etmiş: - Benim güneye uçmam gerek, ben gelinceye kadar dikenime bakar mısın? - Peki, demiş Nenej. Minik kuş güneye doğru uçup bir yere konmuş, bakıyormuş. Nenej dikeni fırına atıp yakmış. Minik kuş hemen uçup gelmiş: - Nerede, demiş, benim dikenim? - Yok, vallahi, dikenin kayboldu. - Ya dikenimi geri ver, ya ekmeğini ver, diye çıkışmış. - Dikenini nereden bulayım, ekmeğimi al. Nenej kağnı tekeri kadar bir ekmeği fırından çıkarıp vermiş. Minik kuş sevinçle ekmeği kapmış ve pırr diye uçup gitmiş. Az gitmiş, uz gitmiş, küçük bir keçi çobanını çayırda keçi otlatırken görüp yanına konmuş. - Hey, küçük çoban, küçük çoban! - Ne istiyorsun, minik kuş? - Benim güneye uçmam gerek, ben gelinceye kadar ekmeğime bakar mısın? - Peki, demiş küçük çoban. Minik kuş güneye doğru uçup bir yere konmuş, bakıyormuş. Küçük keçi çobanı oturmuş, koparıp ısırarak ekmeği yemiş bitirmiş. Minik kuş uçup gelmiş: - Nerede, demiş, benim ekmeğim? - Yok, vallahi, ekmeğini keçi yedi. - Ya ekmeğimi geri ver ya keçiyi ver diye çıkışmış. - Ekmeğini nereden bulayım, keçimi al. Küçük çoban içini çekerek geyik kadar kocaman bir keçiyi vermiş. Minik kuş sevinçle keçiyi kapmış, pırr diye uçup gitmiş. Az gitmiş, uz gitmiş, bir gelin alayı görüp önlerine konmuş: - Hey, gelin alayı, gelin alayı! - Ne istiyorsun minik kuş? - Benim güneye uçmam gerek, ben gelinceye kadar keçime bakar mısınız? - Peki, demişler. Küçük kuş güneye doğru uçup bir yere konmuş, bakıyormuş. Gelin alayı mola vermiş, keçiyi kesmişler, pişirip afiyetle yemişler. Minik kuş hemen uçup gelmiş: - Nerede, demiş, benim keçim? - Yok, vallahi, keçin kayboldu. - Ya keçim ya gelininiz, diye çıkışmış. - Keçini nereden bulalım, gelinimizi al. Gelin alayı güzel gelinlerini verip geriye dönmüşler. Minik kuş sevinçle gelini kapmış ve pırr diye uçup gitmiş. Az gitmiş uz gitmiş, garip bir ozanı nehir kenarında oturmuş kaval çalarken görmüş, yanına konmuş: - Hey, ozan, ozan! - Ne istiyorsun minik kuş? - Benim güneye uçmam gerek, ben gelinceye kadar gelinime bakar mısın? - Peki, demiş ozan. Küçük kuş güneye doğru uçup bir yere konmuş, bakıyormuş. Ozan, "Bu aptal minik kuş için böyle güzel gelin kaybedilir mi", demiş ve gelini saklamış. Minik kuş uçup gelmiş: - Nerede, demiş, benim güzel gelinim? - Vallahi, güzel gelinin suya düşüp kayboldu. - Ya gelinim ya kavalın, diye çıkışmış. - Gelinini nereden bulayım, kavalımı al. Ozan kavalını vermiş. Minik kuş kavalı kapmış ve pırr diye uçup gitmiş. Az gitmiş, uz gitmiş, bir köyün ucunda kocaman bir dut ağacı görüp dalına konmuş, kavalını çalmaya başlamış: Ayağıma diken battı,Dikenim bir ekmek etti,Ekmeği keçiyle değiştim,Keçinin karşılığı bir gelin,Gelini kavalla değiştim,Toplanın düğün var! Köy halkı toplanıp düğüne başlamışlar. Önce gelen iki kişi ortaya çıkmış; minik kuş çalıyor, ortadakiler oynuyor, herkes onları çevrelemiş el çırpıyor. Bugün de hâlâ köyün ucunda çalıp oynuyorlar. Tavurıhişe (Yüz Masal), Nalçik, 1992 "Bzum yi baner", s.49 Derleyen: Nalo Zavur Adığeceden Çeviren: Murat Papşu+''+Murat Papşu

Tarihin Acı Armağanı: Katliam ve Sürgün

"Tarih" denilince herkesin algıladığı "şey" hemen hemen aynı. Yani "savaş". Çünkü savaş, çok az farkla herkese aynı acıyı verir. İnsan belleği genellikle mutluluğu korumada tembeldir. Ama acıyı kolay kolay unutamaz. Onun için "tarih" denilince acı veren savaş akla gelmektedir. Yine "tarih" denilince akla gelen bir başka "şey" de maalesef geçmiş zamandır. Daha doğru bir deyimle "tarih" dünü çağrıştırmaktadır. Oysa "tarih" bir bakıma ne savaştır ne de geçmiş zamandır. "Tarih" yazıdır. Bugündür. Yarındır ve geçmiş zamandır. Kısaca tarih, bir ulusun coğrafi bir mekanda dünü, bugünü ve yarınını bir zaman dilimi içinde sorgulayan, yargılayan ve sonuca bağlayan bilim dalıdır. Bu anlamda çoğu ulusun tarihinde unutulmaz acı günler mevcuttur. Ancak bu acı günleri unutamamayı, yeni acılara kaynaklık eden bir mesele haline getirmemeye özen gösterilmezse acılar bitmez. Tarihi olayları kan davası haline getirirseniz yeni kan davalarına zemin hazırlamış olursunuz. Belki de bilerek veya bilmeyerek yaptığımız kişisel tepkilerimizle geçmişe benzin taşıyoruz. Oysa geçmişin sorgulanması benzer acıların tekrarını önlemek için olmalıdır. Gerçektir, Çerkes Halkı'nın da tarihinde acı günler vardır. Ama "en acılı gün bizimkidir" yaklaşımı gerçekçi olmaz. Ancak tarihin kaydettiği acının da acısı olaylardan biri sayabiliriz Çerkes Halk Katliamı ve Sürgününü. Bu olay "Göç ve Sürgün gibi kavram sözcüklerle anlatılamayacak kadar utanç vericidir. Çünkü insanlık tarihinde böylesine eşit olmayan bir uygulamanın mevcudiyeti yok denilecek kadar azdır. Hiçbir gerekçe bu katliam ve sürgünü bir savaş esprisi içinde gösteremez. Zira sayısal ve teknolojik bakımından o günün Çerkes Halkı ile kıyaslanamayacak kadar üstün bir gücün karşısında durmanın adı, en basit tanımıyla "SAVUNMA" dahi olamaz. Sadece yaşayan birinin canını saldırgandan kurtarabilmesi için gösterdiği doğal tepki olabilir. Onun içindir ki bu işgal ve yok ediş eylemi hiçbir savaş kuralına uygun değildi. O bakımdan bu tarihsel dram tüm insanlık aleminin ortak acısı olmalıdır. Bu ve benzeri olayların sorgulanması, yargılanması ve düzeltilmesi ise insanlık camiasının yüz akı olacaktır. İşte her yılın 21 Mayıs'ında anma törenleri ile Çerkes Halkının yapmak istediği şey bu tarihsel katliam ve sürgünü tüm dünyaya hatırlatmaktır. 2002 yılının 21 Mayıs'ında başta Ata Yurdu Kuzey Kafkasya'da olmak üzere Çerkesler yaşadığı her yerde bu olayın anısına anma ve hatırlatma toplantıları yaparak çağrısını tekrarlamıştır. Rusya Federasyonu cumhuriyetlerinden Kabardey Balkar Cumhuriyeti'nde de yukarıda sözü edilen anma ve hatırlatma toplantıları gerçekleştirilmiştir. Cumhuriyetin başkenti Nalçık'taki anma ve hatırlatma toplantısına başta Cumhurbaşkanı olmak üzere kalabalık halk yığınları ile birlikte cumhuriyetin en yetkili organ temsilcileri katılmıştır. Sürgün anısına yapılacak olan anıtın yerinde bulunan anıt taşın önünde yapılan yas töreni sürgünde ölenler için okunan dua ile başlamıştır. Kabardey – Balkar Cumhuriyeti Sosyal Bilimler Enstitüsü müdürü Hasan Dumanov kendi incelemesine dayanarak yaptığı açıklamada Adıge sürgününün dünyanın en dramatik olaylarından biri olduğunu belirterek, "Bu gün 40'ı aşkın ülkede yaşayan Adıgelerin nüfusunun birkaç milyonu aştığını biliyoruz, ne yazık ki üç cumhuriyetimizde yaklaşık 750 bin Adıge yaşamaktadır." demiştir. Kabardey – Balkar Cumhuriyeti Parlamentosu Halklar Arası İlişkiler Dairesi'nin ortak başkanı Boris Giliev; "Nüfusun onda dokuzunu kaybedip ayakta kalabilecek halk az bulunur. Demografik ve biyolojik kurallara karşın ayakta kalan, kendi kültürünü, dilini ve geleneklerini savunabilen sayılı halklardandır Adıge Halkı..." demiştir, Yayın ve Bilgi Bakanlığı Bakan Yardımcısı Nikolay Lapin; "Rus – Kafkas savaşlarında, her iki tarafta en önemli ve yetişkin bireylerden çok kayıp vermiştir." demiştir, Adıge Xase (Çerkes Derneği) Başkanı Hafıtse Muhammed ise, olaylardan iki sonuç çıkarttığını belirterek; "Eğer güçlü bir komşunuz varsa, onunla barış içinde yaşamak ilkeniz olmalıdır. İkinci sonuç ise; ırkçılığı kaldırmalıyız, agresif milliyetçiliğin bize dokunmaması için dua ediyorum ve ben halkları barıştıran mantıklı yurtseverliğe inanıyorum" demiştir. Törenin sonuna doğru, Cumhuriyet yöneticileri, Kurumlar ve Cumhuriyeti oluşturan halkların temsilcileri anıt taşına çiçekler koymuşlardır. Aynı saatte Abhazya Meydanı'nda ise, 40-50 kişinin katılımı ile yapılan alternatif anma töreni sürdürülmüştür. Ali Çurey / Musa Eldarov Nalçık 2002 / 21 Mayıs  Ali Çurey

Sayin Ahmet Necdet Sezer’e Açık Mektup

T.C. CUMHURBAŞKANI ANKARA Muhterem Cumhurbaşkanımız, 1992 yılında hiçbir gerekçe göstermeden ağır silahlarla Abhazya'yı kısmen istila eden Gürcistan güçlerini Abhazyalılar 30 Eylül 1993 tarihinde bütün olumsuz şartlarına ve imkansızlıklarına rağmen (saldıran ve etnik yapı itibarıyla saldırıya uğrayan ülkenin kendi ülkeleri de olduğunu adeta unutarak saldırganlarla beraber olanlar da dahil) yurtlarından kovmuşlardır. Abhazya bugün yeni bir savaşa sahne yapılmak istenmektedir. İlk savaşın bitiminden itibaren Gürcistan sınırındaki Gal bölgesinde Gürcü güçlerince gerçekleştirilen terör eylemlerinde bir çok Abhaz yurttaşı hayatını kaybetmiş, kimileri de kaçırılmış ve bir daha bu kişilerden haber alınamamıştır. Ne acıdır ki, tüm bu olaylar BM Barış Gücü yetkilileri gözü önünde cereyan etmiş, bugüne kadar da bu üzücü olayların önü alınamamıştır. T.C. Devleti'nin kuruluşunda kanları ve canlarını veren biz Kafkas kökenli Türk vatandaşları Devletimizin Güney Kafkasya politikasında "yüksek menfaatlerinin" korunmasının bilincindeyiz, ancak, T.C. Devleti tarafından Gürcistan'a yapılan askeri yardımlarla Abhazyalı kardeşlerimizin yaşam haklarının yok edilmesine, Devletimizin bigane kalması gibi bir kaygı taşımaktayız. Abhazya yeni ve ağır bir terörist saldın ile karşı karşıya bulunmaktadır. 11 Eylül sürecini fırsat bilen Gürcistan'ın organize ettiği 600 civarındaki ağır silahlı bir terörist grup Abhazya'nın Kodor bölgesine girerek kanlı olaylar gerçekleştirmiştir. 8.10.2001 günü bir BM helikopteri düşürülmüş, 6 BM görevlisi ve 3 helikopter mürettebatının ölümüne sebep olmuştur. 9.10.2001 günü de aynı bölge SU-25 tipi uçaklar tarafından bombalanmış, birçok sivil hayatını kaybetmiş, birçok insan da yaralanmıştır. Bu durum karşısında Abhazya teyakkuza geçmiş böylece çok gergin bir döneme girilmiştir. Bu gergin durum başta Türkiye'dekiler olmak üzere diasporada yaşayan milyonlarca Kuzey Kafkasya kökenli kardeşlerimizce endişe ve büyük bir dikkatle izlenmektedir. Abhazya'da yaşanan bu olumsuzluklar Kuzey Kafkasya halklarının da teyakkuza geçmesine neden olmuştur. Umudumuz bu olayların daha fazla kan dökülmeden son bulmasıdır. Ancak bu temennimizin gerçekleşebilmesi için bütün dünya devletleri halklarının uluslararası ve sivil toplum örgütlerinin çaba ve acil girişimleriyle mümkün olacaktır. Bunun için, sorumluluk duyan herkesin kendi yönünden bu istenen çözüme destek vermesi gerekmektedir. Zira Abhazya'da istilacılarla yurtlarını savunmak zorunda olan insanlar arasında yeniden kanlı bir savaş yaşanmak üzeredir. Tarih boyunca dış güçler tarafından tecavüzlere, soykırımlara uğrayagelen dünyanın bu güzel ülkesi, kendi kültürünü, dilini bir başka deyimle tüm varlığını yaşatabileceği 21.yüzyılın görüntüsüne yaraşır bir özgürlük ortamına kavuşturulabilmesi için hür, demokrat, insan haklarına saygılı devletimiz ve tüm devletlerin soruna sahip çıkmalarım beklemekteyiz. Dünyanın gözü, kulağı Afganistan'da iken bunu fırsat bilerek bölgedeki olayların kontrolleri dışında olduğu gibi değişik bahane ve ifadelerle saldırıya geçmiş Gürcülere dur demek için geç kalınmamalıdır. Sayın Cumhurbaşkanımız, Bölge ülkelerinin ve tarafların da menfaatine olacak, bu konuda camiamızı sevindirecek girişimlerinizin olumlu sonuçlarını duymak heyecanı ile derin saygılar ve esenlikler dileriz. KAFKAS-ABHAZ DAYANIŞMA KOMİTESİ Başkan İrfan ArgunKafkas-Abhazya Dayanışma Komitesi

Kuzey Kafkas Dernekleri

I. Helsinki Zirvesi’nde Avrupa Birliği’ne aday olmasıyla birlikte Türkiye için 2000 yılında yeni bir dönem başladı. Avrupa Birliği’ne adaylık, Batı’ya ve Batılılaşmaya yönelik yaklaşık 200 yıldır süren çabalar açısından önemli bir dönüm noktasıydı. Adaylık ile birlikte büyük bir iyimserlik havası, en azından geçici olarak, tüm ülkede hâkim oldu. +''+ Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesi, hatta bundan da önce, adaylık görüşmelerinin sürdürülmesi yasal, siyasal ve ekonomik düzeyde pek çok düzenlemenin yapılmasına bağlı. Yaygın kanı, bu düzenlemeler sonucu bir yanda insan hakları ve demokratikleşme gibi yıllardır çözümlenemeyen sorunların aşılacağı, diğer yanda da yapısal dönüşümler yoluyla ekonomiye bir canlılık ve hareket getirileceği yolunda. Türkiye’nin tarihsel-toplumsal gelişimi ve jeopolitik konumu ile uluslararası gelişmeler göz önüne alındığında Avrupa Birliği’ne üyelik nihayet gerçekleşecek gibi görünüyor. Üyelik, belki iyimser tahminlerde olduğu gibi 10-20 yıl içinde değil, fakat şu anda Kafkas demeklerinde aktif olarak faaliyet gösteren genç kuşağın görebileceği kadar yakın bir dönemde gerçekleşebilecek, çünkü adaylık ile birlikte, Türkiye Batılılaşma sürecinde artık geri dönülemeyecek bir aşamaya geldi. Kötümserler, yani bir “zenginler” veya “Hıristiyan” kulübü olarak tanımlanan Avrupa Birliği’nin Türkiye’yi hiçbir zaman üyeliğe kabul etmeyeceğini söyleyenler haklı bile olsa, adaylık süreciyle birlikte Türkiye’de pek çok şeyin değişeceği, en azından değişme potansiyeli taşıdığı açıkça gözüküyor. Bu çalışmada, Türkiye’de yıllardan beri faaliyet gösteren Kafkas derneklerinin bu süreçten nasıl etkilenebileceği ve Kafkas derneklerinin bu süreç içerisinde nasıl bir rol oynayabileceği/oynaması gerektiği konusunda bazı gözlemler tartışmaya sunulmuştur . Çalışma altı bölümden oluşuyor, ilk ve son bölümler arasındaki dört bölümde, Kafkas derneklerinin faaliyetleri ve gelişimi, kronolojik bir sırada (Osmanlılardan 1960’a, 1960-1980, 1980-2000 ve 2000-sonrası) incelenmiştir. Çalışmanın son bölümünde Kafkas derneklerin faaliyetlerinin yeni dönemde nasıl biçimleneceği tartışılmıştır. II. Anadolu ve Ortadoğu’da Çerkesler özellikle 14. yüzyıldan itibaren varlık göstermeye başlamıştır. Bu bölgede, Çerkes Memlükleri sayılmazsa, Çerkesler ayrı bir topluluk olarak siyasal varlık göstermemiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nda sayıca az olmalarına karşın, yönetim kademelerinde (oransal olarak) çok sayıda Çerkese rastlamak mümkündür. Çerkesler, Kuzey Kafkasya’nın Çarlık Rusyası tarafından işgal ve ilhakının 21 Mayıs 1864’de tamamlanmasıyla yoğun olarak Osmanlı İmparatorluğu’na sürgün edilmiştir Sürgün edilenlerin sayısı konusunda bir kesinlik olmamakla birlikte, Kuzeybatı Kafkasya halklarının %90’ından fazlasının ülkesinden koparıldığı (yaklaşık 1.5 milyon insan) tahmin edilmektedir. Sürgünün çok kısa bir sürede ve kötü koşullarda yapılması ve yeni yerleşim yerlerindeki hazırsızlık, iklim uyuşmazlığı ve yoksunluk sonucu göçmenlerin yarıya yakını sürgün yollarında ve yerleştikleri bölgede yaşamını kaybetmiştir. Bu büyük kayıplara ve zorluklara karşın, hayatta kalabilenler tedrici olarak toparlanmış ve yaşamlarını yeniden kurmayı başarmıştır. Özellikle kent yaşamına uyumda büyük bir başarı gösteren Çerkesler, 19. yüzyılın ortalarından itibaren Osmanlı entelektüel yaşamında da önemli bir yer edinmişlerdir. Osmanlı İmparatorluğu’nda Çerkeslerin dernekler çerçevesinde örgütlenmeleri 1908 Meşrutiyetinden sonra görülmektedir. Meşrutiyet’in ilanından sonra çok kısa bir sürede, İstanbul’da başta Çerkes Teavün Cemiyeti olmak üzere, dernekler kurulmuş, Çerkesce eğitimin de yapıldığı özel okullar açılmış, Latin ve Arap harfleri kullanılarak çeşitli alfabe önerileri geliştirilmiş, Çerkesce gazete/dergi ve ders kitapları yayımlanmış, eğitim faaliyetlerinin geliştirilmesi amacıyla Kafkasya’ya öğretmenler gönderilmiş, özellikle Çerkes tarihine ilişkin pek çok kitap yayımlanmıştır. Bu dernekler, genel olarak kültürün korunması ve geliştirilmesi, topluluk içinde ekonomik ve toplumsal dayanışmanın sağlanması yoluyla refah düzeyinin artırılması ve Kafkasya ile ilişkilerin güçlendirilmesi ve hatta, mümkünse, Kafkasya’ya dönülmesine yönelik faaliyet göstermişlerdir. Kısa zaman içerisinde gelişen çalışmaların kapsamı ve zenginliği, bu dönemde Çerkes aydınların önemli bir birikime sahip olduğunu göstermektedir. 1923’te Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla birlikte tüm bu faaliyetler sona ermiş, okul ve dernekler kapatılmıştır. 1917’de Çarlık Rusyası’nın yıkılmasını izleyen İç Savaş döneminde, yerel soylular/eşraf ve askerî bürokrasinin öncülüğünde ve daha çok Orta ve Kuzeydoğu Kafkasya da etkili olabilen bir milliyetçi hareketin geliştiği görülmektedir. Bu hareket, Osmanlı İmparatorluğu ve Kuzey ve Güney Kafkasya delegasyonları arasında sürdürülen “barış” görüşmelerinin sonuçsuz kalması üzerine 11 Mayıs 1918’de bağımsız bir devlet kurduğunu ilan etmiş ve bağımsızlık ilanı Osmanlı imparatorluğu tarafından tanınmıştır. Devletin, Denikin’in Beyaz orduları tarafından yıkılması ve daha sonra tüm Kafkasya’da Sovyetlerin egemen olmasıyla, bu devletin kurucu kadroları Osmanlı İmparatorluğu/Türkiye, Balkanlar ve Batı Avrupa’ya geçmiş, bu bölgelerde çeşitli dergiler ve “Partiler” etrafında örgütlenerek Kuzey Kafkasya’da devletin yeniden inşasına yönelik olarak propaganda düzeyinde bir etkinlik göstermiştir. Genç Türkiye Cumhuriyeti 1920’ler ve 1930’larda Sovyetler Birliği ile “dostluk ve iyi komşuluk” ilişkilerine önem vermesi sonucu, bu kadroların Türkiye’ye yerleşen kesimlerinin faaliyetlerine pek izin verilmemiş, hatta bir grup sınır dışı edilmiştir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bu kadroların bir kısmı tekrar Türkiye’ye gelmiş, bir kısmı da Batı Almanya’da ABD tarafından kurulan “Sovyetler Birliği’ni İnceleme Enstitüsü” çevresinde toplanmıştır. Avrupa’da kalan kesimler, Enstitü ve Radio Free Europe/Radio Liberty bünyesinde Soğuk Savaş’ın propaganda faaliyetlerine aktif olarak katılmış, “antiRus” söylem daha çok “antiSovyetik” bir biçim kazanmıştır. Türkiye’ye gelenlerin bir kesimi, “esir Türkler” sorununa duyarlı Turancı hareket ile yakınlaşmış, eski “Kafkas” milliyetçisi çizgilerini zamanla kaybederek antiSovyetik temelde Türk milliyetçiliğine doğru kaydırmışlardır. Kafkas derneklerinin yeniden faaliyete geçmesi ve yaygınlaşması, Türkiye’de demokrasinin gelişimine paralel bir gelişme göstermiştir. İlk Kafkas derneği Dosteli Yardımlaşma Derneği adıyla İstanbul’da kurulmuştur. Yayımlanan bir broşür ile derneğin amaçları şu şekilde açıklanmıştır: “Evvelâ şu ciheti tebarüz ettirmek isteriz ki, bir hayır müessesesi olan Derneğimizin hiçbir siyasî temayülü yoktur. Gayemiz, üyelerimiz arasında tanışmayı, tesanüdü, yardımlaşmayı temin etmek, kültür seviyesini yaymak, genç istidatların inkişafına imkân vermek. Göçmen hemşehrilerimize ve fakirlerimize maddî ve manevî yardım etmek, yoksul talebelerin kitaplarını temin etmek, imkân bulunca dergi çıkarmak, hasta üyelerle alâkadar olmak, tedavilerini sağlamak, icab ederse hastahaneye yatmalarında yardımcı olmak, vefat vukuunda ilgilenmek, muhtaç ise masrafını ödemek gibi sosyal hizmetlerdir.” Burada sayılan amaçlar, 1970’lere kadar Kafkas derneklerin büyük bir çoğunluğunda açık veya zımni olarak benimsenen amaçlardır. Bu amaçların üç özelliğini vurgulamak gereklidir. İlk olarak, bu dönemlerde Kafkas dernekleri büyük kentlerde kurulmaktadır ve öncelikle, kent yaşamında doğal olarak sürdürülemeyen toplumsal dayanışmaya yönelik etkinliklerin dernek aracılığıyla sürdürülmesini hedeflemektedir. Amaç, köy yaşamındaki doğal/kendiliğinden dayanışmanın yerine, kentin gittikçe birbirinden kopan ve anonimleşen bireylerini dernek çatısı altında buluşturmak ve toplumsal dayanışmayı sağlamaktır. İkinci olarak, eğitim ve sağlık gibi hizmetlerden yararlanmak amacıyla kırsal kesimden kente gelen hemşehrilere yardım edilmesi amaçlanmaktadır. Bu, bir anlamda, kültürü “bozulmadan” koruyan kırsal kesimdeki “halka” bir borç/hizmet olarak algılanmaktadır. Son olarak, bu iki amacın arkasındaki esas kaygı, birçok üstün yanları olduğu düşünülen güzel Çerkes kültürünün kentlerdeki yeni nesillere aktarılması, yani kültürün korunması ve geliştirilmesidir. Kültürün yeni nesillere aktarılması için aile ve topluluk içi birincil (kişisel) ilişkilerin yeterli olduğu düşünülmektedir. Aşağıda tekrar görüleceği gibi, 1970’lerde “kültürün korunması ve geliştirilmesi” kaygısı ön plana çıkmış ve daha açık olarak ifade edilmiştir. Bu kaygının ön plana çıkması, kırsal kesimde bile kültürün yeniden-üretilemediğinin anlaşılması ve ülkenin demokratikleşmesi sonucu olmuştur. Yukarıda belirtildiği gibi, 1917’den sonra Kafkasya’dan ayrılan kadroların bir kesimi İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye’ye yerleşmiştir. Bu kadrolar, Demokrat Parti’nin yönetime gelmesinden sonra Türkiye kökenli bazı Kafkasyalılar ile birlikte siyasî faaliyetlerini milliyetçi/antiSovyetik bir çizgide sürdürmek amacıyla, yeteri kadar “siyasî” bulmadıkları Dosteli Yardımlaşma Derneği’nden ayrılarak “Kuzey Kafkas Türk Kültür Derneği” (KKTKD) adı altında bir dernek kurmuş ve Balkan Türkleri, Kırım Türkleri vb. dernekler ile birlikte “Türk Göçmen ve Mülteci Dernekleri Federasyonu”na katılmıştır. KKTKD’nin kurulmasıyla birlikte Dosteli Yardımlaşma Derneği de adını “Kafkas Kültür Derneği” olarak değiştirmiştir. 1950’lerden itibaren, adında “Kafkas” kelimesi olan derneklerde iki eğilimin mevcut olduğu söylenebilir. Çerkes Teavün Cemiyeti’nden itibaren daha yaygın ve baskın olan birinci eğilim, kültürün korunması ve geliştirilmesi temelinde kültürel faaliyetlere ve toplumsal dayanışmaya önem veren çizgidir. Zaman içinde farklı biçimler ve öncelikler kazanmasına karşın bu eğilimin temel özellikleri, i) “ulusal /kültürel” olana öncelik vermesi, ii) Türkiye’de yaşatılmakta olan Kafkas kültürünün derlenmesi ve geliştirilmesine önem vermesi, iii) Türkiye’de yaşayan Kafkasyalıların sorunlarına yönelik faaliyet göstermesi ve iv) kültürün kaynağı olarak görülen Kafkasya ile kültürel ilişkilere önem verilmesi olmuştur. Bu özelliklerinden dolayı bu eğilimin “millîci” (ulusalcı) bir eğilim olduğu söylenebilir. Soğuk Savaş yıllarında beslenen ve kısmen güçlenen ikinci eğilimin yüzü, dış politikanın bir nesnesi olarak “Kafkasya”ya yöneliktir. Siyasî hedefleri ön plana çıkan bu eğilim milliyetçi bir çizgidedir, fakat bu milliyetçilik daha çok o dönemdeki Turancı hareketin Kuzey Kafkasya bölgesine yönelik uzantısı konumundadır. Bu nedenle bu eğilim, kendi devletlerini tekrar kurmak isteyen 11 Mayıs Cumhuriyeti kadrolarının geleneksel çizgisinden bir sapma durumundadır. Bu anlamda, bu eğilimi temsil eden dernekleri “Kafkas derneği” olarak tanımlamak da pek doğru olmayacaktır III. Derneklerin Türkiye genelinde yaygınlaşması 1960’larda ve özellikle 1970’lerde gözlenmektedir. Bu dönemde Çerkeslerin yaşadığı hemen her bölgede, ilçe ve hatta köy düzeyinde dernekler kurulmuştur. 1950’lerden itibaren kurulan Kafkas derneklerinin büyük ölçüde “balo” ve “gençlik çayları” gibi etkinlikler ile “beraber olma” işlevini sürdürdüğü, faaliyetlerinin “halk oyunları” başta olmak üzere bazı kültürel değerlerin yeniden üretimi ile sınırlı kaldığı görülmektedir. Özellikle büyük kentlerde kurulan dernekler “hemşehrileri bir araya getirme ve kaynaştırma” yoluyla yok olan kültürü koruma kaygısını taşımışlardır. Derneklerin büyük bir çoğunluğunda ana amaç “kültürü koruma ve yaşatma” çabasıdır. “Sosyal yardımlaşma ve dayanışma”nın önemli olduğu sürekli olarak ifade edilse de, bu yönde kapsamlı ve kalıcı çalışmalar yapıl(a)mamıştır. “Sosyal yardımlaşma”ya yönelik faaliyetlerin “vakıf” statüsünde yürütülmesi daha rahat ve uygun olabileceği halde, vakıf kurma çabaları ancak 1970’lerin sonlarına doğru gündeme gelmiştir, fakat bu durumda vakıflar, derneklerin mal varlıklarının güvence altına alınmasına yönelik bir tedbir olarak düşünülmüştür. 1970’lerde ülkedeki demokratikleşme ve toplumsal hareketliliğe bağlı olarak derneklerin “kültürün korunması ve geliştirilmesi” amacını ön plana çıkardıkları görülmektedir. Bu amacın ön plana çıkarılmasında, i) kente göçün hızlanması, ii) kendine yeterli, kapalı ekonomik ve kültürel yapısı yıkılan kırsal kesimde de kültürün hızla yok olmaya başlaması ve iii) Kafkasya ile ilk ilişkilerin kurulmaya başlaması önemli etkenlerdir. Bu amacın ön plana çıkmasıyla birlikte “kültürü koruma ve yaşatma” faaliyetleri daha da zenginleşmiştir. Bu tarihe kadar dernek faaliyetlerinin halk oyunları ve genellikle tarihî/folklorik yazılara yer veren bülten/dergi yayınları ile kısıtlı olmasına karsın, 1970’lerde kültürel faaliyetlerin çeşitlendiği görülmektedir: koro, tiyatro, araştırma/derleme ve, en önemlisi, dil kursları. Ayrıca nüfus tespit çalışması, ulusal-kültürel değerlerin derlenmesi ve (kırsal kesime yönelik) sosyoekonomik araştırma çabalarına ilk defa bu dönemde başlanılmıştır. Bu döneme kadar olan faaliyetler “kendi içinde kültürü yaşatmak” amacında olduğundan sadece topluluğa yönelik/ “dışarı”ya kapalı olmuştur. 1970’lerin sonlarına doğru “içe kapalı” faaliyetlerin yeterli olmadığının görülmesiyle birlikte, Çerkes kültürünü içerisinde yaşanılan topluma da tanıtma ve kültürel hakların tanımlanmasına yönelik kısmi etkinliklere de önem verilmiştir. Ayrıca asimilasyon süreci ve kültürün var olma koşulları üzerine de çok canlı bir tartışma süreci başlatılmıştır. Bu tartışma sürecinin siyasal bazı yansımaları olmakla birlikte, sürecin bizzat kendisi ve amacı “kültürün korunması ve geliştirilmesi” ile sınırlı kalmış, bu anlamda (“parti politikası” anlamında) siyasetten uzak kalınmış, siyasî bağlantı ve ilişkiler içine girmekten imtina edilmiştir. Kafkas derneklerinin öncelikli hedeflerindeki değişim, tüzüklerine de yansımıştır. Bu dönemde derneklerin çoğunluğu, “geleneksel Kafkas kültür değerlerini derleyip, uygar dünya kültürü ile uyumlu biçimde geliştirerek üyelerinin kültür düzeylerini yükseltmek, onları geleneksel kültür değerlerine saygılı, ülke ve dünya gerçeklerini bilen aydın yurttaşlar olarak topluma daha yararlı insanlar haline getirmek, toplumsal yardımlaşma ve dayanışma ilkeleri içerisinde refah düzeylerinin yükselmesine yardımcı olmak” şeklinde özetlenebilecek bir amacı, özellikle Ankara derneğinin etkisiyle, tüzüklerinde tanımlamışlardır. Kültürel varlığının sürekliliğini güvence altına alacak koşullar üzerine yoğunlaşan tartışma sürecinde “dönüş düşüncesi” giderek yaygınlık kazanmıştır. Dönüş düşüncesi bir hedef olarak ilk kez Kamçı gazetesinde sistemli bir şekilde gündeme getirilmiştir. 12 Mart döneminde yayınına son verdiği için sadece birkaç sayı yayımlanabilen Kamçı gazetesi, “Çerkes Milleti’nin iki ayrı ortamda, ‘anayurt’ ve ‘muhaceret’te yaşadığını” saptadıktan sonra, muhaceretteki dağınık yerleşim nedeniyle kültür ve kimliğin korunamayacağını belirterek, ulusun tekrar anayurtta bir araya gelmesi gerektiğini savunmuştur. Bu yaklaşım daha sonra 1970’lerin ortalarında çıkan Yamçı dergisi ve diğer yayın organları tarafından da benimsenmiş ve geliştirilmiştir. Böylece 1970’lerin sonlarında beş temel kavram etrafında şekillenen bir söylem yaygınlaşmıştır: Kültürün kaynağı ve koruyucusu olan anayurt; toplumun doğal gelişim ortamından, anayurttan zorla koparıldığı sürgün; sürgün sonucu farklı bir coğrafyada yaşam, muhaceret; muhaceretteki dağınık yaşam ve kısıtlamalar sonucu kültürün ve kimliğin yok olması, asimilasyon; yokoluştan kurtulmak ve uluslaşma sürecini tamamlamak için tekrar anayurtta, anayurt ile bütünleşme, dönüş. (Bu söylemin özü “kendi topraklarında kendi kaderini tayin eden toplum olma talebi” ile ifade edilmiştir.) Doğal olarak bütün bu kavramların gelişimi ve tanımlanması aynı düşünsel sürecin, bütüncül bir söylemin geliştirilmesinin sonucudur. Örneğin hicret/göç kavramlarına karşı mecburi göç/sürgün kavramlarının kullanılması, muhaceret ve dönüş kavramlarının geliştirilmesi sürecinde gündeme gelmiştir. Kamçı ve Yamçı dergilerinin dernek çevresindeki insanlar tarafından, derneklerden bağımsız olarak yayımlandığını da vurgulamak gerekir. IV. 1980 askerî müdahalesi ile, ülkedeki tüm derneklerin olduğu gibi, Kafkas derneklerinin de faaliyetleri durdurulmuştur. 1984’den sonra dernekler tekrar faaliyetlerine başlamış, 1990’ların başlarından itibaren ise derneklerin sayısında tam anlamıyla bir patlama yaşanmıştır. 1980 sonrası dernek faaliyetlerindeki kopma noktası, 1864 Çerkes Sürgünü’nün 125. Yılı vesilesiyle Ankara’da yapılan anma etkinliğidir. Kafkasya’dan ve muhaceret ülkelerinden yoğun bir katılım ile gerçekleştirilen bu etkinliğin önemli bir yanı Çerkes tarihindeki en trajik olayın ilk kez kapsamlı bir şekilde anılması olmuştur. İlginçtir ki, Çerkeslerin anayurttan kopmasına yol açan sürgün, 1950’ler ve 1960’larda derneklerin anma etkinliklerinde önemli bir yer tutmamış, ancak 1970’lerde göç/sürgün tartışmalarıyla birlikte gündeme gelmiştir. Bu tarihten sonra 21 Mayıs anma etkinlikleri dernekler tarafından düzenli bir şekilde yapılmaya başlanmıştır. 1989’da gerçekleştirilen anma etkinliğinin bir başka önemli özelliği, dünyanın çeşitli ülkelerinde yaşayan Çerkeslerin buluşmasını ve bir anlamda birbirlerini yeniden tanımasını sağlamasıdır. Bunun sonucu, Avrupa ve Kafkasya’da yapılan bir dizi toplantıdan sonra Dünya Çerkes Birliği kurulmuştur. 1980’lerin sonlarından itibaren derneklerin sayısındaki ve etkinliğindeki artışa yo| açan ve derneklerin faaliyetlerini etkileyen üç önemli süreç görülmektedir. 1) Sovyetler Birliği’nin çözülüşü, 2) Abhazya ve Çeçenya direnişleri, 3) Kafkas Derneği’nin kuruluşu. Sovyetler Birliği’nin çözülüşü, Karadeniz’in iki yakasında yaşayan Çerkeslerin daha yoğun bir ilişki içerisine girmesine ve karşılıklı beklentilerin artmasına yol açmıştır. Kafkasya’daki Cumhuriyetler ile daha kolay ve yakın bir ilişki içerisine girilmesiyle birlikte Kafkasya’ya (mevcut koşullar göz önüne alındığında) önemli sayıda Çerkes dönmüştür. Bu süreçte, sadece Kafkasya ve Türkiye arasında değil, dünyanın değişik ülkelerinde yaşayan Çerkesler arasında da ilişkiler artmıştır. Kafkasya ile ilişkilerin gelişmesi ve Kafkasya’daki Cumhuriyetler ile Cumhuriyet düzeyinde ilişkiler kurulması, Türkiye kesiminde kimin “temsilci” olacağı konusunu gündeme getirmiş, yıllardır dernek faaliyetlerini küçümseyen bazı kesimler, durumdan vazife çıkararak kendilerinde Kafkasya-Türkiye (Çerkesleri) ilişkilerinde “köprü” ve “temsilci” olma hak ve yetkisi görerek mevcut, köklü derneklere alternatif bir “dernek”leşme faaliyetine girmişlerdir. 1992’de Abhazya’da, 1994’de Çeçenya’da başlayan işgal ve savaşlar, derneklerde “insani yardım ve dayanışma” faaliyetlerini ön plana çıkarmışlardır. Kurulan Dayanışma Komiteleri, derneklerin çoğunluğunun desteğini almış, derneklerin tarihinde ilk kez miting gibi ses getiren kitlesel etkinlikler düzenlenmiştir. Etki gücü ve bilinçlilik açısından çok önemli olan kitlesel etkinlikler, kısmen Abhazya ve (ilk savaşta) Çeçenya’nın başarılı olması, kısmen de ilgili kurumların kitlesel etkinliklere sıcak bakmaması nedeniyle ikinci plana itilmiş, “bireysel diplomasi” ön plana çıkmıştır. 1993 yılında Kafkas Derneği’nin kurulması ve pek çok derneği bünyesinde toplaması, yıllardır dağınık bir şekilde faaliyet gösteren Kafkas derneklerinin daha örgütlü ve sistemli bir şekilde faaliyet göstermesine zemin hazırlamıştır. Kafkas Derneği’nin kurulması ile birlikte, Kafkas derneklerinin bir toplumsal “baskı unsuru” olabileceği görülmüş, bu yöndeki çalışmalar ivme kazanmıştır. 1950’lerden 1980’e kadar olan dernek faaliyetleri ile 1990’larda sürdürülen dernek faaliyetlerini karşılaştırdığımızda çok açık bir farklılık gözlenmektedir. 1980 öncesi faaliyetlerin hedefi “kültürü korumak ve geliştirmek”tir, bu doğrultuda kültürel faaliyetler yürütülmüştür. Bu faaliyetlerin en genel anlamda siyasî etkileri olsa bile, faaliyetler “siyasî amaçlarla” değil, salt kültürel amaçlarla yürütülmüştür. 1990’larda bakıldığında ise “lobicilik” olarak da adlandırılan siyasî yönelimli faaliyetlerin, en azından düşünce düzeyinde, yaygınlaştığı görülmektedir. Derneklerde “lobicilik” olarak tanımlanan faaliyetlere yönelinmesi üç soruna yol açmıştır. İlk olarak, “lobicilik” faaliyetleri, kitlesel bağı olmayan, “etkili ve yetkin” bir grup kişi tarafından, topluma, hatta dernek üyelerine bile fazla sorulup tartışılmadan “üst düzeyde” yürütülebilecek/yürütülmesi gereken bir etkinlik olarak görülmüştür. Bunun sonucu olarak “lobi” faaliyetlerinde savunulan görüşlerden toplumun çoğunluğu habersiz kalmış ve giderek toplum bu faaliyetlerden uzaklaşarak kayıtsız kalmaya başlamıştır. Bu durum, kitlesel desteği olmayan “lobi”lerin de güçsüz kalmasına ve etkinliğini yitirmesine yol açmıştır. İkinci olarak, “lobi”lerin kimin lobisi olduğu da çoğu kez netleştirilememiştir: bu “lobi”lerin Türkiye’de yaşayan Kafkasyalıların kendi sorunlarına yönelik mi olduğu, Kafkasya’da yaşayan Kafkasyalılara yardım amacıyla mı olduğu, Türkiye’nin Kafkasya’daki “çıkarlar”ını (bu çıkarların gerçekte kimin çıkarı olduğu da tartışmalıdır) korumaya yönelik mi olduğu her zaman açık olmamıştır. Örneğin Çeçenya’ya ilişkin “lobi” faaliyetlerinde sık sık dile getirilen bir görüşe göre, Çeçenya Rusya’nın güneye inmesini ve Hazer petrolünün Rusya üzerinden akmasını engelleyen bir hattır. Çeçenya’yı önerilen politikanın öznesi değil, nesnesi olarak, yani bir araç olarak tanımlayan bu görüş, Çeçenya’dan değil, başka yerlerden bakan insanların sahip olabileceği bir görüştür. Son olarak, 1990’larda algılandığı şekliyle “lobi” faaliyetleri, derneklerin asli amaçlarının (kültürün korunması ve geliştirilmesi) bir ölçüde göz ardı edilmesine, ikinci plana itilmesine ve hatta küçümsenmesine yol açmıştır. Bu durum, yazarları, şairleri, ressamları vb. olmayan bir toplumun aslında (“lobi” faaliyeti ile kısıtlı bile kalsa) siyasetçilerinin de olamayacağı gerçeğinin unutulmasına yol açmıştır. 1989 Anma Etkinliği ile başlayan kitlesellik, bu süreçte bir ölçüde törpülenmiştir. 1980 sonrası dönemin bir özelliği, kurulan vakıf sayısındaki artış olmuştur. Fakat vakıf sayısındaki artış, belirli faaliyetleri yerine getirebilecek bir örgütsel çeşitlilik ihtiyacından çok, vakıfların derneklere göre daha fazla yasal güvence sağlaması sonucudur. Bu nedenle kurulan vakıflar da aslında birer dernek gibi faaliyet göstermektedir. V. 2000’li yıllarda Kafkas derneklerinin faaliyetlerini ve etkinliğini önemli ölçüde belirleyecek olan üç süreç vardır: i) Türkiye’nin AB’ye aday olmasıyla ivme kazanan “demokratikleşme” süreci, ii) Kafkasya’daki gelişmeler, ve iii) Kafkas derneklerinin iç dinamikleri tarafından beslenen bütünleşme ve bağımsız bir güç olarak var olma süreci. Bu bölümde bu üç sürecin Kafkas derneklerini nasıl etkileyebileceği tartışılacaktır. i) Avrupa Birliği’ne katılma ve demokratikleşme süreci Türkiye’nin AB’ye aday ülke olarak kabul edilmesi, tüm ülkede -en azından geçici bir süre- olduğu gibi, Kafkas derneklerinde de yaygın bir iyimserliğe yol açmıştır. AB’ye uyum sürecinin zorunlu kıldığı yasal düzenlemelerin azınlık hakları ve (anadilin kullanılması başta olmak üzere) kültürel etkinlikler konusunda bir rahatlamaya yol açacağı, kültürel çeşitliliğin bir zenginlik kaynağı olarak değerlendirileceği/değerlendirilmesi gerektiği düşünülmektedir. Örneğin derneklerin yayın organlarında, AB’de kültürel çeşitliliğin önemini vurgulayan yaklaşımlara yer verilmekte, bu yönde bir dönüşümün gerekli olduğu belirtilmektedir. Tüm eksikliklerine ve sorunlarına karşın Avrupa Birliği Türkiye’ye ve bu ülkede yaşayan herkese yeni açılım ve fırsatlar sunmaktadır. Bu nedenle Kafkas derneklerinin bu sürecin içinde yer alması ve desteklemesi, bu süreci daha olumlu yönde geliştirebilecek etkinliklerde bulunması zorunludur. Kısmen Çeçenya’daki savaştan dolayı Kafkas dernekleri henüz AB’ye uyum sürecini faaliyetlerinde yeterince ön plana çıkaramamıştır, fakat zamanla (özellikle Türkiye’de beklenen demokratik dönüşümler gerçekleşirse) Kafkas derneklerinin bu süreçte daha aktif bir rol oynayabileceği söylenebilir. AB’ye adaylık ile güçlenen bu sürecin Kafkas dernekleri açısından yansımalarını beş başlıkta özetleyebiliriz. a) Yukarıda belirtildiği gibi Avrupa Birliği’nin en önemli yanlarından biri, çokkültürlülüğe dayalı olması, çokkültürlülüğü bir zenginlik kaynağı olarak görmesi ve kültürel değerlerin korunmasını savunmasıdır. Bu bağlamda, Kafkas derneklerinin, Avrupa Birliği’ni idealize etmeden, çokkültürlülük deneyimini öğrenmesi ve bu deneyime katkıda bulunulması mümkündür. b) Avrupa Birliği’ne adaylık ve üyelik sürecinde, Türkiye’deki mevzuat Avrupa Birliği mevzuatı ile uyumlu bir hale getirilmektedir. Bu nedenle, Kafkas derneklerinin Avrupa Birliği mevzuatını öğrenmesi, nelerin değişeceğini bilmesi, bu sürece aktif olarak katılması ve ön görülen değişikliklere önceden hazırlanması önem kazanmaktadır. c) Avrupa Birliği ile uyum sürecinde Sivil Toplum Kuruluşları (STK) ön plana çıkmakta, STK’lar aracılığıyla pek çok proje yürütülmektedir. Kafkas dernekleri Avrupa Birliği projelerine aktif olarak katılarak hem kendi faaliyetlerinin desteklenmesini, hem de bu faaliyetlerin tanıtımını sağlayabilir. d) Burada sayılan tüm etkinliklerde Avrupa Birliği üyelerindeki Kafkas dernekleri ve benzer konularda faaliyet gösteren diğer STK’lar ile ilişkiler özel bir önem kazanmaktadır. Bu nedenle Kafkas derneklerinin bir anlamda “dışarı açılması” ve etkinliklerini diğer STK’lar ile birleştirmesi özel bir önem kazanacaktır. Diğer STK’lar ile etkileşim Kafkas derneklerinin nicel ve nitel açıdan gelişmesine büyük bir katkı yapabilecektir. e) Yeni dönemde toplumsal faaliyetler açısından STK’ların daha etkin ve önemli bir rol oynaması beklenmektedir. Bu doğrultuda, genel olarak STK’ların, özel olarak da Kafkas derneklerin etki ve sorumluluk alanları genişleyecektir. Türkiye’deki Kafkas derneklerinin mevcut dağınık yapısından kurtularak merkezî yapılanmasını tamamlaması bu süreçte daha da önem kazanmaktadır, çünkü zayıf ve birbirinden kopuk derneklerin herhangi bir etkinlik gösterme şansı yoktur. ii) Kafkasya’daki gelişmeler Kafkasya’daki gelişmeler her zaman Kafkas derneklerini dolaysız olarak etkilemiştir. 1980’lerin sonlarına kadar olan kısmi ilişkiler daha çok kültürel boyutta, Kafkasya’da geliştirilen kültürel öğelerin (dil ve alfabe, mitoloji gibi folklorik ürünler, halk oyunları vb) Türkiye’ye transferi şeklinde olmuştur. Bu kültürel etkileşimin, Kafkasya’da çok daha az bir nüfus ile kültürel varlığın korunabilmesi ve geliştirilmesini sağlayan koşulların gündeme getirilmesi bağlamında, siyasal yansımaları da olmuştur. Bu siyasal yansımalardan dolayı, Kafkasya ile kurulan kültürel ilişkiler, çoğu zaman (bilinçli olarak) resmî kanallar dışında gerçekleştirilmiş, TC devletine karşı tutum, en azından, “mesafeli” ve eleştirel olmuştur. 1980’lerin sonlarından itibaren Sovyetler Birliği’nin dağılması, hemen ardından Abhazya ve Çeçenya’daki savaşlar, Kafkasya’ya yönelik siyasal eğilimlere güç vermiştir. Özellikle Abhazya ve Çeçenya’ya insani ve diplomatik yardım çalışmaları, bu alanlarda TC Devleti’nin desteğinin sağlanması amacıyla “lobicilik” faaliyetlerinin ön plana çıkmasına yol açmıştır. 1980’lerin sonlarına kadar (kültürel faaliyetleri kısıtlayan) devlete karşı mesafeli tutum, “lobicilik” faaliyetlerinin içsel niteliğinden dolayı, insani ve diplomatik yardım sağlanması için giderek devlet ile işbirliğine dönüşmeye başlamıştır. Türkiye’nin diplomatik alanda sessiz kalması ve hatta açıkça Gürcüstan ve Rusya’nın “toprak bütünlüğünü” desteklemesi, insani yardımın güdük kalması ve son olarak Gürcüs-tan’daki Çeçen mültecilerin Türkiye’ye kabul edilmemesi, “lobicilik” faaliyetlerinin ne kadar “etkili” olduğunu göstermiştir. “Lobicilik” faaliyetlerinin etkisizliği ve bu faaliyetleri yürüttüğünü söyleyen kesimlerin kitle desteğini yitirmesi ile, lobiciliğin Kafkas derneklerinin gündemindeki yeri de kaybolmaya başlamıştır. “Lobicilik” faaliyetlerinin güçlü bir kültürel ve bilimsel birikim olmadan, güçlü bir kitle desteğine ve etkinliğine dayalı olmadan sürdürülmesi ne mümkündür, ne de anlamlı. Yukarıda belirtildiği gibi 1990’larda “lobicilik” olarak tanımlanan faaliyetlerin ne Türkiye’deki Çerkeslere ne de Kafkasya’ya fazla bir şey kazandırmadığı artık daha açık bir şekilde görülmektedir. Derneklerin asli faaliyetlerinden sapmalarına ve kitle desteğinin zayıflamasına yol açan “lobicilik” faaliyetlerinin önümüzdeki dönemde, en azından mevcut haliyle, sürdürülemeyeceği görülmektedir. Çeçenya’da savaşın durması ve Kafkasya’da ilişkilerin normalleşmesi, Kafkasya’ya yönelik siyasî faaliyetlerin zayıflamasına, kültürel ve ekonomik ilişkilerin güçlenmesine yol açacaktır. Kafkas dernekleri kültürel ilişkilerin kurulmasında tekrar önemli bir köprü vazifesi oynayabilecek, ekonomik ilişkiler, bu ilişkileri kurmak ve güçlendirmek için Kafkas işadamları tarafından kurulan Kafiad gibi dernekler aracılığıyla yürütülebilecektir. Kafkasya’da sıcak savaş ve çatışma ortamının sürmesi, son yıllarda olduğu gibi, Kafkas derneklerinin hem yukarıda açıklanan nedenlerden dolayı “lobicilik” faaliyetlerinden uzak durmasına, hem de kültürel etkinliklerini güçlü bir şekilde sürdürememesine yol açabilecektir. iii) Kafkas derneklerinin bütünleşmesi ve merkezî yapılanma çalışmaları 2000’li yıllarda Kafkas derneklerinin faaliyetlerini ve etkinliğini belirleyecek üçüncü önemli süreç merkezî yapılanma yönündeki birlik çalışmalarıdır. Yukarıda açıklandığı gibi 1989’da düzenlenen anma etkinlikleri ile hızlanan Kafkas derneklerinin birleşme çalışmaları, 1993’te Kafkas Derneği’nin kurulması ile somutlaşmıştır. Aynı dönemde Abhazya ve Çeçenya’daki savaşlardan dolayı “lobicilik” ve devlet ile işbirliği yaklaşımlarının güçlenmesi, Kafkasya’daki Cumhuriyetler ile Türkiye Cumhuriyeti nezdinde “temsilcilik” konusunun önem kazanması ile birlikte, “lobicilik” ve “temsilcilik” görevini üstlenmek üzere yeni dernekler kurulmuştur. Bu derneklerin özelliği, geleneksel Kafkas derneklerinden farklı olarak kültürel kaygıların olmaması, sadece siyasal bir yaklaşımın egemen olmasıdır. Fakat bu kesimlerin izlediği “siyasî” yaklaşımının başarısızlığı, “kültürün korunması ve geliştirilmesini” ön planda tutan, bu nedenle Kafkasya’da barışın tesis edilmesi ve Kafkasya Cumhuriyetleri ile işbirliğine önem veren geleneksel yaklaşımın tekrar güçlenmesine yol açabilecektir. Bu süreç, Kafkas Derneği’nin ve bütünleşme çalışmalarının daha etkin bir rol oynamasını sağlayacaktır VI. Kafkas dernekleri açısından önemli olan bu üç sürecin genel etkilerinden sonra, önümüzdeki dönemde Kafkas derneklerinin faaliyetlerini hangi alanlarda yoğunlaştırabileceğini/yoğunlaştırması gerektiğini inceleyebiliriz. Derneklerin faaliyetlerini “sosyal yardım ve dayanışma”, “lobicilik” ve, en genel anlamda, “kültürel faaliyetler” olarak üç ana başlık halinde incelemek mümkündür. “Sosyal yardım ve dayanışma”, sürekli olarak Kafkas derneklerinin en önemli, fakat en zayıf kaldığı alan olarak görülmüştür. Bu faaliyetlerin bir ölçüde doğal ilişkilere dayandığı, bu nedenle “cemaat” yapısı olmadıkça sosyal yardımlaşma ve dayanışmanın dernekler bünyesinde yürütülmesinin çok zor olduğu açıktır. Türkiye’de çeşitli cemaatler içinde görülen dayanışmanın, Kafkasyalılar arasında (yeteri kadar) görülememesinin tek nedeni Kafkas derneklerinin bu alandaki başarısızlığı değildir. Aksine, Türkiye Çerkeslerinin kentlileşme sürecine kolayca uyum sağlayabilmeleri aslında bu tip faaliyetlere pek de gereksinim duyulmamasına yol açmıştır. Önümüzdeki dönemde derneklerin böyle bir görev yüklenemeyeceği açıktır. Sosyal yardım ve dayanışma, yapılabilecekse, ancak sadece bu alanda etkinlik gösterecek olan vakıfların faaliyet alanına girecektir. “Lobicilik” faaliyetlerinin etkisizliği ve içsel çelişkileri (“kimin lobisi”?) sonucu önemini kaybettiği görülmektedir. Ayrıca Kafkasya’ya yönelik “insani yardım ve diplomatik destek” çalışmalarında milliyetçi/İslamcı grupların etkisi, bu faaliyetlere karşı dernek tabanlarında bir çekimserliğin oluşmasına yol açmış, derneklerin ayrı yardım çalışmaları örgütlemelerini gündeme getirmiştir. Çeçenya’da savaşın son bulması ve Kafkasya’da ilişkilerin normalleşmesi, “lobicilik” faaliyetlerinin ve mantığının belki de sona ermesine yol açacaktır. Sıcak savaş ve çatışma devam ettiği durumda bile, Kafkas derneklerinin bu faaliyetlerden ve gruplardan artık önemli ölçüde uzaklaşacağı, özellikle Kuzeybatı Kafkasya’ya yönelik kültürel ve ekonomik ilişkilerin güçlendirilmesine önem verileceği anlaşılmaktadır. Kuzeybatı Kafkasya ile ilişkilerin güçlendirilmesi, fiilen Kafkasya’da sürekli gerilim ve çatışma yaratmak isteyen siyaset ve eğilimlerden de tam bir kopuşu beraberinde getirecektir. Bütün bu gözlemlerden, Kafkas derneklerinin 2000’li yıllarda kültürel faaliyetlere yoğunlaşacağı/yoğunlaşması gerektiği ortaya çıkmaktadır. Önümüzdeki yıllarda Kafkas derneklerinin kültürel etkinliklerinin daha çeşitli ve kapsamlı bir şekilde sürdüreceği söylenebilir. İlk olarak, Avrupa Birliği’ne adaylık sürecinin de etkisi ile Türkiye’de insan hakları ve demokratikleşme sürecinin geliştiği ve STK’ların daha önemli bir rol oynadığı bir dönemde Kafkas derneklerinin kültürel faaliyetleri çeşitlenecektir. Özellikle Türkiye’de kültürel çeşitliliğin benimsenmesi ve hatta (kısmen de olsa) desteklenmesi, kültürel faaliyetlerin çeşitliliğinde ve daha kapsamlı bir şekilde sürdürülmesinde önemli bir etken olacak, Kafkas derneklerinin yıllardır önünde duran kısıtlamaların kalkmasını sağlayabilecektir. Kafkas dernekleri kültürel faaliyetlerindeki genişleme ile birlikte toplum içinde daha etkin bir rol üstlenebilecektir. Kafkas dernekleri, böyle bir rol üstlenebilmek için gerekli kültürel birikimi yaratmışlardır. 1970’lerdeki hareketlilik olmamakla birlikte, 1990’ların ortalarından itibaren Kafkasya ve Kafkas kültürüne ilişkin yayınlarda (kitap, dergi, vb) olağanüstü bir artış vardır. Ayrıca, Kafkas derneklerinde 1970’lerde yetişen ve ulusal/kültürel konularda duyarlı kuşaklar, bu derneklerin yaşaması ve etkinliğini artırabilmesini güvence altına alacak önemli bir kültürel, toplumsal ve ekonomik güce sahiptir. Özellikle büyük kentlerdeki Kafkas dernekleri, artık kentlileşen Çerkeslerin değil, kentlileşmiş Çerkeslerin örgütü konumundadır. Kırsal kesimlerde yaşatılan kültür hâlâ Kafkas derneklerinin söyleminde önemli bir yer tutmasına karşın, derneklerin gerek üye tabanı, gerekse hitap ettiği kesim büyük ölçüde kentli kesimlerdir; kentli kesimlerin kültürel sorunları artık ön plana çıkmaktadır. Son olarak, Kafkas derneklerinin merkezî bir yapılanma içerisinde örgütlenmesine ilişkin önemli başarılar elde edilmiştir. Bu doğrultuda Kafkas Derneği’nin kurulması ve Türkiye genelinde örgütlenmesi, derneklerin ortak hareket etmesinde önemli bir etken olmuştur. Merkezî yapılanmanın etkinliğinin gelecek dönemde artması beklenebilir, çünkü Türkiye’de yaşayan Kafkaslılar ve Kafkas kültürel varlığı ile yöresel/ulusal ve bölgesel kurum ve kuruluşlar arasındaki ilişkilerin kurulmasında merkezî yapılanma hem aracı rolü üstlenecek, hem de bu ilişkilerde temsilcilik rolü ön plana çıkacaktır. Kafkas derneklerin gelişimi ve etkinlikleri, büyük ölçüde Türkiye’deki ortam tarafından belirlenmektedir. Önümüzdeki dönemde de bu durumun devam edeceği açıktır. 2000’li yıllarda, eğer ülke genelinde demokratikleşme yolunda önemli adımlar atılırsa ve sivil inisiyatifler güçlenirse, kültürel faaliyetlerin çeşitliliği ve genişlemesi için bir fırsat doğacaktır. Kafkas derneklerinin bu yeni fırsatları nasıl değerlendireceği ise kısa gelecek içinde belli olacaktır. Bu fırsatların değerlendirilebilmesi için kültürel etkinliklerin ön plana çıkarılması ve (işlevsel olarak) örgütsel çeşitliliğe gidilmesi gerekecektir. Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik İletişim Yayınları, 2001, İstanbul Bu çalışma sadece Kuzey Kafkas derneklerini kapsamaktadır. Türkiye'de yaşayan Kuzey Kafkasyalıların çok büyük bir kesimi Kuzeybatı Kafkasya halklarından (Adığe/Adige, Abhaz/Abaza, Wubıh) olduğu için bu çalışmada Kuzey Kafkasyalı ve Çerkes kavramları aynı anlamda kullanılmıştır. Kuzey Kafkas derneklerine de, halk arasında da yaygın olarak kullanıldığı gibi, kısaca "Kafkas dernekleri" denilmektedir. Kafkas derneklerini birleştirmek amacıyla 1994 yılında kurulan Kafkas Derneği büyük harflerle yazılmıştır.+''+Erol Taymaz

Bir Vubıh Söylencesi

Vubıhlar, Kuzey-Batı Kafkasya'da Abhazya'nın yukarısında, denize kıyısı olan bir bölgede otururlardı. 1864 de bütün Vubhlar Anadolu'ya göç ettiler. "Son Vubıh" Tevfik Esenç'ten sonra, ne yazık ki, artık bu dili konuşan yok. +''+ Georges Dumezil'in 1957 yılında yayınlanan "Vubıhların Efsanesi ve Masalları" isimli eserinde, Tevfik Esenç'ten alınan bir hikaye var. Hikayeyi çok sade, öz ve doğal anlatımı kadar, o dönemde Kafkasya sosyal yaşamında kadının yerini belirtmesi bakımından ilginç buldum. Olay, Osmanlı döneminde ve muhtemelen 18.yy veya 19.yy başında geçiyor. Bilindiği gibi, Osmanlı donanması 1451 yılında Abhazya'yı zaptetmiş, 1475 yılında Azak Kalesi'ne kadar gelmiştir.1 Aynı dönemde Kırım Hanlığı Çerkesleri ağır bir vergiye bağlamıştı.2 O dönemde, Osmanlı'da kadının tek başına çarşıya çıkması olası görünmüyor. Sokağa çıksa da, kocasının üç adım gerisinde yürümek zorunda kalıyordu. Üstelik bu durum, İslam ülkelerine özgü de değildi. İsviçre'de kadınların seçme seçilme haklarını 1920'lerde aldığı, 1960'lı yıllarda kadınların hala Paris Borsası'na girmesinin yasak olduğu düşünülürse, eğerleri altın üzengili Abhaz Kızları'ndan bahseden 18.yy Fransız seyyahlarının derin hayranlığını anlamak mümkündür sanırım.KADININ FENDİ KADIYI YENDİVaktin birinde bir adam, para kazanmak için başka diyara gider. Orada bir yıl kalıp tam beş yüz lira kazanır. Bu parayı ben şimdi kime emanet etsem diye düşünüp, bari bir Kadı'ya vereyim, devlet adamıdır, istediğim zaman geri alırım diye düşünür ve gidip bir kadı bularak parayı ona verir. Gel zaman, git zaman adam memleketine dönecek olur, kadıya gidip "sana verdiğim emaneti geri ver" der. Kadı "ne parası, sen bana para mara vermedin" deyince, adamcağız huzurundan süklüm püklüm çıkıp, "ben bu herifi öldürmesine öldüremem, hatta hiçbir şey yapamam ama, acep ne etmeli neylemeli?" deyip kapının önünde oturur kalır. Onun bu derin düşüncelere dalmış halini gören bir kadın ona " niye bu kadar düşüncelisin?" diye sorar. "Kafası sarıklıya beş yüz lira vermiştim, paramı geri vermiyor, ne yapacağımı bilemiyorum" diye cevap verir adam. Kadın adama: "Yarın oraya gidip senin işini halledeceğim, sen merak etme, ben ne yapacağımı bilmiyorum" der. Ertesi sabah kadının yanına küçük bir kız çocuğu ile elinde bir çıkın, gelir ve adama "oraya birlikte gidelim, ben Kadı'nın yanına yalnız gireceğim" der.Oraya beraber giderler ve kadın içeri girer. Kadıya : "Kocam gemi kaptanıdır. Çok uzaklara gitti. Çok altın param, mücevherlerim, incilerim, yakutlarım, hasılı çok değerli şeylerim var" diyerek, bohçayı çözüp içindekileri kadıya gösterir. "Bu gördüğünüz şeyleri size bırakmak istiyorum, ihtiyacım olduğunda bana geri verirsiniz" der. Bu arada topuğu ile kapıya vurup adama işaret verir. Daha önce parasını kadıya kaptıran adam içeriye girerek: "Sana beş yüz lira vermiştim geri ver" der. Kadı "buyurun oturun emanetinizi hemen size getiriyorum" diyerek dışarı çıkar ve adamın tüm parasını iade eder. Adam çıkar. Bu arada kapıda bekleyen küçük kız odaya girerek " Anne, babam seferden döndü" der. Bunu duyan kadın da çıkını toplayarak odadan çıkar. Dışarı çıktığında kadın, odadan daha önce çıkan adama "Gördün mü kadının fendini? Kadınların becerdiği işlerin çoğuna erkeğin aklı bile ermez" der1 Fahrettin Kırzıoğlu Osmanlılar'ın Kafkas Elleri'ni Fethi (1451-1590) TTK 19982 Ana Britannica cilt 6 sayfa 380 +''+Necmettin Karaerkek