Evimi Çok Özledim

136 Yıldır Tükenmeyen Umut ve Mucizevi Bir Ses +''+ Çemışo Gazi, 1864 Büyük Sürgünle Kosova (Yugoslavya)'da yaşamak zorunda bırakılan Adığelerin vatanlarına, Adığey'e getirilmesi için en çok çaba gösterenlerden biri. 1992 yılının Mayıs ayında, Maykop'ta gerçekleştirilen Dünya Çerkes Kongresine Yugoslavya'dan gelen temsilcilerde katılıyor ve vatanlarına geri dönüş isteklerini Cumhurbaşkanı Sayın Carım Aslan'a bildiriyorlar. Cumhurbaşkanı hemen onların dönüşünü yasal bir zemine oturtmak için girişimlere başlıyor. Bu konudaki kararlılığını ve bu işe verdiği önemi göstermek için Bakanlar Kurulunu topluyor, görev dağılımı yapıyor. Kendisi de BDT nezdinde yapılması gereken yazışmaları başlatıyor. Kosova'da yaşayan Adığelerin isteklerini, niçin vatanlarına dönmeleri gerektiğini tarihi ve siyasal zemin içinde ilgililere duyuruyor ve bu konuda yardımlarını istiyor. Adığey Parlamentosundan "Vatandaşlık Kanunu" çıkarıyor. Bu kanuna göre, dedeleri Kafkasya'da doğmuş olan ve her ne suretle olursa olsun vatanlarını tek etmek zorunda kalan Adığelerin (Çerkeslerin) torunlarının vatanlarına dönme hakkı doğuyor. Beş yıl içinde adapte olamadıkları taktirde mallarını ve mülklerini alarak istedikleri yere gitmek hakkı veriliyor ve bu süre içinde de her şeyleri devletin güvencesi altına alınıyor. Çemışo Gazi, Kosova Adığelerinin vatanlarına dönüş serüvenini anlatan kitabına "Suyu Geçip Gelenlere Yol Gösterenler" adını vermiş. Kitap, içindeki belgelerle ve resimlerle birlikte 386 sayfa. Sürgünden 136 yıl sonra bu dönüş hareketi Adığe (Çerkes) tarihi için çok önemli. Ayrıca, sürgünden sonra toplu olarak vatana dönülebileceğinin de bir belgesi. Kitabın tamamının çevrilerek yayımlanması gerektiğine inanıyorum. Çünkü, başta Cumhurbaşkanımız Sayın Carım Aslan olmak üzere Adığey'de yaşayan devlet adamlarının, sivil toplum örgütlerinin ve halkın bu konudaki duyarlığını bilmemiz gerekiyor. Ayrıca, BDT nezdinde siyaset yapan devlet adamlarının ve bürokratların da 136 yıl önce yapılan bir hatanın düzeltilmesi için yol göstermeleri, konuya duyarlı olmaları, taktirle karşılanması gereken bir olgu. 1992'de vatanlarına dönüş için dilekçe veren Kosova Adığelerinin istemleri bir türlü gerçekleşemiyor. Bu ilk hareket. Yukarıda da belirttiğimiz gibi bu konun yasal bir zemine oturtulması için özellikle Cumhurbaşkanı Sayın Carım Aslan yasaları zorluyor. Adığelerin yaşamakta oldukları ülkelerden bireysel dönüşler olmakta, hiç bir engelle karşılaşılmadan vatanlarına yerleşmekte, işlerini kurmaktadırlar. Bu, parlamentonun kabul ettiği yasayla mümkün. Fakat haksızlığa uğramış bir halkın toplu olarak vatanına getirilmesi için yasal zeminin olması gerekmektedir. Yasal zemin hazırlanıyor ve hepimizin bildiği gibi Kosova'da yamakta olan Adığeler toplu olarak 1 Ağustos 1998'de anavatana ayak basıyor. Biz bu yazımızda, Sayın Carım Aslan'ın bu konu için Yugoslavya'ya gönderdiği Çemışo Gazi'nin Kosova Adığeleri hakkında yaptığı gözlemi, önemi nedeniyle, aktaralım. İKİ LİDER İKİ BAKIŞ 1982 yılının Temmuz ayında, Adığey'in Otonom oluşunun 60. yılı nedeniyle basın konferansı verilmişti. Partinin Ülke Birinci Sekreteri Nuh Berzeç konuşmasını bitirince, sorular sorulmaya başlandı: -Nuh Aslançereyevic, dedi "Çernomorskaya Sağlık Yurdu" gazetesinin redaktörü P. A. Maksimof, halkınızın büyük bir kısmının başka ülkelerde yaşamakta olduğunu biliyoruz. Sizinle ilişki kurmak için her türlü yolu denedikleri de sır değil. Vatana gelerek görmek istiyorlar. Onlardan bazılarıyla şu yakınlarda Şaçe (Soçi)'de karşılaşmıştım, aramızda ilginç konuşmalar da olmuştu. Siz onlarla ilgili olarak neler yapıyorsunuz? Berzeç arkasını döndü, topluluğun içinde birilerini arıyormuş gibi bakınmaya başladı. Partinin ülke komitesi ideolog sekreterine döndü, "Asya Salihovna, yanılmıyorsam bir kaç davet mektubu göndermiştik, değil mi?" dedi. -Evet, diye tek bir kelime ile yanıt verdi sekreter de. Fakat Maksimof geri çekilmiyordu: "Nuh Aslançevic, sizin yaptığınız çok az değil mi? Onlar, istedikleri zaman ülkelerine gelmek, buraların havasını almak, hısım akrabalarını görebilmek için... -Maksimof Yoldaş, sözünün sonunu getirmesine izin vermedi Berzeç, ne söylememi istiyorsu? Salonda fısıltı yükselmeye başlamıştı. Başka ülkelerde yaşayan Adığeler, dernekleri araçılığıyla, Otonomimizle ilişki kurmak istemiyle yöneticilerimize, Krasnodar Kray'a, Rusya'ya, S.S.C.B.'ne Maykop'da "Rodina" teşkilatının kurularak kültürel işbirliği yapılması için dilekçeler gönderiyorlardı. Bizzat ben, 1978-1989 yılları arasında bu sorunun çözülmesi için kurulmuş komitenin içinde bulundum, pek çok proje ürettik. Fakat bir neticeye ulaşamadık. Olur, ya da olmaz yanıtını alamadık. Liderlerimizi suçlamak kolay değil, kolay olan o zamanlardaki rejim ile zamanı suçlamaktı. Böyle olsa bile, o zamanlarda canla başla çalışılmış olsaydı ülkemiz için yapılabilecek olanlar şeyler az değildi. KPCC'nin Krasnodar Kray sekreteri olan, Krasnodar'da da, Adığey'de de tanınıp sevilen Carım Aslan'ın 1989'da ülkesine döndüğü zaman yaptıkları bunu kanıtladı. O zamanlarda da sözünü ettiğimiz konuyu öyle aleni bir şekilde ele almak kolay olmasa da Carım Aslan, ilk günden başlayarak Adığe sorununa çözüm getirmek için kolları sıvadı. Bu konuda kendine güveni tamdı. Göründüğü kadarıyla amacı, Adığey'in ellerini kollarını bağlamış olan totaliter rejimin bağlarını bir daha geri gelmemecesine koparıp atmaktı. Cevresini sarmış olan birbirinden farklı pazarlarda sahip olduğu veya olmadığı, kendisinin olan ya da beklenti duymaması gerekenleri bilip özgürce davranmak istiyordu. Ülke için en önemli olan ekonomik sorunlarla politik sorunları çözdükten sonra, ulusun moralsal yaşamı üzerinde etkili olan sorunları da birer birer çözmeye başladı "Rodina", 1989 yılının Kasım ayının 14'ünde kuruldu. Böylece başka ülkelerde yaşamakta olan Adığelerle daha yakından ilişki kurmaya, istediklerinde vatanlarına gelmeye, hatta buraya yerleşmeye başladılar. "XIX. yy.'da yapılan Kafkas-Rus savaşlarının," diye yazıyor Cumhurbaşkanı Carım Aslan, "özgürlük savaşlarının haklılığını Yeni Rusya kabul etti ve bu savaşların meydana getirdiği pek çok haksızlığın giderilmesi gerekliliğini uygun buldu. Rusya Federasyonu Cumhurbaşkanı Nikolay'ın Oğlu Boris Yeltsin 18 Mayıs 1994'te, Kafkas –Rus savaşlarının bitimininin 130'uncu yılına yaklaştığımız günlerde, bir konuşmasında şöyle demişti: Rusya Federasyonun demokratik ilkeleri benimsemiş olduğu şu günlerde, dünyanın moral değeri olan hukuk sistemine uyum içinde olmak için hazırlanırken, vatanlarından sürülerek başka ülkelerde yaşamak zorunda bırakılan Adığelerin torunlarının vatanlarına dönüş yolu açıldı." ÇEMIŞO GAZİ KOSOVA'DA 12 hane Adığe bulunan Mileşevo köyünden çıkarken yanımdakilere acele etmemeleri için rica ettim. Amacım, yolda gördüğümüzde Adığeleri tanıyıp tanıyamayacağımı sınamaktı. Fakat hiç bir şey farketmedim. Arnavutlar esmerdi ama Adığeler de beyaz sayılamazdı. Giysileri aynı, yürüyorlar, koşuyorlar, bakmakla birbirinden secmek kolay değil, gözlerinin içine bakamıyorsun. Mos, bir dükkanın önünde durdu. Arabadan indik, insanların arasına girdik. Muhammed Ali, "bunlar da Adığe" diyerek bir kaç kişi ile tanştırdı. -Gelebildiniz mi? Yoruldunuz mu? dediler. Geciştik. Yoksa benim beklediğim gibi, "Allahallah, geldiysen..." demediler. Doni Stanovse, Miloşeve'ye 4-5 km. uzaklıktaydı. Oraya da hemen ulaştık. Doğruca Muhammed Ali'nin evine gittik. İki üç kişi bizi bekliyordu. Onların arasında 65-70 yaşlarında, başında bere olan sakallı bir adam da duruyordu. Muhammed Ali'nin babası oydu. Oğlunu 4 yıldır görmemiş olsa da özlemini belli etmedi. Sadeçe el sıkışarak selamlaştılar. Sonra Muhammed Ali, bu kadar zaman içinde dışarı çıkarak kendini göstermeyen annesinin yanına gitti. Bizi de fazlaca yol üstünde tutmadılar, avluya aldılar. Belli etmek istemiyorlardı ama davranışlarından beni çok kimseye göstermek istemediklerini anladım. Beni "kem gözlü" birilerinden sakınıyor gibiydiler. Kararlaştırdığımız zamanda insanlar gelmeye başladı. Gelenlerin hepsi erkekti. Yaşlı olanlar divana, sandalyeye, gençler de zemine zeminde oturuyordu. Geç kalmış olan bir yaşlı geldiğinde ona yer açılıyordu. Muhammed Ali, beni tanıttı, niçin buraya geldiğimi anlattı. Sözü bana verdi. Cumhurbaşkanımızın selamlarını söyledim, görevlendirilişimim nedenini açıkladım. Bir süre birbirlerine bakıp oturdular. Söze kimin başlaması gerektiğine karar veremiyorlardı. Sonra, 60 yaşlarında olan Tsey İbrahim sessizliği bozdu: -Cumhurbaşkanınıza ve diğer liderlerinize teşekkür ediyorum. Siz elinizden geleni yaptınız. Ama doğduğun yeri, etinle tırnağınla kazandıklarını bırakıp gitmek kolay değil. Buradaki olaylar sonuçlanırsa, evimizi, tarlamızı satacak duruma gelirsek bakarız. Sonra, söz konusu benim emekli olmam için üç ayım kaldı. -Hayır, dedi 40-45 yaşlarında olan sarışın, mavi gözlü, uzun boylu adam. Sonradan onun gazateci Tsey İskender olduğunu öğrendim. Biraz önce konuşan İbrahim'im kardeşiydi. Bana soracak olursanız beklememiz gereken hiç bir şey kalmadı. Geleceğin daha iyi olmayacağını anladım. Biz Adığelere kimse gereksinim duymuyor. Sırplar'da, Arnavutlar'da aynı savaş başladığında. Bunun da yakın bir zamanda olaçağı açık. Hiç biri evimizden çıkmamız için izin vermeyecek. Aç kalmayacağımı, ıslak yerde yatmayacağımı bilsem hemen hazırım sizlerle yola çıkmak için. Bugün ailemi toplayıp bu konuyu konuştuk. Ayıp, erkeğim, ama ağladık. Daha sonra kötü bir olaya ağlamamak için... Sonra, ne denli zor olsa da ilk hareket edeceklerin arasında bulunmaya karar verdik. Beni, döneceğim diyenlerin arasına yaz. -Beni de yazın, dedi Tsey İmer. Benim iki elimle kazanmadığım hiç bir şey yok evimde. Çok oldu evime bir çivi çakmadığım, elim varmıyor. Henüz gencim, işten korkmuyorum. Gençken gidersem daha heyecanlı olurum, gücüme güç katmış olurum. Zamanı gelince, alıştığımız için ekiyoruz, fakat yaptığımız iştenden zevk almıyoruz. -Beni de, dedi Abaza İzzettin. Kardeşim de beş yıl önce gidip yerleşti anavatana. Gel, diyor yalvarıyor. Listeye yazılanlar on altı aile olmuştu. Sessizlikten yararlanarak Tsey Şaban: "Bıraktığımız mülk ne olaçak?" diye sordu. "Dedelerimizden bu yana alın teriyle kazandığımızı bunlara nasıl bırakırız? Böyle yaparsak, bugüne beklediklerini yapıyoruz demektir." Adığe onuru kabul etmiyordu. "Hayır, evlatlarım, isteyen herkes gitsin. Ben kendi ellerimle yaptığım evime, bu güne dek bana yaşama olanağı vermeyenleri oturtarak, yaşamım ne denli iyi olacaksa olsun, gidemem. Burada oturuken savaş buraya gelerek evimi yıkarsa, işte o zaman arkanızdan geleçeğim. Şu ahir ömrümde kimseye kendimi ayıplatamam, yük de olamam. -Hacıbaba, bir söylememe izin ver, dedi Şabanın büyük oğlu Adem. 1. Dünya Çerkes Kongresinde konuştuğu için tanı-yordum. Şaban, duymamış gibi yaparak sözünü sürdürüyordu. Adem bir kes daha, "Hacıbaba, izin ver de bir şey söyleyeyim," dedi bir kes daha. Şaban dayanamadı: -Biraz sabret, sana engel olan kimse yok, dedi. -Yeter sizi dinlediğimiz, dedi adem. Bir şeylerden çekindiği belli olsa da geri adım atmayacağı anlaşılıyordu. Bir kez olsun siz de bizi dinleyin. Oğlunuz olsak da küçük çocuk değiliz, bir şeylerin farkına varıyoruz. Dünya değişiyor. Siz bakış açınızı değiştirmeyi aklınıza bile getirmiyorsunuz. Büyüklerim, siz engel olmamış olsaydınız bugüne dek vatanımızda evlerimizi yapmış, içinde oturuyor olacaktık. Anımsıyor musunuz dört yıl önce vatana gidip geldikten sonra Muhammed Ali'nin söylediklerini? Size anımsatayım: "Önce de yoktu, diyelim, birer hektar satarak vatanımızda birer ev yaptıralım." Fakat dinlemediniz, buraların daha iyi olacağını sandınız. Şimdi de daha kötü olacak, iyi olmayacak. -Senin sözünü ettiğin geçmişte kaldı, dedi Şaban. Atın başı geçtikten sonra kuyruğuna yapışmaya kalkma. Şimdi günümüz sorununu konuşmamız gereki-yor. -Bugün yapılması gerekeni biz daha iyi anlıyoruz. Bize söz hakkı vermezseniz, söyleyeceklerimize kulak tıkarsanız bugün başımıza gelenler yarında gelecek. Savaşı kim kazanırsa kazansın bizim için fark etmez. Arnavutlar kazanırsa yirmi dört saat zaman vermeden bizi kovacaklar. Sırplar kazansa da topraklarımızı arnavutlara sattırmayacaklar, kendi Sırplar da satın almayacak, gelip Arnavutların arasına oturmayacaklar. Biz gençler bunu çoktan anladık, siz yaşlılar anlamak istemiyorsunuz. Boşuna zamanımızı çalıyorsunuz. -Adem doğru söylüyor, dedi Muhammed Ali. Cebimde tek kuruşum yoktu vatanıma ayak bastığımda. Bugün evim var, arabam var, ev-bark kurdum, utanmadan söylüyorum, çocuğum oldu. Karnımız aç değil. Sonra, yaşamımız boyunca özlemini duyduğunuz anavatanda yaşıyorum. Zaman bizimle yarışıyor. Cumhurbaşkanımız yardımcı olmak için bize söz verdi. Kırk aile oluyoruz. Yugoslavya'nın bizim için artık daha fazla vatan olamayacağı apaçık belli. Ben bazılarının Türkiye tarafına bakmakta olduğunu biliyorum. Ben oraya da gittim. Sizin gençliğinizde olduğu gibi değil şimdi orası da. Vatanın kapısının açılmasıyla onlar da nasıl döneceklerini düşünüyorlar. Niçin iki kez göç etmek zorunda kalalım. Göç etmek zorunda olduğumuza göre doğrudan vatana gitsek iyi olur. Avrupa'ya yüzünü dönenler de var. Avrupa'ya gidip çok para kazandıktan sonra vatanlarına dönmeyi düşünüyorlar. Aldanıyorlar. Avrupa'ya işçi olarak gidip dönen var mı? O taraflara giden Adığeliğini unuttu. Kendimizi aldatmayalım. Zor olsa da, kolay olsa da birlikte gidelim vatanımıza. Siz orada yaşamakta olan kardeşlerimize gerektiği gibi saygı duymuyorsunuz. Dünyanın her yerinde iyilik de, kötülük de vardır. Din o kadar güçlü değil, ancak İslami gelenekleri yaşatmıyor da değiller. Cenazeyi İslam geleneğine uygun olarak kaldırıyorlar, orucunu tutan çok, namaz da kılıyorlar. Hısım akrabalar arasında dayanışma var, acıma nedir biliyorlar, birbirlerini ortada bırakmıyorlar, biz onlara nasıl gereksinme duyuyorsak, onlar da bize gereksinim duyuyorlar. Bize, ellerinden gelen yardımı yapacaklar. Allah'ın dediği olur. Kimse konuşmuyordu. Sonra bir kaç kişi daha adını listeye yazdırdı. İnsanların zor durumda olduklarını, karar vermekte güçlük çektiklerini gördüm. Düşünmelerini, yarın akşam yine bir araya geleceğimizi söyledim. Gece gözüme uyku girmedi. Makinalı tüfek sesleri Kosova'nın sıkıntısını anlatıyordu. Gençlerin sırayla nöbet tutmakta olduklarının farkına varmıştım. Muhammed Ali, sabaha karşı parmaklarının ucuna basarak odaya girdi, yatağına girdi. Farkettirmedim ama ben de uyumadan yatıyordum. Halkımızın başına gelmiş olan pek çok olumsuz olayı düşünüyordum. Bir iki kez iç çektim, sonra kendimi tuttum. Muhammed Ali, yatağına yatar yatmaz uyumuştu. Onu anlamak zor değildi. Annesini, babasını ve kardeşlerini beş yıldır görmüyordu, yorgundu. Sıcak yatağına kavuşur kavuşmaz dalmıştı. O da bir nasip, bir rahatlama değil mi? Sabah erken kalktı. Fark ettirmeden odadan çıkmak istedi ama olmadı. Ben zaten çoktan uyanmıştım. Yinede ben biraz yatacağımı söyledim, onun istediği gibi davranmasına izin verdim. İnsanlar birer ikişer toplanmaya başlamıştı. Ben de kalktım, gelenlerin arasına girdim. Selam verdikten sonra, "Rahat uyuyabildin mi?" diye sordular. Ben de, "Teşekkür ederim, iyi uyudum" diyordum. Ben de kendilerine, "Rahat uyudunuz mu?" diye sorduğumda, "Elhamdülillah" diye yanıtlıyor-lardı. Konuşmaya başlamadan önce başında beyaz takkesi olan yaşlı bir adam içeri girdi. Herkes ayağa kalktı, "Merhaba Hacıbaba" diye selam verdiler. Yaşlı adam bana yakın olan bir yere oturdu. Mutlu ve güler yüz-lüydü: -Benim çocuklarımdan biri Maykop'a döndü, orada yaşıyor. Diğeri de şu, karşıda dikilen, diyerek oğlunu gösterdi. Oturmakta olanlarla ilgilenmeden benimle biraz sohbet etti. Dokuz hektar arazisi varmış. Değirmeleri de varmış ama onları çocuklarına bırakmış. Şimdi kendisi iş yapmıyor, zamanını ibadetle geçiriyormuş. Oğlunu çağırdı, çok eski oldukları uzaktan belli olan üç Kur'an getirtti. -Bunları, dedi yaşlı adam, Adığeler Kafkasya'dan sürgün edilirken yanlarında getirmişlerdi. 1848 yılında Kazan'da yazılmış. El yazması. Eğer gerekli görüyorsan ve sana zahmet olamayacaksa birini vatanımıza geri götür. Söz verdim isteklerini yerine getirmek için. Verdiğim sözü de tuttum. Maykop'a varır varmaz yanıma müftüyü alarak Devlet müzesine verdim. -Benim anladığım kadarıyla, dedi yaşlı adam, bozulmadınız, Adığe olarak kaldınız, Müslümansınız, Adığe topraklarını koruyorsunuz, gelirsek bir arada rahatça yaşayabileceğimizden kuşku duymuyorum. Senden önce gelenler de, sen de iyi insana benziyorsunuz. Beni görmek istersen gelirim, dedi gülümsedi. -Sen önümüze düşeceksin, birlikte döneceğiz, diye şaka yaptım ben de. Jey Şuayb'dı onun adı. 97 yaşındaydı. Kosova'da yaşayan Adığelerin hemen hepsi onunla akrabaydı, desek yalan olmaz. En küçük oğlu doğduğunda 64 yaşındaydı. Oğlunu Amman'da okuttu. Teolog oldu. Sözleştiğimiz gibi akşam olunca insanlar yine toplanmaya başladı. Daha önce görmediğim kimseler de vardı aralarında. Solumda oturmakta olan saçı sakalı olan Abzaha bakmaya başladım. Yüz yapısı Avrupalıları andırıyordu. Gözleri mavi, sakalı sarı, yakışıklı. Makattta oturuyordu. Tsey İshak'tı onun adı ama yaşlısı da, gençi de adını söylemiyor, sakallı, diyorlardı. Tiyatro enstitüsünü bitirmiş, mimarlık yapıyordu. 19 yıl önce Belgrad'da Carım Aslan'la tanışmıştı. Carım, ondan bize çok söz etmişti. Dün akşam, gideceğiz, diye listeye adını yazdırmış olanlar bu akşamda kararlı olduklarını belli ettiler. Fakat içlerinden biri bile konuşmuyordu. Çoğu İshak'a bakıyor, onun bir şey söylemesini bekliyor gibiydiler. O da olduğu yerde oturuyordu. Adıdelerin "p'ın" dedikleri şapkaya benzeyen renkli, küçük bir şapkası olan yaşlı bir adam Tzay İshak'a döndü: -İshak, dilimizi, güzel törelerimizi korumalıyız, vatanımıza döndüğümüzde vatandaşlarımızla birlik beraberlik içinde yaşamamızı sağlayacak olan onlar, diyen sen değilmiydin? Adığelik nedir? Yağ gibi ekmeğe sürülen bir şey mi? Yenilen bir şey mi? Karın doyurur mu? Dediğim zaman, yağdan da güzel, demiştin. Anımsıyor musun? -Anımsıyorum İsmail, dedi İshak. -E, anımsıyorsan şimdi niçin bir şey söylemiyorsun? Demek ki o zaman yalan söylüyordun. -Hayır, yalan söylemiyordum. O zamanlar içinde yaşadığımız çoğunlukta olan halk içinde kaybolmama görevimiz vardı. Çoğunluk halkın içinde bir kaç aileydik, onlardan bazıları da evimizde oturmaya başlamıştı (evlilikler olmuştu) ama dilimizi, törelerimizi unutmadık. Bunu başarabildik. Nelere değmez ki! Şimdiki vatanımıza dönme göreviyle karşı karşıyayız. Bu ana ulaşmaktan mutluyum. Fakat benim gücüm ne ki önünüze düşerek, haydi gidelim, diyeyim? Beni dinlediğinizi, arkama düşüp gittiğimizi kabul edelim, size nasıl yardım edebilirim? Bizi niçin getirdin, bizi nereye getirdin, derseniz ben size nasıl yanıt vereceğim? Hayır, böyle bir sorumluluk üstlene-mem. -E, biz dönecek olursak sen kalıp burada yalnız mı yaşayacaksın? Yaşlı adam durmuyordu. -Hayır, burada kalmayacağım. Fakat, sizin önünüze de düşmeyeceğim. -Önümüzde Cumhurbaşkanın elçisi Gazi var, dedi Muhammed Ali. Hepimiz aynı koşulda onun arkasındayız. Dönüşümüz öyle ola-cak. -İshak gidecek olursa, dedi ağabeyi İbrahim, oğlumu yayına katacağım. Fakat, ben biraz gecikeceğim. -O giderse ben de gideceğim, dedi biri daha. -Tsey İshak'ı dinleyecek olan bir kaç ailenin olduğunu anladım. Dönüşe onu ikna etmek gerekiyordu. Biraz dinlendikten sonra tartışmaya yeniden başlayacağımızı söyleyerek ara verdik. Muhammed Ali, Tsey İshak'ın kolundan tuttu, başka bir odaya götürdü. Sigara içecek olan içti, dinlenecek olan dinlendi, tekrar bir araya geldik.İshak kalemi eline aldı, gidecek olanların listesine kendi adını yazdı. Onun arkasından bir kaç aile daha yazdırdı, böylece 21 aile oldu. Biz, 30-35 aileden, 200 kişiden hep söz ettiğimizden bu sayıya ulaşamadığımız için tasalanıyordum. İlk günlerde, döneceğiz, diyenler sanki demir atmışlardı. Konuşulanları artık duymaz olmuştum: Başlarına ne geleceğini bilmeden, önden gidenin arkasını takip ederek, birbirinden koparak, aç, susuz, arkalarında ölülerini bırakarak, belanın en beterinin içinde, dünyanın dört bir yanına dağılmış olanlarından arta kalan bir kaç kişilik torunları şavaşın yalımlarının yaklaşmakta olduğu apaçık olsa bile, geri dönmeleri için vatanları çağırdığı halde, dedelerinin yüz yıl uğrunda savaştıkları toprağa dal diktiğinde ağaç olduğu halde, kardeşleriniz sizi kucaklamak için kollarını açtılar desen de, karar veremiyorlar, düşünüyorlar-dı. Kalanlar düşünmüşlerdir. Onların başına nelerin geleceği apaçık: Arnavutların içinde eriyecekler ya da başka ülkelere gidecekler. Fakat bunları açıkça söylemekten utanıyorlar. Anan seni geri götürmek için arkandan geldiği halde, haydi oğlum evimize dönelim derken, hayır benim yolum ayrı, demek kolay değil. Kalbim daralıyor, ancak umut vermeyi doğru bulmuyorum. Ne yapayım? Şunları söylüyorum: Şuna inandım ki, şu listede adı yazılı olanlar dönmek istyenler. Şimdi şunu sormak istiyorum: Biraz gecikecek olsa da, işlerini düzene koyduktan sonra kimler geri dönmek istiyor? Kendi olanağıyla kimler dönmek istiyor? Onlar için de ayrı bir liste yapalım. Bu şekilde karar verenler olursa yarın saat 12'ye kadar gelip yazdırsınlar. Bu şekilde karar alan dokuz, on aile daha çıktı. [Adığece'den Çeviren: Yenemıko Mevlüt Atalay]  +''+Çemişo Gazi

Kebzekh Vakfi’ndan

9 Kasım 2001 Sevgili Çerkes Kardeşlerimiz, bu mektubu sizlere hem Kanada hem de ABD'de faaliyet gösteren Kebzeh Vakfı'nın üyeleri olarak gönderiyoruz. Bizler bin yıldır Kafkas dağlılarının uyguladığı Ahmsta Kebzeh'in eski sözlü geleneğinin öğrencileriyiz. 25 yıldır bu sözlü geleneği sohbetler ve çalışma grupları ile genç öğrencilere aktarmaya çalışan Murat Yagan'ın rehberliği altında çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Kendileri üç kitabın yazarıdır: Kaf Dağının Ardından Geldim, A Spiritual Otobiyografi; Kebzeh'in Öğretileri, Kafkas Dağlarından Sufiliğin Esasları(şu anda revizyonda); The Abkhazian Book of Longevity and Well-Being. Kitapları şu anda Abhazca'ya, Türkçe'ye ve Rusça'ya çevrilmektedir. Kendisi ayrıca tasavvuf şairi Yunus Emre'nin eserlerini "Kendimi Et ve Kemikle Sardım ve Yunus Şeklinde Göründüm" adlı kitapta, yine tasavvuf şairi Gaibi'nin eserlerini de "Gaibi : Tüm Eserleri" adlı kitapta tercüme etmiştir. Kendisi şu anda en önemli çalışması olan, bu geleneği detaylı ve derinlemesine bir bakışla sergilediği eseri Ahmsta Kebzeh'in Kitabı üzerinde çalışmaktadır. Sayın Yagan ve eşi Maisie Vernon'da(İngiliz Kolombiyası) yaşamakta ve hem Kanada hem de ABD'de Kebzeh Vakfı'na bu geleneğin büyükleri olarak hizmet vermektedirler. Sayın Yagan kitaplarının basım ve yayım işleleri ve Kebzeh öğretilerinin isteyen herkese ulaşması için çalışırken her iki vakfın çalışmalarına da rehberlik etmeyi sürdürmektedir. Bunu yapıyoruz çünkü inanıyoruz ki bu eski gelenek hem bireylerin hem de toplumlarımızın bu modern dünyada sorunlarını çözmesini sağlayacak cevapları içermektedir. Ayrıca mutlu bir hayata ulaşmak bu geleneklerin uygulanması ile mümkündür. Kebzeh'in öğretileri eğitim sistemimizin sınıflarında, hükümetlerin ve şirketlerin yönetim merkezlerinde ve ailelerimizin oturma odalarında öğretilmeli, öğrenilmeli ve uygulanmalıdır. Şu anda kritik bir noktadayız, gezegenimizdeki bildiğimiz anlamdaki hayat için bir dönüm noktası. Gelecek için umudumuz dünya gençliğinde. Umudumuz odur ki bu dünyanın gelecekteki liderleri olan ve Çerkes soyundan geldiğiniz için bu gelenekleri taşıyan sizler, Kebzeh öğretilerinin dünyaya yayılmasında öncüler olacaksınız. Vakfımızın yanı sıra, Abhazya'nın Dostları Derneği'ni de kurmuş bulunuyoruz. Derneğin amacı diyasporadaki Çerkes arkadaşlarımızla beraber Kuzey Amerika insanlarını genelde Çerkesler ve özelde Abhazlarla ilgili meselelerde eğitmek ve bilgilendirmektir. Genel merkezimiz şu anda Washington DC'de bulunmaktadır. Ayrıca Kanada'da da bir kolumuz kurulmuş durumdadır. Düzenlediğiniz II. Gençlik Toplantısı sebebiyle sizlere atalarımızın geleneğinin her kalpte hissedilmesi ve kutlanması dileklerimizi tüm kalbimizle gönderiyoruz. Kuzey Amerika'daki kardeşleriniz böyle bir kutlamada sizinle buluşacaktır. En içten dileklerimizle, Sharon Allen Murat Yagan'ın Assistanı Email: s-allen@shaw.ca Marz Attar Kebzeh Büyüğü ve Kebzeh Vakfı Başkanı Email: mattar@cellularoneweb.com Web Sitesi – www.kebzeh.org Diane Wilson Yönetici Koordinatör Abhazyanın Dostları Derneği Email: webmaster@friends-of-abkhazia.org Web Sitesi – www.friends-of-abkhazia.org

Kazanın Cenazesi

Hoca'nın besili bir keçisi varmış, arkadaşları onu kestirip yemek için aralarında anlaşmışlar, Hoca'yı kandırmanın bir yolunu düşünüp gelmişler. +''+ - Yahu, Hoca, yarın kıyamet kopacak, bu besili keçini telef olmadan bize yedir, demişler. - Kıyamet kopacağını nereden biliyorsunuz, diye şaşırmış Hoca. - Kitapta yazıyor. - Kitabı yanlış anlamış olmayasınız? - Hayır, Hajbare hocaya okuttuk, o da öyle anladı. - Hajbare hoca yanılıyor olmasın? - Yanılmıyor. Mersec Mezdeug'dan geldi, kıyamet orada başlamış diyor, yarın da buraya gelir diye bekliyoruz. - Öyleyse Allah bize merhamet etsin, demiş Hoca. Haydi, o zaman yapın keçinin vunafesini Hoca'nın keçisini kesmişler, pişirmişler, oturup yanında yakışan içeceğiyle birlikte güzelce yemişler. - Gelin, demiş Hoca, kıyamet kopmadan birer kez yıkanalım! Arkadaşlarını almış Vurıhuj'a götürmüş, suya girmişler. Arkadaşları suya girer girmez Hoca kuru odunla ateş yakıp, giysilerini ateşe atmış ve yakmış. Arkadaşları sudan çıkınca bakmışlar, giysileri yok. - Yahu, giysilerimiz nereye gitti, diye aranmaya başlamışlar. - Boşuna aramayın, giysilerinizi yaktım, demiş Hoca. - Hay Allah cezanı vermesin, niye yaktın? - Yarın kıyamet kopacaksa giysiyi ne yapacaksınız, demiş Hoca ve çekip evine gitmiş. Adamlar ne diyeceklerini, ne yapacaklarını bilemeden çırılçıplak ortada kalmışlar. Kafa kafaya vermişler, "Bunu yanına bırakırsak anamızdan emdiğimiz süt haram olsun" diyerek nasıl intikam alacaklarını kararlaştırmışlar. Derken, bir hafta kadar sonra Hoca'yı bir yere davet etmişler, yiyip içip eğlenirken en büyükleri: - Haydi yumurtlayalım, demiş. En büyük yumurtayı yumurtlayana batırıbje veririz, enküçüğü yumurtlayan da bjeyi alır. - Yumurtlayalım, demişler hep birlikte. En küçükleri ortaya atılmış: - Peki yumurtlayamayan ne olacak? - Yumurtlayamayanı da ham armut gibi döveriz, diyerek, daha önce kararlaştırdıkları gibi hep birlikte harekete geçmişler. Herkes kendine bir yuva hazırlayıp yumurtamaya oturmuş. Hoca da öyle yapmış. Arkadaşları daha önce anlaştıklarından, yanlarında birer yumurta getirmişler. Hoca'nın elinde bir şey olmadığından, ne yapacağını bilemeden telaş ediyormuş. - Gıt gıt gıdak, gıt gıt gıdak, diye bağırarak en yaşlıları aşağı atlamış, kocaman sarı bir yumurtayı çıkarıp göstermiş. Görüyor musunuz, demiş, benim yumurtladığım iki sarılı! Diğerleri de yuvalarından atlayarak yumurtalarını göstermişler. Sevinç içindeki arkadaşlarının arkasında, sandalyenin üzerine tüneyen Hoca: - Ü-ürü-üü! - diye ötmeye başlamış. - Bu kadar tavuğun arasında bir horoz olmazsa olmaz. Böylece arkadaşlarının bir ay düşünüp hazırladığı oyunu Hoca bir dakikada bozmuş. 'Vallahi, biz bununla baş edemeyeceğiz, en iyisi yakasını bırakalım' diyerek dağılmışlar. Fakat içlerinden biri Hoca'nın yakın komşusuymuş, 'yaktığı elbisemin bedelini ödetmeden bırakmam', diye aklına koymuş. Epey zaman geçtikten sonra Hoca'nın yanına gelmiş: - Büyük kazanınız hemen lazım değilse bir günlüğüne verir misiniz, demiş. Kazanı vermişler, götürmüş. Zamanı geldiğinde içinde küçük bir kazanla geri getirmiş. - Bu küçük güzel kazan da ne, diye sormuş Hoca. – Herhalde yanlışlıkla getirdin... - Hayır, hayır, demiş komşusu. - O, kazanın yavrusu, eski kazanınız doğurdu da, o da yavrusu; hayırlı olsun! - Canına yandığım, kazan doğurur mu? - Doğurmazsa, bu yavru kazanı ben mi doğurdum, demiş adam ve darılmış gibi yaparak çıkıp gitmiş. Bunun altından bir iş çıkacağını sezinlemiş Hoca ve bıyık altından gülmüş. Bir zaman sonra adam yine gelmiş, büyük kazanı alıp götürmüş. Bir gün geçmiş, getirmemiş. İki gün geçmiş, getirmemiş. Bir hafta geçmiş, bir şey yok. Sonra bir gün komşusu avlu kapısının önünde otururken Hoca yanına yaklaşmış: - Yahu, komşu, bizim kazan lazım oldu da, verseniz de götürsem, demiş. - Vallahi, sizin kazan doğururken öldü, demiş adam. - Ne diyorsun, olacak şey mi , kazan nasıl ölür? - Nasıl doğuruyorsa öyle ölür, demiş komşusu. - Peki, madem öyle, duasını edelim de bu iş bitsin, demiş Hoca. Gel deyip komşusu Hoca'yı mutfağa götürmüş ve ters çevrilmiş kazanı göstermiş: - İşte, bugün üçüncü günü oluyor dünyadan göçeli, demiş. İki adam dikilmişler, ellerini açıp kazanın duasını etmişler. Dua biter bitmez Hoca kazanı sırtlayıp omzuna koymuş. - Ne yapıyorsun, diye önüne geçmiş adam. - Gömmeye götürüyorum, demiş Hoca, böyle sıcak günde cenaze o kadar bekletilir mi? Komşusu söyleyecek bir söz bulamadan kalakalmış, Hoca da kazanı alıp evine getirmiş. Bundan sonra Hoca'nın peşini bırakmışlar. Tavurıhişe (Yüz Masal) Derleyen: Nalo Zavur Nalçik, "Elbrus", 1992, s.72-74 Çeviren: Murat Papşu+''+Murat Papşu

Çerkes Teavün Cemiyeti

Sürgünden sonra, diasporadaki Çerkesler kültürlerini kaybetme ve asimilasyon tehlikesiyle karşı karşıya kalmışlardır. Çerkeslerin ilk sürgün yeri Osmanlı Devleti olmuştu. Burada birçok dil konuşulmakta ve birçok ulus bulunmaktaydı. Artık bu uluslara, Çerkesler de eklenmişti. Fakat Çerkeslerin diğerlerinden farklı bir durumu vardı,çünkü Osmanlı Devleti diğer devletleri fethederek topraklarına katmıştı, ama Çerkesler zorunlu bir sürgün sonucu Osmanlı topraklarına gelmişlerdi. O yüzden Çerkesler gelenek ve göreneklerine çok bağlıydılar. 1908'deki Meşrutiyet'ten sonra da derneklerin ve partilerin kurulmaya başlanmasıyla birlikte, Çerkesler de bu faaliyetlere katılmışlardır. Bunlardan ilki de Çerkes Teavün Cemiyetidir. +''+ Çerkes Teavün Cemiyeti, 1908 yılının Ağustos ayında çalışmalarına başlamıştır. O zamanlar, Osmanlı Devleti çok uluslu yapısı itibariyle, tebaandan olan milletlere, kurdukları cemiyetlerde kendi ulus isimlerini kullanma hakkı tanımıştı, fakat bu durum günümüzde değişmiş ve "etnik kökene dayalı ayrımcılık yapmak" gerekçesiyle yasalar çerçevesinde engellenmiştir. Buna benzer şekilde soyadı kanunuyla birlikte Çerkes aile unvanları da yasaklanmıştır. Bu sebepten dolayı bugünkü derneklerimizde "Çerkes" kelimesi yerine sadece "Kafkas" ya da "Kuzey Kafkasya" kelimelerinin kullanımına izin verilmektedir. 1918 yılında, Latin harfleriyle alfabe yapılmıştır. Bu olay çok önemlidir, çünkü Türkiye Cumhuriyeti'nin Latin harfli Türk alfabesi ancak 10 yıl sonra 1928 yılında yapılmıştır. Ayrıca Çerkesce alfabe yapılması cumhuriyetin ilanından önceye denk gelmektedir. Hazırlanmış olan Çerkesce alfabe üç tanedir ve bunlar Çerkes Teavün Cemiyeti ve Şimali Kafkas Cemiyeti'nin ortak çalışmalarıyla hazırlanmıştır. Bu alfabeler; -Adiğe Saerf (Çerkesce Saff-Dilbilgisi): Time Hace Yedicko Seyin (Hüseyin Şam'ı Tümer), Latin harfleriyle 1919 yılında yazılmıştır. -Çerkes Elifbası - Çerqes Eeelfib: Blenav Batuk (Harun) Latin esaslı Adıge alfabesidir, 1919 yılında yazılmıştır. -Çerkes - Abhaz Elifbası - Çerqes Elifbe Apısşuele: Abıtpa M. (Beşiktaş İnan Terakki Mektebi Müdürü Büt Mustafa - Mustafa Butbay). 1919 Latin esaslı Abhaz dili alfabesi. Bu alfabelerden başka çeşitli tarihlerde yazılmış olan Çerkesce alfabeler de bulunmaktadır. Bunlardan bazıları Çerkes Teavün Cemiyeti'nden önceki dönemde bazıları ise sonra yazılmıştır. Bu alfabelerden ilki 1897 yılında Ahmet Cavit Paşa tarafından Arap harfleriyle bastırılmıştır. Bu alfabenin bir ilk olması önemini artırmaktadır, fakat bu çalışmayı gizlice yapmıştır. Bu alfabe 1908'deki Meşrutiyetten bir iki yıl sonra ortamın daha müsait olması sayesinde iki kez daha basılmıştır. Çerkes Teavün Cemiyeti, alfabe ve kitap çalışmalarından başka 1911 yılında bir de gazete çıkarmaya başlamıştır. Bu gazete Ğuaze (Rehber) adıyla yayınlanmaktaydı ve haftalık olarak çıkmaktaydı. Gazete faaliyetlerini 1911-1914 yılları arasında sürdürmüştür. Gazetedeki yazılar ilk önce sadece Türkçe yayınlanmaktaydı fakat daha sonra Türkçe'nin yanında Adıgece yazılar da çıkmaya başlamıştır. Adıge dilinde yazıların çıkması gazetenin önemine daha da bir önem katmaktaydı. Ğuaze gazetesinde kültürel, sosyal, siyasal, ekonomik ve daha birçok konuda makalelere yer verilmiştir. Gazetedeki yazarlardan bazılarının isimleri şöyleydi; Tahir Hayrettin Tleş Hayriye Melek Ğunç İsmail Aziz Tutereş Şemsettin Tleşeruk Dr. M.Ali Pçıhaluk Süleyman Tevfik Ajuğuey Ğuaze Gazetesi yararlı faaliyetlerde bulunmasına karşın ancak üç yıl yayın hayatına devam edebilmiştir. 1914 yılında Birinci Dünya Savaşı'nın çıkması gazetenin kapanmasına sebep olmuştur. Yazarların çoğu da savaşmak üzere cepheye gitmişlerdir. Çerkes Teavün Cemiyeti faaliyetlerini sadece Osmanlı Devleti'ndeki Çerkeslerle ilgilenmekle sınırlandırmamıştır. Anavatandaki Çerkeslerle de ilgilenmiştir. Fakat bu ilişki başlarda sadece kültürel düzeyde kalmıştır. Şimali Kafkas Cumhuriyeti'nin kurulmasıyla birlikte bu ilişkiler siyasi boyuta da taşınmış ve daha yoğun hale gelmiştir. Çerkes Teavün Cemiyetiyle anavatan Kafkasya arasındaki kültürel boyuttaki ilk ilişki 1910 yılında Düzce'nin Çaycuma Köyü'nden İbrahim Hızelt'in Çerkesya'ya gönderilmesiyle başlamıştır. İbrahim Hızelt, Kuban Bölgesi'nin Beduğskol ilinin Penexes köyünde altı sınıflı özel bir okul açılmasına öncülük etmiştir. Bu okulda dersler Çerkesce okutulmaktaydı. Okulun 21 tane de kitabı bulunmaktaydı. Üçüncü sınıf itibariyle de, Çerkesce'nin yanında Rusça dersler de okutulmaktaydı. Bu okulun dışında 1910 yılında yine Kuban'da Wulapş ve Tuxhtemquey köylerinde iki tane ilkokul açılmıştır. 1911'de de Ğubeguey ve Bijhaqueyaç köylerinde ilkokullar açılmıştır. Bu okullardan Bijhaqueyaç'takine İstanbul'dan gönderilen Harun Tleseruk müdürlük yapmıştır. 1919 yılında Nuri Tsağe, Çerkesya'ya gönderilmiştir. Nuri Tsağe, Nalçık'ta bir lise bir de öğretmen okulu açmıştır. Ayrıca Yusuf Suat Neğuç da gönderilenler arasında bulunmaktaydı. Bu iki idealist insan Ruslar tarafından öldürülmüşlerdir. Her ikisi de Çerkes kültürü ve bağımsızlığı için savaşmış ve bu yolda hayatlarını kaybetmiş örnek insanlardır. Çerkes Teavün Cemiyeti'nin kuruluşunda sivil ve asker birçok insan görev almıştır. Bu insanlar, Çerkesler için çalışmış değerli insanlardır. Bunlardan bazılarının isimleri şöyledir: Mareşal Merted Abdullah Paşa Mareşal Berzeg Zeki Paşa Leğ Ahmet Hamdi Paşa Therxel Ahmet Cavit Paşa Yazar Hağur Ahmet Mithat Efendi Puh Nazmi Paşa Şhapli Osman Paşa Kurmay Binbaşı Met Cunatako İzzet Prof.Aziz Meker İstanbul'u işgal eden İngilizler kendi müttefikleri olan Ruslar için Çerkes Cemiyetleri'ni kapatmışlardır. Bu çerçevede Çerkes Teavün Cemiyeti'nin de faaliyetlerine son verilmiştir. Kaynakça: -Çerkeslerin Dünü Bügünü: Yaşar Bağ, Kafkas Derneği 2001 Ankara. -Kafkasya Hatıraları: Mustafa Butbay, Türk Tarih Kurumu 1990. -Kafkasya Diasporası Edebiyatçılar ve Yazarlar Sözlüğü: Sefer E. Berzeg, 1995 Samsun. -Kafkasya ve Çerkesler Bibliyografyası: Sefer E. Berzeg,1996 Samsun.  +''+Fatih İşler

Güler Çakır Resim Sergisi

Güler ÇAKIR Hatay'ın Reyhanlı ilçesinde doğdu. İlk ve orta okulu Reyhanlı'da bitirdikten sonra İskenderun Kız Meslek Lisesi'ne girdi. Burada bir yıllık öğreniminin ardından, İstanbul Moda Kız Meslek Lisesi Resim bölümüne geçerek, lise öğrenimini burada tamamladı. Daha sonra İstanbul Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu Tekstil Bölümü'ne girerek 1976 yılında yüksek öğrenimini tamamladı. Lise yıllarından beri resim çalışmalarına devam eden Güler ÇAKIR bir çok karma resim sergisi ve yarışmalar dışında, ilk kişisel sergisini 1985'te Gaziantep'te açtı. 1989'da Ankara Milli Piyango Sanat Galerisi'nde "Kırsal Yörede Kadın", 1991'de Ankara GAMA Sanat Galerisinde "Atlar", 1993'te Ankara İş Bankası Sanat Galerisi'nde, "Cumhuriyetin 70. Yılında Atatürk ve Kuvay-ı Milliye ", 1999 yılında ise Ankara Şeker Bank Sanat Galerisi'nde 5. Kişisel sergisini açtı. Ayrıca; 1996 yılında Çankaya Belediyesi Sanat Galerisi'nde, 1997 yılında Ankara Halk Bankası Sanat Galerisi'nde, 2000 yılında, Ankara Şeker Bank Sanat Galerisi'nde birlikte resim çalışmaları yaptığı arkadaşları ile üç karma resim sergisi açtı. Genelde yapıtlarını doğadan esinlenerek oluşturan, figüratif konuları ve atları seven sanatçı halen çalışmalarına kendi atölyesinde devam etmektedir. Sergilememeyi seçtiği çalışmalarını ise atölyesinde bulunduran ve resimlerinin bazılarını Kafkas Derneği'ne armağan eden ressamımıza, dernekle ortak yürütecekleri bir proje olup olmadığını sorduk. Henüz böyle bir planı olmadığını, ama olmasını çok istediğini belirtti. Sanatçımıza bundan sonraki sanat yaşamında başarılar dileriz. [Röportaj: Kanşav PÖÇ]Güler Çakır

Dönüş

Diğer Kafkas halklarıyla birlikte, anavatanları işgal edilip, halkın sürgün ve soykırıma tabi tutulduğu 1864 yılından bu yana Adığeler'in ulusal sorunları vardır. Ulusal soruna çözüm Adığeler tarafından her zaman aranmıştır. Çeşitli zamanlarda, soruna farklı çözüm önerileri getirilmişse de; tüm zamanlardaki en "gerçekçi" öneri "anavatana dönüş" olmuştur. Ulusal sorunun çözümüne getirilen öneriler içerisinde en yoğun desteği de "anavatana dönüş" tezi almıştır. +''+ Ancak 1970 yılları sonlarında "en kısa sürede en çok sayıda kişinin anavatana dönüşü" biçiminde özetlenen görüş taraftarlarının örgütlenebildiklerini söyleyebilmek olası değildir. Çünkü, örgütlülük bağlılıktır, samimiyettir, sorumluluk ve risk almaktır... Dönüş, dün de, bugün de, yarın da en doğru ve gerçekçi çözüm önerisidir. Tabi "benim ulusal sorunum var, bu soruna çözüm arıyorum" diyenler için... NEDEN UYGULANAMASIN? Bugün kitlesel bir dönüşün gerçekleşememesi asla önerinin yanlışlığından kaynaklanmıyor. Dönüş taraftarının duygusal bağları, 12 Eylül uygulamaları ile kopmuştur. 1980'li yıllarda Özal yönetimindeki Türkiye insanının, önceliklerinde ve değer yargılarında çok ciddi değişimler olmuştur. İnsanlar o günlere değin hiç olmadıkları kadar bireyselleşmişlerdir. Hele 1985 sonrasında Gorbaçov'un Sovyetler'deki uygulamaları hem kendi ülkesinde hem de tüm dünyada ciddi değişimler yaratmıştır. Bütün oluşan yeni yapı ve oluşumlar "dönüşü savunanlar" tarafından değerlendirilemediği için yeni bir yaklaşım da ortaya koyamamıştır. Böylece "kararlılar ve diğerleri" dışında kitlesel bir dönüş yaşanmamıştır. Sade bir yaklaşımla kitlesel yer değiştirmelerin en önemli nedenlerinden biri "bireyin gideceği yeni yerin, ayrılacağı yerden daha iyi koşullara sahip olmasıdır". Sonuç; bugün kitlesel bir dönüş olayı geçekleştirilememiştir. Bugün bu gerçekleşmemişse de anavatan ile diasporanın ilişkilerini aksaksız sürdürmesi, her iki tarafın "kalıcı olabilmesi" için birbirlerine "muhtaç" olduğunun bilincinde davranması zorunluluktur. HERŞEYE RAĞMEN Kitlesel olmamasına karşın bireysel olarak "dönüş" yapanlar vardır. Bu kişileri çok katagorize etmeden "dönmüş" olmalarına saygı duymak gerekir. Değilse, o şunun için, bu şunun için, öbürü şu nedenle, beriki bu nedenle "döndü" diyerek; biz, dönmemiş isek kendimizi haklı çıkarma çabasıyla onları isimlendirmekten vazgeçmeliyiz. Hele "dönmüş" ancak çeşitli nedenlerle "anavatanda kalamamış" olanlara karşı; o duygusallığın ağır bastığı ilk yıllardaki gibi incitici, kırıcı, küçültücü söz ve davranışlardan kaçınılmalıdır. Bu tür uygulamalar ne bizim nedenli dönüşe bağlılığımızı kanıtlar, ne de toplumsal bir yarar getirir. Diğer taraftan dönüş karalılığını göstermiş ancak çeşitli nedenlerle "kalamamış" kişinin de; "ben şimdilik yapamadım" demesi yeterlidir, saygındır. Ama bir suçluluk ya da haklılık psikozuna kapılarak "insanımıza ve anavatana" ilişkin yerli yersiz yapacağı değerlendirme ve söylemler, o kişiyi asla haklı çıkarmayacağı gibi saygınlığını da zedeleyecektir. PEKİ YA ŞİMDİ? Adığeler'in ulusal sorunlarının çözümü "anavatana dönüştür". Bugünkü dünya koşullarında böyledir. Bu, Adığeler'in diliyle, kültürüyle, toprağıyla var olabilmesinin koşuludur. Ancak anavatan, tarihi gerçeklerin getirdiği koşullar çerçevesinde bir çok halkın bir arada yaşamak zorunda olduğu bir yerdir. O nedenle anavatan bizim kendi değerlerimize sahip çıkarak, diğerlerinin de haklarına saygı göstererek birlikte, barış ve demokratik kurallar içerisinde yaşayacağımız bir yerdir. Dünyanın yöneldiği yeni yapıda da çok konservatif yapılara da bir yer olmayacak gibi. Peki ya şimdi? Duyarlı, karalı ve sorumlu her Adığe, her zeminde her zaman "dönüşü" savunmalıdır. Dönüş yapmak isteyene moral ve ekonomik destek verilmelidir. Yıllık tatiller anavatanı görme, tanıma ve tanıtma amacına yönelik değerlendirilmelidir. Oturma izni alarak, vatandaş olabilme için çaba gösterilmelidir. Olanaklar varsa konut edinme, iş kurma, kurulu işlere katılma, ticaret yapma olanakları değerlendirilmelidir. Bizim Adığe kalabilmemizin en temel koşullarından biri anavatandakilerin "Adığe" kalabilmeleriyle doğrudan ilgilidir. O nedenle dönemiyorsak da ancak dilimizi, kültürümüzü, sanatımızı, folklorumuzu yaşatma çabası içerisinde olanlara ve özellikle anavatandaki gençlerimizin; dilde,sanatta, kültürde, ekonomide, politikada, insan ve toplum ilişkilerinde daha iyi yetişip, ileride "iyi kadrolar" olabilmesi için her yıl küçük de olsa ekonomik katkılar sağlamayı bir görev bilmeliyiz. Bu çaba ve uygulamaları ilk defa biz yapmayacağız. Bunun dünyada örnekleri var. Evet şimdi de yapılabilecekler var ... Yüzümüz hep anavatana dönük, kalbinizde hep Adığe sıcaklığı olsun.  +''+Yediç Mehmetp0*ğğğğğğğğğğğğğğğğııuğğğğğğğğğğğğğğğğğğğğğğ

“Gufes” 2001 Yılı Başarı Ödülleri Verildi

Adıge Nıbjıc'e Program "GUFES" bir grup duyarlı kişinin girişimiyle 1999 yılında oluşturuldu. "GUFES" aylık burslar vermenin yanı sıra, üç dalda da yıllık başarı ödülleri vermektedir. Adıge Nıbjıc'e Program "GUFES" bir sivil organizasyon. Bir grup duyarlı kişinin gönüllü girişimiyle 1999 yılında oluşturuldu. Bir çağrıyla amaçlar, çalışma alanları ve hedefler duyuruldu. Yapılan bu çağrıda "Adıge Halkı bu gün ciddi ulusal sorunlarla karşı karşıyadır. Anavatanda sayımız çok azdır. Yaşamak zorunda bırakıldığımız çeşitli ülkelerde çok hızlı asimile olmaktayız. Adıge dilinin, kültürünün, sanatının, yani bizi biz yapan değerlerin yaşayabileceği, gelişip ilerleyebileceği tek yer "Anavatandır". Birincil görevimiz "anavatana dönüştür". Bunun yanı sıra, dünyanın her neresinde yaşıyorsak yaşayalım halkımıza ve anavatanımıza karşı sorumluluklarımızın olduğu da bir gerçektir. Bu, Adıge olmanın yanı sıra çağına sorumluluk duyan insan olmanın da gereğidir. GENÇLERİMİZ geleceğimizdir. Anavatandaki gençlerimizin hem kendi ulusal kültürel değerlerini yaşayan ve yaşatan hem de evrensel değerleri tanıyan, dünyadaki gelişmelerden haberdar kişiler olarak yetişmelerine katkı sağlamak amacıyla, Adıge Nıbjıc'e Program "GUFES" oluşturulmuştur. Kendini halkına ve anavatana karşı sorumlu sayan tüm dostları, bu oluşuma düşüncelerini katmaya, ekonomik olarak destek olmaya, kendi çevresine duyurmaya çağırıyoruz." denilmekteydi. Başlangıçta üç girişimcinin (1999 - 2000 öğretim yılında) 3 öğrenciye aylık burs vermesiyle başlatılan oluşum, girişimcilerin anavatan Adıgey'den yaptıkları bu çağrının kısa sürede yankı bulmasıyla gelişti. Katılımcı sayısı kısa sürede beklenin üstünde gerçekleşti. Böylece 2000-2001 öğretim yılında 16 gencimize aylık burs sağlandı. Bursların yarısı öğrencilere yarısı da yeni çalışmaya başlamış gençlere destek amacıyla verildi. Burs verilen gençler Adıge dili - edebiyatı, kültürü, sanatı, folkloruyla, iletişim ve sosyal bilimler alanlarında öğrenim gören ya da çalışanlar arasından seçildi. Herkese gerçekleştirilen çalışmalar ve harcamalar hakkında ayrıntılı bilgiler ulaştırıldı. Yapılan çalışmaların olumlu bulunması ve her türlü harcamalar hakkında bilgi verilmesi, katılımcıların sayısını daha da arttırdı. Böylece yeni öneriler de gelmeye başladı. 2001 yılında bursların yanı sıra 2000 yılında, Sosyal Bilimler, Kültür-Sanat ve İletişim dallarında başarılı çalışmaları olan üç Adıge gencine BAŞARI ÖDÜLÜ verilmesi kararlaştırıldı. Oluşturulan altı kişilik komisyon, ödülleri, birer başarı plaketi ve 300er dolar para olarak belirledi. 2000 yılı GUFES Başarı ödülleri, Nisan 2001 de Adıge Cumhuriyeti Kültür Sarayında çok sayıda davetlinin huzurunda sahiplerine verildi. 2001-2002 öğretim yılında GUFES belirlediği koşullar ve hedeflediği alanlarda olmak üzere: Adıgey Sosyal Bilimler Enstitüsünden 3 kişi (Adıgece Konuşma Kılavuzu hazırlanması projesine destek), Adıge Televizyonu Adıgece yayınlardan 1 kişi, Adıge Makhe Gazetesinden 1 kişi, Devlet Halk Dansları Topluluğu NALMES'den 1 kişi, Devlet Halk Şarkıları Topluluğu YlSLAMEY'den 6 kişi olup, katılımcılarımızdan Dr. Ehsan Saleh ve Cihan Candemir, Yislamey'in 10. Kuruluş yılı olması nedeniyle 2 şer kişiye özel burs vermişlerdir. Adıge Tiyatrosundan 1 kişi, Adıgey Kültür ve Sanat Vakfından 1 kişi, Rostov Devlet Konservatuarından 1 kişi, Adıge Devlet Üniversitesi Adıge Dili ve Kültürü Fakültesinden 2 kişi, Adıgey Müzik Yüksek Okulundan 2 kişi, Yabancı Diller Fakültesinden 1 kişi, Turizm Fakültesinden 1 kişi olmak üzere toplam 21 gencimize aylık burs vermektedir. Adıge Nıbjıç'e Program "GUFES" belirlediği çalışma alanları, izlediği ilkeler, sağladığı güven ve her yıl artan katılımcılarıyla başarıya ulaşan ciddi bir girişim olmuştur. BAŞARI ÖDÜLLERİ GUFES yıllık başarı ödüllerinin verileceği kişileri belirlemek üzere oluşturulan komisyon yıl boyunca gençlerin çalışmalarını izleyip sunulan önerileri değerlendirerek sonuçları ertesi yılın Nisan ayında açıklamaktadır. Bu yılki komisyonda , Prf. Şhalaho Abu, Öğretmen Yedıc Memet, Kültür Bakan Yardımcısı Tlıxuç Anzavır, Adıgey Radyo ve TV Gen. Müdürü Yemıç Nurcan, Çetao İbrahim, Huade Adnan bulunmaktadır. Yıllık Başarı Ödülleri Adıgece olmak koşuluyla, Sosyal Bilimler, Kültür-Sanat ve iletişim dallarında başarılı çalışmaları olan gençlere verilmektedir. 2001 Yılı Başarı Ödülleri 23 Mayıs 2002 günü Maykop'ta "Aktiv Dil öğretim Merkezinde" düzenlenen bir törenle sahiplerine verildi. Ödül törenine kültür ve sanat çalışanları, basın yayın kuruluşu temsilcileri, eğitim ve bilim adamları ile Gufes'in bursiyerleriyle geçen yıl başarı ödülü alanlar katıldılar. Yedıc Memet, konukları selamlayarak, Gufes'in kısa geçmişini anlattı. "Özellikle böyle bir oluşuma düşünsel ve ekonomik katkı sağlamaları amacıyla yapılan "çağrıya" gönülden destek veren "katılımcılara" teşekkür ederim. Biz, katılımcıların temsilcileri olarak buradayız. Bizler de "Gufes" katılımcısı olmaktan mutluluk duyuyoruz. Bu oluşumun sağladığı başarı ve onur gerçekte bir çok farklı ülkelerde yaşasa da kalpleri anavatan için atan katılımcı arkadaşlarımızındır. Bu oluşuma destek veren Türkiye, Almanya, İsrail, İsviçre, Hollanda, Fransa'daki "katılımcıları" bir bir saygıyla selamlıyorum. Ama izninizle bir kişiye, BAJJ Kaya dostumuza ilk günkü heyecanını hiç kaybetmeden özverili çalışması ve bu oluşuma en büyük emek veren kişi olarak özellikle teşekkür etmek istiyorum. Gençlerimiz yarınımızdır, umudumuzdur. Sizlerden çok iyi çalışmalar bekliyoruz. Kendi ulusal değerlerinizden kopmadan evrenseli yakalamaya, dünyalı olmaya çalışınız". Yedic Memet ayrıca Gufes'in geleceğe ilişkin projeleri hakkında da kısaca bilgi verdi. Ödül Komisyonunun kararını okuyan Çetao İbrahim, Sosyal Bilimler Dalında Adıge Sosyal Bilimler Enstitüsü çalışanlarından Nekhay Tamara'ya Adıge Yazar Aşine Hazret'in edebi kişiliği üzerine yazdığı bilimsel tezi ve Nart Destanlarının 8 cilt olarak yeniden basımının redaksiyonu çalışmaları nedeniyle, Kültür-Sanat Dalında, Oşten Müzik Grubundan Pşınavo Yirıgu Zemanbiy'e Adıge müziği üzerine çalışmaları ve diaspora müziğine yakın ilgisi, İletişim Dalında, Adıge Televizyonu Adıgece Haberler Bölümü spikerlerinden Davur Husen'e Adıge dilini çok güzel kullanması ve ulusal sorunları gerçekçi biçimde gündeme taşıması nedeniyle 2001 Yılı GUFES Başarı ödülleri verildiğini belirtti. Ödül Komisyonu Başkanı Prof. Şhalaho Abu, "Gufes, adından da anlaşılacağı gibi kalpten gelerek çok içten, çok samimi olan kişilerin oluşturduğu gönüllü bir girişim. Çok farklı ülkelerde yaşamak zorunda olsalar da "Gufes Katılımcılarını" anavatan ve kendi öz kültürlerine olan sevgileri bir araya getirdi. Bu çok duyarlı, bilinçli ve saygıdeğer bir davranış. Gufes burada "Adıgeyde" gençlere yönelik çok güzel işler yapıyor. Çok sayıda gencimize her ay burslar, bugün olduğu gibi başarı ödülleri veriyor. Gençlerimize çok büyük destek sağlıyor ve teşvik edici oluyor. Gufes adına işleri burada yürütenler adlarının bile söylenmesini istemiyorlar. "Biz de diğer arkadaşlarımız gibi Gufes'in birer katılımcısıyız" diyorlar. Bu bizim burada hiç alışık olmadığımız bir durum. Bu programa destek veren katılımcıların Adıge tarihinde hakkettikleri yeri alacağına inanıyorum. Her birini saygıyla selamlıyorum. Gençlerden de bunun bilincinde olmalarını istiyorum ve başarılar diliyorum." dedi. Konukların alkışları arasında plaketler ve para ödülleri sahiplerine verildi. Ödüllerin verilmesinden sonra söz alan konuklardan Kültür Bakan Yardımcısı Tlexuç Anzavır "Bugün burada olmaktan çok mutluyum. Gufes gerçekten gençlerimize yönelik çok özel çalışmalar yapıyor. Bu oluşum, bu yaklaşım bize çok yeni çok farklı geliyor. Bu çok büyük ve saygın bir düşünce. Bu programı kim ya da kimler düşünüp organize ettiyse büyük düşündüklerini ortaya koydular. Hepsini kutluyorum. Gufes, gelişmiş ülkelerdeki benzerleri gibi çalışıyor. Bu başarı ödülleri çok teşvik edici olmaktadır. Gençlerin bu ödüllerle yüklendikleri sorumlulukların bilincinde olacaklarını umuyorum." dedi. Adıge TV Adıgece Yayınlar Başkanı Şhalaho Sveta "Gufes'in yaptığı güzel çalışmalar burada çok kişiye örnek oluyor. Çok farklı ülkelerde yaşayan katılımcılar arasında anavatan merkezli çok güzel bir bağ da kurulmuş oldu. Bu yapının çok daha gelişerek büyük işler yapacağına inanıyorum." dedi. Devlet Halk Dansları Topluluğu "NALMES" Genel Sanat Yönetmeni Khul Muhamed, Adıge Makhe Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Beğuşe Azamet ödül verilen kişilerin çok isabetli seçildiğini, bu seçimin hem bu yıl hem de geçen yıllarda isabetle yapılmasından son derece memnun olduklarını belirttiler. Yenemıko Mevlid "Gufes ödülleri gelecekte Adıgelerin Nobel ödülü gibi olacak ve ona sahip olabilmek için herkes yarış içinde olacaktır. Başarılar diliyorum." dedi. Ödül alanlar adına söz alan Nekhay Tamara "Çalışmalarımızın farkına varan, bizi izleyen, gözetleyen "Gufes Katılımcılarına" çok teşekkür ediyoruz. Onlar burada doğmadılar, burada yaşamadılar, ancak anavatanlarına olan sevgiyle bize ulaşıyorlar. Onlara saygı duyuyorum. Bugünkü gibi hayatımda heyecan duyduğum hiç bir gün yaşamadım. Çok sevinçliyim, çok mutluyum. Bu ödülün bize çok önemli sorumluluklar yüklediğini biliyoruz. Her birimiz kendi alanlarımızda elimizden geleni yapacağımıza söz veriyoruz. Ödül komisyonuna ve hepinize çok teşekkür ediyorum." dedi Tören, Gufes katılımcılarına "Teşekkür Mektubu" yazılması, "katılımcıların" adlarının kalıcı olabilmesi ve Gufes'in toplantılarında asılı durması için büyükçe bir liste yapılması önerisiyle sona erdi. "Adıg Press" Gufes e-mail: adige@istnet.ruKaffed

Bir Kayışın Tesiri

Ömer Seyfettin şüphesiz Türk edebiyatının en önemli isimlerinden. Bu sayımızda Ömer Seyfettin'in pek bilinmeyen bir hikayesine yer veriyoruz. Ömer Seyfettin bu hikayesinde sıradan bir Çerkes kayışının bile insanları ne kadar etkileyebildiğini anlatıyor. Bir zabit arkadaşımla oturuyorduk. Yanımızdaki masada iri, palabıyıklı, kocaman kalpaklı bir babayiğit, çetin bir Çerkes şivesiyle karsısında sıralanmış irili ufaklı kalpaklılara birşeyler anlatıyordu. Daha Kafkasya'dan yeni gelmiş sanılacaktı. +''+ - Demek yollar açıldı, dedim. Arkadaşım, - Hangi yollar? diye yüzüme baktı. - Hangi yollar olacak, Karadeniz yolu. - Nereden bildin? - Baksana su hemşeriye... İşte mutlaka yeni gelmiş olacak. - Hangi hemşeriye? Sağımızdaki, yanağından kan damlayan iri Çerkesi gösterdim. Arkadaşım bir kahkaha attı. Azıcık daha katılacaktı. - Çerkes taklidi yapar! - Güldürmek için mi? - Hayır. - Ya niçin? - Kendini Çerkes zannettirmek için. ... Tekrar koca kalpaklı babayiğide baktım. Hiç Türkçe bilmez bir Çerkes fesahatiyle başını ağır ağır sallayarak elindeki gümüş savatlı kamçıyı çizmelerinin uzun konçlarına vurarak, takır tukur konuşuyordu. Sandalyeye ata biner gibi binmişti. - Şaka etme, dedim, bu halis muhlis Çerkes... - Arkadaşım yemin etti: - Vallahi değil... - Ne biliyorsun? - Nasıl bilmem, benim sınıf arkadaşım. - Ne gülüyorsun?, dedim. - Ayol o Çerkes değildir! dedi. - Ey, lisanına ne diyeceksin? - Zabit mi? - Evet, fakat cuma günleri böyle Çerkes gibi giyinir.Merak ettim: - Çerkes değil diyorsun, Gürcü mü? - Hayır. - Çeçen mi? - Hayır. - Lezgi mi? - Hayır. - Ya ne? - Türkoglu Türk! - Nereli? - İstanbullu... Anası Germiyanzadelerden. Babası... Mirliva olduğu halde daha dilini düzeltememiş bir Kastamonulu idi...O halde bu Türk, niçin herkese kendini Çerkes zannettirmek istiyor? diye sordum. Arkadaşım tekrar bir kahkaha attı. - Bak sana anlatayım niçin, dedi. Bu sahte Çerkesin adi Mahmut Beydir. İdadi ikinci sınıfa kadar hiçbir milliyet iddiası yoktu. O sene ramazan tatilinde bir arkadaşı kendisine Karamürsel'den gayet zarif bir Çerkes kayışı getirdi. Bu kayışı hepimiz gördük. Hakikaten nefisti. Gümüş savatlı tokaları ağır, kayışı siyaha yakın koyu lacivertti. Gümüşten üç büyük sarkıntısı vardı. Mahmut bey bu kayışı beline takti. O günden itibaren Türklerle konuşmamağa, hep Çerkeslerle düşüp kalkmağa başladı. Ertesi sene hiç tanıdığı olmadığı halde tezkere getirerek Karamürsel'e sılaya gitti. Harbiyeye geçtiğimiz zaman Mahmut Bey, Türk şivesini kaybetti. Büyük fedakârlıklar yaparak piyadeden süvariliğe becayiş etti. Zabit çıktığımız zaman Türkçe'yi unutmuştu. Ama, Çerkesceyi de öğrenemedi. Öğrendiği mükemmel bir Çerkes şivesiydi. Adini alay için "Çerkes Mahmut" takmıştık. O buna kızmaz, hatta iftihar ederdi. Zabitken meşhur bir Çerkes paşaya intisap etti. Onunla İstanbul'a sürüldü. Kafkasya'ya kaçtı. Milleti ile hiç münasebeti olmayan yerleri öz vataniymiş gibi gezdi, dolaştı. Bir Çerkes kızıyla evlendi. Hürriyetten sonra İstanbul'a geldi. Artık isi gücü Çerkeşlik için çalışmak oldu. Her yerde su işittiğin garip şive ile "Adige" propagandası yapmağa başladı. Kastamonulu pasa babasından kalan serveti Çerkes Tarihi'ni yazacak muharrire adadı.Kafkasya'dan yeni gelmiş sandığım sahte Çerkes Türke tekrar baktım. - Acaba akrabaları içinde Çerkes filan yok mu? Arkadaşım, - Yok be yahu! diye elini tas masaya vurdu, halis muhlis Türk diyorum! Hâlâ bir kelime Çerkesce bilmez. Sınıf arkadaşımın Karamürsel'den getirdiği Çerkes kayısında sanki bir tılsım vardı. O andan itibaren Çerkeslik sevdasına düştü. Arkadaşım yarim saat kadar Çerkes Mahmut beyin gülünç menkıbelerini anlattı. Hali tavrı son derece babayiğitvari olan bu kahraman, meğer ömründe hiçbir muharebeye girmemiş. Son derece korkakmış. Daima tanıdıklarının iltimasıyla seferberlik zamanını geri hizmetlerde geçirmiş. Biz konuşurken Çerkes Mahmut bey gülerek, yanındakilere Çerkesce sakalar ederek kalktı. Büfenin önünde durdu. Para veriyordu. Çantasını pantolonunun cebinden çıkarırken gördüm. Belindeki yirmi sene evvel Karamürsel'den hediye gelen kayışın savatlı gümüş sarkıntıları pırıl pırıl parlıyordu. Türklerin hariçten kendi içlerine gönüllü bir tek "Millettas" celbedecek böyle ehemmiyetsiz kayışçıkları bile olmadığını düşündüm.[Ömer Seyfettin, Bütün Eserleri, Cilt 4, Bilgi Yayınevi, 1988, s.84-87. İlk baskı: Zaman gazetesi, 13.2.1335] +''+Ömer Seyffettin

Bir Sürgün Anmak

18 Mayıs akşamı Kaf-Der Ankara Şubesinden kırk yedi kişilik bir grup halinde yola çıktık. Anavatan Kafkasya'dan Kafkas - Rus Savaşının bitimi ve savaşan son Abaza kabilelerinin de Habezde savaşa son vermesinin ardından başlayan sürgünün 138. yılını anmaya gidiyorduk. Yol boyunca atalarımı düşündüm. Ölümleri düşünerek yaşamın ne kadar ucuz olduğunu anımsadım ve yaşamam için çekilen zorlukları ve fedakarlıkları düşünerek hayatın değerini anladım. Borçlarımı hatırladım. Atalarımın kanlarıyla ödedikleri hayatımın bedelini ben sadece geri dönerek ödeyecektim. Bu duygularla girdik İzmit'e ve rahat geçirdiğim bu yolculuğu sürgün yolundakilerin nasıl geçirdiğini düşündüm... "Kefken - Karaağaç köyünde, unutmadığımızı tekrar göstereceğiz" yazıyordu ilanlarda. Sadece bir sene önceydi küçük bir kalabalık olarak orada buluşmamız ve sürgünü anışımız. Oysa bu yıl Kafder İzmit şubesinin ve Adapazarı derneklerinin organizasyonu ve Türkiye'nin dört bir yanından gerçekleşen katılım ile bu sayı iki bine ulaşmıştı. Aradan bir sene geçmişti, değişen ne olmuştu ki bu sayı bu kadar artmıştı? Kefken - Karaağaç köyünde bulunan Çerkes mezarlığında büyük sürgünden sonra 1917 – 1918 tarihleri arasında Abhazya'dan sürülen 1500 kadar insanımız yatıyordu. İçinde bulunulan atmosfer inanılmaz derecede duygu yüklüydü. Unutmamışlardı onları 4. nesil torunları... Siyah ortama hakimdi, yapılan konuşmalarda lanetle söz ediliyordu geçmişten... Uğranan soykırımın boyutları büyüktü. Hüznü yaşamaya alışmıştım oysa, ama dayanamıyordu yüreğim. Duvarların arasında yürümeye başladım. İsimsiz, hatta yattıkları yerlerin izlerini bile zor bulabildiğim insanlarım yatıyordu burada. Yaşamları boyunca huzuru bulabildikleri tek yer burasıydı belki, belki de hala huzursuz, acı içinde bizleri seyrediyorlardı Anavatandan ne kadar uzakta olduğumuzu hissederek. Çektikleri acılar ve yaşadıkları sefaletin izleri Kefken sahilindeki mağaralarda kendini gösteriyordu. İçimizden birileri idi duvarlara adını kazıyan. Ve aynı kanı taşıyordu hüzün dolu yüzlerin kalabalığı. Tüm gözlerde nefret vardı. Lanet ediyorlardı kadere. Ta ki susma zamanı gelene kadar. Bir an önce boşaltılmalıydı orası ve boşaldı da. Yeni hedefimiz İstanbul'du, yollarında kaybedilenler için ağıtlar ğıbzeler dökülen İstanbul'a gidiyorduk. Kız Kulesiydi yeni buluşma yerimiz. Akşam vaktiydi; ellerimizde karanfiller ve yakılan mumlar eşliğinde söylüyorduk ağıtları. Yüzlerce insan vardı aynı duyguyu paylaşan Türkiye'de, Maykop'ta, Nalçik'te, Amman'da, Amerika'da yaşayan ve biz biliyorduk unutmayacağımızı, unutturamayacaklarını.Ömür Enes

Anayurda Dönüş ve Adaptasyon

Zaman su gibi akıp gidiyor. 1 Ağustos tarihinde ilk Kosovalı Adığe grubunun vatana gelişi ikinci yılını doldurdu. Bugün Adığelerin tarihine altın harflerle yazılmış durumda. Savaş ateşinden kurtarılan bu insanlara yeni bir yaşam sağlanabilmesi için Adığey Cumhuriyeti yöneticileri, vatandaşları ve dış ülke Adığeleri ellerinden geleni yaptılar. Bugünlerde ise vatanlarına dönenlerin sorunları ile ilgilenme işi Adığey Cumhuriyeti Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'na verildi. Bakan Raziyet Natho ile bu konuda yapılan bir söyleşiyi sunuyoruz. +''+ 21 Şubat 2000 tarihinden itibaren vatanlarına dönenlerin (repatriant) sorunları ile ilgilenme görevi Bakanlar Kurulu'nca sizin bakanlığınıza verildi. Bu sürede neler yapıldı? Sizin de belirttiğiniz gibi birkaç aydan beri vatanlarına dönenlerin sorunlarıyla bakanlığımız ilgilenmektedir. Bu görevin bize veriliş nedeni de dönenlerin daha çok sosyal problemlerle karşılaşıyor olmalarıdır. Bakanlığımızın bu konularda yapması gerekenler hiç de az değildir. Dönenlerin kişisel sorunları yanında onların ikamet edecekleri Mafehable Köyü'nün yapımı da bizim görevlerimiz arasındadır. İlk iş olarak dönenlerin yasalarımıza göre yararlanabilecekleri emekli aylıkları, işsizlik ve çocuk yardımlarını almaları için gerekli çalışmaları yürütüyoruz. Oturma izni ve vatandaşlık kazanmaları ile ilgili sorunlarla uğraşıyoruz. Soydaşlarımızın "mülteci" statüleri olmadığı takdirde Rusya Federasyonu'nun yasalarınca sağlanan haklardan yararlanma imkanları yoktur. Bu sorunları da çözmek için çalışıyoruz. Çalışma alanımız sadece Kosovalılarla sınırlı kalmamakta, daha önce çeşitli ülkelerden dönüş yapmış olan soydaşlarımızı da kapsamaktadır. Bu amaçla da hükümetin oluşturmuş olduğu "Vatanına Dönenlerin Adaptasyon Merkezi" ile ve dönenlerin kendilerinin oluşturdukları DAR Derneği ile ve ilçe yöneticileriyle uyum içerisinde çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Mafehable Köyü'nde 7 evin bitirilerek sahiplerine verildiğini, kalanların da kısa sürede biteceğini duyduk. Bu konuda neler söyleyeceksiniz? 7 evin bitirilerek sahiplerine verilmiş olması sevindirici bir olay olmuştur. Oturmaya hazır olan 7 ev daha yakında sahiplerini bulacaktır. Geri kalan 8 evi ise yaz sonuna kadar bitirmeyi amaçladık. Başkan Putin, bu konuda Başkan Carım'a yardım sözü vermiştir. Rusya Federasyonu'nun Mülteci Hizmetleri Dairesi ile işbirliği halindeyiz. Gerek konutlar için gerekse dönenlerin barınmaları için yaptığımız harcamaların Rusya Federasyonu (R.F.) Hükümeti tarafından bize ödenmesini bekliyoruz. Amacımız kış gelmeden herkesi evine yerleştirmektir. Evlerin yapımı tamamlanınca soydaşlarımızın tümü şimdi kaldıkları Geçici Barınma Merkezi'ni terk edip köylerine yerleşmiş olacaklardır. İkinci grup olarak gelen Kosovalılar için de Maykop'ta 12 daire satın alınarak yerleştirilmişlerdir. Bu dairelerin giderleri de Dönenlere Yardım Vakfı'nca karşılanmaktadır. Bugün soydaşlarımızın geçici olarak barındıkları ve adına Dönenlerin Adaptasyon Merkezi dediğimiz bina, soydaşlarımız evlerine yerleştikten sonra ne olacaktır? Bu bina Bakanlığımızca satın alınmıştır. Kosovalıların ikamet zorunluluğu nedeniyle yeterince yeterince onarılamamış ve restore edilememiştir. Kosovalılar'ın oradan ayrılmasının ardından tamir ve restore edilecektir. İsmi aynen korunacak ve bundan sonra dış ülkelerden vatanlarına dönecek olan soydaşlarımız kendilerine bir konut buluncaya ve ülkeye alışıncaya kadar burada ücretsiz kalmaları sağlanacaktır. Savaş ateşinden kurtarılan insanlara yardımcı olmak tabii ki gereklidir. Bunların dışında başka ülkelerden dönüş yapan insanlarımız da var Adığey'de. Onlardan size başvurular olmuyor mu? Ne gibi problemleri var ve onlara nasıl yardımcı oluyorsunuz? Vatanlarına dönenlerin sorunları Bakanlığımıza tevdi edildiğinden beri Kosovalılar dışında bir çok insan da bize çeşitli sorunları nedeniyle başvurdu. Örneğin vatanına dönmüş olan bir anne ile kızına kendilerine ev buluncaya kadar merkezimizde yer verdik. Aynı şekilde satın aldıkları eve sahip olamayan ve bu yüzden mahkemelik olan çok çocuklu bir aileye de merkezimizde yer vermiş olduk. Bunlar gibi başka birçok insan daha başvurmuştur. Geldikleri ülkelerde aldıkları diplomaların burada da geçerli olması ile ilgili sorunlar vardır. Üç ayda bir merkezimizde dönen insanlarımızla toplantı yaparak sorunlarını dinliyor ve çareler arıyoruz. Mafehable Köyü'nde kendi parası ile ev yapmak isteyenlere merkezimizin müdürü yardımcı olmaktadır. Kısacası cumhuriyetimizde dönenlere yardım amacıyla kurulmuş vakıf ve DAR Derneği ile birlikte dönenlerin sorunlarını çözmeye ve onlara elimizden geldiğince yardımcı olmaya uğraşıyoruz. İleriki çalışmalarınızda hangi konulara öncelik vereceksiniz? Doğrusu bu işin bana verileceğini hiç düşünmemiştim. R.F. Hükümeti bu konuda yapmış olduğumuz harcamaları bize ödeyeceğini vaad etmişti. Bakanlığımız bu amaçlarla bugüne kadar oldukça yüksek sayılacak miktarlarda harcama yapmıştır ve bu paranın bize tekrar geri dönmesini sağlayacağız. Yaptığımız işin bir ulusal görev olduğunu kabul ediyorum ve bu nedenle bir gün dahi bıkkınlık ve pişmanlık duymuş değilim. Önümüzdeki en önemli hedef aramıza dönen insanlarımızı güzel karşılamak ve onların iyi bir yaşam kurmalarına yardımcı olmaktır. Bunu başarabilirsek bu alandaki tüm çabalarımızı boşa gitmemiş sayacağım. Dış ülkelerde yaşayıp vatanına dönüp dönmeme konusunda tereddütlü olan soydaşlarımızın yaptığımız bu çalışmalardan ve dönen insanların başarılarından etkileneceklerine inanıyorum. Bu yüzden bakanlığımız kendisine verilen bu görevi imkanları ölçüsünde yerine getirmeye çalışacaktır. Röportaj: Aminat Jacemıko [ 30 haziran 2000 tarihli Adığe Mak gazetesinin "Dış Adığelerin Yaşam Dünyası" ekinden çeviren: İ. Çetao. ]+''+Raziyet Natho