Horoz

Çocukluğumda horozlar can düşmanımdı. Bu hayvanlarla ne zaman kanlı-bıçaklı olmaya başladığımı, pek anımsamıyorum. Komşulardan biri kavgacı bir horoz mu edindi, artık aramızdan birinin kanı akmadan durmazdı. +''+ O yıl Abhazya'nın dağlık köylerinden birinde bir akrabamızın yanında yaz dinlencemi geçiriyordum. Ailenin iki kızı, iki oğlu ile anneleri vardı. Sabah olur olmaz kimi mısır tarlasına ot yolmaya, kimi de tütün kırmaya giderdi. Ben evde yalnız kalırdım. Ancak boş oturmaz, işlerin en kolaylarını, en zevklilerini ben yapardım. Görevim, evdeki oğlakları beslemek (her gün bir kucak dolusu, yaprakları hışır hışır hışırdayan fındık dalı koparırdım), öğleye doğru pınardan soğuk su getirmek, bir de eve göz-kulak olmaktı. Hoş, göz-kulak olacak pek bir şey yoktu. Arada bir boğazımı yırtarcasına bağırır, böylece civcivlere dadanan çaylaklara gözdağı verirdim. "Sıska kent çocuğu iyi bağırsın" diye tavukların altından aldığım sıcacık bir çift yumurtayı içmeme izin verilmişti, ben de bu işi seve seve yapardım. Mutfağın arkasında hasırdan örme sepetler asılı dururdu. Tavuklar avludan içeri girer, bunların içine yumurtlarlardı. Duvardaki sepetlere tırmanıp yumurtlamaya nasıl alıştırılmışlardı, bugün bile aklım ermez. Neyse...Ben ayaklarımın ucuna basarak yükselir, sepetlerden birindeki yumurtaya dokunurdum. O sırada kendimi inci peşine düşmüş "Bağdat Hırsızı" gibi hissettiğime kalıbımı basarım. Yumurtayı duvara vurmamla tepeme dikmem bir olurdu. Ben böyle yaparken tavuklar çığlık çığlığa gıdaklarlarmış, kime ne! Yaşam bununla anlamlı, bununla güzeldi. Temiz hava, taze besin... İyi gübrelenmiş toprakta yetişen kabaklara benzetiyordum kendimi. Bir gün evde iki kitap geçti elime: Thomas Reid'in "Başsız Süvari"si ile Shakespeare'in "Ağlatı ve Güldürüler"i. Birinci kitap beni öylesine sardı ki, roman kahramanlarının adları tatlı bir müzik gibi çalınmaya başladı kulaklarımda. Morris Moustanger, Louiz Poindexter, Yüzbaşı Kassius Kolehaun, El Koiot, İspanyol debdebesinin tüm parıltısıyla İsodore Kovbi de Loslianos... Hepsi de ne güzel adlardı! "Morris Moustanger tabancasını Yüzbaşı'nın şakağına dayayarak: - Özür dileyin, yüzbaşı! diye haykırdı. - Aman Tanrım, başı yok bu adamın! - Sizinki göz yanılması! İyi görmüyorsunuz, diye karşılık verdi Yüzbaşı." Kitabı baştan sona okuduktan sonra bir de sondan başa okudum, bununla yetinmeyip iki kez de çaprazlamasına yuttum. Shakespeare'in "Ağlatılar"ı hayli karışık, anlamsız şeyler gibi geldi bana. "Güldürüler"i ise yazarının uyduruculuk konusundaki ustalığını kanıtlamakta gecikmedi. Saray soytarıları krallar için değil de, krallar onlar için var olmuş gibi düşünmeye başladım. Oturduğumuz ev bir tepenin üstündeydi; rüzgar gece-gündüz bir ucundan girip öbür ucundan çıktığı için, dağlılara yaraşır biçimde kuru ve sağlamdı. Çatının saçaklarının altına kırlangıçlar öbek öbek yuva yapmışlardı. Kırlangıçlar sanki çatının içine girmek istercesine korkusuzca dalıyorlar, ancak son anda hızlarını kesip tam saçağın dibine gelince havada asılı durarak uçmaya başlıyorlardı. O sırada yavrular aşağı düşmek pahasına dışarı fırlıyorlar, gagalarını ayıra ayıra, çığlığı basıyorlardı. Yumurcaklar öylesine aç gözlüydüler ki, onlarla ancak yorulmak bilmez anne kuşlar baş edebilirdi. Yavrusunun ağzına yemi tıkan anne, gövdesini azıcık geriye verip birkaç saniyeliğine yuvanın kenarına yapışıyor; kıpırtısız, sivri gövdesi orada öylece dururken başı dört bir yana fır fır dönüyordu. Bir an sonra gövde oradan kopuyor, aşağı doğru taş gibi düşüyor, sonra kanat açıp süzülerek saçağın altından dışarı süzülüyordu. Tavuklar avluda dinginlik içinde yayılıyor, serçeler, civcivler cıvıldaşıyordu. Ancak saldırgan düşman fırsat kolluyordu hep. Ben ikide birde haykırsam da çaylaklardan her gün birinin avını kapmasını önleyemiyordum. Kimi zaman dalış yaparak, kimi zaman alçaktan uçarak bir civcivi pençesiyle yakalıyor; güçlü kanatlarını çırparak, ağırlaşan gövdesiyle yükseliyor, ağır ağır orman yönüne doğru uzaklaşıyordu. Doğrusu, soluk kesici bir olaydı çaylağın civcivi kapması. Kimi durumlarda başlangıçta mahsus sesimi çıkarmıyor, ancak canavar kuş uzaklaşırken vicdanımın sesini bastırmak için bağırıyordum. Çaylağın kaptığı civcivin öyle korkmuş, öyle aptalcasına pusmuş bir duruşu oluyordu ki! Eğer tam kaçırma anında bağırırsam çaylak ya avını kapamıyor, ya da kapmasıyla birlikte geri bırakıyordu. Böyle durumlarda zavallı civcivi çalılığın içinde korkudan ödü patlamış, gözleri camlaşmış bir halde buluyorduk, - Artık yaşamaz, diyordu ağabeylerden benimle geleni. Civcivin başını kopardığı gibi mutfağa götürmem için bana veriyordu. Evdeki tavuk sürüsünün başı kızıl tüylü, iri bir horozdu. Kabarık telekleri, sinsi bakışlarıyla tıpkısı tıpkısına bir doğulu zorbaya benzetilebilirdi. Benim eve gelişimin daha ilk günlerinde bana açıkça kin beslemeye başladı. Kavga çıkarmak için fırsat kolladığı belliydi. Kim bilir, belki de yumurtaları kırıp kırıp içişim erkeklik onuruna dokunmuştu. Ya da çaylakların saldırısı sırasında kimi savsaklamalarıma içerlemişti. Bunlarda ikisi de olabilirdi. Daha da önemlisi tavuklar üzerindeki egemenliğini bir insanoğlunun paylaşmaya kalkması onu çileden çıkarıyordu herhalde. Hangi zorba böyle bir şeye katlanabilirdi ki? İki başlı egemenlik çok geçmeden çatlak verecekti nasıl olsa. Onun için bir kavga bekleyişi içinde horozu gözlemeye koyuldum. Ne gözüpek bir hayvan olduğu da su götürmezdi doğrusu. Çaylak baskını sırasında bütün tavuklar ile civcivler çil yavrusu gibi dört bir yana kaçışırlarken o tek başına avlunun ortasında dikiliyor, dağılan haremini öfkeli gokgoklarla bir araya toplamaya çalışıyordu. Bununla da yetinmeyip kanat süzen çaylağa doğru birkaç adım koşuyordu. Ancak uçan bir yaratığa karşı yürüyen bir yaratığın yiğitliği boşuna caka satmaktan başka neye yarardı ki? Avlunun bir köşesinde ya da bahçede, yanında birkaç gözdesiyle birlikte yayılırken bir yandan da sürünün geri kalanını gözden ırak tutmadığı anlaşılabilirdi. İkide bir boynunu uzatıp göğe bakışı, tehlikenin yaklaşıp yaklaşmadığını görmek içindi. Diyelim, süzülerek yaklaşan bir canavarın gölgesi avluda belirdi ya da bir karganın cırtlak haykırışı duyuldu: Hemen başını kaldırarak meydan okurcasına çevresine bakınır, o bed sesiyle tehlike işareti verirdi. Tavukcağızlar ne yapsınlar, her biri sığınacak bir yer arayarak kaçışırlardı. Horoz çoğu zaman durup dururken tehlike çığlığı koyverir, bu yalancı bağırışlarıyla haremindeki dişileri sinir gerilimine iter, zavallıcıkların direnme güçlerini felce uğratarak egemenliğini iyice pekiştirirdi. Bir gün bakmışsınız, damarlı pençesiyle topraktan birşey kazıp çıkarmış. Bulduğu nesneyi paylaşmaları için tavuklara doğru öyle bir haykırış haykırırdı ki! En önce yetişen tavuk o nesneyi gagalayadursun, bizim horoz onun çevresinde kostaklanarak birkaç tur atar, sanki duyduğu coşkudan dolayı kendinden geçerdi. Ama bunun sonu genellikle tavukcağıza sarkıntılık etmekle biterdi. Zavallı dişi neye uğradığını şaşırıp kendine gelmeye çalışarak çöktüğü yerden kalkar, silkinmeye başlar; horoz ise utku kazanmış bir yiğit tavrıyla, artık doymuş, çevresini süzerdi. Eğer yem bulma haykırışı sırasında, göz koyduğu tavuk en önde koşmazsa bizim kurnaz horoz ilk gelenin önüne durur ya da onu oradan uzaklaştırır; sevdiği yaklaşana dek gokgoklamasını sürdürürdü. En çok göz koyduğu, yıkanmış gibi beyaz tüylü, piliç inceliğindeki tavuktu. Beyaz tüylü tavuk temkinli temkinli horoza yaklaşır, gagasını uzatarak yemi bir kavrayışta kapar, sonra teşekkür etmeye bile gerek görmeden oradan tabanları yağlardı. Artık horozun düştüğü utanç verici durumu bir gözünüzün önüne getirin. Bir yandan tavuğun arkasından yetişmeye çalışarak iri gövdesiyle seğirtir, bir yandan da horoz olmanın ağırbaşlılığını korumaya çalışırdı. Çoğunlukla bu kovalamaca başarısızlıkla biterdi. O zaman horoz tıknefes olup bir yerde durur, sonra da sanki tavukla aralarında bir şey geçmemiş de, bu koşturmacanın başka bir anlamı varmışcasına bana doğru yan yan bakardı. Gerçek şu ki, horozun böbürlenerek yaptığı şölen çağrısının sonu çoğu kez aldatmacayla biterdi. Ortada kapışacak bir şey olmadığını bildikleri halde tavuklar gene de horozun başına üşüşürlerdi. Ah, şu dişi yaratıkların merakı yok mu, onların başına ne gelirse hep bu yüzden gelir. Horoz bana karşı gitgide küstahlığı ele almıştı. Avludan şöyle bir geçmeye göreyim, hemen o da peşime düşer, korkuyor muyum diye beni denerdi. Sırtımda tüylerimin ürperdiğini hissederdim o an. Ne olacak diye durur beklerdim. Horoz da durur, arkamda beklerdi. Fırtına nerdeyse koptu, kopacaktı. Ve bir gün kopuverdi. O gün mutfakta yemek yerken kapıdan horozun içeri girdiğini gördüm. Elimdeki mısır ekmeğinden birkaç parçayı önüne attıysam da boşuna. Mısır ekmeğini yemesine yedi ama barışmaya hiç niyetli değildi. Eh, artık yapacak başka bir şey kalmamıştı. Oradaki sopayı kaptığım gibi hayvanın üzerine yürüdüm. Ama o, bana mısın demedi; bir sıçrayışta yana kaçtı, erkek kaz gibi boynunu uzatarak gözlerini gözlerime dikti. Bu sefer sopayı kafasına fırlattım. Ne yazık ki, vuramamıştım. Horoz daha çok havaya sıçradı, kendi dilinde lanetler yağdırarak üzerime çullandı. Kızıl tüylü bir öfke yumağı saldırdıkça saldırıyordu. Hemen oradaki tabureyi kaptım, savunmaya geçtim. Horoz o öfkeyle tabureye nasıl çarptıysa, kafası kesilmiş ejder gibi oracığa yığılıverdi. Yeniden toparlanıp ayağa kalkarken kanatları toprak döşemeyi öylesine yelpazeliyordu ki, üstüm başım toz-toprak içinde kalmıştı. Ben onun sersemlemesini fırsat bilip duruşumu değiştirdim, tabureyi Romalıların kalkanı gibi önümde tutarak çıkışa doğru, kapının dibine dikildim. Bu durumda kendimi koruya koruya avluyu geçtim, can düşmanım ise durmadan üzerime atılıyordu. Bana öyle geliyordu ki, her sıçrayışta asıl niyeti gagasıyla gözlerimi oyup çıkarmaktı. Ben o korkuyla taburayi siper ediyor, canavar hayvan ise kalkana çarptıkça kendini yerde buluyordu. Ellerim kan içinde kalmıştı, ağır tabureyi tutmak gittikçe güçleşiyordu. Ancak tek kurtuluş çarem de buydu. Horoz son bir saldırı daha tazeledi, güçlü kanatlarını çırparak havaya fırladı; ben gene kalkana çarpacak sanırken, gelip taburenin tepesine kondu. Ben hemen tabureyi elimden attım, geriye dönüp birkaç sıçrayışta terasa çıktım, kendimi odama dar attım, kapıyı arkamdan kapadım. Göğsüm telgraf direkleri gibi inliyor, ellerimden kanlar sızıyordu. Bir an soluğumu kesip kulak kabarttım, kahrolası horoz kapının arkasında beni bekliyor olmalıydı. Evet, tam tahmin ettiğim gibiydi. Bir süre sonra kapıdan uzaklaştı, demir sertliğindeki mahmuzlarıyla yeri pat pat döverek terasta gezinmeye başladı. Beni kavgaya çağırdığı belliydi, ama ben sığınağımdan çıkmamayı yeğledim. Sonunda bu bekleme canına tak etmeli ki, sıçrayıp korkuluğun üstüne çıktı, tutkusunu herkese duyururcasına gokgokladı. Evin delikanlıları horozla aramızdaki kavgayı öğrenince hergün bir dövüş düzenlemeye başladılar. Bu dövüşlerde kimse açık bir üstünlük sağlayamıyor, kavgalardan ikimizde yara-bere içinde ayrılıyorduk. Düşmanımın kırmızı bir domates dilimini andıran etli ibiğinde attığım sopaların izlerini görmek pek zor değildi, kuyruğundan gür bir fıskiye gibi fışkıran telekleri ise gün geçtikçe seyreldi. Ancak horozun kendine güveni bu zavallılık içinde daha bir küstahça sırıtıyordu. Sabah erkenden yattığım odanın önündeki terasın korkuluğuna kurulup tam penceremin dibinde gokgoklamak gibi iğrenç bir alışkanlık edinmişti. Sanki teras babasının malıydı, savaşta egemenliğine geçirdiği bir bölgeydi. Kavgalarımızın arkası kesilmedi; bahçede, avluda, bostanda, nerede rastlaşırsak sürdü gitti. Diyelim, incir ya da elma koparmak için ağaca çıktım, horoz sabırla ağacın dibinde benim inmemi beklerdi. Ben de az değildim doğrusu. Hayvancağızın onurunu kırmak için elimden ne gelirse yapıyordum. Tavukları yemlemem de bu amaca dönüktü. Avucuma mısır taneleri alıp pencereden dışarı saçtığımda horoz çileden çıkıyor, tavuklar ise zorbaya karşı düpedüz bayrak açıyorlardı. Horozun tüm yırtınmaları boşuna. Heryerde olduğu gibi, birilerini kendi tarafına çekmek için harcanan soyut çabalar çıkar düşkünlüğü karşısında pes etmeye mahkumdu. Bu yararlı yumurta üreticilerinin soya bağımlılığı ile aile görenekleri bir avuç mısıra nasıl karşı koyabilirdi ki? İşte bu yüzden paşamız daha fazla dayanamıyor, isyanı önlemek için kostaklanarak ortaya çıkıyordu. Onun kınayıcı, öfkeli gokgoklarının bir yararı olmuyordu doğallıkla. Tavuklar zayıflıklarından ötürü utanıyormuş gibi yapıyor, mısır tanelerini toplamayı horoza aldırmaksızın sürdürüyorlardı. Teyzemin, oğullarıyla birlikte bostanda çalıştıkları bir gün, gene horozla kapıştık. Artık o güne dek soğukkanlı, işini bilir bir dövüşçü olmuştum. Elime ucu budaklı bir sopa geçirdim, bunu üç çatallı mızrak gibi kullanarak, başarısız birkaç saldırıdan sonra horozu sonunda iyice sıkıştırdım. Yere bastırdığım gövdesi habire çırpınıyor, güçlü kaslarının titremesi elektrik akımı gibi sopadan ta bana geçiyordu. Korkusuzların çılgınlığına kaptırmıştım kendimi. Elimdeki sopayı bırakmaksızın, baskıyı da eksiltmeden horozun üzerine abandım, kalecinin topun üstüne oturması gibi ümüğüne çöktüm. Niyetim gırtlağını sıkmaktı. Hayvancağız yay gibi nasıl gerildiyse, kanadını savurarak kulağıma hızla çarptı. Bir an sağır oldum sandım. Korkudan cesaretim on kat artmıştı. Boğazına bastırdım. Sert, damarlı boynu avucumun içinde titriyor, sanki yılan sıkıyormuşum gibi hissediyordum. Hayvanın kıskaca benzeyen tırnakları oynadı, beni bir yerimden yakalayıp etimin içine gömülmek için kıpır kıpır etmeye başladı. İşi bitirmiştim. Bu rahatlık içinde doğruldum, horoz boğuk sesler çıkararak elimde yığılıp kalmıştı. Bu sırada teyzem ile ağabeylerim bostanda durmuşlar, çitin arkasından bana bakarlarmış. Daha iyi ya! Büyük bir coşku gövdemi sardı. Ancak bir dakika sonra utancımdan yerin dibine geçecektim. Yendiğim yaratık bu durumunu kabul etmiyor; içinde kin, öfke fokurtuları kaynaşıyordu. Elimden bıraksam gene üstüme fırlayacaktı, onu öyle durmadan tutmak da anlamsız bir şeydi. - Çitin arkasına at onu, dedi teyzem. Çite iyice sokuldum, uyuşmuş ellerimle onu bostana doğru fırlattım. Lanet olası! Öbür yana düşeceği yerde, kanatlarını yayarak tam çitin üstüne tünemesin mi? Bir dakika bile geçmeden üzerime atıldı. Artık bu kadarını da tahmin edemezdim. Kurtuluşu kaçmakta bulan bütün çocukların yaptığı gibi, göğsümün içinden; - Anneee! çığlığının kopmasıyla birlikte oradan tabanları yağladım. O sırada sırtını hep düşmana dönük durmak ya aptallık ya da korkusuzluk işaretidir. Ben bunu korkusuzluğumdan yapmadım, cezasını da az sonra çektim. Hep öyle kaçarken horoz birkaç kez arkamdan yetişmişti. Nasıl olduysa tökezleyiverdim, düştüm. Düşmanım fırsatı kaçırır mı? Tepeme çıktığı gibi tepinmeye, kan içmekten zevk duyan bir canavar gibi kısık çığlıklar atmaya başladı. Eğer ağabeylerimden biri yanımıza koşup çapasıyla horozu bir yana savurmasa ense kökümü oyması içten bile değildi. Artık can vermiştir diye rahatladık. Oysa akşama doğru epeyce sakinleşmiş, biraz da durgunlaşmış olarak avluya çıkıp gelmez mi? Benim yaralarımı temizlerken teyzem; - Anlaşılan, ikiniz bir arada olmayacaksınız, yarın horozu keselim, dedi. Ertesi gün evdeki ağabeylerden biriyle horozu yakalamak üzere kovalamaya başladık. Zavallıcık başına gelecekleri hissetmişti. Devekuşu hızıyla yanımızdan nasıl da kaçıyordu! Kendini bostana attı, çalıların arasına sığındı, gelip bodrum kata girdi. İşte orada kıstırdık zavallıyı. Kaçacak deliği kalmayan bir hayvanın çaresizliği yanında acı dolu bir sitem okunuyordu gözlerinden. ''Evet, seninle kanlı-bıçaklı olduğumuz gerçek. Ama mertçe, erkek erkeğe bir kavgaydı bizimkisi. Şimdi senin şu yaptığını kendin beğendin mi?'' der gibiydi. Ben daha fazla dayanamadım, yüzümü döndüm. Bir dakika sonra da teyzemin oğlu hayvanın boğazını kesti. Zavallının gövdesi kıpırdanıyor, titriyor; kanatları ise durmadan akan kanı durdurmak için boğazını kapatmak istercesine çırpınıyor, eğilip bükülüyordu. Yaşam birden tüm tehlikesini, çekiciliğini yitirmişti. Gene de önüme konan öğle yemeği çok lezzetliydi. Horoz etinin üzerine dökülen acılı ceviz sosu ise içimi saran beklenmedik kederin acısını dağıtmaya yetti. Şimdi daha iyi anlıyorum da, teyzemi horozu gerçek bir döğüş horozuydu. Ancak dünyaya gelecek zamanı bilememişti. Horoz dövüşlerinin zamanı geçeli çok oluyordu, insanlarla dövüşmek ise rezil bir işti.+''+Fazıl İskender

Baskın

Savaş her zaman ilgimi çekmiştir benim. "Savaş" kelimesini, büyük askerlerin yaptıkları manevralar anlamında kullanmıyorum. Benim hayal gücüm bu tür büyük hareketleri izlemeyi reddediyor ve ben onları anlamıyorum. Asıl ilgimi çeken şey, savaşın hakikati ve gerçek öldürmedir. Orduların Austerlitz ve Borodino'da nasıl idare edildiklerinden ziyade, bir askerin başka birisini hangi tür duyguların etkisi altında ve hangi yollarla öldürdüğünü anlamak daha çok ilgimi çekiyor. +''+ Odamda tek başıma gezinerek, kollarımı sallayarak ve kendimi bir kahraman gibi görerek aynı anda çok sayıda insanı öldürdüğümü ve böylece bir generallik ile ölümsüz şanlar kazandığımı hayal ederken çok uzun bir zaman geçmişti. Şu anda beni meşgul eden soru çok değişikti: bir insan, şahsı için görünürde bir kazanç olmamasına rağmen kendisini hangi duygular altında tehlikeye atmaya karar verir ve, hatta daha da şaşırtıcı olanı, kendisi gibi başka bir insanı nasıl öldürebilirdi? Her zaman bunun öfke duygusu altında yapıldığına inanmak istedim. Fakat bütün savaşanların daima öfkeli olduklarını varsayamayız. Bu yüzden kendini koruma ve görev duygularının da payı olduğunu düşünmek zorundaydım. Cesaret nedir? Bütün çağlarda ve her millette saygı duyulan bu özellik nedir? Diğerlerinin tersine, neden bu iyi özelliğe kötü insanlarda da rastlanıyor? Tehlikeye sakin bir şekilde atılmak sadece fiziki bir kapasite ve insanlar da, uzun bir boy ya da iri bir vücuda gösterdikleri saygının bir benzerini bu özelliğe gösteriyor olabilirler mi? Bir kırbaç darbesinden korkarak kendisini, aşağıda paramparça olacağı dik bir uçurumdan atan at cesur sayılabilir mi? Ya da cezalandırılmaktan korkarak orman kaçan ve orada kaybolan çocuk veya utancından bebeğini öldürerek çarpılacağı cezaya katlanan kadın; yahut sadece gururundan dolayı bir insanı öldürerek kendisini de öldürülmek tehlikesine atan bir adam cesur sayılabilir mi? Her tehlikede bir seçenek vardır. Onun cesaret ya da korkaklık olarak adlandırılması, bu seçeneğin asil bir duygudan mı yoksa alçakça bir düşünceden mi kaynaklandığına bağlı değil midir? Bunlar kafamı meşgul eden sorulardı ve ilk fırsatta savaş alanına giderek bu sorulara cevap vermeye karar vermiştim. 184... yılının yazında Kafkasya'da, tahkim edilmiş N1... postasında bulunuyordum. Temmuz'un 12'sinde Yüzbaşı Khlopov, topraktan yapılmış kulübemin küçük kapısından içeri girdi. Apoletlerini takmış ve bir kılıç kuşanmıştı. Kafkasya'ya geldiğimden beri onu hiç bu şekilde görmemiştim. "Doğrudan albayın yanından geliyorum" dedi, benim soru dolu bakışlarımın cevabı olarak. "Taburumuz yarın harekete geçiyor." "Nereye?" diye sordum. "M... Kalesi'ne. Kuvvetlerimiz orada toplanacak." "Sanırım oradan da savaş alanına gidecekler?" "Böyle olacağını zannediyorum." "Seferin hangi yönde olacağını düşünüyorsun?" "Düşünmek mi? Sana söyleyebileceğim tek şey benim bildiklerimdir. Dün gece bir Dağlı, taburun hareket etmesi ve yanlarına iki günlük peksimet almaları ile ilgili olarak generalin emirlerini getirdi. Fakat, hareketin nereye, neden ve ne kadar süreli olacağını sormak bize düşmez. Hareket etmemiz emrediliyor ve hepsi bu." "Fakat, eğer sadece iki günlük erzak alınması emredilmişse birlikler de o kadar o süre dışarda kalacak demektir." "Hayır, bu durum hiç bir şey ifade etmiyor..." "Nasıl böyle olabilir?" diye hayretler içinde sordum. "Olabilir! Dargo'ya gittiğimizde bir haftalık erzak aldık ve orada neredeyse bir ay kaldık!" Kısa bir sessizlikten sonra, "Sizinle gelebilir miyim?"diye sordum. "Eğer istiyorsan gelebilirsin, fakat ben gelmemeni tavsiye ederim. Neden riske atılıyorsun ki?" "İzin verirsen tavsiyeni tutmayacağım. Bütün bir ay boyunca, bir çarpışma alanına gitmek için fırsat gözleyerek bekledim ve sen benim bunu kaçırmamı istiyorsun!" "Tamam, sen bilirsin. Fakat geride kalsaydın senin için daha iyi olurdu. Sen bizi burada bekleyebilirsin, sen avlanırken biz de işimizi bitirirdik! Bu harika olurdu!" Bunları o kadar ikna edici bir şekilde söyledi ki, bir an için ben de bunun "harika" olacağını düşündüm. Yine de benim kalmama sebep olacak hiç bir şey söylemedim. "Fakat orada ne görmeyi umuyorsun?" diye yüzbaşı beni vazgeçirmek için çabalamaya devam etti. "Eğer savaşların nasıl olduklarını bilmek istiyorsan Mikhailovsky-Danilevsky'in Savaşın Tarifi2 adlı kitabını oku. Bu mükemmel bir kitaptır. Hangi birliklerin nerede yer aldığı ve savaşların nasıl cereyan ettiği şeklindeki bütün detaylar burada açıklanmaktadır." "Fakat benim ilgilenmediğim şeyler de tamamen bunlardır," diye cevap verdim. "O zaman ne istiyorsun? Sadece insanların öldürüldüğünü görmek mi? 1832 yılında burada başka bir sivil vardı. Sanırım bir İspanyol'du. Sırtında mavi bir pelerin olduğu halde bizimle iki kere sefere katıldı. Ve elbette ki öldürüldü. O tür şeyler artık burada kimseyi etkilemiyor eski dostum." Yüzbaşının benim niyetlerimi yanlış anlamış olmasından dolayı son derece utanmama rağmen onu düşüncelerini reddetmek için çabalamadım. "Cesur muydu?" diye sordum. "Allah bilir; her zaman en önde at sürerdi ve nerede ateş ediliyorsa onu orada bulurdun." "O halde cesur birisi olmalıydı?" "Hayır, bir adamın istenmediği bir yere kendisini sokuşturması onun cesur olduğu anlamına gelmez." "O zaman sen kime 'cesur' dersin?" "Cesur? Cesur?" Yüzbaşı ilk defa bu soruyu değerlendiren birisinin havasında kelimeyi tekrarladı. Bir müddet düşündükten sonra "cesur bir adam, gerektiği gibi davranandır" dedi. Platon'un (Eflatun) cesareti, "neden korkulup neden korkulmayacağını bilme sanatı" olarak ifade ettiğini hatırladım ve yüzbaşının ifade şeklinin çok genel ve müphem olmasına rağmen her iki açıklamanın da aslında görünenin aksine, birbirlerinden pek farklı olmadıkları kanaatine vardım. Ve hatta yüzbaşının açıklamasının daha doğru olacağını düşündüm. Çünkü, eğer yüzbaşı düşüncesini Grek Filozofu kadar iyi bir şekilde ifade edebilmiş olsaydı şöyle diyebilirdi. "Cesur bir adam, sadece korkması gereken şeyden korkan ve korkmaması gereken şeyden de korkmayan kimsedir." Bu düşünceyi yüzbaşıya açıklamak istedim. "Evet", dedim; "Sanırım her türlü tehlikeli durumda yapılacak bir seçim vardır. Sözgelimi, görev duygusuyla yapılan bir seçim, cesaret; halbuki alçakça bir duyguya dayanan seçim de korkaklıktır. Bu yüzden hayatını kibir, merak ya da hırs nedeniyle tehlikeye atan bir adam cesur sayılamaz. Diğer taraftan, ailesine karşı duyduğu dürüst sorumluluk duygusu veya sadece kendi inancı doğrultusunda tehlikeli bir durumdan kaçınan kimse de korkak sayılmaz." Ben konuşurken yüzbaşı beni oldukça garip bir yüz ifadesi ile süzüyordu. "Doğrusu seninle bu konuda tartışamam," dedi lülesini doldururken. "Fakat burada, felsefe yapmaktan hoşlanan bir harp okulu talebesi var. Onunla bir konuş. Kendisi şiir de yazıyor." Yüzbaşı hakkında Rusya'da da bazı şeyler duymuş olmama rağmen onunla Kafkasya'da tanışmıştım. Annesi, Maria İvanovna Khpolova, benimkine iki milden daha az mesafede küçük bir malikaneye sahipti. Kafkasya'ya gelmek üzere yola çıkmadan önce onu ziyarete gittim. Yaşlı kadın onun Paşenkasını (artık yaşlanmaya başlayan ve saçları grileşen yüzbaşıyı, kadın bu sevecen isimle çağırıyordu) göreceğimden, kendisi hakkında ona bilgiler vereceğimden ve verdiği küçük paketi kendisine ulaştıracak olmamdan dolayı son derece mutlu oldu. Maria İvanovna bana nefis bir turta ve dumanlanmış ördek ikram ettikten sonra yatak odasına gitti ve oldukça büyük siyah bir kese ile geri geldi. İçinde bir de tılsım olan kesenin ağzı da siyah ipek bir kurdele ile bağlanmıştı. "Bu Yanan Çalıların Azizesi'dir," dedi. Haç işareti yaptıktan sonra ikonu öptü ve bana verdi. "Bayım, lütfen bunu oğluma veriniz. Kendisi Kafkasya'ya gittiği zaman, kilisede onun için dua ettim ve sağ salim hayatta kalması halinde Kutsal Annemiz'in bu ikonunu onun için yaptıracağıma söz verdim. On sekiz yıldır Kutsal Annemiz ve Azizler onu korudu. Ne savaşlara katıldı o! Fakat bir kere bile yaralanmadı. İnan bana, onun yanında bulunan Mikhailo'nun anlattıkları insanın saçlarının diken diken olması için yeterli oluyor. Görüyorsun ki, onunla ilgili olarak bütün bildiklerim başkalarının anlattıklarına dayanıyor. Kendisi, sevgili oğlum, beni korkutmamak için savaşları ile ilgili olarak bana hiç bir şey yazmıyor." (Daha sonra Kafkasya'da, yüzbaşının dışındaki kişilerden öğrendiğime göre kendisi ciddi şekilde dört kere yaralanmıştı. Elbette ki bu çarpışmalar ve yaralanmaları hakkında annesine hiç bir şey yazmadığını söylemeye gerek yok.) "Ona beraberinde kutsamalarımı gönderdiğim bu resmi takmasını söyle" diyerek devam etti annesi. Kutsal Anne onu koruyacaktır. Bunu özellikle savaşlarda takması gerekiyor. "Ona bunu söyle sevgili bayım, ona annesinin bunu istediğini söyle." Onun istediklerini sonuna kadar yerine getireceğime söz verdim. "Paşenkamı seveceğini biliyorum" diyerek devam etti kadın. "Öylesine tatlı biridir ki o! Biliyor musun, bana para göndermediği hiç bir yıl yoktur. Kızım Anuşka'ya da çok yardım ediyor. Ve şunu da bilmelisin ki sahip olduğu her şey tek maaşıdır. Evet", diyerek gözlerine yaşlar dolarak sözlerini tamamladı yaşlı kadın. "Bana böyle bir oğul verdiği için Allah'a bütün kalbimle dua ediyorum." "Sana sık sık mektup yazar mı?" diyerek sordum. "Çok seyrek bayım. Yılda bir kere, o da para gönderdiği zaman. Bir iki kelimeden fazlasını yazmaz. Mektup yazmadığı takdirde hayatta ve sıhhatli olduğunun anlaşılması gerektiğini ve Allah korusun, kötü bir şey olduğu zaman benim çok kısa bir sürede haberdar edileceğimi söylüyor." Yüzbaşı Khpolov'a annesinin hediyesini verdiğim zaman (bu benim kaldığım yerdeydi) benden bir kağıt parçası alarak onu dikkatli bir şekilde sardı ve bir yere koydu. Ona annesinin hayatı ile ilgili olarak bildiğim bütün detayları anlattım. Hiç bir şey söylemedi. Konuşmamı bitirdikten sonra odanın bir köşesine gitti ve orada lülesini doldurarak uzun bir süre kaldı. Hala orada beklerken oldukça boğuk bir sesle "evet, o yaşlı iyi bir kadındır" dedi. "Allah'ın onu tekrar görmeme izin verip vermeyeceğini bilmiyorum." Bu basit kelimeler son derece derin bir sevgi ve keder yüklüydü. "Neden burada bulunuyorsun?" diye sordum. "Birileri bunu yapmak zorunda", diye kararlı bir sesle cevap verdi. "Ve buradaki çift maaş bizim gibi fakir insanlar için çok şey demektir." Yüzbaşı Khlopov tutumlu bir şekilde yaşıyordu. Kağıt oynamaz, içkili eğlencelere katılmaz ve en ucuz tütünden içerdi. Yüzbaşıyı daima sevdim. Kendisi, içine bakması kolay ve hoş olan gözlere sahip, basit, sakin Rus yüzlerinden birisine sahipti. Bu konuşmadan sonra ona gerçek bir saygı duymaya başladım. Yüzbaşı ertesi sabah saat dörtte geldi. Üzerinde apoletleri olamayan ve neredeyse dökülmekte olan bir palto ile geniş Kafkas pantolonu vardı. Koyun derisinden yapılmış ve bir zamanlar rengi beyaz olan kalpağı, sararmış ve dağınık bir haldeydi. Sırtına pek kaliteli olmayan bir Asya kılıcı asmıştı. Bindiği küçük beyaz at başını kaldırıp indirerek rahvan bir şekilde giderken, dağınık kuyruğunu da devamlı olarak sallıyordu. Yüzbaşının görünüşünün çok askeri ya da gösterişli olmamasına rağmen, çevresinde öylesine vakur bir hava oluşturuyordu ki, insan elinde olmadan ona saygı duyuyordu. Onu fazla bekletmedim ve bir anda atıma atlayarak birlikte kale kapısından çıktık. Şimdiden beş yüz metre kadar önümüze geçmiş olan tabur, yükselip inmekte olan dalgalı koyu siyah bir kütle gibi görünüyordu. Onların piyade askerleri olduğu, ancak bir iğne ormanını andıran süngüleriyle kulaklarımıza kadar ulaşan trampet vuruşlarından ve şarkılarından anlaşılıyordu. Şarkılar arasında Altıncı Bölüğün ikinci tenorunun, geride bıraktığımız kalede daima hayran olduğum nefis sesi de duyuluyordu. Yol, bu sırada taşarak kuvvetli bir şekilde akmaya başlamış olan küçük bir ırmağın kıyılarını izleyerek derin ve geniş bir vadinin içinden geçiyordu. Başımızın üzerinde uçuşan yabani güvercinler, bazen ırmağın kıyısındaki kayalıklara konuyorlar, bazen de hızla gökte dönüp yükselerek gözden kayboluyorlardı. Güneş henüz görünmüyordu, fakat vadinin hilal şeklindeki sağ yamacı aydınlanmaya başlamıştı. Gri ve beyazımsı taşlar, sarı yeşil yosunlar; çiğ kaplı böğürtlen, karaağaç ve kızılcık çalılıkları şafak vaktinin altın ve saydam ışınları altında çok açık bir şekilde görülebiliyordu. Bununla birlikte, diğer yamaç ve yoğun bir sisin dumansı tabakaları içinde kalan vadi, rutubet ve kasvet doluydu ve ne oldukları tam olarak anlaşılamayan solgun leylaklar ile siyah, koyu yeşil ve beyaz gölgelerden oluşan karışık renklerle kaplı bulunuyordu. Hemen tam önümüzde ise, ufuktaki koyu mavilik ile çarpıcı bir tezat gösteren karlarla kaplı parlak dağ kütleleri yükseliyordu. Dağlar, gölgeleri ve etekleri ile oldukça tuhaf görünüyor ama buna rağmen bütün detaylarıyla nefis bir görüntü sunuyorlardı. Yüksek otların arasında uyanan cırcır böceği, çekirge ve diğer binlerce böcek havayı berrak ve kesiksiz olarak devam eden sesleriyle doldurmaya başladılar. Öyle ki, sanki sayısız binlerce küçük zil kulaklarımızın dibinde çalmaya başlamıştı. Havada güzel bir yaz sabahının kokusu olan su, ot ve pus kokusu duyuluyordu. Yüzbaşı bir çakmak taşı çakarak lülesini yaktı. Onun ucuz tütününün ve kavın kokusu bana olağanüstü derecede hoş geldi. Öndeki piyadelere çabuk yetişmek için patikanın yan tarafına at sürdük. Dağıstan işi lülesini ağzından hiç düşürmeyen ve her adımda ökçeleriyle atını dürten yüzbaşı her zamankinden daha düşünceli ve dalgın görünüyordu. Her iki tarafına sallanarak giden at, uzun ve ıslak otlar arasında belli belirsiz koyu yeşil bir iz bırakıyordu. Atın hemen toynaklarının dibinden, bir avcının yüreğini ağzına getirecek bir çığlık ve kanat pırpırıyla havalanan bir sülün yavaşça gökyüzüne doğru yükseldi. Yüzbaşı ona en küçük bir ilgi bile göstermedi. Tam tabura ulaşmıştık ki, arkamızdan dörtnala gelen bir atın nal seslerini işittik ve subay üniforması içinde olan, uzun beyaz bir kalpak giymiş genç ve atılgan bir delikanlı bize yetişti. Yanımızdan geçerken gülümsedi, yüzbaşıyı başıyla selamladı ve kırbacını havalandırdı. Sadece, nasıl özel bir zarafetle atının gemini tutup eğerde oturduğunu ve muhteşem koyu gözleri, nefis burnu ve yeni yeni çıkmaya başlamış olan bıyıklarını fark etmeye zaman bulabilmiştim. Onda en çok hoşuma giden şey, ona hayran olduğumuzu fark ettiğinde gülümsemesine engel olamamasıydı. Sadece bu gülümsemesinden bile onun çok genç olduğu anlaşılabilirdi. "Nereye koşturuyor?" diye söylendi hala lülesi ağzında olan yüzbaşı, canı sıkkın bir ifadeyle. "Kim o?" diyerek sordum. "Asteğmen Alanin, benim bölüğümdeki bir ast. Kendisi harp okulundan daha geçen ay geldi." "Öyleyse bu onun ilk çarpışma tecrübesi olacak?" diye sordum. "Bu yüzden öylesine neşeli görünüyor ya" dedi yüzbaşı düşünceli bir şekilde başını sallarken. "Gençlik!" "Fakat mutlu olmadan nasıl durabilir ki? Genç bir subay için bunun çok heyecanlı bir şey olacağını tahayyül edebilirim." Yüzbaşı bir dakika kadar sessiz kaldı. "Benim de demek istediğim odur: gençlik!" diyerek devam etti derin bir sesle. "Bazı şeyleri görmediğin zaman memnun olman çok normaldir. Fakat onları bir kaç kere gördükten sonra artık o kadar mutlu olmuyorsun. Bu günü alalım mesela. Sefere giden yirmi kadar subayın içinden en azından birimizin öldürüleceğinden veya yaralanacağından emin olabilirsin. Bu gün ben, yarın o ve ertesi gün de bir başkası. Burada memnun kalınacak ne var?" Parlak güneşin tepenin üzerinde görünerek birliklerin içinde yürüdüğü vadiyi aydınlatmaya başlamasından hemen sonra dalgalı sis bulutları kalktı ve hava ısındı. Tüfekleri ve sırt çantalarını yüklenmiş olan askerler tozlu yol boyunca ilerlemeye devam ettiler. Zaman zaman kahkahalar ve Ukrayna konuşmaları duyuluyordu. Çoğu astsubay seviyesinde olan beyaz paltolar içindeki bir çok yaşlı asker, yolun kenarından yürürken bir taraftan da lülelerini tüttürerek ağırbaşlı bir şekilde konuşuyorlardı. Ağır bir şekilde yüklenmiş ve her biri üç attan oluşan bir takım tarafından çekilen arabalar düzgün bir şekilde ilerlerken arkalarında havada asılı kalan toz bulutları kaldırıyorlardı. Subaylar ön tarafta at sürüyorlardı. Bazıları atlarıyla gösteri yapıyorlar, kırbaç darbeleriyle atlarını bir kaç kere ileri doğru sıçrattıktan sonra sert bir şekilde gemi geri çekerek onları keskin bir şekilde durduruyorlardı. Diğer bazı subaylar ise, havanın yakıcı sıcaklığına rağmen şarkıcılara katılıyorlardı. Piyadenin bir kaç yüz metre ilerisinde bir takım Dağlı atlıları gidiyordu. Onlarla birlikte beyaz aygırının üstünde, Kafkas elbiseleri giymiş uzun boylu ve yakışıklı bir subay da bulunuyordu. Kendisi sınırsız cesareti ve konuştuğu hiç kimseden sakınmadığı keskin diliyle ünlüydü. Altın oyalarla işlenmiş siyah bir beşmet ve ona uyan tozluklar ile yine altın işlemelerle süslenmiş, ayağı saran yumuşak deriden yapılmış Kafkas çizmeleri ve sarı renkte bir Çerkes kaftanı (Çerkeska) giymişti. Koyun derisinden yapılmış uzun kalpağı, alnından geriye doğru yıkılmıştı. Göğsünün üzerinden ve sırtından geçen gümüşten yapılmış kayışa bir barutluk ile tabanca asılmıştı. İkinci bir tabancayla gümüş saplı bir kama da belinden sarkıyordu. Yan tarafında, ince ve yumuşak deri ile kaplı kın içinde bir kılıç taşırken omuzları üzerinde de siyah kılıfı içinde bir tüfek asılıydı. Bütün giysilerinden, tavır ve davranışları ile görünüşünden bir Çerkes'e benzemek istediği açıkça belliydi. Kendisi bir ara birlikte at sürdüğü yanındaki Dağlılara benim anlamadığım dilden bir şeyler bile söyledi. Fakat Dağlıların birbirlerine fırlattıkları şaşkınlık ve alay dolu bakışlarından onların da bir tek kelime bile anlamadıklarını fark ettim. O, kendisini Marlinsky ile Lermontov'un romantik kahramanlarına benzeten ve gözünü hiç bir şeyden sakınmayan genç subaylarımızdan birisiydi. Bu insanlar Kafkasya'yı sadece 'Molla Nurlar' ve diğer 'Çağımızın Kahramanları'nın3 prizmalarından görürler ve bütün davranışları kendi iradeleri doğrultusunda değil de modellerinin tavırlarına göre belirlenir. Mesela bu teğmen büyük bir ihtimalle iyi yetişmiş kadınlar ve albay veya onların yaverleri gibi önemli erkeklerle bir arada olmaktan çok hoşlanırdı (gerçekten de onun bu tür arkadaşlıkları çok sevdiğinden eminim, çünkü son derece kendini beğenmiş bir insandı). Ama karşılaştığı her önemli erkeğe de (fazla abartılı olmasa da) kabaca davranmayı kendisine görev edinmişti. Kalede herhangi bir bayan göründüğü zaman, yanında Dağlı kafadarları olduğu halde ve üzerinde sadece kırmızı bir gömlek ve ayağına da terlikler alarak kadının penceresinin altından geçmeye ve yüksek sesle bağırarak küfürler etmeye kendisini mecbur hissederdi. Bütün bunları da, kadına hakaret etmekten ziyade ona ne kadar güzel bacakları olduğunu ve adamın istemesi halinde kadının kendisine aşık olmasının ne kadar kolay olacağını göstermek duygusuyla yapıyordu. Ayrıca, yanında bir kaç Dağlı dostuyla birlikte, yoldan geçen düşman Çeçenleri pusuya düşürerek öldürmek için sık sık dağlara giderdi. Kalbinin kendisine, yaptığı bu işin hiç de kahramanca bir şey olmadığını söylemesine rağmen, herhangi bir sebeple hayal kırıklığı sebebi veya hakir görüp nefret ettiği bu insanlara acı çektirmeye mecbur hissediyordu. Yanında her zaman iki şey taşıyordu: boynunda asılı olan büyük bir ikon ve gömleğinin üzerinde taktığı ve yatakta bile yanında ayırmadığı bir bıçak. Samimi olarak, düşmanları olduğuna inanıyordu. Birisinden intikam almak ve gördüğü hakareti kanla yıkamak konusunda kendi kendisini ikna etmek onun için büyük bir haz duygusuydu. İnsanoğlundan intikam almanın, ondan nefret etmenin ve onu aşağılamanın duyguların en edebisi ve yükseği olduğundan emindi. Fakat daha sonraları karşılaştığım kadını (kendisi elbette ki Kafkaslıydı), onun son derece nazik, çekingen birisi olduğunu ve hatta, her akşam kasvetli düşüncelerini bir günlükte topladığını, hesaplarını çizgili bir kağıt üzerinde yaptığını ve daha sonra da dizleri üzerine çökerek Allah'a dua ettiğini söyledi. Gerçekten istediği gibi kendi gözüne görünmek için nasıl da büyük işkenceler çekiyordu! Çünkü subay arkadaşları ve askerleri kendisini, görünmek istediği gibi asla görmeyeceklerdi! Dağlı arkadaşlarıyla çıktığı bu gece seferlerinin bir tanesinde, düşman bir Çeçen'i ayağından kurşunla yaralayarak esir almayı başardı. Yedi hafta boyunca kurbanına, sanki en yakın dostuymuşçasına çok büyük bir ihtimam gösterdi ve yarasına baktı. Tekrar iyileştiğinde de ona hediyeler vererek serbest bıraktı. Daha sonraları, bir baskına giden ordunun geri çekilmesi sırasında düşmana ateş ederlerken teğmen, aniden düşman saflarından isminin çağrıldığını duydu ve arkasından da, daha önce yaraladığı adamın atını sürerek ileri çıktığını ve kendisine de aynısını yapması için işaret ettiğini gördü. Teğmen, eski arkadaşını karşılamak için atını sürdü ve onun elini sıktı. Diğer Çeçenler uzakta beklediler ve ateş etmediler. Fakat atını dönderir döndürmez bir çoğu birden ateş açtı ve kurşunlardan bir tanesi sırtında küçük bir sıyrık bıraktı. Başka bir seferinde kalede yangın çıktı ve iki bölük asker, yangını söndürmek için çabaladı. Ateşin yalımları ile aydınlanan kalabalığın arasında aniden, siyah bir atın üzerindeki bir adamın uzun vücudunu gördüm. Kalabalığı yararak yangın yerine kadar at sürdü, atından atladı ve yanan evden içeri daldı. Beş dakika sonra bizim teğmen, saçları kavrulmuş ve kolu da kötü bir şekilde yanmış olarak tekrar kapıda göründü. Kucağına, yangından kurtardığı iki güvercini sıkıca bastırmıştı. İsmi Rosenkranz'dı. Fakat kendisi çok sık olarak atalarından bahseder ve onların Varangianlara4 kadar uzandığını söylerdi. Bu da onun ve atalarının aslında katıksız Ruslar olduğunu gösteriyordu. Güneş yolculuğunun yarısını tamamlamıştı ve yakıcı hava yeri kavuruyordu. Koyu mavi gökyüzü tamamen açıktı ve sadece karlı dağların oldukları yerlerde leylak renkli bulut halkaları görünüyordu. Hareketsiz hava bir tür saydam toz kümesi ile dolu gibi görünüyordu. Hava gittikçe dayanılmaz bir sıcaklık kazanıyordu. Hedefimizin yarı yolunda küçük bir ırmağın kenarına ulaşınca durduk. Askerler tüfeklerini çattılar ve suya koştular. Tabur komutanı, gölgenin altında bir davulun üzerine oturdu ve rütbesinin büyüklüğünü yağlı yüzünde ifade ederek, diğer bazı subaylarla birlikte bir şeyler atıştırmaya hazırlandı. Yüzbaşı, bölüğünün arabasının altında otlara uzandı. Cesur teğmen Rosenkranz ve bazı genç subay arkadaşları, yere yaydıkları yamçılarının üzerine kuruldular. Çevrelerine hazırlanan şişelerle bardaklardan ve önlerinde yarım daire şeklinde dizilmiş olan şarkıcıların canlılığından iyi vakit geçirmeye hazırlandıkları anlaşılıyordu. Şarkıcılar ıslıkla bir Kafkas dans şarkısını söylemeye başladılar: Şamil5 bir asi olacağını düşündü, Geçen yıllar boyunca, Tra-ra, ra-ta-ta, Geçen yıllar boyunca... Bu genç subaylar arasında sabahleyin bizi geçen asteğmen de vardı. Kendisi son derece sevimliydi. Gözleri parlıyor; dilinin biraz suskun olmasına karşın herkesi öperek onları ne kadar çok sevdiğini söylemek istiyor gibiydi... Zavallı çocuk! Bunun kendisini gülünç duruma düşüreceğinin ve büyük bir sevgi ve açık kalplilikle kendisini herkesin kollarına atmasının, onlarda yakınlıktan ziyade aşağılama duygusu uyandıracağının henüz farkında değildi. En sonunda kendisini ateşli bir şekilde yamçılardan birisini üstüne atarak koyu siyah saçlarını geriye attığında da ne kadar cazibeli göründüğünü fark etmiyordu. Bir erzak kutusunu masa gibi kullanan iki subay, arabaların yanında kağıt oynamaya başlamışlardı. Subaylarla askerlerin konuşmalarını dikkatli bir şekilde dinlemeye ve onların yüz ifadelerini yakından incelemeye başladım. Fakat hiç birisinin yüzünde benim hissettiğim rahatsızlığın en küçük bir izini göremedim. Şakalarında, kahkahalarında ve gevezeliklerinde, yaklaşmakta olan tehlikeye karşı tam bir kayıtsızlık vardı. Onlardan bazılarının tekrar bu yoldan dönemeyecek olması onların akıllarından bile geçmiyor gibiydi. O akşam, saat altıdan sonra yorgun ve tozlu bir halde N.. Kalesi'nin geniş kapısından içeri girdik. Batmak üzere olan güneşin yatık gül renkli ışınları, kalenin çevresindeki bahçede bulunan kara kavaklar, sarı mısır tarlaları, gökyüzünün aşağılarında toplanan ve taklit etmeye çalışır gibi göründükleri karlı dağlardan daha az harika ve güzel olmayan beyaz bulutlar üzerinde yayılıyordu. Yeni doğan ay, ufuk çizgisinin üzerinde yarı saydam bir bulutçuk gibi asılı duruyordu. Yakınlarda bulunan bir Çeçen köyünde bir Müslüman, evin çatısından inananları namaza davet ediyordu. Şarkıcılarımız seslerini daha bir şevk ve kuvvetle yükselttiler. Bir süre dinlenerek üst başımı düzelttim ve daha sonra, niyetim hakkında generale bilgi vermesini rica etmek için tanıdığım olan yaverini aramaya başladım. Benim konakladığım dış mahalleden gelirken, kalede hiç de beklemediğim bazı şeyler fark ettim. Yanımdan geçen iki kişilik çok güzel bir arabanın içinde moda olan bir kadın şapkası fark ettim ve konuşulan Fransızca sözler işittim. Kumandanın evinin açık penceresinden, akort edilmesi gereken bir piyanoda çalınan polka nağmeleri geliyordu. Tavernanın yanından geçerken, ellerinde sigara olan ve şarap içen bazı katipler gördüm ve onlardan birisinin şöyle konuştuğunu işittim: "Hayır, konu politikaya gelince yaşlı dostum, Maria Grigorievna kadınlarımız arasında en öndedir." Üzerinde sökülecek gibi bir palto giyen, sırtı eğik, yüzünde hastalıklı bir ifade olan bir Yahudi, sesler çıkaran bir latarnayı sürüklüyordu. Birdenbire bütün dış mahallede Lucia'nın finali yankılandı. Hışırtılı elbiseleri içinde yürüyen ve başlarında ipek eşarplarla ellerinde renkli güneş şemsiyeleri olan iki kadın, ağaçtan yapılmış kaldırım boyunca süzülerek geçtiler. Biri pembe diğeri mavi renkli elbiseler içindeki iki kız, alçak tavanlı bir kapının önünde başları açık olarak yapmacık bir şekilde gülüşerek konuşuyorlardı. Oradan geçen subayların dikkatini çekmek istedikleri çok açıktı. Subaylar ise, yeni üniformaları içinde, beyaz eldivenleri ve parlayan apoletleriyle kuşanmış bir halde bulvarda ve sokakta aşağı ve yukarı gezinerek caka satıyorlardı. Dostumu generalin evinin alt katında buldum. Ona tam niyetimi söylemiş ve ondan da, bunun kolaylıkla ayarlanabileceğini duymuştum ki, daha önce gördüğüm araba tıkırdayarak pencerenin önünden geçti ve verandanın önünde durdu. Piyade binbaşısı üniforması içindeki uzun boylu ve yapılı birisi arabadan inerek eve girdi. "Oh, lütfen beni affediniz" dedi ayağa kalkan yaver, "onları generale anons etmeliyim." "Kim o gelen?" diyerek sordum. "Kontes" diyerek cevap verdi, düğmelerini iliklerken hızla üst kat merdivenlerine atılan yaver. Bir kaç dakika sonra biraz küçükçe fakat son derece yakışıklı bir adam, üzerinde apoletsiz ve düğme deliğinin yerinde beyaz bir haç olan bir frak palto olduğu halde, binbaşı, yaver ve diğer iki subayın eşliğinde dışarıya, verandaya çıktı. Generalin yürüyüşü, sesi ve bütün davranışları, onun kendisini ne kadar büyük gördüğünü ele veriyordu. "Bonsoir, madame la countesse"6, dedi elini arabanın penceresinden içeri uzatırken. Oğlak derisinden yapılmış bir eldiven elini sıkarken, sarı şapkanın altında gülümseyen güzel bir yüz pencerede göründü. Aralarında geçen dakikalarca süren konuşmalardan, gülümseyen generalin sadece şu sözlerini, oradan geçerken işittim, "Vous savez, que j'ai fait voeu de combattre les infid(les; prenez donc garde de le devenir."7 Arabadan bir kahkaha sesi yükseldi. "Adieu donc, cher g(n(ral."8 "Non, au revoir"9, dedi general verandanın merdivenlerinden yukarı çıkarken. "N'oubliez pas, que je m'invite pour la soir(e de demain."10 Araba, sokaktan aşağı doğru tıkırdadı. "İşte orada bir adam" diyerek kendi kendime düşündüm eve doğru giderken, "Rusların peşinde oldukları her şeye sahip bir insan: rütbe, zenginlik ve aile. Ve bu adam, yarın nasıl sonuçlanabileceğini sadece Allah'ın bileceği bir savaş öncesinde güzel bir kadınla şakalaşıyor ve sanki onunla bir baloda karşılaşmış gibi birlikte çay içmeye söz veriyor!" Daha sonra aynı yaverin evinde rastladığım başka bir kişi beni daha da çok şaşırttı. Kendisi K... Alayı'nın genç bir teğmeniydi. Neredeyse bir kız kadar uysal ve çekingen olan bu adam, bazı insanların kendisinin bu sefere katılmasını engellemek için dolaplar çevirdiklerini söyleyerek onlara karşı hissettiği öfke ve üzüntülerini boşaltmak için yaverin yanına gelmişti. Böyle bir davranışın alçakça bir şey olduğunu, kendisine ihanet anlamına geldiğini ve bunları asla unutmayacağını ve benzeri şeyleri söyleyip durdu. Onun yüz ifadelerini daha dikkatli bir şekilde inceleyerek sesinin tonunun dinlediğim zaman, adamın gerçekten samimi olarak öfkelendiğine, rol yapmadığına kani oldum. Bu sefere katılarak Çerkesleri vurmasına ve aynı zamanda kendisini de tehlikelere atmasına izin verilmemesinden ıstırap duyuyordu. Haksız yere kıçına şaplak atılan bir çocuk gibi kızgındı... Bu duruma hiç bir mana veremedim. Birlikler gece saat onda hareket edeceklerdi. Saat sekiz buçukta atıma binerek generalin yanına gittim. Onun ve yaverinin meşgul olacağını düşünerek içeri girmedim ve atımı bağlayarak beklemeye başladım. Sıcaklık ve yakıcı güneş yerini, gecenin serinliğine ve yıldızlarla dolu koyu gökyüzünde yükselmeye başlayan yeni ayın sönük, titrek ışığına terk etmişti. Evlerin pencerelerinde ortaya çıkan ışıklar topraktan yapılmış pancurlarının aralıklarından parlamaya başladı. Ay ışığı altındaki bu beyaz badanalı ve saz çatılı kulübelerin gerisindeki ince kavaklar, ufuk çizgisinde her zamankinden daha uzun ve siyah görünmeye başladılar. Evler, ağaçlar ve çitler, tozlu yolların üzerine uzun ve çekici gölgeler yayıyorlardı... Irmaktan kurbağaların sesleri gelmeye başladı11. Sokaklarda acele eden yürüyüş ve konuşma seslerini dörtnala giden bir atın gürültüsü takip etti. Dış mahallelerden "Rüzgarlar Esiyor"u çalan laternanın sesi, daha sonra da bir vals müziğinin nağmeleri geldi. Bu andaki düşüncelerimin neler olduğunu söylemeyeceğim. Çünkü öncelikle, çevremde neşe ve mutluluktan başka bir şey görmüyor olmama rağmen kalbimi dolduran kasvetten utanıyordum. İkinci neden ise, bunların anlattığım hikaye ile ilgili olmamalarıydı. Düşüncelerim arasında o kadar kaybolmuştum ki, saatin on biri çaldığını ve generalin maiyeti ile birlikte önümden geçtiğini fark etmedim bile. Aceleyle atıma atlayarak birliğe yetişmek için fırladım. Artçı birlikler hala kalenin içindeydi. Bu yüzden toplar, cephane vagonları, erzak arabaları ve etrafa emirler yağdıran subaylar arasında köprüden geçmek için büyük güçlük çektim. Kapıdan dışarı çıktıktan sonra neredeyse bir mil kadar uzunluğa yayılmış olan ve gecenin içinde sessiz bir şekilde yürüyen birlikleri tırısla geçtim ve nihayet generale ulaştım. Tek sıra halinde dizilmiş olarak giden ve aralarında subayların at sürdüğü topların yanından geçerken, gecenin kutsal sessizliğinin harmonisini bozan gıcırtılı bir Alman sesi işittim, "Herr Gott, bana bir çakmaktaşı ver!" Bunu bir askerin neşeli sesi izledi. "Shevchenko, teğmen ateş istiyor." Gökyüzünün büyük bir kısmı uzun ve koyu gri bulutlar tarafından kaplanmıştı. Sadece onların arasında orada burada parlayan yıldızların sönük ışıkları görünüyordu. Ay şimdi sağ tarafımızdaki yakın ufuk çizgisinde bulunan siyah dağların arkasında kaybolmuştu. Dağların zirvelerini titrek ve soluk bir ışıkla aydınlatan görüntü, onların eteklerini saran delinemez karanlıkla keskin bir tezat oluşturuyordu. Hava sıcak ve hala o kadar durgundu ki, tek bir ot yaprağı ya da bir bulutçuk bile hareket etmiyor gibiydi. Etraf o kadar karanlıktı ki, hemen elimizin altındaki nesnelerin bile ne oldukları anlaşılamıyordu. Yolun kenarında kayalar, hayvanlar veya esrarengiz insan şekilleri gördüğümü hissettim. Fakat ancak onların hışırdadıklarını ya da üzerlerine çiselemiş olan çiy kokusunun tazeliğini hissettiğim zaman çalılıklar olduklarını anladım. Önümde hareket eden ve çeşitli sayıdaki koyu noktalar tarafından takip edilen yoğun bir kütle gördüm. Bunlar öncü süvariler ve generalle maiyetiydi. Arkamızda, süvarilerden daha alçakta başka bir büyük koyu kütle geliyordu. Bu da piyadeydi. Bütün birlik o kadar sessizdi ki, etraftaki her şey ve gecenin gizemli sesleri rahatlıkla duyulabiliyordu. Çok uzaklardaki çakalların ağıta benzer ulumaları bazen ağlamaya bazen de gülmeye dönüşürken, cırcır böceklerinin, kurbağaların ve bıldırcınların yüksek sesli olarak tekrarlanan şarkıları kulaklarımıza kadar geliyor ve sebebini anlayamadığım bir takım gürültüler de gittikçe bize doğru yaklaşıyordu. Bütün bu sesler ve bunlarla birlikte, ancak duyabildiğimiz ve ne olduklarının tanımı imkansız olan karanlığın diğer sesleri birleşerek, gecenin dinginliği dediğimiz o nefis harmoniyi ortaya çıkarıyorlardı. Bu sükunet, birliklerin yavaşça geçişi sırasında at toynaklarının çıkardıkları tok sesler ve uzun otların tıslamalarıyla bozuluyor ya da onlarla yeni bir harmoni oluşturuyordu. Sadece çok seyrek olarak büyük bir topun çınlaması, birbirine çarpan süngülerin çıkardıkları sesler, kısılmış konuşmalar ve bir atın horuldaması duyuluyordu. Tabiat sanki teskin edici bir güzellik ve güçten başka bir şey solumuyor gibiydi. Bütün insanların bu harikulade dünyada, yıldızlarla kaplı uçsuz gökyüzünün altında yaşamalarına yetecek kadar yer yok muydu? Böylesine tabii bir güzelliğin ortasında insanların kalbinde nefret, intikam ve kendi benzerleri varlıkları yok etmek için duydukları hırs duygularının kalması mümkün müydü? Güzellik ve iyiliği en doğru olarak ifade eden tabiat ile temas kurmasından sonra insanoğlunun bütün kötülüklerinden arınacağı insanın aklına geliyordu. İki saatten fazladır at sürüyorduk. Titremeye ve uyuklamaya başlamıştım. Karanlıkta, daha önce olduğu gibi yine aynı müphem şekilleri görüyordum. Biraz ileride koyu duvar ve hareket eden noktalar; yan tarafımda kuyruğunu sallayarak ve arka bacaklarını genişçe açarak yürüyen beyaz bir atın sağrısı; beyaz bir çerkeskanın sırtı ve onun üzerinde, siyah kılıfı içinde yukarı aşağı sallanan bir tüfek ve işlemeli kını içinde görünen bir tabancanın kabzası; ince bir bıyık, samurdan yapılmış kürklü bir yaka ve oğlak derileri içinde bir eli aydınlatan bir sigara ateşinin parıltısı. Bazen atımın boynundan ileri doğru uzanarak gözlerimi kapıyor ve kendimi bir kaç dakika için unutuyordum. Bu gibi durumlarda alışılmış nal sesleri ve otların ıslıkları beni aniden kendime getiriyordu. O an için kendimi sabit bir halde dururken önümdeki siyah duvarın bana doğru geldiğini ya da duvarın durarak benim ona çarpacağım hissine kapılarak çevreme hızla bakınıyordum. Böylesi olayların birinde, daha önceden sebebini açıklayamadığım seslerden birisini şimdi daha net olarak duymaya başladım. Bu su sesiydi. Taşmış halde bulunan ırmağa daha da yaklaşarak derin bir boğazdan içeri girmeye başlamıştık12. Suyun homurtusu daha da güçlenirken otlar daha sıklaşmaya ve uzamaya başladı, Yavaş yavaş kapanan ufuk ile etrafımızda bulunan çalılıkların sayısı da artıyordu. Karanlıklar içindeki dağların çeşitli noktalarında ara sıra ışıklar yanmaya ve hemen arkasından da sönmeye başladılar. "Şu ışıkların ne olduklarını biliyor musun?" diyerek yanımda at süren Dağlı'ya sordum. "Sen bilmiyor musun?" diyerek cevap verdi. "Hayır." "Onlar Dağlılardır. Bir sopanın ucuna saman kütleleri bağlıyorlar ve onları ateşe vererek sallıyorlar." "Bunu neden yapıyorlar?" "Rusların gelmekte olduğunu herkese bildirmek için. Oh-ho," diyerek ekledi bir taraftan da gülerken, "şimdi o köylerde nasıl da bir kargaşa vardır: eşyalarından bir şeyler kapan herkes, boğazdan aşağı gidiyor olmalı." "Dağlardan bu kadar uzakta iken, bir birliğin yolda olduğunu elbette ki şimdiden bilmiyorlardır?" "Tabii ki biliyorlar! Onlar her zaman bilirler. Çeçenler öyledir!" "O zaman liderleri Şamil de savaş için hazırlanıyor olmalı?" tahmininde bulundum. "Hayır", diye cevap verdi başını sallayan Dağlı. "Şamil bizzat savaşmayacaktır. Kendisi yukarıdan dürbünle seyrederken yardımcılarından birisini gönderecektir." "Buradan uzakta mı yaşıyor?" "Hayır, çok uzak değil. Orada, sol tarafta, yaklaşık yedi mil kadar uzakta." "Nereden biliyorsun?"diye sordum. "Hiç orada bulundun mu?" "Evet. Bizim bütün adamlarımız orada bulundu." "Şamil'i gördün mü?" "Ha! Bizim gibiler Şamil'i göremez! Sayıları yüz, üç yüz, belki de bin kadar olan muhafızları daima onun etrafındadır ve Şamil de ortalarında bir yerdedir!" diyerek bir tür kölesel saygıyla konuştu. Yukarıda gökyüzü açılmaya başlamıştı. Doğu tarafı aydınlanmaya başlarken batı yönünde Süreyya yıldızları ufuk çizgisinden batmak üzereydiler. Fakat bizim içinde gittiğimiz boğazda etraf hala ıslak ve kasvetliydi. Aniden bizim biraz ilerimizde karanlığın içinde bir kaç ışık çaktı ve kurşunlar vızıldayarak yanımızdan geçti. Atış sesleri, keskin ve yüksek bir narayla birlikte karanlığın içinde yankılandı. Bunlar düşmanların ileri hattaki nöbetçileriydi. Yüksek sesle haykırdılar, yeniden rast gele ateş ettiler ve dağıldılar. Etraf yeniden sakinleştiğinde general, tercümanını çağırdı. Beyaz bir Çerkes elbisesi içindeki Dağlı onun yanına at sürdü ve bir süre onunla fısıldayarak; el kol hareketleri yaparak konuştu. "Albay Hasanov, adamlarına açık alana yayılarak ilerlemelerini söyle" dedi general, sakin ama net bir sesle. Birlik, boğazın siyah yamaçlarını geride bırakarak ırmağa yaklaştı. Hava aydınlanmaya başladı. Hala solgun yıldızlarla kaplı olan sema şimdi daha yüksek gibi görünüyordu. Şafak parlak bir şekilde doğu tarafından atarken, batıdan soğuk ve temiz bir meltem esmeye başladı ve çağlayan ırmağın üzerinden buhara benzer gümüşvari bir buğu yükseldi. Kılavuzumuz bize bir geçiş yeri gösterdi. General ve maiyeti tarafından izlenen süvari öncüleri, ırmağı geçmeye başladılar. Orada burada görünen beyaz kayaların arasından büyük bir güçle akan ve atların ayakları arasında köpürerek dalgalanan sular, onların göğüslerine kadar yükseliyordu. Suyun gürültüsünden şaşkınlığa kapılan atlar, başlarını kaldırarak kulaklarını diktiler fakat devamlı olarak yer değiştiren su yatağında, kuvvetli akıntıya karşı dikkatli ve düzenli bir şekilde ilerlemeye devam ettiler. Süvariler, ayaklarını ve silahlarını yukarı çektiler. Sırtlarında neredeyse gömleklerinden başka bir şey kalmayan piyadeler, diğer giyeceklerini birer balya halinde sararak yukarıda tuttukları tüfeklerine bağladılar ve yirmişer kişilik gruplar halinde kol kola vererek suyu geçmeye başladılar. İçinde bulundukları büyük gerilim yüzlerinden açıkça okunuyordu. Atlı topçu birlikleri bir nara atarak atlarını tırısla ırmağa sürdüler. Sular toplarla yeşil cephane arabalarının üzerine sıçrarken tekerler dipteki taşlı yatağa çarparak sesler çıkarıyordu. Fakat güçlü atlar, bütün kuvvetleriyle çektiler ve nihayet, kuyruk ve yelelerinden sular dökülürken arabaları köpüklü sulardan çıkararak karşı kıyıya tırmandılar. Geçiş tamamlanır tamamlanmaz generalin yüzü aniden ciddi ve düşünceli bir hal aldı. Atını döndürdü ve peşinde süvariler olduğu halde, önümüzde uzanan açık alana doğru rahvana geçti. Atlı Kazaklardan oluşan bir kordon ormanın kenarlarına yerleştirildi. Uzaktan ormanın içinde, Çerkes elbisesi ve yüksek bir kalpak giymiş birisini fark ettik. Başka birisi ve arkasından bir üçüncüsü göründü. Subaylardan birisi, "onlar Çeçenlerdir" dedi. Tam o sırada bir ağacın arkasından bir duman yükseldi ve arkasından bir ses duyuldu, adından bir daha... Bizim seri atışlarımız düşmanın atış seslerini bastırdı. Sadece, ara sıra bir arı gibi vızıldayarak yanı başımızdan geçen bir kurşun, bütün atışların bizim olmadığını gösterir gibiydi. Piyadeler kordona katılmak üzere hızla koşarken, tırısla giden toplar onları izledi. Topların gürlemesini, havada uçuşan şarapnellerin metalik sesini, roketlerin tıslamasını ve tüfek ateşinin takırtılarını duyabiliyordum. Bütün geniş alan boyunca süvari, piyade ve topçuları görebiliyordum. Toplar, roketler ve tüfeklerden yükselen dumanlar, etraftaki sis ve kırağılı ıslak yeşillikle karışmıştı. Albay Hasanov dört nala generalin yanına geldi ve atının gemini hızla çekti. "Ekselansları" dedi, elini şapkasına götürerek selam verirken, "süvarinin hücuma geçmesini emredeyim mi? Düşman bayrakları görüş sahamız içinde." Elindeki kamçıyı uzatarak, ellerindeki sopalara kırmızı ve mavi bezler bağlı olan iki beyaz atlının liderliğindeki Çeçenleri gösterdi. "Öyleyse gidin, İvan Mihailoviç, Allah sizinle olsun!" dedi general. Albay atını yerinde döndürdü, kılıcını çekti ve bağırdı, "Hurra!" "Hurra! Hurra! Hurra!" sesleri birlikler arasında yankılandı ve süvariler, onun arkasından saldırıya geçti. Herkes hayranlık içinde seyretmeye başladı. Burada bir bayrak dalgalandı, orada başka bir tane, bir üçüncüsü, bir dördüncüsü... Düşman saldırıyı beklemeden ormana çekildi ve oradan ateş açtı. Mermiler daha yoğun bir şekilde uçuşmaya başladı. "Quel charmant coup d'oeil!"13dedi, ince bacaklı siyah atının üzerinden hafifçe, İngiliz usulü yükselen general. "Charmant!" diyerek ona katıldı, 'r' harflerini yuvarlayarak konuşan ve atını generalin yanına sürerken kamçılayan binbaşı. "C'est un vrai plaisirr, que la guerre dans un aussi beau pays."14 "Et surtout en bonne compaigne,"15 diyerek ekledi, sevimli bir şekilde gülümseyen general. Binbaşı başını eğerek selam verdi. Tam o sırada bir düşman güllesi, nahoş bir şekilde tıslayarak uçup geçti ve bir şeye çarptı. Arkamızda, yaralanan bir adamın iniltilerini işittik. Bu inilti ben de öylesine garip bir etki bıraktı ki, savaş o anda benim için bütün sevimliliğini kaybetti. Fakat hiç kimse onu fark etmiş gibi görünmedi. Binbaşı neşeli bir şekilde gülüyor; başka bir subay, güllenin gelmesiyle yarıda kalan sözlerine tam bir sükunet içinde devam ediyordu. Karşı tarafa bakan general, gülümsemelerin en candanının eşliğinde Fransızca bir şeyler söyledi. "Onlara karşı ateş açalım mı?" diyerek sordu, dört nala gelen topçu kumandanı. "Evet, onları biraz korkutalım!" diyerek umursamaz bir şekilde cevap verdi sigarasını yakmakta olan general. Batarya pozisyona girdi ve ateş başladı. Toplar uğuldamaya, bütün çevremde alevler parıldamaya ve gözlerim dumandan yanmaya başladı. Bu duman arasında, topların yanında hareket eden topçuları ancak seçebiliyordum. Köy bombalanıyordu. Albay Hasanov yine geldi ve generalin emri üzerine köye doğru dört nala yöneldi. Yeniden savaş çığlıkları yükseldi ve albayın süvarileri kendi tozları içinde kayboldu. Bu gerçekten muhteşem bir görüntüydü. Benim gibi dışarıdan gelen, bu tür şeylere alışmamış olan ve bu olayda da yer almayan benim gibi birisi için bütün bu görüntülere gölge düşüren tek şey, tüm bu hareketlerin, heyecanın ve bağırmaların bana oldukça anlamsız gelmesiydi. Salladığı balta ile sadece havayı yarabilen bir adamı düşünmekten kendimi alamadım. General ile benim de aralarına katıldığım maiyeti köye ulaştığında, orası birliklerimiz tarafından işgal edilmiş ve geride tek bir düşman kalmamıştı. Düz çatıları ve göze hoş gelen bacaları olan köyün uzun ve temiz kulübeleri, taşlık ve tepelik bir alan üzerinde yayılırken ortalarından bir ırmak akıyordu. Bir taraftaki yeşil bahçeler içinde bulunan son derece büyük şeftali ve erik ağaçları güneş ışınlarına boğulmuş olarak dururken diğer tarafta, mezar taşları, çeşitli toplar ve bezlerin bağlandığı sopalar, esrarengiz gölgeler oluşturuyordu. Burası cigitlerin, en iyi savaşçıların mezarlarıydı. Birlikler köyün girişindeki kapıların önünde toplandı. Bir an sonra da, ağır süvariler, Kazaklar ve piyadelerden oluşan bir güruh, eğri büğrü yollardan içeri akmaya başladı ve köy bir anda canlandı. Bir tarafta bir tavan çöktü ve ardından dayanıklı bir kapıya vuran balta sesleri geldi. Başka bir tarafta bir ot yığını, çit ile kulübe ateş aldı ve koyu bir duman sütünü gök yüzüne doğru yükselmeye başladı. Bir Kazak, bir un çuvalıyla bir halıyı sürüklüyordu. Teneke bir leğen ile bir takım kumaşlar taşıyan bir asker, neşeli bir yüzle bir kulübeden çıktı. Kollarını ileri doğru açmış başka bir asker, bağrışan ve kanatlarıyla çitlere vurarak kaçışan iki tavuk kovalıyordu. Bir üçüncüsü, bir yerden büyük bir tencere dolusu süt bulmuştu. Ondan içti ve daha sonra tencereyi büyük bir kahkahayla fırlattı. Benim kaleden birlikte geldiğim tabur da köydeydi. Bir evin damında oturan Yüzbaşı Khlopov, ucuz tabakasından tütün içerek öylesine umursamaz bir havada dumanlar tüttürüyordu ki, onu gördüğüm anda bir düşman köyünde olduğumu unuttum ve kendimi evde hissettim. "Aha, demek buradasın" dedi, beni fark edince. Teğmen Rosenkranz'ın uzun boylu vücudu köyün içinde hareket edip duruyordu. Devamlı olarak emirler veriyordu ve çok meşgul görünüyordu. Onu kulübelerin birisinden yüzünde bir zafer ifadesiyle çıkarken gördüm. Peşindeki iki asker yaşlı bir Çeçen'i getiriyorlardı. Bütün giyeceği renkli fakat parçalanmış bir gömlekle her tarafı yamalı bir pantolondan oluşan yaşlı adam, o kadar zayıf görünüyordu ki, eğilmiş sırtına sıkıca bükülmüş olan kemikli kolları omuzlarından ayrılacak gibiydi. Bir birine dolanmış çıplak ayaklarını ancak hareket ettirebiliyordu. Yüzü ve hatta tıraşlı kafasının bir kısmı derin çizgilerle buruşmuştu. Kısa kesilmiş gri bıyığıyla sakalı arasına yerleşmiş olan çarpılmış dişsiz ağzı, sanki bir şey çiğniyormuşçasına devamlı olarak hareket ediyordu. Fakat kirpiksiz kırmızı gözleri hala ateşle parlıyordu ve bu gözler, yaşlı adamın hayata karşı duyduğu kayıtsızlığı gösteriyordu. Rosenkranz bir tercüman aracılığıyla onun neden diğerleriyle birlikte gitmediğini sordu. "Nereye gidebilirdim ki?" dedi, sessizce uzaklara bakarken. "Diğerlerinin gittiği yere," diyerek cevap verdi birisi. "Cigitler Ruslarla savaşmak için gittiler, fakat ben yaşlı bir adamım." "Ruslardan korkmuyor musun?" "Ruslar bana ne yapabilir? Ben yaşlıyım," dedi, etrafında oluşan halkaya aldırmaz bir şekilde göz atarken. Daha sonra, geri dönerken, aynı yaşlı adamın başı açık elleri bağlı olarak bir Kazak eyerinin arkasında sarsılarak gittiğini gördüm. Hala yüzündeki aynı vurdum duymaz ifadeyle etrafına bakıyordu. Rus esirlerle değiştirmek için kendisine ihtiyaç vardı. Çatıya tırmandım ve yüzbaşının yanına oturdum. "Öyle görünüyor ki düşmandan pek fazla yoktu" dedim, onun baskın ile ilgili fikrini öğrenmek isterken. "Düşman mı?" diyerek hayret içinde tekrarladı. "Onlardan hiç biri bile yoktu! Onlara düşman diyebilir misin? Akşama kadar bekle; ayrılacağımız zaman, bizim gidişimizi görmek için onlardan yeteri kadarının akıp geldiğini göreceksin." Lülesiyle, o sabah geçtiğimiz ağaçlık bir boğazı gösterdi. "Nedir o?" Yüzbaşının konuşmasını kestim ve bizden fazla uzak olmayan bir yerde Don Kazaklarının etrafına toplandıkları bir şeyi göstererek merak içinde sordum. O taraftan bir bebeğinkine benzer sesler ve bağrışmalar geldi: "Dur, kesme onu.... Görecekler... Bıçağın var mı Yevstigneich?" "Nahoş bir şeyin peşindeler piçler," dedi yüzbaşı sakin bir şekilde. Fakat tam o sırada, yakışıklı asteğmen kollarını sallayarak koştu ve yüzü kızarmış ve endişeli bir halde Kazaklara doğru atıldı. "Dokunmayın ona! Ona zarar vermeyin!" diye çocuksu bir sesle bağırdı. Subayı gören Kazaklar ayrıldılar ve küçük beyaz bir oğlağı serbest bıraktılar. Genç asteğmen mahcup oldu, bir şeyler mırıldandı ve utanmış bir halde onların önünde durdu kaldı. Yüzbaşıyla beni çatıda görünce daha çok kızardı ve sıçrayarak bize doğru koştu. "Onların bir çocuğu öldüreceklerini zannettim," dedi mahcup bir gülümsemeyle. Köyü ilk olarak general ile süvariler terk etti. Kaleden birlikte geldiğim tabur, artçı birliğini oluşturuyordu. Yüzbaşı Khpolov ile Teğmen Rosenkranz'ın bölükleri birlikte ricat ettiler. Yüzbaşının tahmini doğru çıktı. Onun daha önceden bahsettiği ağaçlık boğaza girer girmez, düşman dağlılar, hem atlı hem de yaya olarak her taraftan çıkmaya başladılar. Bize o kadar yakınlardı ki; bazılarının ellerinde tüfekleri olduğu halde, eğilerek ağaçtan ağaca koştuklarını açıkça görebiliyordum. Yüzbaşı şapkasını çıkardı ve dindar bir şekilde haç işareti yaptı. Askerlerin bazıları da aynı şeyi yaptılar. Ağaçların arasından, bağıran ve bize sataşan Çeçenlerin sesleri duyuluyordu: "Hey, Rusky, hey!" Kısa ve seri tüfek sesleri takırdadı ve mermiler her tarafta vızıldadı. Adamlarımız ses çıkarmadan ateşe cevap verdiler. Sadece birlikler arasında bir takım yorumlar yükseldi: "Orada, ağaçların arasında onlar için her şey tamam" veya "tam burada bir top çok işe yarardı." Nihayet toplar getirildi ve bir kaç şarapnel ateşinden sonra düşman zayıflar gibi oldu. Fakat hemen arkasından, birliklerimizin ileri doğru attıkları her adımında savaş naraları ve ateş yeniden alevlendi. Köyden ancak bir milin üçte biri kadar uzaklaşmıştık ki, düşman gülleleri başımızın üzerinde ıslık çalmaya başladı. Bir askerin onlardan bir tanesiyle öldürüldüğünü gördüm... Fakat ben böyle bir şeyi unutmaya çalışmam gerekirken, neden bu korkunç sahnenin detaylarına inmeliyim! Teğmen Rosenkranz, tüfeğiyle devamlı olarak ateş ederken boğuk bir sesle adamlarına emirler yağdırıyor ve son hızla hattın bir ucundan diğerine at koşturuyordu. Şimdi daha solgun görünüyordu ve solgunluk onun askeri görünüşüne daha uygun düşüyordu. Genç asteğmen mutluluk içindeydi. Güzel koyu gözleri cesaretle parlıyor ve dudaklarında da hafif bir gülümseme yayılıyordu. Yüzbaşının yanına at sürmeye ve hücuma geçmek için izin istemeye devam etti. "Onları geri atacağız," diyerek ısrar etti, "yapacağımızdan emininim." "Hayır," diye yumuşak bir şekilde cevap verdi yüzbaşı, "şimdiki vazifemiz geri çekilmektir."Yüzbaşının bölüğü ormanın kenarını tutuyordu. Askerler, düşmana ateş etmek için yüzü koyun yere uzanmışlardı. Yüzbaşının kendisi ise, yırtık paltosu ve tüylü şapkasıyla, dizginleri serbest bırakmış, dizleri kısa üzengilerde keskin bir şekilde eğilmiş bir halde atının sırtında oturuyordu. Kendisi ne konuştu ne de hareket etti. Askerler, onun emirlerine gerek kalmayacak şekilde vazifelerini biliyorlardı. Sadece ara sıra, kafası açıkta kalmış birilerine bir şeyler bağırmak için sesini yükseltiyordu. Yüzbaşı Khlopov'un görüşünde hiç de savaşçı bir yan yoktu. Fakat onda öylesine olağanüstü bir samimiyet ve saflık vardı ki beni çok etkiledi. İçimden bir şey bana, "işte tam bir cesur adam" dedi. O, aynen onu her zaman gördüğüm gibiydi: aynı soğuk kanlı hareketler, aynı düzgün ses ve basit ama sevimli yüzündeki aynı samimi ifade. Sadece, şimdi normalden daha parlak olan gözleri, sessiz bir şekilde dikkatini işine veren bir adamı ele veriyordu. Rahatlıkla onun her zamanki gibi olduğu söylenebilirdi. Fakat diğerlerinde kaç çeşit farklı davranışın gölgelerini fark ettim: birisi, her zamankinden daha sakin görünmeye çalışırken, bir başkası daha sert bir diğeri de daha neşeli görünmeye yelteniyordu. Halbuki yüzbaşının yüzünde, onun olduğundan farklı görünmeye çalışmanın aklından bile geçmediği görülüyordu. Waterloo'da "La garde meurt, mais ne se rend pas"16 diyen Fransız ve diğer kahramanlar, özellikle böylesine anlamlı sözler söyleyen Fransız kahramanlar gerçekten kahramandılar ve arkalarında unutulmaz anılar bıraktılar. Fakat onların cesareti ile Yüzbaşı Khlopov'un cesareti arasındaki fark şuydu: eğer böylesine güzel bir söylev kahramanımın içinde doğmuş olsa bile o, eminim ki bunu söylemezdi. Birinci sebep olarak böyle bir cümle sarf etmekle büyük bir işi yok etmekten korkardı; ikinci sebep olarak da, bir insanın büyük bir eylemi gerçekleştirmek için kendisinde yeterli gücü hissetmesi durumunda bütün kelimeler anlamsız kalır. Benim kanaatime göre işte bu, Rus cesaretinin yüksek bir karakteri ve ona has bir özelliktir. Durum böyle iken, genç savaşçılarımızın artık antik çağlarda kalmış Fransız şövalyeliğini taklit etmek için kullandıkları adi Fransızca deyimleri duyduğu zaman bir Rus kalbi nasıl acı duymaz? Aniden, Asteğmen Alanin'in takımıyla birlikte bulunduğu yerden, fazla yüksek olmayan oldukça koordinesiz bir "Hurra!" sesi yükseldi. O tarafa baktığım zaman otuz kadar askerin, tüfekleri ellerinde ve sırt çantaları omuzlarında olduğu halde, yeni sürülmüş tarlanın içinde büyük güçlüklerle koştuklarını gördüm. Sendelemelerine rağmen ilerlemeye ve koşarken de bağırmaya devam etmeyi başardılar. Genç asteğmen de onların önünde kılıcını çekmiş atının üzerinde dört nala gidiyordu. Hepsi ağaçlar içinde gözden kayboldular. Bir kaç dakikalık bağrışmalar ve takırtılardan sonra paniğe kapılmış bir at ağaçların arasından fırladı. Arkasından, ölü ve yaralılarını taşıyan askerler göründü. Yaralılar arasında genç asteğmen de vardı. İki asker onu kollarından tutuyordu. Rengi bir kağıt gibi solup beyazlaşmıştı. Bir dakika kadar önce savaş için yanıp tutuşan yakışıklı yüzünde şimdi o coşkunun ancak zayıf bir gölgesi kalmıştı. Başı korkunç bir şekilde omuzları arasına gömülmüş ve göğsüne doğru kaymıştı. Düğmeleri açılan paltosunun altında, beyaz gömleğinin üzerinde küçük kanlı bir leke görünüyordu. "Ah, ne kötü bir durum!" dedim, elimde olmadan ve bu nahoş görüntüden başka bir tarafa döndüm. "Elbette acınacak bir durum," dedi, yanımda duran ve üzüntülü bir şekilde tüfeğine yaslanan yaşlı bir asker. "O hiç bir şeyden korkmuyordu, nasıl böyle olabilirsin ki?!" yaralı çocuğa dikkatle bakarken ekledi. "İşte bu yüzden aptal birisiydi ve şimdi bunun cezasını çekti!" " Sen korkuyor musun?" diye sordum. "Ne bekliyordun!" Asteğmen bir sedye üzerinde dört asker tarafından taşınıyordu. Onların arkasında bir sıhhiye emir eri, içinde tıbbi malzeme bulunan yeşil iki kutuyu taşıyan, zayıf ve yorgun bir atı çekiyordu. Onlar doktor için beklerlerken bir çok subay sedyenin yanına at sürerek yaralı genci cesaretlendirecek ve rahatlatacak sözler söylediler. "Yaa, Alanin, eski dost, yeniden dans edebilmen için oldukça uzun bir zaman gerekecek," dedi, Teğmen Rosenkranz gülümseyerek. Büyük bir ihtimalle, bu sözlerinin genç adamın moralini yükselteceğini düşünmüştü. Fakat diğerinin yüzündeki üzgün ve soğuk bakışlardan, bu sözlerin istenen etkileri yapmadığı söylenebilirdi. Yüzbaşı Khlopov da oraya at sürdü. Genç yaralıyı yakından inceledi ve genellikle umursamaz bir halde olan yüzünde samimi bir acıma duygusu belirdi. "Eh, benim sevgili Anatoly İvanovich," dedi kendisinden beklediğim yakın ve candan ilgi dolu bir sesle "galiba bu Allah'ın isteğiydi". Genç adam bakışlarını çevirdi. Solgun yüzünde üzüntülü bir gülümseme belirdi. "Evet, sana itaat etmedim." "Sadece Allah'ın isteği buydu diyelim," diye tekrarladı yüzbaşı. Doktor geldi. Sıhhıye erinden bandajlar, cerrah mili ve başka bir alet aldı, kollarını sıvadı ve cesaretlendirici bir gülümsemeyle asteğmene yaklaştı. "Nedir bu şimdi?" dedi, neşeli bir sesle. "Duyduğuma göre, daha önce olmayan bir yerinde yeni bir delik açılmış! Hele ona bir bakalım!" Asteğmen itaat etti. Fakat neşeli doktorun yüzüne şaşkınlık ve suçlama dolu bir ifadeyle baktı. Diğeri bunu fark etmedi. Doktor yaraya sondaj yapmaya ve incelemeye başladı. Fakat şimdiye kadar bütün gücünü harcayarak dişini sıkan asteğmen, daha fazla dayanamayarak derin bir inilti çıkardı ve doktorun elini itti. "Bırak beni," dedi ancak işitilen zayıf bir sesle. "Nasıl olsa öleceğim." Bu sözlerle geriye düştü. Beş dakika sonra, onun etrafına toplanmış olan kalabalığın yanına giderek yaralının nasıl olduğunu sorduğum zaman bir asker, "ölüyor" diyerek cevap verdi. Geniş bir sıra oluşturup şarkılar söyleyerek ilerleyen birlik kaleye ulaştığında vakit çok geç olmuştu. Güneş en son pembe ışıklarını, açık ufuk üzerinde asılı olarak duran uzun ince bulutların üzerine akıttıktan sonra karlı dağ zirvesinin arkasında saklanmıştı. Karlarla kaplı dağlar, leylak renkli pus içinde kaybolmaya başladıklarından sadece zirvelerinin hatları, güneş batımından sonra oluşan kızıllık içinde seçilebiliyordu. Uzun bir süre önce yükselmiş olan parlak ay, gökyüzünün koyu maviliğinde beyazlaşmaya başlamıştı. Otların ve ağaçların yeşillikleri koyulaştı ve kırağıyla ıslandı. Bereketli otlaklar üzerinde uyumlu adımlarla ilerleyen birliklerin karanlık gövdeleri ilerlerken, orada burada tamburin ve davul sesleriyle neşeli şarkılar duyuluyordu. Altıncı Bölüğün ikinci tenoru, büyük bir güç ve duyguyla şarkı söylüyor, saf ve coşkulu sesi temiz akşam havasında uzaklara taşınıyordu. P [ İngilizce'den çeviren: Sedat Özden] 1Bu hikayenin içindeki noktalı kısımlar sansür edilmiştir. (Yazarın notu.) 2 Daha doğrusu, Napolyon'un Büyük Ordusu Grand Armee'ye karşı verilen 1812 Yılındaki Yurtsever Savaşı'nın Tarifi adlı kitap. 3 Molla Nur A. Bestu?ev-Marlinsky tarafından, Zamanımızın Bir Kahramanı da Lermontov tarafından yazılan romantik romanlardır. 4 Varangianlar: 9. Yüzyıllarda Rusya'da hükümdarlık kurarak Rusya'ya bir kraliyet ailesi veren İsveç asıllı savaşçılar (ç.n). 5 Şamil, 1834 yılından itibaren Dağıstan ile Çeçenya'nın (Kuzey-Doğu Kafkasya) tek lideriydi. 25 yıl boyunca Müslüman Dağlılara Ruslara karşı savaşlarında liderlik etti. Nihayet 1859 yılında yenilen Şamil esir alınarak Rusya'ya sürgün edildi. 6 "İyi akşamlar, kontes". 7 "Biliyorsunuz ki, kafirlerle savaşmak için yemin ettim, bu yüzden ihanet etmemeye dikkat edin." 8 "O zaman Allaha ısmarladık sevgili general." 9 "Hayır, tekrar görüşmek üzere." 10 "Unutmayın ki, kendimi yarın akşamki suareye davet ediyorum." 11 Kafkasya'daki kurbağalar Rusya'dakilerden çok daha farklı bir ses çıkarmaktadır. 12 Kafkasya'daki ırmaklar Temmuz ayında taşmaya meyillidirler. 13 Ne nefis bir manzara. 14 Böylesine güzel bir ülkede savaş tam bir hazdır. 15 Özellikle iyi arkadaşlar eşliğinde. 16 Muhafız alayı ölür ama teslim olmaz.+''+L .N. Tolstoy))))

Şapsığlarda Kurban Töreni

Köyden çıkan kalabalığın önünde boynuzları parlayan bir dana vardı. Küçüklü büyüklü, dananın arkasındakilerin sayısı belli değildi. Sadece başı kalpaklılar değil, başı örtmeliler çoğunluktaydı. Dananın boynuzlarına bağlanmış ipi bir adam tutuyordu. Arkadakiler, danayı tutanın önüne geçmemeye dikkat ediyorlardı. İlginç olanı da insanların ellerinde kazan, saçak, sofra, sandalye olmasıydı. +''+ (...) Danayı götüren T'ozeps fekol'leri ormana girdiler, bir kayranda durdular. Rampago Beçkan, alanının hemen kıyısında, gökyüzünü kucaklıyormuşçasına kollarını açan ulu bir çınar ağacının yanına iyice sokulmadan durdu. Kadınlar bir yana, erkekler diğer yana dikildiler. Rampago, kalpağını çıkardı, ulu çınar ağacının karşısında diz çöktü. Kadınların ve erkeklerin arasından birer kişi çıktı, başörtülüsü sağa, kalpaklısı sola dikildi. Atlılar kayrana girince atlarından indiler. Rampago yakarısına başladığından gelenlere kimse bakmadı. Şimdi büyük küçük herkesin kalbi, Beçkan'ın kollarını uzattığı ve yakardığı yerdeydi. "Ey ulu ağacım, ey ulu Tanrım, her zaman yaptığın gibi bizi kötülüklerden koru! Bize dil uzatanları dilsiz bırak! Bize uygun bulduğun yaşam biçimini kolaylaştır!.." "Amin!.." dedi fekol'lerin tümü. "Bize iyilik düşünmeyenlere karşı kılcımızı keskin eyle, iyilik düşünerek aramıza giren konuklarımıza karşı konukseverliğimizi arttır!.." (...) "Çocuklarımız özgür, ekinlerimiz bereketli, aydınlığımız güvençli, tüm iyilikleri bizim için eyle!.." (...) "Bize yardımcı ol ulu tanrım!..." (...) Rampago Beçkan yakarısını bitirince ayağa kalktı. Törene katılan fekol'lerin sesleri bir süre Thamez ormanında yankılandıktan sonra giderek kayboldu. Giz dolu ağır bir mutluluk kayranı kucakladı. Haç'ın ucunda yanan meşaleyi kadının biri Rampago'ya uzattı. Beçkan da meşaleyi aldı, dananın başına dikti. Daha sonra getirilen bahsımeyi de dananın sırtına döktü ve ayakları bağlanarak yatırılmış olan danayı uzatılan bıçakla kesti. Rampago, ayağa kalkınca verilen börekle bahsımeyi avucunun içinde tutarak bir süre daha yakardı. Söylediklerinin tümünü dikilenler yinelediler. Sonra bahsıme ile böreği orada dikilen yaşlılardan birine uzatıp: "Buyrun büyüğüm", dedi. Rampago, atlılardan yana baktı. Börekler ısırılıyor, elden ele dolaşan bahsımeden birer yudum alınıyordu. Beçkan, iki tas bahsıme ile bir kaç börek alarak atlıların yanına gitti: "Hoş geldin Çecıkopş. Kurbana denk deldin. Konuksun", dedi. Konuklar hiç bir şey söylemeden börekleri ısırdılar, bahsımeyi yudumladılar. Dananın derisinin yüzülmesi, kesilmesi kadar uzun sürmedi. Küçük kazanların kaynatılacağı ateşler kayranın çevresinde parlamaya, etler elden ele dolaşmaya başladı. Etler kazana, bahsıme sofraya konuluyordu. Küçük sandalyeler, yaşlılar için masanın kenarına yerleştiriliyordu. Dananın başı, haç'ın hemen yanı başına çakılan kazığın ucuna takılmıştı. (...) Kuru odunların ateşlenmesiyle birden parlayıvermesi gibi, el ele tutuşan yaşlı erkek ve kadınlar yuvarlak vıg oynamaya başladılar. Onların arkasından da gençler ortaya çıktı. Gençlerle yaşlılar birlikte, kayranda büyük bir düğün başlattılar. Biraz oynandıktan sonra bahsıme ile birlikte pişen et sofraya konmaya başlandı. [Çeviren: Mevlüt Atalay (Yenemıko)]   * Meşbaş'e İshak, Bitmeyen Umutlar, c:1, s.202-206'dan alınmıştır.+''+Meşbaş`e İshak

Yasak Hasan Efendi

Hasan Efendi, şehrin merkezindeki büyük parkın bekçisiydi. Buraya aileler pek gelmezlerdi. Buranın müşterileri, yakındaki resmi daireler ve özellikle gecekondu mahallelerinden gelen işsizlerdi. Hasan Efendi, resmi dairede çalışanlardan memnundu. +''+ "Normal insanın hali başka canım, normal insana can kurban" derdi. Bunlar, mesai saatleri dışında gelip gazetelerini okurlar,sohbet ederler sonra kalkıp giderlerdi. Diğerleri öylemiydi ya! Onlar işsiz güçsüz takımıydı. Yaz aylarında bile, ayakkabılarında hiç eksik olmayan çamurlarıyla gelirler, hep bir ağızdan bağırarak konuşurlar, beşer onar kümelenirler, işçi arayan biri geldiğinde hepsi birden konuşurlardı. Bunlar; sıraların üzerinde yatarlar, ekmek, peynir, domates gibi yedikleri şeyleri hep sıraların üzerinde bırakırlardı. Hasan Efendi, bunları hiç sevmezdi. Elinden gelse,hiç birini içeriye almayacaktı. Hatta bu yüzden, amirlerine çıkmış; "Bunları içeriye almayalım. Parkın etrafını telle çevirelim. Ben kapıda dururum, normal insanlardan başkasını almam" demişti. Ama, amirleri kabul etmemişler; "Olmaz, şehrin merkezinde turistlere ayıp olur." Demişlerdi. Güneşli bir bahar sabahıydı. Sabah erkenden,yükünü almaya başlayan park, artık kalabalık sayılırdı. Hasan Efendi, günlük denetimini yapıyor "uygunsuz bir şey" görürse düzeltiyordu . Her nasılsa, boş kalmış bir sıranın üzerine bir adam uzanmıştı. Hasan Efendi bunu görünce söylenerek hemen o tarafa seyirtti. Ama adama yaklaşınca duraksadı. Bu öyle işsiz güçsüz takımından birine benzemiyordu. Üzerinde kalın, siyah bir palto vardı. Çantası ve şemsiyesi yanı başında duruyordu. Hasan Efendi, rahatsız olmalı diye düşündü ve sıraya yaklaşıp sordu: -Efendi, rahatsız mısın? Adam kafasını çevirdi. Karşısında, bekçiyi görünce doğrularak: -Hayır! -Niye yatıyorsun peki? -Ne o! Yatmak yasak mı yoksa? -Yasak ya. Adam gülerek, eliyle yanı başındaki ağaçları gösterdi. -Bu ağaçlara dokunmakta mı yasak? Hasan Efendi, önce bir durakladı. Sonra, gözü, "sıralara uzanmak yasak." "Çöp dökmek yasak" yazılarına takıldı. Ağaç konusunda bir yasak yoktu ama,serbestlikte yoktu. O zaman, yasak olmalıydı. -Yasak ya! Ağaçlara ellemekte yasak. Adam oturduğu yerden kalktı. -Bak bekçi başı, seninle bir anlaşma yapalım. Sen yasak olmayan bir kelime söyle bana. Ben sana beş milyon lira vereyim. Hasan Efendi bu söz üzerine şaşırdı. Adamı şöyle bir süzdü. Efendiden birine benziyordu. Yarı inanmamış bir şekilde; -Benimle şaka yapma bey. Adam gayet ciddi. -Yok şaka falan yaptığım yok. Deyince, Hasan Efendi, bir an düşündü. Denemekle ne kaybederdi sanki? Beş milyon lirada az para değildi. Hem çok basit bir şeydi. Bir kelime söyleyecek beş milyon lira alacaktı. Adama dönerek: -Alırım ama beş milyon lirayı! Dedi. Adam elini cebine attı. Beş milyon lira çıkardı -İşte para dedi, yeter ki sen kelimeyi bul. Hasan Efendi, adamın caymasından korkarak, aklına gelen ilk sözü söyledi hemen. -Yürümek. Adam güldü. -Olmadı,Hasan Efendi. Konuşmak yasak olmaz olur mu? Herkes istediği yerde, istediğini konuşabilir mi? Ne olur o zaman memleketin hali? Yasaklardan hiç mi haberin yok senin? Hasan efendi; -Oturmak, dedi. Ama , adam öyle bir anlattı ki. Hasan Efendi şaşırdı kaldı. Ooo!.. Meğer, ne çok oturma yasağı varmış. Öyle benzeri yerde oturulamazmış. Sonra oturma grevi, oturma boykotu derlermiş. Bilmem kaç seneden başlarmış. Bundan sonra Hasan Efendi iyice kaptırdı kendini. Aklına ne gelirse söylüyordu. Ama adam hepsinin bir yasağını bulup çıkarıyordu. Şimdi başlarına kalabalık bir grup toplanmıştı. Hasan Efendi'nin hiç sevmediği bu işsiz güçsüz adamlar bekçinin, bir adamla ateşli ateşli konuştuğunu görünce gelmişler, onlarda tartışmaya katılmışlardı. Hasan Efendi, ilk önce onların geldiğine sinirlenmiş, ya parayı onlar alırsa diye düşünmüştü. Adamların söylediği her sözcükte önce bir irkiliyor, ama onun yasak olduğu anlaşılınca, çocuklar gibi seviniyor, hemen kendisi bir kelime söylüyordu. Adam hepsinin sözlerini tek tek dinliyor, sonra hepsine ikna edici bir yanıt veriyordu. Artık tartışma iyice kızışmış, kalabalık artmıştı. Derken biraz sonra bir polis geldi. Kalabalığın yasak olduğunu söyledi ve dağıttı. Ama Hasan Efendi adamın peşini bırakmadı. O kelimeyi mutlaka bulacağını söyledi. Adam da; - Anlaşma geçerli. Bul kelimeyi al beş milyon lirayı, dedi. Bundan sonra; eski Hasan Efendi gitti, yerini hep düşünen, kendi kendine konuşan bir Hasan Efendi aldı. Parka gelen hemen herkese soruyor, ama verilen yanıtların hiç birinden tatmin olmuyordu. Biraz düşünüp, söylenen her kelimenin yasağını artık kendisi buluyordu. İşin ilginç yanı, artık bir kelimenin yasak olduğunu öğrenmek, kendisini daha çok sevindiriyordu. Yasak olmayan bir kelime bulup parayı alsa , belki bu kadar sevinmeyecekti. Artık Hasan Efendi'nin adı; "Yasak Hasan Efendi" diye çıkmıştı. Nihayet bir gün, "görülen lüzum üzerine" Hasan Efendi'nin işine son verildi. Şimdi;Yasak Hasan Efendi, bir kahvede çaycılık yapıyor. Herkes tanıyor onu. O kelimeyi bulma hayalinden de vazgeçmiş değil. Hemen her gelen "bir çay" demeden önce, Hasan Efendi'ye bir kelime söylüyor, Hasan Efendi de ardından yasağını yapıştırıyor. Sahi, siz biliyor musunuz o kelimeyi? Yazın bana, alın beş milyon lirayı.  +''+Adnan Özveri

Güzel Tasuta ve Hanın Oğlu

Bir varmış bir yokmuş, Tasuta adında güzel bir kız yaşıyormuş. Bir gün annesi ağır hasta olup yatağa düşmüş. İyileşemeyeceğini anlayınca tek göğsünü çıkarıp kızına vermiş: +''+ -Ben ölüyorum kızım, bu zor dünyada seni yalnız bırakıyorum. Ama senin için yapabileceğim bu; acıktığın zaman bunu em. Yalnız kimseye gösterme, başka bir şeye ihtiyacın olmaz. Tasuta'nın küçük bir sandığı varmış, annesinin göğsünü onun içine koyup kilitlemiş. Kadın da ölmüş ve gömülmüş. Bir zaman sonra babası, küçük bir kızı olan başka bir kadınla evlenmiş. Evlendiği mavi gözlü, kalkık burunlu kadın kötü kalpli biri çıkmış, üvey kızına dünyayı dar etmeye başlamış. Kendi kızını giydiriyor, yediriyor, seviyor; üvey kızını ise çalıştırıyor, aç bırakıyor, paçavralar içinde gezdiriyor, azarlıyor, beddua ediyormuş. Küçük kız şikayet edecek halde değilmiş, kötü kalpli kadın babasını avucunun içine almış, konuşturmuyormuş. Zavallı ne yapsın, her şeye katlanıyormuş. Acıkınca bir süre ortadan kaybolup sandığını açıyor, annesinin göğsünü emiyor, emer emmez karnı doyuyor, gücü artıyor, üzüntüsü geçiyormuş. Böyle yaşayıp giderlerken üvey annenin kızı gün geçtikçe çirkin ve beceriksiz, üvey kızı ise daha güzel, daha becerikli olmuş. Kadın buna içerliyor, kızıyormuş... Daha sonra her nasılsa, bunda bir iş var, öğrenmeden içim rahat etmeyecek diyerek küçük kızı izlemeye başlamış. İzleye izleye Tasuta'nın sandığı açıp, annesinin göğsünü çıkarıp emdiğini görmüş. "İşte şimdi buldum", diyerek küçük kızı değirmene göndermiş ve Tasuta'nın annesinin göğsünü gizlice alıp saçağın altına gömmüş. Tasuta ihtiyacı olup annesinin göğsünü bulamayınca olanları anlamış ve ağlamış, ağlamış; ne yapsın, gücünü toplayıp yine çalışmaya koyulmuş. O gecenin sabahında saçağın altında ak alınlı bir inek duruyormuş. İnek bizim diye kimse gelmeyince alıkoyup sağmaya başlamışlar. Derken bir gün Tasuta ahırı kürerken çok acıkmış. İnek bakmış, bakmış ve Çerkesçe demiş ki: -Ah, küçük kızım, acıktığında kimseye görünmeden gel beni em. Tasuta koşup ak alınlı ineği emmiş, emer emmez karnı doymuş, gücü yerine gelmiş, üzüntüsü geçmiş. Mavi gözlü, kalkık burunlu kadın daha çok öfkelenmeye başlamış. Bir gün anne kız başka bir köye misafirliğe gitmek istemişler; giderlerken kadın üvey kızına: -Bu eve ne gir, ne de çık. Seni evde ya da evden çıkmış bulursam, söylemedi deme, üç canın olsa da tek birini bırakmadan bu iki elimle alırım, demiş. Tasuta ne yapacağını bilemeden ağlayıp pencerenin önünde otururken küçük bir saka kuşu gelip omzuna konmuş: -Neden ağlıyorsun Tasuta, seni kim üzdü, demiş. -Üvey annem benden böyle tuhaf bir şey isteyip gitti, demiş küçük kız, - şimdi ne yapacağımı bilmiyorum. -O da zor bir şey mi, bunun için üzülme, demiş küçük kuş.- Üvey annen geldiği zaman gidip bir ayağın dışarıda bir ayağın evde olacak şekilde dur; evden hem çıkma hem de girme, dediği bu değil mi, diyerek saka kuşu uçup gitmiş. Tasuta işlerini bitirip akşama kadar oynamış, anne kızın geldiğini görünce gidip küçük kuşun dediği gibi durmuş. Yaklaştıklarında üvey anne ona bakmış ve demiş ki: -Ne o, yapacak bir şey bulamadın mı, niye orada dikiliyorsun? -Bilmem ki, demiş Tasuta, bana eve ne gir ne çık demiştin, ben de dediğin gibi yaptım. Üvey kızının üstün geldiğini anlamış kadın, daha çok kızmış: -Görüyor musun şu mendeburu, çalışmamak için mazeret uyduruyor! Ertesi gün anne yine kızıyla misafirliğe gitmek istemiş. Giderken bir insanın yapamayacağı bir iş vermiş Tasuta'ya; bir çuval darıyı bir çuval arpanın içine dökmüş, iyice karıştırmış ve başına oturtmuş: -Bu darıyla arpayı güzelce ayıkla, ayır. Ben döndüğümde yapmamış olursan yedi canın olsa da bir canını bırakmadan alırım, demiş ve anne kız arkalarına bakarak güle oynaya çıkıp gitmişler. Tasuta arpayla darının başında ağlayıp oturuyormuş. Bir saka kuşu gelip omzuna konmuş: -Ne oldu küçük kız, demiş, niye ağlıyorsun? -Nasıl ağlamayayım, demiş küçük kız, üvey annem misafirliğe giderken önüme böyle bir iş koyup çıktı. Ben bunu yapmadan gelirse, yedi canım varsa, birini bırakmadan yedisini de alacak! -O da zor bir şey mi, demiş küçük kuş. Bunun için ağlama. Hepsini yere dök, sen git oyna, ben şimdi senin için onları ayırırım, demiş ve uçup gitmiş. Bir dakika içinde büyük bir güvercin sürüsü uçarak eve gelmiş, arpayla darıyı ayırıp birer çuvala koymuşlar. Küçük kız da sevinç içinde oynayıp oturuyormuş. Anne kız gelince üvey annesi Tasuta'ya çıkışmış: - Boyu devrilesice, arpayla darıyı ayır diye ben sana mı söyledim komşunun gelinine mi? -Bana, demiş Tasuta, -ben de ayırdım, ayrı ayrı koydum, duruyor. -Seni yalancı, demiş mavi gözlü kalkık burunlu kadın, on elin olsa da ayıramazsın o kadarını! -Bak öyleyse! Koşup bakmış ki arpayla darı ayrılmış, bir tane diğerinin içinde kalmamış. -Allah Allah, bunun hepsini sen mi ayırdın, demiş üvey annesi, kızıp söylenmiş. Babası, ağzında gem olsa da dayanamayıp kızını savunmuş: -Niye olmasın, demiş, Tasuta her zaman beceriklidir, kimsenin yapamadığını yapar. -Ah, sen beni öldüreceksin, diye kadın ateş püskürmüş. Bunu benim biricik yavrumu küçük düşürmek için söylüyorsun. Ben sana o kırmızı gözlerinle gösteririm senin kızın mı beceriksiz benim kızım mı, diyerek ertesi gün bir çuval arpayla bir çuval darıyı karıştırmış, kızını başına oturtmuş.- Ben gelinceye kadar bunları ayır koy, demiş, kendisi de üvey kızını alarak çakaleriği toplamaya gitmiş. Üvey annenin kızı ağlanıp sızlanıp otururken saka kuşu gelip pencerenin pervazına konmuş: -Niye ağlıyorsun, niye sızlanıyorsun küçük kız, diye sormuş,-Seni kim üzdü? -Annem üzdü, demiş kız. Kız kardeşim gibi benim de bu yığını ayıklamam için bıraktı. -Bunun için ağlama, demiş küçük kuş, onu yapacak olanları ben sana gönderirim, sen git oyna diyerek uçup gitmiş. Biraz sonra büyük bir karga sürüsü eve dalıp, arpayı darıyı ayırmadan hepsini yiyip gitmişler. Akşam annesi geldiğinde: -Ayırdın mı yavrum, diye sormuş. -Hayır. -Neden? -Bir karga sürüsü gelip hepsini yedi. Ne iyi ne kötü bir söz söyleyememiş kızına, üvey kızına kötü kötü bakarak içeri girmiş. "Bunun acısını çıkarmazsam Allah canımı alsın" demiş mavi gözlü, kötü kalpli kadın. Üvey kızından isteyeceği bir iş bulmuş: -Ben babamın evine gidiyorum, akşam geldiğimde bu yünü güzel bir giysi olarak görmezsem, dokuz canın olsa da bir canını bırakmadan alırım, diyerek Tasuta'nın önüne dağ gibi yünü yığmış, kendisi de kızını alıp çıkıp gitmiş. Bu kadar yünü yıkamak, kurutmak, ditmek, taramak, kabartmak, eğirmek, dokumak, biçmek, dikmek, güzel bir giysi yapmak için en az bir ay gerek! Tasuta ağlayıp oturuyormuş. O sırada bir saka kuşu gelip omzuna konmuş: Ne oldu küçük kız, neden ağlıyorsun? -Nasıl ağlamam, demiş, - bu kadar yünü akşama kadar güzel bir giysi yapamazsam üvey annem benim canımı alacak! -O da zor bir şey mi, demiş, küçük kuş. Bunun için ağlama. Senin için bunu yapacakları ben şimdi gönderirim, sen git oyna, demiş. Biraz sonra ak alınlı bir inek gelip yünü çiğnemiş ve yutmuş. Bir saat geçmeden ağzından güzel, kahverengi bir giysi çıkarıp yaymış ve otlamaya gitmiş. Akşam anne kız döndüğünde üvey annesi Tasuta'ya çıkışmış: -Boyu devrilesice, kumaş dokuyup güzel bir giysi yap diye ben sana mı söyledim yoksa komşunun gelinine mi? -Bana, demiş üvey kızı. Ben de yapıp yatağın üzerine koydum. -Mümkün değil yapabilmen, yalan söylüyorsun. On elin olsa da yapıp yetiştiremezsin! -Bak öyleyse! Mavi gözlü, kötü kalpli kadın koşup bakmış, güzel giysiyi görünce öfkeden mosmor olmuş. -Bunu yapan senden başkasıysa iki elin kurusun, demiş. Babası ağzında gem varsa da kızına acıyıp: -Neden olmasın ki, demiş, vallahi bu köyde bu zavallıdan daha becerikli, daha çalışkan kimse yok. - Ah, sen beni öldüreceksin, diyerek mavi gözlü, kötü kalpli kadın ateş püskürmüş. Senin niyetin benim yetim yavrumu küçük düşürmek. Ben sana o kırmızı gözlerinle gösteririm benim kızım mı beceriksiz senin kızın mı, diyerek ertesi gün dağ gibi yünü getirip tombul kızının önüne yığmış: -Al, yavrum, akşama kadar bundan bir soylu giysisi yap! Kendisi de Tasuta'yı, eline kör bir orak verip ekin biçmeye götürmüş. Küçük kız ne yapsın, ağlayıp sızlanıp yün yığınının yanında oturuyormuş. O sırada ak alınlı bir inek yanına yaklaşmış: -Niye ağlıyorsun, niye sızlanıyorsun küçük kız, demiş. Kim üzdü seni? -Nasıl ağlamayım, nasıl sızlanmayım, beni annem üzdü, demiş. -Ne dedi? -Kız kardeşim gibi benim de bu dağ gibi yünden vork giysisi yapmamı istedi. -O da zor bir şey mi, getir buraya, diyerek yünü yemiş ve Tasuta'nın güzel giysiyi serdiği yatağın üzerine pislemiş, üzerine bir şey ört onun, diyerek çıkıp gitmiş. Annesi geldiğinde: -Yaptın mı, yavrum, diye sormuş. -Evet, anneciğim, yatağın üzerinde duruyor. Kadın sevinçle koşup baktıysa, yatağın ortasında havluyla örtülmüş kocaman, taze bir mayıs duruyor! Öfkeden mosmor olmuş: -Bu nasıl oldu, demiş. Küçük kız nasıl olduğunu anlatmış. Kalkık burunlu, mavi gözlü kadın kızına ne iyi ne kötü bir söz söylememiş, hışımla üvey kızına dönüp: -Kırmızı gözlü babanı çağır, demiş. -Ne istemiştin, canımın içi, demiş adam rengi atarak. -İstediğim, demiş, - o ineği kesip bize yedireceksin! Tasuta koşup gitmiş, ak alınlı ineğe duyduklarını söylemiş: -Çabuk kaç, saklan, demiş. -Olmaz, demiş ak alınlı inek, nereye gidersem gideyim beni bulurlar. Onun yerine şöyle yapalım daha iyi: Benim etimden sen yeme. Onlar beni yedikten sonra kemiklerimi bir tane bırakmadan topla, şu otladığım yuvarlak tepenin eteğine göm. İşin kötü gittiğinde gelip üç defa bana seslen, sonra olacakları görürsün, demiş. Ak alınlı ineği kesip pişirmişler, köylüyü toplayıp yedirmişler. Avluyu Tasuta temizlediği için bir tane bırakmadan bütün kemikleri toplamış ve götürüp yuvarlak tepenin eteğine gömmüş. Aradan zaman geçmiş, bir gün köye hanın habercisi gelmiş: -Hepinize selam olsun, demiş, - beyimizin kolu kırıldı da ona çepşako yapacaklar; gelin, oynayın, eğlenin! Sıkılıp oturan anne kızın da aradığı buymuş, gece olunca çepşakoya gitmek için hazırlanmışlar: - Oraya soylu gençleri gelecek, demiş mavi gözlü kalkık burunlu kadın, -kendini beğendirmeye çalış, yavrum, evlenme çağın geldi. -Ne olur beni de götürün, diye yalvarmış Tasuta, - ben hiç çepşako görmedim. -Tabii, demiş üvey annesi, senin gibi pasaklıyı sokarlar hanın haçeşine ! Bu azıcık yünü dit, oyalanırsın, diyerek bir yün çilesi atmış ona ve çirkin kızını alıp çepşakoya gitmiş. Tasuta ağlamış, ağlamış; sonra ak alınlı ineğin söylediği aklına gelmiş ve koşarak yuvarlak tepenin yanına gitmiş, üç kez seslenmiş. Seslenir seslenmez tepe ikiye ayrılmış, içinden güzel iki kır at koşulu bir fayton çıkmış. Faytonun içinde alacalı bir sandık duruyormuş. Tasuta sandığı açmış, içinden ipek elbiseyi çıkarıp giymiş, altın kemeri beline bağlamış, dışepı'ayı da başına takmış. Sandıkta küçük bir altın yüzük de varmış, onu da parmağına geçirmiş ve faytona binip yola çıkmış. -Allah allah, çepşakomuza peri kızı geldi, diyerek hürmetle karşılamışlar ve parmaklarının ucundan tutarak haçeşe götürmüşler. "Peri kızı geldi, çepşakomuz kutlu oldu, beyimiz çabuk iyileşecek" diyerek izzet ikramda bulunmuşlar, oynatmışlar, eğlendirmişler. Oradakilerin ondan başka konusu yokmuş. Hanın oğlu da Tasuta'dan gözünü ayıramıyormuş. Bizim anne kız da tanıyamamışlar onu; tövbe estağfurullah, böyle güzelliği olan padişahın kızı değilse peri kızıdır diyerek bir köşede durmuş onu izliyorlarmış. Hava aydınlanmaya başlayınca Tasuta telaşlanmış: -Aman Allahım, gitme vaktim geçiyor, demiş. -Dur, acele etme peri kızı, yanına atlı refakatçi verelim, diyerek hanın oğlu atılmış, elini tutmuş. Elini tuttuğunda, diğeri kurtarmak için çekince küçük yüzüğü parmağından çıkmış ve düşmüş, zıplayarak yuvarlanıp gitmiş. Tasuta bunu fark etmeden faytona atlamış, iki kır at ileri atılıp göz açıp kapatıncaya kadar uzaklaşmış. Peri kızının arkasından çıkan kalabalık ardından bakakalmış. Gün ışıyıp hanın oğlu biraz uzanmak için dışarı çıktığında, güneşte parlayan altın yüzüğü görüp yerden almış: -Vallahi, demiş, bu dün akşamki peri kızının yüzüğü. Yer gök şahidim olsun ki bu yüzüğün sahibini bu dünyadaysa onu bulacağım. Handan izin alıp huarasına atlamış ve bütün Kabardey'i dolaşmış: Prens, özden, basit halk, köle ayırmadan bulduğu kızın parmağına yüzüğü takmaya çalışıyor, ama yüzük olmuyormuş. Bulamadan dönerken, biraz dinlenmek ve bakmak için Cılahsteney'e uğramış. Hanın oğlu umudunu yitirmiş halde köye geldiğinde mavi gözlü kötü kalpli kadın, kandırarak çirkin kızını vermek amacıyla hemen gitmiş, Tasuta'yı bodruma kapatıp hanın oğlunun karşısına dikilmiş: -Beyim, o aradığın burada, demiş. -Nerede, diye delikanlı atından aşağı atlamış. -Küçük yüzüğünü ver de, bak, benim ay yüzlü kızıma nasıl uyuyor! Yüzüğü almış, ne yaptıysa da koca kızının küçük parmağına geçirememiş. Ovmuş, sabunlamış, bir türlü olmamış. Olmadıkça zorlayarak, tombul parmağını çevirip bükerek kızı avaz avaz bağırtıyormuş. -Boyu devrilsin senin de doğuranın da, diye söylenirken mavi gözlü kalkık burunlu kadın yüzüğü düşürmüş, yüzük zıplayıp bodrumun kapısının önüne doğru yuvarlanmış. Hanın oğlu yüzüğü almak için gidince bir ağlama sesi duymuş. Bodrumun kapısını tekmeyle vurup açmış. Bir baktıysa içeride güzeller güzeli bir kız oturuyor; yüzüğü taktığında tam tamına uymuş. -Ölümün üzerinden atlamadan onu bu avludan çıkaramazsın, diyerek üvey annesi önüne dikilmiş. Tam o sırada ormandan Tasuta'nın babası gelmiş: -Dinleme o cadıyı, demiş, - kızın sahibi benim, sana veriyorum. O zavallı bu mavi gözlü zalimin elinden çok çekti. Tasuta'nın çektiklerini de kendi çektiklerini de hanın oğluna anlatmış. Köylü de toplanmış, bunları duyunca mavi gözlü kalkık burunlu kadını yakalamışlar, eyere alışmamış iki atın üzerine bağlayıp salmışlar. O anda yuvarlak tepe sarsılmış, ikiye ayrılmış, içinden Tasuta'nın annesi sapasağlam çıkmış. Büyük bir düğün yaparak güzel Tasuta'yı hanın oğluna vermişler. Hanın oğlunun seyisine de mavi gözlü kötü kalpli kadının kızını vermişler. İkisi de şimdi bolluk ve mutluluk içinde bizim köyün en ucunda oturuyorlar. Tasuta Dahere Hanıkuemre Tavurıhişe (Yüz Masal), 1992, Nalçik, s.43 Derleyen: Nalo Zavur Adıgece'den Çeviren: Murat Papşu Çepşako (?I?????I??): Eskiden, genellikle bir yeri kırılan veya yaralanan hastanın yatağının başında yapılan, çeşitli oyunlar ve danslardan oluşan eğlence. Haçeş (????I??): Konuk karşılamak ve ağırlamak için asıl evden ayrı olarak yapılan konuk evi veya odası. Dışepı'a Çerkeslerde altın nakışla işlenmiş kadın başlığı. Huara Safkan bir Çerkes atı cinsi.+''+Murat Papşu

Meryemşavo ile Kartal

Bir varmış bir yokmuş, bu dünya yaratıldığında insandan daha güzel sadece peri kızı varmış. Meryemşavo'nun kız kardeşi Meryemguaşe doğduğunda peri kızından da daha güzelmiş. Ama küçük bir kızken çiçek hastalığına yakalanıp ölümün eşiğine gelmiş. Ülkede bir kâhin varmış, Meryemşavo atına atlayıp onun yanına gitmiş: +''+ -Yarabbi, ecelin bir çaresi var mıdır, demiş. Kâhin yürürken sık sık sakalının ucuna basıp düşermiş, konuğunu karşılamaya çıktığında Meryemşavo hemen atılıp yaşlı adamın sakalını, ipek çilesi tutar gibi iki eliyle kaldırmış. Bu, yaşlı adamın çok hoşuna gitmiş: - Bu dünyada bunu söylediğim kimse yok delikanlı, ama iyi terbiyen hatırına sana söyleyeceğim. Küçük kız kardeşin iyileştiğinde bunu hemen unutacaksın. - Kabul ediyorum. - İyi öyleyse, delikanlı. Şeçerışha'da gür yapraklı, güzel bir armut ağacı yetişiyor, ağacın köklerinden su çıkıyor. Oradan çıkan suyu hava aldırmadan doldurup, ağzı kapalı götürüp kız kardeşine içirirsen ecelin elinden kurtulur. Ama o ağaçta bir anneden doğmuş, süt köpüğü kadar beyaz üç güvercin yaşıyor. Onların izni olmadan bir damla su dolduramazsın, o üç güvercinin dileğini yerine getirirsen istediğin olur, demiş. Meryemşavo yaşlı adama teşekkür edip atına atlamış, Şeçerışha'ya gitmiş. Üç güvercin yeşil armut ağacında oturuyormuş. Mereyemşavo en büyüğünün yanına yaklaşıp dileğini söylemiş: - Küçük kız kardeşim ölüm döşeğinde yatıyor, bu temiz suyunuzdan bir yudum dolduracaktım, ne olur izin verin, demiş. - Bana ne senin derdinden, diye ağlamaya başlamış büyük güvercin. Annemi vurup pşıya yedirmeye götürdüler, tüyleri yolunmadan onu bana geri getirirsen ben de dileğini yerine getiririm. Meryemşavo geri dönmüş, pşının mutfağına gelmiş. Beyaz güvercini tam yolacakları sırada atılıp ellerinden kapmış. Ama avludan çıkarken pşının adamları onu yakalamışlar, güvercini biz vurduk, karşılıksız vermeyiz, demişler. - Bedeli nedir? - Kır bir şağdiy . Meremşavo insanlar arasında öyle atı olan tek kişiymiş. Yalvarmış yakarmış ama atı vermeden bırakmamışlar. Ne yapsın, Meryemguaşe ölüm döşeğinde yatıyor. Atından inip yürüyerek avludan çıkmış, Şeçerışha'ya gidip büyük güvercine annesinin ölüsünü vermiş. O da ağzıyla pınardan bir yudum su alıp ağzına koymuş ve anne güvercin canlanıp kanatlanmış, ağacın tepesine konmuş. Meryemşavo suyu doldurmak için eğildiğinde ortanca güvercin gelip önüne konmuş: - Bu pınarın üçte biri benim hakkım, demiş. - Küçük kız kardeşim ölüm döşeğinde yatıyor, bu temiz suyunuzdan bir yudum doldurayım... - Vallahi, kız kardeşin beni ilgilendirmez, demiş ortanca güvercin. Benim talihsiz üç küçük yavrumu yılan yemek üzere, yemediyse elinden kurtar, yediyse karnından çıkar getir, ondan sonra dileğini yerine getiririm. - Üç küçük yavrun nerede? - Şıgobıkuaşha'da yetişen en büyük ağacın tepesinde bir yuva var, talihsiz üç küçük yavrum işte orada, demiş ortanca güvercin. Meryemşavo hemen Şıgobıkuaşha'ya gitmiş. Orada kocaman bir ağaç varmış, o kadar uzunmuş ki tepesi göğe değiyormuş. Ağaca tırmanmak için bir yılan sürünüp gelmiş. Ağacın altında bir insan görünce yılan dikilmiş, ağzıyla delikanlıyı yakalamaya çalışmış. Meryemşavo okunu çıkarmış, yayına takmış ve yılanın ağzına nişan alıp oku fırlatmış. Yılan, ağzıyla başaramayınca kuyruğuyla vurup onu yere devirmiş. Meryemşavo'nun orada ne kadar yattığını Tanrı bilir, ama kendine geldiğinde yılan çoktan ağacın yarısına tırmanmış. Meryemşavo başını bir uğultuyla yukarı kaldırdığında kocaman bir kartalın gökte süzüldüğünü görmüş. Kartala: - Kuşların hayatı tehlikede, inip beni yukarı kaldırırsan bu yılanı öldürürüm, üç güvercin yavrusunu kurtarırım, demiş. Kartal yere inmiş, delikanlıyı boynuna bindirmiş ve havalanmış. Meryemşavo'ya demiş ki: - Ben de bu koca yılandan korkuyorum, şimdi yanından uçup geçeceğim, atlayabilirsen atla, yoksa kalırsın. Kartal, ağaca tırmanan yılanın ortasına gelecek şekilde uçup geçerken Meryemşavo kılıcını çekmiş, ortasından vurup yılanı ikiye bölmüş. - Şimdi delikanlı, demiş kartal, - bu öldürdüğün yılanın kanı buharlaşınca güvercin yavruları ölecek, yaptığın da boşa gidecek. Seni kaldırayım da yuvayı al, yavruları sahibine götürelim. - Haydi, acele edelim öyleyse, demiş Meryemşavo. Kartal gökyüzüne kadar yükselmiş, yuvayı alıp ortanca güvercine götürmüşler. Meryemşavo kartala teşekkür etmiş, suyu doldurmak için pınara yaklaştığında en küçük güvercin gelip önüne konmuş: - Bu pınarın üçte biri benim hakkım, demiş. - Küçük kız kardeşim ölüm döşeğinde yatıyor, demiş Meryemşavo. Ne olur bu aydınlık suyunuzdan bir yudum doldurayım... - Vallahi, senin küçük kız kardeşin beni ilgilendirmez, demiş küçük güvercin. Benim kaşenim küsüp İstanbul'a gitti, onu bulup bana geri getirirsen, ben de dileğini yerine getiririm. - Kaşenini nasıl tanıyacağım? - Akça pakça, ak boyunlu bir güvercin. Ak gerdanında siyah bir benek var. "Kır şağdiyim de yok, İstanbul'a nasıl giderim", diye düşünmeye başlamış Meryemşavo. Aklına başka çare gelmeyince kartalın yanına gitmiş, yalvarmış, "İstanbul'a kadar beni götür getir, döndüğümüzde dile benden ne dilersen", demiş. - Sözünde durursun değil mi, diye sormuş kartal. - Yer gök şahidim olsun! Koca kartal Meryemşavo'yu sırtına alıp İstanbul'a götürmüş. İstanbul ormanını aramışlar, aramışlar, ama güvercini bulamamışlar. Dönüp gelirken yolda Meryemşavo'nun ensesine bir şey damlamış. Bu nedir diye başını kaldırıp bakınca bir de ne görsün; ak boyunlu güzel bir güvercin ağlayıp dalda oturuyor, güzel ak gerdanında da simsiyah bir benek var! Meğer damlayan onun gözyaşıymış. - Ne oldu sana küçük güvercin, diye sormuş Meryemşavo. - Sevdiğimin kalbini kırıp buralara geldim. Şimdi de onu özledim, ne yapacağımı bilmiyorum, demiş ak boyunlu güvercin. - Ben onun elçisiyim, kaşenimi geri getir diye beni gönderdi, demiş Meryemşavo. Küçük güvercin sevinmiş, o da kartalın sırtına binmiş ve geri dönmüşler. Meryemşavo kartala teşekkür etmiş, pınarın suyundan doldurmak için yaklaşınca üç küçük güvercin gelip önüne konmuş. - Başka ne kaldı, demiş neşesi kaçan Meryemşavo. - Bir şey kalmadı, demiş büyük güvercin. - Bu dünyada bir kardeşimiz varsa, ikincisi de sensin. Ama bu suyu hava aldırmadan dolduramazsın. Sen git, biz o sudan küçük kız kardeşine birer yudum getiririz, demiş. Delikanlı evine dönmüş, avlu kapısından girerken Meryemguaşe onu karşılamış. - Hoşgeldin ağabey, demiş. - Bu nasıl oldu, seni kim iyileştirdi, diye şaşırmış Meryemşavo. - Vallahi, nasıl oldu bilmiyoruz, demiş annesi. Üç beyaz güvercin gelip kız kardeşinin ağzına birer damla su bırakıp gittiler, demiş. Ondan sonra iyileşip ayaklandı. Meryemguaşe'nin yüzü çiçek bozuğu olmuş ve bütün güzelliği kaybolmuş. Meryemşavo onu görünce yüreği sızlamış ama bir şey belli etmemiş. Ama böyle bir şey gizlenebilir mi? Meryemguaşe ucube oldu, diye konuşmaya başlamışlar. Küçük kız başına geleni anlayınca çok ağlamış, ama yaşı küçük olduğu için çabucak unutup arkadaşlarının arasına katılmış. Derken zaman geçmiş, Meryemguaşe'nin evlenme çağı gelmiş. Köyün kızları, delikanlıları evleniyor, Meryemguaşe'nin adını kimse anmıyormuş. Arkasından bakan gıpta ediyor, yüzünü gören pişman oluyormuş. Meryemguaşe gittikçe zayıflamış, insan içine çıkmaz olmuş, ağabeyi de bu duruma çok üzülüyormuş. Bir gün Meryemşavo ağzından kaçırmış: - Ah, ağabey, demiş, Meryemşavo'nun kardeşi evde kaldı diye seni utandıracağıma çiçekten ölseydim daha iyiydi. Bu söz ağabeyinin ta yüreğine işlemiş, acıyla orada yerleşmiş. Ne yapsın, yine atlayıp kâhinin yanına gitmiş. - Yarabbi, Tanrı'nın ihsan gösterdiği bu kız kardeşimin derdine bir çare yok mudur? - Olmaz mı, demiş kâhin, vardır elbet, ama onun çaresi çok daha zordur. - Sen söyle! - Söyleyeyim öyleyse: İki gözünü çıkar, kaynat, kız kardeşine etini yedir, suyuyla da yüzünü yıka, sapasağlam olur demiş kâhin. Ben başka çare bilmiyorum. Delikanlı başı önünde dönmüş gelmiş, haçeşe girip oturmuş. İki gözünü çıkarıp bir kaba koymuş. Sonra annesini çağırmış, kendisi başı yorganın altında yatıyormuş. - Ne istiyorsun, oğlum, demiş annesi içeri girerek. – Hasta mısın yoksa? - Hasta değilim anne, uykum geldi de yattım. Bu çanaktaki iki gözü Meryemguaşe için satın aldım, kaynatıp ona yedir, suyuyla da yüzünü yıka! - Olur mu öyle şey, diye şaşırmış annesi. - Olur mu diye sorma da dediğimi yap, diye kızmış göz yuvaları ağrıyan delikanlı. Annesi kabı alıp çıkmış, iki gözü kaynatıp kızına yedirmiş, suyuyla da iki yanağını yıkayıp yatırmış. Sabah kalktığında Meryemguaşe eskiden olduğundan çok daha güzelmiş. Onu gören annesi sevinçten bağırarak haçeşe koşmuş: - Çabuk kalk, oğlum, kız kardeşin nasıl oldu bak, diye delikanlıyı zorla yatağından kaldırmış. - Kaldırdığında bir de bakmış ki oğlunun iki gözü yok. Bunu gören kadın dövünmeye başlamış: - Ah benim aptal oğlum, niye bizi de, kendini de mahvettin! Meryemguaşe gelip ağabeyini görünce: - Ne yapayım ben şimdi bu güzelliği, diye saçını başını yolmuş. O sırada avluya kocaman bir kartal konmuş: - Meryem oğlu Meryemşavo'yu arıyorum, demiş. Meryemşavo bunu duyup kız kardeşinin yardımıyla dışarı çıkmış. - Hoş geldin, eski dostum! - Hoş bulduk, Meryem oğlu Meryemşavo! Küçük alacağım için gelmiştim; bana verdiğin sözü hatırlıyorsun değil mi? - Hatırlıyorum elbette, demiş. Ama görüyorsun ben kör oldum, senin için ne yapabilirim? İstersen sana hayatımı vereyim, demiş. - Senin hayatın daha sana lazım, niye zayıflık gösteriyorsun, demiş kartal. - Ben seni böyle bilmezdim! - Affedersin, eski dostum, diyerek başını önüne eğmiş Meryemşavo. - Haydi dediğin yere gitmeye hazırım. - Hayır, Meryem oğlu Meryemşavo, ben güzel kız kardeşin için geldim buraya, onu oğluma vermeni istiyorum. - Ama bu nasıl olur, diye şaşırmış Meryemşavo. - Kartal insanla evlenir mi? - Sözünü tutacak mısın, yoksa sözünden dönüyor musun? - Vallahi, eski dostum, sen olmasaydın kız kardeşim de olmazdı. Madem öyle, al, oğluna hayırlı olsun, diyerek Meryemguaşe'yi kartala vermiş. Kartal kızı kapmış, uçup gitmiş. Aradan bir yıl mı geçmiş daha fazla mı, Meryemşavo sopa yardımıyla dolaşmaya alışmış. Bir gün bir yerden gelirken sağ omzuna bir kırlangıç konmuş: - Meryem oğlu Meryemşavo, demiş, kartal yarın ona gelmeni rica ediyor. - Nereye geleceğim? - Sen köyün kenarına çık, ben seni götürürüm, demiş kırlangıç. Ertesi gün Meryemşavo köyün kenarına çıkmış. Küçük kırlangıç gelip omzuna konmuş. Bu tarafa, şu tarafa diyerek onu götürmüş. Gittikleri yerde kız kardeşi onu karşılayıp sarılmış, elinden tutup bir odaya sokmuş, sedire yatırıp "kımıldamadan burada yat" demiş. Meryemguaşe pencereyi açıp seslenmiş. O anda odaya üç güvercin girmiş, ikisi ağızlarındaki suyu Meryemşavo'nun göz çukurlarına, üçüncüsü de ağzına bırakmış ve uçup gitmişler. O anda Meryemşavo'nun iki gözü yerine gelmiş, her şeyi görmeye başlamış. Meryemguaşe sevinç içinde başucunda dikiliyormuş, yanında da utangaç güzel bir çocuk duruyormuş. - Bu kim, diye sormuş Meryemşavo, bu tatlı çocuk kim olabilir? - Ben kartalın oğluyum, demiş çocuk. Böyle bir şeyi ilk kez gören Meryemşavo çok şaşırmış: - Nasıl olur, demiş, - kartal yumurtasından insan çıkar mı? - Ben yumurtadan çıkmadım, demiş kartalın oğlu. - Ben doğduğumda annem babam hastalıktan ölmüşler, kartal da acıyıp beni buraya getirmiş ve büyütmüş. - Nerede benim eski dostum? Meryemşavo'yu evden çıkarıp bir eğlenceye götürmüşler. Yabani hayvanlar ayrı, kuşlar ayrı yiyip içiyormuş. Bir meydanda büyük bir düğün kurulmuş, canı isteyen gidip oynuyormuş. Kartal tek başına bir yerde oturuyormuş. Meryemşavo yanına gitmiş, samimiyetle selamlaşmışlar. Sofra kuruluymuş, oturup houh yapmışlar, yiyip içmişler. Bir ay sürmüş eğlence. Şeçer her zaman periler diyarıdır; gidip bir peri kızına talip olmuşlar, gelin almışlar; damatlarına başlık olarak bir alp vermişler. Meryemşavo'yu ata bindirmişler, periyi de önüne oturtup yolcu etmişler. Bugün hâlâ yiyip içip köyümüzün kenarında yaşıyorlar. İnanmayan gidip baksın. Meryemşavore Bğejımre Tavurıhişe (Yüz Masal), 1992, Nalçik, s.101-107 Derleyen: Nalo Zavur Adıgece'den Çeviren: Murat Papşu Pşı: Prens. Şağdiy: At cinsi. Kaşen: Sevgili, yavuklu. Haçeş: Asıl evden ayrı yapılan konuk evi. Houh: İyi dilek ve kutlama konuşması. Alp: Masal atı.+''+Murat Papşu

Aptalın En Aptalı

Bir varmış bir yokmuş, adamın biri ot biçmekten gelmiş, soğuk bir su getir diye kızını suya göndermiş. Beklemiş, beklemiş, kızı dönmeyince ardından karısını göndermiş. Su derin bir deredeymiş, yamacında da kocaman bir armut ağacı yetişiyormuş. Annesi kızını ağacın altında oturmuş ağlarken bulmuş: +''+ - Ne oldu, kızım, niye ağlıyorsun, diye hemen yanına koşmuş. - Niye mi ağlıyorum? Evlenirsem, oğlum olursa, dışaseye gelirsem, oğlum bu ağaca çıkıp düşerse, Vurıhıj'a düşüp boğulursa ben ne yaparım; işte onun için ağlıyorum. Bunu duyunca annesi de 'vay başımıza gelen' diye kızının yanına oturmuş, o da ağlamaya başlamış. Adam beklemiş, beklemiş, kızıyla karısı dönmeyince atına atlayıp kendisi arkalarından gitmiş. Dereye varınca bakmış, ana kız ağlaşıp ağacın altında oturuyorlar. - Ne oldu, niye ağlıyorsunuz, diye sormuş endişeyle. - Daha ne olsun, demiş kadın. Bu kızımız evlenirse, oğlu olursa, dışaseye gelirse, çocuk ağaca çıkıp düşerse, Vurıhuj'a düşüp boğulursa ne yaparız; işte onun için ağlıyoruz. - Hay Allah cezanızı versin, insan buna inanır mı, diye kızmış adam ve ikisini de kovalamış. – Ne kadar aptalsınız! Sizden aptalı var mı acaba bu dünyada? Yer gök şahidim olsun, bu dünyada sizden aptalı varsa bulmadan dönmeyeceğim diyerek kocaman sopasını alıp yola düşmüş. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş, tanımadığı bir köye varmış. Yorulduğu için bir eve konuk olmuş. Ama konuk olduğu evde tuhaf bir durum varmış. Evdekiler ellerinde birer p'asta dilimiyle tavan arasına çıkıyorlar, elleri boş iniyorlarmış. Yeniden alıp çıkıyorlar, yine elleri boş iniyorlar, çıkıyorlar, iniyorlar... Yarabbi, ayıp olmazsa bir şey soracağım, demiş adam. Niye ayıp olsun, sor, demiş ev sahibi. Bu yaptığınızı açıklar mısınız? Birer p'asta dilimiyle tavan arasına çıkıyorsunuz, eliniz boş iniyorsunuz, bunun anlamı nedir? Yiyoruz da ondan, başka ne anlamı olabilir, diyerek herkes birbirine bakmış. – P'asta aşağıda odada duruyor, kaymak da tavan arasında. P'astayı yukarı götürüp banıp yiyoruz, aşağı inip tekrar alıyoruz... Sen başka nasıl yenir biliyor musun? Peki p'astayı yukarı götürseniz ya da kaymak çömleğini aşağı indirseniz, yanına koyup yeseniz olmuyor mu? Vallahi, doğru söylüyor! Bu niye aklımıza gelmedi, diye kaymak çömleğini indirmeyip p'asta sofrasını tavan arasına çıkarmışlar. Adam arkalarından bakıp: Hay Allah cezanızı versin, siz daha aptalsınız, diyerek tekrar yola koyulmuş Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş, derken, karşıdan ağlayıp dövünüp gelen kalabalık bir kadın grubuna rastlamış: Mahvolduk, perişan olduk, diye ağlanıyormuş aralarından yaşlı bir kadın. – Annen de talihsizdi, kaynanan da talihsizdi, kocan da ne kadar bahtsızdı... Tek sıra halinde giden bu topluluğun önünde başına küp geçirilmiş bir kadın yürüyormuş. Bakmış, şaşırmış adam, buna bir anlam verememiş. Bacılarım, demiş, beni ayıplamazsanız size bir şey soracağım. Buyur sor, demişler. Bu yaptığınızı açıklar mısınız? Bu taze gelini gömmeye götürüyoruz. Niye, diye şaşırmış adam, canlı canlı gömmek adetiniz mi? Bu canlı değil, demişler. – Küpün dibinde kalan kaymağı yalamak için başını soktu, Allah tuttu, bırakmadı. Annesi perişan, kaynanası kendini paralıyor, zavallı kocası mezarlıkta ağlayıp mezar kazıyor. Bu duyunca adam sopasıyla vurup küpü kırmış ve yeni gelini gün ışığına kavuşturmuş. - Allah Allah, bu bizim tanrımız, tanrımız gelinimizi kurtardı, diye dualar etmişler, adamı davet edip yedirmişler, içirmişler. "Hay Allah cezanızı versin, siz daha aptalsınız" diyerek adam ellerinden kurtulmuş ve yola koyulmuş. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş, derken bir yere varmış. Yorgun ve aç olduğu için birinin haçeşine konuk olmuş. Konuk olmuş ama daha yemeden içmeden "nereden geliyorsun" diye guaşe birini göndermiş. Öbür dünyadan geliyorum. Guaşeye bunu ilettiklerinde hemen getirin buraya diye yanına çağırtmış. Öbür dünyadan geliyorsan, söyler misin, geçen yıl ölen oğlumu gördün mü? Görmez olur muyum? Ben oğlunun elçisiyim. Allah Allah, gökte ararken yerde bulduk seni. Nasıl benim rahmetli oğlum? Oğlun iyi, keyfi yerinde. Şimdi cennete gönderdiler, biraz ibadet yapmak için parası yetmedi de bin altın som getir diye beni gönderdi. Biricik oğlum için bin som mu esirgeyeceğim, diye dolu bir kese altın vermiş. – Üstü başı nasıl rahmetlinin, diye sormuş tekrar. Çok üstsüz başsız kaldı, demiş adam... İnsan içine çıkacak kıyafeti yok, kışın giyecek kalın bir şeyi de kalmadı. Ona biraz giyecek götürür müsün, diyerek guaşe pantolon, gömlek, çerkeska, güzel bir şapka, samur kürk, gonşerık , mest, lhey hazırlatmış. Güzelce yedirmişler, iyi de bir yolluk verip adamı yolcu etmişler. "Hay Allah cezanı versin, bu hepsinden aptal" diyerek adam yola koyulmuş. Bir iki saat sonra pşı eve gelmiş. Guaşe onu kapıda karşılayıp: Bugün kim geldi biliyor musun? Kim geldi? Öbür dünyadan oğlumuzun elçisi bir adam geldi! Ne diyorsun? Vallahi, doğru söylüyorum, diyerek yaptığını, verdiklerini anlatmış. Yaya mıydı atlı mıydı? Yayaydı. Ah, bineceği bir at niye vermedin, diyerek pşı geri dönmüş, yola düşmüş. Rastladığı yolculara sora sora adama yetişmiş. Öbür dünyaya giden sen misin, diye sormuş. Adam, yaptığımı anlayacak diye telaşlanıp: Vallahi, beyim, demiş, hepimiz o yolun yolcusuyuz. Oraya kadar yayan mı gideceksin? Eh, biz alışığız, zararı yok, ama oğlunuz yayan çok zahmet çekiyor. Zahmet olmazsa bu atı oğluma verir misin, diyerek pşı atından aşağı atlamış, adamı bindirerek kendisi yayan geri dönmüş. "Hay Allah cezanı versin, bu hepsinden de aptal" diyerek adam evine dönmüş. DELEM NAHRA NAH DELEJ Tavurıhişe (Yüz Masal), 1992, Nalçik, s.21-23 Derleyen: Nalo Zavur Adıgeceden Çeviren: Murat Papşu  +''+Murat Papşu

Kabardey-Balkar Cumhuriyeti Dönüş Yasası

Bu yasalar kesin dönüş yapanlar için KBC’nin onlara tanıdığı statüyü, hakları, yüklediği görevleri (sorumlulukları) ve onlara devletin yapacağı katkıları,…

Saçmasapan Bir Şiir

"Kedi Pepik". Evet, Kendisi bir çeşit bilgelik taşır "Çuv Köpek" ise öldü. Ömrümün yorgun kısımlarıdır Aklımla ben birbirimizi oynatıyoruz Tarlam yağmura esintiye deliliğe açıktır +''+ Kaç gündür boş duran bir tabanca gibiyim İnsan şapkasız da delirebilir kumral ve sarışınsa Aklımdan geçenler bugünlük bunlar ve tabii birtakım hovardalıklar Vergi ödemeden yaşıyor olmalıyım Yüzüm de bir kedidir boş zamanlarımda Kalbimde kuş kadar bir köpek havlar Kafkas Haritasından Çerkes köylere indik biz Atlarını vurdu ve-gömdü, kente-yerleşti Gümüş eğerlerini karartıp sakladı Ne diye homurdanır sanki Dedem İğdiş geyik gibidir Çerkes tabanca olmayınca Çaresi arada kovboy sinemaları Kamu düzeni ile aramda fark var Şakayla öfkeyle geçti şu son beş on yılın delilikleri Bir köpektir Çerkes aklı, ağzından bulutlar akar Ben maymundan falan türemek istemedim Kediden, köpekten ve attan gelirim Evde herkesten daha iyi yazarım Arada bir pencereden bakarım ve daha eğlencelisi Yokuştan ilk çıkanı öldürmektir işim Tuhaf bir adamım arada tabancam tutukluk yapar Aklımdan geçenler bugünlük bunlar Ben asılırken bile gülen adamım Sevr ve Lozan bana vız gelir Çerkesler bile eskir zamanla Fakat Şimdi anladım ki bende Ölüm kokan bir dalgınlık Yaşar Kaç kere söyledim evdekilere "N'olur bir kedi alalım, n'olur bir köpek alalım "İnsan boş bir tabancadır ama bakarsın birgün patlar! Komşulardan çekinmesen hüngür müngür ağlarsın O zaman da hergele gazeteler yazar Aklımdan geçenler bugünlük bunlar Oğlum Ergin sen galiba üzüntülü adamsın Tanrı bile baksana senle oyalanıyor Çerkesce konuşmayı bilmezsin, Lazca bilmezsin Unuttun bıçak atmayı ve saplamayı Adam olsan bir köpek ve bir tay edinirdin Ellerini yalar keçilerin sabah esintisinde Bana kalırsa kendinden boşan Bir celsede boşanırsın Yeter artık bu kadar yabancılaşman!+''+Ergin Günçe

İkindiye Mandalinalar

Gülseren içinKocaman yüreğimi süsleyen sam yeli Uykudadır şimdi bütün çerkes çocukları +''+ Atlar kişniyor neremde kimbilir atlar kişniyor Zaten beni çingeneden aldılar Ben kötüyüm babam karaduta bağladı Köpeklerimi vurduğunda bir tren aradım Üstlerine çam örttüm bildiğim kadar Toprak bir gün sonra da kımıldıyordu O yaz zaten deliydim bir bahçe Herkes bilir incir ağaçlarımı Cumartesi bayrak direğindeki baykuş Gerçi bütün ötüşleri çıktı O sabah avluda oturdum mızıkam bozuk O, arada, uçurtmaya kadar süzülüyordu Bütün gün ne oldu da görünmedi Birazdan gelir cebinde mandalinalar Üstümü örter, ıhlamur kaynatır Hastayım gözlerimde, dizer alnıma saçlarımı Benim yüzüm çerkes yüzüdür Öğünür eğlenirken sam yeli kulaklarımla Nişanlısını uzak bir yere götürmüşler "her şeyi bilirim ama" dedim, o zaman ağladı Ey göklerde boğulan uçurtması Hepsinden beyaz ve en yüksekte Saat kulesine her zaman tünemezdi Birşeyi doğrulamak ister gibiydi bu Pazar Baktım göğü dolaşır, sarı kafamı kaldırıp Yağmur üçümüzü ovada yakaladı Kim indirmiş o usta baykuşumu En güzel ölümü bana saklardı +''+Ergin Günçe