Gülay Göktürk’e Cevaben

Gülay Göktürk, Sabah Gazetesi Köşe Yazarı, Sayın Göktürk, 4 Ocak 2000 tarihli Sabah Gazetesi'ndeki "Çeçenistan Mitingleri" başlıklı yazınızı okudum ve hem hayal kırıklığına uğradım ve hem de üzüldüm. Türkiye'nin saygın ve önde gelen gazetelerinden biri olan Sabah gazetesinde kendisini kamuoyuna açmış bir yazarın yazılarında; günlük söylentilerin ötesine uzanması, ciddi araştırma sonucu elde edilen bilgi ve bulgulara dayanması, bilinen tarihi gerçeklerle ters düşmemesi, daha da önemlisi; insanlığın ortak değerlerini ters yüz etmemesi gerektiğine inanmaktayım. Zannederim bunda da haklıyım. Öyleyse, bazı soruları sormak ve tutarlı yanıtlar beklemek de bir okuyucu olarak benim hakkımdır diye düşünüyorum: Rusya'ya karşı yaşam ve özgürlük savaşı vermiş ve vermekte olan Çeçen halkını, hangi bilgi ve bulguya dayanarak "dünyanın dört bir yanından toplanıp gelmiş şeriatçı teröristler" olarak ilan ediyorsunuz? Bu değerlendirmenize göre; Rus ateşi altında can verdiğini ifade ettiğiniz sivillerin ölümlerinin sorumlusu olarak, terörist ilan ettiğiniz Çeçen savaşçılarını mı görmemiz gerekmektedir? Yaşama haklarını ellerinden almak isteyen Ruslar'a karşı direnen Çeçenlerin mücadelesini, "dinci fanatiklerin iktidar savaşı" olarak gösterdikten sonra, konuyu; Afganistan'daki Taliban yönetimi ve Suudi Arabistan ile İran'ın kendi rejimlerini ihraç etme savaşı ile özdeşleştirmenizin dayanaklarını lütfen ortaya koyar mısınız? Siz, yüz yılların oluşturmuş olduğu Çeçen halkının kültürünü, yaşam biçim ve felsefesini biliyor ve tanıyor musunuz? Hangi gerekçeye dayanarak Çeçen kadınlarının Afganistan'daki hemcinsleri gibi zulüm içinde yaşayacağına inanıyor musunuz? Rusya'nın yaptığı saldırı ve soykırım karşısında kendi toprakları üzerinde özgürce yaşamaktan öte bir isteği bulunmayan Çeçen halkının bu direnişini, "Dünyanın en bağnaz teröristlerinin kendi aralarında giriştikleri nüfuz bölgesi savaşları" olarak değerlendirmenizin tutarlı nedenlerini lütfen açıklar mısınız? Geçmişten günümüze değin dünyaya saygınlığını defaatle kanıtlamış olan Çeçen halkını mafya ve uyuşturucu ticaretiyle özdeşleştirip, "GÜRUH" nitelemesiyle bu halka hakaret etme hak ve yetkisini nereden alıyorsunuz? Bu yaşam ve özgürlük savaşını nasıl oluyor da "mafyöz teröristlerin iktidar hesapları" olarak gösterebiliyorsunuz? Sayın Göktürk; 1994-96 yenilgisinden sonra Çeçenistan'la uluslar arası hukuk kurallarına göre yaptığı ikili antlaşmaları tek taraflı yok sayarak, tarih boyunca taşıdığı yayılmacı emellerini bir kez daha uygulamaya koyan Rusya'nın bu hukuk tanımaz, insanlığın ortak değerleri ile bağdaşmayan soykırım girişimini kınamak yerine, kendi toprakları üzerinde özgürce yaşama hakkını korumaya çalışmaktan öte bir isteği olmayan Çeçenlere karşı; hakaret boyutuna ulaşan, tarihi gerçeklerle uyuşmayan bu yazınız kendisi Çeçen olmayan ben ve benim gibi olayları tarafsız ve objektif değerlendirmeye çalışan bir çok okuru ciddi bir şekilde üzmüştür. Dileğim, yazınızdaki iddialarınızın haklılığına halen inanıyorsanız, köşenizde; sorularıma da yer vererek tutarlı ve doyurucu yanıt vermeniz, eğer haklılık iddianızdan vazgeçiyorsanız; üzdüğünüz insanların tekrar gönlünü kazanmak için gerekeni yapmanızdır. Aksi halde sizi, Çeçenlere karşı kin ve nefret duygusu taşıyan, Rusya'nın savunuculuğunu yapmak durumunda olan biri olarak görmekten kendimizi almamız mümkün olamayacaktır. Saygılarımla.  Cengiz Özcan

Balballı Gezisi

Kafkas Abhazya Kültür Derneği yeni bir bakış açısı ile Türkiye'de ki diğer Sivil Toplum Kuruluşlarıyla ilişki kurma, bu ilişkiyi geliştirme ve devam ettirme amacıyla çeşitli projeler geliştirdi. Bu projelerin başında Tarih Vakfı ile olan karşılıklı iyi niyet, birlikte çalışma isteği doğrultusunda vakfın İTÜ Maçka Sosyal Tesislerinde düzenlediği 9. Stklar toplantısına dernek olarak katılım sağlandı, iki gün süren ve teması "STK'LAR VE GÖNÜLLÜLÜK'' olan toplantılar esnasında iyi ilişkiler geliştirdiğimiz vakıf yöneticilerinin kültürümüzü ve insanımızı daha yakından tanımak istediklerinden hareketle bir köy gezisi düzenleme fikri oluştu. Balballı köyünün bu teklife sıcak bakması sonucunda derneğimiz, Tarih Vakfı ve Balbalı köyünün ortak çalışması sonucu gerçekleşen gezi amacına ulaştı ve yüzelli kişilik seçkin bir davetli topluluğu, diğer dernekler, Kaf-Der ve civar köylerde ki Ayhabı, Thamadaların katılımı ve köy gençlerinin özverili hizmetleri sonucunda son derece başarılı ve tanıtım açısından olumlu bir gezi gerçekleştirildi. Atlas Dergisi muhabiri fotoğraf çekimleri gerçekleştirdi, TRT 2 Kültür Net.Tr program ekibi yemek kültürü ile ilgili röportajlar yaptı ve oyunlarımızı görüntüleyerek üç ayrı program halinde sundu. Güzel bir sonbahar günü abartsa(mutfak) ve iki ayrı kapısı olan beyaz badanalı geleneksel bir abaza evinin ulu meşe ağaçları ile bezenmiş yemyeşil ve kocaman aştasında (bahçe) azarlar söylendi, abıstalar yendi. "Türkiye'de yaşayan Aleviler Süryanileri, Sünniler Alevileri, Türkler Çerkesleri ve diğer dini yada etnik gruplar birbirlerini ya hiç ya da çok az tanıyor." Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı Genel Sekreteri Prof.Dr Orhan Silier yaptığı teşekkür konuşmasına böyle başladı ve "Bize sofranızı ve gönlünüzü açtığınız için teşekkür ederiz'' diye devam etti. Gezi izlenimleri ve Çerkesler hakkında genel bilgileri yakında Tarih Vakfı web sayfasından okumak mümkün olacak. Ayrıca Derneğimiz Tarih Vakfı ile olan projeleri ve ilişkilerini karşılıklılık çerçevesinde devam ettirmekte ve önümüzde ki dönem içinde gezi ve diğer etkinlikler bazında çalışmalarını sürdürmektedir.Kaffed

Putin’in Kafkasya Üzerindeki Niyetleri

Seçim zaferinin ardından Viladimir Putin, Kafkasya üzerindeki Rus politik ve askeri otoritesini restore etmekte nasıl bir yol izleyecek Bütün Güney Kafkasya genelinde politik analizciler hiç durmadan çalışmaktalar. Bir zamanlar, yaptıkları tahminlere ancak yere tavuk kemiği atıp fal bakmakla eşdeğer düzeyde güvenilirdi. Viladimir Putin'in seçim zaferinin şimdiden kesin görüldüğü şu günlerde, kendilerine daha önce hiç görülmemiş çapta bir talep söz konusu. Popülaritesi yüksek Çeçenistan savaşı ve batıya karşı takındığı ödün vermez tutum bir kenara bırakılırsa, Putin hala bilinmezliğini koruyan politik bir kişilik durumunda. Rusya'nın iç ve dış politikalarının belirlenmesi ve hatta bu konuda açık ve anlaşılır bir resmi bildiri yayınlanması kendisini bekleyen görevler. Savaş uçakları Kuzey Kafkasya'daki asi güçleri bombalamaya devam ederken Güney Kafkasya'da, Gürcistan, Ermenistan ve Azerbeycan liderleri gergin bir bekleyiş içerisindeler. Birçok şey Putin'in çevresinde kümelenmiş güç odaklarına ve Putin'in politikalarının gerçekleştirilmesinden sorumlu olanlara bağlı. Eski KGB ajanının Kremlin'deki yükselişini planlayan ve sağlayan politik çevrelerin geri plana atılması muhtemel; zira Putin, bu çevrelerin artık ipleri ellerinde tutmalarını kaldıracak durumda değil. Büyük bir ihtimalle bu çevreler yeni yüzler ve yeni politik gruplar tarafından değiştirilecekler. Böylece politik uzmanlar her şeye en baştan başlamak zorunda kalacaklar. Fakat bu denklem içerisinde değişime uğramayacak ve dolayısıyla da politik analizcilere sorun yaratmayacak durumlar da söz konusu. Seçim zaferinin hemen ardından Putin, Rus Olypus Dağının zirvesine çıkmayı başaran ilk profesyonel politikacı olacak. Kendisinin bu politik başarısı kaygı veya sevinçle karşılanabilir; fakat gerçek olan, Putin'in böyle bir görev için gerekli ideal politik alt yapıya sahip olduğu. Putin ne bir eski parti kodomanı, ne de gevşek bir ekonomik programa sahip, kıvılcım gibi bir anda yanıp sönen bir reformcu. Batı ekonomisi ve dünya politikası üzerine eğitim yaptı. Dünya liderlerinin Rusya üzerine verdikleri bildirilerinin ardında yatan gerçek anlamları algılama yeteneğine sahip. Putin'in sahip olduğu alt yapı ve tecrübeler, G. Kafkasya Cumhuriyetleri ile geliştireceği diplomatik ilişkiler üzerinde önemli etkiye sahip olacaklar. Eğer Putin'in geliştireceği politikalar, Rusya'yı yeniden global bir güce ulaştırma ve Rusya'nın çevre bölgeler üzerindeki etkinliğini tekrar restore etme temelleri üzerine kurulacaklarsa, bu eski Sovyet Cumhuriyetleri çok önemli birer politik arena olacaklar. Çeçenistan Savaşı'nın ardından Putin'in anlamakta zorluk çekmeyeceği bir gerçek, K. Kafkasya'nın her zaman kaynayan bir kazan olarak kalacağıdır; ta ki Rusya, güney sınırları ile Çeçen direnişini destekleyen ve finanse eden anti-Rus güçler arasında bir güvenlik şeridi oluşturuncaya kadar. Yeni devlet başkanı aynı zamanda, geçmişte Rus İmparatorluğu'nun bir parçası olan bütün Kafkasya bölgesi genelinde ortaya çıkan her türlü anti-Rus eylem ve hareketi ezmek için elinden geleni yapacaktır. Bunun yanı sıra, Türkiye'nin uluslararası arenada artık tek başına önemli bir askeri oyuncu olarak sahneye çıkıyor olması, Putin'i kaygılandırması gereken diğer bir gelişim. Rusya'nın, üzerinde otoritesini tekrar kurmak istediği G. Kafkasya aynı zamanda batı petrol şirketlerinin iştahını kabartan ve NATO'nun askeri çıkar bölgelerinin içerisinde yer alan bir konuma sahip. Tabi ki bu durum bu çıkar ilişkilerini oldukça karmaşık bir hale sokmakta. Fakat Putin pragmatik bir yapıya sahip ve önünde seçebileceği iki alternatif bulunmakta. 19. yüzyıl diplomasisi ruhu ile hareket edecek olursa, yeni devlet başkanı batı ile anlaşarak Doğu Avrupa ve Asya'da çıkar ve otorite paylaşımlarına gidebilir. Örneğin Rusya NATO'nun (eski Yugoslavya'da bazı kısıtlamalar olmak üzere) bütün Avrupa, Belarus'un batısı ve Ukrayna üzerindeki hakimiyetini tanıyabilir. Ayni zamanda Iran ve Irak ile olan işbirliğini sınırlayıp, diğer Arap ülkeleri ile olan sıcak ilişkilerini de askıya alabilir. Karşılık olarak Batı, Rusya'nın Asya'daki hakim rolünü kabul edip G. Kafkasya üzerinde geliştirdiği bütün askeri ve politik programlarını durdurabilir. Batı yatırım hareketleri sadece bölgesel projelerle sınırlandırılıp, yeni petrol bölgeleri yaratma gibi büyük çaplı planlar Rusya'nın katılımı ile gerçekleştirilebilir. Fakat bu seçeneğin dışında Putin, bu üç G. Kafkasya Cumhuriyeti üzerinde istikrar bozucu politikalar izleyerek, bölge üzerine Batı tarafından yaratılmış olan gelişim programlarını başarısızlığa uğratabilir. Örneğin Gürcistan'a Cumhuriyetin bağımsızlığını ve güvenliğini garanti altına almak amacı ile konuşlandırılmış Rus barış gücü birlikleri, Putin'in bu amacına hizmet edecek şekilde kullanılabilirler. Kremlin'in sadece Abkhazia rejmine politik ve askeri destekte bulunması bile, 280,000 mültecinin soruna kesin bir çözüm beklediği Gürcistan'da büyük bir politik dalgalanmayı harekete geçirmeye yetecektir. Böyle bir hareket, 1997 yılındaki ateşkesten bu yana bölgede barışın sağlanması adına hiç bir başarı gösterememiş Gürcistan Hükümeti'nin güvenilirliğini sarsacaktır. Sadece bir kaç gün içerisinde Abkhazia, Rusya'nın G. Kafkasya'daki politik ve askeri alanlardaki genişlemesinin başlangıç ve kaynak noktası olabilir. Böyle bir oyunu ise Batı'nın katbedeceği muhakkak. Rusya'nın kazanacağı böyle bir politik zafer oldukça uzun dönemli sonuçlara sahne olacaktir. Bati Karadeniz sahilleri güvence altına alınmış olacak ve ayni zamanda Azarbeycan'in Hazar Denizi ve Akdeniz arasında bir petrol boru hattı kurma emelleri de tamamen yok edilecektir. Bu şekilde Putin, Bati ile yaptığı pazarlıklarda bu güçlü konumunun avantajlarını kullanacak ve Rusya için daha ileri vadeli çıkarlar elde etmesi kaçınılmaz olacaktır. Putin'in bu politik zaferinin, Gürcistan ve Azerbeycan için yeni bir kaos döneminin sinyallerini vereceği kesin. Cumhuriyetlerdeki var olan rejimlerin çökmesi radikal güçleri harekete geçirecek ve bu güçler de karşılık olarak iç çatışma ve gerginlikleri artıracaklardır. Bu hareketlerin doğuracağı sonuçların yarattığı korku Batı'yı, Rusya ile bir çıkar ve otorite paylaşımı konusunda ikna etmede yetebilir. Uluslararası alanda diğer ülkelerin Gürcistan ve Azerbeycan ile kurdukları dikkatli ve dengeli ilişkiler Rus gözlemciler tarafından her zaman, Batı'nın Rusya ile bir çatışmaya girmek istememesi şeklinde yorumlanmıştır. Durumun böyle olduğu varsayılırsa Bati, Rusya'nın G. Kafkasya üzerindeki öncelikli konumunu zaten kabullenmiş durumda. Buradan da çıkarabileceğimiz tek bir sonuç olabilir: Bati güçleri, Çöken bir imparatorluğun küller içerisinden tekrar yükselişini ancak gözlemlemekle yetinmek zorunda kalacaklar. [Bu makale, merkezi Londra'da bulunan Institute For War & Peace Reporting kurumunun haftalık olarak yayınlanan 25 Mart bülteninden alınmıştır. Leonard Amani Londra'da yaşayan Gürcistan asıllı politik bir analizcidir.] [İngilizce'den Çeviren: Barış Güven]  Leonard Amani

Sayin Ahmet Necdet Sezer’e Açık Mektup

T.C. CUMHURBAŞKANI ANKARA Muhterem Cumhurbaşkanımız, 1992 yılında hiçbir gerekçe göstermeden ağır silahlarla Abhazya'yı kısmen istila eden Gürcistan güçlerini Abhazyalılar 30 Eylül 1993 tarihinde bütün olumsuz şartlarına ve imkansızlıklarına rağmen (saldıran ve etnik yapı itibarıyla saldırıya uğrayan ülkenin kendi ülkeleri de olduğunu adeta unutarak saldırganlarla beraber olanlar da dahil) yurtlarından kovmuşlardır. Abhazya bugün yeni bir savaşa sahne yapılmak istenmektedir. İlk savaşın bitiminden itibaren Gürcistan sınırındaki Gal bölgesinde Gürcü güçlerince gerçekleştirilen terör eylemlerinde bir çok Abhaz yurttaşı hayatını kaybetmiş, kimileri de kaçırılmış ve bir daha bu kişilerden haber alınamamıştır. Ne acıdır ki, tüm bu olaylar BM Barış Gücü yetkilileri gözü önünde cereyan etmiş, bugüne kadar da bu üzücü olayların önü alınamamıştır. T.C. Devleti'nin kuruluşunda kanları ve canlarını veren biz Kafkas kökenli Türk vatandaşları Devletimizin Güney Kafkasya politikasında "yüksek menfaatlerinin" korunmasının bilincindeyiz, ancak, T.C. Devleti tarafından Gürcistan'a yapılan askeri yardımlarla Abhazyalı kardeşlerimizin yaşam haklarının yok edilmesine, Devletimizin bigane kalması gibi bir kaygı taşımaktayız. Abhazya yeni ve ağır bir terörist saldın ile karşı karşıya bulunmaktadır. 11 Eylül sürecini fırsat bilen Gürcistan'ın organize ettiği 600 civarındaki ağır silahlı bir terörist grup Abhazya'nın Kodor bölgesine girerek kanlı olaylar gerçekleştirmiştir. 8.10.2001 günü bir BM helikopteri düşürülmüş, 6 BM görevlisi ve 3 helikopter mürettebatının ölümüne sebep olmuştur. 9.10.2001 günü de aynı bölge SU-25 tipi uçaklar tarafından bombalanmış, birçok sivil hayatını kaybetmiş, birçok insan da yaralanmıştır. Bu durum karşısında Abhazya teyakkuza geçmiş böylece çok gergin bir döneme girilmiştir. Bu gergin durum başta Türkiye'dekiler olmak üzere diasporada yaşayan milyonlarca Kuzey Kafkasya kökenli kardeşlerimizce endişe ve büyük bir dikkatle izlenmektedir. Abhazya'da yaşanan bu olumsuzluklar Kuzey Kafkasya halklarının da teyakkuza geçmesine neden olmuştur. Umudumuz bu olayların daha fazla kan dökülmeden son bulmasıdır. Ancak bu temennimizin gerçekleşebilmesi için bütün dünya devletleri halklarının uluslararası ve sivil toplum örgütlerinin çaba ve acil girişimleriyle mümkün olacaktır. Bunun için, sorumluluk duyan herkesin kendi yönünden bu istenen çözüme destek vermesi gerekmektedir. Zira Abhazya'da istilacılarla yurtlarını savunmak zorunda olan insanlar arasında yeniden kanlı bir savaş yaşanmak üzeredir. Tarih boyunca dış güçler tarafından tecavüzlere, soykırımlara uğrayagelen dünyanın bu güzel ülkesi, kendi kültürünü, dilini bir başka deyimle tüm varlığını yaşatabileceği 21.yüzyılın görüntüsüne yaraşır bir özgürlük ortamına kavuşturulabilmesi için hür, demokrat, insan haklarına saygılı devletimiz ve tüm devletlerin soruna sahip çıkmalarım beklemekteyiz. Dünyanın gözü, kulağı Afganistan'da iken bunu fırsat bilerek bölgedeki olayların kontrolleri dışında olduğu gibi değişik bahane ve ifadelerle saldırıya geçmiş Gürcülere dur demek için geç kalınmamalıdır. Sayın Cumhurbaşkanımız, Bölge ülkelerinin ve tarafların da menfaatine olacak, bu konuda camiamızı sevindirecek girişimlerinizin olumlu sonuçlarını duymak heyecanı ile derin saygılar ve esenlikler dileriz. KAFKAS-ABHAZ DAYANIŞMA KOMİTESİ Başkan İrfan ArgunKafkas-Abhazya Dayanışma Komitesi

Ürdün, Türkiye ve Kafkasya’da Çerkes Kimliği

1. Etnisite ve Milliyetçilik: Sınırları ve AlanlarıŞu sıralar milliyetçilik teorisi üretmek, Sovyetler Birliği'nin yıkılması ve eski sosyalist devletlerin çözülmesi sonucunda ortaya çıkan 'etno-ulusalcılık' olgularını da içermek zorundadır. Önceleri milliyetçilik, 'modernizasyon', 'ulus oluşturma', 'sömürgecilik-sonrası' gibi kavramlarla bağlantılandırılırdı. Bu yorumlarda, halklarının sadakatini sağlama konusundaki başarı ya da başarısızlıkları değişse de, modernizasyon devleti kesin doğru kabul edilirdi. Şu anda eski paradigmaların dengesini bozan, devletsiz ulusalcılık olgusunun nasıl yorumlanacağıdır. +''+ Etno-ulusalcılık olgusu etnisite ve milliyetçilik kavramları arasındaki bağıntıya ilişkin bazı kavramsal sorulara yol açmaktadır. Bu ikisi açık bir biçimde iç içe geçmiş duyarlık ve ideolojiler olmalarına ve temel olarak aitlik, topluluk, kimlik ve bağlılık kavramlarına işaret etmelerine karşılık, eskiden farklı toplumsal kesitlerde yerleşik olan kavramlardı. Eğitim 'etnisite'yi azınlık kültürü doğrultusunda araştırma yönünde iken, 'milliyetçilik' devlet ideolojisi olarak ele alına gelmişti. Bu şekilde, birincisi sıklıkla depolitize edilirken, ikinci kavram da kültürel nitelikten uzak kabul edilmiştir. İkisi arasındaki bağlantıyı inceleme çabaları (ör. Smith 1991) etnisiteyi ulusların kültürel dokuyu oluşturan çerçeveyi sağlayarak milliyetçiliği belirleyen 'temel'i olarak görmüştür. Öte yandan, kültürelliğin daha geniş bir kritiği doğrultusunda gelişmiş olan 'etnisite'ye antropolojik yaklaşımlar, etnik kimlik belirleme olayının yapısı, değişkenliği ve bağlam içinde yanlış yorumlanabilmesi gibi hususları vurgulamıştır. Ancak bu araştırmalar ender olarak bu bağlamın ulusları içinde barındıran devletlerin milliyetçi ideolojileri tarafından nasıl belirlendikleri konusuna değinmişlerdir.Hem etnik topluluklar, hem de uluslar ortak atalar, akrabalık, tarihsel geçmiş, farklı dil,kültürel devamlılık ve sosyal dayanışma gibi sembollerden oluşan kümelere dayandırılarak sınıflandırılırlar. Ancak entisite ve ulusalcılık arasındaki temel ayırım "topluluk"un politik tanımında ortaya çıkar, çünkü entisiteden farklı olarak ulusalcılıkta, hükümranlık kavramı merkezi bir yer tutar (Anderson 1991,Conner1994). Bunun yanı sıra,ulus tarihsel bir biçimde oluşmuş bir kardeşlik ve yatay bir yayılma gösteren bir kavram olarak düşünülürken (Anderson, 1991), etnisite "kendi" (benlik) kavramının bir uzantısı olarak düşünülüp, biyolojik ve kökene dayalı bir olgu olarak algılanmaktadır. Üstelik, etnik kimlik ve yerden (mekandan) bağımsız olabilir ve çoğu zaman da öyledir. Tam olarak bir bölgenin sınırları ile belirlenmiş olmasıdır ki, bir etnik grubun ulusa dönüşümünün devlet aracılığıyla sağlanması sonucunda beklenen birlik ve hükümranlıktan söz etmeyi olası kılar. Bu nedenle, etnisite, ulusalcılık ve bunlar arasındaki ilişkiyi araştırırken coğrafya ve kimlik arasındaki ilintinin sorgulanması da önemlidir.Etno-ulusalcılık teriminin ortaya atılması ve yeni bir olgu olarak kabul görmesi, geçmişte faklı iki (varsayımsal) toplum biçiminin, bu iki kimlik tipinin karşılıklı olarak birbirini doğuran kavramlar olduğunun gözden kaçırılmış olması nedeniyledir. Böylece Soğuk Savaş sonrası çağının farklı anlayışları küresel ideolojilerin yerini nasıl özgün politik kimliklerin aldığı üzerinde yoğunlaşmaktadır (bkz. Laclau, 1994). Varsayım odur ki, ideolojik bir boşluğun olduğu yerde, bastırılmış bir durumda olan kimlikler bu boşluğu dolduracak biçimde ortaya çıkarlar. Bu önermenin işaret ettiği şey ise etnik kimliklerin bir şekilde egemen evrensel ideolojilerin baskısı altında bir yerlerde gizli kalmış olduklarıdır. Bu da bizi kimlik belirleme süreçlerini merkez alan etnisite kavramına psikolojik bir yaklaşımla bakmaya götürür (Laclau, 1994). Etnik kimliklerin bu evrensel ideolojiler tarafından nasıl belirlendikleri, ya da belirlenip belirlenmedikleri ve bunlarla ilgili uygulamaların somut örnekler üzerinde tarihsel bir incelemeye tabi tutulmaları bundan sonra yapılacak şey olarak görünmektedir.Bunlara karşıt olarak, Sovyetler Birliği'nin dağılması ile ortaya çıkan patlamaları açıklamaya çalışan araştırmalar büyük bir saplantı halinde Sovyet sonrası devletlerde demokrasi sorunu ile ilgilenmektedir."Etnik ulusalcılık" ve "devletçi ulusalcılık" kavramları arasında her zaman bir karşıtlık düşünülmüştür (Ignatieff, 1993; Szporluk 1994). Bu ikilem aracılığıyla bu kavramlardan birincisi nötralize edilmekte, zorunlu bir şiddet içerdiği, irticai olduğu ve kozmopolitanlığa karşı olduğu kabul edilmekte iken ikincisi etnisiteye değil bölgeye bağlı,demokratik ve akılcı ve "Sosyolojik gerçeklik" açısından daha talepkar olarak tanımlanmaktadır (Ignatieff, 1993: 7). Teoriler üretmek ve bu ikilemi bir problem olarak ortaya koymak, etnisite ve ulusalcılığın birbirinden ayrılıp ayrılamayacağı ideolojilerini sorgulamak yerine aralarındaki ayrımın geçerliliği kabul edilmekte ve temsili demokrasi ideali doğrultusunda kendi ifade biçimlerinin doğruluğunda açıklayıcı bir gücü olduğu düşünülmekte. Böylece Ignatieff etnik ulusalcılığa dayalı devletlerde demokrasinin olanaksızlığını görmektedir. Laclau (1994) tarafından, eski evrensel ideolojilerin çöküntülerinden, özgün yapıların (azınlık) haklarının savunucusu olacak demokratik bir evrenselciliğin çıkması olası değilse bile, olanak halinde olduğu karşı savı ortaya atılmakta. Etno-ulusalcılık kendi başına bir olgu olarak yorumlanmalıdır. Bu olgu yalnızca ideolojik alanlarda kalmayıp sınır değişimlerini ve bölge üzerinde farklı halk taleplerine olanak sağlamayı da kapsamı içine alması gerekir. Başka bir deyişle, bu gelişim yalnızca ideolojilerin çöküşü olarak değil daha temel bir düzeyde, etnik kimlik belirlenmesini yasal kategorilere, yönetim prosedürlerine, aktivitelerin sınırlanmasına ve bölgelere ulaşmanın engellenmesine neden olan ilkel devlet yapılarının çöküşü olarak da ele alınıp incelenmelidir. Üstelik, etno-ulusalcılık sadece eski sınırlarından kurtulmuş nüfusların incelenmesi olarak anlaşılmamalı, eski diasporalardaki çağdaş oluşumları ve nüfus dağılımlarını da göz önüne almalıdır. Örneğin Sovyetler Birliği'nin dağılmasına neden olan şok dalgaları yerel durumlarla birlikte, sayısız biçimlerde tarihleri bu coğrafi bölge ile bağlantılı olan küçük ve dağınık nüfusları da etkilemiştir. Bu grupların çoğunun deneyimlerinin global politikalar üzerinde önemli etkileri olmasa da kendileri bunları önemli ve dramatik bir biçimde yaşamaktalar. Etnik kimlik kavramı üzerinde dönüşümsel etkisi olan şey kendi başına Sovyet komünizminin çökmüş olması değil,ansızın sınırlarının delinebilir bir hale gelmesi ve yabancılara genellikle kapalı olan bu bölgenin ulaşılabilir bir hale dönüşmesidir.Ürdün ve Türkiye'deki Çerkesler için Kafkasya'daki anayurdun birden ulaşılabilir bir hale gelmesi, hem bireysel olarak hem de etnik kökenli dernekler için birleştirici, bütünleştirici bir etki yapmıştır. Geçen üç-dört yıl bir hareketliliğe, Kafkasya'daki Çerkesler ile Orta Doğudaki topluluklar arasında kültürel, eğitimsel ve dini bağlar oluşturmanın yanı sıra bireylerin ve ailelerin de anayurttaki köylerini ve akrabalarını bulma çabalarına tanık olmuştur. Bu araştırmanın amacı, Kafkaslara ulaşma olanağının Ürdün ve Türkiye'deki Çerkesler'in etnik kimlik anlayışları üzerine yaptığı etkiler ve bu durumda bir etno-ulusalcılığın gelişip gelişemeyeceği sorusudur. 2. Orta Doğu'daki Adığeler:Bir Ulusun Parçaları (mı)? Adığeler, Kuzey Batı Kafkasya'nın yerli toplumlarından biridir. Çarlık Rusyası'nın Kafkasları işgali yüzünden sürülmeleri ve Osmanlı İmparatorluğu tarafından da cesaretlendirilmeleri nedeniyle muhtemelen 1.5 milyon kadar Çerkes Osmanlı topraklarına göç etmişlerdir. Bu göç yaklaşık 1850'lerde başladı, ancak 1862 ve sonrasında kitlesel göç şeklini aldı (Karpat 1985). Göçmenler tarım toplumları olarak imparatorluğun çeşitli bölgelerine yerleştirildiler.İlk göçmenler Balkanlar' yerleştirilmişlerdi. (Hala Kosova'da bir köy vardır.) Yeni göç dalgalarının da sürmesi ve 1870'lerin sonlarında bu toprakların Osmanlı İmparatorluğunca kaybedilmesinden sonra yeniden Anadolu ve Suriye vilayetlerine yerleştirilmişlerdir. Bu nedenle bugün Çerkesler Türkiye, Suriye, Ürdün ve Filistin/İsrail'de önemli sayılara ulaşan topluluklar oluştururlar. Rusya Federasyonu içinde ise,daha önce otonom bölgeler olan yeni oluşturulmuş Khabardey-Balkar, Karaçay-Çerkes ve Adığey cumhuriyetleri ile Osetya, Krasnodar ve Soçi idari bölgelerine bağlı köy ve kentlerde yaşamaktadırlar. 1989'da Kafkasya'da yaşayan Çerkes nüfus 500 bin kadardır. İkincil göçler (esas olarak Türkiye'den göçmen işçi olarak gitmek şeklinde) sonucu gidilen Almanya ve Hollanda ile Amerika'daki (New Jersey, Orange Country, Kaliforniya) geniş çaplı yerleşimleri de saydığımızda Çerkeslerin bugün yaşamakta oldukları yerlerin listesi tamamlanmış olur. Adığeler, Osetya Cumhuriyeti'ndeki 4 köy ve bir kenti oluşturan Hristiyanlar dışında Müslümandırlar. Orta Doğudaki Adığelerin yaşadığı ülkelerde aynı zamanda Çeçen, Dağıstanlı, Oset, Abhaz ve Ubıhlar da vardır. Ürdün'de Çerkesler genellikle orta sınıf kentli bir toplum oluşturur ve hükümet bürokrasisi, parlamento ve askeri alanda önemli bir biçimde temsil edilirler. Türkiye'de sayıları daha fazla olduğu için yaşamın her kesiminde, hem kırsal hem de kentsel bölgelerde yer almaktalar. Türkiye, Türk etnikliği üzerine kurulmuş bir milliyetçiliği geliştirmiş, kendini laik olarak sunmakla birlikte eğitim ve medya tarafından da desteklenen ani bir İslami kurumlaşma sergileyen bir yapıdadır. Çerkesler için, kendilerini Türk kabul etmeyen diğer etnik gruplar için de olduğu gibi, Türk kimliğine asimile olmak tek seçenektir ve nesiller boyu özellikle şehirlerde yaşayan birçok Çerkes için de olagelen budur. Bazıları, Çerkes'in ne anlama geldiğini, nereden gelmiş oldukları, bir dilleri ve kültürleri olup olmadığı konusunda yalnızca kesin olmayan bilgilere sahiptirler. Bir dönemde, kendi kimliklerine sonradan dönmüş olan bazıları, sağ kanat milliyetçi kesimleri destekleyen aktif dernekler oluşturmuşlardır. Bunlar "Kafkas" dernekleri adı altında Kürtlerin dağ Türkleri, Çerkeslerin ise Kafkas Türkleri oldukları yolunda kavramlar yaratmaya çalışmışlardır. Bu derneklerden bazılarında İslami eğilimler de vardır. Almanya'dan bir göçmen işçinin bana söylediğine göre (ki bunun Almanya olması bir rastlantı değildir) İslama göre hiçbir ulus (etnik kimlik) diğerinden üstün değildir, "daha iyi" olduğu iddia edilen bir Türk kimliğini kabul etmeden de kişinin etnik kimlikten uzaklaşması mümkündür.Ancak Türkiye'de devletin sağladığı çıkarlardan, sınıfsal nedenlerle, kırsal kesim dengesizlikleri veya kişisel özgeçmişleri nedeniyle uzak kalan Çerkesler için 1970'lerin kargaşasından iki ayrı çözüm yolu ortaya çıkmıştı. Bunlardan biri Kafkaslıların kendilerini kültürel bağlamda ifade edebilmelerinin yolu olarak gördükleri demokratik sosyalizm idi. Bunlar etnik hedeflere radikal sosyalizm içinde ulaşılacağını öngörüyorlardı. İkinci grup ise "dönüşçü" olarak anılan ve Kafkasya'ya dönmeyi savunanlardı. Bunların birinci gruba yanıtları, onlarla devlet politikası arasında bir ayrım olmadığı, asimilasyon istedikleri, Türkiye sosyalist oluncaya kadar Türkiye'de hiçbir Çerkes kalmayacağı, yani tarihsel miras, dil ve kültürün yok olacağı idi. Dönüşçüler kendilerini solcu olarak görmelerine karşın özünde Çerkes milliyetçisi idiler.Bu son formülasyon doğrultusunda, kentler ve kasabalardaki etnik dernekler, kırsal kökenli göçmenleri, özellikle de genç insanları harekete geçirerek önemli rol oynamıştır. Türkiye'den Kafkasya'ya dönmüş olanlar, bu derneklere üye olmayla nasıl düşüncelerinin olgunlaştığını ve dönüşün tek çözüm olduğu yolunda ikna olduklarını anlatırlar. Örneğin, Türkiye'de lise İngilizce öğretmeni olan Emine 1992'de Khabardey-Balkar Cumhuriyeti'nin Nalçik kentine göç etmiştir. Kendisi iç batı Anadolu'nun bir kentindendir. Dediğine göre kendisi büyürken Çerkes olmak üzerinde hiç düşünmemiş, anne babasının okulda başarılı olabilmeleri ve iki dili birbirine karıştırmamaları amacıyla evde anadillerini konuşmadıklarını söylemiştir. Hem Çerkes, hem de Türk arkadaşları olmuş. Ancak üniversite öğrenimi için Ankara'ya gittiğinde sol politik akımlardan etkilenmiştir. Kısa bir süre sonra Ankara'da hiç arkadaşı olmadığı için ve kendisinden önce oraya giden ağabeyi de aktif bir üye olduğundan düzenli olarak Kafkas Derneği'ne gidip gelmeye başlar. Zaman içinde bu dernekte söylemlerin akılcı, "mantıklı" olduğunu görür. Bu, nedenle koşullar elverse bile Kafkasya'ya dönmeyeceğini söyleyen Çerkes erkek arkadaşından da ayrılır. "Dönüşçü" olmayan birisi ile evlenemeyeceğini düşünmüştür. Şimdi 38 yaşında ve bekardır ve "Sadece dönüşçü olduğu için de birisi ile evlenilmez" demekte ve eklemektedir: "Dönüşçü olduğum zaman bunun bekar kalmak anlamına gelebileceğini biliyordum. Buraya göç ettiğim zaman da bunu kesin olarak anladım. Fakat benim burada olmam başkaları için örnek oluşturuyor. Dönüşün mümkün olduğunu görüyorlar. Göç etmiş, küçük çocukları olan birçok aile var. Onların hepsini kendi çocuklarım gibi görüyorum ve bana yetiyor." Türkiye'de iken lider olmak için mücadele veren ve şimdi dönmemek için çeşitli bahaneler bulan aktif dernekçileri kızgınlıkla anıyor. "Onların peşinde oldukları şey aslında Çerkeslerin çıkarları değil, kendi politik kariyerleri idi."Ürdün'de tümüyle farklı bir etnik politika ortaya çıkmıştır (Shami 1982). Bunu en iyi biçimde anlatan 1979'da 35 yaşında bir Çerkes tarafından yapılan şu analizdir:"Çerkeslerin yapması gereken şey bir kabile oluşturmaktır, çünkü burası bir kabileler ülkesidir ve sonra Çerkeslerin çıkarlarını hükümet nezdinde savunacak bir lider bulmalıdırlar. Örneğin M.......lerden biri (bir Güney Ürdün kabilesi) kralla birlikte yürürken kendi kabilesinden birini görürse durur, kucaklaşırlar. Çünkü desteğin tabandan, bu insanlardan geldiğini bilirler. Kral da onlara saygı duyar. Halbuki aynı durumdaki bir Çerkes ileri geleni dönüp bakmaz bile, çünkü onlar güçlerini o insanlardan (Çerkes kitlesinden) almazlar.Kabilecilik kavramının dominant politik kavram ve gelişim demek olduğunun anlaşılması 1980'lerde Çerkes-Çeçen Kabile Konseyi'nin kurulmasına yol açmıştır. Toplantılardan birinde bir konuşmacı konseyin amacının "iki kabileyi birleştirmek ve diğerleri gibi olmak" olduğunu söylemiştir. Politik çıkarlar açısından, konseyi oluşturan liderler ileri gelen isimler olmakla birlikte ulusal düzeyde lider değillerdi. Aynı zamanda liderlik pozisyonlarını hükümet katlarında edinmiş kişiler olmaktan ziyade bağımsız girişimlere ve arabuluculuk faaliyetlerine dayalı olarak yöresel hamiler olmakla elde etmiş kişilerdi. Birinci grup Kabile Konseyi'ni erimekte olan güçlerini kazanmak için bir araç olarak görürken, yöresel hamiler yerel tabanlarının ötesinde bir güç kazanmak için bir yol olarak görüyorlardı. Düşünce tarzları o zaman Ürdün'de dominant olan düşünce tarzlarınca belirlenmişti.Çerkes Komitesi içinde 'Kabilecilik' tek bir vizyon olmayıp, fazla savunulmasa da bir süre için yaygın olan bir bakış açısı oldu. Belirli bir Çerkes etnik kimliği kavramının etkin olması ve bu kavramı taşıyanların düşüncelerini organizasyonlar biçiminde formüle etmeleri ulusal düzeyde egemen bakış açıları ve politik uygulamalarla direkt olarak ilintili idi. Geçen 20 yıl kabile kimliklerinin bütünleyici unsur olarak Ürdün ulusal kimliğini oluşturma doğrultusunda daha fazla modernize edilmesine tanık olmuştur (Layne, 1994). Aynı zamanda, bu süreçle birlikte kabile kimlikleri de kurumsallaştırılmaktaydı. Şu anda tüm Ürdün kabileleri "Kabile Dernekleri"ne sahipler ve tabii ki dernek sahibi olanlar kendilerinin önemli ve büyük bir kabile olduklarını kanıtlamış oluyorlar. Bu derneklerde yalnızca kendilerini Şeyh ailelerinden gelme diye sunanlar değil, aynı zamanda şeyh kökenli olmayan daha genç ve eğitim görmüş insanlar da önemli rol oynamaktadır. Bu kabile dernekleri devlette resmi kayıtları olan, çeşitli kentlerde merkezler açan, hatta kendilerine ait büyük binalar üzerinde "............ Kabile Derneği" tabelaları ile reklamlarını yapan kuruluşlardır. Daha küçük ve zayıf kabile grupları kendilerini bu dernekler vasıtasıyla, eskiden bireysel ya da gruplar olarak insanları bir etnik grubu benimseme ya da fahri akrabalık gibi yollara başvurdukları gibi birleşme yoluna giderek bütünleştirmişlerdir.Bu mekanizma,bu yolla hayali bir kabile oluşturmuş toplumlara iletişim olanağı sağlamak merkezi devlet karşısındaki konumlarını belirginleştirmenin yanı sıra kaynakların paylaşılması işlevini de görür. Bu yolla, kabilelerin en fakir ve soy açısından en uzak üyeleri bile finans, eğitim ve sağlık yardımı gibi olanaklara ulaşabilir, en önemlisi, anlaşmazlıkların çözümü konusunda temsil edilme ve savunma olanaklarını elde ederler.Bu nedenle 'etnisite' Türkiye'de azınlık politikaları biçiminde kendini gösterirken, Ürdün'de paradoksal bir biçimde kabilecilik olarak kendini ifade eder. Her iki topluluk da kendini açık bir biçimde "Çerkes" olarak tanımlamakla birlikte, kimliğin formülasyonu ve içeriğinde büyük ayrılık vardır.Burada yer ve zaman yetersizliği nedeniyle tarihsel ve geleneksel olarak bu iki etnik kimlik çerçevesinin belirlenişi ve farklı yorumlarla nasıl değişiklik gösterdikleri derinlemesine incelemeyecek. Ancak geniş bir açıdan bakıldığında, Ürdün'deki "kabilesel" çözümün savunucusu olan Çerkesler göçün nedeninin dinsel olduğunu ve bir Müslüman toplum içinde yaşama arzusuna dayandığını vurgulamaktalar. Bu onların içinde yaşadıkları toplumla bütünleşmelerini getirmekte. Aksine Türkiye'deki 'dönüşçü' Çerkesler atalarının anayurtlarından sürülmüş olduklarını ve Osmanlı ve Rus İmparatorluklarının politik mekanizmaları içinde piyon olduklarını vurgulamaktadır. Bu nedenle de, anayurda dönüşün kaçınılmaz olduğu hükmünü çıkarılmaktadır.Buraya kadar tanımladığım yalnızca iki ayrı bütünsel yapı içindeki Çerkes kimliğinin permütasyonlarıdır. Böyle farklılık gösteren ve halihazır durum ile geleceğe ait senaryoları kesitler biçiminde değerlendiren kavramlar göz önüne alındığında 'Çerkesler', kendilerini içinde buldukları yöresellikler ötesinde bir ulusun parçaları olarak görülebilirler mi? Bu soruya yanıt aramak için etnik kimlik kavramını bir yöreye bağlı olarak incelemek ya da birkaç yöreyi karşılaştırmak yeterli olmayacaktır. Daha doğru bir yaklaşım, eğer 'ulus' olmak söz konusu ise ya da bir süreç söz konusu ise, bu çeşitli yerelliklerin ve 'anayurt'un birbiriyle ve uluslar arası kesişimlerin oluşturduğu sosyo-politik ilişkiler ve kültürel temsil olgularının anlaşılması yoluna gitmektir. 3. Anayurt ile Yüz Yüze Gelişh3> Suriye'den Kafkasya'ya eğitim amacıyla giden öğrenciler, Sovyet Cumhuriyetlerinden resmi görevlilerin ziyaretleri, folklor grupları ve Kafkas Dernekleri önderlerinin gidiş gelişleri olmasına karşın, Kafkasya'daki anayurt 130 yıldır ilk kez dışarıdakiler için direkt olarak ulaşılabilir bir hale gelmiştir. Bugün, yaşadıkları ülkelerden çok sayıda Çerkes uzun süre önce kaybettikleri akrabalarını ve köylerini bulmak amacıyla özellikle yazları Kafkasya'yı ziyarete geliyor. Bunun yanı sıra bir de yurt dışında yaşayan tüm topluluklardan delegelerin katıldığı, bir seri konferans ve toplantılar düzenlemiş olan Dünya Çerkes (Adığe-Abaza) Birliği oluşturulmuştur. Çoğunlukla Türkiye ve Suriye'den tahminen 200 kadar aile de geri dönerek Khabardey-Balkar ve Adığey yörelerine yerleşmiş bulunuyorlar.Bu yeni kurulan bağlantıların önemini vurgulamak açısından 1860 göçünden sonra Kafkasya ile bağlantıların büyük ölçüde kesilmiş olduğuna işaret etmek önemlidir. 1917'de ve II. Dünya Savaşı'ndan sonra da Kafkasya'dan küçük sayıda göçler olmuştur. Geleneklerin verdikleri bilgiler, Kafkasların hızla Ruslaştırıldığı ve kimliklerini ve dillerini unutmakta oldukları izlenimini vermiştir. Sovyetler Birliği içinde yaşayan ve 19. Yüzyıl büyük sürgününü hatırlayanlara göre de, Kafkas kimliğinin göç etmiş Çerkesler arasında da yok olduğu izlenimi yansıtır.Nalçik'ten bir kişi 1960'larda nasıl birdenbire birbirlerini keşfettiklerini şöyle anlatmıştır: Moskova'da bir Gençlik festivali yapılır ve bir Sovyet yandaşı olan Suriye oraya, Suriye toplumunun Çerkesleri de kapsamı içine aldığını göstermek için, içinde bir de Çerkes grubu olan bir delegasyon gönderir. Nalçik Folklor Topluluğu da festivaldedir. Diyor ki: "Aynı dansları yapan ve aynı dili konuşan iki grubun karşılaştığı anda yaşanan şoku, mutluluğu siz düşünün."Çerkeslerin Kafkasya'ya yaptıkları ziyaretlerde akrabalarının yerlerini bulup onlarla bağlantı kurmaları şaşılacak kadar sık olmamaktadır. Bu karşılaşmaların sıcaklığı, heyecanı ve neşesi insanların içine işliyor. Karşılaşmalar önce şehirlerde olmasına karşılık (Maykop veya Nalçik'te ),misafirler hemen anayurtları olan köylere götürülüyor. Orada günlerce süren akraba ziyaretleri, ziyafetler, eğlenceler oluyor. Genellikle atalarının göç ettiklerinde bıraktıkları yeri ve evi bulma girişiminde bulunuyorlar.Ancak ortak yanların keşfedildiği bu ilk karşılaşmalardan sonra, daha yakın temas ve izleyen ziyaretlerle farklılıkların keşfi başlıyor.Etnisite'nin tanımı, etnik toplumsallığı 'BEN' (kendi) kavramının bir uzantısı olarak ifade eder. Başka bir deyişle ortak etnisitenin deneyimlenmiş (yaşanmış) bir durum olması ve bir tanıdıklık, bir aynılık oluşturması beklenir. Ancak Kafkasya'yı ziyaret eden insanların edindiği izlenim, göze çarpan biçimiyle bir şok ve bir tanıyamama olayıdır. Bu deneyim 'kendi kendini tanıyamamak' ya da,'kendi' ile 'başka' olarak yüzleşmek biçiminde ifade edilebilir. 'Ben' kültürel özellikler ve kimlik simgeleyen unsurlar gibi soyut kavramların yanı sıra, vücut yapısı ile ilgili belirli özellikleri de içerecek biçimde anlaşılır. Kafkasya'ya dışarıdan gelen Çerkesler kısa sürede, her düzeyde ne kadar yabancılaşmış olduklarının farkına varırlar.Bu şok dışarıdan gelen Çerkeslerin kullandıkları ortak ifade kendini gösterir. Öncelikle kendi etnik kimlikleri açısından gördükleri ilk sorun fiziksel olarak birbirlerine benzememek olarak ortaya konmaktadır. Fiziksel karakteristiklerin çevre bütünlüğü içerisinde tanımlanmasının görsel algılarımızı nasıl etkilediğini burada vurgulamak ilginç olacak. Kafkasya'daki Çerkesler kendilerini 'esmer' (esmer Güneyli) olarak tanımlamakta ve Ruslar tarafından da böyle tanımlanmakta iken, Orta Doğu'da yaşayan Çerkesler, Araplar ve Türkler tarafından (belki de Osmanlı saraylarının ve haremlerinin bir kalıntısı olarak) açık tenli ve güzel olarak tanımlanırlar. Böylece, Orta Doğu'dan gelen Çerkes ziyaretçiler kendilerini açık renkli, yerli Kafkaslıları ise koyu renkli olarak tanımlıyorlar. Bu algılanan fiziksel farklılıklar, kabul edilegelen ortak biyolojik etnisite açısından ciddi bir farklılaşma olarak görülmemekte, bir zıtlık, bir ayrılık olarak kabul edilmemektedir. Komünist yönetimin zorluklarına bağlı açıklamalar getirilmeye, bazen de bunun köklerini tarih içinde (asillerin göç ettiği şeklinde) aranmaya çalışılmaktadır. Bildiğim kadarıyla bu savı destekleyen tarihsel hiçbir kanıt yoktur, ancak o kadar çok tekrarlanmıştır ki kabul görmeye başlamıştır.Daha az biyolojik, daha çok kültürel başka özellikler ise dışarıdan gelenler tarafından aynı derecede dikkat görmemiştir. Dilin anlaşılması zordur, zira sırasıyla Rusça, Arapça ve Türkçe'nin etkileri görülmektedir. Ancak dış etkilerin yanı sıra, Orta Doğu yerleşim alanlarında kullanılan diyalektler bir yakınlaşma ve benzeşmeye doğru giderken,Sovyet Cumhuriyetleri'nde ayrılma ve uzaklaşma meydana gelmiştir. Bu ayrılma üç cumhuriyetteki Kiril alfabesinin farklı adaptasyonları nedeniyle de artmıştır. Aynı derecede şok etkisi yapan bir başka konu da danslardaki [halk oyunlarındaki] farklardır. Danslar, yerleşilen ülkelerde kültürel faklılığın korunması açısından özellikle sürdürülen bir aktivite olması nedeniyle hassas bir konudur. Örneğin 1980'lerdeTürkiye'deki etnik dernekler başka etkinlikler sürdürememelerine karşın halk oyunları çalışmaları yapabilmiştir.Bireysel bazda bakıldığında,Ürdün ya da Suriye'de iyi dansçılar olarak tanınan kişiler Kafkasya'da birdenbire garip ve sarsak bir hale düşüyorlar. Dans, kız erkek arkadaşlığının temel ve ince bir aracı iken, gençler beğeni ve duygularını bu garip melodiler, tempolar ve hareketler nedeniyle iletemez duruma geliyorlar. Daha genel bir açıdan bakıldığında, evlenme ile ilgili gelenekler, örneğin kız kaçırarak evlenme gibi benzerlikler olmasına karşın, düğünlerin temel özellikleri olan dansların yanı sıra ayrıntıda da yabancılaşmalar söz konusu. Aynı şekilde, yemek, misafirperverlik ve ilişkiler iki taraf tarafından da yanlış anlaşılıyor ve bu gibi durumlarda davranışlar ve beklentilere ilişkin güç durumlar ve garip olaylar yaşanıyor. Liste böyle uzayıp gidiyor. Ancak 'kendi' olmaktan uzaklaşmayı getiren bu gibi olgular Kafkasya'ya geri dönüş yapan insanlarda bir güven eksikliği duygusuna yol açıyor. 'Yabancılaşma' kendini 'güvensizlik' olarak ifade etmekte. Bu bireysel bazda bir güvensizlik olmayıp, toplumsal düzeyde bir rahatsızlık olan ve 'ahlaki değil' biçiminde ifade edilen bir güvensizlik. Kuşkusuz eski-Sovyet toplumunun çöküşünden ortaya çıkan genel bir kanunsuzluğun, artan fakirliğin, yaşam standardında düşüş ve güvenlikten yoksunluk gibi olguların ve bunların yarattığı boşanma, alkolizm ve ev içi şiddet gibi olayların da bu durum üzerindeki etkisi kaçınılmaz. Ürdün'den gelenlerin zaman zaman dile getirdikleri bir tepkileri ise Kafkasya'daki Çerkesler'in iyi Müslüman olmadıkları ve onlara dinin kurallarının öğretilmesi gerektiği düşüncesidir. Kafkasya'daki Çerkeslerle yaşanan uyumsuzlukların yanı sıra, dış ülkelerden gelen Çerkesler birbirleriyle ortak yanlar yakalamakta da sorunlar yaşıyorlar. Kafkasya'da şu anda geçerli politik duruma ve geleceğe ilişkin planlara karşı gösterilen tepkiler o kişilerin geldikleri ülkelere göre değişiyor. Örneğin Suriye'den gelenler Kafkasya'nın komünist geçmişine olumlu bakmakta ve bu güçlü durumun dağılması nedeniyle şimdiki durumu üzüntüyle karşılamaktalar. Türkiye'den gelenler 'batılılaşma'yı, örneğin Kiril alfabesinin Latin alfabesi ile değiştirilmesi gerektiğini savunuyorlar. Ürdün'den gelenler ise, din eğitiminin gerekliliğini vurgulayarak, atalarının çıkmış olduğu köylerde cami inşaatlarına maddi kaynak katkısında bulunuyorlar.Dönüş yapmış ailelerden genellikle aynı ülkeden göç edenler arasında ilişkiler kuruluyor. Zaman zaman da birbirlerinden "Türkler", "Suriyeliler", "Ürdünlüler" ve Kafkasyalı Çerkeslerden de "Ruslar" diye söz ediyorlar. Daha önce sözünü ettiğim Emine "Biz Türkleşmemek için Türkiye'den ayrılırken, buraya Türk olmaya gelmişiz" diyor. Ancak, böylesine ayrılıklar ve sorunlu ilişkilere karşın, ortak yanların araştırılabileceği bazı alanların da ortaya çıkışını gözlemek mümkün. Bu alanlardan biri oteller ve otel olarak çalıştırılmak üzere Nalçik ve Maykop'ta yeniden açılan sanatoryumlar. Buralara yazları otobüsler dolusu Çerkes çeşitli ülkelerden gelip, tanışmakta ve kendi akrabalarını araştırmaktadır. Ürdün'den, Suriye'den veya bir başka yerden bir grubun geleceği duyulduğunda, insanlar, birbirlerine aralarında şu ya da bu aileden birileri olup olmadığını sormak için, bu otellerin lobilerini dolduruyorlar. Akşam ilerledikçe otellerin önleri büyük bir resepsiyonun verildiği parti alanına benziyor. Az sonra bir araba yanaşıp bagajından içki satmaya başlıyor. Daha sonra birsi bir akordeon getiriyor ve herkes "jegu" için ortaya toplanıyor. Daha önce de belirtildiği gibi, benzer sahneler daha küçük boyutlarda köylerde ve uzun süre önce kaybedilmiş akrabaların evlerinde de yaşanıyor.Şu ana kadar ortaya çıkan bütünleşmeyi sağlayıcı en büyük arena "Dünya Çerkes Birliği". Bu forumlarda anlaşmazlıklar gözlemlenebiliyor ve Kafkasya dışından gelen Çerkesler, üç küçük Kafkas Cumhuriyetinin Moskova ile ilişkilerini yeniden tartışmak konusunda yaşadıkları sorunları anlatmakta zorluk çekiyorlar. Ancak, yine de arka arkaya toplantılar düzenleniyor. Pek az plan ve program yapılmasına ve çok daha azının da uygulamaya konmasına karşın, toplantılar, özellikle ulusalcılık yönü ağır basan, ortak bir söylemin ortaya çıkmasını sağladı. Maykop'taki 1993 Temmuz'unda yapılan toplantıda Adığey Cumhuriyeti'nden bir delege şunları söylediği zaman ayakta alkışlandı:"Bu günler bir kurban bayramını andırıyor. Göz yaşlarımızı içimize akıtırken ruhlarımızı ve moralimizi yüksek tutmak zorundayız. Gitmiş oldukları o garip ülkelerde Çerkes ruhunu yaşatmış olan bu insanlar yaşadıkları güçlüklere karşın buraya gelmişler. Madem ki şu anda birlikte buradayız, daha da yakın olabilmeyi umuyoruz. Onlara, yani diasporada yaşayanlara yardım etmek için her şeyi yapmalıyız. Dışarıda çektikleri yeter, onlara geri dönmeleri ve buraya yerleşmeleri için yardım etmeliyiz. ... (Ruslar) bizi önemsemiyorlar çünkü sayımız az. Biz kendi yaptıklarımız sonucunda değil, onlar bizi azınlıkta bıraktıkları için az sayıdayız. Rusya'nın demokratik bir ülke olmasını istiyoruz. Biz başka ulusların varlığına saygı gösteriyoruz, biz de karşılığında saygı istiyoruz. Sürdürülmekte olan (Abhazya'daki) savaş bir zulüm. Sonuç olarak diasporadaki büyüklerimize (atalarımıza) selamlarımızı gönderiyoruz ve (dört gözle) yeniden büyük bir aile, bir halk (ulus) olacağımız günü bekliyoruz." 4.Sonuç: Ulus mu Diaspora mı?h3> Bütün bu algılamalar, reaksiyonlar ve aktivitelerin sonunda ortaya çıkan şey anayurda karşı net olmayan bir yaklaşım (tepki). Anayurt ulaşılmaz bir yer olduğu zamanlarda Çerkesleri başkalarından farklı kılan ve birbirlerine benzer kılan bir referans noktası oluştururdu. Zaman dışı bir mekan ve Çerkes kimliğini simgeleyen özelliklerin temsilcisi olan bir yer olarak düşünülürdü. Sonsuz bir geçmişin de simgesi idi. Anayurtla karşılaşmalar bu mekanı tekrar zaman içinde bir yere oturttu. Bir mihenk taşı olarak taşıdığı niteliği de değiştirdi. Günümüz koşulları ile direkt bağlantısı görülemeyen soyut bir nokta olan bu yerin şimdi ulaşılabilir olması, uzakta yaşayan insanlarımızı bir anda yurt dışındaki nüfus konumuna getirdi. Geleceğe ilişkin her türlü etnik senaryo şimdi, bir yere kadar, diaspora ülkeleri içinde sınırlandırılmayıp Kafkasya ile bağlantılandırılmak zorunda. Şu anda, yurtdışında kalmak demek "Araplaşmak", "Türkleşmek" ya da "Müslümanlaşmak" biçiminde etnik kimliğin sonu demek. Anayurt Kafkasya'da yer aldığı için bu bölge diasporadaki Çerkesler için bir vizyon oluşturmak durumunda, her ne kadar huzur veren bir vizyon olmasa da. Çerkesler örneği, Clifford'un (1994:311) "Diaspora dilleri azınlık dillerini ekarte eder ya da en azından tamamlayıcı bir rol üstlenir" tezini doğruluyor. Ancak sınırlı Türkiye ve Ürdün örneklerinde göstermeye çalıştığım gibi, 'azınlık dili' belli bir nitelik olmayıp çevre koşullarına göre değişkenlik gösteren bir kavram. Dahası, bu tür diller hiç bir zaman birleşemiyor, ki bu da "diasporadaki kültürel formların uygulamada tam anlamıyla ulusalcılığa dönüşememesi"nin temel nedeni (Clifford 1994: 30). Etnisite kavramındaki ayrılıkları (maddi olarak, çeşitli alanlarda ve uygulamalı olarak) incelemek, birbirleriyle çelişen 'etnik ulusalcılık' ve kozmopolit 'politik ulusalcılık' kavramları arasındaki farkları anlayabilmek açısından doğrulayıcı bir özellik taşır. Sınırlar çok sıkı olduğu sürece ideolojilerin ve kimlik politikalarının hayali bir geçmişine bile izin vermeyecek yapıdadırlar. Ancak, ani ortaya çıkmış bir milletler-ötesi ve milliyetçilik-sonrası çağı (Clifford 1994) yaşarken bizim ulusalcılık ve etno-ulusalcılık anlayışlarımızın zamanla paralellik içinde olması bir gerekliliktir. [Çeviren: Münevver Bağ Hatko] Bu edebiyatta "devletsiz ulusalcılık" olgusunu anlamakta yeterince başarılı değildir. Orta Doğu'da Lübnan, Ürdün ve birçok körfez ülkelerinden 1970'lere ait örnekler akla gelir. Britanya bağlamı içinde farklı bir durum olmasına karşın, etnisite, ırk ve demokrasi kavramlarının bir başka tartışma biçimi Hall'da (1991) bulunabilir. Bunun yanı sıra şu anda Rusya Federasyonu'nda geçerli olan şeyin ulusalcılık değil, bölgecilik, yöresellik ve sabit bazı çıkarlar olduğu tartışması için bkz.Teague (1994: 48). Kısa, ancak yakın bir zamanda yapılmış bir çalışma olarak Sovyetler Birliği'nde etnisitenin/ulusların nasıl tanımlandığı ve yaratıldığı incelemesi için bkz. Szporluk (1994). Sosyalist blokun diğer ülkelerinde az olmasına karşın Sovyetler Birliği'nde "milliyetler sorunu" ile ilgili çok zengin ve eski kaynaklar vardır. Bu ülkelerdeki Çerkes nüfusun sayısını bilmek çok zor. Gözlemci kaynakların belirttiğine göre Türkiye'deki nüfus bir milyon olarak tahmin edilmektedir (Andrews 1992). Suriye'de elli bin, Ürdün'de otuz bin ve Filistin/İsrail'de iki bin erkesin yaşadığı tahmin ediliyor. Kafkasya'da yaşayan Çerkeslerle ilgili bu tahminde 1989 nüfus sayımlarında verilen Çerkes, Kabartay ve Adığe nüfus sayımlarını esas aldım. Bu sayı Olcott'a göre (1990) 476.900, Teague'e göre ise (1994) 499.372'dir. Ancak bu sayılar kendilerini Adiğe kabul eden ancak bu cumhuriyetlerin toprakları dışında yaşayanlarla, Rus bölgelerine bağlı köylerde yaşayan nüfusları içermediği için çok eksik bir sayı olsa gerektir. Kafkasya dışında yaşayan topluluklardan Abhaz ve Ubıhlar da Çerkes/Adığe kapsamı içine alınmaktadır ve bu topluluklar arasında karşılıklı evlenmeler vardır. Akrabalar genellikle ortak soyadlarına göre ya da, eğer akılda kalmışsa, çıkılan köylerin adı sayesinde bulunuyor. Akrabalık bağları genellikle göç sırasında hayatta olan kardeşlerden orada kalanların yeni nesillerinin bulunması sayesinde kuruluyor. İçki gelenekleri bu sorunlu alanlar içinde en fazla göze çarpanı. Orta Doğu ülkelerinden gelen konuklar, kendileri birey olarak içki içen kişiler olmalarına karşın, Kafkasya'daki yemeklerdeki yaygın törensel kadeh kaldırma olaylarını alkolizmin bir göstergesi gibi yorumluyor. İlginçtir ki "dönüş" yapıp yerleşmiş olan kişilerin çoğu içki içmeyi bırakmışlar ve bunu "Ruslaştırmanın" bir göstergesi olarak algılıyorlar. Alkolizm ve şiddetin artıp artmadığı ya da bunu Sovyetlerin çöküşü ile bağlantısı olup olmadığı konusunda bir şey söylemem mümkün değil, ancak Kafkasya'da yaşayan Çerkesler'in iddiaları bu yönde. Bu çalışmamı yaptığım sırada Abhazya'da sürmekte olan savaş ve şu anda Çeçenistan'da yaşanan savaş Rusya Federasyonu ile Bağımsız Devletler Topluluğu içindeki Rus ve Rus olmayan toplumlar arasındaki ilişkilerin ne kadar güç olduğunu açıkça gösteriyor. Diasporadaki nüfusların ev sahibi ülkelere olan çok yönlü bağımlılığı ve oradaki yerleştirilmelerini vurgulamanın yanı sıra Clifford bu hususu "diaspora" kavramını "dile getirilen sembolik ya da gerçek bir anayurt" kavramından ayırabilmek için bu ifadeyi ileri sürüyor (Clifford, 1994:306). Ben burada bu terimi daha genel ve yaygın anlamıyla kullanıyorum.KAYNAKLARAnderson, B. (1991), Imagined Communities: Reflections on the Origin and Spread of Nationalism. London: Verso.Andrews, P.A. (1992), Türkiye'de Etnik Gruplar. (Çev. M. Kupuşoğlu) İstanbul: Ant Yayınları.Berkok, I. (1958), Tarihte Kafkasya. İstanbul: İstanbul Matbaası.Clifford, J. (1994), "Diasporas", Cultural Anthropology, c.9, n.3, s.302-338.Conner, W. (1994), Ethnonationalism:The Quest for Understanding. Princeton: Princeton University Press.Hall, S. (1991), "The Local and the Global: Globalization and Ethnicity" ve "Old and New Identities, Old and New Ethnicities", A.D.King (der.), Culture, Globalization and the World System, içinde. New York: SUNY, Binghamton.Ignatieff, M. (1993), Blood and Belonging: Journeys into the New Nationalism. New York: Farrar, Straus and Giroux.Karpat, K. (1972), "Ottoman Immigration Policies and Settlement in Palestine", I. Abu-Lughod ve B. Abu-Laban (der.), Settler Regimes in Africa and the Arab World, içinde. Illınois: The Medina University Press International.Karpar, K. (1985), Ottoman Population: 1830-1914: Demographic and Social Characteristics. Madison: University of Wisconsin Press.Karpat, K. (1990), "The Hijra from Russia and the Balkans: the Process of Self-definition in the Late Ottoman State", D.F. Eickelman ve J. Piscatori (der.), Muslim Travellers: Pilgrimage, Migration, and the Religious Imagination, içinde. Londra: Routledge.Laclau, E. (1994), "Introduction", E. Laclau (der.), The Making of Political Identities, içinde. Londra ve New York: Verso Books.Layne, E. (1994), Home and Homeland: The Dialogics of Tribal and National Identities in Jordan. Princeton: Princeton University Press.Olcott, M.B., der. (1990), The Soviet Multinational State: Readings and Documents. Armonk, NY: M.E.Sharpe.Shami, S. (1982), Ethnicity and Political Leadership: The Circassians in Jordan. Yayınlanmamış doktora tezi, Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley.Smith, A.D. (1991), National Identity. Reno: University of Nevada Press.Szporluk, R. (1994), "Introduction: Statehood and Nation Building in Post-Soviet Space", R. Szporluk (der.), National Identity and Ethnicity in Russia and the New States of Eurasia. İçinde. Armonk, NY: M.E. Sharpe.Teague, E. (1994), "Center-Periphery Relations in the Russian Federation", R. Szporluk (der.), National Identity and Ethnicity in Russia and the New States of Eurasia. İçinde. Armonk, NY: M.E. Sharpe.+''+Seteney Shami

Kırım Tatarları Anayurda Dönüyor

Kırım Tatarları 1960'lardan itibaren anayurtlarına dönmeye başladılar. Kırım Tatarları anayurtlarına dönüş sürecinde uluslararası kuruluşların desteğini de kazanma konusunda önemli başarılar kazandılar. Örneğin Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) kapsamında hazırlanan ve 15 milyon dolar tutarında bütçesi olan bir proje ile anayurduna dönen Tatarlara destek olunuyor, Tatarlar, Ukraynalılar ve Ruslar arasında topluluk düzeyinde sağlıklı ilişkilerin kurulması amaçlanıyor. Dergimizin bu sayısında Bilkent Üniversitesi öğretim üyelerinden Doç.Dr. Hakan Kırımlı ile Kırım Tatarlarının anayurda dönüş sürecine ilişkin yaptığımız bir söyleşiye yer veriyoruz. +''+ Öncelikle bize kendinizi tanıtır mısınız? 1958 Balıkesir doğumluyum. Kırım Tatarıyım. Kırım'da Bahçesaraylı'yım. 19. yüzyılda Türkiye'ye gelen bir ailenin mensubuyum. Hacettepe Üniversitesi'ni bitirdim. Ekonomi ve tarih tahsilleri yaptım. Doktorama Almanya'da başladım, daha sonra Amerika Birleşik Devletleri'nde bitirdim. 7 senedir Bilkent'teyim. Uluslararası İlişkiler Bölümünde halen doçentim. Bildiğim diller Türkçe, Kırım Tatarca, İngilizce, Rusça, Almanca, Kıpçak Dilleri yani; Kazan Tatarcası, Kazakça, Karaçayca. Ailenizin Kırım'dan Türkiye'ye geliş sürecinden bahseder misiniz? Geçtiğimiz asırda gelen bir aile. Birkaç dalga halinde geliyorlar. İlk dalgası en büyük dalga olan 1861 göçünde Türkiye'ye geliyorlar. Ailemin yerleştiği Balıkesir'de büyük bir mahalle kuruluyor. Kırımlılar mahallesi adında. Zaten Türkiye'nin hemen hemen her şehrinde bir (hatta bazen birden fazla) Kırımlılar mahallesi ya da Tatar mahallesi vardır. Aynı Çerkes mahalleleri olduğu gibi. Biz de Balıkesir'deki Kırımlılar mahallesindeniz. Annem ise Romanya doğumludur. Söyleşimizin ana teması "Kırım Tatarları'nın anayurtlarına dönüşü" olmakla birlikte, Kırım insanının yaşamış olduğu sürgüne de değinmek gerektiğine inanıyoruz, bu bağlamda Kırım Tatarları'nın yaşamış olduğu "sürgün" veya "zorunlu göç"ü kısaca anlatır mısınız? Öncelikle vurgulamak isterim ki, Kırım Tatarları ile Kafkasya halklarının hem tarihten hem de içinde bulunduğumuz günümüz koşulları açısından bir kısım benzerlikleri ve bir kısım ortak yönleri vardır. Kafkasya halklarının ya da Kafkasya halklarının Çerkes üst başlığı altında toplanan kısmının ( Adığe, Abhaz...) literatürlerinde kullanılan pek çok tabirler Kırım Tatar tabirlerine uymaktadır. Bu cümleden göç ve sürgün kavramlarından bahsetmek mümkündür. Özellikle 19. yüzyılın sonlarında yüzbinlerce Kırım Tatarı ve Adığe halkı vatanlarını terkedip Osmanlı İmparatorluğu topraklarına sığınma mecburiyetinde kaldılar. Gerek Kırım Tatarları gerek Çerkes halkları kolay kolay vatanlarını terkedecek halklar değildir. Ve tabiri caizse her iki taraf da maddi manevi manada vuruşarak direndiler. Ancak "topyekün" mecbur kaldıktan sonra ülkelerini terketmek durumunda kaldılar. 19. yüzyılın başında Osmanlı Türkiye'sine ne Kırım'dan ne de Kafkasya'dan göç hiç bir zaman tamamen durmadı. Herhangi bir yılda dahi muhakkak en azından binlerle ifade edilen sayıda insan Osmanlı topraklarına geldi. Fakat büyük göç dalgaların olduğu yıllar da oldu. Kırım Tatarları'nın Osmanlı topraklarına göçü hangi zamanlarda ivme kazanmıştır? Kırım Tatarları için özellikle Rus-Türk harplerinin hemen sonrasında bazen arifesinde gerçekleşmiştir. 1783'de Kırım'ın ilhakinden hemen sonra, 1790'larda, 1812'de, 1829'da, hiçbiriyle karşılaştırılamayacak ölçüde büyük olarak 1860-1861'de, 1874'de, 1878'de, 1890'larda, 1903'de, 1918-1922 arasında, ve 1933'de, ve hatta 2. Dünya Harbi'nden sonraki mültecileri de katarsak 1944'de Kırım'dan Türkiye'ye büyük çaplı göçler oldu. Aynı şekilde Çerkesler'in de büyük göç dalgaları olmuştur. Hiç şüphesiz Çerkesler için de diğerleriyle mukayese edilmeyecek kadar büyük olan dalga 1864 dalgasıdır. 1864 dalgasına Çerkes literatüründe "büyük sürgün" adı verilir. Hakikaten haklı bir tabirdir. Çünkü dünyadaki başka göç olgularıyla kıyaslanınca, göç tabiri belirli bir yerden başka bir yere daha iyi şartlarda yaşamak için, daha ziyade gönüllü olarak yapılmış bir hareketi ifade eder. Bu şekliyle kullanıldığı zaman göç tabiri, ne Kırım'dan ne de Kafkasya'dan Türkiye'ye yapılmış hareketi izah etmek için yeterli değildir. Yani Kırım'daki ve de Kafkasya'daki bu insanlar, insanların Türkiye'den Almanya'ya daha iyi iş bulmak için gittikleri gibi gitmediler, veya Türkiye'de köyden kente göç edenlerle aynı sebeplerden gelmediler. Aksine milli, dini, etnik ve sosyal baskılardan kaçmak için geldiler. Bu durumda haklı olarak Çerkes literatüründe böyle bir yanlış anlaşılmayı önlemek için özellikle 1864 hareketine "büyük sürgün" tabiri kullanılır. Bu açıdan da haklıdır ve doğrudur. Sürgün tabiri önceki ve sonraki Çerkes hareketleri ve Kırım Tatar hareketleri için de kullanılabilir. Bu insanlar ya göçe kesinlikle mecbur kalmıştır, ya da düpedüz yerinden çıkartılıp gönderilmiştir. Sürgün kelimesinin hakkını verebilecek pek çok sebep mevcuttur. Bununla birlikte Kırım Tatar literatüründe 19. yüzyılda yaşanan hareketler için sürgünden ziyade göç tabiri kullanılır. Şunun için kullanılır; Kırım Tatarları 1944'de beterin beteri sürgünü gördükleri için, sürgün tabirini 19. asırdakilere kullanmaya tarih o fırsatı vermediğinden, yoksa mahiyet olarak ikisi de sürgündür. Kuzey Kafkasya halkları ile Kırım Tatarları'nı fevkalade benzerliklerinden biri de, ki bu iki halk tarih boyunca iç içe yaşamıştır, akıl almaz derecede birbirinden kültür, adet, gelenek vb. her türlü alışverişte bulunmuşlardır. Bunun yanısıra bir diğer benzerlikleri de (veya talihsizlikleri de) 19. asırdaki sürgün mahiyetindeki mecburi göçler sebebiyle her ikisinde de otantik halkların 20. asıra gelindiğinde kendi vatanlarında azınlık hale gelmeleri, hatta bazı bölgeleri bütünüyle boşaltmaları olmuştur. Kuban'ın büyük bir kısmının ve Karadeniz kıyılarının Çerkeslerce bütünüyle boşaltılmak zorunda kalındığı gibi, Kırım'da da Kırım Tatar olgusu Kırım yarımadası ile sınırlı kalmış, yarımadanın dışındaki bölgeler tamamıyla boşaltılmıştır. Kırım yarımadasında bile Tatarlar azınlık durumunda kalmıştır, keza Çerkesler'de olduğu gibi. Bunun sonucunda her iki toplumda da muazzam boyutlarda diasporalar ortaya çıktı. Bu diasporalar esas olarak Osmanlı coğrafyasında oluştular. Bugünkü ölçülerde konuşacak olursak bu diasporaların boyutları, bire on (belki daha fazla) oranındadır. Yani vatanında yaşayan her insana karşı on insan diasporada yaşamaktadır. Tabi diasporadaki bu insanların kültürel asimilasyona uğradıkları bir realitedir. Ayrıca Osmanlı coğrafyasının da kendi içinde parçalanması akabinde Bulgaristan, Romanya, Makedonya, Sırbistan, Yunanistan, Suriye, Irak, Mısır, Ürdün ve tabi Türkiye'nin ayrı bir devlet olarak ortaya çıkmasıyla bu diasporalar da parçalanmıştır. Bu da diasporalara ilginç bir boyut getirdi. Bunun da avantajlı ve dezavantajlı, daha ziyade tabi ki dezavantajlı halleri ortaya çıktı. Diasporalarda da oradaki hakim devletin; Romanya, Bulgaristan, Arap devletlerinin dilleri ve kültürleri ile asimile olma sorunları ortaya çıktı. Kırım Tatarları'nın sürgünü meselesine tekrar gelince altını çizmem gereken bir husus var. 19. yüzyıldaki sürgünler ister Kırım Tatarları için olsun, ister Kuzey Kafkasyalılar için olsun, hakikaten, bu vatanları boşalttığı doğru, ahaliyi azınlığa düşürdüğü, erittiği, büyük tahribata sebep olduğu doğru, belki sonraki felaketlerin oluşacağı zemini hazırladı, bu da doğru. Ama en azından belirli bölgeler hariç tutulursa asıl vatan topraklarını bütünüyle boşaltamadı. Yalnız Kırım Tatarları'nın 1944 sürgününde tek bir Kırım Tatarı anavatanında bırakılmayacak şekilde sürgün tatbik edildi ve son derece vahşice tatbik edildi. Buradaki fecaati anlatmak için sürgün tabiri bile yeterli kalmamaktadır. Düpedüz jenosit şeklinde uygulandı. Sadece bir halkın başka bir yere nakil edilmesi şeklinde değildi, yani nakil değildi. Öylesine şartlarda tatbik edildi ki sürgün sırasında ve gidilen yerlerde ahalinin olabildiğince kırılması göz önüne alınmıştır. Dönüş süreci ne zaman ve nasıl başlamış tır? Dönenlerin sayısı hakkında bir rakam ya da oran verebilir misiniz? Dönüş süreci aslında 1967'den itibaren başladı. Mücadele çok daha önce başlamış olmakla birlikte 1967'de fiilen dönüş başladı. Fakat dönen herkes bin türlü zulümle karşılaştı. Kesinlikle girmelerine izin verilmedi, girenler sille tokat çıkarıldı, perişan edildi. Buna rağmen, herşeye rağmen, 1967'den 80'lerin sonuna kadar yirmi yıllık süre içinde binbir güçlükle, sahte kağıtlarla 10.000 kişi kadar girebilmiştir. Fakat bu sürgündeki halkın çok küçük bir kısmını teşkil etmekteydi. Kırım'a bizzat gidip de, oradan kapı dışarı edilen en az 100.000 kişi vardır. Geri kalanları zaten kıpırdatmıyorlardı. Sovyet sisteminde insanın bir şehirden diğerine giderken pasaporta ihtiyacı olduğu bir sistemde, kendi başına iş arayıp bulmasının mümkün olmadığı, ikametle ilgili her şeyin rejimin takibatı altında olduğu bir ortamda kitlesel bir göç zaten bütünüyle imkansızdı, ama ona rağmen teşebbüs edildi, çok büyük bedeller ödendi. Sovyetler Birliği'nin dağılma süreci dahilinde, vatana geri dönüş kitleler halinde, dev dalgalar halinde başladı. Gene engellemeler çıktı, zorluklar çıkarıldı, insanlar kapı dışarı edildi ama, artık önünde durulabilecek dalgalar halinde değildi. Özellikle, 89-90-91 ve 92 yıllarında yüzbinlerce Kırım Tatarı, Kırım'a döndü. Son derece berbat şartlar altında döndüler. Dönenlerin karşılaştıkları zorluklar, sosyal ve ekonomik sorunlar nelerdir? Her bakımdan zorluklarla karşılaştılar. Öncelikle her şeyden önce, Sovyetler Birliği'nin son dönemlerinde düpedüz polisiye tedbirlerle karşılaşıyorlardı, yurtlarına sokulmuyorlardı. Bu polisiye tedbirler fiilen kırıldıktan sonra, bu sefer insanlar bütünüyle evsiz, işsiz, aşsız, ışıksız, elektriksiz, sağlık ve eğitim hizmetleri olmaksızın perişan hallerde geldiler. Hiçbirisinin tabi ki, sürgünde terkettiği kendi evine dönmesi söz konusu değildi, orada bir Rus oturuyordu, hala da oturuyor. Evlerin bahçelerine bile girmeleri mümkün değildi. Ama boş buldukları her yere (kesinlikle planlı ve programlı olarak) iskan yerleri kurdular. Bu iskan yerleri perişan şekillerde kuruldu. Bazen yıllarca çadırda veya mağara gibi yerlerde yaşadılar ki bunlarda sık sık özellikle başlangıçta, buldozerlerle başlarına geçirildi, kanlı mücadeleler oldu. Ama bugün son on yıllık süreçte yaklaşık 300.000 Kırım Tatarı Kırım'a dönmeyi başardı. Ama bugünkü durumda Kırım nüfusunun %15'ini bile oluşturmuyorlar. Çünkü sürgünden sonra Kırım'a pek çok Rus yerleştirildi. Hatta Kırım'a Rus yerleştirme süreci Kırım Tatarları'nın Kırım'a sokulmadıkları 90'lı yıllara kadar devam etti. Yani bir yandan Kırım Tatarları'na, Kırım'a gitmeyin orada yer yok derken, diğer taraftan Kırım'a zorla Ruslar yerleştirildi. Bu ortamda maalesef bugün halen Kırım Tatarları'nın yarısı hatta muhtemelen daha fazlası halen sürgün yerlerinde yaşıyorlar. Orta Asya Cumhuriyetleri'nde özellikle Özbekistan'da ve Rusya Federasyonu'nun muhtelif yerlerine dağılmış şekilde, kısmen Kuzey Kafkasya'da da, özellikle Krasnodar civarında yaşamaktadırlar. Bunların hepsi Kırım'a dönmek istemektedirler. Kırım'a dönmek istemeyen Kırım Tatarı'nı ben daha görmedim. Fakat günümüzde özellikle ekonomik, sosyal ve idari engeller vatana dönüşün önünde çok büyük engeller teşkil ediyor. Bir diğer boyutuna, diaspora boyutuna geçersek; Türkiye'deki Çerkes diasporasında vatana dönüş kavramının özellikle 70'li yıllardan beri çok tartışıldığını ben de biliyorum. Bu konuda pek çok yayın ve bunun ötesinde pek çok tartışmalar olduğundan haberdarım. Bu bağlamda vatana dönüş daha çok diasporadan vatana dönüşü ifade ediyor. Aynı konu Kırım Tatarlarını da ilgilendirmektedir. Fakat bugünkü durumda Kırım Tatarları için vatana dönüş eski Sovyet coğrafyası dışındaki diasporadan ziyade, Sovyetler Birliği dahiline 1944'de sürülmüş olan insanların dönüşü manasında gündemdedir. Geniş diasporadan da Kırım'a inşallah dönüş olur. Fakat bugünkü en acil mesele öncelikle (isterseniz "iç diaspora" da diyebileceğimiz) eski Sovyet coğrafyasına sürgün edilmiş insanların dönmesidir. Bu sağlandıktan sonra diğeri zamanla gerçekleşebilir. Çünkü diğer diasporanın önünde bugün çok daha büyük engeller vardır. Ama diasporanın yani Türkiye'de, Balkan ülkelerinde, Almanya'da yaşayan Kırım Tatarları'nın, ama ezici çoğunluğu itibariyle Türkiye'de yaşayan diasporanın şu an bile çok büyük rolü bulunmaktadır. Kırım'a dönen ve dönmekte olan Kırım Tatarlarının saymakla bitmez insani, kültürel, milli, dini, sosyal ve her yöndeki ihtiyaçlarını bir nebze olsun karşılamak bakımından çok büyük rol teşkil ediyor. Özellikle Türkiye'deki Kırım Tatar diasporası potansiyelinin çok küçük bir kısmıyla destek verse bile, bu destek Kırım'da Kırım Tatar varlığının tekrar ihyası bakımından gayet önemlidir. Eğer Türkiye'deki Kırım Tatar diasporasının aktif iştiraki olmasaydı, Kırım'a dönen Kırım Tatarlarının durumu inanın çok daha kötü olacaktı. Sadece insani destek olarak değil yani yiyecek, ilaç vs. olarak değil, siyasi ve sosyal destek olarak Kırım Tatar diasporasının faaliyetleri, aynı zamanda Türkiye Devleti'nin de oraya ilgi göstermesine amil oluyor. Bu Çerkesler için de fevkalade önemlidir. Türkiye için Kırım, Türkiye için Kuzey Kafkasya her zaman için önemlidir. Türkiye'de hiçbir Tatar ve Çerkes yaşamasa bile önemlidir. Basiretli bir Türk devlet adamı, Türk aydın için buraların vazgeçilmezliğini, buralara sırt çevrilmeyeceğini anlatmaya bile lüzum yoktur. Baştan bilinmesi gereken gerçeklerdir. Ama özellikle Türkiye'de buralardan gelmiş pek çok insanların bulunması Türkiye'de bu bölgelerin hatırlatılmasına önemli bir vesile olmaktadır. Bu sadece Türkiye'deki Kırım Tatarları'nın ve Kuzey Kafkasyalıların bencil çıkarları için değildir, bizzat Türkiye'nin kendi çıkarları içindir. İşte Türkiye'deki Kırım Tatar diasporası bu rolünü oynuyor ve bu çok önemli bir unsur teşkil ediyor. Bugün için Türkiye'deki, Romanya'daki, Bulgaristan'daki, Amerika'daki Kırım Tatar diasporasından Kırım'a kitlevi dönüşler için elverişli şartlar mevcut değildir. Ama diğer rolleri oynayabilmek de hayati önem taşıyor. Eski Sovyet coğrafyasından Kırım'a dönenlerin adaptasyonlarını sağlayacak ve bu konuda onlara yardımcı olacak bir kuruluş var mı? Varsa bu kuruluş, amacı ve yapmış olduğu çalışmalar hakkında bilgi verebilir misiniz? Bu konuda çok büyük problemler vardır. Problemlerin başında, bu halkın sürgün süresince kendi dilini, kültürünü, tarihini öğrenmeye yönelik her türlü imkandan yüzde yüz mahrum bırakılmış olması gelir. Kendi birlik cumhuriyetlerine sahip olan, bugün hatta otomatikman bağımsız olan halklarda bile, Ukrainler, Özbekler, Gürcüler vb. başka halklarda bile yüzyıllara varan genel bir Rus hakimiyeti, özellikle Sovyet hakimiyetinde kendi kültürlerinden, benliklerinden çok büyük kayıpların olduğunu fark edebiliyoruz. Ruslaşmanın, kendi milli ve kültürel özelliklerinden kopmanın pek çok işaretine rastlıyoruz. Hatta konuya yabancı olanların pek çoğunun dikkatini o çeker; iki Ukrain (veya bir başka halk) kendi aralarında tamamen Rusça konuşur. Dış dünyadan gelen pek çok insan bunları yadırgar ve garipser. Oysa uzun yıllar süren baskılı Sovyet hakimiyetinin kaçınılmaz bir neticesidir. Teorik olarak kendi cumhuriyetlerine, kendi topraklarına, kendi neşriyatına sahip olan halklarda bile durum böyleyken, üstüne üstlük bir de her şeyiyle yok sayılan bir halkta durumun ne olacağı tahmin edilmelidir. Bu bakımdan fevkalade derin bir kültüre ve tarihe sahip olmalarına rağmen, Kırım Tatarları özel olarak sürgünle gelen, genel olarak bütün diğer halkların zaten yaşadığı kültürel darbeleri üzerinde taşımaktadır. Kırım'a dönüldüğü zaman, insanlar ne pahasına olursa olsun Kırım'a dönerken, milli kültürü koruyabilecek müesseselerin kurulması çok daha gerilere kalmıştır. Yani adamın evi yok, Allah'ın soğuğunda, ayazında çadırda yaşıyor, hastalandığında ne ilacı var ne bakılabileceği bir kliniğe sahip, okul ilk etapta düşünülemiyordu bile. Fakat bir insan için hastaneye gitmek ne kadar gerekli ise, bir millet için de var olacaksa okuluna, kültür müesseselerine, dini müesseselerine kavuşmak aynı derecede gereklidir. Aksi halde sadece bir biyolojik varlık olarak kalır, sosyolojik bir varlık değil. Bu bakımdan akıl almaz yetersizlikler içine girildi ve halen de durum öyledir. Şu an için Kırım Tatar çocuklarının çok küçük bir kısmı Kırım-Tatarca eğitime maliktirler. Kırım'da cami, kütüphane, sosyal dernekler vs. gibi dini, kültürel, sosyal müesseseler son derece yetersizdir. Kırım'da insanlar kendilerini bir Rus denizi içinde buldular. Hatta deniliyor ki Kırım'daki genç nesil arasında Rusça konuşma oranı sürgündekilerden bile daha fazladır. İşte bu noktada diasporaya çok iş düşüyor. Diasporanın kaybedilen, yok edilen kültürün ihyası bakımından çok önemli rolü vardır. Biliniz ki, içinden bir insan olarak söylüyorum, paradoksal gelecek ama, bazen diasporada korunan, muhafaza edilen, yaşatılan kültür değerleri Kırım'da yaşatılabilenden çok daha fazladır. Mesela Türkiye'deki bazı Kırım Tatar köylerindeki sıradan bir köylü, sürgündeki Kırım Tatarından çok daha temiz ve daha geniş Tatar şivesinde konuşabiliyor. Gerçi bunun Çerkesler açısından da pek çok örneği var. Unutmayalım tam Ubıhça konuşabilen son Ubıh Türkiye'de öldü, Kafkasya'da değil. Ama kesin inancımız şu; Mesele sadece insanların birer biyolojik vücut olarak Kırım'a dönmesi değil. Kırım'a ruhen ve fiilen "Kırım Tatarı" olarak dönmek gerekir. Kırım'a dönüp orada Rus olduktan sonra dönüşün manası nedir ki? Türk soyundan gelen milyonlarca Rus var. Bunlara 300.000 tane daha ilave etmek bize bir şey kazandırmaz. Kırım'a dönenlerin siyasi ve yurttaşlık haklarının temini konusunda yapılmış olan hukuksal düzenlemeler hangi aşamadadır? Klasik problem şuydu, yani son birkaç aya kadar ki, bu yazın sonuna kadar ki durum; Özbekistan bu insanların Özbekistan vatandaşlığından çıkmasını son derece güçleştiriyordu. Ukrayna da Özbekistan vatandaşlığından çıkmadıklarını gerekçe göstererek Ukrayna vatandaşlığına girmelerini zorlaştırdığı gibi bir de beş sene ikamet mecburiyeti koyuyordu ya da 91 öncesinde Kırım'da olması mecburiyetini koyuyordu. Ancak Kırım Tatarı 91 öncesinde Kırım'a giremiyordu ki zaten. Bu durumda bir rakama göre 75.000 bir rakama göre 100.000 kişinin vatandaşlık hakları bütünüyle yoktu, geri kalanların da pek çok eksiği vardı. Bu yaz sonunda Ukrayna ile Özbekistan arasında yapılan antlaşmayla zorluklar nispeten hafifletildi. Ancak uygulamada hala zorluklar vardır. Meselenin çözümü için önemli bir adım atılmış oldu ancak mesele halen çözülmedi. Türkiye-Ukrayna-Rusya üçgeninde çok önemli ve kritik bir bölge olan Kırım konusunda Türkiye'nin yaklaşımı nasıldır? Ayrıca 1998 Mayıs'ında T.C. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in Ukrayna ve Kırım ziyaretinin içerdiği mesajlar nelerdir? Türkiye'nin dönüş yapan Kırım Tatarları için 1000 konut projesinden kısaca bahseder misiniz? Kırım'da Kırım Tatarları değil Eskimolar bile yaşasa, coğrafya itibariyle Türkiye Kırım'a da, Kafkasya'ya da aynı şekilde, sırtını çevirme, gözünü kapama lüksüne sahip değildir. Burada Kırım'da Kırım Tatarları, Kuzey Kafkasya'da dindaş, kültürdaş halklar yaşamaktadır. Türkiye'nin buraya bakması için ayrı bir sebeptir. Onların Türkiye'de dev diasporalarının bulunması daha ayrı bir sebeptir. Bütün bunlar olmasa bile mantığın getirdiği, bu dünyada ekonomik açılımlar için en tabi geçit noktalarıdır vs. Yani Türkiye'nin Kırım'a da Kuzey Kafkasya'ya da değil sırtını çevirmek, son derece dikkatle takip etmesi için sebepler mevcuttur. Her biri bunlardan yeterli olabilecek sebeplerdir. Kırım'a gelince (Kuzey Kafkasya için de geçerlidir), sadece askeri bakımdan inceleyecek olursak, Kırım aynı zamanda Sovyetler zamanında hatta Çarlık zamanında da doğrudan doğruya Türkiye'ye yönelen askeri tehdidin mızrak ucu gibiydi. Kırım en ağır silahlarla; nükleer silahlarla, donanmayla, kara silahlarıyla, konvansiyonel silahlarla cephanelik gibi yapılmıştı. Sonuç olarak bu özelliği hala sürüyor. Karadeniz donanması veya ülkede bulunan nükleer silahlar orada Tanzanya'ya veya Paraguay'a yönelik olarak bulunmuyordu. Temel hedef Türkiye idi. Türkiye diğer sebeplerin yanısıra böyle bir beladan kurtulmakla, kaç kişi bunun idrakinde bilemiyorum ama en azından pek çok yetkilinin idrakinde olduğunu sanıyorum, bir kere Allah'a şükretmesi gerekir. Ve aynı şekilde mantık bunun tekerrür etmemesini elbette ki dileyecektir. Kırım veya Kuzey Kafkasya'yı Türkiye tekrar kendisine yönelmiş ön hücum hatları olarak görmek hiçbir zaman istemeyecektir. Bu bakımdan Türkiye'nin genel olarak dış siyaseti eski Sovyet Cumhuriyetleri'ndeki bağımsızlıkların mevcut şekilde korunmasına ve pekiştirilmesine yönelik olmuştur. Eksiği vardır, yanlışı vardır, ama genel çizgileriyle bu doğru bir siyasettir. Yani geriye dönüş olmamalıdır. Bu cümleden Kırım'ın da Ukrayna hududu içinde kalmasını Türkiye açık bir şekilde desteklemiştir. Yani klasik kullanılan tabirle Ukrayna'nın toprak bütünlüğünün bozulmamasına Türkiye hassasiyet gösterdiğini söylemiştir. Bu iş olacaksa veya olmayacaksa Türkiye'nin hassasiyetiyle olacak değildir. Ama Türkiye'nin tavrı da tavır olarak ortaya konmuştur ve tavır doğrudur. Bu bakımdan 90'lı yıllarda ortaya çıkan Kırım'ın Ukrayna'dan koparılması veya bir şekilde Rusya'ya iadesi şeklindeki çalışmalara Türkiye hoş bakmadığını diplomatik çerçevede ortaya koymuştur ve bu doğrudur. Türkiye Kırım Tatarları'nın kaderlerine de kayıtsız kalamazdı. En azından 1990 sonrası Türkiye kayıtsız kalmadı, ondan önce adeta bihaberdir. 1990 sonrası yapılan bir takım önemli çabalar yapılması gerekenin, olması gerekenin, ihtiyacın tabi ki küçük bir parçasını teşkil ediyor. Ve kesinlikle derde deva değil. Ama gayet anlamlıdır, iyi niyetli ve tarihe geçecek çalışmalardır. Maalesef gayet tabi ki önceki yılların bilgisizliğinin ve hazırlıksızlığının bir parçası olarak çok defa sistematik olmuyor. İyi niyetle girişilen bir çalışma hemen iyi niyetle sonuçlanmıyor, bazen sürüncemede kalıyor, bazen verilen sözler yerine getirilmiyor, bazen unutuluyor. Bu Türkiye'nin diğer politikalarında da sıkça görülen bir haldir. Ama genel olarak iyi niyetli bir çaba var ve bu çabada Türkiye'de Kırım Tatar diasporasının bulunmasının ve bunun teşkilatlı olarak bulunmasının büyük tesiri vardır. Eğer bu olmasa, iyi niyet olsa da, bunun kanalize edilmesi ve hatta hatırlanması mümkün olmayacaktı. Diasporanın bence burada fevkalade önemli bir rolü var. Yani bu durumda Türkiye'den 500 tane Kırımlı'nın Kırım'a dönüp yerleşmesinden çok daha önemli olarak maddi manevi destek temin edilmiş oluyor. Bu Kırım Tatarları'nın menfaatinedir, Türkiye'nin menfaatinedir. Mesele sadece bu ortak menfaatleri hatırlatabilmek ve anlatabilmekten ibarettir. Kendi kendine anlaşılmıyor bu işler. Pek tabii Türkiye'deki Kırım Tatar diasporasının pek çok eksiği var, Türkiye'nin devlet olarak bir çok eksiği vardır, ayrıca şunlar bunlar yapılabilir. Ama ben genel olarak, devlet olarak Türkiye'nin çabalarını iyi niyetli ve genel çizgileri itibariyle olumlu doğrultuda görüyorum. Bundan tabi ki Türkiye'deki Kuzey Kafkasyalılar için de çıkarılacak dersler vardır diyebiliriz. Daha doğrusu her iki halkın tecrübesinden birbirinin çıkaracağı dersleri vardır. Türkiye'deki Kırım Tatar teşkilatları ve Türkiye'deki Kuzey Kafkasya teşkilatları çoğu zaman bir işbirliği içine girerler, tecrübelerinden yararlanmışlardır, yararlanacaklardır ve inşallah bu tecrübe aktarımı, bu işbirliği artarak devam eder. Dönüş sorunu uluslararası platforma (Birleşmiş Milletler, AGİT) taşınarak, uluslararası kamuoyunun dikkatine sunuldu mu? Uluslararası bir destek veya yardım söz konusu mu? Evet, uluslararası platforma taşınabildi. Birleşmiş Milletler bünyesinde 96 yılından itibaren Kırım Kalkınma Programı var. Pek çok devletin teorik olarak iştirak ettiği, bazılarının da pratik olarak iştirak ettiği bir yardım ve kalkınma programı var. Ama henüz güvence verilen çok bir şey yok. Yani lokal bazda, falan yerde falan teşebbüsün desteklenmesi, falan yerde falan mektebin açılmasına yardım edilmesi, şu kadar ilaç yardımı gibi bazı hadiseler realize edildi. Ancak bütün bu yardımlar problemin ana sebebini çözebilecek mahiyette değildir. Türkiye'nin Kırım'da 1000 ev yaptırma projesi, 1994 yılının Mayıs ayında sürgünün 50. yıldönümünde Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'i ziyaret eden Türkiye'deki Kırım Türkleri Kültür Yardımlaşma Derneği genel merkezi tarafından resmen bir proje olarak teklif edildi. Sağolsun Demirel bunu kabul etti. Ama ondan sonra pek çok sebeplerden, Türkiye'nin bizzat kendi hükümet istikrarsızlıklarından, konu kaplumbağa hızıyla ilerleyebildi. Bugüne kadar yanılmıyorsan ancak 300 kadar ev alınıp Kırım Tatarları'na teslim edilebilmiştir. Tabi bu 1000 konut derde deva değildir, şu anda Kırım'da evsiz olan insan sayısı neredeyse 80.000 civarındadır. Değil sürgünden adam getirmek, Kırım'daki evsizlerin bile ancak küçük bir kısmına hizmet verebilir. Bunun maddi değerini kesinlikle küçümsemiyorum, önemsiyorum ancak bence sembolik değeri çok daha önemlidir. Türkiye devleti sahip çıktı demek, Türkiye'nin oradaki prestiji için çok daha önemlidir. Türkiye'nin bu prestije ihtiyacı vardır. Tarihi olarak Türkiye bu prestije Kuzey Kafkasya'da da sahipti, Kırım'da da sahipti. Türkiye imajı en itibarlı imajdı. Öyle olduğu için bu insanlar Türkiye'ye kaçtı zaten. Moğolistan'a yada Sahra'ya giden Kırım Tatarı veya Çerkes bilinmiyor. Onun için halifenin memleketi diye geldi bu insanlar. Bu tarihi itibarın korunmasında Türkiye için de, Kırım Tatarları için de, Çerkesler için de büyük önem vardır diye düşünüyorum. Bu itibarın sağlanması da iptidai yollarla değil, kültürel yollarla mümkündür. Elbet Türkiye bunu gerçekleştirebilecek güçtedir. Dönüşün Kırım'a kazandırdıkları nelerdir? Ölüm-kalımdır. Kazandıracağı falan yok. Dönüş olursa varsınız, olmazsa yoksunuz. Nokta. Diaspora'daki yeni neslin dönüş ile ilgili görüş ve düşünceleri nelerdir? Aynı Kuzey Kafkasya diasporası gibi düşünün Türkiye'deki Kırım Tatar diasporasını da. Ailesinin oradan geldiğinin haberi olmayan insanlar da olduğu gibi, bunun son derece şuurunda olan, canını verecek kadar şuurunda olan insanlar da vardır. Bu insanların teşkilatlı olduğu ortamlar olduğu gibi, tamamen atomize olduğu ortamlarda yaşadıkları yerler de vardır Türkiye'de. Birbirinden tamamen kopuk, tamamen teşkilatsız yaşadıkları yerler de var, mevcut teşkilatların iyi çalıştığı yerler de var. Bu bakımlarda Kuzey Kafkasyalılar da Kırımlılar da son derece birbirlerine benziyorlar. Yani Kuzey Kafkasya diasporasında hangi gerçekler varsa üç aşağı beş yukarı aynı gerçekler Kırım Tatarları için de geçerlidir. Bu bakımdan yekpare bir diasporadan sözetmek mümkün değildir. Zaten Türkiye'de şu kadar Adığe var, şu kadar Abhaz var, şu kadar Kırım Tatarı var diye çok kesin bir rakamla konuşamıyoruz. Çünkü elimizde resmi bir istatistik yok, velev ki elimizde böyle bir istatistik olsa bunu neye göre belirleyeceğimiz de belli değildir. Yani; soyu oradan gelenler mi, kendini öyle hissedenler mi, veya kendini ne kadar öyle hissedenler gibi pek çok teknik problemle karşılaşılacağı kesindir. Belki bunlara hiçbir zaman cevap verilemeyecektir. Ama Türkiye'de bu insanların varlığı bir realitedir. Yalnız Kırım Tatarları için şu var, aslında Çerkesler için de durum böyle, Türkiye toplumunda izole yaşayan bir diaspora değil, anlatılmaz derecede içiçe girmiş bir diaspora. Ayrıca şu da var, kendilerine karşı herhangi bir diskriminasyona maruz bir toplum değil. Yani en azından sen Kırım Tatarısın diye kimsenin bir zulüm yapmışlığı yok, politik olarak böyle bir uygulama yok. Bana hayatımda hiç kimse Türkiye'de bu konuda bir rahatsızlık çıkartmadı. Bu insanlar Türkiye'nin siyaset, sanat, iş vb. her türlü hayatında diğer Türkler'den zerre kadar farklı olmaksızın yer alıyorlar (bu Çerkesler için de geçerlidir) Türkiye'nin en büyük mevkilerine geldiler. Mesut Yılmaz'ın babaannesi Kırımlı, bunu iftiharla söylüyor. Saymakla bitmez. Kim Türkiye'deki Kafkas ya da Kırım asıllı bakanları sayabilir? Milletvekillerin sayısını saymak saçınızı saymak gibidir. İş adamlarını hiçbirimiz sayamayız, haddi hesabı yoktur. Bu bakımdan bu insanların toplumla böyle iç içe olmalarının avantajlı ve dezavantajlı yönleri vardır. Dezavantajlı yönü genel olarak rahatları son derece yerinde olduğu için öbür tarafı unutmaları. Avantajlı yönü de sesini duyurabilecek imkana sahip oluşlarıdır. Avantajı da dezavantajı da yaşıyoruz. Avantajı olabileceğinin çok küçük bir parçasıyla yaşıyoruz ama bu bile önemlidir. Peki bir akademisyen gözüyle dönüş gelecekte ne ölçüde gerçekleşecek; bu konuyla ilgili beklentileriniz nedir? Bir Kırımlı olarak biz var olacağız, varolmaya devam edeceğiz, başka yolu yok. Burada mı var olacaksınız, Kırım'da mı? Her çiçek kendi toprağında yaşar. Kırım Tatarı Türkiye'den ancak kardeşlik, dostluk talep edebilir, isteyebilir. Bundan Türkiye'nin kendisi de fayda görür. Aynı şey Çerkesler için de geçerlidir. Türkiye'nin varlığı, hem de güçlü bir devlet olarak varlığı Kırım Tatarları için de, Çerkesler için de, bölgenin bütün diğer kardeş halkları için de hayati derecede önemlidir. Kırım Tatarı var olacaksa tabi ki Kırım'da var olur. Diaspora'da pek çok halklar vardır, ama halklar diasporalarda sonsuza kadar yaşayamaz. İsrail örneği gösterilebilir ama İsrail sadece milli değil aynı zamanda dini bir varlıktır. İsrail örneğini uygulayabileceğiniz başka halk yoktur, olamaz. Pek çok kişi İsrail örneğini başka başka sebeplerle çok söyler ama İsrail örneğinin tamamen kendine has başka hiçbir halkta olmayan başka özellikleri vardır. Bu örneği başka hiçbir halka tatbik edemezsiniz. Sadece Yahudiler milliyetine çok düşkün diğerleri düşkün değil diye değil. Yahudiler bizden, sizden, başkasından daha vatansever daha üstün olduğundan değil, tamamıyla o durumun kendine has özel şartlarından kaynaklanmaktadır. Açıkça söyleyeyim, bir Kırım Tatarı olarak doğan ve öyle ölecek olan bir adam olarak söyleyeyim, hislerimle söyleyeyim; hiç tereddüdüm yok ki Kırım'da Kırım Tatar varlığı tekrar var olacak. Çünkü 200 senede o kadar badireler geçirildi ki, artık geçirilebilecek badire kontenjanımızı doldurduğumuz kanaatindeyim. Hatta meşhur bir Kırım Tatar türküsünün "Çok dertlere dayandık" şeklinde sözleri vardır. Yapılacak çok şey var ama herşeye rağmen gelecekten umutluyum. Akademisyen Hakan Kırımlı olarak konuşayım, öbür kimliğimden soyutlanarak; ilk etapta çok parlak şeyler öngörmüyorum, tahmin etmiyorum. Ama uzun vadede, sosyolojik açıdan gene Kırım Tatarları'nın Kırım'da geleceği olduğuna inanıyorum. Aynı şeyi ben Kuzey Kafkasya için de bekliyorum. Çünkü halkların yok edilmesi kolay iş değildir. Yok edilmesi için her türlü metodları kullanan devletin kendisi çöktü, bu halklar çökmedi, halk yara aldı ama yaşıyor. Kuzey Kafkasya halkları ölmedi, Kırım Tatarları ölmedi ama onları öldürmek isteyen devletlerin kendileri öldü, bugün tarih oldular. İmparatorlukların sonsuza kadar yaşamayacaklarını söylemek kahinlik değil. Sovyet sisteminin yıkılacağını beklemeyenler ancak cahil olanlardı, tarihten haberi olmayanlardı. Okuyucularımız adına bu güzel söyleşi için çok teşekkür ediyoruz. [Söyleşi: Ayşe MERMERCİ- Narter ARI]+''+Hakan Kırımlı

Zorunlu Bir Açıklama

İdea Politika Dergisi'nin beşinci sayısında geniş bir Kafkasya dosyası yayınladık. Editörlüğünü üstlendiğim bu dosyanın hazırlanması için de Ekim sonunda 15 gün kadar süren bir araştırma-inceleme gezisi için bölgeye gittim ve gerek Türkiye'den ve Kosova'dan göç etmiş Kafkasyalılar, gerek orada doğmuş büyümüş Çerkesler ve Ruslar ile çeşitli görüşmelerim oldu. Dosyaya gelen sözlü tepkiler genellikle olumluydu. Kafkasya'yı hiç bilmeyen, tanımayan insanlar, hatta bazen Kafkas kökenli olmalarına karşın bu kültürle hiç ilgilenmemiş okuyucular, özellikle "Çerkeslerin Dönüşü"nü okurken çok duygulandıklarını, bir ideal uğruna her tür güçlüğü göze alarak ülke değiştiren ve direnen bu bir avuç yürekli ve kararlı insana büyük bir saygı ve sempati duyduklarını ifade ettiler. Yazının amacı da zaten buydu. Onların politik kararlılığını vurgulamak, düşüncelerini anlamaya çalışmak, yenmek zorunda kaldıkları güçlüklere değinmek. Bu güçlükler olmasaydı, her şey kolayca akıp gitseydi, belki çok daha fazla Kafkasyalı aynı serüveni göze alabilirdi. Ama hangi ülke söz konusu olursa olsun, insanların, hele belirli bir yaştan sonra, birden yaşam değiştirmeye karar vermeleri, çevrelerini, evlerini, işlerini bırakıp daha önce görmedikleri başka bir ülkeye, yaşamadıkları başka bir sisteme gitmeleri kolay alınacak bir karar değildir. Böyle bir kararı alabilmek için insanın gerçekten de çok güçlü bir politik veya moral istenci olması gerekir. Üstelik de gidilen daha elverişli ekonomik koşullara, daha yüksek yaşam standartlarına sahip değilse. İnsanoğlunun genel yapısında, yaşam ortamı değiştiğinde, yeni koşullar daha rahatsa buna alışmak daha kolaydır. Daha güç koşullara uyum sağlamak ise daha fazla çaba gerektirir, daha güçlü bir moral neden ister, ya da başarısız bir denemeden sonra başlangıç noktasına geri dönülür. Nalçik'de Valeri Hataşukov'un da belirttiği gibi, bütün güçlüklere karşın yine de kararından vazgeçmeyip Kafkasya'da kalan Türkiyeliler'i birer kahraman gibi görmek gerek belki de. Bütün bunlar söz konusu yazıda yeterince açıktı ve okuyanlar da genellikle doğru olarak algılamışlardı. Yeniden üzerine açıklamalar yapmak gerekmezdi. Üstelik de bir öğretmene açıklamak. Nart dergisinin geçen sayısında yazıyla ilgili tepkilerini dile getiren Mehmet Uzun'un, aslında yazının içeriğini yanlış anladığını sanmıyorum. Belki de karşılaşmamız sırasında ifade ettiği görüşleri daha sonra başkalarının yanında savunma güçlüğü ile karşılaşmış olabilir, bunu anlamak mümkün. Şaşırtıcı olan şey, karşısında açık gazeteci kimliği ile görüşme talebinde bulunan bir kişiye anlattığı her şeyin yazılabileceğini düşünmemiş olması. Düşündüklerini açıkça savunmasında çeşitli sakıncalar varsa, gazeteciye adını yazılmaması kaydıyla görüş bildirdiğini söyleyebilir ve gazeteci de buna saygı duyar. Nitekim adlarının açıklanmasında sakınca gören bazı kişilerin adlarını vermedim, özellikle Çeçenistan konusunda ilginç bilgiler veren ve karşısındaki gazeteciye güvenerek yardım eden bazı kişilerin varlıklarını bile belirtmedim yazıların içinde. Hem onların kendilerine reklam yapma gibi bir dertleri yoktu, hem de haber kaynağını korumak gazetecinin ilk dikkat etmesi gereken kurallardan biridir. Ama Mehmet Uzun'la konuşmalarımızda söylediklerini yayınlamak için not aldığımı görüyordu. Bir eş-dost sohbetinde, bir yemekte ya da piknikte gelişigüzel sarfedilmiş havadan sudan konuşmalar değildi bunlar. Mehmet Uzun ile böyle bir ortam içinde karşılaşmadık. Nart'a yolladığı açık mektubunda "kendisini iki gün konuk ettim" diye belki böylesi bir konukluk ortamında yapılan sıradan sohbetleri aklımda kaldığınca ve yanlış bir şekilde ona mal ederek yazdığımı söylemeye çalışıyor. Her şeyden önce, "konuk etmek" sözünden Mehmet Uzun'un ne anladığını bilmiyorum, ama sanırım röportaj için iki kez bürosuna uğrayan birisi için "Maykop'ta iki gün konuk ettim" ifadesini kullanması en azından abartma sayılsa gerek. Gerek Maykop'da, gerek Nalçik'de, konuk olarak gittiğim, iş dışı sohbetler yaptığım yerler de oldu. Özellikle Nalçik'de sıcak dostluklarını unutamayacağım insanlarla tanıştım. Kimisinin adı yazının içinde konunun gerektirdiği ölçüde var, kimisinden ise hiç söz etmedim, ama hepsinin kafamda ve yüreğimde ayrı bir yeri var. Özellikle Çeçenistan konusunda iki gün boyunca bilgilerine başvurduğum, zamanını vermekten kaçınmayan birisine açık açık teşekkür edebilmeyi isterdim. Ama onun bütün ilgisine ve derinlemesine analizlerine karşın gölgede kalması gerektiğini, çünkü yapabileceği şeyler olduğunu biliyordum. Söylemediği halde Mehmet Uzun'un kendisine mal ettiğimi iddia ettiği deyime gelince, ben de gerçekten onun bu deyimini yazının içine alıp almamakta tereddüt ettim. Pek hoş veya zarif bir ifade tarzı değildi. Ama çarpıcıydı. O ana kadar başka kimseden duymadığım bir çarpıcılıkla ifade ediyordu sahibinin düşüncesini. Ve söyleyen bunu bir gazetecinin karşısında böyle söylemekte sakınca görmüyorsa, gazeteci neden onu sansür etsin? Türkiye'den gelenlerin oradakilerden daha üstün veya daha bilgili oldukları şeklinde bir görüş ileri sürmüş değilim yazımda. "Hazır yetişmiş" deyimi de bana ait değil. Ama her tür kişisel insiyatifin körelttiği, bireylerin özel yaşamındaki en ufak ayrıntının bile devletçe düzenlendiği bir sistemde yetişen insanlara göre Türkiye'den gelenlerde girişimcilik ruhu ve ticari beceriklilik elbette ki çok daha fazla. Bu da sadece okuldan alınan diplomayla olmuyor. Mehmet Uzun'un Türkiye'den gelenler için kullandığı ve bugün inkar ettiği "hazır yetişmiş" deyiminden ben bu insiyatif alma, bireysel girişim becerisi, karma ekonomiyi bilme gibi özellikleri anladım. Ve katılıyorum da bu görüşe. Bugün sayın uzun tersini ileri sürüp, Rusya Federasyonu'ndakilerin en az 12 sınıf okuduklarını ve daha iyi yetişmiş olduklarını savunsa bile. Aslında ne kişisel beceriler, ne de bilgi ve kültür, her zaman okul sıralarında geçirilen yıl sayısıyla eş değerde değildir. Eski Sovyet sisteminde 12 yıl asgari öğrenim mecburiyetinden geçmiş olabilir herkes, ama 12 yıllık öğrenime rağmen daha Afrika'nın bile nerede olduğunu gösteremeyenler çok. Çünkü doğru dürüst haritalar sadece ordudaki kurmaylar için mevcuttu bu sistemde. Casusluk fobisi gerçek haritaya benzeyen haritaları bile yasaklamıştı okullardan. Kroki denecek şekillerde öğretiliyordu dünya. Kimi "gizli kentler" hiçbir şekilde yer almıyordu haritalarda. Sayın Uzun'un oradaki Çerkesleri yücelttiğini sanarak savunduğu şey aslında eski Sovyet sistemi. Bugün o sistemin içinde doğup büyüyen insanlar bile artık bunu istemezken, bizim o sistemi savunmamız anlamsız. Mehmet Uzun'un diğer anlattıklarını da ben kafamdan uydurmuş değilim. Hiç nokta koymadan uzun uzun konuşan insanlar bazen söylediklerini unutabiliyorlar, ya da ağızlarından istemedikleri şeyler de çıkabiliyor. Ama Sayın Uzun için böyle bir durumun söz konusu olduğunu sanmıyorum pek. Aslında o gün söylediklerini bugün yadsımasının nedenlerini anlasam da bunun gerekli olduğunu sanmıyorum. Bugün de savunabilmeli görüşlerini, çünkü pek yanlış değildi bazı görüşleri. Başkaları tarafından da, hatta yerli Adığe veya Kabardeyler tarafından da ifade edildi aynı şeyler. Bölünmüş aile çocuklarının bugün yeniden buluşması elbette ki bir çok şeyi kolaylaştıracak önemli bir faktör. Ama her şeyin güllük gülistanlık, hiç bir güçlük çıkmadan yürüdüğünü iddia etmek ne ölçüde gerçekçi? Türkiye'den Kafkasya'ya gidenler oradaki Adığeler'in, Abhazlar'ın gelenek ve göreneklerine yabancı değiller elbette, o açıdan bir uyum güçlüğü söz konusu değil belki, ama bugün Rusya Federasyonu içinde yer alan Kuzey Kafkasya'da geçerli olan sistem Çerkes gelenek görenekleri değil, eski Sovyet idari, ekonomik ve sosyal yapısıdır. Özel yaşamda sürdürülen gelenek görenekleri toplumun politik, idari, ekonomik örgütlenme şekliyle karıştırmamak gerek. Zaten, örneğin bir Adığe Cumhuriyeti'nde, ülke nüfusunun sadece % 22'sini oluşturan Adığelerin, ya da Karaçay-Çerkes'de % 17'lik Çerkes nüfusun kendi geleneksel düzenlerini yönetim sistemi olarak tüm cumhuriyete benimsetmeleri olanaksız. Adığe Cumhuriyeti'nde geçerli kuralların, düzenin, Moskova'dan bağımsız bir şekilde Çerkesler tarafından oluşturulduğunu, Maykop'ta özgün bir Çerkes kültürü içinde yaşadığını herhalde sanmıyordur Mehmet Uzun. Adığe Cumhuriyeti ve Maykop'taki nüfus oranlarına bakmak bile yeterli nerede kimin ne kadar neyi oturttuğunu, neyi kontrol ettiğini, neye ne kadar izin verdiğini görmek için. Şu andaki geçerli düzende Maykop plakalı bir arabayla Çerkesk'e gittiğinizde yabancı sayılıyorsunuz!.. Sahilde yerleşmeye izin hemen hemen olanaksız. O eski sahil kentleri, Suhum, Soçi, Kafkasya toprağı değil mi? Öte yandan söz konusu yazıda Maykop ve Nalçık kentlerini betimleyen görüşlerin de tepki uyandırdığı anlaşılıyor. Mehmet Uzun'un "135 yıllık hayalimiz, ütopyamız" dediği Maykopy 1857'de Ruslar tarafından kurulmuş bir kale. 1822'de aynı şekilde kurulan Nalçık gibi. 1735'de Terek nehri üzerine kurulan Kızlyar ya da 1763'de kurulan Mozdok gibi. Bu kale-kentlerin yapılmasındaki amaç, tahkim edilmiş bir askeri hat oluşturarak, Kafkasya'nın işgalini kolaylaştırmaktı. Rus orduları ve topraksız Rus köylüleri yukardan indikçe hat giderek güneye çekiliyor ve bir dozer gibi Kafkasyalıları ezerek istilacı yerleşimin önünü açıyordu. Hiçbir özelliği ve tarihi geçmişi olmayan bu kaleler daha sonra genişleyerek Sovyet zamanında herhangi bir Sovyet kentinin o tek tip yapay düzenlemesine kavuşturuldu-lar. Bu kentleri İstanbul veya Paris'le karşılaştırarak "küçük, karamsar taşra kasabaları" diye betimlemiş değilim. Olsa olsa Kislovodsk'la, Vladikavkaz'la karşılaştırılabilir belki. Kislovodsk da Ruslar tarafından kurulmuş bir taşra kenti. Ama bu kaplıca kentini diğer Sovyet kentlerinden ayıran kendine has özellikleri var. Şirin ve doğal, gerçek bir kent dokusuna sahip en azından. Aslında bir kenti sevmek için ille de güzel veya büyük ve hareketli olması gerekmez. İnsanları oraya bağlayan sıcak ilişkiler olabilir, ilginç iş olanakları bulunabilir, bunları anlamak mümkün. Bu sübjektif nedenler sadece ata yurdu için değil, dünyanın herhangi bir yerindeki herhangi bir kent için de geçerli olabilir. Ama kimse bir kenti atalarının yaşadığı yer diye güzel bulmak zorunda değildir. Böylesi bir zorunlulukta olduklarını sananlar en azından atalarının nerelerde yaşadıklarını, hangi kentlerin onların tarihiyle özdeşleştiğini öğrenebi-lirler. Geçmişi ne olursa olsun, yazıda söz konusu kentleri tanımlayan bir iki cümledeki amaç, ideolojik bir yaklaşımla bu kentleri aşağılamak veya küçümsemek değildi. Antalya gibi bir güneş, deniz, tarih ve bolluk kentinden kalkıp burada çok da ilginç olmayan bir yerde yaşamayı seçmek için yapılan fedakarlığın büyüklüğünü vurgulamaktı, böylesi bir fedakarlığı mümkün kılabilecek idealin o insan için önemini göstermekti. Kafkasya'da bugün çok ciddi bir durum söz konusu iken, bir halk tümüyle yok edilmenin eşiğine gelmişken bizim burada küçük polemiklerle vakit geçirmemiz, söylenenlerin anlamını anlatmaya çalışmamız biraz anlamsız olmuyor mu? Kendi küçük dünyalarımızdan çıkıp, biraz geniş bir perspektiften olayları izlemekte yarar var. En azından bu bireysel dünyalardaki sakin yaşamın sürmesini istiyorsak. Çünkü Çeçen kıyımı sadece Çeçenistan'ın haritadan silinmesini hedeflemiyor. 21. yüzyıla sarkan bu kanlı sömürge savaşı Putin'in ve arkasındaki ordunun Rusya Federasyonu'nda yeniden KGB rejimini yerleştirme çabalarının ilk aşaması. Kafkasya ise, yeniden diriltilecek olan baskı, korku ve kapalılık rejiminin ilk uygulama alanı olacak. Oluyor bile. İşin hala farkında olmayanlara İnguşetya'ya doğru küçük bir gezi yapmaları tavsiye edilir.Nur Dolay

Sürgün, Diaspora ve Kimlik

Anayurdun yitirilmesinden daha büyük bir acı yoktur.Euripides, MÖ.431 +''+ Büyük Çerkes Sürgünü'nün 134. yıldönümünde hazırladığımız bu sayımızda, "sürgün", "diaspora" ve "kimlik" kavramlarında odaklanan bir dosya hazırladık. Dosyamızdaki ilk yazı, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim üyelerinden Sevda Alankuş tarafından kaleme alındı. Alankuş, yazısında Osmanlı'dan günümüze "Çerkeslik" kimliğinin nasıl kurulduğu ve kurgulandığını irdeliyor. Türkiye'deki Çerkeslerin kimliklerinin hangi duraklardan geçtiği incelendikten sonra, bu tanım/kavramın günümüzde nasıl bir kimlik stratejisini anlatması gerektiği konusunda önemli açılımlar sunuluyor.Dosyamızdaki ikinci yazı, Yarmuk Üniversitesi (Ürdün) eski öğretim üyelerinden Seteney Shami'nin, 1994'de Ankara'da düzenlenen Eski Sosyalist Toplumlarda Müslümanlar: Geçmişleri ve Gelecekleri konulu konferansa sunduğu tebliğ. New Perspective on Turkey dergisinde de yayınlanan bu çalışmada Shami, Ürdün, Türkiye ve Kafkasya'da Çerkes kimliğinin nasıl algılandığı ve tanımladığını anlatıyor. Shami, Ürdün ve Türkiye'den gerçekleşen dönüş sonucu, bu üç tasavvurun Kafkasya'da nasıl birbiriyle karşılaştığını çarpıcı örnekler ile gösteriliyor.Orta Doğu Teknik Üniversitesi öğretim üyelerinden Erol Taymaz'ın çalışması, kimliğin bir başka boyutu, yaşanılan yer ve mekanın tanımlanmasına ilişkin. Taymaz, Türkiye'de Kafkasyalı aydınların çıkardığı yayınlarda yaşanılan mekanın/ülkenin nasıl tasavvur edildiğini kısaca tartıştıktan sonra, 1990'lı yıllarda yaygınlaşan "diaspora" kavramının niteliklerini inceliyor.Dosyamızda ayrıca Türkiye'deki Çerkesler üzerine "dışarıdan" yazılmış iki yazıya/rapora da yer verdik. Hacettep Üniversitesi Antropoloji Bölümü öğretim üyelerinden Suavi Aydın'ın yazısı, Essen Üniversitesi Türkiye Araştırmaları Merkezi (Almanya) için 1996 yılında hazırlanan bir rapor. Yer kısıtımızdan dolayı Aydın'ın uzun ve kapsamlı yazısındaki nüfus, tarih ve örgütlenme çalışmalarına ilişkin bölümlere maalesef dergimizde yer veremedik. Aydın, yazısında Çerkeslerin siyasal eğilimlerini tartıştıktan sonra Eskişehir derneğimiz bağlamında derneksel faaliyetleri anlatıyor. Burada, Aydın'ın siyasal eğilimlere ilişkin olarak, Kuzey Kafkasyalıların yoğun olarak yaşadığı Hendek ve Pınarbaşı ilçelerinde Milliyetçi Hareket Partisi adaylarının belediye başkanı seçilmesi örneklerinin ihtiyatla karşılanması gerektiğini vurgulamak istiyoruz. Çünkü bu iki ilçe merkezinde, Aydın'ın belirttiğinin aksine, Kuzey Kafkasyalılar egemen unsur olmadıkları için, seçim sonuçları, bu ilçelerde yaşayan Kuzey Kafkasyalıların siyasi tercihlerini yansıtmamaktadır. Bu açıklamadan sonra Aydın'ın yazısına, hiç değiştirmeden, sayfalarımızda yer veriyoruz.Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) de 1996 yılında Türkiye'deki Kuzey Kafkasyalılara ilişkin bir rapor hazırllattı. İnsan hakları, sürgün, etnik ve politik çatışmalar konularında çalışan araştırmacıların oluşturduğu WRITENET üyesi Egbert Wesselink tarafından hazırlanan bu rapor Türkiye'de yaşayan Kuzey Kafkasyalıların tarihi, örgütlenme çalışmaları, Abhazya ve Çeçenya'daki savaşlara karşı tutumları ve genel eğilimleri üzerine odaklanıyor. Bu raporun, konumuzla ilişkili olan, "Sürgün", "Dönüş" ve "Gelecek" bölümlerine bu sayımızda yer veriyoruz. Son olarak belirtelim ki, UNHCR tarafından hazırlatılmasına karşın bu raporda belirtilen görüşler sadece yazarına ait, bu nedenle Birleşmiş Milletler'in görüşü olarak değerlendirilmemeli.Dosyamızdaki son iki yazı, yurdundan sürgün edilmiş, muhaceret yaşamında dağıtılması sonucu kendi diasporalarını oluşturmuş iki toplumun deneyimi üzerine: Karayiplerde Afrikalılar ve Orta Doğu'da Filistinliler. Nejan Huvaj ve Ayşe Mermerci'nin hazırladığı iki makalede bu halkların sürgün yaşamında kimliklerini nasıl oluşturdukları tartışılıyor.Dergimizin gelecek sayılarında da özel dosyalar hazırlamak istiyoruz. Önümüzdeki sayılarda, sırasıyla, "Adığey ve Adığeler", "Dönüş" ve "Folklor" konularında dosyalar hazırlayacağız. Okuyucularımızdan bu dosyalara katkıda bulunmalarını bekliyoruz.+''+Kaffed

Carım Aslan’ın Basın Toplantısı

Başkan Putin 30 Mayıs tarihinde Moskova`da bir toplantı düzenleyerek Kuzey Kafkasya Cumhuriyet ve eyalet liderleri ile kendisini temsilen bölgeye atadığı Viktor Kazantsev`i tanıştırdı. Adığey Başkanı Aslan Carım toplantı sonrası Maykop`ta bir basın toplantısı yaparak konu hakkında bilgi verdi ve gazetecilerin sorularını cevaplandırdı. Carım`ın açıklamasına göre Başkan Putin liderlerle yaptığı toplantıda temsilcisinin Yerel yönetimlerle Merkez arasındaki zincire eklenmiş yeni bir halka olmadığını, aksine Merkez ile yerel yönetimler arasındaki işbirliğini ve bağları güçlendirici bir unsur olduğunu özellikle belirtti. Carım bu ayrımın önemli olduğunu zira gerçeğin merkezi medyanın göstermek istediği şekilde olmadığını dile getirdi. Cumhurbaşkanı Temsilcisinin asli görevinin Cumhuriyetlerde bulunan federal devlet organlarının işlerini düzene sokmak, onlara güç katmak ve işleyişlerini düzeltmek olacak. Cumhurbaşkanı Temsilcisinin bölgesinde ne gibi bir yapılanmaya gideceğini temsilci kendisi belirleyecek ve bu konuda şimdiden bir şey söylemek mümkün değil. Carım konuşmasında bir konuya daha dikkat çekti. Rusya'nın devlet sisteminde değişiklik yapılması ile ilgili olarak hazırlanan 4 yasa taslağından üçü Duma`ya sevk edilmiş durumda. Dördüncüsünün Duma`ya gönderilmesinden Putin vazgeçmiş bulunuyor. Geri çekilen bu yasa taslağına göre Cumhuriyetlerde bulunan Federal Devlet Organlarına Yerel Yönetim liderinin görüsü alınmadan doğrudan Merkezden atama yapılabilecekti. Bu durumda yerel yönetim liderlerinin etkinlikleri büyük ölçüde azalmış olacaktı. Görüşmelerde Cumhuriyet liderleri Putin`e kendi görüşlerini ilettiler. Başkan Carım da Putin'e şu görüşünü iletti. Gerek Rusya Federasyon Meclisine göndereceği bildiride ve gerekse medyada herkesin açıklıkla anlayabileceği şekilde ülkede kabul görmüş ve yerleşmiş bulunan federal prensiplerin asla değiştirilmeyeceği ve dokunulmayacağını dile getirmesi. Başkan Carım Federasyon Meclisinin oluşturulması ile ilgili yasa teklifi hakkında kendi görüşlerini anlattı ve toplantıya katılan liderlerin bu konuya büyük bir dikkat ve titizlikle yaklaşılması ve çözümlenmesi konusunda görüş bildirdiklerini söyledi. Bu konuda Duma`ya götürülen yasa teklifine alternatif yaklaşımları olanlar da vardı ve onlar çoğunluktaydı. Bunlara göre Yerel Yönetimlerin Başkanları ile yasama organlarının başkanlarının Federasyon Meclisi üyelikleri korunacaktı ancak onlar meclisin her toplantısına katılmak zorunda olmayacaklardı. Onların toplantıların beşte birine katılmaları yeterli olacaktı. Yerel Yönetim Başkanları ile Yasama Meclisi başkanlarının bir suç işlemeleri halinde görevden alınabilmeleri ile ilgili ikinci yasa teklifi üzerinde yapılan görüşmelerde de konunun önemine binaen üzerinde dikkat ve titizlikle durulması gerektiği belirtilmişti. Carım federal yasalarda dikkate alınmasını istediği üç hususu da Putin`e ilettiğini belirtti. Bunlar, Adığey için büyük önem arz eden Paritet (halklar arası eşitlik) ilkesine göre parlamento ve devlet organlarının oluşturulması. Bu ilke Adığey'de 1991 yılından beri uygulanmakta olup bir anayasa hükmü haline de gelmiş bulunuyor. Ancak bu uygulama Rusya Federasyonu anayasası ve seçim yasası ile uyuşmuyor ve bu nedenle de değiştirilmesi gerekiyor. Cumhuriyetimizde bu uygulamayı değiştirmeye kalkmanın iyi sonuçlar getirmeyeceği de belli. İkinci konu Cumhuriyetin iki resmi dili olması sorunu. Üçüncüsü ise göçmen sorunu olup bu problem halen Adığey Başkanının kararnamesi ile çözülüyor. Bu sorunlar eğer federal yasalarla çözüme kavuşturulmazsa Adığey'in bu yasalarını değiştirmesi gerekecek. Bu da toplumsal barışımızı bozacak. Bu durumda merkezde cumhuriyetlerin özel durumlarının göz önüne alındığı yasal düzenlemelerin yapılması gerekiyor. Bu ihtiyaç sadece Adığey için değil Karaçay-Çerkes, Dağıstan ve başkaları için de mevcut. Başkan Putin de toplantıda Cumhuriyetlerin kendilerine özgü özellikleri üzerinde durarak buna İnguşetya'da çok kadınlı evliliğe izin veren uygulamayı örnek gösterdi. Ancak federal yasalarda cumhuriyetlerin özel koşullarının gözetilmesi görüşünü de destekledi. Başkan Carım Aslan daha sonra gazetecilerin sorularını cevaplandırdı. Cumhurbaşkanı Temsilcisi Cumhuriyetlerdeki federal devlet organlarını yönetecek, onlar için kurallar koyacak. Bu organlar çoğu kez yerel devlet organları ile iç içe çalışıyor. Bu durumda Cumhurbaşkanı temsilcisi Cumhuriyetlerin yönetimlerine karışmış olmayacak mı, bu karışmanın sınırı nasıl belirlenecek? Bu sistemin işleyiş sekli ve karışmanın sınırı henüz tam olarak belirlenmiş değil. Ancak bu konuda belirlenmiş bir prensip var. Cumhurbaşkanı Temsilcisi yerel yönetimlere karışmayacak. O daha çok R.F. Anayasası ve yasalarının ihlal edilmemesine dikkat edecek. Son seçim sonuçlarına göre Adığey, Başkana muhalif olan bölgelerden sayılıyordu. Buna göre Başkan`ın Adığey'e karşı tutumu nasıl? Şu ana kadar Adığey'le ilgili tutumunu belli etmedi. Bunu zaman gösterecek. Kendisi ile 8 Haziran tarihinde görüşmemiz var. Bu görüşmemizde tutumu belli olacaktır. Kendisini Cumhuriyetimize davet edeceğim. V.Putin federal yasalarla yerel yasaların arasındaki çelişkileri gidermenin temsilcilerinin bas görevi olduğunu söylüyor. Bu bir bakıma merkezi yasaları güçlendirmek ve federalizmi zayıflatmak anlamına gelmiyor mu? Şu anda ben de R.F. Başkanı ile yaptığım görüşmelerin etkisinden henüz kurtulabilmiş değilim. Toplantıya gitmeden önce ben de aynı şeyleri düşünüyordum. Bu nedenle Başkandan devletin federal prensiplere bağlı kalacağını duyurmasını istedim. Çünkü merkezi medya uzun zamandan beri sanki federal bir devlet değiliz de üniter bir devlet mişiz gibi davranıyor. Jirinovski tarafından çıkarılan bir dergideki makalede federasyon hiç yokmuşçasına üniter devletten söz ediliyor. Başkan her an federal sorunlarla uğraşmayacak ve bu işleri yürütecek olan bürokrasi. Açıkça söylüyorum ki: Rusya bürokrasisinin büyük bölümü üniter devletten yana olup federasyonu istememektedir. Bu sorunlar yakınlarda federasyon meclisinin toplantısında ele alınacak. Bu konularda görüş bildiren hukukçular Rusya'da federalizmin bildirilerde yazılı olmaktan öte bir yol katetmediğini söylüyorlar. Devlet Duması'nın da yasaları çıkarırken ülkenin federasyon olup olmadığına hiç aldırdığı yok. Yasa tekliflerini ellerinden zorla almazsak görüşlerimizi sormak için göndermeye hiç niyetleri yok. Bu nedenle federasyon meclisinden Duma`nin gönderdiği yasaların yarısını geri çevirmemiz gerekiyor. Bu sebeplerden dolayı federasyon meclisinin oluşturulması için hazırlanan yeni yasa tasarısını büyük bir dikkatle ele almak gerekiyor. Seçimlerde ulusal çevreler oluşturulabilmesine olanak sağlayan bir merkezi yasaya ihtiyaç var. Aksi takdirde seçmenlerin oy kullanma yerinde ilk yaptıkları is soydaşları olmayan adayların listeden isimlerini karalamak oluyor. En son yapılan seçimlerde Maykop'tan bir tek Adığe aday dahi seçilemedi. Maykop'ta bir ulusal seçim çevresi oluşturmamış olduğumuza şimdi çok pişmanım. Kısacası yerel yönetimlerde kargaşa ve huzursuzluklara neden olmamak için federal normların oluşturulması gerekiyor. İki resmi dil olayı da bu kapsamda ele alınmalı. Görünen o ki yerel yönetim liderleri ile Cumhurbaşkanı Temsilcisi arasında bazı sürtüşmeler yaşanacak? Ben şahsen Rusya'nın tepeden tırnağa kadar bir yasal düzenlemeye tabi tutulması taraftarıyım. Ancak bu yapılırken gereksiz yanlışlıkların yapılmasından da endişe ediyorum. Şu anda Başkan ile 8 Haziran'da yapacağım görüşmede kendisine bu konularda sunacağım görüşlerimi hazırlamakla meşgulüm. [ 3 Haziran tarihli Adığe Mak gazetesinden çeviren: İ. Çetao. ]  Kaffed

Diaspora mı, Sürgün mü?

Bu sayımızda, diapora ve sürgün kavramlarını tartışan ve okuyucularımızın ilgi ile okuyacaklarını umduğumuz bir yazıya yer veriyoruz. Bu yazı, İsrail devletinin kuruluşunun 50. yıldönümü vesilesiyle Steve Israel tarafından hazırlanan bir çalışmanın kavramların tartışıldığı "Giriş" bölümünü oluşturmaktadır. Israel, bu yazısında Yahudi toplumu açısından "diaspora" ve "sürgün" kavramları arasındaki önemli farklılığa dikkat çekiyor. +''+ Terimler Tartışması İsrail-diaspora ilişkileriyle ilgili bütün tartışmaların terimlerin incelenmesiyle başlaması gerekir ve bizim buradaki tartışmamızın özünü de bu oluşturmaktadır. Eretz İsrail dışındaki Yahudi dünyasını tanımlamak için kullanılan iki terim vardır. Her ne kadar aynı fiziksel gerçeklikle ilgili olsalar dahi bunlar anlamları açısından farklıdır. DİASPORA kelimesi dağıtmak anlamına gelen Yunanca bir kelimeden kaynaklanan, Yahudilerin dünyasını, içinde Yahudilerin farklı ülkelerde yaşadığı bir dünya olarak, nesnel bir şekilde tanımlayan, değer yargısı içermeyen bir kelimedir. Aynı gerçekliği, değer yargısı yüklü bir şekilde tanımlayan bir başka kelime ise GALUT (ya da GOLA) olup bu kelime sürgün anlamına gelir. Dünyadaki Yahudi topluluklarını tanımlamada Galut ya da sürgün teriminin kullanılması, bu toplulukların doğal olmayan ve istenmeyen bir varoluş halini yaşadıklarını gösterir. İnsanların sürgünde oldukları durumlarda, bu kişilerin her hangi bir sebeple yanlış bir yerde yaşadıkları kabulü söz konusudur. Kendi yurtlarında yaşamaları çok daha doğal bir durumdur... Diğer bir deyişle, dünyanın dağınık halde yaşayan Yahudi topluluklarını tanımlamakta Galut teriminin kullanılması, bu doğal olmayan durumu onaylamayan ve sık sık bu durumun sona ermesi ve Galut'daki kişilerin yurtlarına dönmesi umuduna dayanan bu dünyaya yönelik bir tavra işaret eder. Ayrım Yapmak Bu iki terim arasındaki geleneksel ayrım, bunları, Yahudi tarihinde farklı zamanlarda oluşan ayrı iki nesnel durumun tanımlamasına dayanmaktadır. Eretz İsrail'de Yahudi egemenliğinin olduğu dönemlerde (İlk Tapınak Devri, İkinci Tapınak Devri, Modern İsrail Devleti), egemenlik alanı dışındaki alanlar genel olarak diaspora olarak nitelendirilirken, İsrail topraklarında Yahudi egemenliği olmadığı diğer dönemlerde ise Yahudi toplulukları Galut olarak nitelendirilmiştir. Birinci bağlamda ima edilen Yahudi topluluklarının dağınık olmasının gönüllü bir durum olduğudur. (Çünkü kendilerinin İsrail'de yaşama seçeneği vardır). Diğer taraftan egemenliğin olmadığı durumlarda ise böylesi bir seçim söz konusu değildir ve bu yüzden bu dönemlere sürgün dönemi denir. Geleneksel Yahudi teolojisi açısından Galut, İlahi Cezalandırmanın bir sonucu olarak görülür. İnanışa göre Tanrı, Yahudileri, Torah'da uyardığı gibi günahları için dünyadaki milletler arasına dağıtarak cezalandırmıştır. Bu durumda Yahudilerin üzerine düşen, Tanrı'nın öfkesini geçirerek İlahi Hükmü tersine çevirmek ve böylece Galut sürecini tersine çevirip Yahudilerin kendi topraklarına dönmelerini sağlamaktır. Burada, bu ayrım açıklık sağlamak amacıyla kullanılmaktadır. Ancak bu ayrımın kesinlikle kati bir ayrım olmadığı ve evrensel olarak kabul görmediğinin vurgulanması gerekir. Günümüzde Terminolojinin Önemi İsrail-diaspora ilişkileriyle ilgili tartışmalarda, dünyanın faklı yerlerinde yaşayan Yahudilerin kendilerini diasporada (yani bireylerin isteyebileceği gönüllü bir durum) yaşıyor görürken diğer Yahudilerin bunları doğal olmayan ve istenmeyen bir Galut durumunda yaşıyor görmelerinin tamamen mümkün olduğuna açıklık getirmek önemlidir. Kimi Yahudi topluluklarını karakterize eden bu durum, değişik Yahudi grupları arasında önemli derecede şaşkınlık, kırgınlık ve gerginlik yaratmıştır. Ancak bu gerginlik, modern bir olgu olarak ortaya çıkmaktadır. Özgürleşme döneminin başlangıcına kadar (Batı Avrupa'da 18. yüzyılın sonu), Yahudilerin çoğunluğunun, egemenliklerinin olmadığı dönemlerde Galut durumunda yaşadıkları düşüncesini kabul etmekte en azından dış görünüşte de olsa istekli oldukları görülmektedir. Dışarıda yaşayan Yahudi topluluklarının İsrail topraklarına yönelik ilişkilerinin doğasının tamamı binlerce yıldır bu varsayıma dayanmıştır.+''+Steve Israel