Maykop’ta “Vatanına Dönenler Günü” Kutlandı

Yugoslavya'nın Kosova bölgesinde yaşayan Adığeler toplu olarak 1 Ağustos 1998 tarihinde Adığe Cumhuriyetine dönmüşlerdi. Adığe Cumhuriyeti Başkanı Aslan Carim bu günü tarihsel önemi nedeniyle "Vatanına Dönenler Günü"(Repatriant Günü) olarak ilan etmiş olduğundan iki yıldır 1 Ağustos günü Adığe Cumhuriyetinde kutlanmaktadır. Bu yılın kutlama törenleri Adığe Cumhuriyeti Dram Tiyatrosunda yapıldı. Törenlere vatanına dönenlerin yanı sıra Cumhuriyetin yöneticileri, dış ülkelerde yaşayan Adığeler ve kalabalık bir halk topluluğu katıldı. Törende Adığe Cumhuriyeti Başkanı Aslan Carım, Parlamento Başkanı Yevgeni Salov, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Natho Raziyet, Maykop şehri Yönetim Başkanı Mihail Cernicenko, Adığey Yazarlar Birliği Başkanı İshak Maşbaş, Dönenlere Yardım Vakfı Başkanı Necdet Hatam, Dil Öğrenim Merkezi AKTİV'in yöneticisi Mehmet Uzun, Adığey'e ilk donen kişi olan Davut Libzu birer konuşma yaparak bu gün ile ilgili görüş ve düşüncelerini dile getirdiler. Almanya'da yasayan Dr. İhsan Saleh (Wıcuh) de bir konuşma yaptı ve vatanına dönmüş olanların arasından kendisinin belirlemiş olduğu üç kişiye nakdi yardımda bulundu. Vatanına dönmüş olanlardan eğitim ve kültür alanında başarılı olan dört kişiye Kültür ve Eğitim Bakanları tarafından takdir belgeleri ve armağanlar sunuldu. Vatanına dönmüş olanların çocukları Adığece ve Rusça şiirler okuyup oyunlar sergilediler. Törenler Adığe düğünü ile sona erdi. (İ. Çetao, Maykop)İbrahim Çetao

Anayurda Dönüş Hareketleri: Yahudiler, Filistinliler, Çerkesler

Anayurdundan ayrılmış, muhaceret yaşamında varlığını sürdürmesi tehlikeye girmiş toplumların hemen hepsinde anayurda dönüş hareketi gözlenmektedir. Bu yazımızda, anayurda dönüş hareketi belirli ölçüde gelişmiş üç toplumu, Yahudileri, Filistinlileri ve Çerkesleri inceleyeceğiz. +''+ Doğal olarak dünyada anayurdundan koparılan halklar ve dönüş hareketleri bu üç toplumla sınırlı değildir. Amerika'daki Zencilerin 20. yy başlarından itibaren gelişen Afrika'ya dönüş hareketi ve Liberya'nın kuruluşu, Orta Doğu ve Avrupa'daki Ermenilerin 2. Dünya Savaşı'ndan sonra Ermenistan'a dönmesi, 1960'lardan itibaren hız kazanan Kırımlıların Kırım'a dönüşü gibi başarılı/başarısız pek çok dönüş hareketi mevcuttur. Fakat çalışmamızı bir makale sınırları içinde tutabilmek için sadece söz konusu üç örneği inceleyeceğiz. 1. Yahudiler Yahudilerin kökeni, M.Ö. 2000 yıllarında Mezopotamya'dan Filistin'e gelen İbranilere dayanır. İbrani kutsal metinlerinde Yahudilerin Hz. İbrahim'in oğlu Hz.İshak ve torunu Hz.Yakub'un soyundan gelenler tarafından oluştuğuna inanılan 12 kabileden türediği belirtilmektedir. Hz. Yakub'un yaşamının son dönemlerinde çıkan kıtlık sonucu Yahudiler Mısır'a kitlesel olarak göç etti. Mısır'a gidenlerin bir kısmı, M.Ö. 13. yy'da Firavun II.Ramses dönemindeki baskılar sonucu tekrar Filistin'e döndüler. Burada bir krallık kuran Yahudiler, özellikle Hz. Davud döneminde önemli bir gelişme gösterdiler. Hz. Süleyman'ın ölümünden sonra bu krallık İsrail krallığı ve Yahuda krallığı olarak ikiye bölündü. Kuzeydeki İsrail krallığı M.Ö. 931'de Asurlular tarafından, güneydeki Yahuda krallığı da M.Ö. 586 yılında Babil İmparatorluğu'nu kuran Kaldeliler tarafından yıkıldı. Yahuda Krallığı'nın yıkılmasından sonra Yahudiler "Babil Sürgünü" olarak da bilinen sürgün sonucu Babil'e dağıtıldı. Babil'in Persler tarafından yıkılmasından sonra Yahudilerin bir kısmı yurtlarına döndü ve Süleyman Tapınağı tekrar inşa edildi. Fakat Filistin'in M.Ö. 63'de Romalılar tarafından işgal edilmesi ve Yahudilerin başarısız ayaklanmaları sonucu M.S. 70 yılında Kudüs Romalılar tarafından yıkıldı ve Yahudiler tekrar Filistin'den sürgün edildi. Yahudilerin kitlesel ölçekte Filisten'den sürgün edilerek dağılması ve Orta Doğu ülkelerinde başlamak üzere bir Yahudi diasporasının oluşmasında Babil Sürgünü ve Kudüs'ün yıkılması önemli bir rol oynamıştır. Fakat Yahudilerin dağılmasında ve yaşadıkları ülkelerde özgün bir toplumsal konum kazanmasında ekonomik ilişkiler ve Filistin'in coğrafi konumu da göz ardı edilmemelidir. Ruppin'in belirttiğine göre Kudüs'ün yıkılmasından çok önceleri bile Yahudilerin %75'inden fazlası artık Filistin'in dışında yaşıyordu. Filistin, Yahudilerin bu bölgede yaşadığı dönemlerde üç önemli uygarlık, Mezopotamya, Mısır ve Yunan uygarlıkları arasında bulunuyordu ve bu coğrafi konumu nedeniyle önemli bir ticari merkez konumundaydı. Bilindiği gibi doğal ekonominin baskın olduğu, yani (yerel) tüketim için üretimin yapıldığı toplumlarda ticaret genellikle "yabancılar" tarafından yapılan bir faaliyettir. Hatta bu tip toplumlarda ticaret çoğu kez küçümsenen, horlanan bir faaliyettir. Önemli bir ticari merkezde bulunmaları ve çevre ülkelere dağılmış olmaları, Yahudilerin bölge ticaretinde önemli bir konuma ulaşmasını sağladı. Bu özgün ekonomik rol, aynı zamanda Yahudilerin daha da dağılmasına, dağıldıkları ülkelerde kendi dini ve toplumsal konumlarını korumalarını sağladı, çünkü Yahudiler, içinde yaşadıkları toplumlarda belirli bir toplumsal sınıf oluşturdular ve Leon'un tanımıyla "halk-sınıf" yapısı kazandılar. Feodalizm koşullarında ticaretin gelişimi, yani ticaretin "yabancılar" tarafından yürütülen bir faaliyet olması, Yahudilerin ekonomik etkinliklerini arttırdı ve 10. yy'da Yahudi diasporası Avrupa ve Asya arasındaki en önemli ekonomik bağı oluşturdu. Bu dönemde Yahudiler krallıklara ve beyliklere sağladıkları ticaret ve hatta (ticaret yoluyla kazandıkları parasal kaynaklar yoluyla) finansman katkılarıyla, krallar ve beyler tarafından korunan bir topluluktu. Yahudiler kentlerde kapalı topluluklar olarak yaşamlarını sürdürmelerine karşın yerel kültürlerden de etkilendiler, özellikle, Orta Avrupa'da olduğu gibi, yerel dillerin lehçelerini kullanmaya başladılar. Fakat farklı ülkelerde yaşayan Yahudiler, bu özellikleri sayesinde ticareti ellerinde tutabilirken birbirleriyle ilişkilerini de sürdürebildiler. Bu nedenle, Leon'un da belirttiği gibi, Yahudiler dağınık olmalarına rağmen değil, dağınık olmaları sayesinde varlıklarını koruyabildiler. Yahudilerin görece iyi konumları, 11. yy'dan itibaren Batı Avrupa'da kapitalizmin gelişimi ve ulus-devletlerin kurulması sürecinde sona erdi. Ekonomik gelişim sonucu Batı Avrupa'da kentlerin ve yerel tüccar sınıfının gelişimiyle Yahudiler ticari faaliyetlerden uzaklaştırılmaya başlandılar. Soylulara ve küçük üreticilere ticari kredi vererek ayakta durmaya çalışan Yahudilerin bu konumu da, tarımdaki ticari dönüşüm ve yerel sanayinin gelişmesi ile farklı toplumsal sınıfların hedefi haline geldi. Ortaçağ'da Yahudiler Batı Avrupa'da toplumların tüm sınıfları ile çatışma halindeydi. Yerel tüccarlar ve gelişen yeni burjuvazi, Yahudiler ile ticari ilişkileri kontrol altına alma mücadelesi veriyordu. Meta ekonomisin gelişimi sonucu kredi kaynaklarının artması, soyluluğun Yahudi sermayesine bağlılığını azalttı. Yerel küçük üreticiler ve köylüler için Yahudi ve tefeci kavramları eş anlamlıydı (Leon, 1970: 82-86). Böylece Batı Avrupa'da Ortaçağ, Yahudi katliamları ve sürgünleri ile dolu geçti. Yahudilerin Batı Avrupa ülkelerinde baskı altındaki konumları, yerel burjuvazinin egemenliğini kabul ettirerek siyasal iktidarı ele geçirmesi ve ulus-devletlerin inşası ile sona ermeye başladı. Yahudilerin özgürleşmesi ile feodal sınıfların iktidardan uzaklaştırılması hemen hemen aynı dönemlerde gerçekleşti. Yahudiler Hollanda'da 1796, Fransa'da 1830, Danimarka'da 1849, İngiltere'de 1858, Avusturya-Macaristan'da 1867, İtalya'da 1870, Almanya'da 1871, İsviçre'de 1874, İspanya'da 1876, Balkan devletlerinde 1878 ve Rusya'da 1917'de siyasi özgürlüklerini kazandılar (Epp, 1970: 111). Ulus-devletin kurulduğu ve kapitalizmin egemenliğini sağladığı ülkelerde Yahudiler artık (yeni ulusal kimliği benimsemek koşuluyla) "özgür yurttaş" olarak kabul ediliyordu. Bu durum özellikle zengin Yahudilerin asimilasyon sürecini hızlandırdı. Batı Avrupa'da Ortaçağ'da yaşanan süreç, Doğu Avrupa'da 19. yy'ın sonlarında yaşanmaya başlandı. Doğu Avrupa ülkelerinde küçük üretici ve serbest meslek sahibi Yahudilerin oranı nisbeten daha yüksekti, fakat bu ülkelerde feodalizmden kapitalizme geçiş, beraberinde Batı Avrupa'dakine benzer şekilde Yahudi katliamlarını (pogromları) da getirdi. Bu nedenle, 19. yy'ın sonlarında Yahudiler kitlesel olarak Doğu Avrupa ülkelerinden Batı Avrupa'ya ve Amerika'ya göç etmeye başladılar. Yahudilerin Batı Avrupa'ya kitlesel göçü, bu ülkelerde anti-Semitizmin, genç milliyetçi ideoloji ile pekiştirilmiş bir şekilde tekrar canlanmasına yol açtı. Yahudiler arasında siyonizm ve Filistin'e dönüş düşüncesi işte bu ortamda gelişti ve yaygınlaştı. Siyonizmin gelişiminde şüphesiz en önemli isim Theodore Herzl'dir. Herzl, 1896 yılında yayınladığı Yahudi Devleti isimli kitabıyla siyonizmin temellerini oluşturmuştur. Herzl'e göre siyasal hakların tam olarak tanınması asimilasyona yol açmaktadır. Fakat Yahudilerin yaşadığı her ülkede, Yahudi-karşıtlığı (anti-Semitizm) geliştiği için siyasal hakların tam olarak tanınması da söz konusu değildir. Herzl'e göre "Yahudi sorunu" toplumsal veya dini bir sorun değil, ulusal bir sorundur (Herzl, 1956: 38), bu nedenle Yahudilerin kendilerini koruması ve varlığını sürdürmesinin tek yolu kendi devletini kurmaktır. Herzl için bu devletin nerede kurulacağı çok önemli değildir, kitabında Filistin'i tercih etmekle birlikte Arjantin'i de bir alternatif olarak değerlendirir. (Bu dönemde Baron de Hirsch başta olmak üzere bir grup siyonist, Yahudilerin Arjantin'e göç etmesi için büyük bir örgütlenme çabası içerisindedir. Ayrıntılı bilgi için bkz. Sokolow, 1969: 258-262.) Herzl, Yahudi devletinin kurulması için iki örgüt kurulmasını önerir. Yahudi Derneği (Society of Jews), yerleşilecek ülkeyi seçecek ve gerekli örgütsel, bilimsel ve politik çalışmaları yürütecektir. İngiliz yasalarına göre kurulacak olan Yahudi Şirketi ise seçilen bölgeye göçü gerçekleştirecek ve iskan çalışmalarından sorumlu olacaktır. Herzl'in kitabının yayınlanmasından sadece bir yıl sonra, 1897'de Basel'de toplanan Birinci Siyonist Kongresi, merkezi örgütlenme yolunda önemli bir adımdı. Bu kongrede kabul edilen Basel Programı'nda hareketin amaçları şöyle özetleniyordu: "Siyonizm, Yahudi halkı için Filistin'de resmen ve kanunen garanti edilmiş bir yurdun yaratılmasına çalışmaktadır. Kongre, bu hedeflere erişmek için aşağıdaki araçları gözönüne almaktadır: 1. Filistin'in Yahudi çiftçi, zenaatkar ve müteşebbislerle iskan edilmesinin amaca uygun bir biçimde teşviki, 2. Bulunulan ülkenin kanunlarına uygun mahalli ve genel toplantılar vasıtasıyla bütün Yahudiliğin bir araya getirilmesi ve örgütlenmesi, 3. Yahudilerin birlik duygularının ve halk oldukları bilincinin kuvvetlendirilmesi, 4. Siyonizmin hedefine ulaşması için, gerekli hükümet izninin alınmasına çalışmak." (Hollstein, 1975: 67) Basel Programı görüş ayrılıkları nedeniyle hemen uygulamaya konulmadı. Bazı Yahudiler, Filistin'e dönülmesine karşı çıkıp asimilasyonu savunurken, bazıları da Filistin dışındaki ülkelere gidilmesini savunuyorlardı. Örneğin İngiliz hükümetinin 17 Ağustos 1903'de Herzl'e İngiliz Batı Afrikası'nda Yahudilere toprak verilmesi önermesi üzerine, 6. Siyonist Kongresi inceleme yapmak üzere Uganda'ya bir komite gönderdi. Bu inceleme sonucu Filistin'e yerleşilmesi 6. Kongre'de kesin olarak kabul edildi (Moore, 1974: 275-276). Doğu Avrupa'dan kitlesel olarak göç eden Yahudilere tepki olarak Batı Avrupa'da anti-semitizmin yükselme eğiliminde olması, özellikle Fransa ve İngiltere'deki asimile olmuş zengin Yahudilerin tedirgin olmasına ve göçün yönünü değiştirmek için siyonist hareketi desteklemesine neden oldu. Bu desteğe ve siyonist Yahudilerin aktif örgütlü çalışmalarına rağmen Filistin'e göç eden Yahudilerin sayısı sınırlı kaldı. 1880-1929 yılları arasında en büyük Yahudi göçünü ABD alırken, İngiltere ve Arjantin gibi ülkelere göç eden Yahudilerin sayısı, Filistin'e göç edenlerden daha fazla oldu (bkz Tablo 1). Tablo 1. 1880-1929 döneminde Yahudi göçlerip> Göç edilen ülketd> Göçmen sayısı tr> ABD 2,885,000 tr> İngiltere 210,000 tr> Arjantin 180,000 tr> Kanada 125,000 tr> Filistin 120,000 tr> Diğer 455,000 tr> tbody> table> Kaynak: Hollstein, 1975: 55small>p> Yahudilerin Filistin'e dönüş hareketi 20. yy başlarında yasal zeminde ve uluslararası ilişkilerde önemli başarılar kazandı. İngiltere'nin bölge üzerindeki politikaları ile siyonist hareketin amaçları çakışınca, 1917'de İngiltere ünlü Balfour Deklarasyonu'nu yayınlayarak Filistin'de "Yahudi halkının ulusal yurdunun kuruluşunu" desteklediğini açıkladı. 1. Dünya Savaşı'ndan sonra bölgede Osmanlı hakimiyeti sona erdi ve 25 Nisan 1920'de İngiltere'ye Filistin üzerinde manda verildi ve Cemiyet-i Akvam 24 Temmuz 1920'de bu yetkiyi onayladı. Cemiyet-i Akvam kararında Yahudilere Filistin'de bir ulusal yurt vaadediliyor ve Yahudi ulusal yurdunun kuruluşuna ilişkin faaliyetlerin Siyonist Örgütü ile koordineli bir şekilde yürütülmesi kararlaştırılıyordu (kararın tam metni için bkz. Rice, 1994: 205-211). Filistin'in İngiltere'nin mandası olması ve Avrupa'da 1930'larda yükselen faşist hareketler sonucu Filistin'e Yahudi göçünde bir hızlanma görüldü. 1932'den 1943 yılına kadar ABD'ye sadece 171 bin Yahudi göç ederken, aynı dönemde Filistin'e göç edenlerin sayısı 233 bine ulaştı. Bu göçler sonucu 20. yy'ın başlarında Filistin'de Yahudi nüfus oranı %10'lardan 1948'de %34.8'e ulaştı (bkz Tablo 2). Tablo 2. Filistin nüfusu, 1895-1970p>   Araplartd>   . . Yahudilertd>   tr>   Nüfustd> Orantd>   Nüfustd> Orantd> tr> 1895 453,000 %90.6   47,000 %9.4 tr> 1922 673,288 %88.9   83,794 %11.1 tr> 1931 861,211 %83.1   174,610 %16.9 tr> 1939 977,500 %68.7   445,450 %31.3 tr> 1948 1,432,545 %69.2   759,100 %34.8 tr> 1970 370,500 %12.3   2,559,900 %87.7 tr> tbody> table> Kaynak: Cooley, 1973: 239.b> 2. Dünya Savaşı'ndan önce Filistin'e göç eden Yahudilerin büyük bir kesimi Avrupa ülkelerinden gelen gençlerden oluşuyordu. Büyük bir sermaye akışıyla da desteklenen bu göç hareketi sonucu kapitalist üretim ilişkilerinin ve, Kibbutz örneğinde olduğu gibi, kollektif örgütlenmelerin yaygın olduğu sanayileşmiş Yahudi yerleşimleri, feodal parçalanmışlık içindeki tarımsal Arap yerleşimlerinden teknolojik ve ekonomik olarak daha hızlı gelişti. Fakat Yahudi yerleşimler "Yahudi emeği kullanma" politikası sonucu yerel nüfusu ekonomik ve kültürel ilişkilerinden dışladılar. Yahudi göçü ve toprak alımlarının yarattığı huzursuzluk sonucu bölgede çatışmalar başladı fakat feodal bölünmüşlük sonucu ortak politika geliştiremeyen Filistinliler askeri ve siyasal düzeyde ciddi bir etkinlik gösteremediler.p> Yahudilerin Filistin'e dönüşünü güvence altına alan adım, Birleşmiş Milletler'in Filistin'in Yahudi ve Arap devletleri arasında bölünmesini öngören 29 Kasım 1947 tarihli kararı oldu. 10 çekimser, 13 red ve 33 kabul oyuyla alınan bu taksim kararı ile Filistin Arap ve Yahudi devletlerine bölünüyor, Kudüs'te ise uluslararası özel bir yönetim kuruluyordu. Bu kararın ardından 14 Mayıs 1948'de İsrail Devleti'nin (Medinath Yisrael) kuruluşu ilan edildi. İsrail Devleti'nin bağımsızlık bildirgesinde, İsrail'in Yahudi halkının doğum yeri olduğu, bu topraklar üzerinde manevi, dini ve ulusal kimliğin oluştuğu, ulusal ve evrensel önemdeki kültürün bu topraklarda geliştiği, İsrail'den sürgün edilen Yahudilerin dağıtıldıkları hiç bir ülkede dönüş inancını kaybetmedikleri, son yıllarda kitlesel olarak İsrail'e döndükleri ve bağımsızlıklarını tekrar kazandıkları belirtildikten sonra, dağınık olarak yaşanılan tüm ülkelerdeki Yahudilerin İsrail'e dönmesi isteniyordu. Bağımsızlık ilan edildikten iki yıl sonra, 1950'de "Dönüş Yasası" kabul edildi. Bu yasa ile, dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın tüm Yahudiler, İsrail'e yerleşmek ve vatandaş olmak hakkına kavuştu. İsrail devletinin bağımsızlığını ilan etmesinden hemen sonra büyük bir göç dalgası yaşandı. 1948-1951 yıllarında yaklaşık 700,000 Yahudi İsrail'e göç etti. Fakat 2. Dünya Savaşı'ndan sonraki göçlerin yapıldığı ülkeler önemli ölçüde değişti. Örneği 1948-1951 yıllarındaki göçlerin yaklaşık yarısı Asya ve Afrika ülkelerinden kaynaklanıyordu. Ayrıca Polonya ve Romanya gibi Doğu Avrupa ülkeleri de büyük ölçüde göç veren ülkeler arasındaydı. 1951'den sonra göç hızında bir düşme görüldü (1952-1966 döneminde yaklaşık 600,000 kişi). 2. Filistinliler "Ülkesiz bir halk için, halksız bir ülke" talebi, siyonist hareketin temel dayanaklarından biriydi. Fakat bilindiği gibi, Filistin, binlerce yıldır bu ülke üzerinde yaşayan ve çoğunluğunu Filistinli Arapların oluşturduğu bir halk tarafından iskan edilmişti. Bu nedenle Yahudilerin Filistin'e gelmesiyle birlikte çatışmalar başladı. İki toplum arasındaki ilk çatışma Nisan 1920'de çıktı ve o tarihten itibaren sürekli ve sistemli bir şekilde devam etti. 1920'den İsrail Devleti'nin ilan edildiği 1948 yılına kadar pek çok Arap ekonomik ve askeri nedenlerle Filistin'den ayrılmak zorunda kaldı. 20. yy'ın başlarında bölgede Filistinli Arapların çoğunluğu oluşturmasına karşın, 1948'e gelindiğinde Yahudi Devleti ekonomik ve askeri açıdan çok daha güçlüydü. Yahudilerin ekonomik ve askeri başarısında dış desteğin, Filistin dışında yaşayan Yahudilerin ve büyük devletlerin kuşkusuz önemli bir rolü vardır, fakat en az bunun kadar önemli iki iç etkenin de vurgulanması gereklidir. İlk olarak, Filistin'deki Yahudi nüfusu, göçlerin de etkisiyle son derece genç ve eğitimliydi. Hollstein'in (1975: 158) belirttiğini göre bu dönemde Filistin'deki Yahudiler dünyadaki en yüksek eğitim düzeyine sahipti. Bu genç ve dinamik nüfus, yoğun bir sermaye akışı ve kollektif dayanışma içerisinde son derece dinamik bir ekonomi de oluşturdu ve "Yahudi emeği kullanma", Arap mallarını boykot gibi politikalarla zaten cılız olan yerel sanayii kısa sürede yıktı. İkinci olarak, feodal bölünmüşlük içindeki Filistinli Araplar, yeni yerleşimcilere karşı sistemli ve tutarlı bir politika uygulayamadılar. Örneğin, Yahudiler, ancak toprağa sahip oldukları zaman Filistin'de bir güç olabileceklerini çok iyi bildikleri için toprak alımına çok önem veriyorlardı. Yerel feodallar ise gizlice görüştükleri siyonistlere arsalarını satmakta bir sorun görmüyordu (Hollstein, 1975: 197). Bu sayede Yahudilerin Filistin'de sahip oldukları toprakların miktarı 1895'de 107,000 dönümden, 1944'de 1,731,300 dönüme ulaşmıştı. Filistinli Arapların büyük bölümü, İsrail Devleti'nin bağımsızlığını ilan etmesinden sonra çıkan savaşta sürgün edildi. 1948-1949'da yaklaşık bir milyon Filistinli ülkesinden çıkarılarak yıllar sürecek muhaceret yaşamına sürüklendi. Sürgün edilen Filistinliler ilk önce, kısa sürede Filistin'e döneceklerini düşündükleri için günümüzde "işgal altındaki topraklar" olarak bilinen Gazze ve Şeria nehrine yakın çevre bölgelere yerleştiler. İsrail'in 1967'de bu bölgeleri işgal etmesi, 1980'lerde Güney Lübnan'da askeri denetimi sağlaması ile binlerce Filistinli ikinci sürgün ile karşılaştı. Bölgedeki Arap ülkelerine sığınan Filistinliler, Ebu İyad'ın da vurguladığı gibi, bu ülkelerde pek de "kardeş" gibi karşılanmadı (Ebu İyad, 1979; 53), hatta 1957'de Suudi Arabistan, 1970'de Ürdün ve 1991'de Kuveyt ve Arap Emirliklerinde görüldüğü bu ülkelerden de kitlesel olarak çıkarılabildiler. Arap ülkelerinin Filistinlilere vatandaşlık hakkı tanımamaları, Filistinlilerin anayurda dönme azminin güçlü kalmasına yardımcı oldu. Son derece dağınık ve güçsüz olmalarına karşın Filistinliler, sürgünün ilk yıllarında bile diplomatik alanda önemli başarılar kazandılar. Örneğin Birleşmiş Milletler 11 Aralık 1948'de aldığı 194 sayılı kararı ile Filistinlilerin anayurda dönüş haklarını tanıdı ve ilgili devletlere çağrıda bulunarak "mültecilerin bir an önce yurtlarına dönmeleri ve barış içinde yaşamaları için gerekli tedbirlerin alınması"nı istedi. BM'nin bu kararı, "herkesin kendi ülkesi dahil bir ülkeden ayrılma ve dönme hakkı olduğu" yönündeki İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nin 13. maddesine dayanıyordu. BM bu kararın gerçekleştirilebilmesi doğrultusunda daha sonra pek çok karar daha aldı. Bu süreç içinde anayurda dönüş hakkı, uluslararası hukukta net bir şekilde tanımlanan ve kabul edilen bir hak olarak tanındı. Filistinlilerin günümüzde de devam etmekte olan diplomatik ve hukuki mücadeleleri büyük ölçüde bu süreç içinde kabul edilen kararlara dayanmaktadır. Filistinlilerin ikinci önemli başarısı, kısa bir sürede demokratik (ve bu sayede tüm Filistinlileri kapsayan) merkezi bir örgütlenme oluşturabilmeleridir. Bir örgütler federasyonu konumunda olan Filistin Kurtuluş Örgütü, 8 Mayıs 1964'de Filistin Ulusal Kongresi tarafından kuruldu. Ürdün, Suriye, Lübnan, Gazze, Katar, Kuveyt ve Irak'tan temsilcilerin katıldığı Filistin Ulusal Kongresi'nde aşağıdaki kararlar alındı. "1. Yönetmeliklere uygun olarak Filistin halkı tarafından bir Filistin Kurtuluş Örgütü'nün (FKÖ) kurulması. 2. Bütün Filistinlilere mesleki birlikler ve sendikalar kurmaları çağrısı. 3. Ancak silah gücüyle kazanabileceğini onayladıkları kurtuluş savaşına onları hazırlamak amacıyla bütün Filistinliler için askeri eğitim kamplarının derhal açılması. Arap hükümetleri Filistinlileri askeri akademilerine kabul etmeye çağrılmıştır. 4. FKÖ'nün finansmanı için bir Filistin Ulusal Fonu'nun kurulması. Gelir kaynakları, onsekiz yaşının üzerindeki her Filistinlinin ödeyeceği yıllık ödentileri, Arap ve dost ülkelerin verecekleri yardım ve bağışları, ulusal günlerde toplanacak katkıları ve Arap Birliği'nin çıkartacağı Filistin Kurtuluş Tahvillerinden elde edilecek gelirleri kapsayacaktır." (Çandar, 1976: 89) 1 Ocak 1965'de Yaser Arafat önderliğinde ilk silahlı eylemini gerçekleştiren El-Fetih örgütünün FKÖ'ye 1967 savaşından sonra katılmasıyla FKÖ'nün gücü ve saygınlığı arttı. FKÖ kısa zamanda dünyanın çeşitli ülkelerine dağılmış olan tüm Filistinlileri birleştiren ve ortak hedef doğrultusunda harekete geçiren bir örgüt konumuna geldi. Hemen her Arap devletinin kendisine bağlı bir Filistin örgütü kurmasına, FKÖ'yü kendi devlet çıkarları doğrultusunda etkilemeye çalışmasına, mülteci kamplarındaki olağanüstü zor yaşam koşullarına ve gittikçe keskinleşen silahlı mücadeleye rağmen FKÖ ve Filistin Ulusal Meclisi demokratik işleyişini koruyarak kitleler ile bağını korudu ve bu sayede birbirinden siyasi ve ideolojik olarak çok farklı yönelimleri olan örgütlerin şemsiyesi olmaya devam etti. FKÖ'nün işleyiş ilkelerini tanımlayan FKÖ tüzüğüne göre tüm Filistinliler FKÖ bünyesinde örgütlenecekti. FKÖ tüzüğü uyarınca iki önemli örgüt oluşturuldu. Bunlardan birincisi, Filistin halkı tarafından tek dereceli seçimle oluşturulan Filistin Ulusal Meclisi, ikincisi de örgütün faaliyetlerini finanse edecek olan Filistin Ulusal Fonu'ydu. Filistin Ulusal Fonu, çeşitli bölgelerde kurulan Filistin'i Destekleme Komiteleri ile dost ülkelerde bağış topluyor ve örgütün çabalarına destek oluyordu. 17 Temmuz 1968'de toplanan 4. Filistin Ulusal Meclisi toplantısında Filistin Ulusal Yasası kabul edildi. Yasanın 9. maddesi anayurda dönüş hakkının önemini vurguluyordu: "Madde 9. Silahlı mücadele Filistin'in tek kurtuluş yoludur ve bundan dolayı da, taktik değil, stratejiktir. Filistin Arap halkı bu vesileyle silahlı mücadeleye devam edeceğine ve anavatanın kurtuluşu ve anavatana geri dönüş için halk devriminde ısrar edeceğine ilişkin sarsılmaz kararlılığını bir kez daha ifade eder." Filistin Ulusal Yasası, İsrail devletinin yıkılarak Müslüman, Hıristiyan ve Yahudilerin eşitliğini güvenceye alan bir Filistin Devleti kurulmasını hedefliyordu. (İsrail devletinin yıkılmasına ilişkin maddeler Aralık 1998'de ABD Başkanı Clinton'un ziyaretinde yasadan çıkarıldı.) 26-29 Ekim 1974'de FKÖ, Uganda ve Arap ülkeleri devlet başkanlarının katıldığı Rabat Zirvesi'nde alınan beş kararın birincisinde, Filistin halkının anayurduna dönme ve kendi kaderini tayin hakkı onaylandı. Anayurda dönüş hakkı, 8 Haziran 1974'de Filistin Ulusal Meclisi tarafından kabul edilen 10 maddelik programda "dönüş hakkı ve kendi kaderini ulusal toprağında tayin hakkı" olarak tanımlandı. "Kendi topraklarında kendi kaderini tayin hakkı" ilkesi, hem dönüş hakkını, hem de ulusların kendi kaderini tayin hakkını içeriyordu (Havatme, 1974: 67-69). İsrail, Filistin halkının Birleşmiş Milletler tarafından da tanınan dönüş hakkını, İsrail devletinin güvenliğini tehdit ettiği gerekçesiyle tanımadı. Birleşmiş Milletler'in sürekli yinelenen taleplerine hep olumsuz yanıt verdi (bu konuda bkz. Kochavi, 1998; Blight, 1998). Günümüzde yüzbinlerce Filistinli hala anayurduna dönüş hakkını gerçekleştirmek için mücadele ediyor. Bu nedenle Khouri'nin haklı olarak vurguladığı gibi, İsrail ve Filistinliler arasındaki barış görüşmelerinde en önemli ve belki de çözümü en zor sorun, Kudüs sorunu veya egemenlik sorunu değil, Filistinlilerin dönüş hakkı sorunudur (Khouri, 1997). Filistin sorununun barışçı yollarla çözümü konusunda son yıllarda büyük mesafeler katedilmesine karşın, sorunun nihai ve kalıcı çözümü hala yakın görünmemektedir. Fakat, tüm olumsuzluklara rağmen, Filistinlilerin anayurda dönüş mücadelesi, uluslararası hukukta dönüş hakkının açık ve net bir şekilde tanımlanmasına yardımcı olmuştur. Uluslararası hukuk alanındaki bu kazanımlar gelecekte başta Filistin halkı olmak üzere, anayurduna dönmek için mücadele veren tüm halklara yardımcı olacaktır. 3. Çerkesler 19. yüzyılda kitlesel olarak anayurtlarından sürgün edilmeleriyle Çerkeslerin bölgesel bütünlüğü parçalandı. Çerkeslerin %90'ından fazlasının sürgün edilmesi, 1861'de Rusya'da serfliğin yasal olarak tasfiye edilmesiyle başlayan yoğun göçler ve Çarlığın sistemli kolonizasyon politikaları sonucu Çerkesler anayurtlarında azınlık durumda kaldılar. Muhacerette yaşayanlar da, Osmanlı İmparatorluğu'nun iskan politikaları sonucu, Balkanlardan Orta Doğu'nun çöllerine kadar geniş bir bölgeye dağınık olarak yerleştirildikleri için belirli bir bölgede yoğunlaşamadılar. Anayurdundan zorla koparılan her halk gibi Çerkesler de anayurda dönüş umutlarını her zaman canlı tuttu. Osmanlı topraklarına yerleşildiği ilk yıllarda, bunun geçici bir göç olduğu, kısa bir süre içinde anayurda dönüleceği düşünüldü. Uzun yıllar süren savaşlarda bitap düşen, sürgün yollarından yokluk ve yoksunluktan büyük kayıplar veren, ilk yerleşim bölgelerinde açlık, iklim uyuşmazlığı ve savaşlardan nüfusun yarısını kaybeden Çerkesler, yasal engeller ve kısıtlamalar altında anayurda dönüş doğrultusunda örgütlenemediler. Fakat, Toledano'nun çalışmasında sunulan örneklerde de görüldüğü gibi, anayurda dönüş talebi sık sık dile getirildi (Toledano, 1994). 1908'de ilan edilen meşrutiyetten sonra Çerkes Teavün Cemiyeti başta olmak üzere kurulan dernek ve okullar kısa zaman içinde kültürel açıdan son derece zengin faaliyetler gerçekleştirdiler. Bu dönemde anayurda dönüş doğrultusunda önemli etkinlikler gerçekleştirildi, pek çok aydın Kafkasya'ya dönerek anayurtta özellikle eğitsel alanda başarılı çalışmalar yaptılar. Cumhuriyetin kurulmasından sonra sekteye uğrayan kültürel faaliyetler, 1950'lerde, demokrasinin gelişimine paralel olarak, tekrar canlanmaya ve gelişmeye başladı. 1960'lardan itibaren anayurt, sürgün, muhaceret, asimilasyon ve dönüş kavramları etrafında şekillenen bir söylem yaygınlaşmaya başladı. 1970'lerde gelişen dönüşçü hareket, anti-şoven ve anti-asimilasyoncu ilkeleri savunarak önemli bir kitleselliğe ulaştı. Bu süreç konusunda, bu sayıda yer alan çeşitli yazılarda kapsamlı bilgi verildiği için Yahudiler, Filistinliler ve Çerkeslerde dönüş hareketleri arasındaki benzerlikler ve farklılıklar üzerine kısa yorumlarda bulunacağız. Bu üç toplumda gözlenen dönüş hareketleri arasındaki en önemli benzerlik, şüphesiz kullanılan kavramlarda görünmektedir. Örneğin, Filistinlilerin üzerinde önemle durduğu "kendi topraklarında kendi kaderini tayin hakkı" ilkesi, bağımsız bir şekilde Türkiye'deki yayınlarda aynı şekilde geliştirilmiştir. İsrail devletinin kurulmasından hemen sonra çıkarılan "Dönüş Yasası"na içerik açısından benzeyen bir yasa, cumhuriyet olmasından sadece bir kaç yıl sonra Adığey Cumhuriyeti tarafından kabul edilmiştir. Benzer koşullarda bulunan farklı toplumlarda benzer eğilimlerin gözlemlenmesi şaşırtıcı değildir. Çerkesler ve diğer iki toplumda görülen en önemli farklılık anayurttaki koşullara ilişkindir. Çerkesler arasında dönüş düşüncesinin geliştiği dönemde Kafkasya'da, en azından hukuki olarak, ulusal kimlik tanınmakta ve bu temelde özerk bölge ve cumhuriyetler bulunmaktaydı. 1990'lardan sonra özellikle Abhazya ve Adığey cumhuriyetleri, muhacerette yaşayan kardeşlerini anayurda davet etmiş ve anayurda dönüşü teşvik eden yasal düzenlemeler gerçekleştirmiştir. Yahudi ve Filistinlilerdeki dönüş hareketleri, anayurttaki "işgalcilere" karşı yürütülmektedir. Bu toplumlar arasındaki en önemli farklılıklardan biri de, örgütlenme düzeyi ve biçiminde görülmektedir. Yahudiler, uzun süren diaspora yaşamında, özgün toplumsal konumları sayesinde varlıklarını sürdürebilmiş, 19. yy sonlarında gelişen siyonist hareket ile kısa sürede güçlü bir merkezi örgütlenmeye gidilmiştir. Filistinliler de, sürgün edildikten kısa bir süre sonra, FKÖ bünyesinde merkezi bir örgütlenmeye gidebilmiş, bu örgütlenme sayesinde ulusal ve kültürel varlığını koruyabilmiştir. Gerek Yahudilerde, gerekse Filistinlilerde, tüm toplumu temsil eden demokratik merkezi yapı yanında, güçlü bir ekonomik yapılanma da görülmektedir. Yahudiler ve Filistinlilerin örgütlülüğünde öznel koşullar kadar nesnel koşullar da önemlidir. Yukarıda belirtildiği gibi, Yahudilerin Filistin'den ayrılmasında ekonomik etkiler önemlidir. Yahudiler uzun bir dönem ticaret ve profesyonel faaliyetlerde (bilim, mühendislik, sanat, vb) yoğunlaşmışlardır. Yahudilerin bu kentli faaliyetlerde yoğunlaşmalarının en önemli nedeni, içinde yaşadıkları toplumlarda "yabancı" olmaları ve toprağa bağlı olmamalarıdır. Büyük ölçüde kentlerde yaşayan Yahudiler, 19. yy sonlarında merkezi örgütlenmeler oluşturabilmişler ve Filistin'e yerleşim sürecinde güçlü bir ekonomik yapı kurabilmişlerdir. Filistin'den sürgün edilen Filistinliler de, paradoksal bir şekilde, benzer nitelikler kazanmıştır. Anayurdundan ayrılmak zorunda kalan Filistinliler, "kardeş" ülkelerde yaşamalarına karşın, daha çok kentsel faaliyetlerde uzmanlaşmışlardır. Bu durum, Filistinli örgütlerin örgütsel ve düşünsel açıdan, Orta Doğu ülkeleri ile karşılaştırıldığında, "modern" olmalarına katkıda bulunmuştur. Çerkesler de ise çok farklı bir yapılanma görülmektedir. Sürgünden sonra Çerkeslerin büyük bir kesimi, dağınık kırsal yerleşimler halinde varlığını sürdürmüştür. Kapalı kırsal yaşam, bir dönem kültürel varlığın sürdürülmesine yardımcı olmuş, fakat düşünsel ve örgütsel gelişimin yavaşlamasına neden olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu'ndaki entelektüel yaşamda Çerkeslerin önemli bir ağırlığı vardır, fakat bu aydınların entelektüel üretimi büyük ölçüde kendi halklarına yönelik değildir. 1950'lerden sonra dernek faaliyetlerindeki artış bir ölçüde kırsal yapıların çözüldüğü, kentlileşme sonucu bir yanda kültürel değerlerin kaybedildiği, bir yandan da kültürel bilincin geliştiği bir sürecin sonucudur. Bu koşullarda 1970'lerde gelişen dönüşçü hareket, dönüş sürecini örgütlemekten çok, zorunlu olarak anayurt düşüncesini geliştirmek ve kültürel kimliği canlandırmak zorunda kalmıştır. Bu nedenle dönüşçü hareketi değerlendirirken, yapamadıklarından çok, içinde bulunduğu koşullarda yapabildiklerinden yola çıkmak daha doğru bir tutum olacaktır. Kaynaklar Blight, Alexander (1998), "Israel and the Refugee Problem: From Exodus to Resettlement, 1948-52", Middle Eastern Studies (36), n.1, 123-147.p> Cooley, John K. (1973), Green March, Black September: The Story of the Palestinian Arabs, Londra.p> Çandar, Cengiz (1976), Direnen Filistin, İstanbul: May Yayınları.p> Deutscher, Isaac (1968), The Non-Jewish Jew and Other Essays, Londra: Oxford University Press.p> Ebu İyad (1979), Vatansız Filistinli, İstanbul: Hürriyet Yy.p> Epp, Frank H. (1970), Whose Land is Palestine? Grand Rapids.p> Havatme, Nayif (1974), Filistin'de Halk Savaşı ve Ortadoğu, 2. Baskı, İstanbul: Ant Yayınları.p> Herzl, Theodore (1956), The Jewish State: An Attempt at a Modern Solution of the Jewish Question, Tel Aviv: M.Newman Publishing House (ilk baskı: Der Juden Staat, Leipzig ve Viyana, 1896).p> Hollstein, Walter (1975), Filistin Sorunu: Filistin Çatışmasının Sosyal Tarihi, İstanbul: Yücel Yayınları.p> Khouri, Rami G. (1997), "The 'Right of Return' is Still a Core Issue", The Daily Star, 16 Aralık.p> Kochavi, Arieh J. (1998), "The Struggle against Jewish Immigration to Palestine", Middle Eastern Studies (36), n.3, 146-167.p> Leon, Abram (1970), The Jewish Question, New York: Pathfinder Press.p> Moore, John Norton (der.) (1974), The Arab Israeli Conflict, 3 cilt, New Jersey: Princeton University Press.p> Rice, Michael (1994), False Inheritance: Israel in Palestine and the Search for a Solution, Londra ve New York: Kegan Paul International.p> Sokolow, Nahum (1969) History of Zionism, 1600-1918, 2 cilt, New York: Ktav Publishing House (ilk baskı, 1919).p> Toledano, Ehud R. (1994), Osmanlı Köle Ticareti, 1840-1890, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları.p> Notlar 1. Arthur Ruppin, The Jews in the Modern World, Londra, 1934, s.22'den aktaran Leon (1970: 68).p> 2. Belirli bir halkın, belirli bir toplumsal sınıf ile çakışması, doğal ekonominin baskın olduğu kapitalizm-öncesi toplumlarda yaygın olarak görünen bir olgudur. 3. Bu yazı kapsamında "Çerkes" kavramını sadece Kuzey-batı Kafkasya'nın otokton halklarını kapsayacak şekilde kullanıyorum. 4. 1970'lerin ortasında anayurttaki akrabaları ile yazışan bir üyenin dernek üyeliğinden çıkarılmak istenmesi, Yahudiler ve Filistinliler ile karşılaştırıldığında çarpıcı bir ibret vak'asıdır.+''+Erol Taymaz

Kültür Politikadan Güçlü Olduğunda

Çerkesler önümüzdeki birkaç yıl içinde yurtlarına dönüyor olabilirler. Fakat bu olasılığın ne kadar önemli olduğu anlaşılmadan önce, Çerkesler'in kim oldukları ve anayurtlarından uzakta bugünkü hallerine nasıl düştükleri bilinmelidir. +''+ Neredeyse her gün gazetelerde, Sovyetler Birliği'nden tanınma, herhangi bir çeşit özerklik veya doğrudan bağımsızlık talep eden etnik gruplarla ilgili haberler yer alıyor. Dağılmanın merkezkaç dinamikleri, büyük Sovyet milletini, bir zamanlar komünistlerin de benimsemiş olduğu "tarihin engellenemez bir makine olduğu" görüşünü ispat edercesine, ele geçirmiş görünüyor. Fakat bu defa makine son koloni imparatorluğunu yıkmak için çalışmaktadır. Yüzyılımızın tarihini ve politikasını temelinden etkileyen milliyetçilik dalgası, nihayet aşılmaz gibi görünen Sovyet sınırlarını da aşmıştır. Bu durum, başlangıçtaki görüşü ve planları ne olursa olsun Mihail Gorbaçov'u, daha önce İngiltere ve Fransa'nın; daha da öncesinde de Portekiz, Hollanda, Almanya ve İspanya'nın liderlerinin karşılaştığı problemler ve önlerine çıkan seçeneklerle baş başa bırakmıştır. İmparatorluğundaki ihtilaflar, Fransa ve (İngilizce konuşan) Kanada arasındakinin on kat fazlası gibidir. Dolayısıyla pek çok entellektüel çevrede insanlar imparatorluğun Baltık bölgesinden Ukrayna'ya, Kafkasya'dan Asya'ya kadar pek çok küçük devletlere bölünmesini beklemektedirler. Eğer bu gerçekleşecek olursa 21.yüzyılın politikasının temeli, bu yıkıntıların içinden çıkacak olan yeni çatışmaları önleme çabalarından oluşacaktır. Bu çevrelerdeki daha iyimser kişiler ise, parçalanma sürecinin yavaşlatılarak ortaya çıkacak olan sorunların makul seviyelere indirilmesi ve Sovyetler Birliği'nin bir çeşit Sovyet Ortak Pazarı'na dönüşmesini beklemektedirler. Ne var ki bu beklentilere sahip olanları şaşırtacak olan bir şey varsa o da, ayrılmak bir yana Sovyetler Birliği vatandaşı olmak için bekleyen büyük bir etnik grubun varlığıdır. Bu grup karakteristik olarak Çerkeslerdir. TARİHÇE Çerkesler Sovyetler Birliği'nin güneyinde, Karadeniz ve Hazar Denizi arasında yer alan Kafkas dağlarının otokton (varolduğundan beri orada yerleşik) halkıdır. Kafkas dağları teknik olarak Avrupa kıtasına dahildir ve Avrupa'nın en yüksek tepeleri buradadır. Azametlerine ve yakın zamana kadar Sovyetler tarafından turizm ve dinlenme amacıyla kullanılmış olmalarına rağmen, göreceli olarak pek bilinmeyen yerlerdir. Kendilerine sığınan Türk kabileleri ve daha öncesinde de Alanlar ve Sarmatlara olduğu kadar, kırk kadar otokton halka da ev sahipliği yaparlar. Bunların arasında sadece Güney Kafkasya'da yaşayan Gürcüler kamuoyu tarafından tanınmaktadır. Gürcülerin kuzeybatısında rakipleri Abhazlar, aynı yönde devam edilirse Abhazların yakın akrabaları olan Abazalar ve nihayet Çerkesler (Khabardeyliler ve Adiğeyliler) yer alır. Bunlar Abhazlar, Abazalar ve Ubıkhlarla birlikte genellikle Kuzey-batı Kafkasya Dil Ailesi adı verilen kendine has bir dil ailesini oluştururlar. Aslında Kafkasya üç ana dil grubunu barındırır; pek çok sayı ve çeşitte yabancı halkla tarih içinde ilişkileri olmakla beraber, Kafkas halkları dil ve kültür bütünlüklerini korumuşlardır. Bu dil aileleri birbirlerinden ve Avrasya bölgesindeki diğer dillerden o denli farklıdır ki, dilbilimciler Kafkas insanlarının tarih boyunca yabancı halklarla pek çok kez karşılaşmış olmalarına rağmen çok güçlü ve dış etkilere kapalı bir dil ve sosyal hayat yapıları olduğuna kanaat getirmiştir. İşte bu yüzden Ruslar 19.yy'ın başında bölgeyi ele geçirmeye çalışırken kendilerini, çok iyi savaşçılarla savunulan, çok karmaşık ve belirgin özelliklere sahip bir bölgeyle karşı karşıya buldular. Gürcüler Ruslara teslim oldular ve buna gerekçe olarak da Rusların kendilerini Osmanlı ve İran'a karşı koruduğunu öne sürdüler. Dağıstan olarak da bilinen Kuzey-doğu Kafkasya Savaşı ile ilgili çok sayıda belge bulunmaktadır. Burada savaş 1859'a kadar sürdü. Hala üzerinde araştırmalar yapılması gereken Kuzey-batı cephesinde ise savaş beş yıl daha sürdü. Uzun ve çileli bir savaş sürecinden sonra Çerkeslerin büyük bölümü, Abhazlar, Abazalar, bütün Ubıkhlar ve pek çok Dağıstanlı 1864'te göç etmeyi tercih ettiler. O zamanlar kendilerine tek gerçek yardım elini uzatan Osmanlı'ya döndüler. Dağıstanlıların çoğunluğu yüzyıllar öncesinden Müslüman olmuşlarsa da, büyük çoğunluğu Hıristiyan olan Kuzey-batı insanları Rusya'ya tepki olarak yeni Müslüman olmuştu. Osmanlı Sultanı onları, açlık, hastalık, ve boğulma nedeniyle çoğunun öldüğü çaresiz bir sürgünden sonra Balkanlar'a yerleştirdi. Daha sonra bu göçmenlerin büyük çoğunluğu, bugünkü Yugoslavya'da sadece bir köy kalmak üzere*, güneye, bugün torunlarının yerleşik olduğu Türkiye, Suriye, Ürdün, İsrail ve Irak'a yerleştirildi. Çoğunlukla sınır muhafızı olmak üzere Osmanlı topraklarında asker olarak hizmet ettiler. Savaşçı özellikleri Osmanlı İmparatorluğu yıkıldıktan sonra da devam etti. Örneğin Suriye'de iki dünya savaşı arasında bölgeyi yöneten Fransızlara hizmet ederek savaşçı geleneklerini yaşattılar. Son zamanlardaki hareketler önemli miktarlarda Kafkasyalıyı Batı Avrupa ve Amerika'ya getirmiştir. BUGÜNKÜ DURUM Bugün Çerkeslerin büyük bölümü Sovyetler Birliği'nin dışında, çeşitli politik ve ekonomik koşullarda yaşamaktadırlar. 250,000 ile bir milyon arasında değişen varsayımlarla Türkiye en büyük nüfusa sahiptir. Ürdün'de 100,000 kadar, Suriye'de kabaca 45,000 kadar Çerkes mevcuttur. İsrail'de iki köy mevcut olmakla beraber nüfus hakkında ayrıntılı bilgi yoktur. Çok az oldukları tahmin edilmekle beraber Irak'takilerin sayısı da tam olarak bilinmemektedir. İsrail, kendi Çerkeslerine kendi dillerinde gazete ve televizyon yayını yapmalarına izin vererek çok iyi davranmaktadır. Bu Çerkesler İsrail'e sınır muhafızı elit askerler olarak hizmet etmişlerdir. Ne var ki bu geçmişleri, 1967'deki Arap-İsrail savaşı sırasında İsraillilerin, neredeyse tamamında Çerkeslerin yaşadığı Golan tepelerini işgal etmekten alı koyamamıştır. Belki de İsrailliler Çerkeslerin gönüllü olarak kendilerine katılacağını sanmışlardı; ancak savaş onları topraklarından edip zor şartlar altında ve sınırlı bir alanda yaşadıkları Şam'ın kenar mahallelerine itmiştir. Ürdün'de Çerkesler göreceli bir refah ve özgürlük ortamında yaşamaktadırlar. Başkent Amman yakınlarında ve içinde toprak sahibidirler; Adiğeyce ve Khabardeyce olmak üzere ana dillerinde gazete ve televizyon yayını yapabilmektedirler. Ülkenin elektrik şebekesinin kontrolü Kral Hüseyin tarafından, güvenilirlikleri ve rüşvete karşı dayanıklılıklarıyla bilinen Çerkeslere emanet edilmiştir. Ne var ki bu Çerkes cenneti tehdit altındadır. 1970 Eylül'ünde Kral Hüseyin Filistin Kurtuluş Örgütü'nü Ürdün'den kovarken, bu işi yapan ordunun Çerkes subaylarının başında yine Çerkes bir Genelkurmay Başkanı vardı. Çerkesler haklı olarak Ürdün'ün politikası Filistinlilerden yana değişmeye başlarsa güvenliklerinin ve huzurlarının bozulmaya başlayacağından endişe duymaktadırlar. Türkiye'deki Çerkesler ise onyıllardır asimilasyoncu baskı altındadır. Ancak son iki yıl içinde Çerkeslerin ve diğer Kafkasyalıların dillerinin kayda geçirilmesi için çabalar başlamıştır. Bu iş devlet onayında ve desteğinde Boğaziçi Üniversitesi'nde Prof. Sumru Özsoy tarafından gerçekleştirilmektedir. Bu, devletin, ülkenin etnik mozayiğini tanıma yolunda attığı ilk adımdır ve bizce Türkiye'nin, toplumu üzerinde kurduğu güçlü rejim içinde gecikmiş bir harekettir. Irak'takine benzer bir Baas Partisi rejimiyle yönetilen Suriye'de ise tam tersi bir eğilim gözlemlenmektedir. 1963 yılında Suriye'de iktidarı ele geçiren Baas Partisi mensupları, politik ve sosyal kurumlarını sadece Arap etnik soyağacına dayandırmaktadırlar. Aslında Baas partililer İslam'ı bütün insanlığa ait bir vahiy değil de Araplar için etnik bir zafer olarak görmektedirler. Bu milliyetçi üstünlük duygusu sosyalist trendlerle birlikte Baaslılar'ın pek de gerçek olmayan laik görünümüne zemin oluşturur. Şu anda Suriye olan bölgede önce Osmanlılara, sonra da Fransızlara hizmet etmiş olan Çerkeslerin tarihi göz önüne alınacak olursa, Arap olmayan bir halk olarak durumları hayli güvensizdir. Diğer kültürel özellikleri Çerkesleri, komşuları olan Araplardan sadece ayırmakla kalmaz aralarında da sorunlar yaratır. Örneğin Çerkesler, kısıtlamalara ve (özellikle konuşma alanında çok düzenli olan) geleneklere özel bir önem verirler. Tam tersine, pek çok Akdeniz halkında olduğu gibi, Araplarda da dışa vurumlu konuşma sanatı ve duygusal gösteriler yeğ tutulur. Ayrıca Çerkesler kadınlarına saygı gösterip toplumsal olarak tamamen özgür bırakırken, Araplar kadınlarının toplumdaki rollerini sınırlandırır ve onların hayatlarını kontrol altına alırlar. Üstüne üstlük Çerkesler para ve maddi imtiyazlara şiddetle karşı olan bir savaşçı geleneğine sahiptirler. Aslında şu anda bile dillerini kültürel miraslarının en önemli hazinesi olarak görür ve onun iyi kullanımını çok önemli bir adım sayarlar. Bunun tam tersine Suriye'nin para ve ticarete büyük önem veren ve binlerce yıl öncesine dayanan bir ticaret geleneği vardır. Son olarak da Çerkes toplumu Kafkasya'nın geleneksel kanunu olan "adet" ile yönetilirken, Araplar İslam'ın kanunu olan "şeriye" ile yönetilirler. Çerkeslerin Suriye'de, toplumun her seviyesindeki kariyerlere sahip olma şansı varsa da bu kariyerlerde hiç bir güvenlikleri yoktur. Her zaman önyargılara ve soruşturmalara maruz kalabilirler; her an hiçbir kanuni gerekçe gösterilmeksizin görevlerinden alınabilirler. Çerkeslerin anayurtlarına dönüşü, askeri bir kariyer yapmak isteyen bir Çerkes'in ortada hiçbir geçerli neden yokken, altı yedi başka genç Çerkes subayıyla birlikte 1959'da görevden alınmasıyla başlamıştır. DÖNÜŞ DÜŞÜNCESİ Fethi Recep 1932 yılında Halep'te Adiğe bir ana-babadan doğmuştu. Soyadı olarak büyük babasının Müslüman adı olan Recep'i kullandı. Ana-babası Adiğece'nin Abzakhca diyalektini konuşurken, o içinde bulduğu Arap dünyasına asimilasyon nedeniyle sadece Arapça'yı öğrendi. 1955 yılında Suriye ordusuna katıldı ve subay olarak yetiştirildi. 1959 yılında başka altı yedi Çerkes subayla birlikte ve hiç bir gerekçe veya açıklama olmaksızın ordudan ihraç edildiğinde parlak bir subaydı. Bu, Baas partisi zamanından önce, ancak Arap milliyetçiliğinin yeni yeni yükseldiği ve Suriye'nin Nasır'ın Mısır'ıyla bağlantılı olduğu dönemdeydi. Büyük bir hayal kırıklığı içinde Suriye'yi terk etti ve Hollanda'ya yerleşti; evlendi, çocukları oldu, ve kendisi de bir biyolog oldu. Şu anda emekli olmuş ve küçük bir çiftliği işletmektedir. Hollanda'dayken kendi Çerkes mirasıyla daha çok ilgilendi ve kendi kendine çok zor ve karmaşık olan ana dilini öğrenecek kadar da ileri gitti. 1979 yılında Hollandalı olan eşini Kafkasya'ya tatile götürdü. Soçi ve Krasnodar'a gittiler ve dağlardan çok etkilendiler. Oraya kadar gelmişken yüz kilometre daha gidip Adiğey Özerk Bölgesi'nin başkenti olan Maykop'u da ziyaret ederek geçmişine daha yakın olmak istedi. Şansın da yardımıyla Maykop'un hemen dışındaki Kafkasya'nın ormanlık dağ eteklerinde Abzakh bölgesini de ziyaret ederek uzak akrabalarıyla ilişki kuracaktı. Adiğey Özerk Bölgesi o sırada dışarıdan yönetiliyordu ve o da dolayısıyla Krasnodar yetkililerinden Maykop'a gitmek için izin istedi. Talebi bir Çerkes bürokrat tarafından sempati ile karşılanmasına rağmen Rus yönetici tarafından bir kere daha gerekçesiz ve açıklamasız olarak reddedildi. İşte o zaman Kafkasya'da temelli bir Çerkes toplumu oluşturma kararı aldı. İLK İKİ KONGRE On yıl içinde Fethi Recep Ankara'da bir kongre yapmaya yetecek sayıda Çerkesle bağlantı kurdu. Bu kongrede delegeler pek çok ülkeye dağılmış olan Çerkes toplumları arasındaki koordinasyonu ve mevcut iletişimi koruma ve artırma konusunda hemfikir olmalarının yanı sıra Kafkasya'ya dönüş için gerekli adımları atma kararı aldılar. İlk kongre, katılımcılar arasında paylaşılan bir karamsarlığın ve anayurtlarına dönüş düşüncesinin ortaya çıkmasına yaradı. 125 yıldan beri ilk kez Çerkeslerin ciddi bir forum sayesinde ilişki içine girmesini sağladı. İkinci bir kongre 1990 Mayısında Hollanda'da yapıldı. Khabardey-Balkar Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti, Türkiye, Almanya, Hollanda ve Amerika'dan toplam beş delegasyon grubu vardı. (Karaçay-Çerkes ÖSSC ve Adiğey Özerk Bölgesi vize sorunları nedeniyle toplantıya delegasyon gönderememişti). İsrail, Suriye, Ürdün ve Yugoslavya'dan delegeler katılamadılar. Bu toplantı çok verimli oldu ve Çerkes kimliğini milletlerüstü bir seviyeye çıkararak pratikteki bir kazanıma çok yaklaştırdı. Öncelikle kongre kendisini kalıcı bir organizasyon olan "Duneyipso Adığe Xase" ya da "Dünya Çerkes Birliği" adıyla belirledi. Kongrenin resmi dili tam olarak hangi diyalekt olacağı belirtilmeksizin "Adığece" olarak ilan edildi. Pratikte delegelerin çoğunun Çerkesçe okuyup yazamaması dolayısıyla, İngilizce'nin de fonksiyonel bir dil olarak kullanılabileceği kabul edildi. Üçüncü kongrenin 1991 yılında Khabardey-Balkar ÖSSC'nin başkenti olan Nalçik'te yapılması kararlaştırıldı. Her ülke kendi bünyesindeki Çerkeslerin faaliyetlerini yerel Çerkes organizasyonlarının bir federasyonu olarak merkezi bir yapıyla koordine edecekti. Şubat 1991'de Nalçik toplantısının programıyla birlikte tüzük de belirlenecekti. Son anda şüpheci yöneticilerin engellemesiyle bir topluluğun kongreye katılamaması durumunda bir diğer topluluk tarafından temsil edilmesi önerildi. Aslında bu kural 1991 yılındaki kongreye katılamayan bir grup için uygulanmalıydı. Yürütme kurulunun yöneticileri 4 yıllık süreler için seçilecekti ve federasyonlarını kurmamış toplumlar için delege sayıları da belirlenmişti. Son olarak da Ankara deklarasyonu da yeni oluşturulan tüzüğün ana maddesi olarak belirlenmişti. Diğer hedefler de tespit edilmişti: ilk olarak Çerkesler'le ilişkili ülkelerde faaliyete geçmek üzere bir lobinin kurulması, ikinci olarak yönetimin kaynaklarının tespit ve organize edilmesi, üçüncü olarak lobi faaliyeti ve -gerekirse- kaynakların yönetilmesi için profesyonellerin tutulması, ve son olarak da birliğin merkezinin Hollanda'da kurulması. Bu ikinci kongrede Sovyet delegasyonu gelecekte yapacakları faydalı işleri müjdeleyen bir şekilde işbirliği yaptılar. Khabardey'in "Rodina" adlı kurumunun delegeleri kurumlarının Kafkasya'daki konumu ve görevi hakkında çok açıktılar. Çerkesler'in tarihiyle ilgilenen araştırmacılara arşivlerini açmaya varıncaya kadar, ellerindeki tüm yetkiyi kullanacaklardı. Bu ilk adım bu insanların tarihinin üstünü örten giz perdesini kaldırma umudunu doğurdu. İkinci kongre anayurda dönüş düşüncesini gerçekleştirmek için gerekli olan politik ve sosyal mekanizmayı harekete geçirdi. Bu o zaman 126 yıldır dağınık yaşayan ve söz konusu kurumlar, fikir birliği ve uzlaşma platformu konularında hiç tecrübesi olmayan bir halk için kayda değer bir tecrübeydi. Demokratik hareketlerinde ortak bir felaket korkusuyla hareket ediyorlardı. Dedikleri gibi "trajedimizi de beraber yaşadığımız için beraber hareket etmek zorundayız". ÜÇÜNCÜ KONGRE VE ANAYURDA DÖNÜŞ 1990 Haziran'ında Fethi Recep Londra Üniversitesi'nde Doğu ve Afrika Araştırmaları Okulu'nda Kafkasya ile ilgili bilimsel bir konferansa katıldı. Orada içinde Sovyetler Birliği de olan değişik ülkelerden gelen bilim adamlarıyla karşılaştı. O zamanlar sorunun, Sovyet otoritelerini Çerkeslerin doğal bir şekilde ve uluslar arası meşruiyete sahip bir dönüş hakkına sahip olduklarına ikna etmek olduğunu düşünüyordu. Ne de olsa SSCB'de Çerkeslerin yaşadığı üç yönetsel bölge vardı ve bölgedeki faaliyetleri koordine eden kültürel bir kurum ya da xase'nin yanı sıra her birinde Çerkes faaliyetlerini destekleyen kültürel organlar vardı. Çerkeslerin içinde kayboldukları düşman ve yabancı bir dünyadan, anayurtlarına dönmelerine engel olacak hiçbir neden yok gibi görünüyordu. Ne var ki Fethi Recep, uluslar arası kanunlar ve azınlık haklarıyla ilgilenen çeşitli organizasyonların Çerkeslerden haberlerinin bile olmadığını gördü. Bir anlamda Çerkeslerin sessiz sakin geleneklerinin zararlı bir yan ürünüyle karşı karşıyaydı. Darboğazlarla ve büyük haksızlıklarla karşı karşıya kaldıklarında Çerkesler, teröristlere dönüşmektense sessiz kalmayı ve hasbelkader içinde bulundukları toplumlarla kaynaşmayı tercih etmişlerdir. Fethi Recep de Dünya Çerkes Birliği'nin bir sonraki toplantısını anayurtta yapmak ve anayurda dönüş konusu için, ekim ayında Sovyetlerden izin istemek amacıyla Nalçik'e gittiğinde, doğal haklardan ve uluslar arası kanunlardan hiç bahsetmedi. Sadece SSCB'den ayrılmak isteyen onca gruba karşın geri dönmek isteyen tek grubun kendileri olduğunu söyledi. Dönemezler miydi? Sovyetlerin cevabı yumuşak ve kesin bir "evet" oldu. Sovyetler anayurda dönüş fikrine katılmakla kalmayıp 1991 kongresine de olumlu baktılar ve hatta delegeler Sovyet topraklarına vardıktan sonraki bütün masraflarını da karşılamayı taahhüt ettiler. Sözlerine sadıktılar. Sovyetlerin bu kadar olumlu bir yaklaşım sergilemesine şüpheyle bakabiliriz. Elbette Çerkeslerin bu taleplerini tamamen propaganda amacıyla da kabul etmiş olabilirler, ancak bugüne kadar bu olayı hiç istismar etmediler. Daha mantıklı olan neden Sovyetlerin Çerkesleri çalışkan, güvenilir, sadık, eski ve değerli bir düşman olarak görmeleridir. Kuzey Kafkasya'da sadık bir Çerkes nüfusunun bulunduğu bir bölge, yakın gelecekte Gürcüstan, Azerbaycan ve Ermenistan'ın rahatsızlıkları durdurulamaz veya durdurmaya değmez bir hal alırsa, Sovyetler Birliği'nin çıkarına olacaktır. Dünya Çerkes Birliği'nin üçüncü kongresinden önce iki Çerkes "Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti"nin idari konumu, Moskova tarafından Rusya ile aralarında özel bir federatif statü olan "Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti"ne yükseltildi. "Adiğey Özerk Bölgesi", "Adiğey Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti"ne dönüşürken, idari merkezi de (Özerk Bölge olduğu zaman bölgenin dışında olan) Krasnodar'dan başkent Maykop'a taşındı. Maykop yakınlarında yüksek Çerkes nüfusu barındıran iki rayon (veya bölge), bir idari merkezde toplandı. Kültür Xase'sinin yetki alanı, politik olarak idari merkezin sınırları içinde olup olmadığına bakılmaksızın, Kuzeybatı Kafkasya'daki bütün Çerkes kültürel ve sanatsal faaliyetlerini kapsayacak şekilde genişletildi. Ayrıca kültürel faaliyetlerini sürdürmek ve geliştirmek üzere, beş milyon rublelik önemli bir para yardımı da aldı. Son olarak çok büyük bir jest ile Sovyetler, geleneksel Çerkes bayrağının bir devlet veya eyaletmiş gibi Çerkes bölgelerinde dalgalanmasına izin verdiler. "Sancak-ı Şerif" adı verilen bu bayrak, koyu yeşil zemine işlenmiş, alt taraflarında kesişen üç ok ve bunların üzerinde de üstte dokuz, altta üç tane olmak üzere iki sıra halinde yıldızlardan oluşuyordu. Bu bayrak 1836 yılında Osmanlı sarayında iyi bir konumda bulunan bir Çerkes prensesi tarafından yapılmıştı. Yeşil, Çerkesya'nın yemyeşil manzarasını, yıldızlar da oniki Çerkes boyunu temsil ediyordu. Oklar ise Çerkeslerin eski çağlarda göç ettikleri üç ana yönü (kuzey, kuzey-batı ve kuzey-doğu) temsil ediyordu. Böyle sembolik nesneler millet olma duygusunun yeniden kazanılması için şarttır. Bu hareketler, muhtemelen Fethi Recep'i memnun etmek veya üçüncü kongreden önce yalancı bir pro-Çerkesizm izlenimi yaratmak için yapılmamıştı. Bu hareketler daha ziyade konseyin 1989 başlarında sergilemiş olduğu tavırların bir ödülüydü. O zamanlar Gürcüstan SSC, Abhazya ÖSSC'de yaşayan Abhaz azınlığın oy hakkını elinden almaya çalışmıştı. Ciddi çatışmalar patlak verdi ve Abhazlar, kardeşleri Çerkesleri yardıma çağırdılar. Pek çok Çerkes genci tam olarak bunu yapmak istiyordu; ancak onlara Adığe Xase'nin yönetimindeki yaşlılar engel oldular. Bu akıllıca bir karardı, çünkü çatışmalar birkaç ay sonra durdu ve bir ateşkes anlaşması imzalandı. Üniversite ve Bilimler Akademisi gibi bazı Abhaz kurumları Gürcülerinkilerden bağımsız hale geldi. Bu çatışmalarda Çerkeslerin yer alması Abhazların karşısında daha çok Gürcü, Svan ve diğerlerinin çatışmalara girmesine neden olarak durumun daha da kötüleşmesine neden olurdu. Adığe Konseyi'nin aklıselimi Moskova'ya karşı galip geldi. Dünya Çerkes Konseyi'nin üçüncü kongresi bu yıl 18-20 Mayıs tarihlerinde Nalçik'te gerçekleştirildi. Kongreye Türkiye'den, Hollanda'dan, Almanya'dan üç Amerikan Çerkes derneğinden ve üç Sovyet bölgesinden delegeler katıldı. Suriye delegasyonunun çıkış vizeleri son anda iptal edildi; ama Suriye Çerkesleri yine de, o sırada Suriye dışında bulunan ve arkadaşlarının durumunu öğrenince gönüllü olan insanlar tarafından temsil edildi. İkinci kongrede belirlenen temsil kurallarına göre bu insanların oluşturduğu delegasyon geçerliydi. Kongre, resmi delegelerin sayısının az olmasına rağmen yüksek katılım nedeniyle yerel bir stadyumda yapıldı. Delegeleri ve ziyaretçileri kaldıkları yerden stadyuma ulaştırmak için otobüsler kullanıldı. Amerika'nın Sesi Radyosu Kafkasya'da olanları aktardı, ancak BBC'nin çabalarına rağmen Batı medyasında bu olay çok yer bulamadı. Çerkesler suskunluk geleneklerine uygun bir şekilde hala modern medyayı gerektiği şekilde kullanmıyorlar. Yapılan işlerin ilki, hatta bir açıdan en ilginci, konseyin adının değişmesiydi. Abhazlar kongreye delege göndererek Gürcüler'in yarattığı kötü durumun tanınmasını istediler. Buna mukabil Çerkesler, kurumun adının Abhazları da kapsayacak şekilde Dünya Adığe Birliği'nden Dünya Çerkes Birliği'ne değiştirilmesi için oy kullandılar. Bütün Çerkesler ve az sayıdaki Ubıh kendilerine "Adığe" derler. Abazalar ve Abhazyalılar ise "Apsuwa"dırlar. Çerkeslere başkaları tarafından verilmiş olan "Çerkes" adı ise yalnızca yukarıda adı geçenleri değil, Kuzey Kafkasya'dan sürgün edilmiş bütün halkları kapsar. Bu sayede Çerkesler daha önce birkaç etnik azınlığı temsil ederken, değişiklikten sonra kardeşleri olan Abhazlar ve Dağıstanlıları da kapsayacak şekilde Kafkasya'dan sürgün edilmiş bütün halkları temsil eder oldular. Bana bir Çerkes'in söylediği gibi "Biz (Çerkesler, Abhazlar, Dağıstanlılar) hepimiz Çerkesiz; hepimiz aynı sıkıntıları yaşadık." Aslında Çerkesler ve Abhazlar arasında ortak kabul gören ve Sovyetlerin umut verici hareketleriyle desteklenen bir varsayım mevcuttur: değişik Çerkes yönetsel birimlerinin statülerinin yükseltilmesi, Ekim Devrimi'nden sonra kısa süreli de olsa hayat bulmuş olan bir Kuzey Kafkas ÖSSC'nin tekrar kurulması yolunda ilk adımdır. Kurulması umulan bu federasyon Rusya Federasyonu ile özel bir federe statüye sahip olacaktır. Buna göre savunma, ulaşım ve posta hizmetleri Moskova'nın kontrolünde olmak üzere federasyon içişlerinde serbest olacaktır. Anayurda dönüş düşüncesi, artık Sovyet Federasyonu içinde yeni bir millet kurma idealiyle birleşmektedir. ANAYURDA DÖNÜŞ'ÜN AYRINTILARI Sovyet otoriteleri halihazırda Dünya Çerkes Birliği'ne, üyelerinin anayurtlarına dönüşü için izin vermiştir. Maykop ve civarı başta olmak üzere Kuzey Kafkasya'daki pek çok bölge az bir nüfusu barındırmaktadır ve yeterince gelişmemiştir. Sovyetler de Çerkesler de ilk gelecek olan Çerkesler'in bu şehrin içinde ve civarında yeni semtler oluşturacağını ve çiftlikler kuracağını öngörmektedirler. Öncü bir grup olarak on ila yirmi ailelik bir deneme grubu aranmaktadır. Bu insanlar birikimlerini de yanlarında getirip koruyabileceklerdir. Ayrıca vazgeçmek isterlerse bunda serbest olacak ve bütün varlıklarını da beraberlerinde götürebileceklerdir. Bu göçmenlerin değişik sosyal kesimlerden olacağı ve yalnızca yeni işçiler ve çiftçiler olarak değil, aynı zamanda yanlarında getirecekleri ticaret, üretim, bilim ve ziraat alanlarındaki bilgileriyle de topluma katkıda bulunacakları umulmaktadır. Anayurda dönüş sürecinin kendisi, üçüncü kongrenin ana deklarasyonu ile yönlendirilmiştir. Bu deklarasyon, Khabardey-Balkar ÖSSC'nin başbakanı ve bir Sovyet Çerkesi olan, Yuri Kalmukov'un kongrenin başkanı olarak seçilmesinin hemen ardından kabul edilmişti. Deklarasyon doğal olarak Kuzey-batı Kafkasya'nın Çerkeslerin anavatanı olduğunu ve her Çerkesin buraya dönmeye hakkının bulunduğunu belirtiyordu. Ayrıca daha da önemlisi deklarasyon o zaman bölgede yaşayan çoğu etnik Rus ve Ukraynalı Çerkes olmayan insanın da hukuki, ekonomik, ve kültürel haklarını da garantiye alıyordu. Sonuçta belge anayurda dönmüş Çerkesleri de kapsayarak bölgedeki bütün insanların "barış içinde ve onurlu bir biçimde birlikte yaşayabileceğini" ifade ediyordu. Çerkesler anavatanlarında olmadıkları sürece yok olmaya mahkum olduklarını hissetmektedirler. Bir anavatana sahip oldukları takdirde, bu çok uluslu bir yapıda da olsa, Çerkes toplumu hayallerini gerçekleştirebileceklerdir. Kongre Sovyet topraklarındaki çalışmaları koordine etmeleri için iki Sovyet Çerkesini yönetici olarak seçti. Başkan olarak Carım Aslan'ı ve Başbakan olarak da Erkekler Derneği'nin (Tl'ıxase) başkanı olan Muhiddin'i seçerek kurulması umulan devletin bir parlamenter yapıya sahip olacağının ilk işaretini verdi. Fethi Recep de, arkadaşlarının kendisine verdiği ve bir Çerkes adı olan Hatko Recebkhuer adıyla kongreden döndükten sonra birliğin SSCB dışındaki çalışmalarını devam ettirecektir. Orada bulunduğu sırada orijinal soyadının Hatko olduğunu ("beyaz kurt" olarak çevrilebilir) öğrenmiş; ve arkadaşları da geleneksel olarak önce soyadı sonra adı olacak şekilde kendisine büyükbabasının adına atfen "Recep'in oğlu" anlamında Recebkhuer adını vermişler. Fethi Recep bu kongreyle sadece Sovyetlerin Çerkeslerin anayurtlarına dönüş hakkını kabul etmelerini sağlamakla kalmamı, daha da ötesi kendi insanları için bir cumhuriyetin sözünü de almıştır. Bu sadece O'nun değil tümüyle üçüncü kongrenin bir başarısıdır. GELECEK VE SORUNLAR Bu kongrenin büyük başarıları, büyük sorunları da beraberinde getirmiştir. Öncelikle insanları anayurda dönüşe yönelten ve kongreye katılmalarına neden olan romantik istekler SSCB'nin politik ve ekonomik problemleriyle yüz yüze kalmıştır. Sorunları geniş açıdan ele alma alışkanlıklarıyla Çerkesler gelecek birkaç yıl için anayurtlarına yapılması gereken ekonomik ve kültürel yardımın öncelikle hedefleri olmasına karar vermişlerdir. Fethi Recep aslında, Carım Aslan ve Muhiddin'in ticari amaçlarla Hollanda'yı ziyaret etmeleri için gerekli adımları atmıştı. Amerika'daki Çerkes dernekleri anayurtlarına ticari, eğitim amaçlı ve ekonomik yardımda bulunmak için kampanyalar başlattılar. Abhazlarla Gürcüler arasındaki ilişkiler dikkatle izlenmeli ve Abhazların güvenliklerinin garanti altına alınması için gerekli adımlar atılmalıdır. Öyle görünmektedir ki Sovyetler Birliği'nin iç sorunlarının çözümüne katkıda bulunmak için kayda değer bir miktarda dönüş yaşanmalıdır ki bu da en iyi ihtimalle üç ila beş yıl alacaktır. Bunların yanı sıra DÇB'nin önünde çözüm bekleyen altı önemli sorun daha vardır. En zorlarından biri iletişim sorunudur. Orta Doğu'da yaşayan Çerkesler ve diğer Kafkas halkları henüz modern iletişim araçlarını kullanamamaktadırlar. Yapılan işleri birbirlerine duyurmaları bu yüzden bir sorundur. Bu durumu daha zorlaştıran bir başka etmen ise Suriye'nin (ve hatta belki de Türkiye'nin) bu çabaları zorlaştırmalarıdır. Aslında Suriye'deki Baas partililer Çerkeslerin anavatanlarına dönmelerini veya bu yolda herhangi bir adım atmalarını ihanet sayabilirler. Şüphesiz büyük sayılarda Çerkes'in Orta Doğu'dan ayrılması, burada önemli yer değiştirmelere neden olacaktır. Yakın gelecek için Çerkesler sözlere güvenmektedirler. Son çare olarak medyayı kullanarak ve konuya dışarıdan bakan Amerika veya Avrupa gibi güçlerin desteğini alarak bu kayda değer gelişmeleri daha çok insana duyurabilirler. İkincisi, kimlerin anayurda dönüş hakkına sahip olduğu konusu tam olarak açıklığa çıkmış değildir. Buradaki en rahatsız edici sorunlardan biri dindir. Çerkesler, kimileri eğilim olarak laik, kimileri de inançlarında daha ateşli olmak üzere çoğunlukla Sünni Müslümandır. Üçüncü kongrede Kuzey Kafkasya'nın (Çerkeslerin dönüşünden veya bir Kuzey Kafkasya SSC'nin kuruluşundan bağımsız olmak üzere) heterojen yapısını koruyacağı iddia edildikten sonra, bu amaca ulaşmanın ateşli Müslümanların göçü söz konusu olduğunda ne kadar önemli olduğu ortadadır. Ayrıca eğer Dağıstan da bu cumhuriyetin kuruluşuna katkıda bulunacaksa Dağıstanlıların kökten dinciliğe kadar varan bir Müslümanlık geçmişine sahip olmaları, dini hoşgörünün korunması konusunu daha da karmaşık bir hale getirmektedir. Bir anlamda Çerkes sorunu, modern bir problem olan büyük ve heterojen toplumlarda etnik kimliğin korunması probleminin küçük çaplı bir örneğidir. Çerkesler bir yandan günlük hayatlarında bir mikro-milliyetçiliği sürdürürken, öte yandan da kurulması düşünülen ve çoğu Çerkes olmayan insanın da içinde bulunacağı bir cumhuriyette bir çeşit makro-miiliyetçilikle de içiçe olmak zorunda kalacaklardır. Kolaylıkla öngörülebilir ki, anayurda dönüş değişik derecelerde etnik kimliğe ve dini inanışa sahip Çerkesler arasında bir çeşit doğal elemeyle gerçekleşecektir. Üçüncü olarak, dini kimliği bir kenara bıraksak bile Çerkes kimliğinin eğer bu hedeflenen heterojen cumhuriyette bir rolü olacaksa o da bir sorun olacaktır. Birliğin kendisi de Abhazları saflarına katarak ve aynı sorunları paylaşan diğer Kafkas halklarına da kapısının açık olduğunu ilan ederek halihazırda heterojen bir hal almıştır. Ancak cumhuriyet eğer Çerkes kültürünün gelişimini sağlayamazsa sadece kanunen görevini yerine getirmiş olacaktır. 127 yıl Rus, Arap ve Türk etkisinde kaldıktan sonra Çerkesler çok farklı kültürel evrimler geçirmişlerdir. Orta Doğu'dakiler edebiyat ve yayıncılık konularında Kafkasya'dakilerin yol göstericiliğine ihtiyaç duyacaklardır. Orta Doğu Çerkeslerinin sözlü ve yazılı edebiyatını Sovyet Çerkeslerininkilerle entegre edebilmek için çaba sarf etmek gerekecektir. Daha da ötesi bir zamanlar kültürlerinin içerdikleri hakkında pek az fikri olan birçok insanda kültürlerini tanıma isteği oluşturmak ve onlara kapsamlı bilgi vermek de büyük bir iş olacaktır. Dördüncüsü, eğer anayurda dönüş başarılı olursa, kurulacak olacak cumhuriyette üstesinden gelinmesi gereken ciddi politik sorunlar ortaya çıkacaktır. Böyle bir durumda bölgenin demografisinde meydana gelecek olan değişmeler rahatsızlıklara belki de açık düşmanlıklara yol açacaktır. Eğer dönüş kontrolsüz ve çok hızlı gerçekleşirse ekonomik bozukluklar ortaya çıkacaktır. Daha açık olarak söylemek gerekirse Çerkeslerin kendi içlerinde sosyal yapıları düzenlenmelidir. Geleneksel olarak içinde prensler, asiller, özgür insanlar ve köleler bulunan ve her biri kendi içinde de alt tabakalara bölünmüş olan karmaşık bir sosyal yapıları vardı. Komünizm döneminde yapıları aile geleneklerinden birine indirgenmiş, ancak herhangi bir sosyal yapıyla yer değiştirmemişti. Bu yüzden Çerkes toplumunun karakterinin yeniden belirlenmeye ihtiyacı vardır. Beşinci olarak, dil sorunu çözümlenmelidir. Çerkes dili, biri Doğu (Khabardey) diğeri de Batı (Adığey) diyalekti olmak üzere her biri kendine has kuralları olan iki ana grup halindedir. Kendi başına bir dil olan Ubıhça bugün yalnız iki kişi tarafından konuşulmaktadır; bütün diğer Ubıhlar Türkler veya diğer Çerkesler tarafından asimile edilmiştir. Eğer kurulması umulan devlette Ruslar ve Ukraynalılarla birlikte Abhazlar, Abazalar, ve kendileri toplam olarak yaklaşık otuz dil konuşan Dağıstanlılar da olacaksa devletin resmi dili (ya da dilleri) sorunu çözümlenmesi gereken önemli bir sorun olacaktır. Ancak Çerkesler dilde çeşitliliğe alışkın insanlar oldukları için birkaç resmi dilin kullanılması ciddi bir sorun yaratmayacaktır. Daha önemli görünen sorun ise resmi dil hangisi olacaksa o dildeki edebiyatı insanlara empoze etme sorunudur. Altıncı olarak, bu devletin ister Rusya SSC ile isterse komşu devletlerle olsun politik ilişkilerinin belirlenmesidir. Gorbaçov'un da daha önce tehditle karışık belirttiği gibi eğer Gürcüstan dar görüşlü milliyetçi politikalarını sürdürürse Moskova'nın Abhazya'nın tümünü veya bir kısmını ve Güney Osetya'yı kontrolüne alması mümkündür. Dolayısıyla böyle bir Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti'nin sınırları bütün Kafkasya'da meydana gelecek gelişmelerin de etkisiyle çizilecektir. Bu gelişmeler yapısı itibarıyla Çerkeslerin kontrolü dışında gelişecektir; ve Çerkesler ancak iyi gelişmeler olmasını dileyebilirler. Çerkesler mağlubiyetin ne demek olduğunu bilmektedirler. Giderek artan bir şekilde şunu anlamaktadırlar ki: eğer kimliklerini korumak için bir şeyler yapmazlarsa toplum olarak yok olmaya mahkumdurlar ve yok oluş uzakta da değildir. Gelecek yıllarda bu insanların karşılaşacakları sorunları önemsizmiş gibi göstermek istemem. Öte yandan gelecek onlar için zorlu olduğu kadar heyecan verici de gözükmektedir. İdealizmleri ve şimdiye kadar gösterdikleri ve sosyal yetenekleri göz önüne alındığında sanırım bu kadar iyimser olmak mazur görülebilir. [Bu yazı, "Dünya ve Ben" Kasım 1991, (Washington D.C), s.656-669'den Türkçeye M.Nesij Huvaj tarafından çevrilmiştir. ]+''+John Colarusso

20-23 Eylül 2000 Adiğey Kültür Festivali

Adığey Cumhuriyeti Kültür Bakanı Çemişo Gazi tarafından Kafkas Derneği Genel Başkanı Muhittin Ünal'a gönderilen mesajda; bu yıl Adığey Cumhuriyeti'nin başkenti Maykop'ta düzenlenecek olan "Adığe şarkılarıyla, Adığe Müziğinin Dünyası" adlı festivalin genel çerçevesi ve katılım koşulları belirtilmiş ve tüm hemşehrilerimiz festivale davet edilmiştir. "Adığe Şarkılarıyla, Adığe Müziğinin Dünyası" Festivaline Katılma Koşulları Adığey Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı, Müzik ve Folklor Topluluğu "Nalmes" ve Kültür Merkezi tarafından düzenlenen festival, 20-23 Eylül 2000 tarihleri arasında Maykop'da gerçekleştirilecektir. Festivale, Khabardey-Balkar, Karaçay-Çerkes, Adığey Cumhuriyetleri ile Krasnodar'da ve başka ülkelerde yaşamakta olan müzik gurupları, solistler ve enstrümantal müzik yapanlar katılabileceklerdir. Fesivalin Temel Amacı Ulusal Adığe kültürünü korumak, gelişmesini sağlamak; Farklı ülkelerde yaşamakta olan Adığelerin birlik ve beraberliklerini sağlamak, ulusal kültürlerinin dirilmesine katkıda bulunmak; Yetenekli olan şarkıcı ve müzisyenleri ortaya çıkarmak. Festivalin Alt Amaçları Adığe müzik sanatını yüceltmek, ulusu birleştirecek kültürel değerleri bir araya getirmek; 40 ayrı ülkede yaşamakta olan Adığelerin dünya kültürüne mal olmuş müzikal değerlerlerini daha derinden tanımak, yeniden düzenlemek; Adığe şarkıları ile güftelerini yaşamın içinde yeniden görmek isteyen halkın bu isteğini yerine getirmek; Ulusu yeniden canlandırmak isteyenlerin gücünü birleştirmek, birlikte çalışmalarını sağlamak; Ulusal kültürü yeniden yüceltmek, onun değerini tüm Adığelere ulaştırmak için çalışmak, Adığe kültürünün öğrenilmesi, geliştirilmesi için, yetişen çocuklarımızı özendirmek, kültürümüzün güzelliklerini anlamalarını sağlamak; Eski Adığe şarkılarının söyleniş yöntemlerini, Adığe makamlarını olduğu gibi korumak ve zamana uygun bir şekilde gelişmesi için çalışmak. Dolaylı Olarak Festivalin Amaçları İçinde Yer Alan Hususlar Adığe ulusunun tarihini yeniden öğrenmek, çok eskilerden başlayarak ulusu yönlendirmekte olan, bir arada bulunma, karşılıklı ilişki kurmada geçerli olan değer yargılarına gençlerin yönlenmelerini sağlamak, Adığeliği rehber edinmeleri için eğitmek. Müzik toplulukları (15 kişiden fazla olmamak üzere), solistler, enstrümantal müzik yapanların festivale katılabilmeleri için yaş sınırı yoktur. Festivale katılan en iyi müzik topluluğuna, soliste ve enstrümantal müzik yapanlara bir belge ve plaket verilecektir. Festivale katılmak isteyenler en geç 1 Eylül 2000 tarihine kadar adları ve soyadları ile icra edecekleri müziklerin listesini tertip komitesine bildirmeleri gerekmektedir. Festival Programı: 20 Eylül 2000: Festivale katılacak olanlar Maykop'da toplanacak. 21 Eylül 2000: Festivalin açılışı. 22 Eylül 2000: Festivale katılanlar müziklerini Adığey Cumhuriyeti'nin çeşitli bölgelerinde icra edecekler. 23 Eylül 2000: Festivale katılanların uğurlanması. Yol masrafları festivale katılanlar tarafından ödenir. Yemek ve barınma festival komitesi tarafından karşılanacaktır. İrtibat telefonları: Maykop: (007-87722) 31079 ve 30071Kaffed

Kazaklar da Yurtlarına Döndüler…

Deli Petro zamanında baskılara dayanamayan bir grup Kazak, Osmanlı topraklarına sığınmış, Manyas ilçesinin Karagöl (Kazaklar) mevkiine yerleşmişti. Ana caddeye açılan yan arterleriyle modern bir köy kuran Kazaklar giyinişleri, örf ve adetlerine tutkun olmalarıyla yörenin renkli simaları arasındaydılar. +''+ Kazak töresine göre yedi kuşaktan akraba olanlar arasında evlenme yasaktı. Zamanla köyün hemen hemen tümü akraba olmuş, kızlarını kendi soyundan olmayanlara vermedikleri, dışarıdan da kız almadıkları için evlenme büyük sorun olmaya başlamıştı. Yaşlılar meclisi toplanarak "yedi göbek akrabayla evlenmeme" töresini dört göbeğe indirmiş, ancak zamanla bu da ihtiyaca cevap veremez hale gelmişti. Kazaklar sorunlarını zamanın hükümetine iletmişler, SSCB ile temasa geçerek geri dönme taleplerinin kabul edilmesini istemişlerdi. Taraf olan iki devletin Kazakların sorununu insani boyutta görmesi ile anayurtlarına dönme istemleri kabul edildi. İki kişiden oluşan Kazak komitesi SSCB'ne gitti, yerleşmek istedikleri bölgeyi belirledi. 1962 yılında 1000 kişiden oluşan Kazak kolonisi SSCB'ye döndü. 64 kişi de Amerika Birleşik Devletleri'ne göç etti.+''+Abdülkadir Şeker

Maykop’ta “Vatanına Dönenler Günü” Kutlandı

Yugoslavya'nın Kosova bölgesinde yaşayan Adığeler toplu olarak 1 Ağustos 1998 tarihinde Adığe Cumhuriyetine dönmüşlerdi. Adığe Cumhuriyeti Başkanı Aslan Carim bu günü tarihsel önemi nedeniyle "Vatanına Dönenler Günü"(Repatriant Günü) olarak ilan etmiş olduğundan iki yıldır 1 Ağustos günü Adığe Cumhuriyetinde kutlanmaktadır. Bu yılın kutlama törenleri Adığe Cumhuriyeti Dram Tiyatrosunda yapıldı. Törenlere vatanına dönenlerin yanı sıra Cumhuriyetin yöneticileri, dış ülkelerde yaşayan Adığeler ve kalabalık bir halk topluluğu katıldı. Törende Adığe Cumhuriyeti Başkanı Aslan Carım, Parlamento Başkanı Yevgeni Salov, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Natho Raziyet, Maykop şehri Yönetim Başkanı Mihail Cernicenko, Adığey Yazarlar Birliği Başkanı İshak Maşbaş, Dönenlere Yardım Vakfı Başkanı Necdet Hatam, Dil Öğrenim Merkezi AKTİV'in yöneticisi Mehmet Uzun, Adığey'e ilk donen kişi olan Davut Libzu birer konuşma yaparak bu gün ile ilgili görüş ve düşüncelerini dile getirdiler. Almanya'da yasayan Dr. İhsan Saleh (Wıcuh) de bir konuşma yaptı ve vatanına dönmüş olanların arasından kendisinin belirlemiş olduğu üç kişiye nakdi yardımda bulundu. Vatanına dönmüş olanlardan eğitim ve kültür alanında başarılı olan dört kişiye Kültür ve Eğitim Bakanları tarafından takdir belgeleri ve armağanlar sunuldu. Vatanına dönmüş olanların çocukları Adığece ve Rusça şiirler okuyup oyunlar sergilediler. Törenler Adığe düğünü ile sona erdi. (İ. Çetao, Maykop)Kaffed

Diasporik Bir Topluluk Olarak Çerkesler

Türkiye'de yaşayan Çerkeslerin durumunu ve varoluş sorunlarını anlayabilmek için öncelikle genel olarak farklı coğrafyalarda yaşayan Çerkesler, sonra da özel olarak Türkiyeli Çerkesler üzerine önemli olduğunu düşündüğüm bazı belirlemelerde bulunulması gerekmektedir. +''+ Her şeyden önce, Çerkeslerin diasporik bir halk olduğunun bilinmesi önemlidir. Kısa bir hatırlatma yapılarak söylenirse, Çerkesler 134 yıl önce, yüzyıl kadar süren bir bağımsızlık savaşının arkasından, dalga dalga gerçekleşen sürgünlere uğrayarak, eski Osmanlı topraklarının bir ucundan diğerine (Balkanlara ve Rumeliye, Anadolu'ya ve bugün Cezayir, Suriye, Ürdün, İsrail olarak bilinen topraklara), dağıtılıp, yerleşime tabi tutulmak üzere anayurtlarından koparılmışlardır. Bugün ise 40'dan fazla ülkede dağınık olarak yaşamaktadırlar. Prototip diasporik toplum örneği sayılan Musevilere ek olarak, tıpkı Filistinliler, İrlandalılar, Afrikalılar gibi Çerkesler de bu tip toplulukları tanımlayan ayırtedici özelliklerin çoğunu taşımaktadırlar: SORU 1: Çerkesler, diasporik toplulukların hangi özelliklerini göstermektedir?p> Çerkesler öncelikle anayurtlarından istekleri dışında koparılarak, birden fazla ülkede dağınık olarak yaşamak zorunda kalmışlar, buna karşılık anayurtlarına ilişkin kollektif hafızalarını ve mitleştirilmiş bir tasavvuru korumuşlardır. İkinci olarak, bu kollektif hafıza ve tasavvur, anayurtla hiç ilişki kurulamadığı zamanlarda bile ortak kültürel kimliklerini beslemeye, yeniden-üretimini sağlamaya devam etmiştir. Üçüncü olarak, sürgün edildikleri coğrafyalarda anayurtlarına bir gün geri dönecekleri umudunu hep canlı tutmuşlar, dahası koşullar uygun olduğunda bunu gerçekleştirmeye de başlamışlardır. Son olarak da; uzun yıllar birbirlerinden ayrı düşmüş olmalarına ve karşılaşma fırsatını yakın zamanlara kadar çok az elde edebilmiş olmalarına rağmen, farklı farklı coğrafyalarda yaşayan Çerkes toplulukları aralarındaki benzerlikler ile dayanışma ve yakınlık duygularını koruyabilmişlerdir. Bu arada bu son iki nokta açısından özellikle 1990'lı yıllardan itibaren daha önce hiç olmadığı kadar önemli adımlar atıldığı belirtilmelidir. Diaspora Çerkeslerinin Abhazya, Güney Osetya ve Çeçenistan ile gösterdikleri dayanışma, yine benzeri bir dayanışma ile Kosova'daki Adığelerin anayurtlarına dönerek yerleşmelerinin sağlanması, diğer yandan Dünya Çerkes Birliği'nin kurulması bunun en önemli göstergeleridir. SORU 2: Diasporik bir toplum olmak Çerkeslerin kültürel kimliklerini ne şekilde etkilemiştir?p> Kollektif kimliklerin biçimlenmesinde mekanın/coğrafyanın önemli bir rolü vardır. Bütün kollektif kimlikler bir yer'den/coğrafyadan veya bir yer/coğrafya için konuşurlar. Bu açıdan bakıldığında diasporik bir topluluk olduğunu belirttiğimiz Çerkeslerin kollektif kimliği, hem bir yerden/coğrafyadan konuşmaktadır, hem de bir yer/coğrafya için konuşmaktadır. Bir metaforla söylenirse, Çerkesler ayaklarıyla bir coğrafyada durmakta, yürekleriyle bir başka coğrafyaya uzanmaktadırlar. Böylelikle, üzerinde durdukları –yaşadıkları coğrafya ile, gönülleriyle uzandıkları yani bir gün dönmek ya da en azından bir kez görmek umudu taşıdıkları coğrafya- yani anavatanları, Çerkeslerin kollektif kimliğinin iki coğrafik dayanağını oluşturmaktadır. Dolayısıyla Çerkes kültürel kimliği diye bir şeyi anlayabilmemiz için, Çerkeslerin, üzerinde yaşadıkları coğrafyalar ile, hep hayallerini süslemiş olan anayurtlarıyla olan ilişkilerinin karşılıklı dinamiklerinin iyi anlaşılması gerekmektedir. SORU 3: Çerkeslerin üzerinde yaşadıkları coğrafyalarla ilişkileri nasıl olmuştur? Yüz yıldan fazla bir süredir farklı coğrafyalarda, dolayısıyla farklı tarihselliklerde yaşayan Çerkesler için ortak bir kültürel kimlikten söz edebilmeye imkan var mıdır? Öncelikle, yurtlarından edilmiş olmanın Çerkesleri adeta kollektif bilinç altlarına işlemiş bir korkuyla, üzerlerinde yaşadıkları topraklara –en az kendilerini o toprakların asıl sahibi sayanlar kadar- sahip çıkmak durumunda bıraktığı söylenebilir. Buna tarihten birçok kanıt gösterilebilir, ama en tipik olanı gerek Ürdün'deki gerekse Türkiye'deki Çerkeslerin bu iki ülkenin kuruluşunda sayılarıyla hiç de orantılı olmayan bir katılımla oynamış oldukları aktif roldür. Ancak en azından Türkiyeli Çerkesler söz konusu olduğunda, Çerkeslerin diasporik toplumlara özgü olduğunu düşündüğüm bir kabullenilme duygusu ve yeniden yerinden edilmek korkusuyla davranarak gösterdikleri bu sahiplenmenin, onların yine de Türkiye'nin ulusal inşa sürecinin belirli bir evresinden sonra ötekileştirilerek dışlanmalarını önlemedği de belirtilmelidir. İşte farklılıkların kimliklenmesinin temeli olan bu ötekileştirilme süreçlerinin dinamikleri ve bu dinamiklerin Çerkeslerin üzerinde yaşadıkları ülkeden ülkeye gösterdikleri değişiklikler, Çerkeslerin farklı coğrafyalarda farklı vurgular taşıyan kimlikler geliştirmelerine neden olmuştur. Bu nedenle, diasporada yaşayan bütün Çerkeslerin kendilerini birbirinin tıpatıp aynısı olan tariflerle tanımladıklarını söyleyebilmek mümkün değildir (kaldı ki, aynı coğrafyada yaşayanlar bile Çerkeslik kimliğine aynı tarifler üzerinden tutunmamaktadır). Başka türlü söylenirse, diaspora Çerkesleri, üzerine yerleştikleri coğrafyalarda yaşanan farklı farklı modernleşme ve uluslaşma süreçlerinin etkileriyle, birbirlerinden farklı vurgular taşıyan kimlikler geliştirmek durumunda kalmışlardır. Nitekim, bu vurgu farklılıkları diaspora Çerkeslerinin birbirleriyle karşılaşmalarında, ilk karşılaşma anının coşku ve heyecanı biraz geçtikten sonra kendisini göstermekte, hatta bazen "kimin daha çok Çerkes olduğu" bile gizliden gizliye tartışmaya açılmaktadır. Ancak, burada hemen önemli bir noktanın daha altının çizilmesi gereklidir. Diasporalı olmak nasıl bir yandan Çerkeslerin farklı coğrafyalarda farklı vurgular taşıyan kimlikler geliştirmesine neden olmuşsa, diğer yandan da yüzyılı aşkın bir süredir anayurtlarından ve birbirlerinden ayrı düşmüş ve zaman zaman birbirleriyle hiçbir ilişki kuramamış olmalarına rağmen ortak aidiyetlerini koruyabilmelerine de neden olmuştur. İlk bakışta paradoksal gibi görünen bu durum, diaspora Çerkeslerinin kimlik tariflerinin ikinci coğrafi temeli olan anayurtlarıyla kurmuş oldukları ilişkinin dinamiklerine yakından bakıldığında ancak anlaşılabilir hale gelebilir. SORU 4: Anayurdun Çerkeslerin kültürel kimliklerinin tarif edilmesinde yeri nedir?p> Çerkesler bütün diaspora halklarında belirli ölçülerde rastlanabileceği gibi, zorla koparıldıkları anayurt topraklarını mitleştirmişlerdir. Nitekim, diasporadaki Çerkeslerin edebiyattan resme kadar bütün kültürel üretimlerine bakıldığında bu mitleştirmenin izlerini görmek mümkündür. Bunun iki nedeni vardır. İlk olarak, Çerkesler yerleştikleri topraklarda ötekileştirildikleri ölçüde kimliklerini tarif edebilecek hiçbir pozitif referans üretemeyecek duruma düşmüş ve farklılıklarını tarif etmelerini sağlayacak özdeşleşmeyi kendileri için adeta yön bulmaya yarayan kutup yıldızı işlevi gören anayurtlarıyla gerçekleştirmişlerdir. Anayurdun Çerkes kimliğinin tarifinde referans alınan bir merkez olmayı sürdürmesinin ikinci nedeni ise, çok zengin bir sözlü kültüre sahip olan Çerkeslerin anadillerinin, -Rusçanın baskısına rağmen- sadece anayurtta yazılı dile dönüştürülebilmiş olmasıdır. Anayurt ancak böylelikle, Çerkeslerin kollektif hafızalarının belgeleyicisi ve aktarıcısı, dolayısıyla da Çerkes kimliğinin yeniden-üretiminin doğal merkezi olma özelliğini hep sürdürebilmiştir. Dolayısıyla, anayurt, Çerkesler için, ona erişimin en zor olduğu zamanlarda bile kollektif kimliklerini besleyen yegane kültürel merkez olmaya devam etmiş, diaspora coğrafyası ise hiçbir zaman Çerkes kimliği için anayurda eşdeğer özgünlükte kültürel yeniden-üretim merkezi oluşturamayarak, onun karşısında hep çevre olarak kalmıştır. İşte bu nedenle biz bugün farklı coğrafyalarda farklı vurgular kazanmakla birlikte, diasporadaki bütün Kuzey Kafkasyalı toplulukları ifade eden bir üst aidiyeti anlatan Çerkes kültürel kimliğinden söz edebiliyoruz. Nitekim, bu aidiyet dolayısıyla Çerkesler bugün, dünyanın neresinden olurlarsa olsunlar birbirleriyle karşılaştıklarında, ortak dillerini konuşamadıkları durumlarda bile, başka paylaşımlar üzerinden birbirlerini tanıyabilmekte, birbirlerine yakınlık/sıcaklık duyabilmekte, en önemlisi daha önce de belirttiğim gibi Abhazya, Güney Osetya meselelerinde olduğu gibi somut dayanışma örnekleri gösterebilmektedirler. Sonuç olarak özetle söylersek, diasporalı olmak, Kuzey Kafkasyalı toplulukların bir yandan üzerinde yaşanan ülkelerin dinamiklerine bağlı olarak kollektif kimliklerini Ürdün'de, Türkiye'de ya da Suriye'de farklı farklı vurgularla kurmalarına, diğer yandan anavatanlarının kendileri için bir kutup yıldızı işlevi görmesinden ötürü, nerede yaşıyor olurlarsa olsunlar ortak kültürel aidiyetlerini korumalarına yol açmıştır. Buradan hareketle Çerkeslerin varoluş sorunu açısından önemli bir sonuca varılabilir ve anayurtla diasporadakilerle yakın ilişkiyle dayanışma içinde olunmazsa asimilasyonun kaçınılmaz olacağı söylenebilir. Bu durumda ise, diasporadakileri ve anayurtlardakileri birlikte kucaklayan bir ad olarak Çerkeslik kimliğine sahip çıkmak önemli bir varoluş projesi haline gelmektedir. SORU 5: Çerkes kimliğinin diasporadakileri ve anayurtlardakileri kucaklayan bir kimlik projesinin adı olması ne demektir?p> Çerkes adı belirli bir etnikliğe işaret ediyor olmasına rağmen, 134 yıldır diasporada yani birbirlerinden farklı tarihsel ve siyasal coğrafyalarda yaşıyor olmalarına rağmen, yerleştikleri ülkelerdeki yerli topluluklar karşısında farklılıklarını, ortak bir geçmiş ve anavatanla, sürgüne ilişkin belleklerini, bir ölçüde de dillerini korumayı sürdürebilmiş Kuzey Kafkasya kökenli toplulukların paylaştıkları bir aidiyeti, kültürel kimliği anlatmaktadır. Başka ifadeyle, diasporada yaşayanlar söz konusu olduğunda Çerkeslik, anayurt Kuzey Kafkasya'daki, sadece Adığeleri ifade edecek biçimde daraltılmış kullanımından farklı bir anlam genişliğine kavuşmaktadır ve kanımca böyle bir kul-lanım da gereklidir. Çünkü, diasporadaki Kuzey Kafkasya'lı toplulukların var oluşlarına, her kültür kadar yaşatılmaya değer farklıklarından kaynaklanan zen-ginliklerini korumalarının yolu, içinde yaşadıkları coğrafyalardaki ötekilik konum-larını imlemek üzere çağrıldıkları bu ada sahip çıkarak, ona yüklenen anlam kodlarını yeniden –kendilerinin- yazmalarından geçmektedir. Özetle söylenirse, diasporadaki, ama en çok da Türkiye'deki Kuzey Kafkasya kökenli toplulukların kendilerini Çerkes olarak tarif etmeleri, Çerkeslerin asimile olmalarını önleyecek bir kimlik stratejisi olarak önemlidir. SORU 6: Diasporadaki diğer Çerkesler ile karşılaştırıldığında Türkiye'deki Çerkesler'in durumu ne gibi özellikler göstermektedir?p> Türkiye'li Çerkesler, diasporadaki Kuzey Kafkasya'lı topluluklar arasında demografik olarak en kalabalık; kentli ya da kırsal kesimden olma, sınıfsal köken, eğitim düzey, politik tercih gibi ölçütlere göre en fazla farklıla-şarak aidiyetleri açısından çapraz bölünmüş, nihayet ait oldukları kabileler itibarıyla da en fazla çeşitlilik gösteren topluluğu oluşturmaktadır. Bu tabloyu tamamlayacak şekilde, kültürel yok oluş sorununu en ciddi tehdit olarak yaşayanların da Türkiye'li Çerkesler oldukları söylenebilir. Bunun açıklaması ise, iyi ya da kötüydü tartışmasına girmeden yapılacak bir tespitle, Türkiye'nin modernleşme ve ulus-devlet olma sürecinin taşıdığı özelliklerde bulunabilir. Çok özetle söylenirse, Türkiye'nin modernleşme ve uluslaşma sürecinin dinamikleri içerisinde diğer kültürel ve etnik kimlikler gibi Çerkeslik kimliği de, kamusal alandan çekilmek zorunda kalarak, ancak özel alanda ifadelendirilebilir hale gelmiştir. Ancak aynı modernleşme süreci Türkiye'li Çerkesler'in farklılık kimliklerini özel alandan çıkararak, kamusal alanda ifadelendirmelerine yol açacak dinamikleri de yaratmıştır. Bu nedenle bugün Türkiye'de para-doksal biçimde iki süreç iç içe sürmektedir. Bir yandan Çerkes nüfusun bir kesimi için hızlı ve neredeyse gönüllü hale gelmiş bir asimilasyon süreci, diğer yandan bir başka kesimi için hızlı bir yeniden-kimliklenme, deyim yerindeyse yeniden-Çerkesleşme süreci. Bu ikincisinin ortaya çıkmasında Türkiye'nin içsel dinamikleri kadar, glob-alleşmeyle ortaya çıkan yeni koşullar, bağlı olarak diğer diaspora Çerkesleri ve anayurtla girilen yakın ilişkiler, hepsinden de öte 1970'lerden başlayarak Türkiye'de Çerkesler'in var oluş sorununu sürekli gündemde tutarak çözümler üzerine düşünen Çerkes aydınlarının yarattığı yeni ivme neden olmuştur. SORU 7: "Yeniden-Çerkesleşme" neyi anlatmaktadır?p> Türkiye'deki Çerkesler ile Ürdün'deki Çerkesler arasında bir karşı-laştırma yapılarak söylenirse, Ürdün'de ya da İsrail'de Çerkes olarak doğulmaktadır. Türkiye'de ise Çerkes olarak doğulmamakta, Çerkes olmak ya büsbütün unutulmakta ya da bir daha unutulmamak üzere öğrenilmekte, iradi olarak tercih edilmektedir. Bununla şu anlatılmak istenmektedir. Çerkeslik adını andığım diğer ülkelerde, var-lığı resmen tanınmış, kimsenin sorunsal-laştırmadan kendisini içinde bulduğu bir kamusal kimliktir, böylelikle özel yaşamdan kamusal yaşama hiç kesintiye uğramadan yaşanmakta, Çerkeslik gündelik yaşamın pratikleri içerisinde herhangi bir kesintiye uğramamaktadır. Bildiğim kadarıyla örnekleyerek anlatayım, Üdün'de ya da İsrail'de Çerkes çocuklar çoğunlukla Çerkesçe konuşulan evlerinden sabahları servislerle alınarak yine Çerkesçe ders de görebildikleri Çerkes okullarına gitmekte, okul sonrasında ya da hafta sonları boş zamanlarını Çerkes derneklerinin gençlik klüplerindeki arkadaşlarıyla geçirerek Çerkes danslarını öğrenmektedir. Dolayısıyla, bu gençler için Çerkeslik kimliği, Türkiye'deki Çerkes gençleri gibi sadece belirli –evlenmeler, cenazeler ya da büyük kentlerdeki nadir akraba toplantıları gibi- ritüeller sırasında ya da –o da gitmeyi tercih ediyorlarsa- hafta sonlarında dernek çatısı altında hatırlanan bir şey değil sürekliliği olan bir yaşam biçimini anlatmaktadır. Yani, Ürdün ya da İsrail'de Çerkeslik çoğu zaman adının bile konmasına gerek olmadan, dolayısıyla sorunsallaştırılmadan yaşanan gündelik bir pratiktir. Türkiye'de ise Çerkeslik ancak iradi bir tercihle yaşanabilir, üstelik böyle bir iradenin varlığında bile, oldukça karmaşıklaşmış bir toplumsal/kamusal yaşam içerisinde kesintisiz olarak yaşanması mümkün değildir. İşte bu nedenle Türkiye'de Çerkeslik kimliği, Çerkes olunduğunu kamusal alanda da ifadelendirmeyi de içeren iradi bir tercihle ilgili hale gelmiştir. Ve bu iradi tercihle yaşanan kimliklenmenin adı "Yeniden-Çerkesleşme"dir. Bunu öncüsü de kentli Çerkes aydınları ol-muştur. Özetle söylenirse, yeniden-Çerkesleşme, bir zenginlik olan farklılık-larının yeniden-üretiminin mümkün olmadığı koşullarda Türkiye'li Çerkesler'in Türkiye'nin demokratikleşmesinden ayrı düşünülemeyecek olan kültürel/politik aidi-yet tercihini anlatmaktadır. Ve bu aidiyet hiçbir ırkçılık, ayrılıkçılık taşımayan, ancak kendisini yeniden-üretebileceği koşullara sahip olabilmek için eşitlik ve özgürlük talep eden bir kimlik aidiyetidir. Yüreğinin bir yarısı varlığına saygı göstermesi koşuluyla bu coğrafyadakilerle, diğer yarısı anayurtlarıyla diasporadaki diğer Çerkeslerle birlikte atan bir kimliktir. Kaynak: Nart Dergisi, Sayı 12, Mart-Nisan 1999.p>+''+Sevda Alankuş

Carım Aslan’in Basın Toplantısı

Başkan Putin 30 Mayıs tarihinde Moskova`da bir toplantı düzenleyerek Kuzey Kafkasya Cumhuriyet ve eyalet liderleri ile kendisini temsilen bölgeye atadığı Viktor Kazantsev`i tanıştırdı. Adığey Başkanı Aslan Carım toplantı sonrası Maykop`ta bir basın toplantısı yaparak konu hakkında bilgi verdi ve gazetecilerin sorularını cevaplandırdı. Carım`ın açıklamasına göre Başkan Putin liderlerle yaptığı toplantıda temsilcisinin Yerel yönetimlerle Merkez arasındaki zincire eklenmiş yeni bir halka olmadığını, aksine Merkez ile yerel yönetimler arasındaki işbirliğini ve bağları güçlendirici bir unsur olduğunu özellikle belirtti. Carım bu ayrımın önemli olduğunu zira gerçeğin merkezi medyanın göstermek istediği şekilde olmadığını dile getirdi. Cumhurbaşkanı Temsilcisinin asli görevinin Cumhuriyetlerde bulunan federal devlet organlarının işlerini düzene sokmak, onlara güç katmak ve işleyişlerini düzeltmek olacak. Cumhurbaşkanı Temsilcisinin bölgesinde ne gibi bir yapılanmaya gideceğini temsilci kendisi belirleyecek ve bu konuda şimdiden bir şey söylemek mümkün değil. Carım konuşmasında bir konuya daha dikkat çekti. Rusya'nın devlet sisteminde değişiklik yapılması ile ilgili olarak hazırlanan 4 yasa taslağından üçü Duma`ya sevk edilmiş durumda. Dördüncüsünün Duma`ya gönderilmesinden Putin vazgeçmiş bulunuyor. Geri çekilen bu yasa taslağına göre Cumhuriyetlerde bulunan Federal Devlet Organlarına Yerel Yönetim liderinin görüsü alınmadan doğrudan Merkezden atama yapılabilecekti. Bu durumda yerel yönetim liderlerinin etkinlikleri büyük ölçüde azalmış olacaktı. Görüşmelerde Cumhuriyet liderleri Putin`e kendi görüşlerini ilettiler. Başkan Carım da Putin'e şu görüşünü iletti. Gerek Rusya Federasyon Meclisine göndereceği bildiride ve gerekse medyada herkesin açıklıkla anlayabileceği şekilde ülkede kabul görmüş ve yerleşmiş bulunan federal prensiplerin asla değiştirilmeyeceği ve dokunulmayacağını dile getirmesi. Başkan Carım Federasyon Meclisinin oluşturulması ile ilgili yasa teklifi hakkında kendi görüşlerini anlattı ve toplantıya katılan liderlerin bu konuya büyük bir dikkat ve titizlikle yaklaşılması ve çözümlenmesi konusunda görüş bildirdiklerini söyledi. Bu konuda Duma`ya götürülen yasa teklifine alternatif yaklaşımları olanlar da vardı ve onlar çoğunluktaydı. Bunlara göre Yerel Yönetimlerin Başkanları ile yasama organlarının başkanlarının Federasyon Meclisi üyelikleri korunacaktı ancak onlar meclisin her toplantısına katılmak zorunda olmayacaklardı. Onların toplantıların beşte birine katılmaları yeterli olacaktı. Yerel Yönetim Başkanları ile Yasama Meclisi başkanlarının bir suç işlemeleri halinde görevden alınabilmeleri ile ilgili ikinci yasa teklifi üzerinde yapılan görüşmelerde de konunun önemine binaen üzerinde dikkat ve titizlikle durulması gerektiği belirtilmişti. Carım federal yasalarda dikkate alınmasını istediği üç hususu da Putin`e ilettiğini belirtti. Bunlar, Adığey için büyük önem arz eden Paritet (halklar arası eşitlik) ilkesine göre parlamento ve devlet organlarının oluşturulması. Bu ilke Adığey'de 1991 yılından beri uygulanmakta olup bir anayasa hükmü haline de gelmiş bulunuyor. Ancak bu uygulama Rusya Federasyonu anayasası ve seçim yasası ile uyuşmuyor ve bu nedenle de değiştirilmesi gerekiyor. Cumhuriyetimizde bu uygulamayı değiştirmeye kalkmanın iyi sonuçlar getirmeyeceği de belli. İkinci konu Cumhuriyetin iki resmi dili olması sorunu. Üçüncüsü ise göçmen sorunu olup bu problem halen Adığey Başkanının kararnamesi ile çözülüyor. Bu sorunlar eğer federal yasalarla çözüme kavuşturulmazsa Adığey'in bu yasalarını değiştirmesi gerekecek. Bu da toplumsal barışımızı bozacak. Bu durumda merkezde cumhuriyetlerin özel durumlarının göz önüne alındığı yasal düzenlemelerin yapılması gerekiyor. Bu ihtiyaç sadece Adığey için değil Karaçay-Çerkes, Dağıstan ve başkaları için de mevcut. Başkan Putin de toplantıda Cumhuriyetlerin kendilerine özgü özellikleri üzerinde durarak buna İnguşetya'da çok kadınlı evliliğe izin veren uygulamayı örnek gösterdi. Ancak federal yasalarda cumhuriyetlerin özel koşullarının gözetilmesi görüşünü de destekledi. Başkan Carım Aslan daha sonra gazetecilerin sorularını cevaplandırdı. Cumhurbaşkanı Temsilcisi Cumhuriyetlerdeki federal devlet organlarını yönetecek, onlar için kurallar koyacak. Bu organlar çoğu kez yerel devlet organları ile iç içe çalışıyor. Bu durumda Cumhurbaşkanı temsilcisi Cumhuriyetlerin yönetimlerine karışmış olmayacak mı, bu karışmanın sınırı nasıl belirlenecek? Bu sistemin işleyiş sekli ve karışmanın sınırı henüz tam olarak belirlenmiş değil. Ancak bu konuda belirlenmiş bir prensip var. Cumhurbaşkanı Temsilcisi yerel yönetimlere karışmayacak. O daha çok R.F. Anayasası ve yasalarının ihlal edilmemesine dikkat edecek. Son seçim sonuçlarına göre Adığey, Başkana muhalif olan bölgelerden sayılıyordu. Buna göre Başkan`ın Adığey'e karşı tutumu nasıl? Şu ana kadar Adığey'le ilgili tutumunu belli etmedi. Bunu zaman gösterecek. Kendisi ile 8 Haziran tarihinde görüşmemiz var. Bu görüşmemizde tutumu belli olacaktır. Kendisini Cumhuriyetimize davet edeceğim. V.Putin federal yasalarla yerel yasaların arasındaki çelişkileri gidermenin temsilcilerinin bas görevi olduğunu söylüyor. Bu bir bakıma merkezi yasaları güçlendirmek ve federalizmi zayıflatmak anlamına gelmiyor mu? Şu anda ben de R.F. Başkanı ile yaptığım görüşmelerin etkisinden henüz kurtulabilmiş değilim. Toplantıya gitmeden önce ben de aynı şeyleri düşünüyordum. Bu nedenle Başkandan devletin federal prensiplere bağlı kalacağını duyurmasını istedim. Çünkü merkezi medya uzun zamandan beri sanki federal bir devlet değiliz de üniter bir devlet mişiz gibi davranıyor. Jirinovski tarafından çıkarılan bir dergideki makalede federasyon hiç yokmuşçasına üniter devletten söz ediliyor. Başkan her an federal sorunlarla uğraşmayacak ve bu işleri yürütecek olan bürokrasi. Açıkça söylüyorum ki: Rusya bürokrasisinin büyük bölümü üniter devletten yana olup federasyonu istememektedir. Bu sorunlar yakınlarda federasyon meclisinin toplantısında ele alınacak. Bu konularda görüş bildiren hukukçular Rusya'da federalizmin bildirilerde yazılı olmaktan öte bir yol katetmediğini söylüyorlar. Devlet Duması'nın da yasaları çıkarırken ülkenin federasyon olup olmadığına hiç aldırdığı yok. Yasa tekliflerini ellerinden zorla almazsak görüşlerimizi sormak için göndermeye hiç niyetleri yok. Bu nedenle federasyon meclisinden Duma`nin gönderdiği yasaların yarısını geri çevirmemiz gerekiyor. Bu sebeplerden dolayı federasyon meclisinin oluşturulması için hazırlanan yeni yasa tasarısını büyük bir dikkatle ele almak gerekiyor. Seçimlerde ulusal çevreler oluşturulabilmesine olanak sağlayan bir merkezi yasaya ihtiyaç var. Aksi takdirde seçmenlerin oy kullanma yerinde ilk yaptıkları is soydaşları olmayan adayların listeden isimlerini karalamak oluyor. En son yapılan seçimlerde Maykop'tan bir tek Adığe aday dahi seçilemedi. Maykop'ta bir ulusal seçim çevresi oluşturmamış olduğumuza şimdi çok pişmanım. Kısacası yerel yönetimlerde kargaşa ve huzursuzluklara neden olmamak için federal normların oluşturulması gerekiyor. İki resmi dil olayı da bu kapsamda ele alınmalı. Görünen o ki yerel yönetim liderleri ile Cumhurbaşkanı Temsilcisi arasında bazı sürtüşmeler yaşanacak? Ben şahsen Rusya'nın tepeden tırnağa kadar bir yasal düzenlemeye tabi tutulması taraftarıyım. Ancak bu yapılırken gereksiz yanlışlıkların yapılmasından da endişe ediyorum. Şu anda Başkan ile 8 Haziran'da yapacağım görüşmede kendisine bu konularda sunacağım görüşlerimi hazırlamakla meşgulüm. [ 3 Haziran tarihli Adığe Mak gazetesinden çeviren: İ. Çetao. ]  Aslan Carım

Avrupa Birliği’ne Adaylık ve Kafkas Dernekleri

I. Helsinki Zirvesi'nde Avrupa Birliği'ne aday olmasıyla birlikte Türkiye için 2000 yılında yeni bir dönem başladı. Avrupa Birliği'ne adaylık, Batı'ya ve Batılılaşmaya yönelik yaklaşık 200 yıldır süren çabalar açısından önemli bir dönüm noktasıydı. Adaylık ile birlikte büyük bir iyimserlik havası, en azından geçici olarak, tüm ülkede hakim oldu. +''+ Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girmesi, hatta bundan da önce, adaylık görüşmelerinin sürdürülmesi yasal, siyasal ve ekonomik düzeyde pek çok düzenlemenin yapılmasına bağlı. Yaygın kanı, bu düzenlemeler sonucu bir yanda insan hakları ve demokratikleşme gibi yıllardır çözümlenemeyen sorunların aşılacağı, diğer yanda da yapısal dönüşümler yoluyla ekonomiye bir canlılık ve hareket getirileceği yolunda. Avrupa Birliği'ne tam adaylık ile birlikte, ünlü kokoreç tartışmasında olduğu gibi, Türkiye Avrupa Birliği yasal mevzuatını tam olarak benimseyecek. Böylesi bir dönüşümün Türkiye açısından son derece köklü bir değişime yol açacağı açık. Türkiye'nin tarihsel-toplumsal gelişimi ve jeo-politik konumu ile uluslararası gelişmeler göz önüne alındığında Avrupa Birliği'ne üyelik nihayet gerçekleşecek gibi görünüyor. Üyelik, belki iyimser tahminlerde olduğu gibi 10-20 yıl içinde değil, fakat şu anda derneklerimizde aktif olarak faaliyet gösteren gençlerimizin görebileceği kadar yakın bir dönemde gerçekleşecek, çünkü adaylık ile birlikte, Türkiye'nin Batılılaşma sürecinde artık geri dönülemeyecek bir aşamaya geldiğini düşünüyorum. Bu nedenle, Kafkas derneklerinin bu konuda duyarlı ve bilgili olması, değişecek koşullara önceden uyarlanması ve hatta bu sürece kendi yaklaşımları ve hedefleri doğrultusunda, olduğunca, müdahalede bulunabilmesi gerekli. Kötümserler, yani bir "zenginler" veya "Hıristiyan" kulübü olarak tanımlanan Avrupa Birliği'nin Türkiye'yi hiç bir zaman üyeliğe kabul etmeyeceğini söyleyenler haklı bile olsa, Kafkas derneklerinin Avrupa Birliği konusunda bilinçli ve aktif bir rol oynaması gerekli, çünkü Türkiye ve dolayısıyla Kafkas dernekleri açısından adaylık ile birlikte yeni bir süreç başladı, bu süreç hepimize yeni açılımlar ve fırsatlar sunuyor. Bu yazıda, Avrupa Birliği'ne adaylık sürecinde Kafkas derneklerinin neler yapabileceği/yapması gerektiği konusunda bazı öneriler tartışmaya açılmıştır. Bu konuda yapılacak üretken bir tartışmanın derneklerimiz ve toplumumuz açısından çok önemli olduğu açıktır. II. Nart okyucularının çok iyi bildiği gibi Cumhuriyet döneminde Kafkas derneklerinin açılması ve yaygınlaşması, genel demokratik ortam ile yakın ilişkilidir. İlk dernekler, çok-partili dönemde, 1950'lerde büyük kentlerde kurulmaya başlanmıştır. Derneklerin Anadolu genelinde yaygınlaşması 1960'larda ve özellikle 1970'lerde gözlenmektedir. Bu dönemde Çerkeslerin yaşadığı hemen her bölgede, ilçe ve hatta köy düzeyinde derneklerin yaygınlaştığı görülmektedir. 1950'lerden itibaren kurulan Kafkas derneklerinin büyük ölçüde "balo" ve "gençlik çayları" gibi etkinlikler ile "beraber olma" işlevini sürdürdüğü, faaliyetlerinin "halk oyunları" başta olmak üzere belirli kültürel değerlerin yeniden-üretimi ile sınırlı kaldığı görülmektedir. Özellikle büyük kentlerde kurulan dernekler "hemşehrileri bir araya getirme ve kaynaştırma" yoluyla yok olan kültürü koruma kaygısını taşımışlardır. Derneklerin büyük bir çoğunluğunda ana amaç "kültürü koruma ve yaşatma" çabasıdır. Derneklerin bir kısmında "sosyal yardımlaşma ve dayanışma"nın önemli olduğu ifade edilse de, aşağıda değineceğimiz gibi, bu çalışmalar çok başarılı olamamıştır. 1970'lerde "kültürü koruma ve yaşatma" faaliyetleri daha da zenginleşmiştir. Bu tarihe kadar dernek faaliyetlerinin halk oyunları kursları ve genellikle tarihi/folklorik yazılara yer veren bülten/dergi yayınları ile kısıtlı olmasına karşın, 1970'lerde kültürel faaliyetlerin çeşitlendiği görülmektedir: koro, tiyatro, araştırma/derleme ve, en önemlisi, dil kursları. Bu dönemde dernekler çerçevesinde yürütülen kültürel faaliyetlerin "kültürün korunması ve geliştirilmesi" için yeterli olmadığının da görülmesi ile birlikte, kültürel varlığının sürekliliğini güvence alacak koşullar üzerine yoğun bir tartışma sürecine girilmiş, bu süreçte "dönüş düşüncesi" giderek yaygınlık kazanmıştır. Bu tartışma sürecinin siyasal bazı yansımaları olmakla birlikte, sürecin bizzat kendisi ve amacı "kültürün korunması ve geliştirilmesi" ile sınırlı kalmış, bu anlamda ("parti politikası" anlamında) siyasetten uzak kalınmış, siyasi bağlantı ve ilişkiler içine girmekten imtina edilmiştir. 1980 askeri müdahalesi ile, ülkedeki tüm derneklerin olduğu gibi, Kafkas derneklerinin de faaliyetleri durdurulmuştur. 1984'den sonra dernekler tekrar faaliyetlerine başlamış, 1990'ların başlarından itibaren ise derneklerin sayısında tam anlamıyla bir patlama yaşanmıştır. Bu dönemde derneklerin sayısındaki ve etkinliğindeki artışa yol açan ve derneklerin faaliyetlerini etkileyen üç önemli süreç görülmektedir. 1) Sovyetler Birliği'nin çözülüşü, 2) Abhazya ve Çeçenya direnişleri, 3) Kafkas Derneği'nin kuruluşu. Sovyetler Birliği'nin çözülüşü, Karadeniz'in iki yakasında yaşayan Çerkeslerin daha yoğun bir ilişki içerisine girmesine ve karşılıklı beklentilerin artmasına yol açmıştır. Kafkasya'daki cumhuriyetler ile daha kolay ve yakın bir ilişki içerisine girilmesiyle birlikte Kafkasya'ya (mevcut koşullar göz önüne alındığında) önemli sayıda Çerkes dönmüştür. Bu süreçte, sadece Kafkasya ve Türkiye arasında değil, dünyanın değişik ülkelerinde yaşayan Çerkesler arasında da ilişkiler artmıştır. Kafkasya ile ilişkilerin gelişmesi ve Kafkasya'daki cumhuriyetler ile cumhuriyet düzeyinde ilişkiler kurulması, Türkiye kesiminde kimin "temsilci" olacağı konusunu gündeme getirmiş, yıllardır dernek faaliyetlerini küçümseyen bazı kesimler, durumdan vazife çıkararak kendilerini Kafkasya-Türkiye (Çerkesleri) ilişkilerinde "köprü" ve "temcilci" olma hak ve yetkisi görerek mevcut, köklü derneklere alternatif bir "dernek"leşme faaliyetine girmişlerdir. 1992'de Abhazya'da, 1994'de Çeçenya'da başlayan işgal ve savaşlar, derneklerde "yardım ve dayanışma" faaliyetlerini ön plana çıkarmışlardır. Kurulan Dayanışma Komiteleri, derneklerin çoğunluğunun desteğini almış, derneklerin tarihinde ilk kez miting gibi ses getiren kitlesel etkinlikler düzenlenmiştir. Etki gücü ve bilinçlilik açısından çok önemli olan kitlesel etkinlikler, kısmen Abhazya ve (ilk savaşta) Çeçenya'nın başarılı olması, kısmen de ilgili kurumların kitlesel etkinliklere sıcak bakmaması nedeniyle ikinci plana itilmiş, "bireysel diplomasi" ön plana çıkmıştır. 1993 yılında Kafkas Derneği'nin kurulması ve pek çok derneği bünyesinde toplaması, yıllardır dağınık bir şekilde faaliyet gösteren Kafkas derneklerinin daha örgütlü ve sistemli bir şekilde faaliyet göstermesine zemin hazırlamıştır. Kafkas Derneği'nin kurulması ile birlikte, Kafkas derneklerinin bir toplumsal "baskı unsuru" olabileceği görülmüş, bu yöndeki çalışmalar ivme kazan-mıştır. 1950'lerden 1980'e kadar olan dernek faaliyetleri ile 1990'larda sürdürülen dernek faaliyetlerini karşılaştırdığımızda çok açık bir farklılık gözlenmektedir. 1980 öncesi faaliyetlerin hedefi "kültürü korumak ve geliştirmek"tir, bu doğrultuda kültürel faaliyetler yürütülmüştür. Bu faaliyetlerin en genel anlamda siyasi etkileri olsa bile, faaliyetler "siyasi amaçlarla" değil, salt kültürel amaçlarla yürütülmüştür. 1990'larda bakıldığında ise "lobicilik" olarak da adlandırılan siyasi yönelimli faaliyetlerin, en azından düşünce düzeyinde, yaygınlaştığı gö-rülmektedir. Derneklerde "lobicilik" olarak tanımlanan faaliyetlere yönelinmesinin kanımca üç temel sorunu vardır. İlk olarak, "lobicilik" faaliyetleri, kitlesel bağı olmayan, "etkili ve yetkin" bir grup kişi tarafından, topluma, hatta dernek üyelerine bile fazla sorulup tartışılmadan "üst düzeyde" yürütülebilecek/yürütülmesi gereken bir etkinlik olarak görülmüştür. Bunun sonucu olarak "lobi" faaliyetlerinde savunulan görüşlerden toplumun çoğunluğu habersiz kalmış ve giderek toplum bu faaliyetlerden uzaklaşarak kayıtsız kalmaya başlamıştır. Bu durum, kitlesel desteği olmayan "lobi"lerin de güçsüz kalmasına ve etkinliğini yitirmesine yol açmıştır. İkinci olarak, "lobi"lerin kimin lobisi olduğu da çoğu kez netleştirilememiştir: bu "lobi"lerin Türkiye'de yaşayan Kafkasyalıların kendi sorunlarına yönelik mi olduğu, Kafkasya'da yaşayan Kafkasyalılara yardım amacıyla mı olduğu, Türkiye'nin Kafkasya'daki "çıkarlar"ını (bu çıkarların gerçekte kimin çıkarı olduğu da tartışmalıdır) korumaya yönelik mi olduğu her zaman açık olmamıştır. Örneğin Çeçenya'ya ilişkin "lobi" faaliyetlerinde sık sık dile getirilen bir görüşe göre, Çeçenya Rusya'nın güneye inmesini ve Hazar petrolünün Rusya üzerinden akmasını engelleyen bir hattır. Çeçenya'yı önerilen politikanın öznesi değil, nesnesi olarak, yani bir araç olarak tanımlayan bu görüş, Çeçenya'dan değil, başka yerlerden bakan insanların sahip olabileceği bir görüştür. Son olarak, 1990'larda algılandığı şekliyle "lobi" faaliyetleri, derneklerin asli amaçlarının (kültürün korunması ve geliştirilmesi) bir ölçüde göz ardı edilmesine, ikinci plana itilmesine ve hatta küçümsenmesine yol açmıştır. Bu durum, yazarları, şairleri, ressamları vb olmayan bir toplumun aslında ("lobi" faaliyeti ile kısıtlı bile kalsa) siyasetçilerinin de olamayacağı gerçeğinin unutulmasına yol açmıştır. III. Önümüzdeki süreç, Avrupa Birliği'ne adaylık ve tam üyelik süreci. Bu süreçte derneklerin faaliyetleri hangi alanda yoğunlaşmalı, kültürel faaliyetler mi, "lobicilik"mi, sosyal yardım ve dayanışma mı? "Sosyal yardım ve dayanışma", derneklerimizin en önemli, fakat en zayıf kaldığı alan olarak görülmüştür. Bu faaliyetlerin çok önemli olduğu açık olmakla birlikte, bir ölçüde doğal ilişkilere dayandığı, bir anlamda "cemaat" yapısı olmadıkça sosyal yardımlaşma ve dayanışmanın dernekler bünyesinde yürütülmesinin çok zor olduğu açıktır. Türkiye'de çeşitli cemaatler içinde görülen dayanışmanın, Kafkasyalılar arasında (yeteri kadar) görülememesini sadece Kafkas derneklerinin zaafına bağlamanın doğru olmadığını düşünüyorum. Önümüzdeki dönemde derneklere böyle bir görev yüklemenin doğru olmadığı açıktır, sosyal yardım ve dayanışma, yapılabilecekse, ancak sadece bu alanda etkinlik gösterecek olan vakıfların görevi olmalıdır. "Lobicilik" faaliyetlerinin güçlü bir kültürel ve bilimsel birikim olmadan, güçlü bir kitle desteğine ve etkinliğine dayalı olmadan sürdürülmesi ne mümkündür, ne de anlamlı. Yukarıda belirtildiği gibi 1990'larda "lobicilik" olarak tanımlanan faaliyetlerinin ne Türkiye'deki Çerkeslere ne de Kafkasya'ya fazla bir şey kazandırmadığı açıktır. Bu nedenle yeni dönemde Kafkas derneklerin ve vakıflarının öncelikli amacı bu olmamalıdır. Kültürel faaliyetler derneklerimizin asli görevidir. Bu faaliyetlerin daha kapsamlı ve kalıcı bir şekilde sürdürülmesi, kültürel faaliyetlerdeki çeşitliliğin arttırılması ve kültürün tamamını kucaklaması, bilimsel birikim ile desteklenmesi, gerekirse tamamlayıcı yapılanmalar ile daha üst düzeylere taşınması (bir Çerkes Yazarlar Birliği neden olmasın?) zorunludur. Avrupa Birliği'ne adaylık sürecinde kültürel faaliyetleri desteklemeye ve geliştirmeye yönelik olarak başta Kafkas Derneği Genel Merkezi olmak üzere tüm Kafkas derneklerine yeni yükümlülükler düşmekte-dir. 1. Tüm eksikliklerine ve sorunlarına karşın Avrupa Birliği Türkiye'ye ve bu ülkede yaşayan herkese yeni açılım ve fırsatlarlar sun-maktadır. Bu nedenle Kafkas derneklerinin bu sürecin içinde yer alması ve desteklemesi, bu süreci daha olumlu yönde geliştirebilecek etkinlikliklerde bulunması gereklidir. 2. Avrupa Birliği'nin en önemli yanlarından biri, çok kültürlülüğe dayalı olması, çok kültürlülüğü bir zenginlik kaynağı olarak görmesi ve kültürel değerlerin korunmasını savunmasıdır. Bu bağlamda, Avrupa Birliği idealize edilmeden, çok kültürlülük deneyiminin öğrenilmesi ve bu deneyime katkıda bulunulması mümkündür. 3. Avrupa Birliği'ne adaylık ve üyelik sürecinde, Türkiye'deki mevzuat Avrupa Birliği mevzuatı ile uyumlu bir hale getirilmektedir. Bu nedenle, Avrupa Birliği mevzuatının öğrenilmesi, nelerin değişeceğinin bilinmesi, bu sürece aktif olarak katılınması ve ön görülen değişikliklere önceden hazırlanılması önem kazanmaktadır. 4. Avrupa Birliği ile uyum sürecinde Sivil Toplum Kuruluşları (STK) ön plana çıkmakta, STK'lar aracılığıyla pek çok proje yürütülmektedir. Kafkas dernekleri Avrupa Birliği projelerine aktif olarak katılarak hem kendi faaliyetlerinin desteklenmesini, hem de bu faaliyetlerin tanıtımını sağlayabilir. 5. Burada sayılan tüm etkinliklerde Avrupa Birliği üyelerindeki Kafkas dernekleri ve benzer konularda faaliyet gösteren diğer STK'lar ile ilişkiler özel bir önem kazanmaktadır. Bu nedenle Kafkas derneklerinin bir anlamda "dışarı açılması" ve etkinliklerini diğer STK'lar ile birleştirmesi gereklidir. 6. Yeni dönemde toplumsal faaliyetler açısından STK'ların daha etkin ve önemli bir rol oynaması beklenmektedir. Bu doğrultuda, genel olarak STK'ların, özel olarak da Kafkas derneklerin etki ve sorumluluk alanları genişleyecektir. Türkiye'deki Kafkas derneklerinin mevcut dağınık yapısından kurtularak merkezi yapılanmasını tamamlaması bu süreçte daha da önem kazanmaktadır, çünkü zayıf ve birbirinde kopuk derneklerin herhangi bir etkinlik gösterme şansı yoktur. Yazımızın başında belirttiğimiz gibi Avrupa Birliği önümüzdeki yıllarda yeni açılımlar ve fırsatlar sunmaktadır. Bu açılımlardan yararlanabilmek için bilgili, yetenekli, örgütlü ve en önemlisi istekli olmak şarttır. Aksi taktirde büyük fırsatlar büyük engellere de dönüşebilecektir.+''+Erol Taymaz

Anayurda Dönüş Ulusal Kurtuluş ve Varoluş Demektir

İzafiyet teorisi gibi büyük, bilimsel teorilere dalmadan kendi yaşam pratiğimizden de biliriz ki; kimi olaylar ve olgular, tutumlar, tavır ve davranışlar, koşullara göre farklı anlamlar kazanırlar. Adığe halkı için büyük sürgün, ne kimilerinin düşlediği gibi bir kurtuluş, ne işgalcilerin göstermeye çalıştıkları gibi kısmi ve iradi bir göç, doğal ve sıradan bir yer değiştirme olayı, ne de geçici bir ceza değil, Adığe halkı için tam bir ulusal yok oluş, bir soykırım olmuştur. Tıpkı onun gibi; "Anayurda Dönüş" de sıradan bir yer değiştirme, bir göç olayı, bir "tercih meselesi" değil; ulusal anlamda bir ölüm-kalım meselesidir. "Sürgün" nasıl yokoluşa itilişse, "dönüş" de yokoluşa başkaldırı, ulusal var oluş direncidir. +''+ Asimilasyoncular ve işbirlikçileri gibi, Adığe ulusal varlığını önemsemeyenler, asimilasyon olgusunu gözlemleyemeyenler bunu abartı olarak değerlendirebilirler. Ancak onlar da, eğer kötü niyetli değil iseler, bunun abartı olmadığını anlayacak ve kabul edeceklerdir. 20-25 yıl kadar önce Uzunyayla'da asimilasyondan söz edince insanların bize garip garip baktıklarını anımsıyorum. "Acaba iyi anlatamadık mı?" düşüncesiyle asimilasyon olgusunu başka sözcüklerle ve örneklerle uzun uzun anlatmaya, kendimizce açıklayıp kavratmaya çalışmıştık; asimilasyonun; bir halka dilinin, kültürünün unutturulması, ona kendisine ait olmayan başka bir dil ve kültürün benimsetilmesi, bir halkın bu tür yollarla başka bir halk tarafından özümlenmesi, yani ulusal-kültürel anlamda yok edilmesi, dünya sahnesinden silinip tarihe gömülmesi demek olduğunu dilimiz döndüğünce anlatmaya çalışmıştık. Bu özümleme olgusunun bir egemen güç tarafından uygulanan politikalarla, siyasal, hukuksal, sosyal baskı mekanizmalarıyla gerçekleştirilmeye çalışılması halinde buna zoraki asimilasyon, böyle baskı mekanizmaları olmadan doğal etkileşim yoluyla gerçekleştirilmesi halinde de buna doğal asimilasyon gibi adlar verildiğini; zoraki asimilasyona karşı çıkmak gerektiğini, zira bunun bir soykırım, bir insanlık suçu olduğunu dilimiz döndüğünce açıklamaya çalışmıştık. Adığe halkının da gerek Osmanlı döneminde uygulanan dağınık yerleştirme (iskan) politikaları ve buna ek olarak uygulanan politikalar nedeniyle ciddi bir zoraki asimilasyon sürecinde bulunduğunu anlatıp durmuştuk. Ama garip bakışlar değişmemişti. Uzunyayla insanı asimilasyona inanmıyordu. Bir halk dilini-kültürünü nasıl unutabilir, kendine nasıl yabancılaşabilirdi? Onlara göre bu olacak şey değildi. Kayseri'de o yıllarda dernek çalışmalarının pek ilgi görmemesi de bundandı. O zaman dernek çalışmalarını yürüten arkadaşlar da dürüst, çalışkan ve samimi insanlardı. Ama söylemleri hep aynı temele; ulusal sorun ve asimilasyon temeline dayanıyordu. Uzunyayla ise küçük Kafkasya idi; ne asimilasyon olurdu orada, ne de ulusal sorun!... Adığece en iyi orada bilinir-konuşulur, Adığe töresi en iyi orada uygulanır-yaşanırdı. Bu öteden beri böyle gelmişti, böyle gitmemesi için de bir neden yoktu!... Uzunyayla'ya asimilasyonu anlatmak olanaksızdı, anlatamamıştık da. Yanlış anımsamıyorsam 1973 yılıydı. Türkçe bilmeyen Adığe konukla (rahmetli ŞOCENTS'UK'U Adem'le) karşılaştıklarında, içinde bulundukları asimilasyon sürecinin yok edici soğuk yüzünü belki ilk kez duyumsamışlardı içlerinde. Mexherable'de köyün ileri gelenleri Kafkasya'dan gelen değerli konuğu "sormak", ziyaret etmek için Kharden Bahri'nin konuk odasında bir araya gelmişlerdi. Önce güzel başladı söyleşi; hoş-beş edildi, hal-hatır soruldu, anavatandan, "sormamız gerekenlerden" haber havadis soruldu. Ne var ki, bunlar sorulurken bile farkında olmadan Türkçe sözcükler karıştırılıyordu ve tabii ki konuğumuz bunları anlamadığından, doğrudan diyalog güçleşiyordu. Biri konuşurken, çok Türkçe sözcük karıştırdığı sezilince diğerlerinin söz alma cesareti azalıyor, derken bir süre sonra kimsenin ağzını bıçak açmaz oluyordu. Asimilasyon canavarı, sinsice onları da sarmıştı ama farkında değildiler. Daha sonra, hiç Adığece bilmeyen TV alıcıları köylerde evlerin baş köşelerini birer ikişer işgal etmeye, mantar gibi çoğalan kanallar yarışmaya başladıktan sonra ortaya çıkan tabloyu görünce her halde bizim o zamanlar ne demek istediğimizi anlamışlar, asimilasyona uyanmışlardır. Kayseri'de derneğe büyük ilgi gösterilmesinde, Pınarbaşı'nda, yıllar sonra bir dernek şubesi açma gereği duyulmasında her halde bu uyanışın etkisi vardır, diye düşünüyorum. Bütün bunları neden anlatıyorum? Uzunyayla Anadolu'nun en kuş uçmaz kervan geçmez Adığe yerleşim yerlerinden biriydi. Coğrafi özellikleri ve yaşam güçlükleri nedeniyle başka nüfus çekmeyen, göreli bir Adığe çoğunluğuna sahip olarak kendi kendilerine doğal etkileşme ve dayanışma içinde yaşayan, dışa kapalı, dirençli bir etnik yapı oluşturuyordu, gerçekten Anadolu'nun küçük Kafkasya'sı sayılırdı. Ama artık orada da; "Kaç kişi Adığece biliyor? Kimler biliyor? Filan kişi Adığece bilir mi?" gibi sorular sorulabilir olmaya başlamıştır. Yazımızın başlarında da değindiğimiz gibi; bugün Adığeler için Anayurda dönüş, artık sıradan bir yer değiştirme olayı olması şöyle dursun, bir gereklilik olmasının da ötesinde zorunlu, kaçınılmaz bir ulusal ödev haline gelmiştir. Çünkü asimilasyona; ulusal yok oluşa karşı en donanımlı, en dirençli konumda görünen Uzunyayla'da bile tehlike çanları çalmaya başladığına göre, Anayurda dönüş, ulusal anlamda bir ölüm-kalım meselesi haline gelmiş demektir. Çünkü Uzunyayla dışındaki yerlerde asimilasyon çok daha ciddi boyutlara varmıştır. Bırakınız başkalarını, en fazla ulusal kaygı taşıyor olması, toplumumuzun en duyarlı kesimlerinden sayılması gereken dernek çevrelerinde bile anadilini bilen, hele anadilinde okur-yazar olan kaç kişi vardır? Oysa son otuz yılda az okuma-yazma kursu açılmadı Türkiye'de, az alfabe basılıp dağıtılmadı. Yalnızca Yamçı dergisinin bile tirajı üç bindi, teksirle ozalitle çoğaltılıp dağıtılanlar da ondan az değildir. Yalnızca anayurt Kafkasya'dan getirilip dağıtılan alfabe ve okuma kitapları bile yüzlercedir. Ama olmuyor, Anayurt dışında Adığe olunamıyor, Adığe kalınamıyor. Anadilinde okur-yazar olanlar bir yana, ana dilini konuşma ve iletişim dili olarak kullanabilenlerin sayısı da hızla azalıyor, Adığelik anayurt dışında hızla tükenişe koşuyor. 1864 sürgünü baz alındığında, biraz öncesini, biraz sonrasını kapsayan elli yıllık dönem içinde anayurt Çerkesya'yı terk edenlerin sayısı yaklaşık üç milyon dolayında hesaplanıyor. Nüfusun %90'ı sürgün ve tehcir edilmiş, aldatılıp kandırılarak sökülüp çıkarılmış, akıntıya kapılarak çıkmış, sonuç olarak anayurt dışında kalmıştır. 10 Nisan 1911 tarihli Ğuaze gazetesinde: "Rusya hükümetinin muhacirin komisyonu kuyud-ı resmiyyesinin gösterdiği miktara göre 1280 hicretinde yalnız Kuban eyaletindeki Şapsığların 258000, Abzaxların 250000 nüfusu gelmiştir." denmekte, bir çoklarının da "komisyonun karar ve malumatı haricinde kalmış" olduğu eklenmektedir. Yalnızca bu iki boydan yaklaşık iki 500 bin civarında bir nüfus anayurdu terk etmişse Bjedığu, Ç'emguy, Khabardey, Besleney, Hatikhuay... gibi diğer Adığe boylarıyla birlikte toplam olarak üç milyon dolayında Adığenin ülkesini terk etmek durumunda kaldığı kolaylıkla hesaplanabilir. Bu nüfusun yarısının yollarda, savaşlarda kırıldığı, yalnızca yarısının Osmanlı topraklarında iskan edildiği kabul edilse bile, bugün Türkiye'de yaşayan Adığelerin sayısının 4,5-5 milyon dolayında olması gerekirdi. 1880 yılı başında Osmanlı topraklarında yaşayan Adığelerin sayısı bir milyon ve Adığe nüfus artış hızı da Türkiye genel nüfus artış hızının yarısından az (%1) kabul edilerek yapılan bir hesaplamada, olması gereken Adığe nüfusu aşağıdaki gibi hesaplanmıştır: 1880 1.000.000 1900 1.220.186 1920 1.488.848 1940 1.816.665 1960 2.216.649 1980 2.704.724 1998 3.235.239 1880 yılında Osmanlı topraklarındaki Adığe nüfusunun 1.000.000'dan fazla olması veya nüfus artış hızının ortalama %1'den fazla olması ihtimali hesaba katılırsa bu rakamların çok daha fazla olacağı açıktır. 1880 yılı başında Osmanlı topraklarındaki Adığe nüfusunun 1.000.000'dan, nüfus artış hızının da %1'den daha az olduğunu kabul etsek dahi bugün Türkiye'de en az 2.000.000 dolayında bir Adığe nüfusun var olması gerekmektedir. Bu nüfus Adığe ulusal varlığı adına ne üretmiştir?! Bırakalım Adığe ulusal varlığı adına bir şey üretmiş olmasını, bugün ne kadarı anadilini bilmektedir? 30 yıl sonra, 50 yıl sonra Türkiye'de Adığece diyalog kurabileceğimiz kaç Adığe kalır dersiniz?! Anayurt dışında muhaceret koşullarında gelinen durum ve gidilmekte olan sonuç, izlenen asimilasyon politikalarının zaferi, muhacerette Adığe kalabilme olasılığı düşüncesinin iflası ve hezimeti demektir. Aynı nüfus projeksiyonunu Adığey Cumhuriyeti'ndeki Adığe nüfusuna uygularsak, baz alınan tarihte Adığey'de kalabilmiş Adığelerin sayısının 30 bin dolayında olduğu ifade edilmektedir. Bu rakam, bu gün 3 katı dolayına çıkmıştır. Bu gün (1.1.1998 tarihi itibari ile ) Adığey Cumhuriyeti'nde 104.100 Adığe yaşamaktadır. Ancak burası "anayurttur", burada ulusal yönetim birimlerinden biri olarak 1922'lerden beri bir Adığey Özerk Bölgesi, 1991'den beri de Rusya Federasyonu'nu oluşturan temel birimlerden biri olarak bir Adığey Cumhuriyeti vardır. Federe Cumhuriyet statüsü içerisinde kurumlarını oluşturmuş, devlet yapılanmasının tamamlamıştır. Adığe nüfüs oranı %23 dolayında olmasına karşın, toprağın tarihsel sahibi olması ve uğratıldığı tarihsel haksızlıklar göz önünde tutulmak sureti ile Adığe varlığının ulusal hakları anayasa ve yasalarla güvence altına alınmıştır. Ulusal Adığe bayrağımızın dalgalandırılabildiği tek toprak parçası burasıdır. Anadil resmi dil haline getirilmiştir. Parlamento'nun yarısının Adığeler'den seçilmesi anayasa güvencesine alınmıştır. Yürütme organlarına Adığe varlığı ve etkinliği, fiilen çok daha yüksek düzeylerdedir. Ve anayurt dışındaki Adığelerin sürgün ve tehcir edilmiş olmalarından yola çıkılarak, anayurda dönüş hakları hem federe hem federal yasalarla kabul edilmiş, ayrıntıları da federe düzeyde dönüş yasası gibi yasa ve ilgili kararnamelerle düzenlenmiştir. Görüldüğü gibi anayurt dışındaki 3 milyon Adığe'nin düşdüğü durum ile Adığey sınırları içinde kalabilen 30 bin Adığe'nin geldiği durumu karşılaştırmaya bile olanak yoktur. Düşünmeli ve ibret almak gerekir. Denilebilir ki; bugünkü Adığey Cumhuriyetinde Adığe ulusal varlığı siyasal ve hukuksal olarak hemen her türlü hakka sahiptir. Artık sorun, bu hakları kullanabilme sorunudur; demografya ve ekonomi sorunudur, daha açık bir ifade ile nüfus sorunudur. Adığe ulusal varlığının uzun süre devam etmesi muhacerette nasıl olanaksız ise, nüfus sorunu çözülmediği takdirde, burada da gittikçe tehlikeye girecektir. Anayurda dönüş, bu açıdan da bir ulusal ölüm-kalım sorunu olmaktadır. Adığe ulusal varlığının yok olma tehlikesi, muhacerette kapıda-bacada ise, anayurtta Adığey'de de ufuktadır. Ubıx dilinin ve kültürünün akıbeti ortadadır. Kar amacının herşeyi yönlendirebildiği, fiyatın arz talep dengesi içinde oluştuğu kapitalist piyasa koşullarında, bu az nüfusla ulusal varlığı uzun süre koruyabilmek geliştirerek yarınlara; yüz yıllar ötesine taşıyabilmek, her türlü yasal ve siyasal hakka rağmen kolay olmayacaktır. Bunun da tarihsel sorumluluğu ve vebali; her halde anayurt dışındakilerin katlanamadığı baskılara, acılara katlanabilerek herşeye rağmen anayurtta kalmayı başarabilen, anayurdumuzu ve ulusal varlığımızı herşeye rağmen bugünlere taşıyabilen bir avuç insanın değil; her ne sebeple olursa olsun anayurdu terk etmiş, anayurda dönüş hak ve olanağı olduğu halde, bu hak ve olanağı kullanıp anayurda dönmemiş, ulusal varlığın korunup geliştirilmesine omuz vermemiş, "taşın altına elini koymamış" diaspora çoğunluğunun olacaktır. Evet, her şeye rağmen toprağı terk etmiş olanlar bizleriz; bizim atalarımızdır. Bugün hak ve olanak bulunduğuna göre anayurda dönmek de bizim borcumuz, bizim ulusal ödevimizdir. Bütün külfetleri anayurtta kalabilmiş bir avuç insana yükleyip, onların yarattığı nimetleri paylaşmak hakka reva değildir. Bugün "vatanımız-cumhuriyetimiz var" diye, bugün "bayrağımız dalgalanıyor" diye göğsümüzü kabartıyor, onur ve gurur duyabiliyorsak; onların oluşturduğu kültür, sanat ve edebiyatı izleyerek mest olup coşabiliyorsak bunu neye borçlu olduğumuzu düşünmeliyiz. Bundan böyle bunların oluşmasına katılmayı, hiç değilse katkıda bulunmayı bir ulusal görev olarak üstlenmeliyiz. Nalmes'leri-İslamey'leri; diğer folklor müzik ve tiyatro topluluklarını, Thabısım Vumar, Şıw Şaban, Nexay Aslan, Natxho Canxhot, Tıkho Khaplan, Semegu Goşnağu, Jane Nefset, Şewej Roza, Anzerıkho Çeslaw, Derbe Aslan, Nexay Tamara, Nemıt'ekho Aslan, Lheçe Albert, Haç'aku Aliy, Yemıj Nurbiy... gibi besteci, ses sanatçısı ve müzik adamlarını; Aşhamafe Dawut, Hatkho Ahmed, Ç'eraşe Tembot, Perenıkho Murat, Aşıne Hazret, Lhewsten Yusuf, Ç'eraşe Zeyneb, Hadeğal'e Asker, Şhalaxho Abu, Tharkhuaxho Yunus, Meşbaş'e İshakh, Khuyekho Nalbiy, Khump'ıl Khadırbeç, Yemıj Muliet, Meretıkho Dewlet, Pet'waşe Feliks, Bırsır Abdullah gibi nice ressam, şair, yazar, kültür, sanat ve bilim adamlarına kendi topraklarında, Anayurdunda kalabilmiş olan 30.000 kişilik bir nüfusun yetiştirebilmiş olduğunu, buna karşılık 3 milyonluk bir kitlenin muhacerette ulusal değer anlamında ne üretebildiğini düşünmeliyiz. Muhaceret nüfusunun onda birinin bile anayurda dönmüş olması halinde ulusal varlığımızın nasıl bir güç ve potansiyel kazanabileceğini, bu potansiyel anayurdunda neler yapabilecek, ne değerler yetiştirebilecek iken muhacerette ulusal varlık adına nasıl heder olup gittiğini hesap etmeliyiz. Haklarımız var yolumuz açıkken, gücümüz yeter olanaklarımız el verirken, sırf anayurda dönüşün ulusal anlam ve önemini yeterince kavrayamamış, ya da bunu şahsımızda ve ailemizde gerçekleştirmeyi göze alamamış olmamız nedeniyle neleri kaybettiğimiz, nelerden yoksun kaldığımızı, hatta dünyaya da nelerden yoksun bıraktığımızı tahayyül etmeli, sorumluluğumuzun, vebalimizin ağırlığını vicdanımızda duyumsamalı ve kendimizi sorgulamalıyız. Bu noktada kimilerinin ağzından duyar gibi oluyorum; "Biz de biliyoruz, bütün bunlar doğru, iyi, güzel ama nasıl dönelim?" ya da "İsteyen dönsün ama herkesin dönmesi gerekmez ki!... İşte Abhazya olayında, Çeçenya olayında görüldü, burada da yapılacak işler var." Evet, gerçekten, bugün bunlar artık biliniyor. Anayurda dönüşün alternatifsizliği ortada. Adığe ulusal sorununa artık kimse anayurda dönüş dışında bir çözüm öneremiyor. Tam kavşak noktasında, dönemeçteyiz. Ya anayurda dönüş ya da ulusal tükeniş, yok oluş. Anayurda dönüşe "Hayır!" demek, ulusal intihar yolunu seçmekle aynı anlama geliyor. Yaşamın bütün zorluklarına, sıkıntılarına acılarına karşı intiharı seçmek, aklı başında bir insan için düşünülemez. Öyleyse tek seçenek: Anayurda dönüştür. Durum bu kadar açık ve kesin olunca "Nasıl? Ne zaman? Kimler?" gibi sorular geri plana düşüyor. Bu tür sorular ve yanıtları, hiçbir ön koşul oluşturmamak koşulu ile, yalnızca anayurda dönüşü planlamak ve çabuklaştırmak, daha az sorunlu sıkıntılı ve daha kolay biçimde gerçekleştirebilmek için geçerli olabilir. Aslında bu tür sorulara verilebilecek çok kısa, kestirme ve genel-geçer yanıtlar da vardır. Ama bunlar, bu tür soruları sorma gereği duyanlar için cevap oluşturmuyor. Cevap olabilecek arayışlara hala gereksinim olduğu anlaşılıyor. Evet, dönüş ama nasıl, ne zaman ve kimlerin dönüşü? Herkesin dönmesi gerekir mi? Sorulara doğru yanıtlar verebilmek için, bugün yaşadığımız bütün sorunların kaynağına inmek gerekir. 19. yüzyılın ikinci yarısında yaşananlar yaşanmamış olsaydı; Çarlık Rusyası ülkemizi işgal edip, atalarımızı topraklarından sürmemiş olsaydı; Osmanlı kendi siyasal, askeri ve ekonomik çıkarları için insanlarımızın temiz din duygularını ve feodal yapılarını istismar ederek onları toprağından koparıp kendi ülkesine çekmeseydi, yani bizler bugün muhaceret ülkelerinde bulunmasaydık hiçbir sorunumuz olmayacaktı. Belki Abhazya, Çeçenya sorunumuz da olmayacaktı. Daha doğrusu, elbette bir takım sorunlarımız olacaktı ama böylesi sorunlarımız olmayacaktı. Belki ulusal kalkınma, büyüme, bireysel refah düzeyini yükseltme, dünya ülkeleri arasında daha saygın ve daha etkin bir konuma gelme vb. başka sorunlarımız olacaktı. Muhaceret sorunu, diasporası olmayan uluslar gibi olacaktık. Oysa bugün, anayurt dışında başka ülkelerde bulunmamız, kendisi başlı başına bir sorun olarak karşımızda duruyor. Öyleyse sorunun nihai, kökten ve ideal çözümü, tüm Adığelerin; hiçbir ayrım olmaksızın, hiçbir ön koşula bağlı olmaksızın bir an önce ve her hangi bir biçimde anayurda intikal edip, orada yerleşmesidir. Evet, Adığe olmaktan onur ve gurur duyabilen, Adığe olarak kalmak isteyen, yaptığı iyi şeylerin başka uluslara, kötü şeylerinse Adığe ulusuna fatura edilmesine gönlü razı olmayan her Çerkes, yüreğinde azıcık yurt sevgisi, beyninde azıcık ulus düşüncesi olan ve anayurda dönmesi mümkün olan herkes anayurda dönmelidir, mümkünse fabrikasını, atölyesini, tezgahını, sermayesini, evini taşıyarak, mümkün olamıyorsa yalnızca bilgi ve deneyim birikimlerini beyinsel ve bedensel güç ve yeteneklerini, emeğini taşıyarak anayurda dönmeli ve yerleşmelidir. İdeal çözüm budur. Zira unutulmamalıdır ki; halksız toprak vatan, vatansız halk ulus olmaz. Adığelik için en yararlı Adığe ulus toprağına sahip çıkan Adığedir. Öyle ise yapılan ve yapılacak olan her şeyi, bu ideal çözüme yakınlığı, buna katkısı ölçüsünde doğru, yararlı ve gerekli olarak değerlendirmek gerekmektedir. Anayurda dönüş elbette kolay değildir. Yer değiştirme, bir yerden başka bir yere taşınma işi kendi başına sorundur, zordur. Ayrıca; bugün gerek bizim kendimize yabancılaşmışlığımız gerekse her ne kadar anayurdumuz-atayurdumuz ise de orada meydana gelmiş olan olumlu veya olumsuz gelişme ve değişmeler, dil, kültür, uyum, iş ve geçim sorunları gibi bir takım sorunlar da getirecektir. Ancak bütün bunlar aşılamayacak çözülemeyecek sorunlar değildir. Yaşanmış, bilinen, aşılabilecek ve alışılabilecek sorunlardır. Önemli olan istemek ve kararlı olmaktır. Her Çerkes için en ivedi, en büyük ulusal ödev, bir an önce anayurda dönüp orada yerleşmektir. Bunu kendi şahsında ve ailesinde gerçekleştiremeyenler için ikinci derecede en değerli ulusal ödev, en kısa sürede en çok sayıda Adığe'nin anayurda dönmesini sağlama amaç ve hedefine elden geldiğince destek vermek ve katkıda bulunmaktır. Anayurda dönüşü amaçlamayan, bu amaca hizmet etmeyen, bu amaca yarar ve katkısı olmayan herşey, şayet doğrudan veya dolaylı biçimde zararlı değilse kendimizi tatminden, hem de yapay ve yalancı bir tatminden, kendimizi kandırmış olmaktan öte anlam taşımayacaktır. Zira yukarıda açıklandığı üzere, gidiş istikameti bellidir, sürüklendiğimiz nokta ortadadır. Sosyalist dönemde anayurda dönüşün iki temel koşulu vardı: kabul etmek ve kabul edilmek yani Adığelerin sosyalist koşullarda anayurda dönüp orada yaşamaya razı olması, anayurt yönetimlerinin ve içinde yer aldıkları birlik yönetimlerinin bu isteği kabul etmeleri. Sosyalist dönemde bu iki koşul gerçekleştiği taktirde sorun çözülmüş sayılabiliyordu. Çünkü sosyalist devletin vatandaşına karşı büyük yükümlülükleri vardı; iyi-kötü başını sokacak bir yuva vermek zorundaydı devlet, karnını doyurabileceği bir iş vermek zorundaydı, hastalanmaması için gerekli önlemleri almak, hastalandığında tedavi etmek zorundaydı, devlet vatandaşına yeteneklerine uygun bir eğitim vermek zorundaydı. Birey için temel nitelik taşıyan bu tür sorunlar devlet tarafından üstlenilince anayurda dönüş yapanlar için dil, kültür ve uyum sorunları gibi sorunlar önemsizdi. Anayurda dönüş amaç ve hedefinin önünde dün engel olarak duran kimi şeyler bugün demokratikleşme ve kapitalistleşme sürecinde engel olmaktan çıkmaya, dün engel sayılmayan şeyler de bugün engel olmaya başlamıştır. Soğuk savaş döneminin de propagandalarının da etkisiyle insanlarımızın anayurtta yaşamaya razı olmalarını zorlaştıran sosyalizm-komünizm engeli ortadan kalkmıştır. Anayurtta yaşamayı "biz kabul etsek bile, acaba onlar bizi kabul eder mi?" kaygısı da ortadan kalkmıştır. Bugün özellikle Adığey Cumhuriyeti için böyle bir sorun hemen hemen yok gibidir. Kesin dönüş yapıp yerleşmek niyetiyle Adığey Cumhuriyeti'ne gelen Adığelere iki ay içinde repatriant statüsü verilebilmektedir. Bu statü, seçme ve seçilme dışındaki bütün hakları sağlayabilmektedir. Fiili dönüşten sonra bir yıl sonra başvurulduğu takdirde repatrianta vatandaş statüsü kazandırma görev ve yükümlülüğünü ise federe cumhuriyet yönetimi bizzat kendisi üstlenmekte ve sağlamaktadır. Ne var ki, devlet vatandaşına karşı sosyalist dönemdeki gibi yükümlülükler taşımamakta, daha doğrusu bu yükümlülüklerden hızla kurtulmaya çalışmaktadır. Devlet vatandaşa artık iş ve konut güvencesi vermemekte ancak kendi evini yapmak / yaptırmak isteyene arsa, işlemek isteyene toprak tahsis edilebilmektedir. Sağlık ve eğitim güvenceleri ise şimdilik elden geldiğince sürdürülmeye çalışılmaktadır. Buna karşılık serbest ticaret ve serbest yatırım hak ve olanakları hızla artmaktadır. Bu hak ve olanaklardan yararlanmada da geç kalmamak, tez davranmak gerekmektedir. Kapitalist kurallar çerçevesinde köşe başları tutulduktan sonra iş kurma ve onlarla rekabet koşullarının ağırlaşacağı tabiidir. Bugün Adığey Cumhuriyeti'nde tarım ve hayvancılığa dayalı gıda, toprak, ahşap sanayii, inşaat ve hizmetler sektörü alanındaki işler başta olmak üzere devletin çekildiği ve daha da çekileceği bütün iş alanları özel sektör, yatırımcılarını beklemektedir. Bireysel küçük sermayeden, birleşik kooperatif sermayelerine, büyük sermayeye; esnaf ve zanaatkar atölyesinden küçük sanayii işletmecisine kadar burada üretim yapabilecek herkes için büyük olanaklar vardır. Boş lafla değil, ciddi yatırım proje dosyalarıyla kararlılık ve bağlılığını gösterebilen herkes için kapılar açıktır. Bireysel düzeyde de, çalışıp kazanarak yaşamak isteyen herkes, kendi bilgi, beceri, güç ve yeteneğine göre iş bulabilmektedir. Anayurda dönüş için, bireysel olanaklar yanında toplu dönüş anlamında önümüzde taze ve canlı bir örnek de bulunmaktadır. Yugoslavya'da yaşayan kardeşlerimiz, oradaki savaş tehlikesi de göz önüne alınması sureti ile hem Adığey Cumhuriyeti'nin hem de Rusya Federasyonu Hükümeti'nin iş birliği ve katkıları ile anayurda getirilmişlerdir. Toplu bir iş projeleri söz konusu olmamakla birlikte, yerleşmeleri için arazi tahsis edilmiş, Mefehable adlı bir köy kurulması kararlaştırılmış olup, köyün proje ve alt yapı çalışmaları devletçe planlanmakta ve yürütülmektedir. Kitlesel düzeyde ciddi biçimde anayurda dönüş talebi iletildiği taktirde dönüş isteminde bulunanların kendi birikim ve olanakları da değerlendirilmek sureti ile devlet öncülüğünde ve güvencesinde yeni yerleşim ve iş yerleri kurulması mümkün olabilecektir. Bu durumda ulusal aydınlarımıza, toplum önderlerimize, dernek yöneticilerimize büyük görev ve sorumluluklar düşmektedir. Önümüzdeki bir kaç yıl içerisinde anayurda dönüş yapmayı düşünenler, bunu kendileri göze alamıyor olsalar bile çocuklarının dönmesini isteyenler, hiç değilse anayurda dönüşün doğru ve gerekli olduğunu, buna yardımcı ve destek olmak gerektiğini kabul edenler, bu doğrultuda ciddi girişimler başlatmalıdırlar. Örneğin; aylık gelirlerinin %3-5'ini ayırmak suretiyle her dernek/şube çevresinde kooperatifler kurarak ya da anayurda dönüş yapacak olanlara durumlarına göre karşılıksız yardım veya kredi desteği sağlamak üzere "Anayurt Yardımlaşma Sandığı" gibi anayurda dönük ve ekonomik boyutlu bir örgütlenmeye giderek, dönüşü toplumsal/bireysel düzeyde realize etmeye gitmelidirler. Hiç değilse her dernek/şube kendi çevresinden bir ailenin anayurda dönüş yapmasını sağlamayı hedeflemelidir. Bu takdirde durgun su akmaya başlayacak, anayurda dönüş giderek kolaylaşacak, hızlanacak ve artık dönebilecek kimse kalmayıncaya kadar sürecektir. Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla başlayan yeni dönemde sağlanan siyasal ve hukuksal hak ve olanaklar çerçevesinde, anavatanımıza yeniden kavuşamazsak, bu fırsatı kaçırır, anavatanımıza sahip çıkamazsak bunun vebali ve sorumluluğu kimseye değil yalnızca bizlere ait olacaktır, asla başkasını suçlamaya hakkımız olmayacaktır. Bu vebal ve sorumluluk, özellikle iş adamlarımıza, yatırım yapabilme gücüne sahip olanlarımıza, bireysel olanaklarıyla anayurda dönüş yapabilecek durumda olanlarımıza ait olacaktır. Olay artık aydın sorumluluğunun ötesinde, ulus sermaye kesiminin, özel sektörün görev ve sorumluluk alanındadır. Asıl vebal ve sorumluluk da onlara ait olacaktır.+''+Fahri Huvaj