Anayurda Dönüş Ulusal Kurtuluş ve Varoluş Demektir

İzafiyet teorisi gibi büyük, bilimsel teorilere dalmadan kendi yaşam pratiğimizden de biliriz ki; kimi olaylar ve olgular, tutumlar, tavır ve davranışlar, koşullara göre farklı anlamlar kazanırlar. Adığe halkı için büyük sürgün, ne kimilerinin düşlediği gibi bir kurtuluş, ne işgalcilerin göstermeye çalıştıkları gibi kısmi ve iradi bir göç, doğal ve sıradan bir yer değiştirme olayı, ne de geçici bir ceza değil, Adığe halkı için tam bir ulusal yok oluş, bir soykırım olmuştur. Tıpkı onun gibi; "Anayurda Dönüş" de sıradan bir yer değiştirme, bir göç olayı, bir "tercih meselesi" değil; ulusal anlamda bir ölüm-kalım meselesidir. "Sürgün" nasıl yokoluşa itilişse, "dönüş" de yokoluşa başkaldırı, ulusal var oluş direncidir. +''+ Asimilasyoncular ve işbirlikçileri gibi, Adığe ulusal varlığını önemsemeyenler, asimilasyon olgusunu gözlemleyemeyenler bunu abartı olarak değerlendirebilirler. Ancak onlar da, eğer kötü niyetli değil iseler, bunun abartı olmadığını anlayacak ve kabul edeceklerdir. 20-25 yıl kadar önce Uzunyayla'da asimilasyondan söz edince insanların bize garip garip baktıklarını anımsıyorum. "Acaba iyi anlatamadık mı?" düşüncesiyle asimilasyon olgusunu başka sözcüklerle ve örneklerle uzun uzun anlatmaya, kendimizce açıklayıp kavratmaya çalışmıştık; asimilasyonun; bir halka dilinin, kültürünün unutturulması, ona kendisine ait olmayan başka bir dil ve kültürün benimsetilmesi, bir halkın bu tür yollarla başka bir halk tarafından özümlenmesi, yani ulusal-kültürel anlamda yok edilmesi, dünya sahnesinden silinip tarihe gömülmesi demek olduğunu dilimiz döndüğünce anlatmaya çalışmıştık. Bu özümleme olgusunun bir egemen güç tarafından uygulanan politikalarla, siyasal, hukuksal, sosyal baskı mekanizmalarıyla gerçekleştirilmeye çalışılması halinde buna zoraki asimilasyon, böyle baskı mekanizmaları olmadan doğal etkileşim yoluyla gerçekleştirilmesi halinde de buna doğal asimilasyon gibi adlar verildiğini; zoraki asimilasyona karşı çıkmak gerektiğini, zira bunun bir soykırım, bir insanlık suçu olduğunu dilimiz döndüğünce açıklamaya çalışmıştık. Adığe halkının da gerek Osmanlı döneminde uygulanan dağınık yerleştirme (iskan) politikaları ve buna ek olarak uygulanan politikalar nedeniyle ciddi bir zoraki asimilasyon sürecinde bulunduğunu anlatıp durmuştuk. Ama garip bakışlar değişmemişti. Uzunyayla insanı asimilasyona inanmıyordu. Bir halk dilini-kültürünü nasıl unutabilir, kendine nasıl yabancılaşabilirdi? Onlara göre bu olacak şey değildi. Kayseri'de o yıllarda dernek çalışmalarının pek ilgi görmemesi de bundandı. O zaman dernek çalışmalarını yürüten arkadaşlar da dürüst, çalışkan ve samimi insanlardı. Ama söylemleri hep aynı temele; ulusal sorun ve asimilasyon temeline dayanıyordu. Uzunyayla ise küçük Kafkasya idi; ne asimilasyon olurdu orada, ne de ulusal sorun!... Adığece en iyi orada bilinir-konuşulur, Adığe töresi en iyi orada uygulanır-yaşanırdı. Bu öteden beri böyle gelmişti, böyle gitmemesi için de bir neden yoktu!... Uzunyayla'ya asimilasyonu anlatmak olanaksızdı, anlatamamıştık da. Yanlış anımsamıyorsam 1973 yılıydı. Türkçe bilmeyen Adığe konukla (rahmetli ŞOCENTS'UK'U Adem'le) karşılaştıklarında, içinde bulundukları asimilasyon sürecinin yok edici soğuk yüzünü belki ilk kez duyumsamışlardı içlerinde. Mexherable'de köyün ileri gelenleri Kafkasya'dan gelen değerli konuğu "sormak", ziyaret etmek için Kharden Bahri'nin konuk odasında bir araya gelmişlerdi. Önce güzel başladı söyleşi; hoş-beş edildi, hal-hatır soruldu, anavatandan, "sormamız gerekenlerden" haber havadis soruldu. Ne var ki, bunlar sorulurken bile farkında olmadan Türkçe sözcükler karıştırılıyordu ve tabii ki konuğumuz bunları anlamadığından, doğrudan diyalog güçleşiyordu. Biri konuşurken, çok Türkçe sözcük karıştırdığı sezilince diğerlerinin söz alma cesareti azalıyor, derken bir süre sonra kimsenin ağzını bıçak açmaz oluyordu. Asimilasyon canavarı, sinsice onları da sarmıştı ama farkında değildiler. Daha sonra, hiç Adığece bilmeyen TV alıcıları köylerde evlerin baş köşelerini birer ikişer işgal etmeye, mantar gibi çoğalan kanallar yarışmaya başladıktan sonra ortaya çıkan tabloyu görünce her halde bizim o zamanlar ne demek istediğimizi anlamışlar, asimilasyona uyanmışlardır. Kayseri'de derneğe büyük ilgi gösterilmesinde, Pınarbaşı'nda, yıllar sonra bir dernek şubesi açma gereği duyulmasında her halde bu uyanışın etkisi vardır, diye düşünüyorum. Bütün bunları neden anlatıyorum? Uzunyayla Anadolu'nun en kuş uçmaz kervan geçmez Adığe yerleşim yerlerinden biriydi. Coğrafi özellikleri ve yaşam güçlükleri nedeniyle başka nüfus çekmeyen, göreli bir Adığe çoğunluğuna sahip olarak kendi kendilerine doğal etkileşme ve dayanışma içinde yaşayan, dışa kapalı, dirençli bir etnik yapı oluşturuyordu, gerçekten Anadolu'nun küçük Kafkasya'sı sayılırdı. Ama artık orada da; "Kaç kişi Adığece biliyor? Kimler biliyor? Filan kişi Adığece bilir mi?" gibi sorular sorulabilir olmaya başlamıştır. Yazımızın başlarında da değindiğimiz gibi; bugün Adığeler için Anayurda dönüş, artık sıradan bir yer değiştirme olayı olması şöyle dursun, bir gereklilik olmasının da ötesinde zorunlu, kaçınılmaz bir ulusal ödev haline gelmiştir. Çünkü asimilasyona; ulusal yok oluşa karşı en donanımlı, en dirençli konumda görünen Uzunyayla'da bile tehlike çanları çalmaya başladığına göre, Anayurda dönüş, ulusal anlamda bir ölüm-kalım meselesi haline gelmiş demektir. Çünkü Uzunyayla dışındaki yerlerde asimilasyon çok daha ciddi boyutlara varmıştır. Bırakınız başkalarını, en fazla ulusal kaygı taşıyor olması, toplumumuzun en duyarlı kesimlerinden sayılması gereken dernek çevrelerinde bile anadilini bilen, hele anadilinde okur-yazar olan kaç kişi vardır? Oysa son otuz yılda az okuma-yazma kursu açılmadı Türkiye'de, az alfabe basılıp dağıtılmadı. Yalnızca Yamçı dergisinin bile tirajı üç bindi, teksirle ozalitle çoğaltılıp dağıtılanlar da ondan az değildir. Yalnızca anayurt Kafkasya'dan getirilip dağıtılan alfabe ve okuma kitapları bile yüzlercedir. Ama olmuyor, Anayurt dışında Adığe olunamıyor, Adığe kalınamıyor. Anadilinde okur-yazar olanlar bir yana, ana dilini konuşma ve iletişim dili olarak kullanabilenlerin sayısı da hızla azalıyor, Adığelik anayurt dışında hızla tükenişe koşuyor. 1864 sürgünü baz alındığında, biraz öncesini, biraz sonrasını kapsayan elli yıllık dönem içinde anayurt Çerkesya'yı terk edenlerin sayısı yaklaşık üç milyon dolayında hesaplanıyor. Nüfusun %90'ı sürgün ve tehcir edilmiş, aldatılıp kandırılarak sökülüp çıkarılmış, akıntıya kapılarak çıkmış, sonuç olarak anayurt dışında kalmıştır. 10 Nisan 1911 tarihli Ğuaze gazetesinde: "Rusya hükümetinin muhacirin komisyonu kuyud-ı resmiyyesinin gösterdiği miktara göre 1280 hicretinde yalnız Kuban eyaletindeki Şapsığların 258000, Abzaxların 250000 nüfusu gelmiştir." denmekte, bir çoklarının da "komisyonun karar ve malumatı haricinde kalmış" olduğu eklenmektedir. Yalnızca bu iki boydan yaklaşık iki 500 bin civarında bir nüfus anayurdu terk etmişse Bjedığu, Ç'emguy, Khabardey, Besleney, Hatikhuay... gibi diğer Adığe boylarıyla birlikte toplam olarak üç milyon dolayında Adığenin ülkesini terk etmek durumunda kaldığı kolaylıkla hesaplanabilir. Bu nüfusun yarısının yollarda, savaşlarda kırıldığı, yalnızca yarısının Osmanlı topraklarında iskan edildiği kabul edilse bile, bugün Türkiye'de yaşayan Adığelerin sayısının 4,5-5 milyon dolayında olması gerekirdi. 1880 yılı başında Osmanlı topraklarında yaşayan Adığelerin sayısı bir milyon ve Adığe nüfus artış hızı da Türkiye genel nüfus artış hızının yarısından az (%1) kabul edilerek yapılan bir hesaplamada, olması gereken Adığe nüfusu aşağıdaki gibi hesaplanmıştır: 1880 1.000.000 1900 1.220.186 1920 1.488.848 1940 1.816.665 1960 2.216.649 1980 2.704.724 1998 3.235.239 1880 yılında Osmanlı topraklarındaki Adığe nüfusunun 1.000.000'dan fazla olması veya nüfus artış hızının ortalama %1'den fazla olması ihtimali hesaba katılırsa bu rakamların çok daha fazla olacağı açıktır. 1880 yılı başında Osmanlı topraklarındaki Adığe nüfusunun 1.000.000'dan, nüfus artış hızının da %1'den daha az olduğunu kabul etsek dahi bugün Türkiye'de en az 2.000.000 dolayında bir Adığe nüfusun var olması gerekmektedir. Bu nüfus Adığe ulusal varlığı adına ne üretmiştir?! Bırakalım Adığe ulusal varlığı adına bir şey üretmiş olmasını, bugün ne kadarı anadilini bilmektedir? 30 yıl sonra, 50 yıl sonra Türkiye'de Adığece diyalog kurabileceğimiz kaç Adığe kalır dersiniz?! Anayurt dışında muhaceret koşullarında gelinen durum ve gidilmekte olan sonuç, izlenen asimilasyon politikalarının zaferi, muhacerette Adığe kalabilme olasılığı düşüncesinin iflası ve hezimeti demektir. Aynı nüfus projeksiyonunu Adığey Cumhuriyeti'ndeki Adığe nüfusuna uygularsak, baz alınan tarihte Adığey'de kalabilmiş Adığelerin sayısının 30 bin dolayında olduğu ifade edilmektedir. Bu rakam, bu gün 3 katı dolayına çıkmıştır. Bu gün (1.1.1998 tarihi itibari ile ) Adığey Cumhuriyeti'nde 104.100 Adığe yaşamaktadır. Ancak burası "anayurttur", burada ulusal yönetim birimlerinden biri olarak 1922'lerden beri bir Adığey Özerk Bölgesi, 1991'den beri de Rusya Federasyonu'nu oluşturan temel birimlerden biri olarak bir Adığey Cumhuriyeti vardır. Federe Cumhuriyet statüsü içerisinde kurumlarını oluşturmuş, devlet yapılanmasının tamamlamıştır. Adığe nüfüs oranı %23 dolayında olmasına karşın, toprağın tarihsel sahibi olması ve uğratıldığı tarihsel haksızlıklar göz önünde tutulmak sureti ile Adığe varlığının ulusal hakları anayasa ve yasalarla güvence altına alınmıştır. Ulusal Adığe bayrağımızın dalgalandırılabildiği tek toprak parçası burasıdır. Anadil resmi dil haline getirilmiştir. Parlamento'nun yarısının Adığeler'den seçilmesi anayasa güvencesine alınmıştır. Yürütme organlarına Adığe varlığı ve etkinliği, fiilen çok daha yüksek düzeylerdedir. Ve anayurt dışındaki Adığelerin sürgün ve tehcir edilmiş olmalarından yola çıkılarak, anayurda dönüş hakları hem federe hem federal yasalarla kabul edilmiş, ayrıntıları da federe düzeyde dönüş yasası gibi yasa ve ilgili kararnamelerle düzenlenmiştir. Görüldüğü gibi anayurt dışındaki 3 milyon Adığe'nin düşdüğü durum ile Adığey sınırları içinde kalabilen 30 bin Adığe'nin geldiği durumu karşılaştırmaya bile olanak yoktur. Düşünmeli ve ibret almak gerekir. Denilebilir ki; bugünkü Adığey Cumhuriyetinde Adığe ulusal varlığı siyasal ve hukuksal olarak hemen her türlü hakka sahiptir. Artık sorun, bu hakları kullanabilme sorunudur; demografya ve ekonomi sorunudur, daha açık bir ifade ile nüfus sorunudur. Adığe ulusal varlığının uzun süre devam etmesi muhacerette nasıl olanaksız ise, nüfus sorunu çözülmediği takdirde, burada da gittikçe tehlikeye girecektir. Anayurda dönüş, bu açıdan da bir ulusal ölüm-kalım sorunu olmaktadır. Adığe ulusal varlığının yok olma tehlikesi, muhacerette kapıda-bacada ise, anayurtta Adığey'de de ufuktadır. Ubıx dilinin ve kültürünün akıbeti ortadadır. Kar amacının herşeyi yönlendirebildiği, fiyatın arz talep dengesi içinde oluştuğu kapitalist piyasa koşullarında, bu az nüfusla ulusal varlığı uzun süre koruyabilmek geliştirerek yarınlara; yüz yıllar ötesine taşıyabilmek, her türlü yasal ve siyasal hakka rağmen kolay olmayacaktır. Bunun da tarihsel sorumluluğu ve vebali; her halde anayurt dışındakilerin katlanamadığı baskılara, acılara katlanabilerek herşeye rağmen anayurtta kalmayı başarabilen, anayurdumuzu ve ulusal varlığımızı herşeye rağmen bugünlere taşıyabilen bir avuç insanın değil; her ne sebeple olursa olsun anayurdu terk etmiş, anayurda dönüş hak ve olanağı olduğu halde, bu hak ve olanağı kullanıp anayurda dönmemiş, ulusal varlığın korunup geliştirilmesine omuz vermemiş, "taşın altına elini koymamış" diaspora çoğunluğunun olacaktır. Evet, her şeye rağmen toprağı terk etmiş olanlar bizleriz; bizim atalarımızdır. Bugün hak ve olanak bulunduğuna göre anayurda dönmek de bizim borcumuz, bizim ulusal ödevimizdir. Bütün külfetleri anayurtta kalabilmiş bir avuç insana yükleyip, onların yarattığı nimetleri paylaşmak hakka reva değildir. Bugün "vatanımız-cumhuriyetimiz var" diye, bugün "bayrağımız dalgalanıyor" diye göğsümüzü kabartıyor, onur ve gurur duyabiliyorsak; onların oluşturduğu kültür, sanat ve edebiyatı izleyerek mest olup coşabiliyorsak bunu neye borçlu olduğumuzu düşünmeliyiz. Bundan böyle bunların oluşmasına katılmayı, hiç değilse katkıda bulunmayı bir ulusal görev olarak üstlenmeliyiz. Nalmes'leri-İslamey'leri; diğer folklor müzik ve tiyatro topluluklarını, Thabısım Vumar, Şıw Şaban, Nexay Aslan, Natxho Canxhot, Tıkho Khaplan, Semegu Goşnağu, Jane Nefset, Şewej Roza, Anzerıkho Çeslaw, Derbe Aslan, Nexay Tamara, Nemıt'ekho Aslan, Lheçe Albert, Haç'aku Aliy, Yemıj Nurbiy... gibi besteci, ses sanatçısı ve müzik adamlarını; Aşhamafe Dawut, Hatkho Ahmed, Ç'eraşe Tembot, Perenıkho Murat, Aşıne Hazret, Lhewsten Yusuf, Ç'eraşe Zeyneb, Hadeğal'e Asker, Şhalaxho Abu, Tharkhuaxho Yunus, Meşbaş'e İshakh, Khuyekho Nalbiy, Khump'ıl Khadırbeç, Yemıj Muliet, Meretıkho Dewlet, Pet'waşe Feliks, Bırsır Abdullah gibi nice ressam, şair, yazar, kültür, sanat ve bilim adamlarına kendi topraklarında, Anayurdunda kalabilmiş olan 30.000 kişilik bir nüfusun yetiştirebilmiş olduğunu, buna karşılık 3 milyonluk bir kitlenin muhacerette ulusal değer anlamında ne üretebildiğini düşünmeliyiz. Muhaceret nüfusunun onda birinin bile anayurda dönmüş olması halinde ulusal varlığımızın nasıl bir güç ve potansiyel kazanabileceğini, bu potansiyel anayurdunda neler yapabilecek, ne değerler yetiştirebilecek iken muhacerette ulusal varlık adına nasıl heder olup gittiğini hesap etmeliyiz. Haklarımız var yolumuz açıkken, gücümüz yeter olanaklarımız el verirken, sırf anayurda dönüşün ulusal anlam ve önemini yeterince kavrayamamış, ya da bunu şahsımızda ve ailemizde gerçekleştirmeyi göze alamamış olmamız nedeniyle neleri kaybettiğimiz, nelerden yoksun kaldığımızı, hatta dünyaya da nelerden yoksun bıraktığımızı tahayyül etmeli, sorumluluğumuzun, vebalimizin ağırlığını vicdanımızda duyumsamalı ve kendimizi sorgulamalıyız. Bu noktada kimilerinin ağzından duyar gibi oluyorum; "Biz de biliyoruz, bütün bunlar doğru, iyi, güzel ama nasıl dönelim?" ya da "İsteyen dönsün ama herkesin dönmesi gerekmez ki!... İşte Abhazya olayında, Çeçenya olayında görüldü, burada da yapılacak işler var." Evet, gerçekten, bugün bunlar artık biliniyor. Anayurda dönüşün alternatifsizliği ortada. Adığe ulusal sorununa artık kimse anayurda dönüş dışında bir çözüm öneremiyor. Tam kavşak noktasında, dönemeçteyiz. Ya anayurda dönüş ya da ulusal tükeniş, yok oluş. Anayurda dönüşe "Hayır!" demek, ulusal intihar yolunu seçmekle aynı anlama geliyor. Yaşamın bütün zorluklarına, sıkıntılarına acılarına karşı intiharı seçmek, aklı başında bir insan için düşünülemez. Öyleyse tek seçenek: Anayurda dönüştür. Durum bu kadar açık ve kesin olunca "Nasıl? Ne zaman? Kimler?" gibi sorular geri plana düşüyor. Bu tür sorular ve yanıtları, hiçbir ön koşul oluşturmamak koşulu ile, yalnızca anayurda dönüşü planlamak ve çabuklaştırmak, daha az sorunlu sıkıntılı ve daha kolay biçimde gerçekleştirebilmek için geçerli olabilir. Aslında bu tür sorulara verilebilecek çok kısa, kestirme ve genel-geçer yanıtlar da vardır. Ama bunlar, bu tür soruları sorma gereği duyanlar için cevap oluşturmuyor. Cevap olabilecek arayışlara hala gereksinim olduğu anlaşılıyor. Evet, dönüş ama nasıl, ne zaman ve kimlerin dönüşü? Herkesin dönmesi gerekir mi? Sorulara doğru yanıtlar verebilmek için, bugün yaşadığımız bütün sorunların kaynağına inmek gerekir. 19. yüzyılın ikinci yarısında yaşananlar yaşanmamış olsaydı; Çarlık Rusyası ülkemizi işgal edip, atalarımızı topraklarından sürmemiş olsaydı; Osmanlı kendi siyasal, askeri ve ekonomik çıkarları için insanlarımızın temiz din duygularını ve feodal yapılarını istismar ederek onları toprağından koparıp kendi ülkesine çekmeseydi, yani bizler bugün muhaceret ülkelerinde bulunmasaydık hiçbir sorunumuz olmayacaktı. Belki Abhazya, Çeçenya sorunumuz da olmayacaktı. Daha doğrusu, elbette bir takım sorunlarımız olacaktı ama böylesi sorunlarımız olmayacaktı. Belki ulusal kalkınma, büyüme, bireysel refah düzeyini yükseltme, dünya ülkeleri arasında daha saygın ve daha etkin bir konuma gelme vb. başka sorunlarımız olacaktı. Muhaceret sorunu, diasporası olmayan uluslar gibi olacaktık. Oysa bugün, anayurt dışında başka ülkelerde bulunmamız, kendisi başlı başına bir sorun olarak karşımızda duruyor. Öyleyse sorunun nihai, kökten ve ideal çözümü, tüm Adığelerin; hiçbir ayrım olmaksızın, hiçbir ön koşula bağlı olmaksızın bir an önce ve her hangi bir biçimde anayurda intikal edip, orada yerleşmesidir. Evet, Adığe olmaktan onur ve gurur duyabilen, Adığe olarak kalmak isteyen, yaptığı iyi şeylerin başka uluslara, kötü şeylerinse Adığe ulusuna fatura edilmesine gönlü razı olmayan her Çerkes, yüreğinde azıcık yurt sevgisi, beyninde azıcık ulus düşüncesi olan ve anayurda dönmesi mümkün olan herkes anayurda dönmelidir, mümkünse fabrikasını, atölyesini, tezgahını, sermayesini, evini taşıyarak, mümkün olamıyorsa yalnızca bilgi ve deneyim birikimlerini beyinsel ve bedensel güç ve yeteneklerini, emeğini taşıyarak anayurda dönmeli ve yerleşmelidir. İdeal çözüm budur. Zira unutulmamalıdır ki; halksız toprak vatan, vatansız halk ulus olmaz. Adığelik için en yararlı Adığe ulus toprağına sahip çıkan Adığedir. Öyle ise yapılan ve yapılacak olan her şeyi, bu ideal çözüme yakınlığı, buna katkısı ölçüsünde doğru, yararlı ve gerekli olarak değerlendirmek gerekmektedir. Anayurda dönüş elbette kolay değildir. Yer değiştirme, bir yerden başka bir yere taşınma işi kendi başına sorundur, zordur. Ayrıca; bugün gerek bizim kendimize yabancılaşmışlığımız gerekse her ne kadar anayurdumuz-atayurdumuz ise de orada meydana gelmiş olan olumlu veya olumsuz gelişme ve değişmeler, dil, kültür, uyum, iş ve geçim sorunları gibi bir takım sorunlar da getirecektir. Ancak bütün bunlar aşılamayacak çözülemeyecek sorunlar değildir. Yaşanmış, bilinen, aşılabilecek ve alışılabilecek sorunlardır. Önemli olan istemek ve kararlı olmaktır. Her Çerkes için en ivedi, en büyük ulusal ödev, bir an önce anayurda dönüp orada yerleşmektir. Bunu kendi şahsında ve ailesinde gerçekleştiremeyenler için ikinci derecede en değerli ulusal ödev, en kısa sürede en çok sayıda Adığe'nin anayurda dönmesini sağlama amaç ve hedefine elden geldiğince destek vermek ve katkıda bulunmaktır. Anayurda dönüşü amaçlamayan, bu amaca hizmet etmeyen, bu amaca yarar ve katkısı olmayan herşey, şayet doğrudan veya dolaylı biçimde zararlı değilse kendimizi tatminden, hem de yapay ve yalancı bir tatminden, kendimizi kandırmış olmaktan öte anlam taşımayacaktır. Zira yukarıda açıklandığı üzere, gidiş istikameti bellidir, sürüklendiğimiz nokta ortadadır. Sosyalist dönemde anayurda dönüşün iki temel koşulu vardı: kabul etmek ve kabul edilmek yani Adığelerin sosyalist koşullarda anayurda dönüp orada yaşamaya razı olması, anayurt yönetimlerinin ve içinde yer aldıkları birlik yönetimlerinin bu isteği kabul etmeleri. Sosyalist dönemde bu iki koşul gerçekleştiği taktirde sorun çözülmüş sayılabiliyordu. Çünkü sosyalist devletin vatandaşına karşı büyük yükümlülükleri vardı; iyi-kötü başını sokacak bir yuva vermek zorundaydı devlet, karnını doyurabileceği bir iş vermek zorundaydı, hastalanmaması için gerekli önlemleri almak, hastalandığında tedavi etmek zorundaydı, devlet vatandaşına yeteneklerine uygun bir eğitim vermek zorundaydı. Birey için temel nitelik taşıyan bu tür sorunlar devlet tarafından üstlenilince anayurda dönüş yapanlar için dil, kültür ve uyum sorunları gibi sorunlar önemsizdi. Anayurda dönüş amaç ve hedefinin önünde dün engel olarak duran kimi şeyler bugün demokratikleşme ve kapitalistleşme sürecinde engel olmaktan çıkmaya, dün engel sayılmayan şeyler de bugün engel olmaya başlamıştır. Soğuk savaş döneminin de propagandalarının da etkisiyle insanlarımızın anayurtta yaşamaya razı olmalarını zorlaştıran sosyalizm-komünizm engeli ortadan kalkmıştır. Anayurtta yaşamayı "biz kabul etsek bile, acaba onlar bizi kabul eder mi?" kaygısı da ortadan kalkmıştır. Bugün özellikle Adığey Cumhuriyeti için böyle bir sorun hemen hemen yok gibidir. Kesin dönüş yapıp yerleşmek niyetiyle Adığey Cumhuriyeti'ne gelen Adığelere iki ay içinde repatriant statüsü verilebilmektedir. Bu statü, seçme ve seçilme dışındaki bütün hakları sağlayabilmektedir. Fiili dönüşten sonra bir yıl sonra başvurulduğu takdirde repatrianta vatandaş statüsü kazandırma görev ve yükümlülüğünü ise federe cumhuriyet yönetimi bizzat kendisi üstlenmekte ve sağlamaktadır. Ne var ki, devlet vatandaşına karşı sosyalist dönemdeki gibi yükümlülükler taşımamakta, daha doğrusu bu yükümlülüklerden hızla kurtulmaya çalışmaktadır. Devlet vatandaşa artık iş ve konut güvencesi vermemekte ancak kendi evini yapmak / yaptırmak isteyene arsa, işlemek isteyene toprak tahsis edilebilmektedir. Sağlık ve eğitim güvenceleri ise şimdilik elden geldiğince sürdürülmeye çalışılmaktadır. Buna karşılık serbest ticaret ve serbest yatırım hak ve olanakları hızla artmaktadır. Bu hak ve olanaklardan yararlanmada da geç kalmamak, tez davranmak gerekmektedir. Kapitalist kurallar çerçevesinde köşe başları tutulduktan sonra iş kurma ve onlarla rekabet koşullarının ağırlaşacağı tabiidir. Bugün Adığey Cumhuriyeti'nde tarım ve hayvancılığa dayalı gıda, toprak, ahşap sanayii, inşaat ve hizmetler sektörü alanındaki işler başta olmak üzere devletin çekildiği ve daha da çekileceği bütün iş alanları özel sektör, yatırımcılarını beklemektedir. Bireysel küçük sermayeden, birleşik kooperatif sermayelerine, büyük sermayeye; esnaf ve zanaatkar atölyesinden küçük sanayii işletmecisine kadar burada üretim yapabilecek herkes için büyük olanaklar vardır. Boş lafla değil, ciddi yatırım proje dosyalarıyla kararlılık ve bağlılığını gösterebilen herkes için kapılar açıktır. Bireysel düzeyde de, çalışıp kazanarak yaşamak isteyen herkes, kendi bilgi, beceri, güç ve yeteneğine göre iş bulabilmektedir. Anayurda dönüş için, bireysel olanaklar yanında toplu dönüş anlamında önümüzde taze ve canlı bir örnek de bulunmaktadır. Yugoslavya'da yaşayan kardeşlerimiz, oradaki savaş tehlikesi de göz önüne alınması sureti ile hem Adığey Cumhuriyeti'nin hem de Rusya Federasyonu Hükümeti'nin iş birliği ve katkıları ile anayurda getirilmişlerdir. Toplu bir iş projeleri söz konusu olmamakla birlikte, yerleşmeleri için arazi tahsis edilmiş, Mefehable adlı bir köy kurulması kararlaştırılmış olup, köyün proje ve alt yapı çalışmaları devletçe planlanmakta ve yürütülmektedir. Kitlesel düzeyde ciddi biçimde anayurda dönüş talebi iletildiği taktirde dönüş isteminde bulunanların kendi birikim ve olanakları da değerlendirilmek sureti ile devlet öncülüğünde ve güvencesinde yeni yerleşim ve iş yerleri kurulması mümkün olabilecektir. Bu durumda ulusal aydınlarımıza, toplum önderlerimize, dernek yöneticilerimize büyük görev ve sorumluluklar düşmektedir. Önümüzdeki bir kaç yıl içerisinde anayurda dönüş yapmayı düşünenler, bunu kendileri göze alamıyor olsalar bile çocuklarının dönmesini isteyenler, hiç değilse anayurda dönüşün doğru ve gerekli olduğunu, buna yardımcı ve destek olmak gerektiğini kabul edenler, bu doğrultuda ciddi girişimler başlatmalıdırlar. Örneğin; aylık gelirlerinin %3-5'ini ayırmak suretiyle her dernek/şube çevresinde kooperatifler kurarak ya da anayurda dönüş yapacak olanlara durumlarına göre karşılıksız yardım veya kredi desteği sağlamak üzere "Anayurt Yardımlaşma Sandığı" gibi anayurda dönük ve ekonomik boyutlu bir örgütlenmeye giderek, dönüşü toplumsal/bireysel düzeyde realize etmeye gitmelidirler. Hiç değilse her dernek/şube kendi çevresinden bir ailenin anayurda dönüş yapmasını sağlamayı hedeflemelidir. Bu takdirde durgun su akmaya başlayacak, anayurda dönüş giderek kolaylaşacak, hızlanacak ve artık dönebilecek kimse kalmayıncaya kadar sürecektir. Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla başlayan yeni dönemde sağlanan siyasal ve hukuksal hak ve olanaklar çerçevesinde, anavatanımıza yeniden kavuşamazsak, bu fırsatı kaçırır, anavatanımıza sahip çıkamazsak bunun vebali ve sorumluluğu kimseye değil yalnızca bizlere ait olacaktır, asla başkasını suçlamaya hakkımız olmayacaktır. Bu vebal ve sorumluluk, özellikle iş adamlarımıza, yatırım yapabilme gücüne sahip olanlarımıza, bireysel olanaklarıyla anayurda dönüş yapabilecek durumda olanlarımıza ait olacaktır. Olay artık aydın sorumluluğunun ötesinde, ulus sermaye kesiminin, özel sektörün görev ve sorumluluk alanındadır. Asıl vebal ve sorumluluk da onlara ait olacaktır.+''+Fahri Huvaj

İstiklal Mahkemeleri ve Çerkesler

Kuvay-yi Milliyecilerin, yurtta tam bir egemenlik ve otorite sağlamalarında en önemli oluşumlardan birisi de kendilerine muhalif olanları tasfiye etmekti. Bu amaçla kurulmuş olan İstiklal Mahkemeleri amaçlarının dışına taşmış haksız yere pek çok kimsenin mağdur edilmesine neden olmuştur. +''+ İstiklal Mahkemeleri: Asker kaçakları ve bunlarla ilgili sonuçlar Hıyaneti vataniye (vatana ihanet edenler) de bulunanlar ve bununla ilgili suçlar Askeri ve siyasi casuslukta bulunanlar Seferberlik sırasında yolsuzluk ve bununla ilgili hususlarla suçlananları yargılamak için kurulmuştur. Siyasi tarihe geçen ve yukarıda belirtilen hususlar dışında oluşturulan istiklal mahkemelerinin amacı ise: Yeşilordu mensuplarının yargılanmasını Aydınlıkçıların yargılanmasını En önemlisi de 16 Haziran 1926 tarihinde Atatürk'e karşı İzmir'de tasarlanan suikast girişimi ile ilgilidir. Bu mahkemeler T.B.M.M.'nin kararıyla İstanbul, Ankara ve İzmir başta olmak üzere memleketin pek çok yerinde kuruldu ise de en önemlileri İzmir ve Ankara'da kurulmuş olan mahkemelerdir. Halk arasında (Dört Aliler) mahkemesi diye de adlandırılan İzmir İstiklal Mahkemesinin başkanı Ali Çetinkaya (Kel Ali), üyeler Ali (Kılıç), Ali (Rizeli), savcı Necip Ali (Küçüka) ile Dr. Reşit Galip'ten oluşmuştu ki mahkeme başkanı Ali Çetinkaya T.B.M.M. koridorlarında Deli Halit Paşa'yı öldürmekle suçlanmış, fakat bu durum o dönemlerde ört bas edilmişti. İstiklal mahkemelerinde yargılanan Çerkeslerden bazılarının isimleri: Hüseyin Rauf Orbay: İstiklal Savaşı ileri gelenlerinden ve başvekil. Atatürk'e suikastten İzmir mahkemesince yokluğunda yargılanmış on yıl hapse makhüm edilmiş fakat o sırada yurt dışında olduğundan cezası yerine getirilememiş, 1935 yılında kendi isteği ile yurda dönmüş ve yeniden yargılanmış ve askeri Yargıtay kararıyla aklanarak temize çıkmıştır. Bekir Sami Kunduk Paşa: Atatük'e suikastla suçlanarak İzmir'de yargılanmış ve beraat etmiş bundan sonra da bir köşeye çekilerek hiçbir şeye karışmamış, hayal kırıklığı içerisinde hayatını tamamlamıştır. Anzavur Ahmet Paşa: Eskişehir İstiklal Mahkemesince 1921 yılında yokluğunda yargılanarak idama mahküm edilmiş olmasına karşın cezası yerine getirilememiştir. Çerkes Ethem Bey (Pşov): Ankara İstiklal Mahkemesince yokluğunda idama mahkum edildi, Amman'da öldü. Affa rağmen dönmedi. O'nun tek istediği bağımsız bir mahkemede yargılanmaktı. Ama O'na bu imkanı tanımadılar. Çerkes Reşit Bey (Pşov): Ankara İstiklal Mahkemesince yokluğunda idama mahkum edildi. Aftan sonra 1938 yılında yurda döndü ve 1951 yılında öldü. Çerkes Tevfik (Pşov): Ankara İstiklal Mahkemesince yokluğunda idama mahkum edildi ve aftan sonra Türkiye'ye dönerek Bandırma'da öldü. İsmail Canbolat (Hatko): Atatürk'e suikastten İzmir'de yargılandı. Önce on yıla mahkum edildi. Karara itiraz etti ve yeniden yargılanarak idama mahkum edildi ve cezası infaz edildi. Eski İçişleri Bakanı ve İstanbul milletvekili idi. Emir Paşa (Marşan): Sivas milletvekili Sivas İstiklal Mahkemesince Isparta'da 3 yıl sürgün cezasına çarptırıldı. Binbaşı Abdullah Bey: Kuvay-yi Seyyare komutanlarından. Ankara mahkemesince yokluğunda idama mahkum edildi. Sarı edif Efe: Binbaşı. Çete reisi. Genellikle Düzce olaylarında ve batı cephesinde etkili görevler başardı. Atatürk'e suikast girişiminden yargılanarak İzmir mahkemesince idam edildi. Ömer Lütfü Bey: Kuvay-yi seyyare komutanlarından. Gediz kaymakamı idi. Ankara mahkemesince yokluğunda idama mahkum edildi. Bahriye Binbaşısı Aziz Orbay: Ankara İstiklal Mahkemesinde Çerkes Ethem Bey'le olan beraberliği nedeniyle yargılanmış ve beraat etmiştir. Yeni Bahçeli Nail Bey: Ankara mahkemesince idama mahkum edildi. İstiklal mahkemelerinde bunlardan ayrı olarak da yargılanan bir kısım Çerkesler bulunmaktadır. Onlar hakkında bir başka yazımızda bilgi vermek üzere, sürekli istismar edilen gerçeklerden giderek uzaklaştırılan Çerkes Ethem Bey konusunda kısmi detaylara girmek istiyorum. Çerkes Ethem Bey daha önce de belirttiğimiz gibi sevilen ve kendisinden çok korkulan birisiydi. Ağabeyleri Reşit ve Tevfik de kültürlü ve kişilik sahibi, asker kökenli idiler. Özellikle Çerkes Reşit, Harbiye'den Atatürk'ten bir yıl önce mezun olmuş, İmparatorluğun çeşitli cephelerinde ve politik çalkantıları içerisinde yoğrulmuş, deneyimli birisiydi. Çerkes geleneklerinin de etkisi ile kardeşi Çerkes Ethem beyi her hususta desteklemiş ve onu pek çok eğlemlerinde yönlendirmişti. Şurası da akıldan uzak tutulmamalıdır ki, Mustafa Kemal'in ileride Atatürk olmasına yardımcı olanların başında, onun savaşımına destek olan, fakat ne yazık ki sonraları bu hizmetleri gölgelendirilen Çerkes Ethem bey ve diğer pek çok Çerkes lideri ile Çerkeslerin rolleri, henüz yazılamayan Türk Kurtuluş savaşı tarihinin ileride mutlaka yazılacak olan sayfaları arasında layık olduğu biçimde yerini almalıdır. Bu görüş İstiklal Savaşının gölgede bırakılan diğer fedakar Türk komutan ve politikacıları için de geçerlidir. ÇERKES ETHEM BEY SEVİLEN VE SAYILAN BİR KİŞİ İDİ: O nereye gitse, hangi toplulukta bulunsa davranışlarıyla, hareketleriyle, konuşmalarıyla her zaman sevgi ve saygı duyulan hele büyüklerine karşı son derece sevgi gösteren bir kişiydi. Mareşal Fevzi Çakmak anılarında "- Ben veya Mustafa Kemal paşa Meclise geldik mi hiç kimse yerinden bile kıpırdamazdı. Ama Çerkes Ethem'in Ankara'ya geleceği öğrenildi mi herkes onu karşılamak üzere istasyona koşardı. Çünkü adamın hiç şakası yoktu, birine kızdı mı kim olursa olsun hemen astırıyordu*. Çerkes Ethem'den çok korkarlardı. Fevzi Çakmak ile Atatürk bir gün düzenli ordu kurulmasının gereği üzerinde konuşuyorlardı. Düzenli orduya karşı olan Çerkes Ethem'in ağabeyi Reşit konuşma yapılırken Fevzi Çakmak'ın arkasında durup onları dinlemeye çalışıyormuş. Fevzi Çakmak düzenli ordunun gereğinden bahsederken Reşit'in arkasında olduğunun farkında değilmiş. Bu sırada Reşit'in varlığının fark eden Atatürk diziyle mareşali dürtmüş. Bunun üzerine mareşal hemen sözünü değiştirerek "-Hem bir bakıma düzenli orduya da ihtiyaç yok. Ben yetiştirdiğimiz bütün yeni askerleri kahraman Çerkes Ethem'in emrine vermeyi düşünüyorum. Onun ordusundan mükemmel ordu, ondan mükemmel kumandan mı bulabiliriz*?" * Mareşal Çakmak'ın Hatıraları, Yazan Murat Sertoğlu, Hürriyet Gazetesi, 21 Nisan 1975 tarihli sayısı. Tek kelime ile ondan tam anlamıyla korkuyor ve kendisinden biran önce kurtulmayı planlıyorlardı. Onun yurt dışına kaçırılış öyküsü çeşitli yayınlarda belirtilmişti. Çerkes Ethem Bey hakkında biz Çerkselerin görüşü ise hiç de olumlu değildir. Ne yazık ki Türkler tarafından yaptığı hizmetler karşılığında göklere çıkarılması gereken bir kişi ise de Çerkesler için durum hiç de aynı değildir. Ne yazık ki onun savunması hizmet ettiği toplumca yapılması gerekirken, bunun tam aksi olarak ihanet ettiği toplumu tarafında yapılmaktadır. Gönen, Manyas, Düzce ve birçok yerde Çerkesi, Çerkese kırdırmış, bu yetmiyormuşçasına pek çok Çerkes aydınını da sudan nedenler ile bizzat kendisi astırmıştır. Bir örnek vermek gerekir ise Çerkes Ethem hemen hemen hepsi Çerkes ileri gelenleri olmak üzere Düzce'de 2 günde 53 kişiyi astırmıştır**. Ancak Çerkes Ethem beyin kişiliğinde Çerkes ulusuna karşı yürütülen küçültücü, hatta aşağılayıcı davranışların etkisi ile Çerkesler Ethem beye yapılan haksız suçlamaları savunur duruma geçmişlerdir. Çerkes Ethem bey hakkında onu küçültücü ve yaptığı hizmetleri hiçe indirecek düzeyde suçlamalarda bulunulmuştur. Örnek vermek gerekir ise sosyalist büyük şair Nazım Hikmet bile, parlak dönemlerinde ve gözde tutulur-ken, iktidara yağ çekmek düşüncesi ile Çerkes Etham bey hakkında yazdığı bir şiirinde, onun hakkında 7 bavul dolusu altınla Yunanistan'a kaçtığını yazmıştır. Fakt tarih aynı oyunu ona da oynamış, bir süre sonra Nazım Hikmet de vatan haini sıfatını kazanarak yurdundan kaçmak zorunda kalmıştır. Çerkes Ethem'in 7 bavul dolusu altın ile kaçtığı varsayımı doğru olsa idi, Ethem gurbette soydaşlarının korumacılığı altında yoksulluk içinde ölmezdi. Kaldı ki, geçiş protokolu imzaladıktan sonra Susurluk'ta Söğe Köyü'nün Cambazın Değirmeni mıntıkasında teslim olurken, cebindeki son 2,5 lirayı oradakilere gösterip, beraberin-de götürmeden yırttığı ve sadece bir heybe içerisinde yazışma evrakının olduğunu ayrıca gösterdiği de bilinmektedir. Çerkes Ethem'in yurt dışına kaçmak zorunda bırakılışının ardından dönemim hemen hemen bütün ileri gelenleri Çerkes Ethem beyin kendilerini de öldüreceği hakkında beyanlarda bulunmuş bunu yapmakla da kendilerine bir paye vermek istemişlerdir. Bir örnek vermek gerekir ise askerlik yaşamında ve onu izleyen dönemlerde vasat bir komutan görünümünden ileri gidemeyen ve yaşamı boyunca silik bir kimlik taşımaktan kurtulamayan Fevzi Çakmak bile Çerkes Ethem beyin kendisini de öldürmek istediğini anılarında söylemiştir. Çerkes Ethem bey hakkında ileri sürülen suçlamalardan bir tanesi de eşkıyalık, yağma, topluma zulüm vs. türden suçlamalardır. Çerkes Ethem bey ilk çetecilik dönemlerinde giriştiği birçok eylemlerden sorumlu tutulmamış, vergi toplamak, askere almak, insanları cezalandırmak gibi yasa dışı tutumları hoş görü ile karşılanmıştır. *Milli Mücadele başlarken, Tevfik Çavdar. Milliyet Yayınları. İstanbul.+''+İzzet Aydemir

Terörizm ve Uygarlıklar Çatışması

Amerika'nın İslam'la olan ilişkileri uygarlık çatışması iddiasını doğrulamaktan çok uzak. Filistin ihtilafında uzun süre İsrail'e temayül ettiği doğru. Ama Oslo sürecinde adil arabuluculuk yapmak için gayret sarf ettiğine de kuşku yok. Clinton'ın giderayak anlaşma sağlamak için İsrail'e yaptığı baskılar sonucu ortaya çıkan paketi, Filistinlilerin bundan birkaç yıl önce hayal bile etmeleri imkânsızdı. İkinci İntifada'ya karşı çekimser davranması Filistin ya da Arap/Müslüman düşmanlığından değil, bu paketi reddeden Filistinlilere daha iyisini sağlayamayacağını bilmesinden kaynaklanıyor. Biraz geriye dönersek, Amerika'nın Avrupalı dostlarımızı ikna edemediğinden gecikerek de olsa Bosna-Hersek'e yaptığı askeri müdahaleyle Sırp saldırganlığını durdurduğu; Kosova Arnavutları'nı ezen ve göçe zorlayan Yugoslavya'yı dize getiren NATO gücünün yüzde 90'ını oluşturduğu; Makedonya'da Arnavutlara geniş haklar tanınmasında da önemli rol oynadığı görülüyor. Irak'a ilişkin sonuç vermeyen sert politikasını bir yana bırakırsak, Kuveyt'in işgalden kurtarılmasının Amerika olmadan olamayacağı ve Irak'ın kitle imha silahları geliştirememesinin de böylece sağlandığı unutulamaz. Aynı şeyi Rusya için söyleyemeyiz. Özellikle Rusya'nın Kafkaslara dönük politikası uygarlıklar çatışmasının birçok özelliğini taşıyor. Geçenlerde Almanya'ya yaptığı ziyaret sırasında Putin basının önünde 'Müslüman teröristlere' atfen, bunların 'barbar' olduklarını ve Rusya'nın bu bölgede 'medenileştirme' rolü olduğunu söyledi. Davranışı sanki en az bir yüzyıllık bir anakronizmdi. Çağımızda medeni/barbar değil, gelişmiş/gelişmemiş ayrımının geçerli olduğunun sanki farkında değildi. Rusya için Çeçenistan'daki isyanın ne anlama geldiğini biliyoruz. Türkiye başından beri bu olayı Rusya'nın iç işi saydı. 1994 ve elan sürmekte olan 1999 savaşında Çeçen güçlerin bazen terörizme başvurdukları, insanları rehin aldıkları, suikastlar yaptıkları biliniyor. 1996'dan sonra etkin bir yönetim kuramadıkları ve zor koşulların etkisinde köktendinci İslam'la giderek tehlikeli bir flörte girdikleri de malum. Ama bunlar Çeçenistan'ı bir terörizm olgusu olarak sunmaya yetmez. Çeçenlerin bağımsızlık mücadelesi iki yüzyıla yakın zamandır yani Çarlık Rusyası'nın bu ülkeyi zorla ilhak etmesinden bu yana sürüyor. Rusya şimdi Amerika'nın terörizme karşı açtığı savaştan yararlanarak Çeçenistan'daki savaşını uluslararası toplumun desteklemesini istiyor. BM Güvenlik Konseyi'nin 1373 sayılı kararı, terörizmi 'terörist eylem' olarak değerlendiriyor. Uluslararası toplum terörist eylemlere ve bu eylemleri yapanlara karşı mücadelede işbirliği yapacak. Bu bağlamda bir iç çatışmada terörist eylemler yapılıp yapılmadığına bakmak lazım. Rus kuvvetlerinin Çeçenistan'da ayrım yapmaksızın sivillere ve sivil hedeflere saldırdığı görülüyor. Bunun sonucunda çok sayıda sivil öldü. Yerleşim yerleri harabeye dönüştü. Yüzbinlerle insan komşu ülkelere sığındı. Sırbistan'ın Bosna'da yaptıkları bir yana bırakılırsa dünyada terörizmle bu tarz savaşan hiçbir ülke yok. Bu savaş tarzı Cenevre Sözleşmeleri'ne ek II. Protokol'ün 51. maddesine göre terörizm sayılır. Kendi toprak bütünlüğü konusunda bu derecede aşırıya gidebilen bir ülkenin komşularının toprak bütünlüğüne de saygı göstermesi beklenir. Oysa Rusya Gürcistan'ın Abhazya ve Azerbaycan'ın Ermenilerce işgal edilen Karabağ ile diğer yüzde 16'lık bölümü konusunda tam tersine bir tutum içinde. Bu iki ülkeyi hegemonyası altında tutmak için bölünmelerine katkıda bulunuyor. Terörle mücadele çerçevesinde bu politikalara göz yumulması sadece büyük bir çelişki oluşturmaz. Aynı zamanda bu mücadeleyi sekteye uğratır. Amerika'nın da toprakları Ermenistan'ın işgal altında olan ve 1.250.000 insanı insanlık dışı şartlarda yaşamaya zorlanan Azerbaycan'a karşı uyguladığı anlamsız ambargonun sona ermesi lazım. Bu yapılırsa hem adalet yerine gelir hem de Ermenistan'la yürüttüğümüz gayri resmi diyalogun başarı şansı artabilir. 13 EKİM 2001 – Radikal Gazetesi Gürcüstan İçin İşbirliği Fikret Bila Afganistan olayının gölgesinde kalan Rusya - Gürcistan gerginliği Ankara'nın kaygılarını giderek artırdı. Gürcistan sınırına asker yığan Rusya'nın, ABD'nin Afganistan'a müdahalesinde gerekçe gösterdiği "terörist barındırma" iddiasını belli belirsiz gündeme getirmesi Kafkasya'da tansiyonu yükseltti. Gürcistan Dışişleri Bakanı, Menagarişvili'nin, Rusya'nın Afganistan operasyonuyla birlikte gerginliği tırmandırmasına dikkat çekmesi gözlerin Rusya ve Gürcistan'a çevrilmesine neden oldu. Moskova'daki hava, Afganistan'ın Usame bin Ladin'i barındırıp koruması gibi, Gürcistan'ın da Çeçen teröristleri barındırıp koruduğu yönünde. Ve Rusya, ABD'nin kullandığı müdahale gerekçesini Gürcistan için kullanabileceği izlenimi veren bir çizgiye gelmesi Kafkasya'daki ısınmayı ön plana çıkardı. Bu gelişmeler üzerine Gürcistan Dışişleri Bakanı Menagarişvili'yi Türkiye'ye davet eden Dışişleri Bakanı İsmail Cem, konuk bakanla görüşmesinden sonra konuyu Başbakan Ecevit'le de masaya yatırdı. Gürcistan'daki gelişmelerden kaygılı olduğunu söyleyen Başbakan Ecevit, Dışişleri Bakanı İsmail Cem'le uzun bir görüşme yaptı. Cem - Menagarişvili ve Ecevit - Cem görüşmeleri ve ABD ile yapılan temaslar sonrasında Ankara'da Gürcistan'ı desteleme ve güvenlik açısından korumak üzere iki karar alındığını söyleyebiliriz: 1- Güvenlik boyutunu da içermek üzere Türkiye - ABD - Gürcistan arasında üçlü işbirliği. 2- Aynı nitelikte Türkiye - Azerbaycan - Gürcistan arasında üçlü işbirliği. Türkiye - Azerbaycan - Gürcistan üçlüsünün güvenlik işbirliği, Bakü - Ceyhan boru hattının güvenliği ve korunmasıyla ilgili ve sınırlı değil. Gürcistan Dışişleri Bakanı Menagarişvili, Ankara'da oluşan işbirliği zincirleri ve ABD'nin verdiği güvenceden memnun olarak Türkiye'den ayrıldı. Bu arada, Ankara'nın, Gürcistan Dışişleri Bakanı'na, ülkesinin "teröristleri barındırıp, koruduğu" izlenimi verecek hareketlerden kaçınmaları tavsiyesinde bulunduğunu da söyleyebiliriz. Böyle bir izlenimin Rusya'nın tepkisine ve girişebileceği hareketlerin gerekçesi olarak göstermeye yöneltebileceği konusunda Gürcistan'ın dikkatli davranması gerektiği Ankara'nın uyarıları arasında. Afganistan başta olmak üzere Orta Asya ve Kafkasya'daki sorunlara karşı ABD ve Türkiye'nin birlikte hareket etmelerine dönük olarak Dışişleri Bakanı İsmail Cem'le, ABD'nin eski Dışişleri Bakanı Albright arasında varılan anlaşmaya uygun hareket edildiği söylenebilir. Son olarak Gürcistan'a destek olunması ve güvenliğinin sağlanması konusunda da Ankara ve Washington aynı yönde hareket ederek iki ayrı üçlü işbirliği kurulmasını kararlaştırmış görünüyorlar. Aynı eksende hareket etmek üzere Dışişleri Bakanı İsmail Cem'in, Pakistan da dahil olmak üzere Orta Asya ülkelerini kapsayan bir geziye çıkması da ilke olarak karar altına alınmış durumda. Ankara, hem Afganistan hem de Gürcistan konusunda ABD'yle birlikte devrede görülüyor. Başbakan Ecevit ve hükümetin beklentisi, ekonomi cephesinde Türkiye'nin rahatlatılması. Bu konuda beklenti ABD ve G - 7'lerin kendiliğinden harekete geçmeleri ve Türkiye'yi, terörle mücadelede pazarlık eden bir konuma itmemeleri. Afganistan sorununda G - 7'lerle birlikte her zemine davet edilen Türkiye'ye hem kısa hem de uzun vadede duyulan ihtiyaç ortadayken, hem ekonomik kriz hem de terörle mücadelede yalnız bırakılmaması gerektiği düşüncesi Ankara'da sık sık dile getirilmeye başladı. ABD ve G - 7'lerin bu gerçeği görmeleri ve Türkiye'ye katkı konusunda topu birbirlerine ve sonuçta IMF'ye atmalarının yanlışlığı üzerinde duruluyor. 15.10.2001 – Milliyet Gazetesi [email protected] Kafkaslar'da Tehlikeli Tırmanış Nerdun Hacıoğlu / MOSKOVA Gürcistan ile Rusya arasında Abhazya ve Çeçenistan sorunları çerçevesinde son günlerde başlayan gerginlik tırmanıyor. Hafta başında Gürcistan'a bağlı Abhazya Cumhuriyeti'nde BM helikopterinin düşürülmesi ve Çeçen olduğu söylenen bir grup silahlı kişinin Abhazya Kodor geçidinde belirmesiyle patlak veren kriz, ilk iki gün Moskova ile Tiflis arasında protesto notalarının alınıp verildiği ''sinir harbi'' biçiminde sürdü. Dün kriz belirgin askeri boyut kazanmaya başladı. Rusya bölgedeki askeri birliklerini arttırma kararı alırken, Gürcistan da Abhazya sınır bölgesine kuvvet aktarmaya başladı. Rusya'nın görüşünü destekleyen Abhazya da Kodor geçidini savaş uçaklarıyla bombaladı. Çarşamba günü olağanüstü toplanan Gürcistan parlamentosu, Devlet Başkanı Eduard Şevardnadze'den Rus barış gücünün bölgeden uzaklaştırılması için gerekli işlemleri başlatmasını istedi. Parlamento, Gürcistan Abhazya Otonom Cumhuriyeti sınırına asayişi sağlamak için Gürcistan birlikleri gönderme kararı aldı. Moskova'nın Tiflis'e baskı yapması durumunda Gürcistan'ın Bağımsız Devletler Topluluğu'ndan ayrılabileceği belirtildi. Şevardnadze de parlamento kararını hayata geçirmek için harekete geçeceğini açıkladı. Rusya ise, 200 kadar Çeçen militanı Abhazya'nın Kodor geçidine Gürcistan'ın kasten gönderdiğini söylüyor. Moskova, "Gürcistan Çeçenleri de kullanarak 9 yıl önce kaybettiği Abhazya'yı geri alma planları yapıyor. İlk başta ortalığı karıştırmak için Çeçen komutan Ruslan Gelayev bölgeye gönderildi. Ardından Tiflis orada güvenlik sağlanamıyor gerekçesiyle kapsamlı askeri hareket gerçekleştirmek istiyor" görüşünü savunuyor. Rusya Savunma Bakanı Sergey İvanov, Abhazya'da şiddetli çatışmaların çıkabileceği endişesiyle bölgedeki Rus askeri varlığını arttırma kararı aldı. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ise, Moskova'nın Abhazya krizine müdahale etme niyetinde olmadığını söyledi. Putin, "Gürcistan BDT'den çıkarsa biz itiraz etmeyiz. Tersine Moskova'nın yükü azalır. Bugün Rusya birçok malı, enerji dahil Gürcistan'a yarı fiyatına satıyor" dedi. 13.10.2001 – Hürriyet Gazetesi Gürcistan'da Ne Oluyor? Mustafa Balbay Bütün gözler Afganistan ve çevresine dikilmişken Gürcistan'dan gelen bir haber, önümüzdeki dönemde 11 Eylül'ün öteki coğrafyalara nasıl yansıyabileceğine ilişkin ipuçları verdi: Abhazya Özerk Cumhuriyeti sınırındaki Kodori Geçidi bölgesinde çatışmalar oluyor. Ardından savaş uçakları bölgeyi bombalıyor! Bu iki tümcelik olay, Abhazlara göre şöyle oldu: Saldırılar Gürcüler tarafında gerçekleştirildi. Uçaklar da onlarındı. Gürcistan yönetimine göre şöyle oldu: Saldırılar Rusya'nın işi. Rusya, Gürcistan'ın içini karıştırıp, etkisi altına almak istiyor. Rusya'ya göre şöyle oldu: Saldırı Çeçen militanların işi. Gürcistan, sınırına hâkim olamıyor. Çeçen militanlar, zaman zaman Gürcülerle bir olup Abhazlara saldırı düzenliyor. Gürcistan sınırından lojistik destek alan Çeçenler, Rusya içindeki eylemleri için de güç topluyor. Bu üç farklı bakışı toplayınca, şu çıkıyor: Birileri, hazır bütün gözler Orta Asya'da iken, Kafkaslar'ı karıştırıp, yarım kalan hesaplarımı bitireyim, diyor. Bölgeden gelen bu karışık haberleri netleştirme masasına koyup, duruma biraz daha geniş bakalım... Gürcistan Devlet Başkanı Eduard Şevardnadze hafta başında ABD'de şunu söylemişti: "Gürcistan, Rusya'nın güneyi değil, Türkiye'nin ve NATO'nün kuzeyidir." Bölgeden gelen çatışma- bombalama haberlerinin bu demeçten sonra duyulması da ayrıca ilginç. Gürcistan'ın Türkiye açısından taşıdığı önemi ve bu çerçevede atılan adımları satırbaşlarıyla duyuralım: - Türkiye'nin Orta Asya'ya güvenli açılan tek karayolu bu ülke topraklarında. Türkiye'nin Azerbaycan'la kara-demiryolu bağlantısı bu ülke üzerinden sağlanıyor. - Gerçekleşmesi halinde Bakû-Ceyhan boru hattının geçeceği tek 3. ülke. Bu hat tın resmi adı da Bakû-Tiflis- Ceyhan. - Türkiye'nin askeri alanı da kapsayan stratejik işbirliği anlaşması imzaladığı 28 ülkeden biri. Gürcistan'daki bir Rus üssünü geçen aylarda Türk Silahlı Kuvvetleri kullanıma hazır hale getirip, anlaşmalar çerçevesinde hizmete soktu. Üç anahtar Batum'daki kimi telefonlar Artvin koduyla çalışıyor. Gürcüler, bu bağlantıyla hem Türkiye'deki hem öteki ülkelerdeki ilişkilerini daha kolay sürdürdüklerini söylüyorlar. Karadeniz bölgesinin dağlık yapısı, Artvin ve çevresine havaalanı yapılmasını engelliyor. Önümüzdeki dönemde Batum Havaalanı'nın Türkiye iç hat seferlerine açılması ve Doğu Karadeniz'e yönelik hava taşımacılığının bu yolla yapılması gündemde... Buna benzer iki ülke ilişkilerindeki kaynaşmaya yönelik pek çok örnek verilebilir. Türkiye'nin Gürcistan'la ilişkilerini daha ileriye götürmesi, bugünkü yönetim anlayışının ve bağımsızlığın sürmesine bağlı. Orada olup bitenlere kayıtsız kalmaması gerekiyor. Gürcistan Dışişleri Bakanı Irakli Menagarişvili'nin dün apar topar Türkiye'ye gelişinin altında yatan da şüphesiz bu bağlar. Türkiye, Kafkaslar'da barış ve istikrarın sağlanması için Türkiye-Gürcistan-Azerbaycan hattını gündeme getirdiğinde, Moskova; hemen Rusya, Ermenistan, Gürcistan, Azerbaycan'ı kapsayan Kafkasya Dörtlüsü'nü masaya getirmişti. Her iki girişim de kâğıt üzerindeki canlılığını sürdürüyor! Türkiye'nin Orta Asya politikası üretebilmesi, Kafkaslar'daki ağırlığına ve istikrara bağlı. Burada kilit ülke Gürcistan. Kilit üç anahtarlı; biri Gürcistan'la, biri Rusya'yla, biri de Kafkaslar'daki öteki uluslarla denge. Hüner, üçünü birden açabilmekte... 13.10.2001 – Cumhuriyet GazetesiGündüz Aktan

Dönüş Hareketi Üzerine Kronolojik ve Nostaljik Bir Gezinti

Sürgün ve Soykırım; Kuzey Kafkasya insanının belleğinde acı ile yer etmiş iki sözcük. Sözlüklere baktığımız zaman sürgün (tehcir) "1-Ceza olarak belli bir yerin dışında veya belli bir yerde oturtulan kimse veya topluluk, 2-Bu biçimde sürülmek işi ve bu işin sonucu" şeklinde tanımlanmaktadır. Soykırımı (genocide); Bir insan topluluğunu, ulusal, dinsel, politik vb. sebeplerle yok etmek olarak tanımlanmaktadır. +''+ Çerkes halkının uğradığı sürgün ve soykırım acılarının hemen arkasından umut, aydınlık ve gelecek için halkımızın bel bağladığı sözcük ise "Dönüş"tür. 1864 Büyük Sürgünü'nün hemen ardından Atayurduna dönüş düşüncesi Çerkes insanının büyük İDEA'sı olmuştur. Bu düşüncenin hiç kesintiye uğramadan yaşatıldığı ve günümüz kuşaklarına ulaştığı gerçeğinin bir hayli kanıtı vardır. Atalarımızın Osmanlı topraklarına yerleşerek yaralarını sarmasından hemen sonra örgütlenmeye başladığını, Atayurduna kavuşma fikirlerini yaymak için Ğuaze gazetesini ve daha başka yayınları çıkarttığını, zamanın padişahına dönüş için resmi başvuruların yapıldığını, bu konularda çaba harcandığını bilmekteyiz. Khabardey bölgesinden yetişen ünlü fabl yazarı ve halk ozanı Pac'e Beçmırza'nın yirminci yüzyılın hemen ilk yıllarında, Osmanlı topraklarını köy köy, kasaba kasaba gezerek; "Henüz zamanın geçmediğini, Atayurduna dönüş için henüz gecikilmediğini," içi ağlayarak, haykırarak soydaşlarına anlattığını da biliyoruz. 1978 yılında üç arkadaşımla birlikte Nalçik'e yaptığımız ziyaret sırasında, Nalçik'in ünlü Hadokşokua Parkı'nın bir köşesinde, bu ünlü ozanla karşılaşmıştım. Siyah granitten yontulan Pac'e Beçmırza büstü ile Balkar ozanı Kazım Meçiev'in büstü yanyana duruyordu. Büstün siyah oluşunun sürgün ve soykırımı simgelediğini, çevresini saran kırmızı güllerin ise Dönüş umudunu simgelediğini, zira Beçmırza'nın öldüğü 1936 yılına kadar dönüş konusunda hiç umutsuzluğa düşmediğini anlatmışlardı. Bu geziden döndükten sonra, o zaman hayatta olan babam; "Geziniz hakkında hiç bir şey sormayacağım, ilginç bulduğun ya da ne nedenini çözemediğin bir husus varsa, onu anlat bana..." demişti. Uzunyayla köylerinin koptuğu yerlerle Uzunyayla'yı karşılaştırdığımda ilginç bulduğum iki konu beni düşündürüyordu, Bu denli ormanın, yeşilin, çiçeğin yaşamla içiçe olduğu, ağaç kültürüne bu denli aşina olan bir toplumun Uzunyayla'ya nasıl yerleştiği, yerleştikten sonra yeni mekanlarını geldikleri yere benzetebilmek için neden hiç çaba sarfetmedikleri, neden hiç ağaç dikmedikleri konularına yanıt arıyordum. Bu iki hususu babama açıkladım. Babamın hali görülmeye değerdi. Yaşlı buruşuk yüzünden çenesine süzülen gözyaşlarını silerek konuşmuştu: "Uzunyayla'ya yerleşmeye mecbur idiler, devlet fermanı ile yerleştiler. Yerleşilen bu yeri imar-ihya ile az da olsa Kafkasya'ya benzetmek hiç kimsenin istemediği bir konu idi. Bu topraklara bağlanmak istemiyorlardı. Benim çocukluğumda, yani 1911-1925 yılları arasında, kapısı, penceresi biraz yüksek, biraz süslü, biraz fazla harcama gerektiren bir ev yapan olursa, "Yap, yap...Yarın yurdumuza dönersek birileri için hazır ev olur, gelip hemen yerleşirler" gibi eleştiriler olurdu. Bu yüzden kimse kalıcı bir işe girişmedi, atayurduna dönmek hep düşüncede yaşatıldı. Bizden önceki kuşaklar göçüp gitti, sonra gelen kuşaklar ise doğal olanı Uzunyayla'daki yaşam sanarak sürdürdü. Atayurdundan giden gelen olmayınca da oradaki yaşamla kopma kesinleşti." demişti. Hiçbir zaman sönmeyen Atayurduna dönüş ateşi, Cumhuriyetin ilk yıllarında, tek parti döneminde küllenmek zorunda idi. Bırakınız dönüş sözcüğünü, coğrafya ismi olan "Kuzey Kafkasya" sözcüğü bile kullanılamadığı için Cumhuriyet döneminde ilk kurulan derneğimizin adı "Dost Eli Yardımlaşma Derneği" idi. 1961 Anayasası'nın getirdiği nispeten daha özgür ve demokratik ortamda Ankara Kuzey Kafkasya Derneği kuruldu. Giderek 1970'ten itibaren atayurdu ile yazışma, haberleşme, tek tük de olsa ziyaretler başlayınca 1920'li yıllardan başlayarak küllenmiş olan dönüş ateşi yeniden parladı, yeniden umut oldu, hasretle sözü edilir oldu. Kuzey Kafkasya ile ilgili ilk bilgileri, ilk ciddi yazıları saygıdeğer büyüğüm İzzet Aydemir'in çıkarttığı "Kafkasya-Kültürel Dergi"de bulmaya başladık. 1970'li yıllarda tümü ile amatörce bir deneme olarak yayımlanan "Kamçı" gazetesi, 12 Mart ara rejimi nedeni ile 12 sayılık deneme süresini tamamlayamadan yedinci sayısından sonra yayınını durdurmak zorunda kaldı. Ankara'da çıkartılan "Nartların Sesi" gazetesi de aynı akıbete uğrayarak 12 Eylül hareketi ile kapatıldı. Bu iki küçük gazetemizde de yine atayurt ve ürettiği kültür, diasporadaki sorunlar, atayurda duyulan özlem yoğun bir biçimde işlenmiştir. Topraklarından kopartılıp dağıtıldığı günden bu yana varolan ulusal-tarihsel eşitsizliklere, haksızlıklara, uygulanan kendine yabancılaştırma ve baskı yöntemlerine, asimilasyon politikalarına rağmen Çerkes halkı bugün de kendi sosyal ve ulusal sorunlarına sahip çıkabilecek bir potansiyele sahiptir, ve bugün de "DÖNÜŞ" ideali gerçekçiliğinden hiçbir şey kaybetmemiştir. Yamçı gazetesinin çıkartılması için yapılan toplantılarda, tartışmalarda hep bulundum. O günlerde varılması gereken hedef; "Çerkes halkının kendi topraklarında kendi kaderini tayin etme hakkının bulunduğu" ilkesinden hareketle en kısa zamanda dönebilecek herkesin Atayurduna dönmesi idi. Tabii o günün koşulları çok farklı idi. Sovyetler Birliği yönetimi yaşıyordu. Döneceklerin iş bulma, konut edinme gibi sorunlarının sosyalist ilkeler doğrultusunda devletçe çözümlenmesi gereği söz konusu olduğundan dönüş için bir sosyo-ekonomik alt yapı oluşturma çalışmalarının yapılması gibi bir olay gündeme gelmiyordu. Daha sonraları 1980'lerde başlayan ve hala süregelen dönüş hareketi ile ilgili düşünceleri eleştirme furyası başlamıştır. Bu eleştirileri yapan yakın dostlarımız her nedense 1980 yılına kadar bu konularda susmuşlardır. Bu dostlarımız, Yamçı dergisi etrafında birleşenleri, duygusal olmak, romantik ve ütopik olmak, ayağı yere basmayan afaki politikalar üretmekle suçlamaya başlamışlardır. Öncelikle "Dönüş" ideasının sosyo-ekonomik altyapısının oluşturulması gerektiğini savunan bu dostlarımız, dönüş düşüncesinin yayımlanmaya başladığı dönemin Kuzey Kafkasya'sı ile bugünün Kuzey Kafkasya'sını kıyaslama gereğini gözardı etmektedirler. Bugün için elbette öncelikle sosyo-ekonomik altyapının oluşturulması için çalışmak geçerlidir. Dağılan Sovyetler Birliği'nden sonra devlet sübvansiyonunun kalmadığı, herkesin kendi başının çaresine bakmak zorunda olduğu bir dönemde sosyo-ekonomik altyapı elbette önemlidir. Bugün gelinen aşamada Yamçı dergisi etrafında oluşturulan görüş, bir tramplen görevi yapmıştır. Bu dönemin ve bu dönemin fikirlerinin bir tarafa atılması en azından kadirşinaslıkla bağdaşmayacak bir davranış olacaktır. Bu derginin çıkarılması için kısıtlı imkanlarını birleştirerek "Yamçı Yayımcılık Ltd. Şirketi"ni kuranlar bugün yaşamaktadırlar. Bunlar Arslan Arı, Eray Yüksel, Haluk Yediç, Dr.Namuk Sarıgül, İbrahim Alhas ve Özdemir Özbay'dır. Derginin sahibi ve sorumlusu Fahri Huvaj arkadaşımız idi. Dr.Necdet Hatam ve Rahmetli Süleyman Yançatoral'ın emekleri büyüktür. Bütün bu arkadaşları saygıyla anıyorum. Dergi yayımlanmaya başlayınca sol fraksiyonlarda yer alan Çerkes aydınlarının çok şiddetli ve o derecede de haksız, insafsız ve dayanaksız saldırıları ve eleştirileri ile karşılaşmıştık. Bu arkadaşlar Yamçı kadrolarını, yani dönüşü savunanları "Sola sızmaya çalışan kaypak, küçük burjuva milliyetçileri" olarak tanımlıyorlardı. Onlara göre, "Dönüş" fikri ütopik ve gerici bir düşünceydi. Zaten Türkiye'de sosyalist devrim yakında gerçekleşecek idi ve Türkiye Çerkesleri'nin etnik kimlikleri ve hakları verilecekti. Dolayısıyla dönüşü ortaya atmak devrimci harekete ihanet etmekti. Sağ kesimde yer alan, kimileri turancı, kimileri şeriatçı gruplarla omuz omuza olan, ekonomik ve sosyal düzeyleri yüksek, rahatının bozulmasından korkan kesim ise dönüş hareketini tamamen komünist ideolojiye yönelik, boğulması ve susturulması gereken bir fikir olarak görüyorlardı. Bu kesim, bağımsız ve birleşik Kafkasya idealini savunurken, Kafkasya'ya gitmeden oraya ayak basmadan Kafkasya'nın nasıl bağımsız ve birleşik olacağını bugüne kadar bir görüş olarak ortaya koymamışlardır. Bu ideal hep sloganlarda kalmıştır. Bugün bir bakıma bağımsızlık yolunu seçen Abhazya ve Çeçenistan var, ama bu fikrin sahipleri her nedense bu ülkelerle hiç de ilgili görünmemektedirler. Bugün dönüş fikrinin dışında Çerkes halkının asimilasyon bataklığından kurtarılmasını sağlayacak farklı hiçbir görüş hala üretilememiştir. Dönüş iki açıdan önemini hala taşımaktadır: 1. Kuzey Kafkasya'daki cumhuriyetlerimizin demografik sorunlarını çözerek güçlenmelerini sağlamak için tek yol, hangi yollardan geçerse geçsin, Dönüş'tür. Dönüşün atayurdu kanadında altyapısını oluşturan, yasal düzenlemeleri tamamlayan başta sayın Cumhurbaşkanı Carım Aslan ve bugün mutlu ve kıvanç dolu bir yaşamı atayurdunda sürdüren dönüşün ilk temsilcileri sevgili arkadaşlarımıza şükranlarımı sunuyorum. 2. Çok hızlı bir şekilde yok olmakta olan diaspora Çerkesleri'nin ve diasporadaki Çerkes kültür ürünlerinin dönüşü her zamankinden daha acil ve zaruridir. Geldiğimiz bu aşamadan sonra yapılması gereken, Dönüş fikrini yeniden tartışmak değil, Dönüş'ü hızlandıracak sağlıklı politikalar üretmek, Dönüş'ün altyapısını oluşturacak sosyo-ekonomik girişimleri realize etmektir. Toplumumuzun diaspora kesimindeki yeni örgütlenmelerinin bu anlamda ele alınması gerekmektedir. Tüm derneklerimize, kurulu ve kurulmakta olan vakıflarımıza bu yolda zor ve kutsal görevler düşmektedir. Atayurduna dönüş için çıktığımız kutsal yolumuzun aydınlıklı, pürüzsüz olması dileği ile...+''+Özdemir Özbay

Yakındoğu’nun Çerkesler’i

İsrail'in kuzeyinde, Halil'deki Çerkes köyü Kfar-Kama'ya bir tanıdığımın oğlunun düğününe gittim. Komşulardan ve iş arkadaşlarından, Yahudilerden, Araplar'dan, Dürzilerden ve Ürdünlü akrabalardan oluşan çok sayıda konuk için köy meydanında uzun, ahşap masalar dizilmişti. +''+ Damat koyu kumral, boylu boslu, geniş omuzlu, açık yüzlü bir gençti ve gururlu bir edası vardı. Gelin şalvar, geniş yenli uzun bir gömlek ve ipek beşmet giymişti. Lermantov'un "siyah ipek beşmetiyle yatakta oturan Bela"sını anımsatıyordu. Damat, geçen yüzyılda Rusça "Çerkeska" diye adlandırılan (dizlerin altına kadar inen, ince bir kemerle belinden bağlanmış, göğsünün her iki tarafında fişekler için deri kılıflı "hazırlar" bulunan, tek taraflı yakasız kaftan), giysiyi giymişti.Gelin Bela'yı anımsatırken, damat da L.Tolstoy'un Hacı Murat'ını anımsatıyordu. Geleneksel "halze" (içinde tuzlu peynir bulunan ince hamur) ve "bastrahazra"dan (pirinç, un, tavuk ve baharattan yapılan bir yemek) oluşan akşam yemeğinden sonra zurna eşliğinde eski, ağır melodiler dinledik. Daha sonra bunun yerini "lezginka"ya benzeyen hareketli bir oyun aldı. Halil Vadisi birden, İsrail'de yaşayan Çerkesler'in atalarının sürgün edildiği Kafkasya'yı hatırlattı. Çerkesler; Kafkasya'da, en eski zamanlardan beri yaşamaktalar ve Kuban Nehri boyunca ve onun güneyinde, Karadeniz sahilinde, Anapa'dan Tuapse'ye kadar Kafkas sıradağlarının kuzey yamaçlarında yaşadılar. Gerçekten de Çerkes coğrafi adlarına Güney Rusya steplerinde ve Azak Denizi'nin bütün sahilinde rastlanılıyor. Rus yazılı kaynaklarında Çerkesler ilk olarak 13. yüzyılda anılıyorlar, Rus edebiyatında ise "Çerkes" sözcüğü Kafkasya Dağlıları'nın genel adı olarak kullanılıyordu. Dil ve kültür bakımından akraba olan çok sayıdaki kavimler üç büyük grupta toplanıyor; Abhazlar, Kabardeyler ve Çerkesler veya kendilerini adlandırdıkları şekliyle: "Adıgeler".İsrail'de yaşayan Çerkesler de kendilerini böyle adlandırıyorlar. Toprakları Kafkas savaşları sonucunda Rusya'ya geçti, dağlıların topraklarına, komşuları Kazaklar yerleşti ve bu topraklar Kuban Oblata'sının bir bölümü oldu. Savaş, 1829 Edirne (Andrianopol) Antlaşması'na göre Kafkasya'daki Türk topraklarının Rusya'ya geçmesiyle başladı. Dağlılar beyaz çarın itaatine girmeyi reddettiler, cesaretle direndiler, ancak 1846 yılında kesin olarak boyun eğdiler Yerli Kazaklar o zamana kadar "Dağlılar" ile barış içinde yaşıyor, onlarla evleniyorlardı; giysilerini ve birçok geleneklerini de benimsemişlerdi. Fakat; onlarca yıl süren işgal savaşı, onları birbirlerine düşman etti ve Rusya toplumunda "Dağlılar"a karşı olumsuz duygular yarattı. Yaşanan yıkımların, zulmün, yağmaların, cinayetlerin hatırasını Rus edebiyatı muhafaza etti; Lermantov'un "Zamanımızın Kahramanı", L.Tolstoy'un "Kazaklar", "Orman Kesimi" ve diğer eserleri, Y.Tınyanov'un "Vezir Muhtar'ın ölümü"gibi eserler bunlardan yalnızca birkaçıdır. Dedelerinin dedeleri "barışı sağlamanın" kurbanları olan İsrail'de yaşayan Çerkesler de bunun hatırasını koruyorlar. ("Barışı sağlamak" – bugün- göç ettirmek olarak adlandırılabilir.) "Dağlılar"ı yaşadıkları yerleri terk etmeye ve düzlüklere inmeye zorladılar. Burada da, isteyenlerin Rus hakimiyetini kabul ettikleri sürece kalıp, yaşayabileceklerini ilan etiler. Diğerlerine de Türkiye'de yerleşmek için iki buçuk ay süre verdiler, sürgünler de bunu istekle kabul ettiler. Kalanlar azınlıktaydı. Zor koşullar, çoğunluğu, sürgüne boyun eğmeye zorladı. İnsanlar ev eşyalarıyla birlikte, büyük güçlüklerde Türk gemilerinin onları beklediği Karadeniz kıyısına indiler. Abhazlar ve Osetler de dahil, o zaman giden bütün "Dağlılar" 400 bin kişiydiler. Osmanlı imparatorluğunun kenar bölgelerine adacıklar halinde dağıtıldılar ve onların kale-köyleri Balkanlar'da ve Küçük Asya'da Türk ileri karakolları oldu(şimdiki Türkiye, Suriye, Lübnan, Ürdün, Irak ve İsrail'de). Birkaç Çerkes köyü de Filistin'e geldi. Yaşam koşulları ağırdı, birçok göçmen hastalıktan ve açlıktan öldü. Köylerden biri (Kayseriya yakınındaki Raba) dağıldı. İki köy kaldı: Yaklaşık üç bin kişinin yaşadığı Kfar-Kama ve Reyhaniya(bin kişi). 1920'de Büyük Britanya yeni bir Arap devleti (Ürdün'ü) kurduğunda Çerkesler'in bir kısmı emirin hakimiyeti altına girdiler. Halil'de iki köy ise mandayla yönetilen Filistin'de kaldılar ve 1948'de İsrail'e dahil oldular. Çerkesler'in her zaman hem Araplarla hem de Yahudilerle iyi ilişkileri vardı. Fakat; bağımsızlık savaşı başladığında Yahudiler'in tarafında yer aldılar. İsrail savunma ordusuna girdiler ve Halil'de Ürdün lejyonuyla çarpıştılar. O zamandan beri Yahudi devletinin en büyük desteklerinden biri oldular ve bütün savaşlara katıldılar. Aslında Çerkesler Rusyalı ilk Yahudi yerleşimcilerden bile önce buraya gelmiş olan ilk halk. İsrail, onların desteğinden ve iki halk arasındaki tarihi ittifaka sadakatlerinden emin. Sadakat Çerkesler'in bir niteliğidir. Türk sultanına da aynı şekilde fedakarca destek oldular. Ürdün'de yaşayanlar da krala aynı şekilde sadıklar. Bedevilerle birlikte karlın kişisel koruma birliğini oluşturuyorlar ve Ürdün'de etkili bir gruplar. Aslen Çerkes olan general Şordom, ordu istihbaratının başında bulunuyor. Kardeşi İshak hava kuvvetlerinin komutanı. Parlamentoda iki koltuk Çerkesler'e, bir koltuk da Çeçenler'e ayrılmış; o koltukta da diyanet bakanı ve uluslar arası Çeçen birliğinin başkanı Abdul Baki Camma bulunuyor. İsrail'de askerlik, Çerkes erkekleri için temel meslek olmuş. Kfar-Kama'da, ihtiyaç duyulduğu takdirde, köyün komutanı ve subaylarıyla birlikte bir alay çıkartılabileceği söyleniyor. İsrail ordusunda albay rütbesinde birkaç Çerkes bulunuyor. Kafkasya'da Çerkesler binicilikleri ve nişancılıklarıyla ünlüydüler. İsrail'de de muharip birlikleri, güvenlik hizmetini ve polisliği tercih ediyorlar ve büyük bir kısmı da komutanlık makamlarına geliyorlar. Dağlı grupların her birinin kendi özelliklerini ve adlarını korumalarına, değişik dil ve lehçelere sahip olmalarına rağmen; ırk, tarih, kültür ve gelenekler bağlamında tek bir etnik topluluğu oluşturuyorlar. Kafkas savaşı sırasında da önderleri tekti: "Dağıstan ve Çeçenistan imamı" Şamil. Rusya'nın Çeçenistanla savaşı dışardaki "Dağlılar"da Kafkasya'daki kardeşleriyle dayanışma duygusu yaratmış. Onlar için para toplamışlar, koliler yollamışlar, Tel Aviv'deki Rusya elçiliğinin önünde protesto gösterileri yapmışlar. Bugün dünyada kaç Çerkes yaşıyor? İsrail'de dört binden fazla, Suriye'de 30-40 bin, Ürdün'de 70 bin, Türkiye'de üç ila dört milyon. Diaspora Çerkesleri'nin, Bolşevik devriminden sonra Kafkasya'daki "Dağlılar"la bağları onlarca yıl kopuk olmuş fakat bugünlerde yeniden kurulmakta. İsrail Çerkesler'i atalarının yaşadıkları yerleri kendi gözleriyle görmek için, turistik amaç güderek de olsa, sıklıkla Kafkasya'ya gidiyorlar. Halklarının geleneklerini ve kültürünü asıl kendilerinin, göçmenlerin torunlarının koruduğuna inanıyorlar. Kosova'daki çatışmalar, bir kısmı Sırp ordusunda görev yapan ordaki Çerkesler'in 321 ailesini parçaladı. Çerkesler, bu durumdan kurtuluşu, Kuzey Kafkasya'ya dönüşte gördüler ve ilgili dilekçeyle Rus makamlarına başvurdular. Diğer ülkelerin - özellikle Almanya'nın – Çerkes diasporası, onların kararını destekliyor. Kfar-Kama'ya geldiğimde cuma günüydü ve köyün üzerinde, inananları namaza çağıran müezzinin sesi yükseliyordu. Yaşlılar eğri, dar sokaklardan camiye gidiyordu. Girişin önünde ayakkabılarını çıkardılar. Dizlerinin üzerinde oturuşları, alınlarını yere değdirip, doğruluşları açık kapıdan görünüyordu. Çocuklar, bisikletleriyle, köyün kenarındaki futbol sahasına gidiyorlardı. Dürzi köyünden ve komşu köylerden kibutstan(Yahudi yerleşimi) takımlarla iki maç yapılacaktı. Namaz ve maç bitiğinde sokaklar kalabalıklaştı. Çoğu, Avrupalılar gibi giyinmişti, bazıları geleneksel kıyafetliydi, bazıları da Araplar'ın yere kadar inen beyaz entarisini giyiyordu. Birçok erkek de ordu üniformalıydı (Müslümanlar'ın ve Yahudiler'in tatil günleri olan cuma ve cumartesi için izin almış olanlar).Hepsi aralarında Çerkesçe konuşuyordu, yabancılarla ise İbranice, Arapça veya İngilizce Halil'deki bir köyde kiril harfleri ile yazılmış, küçük harflerle İbranice ve Arapça çevirisi olan tabelalar görmek özellikle ilginçti: Okul, Kütüphane, Klüp anlamlarına gelen, çok sayıda ünsüzden oluşan uzun sözcükler "Kafkas Dağlıları"nın dillerinde yazı 1920'li yıllarının ortasında, önce, Kafkas dillerinin zor ses bileşimi için daha uygun olan Arap alfabesi temelinde ortaya çıktı, sonra latin harfleri ile 30'lu yıllarda da Rus harfleriyle değiştirildi. Bu harfleri İsrail Çerkesler'i de kullanıyorlar. Fakat Kafkasya'da Ruslaştırma yıllarında kirlenen dilleri yoksullaşıyor ve pratikte yok oluyorl. İsrail'de eski saflığını korumuş ve şu an köy okullarında zorunlu olarak öğretiliyor. Çerkesler çağdaş eğitim alıyorlar ve geleneklerini koruyabiliyorlar. Bu anlamda,tanık olduğum: Bir çok kişi düğüne kamalar ile veya kılıçlarla süslenmiş geleneksel kıyafetleri ile gelmiş olmalarıdır. Kfar-Kama, Kafkas aulunun, Arap köyünün ve Yahudi kibutsunun karışımı (Sembioz) bir yerleşim yeri. Evler temiz ve bakımlı dışardan saklyayı (Kafkasya ya özgü ev) andırıyor: Alçak, iki eğimli çatıları olan evler içeriden ise her türlü konforu ile çağdaş bir İsrail dairesi. Çağdaş mimari eseri yapılar da var (kreş, klüp, poliklinik türü yapılar). Çerkesler, yerel doğal özelliğin korunmasına katkıları ve çevrenin korunmasına gösterdikleri özenden dolayı, köyün İsrail Devlet ödülü aldığını gururla anlatıyorlar. İsrail'deki Çerkesler, Ürdün'deki akrabalarıyla serbestçe iletişim kurma imkanı kazanalı sadece birkaç yıl olmuş; bağları 1948 de kopmuş, ama Suriye'deki soydaşları ile bağları hala kopuk. Kültürel özgünlüklerini korudukları, yüksek yaşam düzeyine sahip demokratik bir ülkenin vatandaşları oldukları için memnunlar. Çerkesler bütün İsrailliler'in sahip oldukları haklara sahipler: Seçimlere katılıyorlar, vergi ödüyorlar, orduda hizmet veriyorlar. Yahudiler'in yaptığı gibi memurları ve hükümetin politikasını eleştiriyorlar. Çerkesler burda doğdular, büyüdüler ve burası onların evleri. Komşularıyla ilişkileri dostça; birbirlerinin düğünlerine gidiyorlar, spor karşılaşmalarına katılıyorlar. Çerkesler'in sorunu; nüfus azlığı. Bu da bir etnik grubun kendini korumasını ,elbetteki, zorlaştırıyor. Bu yöndeki olumsuzluklar Çerkesler'i içe kapanmaya veya tutucu olmaya itmemiş. Ülkenin yaşamına herkesle eşit ölçüde katılıyorlar ve yardımlaşma, konukseverlik, kunaklık gibi en güzel geleneklerini halen koruyorlar. Ayrıca, başka inançtan olanlara karşı nefreti, kan davasını, kadınların eşitsizliğini reddetmişler. Zarif ve şık Çerkes kadınları köyde erkeklerle aynı mevkilerde bulunabiliyorlar. Çağdaş açık toplumun ayıpları olan uyuşturucu, alkolizm, hırsızlık burada bilinmiyor. Düğün gelenekleri, geçmişin ve bugünün bir sentezi. Başlık kalmış, ancak bir yük değil sembol olarak. Yeni evlilerin bankadaki ev ipoteğini her iki taraf da ödüyor. Ayrılmadan önce, gece geç saatte köyde son kez dolaştım. Çerkesler televizyonlarının başında oturuyorlardı, açık pencerelerden İbranice son haberler, Arap müziği ve Amerikan filmlerinin diyalogları duyuluyordu. Sabah erkenden köy dağılıyordu: Üniversite öğrencileri büyük şehirlere, işçiler komşu Tsfat ve Afula'ya, askerler ve subaylar birliklerine herkes kendi mekanına doğru yollanıyordu – bu erken saatte her İsraillinin yaptığı gibi... "Russkaya Mısl", No 4264 Paris, 8 Nisan 1999+''+Semyon Çertok

Abhazya Cumhuriyeti Toplum Hareketlerinin ve Partilerinin Bildirisi

Son zamanlarda Gürcüstan'ın Abhazya'ya karşı yeni bir savaşa hazırlandığı iyice açığa çıktı. Gürcüstan'ın, ABD'nin ve diğer NATO ülkelerinin aktif yardımı ve desteğiyle askeri gücünü önemli ölçüde artırması buna delalet ediyor. Gürcüstan ordusuna büyük miktarda yeni askeri malzeme ve silah verildi, Pankisi Vadisi'nde terörizmle mücadele bahanesiyle Gürcüstan'a iki yüzden fazla ABD'li askeri eğitimci gönderildi. Bu gelişmelerle birlikte Gürcüstan resmi temsilcileri Abhazya topraklarında teröristlerin ve aşırı dinci grupların üslerinin bulunduğunu ve Gürcüstan'ın Abhazya topraklarında teröre karşı bir operasyon yürütmeye hazır olduğunu daha sık dile getirmeye başladılar. Bu şekilde propagandayla Gürcüstan makamları, terörle mücadele bahanesiyle Abhazya'ya saldırı hazırlığı yapıyorlar. Savaştan sonraki dönem boyunca Gürcüstan makamları Abhazya'ya karşı gerçek bir terörist savaş yürüttüler ve yüzlerce sivil vatandaş ve doksandan fazla Rusya Barış Gücü askeri bunun kurbanı oldular. BM Güvenlik Konseyi'nin ve Rusya'nın, Gürcüstan'ın terörist oluşumların faaliyetlerinde sorumlu olduğunu açıklamalarına rağmen, Gürcüstan'a yönelik hiçbir yaptırım uygulanmadı. Şevardnadze rejiminin cezasız kalacağından emin olması şaşırtıcı değildir. Geçen yılın Ekim ayında Gürcüstan makamları, Gürcüstan ordusunun Abhazya'ya saldırısı için zemin oluşturmak amacıyla Pankisi Vadisi'nden Kodor Vadisi'ne uluslar arası terörist gurupları sevk ettiler. Bu da uluslararası terörizmin Gürcü terörizmi ile Tiflis'in himayesi altında kaynaştığını gösteriyor. Daha kısa bir süre önce Şevardnadze, temsilcilerinin Galeyev'le irtibat içinde olduklarını itiraf etti ve bu teröristlerden övgüyle bahsetti. Bu bir şeyin daha göstergesi olabilir; Gürcüstan bu yıl içinde, Kodor Vadisi'nde Ekim 2001'de oynanan benzer senaryoları yeniden sahneye koyabilir. Gürcüstan'ın silahlı kuvvetlerini Kodor Vadisi'nden çekmeyi ve BM'ye ve Barış gücüne bu bölgede gözlem yapma olanağı sağlamayı reddetmesi tesadüfi değildir. Askeri faaliyetlerin başlaması durumunda Gürcüstan'a ABD tarafından anti-terörist operasyona destek gerekçesiyle doğrudan askeri yardım verileceği muhtemeldir. Bütün bunların Abhazya kamuoyunda rahatsızlık uyandırmaması mümkün değildir. Bu nedenle BM'yi ve Rusya'yı yeni bir savaşın ve Gürcüstan tarafından yürütülen devlet terörizmi politikasının durdurulması için mümkün olan her şeyi yapmaya davet ediyoruz. Abhazya yönetimini devletin savunma yeteneğini arttırmaya yönelik bütün tedbirleri almaya çağırıyoruz. Bütün Abhazya vatandaşlarını uyanık olmaya, Gürcüstan'ın her türlü saldırısını püskürtmeye ve Abhazya'nın özgürlüğünü ve bağımsızlığını savunmaya hazır olmaya çağırıyoruz. Kendi adımıza biz, Abhazya yönetimine mümkün olan her türlü yardımı yapacağız, halkla birlikte aktif çalışma yürüteceğiz. Abhazya'nın Rusya ile birliğe yönelik ilişkiler kurması konusunda Başkan V. Ardzınba'yı destekliyoruz; bu ilişkiler, Abhazya'nın bağımsızlığının, halkının güvenliğinin ve ekonominin gelişmesi için gerekli koşulların yaratılmasında güvenilir bir garanti olabilir. Rusya Devlet Duması'nın bölgede barışı ve istikrarı korumak amacıyla Abhazya ile işbirliğinin geliştirilmesi konusundaki tutumunu alkışlıyoruz. Abhazya Cumhuriyetçi Partisi "Amtshara" Abhazya halkı Anayurt Savaşı Gazileri Siyasi Toplum Hareketi Abhazya Komünist Partisi Sosyal Adalet ve Barış için Anneler Hareketi "Diriliş" Siyasi Toplum Hareketi Abhazya Rus Toplulukları Kongresi "Krunk" Ermeni Kültür Yardımlaşma Derneği Abhazya Müdafileri Derneği Sohum 20 Mart 2002Kaffed

Çerkes Milli Sorunu ve Çözüm Yolları

Büyük göçün ve yokoluşa ilk adımın 113. yılında muhaceretteki Çerkes azınlığının, milli sorunlarına çözüm yolu olarak, değişik kesimlerde hala tartışması sürdürülen, çeşitli seçenekler ileri sürülmektedir. +''+ GÖRÜŞLER 1- Anavatan bugünkü şartlar altında uzak bir hayaldir ve asimilasyon kaçınılmazdır. Dolayısıyla lüzumsuz gayretlerle, ütopik fikirlere yer verilmemeli ve toplumun bugünkü rahatı bozulmamalıdır. 2- Muhaceretteki Çerkesler olarak, gelenek ve göreneklerimizin ışığı altında, muhacir olarak yaşadığımız ülkelerde benliğimizi korumaya çalışmamız yeterlidir. 3- Bugün Çerkesler hiçbir baskı, zulüm ve haksızlığa uğramamakta, içinde yaşadığı toplular tarafından sevilip sayılmaktadır. Aslında köken itibarıyla biz de Orta Asyalı sayılırız. Esir Türklerle eylem birliği içinde olmalıyız. Pan-Türkizm politikası bizim için çözüm yoludur. 4- İçinde yaşadığımız toplumların işbirlikçi egemen güçleri, kendi pazar olanakları için tek dilli ulusal toplum yapısını desteklemektedirler. Asimilasyon, egemen sömürücü sınıfların çıkarları gereğidir. Bu güçlere karşı Çerkes emekçileri ortak mücadele vermelidir. Kültür sömürüsü bir sınıf sorunudur. Anavatana dönüş desteklenemez ama gitmek isteyenlere de karşı konulmaz. 5- Hangi topraklarda olursa olsun Kuzey Kafkasya Çerkes teriminden, sıfatından ayrılmaz bir bütündür ve "Çerkesim" diyen herkesin temel gayesi Anavatan ve oraya dönmek olmalıdır. Bütün bu görüşlerin, birer sosyal gerekçeleri olmasına rağmen geniş halk kitlelerini tartışma alanına soktukları söylenemez. Halk kendi sosyo-ekonomik koşullarında yaşantısını sürdürmekte, yok oluşa bilinçsiz tepkiler göstermektedir. Yukarıda topladığımız görüşleri tek tek ele alıp eleştirmekte çok yönlü yarar vardır. Eleştiri, eksikleri tamamlama, insana yeni olanaklar sağlama, toparlanma imkanı verebilir. ..... UYUM "Anavatan bugünkü koşullar altında uzak bir hayaldir ve asimilasyon mukadderdir. Dolayısıyla gereksiz girişimlerle toplumun rahatı bozulmamalı" görüşünü savunanlar daha başlangıçta yok oluşu, başka toplumlarla özdeşleşmeyi yeğledikleri için "yok oluş"a bir çözüm getirdikleri söylenemez. Çünkü bu insanlar için düşünülecek tek şey rahat, huzur, mal-mülk sahibi olmaktır. Kendi ekonomik çıkarları gereği egemen gruptan ayrı bir grup varlığını kabul etmemişler ki "yok oluş" diye bir sorunun farkına varabilsinler. Böyle bir görüş çözüm yolu değildir. Olsa olsa bir "uyum" yoludur. BENLİĞİ KORUMA "Muhacerette benliği korumaya çalışmak yeterlidir" görüşünü ileri sürenler için başta dil, gelenek ve görenekler elden geldiğince yaşatılmalıdır. Yaşatılmalıdır ama nasıl? Örneğin dili ele alalım. Konuşma, insanlar arası bir anlaşma aracı olan dil nasıl yaşar? Evde, çevrede konuşulur ve yazmaya dökülerek, okuma-yazma şeklinde geliştirilir. Evde, çevrede konuşmayı engelleyen yok. O engellemeyenler çok iyi bilirler ki, "Linguistik azınlıklar, egemen bir dilin çoğunlukta olduğu bir ülkede yaşıyorlarsa yok olmaları kaçınılmazdır."(1) Hele kentleşme sürecindeki bir ülkede yazıya dökülmeyen bir dilin evde konuşulmasıyla fazla değil, bir kuşak bile yaşatılması güçtür. Kuşkusuz yazıya dökülen bir dil, okuma yazma şeklinde kendini geliştirebilir. Tabii kendi dilinde okuma yazma, gazete, dergi, kitap çıkarma olanağın varsa... Muhacerette dilin yaşatılması konusu üzerinde önemle durulmalıdır. Çünkü "dil sadece halkın pratik bir anlaşma vasıtası olmakla kalmaz, geleneklerin ve efsanelerin şekillenmesi, nesilden nesile aktarılmasını sağlar. Ve dil, bir halkın tarihini incelemek için zorunlu bir araçtır." (2) Bu aracın önemini çok iyi bilen egemen grup, diğerlerinin kendi dillerinde okuma yazma olanağını engellemektedir. Dilin yaşatılması, kuşaklara aktarılmasıyla geleneklerin yaşatılması arasında önemli bir bağ vardır. Dil ortak psikolojik tavırların seslendiriliş biçimidir. Gelenekler ise toplumların ekonomik yaşantılarına göre şekillenen birer üst yapı kurumudur. İnsanların üretim yapıları, ihtiyaçları, ilişkileri değiştikçe gelenekler de tedricen değişmektedir. Kendi toprağında, kendi insanları arasında yaşanılan bir gelenek değişmekle birlikte, kendini kendinden olan bir sentezle birleştirir. Yani yeni oluşan yapı o toplumun çoğunlukta öz malıdır. Ama başka insanların arasında, üretim yapısına, ilşkilerine göre değişen kültürün yeni şekli kuşkusuz içinde yaşanılan toplumunkine benzeyecektir, benzemek zorundadır. Kültürel yayılmanın özel bir şekli olan kültürleşme, birbiriyle temasta olan kültürlerin yapısal farklılaşmaya gitmesi, bir süreç işidir. Bu sürecin souçları: - "Birleşme ya da erime - İçine alma - Yok olma - Uyum" (3) Muhacerette kaçınılmaz olan kültürleşme sürecinin bütün sonuçlarını toplumumuzda gözleyebiliriz. Gelişen haberleşme, pazar olanakları bu süreci hızlandırmaktadır. Kısacası başka topraklarda, başka insanlar arasında, özellikle Çerkes dilinin ve geleneklerinin yaşatılması olanaksızdır. Kuşkusuz bu yöndeki çalışmalar gereklidir, ancak yeterli olamayacaktır. ÇERKES TÜRKLERİ Uyum yönünden birinci görüşten pek farklı olmayan bu görüş savunucuları aydınlar kendilerine "Kafkas Türkleri" ya da "Çerkes Türkleri" gibi adlar takarak, hem kökenlerinden ayrılmak istemekte hem de sosyo-ekonomik çıkarları gereği kendilerini ayrı bir toplumun varlığı gibi görmek istemektedirler. "Altaylar'dan Tuna'ya kadar Türk", "Titre, kendine dön", "Esir Türkleri unutmayın" vb. sloganlarla ortaya çıkan Türk'lüğün kendine dönüşü diye adlandırabileceğimiz bir siyasal akımın içinde yer alanların, Çerkes genç kesimine yaklaşımları şoven milliyetçilikten kaynaklanmakta ve kesin bir Sovyet düşmanlığına dönüşmektedir. Kuşkusuz bu düşmanlık, beraberinde anavatandan kopuşu ve onun kültür birikimini reddedişini de getirmektedir. Çerkesin Çerkes olarak varlığını sürdürmesi, etkin bir grup olması onlar için bölücülüktür. Fazla etkin olmamakla beraber, bu görüşün savunucuları kendilerini Çerkes olarak kabul edip harekete ayrı unsurların ortak eylemi şeklinde katılsaydılar bu yaklaşımın bir anlamı olabilirdi. Fakat kendilerinden başka ayrı bir unsurun varlığını kabul etmeyen bu harekete katılmamız bize bir yarar sağlamadığı gibi anavatan-muhaceret ilişkisinin kopukluğu ister istemez oluştuğu için de zararlıdır.   YABANCILAŞMA VE EGEMEN GÜÇLER Yabancılaşmayı egemen sınıfların çıkarlarının bir gereği gibi ele alan ve çözümü bu sınıflara karşı tüm emekçi kitlelerin ortak savaşında bulan Sosyalist ulus sentezcilerinin, çoğu toplumlarda geçerli olan bu görüşlerine göre egemen sınıflar pazar olanakları için bütün halkın tek dil konuşmasını isterler. Cumhuriyet'in kuruluş yıllarında yaratılmaya çalışılan burjuva sınıfıyla birlikte "vatandaş Türkçe konuş" sloganının yaygın hale getirilmesi bir tesadüf değildir. Kitle haberleşme araçları da bu çıkar doğrultusunda hareket etmektedir. Bu nedenle Çerkeslerin ayrı bir etnik grup olarak kültürel özerklik haklarının alınması ancak, egemen güçlere karşı ortak eylem birliği yapılarak, her türlü sömürünün ortadan kaldırılmasıyla mümkündür. Bazı doğrular taşıyan bu görüş sorunu sadece Türkiye'ye indirgemekte Orta-Doğu'daki yarım milyon Çerkesi görmeyerek, çözümü muhacerette, kendi vatanımızın dışında aramaktadır. Kuşkusuz bir asrı geçkin bir süredir yaşadığımız, iyi ve kötü hallerine katıldığımız, vergimizi ödediğimiz, çalışıp para kazandığımız bu topraktan bir azınlık milliyeti olarak isteyeceğimiz bir takım insancıl haklarımız vardır. Yalnız alınmak istenen "kültürel özerklik" dağınık coğrafi yerleşim nedeniyle, ana sorun olan doğal asimilasyonu ve "yok oluşu" önlemez sadece geciktirir. Bu geciktirmede kitlelerin "Neden yok olmamak gereklidir?" sorusunu cevaplandırmak şarttır. ..... DÖNÜŞ Anavatan-muhaceret kesimlerini bir bütün olarak kabul eden ve "yok oluş"un tek kurtuluş yolunu Anavatan'a dönüşte bulan bu görüş sağ ve sol yelpazede en çok eleştirilen bir görüştür. Bu görüşün savunucularına göre anavatan çoğunluktaki muhaceret kesiminden ayrılamaz. Bir milyona yakın Çerkes Anavatan'da diliyle, gelenek ve görenekleriyle yaşantılarını federatif cumhuriyetlerde sürdürmektedirler... Geleneklerde değişme orada da vardır. Fakat toplum, geleneklerini kendi toprağında, kendi insanları arasında, kendince yorumlamaktadır... Anavatana dönüşle artırılacak nüfus yoğunluğuyla birlikte kendi toprağımızda, kendi insanlarımızla beraber, "kendi kaderini kendisi çizen" bir toplum olma isteğimiz mevcut siyasal rejime de ters düşmez. Ama anavatandaki mevcut rejime görünüşte ters düşecek her hareket bizi ilişki kopukluğuna sürükleyebilir... Bu görüştekilerin fikirlerini toparlayacak olursak: A) Muhaceret kesimi yabancılaşma ve yabancılaştırma süreci nedeni ile sürekli olarak azalmaktadır ve azalmaya devam edecektir. B) Kendi diliyle okuyup yazma, gazete, dergi, kitap çıkarma gibi kültürel hakların elde edilmesi, mevcut somut şartlarda doğal asimilasyonu ortadan kaldırmaz. Bu hakkın alınması şarttır ama yeterli değildir. Kitlelerin, "Neden yok olmamalıyız?" sorusunun ancak anavatan hedef gösterilerek cevaplandırılması gereklidir. C) Anavatan-muhaceret ilişkisini kolaylaştırıcı her türlü yumuşama politikası desteklenmelidir... Yukarıdaki görüşlerin pratiğe indirgenmesi oldukça güçtür fakat olanaksız değildir. Buraya kadar, milli sorun konusundaki görüşleri ele alıp kendimizce eleştirip, fikirlerimizi belirtmeye çalıştık. Kuşkusuz gerek görüşlerde gerekse eleştirilerde eksiklerimiz vardır. Umudumuz Çerkeslerin "yok oluş"a çare olarak bir arayış içerisinde bulunmaları ve çağımıza uygun bir tezde karar kılmalarıdır... Muhacerette Çerkes olarak kalmak ve kendi toprağında kişilik sahibi bir ulus olmak isteğindeki tüm Kuzey Kafkasyalılar, her türlü siyasi tartışmanın üstünde birlikte olmalıdırlar. Ve şu unutulmamalıdır ki, Çerkesler birlik ve beraberlik içinde olmadıkları sürece ezilmeye mahkumdurlar. Ortak hedeflere doğru, birlik içerisinde ileri... Notlar (1), (2) Yamçı, Sosyo-kültürel dergi, Nisan 1976, s.6 (3) Emre Kongar, Toplumsal Değişme, Bilgi Yay., 1973, s.225-227 [Süleyman Yançatoral tarafından yazılan bu yazı, Yamçı Dergisi, Temmuz 1977 sayısı, sayfa 6-15'den kısaltılarak hazırlanmıştır.]+''+Süleyman Yançatoral

Abhazya Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığının Açıklaması

18 Mart 2002 Tarihinde Abhazya'nın Gal Bölgesi topraklarında, Batı Gürcüstan'dan sızan, "Orman Kardeşleri" grubundan Gürcü teröristler tarafından mutat terör eylemi gerçekleştirilmiştir. Bu kez teröristlerin saldırı hedefi dört BDT Barış Gücü askeri oldu; rehin alındılar ve Gürcüstan'ın Zugdidi bölgesine götürüldüler. Abhazya ile sınır olan bölgede "Beyaz Lejyon", "Orman Kardeşleri" v.b terör örgütlerinin üstlendiği biliniyor. Bu örgütler yerli halka, Abhazya polis ve ordu çalışanlarına, BM misyonu ve BDT barış gücü personeline karşı çok sayıda suç işlediler. Bu suçlarla bağlantılı olarak BM Güvenlik Konseyi kararlarında birçok kez Gürcüstan makamlarının, Gürcüstan topraklarından Abhazya'ya sızan yasa dışı silahlı grupların faaliyetlerini sona erdirme yükümlülüğünü yerine getirmesinde ısrar etti. Ancak Gürcüstan makamları teröristlerin faaliyetlerini engellemek için hiçbir girişimde bulunmadı. Üstelik, Barış Gücü askerlerinin kaçırılması olayının da gösterdiği gibi, Gürcüstan yönetimi bu yönde herhangi bir adım atmaya niyetli değil. Bizim görüşümüze göre, Gürcüstan devlet başkanı E. Şevardnadze'nin "Dört Barış Gücü askerinin kaçırılması, bu askerlerin daha önce iki Gürcünün kaçırılması olayına karışmasıyla bağlantılı" açıklaması da bunu kanıtlıyor. Gürcüstan makamlarının eylemsizliği bizi şuna inandırıyor ki, bu ülkenin makamları eskiden olduğu gibi terörizmi hoş görme ve teşvik etme politikası izliyorlar. Abhazya Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı, rehine alma olayının hayırlı bir şekilde sonuçlanmasını diliyor ve aynı zamanda şu açıklamayı gerekli görüyor. Abhaz tarafı, Gürcüstan makamlarının Abhazya'ya yönelik devlet terörizmi politikası izlediğine defalarca işaret etti. Abhazya'ya karşı birkaç yıldır Gürcüstan özel servisleri tarafından organize edilen terörist oluşumlardan yararlanılıyor. Bu oluşumlar bugün esas olarak. Abhazya sınırına komşu bulunan batı Gürcüstan topraklarını kontrol ediyorlar. Geniş ölçekli askeri faaliyetlerin baş gösterdiği Mayıs 1998'de, Gürcüstan makamlarının Abhazya'nın Gal bölgesinde silah yoluyla kontrol kurma girişiminde onlara baş rol verilmişti. Gürcüstan'ın Pankisi Vadisi'nde uluslar arası teröristlerin ortaya çıkmasıyla, Gürcüstan özel servisleri bu teröristlerin Gürcü teröristlerle karışmasına yardımcı oldular. Bu politikanın kanıtı ve sonucu, Gürcü terörist gruplarıyla birlikte uluslar arası terörist çetenin Gürcüstan makamlarının doğrudan desteğiyle Ekim 2001'de Abhazya'nın Kodor vadisine girmesidir. Bilindiği gibi bu macera bizzat Gürcistan'da şiddetli iç siyasi krize yol açtı. Gürcüstan makamları tarafından yürütülen terörizmi hoş görme ve teşvik politikası, terörizmin bizzat Gürcüstan için tehdit olmaya başlamasına yol açtı. Şevardnadze'ye, Acara yöneticisi A.Abaşidze'ye ve Gürcüstan'ın diğer tanınmış politikacılarına, aynı şekilde uluslar arası örgüt ve yabancı devlet temsilcilerine yapılan suikastları bu bağlamda değerlendirmek gerekir. Terörizm politikasıyla ortaya çıkan sorunlar arasında, Gürcüstan'da bazı toprakların teröristler tarafından suç bölgesine çevrilmesi de sayılabilir. Buna rağmen Tiflis, önceden olduğu gibi teröristlerden kendi amaçları doğrultusunda, en başta da son zamanlarda Gürcüstan'ın resmi ağızlarının daha sık dile getirdikleri "Abhazya probleminin zorla çözümü" için yararlanmanın hesabını yapıyor. Mevcut bilgilere göre Gürcüstan makamları, uluslar arası ve Gürcü teröristlerden planlanan saldırıda yararlanmak niyetindeler. Belirtmek gerekir ki, Gürcüstan'daki savaş eğilimi ABD'nin askeri yardımının aktifleşmesiyle iyice güçlendi. 17 Ocak 2002 tarihinde imzalanan protokole ve BM Güvenlik Konseyi'nin Gürcüstan'dan, ateşkes yapılması ve kuvvetlerin dağıtılması hakkındaki 14 Mayıs 1994 tarihli Moskova antlaşmasının kararlarına uyması talebine rağmen, Gürcüstan'ın silahlı güçlerini Kodor Vadisi'nin üst kısmından çekmeyi reddetmesinin bununla bağlantılı olduğunu sanıyoruz. Abhazya Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı anlaşmazlık bölgesinde gerginliğin tırmanmasından ciddi kaygı duyuyor, Gürcüstan tarafını,önceden imzalanan bütün anlaşmalara uymaya davet ediyor ve BM'yi, Rusya Federasyonu'nu, BM Genel Sekreterini ve Gürcüstan Dostları Grubunu anlaşmazlığın çözümlenmesinde aracı olarak, askeri faaliyetlerin önlenmesi için etkili tedbirler almaya çağırıyor. Abhazya Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı olayların muhtemel gelişiminde tüm sorumluluğu Gürcüstan yönetiminde görüyor ve Gürcüstan tarafının Abhazya problemini silah yoluyla çözme girişiminin bizzat Gürcüstan için hezimetle sonuçlanacağı konusunda uyarıyor. 20.03.2002 SohumKaffed

Tley’in Hikayesi

Kendi halinde, ocak başında altın işlemesiyle meşgul genç kız, çelik namlunun sert kapıya vurulmasından çıkan keskin sesle yerinden sıçradı. Sonuna kadar açılan konuk kapısıda dik vücutlu, uzun boylu bir savaşcı belirdi. Sivri tepeli miğferindeki yarı erimiş kar kütlecikleri aşağı kayıp pervazdan damlıyordu. Gümüş grisi gür bıyıkları sarkıtçıklar halinde buz tutmuşlardı. +''+ Göğsünde bir gümüş kancayla kenetli geniş omuzlu yamçısını biraz yana kaydırdı, silahlı sağ elini ve fişekliğinin bir bölümünü açığa çıkarttı. Kapı çerçevesinin iki yanında kalan aralıklardan dışarısı görülebiliyordu. Saz damlı beyaz evlerle çevrili geniş avluya bazı pencerelerden, göz kırpar gibi yansıyan zayıf ışık hüzmeleri dökülüyordu. Açık cümle kapısından içeri bir atlı grubu girdi. Önden, omuzlarında ne olduğu seçilemeyen bir yük ile kare düzeni içinde dört atlı ilerledi. Bunların hemen ardından eğeri boş bir at geliyordu. Daha gerilerde, henüz eve ulaşmamış, tek sıra halinde bir dizi siyah atlı yaklaşıyordu. Yokuş yukarı çıkıyorlardı. Derin kara bata çıka ilerleyen atların ayaklarından yayılan soluk gıcırtı insana tuhaf bir ürperti veriyordu. Eve önce, önden gelen dörtlü girdi. Uçlarından birer savaşçının tuttuğu iki tüfek arasında beşik biçiminde gerili büyük yamçının üzerinde alev rengi kırmızı giysili bir genç yatıyordu. Hafifçe yana kaymış miğferinin altından kan pıhtılarının şakaklarına yapıştırdığı sarı saçları parlıyordu. Gözler açık fakat gözbebekleri hafif içeri dönmüştü. İki eli hala kamasının kabzasına yapışıktı. Kırmızı meşin çizmeler dizlere kadar çekili, altın işlemeli kırmızı kınında bulunan uzun kılıcı yanı başında duruyordu. Kusursuz bir genç kız yüzü kadar taze bu henüz sakalsız yüz, şuurlu bir yaratığın kesin bir ölüme yüce bir güçle göğüs gerişinin ifadesini korumaktaydı hala. Hemen odanın ortasına serilen yatağın üzerine uzatıldı. Bu arada yetişen diğer savaşçılar, atlarını yamçılarıyla örtüp, kaşla göz arası bir çeviklikle dizginleri, avlu ortasında bu iş için özel olarak çakılı dev kuru ağacın budaklarına taktılar. Sivri miğferleri başlarında ve silahlı olarak yatağı çember örneği çevirip, kabzalarını yere dayadıkları uzun tüfeklerine tutunmuş durumda korkunç ve sessiz bir bekleyişe geçtiler. Bunların karşısına bereleri altın işlemeli genç kızlar ikinci bir dizi oluşturdu. Demir halkalı bir paçavra meşale, baca başından odaya kan rengi, dalga dalga, gür bir ışık saçıyordu. Avluda, atlar huzursuzluk içindeydiler. Kölehaneden ve onun komşu evlerinden, aradaki mesafenin yarı boğuklaştırdığı, dibek sesleri sürekli duyuluyordu. Savaşın devam etmekte olduğu anlamını taşıyan bu sağır seslerin kaçınılmaz etkisiyle, savaşçıların burun kanatları kopacakmışcasına inip kalkıyordu. Cepheye sürekli barut gerekti. Aile ocağında barut hazırlayan kadınların savaşı, aralıksız sürmekteydi. Kısa bir süre sonra içeri bir kadın girdi. Çember, bir yerinden hafifçe açılıp, yatağa yaklaşması için ona yol verdi. Bu, orada yatan gencin anasıydı. Uzun boylu ve dimdikti. Telaşsız bir yüzü ve antik tanrıça heykellerine özgü bir burnu vardı. Koyu renkli bir tül, oval yüzünü çevreledikten sonra sol omuzunda yumuşak bir düğüm oluşturup, topuklarına dek süzülüyordu. Dudakları mutad tebesümünü, kaşları yay şeklini koruyordu. Güzel yüzünde herhangi bir heyecan belirtisini açığa vurabilecek en ufak bir gerilim izi sezilmiyordu. Cenazeye yaklaştı ve yumuşak, şakacı bir tonla, "Ah oğlum, bu küçücük çocuk halinle böylesine şerefli bir töreni hakedecek ne yaptın?" diye konuştu.p> Gerçekten Adığelerin en ileri gelenleri eksiksiz hazır bulunuyordu naaşın başında. Olanca gücünü kullanmasına rağmen yeğeni yolundan döndüremeyen amca, destanlara özgü mertlikleriyle ünlü prens, Küçükpaşa, ardından sayısız kahramanlık ve aşk şarkıları bestelenmiş şık savaşçı, kısaca, şu ana kadar hiçbir gücün karşısında eğilmemiş o dimdik ve bembeyaz başlar, bu yüce ölümün karşısında sıradan, bükülmüş duruyorlardı. Prens, saygıyla ileri bir adım atıp, metin anaya şu cevabı verdi: "Oğlun bütün konularda bizi geçti. Bize ancak kendisine refakat etme şerefi kaldı."p> Anne aynı soğukkanlılık ve sadelikle eğilip oğlunu gözlerinden öptü, çenesini kavuşturdu, kama ve kılıcını göğsünün üzerine çapraz olarak koydu, oğlunu son kez alnından öpüp odadan çıktı. Diğer ölüm olaylarında olduğu gibi köy bu kez, kadın çığlıklarıyla çınlamadı. Zira gelenekte düşmanla savaşırken ölene ağlamak yoktu. Abla ve bacılar bu kurula saygılı kalmak için canlarını dişlerine takmış, kıyasıya dudaklarını ısırıyorlardı. Ve diğer evlerden koro halinde aralıksız duyulan dibek sesleri, barut hazırlıklarını ve savaşın devam etmekte olduğunu bir an olsun kimseye unutturmuyordu. II. BÖLÜMp> Vatan için gönüllü olarak en önde ölmüş olan savaşçıyı kırmızı elbiselerle giydirmek ve Tley adını vermek Adığeler'de ancak bir gelenek olarak görülür. Kendini böyle ölüme adayan bir kimse, olağanüstü ciddi bir thamade heyetinin hazır bulunduğu fakat sade bir dini tören sırasında sözleri en eski antikite devirlerden beri aynı kalmış bir ant içerdi. Bu arada gönüllünün en yakın kan hısımlarından bir genç kız (ki bu çoğunlukla bir kız kardeştir) biçilmek üzere ortaya konan kırmızı kumaşa ilk makası atardı. Tley'e özgü silahları da kendisine beş thamade kuşandırırdı. Altın nakışlı bir kama, üzeri yine altın işlemeli kırmızı deri kınında uzun bir kılıç, sivri tepeli altın kaplamalı bir miğfer ve daha eski devirlerde bunlardan başka yay ile içi ok dolu sadak Tley'e verilen başlıca saldırı silahlarıydı. Ayrıca savunma silahı verilmezdi ve Tley hiçbir zaman geri dönmezdi. Kırmızı kumaşa vurulan ilk makasla, bu kişiyi yaşama bağlayan tüm bağlar kesilmiş sayılırdı. Küçük prens Recep, ürpertili, neşeyle parıldayan bu kırmızı giysilere bürünmeden önce uzun uzun düşünmüştü. Çepeçevre, her tarafta, her şey kıyasıya yerle bir oluyordu. Civar köylerden göklere çılgın alevler yükseliyordu. Bu halleriyle vahşi bir törende birer paçavra gibiydiler. Ormanlar cayır cayır yanıyordu. Bu arada defalarca bir zamanların asırlık ağaçları göklere uzanan alevli dallarıyla adeta evrenden umutsuzca imdat diliyor, çok geçmeden de dayanılmaz bir çatırtıyla ateş tufanına bir bir pes ediyordu. Recep seyirci kaldığı bir dizi olayın ardından babasını da kaybetmişti. Ve bütün bunların üstüne son ölüm kalım toplantılarında, Prens Kangot tüm meclise hitaben haykırmıştı: "Sizler Kabardey gururunuz uğruna gücünüzün kat kat üstündeki umutsuz bir savaşı uzatmakta hala inat ediyorsunuz. Karşınızda sonsuz boyutlara sahip dev bir imparatorluk var. Düşüreceğiniz bir alayın yerine ellisi gelecek ve hepiniz yok edileceksiniz!"p> Ve diğer erkekler hep birden ayağa kalkıp hep bir ağızdan; "Silahlarımız ellerimizde olarak, ayakta öleceğiz. Kimse düşmanın önünde diz çöküp yaşamak istemiyor."p> İçten içe bütün karşıt çabasına rağmen Küçük Prens, ruhunun ta derinlerinde düşmanın boyunduruğuna düşme olasılığını fısıldayan kahredici bir esinti sezmeye başlamıştı. Bu düşünce onun körpe beynini acı acı sızlatıyor, damarlarındaki özgür ata kanını ölçüsüz bir isyanla ateşliyordu. Yaşlı Kangot'un uyarı sesi ve diğerlerinin karşı haykırışları genç yüreğinde kıyasıya çarpışıyor, tüm benliği anlatılmaz bir acı ile kıvranıyordu. Sonunda kalktı, biraz dolaşmak için ormana gitti. Asırlık bir ağacın altında duraladı. Yerleri okşadı. Nazik elinin toprağı titrettiğini hissediyordu. Böylece hayli dolaştı. Vaktiyle ataları için kutsal bir varlık olan antik meşe ağacının altında eğreti otlarından kendine bir yatak yapıp üzerine uzandı. Tüm geceyi orada geçirdi. Bir ara kutsal ağacın büklüm büklüm dalları küçük prensin üzerine eğildiler. Alev alev yanan alnını okşayarak, yumuşak bir dille ona seslendiler; genç Prens söyleneni çok iyi anladı. Şafakta, dudaklarında tuhaf bir tebessümle iki kız kardeşinin kendisine doğru geldiklerini gördü. İkisini de muhabettle kolları arasına aldı, heyecanlı bir sesle konuştu: "Şimdi bana bir Tley elbisesi gerek."p> Bu söz üzerine, iki kızkardeş de küçük prensin ayakları dibine yığıldılar. Sesleri sedaları kesildi. Aynı anda ruhları, önüne geçilmez bir matem duygusunun baskınına uğramıştı. İri, şaşkın gözlerinde çaresizlik parıldıyordu. Anne etkisiz kalacağını bilerek hiç bir şey dememişti. Fakat amca... Böyle bir şeye kesinlikle razı olmak istemiyordu. Vaktiyle onbeş yaşında silaha sarılıp, elli yıl vatanı ve özgürlüğü için savaşmayı çok doğal bulmuştu ama şimdi neslinin son kuşağının da söndüğünü görmek ona belirli belirsiz bir hiçlik duygusuna eşdeğer bir dehşet veriyordu. Kısa boylu, ince yapılı, esmer, kara gözlü, genç bakışlı bir ihtiyardı. Kısa ve düzgün kesilmiş bembeyaz sakalı yüzünü alttan ışıklı bir hilal gibi çevreliyordu. Yerinde duramıyor, huzursuzluk içinde kıvranıyordu. Yeğenini çağırıp hiddetle haykırdı: "Recep demek sen, şu dün doğmuş bebek, biz Thamadelerin önünde savaşa gidecek kadar büyümüş sanıyorsun kendini!"p> Ve daha sonra otoriter bir sesle emretti: "Yerine dön ve sıranı bekle! Anlaşıldı mı?"p> Küçük Prens, gözleri saygıyla önüne eğik, yüzünde sanki bu dünyaya ait olmayan bir ışık hüzmesi, tek söz etmeksizin bir adım bile geri çekilmeden orada kaldı. İhtiyarın yüzünü, ürperten bir solgunluk kapladı, başı eğildi. Basık tavanlı geniş odanın katı çıplaklığı içinde, en yaşlılar dahi tek çizgi halinde dizilmiş olarak, Thamadelerin tümü hazırdılar. Uzun yaşamlarının binbir güçlüğü karşısında başları hala dimdik, fakat sakalları bembeyazdı. Gözleri soğuk bir onur tabakasıyla kaplıydı ve herbiri yıllar yılı derinlemesine yığılmış binbir meşakkati uzaklardan yansıtan birer dünya gibiydiler. Ak badanalı bembeyaz duvarlar paha biçilmez silahlarla kaplıydı. Ayaklarının altında ne bir halı ne bir hasır, yalnızca pekişik toprak vardı. Ateşsiz bacadan içeri ocağın küllerini hafifçe kımıldatan bir rüzgar esiyor, camsız dar bir pencereden de çok az ışık girebiliyordu. Odanın ortasında büyük masanın üstünde taze kan rengi bir kumaş yayılı duruyor, küçük prenseslerden daha büyükçe olanı kardeşinin yanı başında dikiliyordu. Küçük prens, Thamadenin uzattığı silahlara doğru uzandı, yumuşak fakat kararlı bir sesle andını içti: "Düşman üzerine, kılıç gibi keskin, ok gibi hızlı gideceğim. Ayaklarımın altındaki sert toprak korkudan titreyebilir, ama ben asla! Dehşet karşısında gök iki büklüm olabilir, ama ben asla! İmkansız denen başka şeyler olabilir, yerle gök birleşebilir, fakat ben yolumdan dönmeyeceğim."p> Silahlar Thamadenin elinden küçük prense devrolundu. Kızkardeş hafif bir ürpertiden sonra kırmızı kumaşı biçmeye koyuldu. Ertesi gün, cepheye doğru rüzgar gibi ilerleyen siyah kitlenin elli metre önünde, bembeyaz atının üstünde alabildiğine mutlu, olağanüstü göz alıcı Küçük Prens, dolu dizgin ebediyet yoluna düştü. Düşman saflarının ta içlerine dalmış, savaş dumanları arasında şimşek örneği zigzaglar çizerek ilerleyen kırmızı noktayı, yaşlı amcası olanca gücüyle izlemeye çalışıyordu. Bütün hatlar boyunca gırtlak gırtlağa, acımasızca boğuşuluyordu. Tarih böylesine vahşi, bu denli umutsuz bir göğüs göğüse savaşa tanık olmamıştı. Her yanını çepeçevre sarmış ve kendisini adım adım, nefes nefese izleyen ölümü tınmıyordu ihtiyar artık. Ele avuca gelmez hayal örneği, kıran kırana savaşları yarıp geçerek ilerliyordu. Yeğeninin yüksekten gelen sesi onu çağırıyordu çünkü. Nihayet Recep'i toz duman bulutlarının ötesinde, yukarılardan aşağı bakar durumda gördü. Zavallı körpe vücut, bir grup Kazağın süngüleri ucunda göğe kaldırılmıştı. Artık ölümle buluşmuş yüzünü solgun bir tebessüm aydınlatıyordu. Bembeyaz kesilmiş dudaklarından son olarak şu bir kaç söz döküldü: "Ey amcam! Sen ki benden onca yaş fazla yaşadın, hiç bu kadar yükseğe çıktığın olmuş muydu?"strong>p>+''+Orhan Alparslan

Çerkes Yardımlaşma Derneği’nin Tarihçesi

New Jersey Çerkes Yardımlaşma Derneği (CBA), 19 Haziran 2002 tarihinde kuruluşunun 50. Yıldönümünü kutluyor. Bu vesileyle dergimizin bu sayısında, derneğin eski başkanlarından Nowriz Zakaev'in kaleme aldığı New Jersey Derneği tarihçesine yer veriyor ve derneğin bundan sonraki çalışmalarında başarılar diliyoruz... +''+ Çerkes Yardımlaşma Derneği (Circassian Benevolent Association, CBA), "Kuzey Kafkas Derneği" orijinal adıyla 19 Haziran 1952'de New York eyaletinde kuruldu. Derneğin kurucuları, birinci ve ikinci sürgün dalgası ile Amerika'ya gelen ve "Displaced Persons" (Yerlerinden Edilenler) olarak bilinen Kuzey Kafkasyalı atalarımızdı. İlk Çerkes göçmenlere destek veren en önemli isimlerden biri Fatima Natirbov (bekarlık soyadı Sheretlouk) olmuştur. Fatima hanım, 1923'ten başlayarak Amerika'ya gelen ilk Kafkas göçmenlerindendi. Bu "İlk Göçmenler", Amerika'daki dile ve yaşama adapte olurken çok büyük zorluklarla karşılaştılar. Fakat zaman içinde, kendi Kafkas kimliklerini ve yüzyıllardır aktarıla gelen xabzelerini/değerlerini koruyarak Amerikan yaşam tarzına adapte olmayı başardılar. 1950'lerin başlarında Kuzey Kafkas Derneği, Amerika'ya yeni gelen Kafkasyalılara büyük yardım ve ilgi gösterdi, onların ev ve iş bulmalarında yardımcı oldu, onları Amerika'daki cemiyetin içine aldı ve yalnız bırakmadı. Kuzey Kafkas Derneği'nin kuruluş amaç ve hedefleri, 1958'de dernek New York'tan Paterson-New Jersey'e taşınırken hazırlanan Kuruluş Belgesi'nde şu şekilde belirtiliyordu: Karşılıklı yardımlaşma sağlamak, üyelerinin sosyal, kültürel ve dini açılardan geliştirilmesine yardımcı olmak, Amerika'da veya başka yerlerde yaşayan Kuzey Kafkasya kökenli insanlara gönüllü maddi yardım ve moral destek sağlamak ve kendi hayatlarını kurmalarında yardımcı olmak, Üyelere ve ailelerine hastalık ve benzeri diğer sıkıntılarda gönüllü olarak destek vermek ve vefatlarda uygun cenaze/defin işlemleri yapılmasını sağlamak, New Jersey eyaletinde ve Amerika'da, vatandaşlıkla ilgili işlemlerde üyelerinin haklarını korumak, üyelerine ABD Anayasası gereklerini ve demokrasi prensiplerini aşılamak ve Kuzey Kafkasyalı insanların ABD vatandaşı olarak yaşamlarını kolaylaştırmada ve adapte olmalarında yardımcı olmak. Kronolojik Tarihçe: 1952-1955: 19 Haziran 1952'de New York'ta Kuzey Kafkasya kökenli bireylerin bir araya gelmesiyle Kuzey Kafkas Derneği kuruldu. Derneğin temel amaç ve hedefleri eğitim, kültür ve hayır etkinliklerinde odaklandı ve bunun yani sıra New York City ve New Jersey bölgelerinde dernek üyelerine göçmenlik ve yerleşim konularında yardımcı olmaya çalışıldı. O zamanlar Tolstoy Vakfı da göçmenlere yardim öneriyordu. Tolstoy Vakfı, Rusya'dan gelen göçmenlere (displaced persons) yardımcı olan bir hayır kurumuydu ve 1950'ler, 60'lar ve 70'lerde pek çok Çerkes mülteciye de yardımda bulundu. Kuzey Kafkas Derneği'nin yönetim kurulu başkan, başkan yardımcısı, sekreter, sayman ve üç üyeden oluşmaktadır. Denetleme Kurulu, yönetim kurulunun aktivitelerini ve finansal işlemlerini denetler, ve yıllık rapor hazırlayarak genel üyelerin bilgisine sunar. Dernek bu dönemde deniz aşırı ülkelerden Amerika'ya gelen pek çok aileye ev ve is bulmaları ve diğer problemlerinde yardımcı oldu. İlk Başkan: 1952 – Israel Shipsh İkinci Başkan: 1953 – Islam Naterbov Üçüncü Başkan: 1954–1963 – Kimkerziy Kushmazokha 1956-1957: Bu dönemde, düzenlenen özel bir toplantıyla derneğin Paterson-New Jersey'e taşınması kararı alındı. Derneğin Paterson'a taşınmasının başlıca nedeni New Jersey'de iş olanaklarının daha fazla ve evlerin daha ucuz olmasıydı. Ayrıca birbirine bağlı zincirleme göçler, akraba ve arkadaşları Paterson-New Jersey'e çekti. CBA Binası div> 1958-1964: Kuzey Kafkas Derneği, Paterson'un kuzeydoğusunda uygun bir yer bulunana kadar geçici olarak çeşitli yerlerde toplantılar düzenledi. Bu dönemde dernek üyeleri 50 aileden oluşuyordu. Dernek için uygun bir bina bulundu ve üyeler tarafından satın alındı. Aylık yemekler, dini hizmetler ve diğer etkinlikler bu yerde gerçekleştirildi. İlk Çerkes Dans Grubu 1964'te kuruldu ve Osetya'dan gelen profesyonel bir dans hocası onları çalıştırdı. Diğer Çerkeslerin de Amerika'ya gelmelerine yardımcı olmak için çeşitli yolların tartışıldığı toplantılar düzenlendi. 1963 yılında derneğin adı, bugünkü adı olan "Çerkes Yardımlaşma Derneği" (Circassian Benevolent Association, CBA) olarak değiştirildi. Dördüncü CBA Başkanı: 1963- Mahmoud Chich Beşinci CBA Başkanı: 1964- Mohammad Khair Barsik 1965-1971: CBA, yeni üyelerin katılımıyla büyümeye devam etti. Bu yıllarda Kabardey Derneği adıyla başka bir dernek daha kuruldu. 1967 yılında CBA, Tolstoy Vakfı ile resmi bir anlaşma yaptı, bu anlaşmayla CBA ve Kabardey Derneği, 1967 Arap-İsrail savaşı döneminde göç eden Çerkeslere destek olabilecekti. Altıncı CBA Başkanı: 1965- Teuchezh Blanaghaptsa Yedinci CBA Başkanı: 1968- Hisa Torakacho Sekizinci CBA Başkanı: 1969-Turkbee Yashoga 1972-1973: 1972'de Amerika Çerkes Cemiyet Merkezi (Circassian Community Center of America) adıyla yeni bir Çerkes merkezi açıldı. Ve böylece, artmakta olan Çerkes nüfusunu çekecek Çerkes organizasyonlarının sayısı üçe çıkmış oldu. CBA, bu yıllarda 1973 Arap-İsrail savaş zamanı Amerika'ya gelen Çerkes göçmenlere yardımcı oldu. Çoğunlukla bu üç Çerkes organizasyonu, dini bayramlarda bir araya geldiler ve Çerkeslerin yararı için beraberce çalıştılar. Dokuzuncu CBA Başkanı: 1972-Mahmoud Chich 1973-1977: Bu yıllarda CBA normal çalışmalarına devam etti, derneğe yeni üyeler katıldı, haftasonları çeşitli aktiviteler düzenlenerek bölgedeki Çerkeslerin bir araya gelmesi sağlandı. Çerkes Dans Grubu 1965'deki ilk kadrosundan üyelerle beraber çalışmalarına devam etti ve 1973'de Amerika'ya yeni gelen göçmenlerin de katılımıyla yeni üyeler kazandı. Tarihi olay 1977 yılında gerçekleşti, ve bu üç Çerkes organizasyonu (Çerkes Yardımlaşma Derneği (CBA), Kabardey Derneği ve Amerika Çerkes Cemiyet Merkezi) tek bir çatı altında birleşti. Bu olay, bu üç derneğin kuruluş tarihinden bu yana gerçekleşen en önemli olaydı. Şimdi Çerkesler ortak tek bir çatı altında birleşmişlerdi ve Amerika'da güçlü ve tek bir sesleri vardı. Onuncu CBA Başkanı: 1977-Hisa Torakacho Onbirinci CBA Başkanı: 1977-Ihsan Majega 1978-1985: Bir toplanma merkezi ve cami içinde olacak şekilde, büyük bir bina inşa etme fikri 1979 yılında ortaya çıktı. Genel Kurul toplandıktan sonra, planlar uygulamaya kondu ve arsa satın alınarak bugün 383 Oldham Road, Wayne, New Jersey'de bulunan bina inşa edildi. O zaman, derneğin hesabında 800 $ lik birikimi vardı. Öngörülen 2 milyon dolarlık projeyi desteklemek amacıyla Genel Kurul Toplantısı yapıldı. Özellikle Orta-Dogu'dan destek almaya yönelik ve fon geliştirme (fund-raising) amaçlı özel komiteler kuruldu. Cemiyet liderlerinin birkaçı, CBA binasının inşası için maddi destek sağlamak amacıyla, Suudi Arabistan ve Kuveyt'e gittiler. Hubaid Molamusa, onikinci CBA Başkanı, bu önemli görevde yol gösterici bir rol oynadı. Hubaid Molamusa, Kadir Natho'nun da aralarında bulunduğu diğer değerli büyüklerimiz gibi bir çok Orta-Doğu ülkesine giderek bölgedeki Sheikhlerin söz verdiği desteği sağlamaya çalıştı. Amerika'da ise yerel fon geliştirme çalışmaları çeşitli aktivitelerle devam etti. Bu sırada bölgedeki Çerkes nüfusu 3200 kişi olmuştu. Aynı dönemde Çerkes cemiyeti finansal problemler başta olmak üzere pek çok sıkıntıyla karşılaştı. Dernek binası inşaatı için kredi alınması gerektiğinde, birçok Çerkes aile kendi evlerini bankaya teminat olarak gösterdi, aksi takdirde banka inşaat için kredi vermeyecekti. Burada belirtilmesi gereken önemli bir nokta, bölgedeki Çerkeslerin sayısı 3200 civarında olmasına rağmen, bu sayının yarıdan biraz azı gerçekten bu yüklü ve önemli projede sorumluluk yüklendi. Daha fazla maddi kaynak elde etmek amacıyla CBA, daha önce Kabardey Derneğinin bulunduğu binayı sattı ve bu üç derneğin bütün malvarlığı yeni yapılacak inşaat için kullanıldı. Bina inşaatı süresince geçici olarak bir yer kiralandı ve dernek orada faaliyetlerine devam etti, çocuklara verilen din dersi ve Çerkesce dil kursu da orada devam ettirildi. Onikinci Başkan: 1979-1990 Hubaid Molamousa 1986-1990: İnşaatın farklı safhaları için müteahhitlerle anlaşıldı. Müteahhitlerle anlaşma altında olmayan kısımlarda gönüllüler inşaata yardım ettiler. Büyük zorluklar ve fedakarlıklar sonucu 29 Ocak 1989'da CBA yeni dernek binasının açılışını kutladı. Açılışa, yüksek mevkili devlet görevlileri ve bölgenin önde gelen liderleri davet edildi. Ve CBA, Çerkes kültür ve mirasının engelsiz sergilenmesi ve büyüyüp gelişmesi için güvenilir bir barınak sağlama görevine başladı. Onüçüncü Başkan: 1990-1997 Kadir I. Natho Nart Dans Grubu-2000   div> 1991-2002: Geçtiğimiz 11 yıl boyunca, CBA yerel Çerkes cemiyeti için bir çekirdek merkez olmuştur. Bugün üye sayısı, 5000 kişilik bir Çerkes nüfusu içinde 500 un üzerindedir. Bu yalnızca %10 olmasına rağmen biz umutluyuz, çünkü aramıza her hafta yeni üyeler katılıyor. 1952'den bu yana uzun bir yol katedildi. Birkaç yıl öncesine kadar 650.000$ lık inanılmaz bir borcumuz varken, bugün hiçbir borcumuz yok. Her projenin en zor kısmı ilk adımı atmak değil midir... (Çevirenin notu: yazının orijinalindeki Caucasian-Kafkas, Circassian-Çerkes, Kabardin-Kabardey olarak çevrilmiştir.) [İngilizceden çeviren Nejan Huvaj]+''+Nowriz Zakaev