"Tarih" denilince herkesin algıladığı "şey" hemen hemen aynı. Yani "savaş". Çünkü savaş, çok az farkla herkese aynı acıyı verir. İnsan belleği genellikle mutluluğu korumada tembeldir. Ama acıyı kolay kolay unutamaz. Onun için "tarih" denilince acı veren savaş akla gelmektedir. Yine "tarih" denilince akla gelen bir başka "şey" de maalesef geçmiş zamandır. Daha doğru bir deyimle "tarih" dünü çağrıştırmaktadır. Oysa "tarih" bir bakıma ne savaştır ne de geçmiş zamandır. "Tarih" yazıdır. Bugündür. Yarındır ve geçmiş zamandır. Kısaca tarih, bir ulusun coğrafi bir mekanda dünü, bugünü ve yarınını bir zaman dilimi içinde sorgulayan, yargılayan ve sonuca bağlayan bilim dalıdır. Bu anlamda çoğu ulusun tarihinde unutulmaz acı günler mevcuttur. Ancak bu acı günleri unutamamayı, yeni acılara kaynaklık eden bir mesele haline getirmemeye özen gösterilmezse acılar bitmez. Tarihi olayları kan davası haline getirirseniz yeni kan davalarına zemin hazırlamış olursunuz. Belki de bilerek veya bilmeyerek yaptığımız kişisel tepkilerimizle geçmişe benzin taşıyoruz. Oysa geçmişin sorgulanması benzer acıların tekrarını önlemek için olmalıdır. Gerçektir, Çerkes Halkı'nın da tarihinde acı günler vardır. Ama "en acılı gün bizimkidir" yaklaşımı gerçekçi olmaz. Ancak tarihin kaydettiği acının da acısı olaylardan biri sayabiliriz Çerkes Halk Katliamı ve Sürgününü. Bu olay "Göç ve Sürgün gibi kavram sözcüklerle anlatılamayacak kadar utanç vericidir. Çünkü insanlık tarihinde böylesine eşit olmayan bir uygulamanın mevcudiyeti yok denilecek kadar azdır. Hiçbir gerekçe bu katliam ve sürgünü bir savaş esprisi içinde gösteremez. Zira sayısal ve teknolojik bakımından o günün Çerkes Halkı ile kıyaslanamayacak kadar üstün bir gücün karşısında durmanın adı, en basit tanımıyla "SAVUNMA" dahi olamaz. Sadece yaşayan birinin canını saldırgandan kurtarabilmesi için gösterdiği doğal tepki olabilir. Onun içindir ki bu işgal ve yok ediş eylemi hiçbir savaş kuralına uygun değildi. O bakımdan bu tarihsel dram tüm insanlık aleminin ortak acısı olmalıdır. Bu ve benzeri olayların sorgulanması, yargılanması ve düzeltilmesi ise insanlık camiasının yüz akı olacaktır. İşte her yılın 21 Mayıs'ında anma törenleri ile Çerkes Halkının yapmak istediği şey bu tarihsel katliam ve sürgünü tüm dünyaya hatırlatmaktır. 2002 yılının 21 Mayıs'ında başta Ata Yurdu Kuzey Kafkasya'da olmak üzere Çerkesler yaşadığı her yerde bu olayın anısına anma ve hatırlatma toplantıları yaparak çağrısını tekrarlamıştır. Rusya Federasyonu cumhuriyetlerinden Kabardey Balkar Cumhuriyeti'nde de yukarıda sözü edilen anma ve hatırlatma toplantıları gerçekleştirilmiştir. Cumhuriyetin başkenti Nalçık'taki anma ve hatırlatma toplantısına başta Cumhurbaşkanı olmak üzere kalabalık halk yığınları ile birlikte cumhuriyetin en yetkili organ temsilcileri katılmıştır. Sürgün anısına yapılacak olan anıtın yerinde bulunan anıt taşın önünde yapılan yas töreni sürgünde ölenler için okunan dua ile başlamıştır. Kabardey – Balkar Cumhuriyeti Sosyal Bilimler Enstitüsü müdürü Hasan Dumanov kendi incelemesine dayanarak yaptığı açıklamada Adıge sürgününün dünyanın en dramatik olaylarından biri olduğunu belirterek, "Bu gün 40'ı aşkın ülkede yaşayan Adıgelerin nüfusunun birkaç milyonu aştığını biliyoruz, ne yazık ki üç cumhuriyetimizde yaklaşık 750 bin Adıge yaşamaktadır." demiştir. Kabardey – Balkar Cumhuriyeti Parlamentosu Halklar Arası İlişkiler Dairesi'nin ortak başkanı Boris Giliev; "Nüfusun onda dokuzunu kaybedip ayakta kalabilecek halk az bulunur. Demografik ve biyolojik kurallara karşın ayakta kalan, kendi kültürünü, dilini ve geleneklerini savunabilen sayılı halklardandır Adıge Halkı..." demiştir, Yayın ve Bilgi Bakanlığı Bakan Yardımcısı Nikolay Lapin; "Rus – Kafkas savaşlarında, her iki tarafta en önemli ve yetişkin bireylerden çok kayıp vermiştir." demiştir, Adıge Xase (Çerkes Derneği) Başkanı Hafıtse Muhammed ise, olaylardan iki sonuç çıkarttığını belirterek; "Eğer güçlü bir komşunuz varsa, onunla barış içinde yaşamak ilkeniz olmalıdır. İkinci sonuç ise; ırkçılığı kaldırmalıyız, agresif milliyetçiliğin bize dokunmaması için dua ediyorum ve ben halkları barıştıran mantıklı yurtseverliğe inanıyorum" demiştir. Törenin sonuna doğru, Cumhuriyet yöneticileri, Kurumlar ve Cumhuriyeti oluşturan halkların temsilcileri anıt taşına çiçekler koymuşlardır. Aynı saatte Abhazya Meydanı'nda ise, 40-50 kişinin katılımı ile yapılan alternatif anma töreni sürdürülmüştür. Ali Çurey / Musa Eldarov Nalçık 2002 / 21 Mayıs Ali Çurey
Sayin Ahmet Necdet Sezer’e Açık Mektup
T.C. CUMHURBAŞKANI ANKARA Muhterem Cumhurbaşkanımız, 1992 yılında hiçbir gerekçe göstermeden ağır silahlarla Abhazya'yı kısmen istila eden Gürcistan güçlerini Abhazyalılar 30 Eylül 1993 tarihinde bütün olumsuz şartlarına ve imkansızlıklarına rağmen (saldıran ve etnik yapı itibarıyla saldırıya uğrayan ülkenin kendi ülkeleri de olduğunu adeta unutarak saldırganlarla beraber olanlar da dahil) yurtlarından kovmuşlardır. Abhazya bugün yeni bir savaşa sahne yapılmak istenmektedir. İlk savaşın bitiminden itibaren Gürcistan sınırındaki Gal bölgesinde Gürcü güçlerince gerçekleştirilen terör eylemlerinde bir çok Abhaz yurttaşı hayatını kaybetmiş, kimileri de kaçırılmış ve bir daha bu kişilerden haber alınamamıştır. Ne acıdır ki, tüm bu olaylar BM Barış Gücü yetkilileri gözü önünde cereyan etmiş, bugüne kadar da bu üzücü olayların önü alınamamıştır. T.C. Devleti'nin kuruluşunda kanları ve canlarını veren biz Kafkas kökenli Türk vatandaşları Devletimizin Güney Kafkasya politikasında "yüksek menfaatlerinin" korunmasının bilincindeyiz, ancak, T.C. Devleti tarafından Gürcistan'a yapılan askeri yardımlarla Abhazyalı kardeşlerimizin yaşam haklarının yok edilmesine, Devletimizin bigane kalması gibi bir kaygı taşımaktayız. Abhazya yeni ve ağır bir terörist saldın ile karşı karşıya bulunmaktadır. 11 Eylül sürecini fırsat bilen Gürcistan'ın organize ettiği 600 civarındaki ağır silahlı bir terörist grup Abhazya'nın Kodor bölgesine girerek kanlı olaylar gerçekleştirmiştir. 8.10.2001 günü bir BM helikopteri düşürülmüş, 6 BM görevlisi ve 3 helikopter mürettebatının ölümüne sebep olmuştur. 9.10.2001 günü de aynı bölge SU-25 tipi uçaklar tarafından bombalanmış, birçok sivil hayatını kaybetmiş, birçok insan da yaralanmıştır. Bu durum karşısında Abhazya teyakkuza geçmiş böylece çok gergin bir döneme girilmiştir. Bu gergin durum başta Türkiye'dekiler olmak üzere diasporada yaşayan milyonlarca Kuzey Kafkasya kökenli kardeşlerimizce endişe ve büyük bir dikkatle izlenmektedir. Abhazya'da yaşanan bu olumsuzluklar Kuzey Kafkasya halklarının da teyakkuza geçmesine neden olmuştur. Umudumuz bu olayların daha fazla kan dökülmeden son bulmasıdır. Ancak bu temennimizin gerçekleşebilmesi için bütün dünya devletleri halklarının uluslararası ve sivil toplum örgütlerinin çaba ve acil girişimleriyle mümkün olacaktır. Bunun için, sorumluluk duyan herkesin kendi yönünden bu istenen çözüme destek vermesi gerekmektedir. Zira Abhazya'da istilacılarla yurtlarını savunmak zorunda olan insanlar arasında yeniden kanlı bir savaş yaşanmak üzeredir. Tarih boyunca dış güçler tarafından tecavüzlere, soykırımlara uğrayagelen dünyanın bu güzel ülkesi, kendi kültürünü, dilini bir başka deyimle tüm varlığını yaşatabileceği 21.yüzyılın görüntüsüne yaraşır bir özgürlük ortamına kavuşturulabilmesi için hür, demokrat, insan haklarına saygılı devletimiz ve tüm devletlerin soruna sahip çıkmalarım beklemekteyiz. Dünyanın gözü, kulağı Afganistan'da iken bunu fırsat bilerek bölgedeki olayların kontrolleri dışında olduğu gibi değişik bahane ve ifadelerle saldırıya geçmiş Gürcülere dur demek için geç kalınmamalıdır. Sayın Cumhurbaşkanımız, Bölge ülkelerinin ve tarafların da menfaatine olacak, bu konuda camiamızı sevindirecek girişimlerinizin olumlu sonuçlarını duymak heyecanı ile derin saygılar ve esenlikler dileriz. KAFKAS-ABHAZ DAYANIŞMA KOMİTESİ Başkan İrfan ArgunKafkas-Abhazya Dayanışma Komitesi
Kuzey Kafkas Dernekleri
I. Helsinki Zirvesi’nde Avrupa Birliği’ne aday olmasıyla birlikte Türkiye için 2000 yılında yeni bir dönem başladı. Avrupa Birliği’ne adaylık, Batı’ya ve Batılılaşmaya yönelik yaklaşık 200 yıldır süren çabalar açısından önemli bir dönüm noktasıydı. Adaylık ile birlikte büyük bir iyimserlik havası, en azından geçici olarak, tüm ülkede hâkim oldu. +''+ Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesi, hatta bundan da önce, adaylık görüşmelerinin sürdürülmesi yasal, siyasal ve ekonomik düzeyde pek çok düzenlemenin yapılmasına bağlı. Yaygın kanı, bu düzenlemeler sonucu bir yanda insan hakları ve demokratikleşme gibi yıllardır çözümlenemeyen sorunların aşılacağı, diğer yanda da yapısal dönüşümler yoluyla ekonomiye bir canlılık ve hareket getirileceği yolunda. Türkiye’nin tarihsel-toplumsal gelişimi ve jeopolitik konumu ile uluslararası gelişmeler göz önüne alındığında Avrupa Birliği’ne üyelik nihayet gerçekleşecek gibi görünüyor. Üyelik, belki iyimser tahminlerde olduğu gibi 10-20 yıl içinde değil, fakat şu anda Kafkas demeklerinde aktif olarak faaliyet gösteren genç kuşağın görebileceği kadar yakın bir dönemde gerçekleşebilecek, çünkü adaylık ile birlikte, Türkiye Batılılaşma sürecinde artık geri dönülemeyecek bir aşamaya geldi. Kötümserler, yani bir “zenginler” veya “Hıristiyan” kulübü olarak tanımlanan Avrupa Birliği’nin Türkiye’yi hiçbir zaman üyeliğe kabul etmeyeceğini söyleyenler haklı bile olsa, adaylık süreciyle birlikte Türkiye’de pek çok şeyin değişeceği, en azından değişme potansiyeli taşıdığı açıkça gözüküyor. Bu çalışmada, Türkiye’de yıllardan beri faaliyet gösteren Kafkas derneklerinin bu süreçten nasıl etkilenebileceği ve Kafkas derneklerinin bu süreç içerisinde nasıl bir rol oynayabileceği/oynaması gerektiği konusunda bazı gözlemler tartışmaya sunulmuştur . Çalışma altı bölümden oluşuyor, ilk ve son bölümler arasındaki dört bölümde, Kafkas derneklerinin faaliyetleri ve gelişimi, kronolojik bir sırada (Osmanlılardan 1960’a, 1960-1980, 1980-2000 ve 2000-sonrası) incelenmiştir. Çalışmanın son bölümünde Kafkas derneklerin faaliyetlerinin yeni dönemde nasıl biçimleneceği tartışılmıştır. II. Anadolu ve Ortadoğu’da Çerkesler özellikle 14. yüzyıldan itibaren varlık göstermeye başlamıştır. Bu bölgede, Çerkes Memlükleri sayılmazsa, Çerkesler ayrı bir topluluk olarak siyasal varlık göstermemiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nda sayıca az olmalarına karşın, yönetim kademelerinde (oransal olarak) çok sayıda Çerkese rastlamak mümkündür. Çerkesler, Kuzey Kafkasya’nın Çarlık Rusyası tarafından işgal ve ilhakının 21 Mayıs 1864’de tamamlanmasıyla yoğun olarak Osmanlı İmparatorluğu’na sürgün edilmiştir Sürgün edilenlerin sayısı konusunda bir kesinlik olmamakla birlikte, Kuzeybatı Kafkasya halklarının %90’ından fazlasının ülkesinden koparıldığı (yaklaşık 1.5 milyon insan) tahmin edilmektedir. Sürgünün çok kısa bir sürede ve kötü koşullarda yapılması ve yeni yerleşim yerlerindeki hazırsızlık, iklim uyuşmazlığı ve yoksunluk sonucu göçmenlerin yarıya yakını sürgün yollarında ve yerleştikleri bölgede yaşamını kaybetmiştir. Bu büyük kayıplara ve zorluklara karşın, hayatta kalabilenler tedrici olarak toparlanmış ve yaşamlarını yeniden kurmayı başarmıştır. Özellikle kent yaşamına uyumda büyük bir başarı gösteren Çerkesler, 19. yüzyılın ortalarından itibaren Osmanlı entelektüel yaşamında da önemli bir yer edinmişlerdir. Osmanlı İmparatorluğu’nda Çerkeslerin dernekler çerçevesinde örgütlenmeleri 1908 Meşrutiyetinden sonra görülmektedir. Meşrutiyet’in ilanından sonra çok kısa bir sürede, İstanbul’da başta Çerkes Teavün Cemiyeti olmak üzere, dernekler kurulmuş, Çerkesce eğitimin de yapıldığı özel okullar açılmış, Latin ve Arap harfleri kullanılarak çeşitli alfabe önerileri geliştirilmiş, Çerkesce gazete/dergi ve ders kitapları yayımlanmış, eğitim faaliyetlerinin geliştirilmesi amacıyla Kafkasya’ya öğretmenler gönderilmiş, özellikle Çerkes tarihine ilişkin pek çok kitap yayımlanmıştır. Bu dernekler, genel olarak kültürün korunması ve geliştirilmesi, topluluk içinde ekonomik ve toplumsal dayanışmanın sağlanması yoluyla refah düzeyinin artırılması ve Kafkasya ile ilişkilerin güçlendirilmesi ve hatta, mümkünse, Kafkasya’ya dönülmesine yönelik faaliyet göstermişlerdir. Kısa zaman içerisinde gelişen çalışmaların kapsamı ve zenginliği, bu dönemde Çerkes aydınların önemli bir birikime sahip olduğunu göstermektedir. 1923’te Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla birlikte tüm bu faaliyetler sona ermiş, okul ve dernekler kapatılmıştır. 1917’de Çarlık Rusyası’nın yıkılmasını izleyen İç Savaş döneminde, yerel soylular/eşraf ve askerî bürokrasinin öncülüğünde ve daha çok Orta ve Kuzeydoğu Kafkasya da etkili olabilen bir milliyetçi hareketin geliştiği görülmektedir. Bu hareket, Osmanlı İmparatorluğu ve Kuzey ve Güney Kafkasya delegasyonları arasında sürdürülen “barış” görüşmelerinin sonuçsuz kalması üzerine 11 Mayıs 1918’de bağımsız bir devlet kurduğunu ilan etmiş ve bağımsızlık ilanı Osmanlı imparatorluğu tarafından tanınmıştır. Devletin, Denikin’in Beyaz orduları tarafından yıkılması ve daha sonra tüm Kafkasya’da Sovyetlerin egemen olmasıyla, bu devletin kurucu kadroları Osmanlı İmparatorluğu/Türkiye, Balkanlar ve Batı Avrupa’ya geçmiş, bu bölgelerde çeşitli dergiler ve “Partiler” etrafında örgütlenerek Kuzey Kafkasya’da devletin yeniden inşasına yönelik olarak propaganda düzeyinde bir etkinlik göstermiştir. Genç Türkiye Cumhuriyeti 1920’ler ve 1930’larda Sovyetler Birliği ile “dostluk ve iyi komşuluk” ilişkilerine önem vermesi sonucu, bu kadroların Türkiye’ye yerleşen kesimlerinin faaliyetlerine pek izin verilmemiş, hatta bir grup sınır dışı edilmiştir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bu kadroların bir kısmı tekrar Türkiye’ye gelmiş, bir kısmı da Batı Almanya’da ABD tarafından kurulan “Sovyetler Birliği’ni İnceleme Enstitüsü” çevresinde toplanmıştır. Avrupa’da kalan kesimler, Enstitü ve Radio Free Europe/Radio Liberty bünyesinde Soğuk Savaş’ın propaganda faaliyetlerine aktif olarak katılmış, “antiRus” söylem daha çok “antiSovyetik” bir biçim kazanmıştır. Türkiye’ye gelenlerin bir kesimi, “esir Türkler” sorununa duyarlı Turancı hareket ile yakınlaşmış, eski “Kafkas” milliyetçisi çizgilerini zamanla kaybederek antiSovyetik temelde Türk milliyetçiliğine doğru kaydırmışlardır. Kafkas derneklerinin yeniden faaliyete geçmesi ve yaygınlaşması, Türkiye’de demokrasinin gelişimine paralel bir gelişme göstermiştir. İlk Kafkas derneği Dosteli Yardımlaşma Derneği adıyla İstanbul’da kurulmuştur. Yayımlanan bir broşür ile derneğin amaçları şu şekilde açıklanmıştır: “Evvelâ şu ciheti tebarüz ettirmek isteriz ki, bir hayır müessesesi olan Derneğimizin hiçbir siyasî temayülü yoktur. Gayemiz, üyelerimiz arasında tanışmayı, tesanüdü, yardımlaşmayı temin etmek, kültür seviyesini yaymak, genç istidatların inkişafına imkân vermek. Göçmen hemşehrilerimize ve fakirlerimize maddî ve manevî yardım etmek, yoksul talebelerin kitaplarını temin etmek, imkân bulunca dergi çıkarmak, hasta üyelerle alâkadar olmak, tedavilerini sağlamak, icab ederse hastahaneye yatmalarında yardımcı olmak, vefat vukuunda ilgilenmek, muhtaç ise masrafını ödemek gibi sosyal hizmetlerdir.” Burada sayılan amaçlar, 1970’lere kadar Kafkas derneklerin büyük bir çoğunluğunda açık veya zımni olarak benimsenen amaçlardır. Bu amaçların üç özelliğini vurgulamak gereklidir. İlk olarak, bu dönemlerde Kafkas dernekleri büyük kentlerde kurulmaktadır ve öncelikle, kent yaşamında doğal olarak sürdürülemeyen toplumsal dayanışmaya yönelik etkinliklerin dernek aracılığıyla sürdürülmesini hedeflemektedir. Amaç, köy yaşamındaki doğal/kendiliğinden dayanışmanın yerine, kentin gittikçe birbirinden kopan ve anonimleşen bireylerini dernek çatısı altında buluşturmak ve toplumsal dayanışmayı sağlamaktır. İkinci olarak, eğitim ve sağlık gibi hizmetlerden yararlanmak amacıyla kırsal kesimden kente gelen hemşehrilere yardım edilmesi amaçlanmaktadır. Bu, bir anlamda, kültürü “bozulmadan” koruyan kırsal kesimdeki “halka” bir borç/hizmet olarak algılanmaktadır. Son olarak, bu iki amacın arkasındaki esas kaygı, birçok üstün yanları olduğu düşünülen güzel Çerkes kültürünün kentlerdeki yeni nesillere aktarılması, yani kültürün korunması ve geliştirilmesidir. Kültürün yeni nesillere aktarılması için aile ve topluluk içi birincil (kişisel) ilişkilerin yeterli olduğu düşünülmektedir. Aşağıda tekrar görüleceği gibi, 1970’lerde “kültürün korunması ve geliştirilmesi” kaygısı ön plana çıkmış ve daha açık olarak ifade edilmiştir. Bu kaygının ön plana çıkması, kırsal kesimde bile kültürün yeniden-üretilemediğinin anlaşılması ve ülkenin demokratikleşmesi sonucu olmuştur. Yukarıda belirtildiği gibi, 1917’den sonra Kafkasya’dan ayrılan kadroların bir kesimi İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye’ye yerleşmiştir. Bu kadrolar, Demokrat Parti’nin yönetime gelmesinden sonra Türkiye kökenli bazı Kafkasyalılar ile birlikte siyasî faaliyetlerini milliyetçi/antiSovyetik bir çizgide sürdürmek amacıyla, yeteri kadar “siyasî” bulmadıkları Dosteli Yardımlaşma Derneği’nden ayrılarak “Kuzey Kafkas Türk Kültür Derneği” (KKTKD) adı altında bir dernek kurmuş ve Balkan Türkleri, Kırım Türkleri vb. dernekler ile birlikte “Türk Göçmen ve Mülteci Dernekleri Federasyonu”na katılmıştır. KKTKD’nin kurulmasıyla birlikte Dosteli Yardımlaşma Derneği de adını “Kafkas Kültür Derneği” olarak değiştirmiştir. 1950’lerden itibaren, adında “Kafkas” kelimesi olan derneklerde iki eğilimin mevcut olduğu söylenebilir. Çerkes Teavün Cemiyeti’nden itibaren daha yaygın ve baskın olan birinci eğilim, kültürün korunması ve geliştirilmesi temelinde kültürel faaliyetlere ve toplumsal dayanışmaya önem veren çizgidir. Zaman içinde farklı biçimler ve öncelikler kazanmasına karşın bu eğilimin temel özellikleri, i) “ulusal /kültürel” olana öncelik vermesi, ii) Türkiye’de yaşatılmakta olan Kafkas kültürünün derlenmesi ve geliştirilmesine önem vermesi, iii) Türkiye’de yaşayan Kafkasyalıların sorunlarına yönelik faaliyet göstermesi ve iv) kültürün kaynağı olarak görülen Kafkasya ile kültürel ilişkilere önem verilmesi olmuştur. Bu özelliklerinden dolayı bu eğilimin “millîci” (ulusalcı) bir eğilim olduğu söylenebilir. Soğuk Savaş yıllarında beslenen ve kısmen güçlenen ikinci eğilimin yüzü, dış politikanın bir nesnesi olarak “Kafkasya”ya yöneliktir. Siyasî hedefleri ön plana çıkan bu eğilim milliyetçi bir çizgidedir, fakat bu milliyetçilik daha çok o dönemdeki Turancı hareketin Kuzey Kafkasya bölgesine yönelik uzantısı konumundadır. Bu nedenle bu eğilim, kendi devletlerini tekrar kurmak isteyen 11 Mayıs Cumhuriyeti kadrolarının geleneksel çizgisinden bir sapma durumundadır. Bu anlamda, bu eğilimi temsil eden dernekleri “Kafkas derneği” olarak tanımlamak da pek doğru olmayacaktır III. Derneklerin Türkiye genelinde yaygınlaşması 1960’larda ve özellikle 1970’lerde gözlenmektedir. Bu dönemde Çerkeslerin yaşadığı hemen her bölgede, ilçe ve hatta köy düzeyinde dernekler kurulmuştur. 1950’lerden itibaren kurulan Kafkas derneklerinin büyük ölçüde “balo” ve “gençlik çayları” gibi etkinlikler ile “beraber olma” işlevini sürdürdüğü, faaliyetlerinin “halk oyunları” başta olmak üzere bazı kültürel değerlerin yeniden üretimi ile sınırlı kaldığı görülmektedir. Özellikle büyük kentlerde kurulan dernekler “hemşehrileri bir araya getirme ve kaynaştırma” yoluyla yok olan kültürü koruma kaygısını taşımışlardır. Derneklerin büyük bir çoğunluğunda ana amaç “kültürü koruma ve yaşatma” çabasıdır. “Sosyal yardımlaşma ve dayanışma”nın önemli olduğu sürekli olarak ifade edilse de, bu yönde kapsamlı ve kalıcı çalışmalar yapıl(a)mamıştır. “Sosyal yardımlaşma”ya yönelik faaliyetlerin “vakıf” statüsünde yürütülmesi daha rahat ve uygun olabileceği halde, vakıf kurma çabaları ancak 1970’lerin sonlarına doğru gündeme gelmiştir, fakat bu durumda vakıflar, derneklerin mal varlıklarının güvence altına alınmasına yönelik bir tedbir olarak düşünülmüştür. 1970’lerde ülkedeki demokratikleşme ve toplumsal hareketliliğe bağlı olarak derneklerin “kültürün korunması ve geliştirilmesi” amacını ön plana çıkardıkları görülmektedir. Bu amacın ön plana çıkarılmasında, i) kente göçün hızlanması, ii) kendine yeterli, kapalı ekonomik ve kültürel yapısı yıkılan kırsal kesimde de kültürün hızla yok olmaya başlaması ve iii) Kafkasya ile ilk ilişkilerin kurulmaya başlaması önemli etkenlerdir. Bu amacın ön plana çıkmasıyla birlikte “kültürü koruma ve yaşatma” faaliyetleri daha da zenginleşmiştir. Bu tarihe kadar dernek faaliyetlerinin halk oyunları ve genellikle tarihî/folklorik yazılara yer veren bülten/dergi yayınları ile kısıtlı olmasına karsın, 1970’lerde kültürel faaliyetlerin çeşitlendiği görülmektedir: koro, tiyatro, araştırma/derleme ve, en önemlisi, dil kursları. Ayrıca nüfus tespit çalışması, ulusal-kültürel değerlerin derlenmesi ve (kırsal kesime yönelik) sosyoekonomik araştırma çabalarına ilk defa bu dönemde başlanılmıştır. Bu döneme kadar olan faaliyetler “kendi içinde kültürü yaşatmak” amacında olduğundan sadece topluluğa yönelik/ “dışarı”ya kapalı olmuştur. 1970’lerin sonlarına doğru “içe kapalı” faaliyetlerin yeterli olmadığının görülmesiyle birlikte, Çerkes kültürünü içerisinde yaşanılan topluma da tanıtma ve kültürel hakların tanımlanmasına yönelik kısmi etkinliklere de önem verilmiştir. Ayrıca asimilasyon süreci ve kültürün var olma koşulları üzerine de çok canlı bir tartışma süreci başlatılmıştır. Bu tartışma sürecinin siyasal bazı yansımaları olmakla birlikte, sürecin bizzat kendisi ve amacı “kültürün korunması ve geliştirilmesi” ile sınırlı kalmış, bu anlamda (“parti politikası” anlamında) siyasetten uzak kalınmış, siyasî bağlantı ve ilişkiler içine girmekten imtina edilmiştir. Kafkas derneklerinin öncelikli hedeflerindeki değişim, tüzüklerine de yansımıştır. Bu dönemde derneklerin çoğunluğu, “geleneksel Kafkas kültür değerlerini derleyip, uygar dünya kültürü ile uyumlu biçimde geliştirerek üyelerinin kültür düzeylerini yükseltmek, onları geleneksel kültür değerlerine saygılı, ülke ve dünya gerçeklerini bilen aydın yurttaşlar olarak topluma daha yararlı insanlar haline getirmek, toplumsal yardımlaşma ve dayanışma ilkeleri içerisinde refah düzeylerinin yükselmesine yardımcı olmak” şeklinde özetlenebilecek bir amacı, özellikle Ankara derneğinin etkisiyle, tüzüklerinde tanımlamışlardır. Kültürel varlığının sürekliliğini güvence altına alacak koşullar üzerine yoğunlaşan tartışma sürecinde “dönüş düşüncesi” giderek yaygınlık kazanmıştır. Dönüş düşüncesi bir hedef olarak ilk kez Kamçı gazetesinde sistemli bir şekilde gündeme getirilmiştir. 12 Mart döneminde yayınına son verdiği için sadece birkaç sayı yayımlanabilen Kamçı gazetesi, “Çerkes Milleti’nin iki ayrı ortamda, ‘anayurt’ ve ‘muhaceret’te yaşadığını” saptadıktan sonra, muhaceretteki dağınık yerleşim nedeniyle kültür ve kimliğin korunamayacağını belirterek, ulusun tekrar anayurtta bir araya gelmesi gerektiğini savunmuştur. Bu yaklaşım daha sonra 1970’lerin ortalarında çıkan Yamçı dergisi ve diğer yayın organları tarafından da benimsenmiş ve geliştirilmiştir. Böylece 1970’lerin sonlarında beş temel kavram etrafında şekillenen bir söylem yaygınlaşmıştır: Kültürün kaynağı ve koruyucusu olan anayurt; toplumun doğal gelişim ortamından, anayurttan zorla koparıldığı sürgün; sürgün sonucu farklı bir coğrafyada yaşam, muhaceret; muhaceretteki dağınık yaşam ve kısıtlamalar sonucu kültürün ve kimliğin yok olması, asimilasyon; yokoluştan kurtulmak ve uluslaşma sürecini tamamlamak için tekrar anayurtta, anayurt ile bütünleşme, dönüş. (Bu söylemin özü “kendi topraklarında kendi kaderini tayin eden toplum olma talebi” ile ifade edilmiştir.) Doğal olarak bütün bu kavramların gelişimi ve tanımlanması aynı düşünsel sürecin, bütüncül bir söylemin geliştirilmesinin sonucudur. Örneğin hicret/göç kavramlarına karşı mecburi göç/sürgün kavramlarının kullanılması, muhaceret ve dönüş kavramlarının geliştirilmesi sürecinde gündeme gelmiştir. Kamçı ve Yamçı dergilerinin dernek çevresindeki insanlar tarafından, derneklerden bağımsız olarak yayımlandığını da vurgulamak gerekir. IV. 1980 askerî müdahalesi ile, ülkedeki tüm derneklerin olduğu gibi, Kafkas derneklerinin de faaliyetleri durdurulmuştur. 1984’den sonra dernekler tekrar faaliyetlerine başlamış, 1990’ların başlarından itibaren ise derneklerin sayısında tam anlamıyla bir patlama yaşanmıştır. 1980 sonrası dernek faaliyetlerindeki kopma noktası, 1864 Çerkes Sürgünü’nün 125. Yılı vesilesiyle Ankara’da yapılan anma etkinliğidir. Kafkasya’dan ve muhaceret ülkelerinden yoğun bir katılım ile gerçekleştirilen bu etkinliğin önemli bir yanı Çerkes tarihindeki en trajik olayın ilk kez kapsamlı bir şekilde anılması olmuştur. İlginçtir ki, Çerkeslerin anayurttan kopmasına yol açan sürgün, 1950’ler ve 1960’larda derneklerin anma etkinliklerinde önemli bir yer tutmamış, ancak 1970’lerde göç/sürgün tartışmalarıyla birlikte gündeme gelmiştir. Bu tarihten sonra 21 Mayıs anma etkinlikleri dernekler tarafından düzenli bir şekilde yapılmaya başlanmıştır. 1989’da gerçekleştirilen anma etkinliğinin bir başka önemli özelliği, dünyanın çeşitli ülkelerinde yaşayan Çerkeslerin buluşmasını ve bir anlamda birbirlerini yeniden tanımasını sağlamasıdır. Bunun sonucu, Avrupa ve Kafkasya’da yapılan bir dizi toplantıdan sonra Dünya Çerkes Birliği kurulmuştur. 1980’lerin sonlarından itibaren derneklerin sayısındaki ve etkinliğindeki artışa yo| açan ve derneklerin faaliyetlerini etkileyen üç önemli süreç görülmektedir. 1) Sovyetler Birliği’nin çözülüşü, 2) Abhazya ve Çeçenya direnişleri, 3) Kafkas Derneği’nin kuruluşu. Sovyetler Birliği’nin çözülüşü, Karadeniz’in iki yakasında yaşayan Çerkeslerin daha yoğun bir ilişki içerisine girmesine ve karşılıklı beklentilerin artmasına yol açmıştır. Kafkasya’daki Cumhuriyetler ile daha kolay ve yakın bir ilişki içerisine girilmesiyle birlikte Kafkasya’ya (mevcut koşullar göz önüne alındığında) önemli sayıda Çerkes dönmüştür. Bu süreçte, sadece Kafkasya ve Türkiye arasında değil, dünyanın değişik ülkelerinde yaşayan Çerkesler arasında da ilişkiler artmıştır. Kafkasya ile ilişkilerin gelişmesi ve Kafkasya’daki Cumhuriyetler ile Cumhuriyet düzeyinde ilişkiler kurulması, Türkiye kesiminde kimin “temsilci” olacağı konusunu gündeme getirmiş, yıllardır dernek faaliyetlerini küçümseyen bazı kesimler, durumdan vazife çıkararak kendilerinde Kafkasya-Türkiye (Çerkesleri) ilişkilerinde “köprü” ve “temsilci” olma hak ve yetkisi görerek mevcut, köklü derneklere alternatif bir “dernek”leşme faaliyetine girmişlerdir. 1992’de Abhazya’da, 1994’de Çeçenya’da başlayan işgal ve savaşlar, derneklerde “insani yardım ve dayanışma” faaliyetlerini ön plana çıkarmışlardır. Kurulan Dayanışma Komiteleri, derneklerin çoğunluğunun desteğini almış, derneklerin tarihinde ilk kez miting gibi ses getiren kitlesel etkinlikler düzenlenmiştir. Etki gücü ve bilinçlilik açısından çok önemli olan kitlesel etkinlikler, kısmen Abhazya ve (ilk savaşta) Çeçenya’nın başarılı olması, kısmen de ilgili kurumların kitlesel etkinliklere sıcak bakmaması nedeniyle ikinci plana itilmiş, “bireysel diplomasi” ön plana çıkmıştır. 1993 yılında Kafkas Derneği’nin kurulması ve pek çok derneği bünyesinde toplaması, yıllardır dağınık bir şekilde faaliyet gösteren Kafkas derneklerinin daha örgütlü ve sistemli bir şekilde faaliyet göstermesine zemin hazırlamıştır. Kafkas Derneği’nin kurulması ile birlikte, Kafkas derneklerinin bir toplumsal “baskı unsuru” olabileceği görülmüş, bu yöndeki çalışmalar ivme kazanmıştır. 1950’lerden 1980’e kadar olan dernek faaliyetleri ile 1990’larda sürdürülen dernek faaliyetlerini karşılaştırdığımızda çok açık bir farklılık gözlenmektedir. 1980 öncesi faaliyetlerin hedefi “kültürü korumak ve geliştirmek”tir, bu doğrultuda kültürel faaliyetler yürütülmüştür. Bu faaliyetlerin en genel anlamda siyasî etkileri olsa bile, faaliyetler “siyasî amaçlarla” değil, salt kültürel amaçlarla yürütülmüştür. 1990’larda bakıldığında ise “lobicilik” olarak da adlandırılan siyasî yönelimli faaliyetlerin, en azından düşünce düzeyinde, yaygınlaştığı görülmektedir. Derneklerde “lobicilik” olarak tanımlanan faaliyetlere yönelinmesi üç soruna yol açmıştır. İlk olarak, “lobicilik” faaliyetleri, kitlesel bağı olmayan, “etkili ve yetkin” bir grup kişi tarafından, topluma, hatta dernek üyelerine bile fazla sorulup tartışılmadan “üst düzeyde” yürütülebilecek/yürütülmesi gereken bir etkinlik olarak görülmüştür. Bunun sonucu olarak “lobi” faaliyetlerinde savunulan görüşlerden toplumun çoğunluğu habersiz kalmış ve giderek toplum bu faaliyetlerden uzaklaşarak kayıtsız kalmaya başlamıştır. Bu durum, kitlesel desteği olmayan “lobi”lerin de güçsüz kalmasına ve etkinliğini yitirmesine yol açmıştır. İkinci olarak, “lobi”lerin kimin lobisi olduğu da çoğu kez netleştirilememiştir: bu “lobi”lerin Türkiye’de yaşayan Kafkasyalıların kendi sorunlarına yönelik mi olduğu, Kafkasya’da yaşayan Kafkasyalılara yardım amacıyla mı olduğu, Türkiye’nin Kafkasya’daki “çıkarlar”ını (bu çıkarların gerçekte kimin çıkarı olduğu da tartışmalıdır) korumaya yönelik mi olduğu her zaman açık olmamıştır. Örneğin Çeçenya’ya ilişkin “lobi” faaliyetlerinde sık sık dile getirilen bir görüşe göre, Çeçenya Rusya’nın güneye inmesini ve Hazer petrolünün Rusya üzerinden akmasını engelleyen bir hattır. Çeçenya’yı önerilen politikanın öznesi değil, nesnesi olarak, yani bir araç olarak tanımlayan bu görüş, Çeçenya’dan değil, başka yerlerden bakan insanların sahip olabileceği bir görüştür. Son olarak, 1990’larda algılandığı şekliyle “lobi” faaliyetleri, derneklerin asli amaçlarının (kültürün korunması ve geliştirilmesi) bir ölçüde göz ardı edilmesine, ikinci plana itilmesine ve hatta küçümsenmesine yol açmıştır. Bu durum, yazarları, şairleri, ressamları vb. olmayan bir toplumun aslında (“lobi” faaliyeti ile kısıtlı bile kalsa) siyasetçilerinin de olamayacağı gerçeğinin unutulmasına yol açmıştır. 1989 Anma Etkinliği ile başlayan kitlesellik, bu süreçte bir ölçüde törpülenmiştir. 1980 sonrası dönemin bir özelliği, kurulan vakıf sayısındaki artış olmuştur. Fakat vakıf sayısındaki artış, belirli faaliyetleri yerine getirebilecek bir örgütsel çeşitlilik ihtiyacından çok, vakıfların derneklere göre daha fazla yasal güvence sağlaması sonucudur. Bu nedenle kurulan vakıflar da aslında birer dernek gibi faaliyet göstermektedir. V. 2000’li yıllarda Kafkas derneklerinin faaliyetlerini ve etkinliğini önemli ölçüde belirleyecek olan üç süreç vardır: i) Türkiye’nin AB’ye aday olmasıyla ivme kazanan “demokratikleşme” süreci, ii) Kafkasya’daki gelişmeler, ve iii) Kafkas derneklerinin iç dinamikleri tarafından beslenen bütünleşme ve bağımsız bir güç olarak var olma süreci. Bu bölümde bu üç sürecin Kafkas derneklerini nasıl etkileyebileceği tartışılacaktır. i) Avrupa Birliği’ne katılma ve demokratikleşme süreci Türkiye’nin AB’ye aday ülke olarak kabul edilmesi, tüm ülkede -en azından geçici bir süre- olduğu gibi, Kafkas derneklerinde de yaygın bir iyimserliğe yol açmıştır. AB’ye uyum sürecinin zorunlu kıldığı yasal düzenlemelerin azınlık hakları ve (anadilin kullanılması başta olmak üzere) kültürel etkinlikler konusunda bir rahatlamaya yol açacağı, kültürel çeşitliliğin bir zenginlik kaynağı olarak değerlendirileceği/değerlendirilmesi gerektiği düşünülmektedir. Örneğin derneklerin yayın organlarında, AB’de kültürel çeşitliliğin önemini vurgulayan yaklaşımlara yer verilmekte, bu yönde bir dönüşümün gerekli olduğu belirtilmektedir. Tüm eksikliklerine ve sorunlarına karşın Avrupa Birliği Türkiye’ye ve bu ülkede yaşayan herkese yeni açılım ve fırsatlar sunmaktadır. Bu nedenle Kafkas derneklerinin bu sürecin içinde yer alması ve desteklemesi, bu süreci daha olumlu yönde geliştirebilecek etkinliklerde bulunması zorunludur. Kısmen Çeçenya’daki savaştan dolayı Kafkas dernekleri henüz AB’ye uyum sürecini faaliyetlerinde yeterince ön plana çıkaramamıştır, fakat zamanla (özellikle Türkiye’de beklenen demokratik dönüşümler gerçekleşirse) Kafkas derneklerinin bu süreçte daha aktif bir rol oynayabileceği söylenebilir. AB’ye adaylık ile güçlenen bu sürecin Kafkas dernekleri açısından yansımalarını beş başlıkta özetleyebiliriz. a) Yukarıda belirtildiği gibi Avrupa Birliği’nin en önemli yanlarından biri, çokkültürlülüğe dayalı olması, çokkültürlülüğü bir zenginlik kaynağı olarak görmesi ve kültürel değerlerin korunmasını savunmasıdır. Bu bağlamda, Kafkas derneklerinin, Avrupa Birliği’ni idealize etmeden, çokkültürlülük deneyimini öğrenmesi ve bu deneyime katkıda bulunulması mümkündür. b) Avrupa Birliği’ne adaylık ve üyelik sürecinde, Türkiye’deki mevzuat Avrupa Birliği mevzuatı ile uyumlu bir hale getirilmektedir. Bu nedenle, Kafkas derneklerinin Avrupa Birliği mevzuatını öğrenmesi, nelerin değişeceğini bilmesi, bu sürece aktif olarak katılması ve ön görülen değişikliklere önceden hazırlanması önem kazanmaktadır. c) Avrupa Birliği ile uyum sürecinde Sivil Toplum Kuruluşları (STK) ön plana çıkmakta, STK’lar aracılığıyla pek çok proje yürütülmektedir. Kafkas dernekleri Avrupa Birliği projelerine aktif olarak katılarak hem kendi faaliyetlerinin desteklenmesini, hem de bu faaliyetlerin tanıtımını sağlayabilir. d) Burada sayılan tüm etkinliklerde Avrupa Birliği üyelerindeki Kafkas dernekleri ve benzer konularda faaliyet gösteren diğer STK’lar ile ilişkiler özel bir önem kazanmaktadır. Bu nedenle Kafkas derneklerinin bir anlamda “dışarı açılması” ve etkinliklerini diğer STK’lar ile birleştirmesi özel bir önem kazanacaktır. Diğer STK’lar ile etkileşim Kafkas derneklerinin nicel ve nitel açıdan gelişmesine büyük bir katkı yapabilecektir. e) Yeni dönemde toplumsal faaliyetler açısından STK’ların daha etkin ve önemli bir rol oynaması beklenmektedir. Bu doğrultuda, genel olarak STK’ların, özel olarak da Kafkas derneklerin etki ve sorumluluk alanları genişleyecektir. Türkiye’deki Kafkas derneklerinin mevcut dağınık yapısından kurtularak merkezî yapılanmasını tamamlaması bu süreçte daha da önem kazanmaktadır, çünkü zayıf ve birbirinden kopuk derneklerin herhangi bir etkinlik gösterme şansı yoktur. ii) Kafkasya’daki gelişmeler Kafkasya’daki gelişmeler her zaman Kafkas derneklerini dolaysız olarak etkilemiştir. 1980’lerin sonlarına kadar olan kısmi ilişkiler daha çok kültürel boyutta, Kafkasya’da geliştirilen kültürel öğelerin (dil ve alfabe, mitoloji gibi folklorik ürünler, halk oyunları vb) Türkiye’ye transferi şeklinde olmuştur. Bu kültürel etkileşimin, Kafkasya’da çok daha az bir nüfus ile kültürel varlığın korunabilmesi ve geliştirilmesini sağlayan koşulların gündeme getirilmesi bağlamında, siyasal yansımaları da olmuştur. Bu siyasal yansımalardan dolayı, Kafkasya ile kurulan kültürel ilişkiler, çoğu zaman (bilinçli olarak) resmî kanallar dışında gerçekleştirilmiş, TC devletine karşı tutum, en azından, “mesafeli” ve eleştirel olmuştur. 1980’lerin sonlarından itibaren Sovyetler Birliği’nin dağılması, hemen ardından Abhazya ve Çeçenya’daki savaşlar, Kafkasya’ya yönelik siyasal eğilimlere güç vermiştir. Özellikle Abhazya ve Çeçenya’ya insani ve diplomatik yardım çalışmaları, bu alanlarda TC Devleti’nin desteğinin sağlanması amacıyla “lobicilik” faaliyetlerinin ön plana çıkmasına yol açmıştır. 1980’lerin sonlarına kadar (kültürel faaliyetleri kısıtlayan) devlete karşı mesafeli tutum, “lobicilik” faaliyetlerinin içsel niteliğinden dolayı, insani ve diplomatik yardım sağlanması için giderek devlet ile işbirliğine dönüşmeye başlamıştır. Türkiye’nin diplomatik alanda sessiz kalması ve hatta açıkça Gürcüstan ve Rusya’nın “toprak bütünlüğünü” desteklemesi, insani yardımın güdük kalması ve son olarak Gürcüs-tan’daki Çeçen mültecilerin Türkiye’ye kabul edilmemesi, “lobicilik” faaliyetlerinin ne kadar “etkili” olduğunu göstermiştir. “Lobicilik” faaliyetlerinin etkisizliği ve bu faaliyetleri yürüttüğünü söyleyen kesimlerin kitle desteğini yitirmesi ile, lobiciliğin Kafkas derneklerinin gündemindeki yeri de kaybolmaya başlamıştır. “Lobicilik” faaliyetlerinin güçlü bir kültürel ve bilimsel birikim olmadan, güçlü bir kitle desteğine ve etkinliğine dayalı olmadan sürdürülmesi ne mümkündür, ne de anlamlı. Yukarıda belirtildiği gibi 1990’larda “lobicilik” olarak tanımlanan faaliyetlerin ne Türkiye’deki Çerkeslere ne de Kafkasya’ya fazla bir şey kazandırmadığı artık daha açık bir şekilde görülmektedir. Derneklerin asli faaliyetlerinden sapmalarına ve kitle desteğinin zayıflamasına yol açan “lobicilik” faaliyetlerinin önümüzdeki dönemde, en azından mevcut haliyle, sürdürülemeyeceği görülmektedir. Çeçenya’da savaşın durması ve Kafkasya’da ilişkilerin normalleşmesi, Kafkasya’ya yönelik siyasî faaliyetlerin zayıflamasına, kültürel ve ekonomik ilişkilerin güçlenmesine yol açacaktır. Kafkas dernekleri kültürel ilişkilerin kurulmasında tekrar önemli bir köprü vazifesi oynayabilecek, ekonomik ilişkiler, bu ilişkileri kurmak ve güçlendirmek için Kafkas işadamları tarafından kurulan Kafiad gibi dernekler aracılığıyla yürütülebilecektir. Kafkasya’da sıcak savaş ve çatışma ortamının sürmesi, son yıllarda olduğu gibi, Kafkas derneklerinin hem yukarıda açıklanan nedenlerden dolayı “lobicilik” faaliyetlerinden uzak durmasına, hem de kültürel etkinliklerini güçlü bir şekilde sürdürememesine yol açabilecektir. iii) Kafkas derneklerinin bütünleşmesi ve merkezî yapılanma çalışmaları 2000’li yıllarda Kafkas derneklerinin faaliyetlerini ve etkinliğini belirleyecek üçüncü önemli süreç merkezî yapılanma yönündeki birlik çalışmalarıdır. Yukarıda açıklandığı gibi 1989’da düzenlenen anma etkinlikleri ile hızlanan Kafkas derneklerinin birleşme çalışmaları, 1993’te Kafkas Derneği’nin kurulması ile somutlaşmıştır. Aynı dönemde Abhazya ve Çeçenya’daki savaşlardan dolayı “lobicilik” ve devlet ile işbirliği yaklaşımlarının güçlenmesi, Kafkasya’daki Cumhuriyetler ile Türkiye Cumhuriyeti nezdinde “temsilcilik” konusunun önem kazanması ile birlikte, “lobicilik” ve “temsilcilik” görevini üstlenmek üzere yeni dernekler kurulmuştur. Bu derneklerin özelliği, geleneksel Kafkas derneklerinden farklı olarak kültürel kaygıların olmaması, sadece siyasal bir yaklaşımın egemen olmasıdır. Fakat bu kesimlerin izlediği “siyasî” yaklaşımının başarısızlığı, “kültürün korunması ve geliştirilmesini” ön planda tutan, bu nedenle Kafkasya’da barışın tesis edilmesi ve Kafkasya Cumhuriyetleri ile işbirliğine önem veren geleneksel yaklaşımın tekrar güçlenmesine yol açabilecektir. Bu süreç, Kafkas Derneği’nin ve bütünleşme çalışmalarının daha etkin bir rol oynamasını sağlayacaktır VI. Kafkas dernekleri açısından önemli olan bu üç sürecin genel etkilerinden sonra, önümüzdeki dönemde Kafkas derneklerinin faaliyetlerini hangi alanlarda yoğunlaştırabileceğini/yoğunlaştırması gerektiğini inceleyebiliriz. Derneklerin faaliyetlerini “sosyal yardım ve dayanışma”, “lobicilik” ve, en genel anlamda, “kültürel faaliyetler” olarak üç ana başlık halinde incelemek mümkündür. “Sosyal yardım ve dayanışma”, sürekli olarak Kafkas derneklerinin en önemli, fakat en zayıf kaldığı alan olarak görülmüştür. Bu faaliyetlerin bir ölçüde doğal ilişkilere dayandığı, bu nedenle “cemaat” yapısı olmadıkça sosyal yardımlaşma ve dayanışmanın dernekler bünyesinde yürütülmesinin çok zor olduğu açıktır. Türkiye’de çeşitli cemaatler içinde görülen dayanışmanın, Kafkasyalılar arasında (yeteri kadar) görülememesinin tek nedeni Kafkas derneklerinin bu alandaki başarısızlığı değildir. Aksine, Türkiye Çerkeslerinin kentlileşme sürecine kolayca uyum sağlayabilmeleri aslında bu tip faaliyetlere pek de gereksinim duyulmamasına yol açmıştır. Önümüzdeki dönemde derneklerin böyle bir görev yüklenemeyeceği açıktır. Sosyal yardım ve dayanışma, yapılabilecekse, ancak sadece bu alanda etkinlik gösterecek olan vakıfların faaliyet alanına girecektir. “Lobicilik” faaliyetlerinin etkisizliği ve içsel çelişkileri (“kimin lobisi”?) sonucu önemini kaybettiği görülmektedir. Ayrıca Kafkasya’ya yönelik “insani yardım ve diplomatik destek” çalışmalarında milliyetçi/İslamcı grupların etkisi, bu faaliyetlere karşı dernek tabanlarında bir çekimserliğin oluşmasına yol açmış, derneklerin ayrı yardım çalışmaları örgütlemelerini gündeme getirmiştir. Çeçenya’da savaşın son bulması ve Kafkasya’da ilişkilerin normalleşmesi, “lobicilik” faaliyetlerinin ve mantığının belki de sona ermesine yol açacaktır. Sıcak savaş ve çatışma devam ettiği durumda bile, Kafkas derneklerinin bu faaliyetlerden ve gruplardan artık önemli ölçüde uzaklaşacağı, özellikle Kuzeybatı Kafkasya’ya yönelik kültürel ve ekonomik ilişkilerin güçlendirilmesine önem verileceği anlaşılmaktadır. Kuzeybatı Kafkasya ile ilişkilerin güçlendirilmesi, fiilen Kafkasya’da sürekli gerilim ve çatışma yaratmak isteyen siyaset ve eğilimlerden de tam bir kopuşu beraberinde getirecektir. Bütün bu gözlemlerden, Kafkas derneklerinin 2000’li yıllarda kültürel faaliyetlere yoğunlaşacağı/yoğunlaşması gerektiği ortaya çıkmaktadır. Önümüzdeki yıllarda Kafkas derneklerinin kültürel etkinliklerinin daha çeşitli ve kapsamlı bir şekilde sürdüreceği söylenebilir. İlk olarak, Avrupa Birliği’ne adaylık sürecinin de etkisi ile Türkiye’de insan hakları ve demokratikleşme sürecinin geliştiği ve STK’ların daha önemli bir rol oynadığı bir dönemde Kafkas derneklerinin kültürel faaliyetleri çeşitlenecektir. Özellikle Türkiye’de kültürel çeşitliliğin benimsenmesi ve hatta (kısmen de olsa) desteklenmesi, kültürel faaliyetlerin çeşitliliğinde ve daha kapsamlı bir şekilde sürdürülmesinde önemli bir etken olacak, Kafkas derneklerinin yıllardır önünde duran kısıtlamaların kalkmasını sağlayabilecektir. Kafkas dernekleri kültürel faaliyetlerindeki genişleme ile birlikte toplum içinde daha etkin bir rol üstlenebilecektir. Kafkas dernekleri, böyle bir rol üstlenebilmek için gerekli kültürel birikimi yaratmışlardır. 1970’lerdeki hareketlilik olmamakla birlikte, 1990’ların ortalarından itibaren Kafkasya ve Kafkas kültürüne ilişkin yayınlarda (kitap, dergi, vb) olağanüstü bir artış vardır. Ayrıca, Kafkas derneklerinde 1970’lerde yetişen ve ulusal/kültürel konularda duyarlı kuşaklar, bu derneklerin yaşaması ve etkinliğini artırabilmesini güvence altına alacak önemli bir kültürel, toplumsal ve ekonomik güce sahiptir. Özellikle büyük kentlerdeki Kafkas dernekleri, artık kentlileşen Çerkeslerin değil, kentlileşmiş Çerkeslerin örgütü konumundadır. Kırsal kesimlerde yaşatılan kültür hâlâ Kafkas derneklerinin söyleminde önemli bir yer tutmasına karşın, derneklerin gerek üye tabanı, gerekse hitap ettiği kesim büyük ölçüde kentli kesimlerdir; kentli kesimlerin kültürel sorunları artık ön plana çıkmaktadır. Son olarak, Kafkas derneklerinin merkezî bir yapılanma içerisinde örgütlenmesine ilişkin önemli başarılar elde edilmiştir. Bu doğrultuda Kafkas Derneği’nin kurulması ve Türkiye genelinde örgütlenmesi, derneklerin ortak hareket etmesinde önemli bir etken olmuştur. Merkezî yapılanmanın etkinliğinin gelecek dönemde artması beklenebilir, çünkü Türkiye’de yaşayan Kafkaslılar ve Kafkas kültürel varlığı ile yöresel/ulusal ve bölgesel kurum ve kuruluşlar arasındaki ilişkilerin kurulmasında merkezî yapılanma hem aracı rolü üstlenecek, hem de bu ilişkilerde temsilcilik rolü ön plana çıkacaktır. Kafkas derneklerin gelişimi ve etkinlikleri, büyük ölçüde Türkiye’deki ortam tarafından belirlenmektedir. Önümüzdeki dönemde de bu durumun devam edeceği açıktır. 2000’li yıllarda, eğer ülke genelinde demokratikleşme yolunda önemli adımlar atılırsa ve sivil inisiyatifler güçlenirse, kültürel faaliyetlerin çeşitliliği ve genişlemesi için bir fırsat doğacaktır. Kafkas derneklerinin bu yeni fırsatları nasıl değerlendireceği ise kısa gelecek içinde belli olacaktır. Bu fırsatların değerlendirilebilmesi için kültürel etkinliklerin ön plana çıkarılması ve (işlevsel olarak) örgütsel çeşitliliğe gidilmesi gerekecektir. Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik İletişim Yayınları, 2001, İstanbul Bu çalışma sadece Kuzey Kafkas derneklerini kapsamaktadır. Türkiye'de yaşayan Kuzey Kafkasyalıların çok büyük bir kesimi Kuzeybatı Kafkasya halklarından (Adığe/Adige, Abhaz/Abaza, Wubıh) olduğu için bu çalışmada Kuzey Kafkasyalı ve Çerkes kavramları aynı anlamda kullanılmıştır. Kuzey Kafkas derneklerine de, halk arasında da yaygın olarak kullanıldığı gibi, kısaca "Kafkas dernekleri" denilmektedir. Kafkas derneklerini birleştirmek amacıyla 1994 yılında kurulan Kafkas Derneği büyük harflerle yazılmıştır.+''+Erol Taymaz
Bir Vubıh Söylencesi
Vubıhlar, Kuzey-Batı Kafkasya'da Abhazya'nın yukarısında, denize kıyısı olan bir bölgede otururlardı. 1864 de bütün Vubhlar Anadolu'ya göç ettiler. "Son Vubıh" Tevfik Esenç'ten sonra, ne yazık ki, artık bu dili konuşan yok. +''+ Georges Dumezil'in 1957 yılında yayınlanan "Vubıhların Efsanesi ve Masalları" isimli eserinde, Tevfik Esenç'ten alınan bir hikaye var. Hikayeyi çok sade, öz ve doğal anlatımı kadar, o dönemde Kafkasya sosyal yaşamında kadının yerini belirtmesi bakımından ilginç buldum. Olay, Osmanlı döneminde ve muhtemelen 18.yy veya 19.yy başında geçiyor. Bilindiği gibi, Osmanlı donanması 1451 yılında Abhazya'yı zaptetmiş, 1475 yılında Azak Kalesi'ne kadar gelmiştir.1 Aynı dönemde Kırım Hanlığı Çerkesleri ağır bir vergiye bağlamıştı.2 O dönemde, Osmanlı'da kadının tek başına çarşıya çıkması olası görünmüyor. Sokağa çıksa da, kocasının üç adım gerisinde yürümek zorunda kalıyordu. Üstelik bu durum, İslam ülkelerine özgü de değildi. İsviçre'de kadınların seçme seçilme haklarını 1920'lerde aldığı, 1960'lı yıllarda kadınların hala Paris Borsası'na girmesinin yasak olduğu düşünülürse, eğerleri altın üzengili Abhaz Kızları'ndan bahseden 18.yy Fransız seyyahlarının derin hayranlığını anlamak mümkündür sanırım.KADININ FENDİ KADIYI YENDİVaktin birinde bir adam, para kazanmak için başka diyara gider. Orada bir yıl kalıp tam beş yüz lira kazanır. Bu parayı ben şimdi kime emanet etsem diye düşünüp, bari bir Kadı'ya vereyim, devlet adamıdır, istediğim zaman geri alırım diye düşünür ve gidip bir kadı bularak parayı ona verir. Gel zaman, git zaman adam memleketine dönecek olur, kadıya gidip "sana verdiğim emaneti geri ver" der. Kadı "ne parası, sen bana para mara vermedin" deyince, adamcağız huzurundan süklüm püklüm çıkıp, "ben bu herifi öldürmesine öldüremem, hatta hiçbir şey yapamam ama, acep ne etmeli neylemeli?" deyip kapının önünde oturur kalır. Onun bu derin düşüncelere dalmış halini gören bir kadın ona " niye bu kadar düşüncelisin?" diye sorar. "Kafası sarıklıya beş yüz lira vermiştim, paramı geri vermiyor, ne yapacağımı bilemiyorum" diye cevap verir adam. Kadın adama: "Yarın oraya gidip senin işini halledeceğim, sen merak etme, ben ne yapacağımı bilmiyorum" der. Ertesi sabah kadının yanına küçük bir kız çocuğu ile elinde bir çıkın, gelir ve adama "oraya birlikte gidelim, ben Kadı'nın yanına yalnız gireceğim" der.Oraya beraber giderler ve kadın içeri girer. Kadıya : "Kocam gemi kaptanıdır. Çok uzaklara gitti. Çok altın param, mücevherlerim, incilerim, yakutlarım, hasılı çok değerli şeylerim var" diyerek, bohçayı çözüp içindekileri kadıya gösterir. "Bu gördüğünüz şeyleri size bırakmak istiyorum, ihtiyacım olduğunda bana geri verirsiniz" der. Bu arada topuğu ile kapıya vurup adama işaret verir. Daha önce parasını kadıya kaptıran adam içeriye girerek: "Sana beş yüz lira vermiştim geri ver" der. Kadı "buyurun oturun emanetinizi hemen size getiriyorum" diyerek dışarı çıkar ve adamın tüm parasını iade eder. Adam çıkar. Bu arada kapıda bekleyen küçük kız odaya girerek " Anne, babam seferden döndü" der. Bunu duyan kadın da çıkını toplayarak odadan çıkar. Dışarı çıktığında kadın, odadan daha önce çıkan adama "Gördün mü kadının fendini? Kadınların becerdiği işlerin çoğuna erkeğin aklı bile ermez" der1 Fahrettin Kırzıoğlu Osmanlılar'ın Kafkas Elleri'ni Fethi (1451-1590) TTK 19982 Ana Britannica cilt 6 sayfa 380 +''+Necmettin Karaerkek
Evimi Çok Özledim
136 Yıldır Tükenmeyen Umut ve Mucizevi Bir Ses +''+ Çemışo Gazi, 1864 Büyük Sürgünle Kosova (Yugoslavya)'da yaşamak zorunda bırakılan Adığelerin vatanlarına, Adığey'e getirilmesi için en çok çaba gösterenlerden biri. 1992 yılının Mayıs ayında, Maykop'ta gerçekleştirilen Dünya Çerkes Kongresine Yugoslavya'dan gelen temsilcilerde katılıyor ve vatanlarına geri dönüş isteklerini Cumhurbaşkanı Sayın Carım Aslan'a bildiriyorlar. Cumhurbaşkanı hemen onların dönüşünü yasal bir zemine oturtmak için girişimlere başlıyor. Bu konudaki kararlılığını ve bu işe verdiği önemi göstermek için Bakanlar Kurulunu topluyor, görev dağılımı yapıyor. Kendisi de BDT nezdinde yapılması gereken yazışmaları başlatıyor. Kosova'da yaşayan Adığelerin isteklerini, niçin vatanlarına dönmeleri gerektiğini tarihi ve siyasal zemin içinde ilgililere duyuruyor ve bu konuda yardımlarını istiyor. Adığey Parlamentosundan "Vatandaşlık Kanunu" çıkarıyor. Bu kanuna göre, dedeleri Kafkasya'da doğmuş olan ve her ne suretle olursa olsun vatanlarını tek etmek zorunda kalan Adığelerin (Çerkeslerin) torunlarının vatanlarına dönme hakkı doğuyor. Beş yıl içinde adapte olamadıkları taktirde mallarını ve mülklerini alarak istedikleri yere gitmek hakkı veriliyor ve bu süre içinde de her şeyleri devletin güvencesi altına alınıyor. Çemışo Gazi, Kosova Adığelerinin vatanlarına dönüş serüvenini anlatan kitabına "Suyu Geçip Gelenlere Yol Gösterenler" adını vermiş. Kitap, içindeki belgelerle ve resimlerle birlikte 386 sayfa. Sürgünden 136 yıl sonra bu dönüş hareketi Adığe (Çerkes) tarihi için çok önemli. Ayrıca, sürgünden sonra toplu olarak vatana dönülebileceğinin de bir belgesi. Kitabın tamamının çevrilerek yayımlanması gerektiğine inanıyorum. Çünkü, başta Cumhurbaşkanımız Sayın Carım Aslan olmak üzere Adığey'de yaşayan devlet adamlarının, sivil toplum örgütlerinin ve halkın bu konudaki duyarlığını bilmemiz gerekiyor. Ayrıca, BDT nezdinde siyaset yapan devlet adamlarının ve bürokratların da 136 yıl önce yapılan bir hatanın düzeltilmesi için yol göstermeleri, konuya duyarlı olmaları, taktirle karşılanması gereken bir olgu. 1992'de vatanlarına dönüş için dilekçe veren Kosova Adığelerinin istemleri bir türlü gerçekleşemiyor. Bu ilk hareket. Yukarıda da belirttiğimiz gibi bu konun yasal bir zemine oturtulması için özellikle Cumhurbaşkanı Sayın Carım Aslan yasaları zorluyor. Adığelerin yaşamakta oldukları ülkelerden bireysel dönüşler olmakta, hiç bir engelle karşılaşılmadan vatanlarına yerleşmekte, işlerini kurmaktadırlar. Bu, parlamentonun kabul ettiği yasayla mümkün. Fakat haksızlığa uğramış bir halkın toplu olarak vatanına getirilmesi için yasal zeminin olması gerekmektedir. Yasal zemin hazırlanıyor ve hepimizin bildiği gibi Kosova'da yamakta olan Adığeler toplu olarak 1 Ağustos 1998'de anavatana ayak basıyor. Biz bu yazımızda, Sayın Carım Aslan'ın bu konu için Yugoslavya'ya gönderdiği Çemışo Gazi'nin Kosova Adığeleri hakkında yaptığı gözlemi, önemi nedeniyle, aktaralım. İKİ LİDER İKİ BAKIŞ 1982 yılının Temmuz ayında, Adığey'in Otonom oluşunun 60. yılı nedeniyle basın konferansı verilmişti. Partinin Ülke Birinci Sekreteri Nuh Berzeç konuşmasını bitirince, sorular sorulmaya başlandı: -Nuh Aslançereyevic, dedi "Çernomorskaya Sağlık Yurdu" gazetesinin redaktörü P. A. Maksimof, halkınızın büyük bir kısmının başka ülkelerde yaşamakta olduğunu biliyoruz. Sizinle ilişki kurmak için her türlü yolu denedikleri de sır değil. Vatana gelerek görmek istiyorlar. Onlardan bazılarıyla şu yakınlarda Şaçe (Soçi)'de karşılaşmıştım, aramızda ilginç konuşmalar da olmuştu. Siz onlarla ilgili olarak neler yapıyorsunuz? Berzeç arkasını döndü, topluluğun içinde birilerini arıyormuş gibi bakınmaya başladı. Partinin ülke komitesi ideolog sekreterine döndü, "Asya Salihovna, yanılmıyorsam bir kaç davet mektubu göndermiştik, değil mi?" dedi. -Evet, diye tek bir kelime ile yanıt verdi sekreter de. Fakat Maksimof geri çekilmiyordu: "Nuh Aslançevic, sizin yaptığınız çok az değil mi? Onlar, istedikleri zaman ülkelerine gelmek, buraların havasını almak, hısım akrabalarını görebilmek için... -Maksimof Yoldaş, sözünün sonunu getirmesine izin vermedi Berzeç, ne söylememi istiyorsu? Salonda fısıltı yükselmeye başlamıştı. Başka ülkelerde yaşayan Adığeler, dernekleri araçılığıyla, Otonomimizle ilişki kurmak istemiyle yöneticilerimize, Krasnodar Kray'a, Rusya'ya, S.S.C.B.'ne Maykop'da "Rodina" teşkilatının kurularak kültürel işbirliği yapılması için dilekçeler gönderiyorlardı. Bizzat ben, 1978-1989 yılları arasında bu sorunun çözülmesi için kurulmuş komitenin içinde bulundum, pek çok proje ürettik. Fakat bir neticeye ulaşamadık. Olur, ya da olmaz yanıtını alamadık. Liderlerimizi suçlamak kolay değil, kolay olan o zamanlardaki rejim ile zamanı suçlamaktı. Böyle olsa bile, o zamanlarda canla başla çalışılmış olsaydı ülkemiz için yapılabilecek olanlar şeyler az değildi. KPCC'nin Krasnodar Kray sekreteri olan, Krasnodar'da da, Adığey'de de tanınıp sevilen Carım Aslan'ın 1989'da ülkesine döndüğü zaman yaptıkları bunu kanıtladı. O zamanlarda da sözünü ettiğimiz konuyu öyle aleni bir şekilde ele almak kolay olmasa da Carım Aslan, ilk günden başlayarak Adığe sorununa çözüm getirmek için kolları sıvadı. Bu konuda kendine güveni tamdı. Göründüğü kadarıyla amacı, Adığey'in ellerini kollarını bağlamış olan totaliter rejimin bağlarını bir daha geri gelmemecesine koparıp atmaktı. Cevresini sarmış olan birbirinden farklı pazarlarda sahip olduğu veya olmadığı, kendisinin olan ya da beklenti duymaması gerekenleri bilip özgürce davranmak istiyordu. Ülke için en önemli olan ekonomik sorunlarla politik sorunları çözdükten sonra, ulusun moralsal yaşamı üzerinde etkili olan sorunları da birer birer çözmeye başladı "Rodina", 1989 yılının Kasım ayının 14'ünde kuruldu. Böylece başka ülkelerde yaşamakta olan Adığelerle daha yakından ilişki kurmaya, istediklerinde vatanlarına gelmeye, hatta buraya yerleşmeye başladılar. "XIX. yy.'da yapılan Kafkas-Rus savaşlarının," diye yazıyor Cumhurbaşkanı Carım Aslan, "özgürlük savaşlarının haklılığını Yeni Rusya kabul etti ve bu savaşların meydana getirdiği pek çok haksızlığın giderilmesi gerekliliğini uygun buldu. Rusya Federasyonu Cumhurbaşkanı Nikolay'ın Oğlu Boris Yeltsin 18 Mayıs 1994'te, Kafkas –Rus savaşlarının bitimininin 130'uncu yılına yaklaştığımız günlerde, bir konuşmasında şöyle demişti: Rusya Federasyonun demokratik ilkeleri benimsemiş olduğu şu günlerde, dünyanın moral değeri olan hukuk sistemine uyum içinde olmak için hazırlanırken, vatanlarından sürülerek başka ülkelerde yaşamak zorunda bırakılan Adığelerin torunlarının vatanlarına dönüş yolu açıldı." ÇEMIŞO GAZİ KOSOVA'DA 12 hane Adığe bulunan Mileşevo köyünden çıkarken yanımdakilere acele etmemeleri için rica ettim. Amacım, yolda gördüğümüzde Adığeleri tanıyıp tanıyamayacağımı sınamaktı. Fakat hiç bir şey farketmedim. Arnavutlar esmerdi ama Adığeler de beyaz sayılamazdı. Giysileri aynı, yürüyorlar, koşuyorlar, bakmakla birbirinden secmek kolay değil, gözlerinin içine bakamıyorsun. Mos, bir dükkanın önünde durdu. Arabadan indik, insanların arasına girdik. Muhammed Ali, "bunlar da Adığe" diyerek bir kaç kişi ile tanştırdı. -Gelebildiniz mi? Yoruldunuz mu? dediler. Geciştik. Yoksa benim beklediğim gibi, "Allahallah, geldiysen..." demediler. Doni Stanovse, Miloşeve'ye 4-5 km. uzaklıktaydı. Oraya da hemen ulaştık. Doğruca Muhammed Ali'nin evine gittik. İki üç kişi bizi bekliyordu. Onların arasında 65-70 yaşlarında, başında bere olan sakallı bir adam da duruyordu. Muhammed Ali'nin babası oydu. Oğlunu 4 yıldır görmemiş olsa da özlemini belli etmedi. Sadeçe el sıkışarak selamlaştılar. Sonra Muhammed Ali, bu kadar zaman içinde dışarı çıkarak kendini göstermeyen annesinin yanına gitti. Bizi de fazlaca yol üstünde tutmadılar, avluya aldılar. Belli etmek istemiyorlardı ama davranışlarından beni çok kimseye göstermek istemediklerini anladım. Beni "kem gözlü" birilerinden sakınıyor gibiydiler. Kararlaştırdığımız zamanda insanlar gelmeye başladı. Gelenlerin hepsi erkekti. Yaşlı olanlar divana, sandalyeye, gençler de zemine zeminde oturuyordu. Geç kalmış olan bir yaşlı geldiğinde ona yer açılıyordu. Muhammed Ali, beni tanıttı, niçin buraya geldiğimi anlattı. Sözü bana verdi. Cumhurbaşkanımızın selamlarını söyledim, görevlendirilişimim nedenini açıkladım. Bir süre birbirlerine bakıp oturdular. Söze kimin başlaması gerektiğine karar veremiyorlardı. Sonra, 60 yaşlarında olan Tsey İbrahim sessizliği bozdu: -Cumhurbaşkanınıza ve diğer liderlerinize teşekkür ediyorum. Siz elinizden geleni yaptınız. Ama doğduğun yeri, etinle tırnağınla kazandıklarını bırakıp gitmek kolay değil. Buradaki olaylar sonuçlanırsa, evimizi, tarlamızı satacak duruma gelirsek bakarız. Sonra, söz konusu benim emekli olmam için üç ayım kaldı. -Hayır, dedi 40-45 yaşlarında olan sarışın, mavi gözlü, uzun boylu adam. Sonradan onun gazateci Tsey İskender olduğunu öğrendim. Biraz önce konuşan İbrahim'im kardeşiydi. Bana soracak olursanız beklememiz gereken hiç bir şey kalmadı. Geleceğin daha iyi olmayacağını anladım. Biz Adığelere kimse gereksinim duymuyor. Sırplar'da, Arnavutlar'da aynı savaş başladığında. Bunun da yakın bir zamanda olaçağı açık. Hiç biri evimizden çıkmamız için izin vermeyecek. Aç kalmayacağımı, ıslak yerde yatmayacağımı bilsem hemen hazırım sizlerle yola çıkmak için. Bugün ailemi toplayıp bu konuyu konuştuk. Ayıp, erkeğim, ama ağladık. Daha sonra kötü bir olaya ağlamamak için... Sonra, ne denli zor olsa da ilk hareket edeceklerin arasında bulunmaya karar verdik. Beni, döneceğim diyenlerin arasına yaz. -Beni de yazın, dedi Tsey İmer. Benim iki elimle kazanmadığım hiç bir şey yok evimde. Çok oldu evime bir çivi çakmadığım, elim varmıyor. Henüz gencim, işten korkmuyorum. Gençken gidersem daha heyecanlı olurum, gücüme güç katmış olurum. Zamanı gelince, alıştığımız için ekiyoruz, fakat yaptığımız iştenden zevk almıyoruz. -Beni de, dedi Abaza İzzettin. Kardeşim de beş yıl önce gidip yerleşti anavatana. Gel, diyor yalvarıyor. Listeye yazılanlar on altı aile olmuştu. Sessizlikten yararlanarak Tsey Şaban: "Bıraktığımız mülk ne olaçak?" diye sordu. "Dedelerimizden bu yana alın teriyle kazandığımızı bunlara nasıl bırakırız? Böyle yaparsak, bugüne beklediklerini yapıyoruz demektir." Adığe onuru kabul etmiyordu. "Hayır, evlatlarım, isteyen herkes gitsin. Ben kendi ellerimle yaptığım evime, bu güne dek bana yaşama olanağı vermeyenleri oturtarak, yaşamım ne denli iyi olacaksa olsun, gidemem. Burada oturuken savaş buraya gelerek evimi yıkarsa, işte o zaman arkanızdan geleçeğim. Şu ahir ömrümde kimseye kendimi ayıplatamam, yük de olamam. -Hacıbaba, bir söylememe izin ver, dedi Şabanın büyük oğlu Adem. 1. Dünya Çerkes Kongresinde konuştuğu için tanı-yordum. Şaban, duymamış gibi yaparak sözünü sürdürüyordu. Adem bir kes daha, "Hacıbaba, izin ver de bir şey söyleyeyim," dedi bir kes daha. Şaban dayanamadı: -Biraz sabret, sana engel olan kimse yok, dedi. -Yeter sizi dinlediğimiz, dedi adem. Bir şeylerden çekindiği belli olsa da geri adım atmayacağı anlaşılıyordu. Bir kez olsun siz de bizi dinleyin. Oğlunuz olsak da küçük çocuk değiliz, bir şeylerin farkına varıyoruz. Dünya değişiyor. Siz bakış açınızı değiştirmeyi aklınıza bile getirmiyorsunuz. Büyüklerim, siz engel olmamış olsaydınız bugüne dek vatanımızda evlerimizi yapmış, içinde oturuyor olacaktık. Anımsıyor musunuz dört yıl önce vatana gidip geldikten sonra Muhammed Ali'nin söylediklerini? Size anımsatayım: "Önce de yoktu, diyelim, birer hektar satarak vatanımızda birer ev yaptıralım." Fakat dinlemediniz, buraların daha iyi olacağını sandınız. Şimdi de daha kötü olacak, iyi olmayacak. -Senin sözünü ettiğin geçmişte kaldı, dedi Şaban. Atın başı geçtikten sonra kuyruğuna yapışmaya kalkma. Şimdi günümüz sorununu konuşmamız gereki-yor. -Bugün yapılması gerekeni biz daha iyi anlıyoruz. Bize söz hakkı vermezseniz, söyleyeceklerimize kulak tıkarsanız bugün başımıza gelenler yarında gelecek. Savaşı kim kazanırsa kazansın bizim için fark etmez. Arnavutlar kazanırsa yirmi dört saat zaman vermeden bizi kovacaklar. Sırplar kazansa da topraklarımızı arnavutlara sattırmayacaklar, kendi Sırplar da satın almayacak, gelip Arnavutların arasına oturmayacaklar. Biz gençler bunu çoktan anladık, siz yaşlılar anlamak istemiyorsunuz. Boşuna zamanımızı çalıyorsunuz. -Adem doğru söylüyor, dedi Muhammed Ali. Cebimde tek kuruşum yoktu vatanıma ayak bastığımda. Bugün evim var, arabam var, ev-bark kurdum, utanmadan söylüyorum, çocuğum oldu. Karnımız aç değil. Sonra, yaşamımız boyunca özlemini duyduğunuz anavatanda yaşıyorum. Zaman bizimle yarışıyor. Cumhurbaşkanımız yardımcı olmak için bize söz verdi. Kırk aile oluyoruz. Yugoslavya'nın bizim için artık daha fazla vatan olamayacağı apaçık belli. Ben bazılarının Türkiye tarafına bakmakta olduğunu biliyorum. Ben oraya da gittim. Sizin gençliğinizde olduğu gibi değil şimdi orası da. Vatanın kapısının açılmasıyla onlar da nasıl döneceklerini düşünüyorlar. Niçin iki kez göç etmek zorunda kalalım. Göç etmek zorunda olduğumuza göre doğrudan vatana gitsek iyi olur. Avrupa'ya yüzünü dönenler de var. Avrupa'ya gidip çok para kazandıktan sonra vatanlarına dönmeyi düşünüyorlar. Aldanıyorlar. Avrupa'ya işçi olarak gidip dönen var mı? O taraflara giden Adığeliğini unuttu. Kendimizi aldatmayalım. Zor olsa da, kolay olsa da birlikte gidelim vatanımıza. Siz orada yaşamakta olan kardeşlerimize gerektiği gibi saygı duymuyorsunuz. Dünyanın her yerinde iyilik de, kötülük de vardır. Din o kadar güçlü değil, ancak İslami gelenekleri yaşatmıyor da değiller. Cenazeyi İslam geleneğine uygun olarak kaldırıyorlar, orucunu tutan çok, namaz da kılıyorlar. Hısım akrabalar arasında dayanışma var, acıma nedir biliyorlar, birbirlerini ortada bırakmıyorlar, biz onlara nasıl gereksinme duyuyorsak, onlar da bize gereksinim duyuyorlar. Bize, ellerinden gelen yardımı yapacaklar. Allah'ın dediği olur. Kimse konuşmuyordu. Sonra bir kaç kişi daha adını listeye yazdırdı. İnsanların zor durumda olduklarını, karar vermekte güçlük çektiklerini gördüm. Düşünmelerini, yarın akşam yine bir araya geleceğimizi söyledim. Gece gözüme uyku girmedi. Makinalı tüfek sesleri Kosova'nın sıkıntısını anlatıyordu. Gençlerin sırayla nöbet tutmakta olduklarının farkına varmıştım. Muhammed Ali, sabaha karşı parmaklarının ucuna basarak odaya girdi, yatağına girdi. Farkettirmedim ama ben de uyumadan yatıyordum. Halkımızın başına gelmiş olan pek çok olumsuz olayı düşünüyordum. Bir iki kez iç çektim, sonra kendimi tuttum. Muhammed Ali, yatağına yatar yatmaz uyumuştu. Onu anlamak zor değildi. Annesini, babasını ve kardeşlerini beş yıldır görmüyordu, yorgundu. Sıcak yatağına kavuşur kavuşmaz dalmıştı. O da bir nasip, bir rahatlama değil mi? Sabah erken kalktı. Fark ettirmeden odadan çıkmak istedi ama olmadı. Ben zaten çoktan uyanmıştım. Yinede ben biraz yatacağımı söyledim, onun istediği gibi davranmasına izin verdim. İnsanlar birer ikişer toplanmaya başlamıştı. Ben de kalktım, gelenlerin arasına girdim. Selam verdikten sonra, "Rahat uyuyabildin mi?" diye sordular. Ben de, "Teşekkür ederim, iyi uyudum" diyordum. Ben de kendilerine, "Rahat uyudunuz mu?" diye sorduğumda, "Elhamdülillah" diye yanıtlıyor-lardı. Konuşmaya başlamadan önce başında beyaz takkesi olan yaşlı bir adam içeri girdi. Herkes ayağa kalktı, "Merhaba Hacıbaba" diye selam verdiler. Yaşlı adam bana yakın olan bir yere oturdu. Mutlu ve güler yüz-lüydü: -Benim çocuklarımdan biri Maykop'a döndü, orada yaşıyor. Diğeri de şu, karşıda dikilen, diyerek oğlunu gösterdi. Oturmakta olanlarla ilgilenmeden benimle biraz sohbet etti. Dokuz hektar arazisi varmış. Değirmeleri de varmış ama onları çocuklarına bırakmış. Şimdi kendisi iş yapmıyor, zamanını ibadetle geçiriyormuş. Oğlunu çağırdı, çok eski oldukları uzaktan belli olan üç Kur'an getirtti. -Bunları, dedi yaşlı adam, Adığeler Kafkasya'dan sürgün edilirken yanlarında getirmişlerdi. 1848 yılında Kazan'da yazılmış. El yazması. Eğer gerekli görüyorsan ve sana zahmet olamayacaksa birini vatanımıza geri götür. Söz verdim isteklerini yerine getirmek için. Verdiğim sözü de tuttum. Maykop'a varır varmaz yanıma müftüyü alarak Devlet müzesine verdim. -Benim anladığım kadarıyla, dedi yaşlı adam, bozulmadınız, Adığe olarak kaldınız, Müslümansınız, Adığe topraklarını koruyorsunuz, gelirsek bir arada rahatça yaşayabileceğimizden kuşku duymuyorum. Senden önce gelenler de, sen de iyi insana benziyorsunuz. Beni görmek istersen gelirim, dedi gülümsedi. -Sen önümüze düşeceksin, birlikte döneceğiz, diye şaka yaptım ben de. Jey Şuayb'dı onun adı. 97 yaşındaydı. Kosova'da yaşayan Adığelerin hemen hepsi onunla akrabaydı, desek yalan olmaz. En küçük oğlu doğduğunda 64 yaşındaydı. Oğlunu Amman'da okuttu. Teolog oldu. Sözleştiğimiz gibi akşam olunca insanlar yine toplanmaya başladı. Daha önce görmediğim kimseler de vardı aralarında. Solumda oturmakta olan saçı sakalı olan Abzaha bakmaya başladım. Yüz yapısı Avrupalıları andırıyordu. Gözleri mavi, sakalı sarı, yakışıklı. Makattta oturuyordu. Tsey İshak'tı onun adı ama yaşlısı da, gençi de adını söylemiyor, sakallı, diyorlardı. Tiyatro enstitüsünü bitirmiş, mimarlık yapıyordu. 19 yıl önce Belgrad'da Carım Aslan'la tanışmıştı. Carım, ondan bize çok söz etmişti. Dün akşam, gideceğiz, diye listeye adını yazdırmış olanlar bu akşamda kararlı olduklarını belli ettiler. Fakat içlerinden biri bile konuşmuyordu. Çoğu İshak'a bakıyor, onun bir şey söylemesini bekliyor gibiydiler. O da olduğu yerde oturuyordu. Adıdelerin "p'ın" dedikleri şapkaya benzeyen renkli, küçük bir şapkası olan yaşlı bir adam Tzay İshak'a döndü: -İshak, dilimizi, güzel törelerimizi korumalıyız, vatanımıza döndüğümüzde vatandaşlarımızla birlik beraberlik içinde yaşamamızı sağlayacak olan onlar, diyen sen değilmiydin? Adığelik nedir? Yağ gibi ekmeğe sürülen bir şey mi? Yenilen bir şey mi? Karın doyurur mu? Dediğim zaman, yağdan da güzel, demiştin. Anımsıyor musun? -Anımsıyorum İsmail, dedi İshak. -E, anımsıyorsan şimdi niçin bir şey söylemiyorsun? Demek ki o zaman yalan söylüyordun. -Hayır, yalan söylemiyordum. O zamanlar içinde yaşadığımız çoğunlukta olan halk içinde kaybolmama görevimiz vardı. Çoğunluk halkın içinde bir kaç aileydik, onlardan bazıları da evimizde oturmaya başlamıştı (evlilikler olmuştu) ama dilimizi, törelerimizi unutmadık. Bunu başarabildik. Nelere değmez ki! Şimdiki vatanımıza dönme göreviyle karşı karşıyayız. Bu ana ulaşmaktan mutluyum. Fakat benim gücüm ne ki önünüze düşerek, haydi gidelim, diyeyim? Beni dinlediğinizi, arkama düşüp gittiğimizi kabul edelim, size nasıl yardım edebilirim? Bizi niçin getirdin, bizi nereye getirdin, derseniz ben size nasıl yanıt vereceğim? Hayır, böyle bir sorumluluk üstlene-mem. -E, biz dönecek olursak sen kalıp burada yalnız mı yaşayacaksın? Yaşlı adam durmuyordu. -Hayır, burada kalmayacağım. Fakat, sizin önünüze de düşmeyeceğim. -Önümüzde Cumhurbaşkanın elçisi Gazi var, dedi Muhammed Ali. Hepimiz aynı koşulda onun arkasındayız. Dönüşümüz öyle ola-cak. -İshak gidecek olursa, dedi ağabeyi İbrahim, oğlumu yayına katacağım. Fakat, ben biraz gecikeceğim. -O giderse ben de gideceğim, dedi biri daha. -Tsey İshak'ı dinleyecek olan bir kaç ailenin olduğunu anladım. Dönüşe onu ikna etmek gerekiyordu. Biraz dinlendikten sonra tartışmaya yeniden başlayacağımızı söyleyerek ara verdik. Muhammed Ali, Tsey İshak'ın kolundan tuttu, başka bir odaya götürdü. Sigara içecek olan içti, dinlenecek olan dinlendi, tekrar bir araya geldik.İshak kalemi eline aldı, gidecek olanların listesine kendi adını yazdı. Onun arkasından bir kaç aile daha yazdırdı, böylece 21 aile oldu. Biz, 30-35 aileden, 200 kişiden hep söz ettiğimizden bu sayıya ulaşamadığımız için tasalanıyordum. İlk günlerde, döneceğiz, diyenler sanki demir atmışlardı. Konuşulanları artık duymaz olmuştum: Başlarına ne geleceğini bilmeden, önden gidenin arkasını takip ederek, birbirinden koparak, aç, susuz, arkalarında ölülerini bırakarak, belanın en beterinin içinde, dünyanın dört bir yanına dağılmış olanlarından arta kalan bir kaç kişilik torunları şavaşın yalımlarının yaklaşmakta olduğu apaçık olsa bile, geri dönmeleri için vatanları çağırdığı halde, dedelerinin yüz yıl uğrunda savaştıkları toprağa dal diktiğinde ağaç olduğu halde, kardeşleriniz sizi kucaklamak için kollarını açtılar desen de, karar veremiyorlar, düşünüyorlar-dı. Kalanlar düşünmüşlerdir. Onların başına nelerin geleceği apaçık: Arnavutların içinde eriyecekler ya da başka ülkelere gidecekler. Fakat bunları açıkça söylemekten utanıyorlar. Anan seni geri götürmek için arkandan geldiği halde, haydi oğlum evimize dönelim derken, hayır benim yolum ayrı, demek kolay değil. Kalbim daralıyor, ancak umut vermeyi doğru bulmuyorum. Ne yapayım? Şunları söylüyorum: Şuna inandım ki, şu listede adı yazılı olanlar dönmek istyenler. Şimdi şunu sormak istiyorum: Biraz gecikecek olsa da, işlerini düzene koyduktan sonra kimler geri dönmek istiyor? Kendi olanağıyla kimler dönmek istiyor? Onlar için de ayrı bir liste yapalım. Bu şekilde karar verenler olursa yarın saat 12'ye kadar gelip yazdırsınlar. Bu şekilde karar alan dokuz, on aile daha çıktı. [Adığece'den Çeviren: Yenemıko Mevlüt Atalay] +''+Çemişo Gazi
Kebzekh Vakfi’ndan
9 Kasım 2001 Sevgili Çerkes Kardeşlerimiz, bu mektubu sizlere hem Kanada hem de ABD'de faaliyet gösteren Kebzeh Vakfı'nın üyeleri olarak gönderiyoruz. Bizler bin yıldır Kafkas dağlılarının uyguladığı Ahmsta Kebzeh'in eski sözlü geleneğinin öğrencileriyiz. 25 yıldır bu sözlü geleneği sohbetler ve çalışma grupları ile genç öğrencilere aktarmaya çalışan Murat Yagan'ın rehberliği altında çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Kendileri üç kitabın yazarıdır: Kaf Dağının Ardından Geldim, A Spiritual Otobiyografi; Kebzeh'in Öğretileri, Kafkas Dağlarından Sufiliğin Esasları(şu anda revizyonda); The Abkhazian Book of Longevity and Well-Being. Kitapları şu anda Abhazca'ya, Türkçe'ye ve Rusça'ya çevrilmektedir. Kendisi ayrıca tasavvuf şairi Yunus Emre'nin eserlerini "Kendimi Et ve Kemikle Sardım ve Yunus Şeklinde Göründüm" adlı kitapta, yine tasavvuf şairi Gaibi'nin eserlerini de "Gaibi : Tüm Eserleri" adlı kitapta tercüme etmiştir. Kendisi şu anda en önemli çalışması olan, bu geleneği detaylı ve derinlemesine bir bakışla sergilediği eseri Ahmsta Kebzeh'in Kitabı üzerinde çalışmaktadır. Sayın Yagan ve eşi Maisie Vernon'da(İngiliz Kolombiyası) yaşamakta ve hem Kanada hem de ABD'de Kebzeh Vakfı'na bu geleneğin büyükleri olarak hizmet vermektedirler. Sayın Yagan kitaplarının basım ve yayım işleleri ve Kebzeh öğretilerinin isteyen herkese ulaşması için çalışırken her iki vakfın çalışmalarına da rehberlik etmeyi sürdürmektedir. Bunu yapıyoruz çünkü inanıyoruz ki bu eski gelenek hem bireylerin hem de toplumlarımızın bu modern dünyada sorunlarını çözmesini sağlayacak cevapları içermektedir. Ayrıca mutlu bir hayata ulaşmak bu geleneklerin uygulanması ile mümkündür. Kebzeh'in öğretileri eğitim sistemimizin sınıflarında, hükümetlerin ve şirketlerin yönetim merkezlerinde ve ailelerimizin oturma odalarında öğretilmeli, öğrenilmeli ve uygulanmalıdır. Şu anda kritik bir noktadayız, gezegenimizdeki bildiğimiz anlamdaki hayat için bir dönüm noktası. Gelecek için umudumuz dünya gençliğinde. Umudumuz odur ki bu dünyanın gelecekteki liderleri olan ve Çerkes soyundan geldiğiniz için bu gelenekleri taşıyan sizler, Kebzeh öğretilerinin dünyaya yayılmasında öncüler olacaksınız. Vakfımızın yanı sıra, Abhazya'nın Dostları Derneği'ni de kurmuş bulunuyoruz. Derneğin amacı diyasporadaki Çerkes arkadaşlarımızla beraber Kuzey Amerika insanlarını genelde Çerkesler ve özelde Abhazlarla ilgili meselelerde eğitmek ve bilgilendirmektir. Genel merkezimiz şu anda Washington DC'de bulunmaktadır. Ayrıca Kanada'da da bir kolumuz kurulmuş durumdadır. Düzenlediğiniz II. Gençlik Toplantısı sebebiyle sizlere atalarımızın geleneğinin her kalpte hissedilmesi ve kutlanması dileklerimizi tüm kalbimizle gönderiyoruz. Kuzey Amerika'daki kardeşleriniz böyle bir kutlamada sizinle buluşacaktır. En içten dileklerimizle, Sharon Allen Murat Yagan'ın Assistanı Email: s-allen@shaw.ca Marz Attar Kebzeh Büyüğü ve Kebzeh Vakfı Başkanı Email: mattar@cellularoneweb.com Web Sitesi – www.kebzeh.org Diane Wilson Yönetici Koordinatör Abhazyanın Dostları Derneği Email: webmaster@friends-of-abkhazia.org Web Sitesi – www.friends-of-abkhazia.org
Kazanın Cenazesi
Hoca'nın besili bir keçisi varmış, arkadaşları onu kestirip yemek için aralarında anlaşmışlar, Hoca'yı kandırmanın bir yolunu düşünüp gelmişler. +''+ - Yahu, Hoca, yarın kıyamet kopacak, bu besili keçini telef olmadan bize yedir, demişler. - Kıyamet kopacağını nereden biliyorsunuz, diye şaşırmış Hoca. - Kitapta yazıyor. - Kitabı yanlış anlamış olmayasınız? - Hayır, Hajbare hocaya okuttuk, o da öyle anladı. - Hajbare hoca yanılıyor olmasın? - Yanılmıyor. Mersec Mezdeug'dan geldi, kıyamet orada başlamış diyor, yarın da buraya gelir diye bekliyoruz. - Öyleyse Allah bize merhamet etsin, demiş Hoca. Haydi, o zaman yapın keçinin vunafesini Hoca'nın keçisini kesmişler, pişirmişler, oturup yanında yakışan içeceğiyle birlikte güzelce yemişler. - Gelin, demiş Hoca, kıyamet kopmadan birer kez yıkanalım! Arkadaşlarını almış Vurıhuj'a götürmüş, suya girmişler. Arkadaşları suya girer girmez Hoca kuru odunla ateş yakıp, giysilerini ateşe atmış ve yakmış. Arkadaşları sudan çıkınca bakmışlar, giysileri yok. - Yahu, giysilerimiz nereye gitti, diye aranmaya başlamışlar. - Boşuna aramayın, giysilerinizi yaktım, demiş Hoca. - Hay Allah cezanı vermesin, niye yaktın? - Yarın kıyamet kopacaksa giysiyi ne yapacaksınız, demiş Hoca ve çekip evine gitmiş. Adamlar ne diyeceklerini, ne yapacaklarını bilemeden çırılçıplak ortada kalmışlar. Kafa kafaya vermişler, "Bunu yanına bırakırsak anamızdan emdiğimiz süt haram olsun" diyerek nasıl intikam alacaklarını kararlaştırmışlar. Derken, bir hafta kadar sonra Hoca'yı bir yere davet etmişler, yiyip içip eğlenirken en büyükleri: - Haydi yumurtlayalım, demiş. En büyük yumurtayı yumurtlayana batırıbje veririz, enküçüğü yumurtlayan da bjeyi alır. - Yumurtlayalım, demişler hep birlikte. En küçükleri ortaya atılmış: - Peki yumurtlayamayan ne olacak? - Yumurtlayamayanı da ham armut gibi döveriz, diyerek, daha önce kararlaştırdıkları gibi hep birlikte harekete geçmişler. Herkes kendine bir yuva hazırlayıp yumurtamaya oturmuş. Hoca da öyle yapmış. Arkadaşları daha önce anlaştıklarından, yanlarında birer yumurta getirmişler. Hoca'nın elinde bir şey olmadığından, ne yapacağını bilemeden telaş ediyormuş. - Gıt gıt gıdak, gıt gıt gıdak, diye bağırarak en yaşlıları aşağı atlamış, kocaman sarı bir yumurtayı çıkarıp göstermiş. Görüyor musunuz, demiş, benim yumurtladığım iki sarılı! Diğerleri de yuvalarından atlayarak yumurtalarını göstermişler. Sevinç içindeki arkadaşlarının arkasında, sandalyenin üzerine tüneyen Hoca: - Ü-ürü-üü! - diye ötmeye başlamış. - Bu kadar tavuğun arasında bir horoz olmazsa olmaz. Böylece arkadaşlarının bir ay düşünüp hazırladığı oyunu Hoca bir dakikada bozmuş. 'Vallahi, biz bununla baş edemeyeceğiz, en iyisi yakasını bırakalım' diyerek dağılmışlar. Fakat içlerinden biri Hoca'nın yakın komşusuymuş, 'yaktığı elbisemin bedelini ödetmeden bırakmam', diye aklına koymuş. Epey zaman geçtikten sonra Hoca'nın yanına gelmiş: - Büyük kazanınız hemen lazım değilse bir günlüğüne verir misiniz, demiş. Kazanı vermişler, götürmüş. Zamanı geldiğinde içinde küçük bir kazanla geri getirmiş. - Bu küçük güzel kazan da ne, diye sormuş Hoca. – Herhalde yanlışlıkla getirdin... - Hayır, hayır, demiş komşusu. - O, kazanın yavrusu, eski kazanınız doğurdu da, o da yavrusu; hayırlı olsun! - Canına yandığım, kazan doğurur mu? - Doğurmazsa, bu yavru kazanı ben mi doğurdum, demiş adam ve darılmış gibi yaparak çıkıp gitmiş. Bunun altından bir iş çıkacağını sezinlemiş Hoca ve bıyık altından gülmüş. Bir zaman sonra adam yine gelmiş, büyük kazanı alıp götürmüş. Bir gün geçmiş, getirmemiş. İki gün geçmiş, getirmemiş. Bir hafta geçmiş, bir şey yok. Sonra bir gün komşusu avlu kapısının önünde otururken Hoca yanına yaklaşmış: - Yahu, komşu, bizim kazan lazım oldu da, verseniz de götürsem, demiş. - Vallahi, sizin kazan doğururken öldü, demiş adam. - Ne diyorsun, olacak şey mi , kazan nasıl ölür? - Nasıl doğuruyorsa öyle ölür, demiş komşusu. - Peki, madem öyle, duasını edelim de bu iş bitsin, demiş Hoca. Gel deyip komşusu Hoca'yı mutfağa götürmüş ve ters çevrilmiş kazanı göstermiş: - İşte, bugün üçüncü günü oluyor dünyadan göçeli, demiş. İki adam dikilmişler, ellerini açıp kazanın duasını etmişler. Dua biter bitmez Hoca kazanı sırtlayıp omzuna koymuş. - Ne yapıyorsun, diye önüne geçmiş adam. - Gömmeye götürüyorum, demiş Hoca, böyle sıcak günde cenaze o kadar bekletilir mi? Komşusu söyleyecek bir söz bulamadan kalakalmış, Hoca da kazanı alıp evine getirmiş. Bundan sonra Hoca'nın peşini bırakmışlar. Tavurıhişe (Yüz Masal) Derleyen: Nalo Zavur Nalçik, "Elbrus", 1992, s.72-74 Çeviren: Murat Papşu+''+Murat Papşu
Çerkes Teavün Cemiyeti
Sürgünden sonra, diasporadaki Çerkesler kültürlerini kaybetme ve asimilasyon tehlikesiyle karşı karşıya kalmışlardır. Çerkeslerin ilk sürgün yeri Osmanlı Devleti olmuştu. Burada birçok dil konuşulmakta ve birçok ulus bulunmaktaydı. Artık bu uluslara, Çerkesler de eklenmişti. Fakat Çerkeslerin diğerlerinden farklı bir durumu vardı,çünkü Osmanlı Devleti diğer devletleri fethederek topraklarına katmıştı, ama Çerkesler zorunlu bir sürgün sonucu Osmanlı topraklarına gelmişlerdi. O yüzden Çerkesler gelenek ve göreneklerine çok bağlıydılar. 1908'deki Meşrutiyet'ten sonra da derneklerin ve partilerin kurulmaya başlanmasıyla birlikte, Çerkesler de bu faaliyetlere katılmışlardır. Bunlardan ilki de Çerkes Teavün Cemiyetidir. +''+ Çerkes Teavün Cemiyeti, 1908 yılının Ağustos ayında çalışmalarına başlamıştır. O zamanlar, Osmanlı Devleti çok uluslu yapısı itibariyle, tebaandan olan milletlere, kurdukları cemiyetlerde kendi ulus isimlerini kullanma hakkı tanımıştı, fakat bu durum günümüzde değişmiş ve "etnik kökene dayalı ayrımcılık yapmak" gerekçesiyle yasalar çerçevesinde engellenmiştir. Buna benzer şekilde soyadı kanunuyla birlikte Çerkes aile unvanları da yasaklanmıştır. Bu sebepten dolayı bugünkü derneklerimizde "Çerkes" kelimesi yerine sadece "Kafkas" ya da "Kuzey Kafkasya" kelimelerinin kullanımına izin verilmektedir. 1918 yılında, Latin harfleriyle alfabe yapılmıştır. Bu olay çok önemlidir, çünkü Türkiye Cumhuriyeti'nin Latin harfli Türk alfabesi ancak 10 yıl sonra 1928 yılında yapılmıştır. Ayrıca Çerkesce alfabe yapılması cumhuriyetin ilanından önceye denk gelmektedir. Hazırlanmış olan Çerkesce alfabe üç tanedir ve bunlar Çerkes Teavün Cemiyeti ve Şimali Kafkas Cemiyeti'nin ortak çalışmalarıyla hazırlanmıştır. Bu alfabeler; -Adiğe Saerf (Çerkesce Saff-Dilbilgisi): Time Hace Yedicko Seyin (Hüseyin Şam'ı Tümer), Latin harfleriyle 1919 yılında yazılmıştır. -Çerkes Elifbası - Çerqes Eeelfib: Blenav Batuk (Harun) Latin esaslı Adıge alfabesidir, 1919 yılında yazılmıştır. -Çerkes - Abhaz Elifbası - Çerqes Elifbe Apısşuele: Abıtpa M. (Beşiktaş İnan Terakki Mektebi Müdürü Büt Mustafa - Mustafa Butbay). 1919 Latin esaslı Abhaz dili alfabesi. Bu alfabelerden başka çeşitli tarihlerde yazılmış olan Çerkesce alfabeler de bulunmaktadır. Bunlardan bazıları Çerkes Teavün Cemiyeti'nden önceki dönemde bazıları ise sonra yazılmıştır. Bu alfabelerden ilki 1897 yılında Ahmet Cavit Paşa tarafından Arap harfleriyle bastırılmıştır. Bu alfabenin bir ilk olması önemini artırmaktadır, fakat bu çalışmayı gizlice yapmıştır. Bu alfabe 1908'deki Meşrutiyetten bir iki yıl sonra ortamın daha müsait olması sayesinde iki kez daha basılmıştır. Çerkes Teavün Cemiyeti, alfabe ve kitap çalışmalarından başka 1911 yılında bir de gazete çıkarmaya başlamıştır. Bu gazete Ğuaze (Rehber) adıyla yayınlanmaktaydı ve haftalık olarak çıkmaktaydı. Gazete faaliyetlerini 1911-1914 yılları arasında sürdürmüştür. Gazetedeki yazılar ilk önce sadece Türkçe yayınlanmaktaydı fakat daha sonra Türkçe'nin yanında Adıgece yazılar da çıkmaya başlamıştır. Adıge dilinde yazıların çıkması gazetenin önemine daha da bir önem katmaktaydı. Ğuaze gazetesinde kültürel, sosyal, siyasal, ekonomik ve daha birçok konuda makalelere yer verilmiştir. Gazetedeki yazarlardan bazılarının isimleri şöyleydi; Tahir Hayrettin Tleş Hayriye Melek Ğunç İsmail Aziz Tutereş Şemsettin Tleşeruk Dr. M.Ali Pçıhaluk Süleyman Tevfik Ajuğuey Ğuaze Gazetesi yararlı faaliyetlerde bulunmasına karşın ancak üç yıl yayın hayatına devam edebilmiştir. 1914 yılında Birinci Dünya Savaşı'nın çıkması gazetenin kapanmasına sebep olmuştur. Yazarların çoğu da savaşmak üzere cepheye gitmişlerdir. Çerkes Teavün Cemiyeti faaliyetlerini sadece Osmanlı Devleti'ndeki Çerkeslerle ilgilenmekle sınırlandırmamıştır. Anavatandaki Çerkeslerle de ilgilenmiştir. Fakat bu ilişki başlarda sadece kültürel düzeyde kalmıştır. Şimali Kafkas Cumhuriyeti'nin kurulmasıyla birlikte bu ilişkiler siyasi boyuta da taşınmış ve daha yoğun hale gelmiştir. Çerkes Teavün Cemiyetiyle anavatan Kafkasya arasındaki kültürel boyuttaki ilk ilişki 1910 yılında Düzce'nin Çaycuma Köyü'nden İbrahim Hızelt'in Çerkesya'ya gönderilmesiyle başlamıştır. İbrahim Hızelt, Kuban Bölgesi'nin Beduğskol ilinin Penexes köyünde altı sınıflı özel bir okul açılmasına öncülük etmiştir. Bu okulda dersler Çerkesce okutulmaktaydı. Okulun 21 tane de kitabı bulunmaktaydı. Üçüncü sınıf itibariyle de, Çerkesce'nin yanında Rusça dersler de okutulmaktaydı. Bu okulun dışında 1910 yılında yine Kuban'da Wulapş ve Tuxhtemquey köylerinde iki tane ilkokul açılmıştır. 1911'de de Ğubeguey ve Bijhaqueyaç köylerinde ilkokullar açılmıştır. Bu okullardan Bijhaqueyaç'takine İstanbul'dan gönderilen Harun Tleseruk müdürlük yapmıştır. 1919 yılında Nuri Tsağe, Çerkesya'ya gönderilmiştir. Nuri Tsağe, Nalçık'ta bir lise bir de öğretmen okulu açmıştır. Ayrıca Yusuf Suat Neğuç da gönderilenler arasında bulunmaktaydı. Bu iki idealist insan Ruslar tarafından öldürülmüşlerdir. Her ikisi de Çerkes kültürü ve bağımsızlığı için savaşmış ve bu yolda hayatlarını kaybetmiş örnek insanlardır. Çerkes Teavün Cemiyeti'nin kuruluşunda sivil ve asker birçok insan görev almıştır. Bu insanlar, Çerkesler için çalışmış değerli insanlardır. Bunlardan bazılarının isimleri şöyledir: Mareşal Merted Abdullah Paşa Mareşal Berzeg Zeki Paşa Leğ Ahmet Hamdi Paşa Therxel Ahmet Cavit Paşa Yazar Hağur Ahmet Mithat Efendi Puh Nazmi Paşa Şhapli Osman Paşa Kurmay Binbaşı Met Cunatako İzzet Prof.Aziz Meker İstanbul'u işgal eden İngilizler kendi müttefikleri olan Ruslar için Çerkes Cemiyetleri'ni kapatmışlardır. Bu çerçevede Çerkes Teavün Cemiyeti'nin de faaliyetlerine son verilmiştir. Kaynakça: -Çerkeslerin Dünü Bügünü: Yaşar Bağ, Kafkas Derneği 2001 Ankara. -Kafkasya Hatıraları: Mustafa Butbay, Türk Tarih Kurumu 1990. -Kafkasya Diasporası Edebiyatçılar ve Yazarlar Sözlüğü: Sefer E. Berzeg, 1995 Samsun. -Kafkasya ve Çerkesler Bibliyografyası: Sefer E. Berzeg,1996 Samsun. +''+Fatih İşler
Güler Çakır Resim Sergisi
Güler ÇAKIR Hatay'ın Reyhanlı ilçesinde doğdu. İlk ve orta okulu Reyhanlı'da bitirdikten sonra İskenderun Kız Meslek Lisesi'ne girdi. Burada bir yıllık öğreniminin ardından, İstanbul Moda Kız Meslek Lisesi Resim bölümüne geçerek, lise öğrenimini burada tamamladı. Daha sonra İstanbul Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu Tekstil Bölümü'ne girerek 1976 yılında yüksek öğrenimini tamamladı. Lise yıllarından beri resim çalışmalarına devam eden Güler ÇAKIR bir çok karma resim sergisi ve yarışmalar dışında, ilk kişisel sergisini 1985'te Gaziantep'te açtı. 1989'da Ankara Milli Piyango Sanat Galerisi'nde "Kırsal Yörede Kadın", 1991'de Ankara GAMA Sanat Galerisinde "Atlar", 1993'te Ankara İş Bankası Sanat Galerisi'nde, "Cumhuriyetin 70. Yılında Atatürk ve Kuvay-ı Milliye ", 1999 yılında ise Ankara Şeker Bank Sanat Galerisi'nde 5. Kişisel sergisini açtı. Ayrıca; 1996 yılında Çankaya Belediyesi Sanat Galerisi'nde, 1997 yılında Ankara Halk Bankası Sanat Galerisi'nde, 2000 yılında, Ankara Şeker Bank Sanat Galerisi'nde birlikte resim çalışmaları yaptığı arkadaşları ile üç karma resim sergisi açtı. Genelde yapıtlarını doğadan esinlenerek oluşturan, figüratif konuları ve atları seven sanatçı halen çalışmalarına kendi atölyesinde devam etmektedir. Sergilememeyi seçtiği çalışmalarını ise atölyesinde bulunduran ve resimlerinin bazılarını Kafkas Derneği'ne armağan eden ressamımıza, dernekle ortak yürütecekleri bir proje olup olmadığını sorduk. Henüz böyle bir planı olmadığını, ama olmasını çok istediğini belirtti. Sanatçımıza bundan sonraki sanat yaşamında başarılar dileriz. [Röportaj: Kanşav PÖÇ]Güler Çakır
Dönüş
Diğer Kafkas halklarıyla birlikte, anavatanları işgal edilip, halkın sürgün ve soykırıma tabi tutulduğu 1864 yılından bu yana Adığeler'in ulusal sorunları vardır. Ulusal soruna çözüm Adığeler tarafından her zaman aranmıştır. Çeşitli zamanlarda, soruna farklı çözüm önerileri getirilmişse de; tüm zamanlardaki en "gerçekçi" öneri "anavatana dönüş" olmuştur. Ulusal sorunun çözümüne getirilen öneriler içerisinde en yoğun desteği de "anavatana dönüş" tezi almıştır. +''+ Ancak 1970 yılları sonlarında "en kısa sürede en çok sayıda kişinin anavatana dönüşü" biçiminde özetlenen görüş taraftarlarının örgütlenebildiklerini söyleyebilmek olası değildir. Çünkü, örgütlülük bağlılıktır, samimiyettir, sorumluluk ve risk almaktır... Dönüş, dün de, bugün de, yarın da en doğru ve gerçekçi çözüm önerisidir. Tabi "benim ulusal sorunum var, bu soruna çözüm arıyorum" diyenler için... NEDEN UYGULANAMASIN? Bugün kitlesel bir dönüşün gerçekleşememesi asla önerinin yanlışlığından kaynaklanmıyor. Dönüş taraftarının duygusal bağları, 12 Eylül uygulamaları ile kopmuştur. 1980'li yıllarda Özal yönetimindeki Türkiye insanının, önceliklerinde ve değer yargılarında çok ciddi değişimler olmuştur. İnsanlar o günlere değin hiç olmadıkları kadar bireyselleşmişlerdir. Hele 1985 sonrasında Gorbaçov'un Sovyetler'deki uygulamaları hem kendi ülkesinde hem de tüm dünyada ciddi değişimler yaratmıştır. Bütün oluşan yeni yapı ve oluşumlar "dönüşü savunanlar" tarafından değerlendirilemediği için yeni bir yaklaşım da ortaya koyamamıştır. Böylece "kararlılar ve diğerleri" dışında kitlesel bir dönüş yaşanmamıştır. Sade bir yaklaşımla kitlesel yer değiştirmelerin en önemli nedenlerinden biri "bireyin gideceği yeni yerin, ayrılacağı yerden daha iyi koşullara sahip olmasıdır". Sonuç; bugün kitlesel bir dönüş olayı geçekleştirilememiştir. Bugün bu gerçekleşmemişse de anavatan ile diasporanın ilişkilerini aksaksız sürdürmesi, her iki tarafın "kalıcı olabilmesi" için birbirlerine "muhtaç" olduğunun bilincinde davranması zorunluluktur. HERŞEYE RAĞMEN Kitlesel olmamasına karşın bireysel olarak "dönüş" yapanlar vardır. Bu kişileri çok katagorize etmeden "dönmüş" olmalarına saygı duymak gerekir. Değilse, o şunun için, bu şunun için, öbürü şu nedenle, beriki bu nedenle "döndü" diyerek; biz, dönmemiş isek kendimizi haklı çıkarma çabasıyla onları isimlendirmekten vazgeçmeliyiz. Hele "dönmüş" ancak çeşitli nedenlerle "anavatanda kalamamış" olanlara karşı; o duygusallığın ağır bastığı ilk yıllardaki gibi incitici, kırıcı, küçültücü söz ve davranışlardan kaçınılmalıdır. Bu tür uygulamalar ne bizim nedenli dönüşe bağlılığımızı kanıtlar, ne de toplumsal bir yarar getirir. Diğer taraftan dönüş karalılığını göstermiş ancak çeşitli nedenlerle "kalamamış" kişinin de; "ben şimdilik yapamadım" demesi yeterlidir, saygındır. Ama bir suçluluk ya da haklılık psikozuna kapılarak "insanımıza ve anavatana" ilişkin yerli yersiz yapacağı değerlendirme ve söylemler, o kişiyi asla haklı çıkarmayacağı gibi saygınlığını da zedeleyecektir. PEKİ YA ŞİMDİ? Adığeler'in ulusal sorunlarının çözümü "anavatana dönüştür". Bugünkü dünya koşullarında böyledir. Bu, Adığeler'in diliyle, kültürüyle, toprağıyla var olabilmesinin koşuludur. Ancak anavatan, tarihi gerçeklerin getirdiği koşullar çerçevesinde bir çok halkın bir arada yaşamak zorunda olduğu bir yerdir. O nedenle anavatan bizim kendi değerlerimize sahip çıkarak, diğerlerinin de haklarına saygı göstererek birlikte, barış ve demokratik kurallar içerisinde yaşayacağımız bir yerdir. Dünyanın yöneldiği yeni yapıda da çok konservatif yapılara da bir yer olmayacak gibi. Peki ya şimdi? Duyarlı, karalı ve sorumlu her Adığe, her zeminde her zaman "dönüşü" savunmalıdır. Dönüş yapmak isteyene moral ve ekonomik destek verilmelidir. Yıllık tatiller anavatanı görme, tanıma ve tanıtma amacına yönelik değerlendirilmelidir. Oturma izni alarak, vatandaş olabilme için çaba gösterilmelidir. Olanaklar varsa konut edinme, iş kurma, kurulu işlere katılma, ticaret yapma olanakları değerlendirilmelidir. Bizim Adığe kalabilmemizin en temel koşullarından biri anavatandakilerin "Adığe" kalabilmeleriyle doğrudan ilgilidir. O nedenle dönemiyorsak da ancak dilimizi, kültürümüzü, sanatımızı, folklorumuzu yaşatma çabası içerisinde olanlara ve özellikle anavatandaki gençlerimizin; dilde,sanatta, kültürde, ekonomide, politikada, insan ve toplum ilişkilerinde daha iyi yetişip, ileride "iyi kadrolar" olabilmesi için her yıl küçük de olsa ekonomik katkılar sağlamayı bir görev bilmeliyiz. Bu çaba ve uygulamaları ilk defa biz yapmayacağız. Bunun dünyada örnekleri var. Evet şimdi de yapılabilecekler var ... Yüzümüz hep anavatana dönük, kalbinizde hep Adığe sıcaklığı olsun. +''+Yediç Mehmetp0*ğğğğğğğğğğğğğğğğııuğğğğğğğğğğğğğğğğğğğğğğ