Tarafsız aydınlarıYurdumunSorguya çekilecekGünün birindeEn basit insanlarıTarafından halkımızın +''+ * * *Soracaklar onlaraNe yaptılar diyeAğır ağır ölürkenUlusları,Tatlı bir ateş gibiUfacık, bir başına* * *SormayacaklarNasıl vardıklarıDoğrularaYalanın gölgesinde* * *Tarafsız aydınlarıGüzel yurdumunCevap veremeyeceksiniz* * *Yitip bitirecek siziBir sessizlik kuzgunuYüreğinizi kemirecek Zavallılığınız.Susup kalacaksınızKendi utancınızlaIGLOBALLEŞME süreci ile birlikte küresel bir köy haline gelmekte olan dünyada, en minimal ölçeklerde dahi olsa etnik, dinsel... vs. Azınlıkların/toplulukların çeşitli araçları kullanarak kendilerini ifade ettikleri, bu uğurda yoğun çabalar harcadıkları ve her türlü imkanı seferber ettikleri görülüyor. Bu çaba ve etkinliklerin en göze çarpan basat özelliği, kendini ifade eylemliliğinin, kültürel özgünlüklerin öne çıkarılması, globalleşme ile dünyayı büyük bir tüketim topluluğu haline getirmeyi amaçlayan kapitalist endüstriyelizmin öğütücü dayatmacılığına, empozelerine kendi orijinalitelerine daha siki sarılarak karşı konulmasıdır. Kendi varlığını duyurma, kendini ifade etme çeşitli düzeylerde, değişik araçlar harekete geçirilerek farklı tür ve biçimlerde gerçekleştiriliyor. Bu düzeylerden önemli bir tanesi de edebiyat, araçlarından biri de romandır. İçinde yasadığımız bu süreçte -adına neo-liberalizme karşı umut enternasyonalizmi diyebiliriz- şimdiki momentlere yaklaşılmasından epey önce yazılmış olan Bir Göçmen Kustu O (Ayla Kutlu) ve Dağlara Yazılıdır'ın (Çetin Öner), hem ilklikleri, hem de yazı boyunca ayrıntısına girilerek irdelenmesi denenecek olan mündemiç kıldıkları değerler ve taşıdıkları ideolojik vasıfları nedeniyle (Çerkesler için) yeniden gündeme getirilmeleri zarureti hasıl oldu. Bu zaruretin yanısıra yazarlara ve romanlarına geç de olsa ödenmesi gereken vefa borcu ödenmiş oluyor. İmparatorluktan cumhuriyete geçiş dönemi sürecinin siyasal/ideolojik öncülü olan İttihak ve Terakki'nin cumhuriyetin kurucu kadrolarının ideolojik formasyonunu çok ciddi ölçüde etkiledikleri ve bu ideolojik harç ile inşa edilen ulus-devlet ideolojisinin, devletin merkezi-yönlendirici rolüyle egemen ideoloji haline geldiği bilinen bir vaka. Bu ideolojinin en temel ve vazgeçilmez postülasi tek etni, tek mezhep monizmidir. Ulus-devletin ihdas edilmesi süreci, yaşanan tarihe bakisin gerisindeki (tarih) bilincinin çıkarsamaları ile islenen iç/dış düşman fobisini toplumun belleğine kazırken, vurgulanan monist parametre bir paranoya haline getirildi. 12 Eylül sonrası bu paranoya çok sik islendi, yeniden üretildi. Askeri yönetim sonrası gelen "sivil" hükümet -ki liberal olarak lanse edilmekte idi- egemen ideolojinin en sig siyasal uygulayıcılığında kusur koymadı. Seçimler sonrası ideoloji ve devletin kontrol yetkesi aynen muhafaza edildi. "Demokrasi"ye geçildiği "sivil" dönemde bile devletin ideolojisi ana ekseni oluşturmaya devam ettiğinden, her iki roman da, o ideolojinin ablukasına ve bilhassa kendi konularındaki tahammülsüzlüğüne rağmen, bir hezeyan döneminde yayınlanarak ayrıca değer kazandılar. 1997 yılında çıkan bir dergide, yazıldıkları tarihten neredeyse onbeş yıl sonra yeniden değerlendirilmelerinin mühim nedenlerinden biri de budur. Ama bunun dışında, edebi estetik (üslup, dil, kurgu, olay örgüsünün tutarlılığı, sürükleyiciliği, kullanılan yazınsal teknikler) bakımından da yıllar sonra, üstelik çok daha olgunlaşmış bilinçle edinilen birikim -ki edebiyat/roman eleştirisini de kapsıyor- ile okunduğunda dahi herhangi bir eskime, aşınma ya da artık naiv kalma gibi bir durum söz konusu edilemiyor.II"... roman öncelikle somut, özel insan tekinin bireysel yaşantısını, bireysel zamanı ve konumu içinde veren bir edebiyat türü olarak ortaya çıkmıştır. Bundan başka pek çok şeyi de amaçlayabilir romancı. Hayat görüsünü, felsefesini sunabilir, toplumu eleştirebilir, yeni bir dünyanın peygamberlisini yapabilir. Ama bütün bu amaçları gerçekleştirmek için ilkin romandaki insanları yaşatmalıdır. İnsanları yasamayan bir roman, basarisiz bir romandır. Ne inançlarının yüceliği, ne felsefesinin doğruluğu, ne de üslubunun güzelliği, hiç birşey kurtaramaz insanlarına soluk aldırmayan romanı. Bu saydığım şeyleri de arayabiliriz; içinde onları bulamadığımız için her hangi bir romanı kınayabiliriz. Gene de kişilerin yazarlığından sonra gelir bu kaygılar." Kategorik olarak iki ayrı roman Bir Göçmen Kustu O ve Dağlara Yazılıdır, ama yukarıdaki alıntı, bu romanların neden halâ ehemmiyet taşıdığını anlaşılır kılıyor. Çerkes insanları (muhacerette belli bir kısma tabi olanları), çok iyi bildiğimiz gibi, bu romanlarda da yaşıyorlar; yazarlarımız roman kahramanlarına/kişilerine soluk almayı öylesine basarmışlar ki, onlarla birlikte, içinde bir tutam Çerkeslik bulunan bir şahıs (sınıf kökeni, politik tercihi, Çerkes halkının sorunlarına karşı tavrı ne olursa olsun) romanları okurken, nabız atışlarının arttığını hissedecektir. Bir Göçmen Kustu O ve Dağlara Yazılıdır'ın, yazı girişinde belki fazlaca köse taşlarıyla ifade edilen sürecin bugünkü momente uğramasından çok önce yazıldığına değinmiştim. Sözünü ettiğim momentin konumuz açısından bizi ilgilendiren boyutu etnik, pre-kapitalist dönem cemaat yaşantılarının ilgi çekmesi ve yarattığı heyecan dalgasıdır. Bir örnek verirsek: Ermeni kökenli, Diyarbakır doğumlu ve halen Agos gazetesinin köse yazarlığını da yapan Mıgırdıç Margosyan'ın Söyle Margos Nerelisen isimli romanı, Ermeni mahallesindeki etnik cemaat yaşantısını ve henüz kapitalizmin nüfuz edemediği dayanışma, bölüşme gibi değerlerin görece daha elverişli bir konumda bulunduğu bir dönemin Diyarbakır'ını anlatıyor. Bu roman, isimleri üzerinde oluşturulan mistifikasyon ile hep gündemde olan yazarların dışında bir yazar tarafından yazılmasına rağmen, öbürlerinden daha çok ilgi topladı, tartışıldı, övgüye değer bulundu. Yazar, bir söyleşide, kitabin döneme uygun düştüğünü; zamanlama avantajının, romanının bu denli alaka toplamasında rol oynadığını vurgulamıştı. Yazı boyunca vurguladığım sürecin buraya evirilmesi ve bu yeni evrede dikkat çeken yönelimlerin içkinleştirdiği (kültürel) değerlere sahip çıkma - bu düzlemde kendini ifade etme çabasının öne çıktığı döneme denk düşmesi M. Margosyan tarafından belirtilse de, bunun yanısıra; seksen sonrası Türkiye'de aslına, özüne uygun olarak hayata geçirilen kapitalist endüstriyelizmin yol açtığı yabancılaşmaya, bireyin atomize olmasına, soğuk çıkar ve para egemenliğine karşı insani bir tepki, bu tepkinin yeni bir insani etik zemin arayışının da rolünün bulunduğuna inanıyorum. Modernizmin (endüstriyel) ilerleme, büyüme paradigması, Yesillerin cepheden eleştirisi ve sorgulanması ile yegane akil yolu olma vasfını yitirdi; endüstriyel paradigmanın günlük yasamdaki tezahürleri sıradan birey tarafından da eleştirilmeye başlandı. Bu sorgulama, ivmesi artan yeni etik-insani zemin arayışları henüz emekleme evresinde. Ama mecranın yönü belirginleşmeye başladı. Bir Göçmen Kustu O ve Dağlara Yazılıdır, modernizmin endüstriyel büyüme barbarlığının tezahürleriyle ilgili bizlere önemli ipuçları veriyor, bu çerçevede de yeniden tartışılmayı hak ediyor.IIIBir Göçmen Kustu O, yayınlandığı yıllarda entelijensiyada tartışılmış, övgü ve ödül almıştı. Kafkasya'dan Anadolu'ya sürgünü çocuk yasta yasayan Emir beyin yasam öyküsünü anlatıyor. Son Osmanlı Meclisi Mebusani ile Birinci ve İkinci Dönem TBMM üyesi olan bir aydın, Emir bey. Romanın yayınlandığı zamanda, "Aydın" en çok tartışılan kavramlardan biriydi. Bundan ötürü kitap, daha çok bu yönüyle ele alindi, tartışıldı; sadece bir değerlendirmede, Yeni Gündem dergisinde, romanın asil temasının genel kabulün tersine, aydın sorunu değil, kadın cinsinin ezilmişliği olduğu vurgulandı. Kısacası roman geniş bir çevrede ses getirdi, ama kitabi asil sahiplenmesi gereken Çerkesler, Çerkes aydınları gereken ilgiyi göstermeyince ana tema ne yazık ki farkedilmedi. Bir halkın kendi yurdunda mutlu bir şekilde yasarken yaşanan savaş ve soykırım sonrası göçe zorlanması, yurdundan uzaklarda farklı bir kültür içerisinde kendi kökenleriyle bağlarının kopması; tarihinden, dilinden, kültüründen, kendi kimliğinden uzaklaş(tiril)masi, bir aydının kendi kimliğine yabancılaşması romanın tematik omurgasıydı. Ama bu kitabin tartışıldığı zamanlarda "yanlış ya da eksik tartışıyorsunuz, doğru perspektif budur" diyerek gür bir sesle tartışmaya katılamayışımız romanın ikincil temasının öne çıkmasına neden oldu, bu bizim kusurumuzdur. Acımasız ve toleranssız bir gerçekçilikle öyküsünü anlatıyor değerli yazarımız. İmparatorluktan ulus-devletin kurulusu ve sonrasına değin bir ülkenin tarihini yasayan, yapılmasına katkıda bulunan Emir bey(ler)in hikayesi, ayni zamanda bir ibret öyküsüdür. Yazı başındaki şiir, Emir beyin temsil ettiği familyaya haykırmaktadır. Bir Göçmen Kustu O, muhaceret trajedimizi, kendi kimliğini unutan bir Çerkes aydının dramını gözler önüne sermektedir. Ancak Emir bey nasıl bir olgu ve hakikat ise, sevgili Ayla Kutlu'nun bu tipin serencamini mükemmelen sergilemesi çok yerinde ise de; bir başka tipin, bir çerkes aydın değil ama bir Çerkes Aydını olan, meselâ Dr.Vasfi Güsar'in varlığı da bir olgudur-gerçekliktir. Ver artık Dr. Vasfi Güsar'in romanının yazılma vakti gelmiştir. Çünkü bu Çerkes Aydını, halkının değerlerine sahip çıkmaya, dilini-kültürünü yaşatmaya, bu uğurda mücadeleye bir ömür vermiştir. Bugün eğer Emir beyi doğru yerden eleştirebiliyor isek, Dr. Vasfi Güsar gibi Çerkes Aydınlarının henüz tam anlamıyla farkına varılamayan gayretlerinin sonucu sahip olduğumuz değerlerin sayesindedir. Onlar birer devdilerZümrüt-ü anka gibiBüyülü sözlücüklerleÜlkeler getirdilerZümrüt-ü anka gibiKaf Dağını astılarİnsanlara koştularÇocuk yüreklerindeDüşlere ulaştılarIVDağlara Yazılıdır'ın serinkanlı bir kritiğini yapmak, bir Çerkes için çok güçtür. Soluk soluğa okunan romanın coşkulu lirizm sarmalı, öykünün içine çekiveriyor insani, Kitap bitince içinizden birşeylerin kopup gittiğini hissediyor, Geçmiş Zamanın İzinde bir yolculuğa çıkıyorsunuz; artık vefat etmiş olan thamatelerimizin "sen nasıl Çerkessin, Çerkesce konuşmuyorsun, adetlerini bilmiyorsun" sitemi içinizin ücralarından yankılanarak çığlık haline dönüşüyor. Toplumsal yaşamın size mandalladığı bütün kimliklerin kıskacından sıyrılıp kendi asil kimliğinizle başbaşa kalıyor, yüzyüze geliyorsunuz. Ya bir sessizlik kuzgunu sizi yiyip bitirecektir ya da kendinizi Zümrüt-ü anka gibi, Simurg gibi hissedeceksinizdir. Oguz Demiralp'in "Çok Sesli Bir Anlatı" yazısında Gabriel Garcia Marquez için yaptığı su değerlendirme Dağlara Yazılıdır için de çok geçerlidir: "Nedir... Marquez benzeri yazarların işlevi? Romanı Avrupa'dan öğrenen kültürlerde başka anlatı türleri yok değil. İşte masal, destan, mit, efsane, bir bakıma roman öncesi anlatı türleri bunlar. Ne var ki anlam dolu, çünkü halkın gerçeği, kültürün dile gelişi. Söz konusu yazarlar, roman sanatını eski anlatı türlerinden yararlanarak zenginleştiriyorlar. Kendi kültürleri içinde bir anlatım sürekliliği sağlıyorlar böylelikle. "Üstüne üstlük, yapıtın anlam alanı da genişliyor. Örneğin, Marquez, yalnız kendi aydın aklıyla anlatmıyor öyküyü. Hemen her önemli olaya efsanelik boyutlar kazandıran halk deyisini öne alıyor yeri geldiğinde. Anlatım, salt biçim olmaktan çıkıp anlam birikimine dönüşüyor. Açık ki bir olayın kendisi denli o olayın nasıl yaşandığı, yasayanlarca nasıl anlamlandırıldığı da önemli. Böyle yazmak ise, o olayı içeren kültürel bağlamı değerlendirmenin yetkin bir yolu." Dağlara Yazılıdır'da sevgili Çetin Öner'in ustalığı bu alıntı çerçevesinde daha bir anlaşılıyor. Yıllar boyu, kuşaktan kuşağa okunacak ve her defasında yeni şeylerin keşfedileceği bir roman yaratılmış oluyor.VGerek Bir Göçmen Kuştu O, gerekse Dağlara Yazılıdır, yazıda ortaya koymaya çalıştığım nedensellikler bağlamında, yani ideolojik-toplumsal-siyasal boyutlarıyla büyük önem taşıyor. Ama sadece bu kadar basit değil elbette. Sanat eseri-haz sorunu uzun yıllardır estetik teorilerinin tartışma konularından biridir. Bir sanat yapıtının estetik haz vermesi diğer öğeler kadar mühimdir. Bu iki roman, içeriklerinin bizi çok ilgilendirmesinin ötesinde edebi estetik boyutuyla Çerkes Aydını/bireyi için vazgeçilmez yapıtlar olduğu iddiamı, Ismail Tunali'nin su sözleri iyiden iyiye haklılaştırıyor:3 "Estetik olarak haz duymak, yalnız birseyi kavramak, hatta sanat ile tüketim içinde bulunmak değildir. Bu, birşey üzerinde sonradan düşünmek, onu herselden önce sonradan yasamak, birşeyi daha fazla tasarlamak ve tasarı gücünü genişletmek ve sözün tam anlamında onun hakkında bir tasavvur meydana getirmektir. Sanat yapıtıyla ilgi kuranın hayal gücü etkinlik içine girmiyorsa, onun duyacağı estetik haz gerçek bir estetik haz olmayacaktır. ...Gerçek ve tam bir yaratma olayının estetik olarak tekrarında sanatta haz duymanın rolü açık olarak söyle belirir: Süje'ye haz hazırlayan bir sanat yapıtı o süje tarafından devam ettirilir, tamamlanır ve ilerletilir." Yazarlarımız, romanlarında Çerkes bireyinin hayal gücünü etkinlik içine girdirebilmişler, üzerinde sonradan (bu yazı da kanıtlıyor ki, 15 yıl sonra) düşündürebilmişler, tasarı gücünü genişletebilmişler, romanlarındaki olaylar hakkında tasavvur meydana getirebilmişlerdir. Bu yapıtları devam ettirmek, tamamlamak, ilerletmek bizlere düşüyor. ?3 İsmail Tunalı, Estetik, Remzi Kitabevi, 1989, s.269-270. Oğuz Demiralp, Okuma Defteri, Yapı Kredi Yayınları, 1995, s.119 Murat Belge, Edebiyat Üstüne Yazılar, Yapı Kredi Yayınları, 1994, s. 16+''+Murat Bjeduğ
Abhazya ve Gürcüstan Arasındaki İstanbul Görüşmeleri, 1999
Abhazya ile Gürcüstan Heyetleri 7-9 Haziran 1999 tarihleri arasında, aralarındaki güvensizliğin aşılması ve güven verici tedbirlerin gelişmesini sağlamak amacıyla İstanbul'da bir toplantı yaparak bir araya gelmişlerdir. DIV> Toplantıya Abhaz ve Gürcü heyetlerinden başka BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın Özel Temsilcisi Liviu Bota, AGİT Temsilcisi, İngiltere, Fransa, Almanya, Rusya ve ABD'nin ortak olarak oluşturduğu Genel Sekreterin Dostları Grubu'nun Temsilcileri katılmışlardır. Toplantıya Türkiye Cumhuriyeti Devleti adına Dışişleri Bakanlığı ev sahipliği yapmıştır. Bu nedenle toplantının açış konuşmasını Dışişleri Bakanımız Sayın İsmail Cem yapmıştır. İstanbul Hilton Oteli'nde 3 gün süren toplantının sonuçlarına değinmeden önce komitemizin, İstanbul Koordinasyon Kurulumuzun ve Kafkas Derneği Genel Merkezi ve şubeleri ile diğer derneklerimizin katkılarından kısaca bahsetmek istiyoruz. Toplantıdan yaklaşık bir hafta önce Dışişleri Bakanlığımızdan almış olduğumuz davet üzerine, Kafkas-Abhazya Dayanışma Komitesi'nin tüm üyeleri Ankara'ya giderek Dışişleri Bakanlığı'nda konuyla ilgili masa şefi ve müsteşar yardımcısı ile yaklaşık iki saat süren bir toplantı yapmışlardır. Bu toplantıda İstanbul'da yapılacak görüşmeler esnasında komitemizin ve Kafkas Kültür Derneklerinin katkıları ele alınmış, Dışişleri Bakanlığı ile koordineli bir çalışmanın yapılması karara bağlanmıştır. Gerek komite olarak, gerekse derneklerimiz olarak ortak toplantı süresince Dışişleri Bakanlığı'nın belirtmiş olduğu ilke ve sınırlar dışına çıkmamaya azami derecede gayret gösterdik. Bilindiği gibi Abhazya tarafı görüşmeci heyet ve heyetin dışında kalmak üzere Abhazya Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı sayın Vladislav Ardzınba olmak üzere ayrı programı uygulayacak şekilde birlikte gelmişlerdir. Başta sayın Abhazya Cuhuriyeti Cumhurbaşkanı olmak üzere Abhazya heyeti coşkulu bir şekilde havaalanında resmi törenle karşılanmıştır. Karşılamada T.C. Dışişleri Bakanlığı'nın yetkilileriyle birlikte, Tiflis Büyükelçimiz de hazır bulunmuştur. İstanbul'da yapılan toplantı ve görüşmelere gelince: Öncelikle Özel Temsilci Liviu Bota ile komitemiz resmi toplantıların başlamasından önce 4 saat süreyle bir araya gelmiştir. Bu görüşme de Sayın Bota'ın isteği üzerine gerçekleştirilmiştir. Görüşme süresince Abhazya ile Gürcüstan Devleti'nin arasında bulunan siyasi, ekonomik, politik, kültürel ve güvenlik tedbirleri dahil olmak üzere her türlü problem açıkça ve samimi olarak dile getirilerek Sayın Büyükelçi'ye iletilmiştir. Ayrıca Türkiye'de yaşayan T. C. vatandaşı 7 milyonu aşkın Kafkas orijinli insanımızın Abhazya konusuna bakışları ve istekleri de aynı derecede dile getirilmiştir. Sayın Büyükelçi Bota'nın bütün istek ve görüşlerimizi çok samimi ve sabırlı bir şekilde dinlediğini açıkça ifade etmek isteriz. DIV> Bundan sonra İstanbul'daki program ikili olarak yürütülmüştür. Bu programın birincisi Sayın Vladislav Ardzınba'ya uygulanan programdır. Özetle değinmek istersek, Abhazya Cumhurbaşkanı İstanbul'da kaldığı sürece Dışişleri Bakanımız Sayın İsmail Cem ile başbaşa iki saate yakın görüşmüştür. Kafkas-Abhazya Dayanışma Komitesi ile birkaç defa birlikte toplantı yaparak sorunların başbaşa tartışılmasına ve görüş alışverişinde bulunulmasına imkan verilmiştir. Bunun dışında kendisini karşılayan halk ile daha sonra Türkiye'de faal olan derneklerimizin temsilcileriyle Kafkas Abhazya Kültür Derneği salonunda iki defa bir araya gelerek onlara hitap etmiştir. Ayrıca komitenin Büyük Sürmeli Oteli'nde düzenlediği yemekli toplantıya bütün heyet ve resmi delegasyonla birlikte katılmıştır. KAFİAD'ın kendisi için düzenlemiş olduğu yemekli toplantıya rahatsızlanması sonucu katılamadağı için Sayın Cumhurbaşkanı'nı temsilen Abhazya Cumhuriyeti Başbakanı Sayın Sergey Bagapş toplantıya katılmıştır. Bunun yanında Sayın Azrdınba, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dekanlığı'nın davetini kabul ederek fakülteye ziyarette bulunmuştur. DIV> Diğer resmi delegasyonun programına gelince; iki gün süre ile Hiton Oteli'nde teşkil edilen komisyonlar vasıtasıyla görüşmeler yapılmıştır. Arta kalan zaman içerisinde her iki devletin delegasyonlarıyla komitemiz ve diğer resmi temsilciler yemekli bir yat gezisinde buluşmuşlardır. Bu yemekli gezide yüz yüze Gürcüstan temsilcileri ve diğer delegasyon ile komite üyeleri verimli görüş alış verişini gerçekleştirdiler. Daha sonra resmi heyet Kadıköy Belediye Başkanlığı'nın daveti üzerine KASDAV'da bir akşam yemeğine katılmıştır. Bunların dışında komite olarak Büyükelçi Sayın Bota ve Tiflis Büyükelçimiz ile tekrar tekrar görüşmeler yapılarak, Abhazya sorunu ayrıntılı bir şekilde anlatılmış, özellikle ambargonun kaldırılması, seyahat imkanının rahatlatılması, ekonomik yardımların geliştirilmesi, Türkiye ile olan gemi seferleriyle insan taşımacılığının engellenmemesi, pasaport ve ikamet sorunlarıyla ilgili görüş ve isteklerimiz çok açık bir şekilde kendilerine ısrarla bildirilmiştir. Ayrıca resmi görüşmelerin bitiminden sonra statüleri gereği başbakanlık görevini yürüten Gürcüstan Devlet Bakanı Sayın Vaja Lordkipanidze, Tiflis Büyükelçimiz aracılığı ile komitemize görüşme isteğini belirtmiştir. Kendisiyle iki saati aşkın bir zaman süresinde sorunlarımızı ayrıntılı olarak karşılıklı dile getirdik. Sayın Devlet Bakanı'nın yaklaşımını çok olumlu bulduğumuzu, birçok sorunun halli için tüm gayretini kullanacağını, görüşmelerimizin devamında fayda olduğunu, istersek bu maksatla O'nun davetlisi olarak Tiflis'e gidebileceğimizi beyan ettiğini, burada özellikle belirtmek isteriz. DIV> Toplantının başında ve sonunda Dış İşleri Bakanımız Sayın İsmail Cem yapmış olduğu konuşmalarda taraflar arasındaki sorunun ciddi boyutlarda olduğunu, taraflardan birinin kabule etmeyeceği bir çözüm tarzını uygulamanın imkansız olduğunu, Türkiye'nin çok iyi niyetle bölgedeki sorunların çözülmesine katkıda bulunmak istediğini ve bunun için elinden gelen her türlü yardımı yapacağını ifade etmiştir. Değerli okuyucular yapılan toplantıların sonuçların, muhtemel olarak açık olmasa dahi ortaya çıkan çözüm şekilleriyle ilgili değerlendirmelerimizi daha sonra geniş bir şekilde bütün derneklerimize duyurmaya çalışacağız. Şimdilik özetle söyleyebileceğimiz şudur:Yapılan toplantılarda taraflar, güven ortamının geliştirilmesi ve güvensizliğin ortadan kaldırılmasıyla ilgili çalışmaların yapılması,Taraflar arasında karşılıklı olarak ekonomik faaliyetlerin geliştirilmesi ve yardımlaşmanın yapılması, Sınır boylarında terörizm faaliyetlerinin önlenmesiyle ilgili çalışmaların yapılması, Göçmenlerin geriye dönüşü ile ilgili problemlerin çözümüne yönlelik çalışmaların yapılması,Başta pasaport konusu olmak üzere, Abhazya Cumhuriyeti ve halkını sıkıntıya sokan bazı problemlerin rahatlatılması, gibi konularda çalışmalar yapmak üzere komisyonların kurulması ortak kararına varmışlardır. Ayrıca taraflar sorunun barışçı yollarla ve diplomatik usullerle çözülmesi yönündeki dilek ve temennilerini dile getirmişlerdir. Sonuç olarak Sayın Bota'nın ifadesiyle İstanbul'da yapılan toplantı samimi bir ortamda geçmiş ve başarılı sonuçlar doğurmuştur. Biz Kafkas-Abhazya Dayanışma Komitesi olarak, öncelikle Türkiye Cumhuriyeti ve Dış İşleri Bakanlığımıza, Özel Temsilci Sayın Bota'ya, diğer gözlemci sıfatıyla katılan resmi delegasyona, bizden her türlü yardımı esirgemeyen derneklerimize, vakıflarımıza ve diğer sivil kuruluşlarımıza içtenlikle teşekkür ediyoruz. Saygılarımızla.İSTANBUL'A GİDEN ABHAZYA DELEGASYONU:BAGAPŞ Sergey, Abhazya Cumhuriyeti Başbakanı CERGENYA Anri, Abhazya Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Özel TemsilcisiŞAMBA Sergey, Abhazya Cumhuriyeti Dışişleri BakanıTANYA Astamur, Abhazya Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı MüşaviriKEROPYAN Anna, TercümanAZINBA Pavel, Abhazya Cumhuriyeti Yaşlılar Konseyi BaşkanıARGUN Yura, Abhazya Cumhuriyeti Apsadgil BaşkanıSIMIR Ruşbey, ŞairHAGUŞ Rudik, SavcıCOPUA Battal, RessamAYÜDZBA Lev, Sohum Rayonu Belediye BaşkanıKİŞMARYA Ruslan, Gal Rayonu Belediye BaşkanıAYÜDZBA Vasil, Abhazya Cumhuriyeti Araştırma Enstitüsü MüdürüAĞIRBA Givi, Tümgeneral-Savunma Bakanı YardımcısıSUGBA Viaçeslav, Başbakanlık Kalem MüdürüANUA Vladimir, İşadamıAZINBA Vladimir, İşadamıSKUA Rafael, İşadamıARISTAA Şota, Akademisyen-Abhazya Cumhuriyeti Bilim Akademisi BaşkanıAYÜDZBA Emma, Cumhurbaşkanlık Şube MüdürüDBAR Beslan, Abhazya Cumhuriyeti Eğitim BakanıCOPUA Hrips, Oçamçıra Rayonu Belediye BaşkanıÇAMAGUA Vitali, Respublika Abhazya Gazetesi Baş RedaktörüZANTARYA Vladimir, Gazeteci CKADUA İbrahim, KameramanKaffed
Diaspora ve Çerkes Kimlikleri
Sürgünler ve Göçlerp> Tarih kitaplarının kuru diliyle Çerkes tarihine bakarsak, bunun bir göçler, sürgünler tarihi olduğunu görürüz. Asetinlerin ataları olan Alanlar, M.S.1V-V yüzyıllarda gerçekleşen büyük kavimler göçü sırasında, bugün Rusya, Ukrayna, Macaristan, Avusturya, İsviçre, Almanya, Fransa, İtalya ve İspanya toprakları olarak bilinen çok geniş bir coğrafya boyunca ilerlemiş, kimi yerlere yerleşip yurt edinmiş, kimi yerlere ise izlerini bırakarak yeniden yollara düşmüşlerdir. +''+ Türkiye'de bugün Çerkes genel adıyla anılan topluluklar, zorunlu göçler ile Kuzey Kafkasya'daki yurtlarını terkederek Osmanlı sınırları içindeki topraklara; Balkanlara ve Rumeli'ye, Anadolu'ya, Orta-Doğu'ya yerleşmek durumunda bırakılmıştır. 1863 yılında başlayan ilk göçleri, 1864'de ikincisi izlemiş ve nihayet bu iki dalganın arkasından henüz 15 yıl geçmişken, Balkanlar'da iskan edilen Çerkesler 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı sonrasında imzalanan Berlin Antlaşması çerçevesinde üçüncü defa sürgüne uğramışlardır. Yeniden Anadolu'nun çeşitli yerlerinde, bugün Cezayir, İsrail, Ürdün, Suriye toprakları olarak bilinen topraklarda zorunlu iskana tabi tutulmuşlardır. Topluluk olarak yaşanan sürgünlerin yanısıra, Çerkesler, bireysel tarihleri itibariyle de zorunlu ya da gönüllü sürgünlerin öznesi olmuşlardır. Örneğin resmi ya da gayrı resmi tarihleri yazılmadığı için Çerkes kadınlarının, ne kadarının eş, cariye, köle olarak satıldıklarını bilmiyoruz. Savaşçı/asker gelenekleriyle ünlü Çerkes erkeklerinin yazılı tarihlerine baktığımızda, Taht'a vezir olduklarını, önceleri Doğu'da Hamidiye Alaylarında, Balkanlar'da "Emirbar", "Fedailer Birliği" gibi gerilla hareketlerinde, Teşkilat-ı Mahsusa'da, sonraları Kuvayı Milliye ve Kuvayı Seyyare hareketlerinde üst rütbelerle yer aldıklarını, yani hep bir cepheden diğerine adeta "gönüllü sürgünler" olarak seyrettiklerini görüyoruz. 1960 Askeri ihtilalinde, 1962-1963 karşı-askeri kalkışmalarında yer aldıklarını biliyoruz. Bu gönüllü sürgünlerin yaşam öykülerinin, "meşru"/"kazanan" saflarda yer almadıklarında 150'liler olayında ya da Çerkes Ethem trajedisinde olduğu gibi, "zorunlu sürgünlerle" sonuçlandığını görüyoruz. Azınlık gruplara mensup olanların resmi tarihin "hata" saydığı şeyler yaptıklarında sadece kişisel bedel ödemediklerini, topluluk olarak bedel ödemek durumunda kaldıklarını biliyoruz. Resmi tarihin "hıyanet" olarak anlattığı Çerkes Ethem olayından sonra, Manyas çevresindeki 16 Çerkez köyünün topluca Doğu'ya sürgün gönderildiklerine tanığız. Çerkesler 1960'lı yıllar ile birlikte Türkiye'nin kapitalistleşme ve modernleşme dinamiklerinin neden olduğu bir başka göç dalgasını yaşamaya başlamışlardır. Yaşadıkları yerler ekonomik nedenlerle yaşanamaz hale geldiğinde, yeniden yerlerinden olarak, Türkiye'nin Doğu'sundan Batı'sına, köylerden büyük kentlere, Almanya'ya, Avustralya'ya, Fransa'ya, Hollanda'ya göç etmişlerdir. Bugün dünyanın 40 ülkesine dağılmış olarak yaşadıkları bilinmektedir. 1970'li yıllar Türkiye açısından yüksek öğrenim görme talebinin ve imkanlarının yaygınlaştığı yıllar olmuş, bu hala köylerinde kalan varsa, Çerkes gençlerini yüksek öğrenim için büyük kentlere doğru yola düşürmüştür. 1980'li yıllar ise tıpkı "memleket" sorunlarına duyarsız kalamayan diğerlerinin başına geldiği gibi, başka türlü sürgünlerin yılları olmuştur. Çerkes aydınları, üniversite öğrencileri Türkiye'nin politik çalkantılarıyla, kutuplaşmaları içerisinde tutukları saflara göre değişen şiddetlerde politik sürgünlere uğramış, bildik mekanlarda "zorunlu iskana" tabi tutulmuştur. Bu fırtınadan yara almadan kalanlar ise çoğunlukla yeni kentlerde yeni yaşamların peşine düşmüşlerdir. İlk defa bu dönemde anayurtlarına "kesin dönüşler" de başlamıştır. 1990'lı yıllar büyük sürgünden sonra ilk defa neredeyse kitlesel olarak anayurtla yoğun ilişkiler kurulan yıllar olmuştur. Türkiye Çerkesleri bağımsızlık savaşı veren Abazaların, Çeçenlerin mücadelelerine katılmışlar, Güney Osetya ile dayanışmaya girmişler, yıllardır izlerini bulmaya çalıştıkları akrabalarına kavuşmuşlar, heyetler, öğrenciler, öğretmenler gönderip, ağırlamışlar, geziler düzenleyip atalarının topraklarını hiç değilse bir defa görmenin mutluluğunu yaşamışlar, karşılıklı evlenmeler gerçekleştirmişler, yılın bir kısmını oralardaki akraba evlerinde geçirir olmuşlar, iş kurup bir ayakları oralarda, bir ayakları buralarda yaşamaya başlamışlardır. Dönüp yapanların sayısı artmıştır. Türkiyeli Çerkesler olarak, "zorunlu büyük sürgünü" ve onunla karşılaştırıldığında "küçük" sayılabilecek diğer tarihi yazılmamış (zorunlu/gönüllü) sürgünleri, göçleri ortak belleğimiz haline gelen çoğu acı öykülerle yaşadık. Her birimizin ailesine, ya da öznel tarihine bu sürgünlerden/göçlerden bir pay düştü ve bizleri "biz" kılan izler bıraktı. Acaba hangi sorular ve cevaplarla tanımladık kendimizi, nasıl yabancıladık, nasıl yabancılandık, büyük sürgünden 133 yıl sonra ne kadar yer(li)leştik, ne kadar yer(li)leş(e)medik? Özetle diasporadaki "biz" oluş serüvenimiz bu topraklarda doğup büyümüş beşinci kuşaktan bir Çerkes'in gözüyle bakıldığında nasıl? Diaspora Kimliklerimizp> Atalarımızın yerleştirildikleri coğrafyalardaki çoğunluk nüfustan farklılığını niteleyen özellikler çok belirgindi. Bu yüzden büyük dedelerimizin, zorunlu iskana tabi tutuldukları toprakların havasına, suyuna, insanına, kültürüne alışmaları hiç kolay olmadı. Köylerinde kendi kendilerine bırakılırlarsa sorun çıkmıyordu, çıkarsa da geleneklerinin öngördüğü biçimlerde çözümlüyorlardı. Çocuklar evlerinde, sokaklarında Çerkesce konuşulan köylerde ilk önce anadillerini öğreniyorlardı. Düğünleri, cenazeleri, kadın/erkek, genç/yaşlı ilişkileri, giysileri, yemekleri, el sanatları anayurtlarındaki gibiydi. Ancak kaplarına sığamıyor, yerleştirildikleri yerlerde duramıyorlardı. Toprak işlemek onlara yetmiyordu. Geleneğe göre erkek çocuklar bir yaşına geldiklerinde, önlerine kama (silah), tespih, ekmek, kitap konuluyor, çocuğun eli silaha ya da kamaya giderse yiğit olacağına hükmediliyor, büyükler buna çok seviniyordu. Bu yüzden adeta "gönüllü sürgünlerle" bir cepheden diğerine yetiştiler. Yüreklerinde bir yandan yeniden cennet ülkelerine geri dönecekleri inancını saklı tutuyorlardı, diğer yandan hiç de yerleştirildikleri topraklarda misafirlermiş gibi davranmıyorlardı. Nitekim Cumhuriyetin kuruluşuna giden süreçte, sayısal güçlerinin ötesinde bir ağırlıkla temsil edildiler. Öyle ki "Çerkes kalpağını, Kuvayı Milliye hareketinin sembollerinden birisi haline getirdiler." Başka ifadeyle, kurtuluş mücadelesini kendilerine ait bir sembol ile işaretleyerek, onu Çerkeslerin (de) mücadelesi kıldılar. Bu, içinde yaşamaya başladıkları coğrafyaya aidiyet oluşturmaya başladıklarının güçlü bir işaretiydi, ancak aynı zamanda yeni siyasal sınırlar tesis edilirken, bu sınırlara karşılık gelmek üzere biçilen siyasal/kültürel kimliğin tarifine katılma talebine de işaret ediyordu. Ancak Çerkes kalpağının, düzenli ordunun üniforması karşısında daimi bir sembol olmasına imkan yoktu. Başka ifadeyle yeni devletin kimlik tarifi yapılmıştı, bu üst'ten tanımlanan kimliği kabul etmeyenlere, tıpkı ötekilere yapıldığı gibi zorunlu sürgün yolları göründü. Yerlerinden oldukları her zorunlu ya da gönüllü sürgünle birlikte, Çerkeslerin göreli olarak kapalı olan topluluk yaşamları çözülmeye uğradı. Çoğunluk nüfusu oluşturdukları yerlerde bile, bir kaç hanelik azınlığa düştüler. Büyük kentlere, başka başka ülkelere göç ettikce eridiler, yalnızlaştılar, yabancılandılar. Yalnızlaştıkca yeni yeni dayanışma biçimleri içine girdiler. Yabancılandıkca, farklılıklarını törpülemeye diğerleri gibi olmaya başladılar. Bu modern zamanlar göçü sırasında Çerkesler, gündelik yaşam pratikleri itibariyle "büyük sürgün" sonrasında yaşandığı kadar uyum sorunu çekmediler. Kent(li)leşmek onlar için hiç zor olmadı. Çünkü Çerkeslerin köy pratikleri geleneksel köy(lü) pratiklerinden farklıydı. Yerleşim yerlerine, ötekilerle ilişkilerinin niteliğine göre derecesi değişmekle birlikte dışarıya hep biraz açıklardı. Sürgünlerini/göçlerini bütünüyle içlerine kapanarak değil, dışarıya açılarak yaşadılar. Dolayısıyla kentler, uzun dönemde cemaat ilişkilerini yeniden ürettikleri, içlerine kapandıkları yerler değil, tam tersine dışarı döndükleri yerler oldu onlar için. Çerkeslik kimlikleri giderek, tıpkı bir kenarda yeniden açık havada çalınacağı günü bekleyen ata yadigarı mızıkaları gibi evlerine hapsedildi. "Biz" oluşları bayramlardan bayramlara görüşülen akrabalarla birlikte Çerkes yemekleri yenildiğinde, modern düğünlerde ancak orkestra ara verdiğinde beş-on dakika dinlenmek üzere çalınan müzik sırasında hatırlanan bir şeye dönüştü. Evlerde çocuklar, babaannelerinin gönlü olduğunda çaldığı fendire, Kafkasya'dan kırk yılda bir gelenlerden alınıp, çok değerli bir şey olarak çoğaltılarak elden ele dolaşan müzik kasetlerine acemice ayak uydurmaya, dinledikleri şarkılarda nelerin anlatıldığını öğrenmeye çalıştılar. Dorukları her mevsim karlı yüce dağları ve ırmaklarıyla bir cennet ülkeden sözedildiğini öğrendiler. "Nerelerde orası?" diye sordular. Bir iç çekişle birlikte "çok uzaklarda" cevabını aldılar. Baba ile babaanne ya da dede birden Çerkesce konuşmaya başladıklarında, büyükler kendilerinden yine bir şey saklıyor merakıyla, sözcükleri yakalamaya çalıştılar, yapamadılar. Bu başka hiçbir yerde -sokakta/okulda- duymadıkları, sadece halalara, amcalara yani büyüklere ait olan dili hep öğrenmeye karar verdiler, hiç beceremediler. Türkçeyi çok sonradan öğrenen babaannelerinin "çay soğumuş" değil de "üşümüş" demeye devam ediyor olmasına gülüştüler. Onun bir zamanlar ne kadar "zengin", ne kadar "mutlu" olduklarına, sonra nasıl yollara ve yoksulluklara düştüklerine dair anlattıklarını masal gibi dinlediler. (Bunların sürgünlerle, göçlerle geçmiş bir yaşamdan kalan kırık anılar olduğunu çok sonraları, ancak yeterince büyüdüklerinde anladılar). Akrabalardan birisi Türk ile evlendiğinde büyüklerin "yazık" diye derinden iç geçirdiklerine tanık oldular. Yakınlardan birisine kızıldığında ona; "senin yaptığını Türkler yapmaz" denildiğini işittiler. Böyle evlerde çocuklar evleriyle sokakta/okulda gördüklerinin, işittiklerinin birbiriyle pek örtüşmediğini gördüler ve nihayet bu sokakta/okulda işitmedikleri dilde konuşup, dorukları karlarla kaplı dağlarıyla cennet gibi bir ülkeden sözeden müzikler dinleyen büyüklerine, "biz kimiz?" diye sordular. "Çerkes Türküyüz!" biçiminde bir cevap aldılar. Çocuk akıllarıyla bunun evde Çerkes, sokakta/okulda Türk olmak anlamına geldiğini düşündüler. Bu ikili kimliği daha fazla sürdüremediler, daha çok okullu oldukca daha çok Türk, daha az Çerkes oldular. Dönem büyüklerin "Milliyetçi" ideolojinin çeşitli biçimleri içinden kendilerini ifade etmeye başladıkları dönemdi. Diasporada 133 yılı arkalarında bırakan Türkiyeli Çerkesler, bu topraklara sürgün insanlarına özgü mevzilerden tutunmaya çalışarak varoldular. Kaf Dağı'nın ötesindeki anayurtları hep ortak aidiyetlerini besleyen başlıca kaynak oldu. Ancak hiç bitmeyen zorunlu/gönüllü sürgünlerle bu topraklara yerleşebildikleri ölçüde, yerlileştiler, bu arada da etnik/kültürel kimliklerini başkaları üzerinde hiç bir hakimiyet ya da üstünlük iddiası taşımayan bir övüncün adına dönüştürdüler... Artık geriye doğru dönüp ürettikleri üzerine düşünmelerinin, sonra da ileriye doğru yönelip, yeni kimlik stratejileri geliştirmelerinin zamanı geldi. Evlerinde giderek daha az Çerkes, okullarında/sokaklarında daha çok Türk olunan ülkede, gençler daha yüksek okullara gitmek üzere evlerinden ayrıldıklarında, kendilerini her biri farklı farklı yöntemlerle ülkeyi kurtarmaya karar vermiş olan gruplar içinde buldular. Türkiye'nin mevcut politik kutuplaşması içerisinde bir kısmı farklı vurgularla da olsa "ezilen/sömürgeleştirilen halklar", "ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı", "halkların kardeşliği" söylemiyle, diğer kısmı, "Esir Türkler" söylemiyle eklemlendi. Çok farklı "özgürlük" tanımlarının peşine düştüler, karşıt yönlere doğru yola çıktılar, aralarında derinden ikiye bölündüler. Kültürel kimliklerini yaşamak ve yaşatmak isteyenler için büyük kentlerdeki Kuzey Kafkas Kültür Dernekleri, sürgün/göç insanlarının hegemonik merkezlerin buyurganlığıyla bastırılan kimliklerinin soluk alabildiği mevziler olarak çok önem kazandı. Derneklerindeyken kendilerini hem evlerinde gibi -güvende- hissedebildiler, hem de buraları söyleyecek sözü olan bir kamusallığa dönüştürmeyi başardılar. Kültürel/etnik kimliklerinin, farklılıklarının yüzyıllardır topluluk yaşamları içerisinde dokunduğu biçimleriyle ayırdına varılsın istediler Aralarında birbirlerini Şapsığ, Khabardey, Abaza olarak, ya da aile/soy adlarıyla andılarsa da, başkaları karşısında, kendilerini çağrıldıkları adla; Çerkes olarak ifadelendirdiler. Bu adı övünçle söyleyerek, Çerkes denilince akla ge(tiri)len hakim kodları sarstılar. Yani Çerkes Ethem'den ("hıyanetlerden") sözedilirken bir türlü, Çerkes kadınından ("meziyetlerden") sözedilirken bir başka türlü işaretlenen/sabitlenen, böylelikle kendilerine yabancılandıkları çoğunluklarca atfedilmiş özelliklerle kodlanan isimlerine sahip çıktılar, onu kendilerinin kıldılar. Bunu bir yandan resmi tarihi sorgulayarak, bu tarihe ilişkin kendi sözlerini söyleyerek, yaşadıkları topraklardaki yazılmamış tarihlerinin, öykülerinin peşine düşerek yapmaya çalıştılar, diğer yandan Kaf Dağı'nın arkasındaki ata topraklarının erişelemez olmadığını keşfedip, oralarda yeniden-üretilen kültürlerinin izini sürerek. Böylelikle Çerkes aydınları, yaşayan edebiyatlarını, müziklerini, danslarını anayurtlardan, yüzlerini yeni bir heyecanla bu mitik ülkelere dönmüş olan diasporadakilere taşıdılar. Oralarda yazılıp, söylenenler buralarda mümkün olduğu kadar "aslına" layık biçimde okunmaya, söylenmeye, sergilenmeye çalışıldı, yeniden-yorumlandı. Özetle, etnik/kültürel kimliklerini yeniden tarif ettiler, varoluş sorunlarını dillendirdiler, yokolmamak için kendi kaderlerinin yapıcısı olma çareleri üzerine düşündüler. Buldukları çareler, onları yokolmamak için anayurtlarına "dönüş"ü tek çözüm olarak görenler ve doğdukları bu topraklarda verilen demokrasi mücadelesine katılarak etnik/kültürel varoluşlarını tescil etmeyi hedefleyenler olmak üzere ikiye ayırdı. 1970'lerin sonlarına doğru yolun bu yakasında saf tutanlar, artık kimlik taleplerini kamusal alanda seslendirmeye başlamış, ancak seslendirme biçimlerinde ve eylemlerinde farklılaşmışlardı. Sonra yeniden sürgün/göç yılları geldi. Askeri darbe ile başlayan 1980'li yıllar, Çerkes aydınları için atalarınınkinden farklı türden sürgünlere/göçlere uğradıkları yıllar oldu. Kimi dernekleri kapatıldı, yöneticilerinden hesap soruldu. Kimileri hiç tanımadığı ülkelere, kentlere göç etti, kendini öz-sürgünlere gönderdi. Yeni yabancılıkları ve yabancılanmaları seçti. Kimileri bu zorunlu/gönüllü sürgün döneminde kamusal alanda dillendirilmekten alıkonulan kimliklerini, yol arkadaşı olarak seçilen eşlerle paylaşılan evlerine taşıdı. Eğer biliniyorsa Çerkesce (ağızlar ve dillerle) konuşulmaya özellikle özen gösterilen bu evlerde, Adığe, Abaza vd. adları taşıyan çocuklar büyütüldü. Ancak Çerkeslik kimliklerini evlere hapsetmek bu defa kolay olmadı. Diasporadakiler kısa süren bir içe kapanışın ardından, kendilerini ifade etmenin "yeni" yollarını buldular; sanatın, sembollerin dilini kullanarak konuşmayı sürdürdüler, kamusal/siyasal alanda sessizce işleyen dayanışma ağları geliştirdiler. Kulaklarını, gözlerini anayurtlarına daha da çok çevirdiler. Bu dönemde dönüşü tek çare olarak görenler daha da çoğaldı, dönenlerin anlattıkları dilden dile dolaşmaya başladı. 1990'lı yıllarda ise, çehresi radikal olarak değişen dünya ve bölge koşulları içerisinde Türkiyeli Çerkesler kimliklerini, yeni farklılaşmalar, etkileşimler, yeni dayanışma biçimleri içerisine yeniden dokumak durumunda kaldılar. 1989 yılının ardından açılan kapılar, diasporadakileri, birdenbire coğrafi olarak yakınlarında olanlardan uzaklaştıran, uzaklarında olanlarla ise yakınlaştıran sonuçlar yarattı. Bu arada anayurtlarıyla kurdukları ekonomik, kültürel ilişkiler yoğunlaşıp, kalıcı bir niteliğe büründükce kendilerini ortak kültürel kimliklerine gönderme yapan Çerkesliklerinden önce, etnik/kültürel alt-kimlikleri içerisinden tanımlamayı tercih eder oldular. Bu Türkiye'deki örgütlenmelerine de yansıdı, ayrı dernek ya da vakıf çatıları altında toplanma eğilimini artırdı. Ancak Kafkasya'da meydana gelen çeşitli politik gelişmeler, Abhazya, Çeçenistan ve Güney Osetya'da verilen mücadeleler sırasında Kuzey Kafkas Cumhuriyetlerinin birlikte davrandıkları takdirde bölgelerinde bir güç olabileceklerini ortaya çıkardı. Bu arada Türkiyeli Çerkesler de güçlerini birleştirdiklerinde anayurtlarıyla etkili bir dayanışma içinde olabileceklerini anladılar. 1990'lı yılların sonuna doğru Kafkas Derneği çatısı altında yeniden birlikte davranmaya başlamalarında bu önemli bir etken oldu. Kaynak: Nart Dergisi, Sayı 4, Ekim-Aralık 1997.p>+''+Sevda Alankuş
Avrupa Birliği-Türkiye Katılım Ortaklığı
GENİŞLEME YOLUNDA YENİ BİR İVME TÜRKİYE İÇİN YENİ BİR ADIM Avrupa Komisyonu, bugün 13 aday ülkeden her birinin katılıma yönelik olarak kaydettiği ilerleme konusundaki Düzenli Raporları kabul etmiştir. Komisyon, her Düzenli Raporun bulgularından yararlanarak ayrıca bir Genişleme Stratejisi Belgesini kabul etmiştir. Komisyon, bu belgede aday ülkelerin üyelik yükümlülüklerini üstlenme ve müzakereleri başarıyla tamamlama kabiliyetine bağlı olarak Birliğin 2002 sonundan itibaren yeni üyeleri kabul edebilecek konuma gelmesinin sağlanması için somut adımlar önermektedir. Strateji belgesi, ayrıca ilk katılımların gerçekleştirilmesi konusundaki temel koşullardan birinin Avrupa Birliği'nin kurumsal reformu olduğunu hatırlatmaktadır. Bu nedenle, Avrupa Konseyi'ne Nice'de yapılacak gelecek toplantısında (7-8 Aralık 2000) gerekli kararları alması çağrısında bulunmaktadır. Ayrıca, Türkiye'ye ilişkin Düzenli Raporun bulguları esas alınarak Avrupa Komisyonu, ilk kez Türkiye için bir Katılım Ortaklığı önermiştir. TÜRKİYE KATILIM ORTAKLIĞI Komisyon, bugün Türkiye'ye ilişkin Düzenli Raporla birlikte Düzenli Rapordaki analize dayalı olarak ilk kez bu ülke için bir "Katılım Ortaklığı" önerisi sunmuştur. Katılım ortaklığı, Avrupa Konseyi tarafından belirlenmiş olan katılım kriterlerinin yerine getirilmesine ilişkin ilkeleri, bu kriterlerin yerine getirilmesine yönelik kısa vadeli öncelikleri ve orta vadeli hedefleri, katılım öncesi stratejisi için sağlanmış olan mali yardımı ve bu yardımın hangi koşullarda sağlandığını hatırlatmaktadır. Öncelikler ve ara hedefler, özellikle insan hakları ve temel hak ve özgürlükler alanındaki siyasi kriterlere, ekonomik kriterlere, '"müktesebatı" devralma kapasitesine ve idari ve adli kapasitenin güçlendirilmesine ilişkindir. GENİŞLEME STRATEJİSİ BELGESİ Müzakereler için yeni bir ivme yaratılması Komisyon, bugüne kadar kaydedilen ilerlemeye dayalı olarak müzakerelerin daha önemli bir aşamaya ulaştırılması ve sonuçlanmaları için izlenecek yolun ortaya konulması için bir strateji belirlenmesi zamanının geldiği görüşündedir. Komisyon, bu amaçla: geri kalan sorunların 2001 ve 2002'de çözülmesi için açık bir takvim içeren ayrıntılı bir "yol haritası" önermektedir, geçici önlemler konusundaki talepleri çözüme kavuşturmak üzere Komisyon'un kabul edilebilir, müzakere edilebilir veya kabul edilemez bulduğu durumlar arasında ayrım gözeten bir yöntem öngörmektedir, Müzakerelerin 2000'de başlatıldığı altı aday ülke ile geri kalan bölümler konusunda müzakerelere başlanmasına yönelik bir yaklaşım önermektedir, Türkiye'ye yönelik katılım öncesi stratejisinin uygulanması konusunda tavsiyelerde bulunmaktadır. DÜZENLİ RAPORLAR Düzenli Raporlar, Kopenhag kriterlerinin ışığında (yani politik ve ekonomik olarak ve üyelik haklarını ve yükümlülüklerini üstlenme kabiliyeti açısından) her başvuran Devletin katılma yolunda kaydettiği ilerlemeyi incelemektedir. Bu yılki raporlarda aday ülkelerin idari kapasitesinin gelişmesine özel bir önem verilmektedir. Raporlar, daha önceki yıllardaki aynı yöntem kullanılarak hazırlanmıştır. Yani, ilerlemeyi kararlar, fiilen kabul edilmiş olan mevzuat (yani taslak mevzuat değil) ve fiilen uygulanmış olan önlemleri temel alarak değerlendirmektedirler. 2000 Raporları, 1999 Raporlarından bu yana meydana gelen yeni gelişmeler üzerinde odaklaşmakla birlikte aynı zamanda belirli bir sektörün genel durumu konusunda genel bilgi vermektedirler. Genel olarak, son Düzenli Rapordan bu yana bir çok aday ülkede yeni yasaların kabul edilmesinde oldukça iyi bir ilerleme kaydedilmiştir. Bunun aksine, müktesebatın uygulanması ve uygulatılması için gerekli kurumların oluşturulması ve güçlendirilmesindeki ilerleme bütün aday ülkelerde eşit düzeyde gerçekleşmemiştir. Temel bulgular, genel olarak cesaret vericidir: Türkiye dışındaki bütün aday ülkeler siyasi kriterleri yerine getirmeye devam etmektedirler. Bir kaç istisna dışında aday ülkelerin rapor dönemindeki genel ekonomik performansı, iyi olarak görülebilir. Üyelik yükümlülüklerinin üstlenmesi kabiliyeti, müktesebatın benimsenmesini, uygulanmasını ve uygulatılmasını gerektirmektedir. Bu ayrıca müktesebatın etkin şekilde uygulanması ve uygulatılması için yeterli idari ve adli yapıların mevcut olmasını zorunlu kılmaktadır. TÜRKİYE İÇİN KATILIM ORTAKLIĞI Kısa Vadeli Öncelikler (2001) Güçlendirilmiş siyasal diyalog ve siyasal ölçütler Siyasi diyalog bağlamında Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği'nin Kıbrıs sorununa kapsamlı bir çözüm bulma sürecinin başarılı bir biçimde sonuçlanması yolunda gösterdiği çabalara güçlü destek vermek . Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 10.maddesi doğrultusunda, ifade özgürlüğü hakkı için Yasal ve anayasal güvenceleri güçlendirmek. Bu bağlamda şiddet içermeyen görüşlerini açıklamaktan hüküm giymiş kişilerin durumuna işaret etmek. Dernek kurma özgürlüğü ve barışçıl toplantı hakkı ve sivil toplumun gelişmesini cesaretlendirmek için yasal ve anayasal güvenceleri güçlendirmek. İşkence uygulamalarına karşı mücadeleyi pekiştirmek için yasal hükümleri güçlendirmek ve bu yönde gereken bütün tedbirleri almak ve Avrupa İşkenceyi Önleme Sözleşmesine uyumu sağlamak. Mahkeme öncesi gözaltı ile ilgili yasal uygulamaları (prosedürleri), Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi hükümleri ve İşkenceyi Önleme Komitesi tavsiyeleri doğrultusunda daha fazla uyumlulaştırmak. Her türlü insan hakları ihlaline karşı hukuki yeniden yargılama olanaklarının güçlendirilmesi Diğer ülkeler ve uluslararası örgütlerle işbirliği içinde kanun uygulayıcı yetkililerin insan hakları konusunda yoğun olarak eğitimi. Yargının - Devlet Güvenlik Mahkemeleri de dahil olmak üzere – işleyiş ve etkinliğini uluslararası standartlara uygun olarak iyileştirmek. Özellikle, hakim ve savcıların Avrupa Birliği mevzuatı – insan hakları alanı dahil olmak üzere – eğitimlerini güçlendirmek. Ölüm cezası ile ilgili fiili moratoryumun devam etmesi. Türk vatandaşlarının kendi anadillerinde televizyon ve radyo yayını yapmalarını yasaklayan her türlü yasal hükmün kaldırılması. Bütün vatandaşların ekonomik, sosyal ve kültürel olanaklarını artırıcı bir bakış açısıyla, bölgesel dengesizliklerin azaltılmasına yönelik, ve özellikle Güneydoğudaki durumun iyileştirilmesi için kapsamlı bir yaklaşım geliştirmek. Ekonomik Ölçütler Özellikle kamu harcamalarının denetim altına alınmasına ilişkin olarak IMF ve Dünya Bankası ile üzerinde mutabık kalınan hali hazırdaki enflasyonla mücadele ve yapısal reform programının uygulanmasının sağlanması. Saydamlığın ve izlemenin güvenceye alınması amacına yönelik olarak mali sektör reformunun uygulanmasına süratle başlanması. AB usulleri ve Katılım Öncesi Ekonomik Programın (KÖEP) sunulması ile uyumlu olmak üzere, yıllık mali durum bildirimini içeren bir katılım öncesi mali izleme yöntemi hazırlanması. Katılım Öncesi Ekonomik Programın (KÖEP). KÖEP, ülkenin kapsamlı bir ekonomik program yoluyla AB'ye katılıma hazırlanması amaçlamaktadır. Tarımsal reformların sürdürülmesi. Sosyal unsur dikkate alınarak devlet işletmelerinin özelleştirilmesine devam edilmesi. İç Pazar Fikri ve sınai haklar: Fikri haklar mevzuatı uyumuna devam edilmesi ve korsanlıkla mücadelenin güçlendirilmesi. Malların serbest dolaşımı: Avrupa standartları, belgelendirme ve uygunluk değerlendirmesi ve markalama konularında uyumun hızlandırılması; mevcut piyasa izleme ve değerlendirme yapılarının teçhizat ve eğitim ile desteklenerek güçlendirilmeye başlanması; Yeni ve Küresel Yaklaşım ilkelerinin iç hukuka aktarılmasını sağlayacak belirli sektörlere (gıda, ilaç, kozmetik, tekstil) ve çerçeve mevzuata ilişkin çalışmaların hızlandırılması ve uygun idari yapılar oluşturulması; ticaret önündeki teknik engellerin kaldırılması. Rekabet: Saydamlık ve devlet yardımının düzenli takibinin sağlanmasına temel teşkil etmek için devlet yardımının kontrolü konusundaki sorumluluğu belirtecek mevzuatın kabulü, Kamu alımları: Özellikle alım sisteminin daha saydam ve hesap verebilir hale getirilerek Topluluk müktesebatı ile uyumuna başlanması. Vergilendirme Özellikle oranlar, işlem muafiyeti kapsamı, vergilendirme kapsamı ve vergi yapısı olmak üzere tüketim vergileri ve KDV konularında uyuma başlanması; yeni vergi önlemlerinin Kurumlar Vergisi İşleyiş Prensipleri ile uyumlu olmasının güvenceye alınması ve ayrımcı önlemlerin elenmesi. Tarım İşleyen bir tapu kayıt sisteminin, hayvan tanımlama sistemlerinin ve bitki geçiş izin sistemlerinin geliştirilmesi ve tarımsal piyasaların izlenmesi, yapısal ve kırsal gelişime yönelik önlemlerin uygulanması amacıyla idari yapıların iyileştirilmesi. Hayvan ve bitki hastalıkları ile mücadele mevzuatı uyumu öncelikli olmak üzere, hayvan ve bitki sağlığı konusundaki Topluluk mevzuatı için uygun bir uyum stratejisi oluşturulması ve özellikle laboratuvar testlerine, kontrol düzenlemelerine ve kuruluşlarına mahsus uygulama kapasitesinin artırılması. Balıkçılık Balıkçılık kaynaklarının kullanımı, piyasa ve yapısal gelişmelerin bir kaynak yönetimi politikası ile izlenmesi, denetim ve kontrol önlemleri ve balıkçılık filosu sicilinin iyileştirilmesi için idari yapıların oluşturulması. Taşımacılık Taşımacılık alanındaki AB müktesabatının iç hukuka yansıtılması için bir program kabul edilmesi. Denizcilik güvenlik standartlarına ilişkin mevzuatın uyumuna başlanması ve güvenlik standartlarının uygulanması. Sınıflandırma kuruluşlarının izlenmesi ve Türk bandıra sicilinin performansının artırılması konularında deniz taşımacılığı için bir eylem planının kabul edilmesi. Denizcilik idaresinin, özellikle devlet bandıra denetiminin, güçlendirilmeye başlanması. İstatistik Özellikle nüfus ve sosyal istatistikler, bölgesel istatistikler, iş istatistikleri, dış ticaret ve tarım istatistikleri olmak üzere istatistiklerin daha fazla geliştirilmesi için bir strateji benimsenmesi. Ticari kayıtların AB standartları ile aynı düzeye getirilmesi. İstihdam ve Sosyal Konular AB müktesabatı ile uyum için bir strateji ve ayrıntılı bir program benimsenmesi. Çocuk işgücü sorunu ile mücadele için yapılan çabaların daha güçlendirilmesi. Diğerlerinin yanı sıra, sendikal haklara saygı duyulması ve sendikal eylemler üzerindeki kısıtlayıcı hükümlerin kaldırılarak etken ve özerk sosyal diyalog için gerekli koşulların güvenceye alınması. AB müktesabatının geliştirilmesi ve uygulanmasına yönelik sosyal ortakların kapasite oluşturma çalışmalarının desteklenmesi. Enerji Enerji sektöründeki AB müktesabatının kabulü için bir programın uygulamaya konması. Elektrik ve gaz sektörleri için bağımsız bir düzenleyici kurum oluşturulması: bu kurumun görevlerini etkin bir biçimde yapmasını sağlayacak yetki ve araçların verilmesi. Başta elektrik ve gaz yönergeleri ile piyasaların açılması olmak üzere, iç enerji piyasasının kuruluşuna yönelik hazırlıkların yapılması. Telekomünikasyon Ruhsatlandırma, karşılıklı bağlantı ve evrensel hizmet alanlarında AB müktesabatı ile uyumun sağlanması; serbestleştirme ihtiyaçlarının daha da irdelenmesi; Bağımsız düzenleyici kurumun kapasite oluşturmasının güçlendirilmesi, bir başka deyişle mevzuatı uygulama yeteneğinin güçlendirilmesi. Bölgesel politika ve yapısal araçların eşgüdümü Topluluk kurallarına uygun bir NUTs sınıflandırmasının hazırlan-ması. Etkili bir bölgesel politikanın geliştirilmesi için bir strateji benim-senmesi. Türkiye'nin planlama sürecinde projelerin seçiminde bölgesel politika ölçütlerini kullanıma başlama-sı. Kültür ve Görsel-İşitsel Sektör Politikası Özellikle Sınırsız Televizyon Yönergesi ile ilgili olmak üzere, görsel-işitsel politika alandaki mevzuatın uyumuna başlanması. Çevre Müktesabatın uyumu için ayrıntılı yönerge özelinde bir programın kabu-lü. Çevresel Etki Değerlendirme yönergesinin yasalaştırılması. Her yıl için gerçekçi kamu ve özel sektör finansman kaynakları ile uyum maliyeti tahminlerine dayanan yatırımların finansmanı konusunda bir plan geliştirilmesi (yönerge öze-linde). Adalet ve içişleri Adalet ve içişleri alanında Avrupa Birliğindeki mevzuat ve uygulamalar konularında bilgilendirme ve bilinçlendirme programları geliştirilmesi. Organize suçlar, uyuşturucu ticareti ve yolsuzlukla mücadelenin iyileştirilmesi ve kara para aklama ile mücadele için kapasitesinin güçlendirilmesi. Gümrükler Serbest bölgeler ile ilgili mevzuatın uyumuna devam edilmesi ve yeni Gümrük Kanunu ve uygulama hükümlerinin uygulanmasının güvenceye alınması. İdari ve adli kapasitenin pekiştirilmesi Kamu idaresinin müktesabatı yürürlüğe koyma ve yönetme kapasitesinin, özellikle eğitim yoluyla ve yasadışı göçün ve insan ve uyuşturucu ticaretinin önlenmesine yönelik etkin sınır denetiminin geliştirilmesi dahil olmak üzere ilgili bakanlıklar arasında uygun koordinasyon yoluyla iyileştirilmesi. İlgili idari kurumların güçlendirilmesi dahil kamu idaresinin modernizasyonunun hızlandırılması. Mali kontrol işlevlerinin güçlendirilmesi, gümrüklerin verimliliğinin artırılması, vergi idarisinin modernize edilmesi ve kaçakçılıkla mücadele kapasitesinin artırılması; sınırlarda yapılan hayvan ve bitki sağlığı denetimlerinin güçlendirilmesi, gıda denetim idaresinin yeniden yapılandırılması ve kalitesinin iyileştirilmesi, adli sistemin işlerliğinin geliştirilmesi ve Topluluk hukuku ve uygulaması konularında yargı mensuplarının eğitiminin daha fazla teşvik edilmesi. Program yönetimi için hukuki, idari ve bütçe çerçevesinin kabulü (denetim elkitabı ve denetim takibi). Orta Vadeli Öncelikler Güçlendirilmiş siyasal diyalog ve siyasi Ölçütler Helsinki sonuçlar bildirgesine uygun olarak, siyasal diyalog bağlamında, anlaşmazlıkların Birleşmiş Milletler Anayasası'na uygun şekilde barışçı yollardan çözülmesi ilkesi kapsamında, Helsinki sonuçlar bildirgesinin 4. maddesinde atıf yapıldığı gibi, devam eden sınır anlaşmazlıklarını ve diğer ilgili konuları çözmek için her çabayı sarf etmek" Hiçbir ayırıma tabi tutulmaksızın ve dil, ırk, renk, cinsiyet, politik düşünce, felsefi inanç veya dinlerine bakılmaksızın tüm bireylerin bütün insan hakları ve temel özgürlüklerden tam olarak yararlanmalarının güvence altına alınması. Düşünce, vicdan ve din özgürlüklerinden yararlanma koşullarının daha da geliştirilmesi. Türk Anayasasının ve diğer ilgili mevzuatın, bütün Türk vatandaşlarının hak ve özgürlüklerini Avrupa İnsan Haklarının Korunması Sözleşmesinde belirtildiği gibi güvence altına alan bir bakış açısıyla, tekrar gözden geçirilmesi ve bu tür yasal reformların uygulanmasının ve Avrupa Birliği Üye Devletlerinin uygulamalarıyla uyumun sağlanması. Ölüm cezasının kaldırılması, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 6 No.lu Protokolü'nün imzalanması ve onaylanması. Uluslararası Medenî ve Siyasî Haklar Sözleşmesi ve tercihli Protokolü'nün, ve Uluslararası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi'nin onaylanması. Cezaevlerindeki gözaltı koşullarının Birleşmiş Milletler Hükümlü ve Tutukluların Muamelesinde Gözetilecek Standard Asgari Kurallar ve diğer uluslararası normlara uygun hale gelecek şekilde düzeltilmesi. Milli Güvenlik Kurulunun hükümete bir danışma organı niteliğindeki Anayasal rolünün Avrupa Birliği üye ülkelerinin uygulamalarına uyumlulaştırılması. Güneydoğu'da halen devam etmekte olan Olağanüstü Hal'in kaldırılması. Kültürel çeşitliliğin sağlanması ve kökenlerine bakılmaksızın tüm vatandaşların kültürel haklarının güvence altına alınması. Bu hakların kullanılmasını engelleyen her türlü yasal hüküm – eğitim alanındakiler de dahil olmak üzere – kaldırılmalıdır Ekonomik ölçütler Özelleştirme sürecinin tamam-lanması. Tarım ve mali sektör reformlarının tamamlanması. Emeklilik ve sosyal güvenlik sisteminin sürdürülebilirliğinin güvenceye alınması. Genç kuşağa ve dezavantajlı bölgelere özel önem verilerek genel eğitim ve sağlık düzeyinin yükseltilmesinin sağlanması. İç pazar Malların serbest dolaşımı: AB müktesebatı ile uyumun tamamlanması; Avrupa standartları ile uyumun tamamlanması; mevcut belgelendirme, piyasa denetimi ve uygunluk denetimi yapılarının güçlendirilmesinin tamamlanması. Şirketler hukuku: AB müktesabatı ile bağdaşmanın tamamlanması. Verilerin korunması: mevzuat uyumu ve uygulamanın tamamlanması. Sermayenin serbest dolaşımı: Özellikle yabancı yatırımcılar için kısıtlamaların kaldırılarak uyumun tamamlanması. Rekabet: bölgesel yardım projeleri dahil olmak üzere devlet yardımlarına ilişkin AB müktesabatı ile uyumun tamamlanması ve tekeller ve özel haklardan yararlanan şirketler ile ilgili mevzuatın uyumu. Kamu ihaleleri: AB müktesabatı ile uyumun tamamlanması; etkin uygulamanın güvenceye alınması. Vergilendirme Ulusal mevzuatın AB müktesabatı ile uyumunun tamamlanması. Tarım Tarımsal ve kırsal gelişme politikalarında müktesabat için hazırlıkların tamamlanması. Gıda işleme kuruluşlarının (et, süt işleme tesisleri) AB hijyen ve halk sağlığı standartlarına uyacak şekilde modernizasyonu ve test ve teşhis tesislerinin daha fazla kurulması. Balıkçılık Ortak balıkçılık politikasının yürürlüğe konması ve uygulanmasına ilişkin kapasite geliştirilmesinin tamamlan-ması. Türkiye'deki balıkçılık ürünlerinin toplam kalite standartları ve güvenliğinin geliştirilmesine devam edilmesi. Taşımacılık Kara taşımacılığı (piyasaya giriş, yol güvenliği, tehlikeli maddeler kuralları ve vergilendirme), demir yolları, hava taşımacılığı (özellikle hava güvenliği ve hava trafiği yönetimi) ve iç su yollarına (tekneler için teknik gerekler) mevzuatılarına ilişkin uyumun tamamlanması. Denizcilik güvenliği başta olmak üzere taşımacılık mevzuatının etkin biçimde yürürlüğe konması ve uygulanmasının sağlan-ması. Türk ticaret filosunun (özellikle denizcilik ve kara taşımacılığı) İç Pazarla tam bütünleşmesini sağlayacak teknik normlar için hazırlanması. Ekonomik ve Parasal Birlik Merkez Bankası kanununun Avrupa Merkez Bankaları Sistemi'ne (ESCB) katılımı mümkün kılacak şekilde değiştirilme-si. Merkez Bankasının hükümetten bağımsızlaştırılmasının tamamlanması. İstatistikler Özellikle GSYİH tahmini, uyumlaştırılmış tüketici fiyat endeksleri, kısa vadeli göstergeler, sosyal istatistikler, ticaret sicili ve ödemeler dengesi alanlarında AB ile uyumlu istatistiksel yöntem ve uygulamaların kabulü. Makroekonomik istatistiklerin istatik alanındaki müktesabat ile daha fazla uyumu. Personelin yeterli eğitiminin sağlanması ve idari kapasitenin geliştirilmesi. İstihdam ve sosyal işler Kadınlara karşı ayrımcılığın geride kalan biçimleri ile cinsiyet, ırk veya etnik köken, din veya inanç, sakatlık, yaş veya cinsi yönelim temelindeki her türlü ayrımcılığın kaldırılması. İş hukuku, kadın ve erkeklere eşit muamele, mesleki sağlık ve güvenlik ve halk sağlığı alanlarındaki AB mevzuatının iç hukuka aktarılması, ilgili idari yapılar ve sosyal güvenliğin eşgüdümü için gerekli olan yapıların güçlen-dirilmesi. Sosyal politika ve ve istihdam alanındaki AB müktesabatının etkin biçimde yürürlüğe konmasının ve uygulanmasının sağlanması. Ortak istihdam incelemesinin başlatılması da dahil olmak üzere, ileride Avrupa İstihdam Stratejisine katılım perspektifi ile ulusal istihdam stratejisinin hazırlanması ve bu bağlamda, özellikle devam eden ve hızlanan yapısal değişimin etkisi olmak üzere, işgücü piyasası ve sosyal gelişmeleri izleme kapasitesinin geliştirilmesi. Özellikle sosyal güvenlik sisteminin mali açıdan sürdürülebilir hale getirilmesi gözetilerek yeniden yapılanması yoluyla sosyal korumanın daha da geliştirilmesi ve sosyal güvenlik ağının güçlendirilmesi. Enerji Enerji kuruluşlarının yeniden yapılandırılması ve muhtelif sektörlere girişin daha da serbestleştirilmesi; idari ve düzenleyici yapıların güçlendirilmesi. Ulusal mevzuatın enerji sektöründeki AB müktesabatına uyumunun tamamlanması. Telekomünikasyon Topluluk mevzuatının iç hukuka yansıtılmasının tamamlanması. Tüm iletişim sektörü için kapsamlı bir politikanın geliştirilmesi. Bölgeler politikası ve yapısal araçların koordinasyonu Birden çok yılı kapsayan bütçe hazırlama usulleri ve değerlendirmenin izlenmesini sağlayan yapıların kurulması da dahil olmak üzere, ülke içi farklılıklarının azaltılmasına yönelik ulusal bir politikanın geliştirilmesi. Kültür ve görsel-işitsel iletişim politikası Görsel-işitsel iletişim mevzuatının uyumunun tamamlanması ve bağımsız televizyon/radyo düzenleyici kurum kapasitelerinin güçlendirilmesi. Çevre Kurumsal, idari ve izleme kapasitesinin çevrenin korunmasını güvence altına alacak şekilde güçlendirilirken, özellikle çerçeve mevzuatın ve sektör mevzuatının geliştirilmesi yoluyla AB'nin çevre konusundaki müktesabatının yürürlüğe konması ve uygulanması. Mevzuatın, özellikle çerçeve mevzuat ve yatay mevzuat ile doğa korunması, su kalitesinin korunması ve atık yönetimi konularındaki mevzuatın, özel önem ile uygulanması; bir atık yönetimi stratejisinin uygulanması. İzleme ağları ve izin usullerinin yanı sıra veri toplama dahil çevre müfettişlikleri kurul-ması. Bütün diğer sektörel politikaların tanım ve uygulamasının sürdürülebilir gelişme ilkeleri ile bütünleştirilmesi. Çevresel Etki Değerlendirme yönergesinin yürürlüğe konması ve uygulanması. Gümrükler Serbest bölgeler, çift kullanımlı mallar ve teknolojiler, uyuşturucu üretiminde kullanılan maddeler (precursors) sahte ve krosan mallar başta olmak üzere mevzuat uyumunun tamalanması. Adalet ve içişleri Topluluk Hukuku ile adalet ve içişleri alanlarında AB müktesabatı uygulamaları konularında eğitim programları geliştirilmesi. Özellikle polisin hesap verme sorumluluğunun güvenceye alınmasına yönelik olarak adalet ve içişleri kurumlarının daha da geliştirilmesi ve güçlendiril-mesi. Schengen Bilgi Sistemi ve Europol'a tam olarak katılımın mümkün olması için veri koruma alanındaki AB müktesabatının kabulü; Vize mevzuatı ve uygulamasının AB mevzuatına uygun hale getirilmesine başlanması. Yasadışı göçün önlenmesine yönelik olarak, göç konusundaki AB müktesabatının ve eylemlerinin (kabul, yeniden kabul, sınır dışı etme) kabul edilmesi ve uygulanması. Sınır yönetiminin güçlendirilmeye devam edilmesi ve Schengen Sözleşmesinin tam olarak uygulanması için hazırlık yapılması. İltica konusundaki 1951 tarihli Cenevre Sözleşmesine konulan coğrafi çekincenin kaldırılması ve mülteciler için konaklama tesisleri ve sosyal destek mekanizmaları geliştirilmesi. Yolsuzluk, uyuşturucuyla mücadele, organize suçlar, kara para aklanması ve ceza hukuku ve medeni hukuk alanlarında adli işbirliği konularında AB müktesabatının kabulü ve uygulanması; bu alanlardaki uluslararası işbirliğinin daha da yoğunlaştırılması. İdari ve adli kapasitenin güçlendirilmesi AB politikalarının verimli yönetiminin sağlanması için, sınır yöneti-minin güçlendirilmesi ve Schengen Sözleşmesinin tam olarak uygulanmasına hazırlık dahil olmak üzere kamu idaresinin modernizasyonuna yönelik reformun tamamlanması. İç ve bağımsız mali kontrol için yasal çerçevenin tamamlanması; iç denetim/kontrol işlevlerinin uyumu için hükümet içinde merkezi bir kuruluşun kurulmasının tamamlanması; harcama merkezlerinde iç denetim/kontrol ünitelerinin kuruluşunun tamamlanması; ulusal iç hesap kontrolörleri/denetçileri için merkezi ve yerel düzeyde ve öncel (ex-ante) mali denetim düzeyinde "işlevsel bağımsızlığın" sonuçlandırılması; AB fonlarının kontrolu için bir denetim elkitabı hazırlanması ve hesap denetimi takibi geliştirilmesi. Bölgesel reformunun tamamlanarak bölge ve belediye yönetimi kavramlarının geliştirilmesi. Bölgesel düzeyde işler yapıların oluşturulması ve bölgesel gelişmeyle ilgili mevcut idari yapıların güçlendirilmesi. Avrupa Birliği
Taşdeğirmen
Dünyanın 40'tan fazla ülkesinde darmadağınık yaşamakta olan Çerkes halkının en acılı günlerinin 133. yılı bugün. Tarihi vatan topraklarından zorla koparılıp sürgüne gönderilen Kuzey Kafkasyalıların torunları olarak, özgürce ve kendi vatanında yaşamak isteğinden başka hiçbir günahı olmadığı halde kendilerine bu masum istekleri çok görüldüğü içindir ki savaşmak zorunda kalan ve şehit düşen ecdadımızı yad etmek, sağ kaldığı için sevinemeden iradeleri dışında sürgüne gönderilen dedelerimizin trajik yaşamlarını anmak için bir araya toplanmış bulunuyoruz. +''+ 21 Mayıs 1864 tarihi, Kuzey Kafkasyalılar için savaşta mağlup olmaktan çok ileri bir anlamı olan kapkara bir gündür. Çar II. Aleksandr'ın 500 Çerkes ileri geleninin ricasını reddederek, Çerkeslerin dünyanın muhtelif yörelerine dağılmasına ve bugünkü manzaranın doğmasına sebep olan uğursuz kararını verdiği gündür. İşte bu nedenledir ki Kuzey Kafkasyadaki Özerk Cumhuriyet Parlamentolarının kararıyla 21 Mayıs 1864 tarihi, nerede yaşarlarsa yaşasınlar, tüm Çerkeslerin ortak yas günüdür. 19. Yüzyıl başlarında Kırım, Gürcistan ve Azerbaycan'ı topraklarına katıp, Karadeniz kıyılarını kalelerle kuşatan Çarlık Rusya'sı, Kuzey Kafkasya'yı dört bir taraftan çevirmiş durumdaydı. Genişleme devrini yaşamakta olan Rus İmparatorluğu modern silah, araç ve gereçlere sahipti. Buna karşın Kuzey Kafkasyalılar, devletleşme sürecini henüz tamamlamamış olup, kabileler halinde yaşamakta ve belli bir otorite etrafında toplanmış değillerdi. Gerçi savaş meclisleri toplayıp kumandanlarını seçmek gibi geleneksel usulleri vardır ama kumandanlık ve ordu yapılanması süreklilik arz etmediği için kahramanca bir buçuk asır direnmelerine rağmen mağlubiyetten ve sürülmekten kurtulamamışlardı.Bugün pek çok Rus tarihçisi, yazarı, araştırmacısı, hatta siyaset adamı Çerkeslere reva görülen uygulamanın bir soykırım ve sürgün olduğunu açık olarak yazmaktadırlar. Sürgünün 133. yılı münasebetiyle Yeltsin'in vermiş olduğu mesaj da aynı mahiyettedir. Bu söylediklerimi teyit etmesi bakımından şu iki söylemi belirtmekte yarar görüyorum:İlki, Sovyet sisteminin fikir babası Karl Marx'ın New York Times gazetesinde neşredilen bir yazısında yer alan "Ey dünya, ey insanlık! Hürriyetin anlamını Kafkas dağlılarından öğrenin. Hür yaşamak isteyenlerin nelere muktedir olduğunu görün. Uluslar onlardan ders alsınlar!"İkincisi Jan Carol'un şu sözleridir: "Rusya'nın Kafkasya'yı fethi, çağımızın barbarlık tarihinin en feci tablosunu oluşturur. Kafkas dağlılarının direncini kırabilmek için 60 yıllık askeri terör ve kıyım gerekti..."Kuban ötesi steplere yerleşmeyi reddettikleri için bir hafta içerisinde terk etmeyince köyleri yakılan ecdadımızın Karadeniz sahiline nasıl döküldüklerini, gemilere taşıma kapasitelerinin birkaç katı olmak üzere nasıl bindirildiklerini, Karadeniz sahiline indiklerinde neler çektiklerini, açlıktan, sefaletten ve hastalıktan nasıl kırıldıklarını ve kaç yerde Çerkes mezarlıkları oluşturduklarını, 93 harbinden (1877-1878) sonra daha önce Köstence,Varna, Burgaz limanlarına indirilerek Batı Trakya'daki kritik yörelere yerleştirilmiş olan 30 000 insanın ikinci kez nasıl göçe tabi tutulduğunu bu kısa sürede ifade edebilmek mümkün değildir. Esasen Sayın Bedri Habiçoğlu konuşması sırasında bunlara temas edeceğini sanıyorum. Kafkas Sürgününün (zorunlu göçünün) bir tarafı Rus Çarlığı ise diğer tarafı da Osmanlı İmparatorluğudur. Rus tarafı Kafkaslıları anavatanlarından süren, Osmanlı ise kabul eden ve yer gösterendir. Bu açıdan Osmanlı İmparatorluğu yönetimine teşekkür borçluyuz. Osmanlı'nın en sıkıntılı zamanında Kafkasyalıları ülkesine kabul etmesi sadece din kardeşliğinden kaynaklanmıyor, başka nedenleri de vardır. Bilindiği üzere Osmanlı, son asırdaki ve gerilla ağırlıklı savaşlarının çoğunluğunu kaybetmiştir. Bu durum karşısında gerilla harplerindeki başarıları dillere destan olmuş Kuzey Kafkaslılardan oluşturulacak yeni gerilla birlikleri Osmanlı için yeni bir can simididir. Esasen bu konuda daha önce iki Paşa tarafından verilmiş olan raporda, Kuzey Kafkasyalılardan oluşturulacak 80 000 kişilik bir birliğin, mağlup edilemez bir ordu için çok yararlı olacağına dair bir tavsiye vardır; ve işte şimdi de zamanıdır.Osmanlı İmparatorluğuna göçün gerçekleştiği tarihlerde göçmenler için on yıl askerlikten muafiyete ilişkin kanun hükmü bulunduğu içindir ki 93 Harbinde hem Balkanlardan ve hem de doğudan taarruz eden Osmanlı birliklerinin en ön saflarında "Gönüllü Çerkes Birlikleri" vardır. Mevcut kanun hükmü nedeni ile "gönüllü" ifadesi kullanılarak cepheye sevk edilen bu insanların neredeyse tamamına yakın kısmı kırılmıştır. Nitekim Uzunyayla'dan bu sefere giden yüzlerce gençten hiçbirisinin sağ dönmeyişini anlatan bir ağıdı biz ve bizden büyükler bilir ve melodisini mırıldanırlar.Çerkeslerin göç ettikleri ülkeleri ikinci vatan kabul edip canla başla savaştıklarını gittikleri ülkelerin tarihinden çok açık şekilde görmek mümkündür. Keza, Trablusgarp gönüllülerini, Batı Trakya Türk Devletinin kuruluşunu, Balkan, Birinci Dünya Savaşını ve Kurtuluş Savaşını inceleyenler çok iyi bilirler. Kurtuluş Savaşında önemli bir merhale olan Amasya Mülakatında hazır bulunan beş kişiden dört kişinin, Sivas Kongresindeki otuz sekiz delegeden yedi kişinin, Sivas'tan Ankara'ya fiilen gelen Heyet-i Temsiliye üyelerinden dört kişisinin Çerkes, Devlet Şeref Mezarında yatan Atatürk'ün silah arkadaşlarından altmış bir kişiden dokuzunun Çerkes oluşu sanırım çok anlam ifade etmektedir.1864 göçünden itibaren bu ülke toprağına dört neslimizi gömdük. Biz beşinci nesiliz. Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunda dedelerimiz canlarını da kanlarını da esirgemediler. O itibarla bu ülke bizim de vatanımız. Bizler burada doğup büyüdük. Ülkemize karşı her türlü sorumluluğumuzu en güzel şekliyle yerine getiriyoruz. Bu ülkenin sevinci sevincimiz, ızdırabı bizim de ızdırabımızdır. İlaveten biz Kuzey Kafkasyalıyız. Orada bizim kardeşlerimiz yaşıyorlar. Onlarla tarihin derinliklerinden gelen müşterek bağlarımız vardır. Dolayısıyla onların yaşayacakları sevinçleri ve üzüntüleri burada yaşayan yedi milyon Çerkes'in hissetmemesi mümkün değildir. Örgütsel bağlar olmasa bile doğal olarak kendiliğinden ilişkiler ve tepkiler oluşacaktır. İşte bu husus dikkate alınarak T.C. gibi büyük bir devletin dış politika esaslarını oluştururken bizleri ve Kuzey Kafkasya'daki kardeşlerimizi dikkate almak gibi bir sorumluluğu vardır. Nitekim Kaf-Der'in 1996 yılında düzenlediği "Türkiye'nin Kafkasya Politikası Nedir, Ne Olmalıdır." konulu bir paneldeki konuşmamda paneldeki konuşmacı siyasetçilerin ve gazetecilerin de kanaatleri aynı noktada birleşmiştir. Zira aklın yolu birdir. Bilindiği üzere Abhazya ile Gürcistan arasında bir savaş yaşanmış ve tarihi topraklarını, vatanlarını savunmakta olan Abhazlar savaşta galip gelmişlerdi. 4.4.1996 tarihinde AGİT ve Rusya temsilcilerinin katılımıyla yapılan müzakerelerde taraflar eşit şartlarda görüşmeler yoluyla soruna çözüm bulmak üzere de anlaşma imzalamışlardı. Ne var ki Çeçen savaşını bahane eden Rusya Federasyonu "geçici" açıklamasıyla Abhazya'ya ambargo kararı almış ve daha sonra da Gürcistan'a isteklerini kabul ettirmenin ödülleri arasında ambargo uygulamasını Bağımsız Devletler Topluluğu'nun tamamına teşmil ettirdi. Şu anda, Çeçen savaşı da bittiği halde, en acımasız şekliyle ambargo uygulaması devam etmektedir. Seyahat hürriyeti, beslenme ve yaşama hürriyeti haberleşme hürriyeti gibi en temel haklar tamamen ellerinden alınmış olarak açlıkla terbiye edilmeye çalışılmaktadır. ( Ek: yardım Çağrısı mektubu)BDT'nin ambargo uygulaması yetmiyormuş gibi, Abhazya'daki nüfusun beş altı katından fazla Abhaz'ın yaşamakta olduğu Türkiye de ambargoya uymaktadır. Avrasya olayı bahanesiyle geçici olarak ambargo konulmuş olsa bile o eylemin sorumluları zaten cezalandırılmıştır. Öyle ise neden ambargo devam ediyor? Gürcistan ve Rusya Federasyonu ile ikili sözleşmeler olsa bile en azından insani konularda neden inisiyatif kullanılamıyor? Oradaki kardeşlerimizin temel haklarını kısıtlayıp açlıkla terbiye edip anlaşma masasına oturtma gayretinin neresi insanidir? Eşit koşullarda görüşme yapmak üzere anlaşma yapıp bir tarafın elini kolunu, ağzını ve kulağını bağlamanın neresi barışseverliktir? Şahsen ben anlamıyorum. Ben anlayamadığım gibi toplumun büyük çoğunluğu da anlayamıyor. Oysa bizler demokratik, çağdaş, insan haklarına saygılı, refah düzeyi yüksek, iç meselelerini halletmiş Dünya ülkeleri arasında itibarı ve saygınlığı yüksek, uzun vadeli düşünüp kararlar alan ve tereddütsüz uygulayan bir Türkiye istiyoruz. Bunun için de üzerimize düşen her görevi harfiyen yapıyoruz. Ve yapmaya da sonuna kadar devam edeceğiz. Niteliklerini saydığım gönlümüzdeki Türkiye bir taraftan Kafkas Cumhuriyetleri'nin içinde yaşadıkları büyük devletlerle iyi ilişkilerini sürdürürken bir taraftan da hasbelkader Rusya ve Gürcistan'ın sınırları içinde kalmış olan küçük Kafkas cumhuriyetlerinin haklarını sonuna kadar korumayı bildiği gibi onlarla ekonomik ve kültürel ilişkileri en üst düzeye çıkarabilir. Bunu için yedi milyon Kafkas kökenli insanımızın burada varlığı mutlaka faydalanılması gereken önemli bir avantajdır.Avrupalı seyyahların 19. yüzyılda Kafkasya'da uzun süre kalıp Kafkaslıları iyice tanıdıktan sonra yazdıkları seyahat anılarında atalarımızı; medeni, demokrat yapılı, kadın haklarına son derece saygılı, doğal meclis toplantılarının mükemmeliyeti ile şaşırtıcı ve güzel gelenekleriyle örnek yaşantıları olan ama aralarında birlik ve beraberlik olmayan bir toplum olarak tanımlamaktadırlar. Durum bugün de farklı değildir. Geçen seneki panelde Sn. Namık Kemal Zeybek'in söylediği kapanış cümlelerinden olan; "Türkiye, Kafkasya'ya her türlü yardımı yapmalı, en yüksek düzeylerde ilişkiler kurmalı, ama hepsinden önemlisi Kuzey Kafkasya kökenliler olarak önce Türkiye'de bir birlik bilinci geliştirilmeli sonra onu bir bayrak olarak oraya götürüp Elbruz'un tepesine dikmelisiniz. Göreceksiniz ki gönlünüzdeki her şey arkasından gelecektir." Doğru söze ne demeli. Kafkas Birliği derneği olarak birlik ve beraberlik amacına yönelik çalışmalar içinde olduğumuz malumunuzdur. 22.12.1996 tarihinde yaptığımız kongreye gönderdikleri delegelerle 40 dernek, birliğe doğru bir adım daha atmıştır. Dışımızda kalan 24 derneğe de kapılarımız sonuna kadar açıktır. Artık daha fazla zaman kaybetmeyelim.Son Kafkasya seyahatimizde gördük. İtalyan, Fransız, Alman, Amerikan firmaları bir çok alanda fizibilite çalışmalarını bitirmişler ve fiili yatırımlara başlamışlar. Keza boş evler ve işletilecek araziler için Ermeniler dolarla teklifler getirdiği halde anavatan dışında yaşayan Çerkesler dikkate alınarak ret cevapları verilmektedir. Ama nereye kadar? En çok beş sene sonra Kafkasya'ya gidip yalvarsak bile bugünkü ortamları biz de bulamayacağız, Türkiye de bulamayacaktır. Üstelik ikinci Karabağ tehlikesi de bahse konu. Bu açıdan bakınca Kafkasya'ya yatırım veya yerleştirme maksadıyla gidenlere teşekkürü borç biliyorum.İzahına çalıştığım nedenlerle göç mü yoksa sürgün mü; anavatan mı yoksa atavatan mı; dönüşe destek verelim mi yoksa vermeyelim mi gibi kavramlar üzerindeki lüzumsuz tartışmaları bir tarafa bırakıp, ekonomik değer üreten tüm iş adamlarımızı KAFİAD çatısı altında, sosyal hizmet amaçlı vakıfları tek çatı altında, kültürel amaçlı derneklerimizi de keza tek dernek çatısı altında birleşmeye ısrarla çağırıyorum. Zira birlik güçtür, kuvvettir, sorunlarımızın çözümüdür. 40 derneğin ne denli bir güç olabildiğini yaşayarak gördük. Tüm derneklerin birleşmesi halinde Türk siyasal yaşamı da dahil her alanda başarı ve sonuç mutlaktır. Üstelik şimdiki gibi kapı kapı gezip yalvarmaya gerek kalmadan.Ekonomik, kültürel, bilimse ve sosyal amaçlı ve üç temel yapı içerisinde birleştireceğimiz gücümüzü de Kafkasya'nın ve Türkiye'nin kalkınmasına, muhtaç öğrencilerimize, bilimse araştırma ve derlemelere sosyal güvenlikten yoksun insanlarımıza, işsizlerimize, vasıfsız işgücümüzü vasıflı kılmaya, geleceğimiz olan gençlerimizin en iyi tarzda yetiştirilmesine, güzelim kültürümüzü bizzat yaşayarak yaşatmaya yöneltelim. Yöneltelim ki gelecek kuşaklar bizleri lanetle değil saygıyla ansınlar. +''+Meşbaş`e İshak
Kamuoyuna Açık Mektup
Benim hakkımdaki yanlış söylentiler ve bana karşı yapılan suçlamalar Çeçen halkını bölmek, Çeçenya'daki Rus askeri hareketine karşı yapılan tepkinin gerçek nedenlerini dünyaya yanlış aktarmak, korku salmak, Rus insanları arasındaki Çeçen karşıtı fikirleri körüklemek ve her iki taraf için de kazanma ihtimali bulunmayan bir durum yaratmak için kullanılıyor. Bu durdurulması gereken tehlikeli bir oyundur. Hemen barış görüşmelerine oturmamız lazım. Aksi taktirde Çeçenya'da ve tüm Kuzey Kafkasya'da istikrar ulaşılması güç bir hedef olarak kalmaya devam edecektir. İnsanlarımız öldürülüyor, sürülüyor ve Rus basını tarafından hakaretlere maruz kalıyor. Ruslar kadın, çocuk, yaşlı demeden çarşı, okul, köy ayrımı yapmadan her tarafı bombaladı. Beş haftadan daha kısa bir süre içinde 2000 sivil öldü, binlercesi yaralandı ve nüfusumuzun beşte biri kaçtı. Dünya ile ilişkimiz kesilerek sınırlar kapatıldı. Çok az gazetecinin girmesine izin veriliyor. İletişim çok zayıf. Anlayışımıza ve ricalarımıza rağmen,Ruslar görüşmeye yanaşmıyorlar. Rusların bize yaptıkları, daha büyük zulüm uygulanarak, ABD'nin Sırplara yapmalarını eleştirdikleri şeydir. Ruslar tarafından suçlamalara maruz kaldığımdan dolayı savunmamı sunmak zorundayım: Her şeyden önce, ben bir Müslümanım, fundamentalist ya da aşırı uçta bir insan değilim. İkisinin arasıda büyük bir fark var. Şiddete ve teröre yol açtığı için her türlü aşırılığa karşıyım. Bağımsızlık, barış ve insan hakları için son nefesime kadar çarpışacağım gibi, aşırılıklara, suçlulara ve teröristlere karşı da mücadele edeceğim. Başbakan yardımcısı olduğum günden beri,insanlarımızı korkutan ve yabancıların gelmelerini engelleyen suçluları bulup çıkarmak ve cezalandırmak için çok çalışıyorum. Onları yakalamak için Başkan Meşhadov ile birlikte yaptığımız çalışmaları durdurmak için etkin kampanyalar düzenlendi. Ben bir terörist ya da suçlu değilim. Rusya'daki patlamalardan sorumlu değilim. Bunların arkasında olanların aynı zamanda şu anda Çeçenya ve Kuzey Kafkasya'da devam eden birçok terör olayından da sorumlu olduklarına inanıyorum. Patlamalardan dolayı benim suçlanmam,yeniden canlanan Kremlin'deki güç çatışmaları, seçimler öncesi ortaya çıkan rüşvet skandalları ve diğer sorunları ümitsiz çabalarla başka yöne çekme gayretidir. Şu anda yaşananlar ben olsam da olmasam da yaşanacaktı. Bu bir yıldan fazla bir zamandır planlanıyordu. Maalesef hakkında gerçeklerin anlatılması gereken Dağıstan hareketi zaten başlamış olan ateşi körükledi. Dağıstan olaylarını ben başlatmadım. Ben günah keçisi oldum. Bazı resmi makamların iddia ettiği gibi param,silahlarım veya bağlantılarım yok. Eğer olsaydı,ya da adamlarımdan birinde olsaydı,Ruslar şu anda sınırlarımızın içinde olamazlardı. Savaş bir çözüm değildir. Birçok farklı noktamız olmasına rağmen,olağandışı kısıtlamaların sergilendiği, insanlarımızın öldürüldüğü bir zamanda Başkan Meşhadov ve ben barışçıl, eşit ve adil bir yol konusunda hemfikiriz. Misillemede bulunmak için bizi bekleyen birçok insan var. Yapabiliriz ama yapmadık. Ben, Rusların iddia ettiği gibi, bir savaş lordu veya terörist olsaydım, dürüst olarak hiç kimse çekileceğimize kanaat getirir miydi? Dünyanın parasına ya da silahına sahip olsaydım, şu anda onları kullanıyor olurdum. Feryatlarımız bir kez daha duyulmayacak mı? Çeçen insanının varlığı tehlikededir. Topraklarımızı korumak için sonuna kadar mücadele edeceğim. Silahlarımız veya paramız olmayabilir ama Ruslar bizi birleştirdi ve cesaretimizi daha da artırdı. Barışçıl anlaşmalar yapılmasını teşvik ediyorum,ancak Ruslar bu savaşın uzamasını istiyorlarsa, öyle olsun. Ben hazırım. Son olarak,bağımsızlığa,demokrasiye ve insan haklarına çok bağlıyım. Bu sadakatim için Ruslara teşekkür etmeliyim. Kuzey Kafkasya'da yaptıkları şeyler benim kaderimi çizdi. Rusya'nın bize yaptığına bakın. Son savaş sırasında yapılan insan hakları ihlallerinin hiç hesabı verilmedi. Savaştan sonra halkımızın güvenini ve iyi niyetini kazanmaya dair hiçbir çalışma olmadı. Aksine, Rus resmi makamlarının etnik hakaretlerine ve tehditlerine maruz kalıyoruz. Bu ay Rus bombardımanında ölen 2000 masum vatandaş veya önceki savaşta ölen 100000 insan için hiçbir özür gelmedi. Dahası halkımızın çoğu hasta,açlıktan ölüyor ve insanın yaşayamayacağı ortamlarda yaşıyorlar. Bu durum suçu, rüşveti ve kanunsuzluğu körüklüyor. Bizim için yeni ama Rusya için bilinen bir şekilde. Bu nedenle birisinin dört küçük çocuğuma ve sevdiklerini kaybetmiş ailelere neden Rusya'nın bir parçası olmamız gerektiğini anlatmasını istiyorum. Bugün Rusya insanlarımıza karşı etnik bir kampanya yürütüyor. Rus ordusuna Çeçenya'daki kirli savaşını bitirmesi için son bir kez daha açık çek verildi. Ruslar nesiller önce başladıkları, Stalin zamanında da devam eden, başarısız harekete devam ediyorlar: Çeçen insanının olmadığı bir Çeçen toprağı. Rusların bize yaptıkları ve yapıyor oldukları şey bize nasıl muamele etmek istediğinin en güzel örneğidir. Bizi bölmek, bizi açlıktan kırmak, bizi öldürmek ve bizi esaret altına almak. Dünyayı dışarıda bırakmanın yollarını bul, böylece hiç kimse savaş sırasında ve sonrasında ne olduğunu bilmesin, hiç kimse bugün askeri operasyonun arkasındaki gerçek nedenleri ve Rusların neden konuşmaktan kaçtıklarını öğrenemesin... Benimle alakası yok. Dağıstan ile de bir alakası yok. Bunun bütün dünyaya bir uyarı olması gerekir. Son zincirleme olayların uzun süredir planlama aşamasında olduğuna ve Çeçenya veya benim şahsımla çok az alakası olan amaçlar için hazırlanmış olduğuna inanıyorum. Aynı zamanda, Rusya barışçıl çözümler için yaptığımız teklifleri dinlemeyi ve onlara cevap vermeyi reddediyor. En zor şartlar altında iyi niyet gösteriyoruz. Bize kimse inanmıyor. Rus liderlerinin görüşme önerilerimize cevap vermemeleri herkes için kötü sonuçların habercisi olacaktır. Askeri çözümler bölgemize barış getirmenin yolu değildir. Toplu yanlış bilgilendirme kampanyaları ve şu anda devam eden haber akışını kesme çabası Rusya'nın geleceği için tehlikeli olacaktır. Gerçek er ya da geç ortaya çıkacaktır. Ruslar kendilerini mahvetme yolundalar. Bu nedenle benim bir teklifim var. Rusya dünyadan terörizmle mücadele etmek için destek istiyor. Tamam ben bu mücadeleyi başlatacağım. Çeçenya içindeki terörist saldırılar gibi (pazar yerindeki son katliam da dahil) Rusya'daki bombalamalardan sorumlu olanların adalet önüne çıkarıldığını görmek istiyorum. Sınırlarımıza son yıllarda girmiş olan suç çetelerinden kurtulmak istiyorum. Terörizm bizi böldü ve açlıkla yüzyüze bıraktı. Barış ortak bir zemin bulmakla başlar. Rusların ve Çeçenlerin konuşacak çok şeyleri var. Ruslardan ve uluslararası kuruluşlardan çok geç olmadan acil olarak bizimle beraber çalışmalarını rica ediyorum. Ruslar bombardımanda ısrarcı olurlarsa, sonuna kadar savaşacağız ve Rusya sadece askeri alanda değil diğer alanlarda da bu savaşı kaybedecek. Bu nedenle Rusları şunları yapmaya davet ediyorum: Bombardımanı durdurun, Rus kuvvetlerini geri çekin ve yasal yollarla seçilmiş Çeçen otoriteleriyle tarafsız, uluslararası arabulucular kontrolünde görüşmelere başlayın. Barış gücü kuvvetlerinin yardıma gelmelerine izin verin. Çeçenya ve Rusya'daki suç çetelerine ve terörizme karşı güçlerimizi birleştirelim. Moskova'daki ve şu anda Grozni'deki patlamalardan sorumlu olanların bulunup çıkarılmasında bizimle beraber çalışın. Rus otoriteleri gerçekten günahsız olduklarına inanıyorlarsa, o zaman bu işleri yapanları bulup çıkarmada beraber hareket edelim. Bu savaşa harcanan para yeniden yapılanmaya yardım, hastalarımızın bakımı ve karşılıklı her iki taraf için de iyi ilişkilerin başlaması için kullanılmalıdır. 1994-96 savaşı bize çok şey öğretti. Umarız Rusya hatalarını tekrarlamaz. Umarız dünya güzlerini kapalı tutmaz. Çeçenya'da olanlar, Rusya'nın başka yerlerdeki sorunlarda da nasıl hareket ettiğinin göstergesidir. Terörizm dünya barışı için büyük bir tehlikedir. Ama biz terörizm yapmıyoruz. Ruslar beni en büyük düşman olarak görüyor. Ben dedikleri gibi değilim. Bu düşünceyi biraz irdelemenin,gerçeği ve barışı bulmanın zamanıdır. Masum insanların hayatları, Rusya'nın, Kafkasya'nın ve dünyanın geleceği için beraberce çalışma zamanıdır. [ İngilizce'den çeviren: Cankat Yıldız ]Şamil Basayev
Ürdün Çerkesleri
Ürdün’de 120.000 kadar Çerkes bulunuyor. Bunların büyük çoğunluğu da başkent Amman’da yaşıyor. Tıpkı İstanbul gibi 7 tepe 7 vadi üzerine kurulmuş olan Amman’ın tarihi çok eski, Ürdün’ün bir devlet olarak tarihi çok yeni. Amman’ın bu eski tarihinin son 130 yılı, Ürdün’ün bir devlet olarak tarihi buradaki Çerkeslerin tarihiyle çok fazla örtüşüyor. Çerkesler Ürdün’de sayılarından gelen bir ağırlıkla değil, Ürdün’ün ve Amman’ın tarihinde taşıdıkları önemle temsil ediliyorlar. Bu tarihten ötürü de kendilerini -aleyhlerine değişen nüfus dengesine rağmen- bir bakıma Ürdün’ün sahiplerinden birisi olarak görüyorlar. Elinizdeki bu yazı, Ürdün’de yaşayan Çerkeslerin tarihini olabildiğince özetlemeyi*, bunları kısa ama yüklü bir gezinin yoğun gözlemleriyle birleştirmeyi, bu arada biraz da yapabildiği kadarıyla bizimkine benzerlikleri ve farklılıklarıyla bir başka diasporik Çerkes kimliğini anlamayı amaçlıyor +''+ Amman ve Ürdün’ün tarihinde Çerkesler Amman tarihi itibariyle biraz Ankara gibi. Kuruluş olarak çok eski, başkent olarak çok yeni. Amonitlerin (ismi buradan geliyor), Hititlerin, İsraillilerin atalarının, Helenlerin, Romalıların, Emevilerin yerleşim yeri olmuş, geçici İngiliz Yönetiminden önce de bilindiği gibi Osmanlıların. Amman’ın bütün modern kentler gibi birden çok yüzü var. Birincisi, bölgeye özgü beyaz kesme taştan yapılmış, üç dört katlı çatısız apartmanları, gene aynı yapı taşından tek katlı ve büyük bahçe içindeki villaları, geniş bulvarları, yeşil alanları, alışveriş merkezleri, McDonalds gibi bildik fast food restoranları, çok yıldızlı otelleriyle yeni Amman. İkincisi, nispeten dar sokakları (bunlardan ana cadde yerine geçen bir tanesi eski Amman’ın merkezi boyunca uzanıyor ve Şapsığ caddesi olarak adlandırılıyor), bu sokaklar boyunca uzayıp giden rengarenk dükkanları ve pasajları, beyaz taşları artık kirlenmiş ikişer üçer katlı evleri, ayaküstü yemek yenecek yerleriyle eski Amman. İkisinin birbirine geçiştiği ya da ayrıldığı yerde ise bir başka Amman daha uzanıyor; geçmişi tarih öncesine giden kentin ilk sakinlerinin Amman’ı, yani en eski Amman. Bu tarihi, şimdilerde sadece Roma Yönetiminden bu yana ayakta durmayı başarabilmiş bir anfitiyatro simgeliyor. Ancak anfitiyatronun, Ürdünlü Çerkesler için kentin eskiliğini sembolize etmekten öte bir anlamı var: Ürdün’deki tarihlerinin başlangıcını bu mekan temsil ediyor. Çünkü, 1868’den başlayarak bu bölgeye gönderilen yanlarında gerekli birkaç giysi ile şilteleri ve silahlarından başka bir şey bulunmayan ilk Çerkes kabileleri -ki ilk kabilenin Sapsığlar oldukları biliniyor-Amman vadisinin merkezindeki bu anfitiyatro ile etrafındaki “kovuklara” yerleşiyorlar barınabilmek için. Görünüşleri, adetleri, yaşama biçimleri buraların “yerlilerinden” büsbütün farklı yabancılar olarak, düşmanlık görmemek için etrafında hiç başkaca yerleşime rastlanmayan bu vadiyi “seçiyorlar”, bir de su bulunan nadir yerlerden olduğu için. Ancak bu mekan tuttukları yerde de uzun süre ne bedevi saldırılarından ne de bulaşıcı hastalıklardan koruyabiliyorlar kendilerini… İlk aileler Anadolu üzerinden iki yolla ulaşıyorlar buraya: deniz yoluyla gelenler Şam üzerinden, kara yoluyla gelenler Aleppo üzerinden. Onları diğerleri izliyor bir süre sonra, Khabardey ve Pazadogh’lar. Ancak onların da gelişinden sonra, bu “düşman” çevre ile baş edebilecek bir güç oluşturuyorlar. Gene de aralarından koşullara dayanamayıp, Anadolu’daki ilk geldikleri yerlere dönenler oluyor. Yerleştirildikleri, yabancılandıkları bu bölgede -diğer pek çok yerde yaptıkları gibi- öncelikle etraflarındaki düşman mekansal/coğrafi çevreyi altetmenin peşine düşüyorlar Çerkesler. Tarımcılık ise bunun yolu oluyor. Hiç yoktan -bulaşıcı hastalıklarla, bataklıklarla, kuraklıkla mücadele ede ede- yarattıkları bu zenginlik onların yerleştirildikleri topraklara kök salabilmelerini kolaylaştırıyor. Bunun korunmasını önemli kılıyor. Hiç bir alet kullanmadan elleriyle yaptıkları sabanlarla toprağı işlemeye, gene tahtadan yaptıkları aletlerle harman kaldırmaya başlıyorlar. Bu yüzden de sürekli olarak Bedevilerin saldırılarına maruz kalıyorlar. Yerleştirildikleri sulak yerler ile ekilebilir hale getirdikleri topraklar hayvanları için otlak ve su peşinde olan ayrıca ekonomilerini bir tür yağmacılığa dayandıran Bedeviler için çok cazip hale geliyor. Bu nedenle de aralarında sürekli kanlı çatışmalar yaşanıyor. Osmanlı Yönetimi yeni tebaasının gönderildikleri bölgelerdeki haliyle hiç ilgilenmiyor, ta ki, Amman ve Balga üzerinden Hicaz’a gidecek demiryolu yapılana dek. Hicaz demiryolunun geçecek olması bölgenin önemini artırıyor, hayvancılıkla uğraşan Bedevi göçerlerin muhtemel saldırıları karşısında güvenliğin sağlanması, vergilerin düzenli olarak toplanması, kabileler arasında barışın sağlanması gerekiyor. Böylelikle Amman çevresinde Çerkeslerden oluşan bir güvenlik çemberi, tampon bölgeler oluşturmak üzere harekete geçiyor Osmanlı Yönetimi ve Çerkes kabilelerini Amman’ın 7 tepe 7 vadisini kuşatacak şekilde bölgeye dağıtıyor. Bir grup (Şapsığ, Khabardey ve daha az sayıda olmak üzere Abzah kabileleri) ilk yerleşim yerleri olan Amman vadisinde bırakılıyor. Aralarından birisi de bölge yöneticisi atanıyor. (Bu bölge yöneticiliği Osmanlı Yönetimi süresince, Ürdün devleti kuruluşuna kadar Çerkeslerde kalıyor). İkinci grup, iki bedevi kabilesiyle arada tampon oluşturmak üzere Seer Vadisine yerleştiriliyorlar. Bunların çoğunluğunu yine Şapsığlar ve Bjeduglar oluşturuyor. Aralarında bir kaç Abzah aileler de var. Üçüncü grup (Khabardey ve Shishan kabileleri) bir başka Bedevi kabile ile müttefiklerinin tam karşısında kalan Sweileh’e yerleştiriliyor. Sadece Khabardey ailelerden oluşan dördüncü ve beşinci gruplar ise yine çeşitli Bedevi kabileler karşısında tampon bölge oluşturacak şekilde Jerash’a ve Ruseifa’ya yerleştiriliyorlar. Altıncı grup, ki bunlar göreli olarak daha yeni tarihlerde (1902-1905 yılları arasında) bir kaç Khabardey aile ile birlikte bölgeye göçetmek durumunda kalan Shishanlardan oluşuyor, Zarga’ya yerleştiriliyorlar. Nihayet çoğu Abzah ve Bjeduğlardan, azı Khabardey ve Şapsığlardan oluşan son bir grup da Naur’a yerleştiriliyor. Böylelikle Amman, kuzey ve güneyden, doğu ve batıdan yani dört bir cepheden Çerkes yerleşimleriyle çevreleniyor. Amman’ın 50 km kadar kuzeyinde kalan Jerash sayılmazsa bu, 20.yüzyılın başlarındaki bir yerleşim yeri için önemli bir büyüklük olmak üzere 12-15 kilometre karelik yer demek. Nitekim, bu yerleşim yerleri bugün de büyük ölçüde “saflığını” koruyabilmiş halleriyle Amman ve çevresindeki Çerkes mahalleleri olarak biliniyor. Örneğin Wadi Seer’deki Çerkes derneğine konuk olduğumuzda, gençlerden birisi bize “son 20 yıl öncesine kadar kızlarımıza göz koyarlar diye Arap gençleri buralardan geçemezlerdi” diyor. Kanımca Çerkeslerin tarihi yaklaşık 130 yıl öncesine giden bu yerleşim haritasına bakınca, “güvenilir tebaa” olarak “güvenilmezler” karşısında kendilerine yüklenen merkez (Osmanlı) adına güvenliği sağlamak misyonuna bakınca neden Amman’ın, dolayısıyla Ürdün’ün Çerkesler demek olduğunu anlıyorsunuz. Neden Çerkeslerin bakan, milletvekili, ordu komutanı, yüksek rütbeli subaylar olarak yönetici sınıf arasında olduklarını, ya da orta sınıftan olanların bile neden Çerkesliklerini ifade ederken onura eşlik eden bir “güven” ile konuştuklarını açıklayabiliyorsunuz. Ancak Ürdün Çerkeslerinin kimliklerini dile getirişlerinde Türkiye’deki Çerkeslerden ayrılan bir fark olarak tespit ettiğimiz bu güvenlik duygusunu tam olarak anlayabilmemiz için Ürdün tarihinde Çerkeslerin nasıl bir yer tuttuğunu görmeye devam etmeliyiz. Çerkeslerin bölgede güvenliği sağlamak görevleri sadece yerleşim yerlerinin Bedevi kabileler karşısında güvenlik çemberi oluşturacak şekilde belirlenmesiyle sınırlı kalmıyor. Osmanlı Yönetimi, Hicaz demiryolunun güvenliğini sağlamak ve vergilerin toplanmasını kolaylaştırmak üzere Çerkeslerden oluşan ve başında Çerkes Mirza Paşa’nın bulunduğu 300 kişilik atlı bir polis gücü de oluşturuyor. 1908 yılında demiryolu inşaatinin tamamlanmasından sonra, Amman’da yaşam değişiyor. Kentte ticaret canlanırken, yeni bir göç dalgası da bunu izliyor. Amman bugün Suriye diye bilinen topraklarda yaşayan Çerkeslerden de göç alıyor bu dönemde. Suriye’deki polis gücünün başında bulunan Çerkes Khusrov Paşa ile Amman’daki polis gücünün başında bulunan Mirza Paşa birlikte bu yeni gelen Çerkesleri sonradan “Muhacir mahallesi” olarak bilinecek olan bölgeye yerleştiriyorlar. Amman’daki Çerkes nüfusu artıyor böylece Çerkesler arasında, o zamana kadar daha çok tarım ve daha az zanaatkarlık ile uğraşılırken, artık ticaret de yaygınlaşmaya başlıyor. Tarımcılıkta önemli işler başarıyorlar, Amman’ın etrafı meyve bahçeleri, üzüm bağlarıyla donanıyor. Arıcılık yapılıyor. Ağaç oymacılığı, gümüş işlemeciliği, kama, kemer, eğer yapımı gibi geleneksel zanaatlerini canlandırıyorlar. Amman ilk defa hayvanların çektiği tahta arabaları Çerkesler sayesinde tanıyor. Bölge insanları bugün hala bazı evlerde, bir tür yabani ottan yapılıp, içine süt kreması, biraz tuz ve karabiber eklenen ve “kalmek” olarak adlandırılan Çerkes çayını, onların “Chipsi pasta” yapmak üzere kullandıkları bulguru Çerkeslerden öğreniyorlar. Ancak toplumsal kültürel yaşamda yarattıkları bu canlanmaya rağmen yine de Çerkes ailelerin çoğu erkek çocuklarını asker, polis olarak görmeyi tercih ediyor, binlerce yıllık savaşcılık geleneği nedeniyle. Çerkesler dostluk gördüklerinde anlaşmadan, barıştan ve “düzenden” yana oluyorlar. Düşmanlık gördüklerinde üstesinden “askeri” yollarla gelmeyi biliyorlar. Bir yandan Osmanlı adına güvenlik görevi üstenirlerken, diğer yandan sefere çıktıklarında saldırıya uğramaları muhtemel kendi ailelerinin güvenliklerini düşünmek durumunda kalıyorlar. Bedevilerle sorunlarını çözseler, Dürzilerle uğraşmak durumunda kalıyorlar. Örneğin, 1910 yılında asıl görevi hicaz yolunun güvenliğini sağlamak olan Mirza Paşa yönetimindeki Çerkes polis gücü, tam bölgedeki bir ayaklanmayı bastırmışken, kendilerinin seferde oluşunu fırsat bilen Dürzilerin, Golan bölgesindeki kabilelere saldırdıkları haberini alıyorlar. Kadınların, çocukların onların elinde rehine olduklarını duyuyorlar, Osmanlının -Merkezin- bu işe ne diyeceğine hiç aldırış etmeden yetişip kurtarıyorlar onları. Bu Çerkes polis gücünün sonu oluyor. Osmanlıyı Suriye topraklarında temsil eden Çerkes Krushov Paşa, Mirza Paşa’nın atlı birliğini dağıtıyor. Böylelikle onlara, sağlamakla görevli oldukları güvenliğin Osmanlınınkinin olduğu, kendilerinin güvenliğini sağlamaya kalktıklarında ya da kendileri için bir güç haline gelmeye kalktıklarında buna izin verilmeyeceğini, Çerkesin haddini yine bir Çerkese bildirtmeyi de ihmal etmeden gösteriyor merkezi yönetim. Ürdün Çerkeslerinin tarihinde önemli bir yer tutan bu olay bize, yaşadığımız coğrafyada Cumhuriyetin kurulmasına giden süreç içerisinde yaşananları, Düzce’deki Anzavur Ahmet ayaklanmasını bastırmak üzere gönderilen Çerkes Ethem’in, sonradan hain olarak adlandırılmasına giden süreçte başına gelenleri, Kuvvayı Seyyare’nin dağıtılma kararının alınmasını hatırlatıyor. Ancak Çerkesler tıpkı Türkiye’de de yaptıkları gibi yerleştikleri toprakları sahiplendikleri ölçüde, ona yönelik dışarıdan saldırılar karşısında kendilerini ait hissettikleri merkezden yana tavır almayı da biliyorlar. Olup biteni “onların/yönetenlerin” savaşı gibi görmüyorlar, kendi savaşları olarak da görüp, cepheden cepheye koşuyorlar. 1918 yılında, Çerkes gönüllülerden oluşan bir askeri birlik (“Mücahitler” diye adlandırıyorlar kendilerini) gene Mirza Paşa’nın yönetiminde olmak üzere Süveyş’te, İngilizlere karşı savaşıyorlar. İngiliz ordusu kuzeye doğru yürürken, Osmanlının düzenli ordusunun bir kolu o sıralar Şam’a çekilmiş, diğer kolu da bölgedeki Arap milliyetçi ayaklanmalarını bastırmakla meşgul olduğu için, karşısında sadece Çerkesleri buluyor. Amman’ın İngilizler tarafından işgali sırasında Çerkesler, Wadi Seer’de bir çok kayıp veriyorlar. Çerkes toplumunun ileri gelenleri, antlaşma imzalanıncaya kadar esir tutuluyorlar. Osmanlı’nın Suriye’deki toprakları Fransızlar tarafından işgal edilirken, Mirza Paşa’nın askerleri bu defa Arap birliklerinin yardımına yetişmeye çalışıyor. Ancak Şam’ın Fransızların eline geçtiğini duyunca yeniden Amman’a geri dönüyorlar. Ürdün’deki İngilizlerin yönetimi çözülmek üzereyken bölgedeki Arap milliyetçiliğinin öncülüğünü üstlenen Haşimi ailesinden Prens Abdullah’a destek veren yine Çerkesler oluyor. 1923 yılında bugünün Ürdün’ünü oluşturan topraklardaki Arap/Bedevi aşiretleri Prens Abdullah’a isyan ederlerken, Çerkesler onun yanında yer alıyor. Yeniden toparlanan Mirza Paşa başkanlığındaki Çerkes güçleri, Prens Abdullah’ın konakladığı yerde tam bir çember oluşturup onun hayatının korumaya alıp, emrine geçiyorlar. Böylelikle Kuzey’deki aşiret isyanlarını bastırarak, Ürdün krallığının kurulmasında çok önemli bir rol oynuyorlar. (O günlerin anısına da bugün Kraliyet muhafızları tören günlerinde geleneksel giysilerini giyen Çerkes gençlerinden oluşuyor). Çerkesler 1936 yılında başlayan bölgedeki Yahudi (siyonist) yayılması karşısında, Araplarla birlikte Filistinlilerin yanında yer alıyorlar ve yine savaşıyorlar. 1948 yılında İsrail devleti kurulup da, ilk Filistinli mülteci dalgası başladığında -yurtlarından atılmanın ne demek olduğunu bilen insanlar olarak- onlarla ekmeklerini paylaşmayı da biliyorlar. Bu arada da aynı yıl Ürdün, en son Çerkes grubunun göçüne sahne oluyor. Nazi Almanyası’nın yenilgisinden sonra Alman orduları içerisinde Kızıl Ordu”ya karşı savaşmış olan bir grup Çerkes ile aileleri, Yalta Antlaşmasının hükümleri gereğince Sovyetler Birliğine geri gönderileceklerini anlayınca sığındıkları Vatikan’dan Ürdün’e göç etmek üzere bir temsilcilerini Kral Abdullah’ın yanına gönderiyorlar. Böylelikle bu son grup Çerkes göçmen, Ürdün’ün tam da Filistinli göçmenlerin akınına uğradığı bir sırada Ürdün devletinin sağladığı imkanlarla Roma’dan getirtiliyorlar. Ürdün Çerkesleri, yönetimin bu yükün altından kalkabilmesi için hemşehrilerinin getirilip yerleştirilmelerini sağlamak üzere büyük bir yardım kampanyası düzenliyorlar. Böylelikle 1948 yılında 38’i Bjeduğ, 86’sı Khabardey olmak üzere 124 Çerkes daha Ürdün’e yerleşmek üzere geliyor. Ancak Arapça bilmedikleri için güçlüklerle karşılaşıyorlar. Aynı sıralarda Filistin’den gelen mülteci akını nedeniyle ekonomik koşullar giderek ağırlaşınca (Tolstoy Vakfı’nın desteğiyle) ABD’ye göçedip, New Jersey’e yerleşiyorlar, bu gruptan geriye sadece bir kaç kişi kalıyor. Bir başka Çerkes kimliği… Yukarıda da belirttiğim gibi, Ürdünlü Çerkesleri, dün olduğu gibi bugün de askeri ve sivil bürokrasinin en üst kademelerinde, eğitime ne kadar önem verildiğini hissedebiliyorsunuz. Kendilerini, üzerine yaşadıkları toprakların eşit sahipleri gibi görmekten kaynaklanan bir övünç ve güvenle kimliklerini ifadelendirdiklerini görüyorsunuz. Kanımca bunun en önemli nedenlerinden birisi, yukarıda kısaca özetlemeye çalıştığım gibi yaşadıkları topraklarla özdeşleşmiş olan tarihleri. Ancak başka şeyler de var: Ürdün’de Çerkeslik, yönetim tarafından resmen tanınmış bir siyasal/kültürel kimlik. Monarşik yapı içerisinde faaliyet gösteren Meclis’te Çerkeslere ayrılmış üç koltuk var. Seçilenlerden bir tanesi Bakanlık makamına getiriliyor. 8 adet Çerkes Derneği var ve bunlardan hemen hepsi devletten maddi yardım alıyor. Örneğin, Kral Hüseyin’in oğlu Prens Ali, Çerkeslerin yönetim nezdindeki fahri temsilcisi gibi davranıyor. Çerkesler de, dillerini konuşan, oyunlarını törelerini bilen, çoğu zamanını Çerkes arkadaşlarıyla geçiren Prense kendilerinden birisi gibi davranıyorlar. Onun bu yakınlığını hem çok doğal görüyorlar, hem de aralarında bir akrabalık olabileceğinin altını çizmeden de edemiyorlar. Filistinli olan annesi Kraliçe Aliye’nin -ki ölmüş olduğu halde Ürdün’de hala çok seviliyor- köklerinin Memluklara kadar gittiği, dolayısıyla Çerkes olabileceğini söylüyorlar. Prens Ali’nin Çerkeslere yakınlığını ilk işittiğinizde, bunun mutlaka Ürdün’ün iç siyasal dengeleriyle ilgili bir yanı olduğunu düşünüyorsunuz, ancak onu, örneğin fikir öncülüğünü yaparak Nisan ayı içerisinde Amman’da gerçekleştirmiş olduğu toplantılarda ya da Çerkes arkadaşlarının evindeki sohbetlerde gözlediğinizde, bu kanınız değişiyor. Çerkes arkadaşlarının evindeki konukluklar da Aile büyükleri içeri girdiğinde herkesle birlikte ayağa kalkıyor, onlar oturmadan yerine oturmuyor. Haziran ayında, başlarında kendisi ve yakın arkadaşı olmak üzere 12 Çerkes kabilesini temsilen 12 Çerkes giysili atlıyla anayurttan göçü tersine gerçekleştirecek olan sembolik yolculuğun hazırlıklarından söz ederken bütün bunlardan çok büyük bir övünç ve heyecanı duyduğunu anlıyorsunuz. Prens Ali Çerkesler gibi davranıyor, etrafındaki Çerkesler ise Prens Ali’ye hiç de Doğulu siyaset etme biçimlerinde görüntülerine alışık olduğumuz türden bir uslupla davranmıyorlar. Öyle sanıyorum ki bu davranış biçimi, yukarıda da belirttiğimiz gibi, Çerkes geleneklerinin yanısıra yine, Ürdünlü Çerkeslerin kendilerini, kuruluşunda büyük emekleri geçen bu ülkenin “sahiplerinden” birisi olarak görmelerinden kaynaklanan güven ve gurur ile ilgili. Ancak kanımca Ürdün’deki Çerkes kimliğinin ifadelendirilme biçiminin ve bu biçimdeki farklılığın anlaşılabilmesi için, daha başka açıklamalara da başvurmak gerekiyor. Bunun için de Ürdün’deki toplumsal/siyasal yapıya ve bu yapı içerisinde Çerkeslerin konumuna biraz daha yakından bakılması gerekli. Önce yine gözlemlerimiz: Ürdün’deki Çerkesler, “modern”, eğitimli ve kentliler ama bu özelliklere sahip olmanın Türkiye’de ifade ettiği davranış kodlardan çok farklı olarak hala daha çok güçlü kabile bağları taşıyorlar. Görebildiğimiz kadarıyla 8 Çerkes derneğinden önemli bir kısmı bu kabile bağları esasında birbirlerinden ayrı örgütlenmişler, aralarında politik farklılıklar olduğu için değil. Bu nedenle her ne vesileyle toplanılırsa toplanılsın, sosyal konumu, eğitim düzeyi ya da mesleki durumu önemli olmaksızın başkanlık en yaşlı kimse de oluyor. (Bir çok toplantı da kabinedeki tek Çerkes bakan bizimle birlikteydi örneğin, ama onun Bakan olduğunu kapanış toplantısında öğrendik). Kabile içi dayanışmanın güçlülüğü ailelerin o ya da bu nedenle zor ve muhtaç duruma düşmesine izin vermiyor (Osetya’da da bir akrabam, bozulan ekonomik durum nedeniyle kentlerinin eskisi gibi bakımlı olmamasına, sokaklarda yatanların, ayyaşların artmasına çok üzüldüğünü söylüyor ama hemen arkasından bu duruma düşenlerin sadece Ruslar olduğunu, Asetinlerin ise aralarından birisinin böyle bir hale gelmesine hiç bir zaman izin vermediklerini ekliyordu). Ürdün’deki yaşlı Çerkesleri, aralarında Arap tarzı kefiye bağlayanlar da bulunmasına rağmen, başlarında kalpaklarıyla görebiliyorsunuz. Genç kuşaktan dillerini konuşabilenler de var, konuşamayanlar da. Ama istisnasız herkes Çerkes danslarını biliyor (herkesin dansa çıktığını görünce siz de hevesleniyorsunuz, ama hiç sıra gelmeyecek diye de korkuyorsunuz), hem de çok güzel dans ediyor. Belli ki dans ve müzik biz de olduğundan daha çok yaşamlarının parçası olmuş. Eğitime çok önem veriliyor ve çocuklar Çerkes okullarına gönderiliyor. İki tane Çerkes okulu var. Bu okullar Emir Hamza ve Abdülmalik Şeref. Okullar bütünüyle Çerkes Hayır Cemiyeti’nin yönetiminde. Cemiyetin başkanı Fahri başkan sayılıyor, ancak okulu Kadınlar Kolu yönetiyor. Okul ücretli ve yıllık beş yüz dolar ödeniyor. Ancak bunu ödeyemeyecek durumda olan 50 kadar öğrenciye burs sağlanıyor. (Aynı şey Yüksek Öğrenim düzeyine gelen yoksul öğrenciler için de sağlanıyor. Öğrenciler okullarını bitirdiklerinde bunu ya kendileri gibi olan öğrencilere burs sağlayarak, ya da mesleklerine göre ihtiyaçları olan hemşehrilerine ücretsiz hekimlik, avukatlık gibi hizmetler sağlayarak ödüyorlar). Okul, anasınıfıyla birlikte 10 yıllık. 1-9.sınıflar arasında hafta da 3 saat olmak üzere Çerkesce dersler görüyorlar. Kril alfabesini öğreniyorlar. Son yıllarında ise Çerkes geleneklerini işleyen bir ders alıyorlar. Bu arada da Okulun yönetimini üstlenen Kadınlar Kolu sürekli olarak okulun daha iyi imkanlara kavuşturulması için ek kazanç elde etmeye çalışıyor. Örneğin, bizim Ürdün’de bulunduğumuz sıralarda yemek yapıp satacak bir yer kiralamışlardı ve faaliyete başlamak üzereydiler. Ürdün, Türkiye ve Kafkasya’daki Çerkeslerin kimliklerini tariflendirme biçimlerini karşılaştıran bir çalışmada (Shami, 1995),** Ürdün’de siyasetin cemaatler üzerinden yapıldığı, siyasal alandaki etkinliğin kabilelerin (Arap, bedevi, Çerkes) güçleri ve örgütlenmesine bağlı olduğunu belirtiliyor. Çerkeslerin kimliklerinin de kabileler/aşiretlerden oluşan çok kültürlü bir coğrafyada, büyük ölçüde modernleşmekle birlikte etkinliğini sürdüren güçlü kabile bağları içerisinde biçimlendiği ekleniyor. Başka ifadeyle Çerkeslik kimliğinin politik ve kültürel bir kimlik olarak gösterdiği etkinlik, Türkiye’den farklı olarak Ürdün’deki Çerkeslerin cemaat/kabile ilişkilerinin çözülmemiş olmasına, siyasetin kurumlaşmış bu bağlar üzerinden yapılmasına bağlanıyor. Ürdün’deki Çerkeslerin kimliğinin “kabile söylemi”, Türkiye’deki Çerkeslerinkinin ise “azınlık söylemi” görüntüsü taşıdığı belirtiliyor. Kanımca, bu belirleme önemli ve iddia ettiğim şekilde ‘Ürdün’deki Çerkeslik kimliğinin Türkiye’dekinden farklı olarak daha bir övünç ve güvenle (korkusuzca) kuruluyor olmasını’ sosyolojik olarak açıklıyor. Kuşkusuz çok farklı coğrafyalarda yerleşerek, tarihsel olarak benzerlikleri olsa da farklı toplumsal/siyasal süreçleri yaşayan Çerkeslerin ortak bir diasporik kimlik tarifiyle kendilerini ifadelendirmelerini beklemek mümkün değil. Bu nedenle karşımıza Ürdün’de, İsrail’de, Türkiye’de, hatta Kafkasya’da benzerlikler kadar farklılıklar da gösteren Çerkeslik tarifleri çıkıyor. Öyle sanıyorum ki, Türkiye Çerkesleriyle Ürdün Çerkeslerinin kimliklerini seslendirme biçimleri arasındaki fark bir ölçüde, her iki ülkenin modernleşme süreçlerinin aldığı biçimler, devletleşirken inşa etmeye çalıştıkları ulusal-kimlik (“Türklük” bir etnikliğe işaret ediyor, “Ürdünlülük” ise bir coğrafyaya) projelerinin özellikleri, kapitalist sisteme entegre olma dereceleri arasındaki önemli farklılıklardan kaynaklanıyor. Çekesler yaşadıkları topraklardaki modernleşme, uluslaşma, laikleşme ve kapitalistleşme süreçlerini farklı farklı biçimlerde deneyimlediler. Türkiye’deki hızlı modernleşme ve kapitalizmle eklemlenme süreci zaten birbirlerinden ayrı ayrı coğrafyalarda yaşayan, hızlı iç-göç süreçleriyle de hızla kentlileşen Çerkeslerin kabile bağlarını çok çabuk çözdü ve siyasetin hemşehrilik ilişkileri, babadan oğula geçen bağlılıklarla siyasal partiler ya da sınıfsal örgütlenmeler üzerinden yapıldığı Türkiye’de, kendilerini Çerkesliklerinden önce gelen aidiyetler içinde tanımlamalarına yol açtı. Diğer yandan Türkiye’deki ulusal-kimlik oluşturma projesi, bütün etnik, dinsel, kültürel kimliklerin ortak bir etnik/ulusal kimlik içerisinde eritilmesine dayanıyordu ve Çerkes kimliğine karşı -diğer benzerlerine olduğu gibi- tahammülsüzdü. Böylelikle Çerkeslik yakın zamanlara kadar ancak özel alanda ifadelendirilebilen, kamusal alanda korkmadan söylenemeyen örtük bir kimlik haline geldi. Kafkas derneklerinin yürüttüğü mücadeleler ve küreselleşmenin yarattığı cesaretlenme Türkiye’deki Çerkesleri bugün kültürel kimliklerini kamusal alanda da övünçle ifade edebilir hale getirdi. Ancak bu kimlik siyasal alanda korkmadan/güvenle ifadelendirilebilen bir kimlik değil. Türkiye’de farklılık kimlikleri üzerinden siyaset yapabilmek mümkün değil. Sonuç olarak Ürdün bir monarşi ve siyaset, etniklik çizgisinde, aşiretler çizgisinde örgütlenmiş olan cemaatler üzerinden yapılıyor ve etkili bir siyaset için güçlü cemaat bağlarına sahip olmak gerekiyor. Dolayısıyla Ürdün’de Çerkes olunmuyor, Çerkes doğuluyor. Bunun bazı avantajları olduğu gibi dezavantajları da var. Çerkeslik kimliği kültürel olduğu kadar, muhafaza edilmesi gerekli önemli bir siyasal araç niteliği de taşıyor. Çerkesler Ürdün’de sayıca azlar, iyi eğitimliler, ekonomik krizden etkilenmiş olsalar da çoğunluk itibariyle Türkiye’dekilere kıyasla daha rahat koşullarda yaşıyorlar. Ürdün’deki Çerkeslerin, bu siyasal/kültürel kimliklerini çapraz kesen başka başka aidiyetlerle örneğin sınıfsal ayrımlaşmalarla bölünüp bölünmediğini bilemiyoruz, böyle bir bölünme halinde mevcut siyasal kanalların yeterli olup olmayacağını da. Ancak kendilerinden Çerkeslik kimliklerini saklamalarının değil, söylemelerinin beklendiğini biliyoruz. Bu güvenlik ise onları sistemle barışık kılıyor. Türkiye ise bir Cumhuriyet, sorunlu bir demokrasiye sahip. Siyaset yasalara göre siyasal partiler gibi “modern” aktörlerle yapılıyor ve siyasal alanda etkili olabilmek bu partilerden biri ya da diğeriyle organik ilişkiler içerisinde olmak gerekiyor. Çerkeslik kimliğini siyasal alanda ifadelendirmek böyle bir tablo içerisinde ciddi bir risk taşıyor. Diğer yandan Türkiye’de Çerkesler hem göreli olarak çoklar, hem çok dağınık olarak yaşıyorlar, hem de ekonomik durumları, eğitim düzeyleri ve nihayet siyasal çizgileri itibariyle hiç bir homojenlik göstermiyorlar. Çok farklı farklı üst ve alt aidiyetler, Çerkeslik kimliklerinden geriye ne kadar kaldıysa onu da çapraz olarak bölüyor. Dolayısıyla Türkiye’de Çerkes doğulmuyor, Çerkes olunuyor. Çerkes olduğunu kamusal alanda söylemek yeni yeni öğreniliyor, ancak bu kimlikle siyaset yapılamıyor. Kafkas dernekleri Çerkeslik kimliğinin yeniden yaratılmasında, övünçle ifadelendirilmesinde önemli işlevler üstleniyorlar, ancak siyasal partilerden başka aktör tanımayan “modern” siyasal ortamda siyaseti Çerkesler lehine etkileyemiyorlar. Şimdilerde siyaset bilimciler, siyasal felsefeciler, Batı’nın bireyi esas olarak alan, ulus-devletin yurttaşlık kimliğini onun tek ve a priori üstün kimliği olarak gören liberal demokratik anlayışını ileriye götürmekten söz eden demokrasi projelerini radikal demokrasi projelerini tartışıyorlar. Radikal demokrasi projeleri ise kollektif kimlik farklılıklarının tanınmasını, bu türden kollektivitelerin siyasal aktörler haline gelmesinin önemini, bunun çok hukukluğa kaçmadan, “farklılıklar içerisinde bir arada yaşamaya etiği” etrafında nasıl gerçekleştirilebileceği üzerine düşünüyorlar. Yani bir bakıma ikisi de yetkin örnekler olsalardı söyleyebileceğimiz şekilde, Türkiye ile Ürdün modellerini bir araya getirmeyi hedefliyorlar. Sonuç olarak bu yazı Çerkeslik kimliği etrafında kurduğu problem dahilinde, bir modelin diğerine üstünlüğünü iddia etmiyor. İki modelin radikal demokratik biçimde bir araya nasıl getirilebileceğiyle ilgili tartışmaların, Türkiye’de başka, Ürdün’de, İsrail’de, Kafkasya’da başka başka kimlik modeller, içerisinde siyaset yapan Çerkesleri de yakından ilgilendirdiğini iddia ediyor.*** Ancak bu başka bir tartışmanın konusu… * Bu özetlemeyi M.K.Haghandoga’nın, The Circassians (Çerkesler) adlı Ürdün’de, 1985 yılında İngilizce olarak basılmış kitabından yapıyoruz. ** Sözünün ettiğimiz çalışma bu sayıda kendisiyle yaptığımız söyleşiyi yayınladığımız Janset Berkok Şami’nin kızı, İsmail Berkok’un torunu Setenay Şami’nin “Etnik Kimliklerde Yol Ayrımı: Ürdün, Türkiye ve Kafkasya’da Çerkeslik Kimliğinin Müzakere edilme biçimleri” (“Disjuncture in Ethnicity: Negotiating Circassian Identity in Jordan, Turkey and The Caucasus”) başlıklı çalışması. (Bkz.: New Perspectives on Turkey, Spring 1995, N.12, s.79-95). Bu çalışmanın çevirisini gelecek sayımızda bulabileceksiniz. *** Radikal demokrasi tartışması için bkz.: F.Keyman,"Postmodernizm ve Radikal Demokrasi", Toplum ve Bilim, N.62 (Yaz/Güz 1993):126-155 ve F.Keyman, "Globalleşme ve Türkiye-Radikal Demokrasi Olasılığı", Cumhuriyet, Demokrasi ve Kimlik, N.Bilgin (ed.), 1997: 283-295.; N.B.Çelik, "Radikal Demokrasi ve Sol", Mürekkep Dergisi, N.7 (1997):49-59.+''+Sevda Alankuş
Ekonomi Elçileri
Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu(DEİK)'nun organize ettiği Rusya İhracat Fuarı, İstanbul Taksim TÜYAP Fuar Merkezi'nde 23-26 Kasım 2000 tarihleri arasında gerçekleşti. Bu organizasyonda 100'ün üzerinde üretici firma yer aldı. Kuzey Osetya-Alanya Cumhuriyeti 12 firmadan oluşan 25 kişilik bir heyetle fuarda temsil edildi. Kuzey Osetya-Alanya başbakan yardımcısı Nikolay Chobin'in yer aldığı heyete, Sanayi ve Ticaret Odası başkanı Kazbek Tuganov başkanlık etmiştir. Fuara katılan firmalar 1998 yılı değerlendirmelerine göre Rusya'da ilk 100 firma arasına giren kuruluşlardan oluşmuştu. Fuar öncesinde Alan Kültür ve Yardımlaşma Vakfı olarak Kusey Osetya- Alanya firma temsilcileri ile görüştük ve Fuar hazırlıklarına yardımcı olmaya çalıştık. 24 Kasım 200 tarihinde Alan Kültür ve Yardım Vakfı tarafından düzenlenen akşam yemeğinde Fuara katılan Firma temsilcileri ve burada yaşayan Asetinlerin bir araya gelmeleri sağlanarak güzel bir dostluk ortamı oluşturulmuştur. 25 Kasım günü Kusey Osetya-Alanya cumhuriyetinin tanıtımı için Tüyap Fuar merkezinde panel düzenlenmiştir. Panele konuşmacı olarak katılan Osetya- Alanya Cumhuriyeti Başbakan yardımcısı Nikolay Chobin, ticaret ve sanayi odası başkanı Kazbek Tuganov misafir heyeti temsil ettiler Türkiye yi temsilen başbakanlık danışmanı Sait Yusuf ve Türkiye Küçük ve Orta Ölçekli İşletmeler Serbet Meslek Mensubları ve Yöneticileri Vakfı ( TOSYOV) başkanı Veysi Bakaç katılmışlardır. Konuşmacılar Türkiye ve Kuzey Osetya-Alanya Cumhuriyeti arasında olması gereken ticari ilişkiler hakkında tavsiye ve iyi temennilerini dile getirdiler Osetya dan gelen 2 firma yöneticisi ve Alan vakfı başkanı Yalçın Arpat kısa bir konuşma yaptılar Alan Vakfına Kafkasya dan getirdikleri yağlıboya tablo, Kitap ve akordeon hediye edildi. Ayrıca Türkiyede yaşayan Yahya Alpayın Kafkasya da basılan ikinci şiir kitabı, sahnede kendisine takdim edildi. Panelin bitiminde kendilerine özgü geleneksel seramonileri ile kokteyl açılışı yapıldı, Kokteyli takiben özgün Kafkas müziği eşliğinde davetliler Kafkas oyunları oynadılar Fuara, Kuzey Osetya-Alanya Cumhuriyeti adına katılan firmaların en önemli olanları şunlardır : VELZ ( Viladikavkaz Elektro Lamb Plant ) aydınlatma elemanı fabrikası IRZTROIPROGRESS CO. LTD. Cimontoya su geçirmez özellik kazandıran katkı malzemesi THE MELLOW SEASONS Elektrikli ısıtıcılar ELECTROLONTAKTOR Magnet üretimi DIGORA GOFFERAD CONDBOARD CONTAINER FACTORY Ambalaj Fabrikası FANDIR COMPANY LTD. Otantik Müzik aletleri imalatı FIRM ASİK Folklorik el yapımı porselen bebek imalatı. Fuar organizasyonun Türkiye de tanıtım çalışmalarının yeterli olmaması nedeniyle fuara katılım istenen düzeyde değildi fakat misafir heyetin organizasyona ciddi yaklaşımı ve Türkiye de ki asetinlerin katılımı olumsuzlukları unutturmuştur. Fuarıda içine alan bir haftalık süreçte Osetya ya ve Kültürümüze ne kadar özlem duyduğumuzu bir kere daha hissettik. Böylesine güzel bir organizasyon içerisinde Kuzey Osetya-Alanya Cumhuriyetinin yer almasından mutluluk ve gurur duyduk ve bu mutluluğu sizlerle paylaşmak istedik temennimiz bu tür organizasyonlara katılan firmaların sayısının artması ve dolayısısıyla Kafkasya da yaşayan tüm toplumların refah düzeyinin yükselmesidir. [Yazan: Hamlet Nesrin Arpat]Kaffed
“Çeçen Kılıçları” Üzerine
Muhittin Kandur'un romanını yayımlandıktan hemen sonra okudum, birkaç kez döne döne okudum. Rusya medyasının kitap hakkındaki bol övgülü, sloganvari seçilmiş başlıklarını ve Minerva Press'in övgüsünü okuyunca daha bir heyecanlandım, hele sayın yazarın Mayıs 1991 tarihinde Moskova'ya uçarken uçaktaki duygularını anlattığı bölümü keyifle okudum. 1978 Ağustos'unda Atayurdumuza giderken içinde bulunduğum duygu selinin o kadar benzeri idi ki, sanki dönerek o zamanı yaşadım. +''+ 19.yüzyılın ikinci yarısından sonra soykırım ve sürgün felaketi ile sarsılan halkımızın uğradığı haksızlığı kim bilir kaç Çerkes, Sayın Kandur gibi yazmak, dünyaya haykırmak istemiştir. İlk gençlik yıllarımda benim de ulaşmak istediğim tek erek, halkımı dünyaya tanıtmak, bu tanıtımı yaparken, Sürgün öncesi yaşamı, kültürel değerlerimizi, savaşları, kıyımları anlatmak, ikinci aşamada sürgün felaketini, üçüncü aşamada Osmanlı topraklarındaki iskanı, özümlenmeyi, yok olma tehlikesini, yeni coğrafyalara ve yabancı kültürlere uyum sağlama çabası içerisinde yitirilen değerleri; sonuçta 20.yüzyılın ikinci yarısındaki ata yurdumuza dönüş tartışmalarını, uyanışı haykırmak idi. Yıllar önce, gençliğin verdiği, bilgisizce ve safça bir atakla bu kronolojinin birinci aşamasını yazmaya kalkışmıştım. Üniversite yıllarında klasörler dolusu karalamalar oluştu. Ancak, konuya daldıkça, Kafkasya ve Çerkes Halkı üzerine daha bir bilinçlendikçe kalkıştığım işin yeldeğirmenleri kadar büyük, ben haddini bilmez budalanın ise Don Quichotte kadar aciz ve umarsız olduğumu çok iyi anladım. Bütün yazılarımı klasörler içerisine hapsederek, bu işi kıvırabilmem için fırınlar dolusu ekmek yemem, öncelikle kısa öykülerle kendimi pekiştirmem gerektiği sonucuna vardım. Bu klasörlerle zaman zaman yüzyüze gelmiş olmama karşın, hala kapaklarını kaldırmaya cesaretim yoktur. O yıllarda, avukatlık stajımı tamamlamaya uğraşırken, bir yandan da çeşitli dergilerde zaman zaman pek de önemli olmayan kısa öykülerim yayımlanıyordu. Bunları okuyan Sayın büyüğüm Av. Yaşar Bağ, bir gün adliye koridorlarında beni yakalayıp bir koridora çekmiş ve haketmediğim ölçülerde kutlayarak "–Çok güçlü bir anlatımın var, artık bir Çerkes Exodüs'ünün yazılması için zaman geldi geçiyor, bunu niçin sen yazmayasın..." demiş ve beni yüreklendirmeye çalışmıştı. Sanırım 1972 Eylül'ü idi. Aradan otuz yıl geçti. Bu konu açıldıkça şimdilerde bile, 1970'lerin o utangaç, o beceriksiz genci olarak heyecanlanıyorum. Hala böyle bir yürekliliği göstermekten uzağım. Halkımı yazmak, halkımı anlatmak, halkımın uğradığı haksızlıkları haykırmak için gerekli birikimi hala yeterince edinmiş değilim. Konuya bu pencereden, bu boyutlarda baktığımda, Sayın Kandur'un giriştiği iş o denli büyük ve o denli kutsal görünüyor ki, yapıtına yüreğini koyan Sayın Yazarımızı candan yürekten kutluyorum. Daha önce okumuş olduğum değişik uluslardan yazarların büyük yapıtları ile "Kafkas" romanını karşılaştırırken gözümün önünden Tolstoy'un, Dostoyevski'nin, Maxim Gorki'nin, Kişokue Alim'in, Cengiz Aytmatov'un, Çeraşe Tembot'un, Marquez'in, Yaşar Kemal'in kalemlerinden canlanan sahneler, büyük roman kurguları geçti. Tüm bunları bir yana bırakarak, Sayın Kandur'un anlatımı ve içeriği ile Değerli Yazarımız Sayın Meşbaşe İshak'ın anlatım ve kurgusunun aynı kültürün içinde, aynı gök kubbenin anlatımı olması gerektiğini düşünüp bir sonuca varmaya çalıştım. Ancak, bu iki yazar ve yapıtlarının aynı kültürü işlemeleri dışında kesiştikleri yada örtüştükleri bir nokta yakalayamadım. Üç cilt olacağı anlaşılan dizinin ikinci ve üçüncü ciltleri hakkında henüz bir bilgim yok. Ancak, yukarıda ortaya koymaya çalıştığım ölçütler içerisinde "Kafkas" romanı hakkında bir şeyler yazmaya kalkışınca yine durakladım. Yaptığımın doğru olup olmadığına takıldım. Takıldım, çünkü Diaspora da üretilen yazınımız içerisinde üzülerek söyleyeyim ki "Eleştiri" kurumu henüz oluşmamış, bunun nedeni ise öyle zannediyorum ki bireylerimizin hala individüalist ve alıngan oluşundandır. Sürgün kırgınlığımız hala atamayışımızdandır. Çok düşündüm, acaba böyle bir yazı, sayın yazarca saygısızlık olarak karşılanır mı...? Sayın Kandur kırılıp gücenir mi...? Derken can dostum değerli yazarımız Çetin Öner ile sohbetimizde bu konu kendiliğinden gündeme geldi. Tartıştık ve eğer "eleştiri" geleneği oluşturulmaz ise, Diasporada gelişen Çerkes yazının sağlıklı ölçütler içerisinde değerlendirilemeyeceği, dolayısı ile de Diaspora Çerkes kültürü için bir besin maddesi gibi önemli olan bu destekten yazınımız yoksun kalacağı sonucuna vardık. Amacım kesinlikle Sayın Kandur'un yapıtını küçümsemek, yada aşağılamak değildir. Bu anlamda yazdıklarım belki de yazınsal bir eleştiri olarak ta kabul görmeyebilir. Ben, romanda karşılaştığım, kendi bilgilerime ters düşen, eğer yanlışsa, okuyucunun bilgi dağarcığında yanlışlığı ile yerleşecek olan kimi bilgi ve olaylara değinmek istedim. Sayın Kandur, bence birkaç yanılgıyı, belki de farkına varmadan yapıtının ana unsuru olarak işlemektedir. Şöyle ki; Kabardey halkının Karadeniz havzasındaki tarihsel konumunu inceleyen birçok yabancı araştırmacının görüşleri, Diaspora da ünlenen saygın bilim adamımız Prf.Aytek Namitok'un "L'Origine des Circassiens (Çerkeslerin Kökeni)" adlı yapıtında açık ve net bir biçimde yer almıştır. Bu pasajlarda Kabardeylerin üst kimliği olan Adige tanımı içerisindeki boyların tarihsel gelişimi ve yerleşimi hakkında Xaverio Glovani, De Peyssonel, Guldenstaed, Julius V.Klaproth, Boronevsky, L.Laile, Dubois de Montpereux, J.Bell ve diğerlerinin görüşleri hemen hemen birbirlerine yakındır. Bu görüşlerin birleştiği coğrafi sıralama şöyledir: Adıge'ler önce iki gruba ayrılmaktadır. Doğu Karadeniz kıyıları ve bu günkü Adıgey Cumhuriyeti topraklarının da yer aldığı Kuban havzasında yaşayan Hatko, Hatuk, Natıkuay, Kemirgoey, Bjeduğ, Abzekh, Şapsığ, Jane, Agoey, Makhoş, Adamey, Yegerıkuay, ve kısmen de Besleney boylarının Adıgece' deki "deniz" anlamına gelen "Khi" sözcüğünden hareketle "Khiakh" yani deniz kıyısı Adıgeleri ismi ile gruplandırıldıkları, bunların içerisinde Kabardey boylarının bulunmadıkları anlatılmaktadır. Khiakh Grubuna göre daha doğuda, yüksek yerlerde yaşayan Kabardey boylarının ise, yüksekte oturdukları için "Şha=Baş" anlamına gelen "Şhag" adını aldıkları ve Kuban havzasında yaşamadıkları vurgulanmakta; daha eski çağlarda Ukrayna, Kırım, Kerç yarımadası üzerinden bir yay çizerek bu günkü yurtlarına yerleşen bu halkın Sayın Kandur'un anlattığı şekilde, bu günkü Adıgey topraklarında bir koloni bıraktığı hususundan hiç söz edilmemektedir. (1) Yazarımızın savlarının tam tersine, bu günkü Adıgey Cumhuriyeti'nin Kabardey kökenli yerleşim birimleri olan Koşhable, Bleşepsın, Fadz da oturan Kabardey'lerin bu günkü Kabardey ülkesinin en doğu eyaleti olan ve Osetya ile sınırdaş olan Jılakhıstaney bölgesinden 17. ve 18. yüzyıllarda batıya geldikleri, bunlarla birlikte Besleney grubunun da batıya sürüklendiği, bu günkü Besleney yerleşim birimlerinden olan Ulap'ın böylece kurulduğu herkesçe bilinen bir gerçektir. 1759 yılında bile bu bölünme devam etmiş, Jılakhısteney prenslerinden Khurğokue yandaşları ile birlikte Büyük Kabardey'i terkederek Terek Irmağının sol yakasına geçip "Mezdegu= Sağır Orman" kentini kurmuştur. Sayın Kandur'un anlatımındaki bir başka coğrafi yanlışlık ise "Göçmen Kabardeyler=Hajret Kabardeyler" üzerinedir. Yazar, bu günkü Karaçay-Çerkes bölgesi Kabardeylerini Hajret Kabardey saymakta, Adıgey Kabardeylerinin Hajret Kabardey olmadıklarını ifade etmektedir. Oysa, Çerkes bölgesi Kabardeyleri bir yerden bir yere göç etmemiştir. Aynı yerde yaşamışlardır, Sovyet yönetimin kuruluşundan sonra, çizilen Kabardey Cumhuriyeti sınırları dışında kaldıkları için bulundukları coğrafyadan kaynaklanan bir yaklaşımla kendilerine "Şerces=Çerkes" ismi verilmiştir. Dolayısı ile asıl Hajret Kabardeyler, Kandur soyunun da mensubu bulundukları Jilakhısteney kökenli Adıgey Kabardeyleridir. Bu sav'ın başka bir kanıtından da söz etmek istiyorum. Bu günkü Kabardey'in Jilakhısteney yöresinde yaşayan aile isimleri, yine Uzunyayla'da bulunan ancak Jilakhısteney kökenli olan Hayriye (Jamırzey), Şerefiye (Astemırey), Çamurlu (Haptsey) köylerinde yaşayan aile isimleri; Türkiye Jilakhısteney'i sayılan Göksun-Afşin yöresindeki Karaahmet, Yantepe, Kuzutepe, Saraycık, Fındık, Kaleköy, Kamışcık, Kargabük, Soğucak, Korkmaz, Salyan köylerinde yaşayan aile isimleri biribirlerini tamamlamakta olup Sayın Yazarın soyunun Türkiye kolu olan Kandur'larda yine Jilakhısteney kökenli olan Çamurlu (Hapstey) köyünde oturmaktadırlar. Bu coğrafi yanlışlık böylece düzeltilmelidir. Sayın Yazar, Adıgey Bölgesinde kaldıklarını savunduğu Kandur'ları, Büyük Kabardey bölgesinin Kraliyet hanedanını oluşturan ana kollardan biri olan Hatokşokua soyunun bir kolu olarak saymakta ve büyük dedesinden "Prens Ahmet" olarak söz etmektedir. Oysa Kabardey Hanedanının kurucusu olan Büyük Prens Yinal (Yada Yınal Nef ki Abaza kökenlidir) 1500 yılların başında hüküm sürmüş, oğullarının ve torunlarının isimleri ile anılan, bunların soyundan gelen aristokrat ailelerinin başlangıcı olmuştur. Bu ailelerden sayılan Hatokşokua, Alkhokua, Khurğokua, Mısoust, Mudar, Jambot, Astemır, Hamırzıkue gibi Kabardey Hanedanı soylarının arasında kesinlikle Kandur ismine rastlanmamaktadır. Sevgili dostum, gençlik arkadaşım Dr.Yediç Batıray'ın Almanya'da hazırladığı ve Türkiye'de bastırdığı "Çerkes Tarihi Kronolojisi" adlı yapıtında, Kabardey Hanedanın yüzyıllarca süren soy kütüğü, Julius V.Klaproth'un (Kafkasya ve Gürcistan Gezisi) adlı yapıtının birinci cildinin 563'üncü sayfasından aktarılarak yer almış olup bu soy ağacı kütüğünde Kandur soyu yer almamaktadır.(2) Bu soylardan Hatokşokue ailesinin bu gün yaşayan ahvadı Adana ve İstanbul'da yerleşmiş durumdadır. (II.ci Hatokşokua Gazi Bey'in hayatta olan kızı Saadet Hanım ve Gazi Bey2in oğlu Sıtkı Bey'in çocukları) Alkhokue soyu ise tek aile olarak Göksun'un Kuzutepe köyüne yerleşmiştir. Bu ailenin bu gün yaşayan ahvadı, Alkhokue Kazım Bey'in çocukları Soğucak (Astemırey) köyünde, Elbistan, Ankara, Çanakkale, İstanbul ve Antalya kentlerinde yaşamaktadır. Mısoust'ların soyu ise önce Uzunyayla'nın Uzunpınar köyüne yerleşmiş olup bu soyu Sayın İsmet Göksu ve çocukları (Ankara) sürdürmektedir. Hamırza ailesi ise Pınarbaşı'nın Yahyabey (Hatokşokueyıj) köyüne yerleşmiş olup bu gün Adana ve İstanbul'da yaşamlarını sürdürmektedir. Astemir, Jambot, Mudar soylarında bilebildiğim kadarı ile pek kimse kalmamıştır. Bütün bu saydığım aile ve kişiler, tarihsel ve coğrafi kökenlerini çok iyi bilmekte olup Kandur soyunun kendileri ile kan bağı olduğu savına katılmamaktadırlar. Yanlış anlaşılmayı istemem, tarihe mal olmuş bir kurumu, günümüze taşıyarak, arkaik bir düşünce ile Çerkes halkının geride kalmış sınıfsal yapısına ve Çerkes aristokratlarına övgü dizdiğim anlaşılmasın. Soyluluk, unvan mansıp gibi kavramların bundan böyle etnografyamız ve tarihimizde yer alması gerekirken, günümüze taşınarak gereksiz ve zararlı polemiklere konu olmasını istemiyorum. Saygıdeğer İzzet Kandur gibi, devlet adamlığının en yüce katlarına erişen, bir Çerkes büyüğünün oğlu olan, soyluluğu ile değil, ürettiği sanat yapıtları ile, filmleri ile kendinden söz ettiren Sayın Kandur'un soyluluk bir silaha da gereksinimi yoktur. Öte yandan Çerkes halkı arasında saygın bir yeri olan Kandur soyunun da böyle bir unvana hiç gereksinimi yoktur. Amacım, Ulusumuzun tarihinin yanlışlıklardan arındırılarak ele alınmasıdır. Amacım, genç kuşakların tarihimizi yanlış algılamamasıdır. Sayın Yazar kendi deyimi ile "Kandur Prensi Ahmet"i bu günkü Adıgey topraklarından hareketle Çeçenistan'a kadar götürürken, binlerce kilometrelik bu güzergahta hiçbir topluluğa yada yerleşim birimine uğranmamaktadır. Oysa anlatılan olayın geçtiği yıllarda sürgün henüz yaşanmamış, Ata yurdumuz henüz boşalmamıştır. Adıgey ve Çeçenistan toprakları arasında, sırası ile Abazin, Besleney, Nogay, Karaçay, Kabardey, Balkar, Oset, İnguş toplulukları oturmaktadır. Bunca bölgeyi ve bunca halkları görmeden, bu bölgeleri aşarak Çeçenistan'a ulaşmanın ne denli mümkün olduğunun takdirini sayın okura bırakıyorum. Sayın Kandur'un yayımlanmasını beklediğimiz diğer ciltlerinin daha bir tarihimize, coğrafyamıza ve gerçeklere uygun olacağını umut etmenin okurlarımızın hakkı olduğuna inanarak Sayın Kandur'a ve Okurlarımıza saygılar sunarım. 15.02.2001 Ankara DİPNOT ÖZDEMİR ÖZBAY : Orta ve Yeniçağda Çerkesya Etnografyası (NART Dergisi 20-21 Sayı Eylül – Aralık 2000) Dr.BATIRAY ÖZBEK (YEDİÇ) : Çerkes Tarihi Kronolojisi (1991 – Ankara, Julius V. Klaproth'un Kafkasya ve Gürcistan Seyahati, Cilt 1. Sayfa 563'ten naklen)+''+Özdemir Özbay
Rusya Federasyonu Başkanı Yeltsin’e Açık Mektup
Rusya'nın Kuzey Kafkasya'daki politikası ile ilgili Boris Yeltsin'e hitaben yazılan bu mektup, yerel Helsinki Yurttaşlar Meclisi üyeleri tarafından Avrupa ülkelerindeki Rusya Federasyonu elçiliklerine gönderilmiştir. Sayın Boris Yeltsin Rusya Federasyonu Başkanı Moskova,Kasım 1999. Sayın Başkan, Biz, sivil toplum düzeyinde Avrupa'nın bütünleşmesini amaçlayan bir organizasyon olan Helsinki Yurttaşlar Meclisi (ihm) Uluslararası Ağı üyeleriyiz. İhm'nin, Rusya ve Kafkasya'nın çeşitli yerlerinde aktif, yerel kolları ve hYm için birinci elden bilgi sağlayan temas halinde olduğu insanlar vardır. Bugünlerde, Kuzey Kafkasya'da, özellikle Çeçenya'da olan gelişmeleri büyük ilgiyle takip ediyoruz. Sınır tanımayan komutanların, mafyanın ve savaşın elele verdiği ve yaklaşık 3000 rehine ve ailelerinin bunların acımasız tavırları sonucu kurban edildiği, Çeçenya'daki kanunsuz durumun farkındayız. Moskova, Volgodonsk ve diğer şehirlerdeki terörist eylemleri ve Çeçen komutanların Dağıstan'daki işgal ve savaşını kınıyoruz. Kurbanların aileleri ve yakınları için dayanışma ve moral desteğimizi ifade ediyoruz. Rus otoritelerinin yurttaşlarını terörist eylemlerden koruması ve hukuk dahilinde gerekli bütün önlemleri alması gerektiğine inanıyoruz. Rusya ve özellikle Kuzey Kafkasya'daki son insani, politik ve askeri gelişmeleri gözlemlediğimizden dolayı, krizi çözmek için Rus otoriteleri tarafından seçilen yöntemle ilgili büyük endişelerimiz var. Şimdiye kadar, kitlesel insan hakları ihlallerine yol açtığı, Çeçenya'daki savaşı kızıştırdığı ve bütün Kafkasya'daki politik ve sosyal durumun dengesini bozduğu için, bu metodların Kuzey Kafkasya'da uzun süreli çözüm, barış ve istikrar getirebileceğinden şüpheliyiz. Özellikle, krizin şu yönlerine dikkatinizi çekmek istiyoruz: Kuzey Kafkasya'daki İnsani Durum: Kuzey Kafkasya'daki artan mülteci problemine Federal otoritelerin tepkisi yetersizdir. Şu anda (sadece İnguşetya'da 180.000 olmak üzere) İnguşetya, Dağıstan ve Stavropolski Eyaleti'nde 200.000'in üzerinde mülteci bulunmaktadır. Sivil toplum kuruluşları ve insani yardım organizasyonlarının İnguşetya'ya ulaşımı Rus otoriteleri tarafından kısıtlanmışken; yerel ve federal otoriteler şu anda İnguşetya'da kalan 180.000 mültecinin yalnızca küçük bir bölümüne yardım sağlayabilmektedir. Buna ilaveten, mültecilerin İnguşetya'dan Rusya'nın diğer bölgelerine gitmelerine izin verilmemektedir ve Çeçenya'yı Rusya Federasyonu'nun komşu bölgelerine bağlayan sınırların kapalı olduğu bildirilmiştir. Eğer mülteci akını artmaya devam ederse ve bunlara yardım sağlanması konusunda karşılıklı çaba gösterilmezse, İnguşetya'da bir insani kriz ortaya çıkabileceğinden endişeliyiz. Ayrıca, eğer Çeçenya'dan ayrılmak isteyen yurttaşlara (İnguşetya'ya bile) gitmeleri için izin verilmezse, bu insanlar savaşla karşı karşıya kalacaklardır. Rusya Hükümetinin Çeçenya ile İlgili Eylemleri: Moskova ve Volgodonsk'taki terörist eylemlerin, Meşhadov ve Çeçen hükümetiyle ilgisi olduğu ispatlanmadığı halde, Rus otoriteleri, seçilmiş Çeçen temsilcilerle görüşmeyi reddettiler. AGİT'in anlaşmazlığa arabuluculuk etme gayretleri, Rus hükümeti tarafından kesinlikle reddedildi. Müzakere yoluyla politik çözüm aramak yerine, bir yandan Çeçen sivillerin ve bir yandan da askere alınmış tecrübesiz gençlerin hayatını tehdit ederek Çeçenya'da askeri işgal uygulanmaktadır. Grozni'deki pazar yerine havadan saldırılması sonucu 120 kişi ölmüştür. Rus hükümetinin Kuzey Kafkasya'daki şu anki politikasının; kendi yurttaşlarına karşı askeri harekete dayandığını, sivil ölüm riskini göz önüne almadığını, diğer diyalog yöntemlerini ve uluslararası arabuluculuk çabalarını reddettiğini, Çeçenlerle Ruslar arasındaki anlaşmazlığı kızıştırdığını ve tüm Kafkasya'daki politik ve etnik dengeleri bozduğunu düşünüyoruz. Anti-Kafkas Kampanyası: Rus otoriteleri, Çeçenleri terörist eylemlerin sorumlusu olarak göstererek, Moskova'da ve Rusya Federasyonu'nun çeşitli yerlerinde bir "anti-Kafkas kampanyası" başlatmışlardır. Kafkasya'dan binlerce insan Moskova'da kayıt edilmemiş ve terketmeye zorlanmıştır, hiçbir kayıt yapılmadan zorla sürülenlerden bahsetmiyoruz bile. Kafkasyalılara karşı kamuoyunda önyargı oluşturmak ve hükümetin Çeçenya'daki sert eylemlerine destek sağlamak amacıyla, "Çeçen" kelimesi, resmi devlet memurları tarafından "suçlu" ile eş anlamlı kullanılmaktadır. Bu hareketler yasaya aykırı, temelde ırkçı hareketlerdir ve legal otoriteler tarafından yasaklanmalıdır. Kamuoyunda yaratılan bu kasıtlı ayrımcılık ve çarpıtma, Kuzey Kafkasyalı insanların ve Rus yurttaşların bir arada yaşamasını çok daha zorlaştıracaktır. Medyanın Kapsamı ve Bilgiye Ulaşım: Basının ve yurttaşların bilgiye ulaşması çok sınırlıdır ve iki ana bilgi kaynağı Rus ya da Çeçen otoriteler tarafından kontrol edilmektedir, bunun sonucu; Kuzey Kafkasya'daki gelişmelerin taraflı ve çarpıtılarak yansıtılmasıdır. Bağımsız medya mensupları istenmemektedir. Çeçenya, İnguşetya ve Dağıstan'daki son durumla ilgili çok az bilgi mevcuttur. Anlaşmazlığı Rusya'da son zamanlarda yaşanan olaylar bağlamında analiz edecek, krizin nedenine varan derin analizlerden bahsetmek zaten söz konusu değildir. Helsinki Yurttaşlar Cemiyeti (hCa) olarak, bu enformasyon tekelinin, iki tarafın kamuoyunu savunmasız ve tamamen kendi hükümetlerince yapılan manipülasyonlara bağımlı kıldığına inanıyoruz Sivil Halk: İki tarafın güç ve enformasyon tekellerini yurttaşlar için açmak isteksizliklerinden dolayı, sivil halkın anlaşmazlığa alternatifler sunmada oynadığı rol çok marjinaldir. Resmi düzeyde yapılan anlaşmaların yurttaşlar tarafından desteklenmeyeceğinden, yurttaşların haklarını düşünmeyeceğinden, bölgede daha fazla dengesizlik ve insan hakları ihlalleriyle sonuçlanacağından endişeliyiz. Kısaca, Kafkasya'daki durum, özellikle insanların hayatı bakımından felakettir. Savaş devam ettikçe bölge daha da kötü duruma gelecektir. Aslında bu bir kısırdöngüdür. Çeçenya'ya atılan her bomba daha fazla masum insan hayatına, daha fazla nefrete ve Çeçen komutanlara sempati duyulmasına neden olmaktadır. Tersine, her terörist saldırı daha fazla masum insan hayatı, daha fazla nefret ve Rus bombalamalarına sempati duyulmasına neden olmaktadır. Bu kısırdöngü kırılmalıdır. Kanuna ve düzene dayalı barışı tesis etmek için, bütün tarafların kabul edebileceği bir çözümün aranmasında uluslararası arabuluculuk gereklidir. Sayın Başkan, biz sizden sadece AGİT'e görevini yapması için izin vermenizi değil, AGİT'i cesaretlendirmenizi ve ülkenize davet etmenizi istiyoruz. Sivil toplum örgütlerinin AGİT'in arabuluculuk görüşmelerine katılmalarını ve böylelikle birinci el bilgiye ulaşabilmelerini ve politikacıların yurttaşların görüşlerini dinlemelerini sağlamanızı istiyoruz. Sizden özellikle şunları rica ediyoruz: Çeçenya'daki askeri hareketleri bitirmenizi, Çeçenya'nın Rusya Federasyonu içindeki gelecekteki statüsü konusunda tatmin edici bir çözüm bulmak amacıyla, Rus otoriteler ve Başkan Meşhadov'un Çeçen hükümeti arasındaki görüşmelerde arabuluculuk etmesi için AGİT'i davet etmenizi istiyoruz. Yurttaşların katılımıyla yapılan ve onaylanan görüşmeler, beraber yaşayacak olan yurttaşlar açısından en iyi çerçeveyi sunacağından; AGİT'in katılacağı görüşmeler, iki taraftan sivil toplum örgütlerini ve yurttaş hareketlerini de içermelidir. İnsan hakları örgütlerini Kuzey Kafkasya'ya davet etmenizi ve AGİT'ten, büyük bir insani yardım kampanyası başlatacak olan ulusal ve uluslararası insani yardım kuruluşlarını korumasını rica etmenizi, AGİT'ten, uluslararası yönetim altındaki AGİT Polis kuvveti ve Rus ve Çeçen katılımıyla insani yardım operasyonlarının korunmasını istemenizi. Ayrıca, Kuzey Kafkasya'da uluslararası savaş suçları mahkemesi, İnterpol, Rus, Çeçen ve diğer ülkelerin otoriteleri ile yakın işbirliği halinde, terörizm konusunu halletmek amacıyla, AGİT polis kuvveti özel anti-terörist birimler içermelidir. AGİT'ten, uluslararası yönetim altındaki bir AGİT Barış Gücünü getirmesini istemenizi. AGİT Barış Gücü; bütün askeri birliklerin kışlalarına çekilmesi, bir birliğe bağlı olmayan savaşçı grupların dağıtılması ve AGİT polis kuvveti için koruma alanı yaratılması şeklinde bir ateşkese nezaret etmelidir. Kuzey Kafkasya'da her iki taraf açısından savaş suçlarını araştıracak ve Çeçen komutanların ne Kuzey Kafkasya'da ne de sığınma isteyebilecekleri diğer ülkelerde soruşturmadan kaçmamaları için bütün uluslararası önlemleri alacak bir uluslararası savaş suçları mahkemesi kurulması için Birleşmiş Milletler'e başvurmak. Çeçenya'dan ayrılmak isteyen yurttaşlara bu hakkın tanınması, halen İnguşetya'da yaşayan mültecilerin Rusya Federasyonu'nun diğer bölgelerine gitmelerine izin verilmesi. Yasaya aykırı olarak Rusya'daki Kafkaslı insanlara uygulanan zorla çıkarma ve ayrımcılığı durdurmak ve efektif bir şekilde yerel otoritelerin yasaya aykırı hareketlerini feshederek bu gibi ırkçı kampanyaları önlemek. Hükümetin Kuzey Kafkasya politikalarını şeffaflaştırmak ve medyanın anlaşmazlığın her iki tarafında birinci el bilgiye ulaşmasını garanti altına almak. 18 Kasım'da AGİT'e üye ülkeler İstanbul'da bir zirve toplantısı için bir araya gelecekler. Bu fırsatı yakalamanızı ve dünyaya, Kafkasya'da barışa giden yoldaki niyetinizi ve liderliğinizi göstermenizi ısrarla tavsiye ediyoruz. Uluslararası Helsinki Yurttaşlar Meclisi Kasım 1999 [İngilizce'den Çeviren: Nejan Huvaj ]Helsinki Yurttaşlar Meclisi