Ölümün olduğu bir dünyada acı her zaman yanımızda, önemli olan güzellikleri ve mutlulukları yakalayabilmek... Depremin üzerinden onca gün geçmişti lakin hala sarılacak yaralar ve giderilmesi gereken sorunlar bulunmakta. Toplumsal olmanın gerektirdiği paylaşımcılığın en güzel örneklerinden birini göstermişti Çerkes gençleri ve onlarla birlikte olmaktan zevk duyan büyükler. Mekan Düzce'nin Bayramlı köyü. Köy yolu üzerinde yüzlerce hüzün ve anıyı taşıyan yıkıklar ve karanlıkta heybetini kaybetmiş çimento yığınları arasından görünen, bir ailenin bir arkadaş gurubunun sıcaklığını gösteren küçük ve bir o kadar cılız ışık demetleri. Gecenin yalnızlık hissi uyandıran karanlığında girilmişti Düzce'ye. Bizleri karşılayan bir grup gencin nezaretinde, yıkık, karanlık ve bir o kadar anıyla dolu ve geçmişe kazılmış gibi duran görüntüler arasından kayarak ilerlendi köye doğru. Tavır meçhuldü. Hüzünlü mü olmak gerekir yoksa sessiz mi... Bir grup genç Ankara'dan ve İstanbul'dan. Köyde hiç görülmemiş yüzler, duyulmamış sesler. Yeni insanlar ve mekanların vermiş olduğu bir durgunluk hakimdi öncesinde... Sanki gelecek olan devinimin bir sessizlik hissi yaratması gibi. Herkesin kafasında soru işaretleri tanıdık yüz arama, yavaş yavaş yalnızlık hissinden uzaklaşmaya yönelik tanışma çabaları ve belki de acının paylaşıldığına ilişkin başsağlığı ve geçmiş olsun dilekleri. Hepsi samimi ve içten dolayısı ile karşılığı da... Günlerdir süren soğuk ve ayaza rağmen, sanki çetin olan hava bile bize selamını havayı yumuşatarak veriyor. Bulunan mekanın sıcaklığı, herkesin yüzünde hafif bir tebessüme dönüyor. Varılan köyde önceden ilkokul olan ve şu an dernek olarak kullanılan binanın önünde bir topluluk var. Köye gelen misafirlere karşı sunulan sıcak ilgi... Sanki sıcaklığın güzelliğini körüklemek için kurulmuş bir de ateş, binan önünde... Selamlaşmalar, ne kadar yabancı yüz ama hepsinin tanıdık bir his uyanıyor içinde. Küçük, loş ilkokul binası, vazgeçilemeyecek çay merasimi. Her yudum bizi biraz daha buralı yapıyor sanki. Gaz sobasından çıkan sıcaklık ile başlayan dostane konuşmalar. Yaşanan onca acılara rağmen gene de insanların yüzü gülmekte. Mutluluğun o sihirli tavrının sebep olduğu rahatlama ve bir de İstanbul'dan arkadaşların gelişi ile başlayan şakalaşmalar. İşte alışık olduğumuz bir ortam gene, sanki mekandan bağımsız herkes sadece ilişkilerin vermiş olduğu paylaşımın üzerinde duruyormuş gibi. Dışarıdaki bol dumanlı ateş, atılan her odun ile biraz daha güçleniyor. Yüzlere vuran ateşin turuncu rengi ile muhabbetler iyice koyulaşıyor. Derneklerin geleceği, Grup Badin'in başarısı, İstanbul derneklerinin olası sorunları. Bir nevi Hide-Park. Bu kadar güzelliğin içinde unutulmaması gereken geliş sebebini uygulamak ve bir nebze de olsa acının paylaşıldığını gösteren başsağlığı ziyareti amaçlı diğer köylere gidişler. Taş köprü ve diğer köylerdeki insanları ziyaret... Ateşin başında mızıkanın tınılarını uyandırdığı görüntüler çerçevesinde iyice kaynaşan arkadaşlık ilişkileri, ortak yanlar, sorunlar, düzceli bayan arkadalşların uyandırdığı intibaa. Gecenin ilerleyen saatlerinde yenilen haluj. Sanki alınan enerji onun bir şekilde başka yönlere aktarılmasını gerekli kılarcasına duyulan düğün isteği. Mızıkanın tınıları hafif hafif Kafenin o güzelliğine dökülen ve ona yakışan çiftin uyumlu adımları ve salınımları... Yaklaşan yeni yılın beklentileri, belki de olağanlığı... Yaklaşan yıla nasıl girileceği tartışması içerisinde sandalye çeçeni ile Milenyum erkeğinin arayışı. Giderek yükselen gülüşmelere neden olan komik olaylar. Ve Ercan arkadaşımızın bir o kadar kurnaz ve yavaş çeçeni sayesinde ele geçirdiği "milenyum erkeği" sıfatı. Saat 00.00 ve yeni bir yılda bitmek bilmeyen çeçen, bir bayan arkasından bir tane daha, yeni yılda Ercan ile oynanmaya çalışılan çeçen isteği.... Saatlerin ilerlemesi ile artan açlık hissi ile bina içinde hazırlanan masalar. Yapılan konuşmalar söylenen voredler, şiirler ile saatler iyice ilerlemekte. İlerleyen saatler ile insanlar, günün verdiği yorgunluğa yenik düşmeye başlayarak kimileri evlerine doğru kimileri de uyuyabilecekleri mekanlara başlayan süzülme arayışları. Ya da sabaha kadar sohbet... Sönmemesine çalışılan ateş etrafında paylaşılan acılar, sevinçler; dernek binasında komik oyunlar ve o hüzünlü gözlerdeki (kim bilir ne kadar zamandır ilk) gülücükler... Derneklerin ve gençlerin problemleri, "kaşenlik"le ilgili sıkıntılar, derin tartışmalar...Sonrasında uyumamak için (ya da güneşin nerden doğacağını görmek için) köyde yürüyüş, yıkık evler, yorgun ama hala bizi kahvaltıya davet eden neneler.... Daha fazla söylenecek ne var bilmiyoruz. Biz Düzce'deydik. Düzce'liydik. Onların kısa bir an için de olsa mutlu olduğunu gördük, yıkılmış evler, altüst olmuş yaşamlar paylaştık. Acılarını paylaşıyor, geçmiş olsun diyoruz, yaşama yeniden beraberce sarılmak için... [Nejan Huvaj, Rahmi Lale] Rahmi Lale
Avrupa Birliği, Türkiye ve Kafkas Dernekleri
Türkiye'nin Avrupa Birliğine adaylığı ile birlikte Türkiye'deki Kafkas dernekleri de bu konuyla ilgilenmeye başlamışlardır. Olası bir A.B. üyeliğinin Türkiye'ye ve derneklerimize neler getireceğini belirtmeden önce kısaca A.B.'nin tarihine bakmak gerekmektedir. +''+ Avrupa Birliği ya da kuruluş adıyla "Avrupa Ekonomik Topluluğu", adından da anlaşılacağı gibi ekonomik bir birliktelik amaçlanarak 1957 Roma anlaşmasıyla altı Avrupa ülkesi tarafından kurulmuştur. Bu ülkeler Almanya, Fransa, İtalya, Hollanda, Belçika ve Lüksemburg'tur. 2. Dünya Savaşı'ndan sonra Avrupa ülkelerinin tekrar ayağa kalkabilmesi için birbirlerine ihtiyaçları vardı. Bunun için gerekli olan birliktelik de ekonomik bağlamda AET ile birlikte yavaş yavaş yerine getirilmiş oluyordu. 2. Dünya Savaşı'ndan sonra ortaya çıkan iki kutuplu dünya düzeninde Türkiye batıyı tercih etmiştir. Batı A.B.D ve Batı Avrupa ülkelerinden oluşmaktaydı. Marshall yardımı ve Nato'ya giriş tercihin batıdan yana olduğunun açık bir göstergesidir. Türkiye'nin batıyı tercih etmesinin yanında batı da Türkiye'ye yakın durmaktaydı. Çünkü, SSCB'ye karşı Türkiye ile birlikte olmak batı için stratejik bir kazançtı. 90'lı yıllara gelindiğinde dünya artık iki kutuplu bir konumdan çıkmış doğu bloğu çökmüştü. Doğu ile batı arasında buzlar erimeye başlamıştı. Bu süreçte Türkiye'nin batı için önemi en azından siyasi olarak azalmaktaydı. 1992 yılına gelindiğinde imzalanan Maastrich anlaşmasıyla A.E.T. artık Avrupa Birliği oldu. Avrupa ülkeleri ekonomik birlikteliğin yanında siyasal birlikteliğe de ağırlık vermeye başladılar. Bütün bunlar olurken Türkiye büyük bir hata yaparak Gümrük Birliği'ne girmiştir. Tabiki, ilk bakışta böyle bir birliğe girmek, karşılıklı ekonomik ilişkilerde bulunmak güzel gözükmektedir. Fakat ilerleyen yıllar gösterdi ki Türkiye çok büyük bir yanlış yapmıştır. Ayrıca hiçbir Avrupa ülkesi A.B.'ye girmeden Gümrük Birliği'ne girmemiştir. Böylece Türkiye bir ilki gerçekleştirmiş ve büyük dış ticaret açıkları vermiştir. Ayrıca Gümrük Birliğinin A.B.'nin bir yan kolu olması ve ilgili kararların A.B. ülkelerince alınması, Türkiye'nin bu kararlara müdahale edememesi Türkiye için yine bir olumsuzluk noktasıdır. Türkiye'de A.B.'ye girmek tartışılırken, A.B. belki de istediğinin en iyisini elde etmiş ve Türkiye'yi tek yanlı bir biçimde kendisine bağlamıştır. Bu bağlılık ekonomik bir bağlılık gibi görünse de siyasi bir bağlılığa da neden olmuştur. Böyle bir durumda A.B. Türkiye'yi kendi içine almak istememektedir. Bunu da doğal karşılamak gerekmektedir. Çünkü, 70 milyon nüfuslu, genç nüfus oranı yüksek bir ülkeyi aralarına almak onlar için büyük bir yük oluşturacaktır. Ayrıca, bu nüfusla A.B.'de en büyük söz sahiplerinden birisi de Türkiye olacaktır ki bu da A.B. ülkelerinin kabullenemeyeceği bir husustur. Bu aşamada mevcut koşullar A.B. açısından ideal bir durumdayken neden Türkiye'yi içlerine alsınlar gibi bir soru sormak gerekmektedir. Tabiki A.B.'ye girmek Türkiye için olumlu bir olay olsa da gerçekleri görmek ve hayale kapılmamak gerekmektedir. A.B.'yi bir de kendi içinden incelersek, geleceği bakımından iki seçenek bulunmaktadır. Birincisi, A.B. ilerki yıllarda bu birlikteliğe son verebilir ve A.B.'ye girmek de Türkiye için önemini yitirir. İkincisi ise bu birliktelik gelişerek devam eder ekonomik birlikteliğin yanında siyasi bir birlikteliğe de gidilebilir. Böylece Avrupa tek bir vücut olarak hareket ederse Türkiye'nin şansının artacağı söylenemez. Çünkü, Avrupa Türkiye'yi böyle bir mekanizmada söz sahibi yapmak istemeyecek ve yapmayacaktır. Bütün bu gerçeklerin ışığında A.B.'ye girmek Türkiye'ye uzak gözükmektedir. O yüzden kurtuluşu A.B.'de arama bırakılmalı ve gerekiyorsa bu kendi kendine gerçekleştirilmelidir ve de gerçekleştirilmek zorundadır. Çünkü güçlü olunmazsa A.B.'ye girilemez, güçlü olunca da A.B.'ye girilmesi zorunlu değildir. Fakat bu zorunluluk demokratikleşme anlamında A.B.'ye girmek ise bu bence yine yanlış bir tercihtir. Çünkü, Kosova'da yapılan katliamlara seyirci kalan bir yerden demokrasi ithal etmeyi düşünmek bence kendi ayıbımızdır. Konuya bir de derneklerimiz açısından bakmak gerekmektedir. Görünen o ki Türkiye'deki Kafkas dernekleri de A.B. yanlısı tutum izlemektedir. Tabi bunun sebebi A.B.'den beklentilerinin olmasıdır. Bu şartlarda da A.B.'ye girilemeyeceğine göre, derneklerimiz Türkiye'nin bir birliğe girmesini beklemektense kendilerinin bir birliğe girmeleri daha iyi olacak gibi gözükmektedir. Tabi bu birliktelik beş-altı derneğin bir araya gelerek federasyonlaşmasıyla olmaz. İstisnasız bütün derneklerin bir araya gelmesiyle gerçek bir federasyonlaşma hedeflenmelidir. Dernek Yetkilileri, bir araya gelirken tüm ön yargılarını unutup, değişik boyutlu bölünmüşlükleri bir kenara bırakıp masaya oturmalıdırlar. Aksi takdirde gerçek bir birleşme hiçbir zaman sağlanamayacaktır. Böyle bir federasyonlaşmanın da nerede ya da hangi dernek çatısı altında olacağı da önemli değildir. Önemli olan bir masaya oturabilmektir. Bunu da dernek yöneticilerinden beklemek en büyük hakkımızdır.+''+Fatih İşler
Türkiye’nin Aydınlarına Açık Mektup
"Biliyorduk ve sustuk". Herhalde böyle diyeceğiz on yıl, yirmi yıl sonra: "biliyorduk ve sustuk, hiç bir şey yapmadık..." Nazi Almanyası'nın suçları bir bir ortalığa dökülürken (belki tüm Avrupa bu suçlara katıldığı için Nazi Avrupası'nın demek daha doğru olur) insanlar hiç birşey bilmediklerini, görmediklerini iddia ediyorlardı. Böylece duyarsızlıklarına bir masumiyet maskesi takacaklarını umuyorlardı. Almanlar burunlarının dibindeki toplama kamplarından, fırınlardan "habersizdiler"... Fransızlar, kendi ülkelerindeki Yahudiler'in toplanıp, trenlerle Almanya'daki ölüm kamplarına gönderildiğini "bilmiyorlardı". Herkes masumdu!.. Bir an için artık insanlığın o utanç ve barbarlık çağı kapanıyor, o kanlı yüzyıl sona eriyor sanmıştık. Ama 21.yy geçen yüzyıldan da korkunç başladı. Ölüm kampları burnumuzun dibinde. Bir halk gözlerimizin önünde yok ediliyor. Grozni diye bir kent yok artık. Çeçenistan diye bir ülke de kalmayacak yakında. Ve Hitler dönemine sessizlikleriyle suç ortaklığı yapanların bahanelerini de kullanamayız bu devirde. "Bilmiyorduk, görmedik, haberimiz yoktu" diyebilir miyiz? Biliyoruz Grozni'nin Rus bombalarıyla, roketleriyle dümdüz edildiğini. 21.yüzyılın başında yeniden oluşturulan toplama kamplarında 12 yaşındaki çocukların bile işkenceden geçirildiklerini, kadınlara ve erkeklere tecavüz edildiğini, ayak bileklerinden kamyonların arkasına bağlanarak canlı canlı ölüm çukurlarına sürüklendiğini biliyoruz. Bu ölüm tarlalarından canlarını kurtarabilmiş, çoluk çocuklarıyla karlı dağları aşarak ülkemize sığınmaya gelmiş 330 kişiye "pasaportları yok" gerekçesiyle içeri giriş izni dahi verilmediğini biliyoruz. Sanki kumarhanelerimizde oyun oynamaya gelen bir turist kafilesi kendilerinden pasaport istenenler. Kaldı ki, turistler bile pasaportsuz, sadece nüfus kağıtlarıyla girebiliyorlar Türkiye'ye (ama onlar Avrupalı, Çeçen değiller!..) Grozni'nin bodrumlarında saklanan, kaçamamış yaralıların bile oracıkta "işlerinin bitirildiğini" biliyoruz. Geçen savaşta ölen 100 bin Çeçen'in, bomnalar altında kolu bacağı dört bir yana savrulan mini mini bebelerin ya da yaşlı ninelerin "İslamcı terörist" olamayacağını biliyoruz. Biliyoruz ve susuyoruz. Geri kalan ayrıntıları belki bilmesek de olur. Bu "ayrıntılardan" bir kaçı geçtiğimiz 8 Ocak'ta Nevazissimaya gazetesinde Sergey Stepaşin imzalı yazıdaki korkunç açıklamalar. Stepaşin sansasyon meraklısı bir gazeteci değil. Rusya Federasyonu'nda Yeltsin'in gömlek değiştirir gibi değiştirip attığı başbakanlardan biri. Geçtiğimiz ağustos ayında görevinden alındı. 1999'un başından beri Çeçenistan'da çıkarılmasına uğraşılan savaşın hazırlıklarını onaylamadığı için. Bu savaşta Rus kamuoyunu Kremlin'in etrafında kenetleyecek Moskova'daki bombalı eylem planlarına karşı çıktığı için. Bu bombalamalar olmasa bile Kremlin'in Çeçenistan'da savaşı başlatmaya kararlı olduğunu açıklıyor Stepaşin. Yığınları galeyana getirmek için Hitler'in düzenlettiği Reichtag yangınına benzemiyor muydu bu sabotajlar? Yeltsin ailesinin, yüksek rütbeli asker ve sivil bürokratın milyonlarca doları bulan yolsuzluklarına sünger çekecek bir savaşı başlatmak ve sürdürmek için yüzlerce masum insanını gece uykuda havaya uçurtan bir hükümet hangi kelimeyle tanımlanabilir? Terörist mi, haydut mu? Rus hükümetinin Çeçen halkına yapıştırdığı bu tanımlama elbette ki, Kremlin'de oturup Kafkasya'daki vahşeti hazırlayan ve yürütenleri betimlemek için çok hafif kalır. Bilinmeyen ayrıntılardan biri daha. Bu kez general Lebed'in ağzından. Yine hükümet içinde yer almış olan ve ne söylediğini bilen bir sorumlu Lebed. Birinci savaşı sona erdiren anlaşmayı sağlayan kişi. Bu ilk savaşı başlatan asıl nedenin, Rus ordusundan yok olan 1500 tank olduğunu açıklıyor Lebed. Büyük bir ihtimalle tanklar generallerden biri tarafından Sırplar'a satılmış ve parası cebe atılmış. Ve 1500 tank açığının hesaptan düşülebileceği bir savaş gerek!.. Daha sonra konuyu araştıran gazetecinin de öldürüldüğünü anımsatıyor Lebed. Ve bugün yine yüksek rütbeli askerlerin ve üst düzey bürokratların çeşitli açıklarını böyle bir savaşla kayıttan düşme ihtiyacında oldukları söyleniyor bütün Kafkasya'da. Yine az "bilinen" veya bilinmesi istenmeyen bir başka "ayrıntı": "Ayrılıkçı" denen Çeçenistan'ın, tamamen yasal ve hukuki bir şekilde bağımsızlık kararı aldığı. 1936'da kabul edilen SSCB anayasına göre, Çeçenistan, "Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti" statüsüyle Sovyet Sosyalist Rusya Federatif Cumhuriyeti bünyesinde olmak üzere SSCB içinde yer almıştır. 1990'da SSCB ve Rusya Federasyon anayasaları ortadan kalkınca federe birimler resmen serbest kalmışlardır. Çeçenistan, işte bu dönemde 1 Kasım 1991'de bağımsızlığını ilan etmiş ve beş ay sonra eski federe cumhuriyetlerin onayına sunulan yeni Rusya Federasyon Anlaşması'nı imzalamamıştır. Aynı anlaşmayı imzalamayan diğer bir federe cumhuriyet, Tataristan, daha sonra kendisine tanınan bir takım özel ayrıcalıklar karşılığında ayrıldığı bünyeye geri dönmeyi kabul etmiş, Çeçenistan ise tercihini değiştirmemiştir. 1994'de General Graçev'in bir-iki saatlik bir operasyonla Grozni'ye boyun eğdirmek düşüncesi 14 ay sürecek bir savaşı başlatmış, 100 bin yaşama malolmuş, ama Çeçenler'in tercihi yine değişmemiştir. Bugün Moskova'nın uyguladığı kesin sansüre ve her tür güçlüğe karşın bir çok Batılı gazeteci savaş bölgesinden her gün haber yolluyor. Moskova'da oturup Rus Genel Kurmayının açıklamalarını tercüme etmekten çok farklı yaptıkları iş. Ama herkesin onların göze aldığı güçlükleri göze almasına bile gerek yok. Çünkü Batı gazetelerinde her gün çarşaf çarşaf yayınlanıyor bu haberler, analizler, görüşler. Hatta interneti açmak bile yetiyor ne olup bittiğini bütün ayrıntılarıyla öğrenip anlamak için. Aydınlar, sanatçılar, bilim adamları, filozoflar tepkilerini dile getiriyorlar. Düne kadar Kafkasya'nın nerede olduğunu dahi bilmeyen insanlar, bugün bile adını güçlükle telaffuz ettikleri Çeçenistan için 23 Şubat günü sokağa döküldüler, 1944'ün 23 Şubat'ında, çoluk çocuk hayvan vagonlarına doldurulup Sibirya'ya sürülmüştü Çeçenler. Bu acı olayın 56.yıldönümünde, o zaman yarım kalan soykırım girişimini bugün bitirmeye çalışan Putin ve generalleri protesto etti Fransızlar. Onların da, (insanlık suçu işleyen Miloşeviç veya Karaçiç gibi) uluslararası mahkemede yargılanmasını talep ettiler, bu katillere destek ve kredi yardımı veren Avrupa hükümetlerini protesto ettiler. Yine seçimlerden hemen sonra Fransa'ya gelmesi beklenen Putin'i ülkeye sokmamak için eylemler planlanıyor. Türk aydınlarında ve gazetecilerinde çıt yok. Sekiz aydan beri burnumuzun dibinde süren ve artık bir soykırımına dönüştüğünden kuşku duyulmayacak bu savaşa kaç yazar köşesinde değindi? Sokaktaki adamın belki internete ulaşma, dünya basınını izleme olanağı yoktur, ama bu olanaklara sahip olanlar ve kitlelere seslenen, onları bilgilendirmeye çalışanlar ne kadar ilgilendiler burnumuzun dibindeki bu trajediyle? Rusya ile basit günlük bezirgan ilişkilerini, kalıcı ve ilkeli bir devlet politikasının yerine koyan; sınırdaki 330 Çeçen mülteciyi içeri almazken Kafkas Paktı liderliğine kalkan bir hükümetten elbette pek bir şey beklenemez. Ama bu ülkede bağımsız düşünen aydınlar yok mudur? Dünyayla azıcık ilgilenen? (Dünya deyince, Berlin, Paris, Londra'nın da dışında bir dünya olduğunu unutmadan...) Yarı utangaç bir şekilde fısıldanan gerekçe: "bu işle İslamcılar ve milliyetçiler uğraşıyor". Ne zamana kadar İslamcılar ve milliyetçiler bu ülkede diğerlerinin nasıl düşünmesi gerektiğini belirleyecek? Diğerleri hep onlara bakarak mı çizecekler çizgilerini? Herhangi bir konuda ne düşünmeleri gerektiğini İslamcıların aldığı tavır mı belirleyecek? İslamcılardan başka kimsede kendi kendine düşünme yeteneği yok mu-dur? Bugün Grozni diye bir kent yok artık. Yarın belki Çeçen adını taşıyan bir halk da olmayacak. Ve o zaman bizler, Türkiye'nin aydınları, "biliyorduk, ama sustuk, çünkü İslamcılar ilgi duyuyordu o konuya" mı diyeceğiz. Nur Dolay
Kafkasya Çemberi – Kitap Tanıtımı
Çiviyazıları Yayınları'nın Mjora dizisinden çıkarmış olduğu bir Kafkasya notları derlemesi olan Kafkasya Çemberi, Irak'a saldırının kapıda olduğu şu dönemde dikkatleri tekrar güneydoğudan kuzeydoğuya kaydıracak bir kitap özelliği taşıyor. Courrier International dergisinde yazarlık ve muhabirlik yapan Nur Dolay, özellikle Kafkasya, Latin Amerika ve Orta Asya üzerine yıllardır yaptığı incelemeler ve gezilerle tanınan Ubıh kökenli bir bayan. 2001'de baskıya verilen bu belgesel niteliğineki derleme, içeriğiyle bugün dahi güncelliğini kaybetmemiş bir doluluğa sahip. +''+ Önsözüyle kitaba iyi bir giriş yapmış Nur Dolay: Türk aydınlarının genel olarak Kafkasya'ya ve Çeçen-Rus savaşına, yanı başlarında yaşanan bu trajik var olma savaşına nasıl olup da kayıtsız kaldığını sorguluyor; ama yanıtını bulmuş: "Kafkasya, sadece milliyetçilerin ve İslamcıların ilgi alanı içinde kalan ve sanki öyle olması gereken bir bölgeymiş gibi algılanıyor. Çeçenistan'daki insanlık dramına salt bu yarı utangaç telaffuz edilen nedenden ötürü seyirci kalınıyor." diyor net bir ifadeyle. Geneli itibariyle yazarın Kafkasya Çemberi adı altında topladığı notları, Çeçenistan'daki trajedi ve diğer Kafkas ülkeleri ile Rusya ve Türkiye'deki kesimin bu savaşa bakış açısı çevresinde şekilleniyor. Dolay'ın büyük kısmını öznel bir üslupla ve savaşa tanık olmuş insan psikolojisiyle oluşturduğu derlemesinde çok ilginç saptamalarına ve araştırma sonuçlarına ulaşmak mümkün. Sovyet yazılı tarihinin Kafkasya coğrafyasını insanlara nasıl yansıttığı konusundaki tespitleri can alıcı: Turistler için hazırlanmış tanıtım kılavuzlarında Soçi'nin tarihinin 1830'lardan başlatıldığını görmüş yazar. Bir bölgenin yüzlerce yıllık direnişinin sayfalarını doldurduğu Kafkasya tarihinin nasıl tersyüz edilip 1830'lardan başlatılabildiğini hayretle karşılıyor, bizim gibi!Büyük Sürgün'den de bahsediliyor kitapta: Günümüz koşullarında sınırı karadan geçerek Makedonya'ya ulaşmaya çalışan Kosovalıların ekranlara yansıyan acılarıyla kıyaslandığında, o dönemde deniz yoluyla Osmanlı'ya sığınmaya çalışmış olan Çerkeslerin yaşadıklarının ne kadar iç parçalayıcı olabileceği konusu irdelenmiş. Kitabın bir bölümünü de tamamen Şamil Basayev üzerine yazılanlar oluşturuyor. Çeçenistan Devlet Başkanı Aslan Mashadov'un agresif tutumlu Çeçen savaş komutanlarıyla olan anlaşmazlıkları, Basayev'in bu idari ilişkilerdeki ve sıcak çatışmalardaki rolü, Rusların Çeçen Savaşı'nı başlatmalarının nedenleri ve savaş sırasında dünya kamuoyuna oynadıkları oyunlar... Örneğin Basayev'in İslam ile ilişkisi konusunda çok ilginç bir gözlem var: Basayev'in asıl kaygısı İslamiyet'i Kafkasya'ya yaymak değil, Rusları Kafkasya'dan tümüyle söküp atmak. Yani Dolay, Şamil Basayev'in İslam olgusunu Kafkasya'yı özgürleştirme sürecinde bir araç olarak kullandığını öne sürüyor bir anlamda. Dünya basınının bu savaşa yönelmemiş olmasına da değişik boyutlardan bakarak çıkarımlar getiriyor. Şöyle diyor kısaca yazar: "Savaşları Amerika ilgi çekici kılar! Çeçen-Rus savaşında da ilgi çekicilik ve Amerika güvencesi olmadığı için muhabirler bölgeye karşı fazla heyecan duymuyorlar. Ön sıraları kapabilmek için Kosova'da, Doğu Timor' da ya da Somali'de uğraştıkları kadar Çeçenya'da uğraşmıyorlar.". Ayrıca haber alma mekanizmasının Kafkasya'da tam bir fiyasko halini aldığını, bilginin Rus tekelinde olduğunu, kaçırılan muhabirlerini büyük çaplı fidyeler ödeyerek geri almaya sıcak bakmayan yayın organlarının Kafkasya'nın sıcak bölgelerini bu nedenle gözden çıkardıklarını altını çizerek ifade ediyor. Çeçen Savaşı'nın başlatılmasında rol oynayan ticari oyunları da Nur Dolay'ın kaleminden öğrenmek oldukça şaşırtıcı ve heyecan verici.Kafkasya Çemberi, yalnızca Çeçen-Rus aktüalitesiyle sınırlı kalmamış. Kafkas halklarının kültürel yapısına ilişkin gözlemler de kitapta yer bulmuş. Yazarın "Xase" kavramına getirdiği mükemmel tanım beni epeyce etkiledi: "Doğrudan demokrasiye yakın esnek bir kurumlaşma türü.". Kafkasya'da ve diasporada varlığını kısmen de olsa hala sürdürebilen Xase örgütlenmesi bence de daha iyi açıklanamazdı. Konuk kaldığı evlerde gözlemlediği geleneklere (örn. damat-kayınvalide ilişkileri) de kısmen yer vermiş yazar. Maykop ve Çerkesk gezileriyle ilgili de çok kayda değer izlenimler mevcut. Maykop'un oldukça küçük ve ekonomik yönden minimal olanaklara sahip bir kent olmasına rağmen Kafkasya'nın en çok göç alan bölgelerinden biri olması (Türkiye'den gelen Çerkesler vs.) Moskova yönetimini öylesine şaşırtmış ki örneğin, Maykop'a bu yoğun göçün nedenlerini araştırmak amacıyla Moskova'dan bir araştırma kurulu gönderilmiş! Türkiyeli Çerkeslerin Kafkasya'da geri döndükleri bölgeleri ticari anlamda ne denli etkiledikleri, Adıgey'de Çeçenistan trajedisinin etkileri ve yaklaşımlar vs. Nur Dolay'ın Kafkasya'nın Çeçenya dışındaki bölgeleri için vurgulamayı uygun buldukları konular. Seçim dönemiyle çakışan Karaçay-Çerkes gezisinden de özellikle başkan adayı Stanislav Derev hakkında kapsamlı bir gözlem sahibi olmuş yazar. Derev'in işadamı kimliğinin yanında politika yaşamına atılması süreci, kurduğu şirketler topluluğunun verdiği vergilerin ülke ekonomisinin %40 oluşturuyor olması gibi noktalar gerçekten dikkate değer. Bir de, Stalin döneminin Makyavelist politikalarının bugünün Kafkas halklarını nasıl karşı karşıya getirdiğini ve ortamı her an gergin tuttuğunu örnekleriyle anlatan satırlar da bugünün Kafkasya'sı hakkında genel bir durum değerlendirmesi yapmanızı sağlayacak yeterlikte. Notların son bölümünde de Abhazya bölgesi, mevcut anlaşmazlıkların tarihçesi de eklenerek önümüze sunuluyor. Kafkasya Çemberi, özetle, tetikçi yazarlığın ve birilerinin hesabına çalışan muhabirlerin varlığının bir trend halini aldığı dönemde olaylara ve olgulara tamamıyla objektif ve değerlendirme açısından da öznel ve art niyetsiz yaklaşan bir muhabirin, hep daha fazlasını ve 'doğrusunu' öğrenmeye çalışan tavrıyla derlenmiş bir belgesel bütünü. Dikkatlerin hep başka yerlerde olduğu, hiçbir zaman insanlık dramlarının yaşandığı karelere isabet etmediği bir çağın, barbarlığın çağları olarak nitelenen önceki çağlardan bir farkı olamayacağını üstüne basa basa anlatmaya çalışıyor bize Nur Dolay kitabında. Sözün anlamını yitirdiği yerden gezintinize başlayıp, sözün hala bir şeyler ifade edebileceği diğer Kafkasya coğrafyalarına adımlarınızı yavaş yavaş ve ibretle atacaksınız Kafkasya Çemberi'yle.+''+Anıl Sevim
Dünya Abhaz-Abaza Halkları Birliği 3. Kongresi Kararları, 1997
Dünya Abhaz-Abaza Halkları Birliği'nin 3. Kongresi bu yıl 22-23 Ağustos tarihlerinde Karaçay Çerkes Cumhuriyeti'nin başkenti Çerkessk kentinde oldukça kalabalık bir delegenin iştiraki ve heyecanlı bir dinleyici kitlesinin takibi ile yapıldı. 3. Kongre, diğer kongrelere nazaran daha geniş katılımlı ve Dünya Çerkes Birliği'nin muntazam bir organizasyonu şeklinde cereyan etmiştir. Konaklamada, görüşme ve toplantı saatlerine uyma konularında herhangi bir aksama olmamıştır. Buna karşın, Rusça yapılan konuşmaların tercümesi için önlem alınmamış olması, geçen yıllara nazaran önemli bir eksiklikti. Kongre'de Kafkas Ahazya Dayanışma Komitesi adına Cemalettin Ümit beş sayfalık detaylı faaliyet raporuyla ilgili özet bilgi verdi. Sn. Ümit'in konuşmasında,• Yapılan ve yapılacak faaliyetlerde karşımıza çıkan engeller,• Faaliyetlerin organize edilmesinde izlenecek metodlar;• Dünya ve Türkiye kamuoyu nezdinde yapılacak çalışmaların (AGİT, BM, BDT, Avrupa Konseyi ve UNPO dahil) kısa bir analizi;• Değişik ülkelerden gelen delegelerden oluşan Kongre'nin yapılacak çalışmalar için yükleneceği maddi-manevi yükümlülükler;• Bu kongrede belirtilecek çalışmaları yürütecek grupların irtibatı ile yükümlü bir Koordinasyon Kurulu'nun oluşturulması başlıkları altında önerilerini sundu. Dünya Abhaz Abaza Halkları Birliği Yürütme Kurulu adına Recep Yılmaz iki sayfalık çalışma raporunu Genel Kurul'a arzetti ve özetle şunları söyledi: "Dünyanın dört bir yanına dağılmış olan Abhaz-Abazinlerin bir araya gelmesi ile oluşan bu kongrenin bize göre baştaki amacı, yok olmaya karşı direnmektir. Vatan olarak yok olmamak, dil bakımından yok olmamak, kültür bakımından yok olmamak, sanat bakımından yok olmamak... Bunun için de Kongre'nin temel görevi; gücünü ve besinini aldığı Anavatanını korumak ve ona güç vermek, Abhazya'nın da dünyanın saygın devletleri arasında bağımsız bir devlet olarak yer alması için mücadele etmektir. Son kalemizi de verirsek bu kongrelerin hiç bir anlamı kalmayacaktır. Tanrım bize o günleri göstermesin." Kongre'ye Türkiye'den davetli olarak katılan delegelerden Mecdi Cengiz, Rahmi Tuna ve Muhittin Ünal, Genel Kurul'da söz alarak düşüncelerini açıklamışlardır. Konuşmaları, eleştirileri ve önerileriyle sorunun ve çözüm yollarının bilincinde olduklarını ortaya koymuşlardır. Türkiye'den giden davetli delegeler ile Abhazya Cumhurbaşkanı Yardımcısı Valeri Arşba arasında kongre arasında özel bir toplantı yapılmış ve son Tiflis görüşmesi dahil özel bilgiler ve gelecekteki çalışmalar konusunda karşılıklı görüş teatisinde bulunulmuştur. Divan Başkanı Aleksi Huranov'un söz veriş sırasında göre Kongre'de söz alan bazi misafir ve delegelerin görüşlerini açıklamıştır. Anatoli Galimjan (Karaçay Çerkes Cumhuriyeti Başbakanı): "Dünya Abhaz Abaza Kongresi'ne Cumhurbaşkanımız Hubiyev'in en iyi dileklerini getirdim. Abhaz-Abaza Kongresi'nin tarihi sorumlulukları vardır. Tarihimiz boyunca büyük sorunlar yaşadık. Bu nedenle gerek diasporada yaşayan ve gerekse Kafkasya'da yaşayan tüm Kafkaslı kardeşlerimizin bilinen sorunlarının bir an önce çözümüne vesile olabilecek kararlar alınmasını ve adımlar atılmasını dilerim." Valeri Arşba (Abhazya Cumhurbaşkanı Yardımcısı): "Kongreye katılamayan Ardzinba ve Cincolya ile birlikte diğer yetkililerin selamlarını ve başarı dileklerini iletiyorum. Kardeş halkların da katkısıyla kazanmış olduğumuz başarıya uymayan bir antlaşmayı imzalamak niyetinde değiliz. Kim ne derse desin bağımsızlıktan vazgeçmemiz mümkün değildir. Uluslararası kuruluşlar ve özellikle Rusya Federasyonu'nun da isteği doğrultusunda bazı adımlar atmamıza rağmen ambarganun kaldırılmayış nedenini anlayamıyoruz. Çeçen savaşları bahane edilerek ambargo konmuştu. Şimdi Çeçenler ile Gürcüler dostluk anlaşması peşindeler. Çeçenler sorunlarını önemli ölçüde hallettiler. Biz mesafe alamadık. Ama bu geri adım atmamızı gerektirmiyor. Sorunlarımızın ciddiyetini tüm Abhaz-Abazalar yanında diğer Kafkaslı kardeşlerimiz de anlamış durumdalar. Bu açıdan moralimiz iyi ve ümidimiz sonsuzdur. Sizlerden yegane isteğimiz birliğinizdir, beraberliğinizi, örgütsel dayanışmanızı giderek arttırmanızdır. O takdirde bir çok problem kendiliğinden çözüm bulacaktır. Bu kongre dünyanın muhtelif yerlerindeki insanlarımızı bir araya getirmesi, iletişim sağlaması ve dilin korunması bakımından önemli bir etkinliktir. Çerkes ortak adını taşımaktan gurur duyduğumuz içindir ki Dünya Çerkes Birliği'ne üye olduk. Adığey, Khabardey Balkar ve Karaçay Çerkes parlamentoları arasında oluşturulan birliğe çağrılmayışımıza üzüldük. Bu birliğe otomatik olarak girmeliydik. Duma, Federal Meclis ve Kafkas Cumhuriyetleri başkanları Abhazya'ya yönelik ambargonun kaldırılması doğrultusunda girişimde bulunmuşlarsa da sonuc alınamadı. Görüşmeler esnasında eski SSCB dönemindeki soydaşlarının korunacağına ilişkin söylemlerine karşın fiili durum maalesef öyle olmadı. Demekki sadece Rusça konuşan soydaşları için geçerliymiş bu. Adığey, Khabardey Balkar ve Karaçay Çerkes Cumhuriyetleri Rusya Federasyonu içinde yer aldıklarına göre onların seslerini daha çok yükseltmeleri gerekirdi, diye düşünüyoruz. Kafkasya'daki umumi örgütlerin tüm Kafkasya çapında örgütlülüklerini genişletmelerine çok önem veriyoruz. Kardeşlerimizin yaşadığı diğer ülkelerde de örgütlenme çok önemlidir. Türkiye'deki kardeşlerimizin Kafkas Birliği Derneği çatısı altında başlattıkları birleşmeyi saygıyla karşılıyoruz. Bu birliğin diğerlerine de örnek olmasını diliyor ve sonuna kadar destekliyoruz. Anayurdundan uzak yaşayan insanlarımızın geri dönüşünü kolaylaştırmak üzere Abhazya Parlamentosu'nda yasal çalışmalar yapıyoruz. Ayrıca dünya çapında katılım sağlayacak bir vakıf kurulmasını özellikle öneriyoruz."Dünya Abhaz-Abaza Halkları Birliği Başkanı Taras Şamba Taras Şamba (Dünya Abhaz Abaza Halkları Birliği Genel Başkanı): Üç yıllık çalışma dönemine ilişkin oldukça uzun bir konuşma yapan Genel Başkan, Valeri Arşba'nın belirttiği gibi geri adım atılmasının söz konusu olmadığını, Abhaz halkının haklı olması nedeniyle bağımsızlık hedefine geç de olsa ulaşılacağına olan inancını belirterek üç temennide bulunmuştur. A. Dünyanın neresinde yaşıyorsak yaşayalım ferdi ilişki ve örgütsel dayanışma ve yardımlaşmamızı kuvvetlendirelim. B. Dilimizi asla kaybetmeyelim. Dilimizi kaybetmenin bedelini ağır öderiz. C. Tarihimizi iyi bilelim. Bizden önceki nesillerden çok daha fazla çalışalım, zira halklarımızın buna ihtiyacı vardır. Baris Akhbaş (Dünya Çerkes Birligi Genel Başkanı): "Geçen sene örgütümüze katılan Dünya Abhaz-Abaza Halkları Kongreyi Çerkesk'te yapmayı önerince memnun kaldık. Severek bu organizasyonu gerçekleştirdik. Bu kongrenin önemi, görüldüğünden çok daha fazladır. Dünya Çerkes Birliği tüm imkanları ile Dünya Abhaz-Abaza Kongresi'nin yanındadır. Gürcüstan lideri Eduard Şevardnadze de bunun yavaş yavaş farkına varmaya başladı. Halklarımızın %90'ının sürgün edilmiş olması nedeniyle burada sayıca az olabiliriz. Buna bakarak aldanılmasın. Abhazya'da yaşayanların sayısına bakılarak karar verilemez; asgarisinden eşit olduğumuz iyice bilinmelidir. Kafkasya'daki umumi örgütlerin tüm Kafkasya çapında örgütlülüklerini genişletmelerine çok önem veriyoruz Kardeşlerimizin yaşadığı diğer ülkelerde de örgütlenme çok önemlidir. Türkiye'deki kardeşlerimizin Kafkas Birliği Derneği çatısı altında başlattıkları birleşmeyi saygıyla karşılıyoruz. Bu birliğin diğerlerine de örnek olmasını diliyor ve sonuna kadar destekliyoruz.Valeri ArşbaAbhazya Cumhurbaşkanı Yardımcısı Abhazya sorunu gibi diğer sorunlarımıda ilerleme kaydetmemiz için uzaklarda da olsak örgütsel birlikteliğimizi pekiştirmeliyiz. Birbirimize destek olmalıyız. Rusya'da da dernekçilik var olduğu için örgütsel birliğin ne olduğu iyi biliniyor. Örgütlülüğümüz sayesinde UNPO ile iyi bir diyalog tesis ettik; bize destek oluyorlar. Onlara teşekkür borçluyuz. Bugünden tezi yok, statüleri onaylanan fonları harekete geçirerek maddi yönden ihtiyacımız olan dayanışmaya katkıda bulunmalıyız. DÇB'nin merkezi oluşu nedeniyle Abhazya burada yetkili bir devlet temsilcisini bulundurmalıdır. Karaçay Çerkes Cumhuriyeti de Abazaların "rayon" problemini bir an önce çözmelidir." Yuri Udiçak (Adığey Hükümeti Temsilcisi): "Adığey Cumhuriyeti adına Genel Kurulunuzun hayırlı sonuçlar vermesini temenni ediyorum. Abhazya davası bizim de davamızdır. Nitekim gençlerimiz bu savaşa koşarak gittiler. Adığey, Khabardey Balkar ve Karaçay Çerkes Cumhuriyetleri Parlamentoları arasında işbirliği için bir komisyon kurduk. Yakında geri dönüş, vatandaşlık ve muafiyetlerle ilgili olarak bir yasa çıkarttık, sanırım diğer cumhuriyetler de aynı yoldalar. [Adığey Cumhuriyeti tarafından kabul edilen "Dönüş Yasası", Nart dergisinin 2. sayısında tam metin olarak yayınlanmıştır.] Bu arada bir fon kurduk. Bu fona herkesin katkıda bulunmasını özellikle istiyoruz. Fonun güçlenmesi bizi davamızda ilerletmek için itici güç teşkil edecektir." Duman Hasan (Tarihçi, Khabardey Balkar Cumhurbaşkanı Danışmanı): "Cumhurbaşka-nımız ve hükümetimiz adına Genel Kurulunuzun başarılı sonuçlar vermesini temenni ediyorum. Tarihte büyük acılar çekmiş olan Kafkas halklarından Abhazların önemli davalarında yanında olduk, olmaya da devam edeceğiz. Çeçen savaşlarında da binlerce çocuğu kabul edip barındırdık. Bu tür insani yardımlar hepimizin tarihten kaynaklanan ödevimizdir." Viktor Şeletkov (Rusya'nın UNESCO temsilcisi): "UNESCO'da karar alındı. Gelecek sene UNESCO'nun tanıtım programları arasına Abhaz Kültür Festivali de dahil edilmiştir. Dünya Abhaz kültürünü ve halkını o zaman yakından tanıyacaktır. Birilerinin dediğinin aksine Abhazya'nın uzun bir geçmişi ve tarihi vardir. Kongrenizin sözkonusu festivale katkıda bulunmasını ve hayırlı çalışmalar yapmasını diliyorum." Prof. Yura Agirba (Öğretim üyesi): "Biz Moskova'da yaşayanlar Abhazya davası için elimizden ne geliyorsa yapıyoruz. Abaza ve Adığe halklarının aralarında var olan muhabbetin giderek arttırılması ve daha sıkı iş birliği gerekmektedir. Millet olarak en büyük sorunumuz dilimizi konuşanın giderek azalıyor olmasıdır. Moskova'da dil dersleri veriyor ve gençlere öğretmeye çalışıyoruz. Bunu herkes yapmalıdır. Öldüğümde mezarıma ünvanımın ve yaptığım şeylerin yazılması yerine 'sağlığında hep dedelerinin diliyle konuştu'yazılmasını bin kerre tercih ederim." Hatejiko Valeri (Nalçık Derneği Başkanı): "Khabardey hep sizinleydi, yine de sizinledir. Önümüzdeki işleri olumlu sonuçlandırmazsak dedelerimizin ve kardeşlerimizin akıttıkları kanların anlamı olmaz. Ruslar kendi çıkarlarını yanlış hesaplıyorlar. Çeçenlerin hedefi aslında Rusların da yararınaydı ama farketmediler. Kafkasya'da olabilecek bir olay artık mevzii olarak kalmayacaktır. Dayanışma içinde olunmazsa felaketin genel olduğu iyi bilinmelidir. İsrail Yahudileri ve Ermeniler topraklarına sahip çıkıp sonunda yurtlarına dönmüşlerdir. Bu çok anlamlı bir şeydir. Bizim de tekrar bir araya gelmemiz ve güçlerimizi birleştirmemiz şarttır. O takdirde hiç kimse bileğimizi bükemez."Millet olarak en büyük sorunumuz dilimizi konuşanın giderek azalıyor olmasıdır. Moskova'da dil dersleri veriyor ve gençlere öğretmeye çalışıyoruz. Bunu herkes yapmalıdır. Öldüğümde mezarıma ünvanımın ve yaptığım şeylerin yazılması yerine "sağlığında hep dedelerinin diliyle konuştu" yazılmasını bin kerre tercih ederim.Prof. Yura Agirba Kiçıpha Guli (Abhazya Anneler Derneği Başkanı, şair): "Ülkesini korumak için yiğit savaşçılar doğuran anneler böyle güzel bir konferans tertip eden, ülkesi için düşünen ve gönülden uğraşan evlatlar doğurdukları için çok şanslıdırlar. Böyle bir forum izlediğim için şanslı ve mutluyum. Hepinize teşekkür ediyorum. Bütün Kafkas halklarının anneleri şanslıdırlar. Böyle yiğitleri yetiştirmek herkese nasip olmaz. Kafkaslı annelerin saygıyla el üstünde tutulmaların nedeni vatanları için yiğitler yetiştirmelerindendir. Kafkas kadınları! Topraklarımız barış içinde olsun ve Nartlar gibi çoğalın!" Kazanuko Yadiğ (Dünya Çerkes Birliği Yönetim Kurulu üyesi): "Üzerimizdeki sineği kovmak istiyorsak onunla uğraşmak gerekir. Diğer milletler bizleri yeterince tanımıyorlar. Onlara kendimizi tanıtmak zorundayız. Dil ve tarih konusunda çocuklardan başlamamız şarttır. Diasporadaki kardeşlerimize geri dönünüz demek yeterli değil ve boş laftır. Onların geri dönüşünü sağlama için mülk vermek ve ekonomik sorunlarının çözümüne de katkı yapmak gerek. O takdirde göreceksiniz ki hızla çoğalacağız ve eski günlerimize döneceğiz. Abhazya için UNPO'ya gittik. Bundan sonra daha çok gitmek ve diğerleri ile de ilişki kurmak gereklidir." Malkhoz Rauf (Çerkesk kentinde kolhoz yöneticisi): "Kongre için uzaklardan gelen kardeşlerimiz, hepiniz sağ olunuz. Hoş geldiniz.Göreviniz bitince güle güle gidiniz. Dünyanın dört bir yanına serpilmiş durumdayız. Davamıza emek verenlere teşekkür borçluyuz. Bizim burada Abazalar olarak bir "rayon" sorunumuz vardır. Daha önce biz Adığelere yardımcı olmuştuk. Şimdi onlardan ve Karaçay Çerkes Cumhuriyeti yöneticilerinden anlayış ve destek bekliyoruz. Dünyanın en büyük faşitslerinden bilinen ve Abhazya'nın mahfına sebep olan Stalin bile rayonumuza dokunmamıştı. Onun zamanında sahip olduğumuz rayonumuzu geri istiyoruz. Dilimizi ve kültürümüzü yaşatmak bakımından rayonun tekrar tesis edilmesinin büyük önemi vardır." Abhazya Parlamentosu'ndaki bir Rus milletvekili de konuşmasında şunları söyledi: "Gürcüstan bağımsız bir devlet olmanın imkanlarını istismar etmekte ve Kafkasya'nın tümünün liderliğine oynamaktadır. Hali hazırda 12.000 kişilik silahlı bir birliği sürekli eğitime tabi tutmakta, uçaklarla tatbikat yapma peşindedir. Eğer saldırgan bir amaç yoksa bütün bunlara neden gerek duyuluyor? Amerika ve güdümündeki Türkiye tümüyle Gürcüstan'ın yanında yer almış durumdadır. Rusya'nın bur durumu iyi değerlendirmesi gerekmez mi? Savaşta her türlü zulmü yapan insanları sanki suçsuzmuşlar ve mağdurmuşlar gibi göstererek onların Abhazya'ya geri dönmesinde ısrar etmektedir. Oysa kendisi bir zamanlar sürgüne gönderilen Mesket Türklerini Gürcüstan topraklarına geri kabul etmemiştir. Batılılar ve Türkiye bunu neden sormazlar? Türkiye'den gelen bir delegeye bunu sorduğumda, Türkiye'nin Karabağ ve Kıbrıs sorunu nedeniyle bu politikayı izlediğini söyledi. Gerçekte Karabağ sorunu ile Abhazya arasında benzerlik bulunmamaktadır. Asıl etken olan Amerikadır, petroldür, Batılıların Kafkasya'ya yönelik hesaplarıdır; kısacası çıkar hesaplarıdır."Mitolojimize göre, Tanrı, yeryüzünde kendisi için ayırdığı toprak parçasını biz Abhazlara emanet etmiş. O halde bu vatanı korumak, kutsal bir görev, yüce bir onurdur.Vladislav Ardzınba Abhazya Cumhuriyeti CumhurbaşkanıKaffed
İsrail’deki Bir Şapsığ Köyünden İzlenimler ve Düşündürdükleri …
1997 yılı Nisan ayı içerisinde yolum bir eğitim programı için İsrail'e düştü. İsrail'de küçük bir Çerkes topluluğun bulunduğunu biliyordum ama nerede yaşadıklarını bilmiyordum. +''+ Öğrenmek hiç zor olmadı, hem İsrail çok küçük, hem farklı etnik topluluklar mutlaka farklı yerleşimlerde oturuyorlar ve köyler, öncelikle nüfusunun etnik/dinsel özelliğine göre Müslüman Arap, Hristiyan Arap, Durzi, Yahudi, Çerkes köyü olarak adlandırılıyorlar. Hatta bir Yahudi yerleşimi sözkonusu olduğunda bile köy, sakinlerinin geldikleri yere göre bir isimle (örneğin Yemen yahudilerinin köyü) olarak anılıyorlar. Böylece, her kime (Musevi ya da Filistinli) buralarda bir Çerkes Köyü varmış gitmek istiyorum dediysem, bana Kfar Kama'dan sözettiler, ardından: "Sen de Çerkes misin ? Buralarda Çerkesler çok sevilir" diye eklediler. Sora sora, Kfar Kamalı bir isime ulaşmayı da başardım. Durzi bir öğretim üyesi bana; "git Belediye'de görevli Melek'i bul, selamımı söyle" dedi, ben de öyle yaptım. Bir hafta sonunda Musevi bir ailenin mihmandarlığıyla Kfar Kama'nın yolunu tuttum. Hep yapılır ya, köy bakkalına Melek hanımın evinin nerede olduğunu sordum, hemen tarif ettiler, birden çok heyecanlandım. Melek hanım çamaşırını bir yana bırakıp, küçücük ve bakımlı bahçesinde ağırladı bizi. Çat kapı gidişimize hiç de şaşırmış görünmedi. O İngilizce bilmez, ben Adigece, sorularımı İngilizce sordum, Melek hanım İbranice cevapladı, Musevi arkadaşım Mira İngilizceye çevirdi. Kapısını öylece çalmış oluşumuza da hiç şaşırmadı, ama Çerkes oluşuma şaşırdı. "Ne biçim Çerkessin, Çerkesce bilmiyorsun" dedi. Ben haklısın ama ben zaten Asetinim, Adigece bilmem dedim (Asetinceyi de bilmediğimi sakladım, söylemedim). Bu defa daha da şaşırdı, "Asetin de ne?" diye sordu. Bize her ne ad veriliyorsa, hepsini sıraladım Oset, İron, Kuşhayım dedim, gene olmadı. Bu adlardan vazgeçtim, Çerkes olduğumda ısrar ettim. En sonunda galiba saydığım isimlerin aile ismim olduğuna karar verip, Adigece bilmiyor oluşumu da bağışlamış gibi yaptı. Sonunda kanuşmamızı böyle çevirilerle çok devam ettiremeyeceğimizi gördük, aradan tercümanı çıkaralım diye, "seni a'bime götüreyim, onunla İngilizce anlaşabilirsin" dedi. Melek hanım. Sokağa çıkıyoruz diye başına omuzlarını yarıya kadar kapatan beyaz, bizim tülbent diye bildiğimiz şeyin oldukça iri delikli dokunmuşu görünümünde bir örtü iliştirdi, gene ayni ekip olarak köyü bir baştan diğer başa geçecek şekilde yola koyulduk. Yolda saçlarını onun gibi örtüp arabalarıyla komşu gezmesine giden kadınlar da gördüm, örtmeyenler de. Sarışın Çerkes çocukları cumartesi günü olduğu için tenha olan sokaklarda bisikletlerine biniyorlardı. Sokaklar bakımlı ve temiz, tek ya da iki katlı evler çoğunlukla beyaz boyalı ve gösterişsizdi. Ancak çok yakınlarına vardığınızda ev sahiplerinin sosyo-ekonomik durumunu kestirebiliyordunuz. İsrail'e özgü bir biçimde yerleşim yerleri etniklik temelinde kurulduğundan, zengini de yoksulu da aynı köyde, yan yana yaşıyordu. Çalışma yaşında olanlar çoğunlukla, Türkiye ölçülerinde düşünüldüğünde çok uzak sayılmayacak olan kentlerdeki işlerine sabah gidiyor, akşam dönüyorlardı. "En çok hangi meslek revaçta?" diye sordum, bütün meslekleri sıraladı, ancak en tercih edilen meslek "güvenlik görevlisi" olmaktı. Köyün camisini de gezdik, Köye yerleşilirken ilk inşa edilen binalardan birisi o olmuş, sonradan bir kaç defa bakım, onarım görmüştü, çok küçük ve çok sadeydi. Bir yandan köyü gezerken, diğer yandan melek hanıma sorularımı peş peşe sıralamaya devam ettim. "Kızlarınız, oğullarınız Çerkes olmayanlarla evlenirler mi?" diye sordum, cevabı; "hayır" oldu. Melek hanımın çalıştığı belediye binasını ziyaret ettik. Binasının önündeki tabelada belediyenin sembolü olan Çerkes atlısının etrafında üç alfabe (Kril, Arap ve İbrani) ve üç dille Belediyenin ismi yazılıydı. Yardımcılarıyla birlikte toplantı halinde olan Başkan, bir süre ara verip, her yeri Kafkas'yadan gelme heykeller, resimlerle dolu olan odasında bizimle bir süre sohbet etti. Fotoğrafını çekmek istediğimde de ise, çalışma masasının yanıbaşında duran bayrakların ikisini, belediyenin, sarı zemin üzerine arkasına üzerinden güneş doğmakta olan karlı dağları almış bir Çerkes atlısından oluşan amblem taşıyan bayrağı ile, yeşil renkli Dağlı Haklar Federasyonu bayrağını tek tek açarak övünçle poz verdi. Çıkışta Melek hanıma Başkanın hangi partiden olduğunu sordum, "solcu" diye cevapladı. Merakımı yenemeyerek "ya sen?" dedim, Netanyahu'nun partisindenmiş. Sonunda a'bi Adnan Gorkoj'un evine ulaştık. Adnan Gorkoj emekli bir öğretmendi, turist rehberliği ve hakemlik yapıyor, ayrıca Çerkes Kültür Merkezinde aktif olarak çalışıyordu. Onunla iletişim daha kolay oldu. Benim Çerkes olduğuma da inandı (Türkiye'de Çerkes adının hepimiz için kullanıldığını biliyordu). Üstelik Osetya'dan geçip gitmişliğim var diyerek, yüreğime su serpti. Adnan Gorkoj'un evinde kahvelerimizi içip, baklavalarımızı yerken, ben sordum o cevapladı. Aşağıdaki bilgileri ondan aldım, üzerine gözlemlerimi ekledim... Kfar Kama İsrail'deki iki Çerkes köyünden birisi ve Sapsığ Köyü, bölge olarak aşağı Golan tepelerinin eteklerine düşüyor, yani İsrail'in Kuzeydoğusuna. Diğer köy ise Reyhanlı ve Abzah Köyü. Önceleri üç Çerkes köyü daha varmış İsrail'de ancak, bu köylerdeki Çerkes nüfus, 1920-1921 yıllarında Ürdün ve Suriye'ye göç etmiş. Kfar Kama'ya yerleşenler 1864 büyük zorunlu göçünde Karadeniz üzerinden Rumeli'ye geçip, 1878 yılına kadar orada yaşadıktan sonra Filistin bölgesine gelmişler. Osmanlı Yönetimi 200 kadar bir Arap nüfus barındıran Kfar Kama'yı onlara yerleşim yeri olarak vermiş. Daha sonra, Araplar köyü terketmiş. Yani köyün 120 yıllık bir tarihi var. Reyhanlı'ya yerleşenler ise kara yoluyla ve Suriye üzerinden gelmişler. Bugün Kfar Kama'nın nüfusu 2400, Reyhaniye'ninki ise 850. İsrail'deki bütün Çerkes nüfus ise 3250. Adnan Gorkoj, Çerkes nüfusun %70'inin Şapsığ, kalanların ise çoğunluk sırasına göre Abzah, Hatıkoy, Bjeduğ ve Kabartay olduğunu söylüyor. Kfar Kama'da sadece 3 hane Arap, onlar da sonradan gelip yerleşmişler. Köyde herkes Şapsığca biliyor, aileler Napso, Şevgen, Gorkoj, Açmuj, Segaş, Bğane, Kıuj gibi aile adlarıyla biliniyorlar. Reyhaniye'deki Abzahlar ise; Şahağum, Gış, Şeguç, Gute gibi aile adlarıyla. Bu iki grup dışında kalan Çerkesler aile/kabile adlarını kullanmıyorlar. Köyde anaokulu ve sekizyıllık bir okul bulunuyor. Öğretmenlerin çoğu ve okulun müdüresi Çerkes. Kafkasya'dan gelen bir öğretmen ise Çerkezce yazı, gramer dersi veriyor, Çerkeslerin tarihini anlatıyor. Ayrıca köyde, ihtiyar evi, dispanser, banka, futbol, basketbol, karate vb. sporlar için spor tesisleri, dikiş atölyeleri bulunuyor. Bir de Çerkes Kültür Merkezi...Burada gençler her türlü sportif ve kültürel faaliyetlerde bulunabiliyorlar, ayrıca seminerler düzenliyor ve geleneksel danslarını burada öğrenip, sergiliyorlar. İsrail'de her yıl Ağustos ayının sonlarına doğru Reyhaniye'de bir Çerkez gecesi düzenleniyor, dünyanın bir çok yerinden, Kafkasya'dan, komşu Arap ülkelerinden en iddialı Çerkez dans toplulukları davet edilip, büyük bir şenlik kuruluyor. Adnan Gorkoj, bu şenliğe şimdiye kadar Türkiye'den hiç katılan olmadığını belirtip, profesyonel özelliklere sahip bir dans ekibini davet etmek istediklerini söylüyor. Kfar Kama'nın 1989 yılında, Hadağatle Asker köye davet edilinceye kadar anavatanla hiçbir ilişkisi olmamış. Bu ilk ilişkiden sonra Kafkasya ile ilişkilerin arkası gelmiş. Köydeki her haneden en az bir kişi, anayurda gidip gelmiş, aralarından oralara yerleşenler, mülk edinenler, evlenler olmuş. Ayrıca Kafkasya'da düzenlenen ve Çerkesleri ilgilendiren bütün toplantılara katılıyorlar. Futbol takımları davet edip karşılaşmalar düzenliyorlar. İslamey ve Nalmes dans ekiplerini getirip, Çerkes danslarını izlettiriyorlar. Aynı şekilde Türkiye'deki Çerkeslerle de ilişkiler başlamış. Örneğin Düzceli Ergun Demirağ, Kfar Kama'dan evlenip, oraya yerleşmiş. Şimdi kuran kurslarında ders veriyor ve gazetecilik yapıyor..... .......... Kfar Kama'da sadece yarım gün kalabildim, tarif edemediğim duygu ve heyecanlarla da ayrıldım. Geçen yıl bir ay konuk olduğum Osetya'dan ayrılırken de böyle olmuştum. Belki bu duygularımı ileride daha iyi tarif edebilirim. Yazının amacı da zaten ne bu duygularımı tarif etmeye çalışmaktı, ne de İsrail'deki Çerkeslerin durumuna bölgenin ve İsrail'in halihazırdaki durumuna bakarak siyasal/sosyolojik bir yorum getirmek. Gene de yukarıdaki gezi notlarıyla, çevirideki bilgilere bir şeyler daha eklemek gereksinimini duyuyorum. İsrail'de katıldığım eğitim programı üç hafta sürdü, Üniversite ve İsrail Eğitim Bakanlığının konukları olduğumuz için özel bir gezi programıyla ağırlandık. Ancak bu süre içerisinde hiç bir Filistin Bölgesini görme fırsatım olmadı, bir iki Arap köyünün yanından geçtim. Dürzi kökenli bir öğretim üyesinden de kendi dinsel topluluğuna dair bilgiler almaya çalıştım. Yani yaptığım gözlemler çok kısa bir süre içerisinde edinilmiş, değerlendirme yaparken çok temkili olmayı gerektiren gözlemler. İşte bu nedenle aşağıdaki değerlendirmelerim bu sınırlar içerisinde okunmalı. Sohbet ettiğim Dürzi öğretim üyesi; "İsrail toplumunda ve Orta Doğu'nun diğer bölgelerinde yaşayan bu "gizli din" mensuplarının, "siyasal iktidarla hiç bir problemleri olmadığını, köylerinde gündelik pratiklerini ve dinsel ritüellerini yerine getirirken hiç bir zorlukla karşılaşmadıklarını, zaten dinlerinin/kültürlerinin bulundukları ülkenin siyasal sistemine mutlak itaati ve diğer etnik/dinsel topluluklarla kati olarak karışmamayı emrettiğini" söyledi. Ayrıca, İsrail'de farklı etnik/dinsel toplulukların ayrı ayrı yaşıyor olmalarının bir yönetim siyasası değil, tercih olduğunu, bu nedenle gözlenen mekansal ayrılığın özellikle tercih edildiğini, asimile olmaktan böylelikle kurtulduklarını belirtmişti. Sanıyorum ki, son söyledikleri İsrail'deki Çerkes nüfus için de geçerli. Ancak kanımca sadece Dürzilerin ya da Çerkeslerin koşullarına bakmakla sınırlı kalınmadığında, yukarıda çevrilen makalede iddia edildiği gibi, İsrail'in çok-kültürlülüğünü bir avantaja dönüştürdüğünü söyleyebilmek için henüz çok erken. Çünkü çok-etnikli toplumlar için bir alternatif olarak tartışılan, toplulukların birbiriyle karışmadan yan yana yaşadığı (bazen kendi hukukunu uyguladığı) bir toplum modeli, farklı topluluklardan en az birisi üzerinde resmi ya da gayri resmi ayrımcılıklar devam ettiği sürece, çok gerilimli olmaya müsait. İsrail ise, Filistinliler dışarıda bırakıldığında bile, bir yanda, Eşkenazlar (Avrupa Yahudileri), Seferadimler (İspanya bölgesinden gelen Yahudiler), Yemen Yahudileri, Falaşalar (Etiyopya'dan gelenler), nihayet sosyalist sistem çözüldükten sonra eski SSCB topraklarıyla, Doğu Avrupa'dan gelen Yahudiler, aşırı milliyetçiler, köktendinciler, diğer yanda kendilerini Filistinli olarak tarif etmeyen Hristiyan veya Müslüman Araplar, Dürziler, Çerkeslerden oluşan çok-kültürlü yapısı ile her zaman başka gerilimlerin potansiyelini taşıyor. Hepsi bir yana, Yahudi toplumunun içinde de çok önemli sosyo-ekonomik statü farkları bulunuyor. Verilen bilgilere göre örneğin, en iyi eğitim görmüş ve toplumsal/ekonomik olarak toplumun en üst kesimlerini oluşturanlar Avrupalı Yahudiler, şimdilerde en kötü durumda olanlar ise Falaşaların arkasından, Doğu Avrupa ülkeleriyle, Rusya'dan gelen Yahudiler. Bu nedenle belki de, İsrail ve Filistin'e sahici bir barış geldiğinde (gelebilirse eğer!) mevcut uzlaşımlar çözülüp, yeni yeni gerilimler ortaya çıkacak. Şimdiki haliyle İsrail, talepler ayrılıkçı eğilimler taşımadığı sürece, kültürel farklılıkların korunmasına izin veriyor, hatta Çerkesler örneğinde olduğı gibi "destekleyici" de olabiliyor. Diğer yandan anaokul dahil, 11 yılı zorunlu olmak üzere, 13 yıllık ücretsiz eğitim sistemiyle onları İsrail coğrafyasına ve çok-bileşenli bir kültürü ifade etmek üzere İsrailliliğe entegre etmeyi hedefliyor. Ancak böyle bir eğitim sistemi çok önemli olmakla birlikte, unutmamalı ki tek başına hiç bir zaman yeterli değil... Kaynak: Nart Dergisi, Sayı 3, Ağustos-Eylül 1997.p>+''+Sevda Alankuş
23 Nisan’da Anavatandan Misafirler
23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'nda anavatan Kafkasya'dan misafirlerimiz vardı. Khabardey-Balkar, Adığey, Karaçay-Çerkes, Osetya ve Çeçenistan'dan gelen çocuk ekipleri Ankara'da düzenlenen etkinlikler çerçevesinde çeşitli yerlerde gösteriler yaptılar. Ankara'da kaldıkları süre zarfında yoğun programlarına rağmen hemşehrilerimizle birlikte olmaya özen gösteren ekipler büyük ilgi gördü. Konuk ekiplerden Khabardey ve Adığey ekipleri kafile başkanları ile sohbet imkanı bulduk. Zori Kafkas (Kafkas Şafakları) Khabardey-Balkar Cumhuriyeti'nin başkenti Nalçik'ten gelen Zori Kafkas ekibi 15 yıl önce kurulmuş. Yaşları 9-15 arasında değişen 50 kişiden oluşan ekip, Çocuk Bayramı etkinliklerine 16 kişilik bir oyuncu kadrosuyla katıldı. Martin Thamoege tarafından çalıştırılan ekipte Khabardey'lerden başka 2 Balkar oyuncu da yer alıyor. Salime Nartıj ve Huseyin Tow'un güzel müzikleri eşliğinde, bütün Kuzey Kafkasya oyunlarından örnekler sunan ekip, Ankara'da, Güven Park, Saime Kadın Açıkhava Tiyatrosu ve ASKİ Kapalı Spor Salonu'nda gösteriler yaptı. Zori Maykop (Maykop Şafakları) Adığey Cumhuriyeti'nin başkenti Maykop'tan gelen ekip 10 yıl önce kurulmuş. 80 kişiden oluşan ekip Çocuk Şenliği etkinliklerine 34 oyuncusuyla katıldı. Kul Muhammed'in çalıştırdığı ekip oyuncularının yaşları 9-15 arasında değişiyor. Rusya Federasyonu'nda Adığe Dansları konusunda uzman olarak tanınan Kul Muhammed 22 yıl Nalmes Folklor Ekibi'nde oynamış ve halen Nalmes ekibinde direktör Amırbiy'in 1.yardımcısı olarak görev yapıyor. Müzisyenliğini Zalim Yerug, Jude Anzor, Valentin Manşin ve Tlıhurey Zaurya'nın yaptığı ekip, Rusya Federasyonu'nda düzenlenen festivallerde pek çok ödül almış. Çocuk Şenliği etkinliklerindepek çok güzel gösteri sunan Zori Maykop ekibinin "Festivalin En Başarılı Ekibi" seçilmesi bizleri de çok sevindirdi. Bu iki ekip dışında Karaçay-Çerkes, Osetya ve Çeçenistan'dan gelen ekipler de Ankara'lı Çerkes hemşehrilerimizin yoğun ilgisiyle karşılaştı. Ekipler, Güven Park ve ASKİ Kapalı Spor Salonu başta olmak üzere çeşitli yerlerde yaptıkları güzel gösterilerin ardından 25 Nisan Salı günü Ankara'dan ayrıldılar. Cemalettin ŞırayderKaffed
Abhazya’da Kurban Bayramı ve Abhazya İzlenimleri
Kafkas-Abhazya Dayanışma Komitesi adına Sakarya Kafkas Kültür Derneği'nce organize edilen, Kafkas Derneği tarafından da desteklenen "Kurbanlarımızı Abhazya'da Kestirelim" kampanyası Abhazya'da büyük bir coşku içerisinde geçen yıl olduğu gibi devletin üst düzey yetkililerinin de katılımı ile kutlandı. Abhazya'daki Son DurumlarKurban kampanyasından önce Abhazya'nın genel durumundan kısaca söz etmek yerinde olur sanıyorum. Bilindiği gibi Abhazya 5-6 yıldır, çok yönlü bir ambargo ve abluka altında. Bu akıl almaz ambargonun boyutları ancak orada tam anlamı ile değerlendirilebilir. Abhazya Devleti'nin ve kardeş Kuzey Kafkasya Cumhuriyetlerinden özellikle Adığey ve Khabardey Cumhuriyetleri'nin politik desteklerine rağmen Rus Hududundan giriş ve çıkışlarda kayda değer bir yumuşama yok. Çocuk ve yaşlı erkekler dışındaki erkeklere izin verilmediğinden, yaşamın en büyük yükünü savaşta olduğu gibi bugün de kadınlar omuzlamış durumda. Temel ihtiyaç maddeleri dahil her türlü ihtiyaçları temin eden kadınlar, Abhazya'da üretilen çay, narenciye ve tütünü zor şartlarda satarak bu ihtiyaçları karşılayabiliyorlar. Müthiş Bir DirençBöylesi bir ambargo ve Rusya'da meydene gelen ekonomik sıkıntıların yansımasına rağmen halkta hiçbir yılgınlık yok. Devlet her alanda varlığını hissettiriyor, güvenlik ve asayiş konularında geçen yıla göre önemli gelişmeler var. Halk bu zorlu mücadeleyi kazanma konusunda müthiş kararlı ve hiçbir yılgınlık söz konusu değil. Sağlık ve EğitimSağlık hizmetleri özellikle araç, gereç, ilaç konusunda büyük sıkıntılar var. Savaş gazisi bini aşkın gazinin protez ihtiyacı içler acısı, durumlara sebep oluyor. Öylesine ilkel yöntemlerle hayatlarını idame ettiriyorlar ki, tarifi mümkün değil. Bu konuda ne yazık ki Türkiye'deki kardeşleri olarak üzerimize düşen görevi yapmadık, yapamadık.Eğitim bütün zorluklara karşın düzenli olarak yapılıyor. Sohum Üniversites'inde maaş almadan öğretim üyeliği yapanlar var. Lise seviyesine kadar olan okullarda da öğretmenlerin bazılarına halk para toplayıp yardımcı olmaya çalışıyor. Kalem, defter, kitap, tebeşir gibi birçok okul malzemesine gereksinim var.Abhazya'ya gidecek olan öğrencilerin yiyecek dışındaki her türlü ihtiyacını devlet karşılıyor. İlgilenenler için belirtmekte yarar var; Sohum Üniversitesi'nde mühendislik ve tıp dışında tüm branşlar mevcut. Savaşın İzleri Kolay Silinmez Ama...Evet Abhazya'da savaşın açtığı çok derin yaralar var. Abhazya yaralarını saramadan ambargo ile bir daha sarsıldı. İnsanlar tüm imkansızlıklara rağmen çok yavaş da olsa yakılan yıkılan yerleri onarmaya çalışıyor. Devlet de savaşta tahrip edilen köprü ve yolların bakım ve onarımı konusunda tüm imkanlarını zorluyor.Dış İlişkilerAbhazya Devleti, başta Rusya olmak üzere birçok devlet ile sürekli diplomatik görüşmelerini sürdürüyor. Gürcüstan ile sürdürülen barış görüşmeleri de periyodik olarak devam ediyorsa da görüşmelerin odak noktası mültecilerin dönüşü. Bu konuda Gürcüstan'ın uzlaşmaz tutumu maalesef devam ediyor. Abhazya her zaman olduğu gibi kardeş Kuzey Kafkasya Cumhuriyetleri ile her alanda sıkı bir iş birliği içerisinde. Ayrıca Acara Özerk Bölgesi ile Abhazya arasında da yakın dostluk ilişkileri mevcut. Bu çerçevede iki ay kadar önce Acaristan Cumhurbaşkanı Aslan Abaşıdzen'in özel davetlisi olarak Acara'ya giden Abhazya Başbakanı Sergey Bagapş'ın başkanlığındaki Abhaz heyeti ile Acara Yetkilileri arasında yapılan görüşmeler çok olumlu sonuçlandı.Abhazya'da zorluk var, sıkıntı var ama kendilerinin de ifadesi ile kendilerine ait bir Abhazya var, onun için her türlü sıkıntıya sonuna kadar göğüs gerecekler. Ancak Abhaz halkı ve yetkilileri ambargo konusunda Türkiye diasporasının, derneklerinin ve Kafkas toplumunun daha etkin olmalarını bekliyor. Ve Kurban KampanyasıAbhazya'daki kurban coşkusunu bu satırlarda tam olarak anlatabilmek çok zor. Halk artık sosyal ağırlıklı bu ibadeti çok iyi değerlendiriyor. Bu coşkuyu orda tam olarak yaşamak lazım. Geçen yana bu yıla bir yıl gibi kısa bir zamanda dini anlamda önemli gelişmeler olmuş. Bu yıl başta Cumhurbaşkanı Ardzınba olmak üzere halktan birçok kişi de kurban kesti. Cumhurbaşkanı'ndan, kurban görüntüsünü talep ettiğimizde Sayın Cumhurbaşkanı yanlış anlaşılır diye kibarca bu teklifimizi reddettiler. Bu yıl Abhazya'da 430 kişinin kurban vekaleti gereğince 17 ayrı noktada kurban kesildi. Başkent Sohum başta olmak üzere Gagra, Gudauta, Gulrıpş ve bu bölgelere bağlı beldelerde kurbanlar kesildi. Kurban etleri askeri birlikler, okullar, çocuk yuvaları, hastahaneler ile mümkün olduğunca öncelikle savaş yetimlerinin aileleri olmak üzere, ayrım yapılmadan ihtiyaç sahibi insanlara dağıtıldı. Bayramın ikinci günü Kurban Organizasyon Komitesi tarafından verilen kurban yemeğine başta Parlamento Başkanı, bakan ve milletvekilleri olmak üzere yaklaşık 500 kişilik bir topluluk katıldı. Yemekte yetkililer ve konuşmacılar kurbanlarını Abhazya'ya gönderenlere teşekkür ederek duydukları memnuniyeti dile getirdiler. Savaş sonrası önemli bir yardım ve desteğin gitmediği Abhazya'ya geçen yıl olduğu gibi bu yıl da maddi manevi bir moral oldu. Bu arada Cumhurbaşkanı Sayın Ardzınba başta olmak üzere halktan, büyük çoğunluğun yapımını merakla beklediği Sohum Camii'ne başlanamaması nedeniyle çok sitemler aldık. Sohum kadar olmasa da Tkuapsa ve Gudavta halkı da küçük birer cami talebinde bulundular. Ancak öncelikle bu yıl Sohum'da yapılacak olan Dünya Abhaz Kongresi öncesi bu camii inşaatına mutlaka başlanmalıdır. Bayram namazında Sohum'daki mekan bu yıl ye-tersiz kaldı. Adığe, Karaçay-Çerkesk, Khabardey ve Çeçenistan'dan Abhazya'da bulunanlarla coşkulu bir bayram namazı sonrası başlayıp şehitlik ziyaretinden sonra üç gün süren bayram, ambargo altındaki kardeşlerimiz için büyük moral oldu. Gelecek Yıl İçin NotlarBu kampanya daha sistemli olarak devam etmelidir. Vekalet verenler para yatırmayı son günlere bırakmamalıdır.İki yıllık deneyimden sonra gelecek yıl için Abhazya'daki Kurban Komitesi daha değişik bir çalışma yapacaktır. Vekalet verenlere bu yıl da ayrı ayrı mektup yazılacaktır.Ancak rakamlar yükseldikçe ve sistem oturdukça Kafkas Dergileri (başta NART olmak üzere) ile gerekli açıklamalar yapılacaktır. Tekrar üzülerek ifade ediyorum; bu yıl kampanyamıza derneklerimizin önemli bir kısmı katkıda bulunmamıştır. Sonuç olarak; bize vekalet vererek kurbanını Abhazya'da kestirenlere yürekten teşekkür ediyor, gelecek yıl da vekalet ve desteklerini Abhazya için kullanmalarını bekliyoruz. Mecdi Cengiz
Kafkas Araştırma Kültür ve Dayanışma Vakfı (Kaf-Dav)
48 kurucu üye ile kuruluşu 24 Ocak 2000 tarihli Resmi gazetede yayımlanmış olan Kafkas Araştırma Kültür Ve Dayanışma Vakfı (Kaf-Dav) Geçici Yönetimi'nin normal çağrısı ile Kurucular Genel Kurulu 28 Mayıs 2000 tarihinde Kafkas Derneği Genel Merkezi'nde yapıldı. Kongrede Prof. Dr. Haydar Taymaz başkanlığında, Atay Ceyişakar, Nizamettin Temel, Yahya Gış ve Ragıp Doğu'dan oluşan geçici yönetim kurulu aklandı ve geçmiş hizmetleri için kendilerine teşekkür edildi. Ayrıca Bilim Kurulu Yönetmeliği onaylanıp, diğer yönetmelikleri hazırlamak için de Yönetim Kurulu'na görev ve yetki verildi. Genel Kurul kararıyla katılımcı üyelikleri kesinleşen 37 üye de dahil vakfın şu anda üye sayısı 85 olup bu değerli üyelerin alfabetik sıraya göre adları şöyledir: Kurucu Üyeler: 1.Abdülmecit Cankat, 2.Ali Haydar Taymaz, 3.Arslan Kaya, 4.Arslan Arı, 5.Atay Ceyişakar, 6.Aydın Midas, 7.Azmi Özden, 8.Bahri Kazbek, 9.Bülent Atçı, 10.Cihan Candemir, 11.Cengiz Gül, 12.Ejder Özdemir, 13.Emin Pekşen, 14.Ender Şenol, 15. Erdoğan Akman, 16.Ergün Tapşın, 17.Erol Özel, 18.Ersin Aşan, 19.Fethi Aksu, 20.Halit Yaşar Nogay, 21.Hayri Domaniç, 22.Hikmet Emirhan, 23.İsmet Boran, 24.Kamil Hakan Çizem, 25.Kamuran Akkaya, 26.Mahmut Erbaş, 27.Mevlüt Atalay, 28.Muhittin Ünal, 29.Musa Can, 30.Mustafa Altan, 31.Naim Sabancıoğlu, 32.Nizamettin Temel, 33.Oktay Nart, 34.Ömer Küçüközcan, 35.Öner Yılmaz, 36.Ragıp Doğu, 37.Rahmi Sezgin, 38.Salih Hazar, 39.Selahattin Altaş, 40.Sema Yılmaz, 41.Setenay Gülgün Süzer, 42.Şamil Girgin, 43.Şemsettin Çevik, 44.Şükrü İnci, 45.Talih Altınışık, 46.Yahya Gış, 47.Zekavet Arıhan, 48.Zeki Polat Katılımcı Üyeler: 49.Ahmet Özdoğan, 50. Aynur Yıldar, 51.A.İlhan İnanöz, 52.Baha Çakıroğlu, 53.Cemil Şenvar, 54.Cezmi Aslan, 55.Çetin Öner, 56.Doğan Özden, 57.Emel Bezek, 58.Erdem Ünlüçetinkaya, 59.Erol Taymaz, 60.Fahri Huvaj, 61.Günseli Avcı Şurdum, 62.Gıyasi Tokoğlu, 63.Hikmet Kandemir, 64.Haldun Şamil Sah, 65.Hayri Güneş, 66.İmdat Kip, 67.Kadir Acar, 68.Kazım Taymaz, 69.Mahmut Özden, 70.Muharrem Çurey, 71.Musa Uysal, 72.Nizamettin Kandur, 73.Olcay Mis, 74.Orhan Baran, 75.Osman Özen, 76.Özdemir Özbay, 77.Rauf Bozkurt, 78.Sadettin Atığ, 79.Selami Genel, 80.Sırrı Dinçer, 81.Şamil Jane, 82.Yasin Kaplan, 83.Yusuf Taymaz, 84.Yusuf Ünlü, 85.Zekeriya Temizel. Kuruluş Amacı: Geleneksel Kafkas kültürünü derlemek, tanıtmak ve yaşatmak. Kafkasyalıların güncel, toplumsal, ekonomik, sosyal ve kültürel sorunlarını bilimsel yöntemler ile incelemek ve araştırmak, bu sorunların çözümüne katkıda bulunmak. Bilimsel, kültürel, sanatsal alanlarda çalışmalar yapmak, yayın yolu ile bu çalışmaları desteklemek. Yetenekli çocuk ve gençlerin yetişmelerine, yetenek ve eğitimlerini geliştirmelerine yardımcı olmak. Burs, kredi, yurt, kitap-kırtasiye, eğitim araç ve gereçleri, yiyecek yarımları sağlamak, olan KAF-DAV' ın genel kurulu sonucunda, yönetim, denetim ve Bilim Kurulu ile Onursal üyeleri şunlardır: Yönetim Kurulu-Asil Üyeler: Muhittin Ünal-Vakıf Başkanı, Erol Özel-Başkan Yardımcısı, Fethi Aksu- Yazman, Ragıp Doğu-Sayman, Azmi Özden-Üye, Mevlüt Atalay-Üye, Mustafa Altan-Üye, Yönetim Kurulu-Yedek Üyeler:, A. Mecit Cankat, Erdoğen Akman, Kamuran Akkaya, Denetleme Kurulu Asil Üyeler: A. Haydar Taymaz, Bahri Kazbek, İsmet Boran, Denetleme Kurulu-Yedek Üyeler: Mahmut Erbaş, Ömer Küçüközcan KAF-DAV Bilim Kurulu Üyeleri: Prof. Dr. Ali Haydar Taymaz, Dr. Cahit Tutum, Prof. Dr. Ayhan Sezer, Doç. Dr. Ayla Sevim, Doç. Dr. Erden Ünlü, Prof. Dr. Fazlı Tekin, Prof. Dr. Rauf Arıkan, Prof. Dr. Refik Özkan, Prof. Dr. Handan Sezer, Prof. Dr. Erol Taymaz, Araş.-Yaz. Özdemir Özbay, Onursal Üyeler: İhsan Sabri Bulur, İzzet Aydemir, Kemal Cankat, Dr. Yahya Kanbolat, Şevket Doğan, Dr. Cahit Tutum, Sabahattin Diyner, Dr. Kazım Ertürk, Prof. Dr. Nihat Özen, Mehmet Çevik, Ali Şengil, Prof. Dr. Ahmet Çakar, Aydemir Ersoy, İsmail Seçer, Prof. Dr. Sabri Tekir, Abdüllatif Şener, Daryal Çeviker, Prof. Dr. Zeki Şekerci, Prof. Dr. Deniz Demirkan, Ekrem Özdemir Kaffed
İsrail’de Çerkes Azınlığa Yönelik Eğitim Politikası
Çerkes adı, Kafkasya'nın Kuzeybatısı ile Karadeniz'in doğu kıyılarında bulunan bölgede yaşayan bir grup etnik topluluğa verilen genel bir addır. Çerkesler iki ana gruba ayrılırlar: Adigeler ve Kabartaylar, kendilerini de bu adlarla adlandırırlar. (Dirr, 1913-1937:834). Rusya'nın Kafkasyayı işgale başladığı 1860 ve 1870'li yıllarda Çerkes nüfus, önemli kayıplara uğramış, hayatta kalanlar ise Akdenizin doğu kıyılarına, Osmanlı Türkiyesine göçe zorlanmışlardır. +''+ Bugün Türkiye'de, çeşitli bölgelerine dağılmış olarak yaşayan yaklaşık 90.000 kadar Çerkes bulunmaktadır. Ayrıca Suriye'de yaklaşık olarak 60.000, Ürdün'de 29.000, Irak'ta ise 8000 kadar Çerkes yaşamaktadır (Weekes, 1978:176). Günümüz Kafkasyasında halen 38 farklı dil kullanılmaktadır ve Çerkesce bu Kafkas dil ailesinin Kuzeybatı grubuna girmektedir. Çerkescenin dahil olduğu Kuzeybatı dil grubu, Kafkas dil ailesinin en kalabalık grubudur ve üç altgrup altında toplanan beş dili kapsar. Bunlar; Ubıhca, Abhazca, Adigece, Kabartayca ve Çerkescedir (Ruhlen, 1987:324). İsrail'deki Çerkesler1870'li yıllarda göçe zorlanan Çerkes toplulukların bir kısmı, bugün İsrail toprakları içerisinde kalan Filistin'deki köylere yerleşmiştir. İsrail'de 2500 kadar Çerkes yaşamaktadır ve İsrail toplumuna entegre olmuşlardır. çerkes aileler çekirdek aile niteliğindedir, nüfusun çoğunluğu lise mezunlarından oluşmaktadır. Üniversite ve kolejlere gidenlerin de sayısı fazladır. Askerlik görevi 1958 yılından beri bütün Çerkes erkekleri için zorunludur. Çerkesler Müslümanlığın Sunni mezhebinden oldukları halde, dini bir yasaya göre değil, yüzyıllardır babadan oğula geçen geleneklerine göre yaşamaya devam etmektedirler. Ayrılıkçılığa değil, etnik farklılıklarını koruyarak birlikte yaşamaya ve İsrail'e bağlılığa dayalı bir etnik kimlik özelliği göstermektedirler. 1960'lı yılların ortalarından 1970'li yılların ortalarına kadar geçen on yıllık dönem, çoğunlukla "etnik canlanış" yılları olarak adlandırılmaktadır (Fisman, 1984:21). Aynı dönemde, İsrail'de yaşayan genç kuşak Çerkesler arasında da, Çerkeslik bilincinin uyanışına tanık olunmuştur. Bu uyanışta, Çerkes toplumunun liderleri ile İsrail Eğitim Bakanlığının çalışmaları ve teşviklerinin de rolü olmuştur. İsrail'de yaşayan Çerkesler arasındaki etnik canlanış, kendisini, Çerkesler hakkındaki kitap ve makalelere, çağdaş Çerkes müziğine duyulan ilginin artması, ulusal giysilerin yeniden canlandırılması gibi çabalarda göstemiştir. Ayrıca, yoğun tartışmaların ardından 1971 yılında, Çerkescenin İsrail eğitim sistemi içerisinde ilkokulun son (6.) sınıfından, ortaöğretimin ilk aşamasının sonuna kadar (8.sınıf) zorunlu ders olarak okutulmasına karar verilmiştir*.Eğitim Dilinde Değişme SorunuEğitimin planlanmasında en hayati sorunlardan bir tanesi okullarda eğitim dilinin ne olacağına karar verilmesidir (Fasold, 1984:292) Bundan daha da sorunlu olan ise, bir eğitim dilinden diğerine geçiş yapılmasıdır. İsrail'deki, genç Çerkes kuşaklar, 1960'lı yıllardan itibaren okullarındaki eğitim dilinin Arapça yerine İbranice olmasını talep etmeye başlamışlardır (Darwin 1964). İsrail'deki Çerkes köyleri, Reyhaniye ve Kfar Kama'da sekiz yıllık birer okul bulunmaktadır ve öğrenciler eğitimlerine çoğunlukla yakınlarında bulunan diğer köylerdeki İbranice eğitim yapan ortaokullarda devam etmektedirler. Ayrıca israil'deki Çerkesler, daha çok İbranice konuşulan bir çevreyle toplumsal ilişki içindedirler. İbranice, İsrail'deki Çerkes nüfus için orduda veya Çerkes topluluğunun dışına çıktıkları her yerde toplumsal iletişim dili haline gelmiştir. 1970'li yıllarda Reyhaniye ve Kfar Kama'da, öğrenim dili konusunda önemli bir siyasa değişimi olmuş, Çerkes nüfus arasında eğitim sistemini geliştirme ve İbranice kullanma yönündeki baskıları hafifletmek üzere bir hareket başlamıştır. Bağlı olarak, her iki köydeki aile birlikleri ile köy yerel meclisleri birer gayri resmi nitelikli komisyon oluşturmuş, bu komisyonlar mevcut durumu tartışıp, öneriler ortaya atmışlar, sonuçta öğrenim sisteminin bütünüyle yeniden örgütlenmesini önermişlerdir. İlk ve en önemli önerileri İbrani dilindeki eğitimin etkili hale getirilmesi olmuştur. 1976 yılında ise, Kfar Kama köyünde, Eğitim Bakanlığı temsilcilerinden, Çerkes öğretmenler, ebeveynler ve yerel otoritelerden oluşan resmi bir komite oluşturulmuş ve bu komite, okullardaki eğitim dilinin İbranice olmasına, Arapçanın ikinci dil haline getirilmesine, Çerkescenin ise zorunlu bir ders olarak okutulmasına karar vermiştir. Bu karar 1977 yılında uygulamaya konulmuş ve aynı yıl Arapça olan eğitim dili değişerek, İbranice olmuştur. Toplumsal Koşullarİsraildeki Çerkes köylerinde çocuklar daha okula başlamadan önce evlerinde büyüklerinden ana dillerini öğrenmektedirler. Çocuk anaokuluna başladığında da kendisini anadilinin konuşulduğu evindekine benzer bir ortam içersinde bulmaktadır. Ancak Kfar Kama köyünde ilkokula başlayan Çerkes öğrenci için toplumsallaşma dili artık İbranice haline gelmektedir. Arapça ise yine ilkokulun birinci yılından itibaren, İslam diniyle ilgili bilgilerin alınmasını sağlayacak özel bir dil olarak öğretilmektedir. İngilizce öğretimine beşinci yılla birlikte başlanmakta ve Çerkesce yazı ve gramer ise altıncı yılda öğretilmeye başlanmaktadır. Diğer Çerkes Köyü Reyhaniye'de ise, eğitim dili Arapçadır ve ilkokulun ilk yılından itibaren, evlerde öğrenilmiş olan Çerkescenin yerini alır. Ancak öğrenciler anaokulu döneminde de Arapça dersler aldıkları için, bu dile yabancı değillerdir. Bu arada yine Reyhaniye köyündeki okullarda, ilkokulun ikinci yılından itibaren İbranice, beşinci yıldan itibaren İngilizce, altıncı yıldan itibaren de Çerkesce, yazma, okuma, ve gramer öğretilmeye başlanır. Ancak altıncı yıldan sonra, matematik öğretilirken İbranice, eğitim dili Arapçanın yerini alır. Böylelikle her iki köyde de, ilkokul düzeyindeki öğrenciler, ilk yıllarından itibaren iki yabancı dili, İbranice ve Arapçayı öğrenmek durumundadırlar. Kfar Kamalı öğrenciler için ilköğretim dönemindeki sistem, ortaöğrenim döneminde de aynen devam eder. Reyhaniye'de ise ortaöğrenim döneminde, eğitim dili Arapça'dan İbranice'ye dönüşür, çünkü öğrencilerin çoğunluğu ortaöğrenim için İbranice eğitim yapılan okulları tercih etmektedirler. Bununla birlikte Çerkes köylerini, diğer köylerden ayıran bazı farklılıklar bulunmaktadır. Çerkesler için İbranice bir yandan etkili bir toplumsallaşma ve düşün dili olma özelliği taşırken, diğer yandan cemaat dışı bütün toplumsal ilişkilerin de aracı haline gelmiştir. Eğitimlerine devam etmek üzere köylerinin dışına çıkan öğrenciler artık Çerkesce dersler görmezler, ancak anadilleri onlar için ek bir iletişim aracı olmaya devam eder. Çerkesce artık, arkadaşlar arasında sohbet edilirken kullanılır ve konuşanların farklılığına işaret eden grup-içi bir kod haline gelir. Bu nedenle Çerkescenin aile çevresinde konuşulmasıyla, okul teneffüslerinde konuşulma biçimi arasında bir fark yoktur. Önemli olan fark, iki farklı okul ortamındaki konuşma dilleri arasındadır. Derslerde İbranice konuşulur, teneffüslerde Çerkesce. Kültürel Kodlardaki DeğişikliklerÇerkesler kültürel kodlarının değişimi ya da diğer kültürel kodlarla etkileşime girerek karma kodlar haline gelmesi konusunda çok hoşgörülüdürler. Çünkü, kodların değişimi ya da yeniden biçimlenmesi, iletişimi kolaylaştıran bir şeydir. Bir dilin imkanları içerisinde düşünce ya da deneyimlerini tartışacak uygun ifade biçimleri ancak elyordamıyla bulunabilirken, farklı dil sistemlerinden doğan karma dilsel kodlar iletişimi daha kolaylaştırırlar. İsrail'deki Çerkeslerin tamamına yakını, çok-dilli ya da en azından iki dil konuşan insanlardır ve bu durumlarında kuşaklar boyunca bir değişiklik olmamış, yıllarca iki dilli olarak kalmayı başarabilmişlerdir. Bu en az iki dili aynı anda kullanabilme özelliklerinin değişeceğine dair hiç bir belirti de yoktur; her dil kullanıldığı ve korunduğu alanda yaşamaya devam etmektedir. İsrail toplumundaki Çerkesler örneği bize, 'bir azınlık topluluğun kendi ana dili ile toplumun çoğunluğunu oluşturanların dili arasında işlevsel bir ayrım yapıp, bu ayrımı sürdürebildiği takdirde anadilini unutmaya karşı direnebileceği'biçimindeki varsayımı doğrulayacak kanıt sağlamaktadır. SonuçŞu çok net olarak söylenebilir; Çerkesce, Çerkes kültürünün temelini oluşturmakta, Çerkes etnik kimliğini sembolize etmektedir ve İsrail'deki Çerkesler anadillerini konuşabilmektedir (Smolicz,,1984:26). Çerkesce, Çerkeslerin azınlık kimliğinin 'kültürel işaretidir've Çerkescenin etnik açıdan heterojen bir nitelik taşıyan İsrail toplumunda böyle konuşulabiliyor oluşu, bir kültürel çoğulculuk göstergesidir. Bu bağlamda Fishman, Çerkes köylerindeki okullarda Çerkesce okutulması yolunda verilen mücadelenin, sonuçta İsrail toplumunun kültürel çeşitliliğini bir kazanca dönüştürmesine yol açtığını düşünür. Başka ifadeyle, İsrail'de, İbranice ya da Arapça dışındaki dillerin tanınmasına yönelik uzun mücadele, yahudi olmayan bu küçük topluluğun, Çerkeslerin mücadelesiyle başlamıştır (Fishman ve Fishman, 1978:255).Asher Stern, Contact Bulletin, Spring 1997, Cilt 14, n.1.p> Referanslarp> Dirr. A.(1913-1936) "Cerkesses (Circassians)" M.Th.Unutama vd. (der.) First Encyclopedia of...., C.2, Leiden: E.J.Brill, 834-36. Fasold, R. (1984) The Sociolinguistic of Society, Oxford:Basil Blacwell.Fishman, J.A. (1984) Mother Tongue Claiming in the United States since 1960; Trends and Correlates Related to the 'Revival of Ethnicity', International Journal of Sociology of Language, C.4, 21-99. Fishman, J.A ve D.F.Fishman (1978) "Yiddish in Israil: A Case Study of Efforts to Revive a Monocentric Language Policy" J.A.Fishman (der.) Advances in the Study of Multilingualism, The Hague: Mouton, 185-262.Buhlen, M. (1987), A Guide to the World's Languages, London: Edward Arnold.Smolicz, J.J (1984) "Minority languages and the Core Value of Cultural Changing Policies and Ethnic Responce in Australia", Journal of Multilingual nad Multicultural Development, C.5,,23-41.Stendel, O. (1973) Ha-Cherkessim Be-Israel (The Circassians in Israil, Tel Aviv:Am Hassefer Pub.Weeken, R. (1978) Muslim Peoples. Westport: Greenwood Press.+''+Asher Stern)