Maykop Kenti ve Yönetimi

Maykop'un, kent ilçelerinide kapsayan, özel bir yönetimi vardır. Maykop 1857'de, Byelaya Irmağı'nın doğu yakasında Adıgelerden ele geçirilen bir yerde Ruslarca kuruldu. Daha sonra gelişti ve 1937'de Adıge y Cumhuriyeti başkenti oldu. Nüfusu yaklaşık 150 bin olup Rus nüfus çoğunluktadır.  Adıge nüfus azdır. Bunlar da, daha çok, özerk yönetim gereği kentte bulunan Adıge görevliler ve aileleridir. Maykop'ta Adıge y Cumhuriyeti Parlamentosu (Yerel "Halk Temsilcileri Sovyeti"), Cumhuriyet yönetimi (yürütme komitesi) bulunmaktadır. Adıgeler, bu kuruluşların başındadır.  Alt kademe yönetim; Adıge ağırlıklı ilçelerde (Oktiyabrski, Tewuçuej, Şogen, Koşhable) daha çok Adıge görevlilerde, Rus ağırlıklı ilçelerde de (Krasnogvardeysk, Giaginsk, Maykop) Ruslardadır.  Maykop adı, Adıgece Mıyekhuape'den gelmektedir. Mıyekhuape ise Mı (=Yaban elması), -ye (=-lık takısı), khuape (=köşe, diyar) anlamlarına gelmekte olup, Yaban Elması Ağaçları Köşesi/Diyarı demektir. Gerçekten Maykop ormanları, doğal yaban elması ağaçlarıyla kaplıdır.  Öte yandan Mıyekhuape'nin "Mıyeke Irmağı Ağzı" anlamını içerdiği de söylenmektedir. "Mıyeke", Maykop' un, kıyısında kurulduğu Byelaya (Şhaguaşe) Irmağı'nın bir koludur. (Adıge ce'de "pe", bu bağlamda, akarsu ağzı anlamını içermektedir: Afıpsıp-Afıps Ağzı, Şehap-şahe Ağzı, Psış'üape-Psış'ü Ağzı, Mıyekhuape-Mıyeke Ağzı gibi). Maykop'un 52 km²'lik kentsel yönetim alanı içinde, başlıca şu kültürel kuruluşlar bulunmaktadır: Adıge Devlet Pedagoji Enstitüsü (öğretmen yetiştirir); Adıge Bilimsel Araştırma Enstitüsü (Ekonomi, dil, edebiyat ve tarih bölümleri bulunur); Maykop Öğretmen Geliştirme (Tekamül) Enstitüsü (Öğretmenlere üst eğitim ve beceri kazandırır); Adıge Pedagoji Okulu (Uçilişe); Adıge Müzik Okulu (Uçilişe); Maykop Tıp Okulu (Uçilişe); Maykop Tarım Teknik Okulu (Teknikum); Maykop Sınai İmalatlar Teknik Okulu (Teknikum), vb. Son yıllarda bu okulların birleştirilmesi ile Adıge Ulusal Üniversitesi'nin temeli atılmış ve kurulma çalışmaları halen sürdürülmektedir. Maykop'ta Adıge Devlet Basımevi; Adıge Yazarları Örgütü; Adıge Devlet Halk Dansları Topluluğu; Adıge Radyosu; Adıge ce "Adıge Makh" Gazetesi, Zekhoşnığ Dergisi bulunur.  Maykop-Tuapse arası 148 km; Maykop-Karsnodar 130 km; Maykop-Oktiyabrski 126 km; Maykop'tan Krasno-gvardeysk 83 km, Şogenhable 62 km, Giaginski 35 km, Koşhable 89 km, Tulski 14 km, Kamennomostski 45 km, Tewuçuej 107 km, Yablanovsk 175 km'dir.  Maykop'ta yıllık yağış miktarı 700 mm'ye yakındır (689.9 mm). Yıllık sıcaklık ortalaması da 10.9 derecedir (Nisan ayı değerleri 10-11 derece, Ekim ayı değerleri de 17-25 derece arasındadır). Bu da, uzun bir yaz turizm mevsimi yaşandığını göstermektedir. Kış turizmi için yeterli altyapı ise henüz tamamlanmamıştır.  Kışları kuru, sıcak ve bol güneşli bir iklim, kirlenmemiş bir doğa, yeşilin hemen her tonu, kaynak sular, bunlara eklenen ve Adıge kadınlarının el becerilerini yansıtan zengin bir mutfak, geleceğin turizm patlamasına şimdiden bir çağrı niteliğindedir.  Maykop'ta turistlerin ilgisini çeken Adıge Devlet Dramatik Tiyatrosu ile Adıge Eski Eserleri Müzesi de bulunmaktadır. [Özdemir Özbay'ın Dünden Bugüne Kafkasya kitabından alınmıştır.]p>+''+nan+''+Özdemir Özbay]

Adıgey Cumhuriyeti İlçeleri

1. Oktiyabrski İlçesi Krasnodar'ın güneyinde ve Krasnodar Barajı'nın batısındadır. Nüfusu Rus, Bjeduğ ve Şapsığlardan oluşmuştur. İlçenin ortalarından geçen Krasnodar-Anapa yolunun bulunduğu şerit, Rus yerleşim alanıdır. Burada Rus Yablonovski ve Enem kasabaları vardır. Daha batısı Şapsığ yöresi olup Afıpsıp, Panehes, Pseytuk, Haştuk ve Natuhay köyleri bulunur. Rus yerleşim alanının doğusunda Oktiyabrski (Tehu¬tamıkhuay) ve Şınciy gibi Bjeduğ köyleri bulunur. Bjeduğ yerleşimleri, doğudaki Tewuçuej ilçesinde de yoğunlaşarak sürer. Oktiyabrski, aynı zamanda ilçe merkezidir.p> 2. Tewuçuej İlçesi İlçe toprağı, Krasnodar Barajı'nın inşa edilmesiyle çok küçülmüştür. Baraj nedeniyle yerinden kaldırılan nüfus, yeni oluşturulan ve özel kent yönetimi olan Tevçejsk (Tewuçuejkale) kentine yerleşmiştir. Dünya Çerkes Birliği Başkanı Prof. Abu Şhalaho'nun verdiği bilgiye göre, Tevçejsk'in yaklaşık 12 bin nüfusunun 8 bini Adığe, 4 bini de Rus'tur. İlçede, Krasnodar Barajı'nın batı kıyısındaki Lhewstenhable kasabası yanında, Ponejıkhuay ve Tewuçuejhable de önemli köylerdendir. Baraj kurulmadan önce, Oktiyabrski ve Tewuçuej ilçesindeki Bjeduğ köyleri şunlardı: Penejukhuay, Gotlukhuay, Voçepşıy, Pçıhal'ıkhuay, Khunçıkhohabl, Khazanıkhuay, Askhelay, Lakhışıkhuay, Şınciy, Kozet, Tığuruğoy, şıhançerıyehabl ve Tlostenhabl idi. İlçe merkezi, Tewıçejsk kentidir.p> 3. Krasnogvardeysk İlçesi Merkezi, Krasnodar Barajı'nın doğusundaki Krasnogvardeysk köyüdür. İlçede dört Adığe köyü bulunmaktadır: Ç'emguy lehçesinde konuşan Cambeçıy, Ademıy ve Hatikhuay köyleri ile, Kuban Khaberdey lehçesinde konuşan Wılap (Ulyap) köyü. İlçe merkezi ile öteki köyler, Rus yerleşimleridir. Dolayısıyla nüfus çoğunluğu Rus kökenlidir. Adığece konuşan, Ermeni kökenli Bjeduğhabl köyü de bu ilçededir.p> 4. Şogen (Şogenovski) İlçesi Labe Irmağı'nın sol kıyısındaki iki ilçeden kuzeyde olanıdır. İlçe merkezi Şewcenhabl (Şogenhabl) (1958 öncesinde Hakurınehabl) köyü, Kafkasya'daki tek Abzah köyü olup ilkin 1855'te, ikinci kez ise 1862'de kuruldu. Köyde Abzah lehçesi konuşulur. Farz Irmağı kıyısındadır. Şogenhabl'ın bir mahallesi durumuna gelen Mamhığ köyünde ise, Ç'emguy lehçesi konuşulur. Bu köy dışında, Hatıjıkhuay, Pşızov, Khabehabl ve Cırakhey da birer Ç'emguy köyüdür. İlçenin batı bölümünün nüfusu Rus'tur. Adığey Cumhuriyeti'nin Krasnogvardeysk, Şogen ve Koşhabl ilçeleri, Adığe dilinin Ç'emguy lehçesiyle konuşurlar. Adığey Cumhuriyeti edebiyatının temelini atan üç kişiden ikisi Tsey İbrahim (1890-1936) ve Hatho Ahmed (1901-1937) Şogen ilçesinden; üçüncü yazar Ç'eraşeTembot (1902-1988) da Koşhabl ilçesindendir. Adığey Cumhuriyeti edebiyat dilinin Ç'emguy lehçesine dayanmasında, Ç'emguy dil yöresinden yetişen bu üç güçlü yazarın belirleyici etkisi olmuştur. (Bu üç yazardan ilk ikisi Abzah, Ç'eraşe Tembot ise Khaberdey kabilesindendir). Bu üç yazardan önce, Adığe yazı dili, Şapsığ lehçesine dayanıyordu. Şogen (Şevcen) ilçesinde "Şovgenovskiy Gos. Zakaznik" adlı büyük bir "Şogen Devlet Doğa Koruma ve Geliştirme Alanı" oluşturulmuştur.p> 5. Koşhable İlçesi İlçe merkezi Koşhable köyü, bir Kuban Khaberdey köyü olup Labe Irmağı'nın batı kıyısındadır. Ünlü yazar Ç'eraşe Tembot bu köyde doğmuştur. Bu ilçeye bağlı olan köylerden Leşepsın (Bleçepsin) ve Fedz (Hedz) Kuban Khaberdey; Haç'emzıy ve Yecerıkhuay köyleri ise Ç'emguy köyüdür. Haç'emzıy 1862'de kuruldu. Düzce'deki Haç'emzıy (Köprübaşı Ömer Efendi) köyünün ise, reformlara karşı gelip göç edenlerce kurulduğu anlaşılmaktadır. Öbür K'emguy köyü Yecerıkhuay, 1866'da kuruldu. İlçenin batısı, Rus yerleşim alanıdır.p> 6. Giaginski (Cace) İlçesi Merkezi Giaginskaya olan bu ilçede Adığe köyü yoktur. Novıy, Dondukovskaya ve Sergiyevskoye başlıca Rus köyleridir.p> 7. Maykop İlçesi Adığey Cumhuriyeti'nin güney kesimindedir. İlçe merkezi Tulski kasabasıdır. Güneye doğru sıralanan yerleşimlerden Şuntuk, Kamennomostskiy, Hamışki ve Guzeripl (Ğdzerıplhl) birer Rus yerleşimi; Abadzehskaya, Dages¬tanskaya ve Dahovskaya ise, birer kazak köyüdür (stanitsa). Görüldüğü gibi, köy adları çoğunlukla Adığecedir, ancak ilçede henüz bir Adığe yerleşimi yoktur. Bütün bu köyler birer dağcılık, kampçılık ve su sporları merkezi durumundadır. Eşsiz güzellikte bir doğa, şifalı sular ve temiz havası ile buraları, Adığe ülkesinin gelecekteki zenginlik kaynaklarını oluşturmaktadır. Buralarda, daha aşağıda değinileceği gibi, kısa ve uzun mesafeli turistik turlar düzenlenmektedir.p>  +''+nan+''+Kaffed

Adığey Cumhuriyeti Yeryüzü Şekilleri

Bölgenin merkezindeki Maykop'un kuzeyi ova, güneyi dağ ve platolarla kaplıdır. Maykop'un hemen güneyinde başlayan Ana Kafkas Sıradağları (Kafkaslar) güneye doğru yükselir. Çuavş (3.238 m.), Fişt (2.867 m.), Pşehasu (2.744 m.) ve Oşten (2.804m.) başlıca tepelerdendir. En güneydeki bu dağlık kesimde buzullar, kalıcı karlar ve göller bulunur. Göllerin en tanınmışı, Fışt tepesi yakınında Huko tepesinin batı eteğindeki Huko Gölü'dür. Buzulların ve kalıcı karların bulunduğu bu kesim, büyük bir su kaynağı oluşturmaktadır. Akarsuların bir bölümü kuzeydeki Kuban Irmağı'na, öbürleri de Karadeniz'e dökülmektedir. Buzul ve kar alanının altında çayır ve ormanlarla kaplı alanlar bulunmaktadır. Bu kesim, Karadeniz kıyısı (Kıyıboyu Şapsığhe) ile birlikte bir coğrafi ve turistik bölge bütünlüğü oluşturmaktadır. Adığey Cumhuriyeti içinde, halkın ve turistlerin ilgisini çeken tanınmış yerler arasında Leğo Naka (Lago-Naki) çayırları başta gelmektedir. Burası güneyde, Hamışkiy (Xhımış ç'ey = Hımış ovası) köyünün batısındadır. Adığey Cumhuriyeti'nde, insan sağlığı üzerinde olumlu etki eden ılıman bir kara iklimi görülür. Özellikle, rutubetin azaldığı, güneşli kuru havanın görüldüğü güney bölümü, kışın bile verem tedavisinde elverişli bir iklim yaratır. Adığey Cumhuriyeti ormanlarında hemen her tür ılıman kuşak ağaç türüne rastlanır. Üstte iğne yapraklı, daha altta yaprak döken ağaçlardan oluşma ormanlar vardır. Çayır ve ot topluluğu da son derece zengindir. Bu otlardan ilaç yapımında yararlanıldığı gibi, buralarda arılar ve sürüler yayılır. Av ve yabani hayvan türü çok zengindir. Özellikle berrak akarsular ve göllerde bol miktarda alabalık bulunur. Akarsularda, ayrıca su sporları da yapılmaktadır. Adığey Cumhuriyeti'nin ovalarla kaplı kuzey bölümü, verimli bir tarım alanıdır. Adığelerin hemen hepsi 1864 döneminde bu kesimde oluşturulan iki ana yöreye yerleştirilmişti (ilki, batıda Bjeduğyöresi, ikincisi doğuda Ç'emguy yöresi). Tarımda sulamadan yararlanılır. Bu iş için, büyük Krasnodar barajı yanında, batıya doğru sırasıyla Şınci, Oktiyabrski ve Şapsığ (Şapsugskoye) adlı üç küçük baraj kurulmuştur. Mısır, buğday, ayçiçeği, kenevir, tütün, kavun, patetes ve sebze yetiştirilir. Pazara yönelik bahçecilik de önem taşır. Esans elde edilen Kırım Gülü ve lavanta başta olmak üzere çiçek, bölgenin özel ürünüdür. Güney bölümünde değerli kereste elde edilir, hayvancılık ve arıcılık yapılır. Maykop yakınlarında petrol ve doğalgaz yatakları vardır. Maykop ve çevresi aynı zamanda bir endüstri merkezidir. [Özdemir Özbay'ın Dünden Bugüne Kafkasya kitabından alınmıştır.]p>+''+nan+''+Özdemir Özbay]

Dağ Turları ve Turistik Yerler

Adıgey Cumhuriyeti'nde, güneydeki Maykop ilçesinde ve çevresinde kısa ve uzun mesafeli dağ turları düzenlenmektedir. Tur güzergahlarında çeşitli konaklama ve kamp yerleri vardır.p>   Maykop ilçesinde, dağ gezintileri ve yürüyüşleri biçiminde düzenlenen dört ayrı tur bulunmaktadır. 1. Adıgey Cumhuriyeti'nden Kardeniz'e Yürüyüş: 6 gün sürmekte ve 76 km yürünmektedir. Maykop'tan Kamennomostski öyüne gelinmekte, sonra Laga-Naki (Leğo-Nakhe) çayırlarına ulaşılmaktadır. Burada konaklama yapıldıktan sonra; sırasıyla Azışski, Abadzexski ve Ostenski geçitleri geçilmekte, Tsitse Irmağı vadisindeki konaklama ardından; Maykopski geçidi yoluyla Pşeha Irmağı vadisine ulaşılmakta ve Vodapadni'de konaklama yapılmaktadır. Sonra Kıyıboyu Şapsığe'ye geçilmekte, Çugursan ve Çerkesski geçitleri yoluyla Karadeniz'e dökülen şahe Irmağı vadisine ulaşılmakta, sırasıyla Babuk-Avul ve Soloh-Avul'da konaklama yapıldıktan sonra, Soçi kuzeyindeki Dagomıs'ta (dağemıs) tur tamamlanmaktadır. Yürüyüş sırasında güzel yerler, bu arada Kıyıboyu Şapsığe-Adıgey Cumhuriyeti sınırlarındaki Huko Gölü de görülmektedir. 2. Batı Kafkas Turu: 5 gün süren ve 65 km olan bu tur, Maykop, Kamennomostski (Hacekhu) - Ğozeriplh - Armiyanski Geçidi - Fışt - Beloreçenski ve Çerkesski geçitleri - Babuk - Avul ve Soloh - Avul yoluyla Dagomıs'ta sona ermektedir. Bu gezi boyunca Ğozeriplh'in batısındaki Partizanskaya çayırlığı, Oşten-Fiş buzulları, Huko Gölü, vb. güzellikler görülebilmektedir. 3. Maykop'tan Karadeniz'e Yürüyüş: 7 gün ve 94 km süren bu tur, Maykop - Lago-Naki - Tsitse Irmağı - şpalorez Köyü - Hak'uçü Deresi Vadisi - Marino ve Kirov (Thağepş) köyleri - Lazarevsk güzergahını izlemektedir. 4. Kafkasların Ön Eteklerinde Atlı Gezinti: 8 gün süren ve 158 km yol katedilen bu tur, Kamennomostski'nin doğusundaki Pobeda köyünden başlamakta, doğuya gidilerek Farz suyu geçilmekte ve Gavrışeva çayırlığında konaklama yapılmaktadır. Ardından, Gubs çayı vadisinden güneye dönülmekte ve Pseçbek vadisi yoluyla Gurmay tepesi önünde konaklama yapılmaktadır. Buradan kuzeydeki Kizinka deresi vadisine ulaşılmakta, vadi boyunca doğuya gidilerek, vadinin kuzey yanındaki Dolmenler çayırına varılmaktadır. Sonra, tur tamamlanarak geri dönülmektedir. Yolculuk, bu kez güneye doğru sürmekte, Hodz Irmağı'nın kaynağı yanındaki Kunski çayırlığında konaklanmakta, güneydeki Büyük Thaç tepesine (2.368 m.) doğru bir tur yapıldıktan sonra, Sahray Irmağı vadisi boyunca batıya gidilmekte, Dah suyu ağzı yakınındaki Üst-Sahray köyünde konaklama yapıldıktan sonra, Şuşuk vadisi boyunca kuzeye gidilerek "Romantika" adlı tur başlangıcı yerine dönülmektedir. Bu geziler sırasında buzullar, kaynaklar, göller, özellikle Huko Gölü gibi güzel yerler görülebilmektedir. Özellikle, bu gezintiler, kamp yaşamına ve dağcılığa meraklı kişiler ve gençler açısından ilgi çekicidir.  Bunun dışında, Adıgey Cumhuriyeti'nde, turistik açıdan görülebilecek yerlerden bazıları ve özellikleri şunlardır: AFIPSIP - En batıda, Şapsığ yöresinde olup Adığe ÖB'nin ilk yöneticisi Şhançeri Hahurate'nin (1883-1935) anıtı bulunmaktadır. Yanında, güzel görünümlü Şapsığ Baraj Gölü vardır. ŞAPSIĞ (Şapsugskoye) ve OKTİYABRSKİ BARAJ GÖLLERİ - Afıpsıp ve Oktiyabrski köyleri yanında dinlenme yeridir. TEWUÇUEJHABL - Adığe halk şairi Tewuçuej Tsığue'nin (1855-1940) anıtı ve müzesi buradadır. ŞOGENHABL - Eski adı Hakurınehabl olan Abzah köyü. Adığe devrimci Şogen Mos'ın ve Sovyetler Birliği Kahramanı ünvanlı şair Andırhuaye Huseyn'in (1921-1942) anıtları, Andırhuay Müzesi vardır. KARASNOGVARDEYSK KÖYÜ - İ.Ö. VIII-VII. yüzyıllara ait (2.800 yıllık) Adığe kenti mezar kalıntıları. KAMENNOMOSTSKİ- Adıgey Cumhuriyeti'nin Maykop ilçesinde, İ.Ö. 3000 yılı sonlarından kalma (4 bin yıldan uzun bir zamandan kalma) "Meşoko" Maykop Kültürü kalıntıları. HAMIŞ (Hımışki) - Köye 15 km mesafede, "Hörgüçlü Yaban Öküzü Parkı". GUZERİPL (Ğozerıplh) - "Kafkas Doğa Koruma Alanı Müzesi". LAĞA-NAKİ (Lego-Naki) - Alp çayırları yakınında güzel manzaralar. HUKO GÖLÜ - Olağanüstü güzel manzara. Buradan şahane dağ panaroması izlenebilir. Burası, batıdaki Avtl tepesi ile doğudaki Huko tepesi arasındadır. Psış'uape Irmağı kaynağı yakınındadır. Gölün alt yanında, Kıyıboyu Şapsığhe'nin emsalsiz güzellikteki "Golovinski Cumhuriyet Doğa Koruma Alanı" (zakaznik) uzanır. Adıgey Cumhuriyeti'nin öteki yerlerinde de, burada sayılamayacak çoklukta ve güzellikte gezilebilecek yerler vardır. Bu arada, zengin Adığe mutfağı; bölge, köy ve kabileye göre çeşitlilik göstermektedir. Adığe mutfağı, doğal kır bitkilerine de yer vermektedir.     [Özdemir Özbay] “Dünden Bugüne Kafkasya” kitabından alınmıştır+''+nan+''+Kaffed

Adıgey Cumhuriyeti’nin Nüfusu ve Şimdiki Yönetim Biçimi

      Adıgey Cumhuriyeti'nin nüfusu, 1989 nüfus sayımı resmi olmayan sonuçlarına göre 475 bindir. Bunun sadece 98 bini (%20,6) Adıge, gerisi ise Rus (% 70'ten çok), Ukraynalı, Ermeni, Tatar, vb.dir. Adığe yerleşimleri Oktiyabrski, Tewuçuej, Krasnogvardeysk, Şogen ve Koşhabl ilçelerindedir. Öbür ilçelerle Koşhabl, Şogen, Krasnogvardeysk ve Oktiyabrski ilçelerinin önemli bölümleri Rus yerleşim alanıdır.p> Adıgey Cumhuriyeti'nde, toplam Adıge köyü sayısı 43'tür; ortalama köy nüfusu 1500-2000 dolayında değişmektedir. Gorbaçov'dan önce, Adıge ekonomisi, SSCB'nin geri kalmış kesimlerinden birini oluşturuyordu; ki halen de öyledir. Bu nedenle, Adıge kültürü, daha çok folklorik özellikleri ve köy yaşamını yansıtır bir biçimdedir. Adıgelerin ekonomik geri kalmışlığı ve Rus kentli kesime göre yoksulluğu; Rus-Adıge kaynaşmasını ve özümlemeyi de yavaşlatmıştır. Daha çok kentlerde yaşayan Rus nüfus, teknik kadroları ve modern sınai işgücünü oluşturmaktadır. Ancak, özerklik gereği, bir kesim Adıge nüfus, kentlerdedir; yönetsel ve kültürel görevler üstlenmiştir. Bu kesimin ekonomik durumu, köydekilerden iyidir. Adıge yazar ve sanatçılarının değerli araştırmaları ve yapıtları günümüze kalmıştır. Bunlar, Adıge toplumu için övünç kaynağı oluşturmaktadır. Eski köy yaşamının ve modern tarım ekonomisine geçiş yapılamamasının doğal bir sonucu olarak, feodal-ataerkil ilişkiler, örneğin büyük aile, bir ölçüde de olsa, varlığını korumuştur. (Türkiye köylerinde bile büyük aile, kaynana ve görümce pek istenmezken; Adıge halk şarkılarında, gelin, "uğurlu bir kaynana" ve "altın kalpli bir görümce" istemektedir). Geleneksel ilişkilerin yaşaması, dostluk, dayanışma ve akrabalık kurumlarının çok güçlü kalmasını da sağlamıştır. Bu da, kendi köy çerçevesinde halkın mutlu olmasına yardımcı olmaktadır.div>   [Özdemir Özbay] “Dünden Bugüne Kafkasya” kitabından alınmıştır div>+''+nan+''+Kaffed

Abaza Mehmet Paşa

Rumeli Beylerbeyliği sırasında, Padişah 2. Osman'ın (Genç Osman) Hotin seferine katıldı. Bu savaşta 2. Osman'ın ordunun başında savaşı yönetmesine tanık oldu. Birlikte savaştı. Onun ileride bahadır dedeleri gibi olacağına ve Osmanlı Devleti'ni eski görkemli günlerine kavuşturacağına inandı. Ancak 2. Osman saray entrikalarıyla oluşan bir cunta tarafından gerçekleştirilen darbeyle tahttan indirilerek boğduruldu.  Yerine annesi Abaza olan, akıl hastası ve aciz bir kimse olarak bilinen 1. Mustafa tahta geçirildi. O sırada Erzurum valisi olan Abaza Mehmet Paşa buna isyan etti. Kendisine isyandan vazgeçmesi için yüksek mevkiler önerip telkinde bulunanlara, "Ben şahsi ikbal peşinde değilim. Aslında 1. Mustafa'nın annesi Abaza'dır. Bana daha yakındır. Ama ben bir haksızlığın peşindeyim. 2. Osman'ı katledenler cezalandırılmalıdır." der ve isyan başlatır. Pek çok darbeye maruz kalmış bulunan günümüzün büyük siyasetçisi Süleyman Demirel pek çok konuşmasında Abaza Mehmet Paşa'dan bahseder, bu tavrını över, kendi zamanında böyle bir devlet veya halk adamının çıkmadığını belirtir. Abaza Mehmet Paşa, erkek tavırlı, güzel yüzlü, son derece yakışıklı mert bir insandı. Ancak ani kararlar veren asabi mizaçlı bir kişiydi. İyi ata biner, güzel giyinirdi. Kıyafetiyle "Abaza kesimi" denilen bir moda yaratmıştı. Abaza biçimi eğer takımı, kılıç, Abaza kesimi kaftan başta padişah olmak üzere zamanın paşaları ve üst düzey bürokratları tarafından da takip edilmişti. Padişah 4. Murat'ın aynı giysileri sıkça giydiği görülmüştür. Abaza Mehmet Paşa küçük yaşlarda kaçırılarak Osmanlı topraklarına getirildi. Vezir Canbulatoğlu Ali Paşa'nın hazinedarlığında yetişti. 23 Ekim 1607 yılında Canbulatoğlu Ali Paşa'nın bazı Celali isyanlarını teşvik ettiği tespit edilerek, Kuyucu Murat Paşa tarafından tedip edilmesi üzerine aynı evde bulunan delikanlılık çağındaki Abaza Mehmet'in duruşundan ve görünüşünden etkilenerek Yeniçeri Ağası Halil Ağa tarafından evlatlık olarak alındı. Abaza Mehmet, burada yetişti. Devamlı Halil Ağa'nın himayesini gördü. Akdeniz'deki savaşlara katıldı. Savaştaki çalışkanlığı, cesareti, gözü pekliği ile komutanların dikkatini çekti. Silahtarlıktan derebeyliğine tayin edildi. Hamisi Yeniçeri Ağası Halil Ağa'nın Kaptanı Deryalığa gelmesi üzerine 1617 yılında Halep Valisi oldu. Bu arada Sadrazam Gürcü Mehmet Paşa'nın kardeşi Hüseyin Paşa'nın kızıyla evlendi. Halil Paşa'nın vezirliği sırasında onunla birlikte İran seferine katıldı. Maraş valisi oldu, sonra da Rumeli Beylerbeyliğine getirildi. Rumeli Beylerbeyliği sırasında Padişah 2. Osman'ın (Genç Osman) Hotin seferine katıldı. Burada 2. Osman'ın ordunun başında savaşı yönetmesine tanık oldu. Padişaha sempati duydu. Onu geçmişteki bahadır dedelerine benzetti ve devleti toparlayıp eski gücüne kavuşturacağı umudunu taşımaya başladı. Daha sonra Erzurum Valiliği'ne atandı. Erzurum Valiliği sırasında İstanbul'da saraydaki entrikalar sonucu yeniçerilerin ve bir kısım kapıkulu askerlerinin desteğiyle oluşan ve başında Davut Paşa ve Yeniçeri Ağası Derviş Ağa'nın bulunduğu cunta tarafından Padişah 2. Osman tahttan indirilerek boğduruldu. Yerine kısmen akıl hastası ve aciz bir kişilikteki, annesi Abaza olan 1. Mustafa getirildi. Devlet Sadrazam Davut Paşa, Yeniçeri Ağası Derviş Ağa ve yeni padişahın annesi tarafından yönetilmeye başlandı. Abaza Mehmet Paşa bu haksız oldubittiden son derece rahatsız oldu. Erzurum'da bulunan bütün yeniçerileri kovdu. Haksızlığa isyan etti. Maraş beylerbeyi ile bazı sancak beyleri de kendisini destekledi. Halkın hislerine tercüman olmuştu. Kendisine türküler yakıldı. Gücü 3040 binleri buldu. Saray yönetimi korkulu günler geçirmeye başladı. Azledilerek Erzurum Valiliği'ni bırakıp Sivas Valiliği'ne gitmesi istendi. Abaza Mehmet Paşa bu emre uymadı. Üzerine gönderilen kuvvetleri darmadağın etti. İsyanın büyüyerek tehlikeli bir hal alması üzerine kendisine el altından haberler gönderilerek isyanı durdurması halinde kendisinin istediği mevkilere getirileceği bildirildi.   Abaza Mehmet Paşa, gelenlere, "Ben şahsi ikbal peşinde değilim. Şahsi ikbal peşinde olsam padişahlığa getirilen 1. Mustafa'nın annesi Abaza'dır. Ben de Abaza'yım. Ben onu desteklerdim. Ben haksızlığa isyan ediyorum. Devletin başındaki çok yetenekli bir padişah katledilmiştir. Bunu yapanlar cezalandırılmadıkça isyanım devam edecektir." diyerek kendisine teklif edilen rüşveti kabul etmez. Abaza Mehmet Paşa, isyanı bastırmak için üzerine gönderilen Kalavun Yusuf Paşa’yı yendi. Ardından Serdar tayin edilen Martaza Paşa ile ondan sonra gönderilen Tayyar Paşa'yı da yendi. Abaza Paşa'yı halk destekliyordu. Halk kahramanı haline geldi. Onun için yakılan bir türküde: "Alkanlara yatır o nazik teni/Mecruh olup uçurdular canını/Gazi Sultan Osman'ın kanını/Ölmeden vuruşur alırım demiş." şeklinde denilmektedir. Durumun vahametini gören İstanbul yönetimi, bu defa bizzat Sadrazam Çerkes Mehmet Paşa'yı ordusu ile Abaza Mehmet Paşa'nın üzerine gönderdi. Kayseri'nin batısında Karasu köprüsünde karşılaştılar. Abaza Mehmet Paşa bu karşılaşmada zayıf kaldı. Sadrazam Çerkes Mehmet Paşa haber göndererek itaat ettiği takdirde kendisini bağışlayacağını bildirdi. Abaza Mehmet Paşa, bu teklifi kabul etti. Erzurum valisi olarak kaldı. Sadrazam Çerkes Mehmet Paşa Tokat yöresine çekilerek kışı burada geçirmek istedi. Ancak burada hastalanıp öldü. Çerkes Mehmet Paşa'nın ölümünden sonra Abaza Paşa'dan rahatsız bulunan İstanbul yönetimi, bu defa Dişlek Hüseyin Paşa'yı üzerine gönderdi. Abaza, onu yendi ve öldürdü. Bunun üzerine İstanbul yönetimi Abaza Mehmet Paşa'nın çok sevip saydığı ve şeyhi olan Kayserili Seyit Abdurrahim hazretlerinden yardım istedi. Abaza Mehmet Paşa şeyhin telkinleri sonunda 1628 yılında isyandan vazgeçmeye razı olarak Hüsrev Paşa ile İstanbul'a geldi. Bu arada İstanbul'da Padişah 2. Osman'ı tahttan indirerek boğduran cuntanın başı Davut Ağa da aynı şekilde idam edilmişti. Padişah olarak da artık 4. Murat bulunmaktaydı. Padişah 4. Murat, Abaza Paşa'dan isyanının ve öfkesinin nedenlerini dinledi. Kendisine hak vererek onu Bosna Valiliği'ne atadı. Bosna valiliği sırasında gene kendisini gösterdi. Venediklilere ait Zerde Kalesi'ni almak için harekete geçti. Kaleyi kuşattı, ancak Venedikliler İstanbul'da etkindiler. Kendisini şikayet ettiler. Padişah durumdan kendisinin haberdar olmaması nedeniyle onu Bosna Valiliği'nden aldı. Bosna Valiliği'nden haksız şekilde alındığını düşünen Abaza Mehmet Paşa Belgrat yakınlarında Hünkâr Tepesi denilen yere görkemli bir köşk yaptırdı. Uzun yıllar ayakta kalan bu köşk, Abaza köşkü olarak anılmıştır. Bu arada Vidin Sancağı ve Tuna'nın muhafazası ile görevlendirildi. 1631 yılında Özi Valiliği'ne atandı. Özi Valiliği sırasında Osmanlı Devleti Lehistan'a savaş ilan etti. Abaza Mehmet Paşa derhal harekete geçti. Tuna nehrini geçip topları öne alarak Kamaniçe Kalesi önlerine geldi. Leh kralının vekili buradaydı. Kale önündeki müstahkem mevkilere saldırdı. Lehliler bozuldular. Ancak bu saldırılan haberi olmayan padişah, ele avuca sığmaz kabul ettiği bu paşayı İstanbul'a çağırdı. Padişahın muhasipleri arasına girdi. Padişahın Edirne seyahatine katıldı. Padişah 4. Murat, Abaza Mehmet Paşa'yı sevip takdir etmekle birlikte ileride bir tehlike teşkil edebileceğini düşünüyordu. Bu arada Bosna ve Vidin valilikleri sırasında çok düşman kazanmış, bunlar aleyhine dedikodular üretmeye başlamışlardı. Rumlarla Ermeniler arasında çıkan çatışmada Ermenilerden para aldığı dedikodusu çıkarıldı. Bunu fırsat bilen padişahın emriyle 24 Ağustos 1634 yılında idam edildi. Murat Paşa türbesine gömüldü.  NART DERGİSİ 84. SAYI+''+nan+''+İsmail Seçer

Kendi Kaleminden Nalbiy Kuyok

Adıgey Cumhuriyeti Tewıçüej Rayonu Khunçıkhohable köyünde doğdum.  KöyünKöyün adı, Bjeduğların en büyük Pşılerinden (Prens) olan Khunçıkho Pşımaf'den geliyor. Onların Khunçıkholerin soyundan, Khuyekholerin gelini bir anne süt verdi bana. Böylelikle belki de Khunçıkho pşıleri için yeni bir güç olabilirdim ama Sovyet düzeni tez yetişti, bize ne getirdiği pek bilinmez ama pşılerin ocağına incir ağacı dikti. Khuyekho'lerden birinin pşı soylu bir kadının kucağında büyüyüp yetişmesi, belki daha iyi de olabilirdi… Asıl mesleğim öğretmenlik. Bununla birlikte birçok iş değiştirdim ama en uzun süre yaptığım iş gazetecilik oldu.  Küçüklüğümde resim yapardım, resim öğrenimi de görebilirdim ama her şeyden çok ilgimi çeken şey sözdü, hep yazmak istedim. Bununla birlikte yazmaya ancak Enstitü'yü bitirdikten sonra başlayabildim, o zaman 23 yaşımı geride bırakmıştım. Yazdığım ilk şiir Adıgey diline ilişkindi, ilk yayımlanan şiirim ise Tanrı ve insana dairdi, o zamanlar bizi Tanrının olmadığına inandırmaya çalışıyorlardı. Bu yüzden olsa gerek; bu şiirimde Tanrı ile insanı karşılaştırmış, insanı daha üstün göstermeye çalışmıştım. O günden beri düşünmeye başladım: şayet Tanrı yoksa, onunla mücadele etmek için bunca çaba niye, niçin bunca eziyet çekiyorlar? Aradan yıllar geçti, Kur'anı kendim için çevirdim, Tanrı elçisi Muhammed hakkında Adığece küçük bir kitap da yazdım. Yazarın yazmaya niçin başladığını saptamak da, anlatmak da kolay değil; bunun Tanrı işi olduğunu söylemek belki de en doğrusu. Genç insan, taydaşları arasında sivrilmek, seçilmek, kendini göstermek ister; tanınmak, ünlenmek ister. Peki bunun yolu yalnızca yazmaktan mı geçer?! Hayır, ama sözden daha değerlisi, daha güçlüsü yok, dolayısıyla insanın onu sevmesi de onunla yaşama, çalışma, onu kullanarak mücadele etme gücü de Tanrı vergisi olsa gerek. İlk öykündüğüm yazarlar Rus yazarlarıydı, ama işin içine biraz daha girince Adığece yazılar, özellikle söylenceler bana rehberlik etmeye başladı; bugün bile her yıl en az biriki kez dönüp onları gözden geçiririm; bana göre onlar; yeryüzünde anlatılmış, yazılmış şeylerin en ilginçleri, en bilgelik dolu, geleceğimize yönelik ipuçları da içeren en şaşmaz rehberleri arasındadır ve bunda hiç de yanılmadığımı düşünüyorum. Dünyada yaşamış ve yaşamakta olan en ilginç yazarları, en büyük düşünürleri izlerim. Şiir, düz yazı, dramaturgi, mizah ve çocuk yazıları. Her gün aklıma gelenleri, gönlümden geçenleri hangi janra daha uygunsalar o janrda yazıyorum, bu da bana büyük kolaylık sağlıyor, zira her şeyi aynı janrda yazmak kolay değil. "Daha çok ilgimi çekiyor" diyebileceğim belirli bir konu yok; insanın başına gelecekleri bilememesi gibi bir şey bu; ileride ilgisini çekecek, kafasına takılacak şeyleri insan önceden bilebilir mi? Ama bu son yirmi yıl içinde daha çok; Adıgey halkının düşüncesi, dünya görüşü, tarihi ve bugünkü yaşamı gibi konular üzerinde duruyorum. Bu, düz yazı türünde hazırlamakta olduğum son çalışmamda daha net olarak görülecektir. Yazdıklarımdan yalnızca birini Huşha Yabge'yi/Hırçın kaya'yı kendim Rusça'ya çevirdim, diğerlerini hep Ruslar çevirdiler. Yani, benim silahım da, araçgerecim de yalnızca Adığece; bana göre Adığece'nin kapsayamayacağı ne bir görüş ve düşünce, ne bir seziş ve anlayış, ne de bir duygu ve duyum yoktur. Çevirmektense kendi anadilimle yazmak bana hem daha kolay geliyor, hem de daha büyük haz veriyor. Yalnızca iyi çevrilmeyebileceğinden endişe duyduklarımı kendim çeviriyorum ama öylesi de pek fazla çıkmıyor. İlginç bir edebiyatımız olmaya başladı, güçlü, genç yetenekler katılıyor aramıza, ama birçoğu Rusça'ya yöneliyor. Bu üzücü elbette ama neylersin… Edebiyatımız daha iyi olacak, bundan hiç kuşkum yok. Dilimiz güç bir dönemeçte. Öyle ya, tamamı yüz bini geçmeyen bir halkın dilini koruması kolay mı? Her şeye karşın, çok büyük bir engel çıkmadıkça bu halk dilini kaybetmeyecek. Yeni başka ürünler verilmese dahi, bugüne değin Adığece olarak anlatılmış olanlarla Nart destanları, halk söylenceleri, ağıtlar, kahramanlık şarkıları vb. Tanrı'nın kendilerinden beklediklerini başarmış sayılabilirler, kaldı ki ben O'nun bizi tümüyle terk etmiş olduğuna inanmıyorum. Adıgey halkının beyni ve gönlüyle kararlı biçimde uzun yıllar yeniden kendisini eğitmesi ve yetiştirmesi gerekiyor. Günümüz dünyasında büyük ulusların eriştiği kabul edilen başarılar içinde, geçmişte Adıgey halkının ürettiklerinin de payı var elbette, ama artık bunu bugün kim takdir edebilir, değerlendirebilir?! Bugün artık her ulus, kendi yaşamını kendi kuruyor ve koruyor. Sayıca çok az bir halkız; bu yüzden bilimde, sanatta, politikada, her alanda başarabildiklerimiz de az, ulusal duygu, düşünce ve anlayışların sönme tehlikesi de yok değil. Ama bence Adıgey halkı, pek çok şeyi başarabilecek, pek çok şeyin üstesinden gelebilecek biçimde yaratılmış bir halktır. Kendisini pek çok güçlüğün, zorluğun beklediğini bilmekle birlikte O'na güveniyorum ve umudumu hiç yitirmiyorum. Anayurduna dönebilecek durumda olanlar ilk fırsatta dönsünler, en önemlisi ve en doğrusu budur. Bugün dönebilecek durumda olmayanlar da, bulundukları yerlerde dillerini ve kültürlerini koruyabilirlerse, ulusal kimliklerini unutmazlar ve bir gün onlar da atayurtlarına kavuşabilirler…     NALBİY  KUYOK Çev.FAHRİ HUVAJ+''+nan+''+Nalbiy Kuyok

Adığe Yazar Nalbiy Kuyok’un Sanat Hayatı

Ünlü Adığe yazarı Nalbiy Yunusoviç Kuyok sadece Adıgey'de degil, tüm Kuzey Kafkasya'da ve Adığe dünyasında çok iyi tanınır. Sanatçı, yaşamını ve sanatını sınırsız bir aşkla bağlı olduğu Adığe halkına adamıştır. Sanatı adeta halkının kültür ve dünya görüşüne adanmış bir şarkıdır.p>   Yazar, yeteneğini edebiyatın çok farklı alanlarında sergilemistir. Kendisi şair, yazar, dramaturg, çevirmen ve en nihayetinde cok önemli bir düşünür, filozoftur. Maykop, Krasnodar, Kiev, Moskova ve Prag'da yayınlanmış onlarca şiir ve düzyazı kitabına sahiptir.  Nalbiy'in çok zor ve zengin bir sanat yaşamı olmuştur. Okuyucularını şaşırtmayı her zaman başaran sanatçı, bu yolda kimi zaman alışılagelmiş gelenekleri yıkmış kimi zaman da yeni metodlar denemekten kaçınmamıştır. Şiirsel üslubunu bir başkasıyla karıştırmak hemen hemen imkansızdır.  N.Kuyok, 20 Temmuz 1938 tarihinde Adıgey'in doğa harikası köylerinden Pşiş nehri kenarındaki Kunçukohable köyünde dünyaya gelmiştir. Yazar doğduğu bölgeden şöyle bahseder: "Bjedug diyarı Adıgey'in söylenceleri, masal ve efsaneleriyle en zengin bölgesidir. Gençliğimde köyümüzde öyle ihtiyarlar yaşardı ki anlattıkları hikayeler on gün sürer, onları dinlemeye en saygıdeğer insanlar gelirdi. Biz çocuklar bu hikayeleri misafirhanelerin kıyısında köşesinde saklanarak dinlerdik." Pedagoji kolejindeki eğitiminin ardından bölgesel ve yerel gazetelerin yazı işlerinde, bölgesel radyo ve televizyon kurumlarında gazeteci olarak çalışmıştır. 1998 yılından, yaşamının son günlerine kadar Adığey Cumhuriyet Yayınevi baş editörü olarak hizmet vermiştir.  Edebiyat hayatına 60'lı yıllarda adım atan sanatçı ilk olarak şiirlerini yayınlamış, bir şair olarak kimseyi taklit etmeyip, kimseye benzemediğini hemen kanıtlamıştır. Şiirlerini yazarken sözlü halk edebiyatından ilham alan sanatçı; memleketinin güzelliğini, halkının gelenek ve göreneklerini, milli kıyafetlerini, danslarını ve Adığeceyi konu almıştır. Altını çizmek gerekir ki Nalbiy, ana dilini çok iyi bilen, dilin inceliklerine hakim bir yazardır. Yazar, öykü, roman ve hikayelerinde XX. yüzyılın, insan ve tarih, insan ve doğa, savaş ve barış gibi global problemlerine de değinmiştir. Bu eserlerin arasında öyküleri "Muhteşem At Beçkan, Kara Dağ, Yanlızlık Ormanı" ve ünlü romanı "Ölülerin  Şarabı" yer almaktadır. Adı geçen eserlerde yazar, Adığe halkının acılarla dolu tarihini anlatmış, bütün dünyaya dağılmış olarak yaşayan halkının herşeye rağmen küllerinden doğduğuna değinmiş ve halen güzelliği, dünya görüşü ve yaşam tarzında saklı bilgeliği ile dünyayı şaşırtmaya devam ettiğini anlatmıştır.  "Abzehlerin Annesi" hikayesi sanatçının öne çıkan eserlerinden biridir. Olaylar bütün oğullarını savaşta kaybetmiş bir anne ile ilgili eski bir halk söylencesine dayanır. Nalbiy bu hikayesinde kısa ama derin cümlelerle Abzeh bir kadının kaderini kaleme alır. Bu annenin özelinde, bitmek tükenmek bilmeyen özgürlük savaşlarında oğullarını ve eşlerini kaybeden binlerce kadının trajik hikayesini anlatır yazar. Geleneksel destansı halk sanatı tarzında yazılan eser, Adığe dilinin gizli kalmış imkanlarını ve kaynaklarını göz önüne sermiş, yazar için şüphesiz çok önemli bir başarı olarak edebiyatta yerini almıştır.  1997 yılında yayınlanan uzun öyküsü "Kara Dağ" bütün dikkatleri üzerine çekmeyi başarmıştır. Kitabın önsözünde yazar, halkını kastederek şu cümleyi kullanmıştır: "Ben onun oğluyum, ben onun babasıyım". Ardından Adığe tarihinin en trajik ve zor dönemlerinden, halk olarak neredeyse dünya yüzünden silindikleri o zamanlardan bahseder. Bu kısa kitap çok derin felsefi düşüncelerle doludur. Yazar, sadece insanların yangın içindeki köylerini terk edip Osmanlı'ya sürüldüğü günleri anlatmakla kalmıyor, aynı zamanda böyle birşeyin nasıl mümkün olduğunu da sorgular. "Kötülük" nedir ve onunla nasıl başa çıkılır sorularına yanıt arar. Roman kahramanları, iki yüz yaşındaki bilge ihtiyar Mazağ, güçlü ve akıllı adam Narıç ve onaltı yaşındaki oğlu Neşar'dır. Ata topraklarında kalmayı başaran çok az Adığe'den biri olan Neşar'ın  Adığe soyunu devam ettireceğine inanılır. Neşar Adığe halk masallarında doğaüstü güçlere sahip kahramanları anımsatır; rüzgarla birlikte uçar, akıntıyla beraber yüzer, en önemlisi insanların geçmişini görebilen; insanların, hayvanların ve bitkilerin düşüncelerini ve hislerini okuyabilen biridir. RusKafkas savaşlarında anne ve babasını kaybeden kahraman, diğerleriyle beraber Türk topraklarına göç etmeye karar verir ve Karadeniz kıyılarına yönelir. Ancak bir zamanlar Adığe köylerinin yeşerdiği topraklarda sadece "kan, gözyaşı, ceset, siyah ağaçlar ve siyah gökyüzü" ile karşılaşır. Dehşet içindeki delikanlı doğru düşünme yeteneğini kaybeder, kalbi kör ve sağır olur.  Yazar, Neşar'ın küller içinden denize doğru yaptığı zor yolculuğu anlatır. Farklı insanlara ve çeşitli soyut imgelere de rastlar Neşar, mesela herşeyi yutup içine alan Kara Dağ gibi. Rus askerleri tarafından iple ata bağlanarak yerlerde sürüklenen ve eğlence malzemesi edilen 7 yaşında bir kız çocuğuna  rastlayana kadar Neşar, birçok imtihan ve acı olay daha yaşar. Yaşadığı tüm acı deneyimlere rağmen bu küçük kız temizliğini ve iyi başlangıçlara olan inancını yitirmemiştir. İşte bu küçük kız çocuğu Neşar'in yeniden görebilmesini ve hayat sevincine kavuşmasını sağlar.  Nalbiy Kuyok'un bir sonraki romanı "Ölüler Şarabı" Adığe Edebiyatı için çok önemli bir dönüm noktasıdır. Roman, Adığe tarihini Nartların yaşadığı antik dönemlerden günümüze kadar geniş bir yelpazede ele alır. Yazar eserine neden "Ölülerin Şarabı" ismini vermiştir. Çünkü sanatçıya göre insan ölünce hiçbir iz bırakmadan yok olmaz, ardından fikirleri, düşünceleri ve hislerinden oluşan bir pıhtı kalır. Yıllar içinde eskimeyen, sadece yıllanan ve keskinleşen bir şarap gibi bu pıhtı da insanları ısıtmaya devam eder. 17 ayrı bölümden oluşan roman, Hatların torunları Hatkoyes sülalesinden kahramanların hikayelerini anlatır. Bütün bu hikayeler tek bir ortak noktada buluşur, Adığelerin bu topraklar üzerinde varoldukları günlerden günümüze kadar olan tarihlerini anlatır: Nartlar, Memlüklerin Mısır'da hüküm sürdüğü yıllar, feodal Çerkesya, 19. yüzyıl RusKafkas savaşları, Egemenlik Savaşı, 2. Dünya Savaşı ve modern dönem. Roman kahramanları hem geçmişte hem bugün hem de gelecekte yaşar, olaylar bu zaman dilimlerinin hepsinde birden geçer.  Yazar hikayesinde güçlü, cesur, korku nedir bilmez savasçı kahramanlar kullanır. Bu kahramanlar, işlerine, vatanlarına ve ata topraklarına ölesiye bağlıdırlar. Nart Kuntabeş (Şebatnıko isminin tersten yazılmış hali), Memlüklü Deder ve Kangur, lider, Redad, Çetav, Tepsav kardeşler ve diğerleri. Hayatlarını savaşmaya ve topraklarını korumaya adamış bu kahramanların sonu hemen her seferinde bu uğurda can vermekle sonuçlanıyor.  Bu kahramanlar arasında Şair Laşın, Bilge Fenes (Senef aydınlık şarap isminin tersten yazılmış hali), Üç Nene (Neniş büyük büyük anne anlamında) gibi çok ilginç kişiliklere rastlamak da mümkündür. Romanın her aşamasında varolan bu karakterler ölümsüzdürler her daim yaşarlar. Hatkoyes sülalesinin büyük büyük annesi bilge Üç Nene, sülalesinin temsilcilerinin rüyalarına giriyor ve hayatlarının zor anlarında onlara öğütler verir. Hatkoyes sülalesinin hikayesine paralel olarak yazar, Adığe kültürü, gelenekleri ve dünya görüşlerine de değinir. Mesela Adığe dansları İslamey, Zefak ve Zeğatlat'ın güzelliğini tasvir eder. Sadece dansların kurulumunu ve oynanış şeklini anlatmaz, aynı zamanda bu dansların felsefesini ve diğer dünya danslarından onları ayıran yönlerini de gözler önüne serer. Danslarda kadın ve erkeğin; eşit şartlara sahip olduğunu, birbirlerine saygıyla yaklaştıklarını, sırtlarının ne kadar dik olduğunu, parmaklarının uçlarında sanki bir kuş gibi gökyüzüne yükselmek, tanrıya ulaşmak için dans ettiklerini söyler. İslamey dansının tüm Kafkas halkları arasında sadece Adığelerde olduğu söylenir. Dansta, gökyüzünde halkalar çizerek süzülen iki kartalın hareketleri resmedilir. Nalbiy bu romanında baş döndürücü bir dünya yaratmıştır. Burada bilge ihtiyarlar yaşar, korkusuz kahramanlar, güzeller güzeli kadın kahramanlar için gözlerini kırpmadan fedakarlıklar yapar, cesaretlerini gösterirler.  Yazar, çocuk okurları için de sayısız eser bırakmıştır. Adığe Khabze dersi için hazırlanmış okul müfredat kitabının yazarıdır.  Kuyok Nalbiy'in piyesleri ve senaryoları  günümüzde halen sahneye konmaya devam etmektedir. Bu piyeslerden; "Yalvarırım Beni Gömün", "Biziyuko Savaşı", "Atalarımızın Şarkısı" en önemlileri olarak gösterilebilir . “Ölülerin Şarabı” romanı için yazar, Adıgey Cumhuriyeti Devlet Nişanı’na layık görülmüştür. Yazar aynı zamanda “Muhadin Kandur” ödülüne de sahiptir. Kuyok, Adıgey Cumhuriyeti Saygıdeğer Sanat Çalışanı, Rusya Federasyonu Yazarlar Birliği Üyesi, Uluslararası Adığe Akademisi'nin (AMAN) saygıdeğer üyesidir. Nalbiy'in eserleri bir çok dünya diline çevirilmiştir: Gürcüce, Bulgarca, Çekce, Almanca, Arapça ve diğerleri.  Nalbiy Kuyok 70 yaşına çok az bir zaman kala aramızdan ayrılmıştır. Kuşkusuz, ruhunun bıraktığı aydınlık, ömrü boyunca özveriyle hizmet ettiği ve ona layık bir oğul olmayı başardığı Adığe dünyasını ısıtmaya devam edecektir.   KUTAS PARANUK* Çev.Çetao Denef Kayhan NART Dergisi 84. Sayı+''+nan+''+Denef Kayhan

Sehu Tamer Yavuz ve Ailesi

Nart okurları için kendini ve aileni tanıtabilir misin?p> Maraş/Göksun/Fındık köyünde doğdum. Babam Sehu, annem Smıha sülalesinden. 21 yaşına kadar orada yaşadım. Ailemin diğer fertleri de halen orada yaşamaya devam ediyor. Şu anda 40 yaşındayım.  1992 yılında, 21 yaşında iken anavatana gelerek yerleştim. Yani 20 yıldır da Nalçik'de yaşıyorum. Bana ait olan atölyemde ev mobilyaları üretiyorum. Tamer'in eşi Aksana Zeyıko (Hatukşukhey) köyünden, Kuşha sülalesinden. Ailesi şu anda Baksanyonak'ta (Kaseyhable) yaşıyor. Çiftin Talat (15) ve Alisah (12) adında iki oğulları var. Anavatana gelmeye nasıl karar verdin, buraya nasıl yerleştin?p> 1992 yılında eniştem anavatana gidiyordu, bana da "Hadi seni de heku'e götüreyim, dedelerinin yaşamış olduğu yerleri görmüş olursun" dedi. Ben o zamanlar askerden yeni dönmüştüm. Yaşım 21 idi. Eniştemle birlikte anavatana gezmeye gitme ve oradaki akrabalarımızla tanışma fikri hoşuma gitti. Gelir gelmez, buraya yerleşirim diye bir düşüncem yoktu ancak köyümüzde anavatan söylemleri ve haberleriyle büyüdüğümüz için konuya uzak değildim. Benim için sadece gezme  görme amaçlı olan bu ilk seyahat sonucunda buradan hoşlandım ve kalmaya karar verdim. İlk zamanlar eniştemle beraber çalıştım. Zaman geçtikçe de artık buralı olmuştum. Burada yaşamaya başladığın zamanlarda ne tür sorunlarla karşılaştın?p> Açıkçası bende iz bırakan bir sıkıntı yaşamadım. Sadece ilk zamanlar kendi mesleğim olmayan bir işi yapmaya başladığım için bazı sıkıntılarım oldu, bundan kaynaklanan birtakım zorluklar yaşadım. Ancak bunlar da aşılamayacak sorunlar değildi. Kararlılıkla, sabırla aştım onları da.  Burada sorun aramaya çalışsaydım eğer, içinde debeleneceğim birçok dert illaki de bulurdum. Aslında insanın yaşamaya alışmış olduğu yerlerden farklı olarak gittiği her yerde bazı sorunlarla karşılaşması doğaldır. Huzurlu bir yaşam sürmek istiyorsanız, bunları kendinize dert etmeden, mevcut koşullardan kabul edilebilir olanlara uyum sağlamaya çalışmak, diğerlerini de kendinize uygun hale getirmeye çabalamak gerekiyor. Biraz kendinizle barışık olmanızla, hayata bakış açınızla, çevrenizdeki kendi seçtiğiniz insanlarla bağlantılı olarak bütün bu koşulları olumluya ya da olumsuza çevirebiliyor insan. Ben kendime huzurla yaşayabileceğim bir hayat hedeflemiştim, onu yaşadım ve yaşıyorum. Herhangi bir sorunun olmasa dahi, insanın alıştığından daha farklı bir yerde yaşamaya başlamasıyla, uyum sürecinde diğer insanlara ihtiyaç duyabilir. Sen kimseden destek, yardım gördün mü?p> Toplum içinde yaşarken hepimiz diğer insanlarla yakınuzak ilişki içindeyiz. Hayati derecede önemli şeyler olmasa da, benim de çevremdeki insanlardan mutlaka bazı taleplerim olmuştur. Böylesi durumlarda hiç geri çevrildiğimi hatırlamıyorum. Yalnız kendimle ilgili her şeyi doğru da yanlış da olsa kendim halletmeye çalıştım. O zamanlar Türkiye'den buraya gelerek yerleşen insanların birbirleriyle ilişkileri bugüne kıyasla bence daha samimiydi, maddiyattan uzaktı. Bugün onun eksikliğini görüyorum ve hissediyorum. Burada seni etkilemiş olan, hafızanda yer eden olaylar, anılar var mı?p> Akrabalarımla ilk olarak tanıştığım zamanları hiç unutamıyorum. Hem ben hem onlar o kadar duygulanmıştık ki gözlerimizden akan yaşlara engel olamamıştık. Aramızda hiçbir maddi beklenti olmadan tamamen akrabalık bağlarımızdan kaynaklanan bir tanışmayla güzel dostluklar gelişti. Halen de ilişkilerimiz bu şekilde devam ediyor. Bir de Kazanuko Jebağı'nın mezarını ilk ziyaret ettiğimde çok duygulanmıştım. O anı da hiç unutamıyorum. Bunların dışında aslında çok şey var yaşamlarımızda, belki okurlara da çok ilginç gelebilecek şeyler, ancak yaşarken başımıza gelen şeyler bize çok doğal geldiği için bunlar anı mı, değil mi kestiremiyoruz. Çünkü her yerdeki yaşam farklılıkları gibi Türkiye ile buradaki yaşamlar da birbirinden farklı. Tamer de bekar gelip buradan evlenen gençlerden. Kuşha Aksana ile evlendiğinde kendisi 26, Aksana ise 19 yaşında imiş. Tamer bir gün evinin balkonuna çıktığında yan binanın balkonunda Aksana'yı görüyor ve genç kızı o kadar beğeniyor ki o anda "İnşallah benim de böyle bir eşim olur" deyiveriyor.(Bunları yazmamam için uyarmış olsa da bir sakınca görmediğim için benim ağzımdan Khabzeye uygun olarak yazıyorum. Buraya gelmek isteyen gençlere cesaret vermesi umuduyla). Hani Aksana'da ilk görüşte aşık olunacak güzelliğe ve alıma sahip tabi. Tamer'in bu içten dileği sadece içinde kalmıyor. Bu dileği gerçekleştirmek için adım atmak lazım. O da gerekenleri yapıyor, uğraşıyor, tanışıyor, bir yıllık bir tanışma görüşme sürecinden sonra evleniyorlar. Aksana'nın ailesi kızlarının seçimine saygı duymuşlar ve evliliği onaylamışlar. Aksana 19 yaşındayken 1996 yılında evlenmişler. Nalçik'te yaşamaya devam etmişler ve halen de burada yaşıyorlar. Çocukları Talat ile Alisah hem okullarında başarılılar hem de çok sosyaller. Nalçik'teki en popüler çocuk folklor grubunda (Naltshuk) solist olarak dans ediyorlar. Ülke, şehir geziyorlar, ciddi turneleri oluyor. Futbol oynuyorlar, yabancı dil öğreniyorlar. Çokta yakışıklı, güzel, saygılı çocuklar. Aksana hem otoriter hem de becerikli bir anne. Bir erkek giyim mağazasında ortak  yönetici olarak çalışıyor. Bir yandan çalışırken bir yandan da hem evine hem çocuklarının yoğun programına yetişebiliyor. Tamer burada evlenmen senin için daha mı iyi oldu?p> Bu konuda hesap yaparak evlenmedim. Yani oradan mı buradan mı evlenmek benim için daha iyi olur diye bir hesabım olmadı. Böyle gelişti ve oldu. Ancak Türkiye'den evlenmiş olsaydım şimdi belki burada yaşıyor olmazdım. Bu da başka bir gerçek. İşte bu yüzden de bekar gençler buraya gelirlerse kalışları kolaylaşır. Burada bir yuva kurmak doğal olarak da kalmayı gerektiriyor. Anavatana yerleşenlere burada sorulan şu meşhur sorumuz sana sorulduğunda nasıl yanıtlıyorsun: "Orası mı yoksa burası mı daha iyi" sorusu? Bu soruyu her duyduğumda ben de sinirlenenlerdenim. Ben burada kalmaya karar verdikten sonra bu soruya hep tek cevabım oldu ve sabırla o cevabı verdim:" Oranın da buranın da kendine özgü olumlu olumsuz yanları var. Ancak burası vatandır ve burada yaşanması gerekir! Ne olursa olsun var olabilmek için bir arada yaşamak zorundayız. Uyum sağlayarak bütünleşmeli daha sonra kendi koşullarımızı kendimiz yaratarak daha iyiyi oluşturmalıyız". Benim hiçbir zaman kafamın bir köşesinde dahi Türkiye'ye geri gider miyim acaba gibi bir alternatif yaşam projem olmadı. Oysa şimdi görüyorum ki, bir zamanlar çok hararetli bir şekilde vatan millet muhabbeti yaparak dönüşü savunan insanların söylemleri değişmiş, umutları kırılmış. Bense hep gerçekçi oldum. O yüzden de vatanımla, yaşamayı hedeflediğim yerle özdeşleştim ve yaşantımı ona göre şekillendirdim. Bu yüzden de hayal kırıklıkları yaşamadım. İnandığım şekilde yaşıyorum. Türkiye'ye her yıl gidiyorsunuz, çocuklar orada nasıl davranıyorlar, çevreleri nasıl, anavatanda yaşadığınız için insanların size yaklaşımları nasıl? Yazları Türkiye'ye gitmekten hoşlanıyorlar. Arkadaşları var. Türkçede konuşabildikleri için iyi anlaşıyorlar. İlk gittiğimiz zamanlarda her ikisi de sadece Adığece biliyorlardı bu nedenle beraber oynadıkları diğer çocukları da Adığece konuşturmaya başlamışlardı. Daha sonraki gidişlerimizde ise bizimkiler Türkçeyi öğrendiler ve şimdi her iki dili de kullanıyorlar. Özellikle büyüklerle Adığece konuşuyorlar. Aslında bu örnekte görüldüğü gibi çevresel faktörler nedeniyle anadilimiz öteleniyor. Diasporada dilimizin yok olmaması için acilen çözümler bulunmalı. Bence anavatanla ilişkilerin artması, daha çok kişinin gelmesi, kalması, burada yaşam kurmayı hedeflemesi aslında en iyi çözüm. Milletimiz için bence en ideal çözüm bu olacaktır. Biz gittikçe İstanbul ve Maraş'ta kalıyoruz. Özellikle yaşlılar heku haberleri almak, onun muhabbetini yapmak istiyorlar. Sülalelerini soranlar, sosyal yaşam konusunda bilgi almak isteyenler ve daha pek çok konuda soru soranlar oluyor. Aksana diasporada insanların sana yaklaşımları nasıl, senin izlenimlerini paylaşır mısın?p> Ben 15 yıldır hemen her yıl Türkiye'ye gidip geliyorum. Her gittiğimde de iki ay kalıyorum. Benim şansımdan mı bilemiyorum ama orada girmiş olduğum çevreden çok memnunum. Herkes çok iyi.  Anavatanla ilgili her şeyi öğrenmek istiyorlar. Gençlerin yaşantılarını, khabzeleri, genel olarak toplumun yaşam biçimini, yiyecekleri ve bunlar gibi daha pek çok şeyi merak ediyorlar, bu konularda sorular soruyorlar. Gelemedikleri için üzgün olduklarını ifade ediyorlar. Tamer hedeflerinden söz eder misin?p> Hepimiz çocukların topluma faydalı birer insan olmalarını isteriz, dileriz. Biz de bunun için uğraşıyoruz. Bundan daha somut ve daha büyük bir hedefim yok. Kimseye muhtaç olmadan, kendi toplumu için iyi şeyler yapabilecek, donanımlı, erdemli birer birey olarak yetişmelerini istiyoruz. Onlara iyi bir gelecek hazırlamak en önemli hedefimiz. NART DERGİSİ 84. SAYI+''+nan+''+Gupse Altınışık

Çerkesçede Etnik Adlar

Etnik adlara (etnonimlere) ilgi duyanlar için Kafkas halkları eşsiz bir örnek. Türkiye'de ve Sovyetler döneminde üretilen politik adlandırmaları, anlam kaymalarını bir yana bıraksak bile bu halklara dışarıdan verilen adlar, kendilerine ve birbirlerine verdikleri adlar ve bir de her birinin kendi içindeki alt grupların adları bir araya getirilirse kalın bir kitap ortaya çıkar. Gerçi böyle çalışmalar var. Bu yazıda bu geniş alanın küçük bir bölümünü, Çerkeslerin diğer halklara, etnik gruplara verdiği adları konu alalım.   En başta, etnik bir adın tarihte ve bugün farklı anlamları olabileceğini, bu adların bir kısmının bugün artık kullanılmadığını, bazılarının da bölgesel olduğunu belirtmek gerek. Çerkesçede aynı adın sıklıkla hem halkı hem de yaşadığı ülkeyi belirtmesi yaygın bir özellik (Mısır  Mısır ve Mısırlı, Şam  Suriye ve Suriyeli, Turk  Türkiye ve Türk, İncılız  İngiltere ve İngiliz, Kurcı  Gürcistan ve Gürcü). Abaze adı bugün Türkiye'de tüm Abazaları (AbhazAbazin) kapsasa da, geçmişte farklı olduğuna dair belirtiler var. Çerkeslerle Abhazların (Apsuvaların) birlikte yaşadığı bölgelerde (Sakarya, Düzce, Eskişehir, Bilecik, Bursaİnegöl) daha çok yaşlıların bildiği Azığa, Abhazları (Apsuvaları) Abazinlerden (Aşuvalardan) ayıran bir addır. İngiliz gezginlerin ve bazı Rus araştırmacıların kitaplarında da rastlanır bu ada. Buna dayanarak geçmiş yüzyıllarda Çerkeslerin Abazeyi sadece kuzeydeki Abazalar (Abazinler) için kullandığı, Abhazları ise Azığa olarak adlandırdığı düşünülebilir. Kuzeyli Abazalar içinde de Aşuva/Tapanta/Altıkesek olarak bilinen grubu Kabardeyler ve Besleneyler Bashağ olarak adlandırır.  Meseleyi karmaşıklaştıran başka bilgiler de var. 19. yüzyılda yazan Lyulye'ye göre, iç bölgelerdeki Çerkesler (Çemguylar, Hatukaylar, Kabardeyler vd.) asıl Abazalardan başka, Karadeniz sahilinde yaşayan Abzeh, Şapsığ ve Natuhayları da Abazeçil (Abadzejıle) ('Abaza ahalisi') diye adlandırıyormuş. Sadece dağlık bölgedeki Ubıhlara Ubıh, sahildekilere ise Abadze diyorlarmış. Volkovada, belki Lyulye'ye dayanarak Çerkeslerin geçmişte Abadze (Abzeh, Şapsığ, Natuhay vd.) ve Adığe (Çemguy, Hatukay vd.) olarak ikiye ayrıldığını ileri sürüyor. Bütün bunlar geçmişte Abaza adının bugünkünden farklı bir kullanımı olduğunu düşündürüyor, Abhaz milliyetçilerinin ise kıyı boyu Adığelerinin aslında Abaza kökenli oldukları tezine hevesle sarılmalarına vesile oluyor. Bulğar adının Bulgaristan ahalisi ve tarihte Kafkasya'yı iki kez ziyaret eden Bulgarlar dışında bir anlamı daha var. 20. yüzyıl başında Basarabya'dan gelip KabardeyBalkar ve Kuzey Osetya'ya yerleşen, Türkçe konuşan Ortodoks Gagavuzlar çevre köylerin (Nijni Kurp vd.) Çerkes ahalisi tarafından Bulğar olarak adlandırılıyor; Kafkasya genelinde ise Tukan olarak biliniyorlar. Ermenilerin Çerkeslerdeki adı Yermelı. Literatürde Çerkesohay olarak bilinen Çerkesleşmiş Ermenilerin ayrı bir adı yok; yaşadıkları Armavir şehrinin adı ise Yermelhabl. Yahudilere verilen Jurt adı Kafkasya'da ortak gibi. Artık kullanılmayan Rum, Nogma'ya göre eskiden Romalıların ve İtalyanların adıymış. Çerkeslerin daha yakından tanışık oldukları Yunanlıların iki eski adı var: Ellig/Allig/Allicve Girge/Circe/Gerg. Unutulan bu adların yerini bugün Grek almış. Çerkesya kıyılarında koloniler kurmuş Cenevizlilerin adı ise Franc/Frang'mış. Türkçede iki ayrı halk, hem Kırım Tatarları hem de Kazan Tatarları için kullanılan Tatar adı Çerkesçede sadece Kırım Tatarlarını işaret ediyor. Tataristan'da yaşayan Tatarların adı ise Kazan. 18. yüzyıl sonundan itibaren İran'da hüküm sürmüş Türkmen asıllı Kaçar hanedanının adı Çerkesçede Kajarolarak 'Fars' karşılığında karşımıza çıkıyor. Kafkasya'da sadece bu anlamı bilinirken Türkiye'de, Uzunyayla bölgesinde ise kajar 'köle' anlamına geliyor. Kafkasya'dan gelen Çerkeslerin, Türkiye'de derneklerin ve yayınların Çerkes halkına hitaben kullandığı 'hemşeri' sözcüğünü duyduklarında gülmesinin bir nedeni var; hemşeriyhalk dilinde 'Acem' (İranlı) demek… Farklı anlamları olan etnonimlerden biri de Kuşha. 'Dağ' ve 'dağlı' anlamlarına gelen bu sözcüğü etnik ad olarakKabardeyler kullanıyor. Büyük Kabardey'de Balkarlar ve Karaçaylar Kuşha iken, Küçük Kabardey (Terek) bölgesinde Osetler Kuşha olarak adlandırılıyor. Gerektiğinde Balkar Kuşha, Karaşey Kuşha, Digor Kuşha diye ayırt ediliyor. Digor Kuşhanın yerini bugünkü dilde Asetin Kuşha almış. Türkiye'de ise Kuşha artıktamamen Osetlerle özdeşleşmiş. Etnik bir ad olmanın ötesinde Kuşha, Kabardeyler içinde birbiriyle akraba olmayan birçok soyun/sülalenin de adı. Yani Çerkeslerin Kuşha olarak adlandırdığı biri etnik olarak Karaçay, Balkar, Oset ya da Kuşha sülalesinden bir Kabardey olabilir. Kabardeylerde iki komşu halkın daha farklı adı var: İnguşlar  Mışhış, Svanlar  Sone. Diğer etnonimler bilinen, küçük ses değişikliğine uğramış isimler: Çeçen - Şeşen, Karaçay -  Karaşey, Gürcü - Kurcı, Nogay -  Neğoy, Rus -  Vurıs.       Kaynaklar " Kokov C.N., "İz adıgskoy (çerkesskoy) onomastiki" (Adığe (Çerkes) Adbilimi), Nalçik, 1983. " Lyulye L., "Çerkesya. 19. Yüzyıl Tarih ve Etnografyası", İstanbul, 2010. " Nogmov Ş.B., "İstoriya adıheyskogo naroda" (Adıhe Halkının Tarihi), Nalçik, 1994.  " VolkovaN.G., "Etnonimı i plemennıye nazvaniya Severnogo Kavkaza" (Kuzey Kafkasya'nın Etnonimleri ve Kabile Adları), Moskova, 1973.   NART DERGİSİ 84. SAYI+''+nan+''+Murat Papşu