Kafkas Dernekleri Federasyonu'nun yayın organı Nart Dergisi'nin 47 - 54 sayıları arasında yayınlamış olduğu 'Ethem Bey Dosyası' ciddi bir araştırmanın ürünüdür. Hakan Eken tarafından düzenlenen dosya 'Ethem Bey' konusuna ilgi duyan araştırmacıların da dikkatini çekmiş ve kaynak olarak kullanılmıştır.p> PDF formatında hazırladığımız dosyayı bilgilerinize sunuyoruz. 1- Neden Ethem Bey Dosyası? (4.4 MB)p> 2- 20. Yüzyılın ilk çeyreğinde Anadolu, bölge ve dünyadaki dengeler (6.4 MB)p> 3- Ethem Bey'in yaşam öyküsü ve görüşleri (3.6 MB)p> 4- Ethem Beyin yaşam öyküsü, eylemler ve görüşleri (2.2 MB)p> 5- Ethem Bey'in "Çerkes" kimliği ve başka kimlikler karşısındaki duruşu (5.2 MB)p> 6- 20 Yüzyıl başında Çerkes STK'lar, kültürel - siyasal etkinlikleri ve Ethem Bey I (2.9 MB)p> 7- 20 Yüzyıl başında Çerkes STK'lar, kültürel - siyasal etkinlikleri ve Ethem Bey II (3.4 MB)p> 8- 'Ethem Bey' dosyasını bitirirken... (3.4 MB)p> +''+nan+''+Nart Dergisi
Suriyeli Bir Soydaşımız Daha Anavatan’a Uğurlandı
Göksun Mehmetbey Köyü'ne yerleştirdiğimiz Suriyeli Soydaşlarımızdan (İsmi özellikle belirtilmemektedir) işlemleri tamamlanan vizesi alınan bir soydaşımız daha Anavatana yolcu edilmiştir. Kardeşimizin misafir olarak kaldığı sürede ve Anavatana dönüşü sırasında gösterdiği duyarlılıktan ve yardımlarından dolayı Mehmetbey Köyü Muhtarı Kardeşimiz Arkadaşımız Sayın Ramazan CANBOLAT'a teşekkürü borç biliriz. Saygılarımızla KAFFED KRİZ MASASIp>nanKaffed
Tabısh Murat
"Yanmakta olan ateşi söndürmemek için çok çalışmalıyız."p> Tabısh Murat, Adığe halkının kültür ürünlerini; geleneklerini, efsanelerini, masallarını, voredlerini, söylencelerini, hohlarını araştıran, derleyen ve çalışmalarını halkın bilgi ve hizmetine sunan bir araştırmacı yazardır. Dil," taşıyıcı olma niteliği" nedeniyle bir milletin; kültürünü, sanatını, geçmiş gelecek bağlarını, tarihini, birliğini geleceğe taşır. Murat'ın yapmaya çalıştığı, dilimizin nesiller boyu taşıdığı bu değerleri araştırıp bularak insanlara sunmaktır. Hem geçmişteki hem de bugünkü toplumsal değerlerimizi gelecek nesillere aktarabilmektir. Onun hareket noktası insanlar, yaşanmış hayatlar, toplumda saygı görmüş, yer edinmiş, önder olmuş kişiliklerin hikayeleri. Hem iyi hem de kötü anılan olaylar hakkındaki söylenceler. Toplumun saklamaya karar verdiği ötelenmiş insan hikayeleri. Eski sosyal yaşamla ilgili ipuçları taşıyan bilgiler. Eski şiirlerde, şarkılarda gizli insani değerler, hikayeler. Halk kahramanlarının hikayeleri, toplumun onlara verdiği değer. Kadınlar, erkekler, kara sevdalar, yaşanmış yaşanamamış, yarım kalmış sevda öyküleri ve daha pek çok değer. İşte tüm bu halk değerlerinin nesilden nesile anlatılarak aktarıldığı bir toplumun araştırmacısı olarak bunları gün yüzüne çıkartan kişilerden birisidir Tabısh Murat. Yaşanmış ve yaşanmakta olan toplumsal değerleri, bugüne ve geleceğe taşıyabilmek için pek çok kişi ile yerinde görüşmek, söyleşmek, konuşmak gerekiyor. Murat bunu o kadar hakkıyla yapıyor ki sabrı sayesinde üstü örtülü pek çok değer açığa çıkmış oluyor. İnsanların hafızalarında saklı olan ve bazen kendilerinin bile farkında olmadıkları hazineleri dilin gücü ile ortaya çıkarttıkça Murat'ın tüm hücreleri yenileniyor sanki. (Bazı yakınlarımla yaptığı görüşmelere tanık olduğum için bunu gözledim. İnsanı gülümseten bir tutku bu. Hele ki bir de aynı konu ile ilgilenen iki araştırmacı tanıyorsanız, onların tutku dolu ciddi rekabeti asıl görülmeye değer olanı.) Murat her detaydan bir başka olaya, hikayeye ulaşma umuduyla yaklaşıyor insana. Bir de elinde sahip olduğu dilin sihirli anahtarı ve süper bir hafızası var tabi. Onca yaşlı insanla, onların örtülü hafızasını açmaya çalışarak görüşüp de daha sonra kimin hangi hohu söylediğini, hangi olayı anlattığını tüm detaylarıyla hatırlıyor. Halkına, diline, kültürüne olan tutkusunu öylesine bir hazla yaşıyor ki Murat'ı tanıyınca: “bir meslek bir insana bu kadar mı yakışır?” diyor insan. Türkiye'deki Çerkes diasporasını orada yaşayan pek çok kişiden daha iyi biliyor. Hem eskiyeni yerleşim yerleri hem yaşamışyaşamakta olan sülaleler hem şu an ki sosyal konumlarıyla yaşamakta olan insanlar olarak. Otuza yakın yayınlanmış makalesi var. Ayrıca: "Kardenğush Zeramuk'un Seçme Eserleri" (Tsıpıne Aslan Bıkhure MuhammedTabish Murat), "RusKafkas Savaşlarındaki Adığe Voredleri". Baskıda: (Ğut AdemKajer ValeraTabısh Murat), AdığeAbazaUbıh Söylenceleri Bibliyografisi (Tabısh Murat). Bu yıl çıkacak: "Adığe Hohları" (Tabısh Murat). Baskıda: "Türkiye'deki Adığe Köyleri ve Sülale İsimleri Araştırması" (Tabısh Murat) bu yıl çıkacak eserleri mevcuttur. Bugüne kadar yazarak aktardıklarından çok daha fazlası var elinin altında.Onlar da yakın gelecekte basılı hale gelecektir. Derlediği hazineleri çevresindekilerle sözlü paylaşımına da hayran herkes. Duruşu ve toplumsal kaygıları olan bir kişilik. Onun gibi gençler çokça yetişmeli dileği ile biraz da kendi açıklamalarıyla tanıyın istedim Murat'ı: Kendini ve aileni Nart okurları için tanıtır mısın?p> Nalçik, Zeyıkho (Hatukşıkhoy) köyündenim. Ailemle beraber halen köyümde yaşıyorum. 32 yaşındayım. Dedem Adıgeyli Tabısh sülalesinden bir Abzeh iken daha önceleri meydana gelen bazı olaylar nedeniyle Kabardey'e gelip yerleşmiş ve buradan evlenmiş. Annem de aynı köyden Şogenlerin kızı. Murat'ın eşi Dinara Şurdumların kızı ve o da aynı köyden. Üç çocukları var, ikisi erkek biri kız. Eşi Dinara Adığe Psalhe gazetesinde çalışıyor. p> Bir erkek kardeşim var. KBC Devlet Üniversitesi Matematik bölümünde öğretim görevlisi ve Test bölümünün de sorumlusu. Kardeşim, gelinimiz ve onların iki çocuğu da olmak üzere, annem, babam hepimiz bir arada köyümüzde yaşıyoruz. İş yerlerimiz Nalçik'te olduğu için de mesai günlerinde şehire geliyoruz. Liseyi köyümde bitirdim. KBC Devlet Üniversitesi Filoloji Fakültesi Adığece bölümünde ve öğretmenlik mesleğini yapabilmek için de paralel olarak Pedagoji bölümünde okudum. Aslında hukuk eğitimi almak istemiştim ama o zamanlar iş olanakları nedeniyle ve biraz da babaannemin etkisiyle Adığece bölümünü seçtim. Şu anda hayatta olmayan babaannemin Adığelikle ilgili yoğun birikimleri öğrenim hayatım boyunca bana önemli katkılar yaptı. Aslında her sözü bir ders gibi olduğu için yaşamın her anında hatırlanacak şeyler aldım ondan. Onu minnetle anıyorum. Çalıştığın kurumdan ve görevinden söz eder misin?p> Rusya Bilimler Akademisi’ne bağlı KBC Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde Adığe Söylenceleri (hikayeleri) bölümünde yetkili olarak çalışıyorum. Üniversite sonrası enstitüye yüksek lisans yapmak üzere geldim ve aynı zamanda da burada çalışmaya başladım. İkinci mesleğim olan öğretmenliği de 7 yıl süreyle bir ortaokulda, Adığece dil dersi ve habze dersleri vererek yaptım. Öğretmenliği bırakmadan çocuklarla zaman geçirmeyi çok istiyordum ama zamanım her iki işi birlikte yürütmeye yeterli olmadı. Enstitüye ilk girişim rahmetli Tshıpıne Aslan sayesinde oldu. Üniversite sonrası sürekli olarak Aslan'la beraber çalıştım. Tshıpıne Aslan aldığı her ünvanı ve geldiği her makamı sindirebilmiş bir insandı. Onun bana ve işime yaptığı katkıları saymakla bitiremem. Her konuda paylaşımcıydı. Yapabileceklerini insanlardan esirgediğini hiç görmedim. Rahmet ve saygıyla anıyorum. Adığe söylenceleri, hohları ile ilgili araştırmalar, derlemeler yapıyorum. Özellikle bundan sonra; "Adığece çocuk masallarını", "Ajıgeri Kuşukupşı'na ait kahramanlık hikayelerini", "Adığe söylence tarihini", sürekli kafamda ve ruhumda yeri olan "Uzunyayla söylence hazinesini" hazırlamak istiyorum. Diaspora ile tanışman nasıl oldu?p> Türkiye'ye ilk olarak 2005 yılında, Adığelerin söylencelerini hikayelerini derlemek üzere gittim. İstanbul'da bir ay kadar kaldım. Daha sonra 2006 yılında KAFFED'in daveti ile Adığece dil eğitimi vermek üzere Ankara'ya gittim ve bir ay kaldım. O zaman da eğitimden arta kalan zamanlarda insanlarla yaptığım görüşmeler bana daha sonrası için yol gösterdi. İşte o zaman benim işimde aradığım ve bulacağım hazinenin farkına vardım. Asıl "diyaspora ve ben" hikayem ondan sonra başladı. 2007'de İstanbul'da ve Düzce'de yaşlılarla görüştüm. İstanbul'da görüştüğüm Taukho Nadiye adındaki büyüğümüzün bana anlattığı şeyler için: "Bunlar nerede yaşandı." diye sorduğumda: "a muğor Uzunyayla muğoras.." dedi. İşte o ninenin dili ve hikayeleri, haberleri Uzunyayla'yı farketmeme neden oldu. Bununla beraber Kabardey'e dönüş yapmış olan soydaşların çoğu da Uzunyayla'dan oldukları için doğal bir yönlendirme gelişti. Daha sonra 2009 yılında Adıgey'den meslektaşım Paştı Madina ve bize yardımcı olmak üzere beraberimizde gelen Çetao Nadir ile birlikte Uzunyayla'ya gittim. Orada kaldığım sürece Tokmak Sacit'in ve eşi Zekiye'nin özverili yardımlarıyla tüm Uzunyayla'yı gezdim. Diaspora'dan ne tür beklentilerle gittin, neyle karşılaştın, ne buldun?p> Uzunyayla'ya gitme hazırlıkları yaparken, orada görüşmeyi umduğum insanların isimlerini öğrendikten sonra, tam da gitmeme denk gelen tarihlerde Nalçik'te, tesadüfen Kayseri derneğinden bir yetkiliyle karşılaştım. Gidiş amacımı ve niyetimi söyleyerek bildiği isimleri benimle paylaşmasını rica ettiğimde: "Sana ne haber ne de hikaye anlatacak, ne dedemiz ne ninemiz kaldı! Bir allahın kulunu bulamazsın, boşuna gelip de oralarda zaman harcama!" dedi. Çok üzüldüğümü hatırlıyorum. Ancak her şeye rağmen kesinlikle gitmeye karar verdim. Şimdi ise iyi ki de gitmişim diyorum. Uzunyayla'da kesinlikle aradığımı buldum! Orada yaşayan pek çok kişinin göremediğini gördüm ve bulup çıkarttım. Birbirinden değerli 170 kadar insanla konuştum, söyleştim, dinledim. Dedelerle de ninelerle de daha genç insanlarla da görüştüm. Kamerayla görüntü vermek istemeyeni ses kayıt cihazıyla onu da istemeyeni kendim not tutarak dinledim. İki aydan fazla kaldığım bu sürede çok verimli çalışmalar yaptım ve derlemeler elde ettim. Peşinden Ankara'da da 3 hafta çalıştım. Toplumumuz için ciddi bir kaynakla geri döndüm. Yani aradığımı buldum. Adığelik, habze, tarih, söylence gibi toplum salsosyal konuları biz burada basılı yayınlardan okuyarak, televizyon ve radyolardan görerek, duyarak öğreniyoruz, biliyoruz. Oysa diasporadaki soydaşlarımızın yaşamlarındaki herşeyi sadece onların ağızlarından, tanıklıklarından duyuyordum. İnsanların orada yaşadıkları zamanlara denk gelmedim belki ama onların eskiye özlemleri o kadar oluk oluk akıyordu ki onların ağızlarından bunlara tanık olduğum için hem çok mutlu hem de çok üzgün ayrıldım. Hiç ummadığım kadar zengin bir söylence, hikaye, haber, anı, hoh, vored hazinesi derledim. Bunlarla ilgili çalışmalarım bittikçe peyderpey insanlara sunacağım. Bizim gördüğümüz, bulduğumuz Uzunyayla hikayeleri yaşamakta olan son neslin bize sunduklarıyla sınırlı. Ondan öncesine rahatça ulaşamıyoruz. Sadece bu konuda biraz beklentilerim eksik kaldı. Diasporada kaldığın sürece aklında yer eden, unutamadığın olaylar, anılar varsa bizlerle paylaşır mısın?p> Malak'ta çok verimli görüşmeler yaptıktan sonra Jamırzey'e (Hayriye) gittiğimizde bir sokağın başında "Soykırım Çocukları" yazılı ok şeklinde bir tabela gördüm. Çok duygulandım ve şaşırdım. Köyde aradığımız kişiyi de bulamadık ve bir eve girdik. Avludaki çeşmenin üzerinde "21 Mayıs Çeşmesi" yazıyordu. İşte o şiir, o tabela ve o çeşmenin adı ruhuma zihnime öyle kazındı ki hiç unutmadım. Bunları yapan kişi anadilini konuşamayan ancak milleti için kaygılanan bir insandı. Söğütlü (Hathkoy) köyünde hoh söyleyebilecek birilerini aramak üzere gittiğimizde köyün misafirhanesinde beklemeye başladık. Anavatandan birisi gelmiş diye duyan, Hıtların kızı ve Tambilerin gelini olan Nahide adındaki 78 yaşındaki nine torununu önüne katıp gelmişti. İşte o nineden de çok güzel şeyler öğrenip, kaydettim. Burada beni etkileyen şey; heku den gelen birisi var diye duyduğunda, kendiliğinden gelip benimle görüşmesiydi. Aslında görüştüğüm herkesin bende anısı kaldı. Hiçbirisinin anlattığı bir diğerine benzemiyordu. 170 farklı insan ve hepsi tek tek değerliydi benim için. Görüştüğün, dinlediğin kadınlar ve erkekler olarak ya da yörelere göre bir değerlendirme yaptığında neler söyleyebilirsin?p> İzmir ve Manisa'nın dışında Adığe ve Abazaların yaşadığı hemen her yerde bulundum. Uzunyayla'da yaşamış ve yaşamakta olan insanların davranışlarına ve dünya görüşlerine baktığımda, anavatanda eskiden yaşamış olanların gölgelerini gördüm. O zamanlar varolan ve bizlere aktarılmaya çalışılan değerleri, habzeleri gördüm. Hem insanların fiziksel özellikleri hem de yaşattıkları değerler bu söylediklerimi çok tipik bir şekilde temsil ediyordu. Tabi ki istisnai durumlar vardır ama o insanların oluşturduğu atmosfer heku havasıydı. Düzce'ye adım attığım andan itibaren otogarda öylesine rastladığım insanlara "Adığe misin?" diye sordum ve hemen hepsi Adığe idi. Hoş bir rastlantı mıydı bu bilemiyorum ama oldukça etkilendim. Ancak anadillerini bilmiyorlardı. Düzce'yi dil konusunda zayıf bulmama rağmen habze konusunda gerçekten çok takdir çok ettim. Genellikle Ubıhlerin yaşamakta olduğu Balıkesir Manyas bana çok ilginç geldi. Shapsığca konuşuyorlar dile de hakimler ancak diğer yörelerden biraz daha farklılar. Çorum'da beni çok şaşırtan: "Heku'de Adığe yaşıyor mu?" sorusunu duydum. Belki diğer yörelerde yaşayan Adığelerden ayrı kaldıkları için daha çok bilgiye ihtiyaç duyuyorlardı. Bana sordukları çok fazla sayıdaki sorudan bu izlenime kapıldım. Milletimizi en iyi temsil eden "samimiyeti" orada yoğun olarak hissettim. Ancak bugüne kadar korudukları habzelerinin önüne dini koymaya başladıklarını da gözledim. Din iyi, güzel de mensubu olduğun milletin değerlerini koruyamadıktan, taşıyamadıktan sonra, bu değerlerle birlikte insanı yaratan Allah'a nasıl hesap verilir? Bence bu durum insanın kendini, varlığını inkar etmesinden farklı değildir. Çorum'da dine uygun değil düşüncesiyle artık Çerkes düğünlerini de kaldırmaya çalıştıklarını duydum. Buna da ayrıca üzüldüğümü belirmek isterim. Anadolu'da Maraş (Gilakhstaney) gibi yerleri görebileceğimi ummazdım. Büyüklerle konuşurken, anlattıkları hikayeleri, haberleri dinledikçe, yabancı bir toprakta olsa, hiç değilse bu yeşilliğe bu berekete sahipler diyor insan. Türkiye'deki Adığelere dikkatlice baktığımda, her bir yörede bir diğerinden farklı olarak Adığelik değerlerinden bazılarının biraz daha öne çıktığını, daha belirgin olduğunu fark ettim. İşte bu değerlerden olan "misafirperverlik" Maraşlı’larda hakkıyla vardı. Bir çok konuda Uzunyayla'dan daha farklı olduklarını gözlemledim. Maraş'ta yaşayan Adığeler kendileri de Kabardey oldukları halde: “Uzunyayla Habze Kabardey Habze" şeklinde bir ayrım yaptıklarını duydum. Habzelerdeki bazı katılıkları yumuşatarak uyguluyorlar. Çok katı kurallarla kendilerine eziyet etmiyorlar. Örneğin, sofra düzeninde başköşe, tartışmasız olarak, thamade ile en yaşlı misafire aittir. Bu habze Maraş civarında böyle basitçe uygulandığı halde; Uzunyayla'da; yaşa göre, toplumdaki itibarına göre, misafir olarak geldiği yere yakınlığına göre (anne tarafından akrabalık derecesine vs.) gibi birçok nitelik sofra düzeninde belirleyici oluyor. Yani daha çok detay, daha çok kural var. Kısaca Maraş civarında habzeler kolaylaştırılarak uygulanıyor diyebiliriz. Bundan habzeye uyulmuyor anlamı çıkartılamaz. Tabi ki herkesin bakış açısı farklı olabilir. Bu söylediklerimden kimsenin kırılmasını, alınmasını kesinlikle istemem. Ben henüz yeni başladım bunları fark etmeye ve incelemeye. Şimdiye kadar fark ettiğim şeylerden bazıları burada belirttiklerim. Bundan sonra daha detaylı olarak gözlemler yapacağım. Büyük şehirlerde yaşayanlar içinde genel bir değerlendirme yapacak olursam, düğün ve cenazelerini hakkıyla yapıyorlar diyebilirim. Ayrıca şehir hayatının insanları birbirlerinden uzaklaştırdığını gözledim. İnsanların davranışları, düşünceleri de küçük yerlerde yaşayanlara göre farklılaşmış haliyle. Çevrenin etkileri yoğunlaşmış ve asimilasyon daha belirgin olarak gözleniyor. İnsanlara göre bir değerlendirme yaparsam; görüştüğüm Hathkoy ninelerinden, Kabardey ninelerine nazaran daha rahat malzeme temin ediyordum. Söyleyeceklerini söyledikten sonra da hafızalarını zorlayarak daha fazlasını vermeye çalışıyorlardı. Genelde kadınlar önce çekinceyle yaklaşıyorlardı. Biraz sohbet ettikten sonra ise bildikleri, hatırladıkları benim için hazine değerindeki bilgiler, anılar, duyumlar dökülüyordu ağızlarından. Erkeklerde ise Kabardeylerden daha fazla şey toparladım. Yaşam tarzları, sosyallikleri olsa gerek bunun nedeni de. Anavatana dönüş konusundaki diasporadaki gözlemlerini anlatır mısın?p> Ben önceleri diasporada yaşayan herkesin anavatanına gelmek istediğini düşünürdüm. Ancak 2006 yılında, Düzce'nin Haçemziy (Köprübaşıömerefendi) köyünde rastladığım bir yaşlıya: "Anavatana gelmek istiyor musunuz?" diye sorduğumda bana: "Vatanımızı seviyoruz, ancak bizler burada doğduk, büyüdük, buraya kaynaştık. Vatanla aramızda sadece Karadeniz var ve bir kıyısında onlar bir kıyısında biz burada yaşıyoruz. Yani bir vatanda yaşıyor sayılırız." demişti. İşte o zaman anladım ki benim sandığım gibi değildi durum. Bu ifade biraz daha gerçeğe yaklaşmama neden oldu. Demek ki herkesin dönmesini beklemem yanlış olacaktı. Gelebilenler gelecek ancak çoğu insan da kalacaktı. Dünya küçüldü, mesafeler kısaldı. İnsanların iletişimi arttı. Anavatan da onca badireden sonra bir şekilde ayakta kaldı. Ben Adığeyim diyebilenler varoldukça gelip gitmeler de olacaktır. Hatta gelip yerleşenler de olacaktır. Dileklerini, hayallerini bizimle paylaşır mısın?p> Bence Adığeliği kendine yakıştıran herkesin anavatana bir katkısı olmalı. Diasporadaki yaşam gerçeğini de kabullenmekle beraber millet olarak tek varoluşun ancak anavatanda mümkün olabileceğini düşünüyorum, buna inanıyorum. Türkiye'de 4000 'e yakın sülale adı derledim. Bu sülale isimlerinin çoğu anavatanda artık yok. Bu isimlerin anavatanda da varolabilmesi için o ailelerden birilerinin gelip yerleşmesini, burada bir yaşam kurarak isimlerini devam ettirmelerini, burada kök salmalarını çok isterdim. Anavatan ile diaspora arasında hala sağlıklı bir iletişim kurulamadığını düşünüyorum. Hem dönüşe katkısı için hem de dilimiz ve kültürümüzle varolabilmemiz için gençlere çok görev düşüyor. Gençlerin anavatanla, evlilik yoluyla, iş veya başka nedenlerle de iletişim kurmaları çok önemli. Umarım vatan hep varolur ve dönen insan sayısı da çok olur. Ancak bu şekilde bizi bekleyen tehlikelere engel olabiliriz. Yanmakta olan ateşi söndürmemek için çok çalışmalıyız. Bunun için de sadece iyi dileklerle iş bitmiyor. Çaba ve gayret lazım, özveri lazım. Herkesin gücü ne ise yapabileceklerini hayata geçirmesi lazım. Tez konum olarak Uzunyayla'yı seçtim. Bu konuda daha çok işim olduğunu biliyorum. İnsanlarımıza Uzunyayla hazinesini aktarabilmek için elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışacağım. Milletimiz için amaçlarına kolaylıkla ulaşabilmeni umuyor ve başarılar diliyoruz. NART DERGİSİ 83. SAYI div>+''+nan+''+Gupse Altınışık
Suriyeli Bir Aile İstekleri Üzerine Romanya’ya Yolcu Edildi
16.12.2012 tarihinde Suriye’den Gaziantep'e gelen bir aile, Gaziantep Dernek Başkanımız ve Kriz Masası Üyesi Hakan Aydemir Bey ile irtibat kurmuşlar, kendileri ile gerekli görüşmeleri yapan Hakan Bey de aile ile ilgilenerek taleplerini almıştır. Ailenin Romanya’ya gitmek istediklerini belirtmeleri üzerine, kendilerine yardımcı olunarak, akşam saat 17.00’de Gaziantep Hava Limanı’ndan Romanya'ya yolcu edilmişlerdir. Kamuoyuna saygı ile duyurulur. KAFFED SURİYE KRİZ MASASIp>nanKaffed
Suriye Çerkesleri için RF Makamlarına Bir Başvuru Daha
KAFFED Suriye'deki Çerkeslerinin Anavatana dönüşü için tüm Rus Makamlarına bir kez daha yazılı başvuruda bulundu. Yazının gönderildiği Makamlar: Vladimir Vladimirovich Putin The President of the Russian Federation Dmitry Anatolyevich Medvedev Prime Minister of Russia Mikhail Margelov Chairman of the Council of the Federation Committee for Foreign Affairs Valentina Ivanovna Matviyenko Chairman of the Federation Council of the Russian Federation Konstantin Kosachev Chairman of the Russia Federal Agency Safaraliev Gadzhimet Kerimovich Chairman of the State Duma Committee on Nationalities Leonid Slutsky, E. Chairman of the State Duma Committee on CIS Affairs and Relations with Compatriots Sergey Yevgenyevich Naryshkin Chairman of the State Duma of the Russian Federation ******************** Vladimir Vladimirovich Putin The President of the Russian Federation Your Excellency, I am writing this letter on behalf of the Circassian diaspora in Turkey. I would like to introduce our organization, the Federation of the Caucasian Associations (Kaffed), as the main Circassian civil society organization in Turkey. The Federation, which has more than 60 member associations all around Turkey, represents six million Circassians (Adygeans and Abkhazians) living in Turkey. Kaffed, is one of the founding members of the World Circassian Association based in Nalchik, the Kabardino-Balkaria Republic. The main objective of Kaffed is to help the Circassian diaspora in protecting and developing their identity, language and culture, and to foster the links between the diaspora and the homeland. The situation in Syria is getting worse with each passing day as violence has been intensified in almost all around the country in spite of the mediation efforts by the UN. We follow these developments with great concern, because our compatriots, as a small minority living in Syria, are trapped by fighting, and are in danger of attack and total physical destruction as a result of sectarian and ethnic violence. The homeland of the Circassians living in Syria is the republics of Kabardino-Balkaria, Adygea and Karachai-Cherkess, the federal objects of the Russian Federation. The parliaments of these republics have taken decisions to provide assistance to the Circassians who would like to repatriate from Syria, but their efforts are severely limited by the lack of resources and legal restrictions. We ask you to help the Circassian, to help the Circassians living in Syria to be evacuated safely from the conflict zone, and to be repatriated to the homeland in the Caucasus. We believe that the Russian Federation, as she has rightfully done in the case of the Circassians in Kosovo, can extent its assistance to the Circassians in Syria, who enjoy the right to go back to the Russian Federation in accordance with the Federal Law on Russian Federation’s State Policy toward Compatriots Living Abroad. In order to to facilitate their safe and fast repatriation, we strongly believe that: The number of Syrian Circassians to be repatriated should not be restricted by the current immigration quotas of the relevant republics. They should be granted the residence permit and citizenship without lengthy procedures. The Federal Government should provide emergency aid to satisfy basic needs of new comers (food, accommodation, health and education) that cannot be provided by local republics who lack sufficient resources. ul> The Circassians in Syria should not be denied their basic human rights, “the right to life, liberty and security”, and “the right to leave any country, including his own, and to return to his country”. Your Excellency, We know that the Russian Federation, as a global power, could and should help the Circassians in Syria, who have expressed their demand to be repatriated to the Caucasus, to live in peace they deserve. The Federal Government of the Russian Federation can help for the emergency evacuation of the Circassians in Syria, and facilitate their repatriation swiftly and safely. Such an action will prove to the whole world that the Russian Federation has the determination and capacity to help all of its compatriots when they are in need of urgent humanitarian assistance. The Circassians living all around the world will appreciate the Russian Federation helping the Syrian Circassians to repatriate to their safe home in the Caucasus. Respectfully, Vacit Kadioglu President Federation of Caucasian Associations TurkeynanKaffed
Bizi Zafere Ulaştıran Sarkılarımız | Dökümanter Film | Abhazya
Bizi Zafere Ulaştıran Sarkılarımız | Dökümanter Film | Abhazya Kaynak: Kaffedp>Kaffed
30 Eylül 2012, Abhazya’nın Zafer ve Özgürlük Günü Etkinlikleri – Ayaayra Amş
30 Eylül 2012, Abhazya'nın Zafer ve Özgürlük Günü Etkinlikleri - Ayaayra Amş Kaynak: Kaffedp>Kaffed
Ruhum Ruhuna Değsin…
Ben bir Anlatıcıyım, Yeryüzündeki milyonlarca Anlatıcıdan sadece bir tanesiyim. Ruhum dolaşır durur tüm evreni. Uzak diyarların yağmurlarıyla yıkanır, rüzgarlarıyla kurulanırım, çöllerin sonsuzluğunda kaybolur, bir serapta yeniden doğarım. Benim gibi dolaşıp duran Ruhların fısıldadıklarını Kelimelerle dans ettirip, İnsan hikayeleri anlatırım hepinize aşina... Küçük bir kızdım bir zamanlar. Karanlık ve küf kokulu avlularda gölgeleri kovalardım. Taş duvarların üzerine çıkıp, avlunun dışındaki korkunç dünyaya bakardım korkulu gözlerle. Heyula gibi dikilirdi karşıma hayat. Ben hayat denen alemdeki canavarların neye benzediklerini düşünürken, kedilerin boğuşmaları bölerdi düşlerimi. Küçük suratımdaki kaşlar çatılır, bulduğum ilk taşı fırlatırdım kedilere, yetmezdi, kapı önünde çıkarılmış naylon terliği fırlatırdım. ''Hahhk tam isabet,defolun pis kediler.'' Keşke avlunun dışındaki canavarlar da bu kediler kadar olsalardı, onları da haklardım bir vuruşta. Babannem diyor ki; ''Onların çook uzun guyrukları var guga, teeeyyy fizana gidiyor, guyruğunu bir vurdummu yer çatlayıp, gök yarılıyor. Sen gitme avludan dışarı, kuku deheditte.'' ''Hiii gitmem babanne. Bizim eve giremezler de mi, babanne ? '' ''Ğa a yavrım sokarmıyım onları içeri, voleyhi geberdirim vura vura. Git tesbiimi getirde, Le ilehe illeleyi diyek'' ... Mızıka nağmeleriyle büyüdüm ben. Annem çok güzel mızıka çalardı, babamla ben de gafe oynardık. Annem Şeşen çalmaya başladığında babam, ''Yeni yetme oğlanlar böyle oynuyorlar'' diyerek abartılı ve komik hareketlerle dans ederdi. Babaannem ''A dıdı dıdı, sıthimyeşh mıda mıda'' diyerek bu abartılı dansı izlerdi. Türkçeyi sonradan öğrendiği için babannem karışık konuşurdu. Annesini anlatırdı bana. Onun uzun örgülü saçlarını, yay gibi kaşlarını tarif eder güzelliğini öve öve bitiremezdi. Sonra bir Çerkes kadının Türkçe konuşamadığı için, canlı bir tavuğu kucaklayıp bakkala götürdüğünü ve tavuğun arkasını göstererek yumurta almak için nasıl çabaladığını anlatırdı kahkahalarla. Ben çocuktum. Nenelerin dedelerin baş köşelerde oturtulduğu, khabze kurallarının uygulandığı zamanlardı. Evde Kabardeyce konuşulurdu. Annem Abhaz olmasına rağmen, Kabardeyce'yi de kendi dili kadar mükemmel konuşurdu. Ve fakat bizlerle yani çocuklarıyla hep Türkçe konuşurlardı. Çocukken durumun ciddiyetinde değildim, büyüdükçe kendi içimde netleşen Çerkes kimliğim, dilimi bilmediğim için ya da öğretilmediği için hep kırık kaldı. Kabardey'den olma, Abhaz'dan doğma, Türkiye'de yaşayan BEN SÜRGÜN ! Kendi dilimde ağlamayı isterim hep. Kendi dilimde gülmeyi, düşünmeyi, düşüncelerimi kendi dilimin kelimeleriyle dans ettirmeyi hayal ederim. Kelimeleri ardı ardına dizemiyorum. Ağzımdan çıkan sözler uzaklaşıyorlar ve ben söylemek istediğimi söyleyemiyorum. Çünkü güzel dilim, sen de sürgündesin. Anlar birbirini izlerken, çocukluğumun dünyalarında gezinirim bir buluttan diğerine zıplayarak. Dünyanın da bir çocukluğu var mıdır acaba ? Büyük Çerkes ailelerinde torunlar daha çok nene ve dede ile vakit geçirirler, onlar tarafından eğitilirlerdi. Ben de babannemin yaveri gibiydim. hep onun yanında yöresinde dolaşır isteklerini yerine getirirdim. Uzunyayla'dan GALMIKŞEY gelirdi. Babannem Galmıkşey içmek istediğinde, sobanın üstünde her an hazırda kaynayan bordo renkli bitki çayını, kocaman bir kaseye koyup, bembeyaz sütü ilave eder, içine bir parça da tereyağını bıraktıktan sonra bu özel içeçeği, karabiber eşliğinde Kabardey anasına sunardım. Çocuk bakışımla bu tuhaf şeyi nasıl içtiğine hayret eder, her yudumda ''u huh uhuh'' diyerek büyük bir mutlulukla Galmikşey'i içen babannemi seyrederdim... Mızıka çalan Abhaz kadınının kucağına doğmuşum ben. Bulgurdan yoğurulan Basta'yı, unla kavrularak yapılan Şips'e bandırarak yemişim, Velibahların tereyağında minik parmak izlerim durur, Haluğana hamurundan yaptığım kuşlar ise çoktan kanatlanıp uçtular. Sahi nereye gider bulutlar? Zaman nereye gider? Sıcak bir yaz günü 76 model Renault otomobilin arka koltuğunda oturuyorum. Gözlerimde, sanki dünyayı keşfetmenin yolculuğuna çıkmışım gibi bir heyecanın pırıltıları var. Çok sıcak olmasına rağmen camı aralayamıyorum bile. Uzunyayla'nın beyaz tozu saçlarıma yapışsın istemiyorum. İlk kez bir düğüne katılacağım. Bir Çerkes kızı olarak, ailemi ve sülalemi temsil edeceğim bu düğünde. Arabanın teybinde bir mızıka kaseti dönüyor. Mızıkanın nağmelerine insan sesleri karışıyor. ''Gayserimii istasyonuumi sarmuğaaa''... Gafe'ye hafif salınarak eşlik ediyorum. Pencereden bozkırı izliyorum, Kabardey atlarının kişnemelerini duyuyorum. Yaylada koşturan parlak siyah atlar eşlik ediyor yolculuğuma, atın üstünde yağız bir Adığe görüyorum. Atalarımın bu topraklara gelişinin hikayesini fısıldıyor kulağıma Zümrüdüanka... Ama herşeyi bir yana bırakıp, Gaşenimin beni düğünde beklediğini düşlüyorum yanaklarım kızararak... Çocukluğum, benim anayurdum, neden şimdi sayıklamalarıma dönüştü ki? Kanatları kırılmış bir martının çaresizliği ve hüznüyle, başımı karanlığın cömert yalnızlığına yaslıyorum... Tek bir yurdun, tek bir kültürün insanı değilim ben. Kabardey olup, Abhaz bir rahimde beslenip, Asya ve Avrupa'nın buluştuğu, çeşit çeşit medeniyetler'in var olduğu, bambaşka bir ülkede doğmak ve büyümek nasıl bir zenginliktir ve bir o kadar da yalnızlıktır, bunu iyi bilirim. Sevgili Büyük Dedem, Ruhum ruhuna değsin de duy sesimi ! Sen daha güzel bir kıyıda doğmak için öldün ama ''Arkada bıraktıklarının yüreklerinde yaşamak, ölmemektir.'' demiş şair. Duy kalbimin atışlarını... Sen büyük sürgünde çektiğin acıları bilirsin. Peki sen bilir misin? Yok olmamak için acı çekmenin ölmekten daha çok cesaret istediğini. Tabi ki bilirsin. Bunu sen bildiğin için, bugün de ben biliyorum. Huzursuzum. Köklerimin geldiği yer ile doğduğum yer arasında çıkmazlarım, derin devamlı kanayan yaralarım var. Ben bir sürgünüm, vatanımın yağmurlarıyla yıkanır, rüzgarlarıyla kurulanırım. Sonsuz bir özlem duygusuyla yaşıyarak, asırlardır varolmanın direncini gösteren soyum için her sabah güneşle uyanıp ışıklı şarkılar söylerim... NART DERGİSİ 83. SAYI
Kabardey’de “Kız İsteme, Gelin Alma ve Düğün Törenleri”
Nart Dergisi’nin 82. sayısında "kaçırma" ile gerçekleşen evliliklerde uygulanan seremonileri anlatmıştık. Kaçırmanın dışında yani "kız isteme, gelin alma" ile gerçekleşen evliliklerde Kabardey'de uygulanan şekliyle törenlerde uygulanan khabzeleri de anlatalım dedik. Hani okuyucu, memleketin bütün delikanlıları kız kaçırmak için, bütün kızlar da kaçmak için bir köşe başında bekliyor izlenimine kapılmasın diye!p> Aslında gideceğim her düğün bende biraz stres yaratıyor. Yine gidip saatlerce sofrada oturup, herkesin aynı temennilerinden oluşan tekdüze söylemleri dinleyeceğiz düşüncesinin tetiklediği bir isteksizliktir bu stres. Gelin alma kısmı hariç. Çünkü gelin alma seremonisinde süre kısıtlıdır ve yetişilmesi gereken bir nikah saati vardır. O yüzden de bir an önce gerekli ritüelleri yerine getirip, kız evinden ayrılmanın planı önceden yapıldığı için yemek masasında sıkılmaya zaman kalmıyor. İşte bu nedenle gelin alma seremonisini seviyorum. Genç kız ve erkek evlenmek üzere anlaştıktan sonra, evlenme töreninin nasıl olacağı çoğunlukla kız tarafınca belirlenir. Kız kendi evinden çıkarak, gelin alma töreni ile alınarak evlenmek istiyorsa "gelin alınacak" demektir. Erkek tarafının artık bu talepten sonra "hayır, biz kızı kaçıracağız" deme hakkı yoktur. Kaçırılmayacağı kesinleşen kızın ailesi, her türlü masrafı göğüslemeye hazır halde, kızlarını nısaşe (gelin etme) ile evlendirecek olmanın verdiği ayrıcalıklı havası ile hazırlıklara doludizgin başlar. Kızın giyimkuşamı ile gelin almaya geleceklerin nasıl ağırlanacağına yönelik bir hazırlıktır yapılacak olan. KIZ İSTEMEp> Erkek tarafından kızın ailesine bir haberci gönderilir ve "şu gün, şu saatte kızınıza talip olmak üzere geleceğiz" denir. Kız tarafı da konuyu bildiği için haliyle kabul eder. (Aslında gençler anlaştığı halde, kızın ailesi bu evliliğe karşı ise habercinin geri çevrildiği durumlar da olmaktadır. ) Belirlenen tarihte, damat adayının varsa amcası, sülale büyüğü, erkek kardeşi, kız kardeşinin eşi, babasının veya amcasının yakın arkadaşı gibi nsanlardan oluşan bir kız isteme grubu gider. Kız tarafına genellikle, içinde meyve çeşitleri, içkiler, temizlenmiş bir çiğ hindi, şekerleme vs. olan büyükçe bir sepet götürülür. Ancak ailenin sosyal ve ekonomik gücü ile orantılı olarak "elalem ne der!" kaygısı taşımayanlar, bu sepet yerine, içkiçikolata vs.den oluşan hediye paketlerini kendi belirledikleri başka şekillerde de götürebiliyorlar. Kız tarafında kızın yakınları hazır bulunurlar. Her zamanki gibi sofra hazırdır. Aslında her özel sofrada aynı çeşit yemekler vardır ama seremoninin türüne göre yemek çeşitleri değişebilir. Bazen çok çeşitte bazen daha sade bir sunum yapılır. Kız istemeye gelenler geliş amaçlarını açıkladıktan sonra, usül gereği kız tarafı hemen kabul edip, tamam demez ve "biz de bir kızımıza soralım, bakalım vs.." der. Kısa bir süre sonra erkek tarafı kız tarafını bir yoklar ve cevaplarını alır. Büyükler ya da karar merci olan kişiler gelin alma nikahdüğün konusundaki detaylarda ve her iki tarafa da uyan bir tarihte anlaşırlar. Anlaşılan konular tarihsaat ve mekân ile insan sayısı üzerinedir. Bunların dışında ev eşyası, gelinlik, takı vs. gibi konular bir evliliğin mihenk taşı değildir. Böyle bir gelenek olmadığı için de bunlar hiç söz konusu yapılmaz. GELİN ALMAp> Gelin almaya, tarafların anlaşmalarına bağlı olarak (kız evinin büyüklüğüne göre) yaklaşık 20 kişi ile 100 kişi arasında değişen bir sayıda insan gidebiliyor. Gelin alayı eve ulaştığında kapıda karşılanarak buyur edilirler. Thamadeler, orta yaş grubu ve gençler olmak üzere gelen insan sayısına göre önceden belirlenen şekilde yemek masalarına oturmaları sağlanır. Çoğunlukla kadın erkek karışık olarak oturur. Çok planlı ve sık olmasa da erkek thamade grubu ile kadınların bir kısmının ayrı olarak oturtulduğu da olmaktadır. Her sofrada o yaş grubuna uygun olarak sülalenin bir temsilcisi sofra thamadesi olarak bulunur ve sofra düzenini sağlar. Her sofrada tanışma ve iyi dilek temenni seremonisi yapılır. (Kabardey'e daha önce gelmiş olanlar bilirler, sofralar çok renklidir, süslüdür. Çok çeşitte salata, kanatlı kanatsız, kırmızıbeyaz her türlü et çeşidi, şipsbasta, delen, meze ve içecek çeşitleri, şekerlemeler, meyveler bulunur. Her yörenin sofrasında hemen hemen aynı tür yiyecekler olur. 56 saat süren düğünde zamanın çoğu sofrada geçtiği için mütemadiyen yersiniz. İçki içiyorsanız daha da çok yersiniz. İçkiyi de öyle canınız istedikçe kendi başınıza içemezsiniz. Her kadeh kaldırışta bir kişiye söz verilir, iyi dilek söylemi yapılır ve bunun peşi sıra topluca içilir.) GELİNİ ÇIKARTMAp> Düğün kurulur ve gençler düğün yaparken önceden kimler olacağı belirlenmiş olan kadın ve erkeklerden oluşan 34 kişilik bir grup gelinin bulunduğu odaya yönelir ve burada gelini çıkartma töreni başlar. Gelini çıkartmak öyle hemence olmaz tabi ki. Yaklaşık bir saate yakın süren, oldukça enteresan ve eğlenceli bir mücadele başlar. Erkek tarafının iki bayan ve bir erkek elemanı gelinin bulunduğu odaya yaklaştığında ve gelini çıkartmak üzere oturduğu yerden kaldırmaya yeltendikleri anda, kız tarafının en cevval, ağzı en iyi laf yapan, en inatçı ve esprili kadınlarından oluşan bir bariyerle karşılaşırlar. Burada pazarlık başlar. Gelini çıkartacak temsilci, burada dağıtacağı bahşişin direnişçilerce tam olarak hak edilmesini sağlamak için ciddi bir mücadele örneği sergiler. El cebe öyle hemen girmez. İtiraz nedenleri uzun uzun dinlenir, karşı gelinir, gelin kızın ne kadar kıymetli ve paha biçilemez olduğuna ikna olunur vs. Her yeni şaka ve iddia da, hoşa giden diyaloglarda el cebe girer. Ardından karşı tarafın itirazları başlar. Verilen hiç bir rakam onları tatmin etmez. Tekrar mücadeleler, ikna sözleri, gülüşmeler, birazda khafe ile süslenen seremoni de doğaçlama olarak yapılan mizansen her seferinde çok hoşuma gidiyor. Hatta bir düğünün en güzel anıdır gelin çıkartma diyebilirim. Burada sembolik olarak toplanan para orada bulunan kadınlar arasında paylaştırılır. Gelin çıkartıldıktan sonra, gelin arabasına yaklaştığında kızın erkek kardeşi (veya bir erkek kuzeni) gelini kucaklayarak arabaya bindirir. Kız tarafı gelin alayını uğurlarken kapıda küçük bir temsili sofra kurulur ve uğurlama söylemleriyle kadeh kaldırılır. (Burada çeyiz kavramı yok. Sadece kızın giysileri beraberinde gönderiliyor ve varsa gelen hediyeler de veriliyor. Son zamanlarda azalmış olmasına rağmen, "giysi götürme" adeti de var. Yani kızın hazırlamış olduğu tüm giyimkuşamları düğünden kısa bir süre sonra bir kaç kadın tarafından götürülüyor. O zaman da ayrı bir seremoni yapılıyor. Yine sofralar yine Hohlar vs.) DÜĞÜN ALAYI VE NİKAHp> Kız evinden ayrılan gelin alayı nikah dairesine doğru yola çıkar. Zamanında nikaha yetişebilen bir gelin alayı hiç görmedim. Herkes geciktiği için olsa gerek nikahlar kıyılıyor. Nikah dairesinde gelin ve damadın arkadaşları ile genç akrabaları bulunur. Bunların dışındaki gelin alayındaki thamadeler düğün nerede yapılacak ise yani ya eve ya da düğün salonuna (restoran) giderek oradaki misafirlere katılırlar. Nikah dairesinin arkasında kısa bir düğün yapıldıktan sonra konvoy tekrar yola çıkar ve şehir turu yaptıktan sonra Abhaz meydanında yine küçük bir düğün kurulur. Daha sonra da düğünün yapılacağı mekâna ulaşılır. DÜĞÜNp> Her düğünün temel kuralı iyi ve zengin sofralar kurabilmektir. Erkek tarafı düğün mekânında önceden belirlenen yerlere oturtulduktan bir süre sonra kız tarafı yine önceden belirlendiği sayıya bağlı kalınarak (bazen de kalınmayarak) toplu halde gelir. Onlar da kendilerine ayrılmış olan yerlere otururlar. Kızın anne ve babasının düğüne katıldığı da oluyor, ayıp düşüncesiyle katılmadığı da.) Her masada erkek tarafından bir thamade bulunur. Sofra thamadesinin yaşının masadaki diğer kişilerden büyük olması zorunlu değildir. Sülalenin thamade olabilecek nitelikte kimi varsa onlar görev yaparlar. Gerçi sülaleden orada hazır bulunan herkes bir thamade adayıdır. O yüzden hiç thamade sıkıntısı da çekilmez. Masanın büyüklüğüne yani oturan insan sayısına göre de bir veya bir kaç genç şha ğrıt (içki servisi yapan kişi) olarak görevlendirilir. Bu gençler masadaki herkesin bardaklarına odaklıdırlar ve düğün süresi boyunca su, meşrubat ve alkollü içecekleri mütemadiyen bardakları boş bırakmaksızın doldururlar. Thamade masada hemen herkese söz vermeye çalışır, insanlar kendilerini tanıttıktan sonra evlenen çift için iyi dileklerini sunabilsinler diye. (Sanırım memleketteki hemen herkesin biraz hatip olması, bu sofra kültüründeki toplum içinde konuşma geleneğinin insanda zamanla oluşturduğu rahatlık ve hitap gücünün gelişmesi olsa gerek.) Sofralardaki birbirine çok benzeyen iyi dilek konuşmaları kesintisiz devam ederken bir taraftan da düğün kurulur. Ancak düğün yani müzik ve kafe sofradan daha fazla önemsenmez. Düğün kısa aralıklarla yapılır ve tekrar sofraya dönülür. Son yıllarda artık düğün organizatörleri ile aracılığıyla da düğünler yapılıyor. Ekonomik durumu elveren aileler artık düğünlerinin daha düzenli, uygulanması gereken khabzeler gerçekleştirilerek yapılması için bu organizatörlere başvuruyorlar. Bu profesyonel khabze uygulama timlerinin sayıları çok değil ancak rağbet görüyorlar. Düğünde geleneksel kıyafetler giyiyorlar ve müzisyenleri de beraberlerinde getiriyorlar. Düğün esnasında "wune yişe (gelini kayınvalidesi ve yakınlarına gösterme töreni) şave yişij (damadı kız tarafına tanıştırma töreni)" gibi seremonileri usulüne uygun bir şekilde hohlarını yaparak yerine getiriyorlar. Bu küçük törenler de düğünün olduğu mekânda yapılıyor. (Eskiden ayrı tarihlerde uzun uzadıya yapılırken insanlar artık bazı şeylerin pratik hallerini keşfettikleri için oracıkta yerine getiriyorlar sembolik de olsa.) Bu düğün organizatörleri, genel olarak düğünün belli bir düzene uyarak kargaşa çıkmadan yapılmasını sağlıyorlar. Tabi ki bu durum da düğün sahibinin stresini oldukça azaltıyor. Düğün masrafları erkek tarafına ait olmakla birlikte kız tarafının maddi durumuna göre damada evarabapara hediye edilebiliyor. Anlatmaya çalıştığım eylemler yöreye, ailenin genel durumuna vs. bağlı olarak farlılıklar gösterebilmektedir. Köylerde yapılan bu törenlerde daha değişik uygulamalar oluyor. Hatta artık, salon düğünlerindeki toplu gelenek uygulamalarını eleştiren ve her bir ritüelin başlı başına ve hakkıyla yapılması gerektiğinin tartışılmasına başlanmış durumda. Yani şave yişij, wune yişe gibi törenlerin anlamını ve özelliğini koruyarak gerçekleştirilmesi gerektiği vurgulanıyor. Fotoğraflar Dzıbe Fatih ile Tatar Rameta'nın Nalçik'te gerçekleşen düğünlerinde çekilmiştir. NART DERGİSİ 84. Sayı +''+nan+''+Gupse Altınışık
Adıgey Cumhuriyeti
Adığey Cumhuriyeti'nin yüzölçümü, son duruma göre 7.800 km²'dir. Adığey Cumhuriyeti, 27 Temmuz 1922'de "Adığe Çerkesleri Özerk Bölgesi" (oblast) adıyla kuruldu. Sonra, şimdiki adını aldı. İlk kurulduğunda yüzölçümü 2.645 km² idi, yaklaşık olarak şimdiki Oktiyabrski, Teuçej, Kras¬nogvardeysk, Şogen ve Koşhabl ilçeleri (rayon) topraklarını kapsıyordu. İlk başkenti Tohtomukay köyü idi. 1926'da 112.800 olan toplam nüfusun yüzde 45'i Adığe (50 bin), yüzde 25,8'i de Rus (29 bin) idi. Daha sonra başkent, Krasnodar oldu. 1937'de Krasnodar Eyaleti (kray) kurulup, Krasnodar kenti eyalet merkezi olunca, Adığe ÖB'nin merkezi Maykop'a (Mıyekhuape) taşındı. Dolayısıyla, şimdiki Giaginsk (Cece) ilçesi ve Maykop kentsel bölgesi Adığe ÖB topraklarına katıldı. Krasnodar Barajı'nın kurulması ve 13 köyün sular altında kalması üzerine Maykop'un güneyindeki bölüm (şimdi Maykop ilçesi) Adığe ÖB'ne eklendi. Böylece Adığelere, geleceğe yönelik ekonomik gelişme olanağı sağlanmak istendi. Ancak, Adığe nüfus oranı yaklaşık beşte bire düştü (1989'da yüzde 20,6). Buna karşılık Rus nüfus oranı yüzde 70'i geçti. Rus nüfus, sanayileşmeye bağlı olarak da arttı. Adığe ÖB, böylece eski Şapsığ Ulusal İlçesi (1922-1941) ile sınırdaş oldu. [Özdemir Özbay'ın Dünden Bugüne Kafkasya kitabından alınmıştır.]p>+''+nan+''+Özdemir Özbay]