Hayatı çok merak edip yollara düşen bir çocuk varmış. Sihirli ormanın en bilge ağacını bulup ondan hayatın sırlarını öğrenmek istiyormuş. Dağlar, dereler aşmış, mevsimler mevsimleri kovalamış, ormandaki yolculuğu asırlarca sürmüş. Bu yolculuk esnasında insanlığın tüm serüvenlerini yaşamış tabiatın binbir çeşit rengini görmüş ve karanlığın gölgeleriyle savaşmış. Yaşadığı her macerada bedeninde bir değişiklik oluyormuş. Yolculuğun sonunda bilge ağacı bulmayı başardığında, yaşlı bir adam olmuş. Anlatacak çok şey biriktirmiş. Ölmeden önce gördüklerini duyduklarını diğer insanlara anlatması gerekiyormuş. Yolculuğunun son durağı olan ülkede tıpkı kendisi gibi herşeyi merak eden serüvenlere atılan korkusuz bir kız yaşarmış. Öğrendiği herşeyi taş kömüründen yontarak elde ettiği kalemlerle Akçaağaçların ince kabuklarına yazar, bir gün insanlar okuyup öğrensinler diye sedef sandıklarda saklarmış. Yaşlı adam kıza haber gönderdiğinde sanki bunu uzun zamandır bekliyormuş gibi gözleri ışıldıyan kız, bütün yazı takımlarını bir aygıra yükleyip hemen yola koyulmuş. Uzun yollar ve aylardan sonra ülkenin en uç noktasındaki köyde bulunan bilgenin evine ulaşmış. Dev bir çınar ağacının en büyük dalına yaptığı ağaç evinde oturmakta olan yaşlı adam ona yukarı gelmesini söylemiş. Genç kız ağaç merdivenlerden tırmanarak eve girmiş. ''Demek dünyanın öbür ucunu merak eden serüvenci kız sensin? Uzun zamandır seni arıyordum. Fazla zamanım kalmadı sana anlatacak hikayelerim var.'' Kız ağaç evin bir köşesine oturarak yazı takımlarını çıkarıp heyecanla beklemeye başlamış. Yaşlı bilgenin sunduğu koyu kıvamlı mayalanmış kefiri bir dikişte içip bitirmiş. Gözlerinden bütün sorularına cevap bulmak üzere olmanın sevinci okunuyormuş. ''Daha çocuk yaşta düştüm yollara. Bütün insan ırklarını tanıdım, savaşlara keşiflere tanıklık ettim. Çok yaralar aldım. Dünyada acı çekmemiş haksızlığa uğramamış hiçbir halk göremedim. Gördüğüm her milleti, ülkeyi ve yaşananları, tüm insanlık serüvenlerini senin gibi seçilmiş insanları bularak ayrı ayrı anlattım. Son olarak sana dünyanın en eski insanlarının hikayesini anlatacağım.'' Yaşlı bilge ağır ağır anlatmaya başlamış. ''Tanrı yeri ve göğü yarattıktan sonra bereketli topraklarında en iyi cinsten insanlar yetiştirdi. Bu insanlar dağların eteklerinde nehirlerin kıyılarında yaşarlardı, korkusuz ve çevik yapılıydılar. ''Gözlerinde korku olmayan kahramanlar'' manasına gelen adları vardı. Nart denirdi onlara. Adığelerin atalarıydılar. Nartlar toprak sürer ekin eker, hayvan yetiştirirler, avlanır ve savaşırlardı. Yer, gök, ay, güneş, ağaç, toprak ve demir tanrılarıyla birlikte yaşarlardı. Elbruz dağı gök kubbeyi tutardı. Nehirler çağlar, topraklar bereketlenir, analar topaç gibi oğlanlar doğururlardı. Dünyanın ilk zamanlarıydı. Kuşlar koyun, koyunlar da bizon büyüklüğündeydi. Ejderhalar ve devler dünya üzerinde ateş saçıp cirit atarlardı. Kafkasya'ya 'Altın Ülke' manasında Odış'e diyorlardı. Nart destanlarına göre Tanrıların tanrısı Tha'nın aslında kendisi için ayırdığı bu bereketli toprakları doğru sözlü insanlar oldukları için ve onların arasında beraber yaşamak istediği için Adığelere verdiği anlatılırdı. Nartlar yaşadıkları çağların serüvenlerini nesilden nesile aktarmak için destanlar üretir, müzikli şarkılar, voredler söylerlerdi. Kullandıkları dil doğadaki seslerin yansımalarından oluşurdu. Nehirlerin şırıltıları, rüzgarın uğultusu, yaprağın hışırtısı, kuşun cıvıltısı, yılanın tıslaması, kartalın kanat çırpışı Nartların dillerinde yeniden can bulurdu. Yeryüzünün ilk insanlarından oldukları için destanlar sayesinde zorlu doğa olaylarını, yaşam biçimlerini anlatmanın ve yorumlamanın yollarını bulmuşlardı. Bilge hayat ağacını aramak için uğradığım Pers topraklarından henüz çıkmıştım ki, Kaf dağının ardında yaşayan kuşların şahı Anka'yı bulmak için yola çıkan kuş sürüleriyle karşılaştım. Dünyanın bütün kuşlarından sadece otuzu bu yolculuğu devam ettiriyordu. SİMURG demek Otuz Kuş demekti! Onlar Kaf dağına ulaştıklarında buz kristallerinden yapılmış dev bir ayna gördüler. Etraflarına bakındılar, büyük bir heyecanla kuşların şahını aradılar. AnkaSimurgPhoenixs veya Zümrüdü Anka diye anılan padişahlarını göremediler. Kuşlar aynada gördüklerinin Simurg olduğunu anlamışlardı. Otuz kuş Anka'nın ta kendisiydi. Ve Nartların ülkesi yolculuklarının son durağıydı. Rehberleri olan Hüdhüd kuşu kendilerine doğru yaptıkları zorlu varoluş yolculuğunun sonunda Anka olarak nasıl yanıp sonra da küllerinden yeniden doğduklarını kanat çırparak gittiği tüm ülkelerde anlattı. Kafkas ülkesinde dolaşırken gözlerimi kamaştıran bir ışık topuyla karşılaştım. Bana yaklaştıkça insan görüntüsü alan karşımdaki bu genç adamın Sosruko olduğunu nice sonra öğrendim. Demirci Tlepş'in çeliklediği, bilge kadın Setenay'ın annelik yaptığı ateşin oğlu Sosruko bana insanlık için çok şeyler yapmak istediğini anlatırdı. Ateş ilk çağların en önemli buluşuydu. Sosruko Nartlar'ın mallarını yağmalayan tek gözlü Yınıj'ı (dev) öldürerek Nart ateşini halkına nasıl getirdiğini anlattığında, onun insanlık için büyük iş yağtığını söylemiştim. Biz ceviz ağacının altında öyle otururken efsunlu bir müzik sesi ulaştı kulaklarımıza. Ruhu kanatlandıran bir melodiydi bu. Sosruko ''Bizim Aşemez yine yaptı yapacağını, Bjamiy'in (kaval) sesine şimdi de pheç'ıç (şak şak) sesini eklemiş. Bizim gezgin müzisyenimizdir o. Yiğitliğine de diyecek yoktur. En güzel voredlerimizi söyler.'' dedi. Bana destanlar anlattı. Şebatinako'yu Abrıskil'i, Nesren Jake'yi, Peterez ve daha nicelerinin serüvenlerini... Tlepş'in demiri bulup ondan neler yaptığını, hatta onun yaptığı sihirli kılıçla Yınıj'in Ejderhasını nasıl öldürdüğünü anlattı. Şebatınıko türküsünün söyledi bana dinle bak şöyleydi : ''Manda gönünden kırbacını sallıyor, Dolandırıyor boynunda atının, Tozutuyor, İki burnundan Fışkıran solukları atının, Kavuruyor otları, Delikanlı kavrularaktan, Oturuyor eğerinde, Sol omzundan Güneş doğarken, Sağ omzundan Çiğ yağıyor..." Onu dinlerken ormanda kaç yıl kaldığımı hatırlamıyorum. Thojı, Sosruko'nın atıydı, sadece bir hayvan değildi. Tha'nın hediyesiydi. Bir insan gibi konuşur, kartal gibi de uçardı. Nartlar atlarıyla yek vücut yaşarlardı, atları onların arkadaşı yoldaşı herşeyleriydi. Sosruko bana ''Bu anlattıklarımı herkese anlat, Tha'nın uzak diyarlarındaki tüm devler ve insanlar bizim kahramanlıklarımızı öğrensinler. Voupsov.'' deyip vedalaşarak atı Thojı'ye uçarcasına atladı ve Setenay'ın yanına doğru kanatlanırcasına dört nala gitti. Nartların ülkesinde asırlarca yaşadım. Onların savaşlarına tanık oldum. Salgın hastalıklarla kırıldıklarında, ilaç yapmak için şifalı bitkiler toplayıp Setenay Guaşe'ye yardım ettim. Birbirlerini kırıp geçiren Nart kabilelerinin Thamadeleri'nin meclis toplantılarında bulundum. Misafir olduğum için baş köşelerde ağırlandım. Misafire nereden geldiği, nereye gittiği, nereli olduğu, ne zaman yola çıkacağı gibi konuların sorulması çok büyük ayıp sayılrdı. En güzel Sane'yi (üzüm içkisi) bronz boynuz kadehlerde içtim... Bu güzel ülkede her zaman savaş oluyordu. Yüzyıllarca sürdü savaşlar. Ama en kötüsü Adığelerin topraklarından sürüldüğü Rus savaşlarıydı. Bu yolculuğa çıktığımdan bu yana böylesine bir soykırıma tanık olmamıştım. Ölenler ölüyor, kalanlar soylarını yaşatmak için yeryüzüne dağılıyorlardı. Kahramanca savaşmalarına rağmen yurtlarını terk etmek zorunda bırakıldılar. Yıllarca sürecek olan büyük sürgün başladı. Gökyüzündeki yıldızlar ateş topları gibi kayıp saçıldılar yeryüzüne. Adığeler bilmedikleri, duymadıkları ülkelere doğru yol aldılar. Büyük bir kafileyle birlikte sultanların ülkesine giden gemilere bindirildik. Gemiler gereğinden fazla doluydu. Güneşin çocukları Nartlar karanlığa doğru yelken açmıştı. Fırtınalar, kasırgalar gemiden bir sürü insanı alıp götürüyordu. Denizler ölen insanlara mezar oluyordu. Nartlar, Tha'nın ve diğer tanrıların onları terk ettiğine inanıyorlardı. Onlar da tanrılarını terkettiler. Yeni hayat yolculuğunda karşılarına çıkanlardan, koruyucu tek bir tanrı olduğunu öğrendiler ve ona yöneldiler. Çağ savaşlar ve yıkımlar çağıydı. Gittikleri her yerde hem o ülke için hem de hayatta kalabilmek için savaşmak zorundaydılar. Adığelerin topraklarına başka insanlar yerleştiler. Geriye kalanlar gidenlerin dönmesini bekledi, gidenler ise birgün anayurtlarına dönmeyi istedi. Ama ne yaparlarsa yapsınlar hiçbir şey eskisi gibi olmadı...'' Kadın anlatmaya ara verip ölüm döşeğindeki adama su içirmeye çalıştı. Suyu içmekte zorlanan ölüm yolcusu zor nefes alarak hırıltıyla konuştu ''hadi devam et, bitir hikayeyi.'' Kadın anlatmaya devam etti... Yaşlı bilge günlerce anlatmış. Adığelerin sürgün hayatlarını, yaşamak için isimlerini tarih sayfalarından sildirmemek için verdikleri savaşları, anayurtlarından gelen haberleri anlatmış bıkmadan usanmadan. Genç kız da günlerce yazmış. Ağaç kabukları bittikçe ormandan yenilerini getirip yazmış. Yaşlı adam yorulmuş ve artık söyleyeceği çok az söz kalmış. ''Yolculuğumun sonuna geldim, şimdi elimi tut ve beni dışarıdaki bilge ağacın yanına götür, vakit tamamdır.'' demiş. Genç kız üzgün ve biraz da korkarak dev ağaca kadar götürmüş onu. Ağacın gövdesindeki kovuk iyice büyümüş. Kızın ellerini tutarak; ''Dünyanın bütün halklarını tanıdım, bütün zamanlarına tanıklık ettim. Her gittiğim ülkede yaşadıklarımı senin gibi genç kızlara anlatıp yazdırdım. Nartların hikayelerini de sana anlattım bundan sonraki nesillere aktarasın diye. Sen bir ANLATICISIN. Sana vereceğim bu iksir Setenay Guaşe'nin uzun hayat iksiridir. Beş yılda bir, bu iksirden üç gözyaşı damlası kadarını içtiğin suya katacaksın. Hayat suyun olacak bu. Yeryüzünde dolaşıp anlatacaksın ta ki mahvolmuş ruhların kelimeleri ölümcül kullandıklarını farkettiğin güne kadar! Sonra sen de susacaksın.'' deyip küçük kristal şişedeki iksiri kızın avuçlarına bırakmış. Son bir güçle dev ağacın kovuğundan içeri girmeyi başarmış. Arşın derinliklerine doğru hızla ilerlerken hayatın sırlarını öğrenmek üzere olduğu için huzurla gözlerini kapamış... Genç kız kovuktan yansıyan ışık süzmelerine bakmış saatlerce. Sonra da ağaç eve giderek yazı takımlarını toplayıp aygırına yüklemiş ve yolculuğuna kaldığı yerden devam etmek üzere yola koyulmuş... Gece siyah örtüsünü pencerelere örtmüştü, şöminedeki ateş sönmek üzereydi. Ölüm yolcusu kadının ellerini tuttu ve son bir güç toplayarak ''Vuopsoğ ANLATICI '' dedi ve gözlerini yavaşca kapadı. Yüzüne acılarının dindiğini belli eden bir huzur ifadesi yayılmıştı. Kadın bir müddet öylece oturdu, sonra usulca kalkıp sedef sandığının yanına gidip kapağını açtı ardına dek. Kuzeyden esen yel bacadan süzülüp şöminenin ölgün ateşini harlandırdı. Sandığın içindeki Akçaağaç kabuklarına yazılmış yüzlerce hikayenin ışığı birden odayı aydınlattı. Kristal iksir şişesini aldı. Üç gözyaşı damlası kadarını suyuna damlatıp içti. O yeryüzündeki milyonlarca ANLATICI'dan sadece bir tanesiydi. Uzak diyarların yağmurlarıyla yıkanıp, rüzgarlarıyla kurulanır, çöllerin sonsuzluğunda kaybolup bir serapta yeniden doğardı. Onun gibi dolaşıp duran ruhların fısıldadıklarını kelimelerle dans ettirip, insan hikayeleri anlatırdı hepimize aşina.. Dilek Qudey
Konuk
Yolcu derenin kıyısında diz çöktü , ellerini suya daldırdı ve suyu yüzüne çarptı. Gün batmak üzereydi ama su damlaları yüzünde çabucak buharlaştı. Sıcaktan yoğunlaşmış buhar yanaklarını nemlendirir gibiydi. Suyun yüzeyi duruldu. Yolcu sudaki yansımasına baktı. Yüzü zayıflamış, şehir hayatına özgü o yumuşak, bakımlı izler silinmişti. Dağlarda ve uzun yollarda kurumuş yanmış yüzünü inceledi. Yüz hatları sert, düşünceli ve kararlıydı. Burada Bjeduğ ülkesinin stepleri başlıyor, dağ yamaçlarından kopup gelen rüzgar özgürce dolaşıyor, ovaların geniş ve hür nefesiyle birleşiyor, insan kendini farklı hissediyor; gerginlik her an tetikte olan vücudu ve gözleri terk ediyor, yerini beklenmedik bir şekilde elde edilen özgürlük hissine bırakan yalnızlık duygusu alıyordu. Herkes ve herşey seni görebiliyor ama bu rahatsız etmiyor çünkü sen de artık herşeyi görebilme yeteneğine sahiptin. Şarkı yalnızlığa verilen bir cevaptır. Şarkı söyleyen de bir cevap bekler. Kim yalnız değildir ki? Sadece şarkılar yalnızlık anlarında etrafında olup biteni anlamana yardımcı olabilir. O, seni çevreleyen her şeye kendine özgü bir şekilde ulaşır; taşa ayrı ağaca ayrı insana ayrı. Şarkı senden uçar gider ve kimbilir ne zaman ve ne şekilde geri döneceğini: belki otların hışırtısı belki yağmurun gürültüsü olarak… Damla yolcunun çenesinden suyun sakin yüzeyine düştü, dağıldı, bölünerek ve çoğalarak kaynağı çevreleyen yüksek otların gölgesinde kayboldu. "Bizler suyun hafızasında yer ediyoruz. Acaba insan hafızası insanla birlikte ölür mü?", diye düşündü yolcu. Ellerini ıslatıp, traşlı başında gezdirdi. Güneş ufukta kaybolmaya yüz tutmuş, köye çok az bir yol kalmıştı. Yolcu, yanında sakince duran atına bindi, ona su içirdi ve yolunun üzerindeki son nehir olan Psekups'u geçti. Atı karşı kıyıda taze ve lezzetli otların arasında otlarken iki saat kadar söğütlerin gölgesinde dinlendi. At köyün yakınlarda olduğunu hissediyor ancak sahibine sadakatini koruyarak sadece arada sırada kulaklarını dikleştirip homurdanarak sesleri ve kokuları algılamaya calışıyor, sakince yoluna devam ediyordu. İşte ormanda kesim için ayrılan ağaçlık bölgeler ve saman yığınlarına rastlamaya başlamıştı. Ormanın ardındansa işlenmiş tarlalar uzayıp gidiyordu. Yolcu, kendini Allah'ın hizmetine adamış seksen yaşlarındaki İmam Alec'in evinde konakladı. İmam, tanrının varlığından asla şüphe duymaz, böyle bir sorunun yöneltilmesinden bile rahatsız olurdu. "Yaşıyor muyum?, işte sorulması gereken soru bu. Eğer Allah'ın varlığına inanıyorsam o zaman yaşıyorum demektir, işte tek inanç budur." diye düşünürdü. Kendisini anlayan bir sohbet arkadaşı bulduğu içinde memnundu. İnançları olmayan kişi bu dünyada mevcut sayılmaz, diye sakince söze başladı konuk. Çok az insan doğru inançlara sahip. Aksi taktirde Allah'a olan inancın gerekliliği kalmazdı. Peki din bir inanç mıdır? Dikkatlice sordu konuk. İhtiyarın sıradışı kişiliğini farketmişti, kendine sakladığı fikirlerini sezdiğini anlayarak devam etti: Tanrı'nın varlığına inanmak ve dine hizmet etmek eşdeğer midir? Tanrı'nın varlığına inanan ve emirlerini yerine getiren birçok kişi var ama bu insanların etraflarındaki diğer insanlara hiçbir faydası yok. Din gerçektir. İnançlar ise değiştirilebilir. Anne çocuğunu terk ediyor, oğul baba katili oluyor, arkadaş arkadaşa ihanet ediyor. Adına dualar edilen krallar, kanunları kendileri koydukları halde kullarını idam ettiriyor. Din tek gerçektir. O zaman ne kadar din varsa o kadar gerçek var demektir. Birçok kişinin böyle düşündüğünü biliyorum. Belli ki sen de yanılanlardan birisin. Dinin özü birdir, gerçek tektir ama Tanrılar farklıdır. Dinler farklı ama Tanrı tektir diyenlerin karşısındayım ben. Farklı halkların farklı Tanrıları olabilir, ama işin özü değişmez, o da Tanrı'nın varlığı tartışılmazdır. Diğer herşey insanlar tarafından uydurulmuştur, cahil ve hayatın zorlu yolarında yolunu kaybetmiş insanlar tarafından. Tanrı insanlara, onların kendisini anlayabileceği şekilde görünür, bu yüzden insanlar O'nu farklı şekillerde görürler. "İlginç bir ihtiyar. Böyle bir Adığe imama rastlamak çok zor." diye düşündü konuk, belki kendisi de düşüncelerinin kendisine anlatılan İslam öğretileriyle uyuşmadığının farkında değildi. Eğer tanrılar farklıysa içlerinden birisi daha gerçekçi olmalı ama imam tüm Tanrıların Tanrı inancı demek olduğunu iddia ediyor. İmam Efendi, hayat devam ediyor, halklar dinlerini değistiriyor. Hayır, halklar dine olan bakış açılarını değiştiriyorlar, dinin varlığını inkar etmiyorlar. İnsan sadece Tanrı'ya daha yakın olabileceği şekli arıyor. Peki inanç insanla birlikte doğmamış mıdır? Konuk, dini insanların icat ettiğini söylemek istemişti ama kendini tuttu. Ancak imam misafirinin düşüncelerini okudu ve itiraz etti: Hayır. İnsan bebek olarak dünyaya gelir, din nasıl bir bebekte vuku bulabilir? Tanrı gerçekliği her zaman vardı. İnsan büyüdükçe akıllandıkça onu algılamaya başladı ama bu herkese nasip olan bir özellik değildir. Peki bu gerçeği fark edemeyenler? Gerçek herkese açık ve herkes tarafından anlaşılır olmamalı mı? Gerçek kadar insandan gizlenen başka birşey yoktur. O tıpkı bir tohum gibidir. İnsan onun sadece toprağın üzerinde kalan kısmını görür. Tohumdan fışkıran filizin kime nasip olacağı ise belli olmaz. İnsana mı bir hayvana mı yoksa başıboş gezen rüzgara mı? Tohum toprağın üzerine çıkamayabilir bile ama ona filizlenme yetisini veren güç inkar edilemez. Biliyorum ki sen eğitimli bir kişisin. Kitaplarda birçok hikmetli fikre rastlamak mümkündür. Bu farklı fikirleri birleştirense tek bir noktadır. Tüm kitaplar hakikati kendi kabul ettikleri şekilde ifade ederler. Bu her zaman böyleydi şimdi de böyle. "Kendi kendine eğitilmiş aklı aksine inandırmak çok zor" diye düşündu konuk. Din ile ilgili modern bakış açılarını iyi biliyordu ama bu ihtiyar tartışmak istemezdi. Aslında kendisi de tartışmaya pek eğilimli değildi sadece karşısındakinin fikirlerini anlamaya calışıyordu. İmam, savunduğu şeylerin "gerçek" değil kendi fikirleri olduğunun farkında değildi. Oysa ki insanın düşünceleri gerçekten çok uzak olabilir veya en iyi ihtimalle onun sadece çok küçük bir parçası olabilir. Heralde bu tür konular hakkında konuşmayı seviyor ama çoğu zaman içten değil alışkanlık ve görevi gereği konuşuyordu. Konuk, ev sahibinin Bjedug ülkesinde cok tanınmış bir imamı olduğunu ve herkesin onu saydığını biliyordu. Gelecekle ilgili planlarında kendisi için bir yoldaş olamayacağının farkındaysa da en azından popülaritesinin sebeplerini anlamaya gayret ediyordu. İnsan herzaman gerçeğe karşı savaşmıştır… İnsan herzaman gerçeği arar ve onu kendine göre işler. Konuk imamın sözünü kestiğine pişman olduysa da karşısındakinin yüzünden kendisini anladığını ve affettiğini okumuştu. Bu konulardan bahsettik zaten. İnsan gerçeği değiştirmeye çalışmaz, sadece onu tanımadan ona karşı savaşır. İşte bu yüzden tanrılar farklıdır, O'na farklı isimler verilmiştir. İnsanlar tanrıyı çoklaştırırlarsa onunla daha iyi mücadele edebileceklerini sanmışlardır. Alec Efendi eğer gerçeğe sahip değilsek bizleri ne birleştirebilir ki? Peki o zaman neden uğraşıyoruz hayatın çocuklarımızda devam etmesi için? Demek ki bizler hayat yolunda körü körüne ilerleyen yolcularız. Bize konuşma yeteneği veren karakter ve dış görünüşlerimizi belirleyen ne yaptığını biliyordu. Bize verilen bu özelliklerle yaşıyoruz, dünyayı algılıyoruz, dağlarda yaşamayı öğreniyoruz, toprağı suyu işliyoruz, gökyüzünü tanımaya çalışıyoruz. Yaratıcı bize dünya üzerinde yaşayan başka halklar olduğunu anlama imkanı da verdi. Farklı halklar, farklı hayatlar birbirine uzanır, birbirlerinin kuvvetli ve zayıf yönlerini anlamaya çalışır. Tanrı insanları farklı yaratmıştır. Her halk O'nu arasın ister kendisini bulanı diğerlerinden üstün tutar diğerlerine karşı iktidar verir ona. Hayat masal veya şarkı değildir... Duydum ki masal ve hikayeler kaleme alıyormuşsun. İmam'ın sesi sert çıkıyordu. Şarkı iyi bir ruh hali veya arkadaş için söylenir peki ya sen, sen kim için söylüyorsun şarkılarını? Ben şarkıcı değilim, şarkıları zaman onları alıp götürmesin diye kaydediyorum. Peki bu senin elinde mi? Bir şarkı unutulur diğeri söylenir. Şarkı söylenmesse ölür gider. Sen şarkılar için mezarlık mı kuruyorsun yoksa şarkılar yoluyla kalbimizi düşmana mı açıyorsun? Şarkı elçi olabilir. Peki kimi getirecek şarkı evimize? Dostu mu, düşmanı mı? Yalnız kişi şarkı söylemek zorundadır. Konuk bu sözleri içinden söylemek istemişti ama onlar dudaklarından dökülüvermişti. Yalnız kişi mi? Eğer kişi yalnız ise bu Allah'ın isteğidir. İmam bacaklarının arasında tuttuğu sopayı yere vurdu. Bir tek O bilir neyin ve kimin ne olacağını. Konuk, imamın nereye ulaşmaya çalıştığını anlamıştı. O da insanların Tanrılara ihanet ettiğinin farkındaydı çünkü hayat değişiyor ve insanlar da değişiyordu ama imam insanlar için birşeylerin yasak olarak kalmasını istiyordu. İnsanların hiçbir zaman gerçekleri sonuna kadar anlamamasını, bunun onların elinde olmamasını istiyordu. Herşeye muktedir olan Allah ama imam O'nun adına insanlarla konuşuyor diye düşündü konuk. Oysa ki Allah, insanlar emirlerine sadık olduğu sürece onları hiçbir konuda kısıtlamıyor. Adığeler özel bir halktır ve Adığe gibi yaşamalıdırlar. Yabancı olan hiçbirsey onlara dokunmamalı. İmam biraz sakinleşmiş bir şekilde devam etti: Adığeler çok uzun zamandır, dünyada sanki onlardan başka kimse yokmuş gibi yaşıyorlar. Peki ne elde ettiler? Sahip olmadıkları şeylerin bolluğu içinde sandılar kendilerini. Bizim dostumuz olamaz. Çok saf ve sayıca çok azız. Tek ihtiyacımız olan merhamet. Peki kim merhamet gösterir bize? Bu şarkıları derlediğin kişiler onları dinlemeyecek, öğrenecekler ama söylemeyecekler. Şarkılar yoluyla sesinin gücünü ölçecekler, zayıf yönlerini anlamaya çalışacaklar sonra da bu izlerden yola çıkarak seni avlamaya kalkacaklar. Bizim yolumuz kimseyle bir değil bizim yolumuz kendimize ait. Konuk, ev sahibinin kendine güvenen öğretici konuşmasını dinlerken düşündü "Rus Çarı beni Çerkes Karamzin olarak adlandırıyor. Çar'ın desteği çok önemli. Bu desteği hak etmek için ona bazı hizmetlerde bulunmak gerek. Halkım için ne yapmalıyım? Milyonlarca nüfusu olan halklar bile yok oluyor. Adıgey'i baştan sona gezdim, halkımın her haline tanık oldum, her seferinde kalbinin temizliğine, ince ve insani geleneklerine hayran kaldım. Şarkıları uzun ömürlü, yüzlerce yıl daha yaşayacaklardır. Onlar halkın kalbinin sesi. Peki ya akıl…Şarkılar kalbi sakinleştirir ve umut etmeyi ögretirler; ama günümüz şartlarında yaşamayı öğretemezler. Kötülük çoğu zaman hayatımızı yönetir ama insanlar bunu fark edemez. Zaman içinde insanlar suçlu ve suçsuzu ayırt edebilecekler ama bunun kime ne faydası olacak? Geçmiş insalara herzaman doğru yolu gösterebilir mi? Ben Ruslara Adığelerin gerçek yüzünü göstermek istiyorum. Bu görevi tek başıma yerine getiremem ama ilk adımı atabilirim. İmamın haklı olduğu konular olabilir. Belki de her halk geçti bu yoldan, uzun yıllar boyunca yüreğini ve ruhunu anlatarak böylece tabiatta ve yaşamda bir şeyleri telafi ederek. Geleceğin sarsıntıları ve afetleri bu şekilde sezildi ama onlardan sıyrılmak mümkün olmadı yine de. Bazen kimi ipuçları verilse de insana, o bunların bilincine varamaz ve kimse ve hiçbir şey büyük felaketlerden koruyamaz insanları. Şarkı ve söylencelerse tıpkı tohumun filizlenmeden, güneşin doğmadan duramayacağı gibi insanların da şarkı söylemeden duramayacağını fısıldarlar.Birçok halk bu dönemlerden geçmiş sadece kalpleriyle değil akıllarıyla da dünyayı kavramış ne kadar büyük olduğunu, tek bir halkın bakışına ve zihnine sığamayacağını anlamıştır. Dünya devasadır farklı renklerden ve halklardan oluşur. Akıl başa geçmiş kalbin açtığı patikalarda yol almış kendi halkını ve diğer halkları tanımak için emek harcamış ve onların birbirlerinin deneyiminden faydalanmalarını sağlayarak kendinin ve insanoğlunun ömrünü uzatmıştır bu topraklar üzerinde… Adığeler diğer halklar için ne yapmıştır? Bizim tarihimiz karanlık, bugünümüz kederli, yarınımız tam bir yokoluştan ibarettir. Duygular ile yaşamak mümkün müdür günümüzde? Halkımızın kurtuluşu için kalbimizi diğer halklar, onlardan birşeyler öğrensinler diye Adığe'nin o muhteşem kalbini diğer halklara açmamız gerek. Başka ne verebiliriz ki onlara? Şarkılar yoluyla ulaşmalıyız insanlara. Onlardansa kendi kendimize öğrenemediklerimizi öğrenmeliyiz. Ruslar çok nüfuslu büyük bir halk. Eğer Çar bizi anlarsa onların şarkıları bize de yeter." Kendisi, Çar'ın politikalarını iyi bilen, iyi bir eğitime sahip orduda eski bir albaydı. Bilgilerini her geçen gün katlamaya çalışırdı. Çar'ın ve bakanlarının binlerce insanın ve halkların kaderiyle nasıl oynadığını iyi bilirdi. ''Bizi anlayacaklarını umut ediyorum, peki biz onları anlamayı başarabilecek miyiz? Biz barışçıl bir halkız, bazen tutkulu olsak da çakmaktaşından sıçrayan ateş gibiyiz, hızla vursan bile kolay kolay alev almayız. Ateşli olmamız kahramanlığımızın bir göstergesi, büyük bir adım atarken bize güç veren enerjidir. Yalnız kişi şarkı söylemelidir! Ne ile çıkacağız diğer halkların önüne, elimizdeki tek şey temiz kalplerimiz değil mi? " İmam devam etti: Başlangıcı olanın elbet sonuda gelir. Hepimiz birgün bu dünyayı terk edeceğiz; bu yüzden Allah'ın emirlerine göre yaşamalıyız. Sen gözü açılmamış tayı kurt sürüsüne emanet etmek istiyorsun. Eğer biri seni yerinden etmek için itiyor ve sen buna karşı koyma gücüne sahip değilsen o zaman hiç değilse kenara çekil yoksa hem yerinden olursun hem canından. Kendi toprağın altındır ama canın ve Allah'a olan inancın her şeyden üstün gelir. Allah inancı içindeyse gurbette bile olsan diğer dünyada mutlaka cennete kavuşursun. Evet, dünya çok büyük ama bu koca dünyada kendimize bir yer bulamayabiliriz, diye itiraz etti konuk. Toprağını terk ederken köklerini yanına alamazsın, rüzgar nereye sürüklerse oraya savrulmak zorunda kalırsın. İçinde Allah sevgisi olan temiz kan ve akıl taşıyan her halk her yere taze kökler salabilir. Aksi gerçekleşirse şayet Allah'ın isteği bu yönde değil demektir. Şarkılar ve söylenceler, hayatta kutsal olan değerlerin sadece kendi öz topraklarında kök salıp ayakta kalabileceğini söylerler. Zamanla eskimeyen hiçbir söylence yoktur. İnsan çığlık atarak doğar, acılar içinde ölür. Ölen insandan geriye sadece acılar kalır. Şarkı akıl değildir; şarkı, akılsız kalbin cevapsız çığlığıdır. İmam, vücudunda bir yorgunluk belirtisi olmamasına rağmen bitkin bir ses tonuyla konuşmaya başlamıştı. Belki o da bir çıkış yolu olmadığını seziyor ama düşüncelerine düşman gördüğü misafirinin önünde bunu itiraf etmekten çekiniyordu. Karşısındakinin kendisiyle aynı fikirleri paylaşmaması aslında kendi içinde bile barışık olmaması imamı sinirlendiriyor, gerçeğin buralarda bir yerlerde ama ulaşılmaz olduğu hissini veriyordu. Misafir bugün buradaydı yarın değil ama onu rahatsız eden fikirleri kalıcıydı. Adığeler ve Rusların yolları bir değil ama başka bir yol da yoktu. Başka yollar büyük suların ardında… İnançlar aynı ama hayatlar farklıydı. Gavurların, inançsızların yanında işimiz neydi? Konuksa başka şeyler düşünüyordu. "İmam aptal değil kendisi de bunun farkında. Akıllı olmaya çalışıyor, içine bir ışık doğsa bile (nasıl da yanılmışım!) bunu itiraf etmeyecek ve bütün gücüyle fikirlerini başkalarına empoze etmeye devam edecek. Kendini insana özgü gündelik sorunların üzerinde tutan herşeyi anladığını idda edip insanların arasına nifak tohumları eken kötülüğünü "büyük meşguliyetlerin" arkasına gizleyen zararlı akıllar vardır. İmam onlara benzemiyor. Onlarla tek ortak yanı ise zararlı bir akla sahip olması. Kendini bile düşünmekten aciz, inançları olmayan, çözüm bulamadığı için elindeki beyaz bastona kör gözle güvenmeye çalışan birisi imam". Konuk kendisini yalnız hisetti. Gece çok karanlık, camlar ışık geçirmezdi. Dağlarda yalnız geçirdiği geceler geldi aklına. Gökyüzünde tek bir yıldızın bile olmadığı karanlık geceler. Hiç birşeyin görünmediği yerde sanki insan kendisi de görünmez oluyor, korku beliriyor. Bu şekilde insan bir ay yaşasa ya vahşi bir hayvana dönüşür ya da tamamen aklını kaybederdi. Değerli misafir, yatağın hazır. Yarın yola çıkacağını söyledin, eğer görüşemezsek affet ben de yarın Temirgoy'a gideceğim. Gün ışımadan yola çıkmış olurum. Konuk ev sahibinin arkasından baktı. Misafirhanede hüküm süren karanlık da sanki adamın arkasından boğuk bir sesle süzülüp gitmişti. Ölümünün ardından bu dünyada ne bırakacağını umuyordu? Kendisi de kendine bu tür sorular soruyor olmalıydı. Konuk bir Şapsığ ihtiyarla arasında geçen konusmayı anımsadı. Zihin ölümle savaşmamalıydı, ölüm insan hayatının değil dünyanın bir parçası olarak algılanmalıydı. İşte o zaman her şeyin seninle başladığı ve senin ölümünle sonlanacağı fikrinden kurtulursun. Sen gürültülü denizin bir dalgası, parçası, damlacığısın; bir dalganın bittiği yerde bir diğeri başlar. Deniz sayısız damlacıklardan oluşur, onlar her biri kendine özgü kanunlara göre değil tüm damlacıkları birleştiren denizin kurallarına göre varlıklarını sürdürürler. Eğer bir parmağımız acırsa bu acıyı bütün vücudumuz hisseder. Ancak parmağı keserlerse vücudun kalanı yine de yaşamaya devam eder. Şarkı ve masal kahramanları korkusuzca ölüme karşı gelirler, kendilerini halkları için feda ederler. Bu kahramanlık anlarında ne düşünürler, onları harekete geçiren duygu nedir? Sanırım bu anlarda halkla bütünleşmişlik duygusu en üst seviyedir. Ölüm ancak herkese geldiğinde gerçek ölümdür yani felaket bütün bir halkın başına gelir ve sen ona yardım etmek için herşeyi göze alırsın. Konuk ayağa kalktı, imamın oturduğu yerde bir parça karanlık kalmış gibi hissetti. Yan odaya geçti, orada kendisi için hazırlanan yatağın yanına bir tabure çekti ve çantasından kağıtlarını çıkarttı. Biraz çalısmaya karar vermişti. Rus Çarı ikinci kitabını basmasına izin vermemiş kitabın içinde onlarca yıldır savaştıkları halka karşı fazlaca sevgi olduğunu öne sürmüştü. Boşuna Çar'ın iyi niyetine güvenmişti. "Çok az insan arzularıma değer veriyor, ama ben artık buna alıştım''diye düşündü konuk. "Birçok Rus, özellikle de Rus yazarlar makalelerimi okudu ve onlarla ilgilendi. Eğer bu insanlar bizim tarafımızda olsalardı ve seslerini bizden yana yükseltselerdi bize çok yardımları dokunabilirdi. Ne ilginçtir ki içlerinden hiçbiri Çar'ın Adığe halkının varlığını tehdit eden Kafkasya'da ki yayılmacı politikalarını toplumsal bir problem olarak görmüyor." Konuk kağıtlarını karıştırdı, notlarını kontrol etti, bunlardan iki kitap daha çıkardı. Kapı sessizce açıldı, içeri yaşını tahmin etmesi zor zayıf bir erkek girdi. Üzerinde soluk gri renkte bir çerkeska vardı. Kulpsuz tahta bardağı ve içinde birkaç şelame olan tabağı konuğa uzattı. İmam efendi "Konuğumuza ayran ve şelame götür, kendisi biraz daha oturacak" dedi diye ekledi. Adam konuğun gözlerinin içine bakıyordu. Yüzünde hiçbir ifade yoktu ve yanlış anlaşılacağından çekinmiyordu. Teşekkür ederim, dedi konuk. Evet, bir süre daha çalışmayı düşünüyorum. Adam ayakta durmaya devam ediyordu, konuk oturması için yer gösterdi. Oturduğu yerden gözlerini kırpmadan konuğa bakmaya devam etti. Ayran lezzetli mi? diye sordu konuk bardağı eline alırken. Adam hemen cevap vermedi. Bakışlarına bir merak, bir canlılık gelmişti. Kararlı bir şekilde konuştu: Efendimizin sevdiği gibi. Konuk ayranın yarısını içti. Lezzetliymiş. İç yine getiririm, hizmetkarın yüzünden bir parıltı geçti. Konuk tüm bardağı kafasına dikti ki adam başında beklemesin. Sağol, yeterli. Daha sonra getiririm o zaman. Adam dışarı çıktı. Konuk yeniden kağıtlarına daldı. Yarım saat geçmesine rağmen bir türlü konsantre olamıyordu. Yorulduğunu düşündü, son yolculuğu oldukça ağır geçmişti. Açık havaya çıkmak istedi, başı döner gibi olunca yeniden oturdu. Son yıllarda çabuk yorulur olmuştu. Ama bu kadar ani bir bitkinlik hiç hissetmemişti. Vücudu uyuşur gibi olmuş, nefesi ağırlaşmıştı. Yatağa uzandı. Kapısı yeniden aralandı, adam geri dönmüştü. Oturmaya çalıştı. Adam yeni bir şey görmek istercesine konuğu süzdü. Elinde bir bardak tutuyordu. Ben Alec Efendi'nin adamıyım, dedi. Sanki bir soruya cevap verir gibiydi. Beni Türkiye'den getirdi, orada zengin bir Türk’ün eşleriyle ilgileniyordum. Çok zor zamanlardı. Allah'tan korkmasam kendimi öldürürdüm. İmam beni kurtardı… Sen İmam'ın hoşuna gitmedin, bu çok kötü. Senin için kötü. Sen uyumadan imam uykuya dalamayacak. Konuk giderek nefes almakta zorlandığını hissediyordu. İmam'ın hoşuna gitmeyen ne? Bilmiyorum, ama seni sevmedi. Biz sadece sohbet ettik, biraz tartıştık o kadar ne var bunda? İmam her zaman haklıdır, onunla tartışmak neden? İnsan her zaman haklı olamaz. Olabilir. Efendimin söylediği her şey doğrudur. Konuk kuvvetli bir baş dönmesi hissetti ve konuşmasına ara verdi. Biraz rahatsızlandım, bağışla. Belki de ayran dokunmuştur. Hayır Sen şehir insanısın, Rus yiyeceklerine alışkınsın. Dediklerine göre oralarda büyük bir adamımışsın. Bunu kim dedi? İmam efendi. Bir görevim yok, istifa ettim. Adam bir an düşündü. Konuk biran bilincinin yeniden netleştiğini hissetti. Halsizlik ve baş dönmesi azalmış, içinde hizmetkarla konuşma isteği belirmişti. Adını bilmiyorum… diye başladı (adam cevap vermedi). Şehirde önemli bir görevim vardı, Ruslar tarafından bir Adığe'nin böyle bir göreve getirilmesi per sık rastlanan bir durum değil. Rus Çarını da tanırım. Ruslar benim için büyük iyilikler yaptılar. Ruslar iyi şeyler de yapabilir mi? Dur…Onlar bize yardım edebilirler. Konuk ateşinin yükseldigini hissediyor, bir şeylerden korkar gibi aceleyle konuşuyordu. Dinle, beni kardeşin say… Ne? adam anlamamıştı. Beni kardeşin say… Hayır! diye cevap verdi zayıf adam. Benim kardeşim yok, tamamen yalnızım… Hayır, ölümden korkmuyorum. Zaten bütün Adığeler yalnızdır. Böyle olmamalı! Yalnız kişi şarkı söylemelidir kardeş! konuğun güzel yuvarlak yüzü solmuş, terle kaplanmıştı. Yalnızlar karanlık ormanda şarkı söylemelidir. Şarkı söylersen aç kurtlar üstüne saldırır! İnsanlar kurt değildir kardeş… Ben senin kardeşin değilim, bana böyle seslenme! Kardeş…hiç şarkı söyleyene saldırılır mı? Kötüyüm… çok kötü, bağışla. Açık havaya çıkmalı ve şarkı söylemeliyim…bekle…henüz işlerim bitmedi. Sana güveniyorum. Hayır, bana güvenme! Sana güveniyorum kardeşim. Kağıtlarımı sakla, onları efendine verme, okuryazar birine ver. Çantamda para var, çok para var, onları sana veriyorum. Görüyorum ki mutluluk ne bilmemişsin. Mutlu ol, kamamı da al, çok değerlidir aceleyle kamasını çıkartmaya başladı. Al, lütfen al! Ben kama taşımam. Hatıra olarak sakla o zaman. Onu almaya layık değilim ben. Sanırım sana zarar verdim. Hayır! Sen benim kardeşimsin, Adığe kardeşim, Adığe Adığe'ye kötülük yapmaz. Konuk sık ve ağır nefes alıyordu. Hizmetçi ilk defa konuğa acıma duygusuyla baktı ve ona doğru bir adım attı. Paraları al ve imamdan kaç. Yeni bir hayata başlamana yetecek kadar para var çantamda. Evlenmem mümkün değil ama dört çocuklu dul bir kız kardeşim var. .. Parayla ne istersen yap! Sana zarar verdim, ben… Böyle söyleme! Hiçbir zaman kimseye böyle birşey söyleme, bunu kardeşin için yap… Ölümün yaklaştığını hisseden konuk daha hızlı konuşmaya başladı. Dinle beni, kardeşim! Bunu çok düşündüm ama hiçbir zaman bu kadar inanmadım. Bunu yazmaya zamanım olmayacak… Yalnız kişi şarkı söylemeli. Şarkılar insana yol gösterir, şarkı insandan uzağı görür. Adığeler sadece kendi içlerinde yaşamayı bildiler, şarkılarsa onları çağırıyor. Kendilerine içine kimsenin giremeyeceği bir dünya yarattılar ama artık bu küçük dünyada yaşayamayacak haldeler. Başkalarının arasına karışma vakti geldi... Konuk daha söylenecek ve yapılacak çok şeyin olduğunu düşünerek acı çekiyordu. Evet, durumum çok korkunç, insan bu şekilde ölünce berbat bir hal alıyor. Sözlerimi zayıflık olarak algılama, ölüme defalarca şahit oldum. Ben askerim, acıya son vermek için kendini öldürenleri gördüm. Ölümden korkum yok ama senin aklında, kardeşimin aklında ölümün çirkin yüzüyle hatırlanmak istemiyorum. İşte… titreyen elleriyle çantasına atıldı, bir ilaç buldu ve ağzına attı, ardından bardağı eline aldı. İçme! diye bağırdı adam ve bardağı elinden çekip aldı. Artık farketmez, konuk yatağına uzandı affet..! Adam, konuğun yüzünde beliren ölüm ifadesini gördü. Ölümün ne kadar çirkin ve ağır olabileceğini biliyordu ama hiçbir zaman bir insanda bu kadar güç ve sabrı bir arada görmemişti. Konuk baygınlık anında göz kapaklarını araladı, gözleri o kadar büyümüştü ki yuvalarından fırlayacak gibiydi. İnsanüstü bir güçle kendini kontrol etmeye ve gözlerini kapatmaya zorluyordu; elleriyle yatağın kenarlarına tutunuyor, göğsü ağır ağır inip kalkıyor, ayakları yatakta kendisine yer bulamıyordu… En sonunda tamamen kendini kaybetti, iç tırmalayan bir sesle inledi, bütün vücuduyla titreyerek yataktan düştü ve ruhunu teslim etti. Biran önce ölmek istemişti. Ağır bir sessizlik çöktü odaya. Adam konuğun gözlerini kapattı, vücudunu yerden kaldırıp özenle yatağa yerleştirdi. Ardından kağıtları toplayıp çantaya koydu. Yatağın başucunda oturduğu yerde donakaldı. Horozların sesinin geldiği o ilk saatlere kadar yerinden kımıldamadan ölünün yüzünü seyretti. Bu hoşuna gitmişti. Ölüm onu çirkinleştirmemişti. Kısa kesilmiş sakalı ve bıyıklarına henüz ak düşmemişti. Sık siyah kirpikleri gözlerini çevreliyordu. Geniş omuzlu, ince belliydi. Kardeşi yakışıklı, genç ve güçlüydü. Kim bilir başka neler geçmişti adamın aklından orada oturup durduğu saatler boyunca. Hiç kimse bugüne kadar onunla ilgilenmemişti. Daha küçük bir çocukken hadım edilmişti. Köleydi, herkesten önce kalkar, herkesten sonra uyurdu; uykuda bile tek gözü açık olurdu. Bugün ilk defa onunla insan gibi konuşmuşlardı, kardeş diye çağırmış, güvenmişlerdi. Ona karşı samimi olmuşlardı. Böyle bir davranışa layık olup olmadığını düşünmemişlerdi. Onunla eşit şartlarda konuşmuşlar, varlığının farkında bile olmadığı aklına ve kalbine hitap etmişlerdi. "Konuk başına neler geldiğini anlamamış olamaz. Peki neden hiçbirşey söylemedi. Hiç birsey bilmiyormuş gibi yaptı. Kardeşi hakkında kötü düşünmek istemediğinden mi? Ardından sadece bir yığın kağıt bırakan bu adam ne istedi? Neden imam ondan korktu? Allahım neden bu kadar akılsızım, ne günah işledim?" Hiçbir zaman ağladığını gören olmamıştı. Şimdi ağlıyordu. Omuzları titriyor, başı öne eğik ellerinin arasında ağlıyordu. Kardeşi acılarına tanıklık etmemeliydi. Ayağa kalktı, ayran bardağını eline aldı ve sonuna kadar içti. Yatağın yanında yere uzandı. Yüzünü ölmüş kardeşine çevirdi. Başını başına dayayıp gözlerinin içine bakarak yattı kaldı. NALBİY KUYOK Rusçadan Çev: Cetao Denef Kayhan Nart Dergisi 84. Sayı'+Nalbiy Kuyok
Çerkes Dansları
ZIGATHLETh3> ZIGATHLETh3> div> Zıgathlet, Çerkes dansında en hızlı ritme sahip oyunlar arasındadır. Bu dans, Çerkeslerin vazgeçilmezlerinden olan atların hareketlerinden esinlenilerek koreografi haline getirilmiştir. Zıgathlet'te Çerkes atlı savaşçıları, bu savaşçıların hareketlerindeki pratiklik ve çeviklik ön plana çıkmaktadır. Bu dans, Çerkes gençlerinin arasındaki tatlı ve sert mücadeleyi anlatmaktadır.p> KAFE QUANÇEh3> KAFE QUANÇEh3> div> Bir yada birden fazla çiftle oynanan ve genelde ağır ritimli bir danstır. Ağır ritimle başlayıp hafif hızlanan ve tekrar ağır ritimde biten bu dansta, Çerkes erkek ve kızlarının asaleti, coşkusu ön plana çıkmaktadır.p> WUICh3> WUICh3> div> Çerkeslerin en eski danslarından bir tanesidir ve törensel niteliktedir. İki bin yaşındaki Nart Mitolojisi'nin müziği de Wuic dansının müziğidir. Düğünlerde erkek ve kızların sohbet etmelerine imkan verecek şekilde koreografi edilen bu dans, genelde düğünlerin başlangıcında ve bitişinde oynanmaktadır. Wuic ibadet, Wuic aşk, Wuic buluşma, Wuic gelenek, Wuic ömrün başlangıcı, yaşamın sonu olmadığını gösteren bir danstır.p> LEPERIFE(Tleperuj)h3> LEPERIFE(Tleperuj)h3> div> Anavatan'da yakın bir zamana kadar unutulmuş fakat Diaspora'da oynanmaya devam edilen, hafif aksak ritimli olan bir danstır. Koreografi müzikle bütünleşmiştir. Gerek kız gerekse erkek dansçı bu oyunda kendi maharetlerini sergileyebilme imkanına sahiptir.p> OŞHAMAFUEh3> OŞHAMAFUEh3> div> Avrupa Kıtası'nın en yüksek dağı olan ELBRUZ (Oşhamafue) aynı zamanda Kafkasya'nın da sembolüdür. Çerkeslerin ritmi hızlı olan danslarından bir tanesidir. Bu dans Elbruz'un selamını tüm Çerkeslere iletmek üzere koreografi haline getirilmiştir.p> GUŞEXEPXEh3> GUŞEXEPXEh3> div> Çerkeslerin geleneklerinden küçük bir bölümünü yansıtan tiyatral bir danstır. Çerkes inanışlarına göre, çocuğun doğumundan sonra annenin güçsüz düşmesi ve çocuğunu koruyamaz halde olduğundan, kötü ruhların çocuğa zarar verdiği düşünülürdü. Akrabalar ve komşular kötü ruhların çocuğa zarar vermesini önlemek üzere toplanarak eğlenceler düzenlerlerdi. Doğan çocuk kız ise o evden beyaz güvercinler havaya uçurulur, erkek ise silah sıkılırdı. Eskiden bu eğlenceler bir hafta kadar sürmekteydi, günümüzde ise bu geleneğe rastlanılmamaktadır.p> MEZDEGUh3> MEZDEGUh3> div> Çerkesler gençlerinin çok sevdiği danslardan bir tanesi olup hızlı ritimlidir. Günümüzde düğünlerde Şeşen ismiyle bilinerek oynanan bu dansta erkekler çevikliklerini, hızlarını ve tüm maharetlerini yansıtırken, kızlar ise asaletlerini, zarifliklerini sergilemektedir.p> KAMARIFEh3> KAMARIFEh3> div> Çerkesler, nüfus olarak az olmalarına rağmen bulundukları coğrafyanın stratejik önemi sebebiyle bir çok savaşta yer almışlardır. Ve az nüfuslarıyla bu savaşlardan galip gelmek için silahlarını iyi kullanmaları gerekmekteydi. Çerkesler, çocukluklarında silahları oyunlarında kullandıkları için iyi birer silahşor olarak yetişiyorlardı. Bıçağa benzeyen fakat daha büyük, iki tarafı keskin ve ucu sivri olan Kama; Çerkeslerin yanlarından hiçbir zaman ayırmadıkları bir numaralı silahıydı. Kamarıfe, Çerkeslerin Kama'yı kolay bir şekilde nasıl kullandıklarını gösteren bir danstır.p> JEŞTEYVUEh3> JEŞTEYVUEh3> div> Rus-Kafkas savaşlarının devam ettiği dönemde, 1779 yılının ilkbaharında Kabardey Pşı ve Work'larından oluşan 3 bin kişilik bir birlik, Rus askerleri tarafından kuşatıldı. Bütün Çerkes boylarından elçilerin de bulunduğu bu birlik düşmanın ancak onda biri kadardı ve modern silahlardan yoksundu. Ruslar, Çerkes birliğine teslim olmaları yönünde çağrıda bulundu. Ancak Çerkesler, gerek onurları gerekse yaşam tarzlarından dolayı teslim olmadı. Ve o gece 3 bin Çerkes'in bir daha güneşin doğuşunu göremeyeceği kanlı bir savaş yaşandı. Jeşteyvue (Gece Baskını), bu savaşı koreografize eden bir danstır.p> SOZRESHh3> SOZRESHh3> div> Bereketin, bolluğun, düzenin, aile dirliğinin tanrısı olan Sozresh'in törenini anlatan bu dans, sonbaharda hasat bittikten sonra yeni yıl ürünü için şükran seremonisini anlatmaktadır. Bereket Tanrısı Sozresh'in simgesi 'yedi çatallı bir alıç dalı' veya 'yedi çatallı geyik boynuzudur'. Dalların üzerine mumlar dikilirdi. Bu suretin etrafında yapılan Wuic, Çerkesler için o senenin ürününe şükür, gelecek sene için de dua niteliğini taşırdı.p> ZEFAK'Oh3> ZEFAK'Oh3> div> Ağır ritimli bir dans olup, Kaşen olmak isteyenlerin birbirlerine karşı aşk duygularının, ilgilerinin olup olmadığını anlamak üzere kurulmuş ve bunları konu alan bir danstır.p>+''+nan+''+Kaffed
Şeşen Dansının Kökeni ve Araştırılması
Bu makalenin amacı, Çerkeslerin Şeşen dansı hakkında yeni bilgiler sunmak ve ileride onunla ilgili araştırma yollarını belirlemektir. Son zamanlara kadar Şeşen dansı bilimsel araştırmalara kapalıydı ve zaten bu dans bizzat Rusya sınırları içinde aslında bilinmiyor ve hiç icra edilmiyordu. Kuzey Kafkasya'da Çerkeslerin toplu halde yaşadıkları cumhuriyetlerde bu terim ve böyle bir dans ender olarak tespit ediliyordu. Aslında SSCB dağılana kadar Şeşen dansının geniş şekilde yayılması söz konusu olamazdı ve bilinmeyen dans olarak kalmıştır. Türkiye, Suriye, Ürdün ve İsrail'de yaşayan Çerkesler arasında ise tarihi vatandan getirilmiş çok eski bir dans olarak biliniyordu.p> Şeşen dansının adı, kökeni ve içeriği sadece araştırmacılar arasında değil, kültürün sahipleri arasında da tartışmalara yol açmaktadır. Bazıları dansın adını Çeçen etnik adına bağlıyorlar, bazıları da bu adın Çeçenlerle hiçbir ilgisinin olmadığını belirtiyorlar. Buna göre, bu adda, muhacirlerin tarihi vatandan götürdükleri çok eski ve unutulmuş bir Çerkes sözcüğü veya ifadesi yeniden biçimlenmiştir. 'Şeşen' sözcüğünün otokton kökenini açıklayan üç versiyonunu kaydettik. Bunlardan ikisi, Suriye'de doğan ve uzun süre orada yaşayan Rüştü Tuguz'a aittir.(1) Bu yorumlardan birine göre, söz konusu dans Lezginka'nın (Şeyh Şamil) bir versiyonudur ve ayak ucu üzerinde oynanabilen Şeşen Ucuhu ile ilgili olarak bu adla tanınmıştır. İkinci yoruma gelince Şeşen, Çerkes dansı olup adı koreografi şekliyle bağlantılıdır. Çerkes dilinde 'şeşen' 'üç defa şuradan oraya koşmak' anlamına gelir. Bu dansta önde giden kişi, hızla dönen bir kızdır ve erkek onu takip etmeye çalışır. Arkadaşlarının alaycı replikleri eşliğinde genç erkek, kızı durdurmaya çalışır; önünü keser, yerinde kalır ve bu şekilde dans eder. Fakat kız, genci peşinden götürür ve dansın biçimini kendisi belirler. Koreograf Aslan Hocayev'e ait üçüncü yoruma göre, dansın adı atla ilgilidir. Kısmi fonetik değişimle 'şeşen' sözcüğü 'şırşen' şeklinde okunabilir ve 'atın huyu' anlamına gelir. Çerkes dillerinde sözcük yapım şekli olarak sayı ile fiil bir araya gelmese de bu yorum asılsız değildir. Şu da var ki Çerkes düğünlerinde dans sırasında atlı birinin töreni bozması geleneği vardır; at üzerinde gelinin bulunduğu eve girmeye çalışır. Törensel olarak dansını icra ettikten sonra atlı, dans eden düğün alayının çemberinden çıkar ve önceki düzen yeniden oluşur. Çerkes kökenli Türk vatandaşı Seteney Gürçeşme, biraz farklı ama yine atla ilgili olan bir yorum önermiştir. Onun anlattıklarını kelimesi kelimesine buraya aldık: "Çerkes savaş geleneğinde savaşçılar muharebeye giderken köylerinden atlarını dans ettirerek ayrılırlardı. Bu bir tür ayin olup, savaşa sevinç ve neşe içinde, inançla gittiklerini ortaya koyuyordu. Manevi motivasyon yönü dışında bu dans savaşçıların evlerine başları dimdik galibiyetle geri dönme niyetini de ortaya koyar. 'Şı' Çerkesçe at demektir; 'şen' götürmek anlamındadır. Savaşçılar da at üzerinde dans ederek savaşa giderlerdi. Böylece dansın gerçek adı, sıkça Çeçenlerle bağlantı kurulmasına yol açan Şeşen değil, atı götürmek anlamındaki 'şışen' şeklindedir." (2) Demek ki dış Çerkesler arasında günlük yaşam düzeyinde bu dans adının otokton kökenli olduğuna ilişkin sabit bir düşünce hakimdir.p> Bilimsel açıdan herhangi bir versiyonu seçmek ve sadece onu doğru kabul etmek gerekli değildir. Dansın değişik yorum ve versiyonlarının olması, araştırma konusu olarak ona genelleme açısından canlılık ve organik nitelik sağlamaktadır. Böylece göçmen kültürlerinde olduğu gibi doğal bir olgu karşımıza çıkmaktadır. Sistemli yaklaşımda sadece halk etimolojisini değil, hem de filolog ve dilcilerin bilimsel hipotezlerini dikkate almalıyız ama şimdilik böyle araştırmalar yoktur.p> 19. yüzyılda Çerkeslerin toplu halde vatan topraklarından sürüldükleri ortamda tarihi vatanda bizzat dansın ve adının yok olması şaşırtıcı değildir. Çerkes diasporasının toplu halde yaşadığı Türkiye, Suriye ve Ürdün'de orijinal adını korumuş, ama tarihi vatanda tamamen unutulmuş birkaç başka dans daha tespit edilmiştir. (Örneğin kaşo bğunc -yan dans, kaşo phenc - ters dans, şıreç kaşo - üç kişilik dans vb). Dolayısıyla Şeşen dansının, tarih içinde Çerkes topraklarında var olduğuna ilişkin düşünceleri normal karşılamak gerekir. Bununla birlikte, sözcüğün kökeni ve dansın içeriği bakımından tarihi olarak Çeçen bağlantısına ilişkin görüş gerçeğe en yakın olanıdır. Bilindiği üzere, 'Çeçen' başkalarının bu halka verdiği etnik addır (egzoetnonim). Oysa Çeçenler kendilerine Nohçi derler. Oysa dansın adında, diğer halkların Çeçenlere verdikleri etnik ad söz konusudur. Bu, kültürel alıntı olarak yorumlanabilir. Şurası da oldukça önemlidir ki bu dans, Rusya'da kalan soydaşlarından farklı olarak Çeçenlerle çok daha yakın temas halinde bulunan dış Çerkesler arasında yayılmıştır. Gurbette aşırı zor şartlarda Kafkas halkları yakınlaşma eğilimine girmişlerdir.p> Kültür tarihinde bir halkın başka bir halkı taklit ederek dans yarattığına dair örnekler az değildir. Rusların ünlü Tsıganoçka (Küçük Çingene) dansı, içerik ve melodi açısından Romenlikten çok Rus özelliklerine sahiptir. Moldovalılar arasında, Rusların kendi kırsal kesimlerinde yaygın olan danslarla hiçbir ortak yönü bulamadıkları Rusyasku (Rus dansı) dansı çok popülerdir. Fransızların Jiga dansı köken itibariyle İngilizlerle bağlantılıdır. Çerkeslerin Çeçen danslarını 'kopya veya taklit' ettiklerini düşünmek zor değil ve zaten şu da var ki etnik açıdan mozaik yapılı Türkiye'de Kafkas göçmenlerinin aynı kültürden olmaları özel rol oynamıştır. Kendilerine yakın halkların danslarını icra etmek sadece akraba halka saygının ifadesi sayılmıyordu aynı zamanda ortak göçmen kaderiyle başlanan insanların dayanışma sembolü olarak algılanıyordu. Çeçen dansları canlılığı, enerjikliği ve duyguların parlak şekilde ifade edilmesiyle çekici oluyordu.p> Türkiye'deki Çerkes diaspora kültüründe Şeşen dansı oldukça popüler ve yaygındır. Dıjin Çurey'in verdiği bilgilere göre, Türkiye Çerkesleri arasında en popüler beş danstan biridir. Dans bir kız ve erkek tarafından değişik melodiler eşliğinde icra edilir. (3) Metin Sönmez'in gözlemlerine göre, Türkiye'de Şeşen dansının en çok popüler olduğu yerler, çoğunlukla Kabardeylerin yoğun olarak bulundukları yörelerdir. M. Sönmez'in fikrince, Şeşen Kafkasya'dan götürülmüştü, özellikle Hajret (Kuban) Kabardeylerinin olduğu bölgede yaygındı. Fakat Hajret Kabardeylerinin neredeyse tamamına yakınının vatanlarından göç etmek zorunda kalmaları ve bu dansın diğer alt etnik gruplar arasında popüler olmaması nedeniyle bu dans tarihi vatanda unutulmuştur.p> Tanınmış Çerkes koreograf Amerbiy Kulov, Şeşen dansını ilk defa Türkiye'den gelmiş bayan ve erkeklerin icra ettikleri zaman görmüştü. Deneyimli koreografın gözlemlerine göre, çiftler Çeçen dansı icra ediyorlardı ama dans tanınması zor olmayan Çerkes öğeleri taşıyordu. Dans edenlerden her birinin kendine özgü estetiği ve tarzı vardı. Erkeklerin hareketleri oldukça keskin ve coşkuluydu. El ve ayak pozisyonları, erkeğin Çeçen dans tipini icra etiğine kuşku bırakmıyordu. Kız ise ahenk ve azametle dans ediyordu ve hareketleri Çerkes kültürüne özgü dans adımlarına uygundu. Çerkeslere ait olmayan farklı özellikse sadece ellerdi ve biri baş üzerine kaldırılıyordu. Çeçenlerin etnik algılaması açısından Çerkeslerin Çeçen dansında, Çeçen özellikleri daha çok dansın genel duygusal yapısında ve erkeklerde gövdenin belden yukarı kısmının hareketlerinde, özellikle de ellerin esnekliğinde belirgindi. Çerkesler somut bir Çeçen dansını değil, öteki kültürden olanların öncelikle dikkatini çeken sert hareketler, el parmaklarının birbirinden aralı olması, omuzların sırayla yukarı kaldırılması vb. özellikleri, yani bir Çeçen 'dans tipini' taklit ediyorlardı. Said Mushaciyev'in fikrince Şeşen dansında aynı zamanda Dağlı Nohçiler (Binoy ve Şatoy Çeçenleri) arasında yaygın olan Lezginka (Şeyh Şamil) dansının özellikleri belli oluyor. Çünkü burada hazlı tempo ve coşkulu icra ön plandadır. Şeşen dansında gövdenin üst kısmının hareketleri, tek anlamda Çeçen tarzındadır ama ayakların pozisyonu ve hareketleri açıkça Çerkes tarzındadır. Dansın kompozisyon yapısında da Çerkes ruhu daha fazladır, çünkü geleneksel Çeçen kültüründe çifti yöneten sadece erkektir ve dansı bitirme inisiyatifi de ona aittir. Üstelik Çeçenlerde bir dans sırasında çiftteki dansçılar kesinlikle değişmezler. Türkiye, İsrail vb ülkelerdeki Çeçen diasporasındaki gelenekte ise aynı dans içinde kız, iki veya üç erkekle değişik çiftler oluşturur. Aynı şekilde erkek de kız partnerini değiştirebilir. Said Mushaciyev'in anılarında anlattığına göre, etnik açıdan karışık gençlerin katıldığı partilerde ve gelenek farkları nedeniyle sıkça ihtilaf ve kavga çıkardı. Önceki erkek dansçının yerine yeni dansçı devreye girdiğinde Çeçen gençler bunu çok olumsuz karşılıyorlardı. Bizzat Çeçen gençler böyle rotasyonlara izin vermiyorlardı. (4)p> Şeşen dansının Ortadoğu ülkeleri ve Türkiye'deki Çerkes diasporası arasında yaygın olması, Kafkasyalıların kendi içindeki toleransın, muhacirler arasındaki dayanışmanın, onları kabul etmiş ülkedeki sosyokültürel baskıya karşı özel tepkinin kanıtıdır. Belki de bizzat zoraki sürgün gerçeği, Şeşen dansının taşkın estetiğine ilgiyi tahrik etmiş, değişik etnik kökenli göçmen Kafkasyalılar ve ayrıca Çerkes alt grupları arasında geniş boyutta popüler olmasına yol açmıştır.p> Bilindiği üzere Türkiye'deki Çerkes diasporasında alt etnik gruplar arasındaki kültürel ilişkiler, Abadzeh ve Kabardey ağızlarının kurallarına dayanan özel dil şeklinin oluşmasına yol açmıştır. Oysa dansın sözlü olmayan dili, iletişim açısından daha etkin olmuştur. Şenlik ve bayramlar kapsamında Şeşen dansı, sözlü olmayan ama kuvvetli bir iletişim kanalıdır. Çerkesler, Abazalar, Karaçaylar, Osetler, Çeçenler ve diğer Kafkasyalı muhacir gruplar genelleştirilmiş, rasyonel açıdan gerekçelendirilmiş, sübjektif olarak birbirini anlamaya dayalı iletişim kurallarına yöneliyorlardı. Değişik temas türleri (ikili ilişkiler, difüzyon, alıntılar, transformasyon, etkileşim) sayesinde, Kafkasyalı sürgün nüfus arasında yeni kültürel sonuçlar doğuran süreçler başlamıştır. Yeni sonuçlara götüren kültürel etkileşim yolu, kendine özgü sabit belirtilere sahip olup biz 'plikatiflik' (kıvrımlı) kavramıyla tanımlıyoruz. Bu kavramla, daha önce diğer sistemlere ait elemanların görüldüğü bir bütünlük nitelendiriliyor.p> Araştırmanın ilk aşamasında erişebildiğimiz bilgileri özetlerken, ileride yapılacak daha ayrıntılı ve geniş incelemelerin başlıca birkaç yönünü belirtmek istiyoruz. Birincisi, kültürü taşıyanlarla konuşarak edinilmesi gereken efsanevi ve mitolojik verileri araştırmakla ilgilidir. Bu tür bilgilerin öncelikle halen Şeşen dansının popüler olduğu Türkiye, İsrail, Ürdün ve Suriye Çerkesleri arasında toplanabileceği açıktır. İkinci yön ise etnik dans kültürünü araştırmakla ilgilidir ve dansın estetik morfolojisi ve yapısal şeklinin ortaya çıkarılmasını gerektirir. Bu bağlamda iki çizgi takip edilebilir. Bunlardan biri dansın estetik içeriği konusunda folklor düşüncelerini ele almakla ilgilidir; dansın profesyonel bale rejisörlüğü açısından yorumlanması ise diğer meseledir. Üçüncü yön, müzik sanatı bilgisiyle ilgili olup müziksel tonlama ve ses tonu ile enstrümantal sorunları araştırmaktan geçer. Bu yöndeki araştırmaların çoğu esas itibariyle çalgı orkestraları ve topluluklar, ayrıca bunların kullandıkları aletlerin özellikleri üzerinde odaklanacaktır. Araştırmacılar, dördüncü yön olarak sosyokültürel altyapıyı ele alabilirler. Dansın felsefesi, anlamı ve amacı somut sosyokültürel şartlarda kültür bilimi, göstergebilim, değer yaklaşımları ve anlatımbilimi gibi boyutlara yönelebilirler. Şeşen dansı, kültürel difüzyon ve etkileşimin parlak örneğidir ve ilke açısından yeni sanatsal ve kültürel sonuçlara yol açan bu olguyu 'plikatif' olarak nitelendiriyoruzp> 1. ‘ Çerkescede 'şeşen' (qweqwen, Kab. şeşen) fiili ufalanmak, parçalanmak, dağılmak anlamına gelir. 'Üç defa şuradan oraya koşmak' diye bir fiil herhalde hiçbir dilde yoktur. (Ed.)font>p> 2. Geçmişte Şeşen dansının (Hajret) Kuban Kabardeylerinde değil, Çeçenlerle komşu olan Küçük Kabardey (Gilahsteney) bölgesinde yaygın olduğunu düşünmek daha doğru olur. Türkiye'de de Uzunyayla bölgesi dışında yaşayan Hajret Kabardeylerinde Şeşen dansı yoktur. (Ed.)p> Dipnotlar:p> 1. 20.02.2009'da Rüştü Tuguz'dan dinlenerek kayda alınmıştır. N.A. Çundışko arşivi.p> 2. 21.03.2009'da Türkiye'de Metin Sönmez tarafından Seteney Gürçeşme'den dinlenerek kayda alınmıştır. A. N. Sokolova arşivi.p> 3. 10.01.2005'te Dıjin Çurey'den dinlenerek kayda alınmıştır. A. N. Sokolova arşivi.p> 4. 21.03.2009'da Said Mushaciyev'den dinlenerek kayda alınmıştır. A. N. Sokolova arşivi.p> A.N. SOKOLOVA - N.A. ÇUNDIŞKO Çev.:ORHAN URAVELLİ NART dergisi 71. Sayıp>+''+nan+''+Orhan Uravelli
“Manto” ile Gelen Kuşatma!
Kuzey Kafkasya bölgesinde kadınların sosyal eşitlikleri için yürütülen mücadele bazen beklenmeyen şekillerde gelişiyordu. p> Bu mücadele kapsamında "Kafkaslı her kadına manto" adı altında büyük bir kampanya dahi başlatılmıştı. Günlük yaşamın basit bir giysi parçası olan "manto"ya çok geniş bir "siyasi anlam" yüklenmişti.div> 1927 yılında KabardeyBalkar bölgesinin uygulama komitesi, yerli danışma kurullarına haber göndererek, seçim tarihlerinin kış aylarından bahar aylarına alınması konusunda yetkililerden talepte bulunmuştu. Bunun nedeni ise kış mevsiminde yapılan toplantılara çok az sayıda insanın katılmasıydı. Özellikle Çerkes kadınlarının kışlık giysileri olmadığı için ve çok sayıda insanın katılabileceği kapalı toplantı mekanları olmamasından dolayı bu talepte bulunulmuştu. Kadınların günlük aktiviteleri toplumsal bir nitelik taşımadığı için ve toplumsal iletişim konusunda da zayıf kaldıkları için, giysilerinin üstüne giyecekleri kışlık kıyafetlerini temin etme sorununu bir türlü aşamıyorlardı. Parti organları, kadınların "manto" eksikliğini sosyal hayata katılmaları için ciddi bir engel olarak değerlendiriyordu. Soğuk havada okula gidemezler, toplantılara katılamazlar veya çeşitli üretim birimlerinde görev alamazlardı. Siyasi hareketlerin güçlenmesiyle ve Kafkas kadınlarının ekonomik aktivitelerinin genişlemesi ve çeşitlenmesiyle kışlık giysilerin de alınma ihtiyacı doğdu. KabardeyBalkar bölgesinde 21 Kasım 1928 tarihinde, Bölge Komitesi "kadınların kışlık giysi ile donatılması" için 25. 000 rublelik bir fon ile bu konuda bir "Denetleme Kurulu" oluşturulmasını da karara bağlayarak "Kafkaslı her kadına manto" kampanyasını başlattı. Bu denetleme kurulları köy ve kasabalarda oluşturuldu, amacı "manto" ihtiyaçlarını ve tamamlama olanaklarını belirlemekti. Öncelikle tüm komünistler ve komsomol üyeleri , eşleri ile kız kardeşleri için manto almakla görevlendirildiler. Bu giyim tarzı geleneksel giysilerden farklı ve alışılmamış olmasından dolayı toplum içinde bir türlü benimsenemiyordu. Üstelik kadınların eşitliğine karşı olanlar bu giyim tarzını "yabancılaşma" ile bağdaştırarak şehirleşme ve Ruslaşma ile eşdeğer görüyorlardı. Altud köyünde kadın organizatörü olarak görev yapan Romenskaya Galina durumu şöyle değerlendiriyordu:"Aktif ve verimli çalıştıkları için, Krupskaya (V. İ. Lenin'in eşi), hiç manto giymemiş ve geleneğe göre giymesi yasak olan, cahil, geri kalmış Kafkas kadınlarına giydirilmek üzere 29 adet kürk yakalı manto göndermiştir. . . Yapılan toplantıda, manto giymek isteyen aktif, sosyal kadınlar Kafkas Kadın Kulübünden ücretsiz olarak yararlanabilirler". Bu cümleden sonra erkekler söze girerek "...bu asla olamaz, olmayacak!", "Çerkes kadınının manto giydiği hiç görülmüş müdür? Kimse atalarımızın khabzesinin önüne geçemez!" diye itiraz etmişlerdi. İlk mantoyu, Köy Dayanışma Kurulu yönetici yardımcısı olan Hapaji Hazizet giyerek toplantıya katılmıştı. Toplantıdaki erkekler tükürerek, Çerkes kadınını rezil ettiğini ve bir daha giymemesini söyleyerek tepki göstermişlerdi. İkinci gün ise bir başka kadın manto giyerek katıldığı toplantıda şöyle demişti: "... Erkekler birçok kışlık kıyafet giyiyorlar ve üşümüyorlar, biz kadınlar ise elbise veya şalla soğuktan titriyoruz. Benim başka sıcak tutacak kıyafetim yok... Erkekleri dinlemeyin, manto hem sıcak hem de rahat." Bu şekilde kadınları manto almaları için uyardı. 29 tane ücretsiz mantonun dağıtılması süreci 6 aya kadar uzamıştı. Toplumun kışlık kıyafete yaklaşımını değiştirmek amacıyla, kadınların manto almalarını engelleyen ve eski yaşam şekillerini savunan komünist üyelerden "parti cezası" kesmek gibi uygulamalara da başvurulmuştu. Bu süreçte denetleme kurulu "sınıf" prensibiyle çalışıyordu. Bazı fakir ailelere ve okula giden kız çocuklarına mantolar ücretsiz verilirken, köy danışma kurulu, Kafkas kadın derneği, kooperatif birlikleri, toplumsal yardımlaşma komitelerinin üyesi olan kadınlara da indirimli olarak satılıyordu. Romenskaya'nın anılarında, bu kampanyada ortaya çıkan yaş farklılığının getirdiği sınıflandırmanın olumsuz etkileri vurgulanmıştı. Öncelikle sosyal yönden aktif olan genç kadınlar arasında dağıtılması gerektiği vurgulanmasına rağmen, genç kadınlara aileleri izin vermediği için ücretsiz manto uygulamasından yaşlı kadınlar yararlanarak kendilerine almışlardı. "Öncelikle giydirmemiz gereken genç kadınlar iken, önce yaşlı kadınları ancak ondan sonra gençleri giydirmek zorunda kaldık!" diyor Romenskaya. Bu durum, Avrupa tarzı kışlık giysilerin toplum tarafından benimsenmesini sağlamıştır. Yaşlı kadınlar toplum içinde manto ile görünerek bu özelliği diğer kuşaklara da aktarmışlardır. 19281929 yılları arasında 1000' e yakın manto dağıtılmıştır. Manto bedellerinin ürün ile ödeme kolaylığı sağlandığı için sayı artmıştır. Kampanyanın başlamasından sonraki ilk kış aylarında yapılan seçimde katılımcıların arttığı ve hatta kadın katılımcıların sayısının iki kat daha fazla olduğu belirlenmiştir. Bu kampanya ve onun başarısı geniş bir ideolojik çerçevede "geçmişin zararlı etkisiyle mücadele" hareketine yol açmıştır. Kafkas kadınlarının yaşam ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi ile ilgili komitede vurgulandığı üzere: uzun süreli manto kampanyasının yürütülmesi, Kafkas kadınlarını ezen eski geleneklerin ortadan kaldırılması çalışmalarının başlangıcı olacaktır. Bu kampanya, Kafkas halklarına Sovyetler Birliği hukuk sisteminin belirlediği kadın haklarının kazandırılması ve aile içi suçlarla mücadele yollarını topluluklara bildirmede yardımcı olacaktır. 1928 yılında bölgesel bir kadın toplantısında şöyle denmişti:"Geçmişin kalıntısı bir düşünce olan ve kadın bedeninin zayıflığına yol açan manto eksikliğine karşı ciddi bir mücadele verilmelidir. Bir sonraki toplantıya kadar her Kafkas kadını bir mantoya sahip olmalıdır. " Bu kampanya sürecinde geleneksel kıyafetlerden, daha çağdaş ve rahat olan avrupai (şehir yaşamına uyan, fabrikasyon) kıyafetlere geçiş düşüncesi yapılandırılıyordu. Siyasi propaganda toplantılarında gümüş göğüslüğün (geleneksel kadın aksesuarı) zararları gibi konular da ele alınıyordu. 1927 yılında Nalçik'te yapılan ve sosyal kadınların katıldıkları bir toplantıda geleneksel kıyafetler için "burjuva toplumunun simgesi"olarak mücadele başlatılması gerektiği söylenmiştir. Bütün bunlar maddi ve manevi olarak bir kültüre karşı başlatılan mücadeleydi ve yerli halk tarafından Adığe kültürünün yıkılması olarak kabul ediliyordu. Çerkes kadın hakları için mücadele süreci ve erkekle eşit hukuki ve sosyal haklar tanıma girişiminde, parti organları, yeni tarz giyim şeklinin provasını yaparken, dış görünüşü eşitleyerek kültüre karşı bir mücadele de başlatmış oluyordu. Prof. TEK’UY MADİNA*div> Rusça'dan çev. : HAŞHOJ VİKTORYA +''+nan+''+Kaffed
RF Büyükelçiliği Önünde Basın Açıklaması Yapılacak
Kaffed 5 Ocak 2013 Cumartesi günü saat 15:00'de Rusya Federasyonu Büyükelçilği önünde (Karyağdı Sokak, Çankaya, Ankara) Suriye'deki Çerkeslerin durumuna dikkati çekmek ve anayurda dönüş taleplerini duyurmak için basın açıklaması düzenleyecek. Federasyonumuzun konu ile ilgili dernek başkanlarına gönderdiği yazı ekteki gibidir. Sayın Başkan, Detayları ile malumunuz olduğu üzere, Suriye’de yaşanan iç karışıklık ve şiddetli çatışmaların ilk emarelerinin alındığı günden itibaren Federasyonumuz konu ile yakından ilgilenmeye başlamış, tabanını ve kamuoyunu gelişmeler hakkında eş zamanlı bilgilendirmiştir. Bu süreçte TBMM Dış İlişkiler Komisyonu, TC Dışişleri Bakanlığı, Rusya Federasyonu Büyükelçiliği, siyasi parti temsilcileri, sivil toplum örgütleri, Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletlerin ilgili birimleri gibi konuya doğrudan ya da dolaylı müdahil olabilecek her kurum ve kişi ile defalarca görüşülmüş, DÇB ile koordinasyon halinde, başta Rusya Federasyonu Devlet Başkanlığı ve Dışişleri Bakanlığı olmak üzere ilgili tüm kesimlere mektuplar gönderilmiş, Suriye’deki Çerkeslerin can ve mal güvenliğinin sağlanması amacına yönelik eldeki imkanlar dahilinde her türlü girişim yapılmıştır. Bu görüşmelerin tamamına yakınında taleplerimiz haklı ve olumlu bulunmuş olmasına rağmen önemli bir kısmından da somut faydalar elde edemediğimiz kabul edilmesi gereken bir gerçektir. Bildiğiniz üzere, giderek artan şiddetin baş göstermesi ile birlikte, Suriye’de yaşayan Çerkeslerin Suriye’yi terk etmek zorunda kalacakları düşünülerek bir kriz masası oluşturulmuş, adeta bir seferberlik ilan edilmiştir. Bölge derneklerimizin ve kriz masamızın mesai mefhumu ve maddi sınır tanımaksızın gösterdiği olağanüstü çabalar ve takdire şayan fedakarlıkları ile Türkiye’ye sığınan ya da Türkiye üzerinden anavatanımız Kafkasya’ya dönmeye çalışan, bir şekilde haberdar olduğumuz her bir kardeşimize ulaşılmış, imkanlar dahilinde ihtiyaçları karşılanmıştır. Yardımlarınızla karşılanmaya da devam edilecektir. Benzer çalışmalar Kafkasya’daki cumhuriyetlerimizde ve Ürdün, Lübnan gibi Suriye’ye yakın diğer ülkelerde de, oralardaki kardeşlerimiz tarafından olağan üstü gayretler ve fedakarlıklarla sürdürülmektedir. Suriye Kriz Masamızın, bölge derneklerimizin ve bölgede yaşayan insanlarımızın cansiperane çalışmaları, sizlerin de vereceği destekler ile hız kesmeden sürecektir. Değerli Başkan, Bildiğiniz gibi, bugüne kadar yapılan bütün görüşmelerde ve açıklamalarımızda belirttiğimiz üzere, geleneklerimiz ve ilkelerimize olan bağlılığımız gereği Kafkas Dernekleri Federasyonu’nun bu konudaki görüşü açık ve nettir. KAFFED, sebebi her ne olur ise olsun savaşa ve her türlü şiddete, kan dökülmesine, özellikle çocuklara, kadınlara ve yaşlılara her ne boyutta olursa olsun zarar verilmesine karşıdır. Suriye’de yaşayan Çerkesler, Rus – Kafkas Savaşları sonrası, önce, 1864 Büyük Çerkes Soykırımı ve Sürgünü ile vatanlarından kopartılan sonra Osmanlı Devleti’nin Balkan Savaşları’nı kaybetmesinin ardından yerleştirildikleri Rumeli’den ikinci bir sürgüne maruz bırakılan Çerkeslerin torunlarıdır. Tüm Çerkesler gibi, Suriye’de yaşayan Çerkeslerin de vatanı Kafkasya’dır. Öncelikle, hiç bir önşart olmaksızın bu gerçeklik kabul edilmeli ve hiç bir koşul konmaksızın vatanlarına dönmelerinin önü açılmalı, teşvik edilmelidir. KAFFED, gelenekleri, ilkeleri ve demokrasiye olan bağlılığı gereği, sadece Çerkeslerin değil, tüm insanların barış, sağlık, huzur ve ferah içinde yaşamasını savunur ve bu amaçla çalışmalar yürütür. Suriye’de yaşayan tüm insanlar gibi Çerkeslerin de Suriye’nin daha demokratik, daha müreffeh bir ülke olmasını isteme ve bu uğurda mücadele etme hakları vardır. Lakin, Suriye’de yaşayan Çerkesler, yaşanan bu savaşın tarafı değildir. Küçük bir kısmı muhalefet ya da iktidar kanadında, yaşananlara taraf olsalar dahi, bu durum Suriye’deki Çerkeslerin yukarıda kısaca değinilen ve başta Rusya Federasyonu ve Türkiye Cumhuriyeti olmak üzere, tüm uluslararası unsurlar tarafından kabul edilmesi gereken haklarına halel getirmez. KAFFED için önemli olan, Suriye’de yaşayan Çerkeslerin muhalif ya da iktidar yanlısı olmaları değil, öncelikle insan olmaları, en temel insan hakkı olan yaşam hakkına sahip olmaları ve özelde de Çerkes olmalarıdır. Sayın Başkan, KAFFED, yaşanan iç savaş nedeni ile arada kalan, imkansızlıklar içinde sığınıklara hapsolmuş durumda yaşamak yada işlerini, evlerini, geçmişlerini, kurulu düzenlerini artlarında bırakarak belirsizlikler içinde Suriye’yi terk etmek zorunda kalan Çerkeslerin durumunu hem tarihsel trajedimizin devamı, üçüncü bir sürgün hem de, aynı zamanda, anavatanımız Kafkasya’ya dönmelerinin önünü açacak acı da olsa bir şans olarak değerlendirmektedir. KAFFED, bu amaçla, Rus – Kafkas Savaşları sonrası, 1864 Büyük Çerkes Soykırımı ve Sürgünü ile, Çerkesleri vatanlarından kopararak dünyanın dört bir tarafına savuran Çarlık Rusya’sının tarihi mirasçısı ve devamı olan Rusya Federasyonu yönetimine, büyükelçilik, konsolosluk, dışişleri bakanlığı gibi tüm resmi kanallar üzerinden ulaşmayı denemiş, yapılan görüşmeler ve yazılan mektuplar ile Rusya Federasyonu’dan gerek tarihi, gerek büyük devlet olmanın gerektirdiği insani sorumlulukları gereği, kendi anayasasında da koruma altına alınan Çerkeslerin haklarına riayet etmesini, hiç bir önkoşul ya da uygulanması neredeyse imkansız uzun ve zorlu prosedürler dayatmaksızın başta Suriye’de yaşayanlar olmak üzere tüm Çerkeslerin vatanlarına dönmelerinin önündeki engelleri kaldırmasını ve teşvik edici özel önlemler almasını talep etmiştir. Suriye’de yaşayan vatandaşlarının acil durum tahliyesi için hazırlıklar yapan Rusya Federasyonu, tarihsel ve anayasasından kaynaklanan resmi sorumluluklarından daha fazla kaçmamalı ve derhal, Kosava örneğinde olduğu gibi, Suriye’de yaşayan Çerkeslerin de güvenlik içinde tahliyesini ve sağlıklı bir şekilde vatanlarına dönüşlerini sağlamalıdır. Rusya Federasyonu merkezi yönetimi, öncelikle ve derhal, bugüne kadar kendi imkanları ile Suriye’den çıkarak vatanına dönen ve bundan sonra dönecek Çerkesler için özel önlemler almalı, federal bütçeden acil durum fonları oluşturarak, Kafkasya’daki cumhuriyetlerimizde kısıtlı yerel imkanlar ve yardımsever insanlarımızın destekleri ile asgari ihtiyaçları karşılanan Çerkeslere barınma, gıda, sağlık ve eğitim gibi temel hizmetleri vermeye başlamalı, kısa vadeli eylem planları hazırlayarak, kardeşlerimiz için rehabilitasyon programları oluşturmalı, ivedilikle istihdam koşulları yaratmalıdır. Değerli Başkan, Sizin de yakından takip ettiğinizden emin olduğumuz, yukarıda kısaca özetlediğimiz tüm girişimlerimize, tüm çabalarımıza rağmen, maalesef, Rusya Federasyonu bugüne kadar hiç bir somut adım atmadığı gibi başvurularımıza tatmin edici, elle tutulur cevaplar da vermemiştir. 61 derneği ve binlerce üyesi ile temel amacı Çerkes halkının çıkarlarının korunmasına ve Çerkes halkının gelişimine hizmet etmek olan KAFFED, demokrasiye bağlılığını ve yasalara saygısını bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da özenle muhafaza edecektir. Bununla birlikte, KAFFED Yönetim Kurulu, Suriye Kriz Masası ve DÇB Yönetim Kurulu üyelerimizin katılımı ile gerçekleştirilen toplantıda, yapılan değerlendirmeler sonucunda, Rusya Federasyonu’na ilettiğimiz taleplerimizin, sivil toplumun en demokratik enstrümanlarından biri kullanılarak, Rusya Federasyonu Büyükelçiliği (Ankara) önünde yapılacak bir “BASIN AÇIKLAMASI” ile bir kez daha ve daha yüksek bir sesle dile getirme zorunluluğunun hasıl olduğu da tespit edilmiştir. Bütün faaliyetlerimizde olduğu gibi, omuzlarımızda taşıdığımız ağır yükün ve sorumluluklarımızın bilinci ile 5 Ocak 2013 Cumartesi 15:00’de Karyağdı Sokak, Çankaya, Ankara adresinde mukim Rusya Federasyonu Büyükelçiliği önünde gerçekleştireceğimiz basın açıklaması da yasalar çerçevesinde, hak arayışımızın yanlış algılanmasına izin vermeyecek düzey ve üslupta olacak, nefret ve şiddet içerikli söylem ve eylemlerden uzak durulacaktır.p> Sayın Başkan, Başta şahsınız ve görev arkadaşlarınız olmak üzere, bölgenizdeki tüm insanlarımızın, temel amacı, öncelikle Suriye’deki kardeşlerimiz olmak üzere, Çerkeslerin kayıtsız şartsız vatanlarına dönmelerinin önündeki engellerin kaldırılması ve teşvik edilmesi talebimizin, Rusya Federasyonu merkezi yönetimine duyurulması olan basın açıklamasını izlemek ve destek vermek için anılan gün ve saatte Rusya Büyükelçiliği önünde olma arzusunu taşıyacağından ve yönetiminizce gerekli seyahat hazırlıklarına hızla başlanacağından eminiz. Anılan toplantıda, ayrıca, 31 Aralık 2012 Pazartesi günü, her bir derneğimizin kendi bölgesinde, eğer var ise elçilik, konsolosluk gibi Rusya Federasyonu’nun resmi ofisleri önünde, yok ise dernek yönetimlerimizin uygun bulacağı diğer mekanlarda aynı amaç, içerik ve üslupta, benzer basın açıklamaları yapmasına karar verilmiştir. Bu hususun da, yönetiminizce hızla değerlendirilerek gerekli hazırlıkların yapılmasını ve planlayacağınız etkinliğe dair mekan, saat vb bilgilerin genel merkezimiz ile paylaşılmasını rica eder, çalışmalarınızda başarılar dileriz. Saygılarımla. Murat CANLI Genel Sekreter nanKaffed
Çerkes Derneği Burs Fonu Katkılarınızı Bekliyor!
Burs Fonu Katkılarınızı Bekliyor! Geçen sene Çerkes Derneği tarafından başlatılan burs kampanyası ile ilgili olarak; şu ana kadar yapılanlar ve bundan sonra yapılmak istenenler aşağıda bilgilerinize sunulmuştur.p> Öncelikle, ayda 10 TL diye yola çıktığımız kampanyaya destek veren ve katkısını esirgemeyen siz değerli hemşehrilerimize teşekkürlerimizi sunuyoruz. Geçen sene katkı ve katılımlarınız sayesinde 13 üniversiteli gencimize ayda 100 TL burs verilmiştir. Burs için baktığımız temel kriterler ise; başvuru yapanların Ankara' da okuması, başarılı olması ve maddi gelirinin aylık 1.500 TL ve altında olmasıdır. Üç gencimiz; Turizm (G.Ü.), İstatistik (H.Ü) ve İlahiyat (A.Ü) bölümlerinden mezun olmuşlardır.span>p> Şu an burs almaya devam eden öğrencilerimiz ise; ODTÜ, Gazi, Hacettepe ve Ankara üniversitesi olmak üzere; felsefe, turizm, tıp, diş hekimliği, mühendislik, beden eğitimi, fen bilgisi öğretmenliği, resim iş öğretmenliği, ziraat ve fizik öğretmenliği gibi bölümlerde eğitimlerini sürdürmektedirler.span>p> Bu sene, 10 öğrencimizle burs kampanyamıza devam ediyoruz. Burada siz kıymetli hemşehrilerimizin konuya göstereceği ilgi, etrafınızdaki insanlarla paylaşmanız büyük önem taşımaktadır. Süreklilik arzeden desteklerinizi bu gençlerimiz için esirgemeyeceğinizi ümit ediyoruz.span>p> Ayda sadece 10 TL ile siz de bir gencin eğitimine destek olabilirsiniz. Geleceğimize çok geç olmadan ŞİMDİ sahip çıkmalıyız.span>p> Çerkes Derneği Burs Hesabı: Garanti Bankası Maltepe Şubesi Şube Kodu: 114 Hesap No: 6297293 IBAN: TR 27 0006 2000 1140 0006 2972 93 p> Derneğimizden kredi kartı ile otomatik ödeme talimatı verilebilmektedir.p> nanAnkara Çerkes Derneği
Aydan Çelik’in “Bir Tur Versene” adlı albüm kitabı çıktı
Değerli yazar-çizer/ karikatür sanatçımız Aydan Çelik'in "Bir Tur Versene" adlı albüm kitabı çıktı. Sami Korkut'un "Çerkes Fıkraları" kitabında yaptığı büyük beğeni toplayan çizimleri ile de yakından tanıdığımız değerli sanatçımızın başarılarından mutluluk duyuyor, bu güzel yeni kitabı için kendisini kutluyoruz. Bisiklet Yazıları/Çizileri Aydan Çelik Görsel Yönetmen: Murat Celep Tasarım ve Uygulama: Ömer Durmazp> "Bisikletin selesine oturan her canlı, vuslata ermiş âşık misali kör olur. Ve dünyayı, olduğu gibi değil, olmasını istediği gibi görür." Bisiklet nedir? "Eşitliktir: Bazen o sizi taşır, bazen siz onu. Özgürlüktür: Ferman padişahın, dağlar bizimdir. Kardeşliktir: Bir ağaç gibi tek ve hür öte yandan. Tevazudur: Estağfurullah beri yandan. Çocukluktur: Hayatla izdivacın balayı günlerinden. Aylaklıktır: Akreple yelkovana nispet. Sükûnettir: Ne der filozof: 'Gürültü zekâyla ters orantılıdır.' İdraktir: Hepimiz Gogol'ün Paltosu'ndan çıktık. Rüyadır: Üç yaşında başlar, hayat boyu sürer. Hayal gücüdür: Durduğunda devrilir. Dengedir: Statükoyla alakasız. Şeytan arabasıdır: İtaat mi, o da kim? Aşktır: Her bahar sırtınızı ürpertir. Libidodur: Düz duvarlar sizindir. Bahardır: Papatyalarla aynı nebatattan. Yazdır: Yaz yaz bitmez bir metnin iki noktası. Kıştır: Her mevsim Vivaldi. Kendisidir: Doğan görünümlü Şahin değil. Devrimdir: Gerçekçi olur imkânsızı ister." Bisiklet Manifestosu'ndan Bi Tur Versene bir çeşit albüm kitap. 1990'ların ortasından beri yoluna "bağımsız bir çizer-yazar" olarak devam eden Aydan Çelik çiziyor, yazıyor ve bisiklet üstünde çocukluğunu arıyor... "Entelektüel, tarih meraklısı, kapitalizm karşıtı, çevreci değil tam anlamıyla ekolojist, sporsever, tabii ki en önemlisi yazar ve çizer. Çok yönlü aydınların, eski deyimle 'ilim-irfan' sahibi insanların azaldığı bir çağda iyimser bir merakla ortalıkta dolaşan biridir Aydan Çelik. Yine de bunlar onu özgün kılmaya yetmez. Onu farklı kılan şey, tüm bunları hırs, kibir barındırmadan, bilgiyi araçsallaştırmadan, salihane bir merakla okuması, yazması, çizmesi, anlatması." -Bağış Erten-, Eurosport Türkiye Yayın Koordinatörü (Tanıtım Bülteninden) nanKaffed
4 aile KAFFED Suriye Kriz Masası Tarafından Kamptan Alındı
Pasaportsuz olarak Türkiye’ye girdikleri için kampa gönderildikleri bilgisi alınan 12 kişiden oluşan 4 Aile, Kriz Masası Üyesi ve Gaziantep dernek başkanımız Hakan Aydemir tarafından kamptan alınarak, Gaziantep’te konaklattırılmış, ihtiyaçları giderilmiş olup, Afşin dernek başkanımız Adnan Özdemir’in tahsis ettiği evlere yerleştirilmek üzere Afşin’e gönderilmişlerdir. p> Kamuoyuna saygı ile duyurulur. p> KAFFED SURİYE KRİZ MASASI p> nanKaffed
Suriyeli Çerkesler İçin
KARDEŞ KARDEŞİ İÇİN VARDIR... Kaynak: Kaffedp>Kaffed