Süleyman Yançatoral

Süleyman Yançatarol... Çerkes sorunuyla uzaktan veya yakından ilgilenip de bu ismi duymayan yoktur sanıyorum. Üniversite yıllarından başlayarak derneğimizin çatısı altında hangi etkinlik düzenlendiyse, hangi soruna çözüm arandıysa mutlaka Süleyman oradaydı. Engin birikimi ile olaylara sağ duyulu yaklaşır, en karmaşık problemlerin analizini herkesin anlayabileceği şekle getirir ve taraflar arasında uzlaşı sağlardı. O, muhacerette halkımızın yetiştirmiş olduğu en büyük teorisyendi. +''+ Çerkes halkının sürgün edilişinden bu yana gecen zaman içinde en kapsamlı, en anlamlı etkinlik olan ve Ankara Kafkas Kültür Derneği'nin kuruluşunun 25. Yılı nedeniyle düzenlediği "25. Yıl Şenliği", Vatanımızdan sürülüşümüzün 125. Yılını odak alan ve Adığelerin yaşamakta oldukları tüm ülkelerin temsilcilerinin katıldığı "125. Yıl Etkinlikleri" adıyla tarihe geçen etkinlikler onun projeleriydi, gerçekleştirendi. 12 Eylül sonrasında bir araya gelemediğimiz bir dönemde insanlarımızı bir araya getirmek, maneviyatlarını yükseltmek amacıyla içerikli ve coşku dolu toplantılar düzenler, korkulacak bir şey yok, mesajını verirdi. O, zamana göre kendisini yeniler, dünya olayları içinde halkımızın yerini olması gereken yere oturturdu. Çerkes halkını çok sevmesine karşın yaptığı tahlillerde daima bilimselliği ön planda tutar, duygu ile bilimsel gerçeği birbirine karıştırmamak için özen gösterirdi. Güzel bir olayla karşılaştığı zaman bunu herkes ile paylaşır, doyasıya onun coşkusunu yaşardı. Olumsuzluklarda ise aklın yol göstericiliğine sığınır, bizim bu olaydan yara almamamız için yol gösterirdi. Bilime, bilimselliğe o denli inanıyordu ki, en büyük ideallerinden biri de derneğimizin çatısı altında çalışacak, bilimsel araştırmalar yapacak daimi bir bilimsel kurul oluşturmaktı. Süleyman'ın ödün vermediği düşüncelerinden biri, belki de en önemlisi Çerkes halkının kendi kaderini anavatanında tayin etme, düşüncesiydi. Nerede ve hangi ortamda bulunursa bulunsun ulusal kimliğini her şeyin üstünde tutar, bu kimliğin sorumluluğunu duyardı. Dilimizin, örf ve adetlerimizin korunabilmesi için anavatana dönüşün mutlaka gerçekleştirilmesi inancıdaydı. Konuşmalarında, dönüşün ertelenemez zorunluluğu ana temayı oluştururdu. Anavatan dışında yaşamakta olan halkımızın hızlı bir şekilde yok olduğunu bilimsel verilerle gözler önüne sererdi. Adığey Cumhuriyeti'nde çıkarılan yasaları, etkinlikleri yakından takip ederdi. Özellikle Dönüş, Adığe Dilinin Devlet Dili olması gibi yasalar çıkarıldığında, devlet güvencesi altında yaşamanın doyulmaz tadını duyumsamıştı. Geçen aylarda Adığey'de düzenlenmiş olan "Fesıjapşi" (Hoş geldiniz) toplantısında Cumhurbaşkanı Sayın Carım Aslan'ın yaptığı konuşmayı kasetten defaatla izlemiş, Anayurt dışında yaşayan Adığelere verdiği mesajdan etkilenmişti. Adığey'de birlikte bulunduğumuz süre içinde her gün parlamento binasına gider, orada Adığe bayrağının dalgalanışını gururla seyrederdi. O, sadece Çerkes halkı için çalışmadı. Başında bulunduğu Özürlüler Kurumu'nda, Devlet Bakanı Hasan Gemici'nin söylediği gibi, "Cumhuriyet tarihinde özürlüler için yapılamayan pek çok etkinliği gerçekleştirdi." Halkımız özverili, çalışkan, her gittiği yere mutluluk ve coşku götüren, değerlerine sıkı sıkıya bağlı olan bir evladını yitirdi. Ben ise kelimenin tam anlamıyla bir dostumu, bir arkadaşımı yitirmenin acısını duyuyorum. Süleyman'ın bize bıraktığı düşünceler yolumuzu aydınlatacak. Onun amaçlarını gerçekleştirmek için tüm gücümüzle çalışacağız. Allah'tan rahmet diliyorum. +''+Mevlüt Atalay

Kafkas Derneği Etkinlikleri Üzerine

Nart: Sayın Başkan, Kafkas Derneği Genel Merkezi'nin çalışmaları ve hemşehrilerimiz tarafından zaman zaman sorulan bazı hususlarla ilgili görüşmek ve okurlarımızı bilgilendirmek istiyoruz. Bu yıl gerçekleştirmek üzere hazırlık çalışmalarını yapmakta olduğunuz etkinlikler hakkında bilgi verebilir misiniz? +''+ Muhittin Ünal: Sadece 1999 yılı için hazırlık çalışmalarını yapmakta olduğumuz etkinliklerden önemli gördüklerimi şöylece özetleyebilirim: 22 Mayıs 1999 tarihinde DSİ Genel Müdürlüğü toplantı salonunda Kafkasya'dan, Ürdün'den ve Türkiye'den konuşmacıların katılacağı, tüm dernek ve şubelerin çağrılı oldukları Büyük Çerkes Sürgünü'nün 135. Yılı Anma Toplantısı . 20 Haziran 1999 tarihinde Balıkesir'de yapılacak olan 20'den fazla derneğin ve çok sayıda hemşehrilerimizin katılacağı Güney Marmara Kafkas Kültür Etkinliği . 4 Temmuz 1999 tarihinde Tokat'ta gerçekleştirilecek olan,keza çok sayıda derneğin ve hemşehrilerimizin katılacağı 1. Kuzey Anadolu Kafkas Kültür Etkinliği. Haziran- Ekim 1999 tarihleri arasında Kafkasya'ya yapılacak 4 ayrı bölgeye yönelik toplu tanıtım seyahatleri. 4-11 Eylül 1999 tarihleri arasında Bodrum'da Dünya'nın tüm Kuzey Kafkas Kültür Dernekleri'nden gelecek olan 18- 25 yaş arası gençlerimizin tanışma ve tatil etkinlikleri. 31 Aralık 1999 tarihi ile 1 Ocak 2000 tarihlerini kapsayacak şekilde ve çok sayıda katılımla yeni çağı Kafkasya'da karşılamak üzere bir turizm etkinliği . iki ayrı belgesel çekiminin bu yıl içerisinde tamamlanması. Kuzey Batı Kafkasya televizyonlarının ortak yapımcılarından oluşan bir ekiple, Türkiye'de 5 ayrı tanıtım toplantısının çekimi ve diasporadaki yaşamın Kafkasya'daki insanlarımıza daha sağlıklı olarak aktarılması. Bu yıl içerisinde 6 ila 8 kitap yayımlanması. vakıf kuruluş çalışmalarının tamamlanması İlk etapta aklıma gelenler bunlardır. 1998 yılında Uzunyayla'da gerçekleştirilen 1. Kafkas Kültür Etkinliği'nin gelenekselleşeceği söylenmişti. Bu etkinliğin devamından vaz mı geçildi, neden iki yer tercih edilmiştir? Uzunyayla Kafkas Kültür Şenliği'nden vazgeçmiş değiliz. O etkinlik gelenekselleşecek ve devam edecektir. Ancak her yıl değil iki yılda bir düzenlenecektir. Uzunyayla –Göksun köylerinin ev sahipliği yaptığı geçen yıl düzenlenen etkinliğin yapıldığı yerde önemli alt yapı eksiklikleri vardır. Bu eksikliklerin giderilmesi de 7-8 milyar TL. sının üzerinde bir gideri gerektirmektedir. Oldukça büyük olan bu rakam derneklerimizin gücünü aşmaktadır. Dolaysıyla yavaş yavaş alt yapı eksikliği tamamlanacak ve 2000 yılında aynı tarihte ve aynı yerde veya daha uygun bir yerde 2. Uzunyayla Kafkas Kültür Şenliği biraz da ekonomik boyut kazandırılarak ve hiç kimseye yük olmadan yapılacaktır. Uzunyayla etkinliğinin bu yıl yapılamayışının bir başka nedeni de zaman probleminden kaynaklanmaktadır. Bundan böyle 4 önemli bölgesel etkinlik düzenleyeceğiz. Derneklere bağlı ekiplerin okul sorunlarının bitimi ile en verimli zamanları Haziran ayı başı ile 15 Temmuz arasıdır. Bu tarihler arasına 4 etkinliği sığdırmak kabil olmadığı gibi zamanla bıkkınlık da verecektir. Bu nedenle bir yıl ikisini, takip eden yıl da diğer ikisini düzenlemek daha akılcıdır. Yapılacak etkinlikleri sayarken iki tane belgeselin tamamlanmasından bahsettiniz. Bunları biraz tanıtır mısınız? Belgesellerden bir tanesini Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim üyelerinden sayın Doç. Dr. Sevda Alankuş ve ekibi ile birlikte hazırlıyoruz. Türkiye ve Ürdün çekimleri tamamlandı, Kafkasya, Suriye ve İsrail çekimlerini de bu yıl tamamlayacağız. Türkiye bölümü geçen yıl Prens Ali'nin atlı seyahati sırasında çekilmişti. Katılmış olduğu Ankara kısa metrajlı belgesel yarışmasında finale kaldı. Şu aşamada Ürdün çekimlerinin montaj ve alt yazı çalışmaları devam etmektedir. Belgeselin ikincisi, Amerika'nın CNN televizyonu için yapılmaktadır. Belgesel, Türkçe ve İngilizce olmak üzere iki dilde hazırlanacaktır. Prens Ali'nin atlı yürüyüşünü esas almakta ve Çerkesler'in tarihini, medeniyetini, köklerini, Kafkas-Rus savaşlarını, sürgün olayını diaspora yaşamlarını ve Çerkesler'in bugünkü temel sorunlarını işleyen, 60 dakikalık bir yapımdır. Belgeselin senaryoya esas metinleri; Muhittin Ünal, Erol Taymaz, Sevda Alankuş, Çetin Öner tarafında yazılmıştır. Film müziği için çalışmalar vardır. İlk çekimler bu hafta Kafkasya'da başladı ve 3 ay içerisinde her şey bitecektir. Bu yapımın bütün masraflarını Prens Ali karşılamaktadır. Gençlerimizin tanışması ve iletişim tesis etmelerini sağlamak üzere Bodrum'da düzenleyeceğiniz tatil programı için gençler arasında endişeler mevcuttur. Bu etkinliği başka yerde yapamaz mıydınız? Bizler elli yaşından sonra Dünya Kafkas Dernekleri'nin yöneticilerini ve bir kısım üyelerini tanıdık. İstiyoruz ki siz gençler daha yirmi yaşlarında iken tanışın ve iletişim tesis edin. Geleceğimiz sizlersiniz. Yurt dışına gitme, doktora yapma, lisan geliştirme, iş bulup çalışma normal öğrenim yapma gibi bir çok konuda da yararına inanıyoruz. Bodrum oluşu özel bir maksattan kaynaklanmamaktadır. Orada oteli bulunan bir hemşehrimizin uygun fiyatlar ile imkan sunması ve dışarıdan gelecekler için daha çekici olması kararımızda etken olmuştur. Hem dinlenmek hem eğlenmek ve hem de arzulanan iletişimi tesis etmek için uygun olur diye düşündük. Bir hafta süre ile 300-400 gencimizi misafir edebilecek güzel bir Çerkes köyümüz olsa idi de orada yapsaydık. Ya da daha uygun bir yerde benzeri bir tesis olsa da orada yapsaydık. Henüz vakit geçmiş değildir. Var ise öyle bir imkan hemen öneri getirin ve değerlendirelim. Bodrum tanrı yazgısı değildir, önemli olan ihtiyaca cevap verebilecek yer bulmaktır. 6-8 arasında kitap yayımlayacağınızı söylediniz. Bu kitaplar hangileridir. Sakınca yok ise söyleyebilir misiniz? Hiçbir sakıncası yoktur. İlk kitabımız çıktı. Özdemir Özbay tarafından hazırlanan "Dünya Mitolojisi ve Nartlar", diğerleri de sırası ile: Bitmeyen Umutlar ll., Bir Rus subayı olan Torno'nun anıları, Gürcü kökenli bir Rus subayının 1856-1864 arası son savaşlar ve sürgün olayını anlatan bir kitabı, Abhaz Çocuk Masalları, Lakoban'ın yazarı olduğu Abhazya ile ilgili bir kitap, Kurtuluş Savaşı'nda Çerkesler'in Rolü adlı kitabın 2. Baskısı ile Abazaca ve Khabardeyce sözlükler sıradadırlar. Burada bir hususu özellikle belirtmek istiyorum; her bir kitap için, bir hemşehrimiz gönüllü olarak, finans katkısında bulunur ise kitap yayım işimiz o denli olabilecektir. Bu vesile ile katkı yapan hemşehrilerimizi de herkese tanıtabileceğiz. Kafkas Derneği'nin şubeleşme çalışması hangi aşamadadır? Bu durumu yeterli buluyor musunuz? 20 şube olarak teslim aldığımız Kafkas Derneği'nde bir şubeyi kapattık ve bugün 32 şubemiz vardır. Şube adayı 11 ayrı Dernek ile de temasımız vardır. Maksat şube sayısını arttırmak değildir. Önemli olan yeterli iletişim tesisi ile giderek kurumlaşmaktır. Bu nedenle son zamanlarda kurulan Derneklerden bazıları başvurduğu halde yeterli taban olmadığından şube yetkisi vermedik. İki yılda hemşehri yoğun şubeler kazandık. Şubelerimiz önemli bölümü ile günübirlik ve iyi bir diyalogumuz vardır. Birlikte güzel çalışmalar yapıyoruz. Buna karşın şubelerimizde ne yazık ki istediğimiz hareketlilik sağlanamadı. Bu sorun öncelikli gündem mademizdir. Klasik kültürel çalışmalar dışında yapmayı hedeflediğiniz etkinlikler nelerdir? Bu çalışmalar dönüş sorunumuz dahil belli başlı problemlerimize ne oranda katkı yapacaktır? Çok kapsamlı bir soru. O nedenle basitleştirerek birkaç konuya ve çözümlerine temas etmekle yetineceğim. Kuzey Kafkasya'da binlerce yıllık mazileriyle otokhton halklar olduğu tartışma götürmez olan Çerkesler'den özellikle Kuzeybatı Kafkas kökenlilerin çok büyük çoğunluğunun, Dünya'da eşi emsali görülmemiş büyük bir soykırımına ve sürgüne tabii tutuldukları, (Çeçenistan, Dağıstan ve Osetya'da bu oran bir hayli düşüktür.) Anavatanları dışında ve öz kültürlerinden gün geçtikçe uzaklaşarak yok olmaya doğru çok süratle gittikleri ancak bu durumun hem kendi insanımızca hem de Türk ve Dünya kamuoyunca yeterince bilinmediği bir vakadır. Çok önemli olan bir diğer husus da Abhazya, Adığey, Karaçay-Çerkesk, Kahabardey-Balkar ve Kıyı boyu Şapsığ bölgelerindeki Kuzey Kafkas kökenli nüfusun çok az olduğu gerçeğine ve tüm Kafkasya'daki ekonomik yetersizliğin giderilmesine çözüm bulunma zorunluluğudur. Yüzyılların getirdiği birikmiş sorunları çok kısa sürede çözebilmenin mümkün olmadığının farkında olarak bazı çalışmalar yapmanın gayreti içerisindeyiz. DÇB tarafından UNPO ve Birleşmiş Milletler nezrinde yapılan çalışmalar, kongreler, çekimini yapmakta olduğumuz belgeseller, ileriye yönelik planladığımız iki belgesel, geniş katılımlı bölgesel etkinliklerimiz ve yayınlarımızın ortak hedefi, öncellikle kendi insanımızı bilgilendirmek ve daha sonra da Türk ve Dünya kamuoyunu bilgilendirmek ve ortak çözümlere doğru elbirliği ile gitmektir. 21 Mayıs Sürgününü anma etkinliklerinin düzenleniş amacı da tüm Dünya'nın imkanlarını seferber ederek yardımına koştukları Kosovalılar'ın dramıyla kıyaslanması kabil olmayan ve 135 yıl önce halkımızın yaşadıklarını insanlarımıza ve kamuoyuna açıklıkla anlatmak ve Kafkasya'nın ihtiyacı kadar insanımızın Anavatana dönüşüne katkıda bulunmaktır. Dönüşün ne denli hayati öneme sahip olduğunu bilmek tek başına fazlaca bir anlam taşımıyor. Bunu gerçekleştirebilmek ve diğer sorunlarımızı çözebilmek için 3 şeyi yapmak zorundayız. Diyasporada ve anayurtta örgütsel birlikteliğimizi bir an önce tamamlamak. (Derneğimizin çalışmaları bu doğrultuda olmasına karşın ne yazıktır ki ısrarla engel olunmak istenmektedir. Birlikteliğe katkı yerine bölünme teşvik edilmektedir.) Ekonomik ve siyasal yönden güçlü bir toplum haline gelmek. (İşadamlarımızın Kafiad'ı kurmaktaki maksatları tümü ile ekonomiktir. Elbette ki çalışma kuralları da iş dünyasının geçerli kurallarıdır. Bu yıl başlatılan ve dernekler dışında ama hem derneklere yakın hem de laik-demokrat çizgide yer alan değişik siyasal partilere mensup ve çalışmalarını dernekler dışında yürüten 7 kişilik siyasi insiyatif grubu ve 35 kişilik danışma grubunun oluşturuluş maksadı da seçimlerde tavır birliği sergileyerek siyasi alanda etkin hale gelmektir. Kısa sürede önemli mesafe kat edilmiştir. Bu grup, katılımı arttırarak çalışmalara devam edecektir.) Kuzey Kafkasya'nın ve Kuzey Kafkasyalıların dününü ve bugününü bilimsel araştırmalar ve yayınlar ile Dünya Kamuoyunun önüne sermek ve uygulanabilir çözüm önerileri ortaya koymak. (Bugüne kadar pek çok hemşehri yazar 120 civarında kitap yazmışsa da içlerinde bilimsel değer taşıyan azdır. İşte bu nedenle bilimsel çalışmalar ve araştırmalar ile Çerkes Halkı'nın geçmişini, yaşamakta olduğu sorunları tüm dünyaya anlatmak önemli bir eksiklik olup çözebilmek için bilimsel araştırmalar yapacak ve ileride ihtiyacımız olacak alanlarda Vakfımızı kuruluş aşamasına getirdik.) Soru kapsamında daha çok şey söyleyebilirim. Ancak özetlemeye çalıştığım şeylerin gerçekleşmesi halinde sonuçlar kendiliğinden gelecektir. Ne var ki, söylediğim hususlar kısa zamanda ve kendiliğinden gerçekleşebilecek şeyler değildir. Sabır, planlı ve uzun süreli çalışmaları gerektirmektedir. Bizi eleştirenlerden en önemli farklılığımız da zaten bu noktada başlıyor. Sormayı düşündüğümüz daha birkaç soru vardı. Ancak derginin sınırlı sayfalarında daha fazla yer ayıramayacağımızdan devamın daha sonraki sayıya bırakmak üzere sizi ilave edeceğiniz başka bir husus var mıdır? Kafkas Derneği, ülke bütünlüğüne sıkı sıkıya bağlı, laik demokrat bir çizgisi olan, dünya kültürünün önemli bir parçası ve belki de temel direklerinden birisi olan, Kuzey Kafkasya kültürünün yok olmaması için çalışan, hiçbir şekilde gizlisi saklısı olmayan demokratik bir kitle örgütüdür. İstihbarat birimleri de dahil herkese kendimizi en açık şekilde tanıtmaya ve her türlü soruya cevap vermeye hazırız. Bizi yeterince bilmeyen ve birikimleri itibari ile bilmesi de mümkün olmayan kişi ve kuruluşların yalan yanlış yorumlarının gerçek yapımız ile uzaktan yakından bir benzerliğinin olmadığının özellikle bilinmesini istiyorum ve sizlere de teşekkür ediyorum. Bize zaman ayırdığınız ve açıklamalarınız için biz de size teşekkür ediyoruz.  +''+Kaffed

Dirmit Gulya

Dirmit Gulya Abhaz halkının tarihsel süreç içerisinde yetiştirdiği en önemli insanlardan biridir, Abhaz dili ve edebiyatının temelini atmış, onu yüceltmek için olağanüstü çaba harcamıştır. +''+ Dirmit Gulya, 21 Şubat 1874 tarihinde, Abhazya'nın Varça köyünde dünyaya geldi. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonunda Abhazlar Osmanlı'ya sürüldüğünde, Gulya ailesi de Trabzon'a geldi. Osmanlı topraklarında bir yıl geçirdikten sonra Abhazya'ya geri döndüler ve Azyübja Köyü'ne yerleştiler. Dirmit Gulya 1883'de Akua'daki Dağlılar Okulu'nda öğrenime başladı. 1889'da Goride'deki Kuzey Kafkas Öğretmenler Semineri'ne katıldı. Annesi ve babasyny kaybettiği için seminere devam edemedi ve bundan sonra kendi kendini yetiişirmeye karar verdi. Dil öğreniyor, geziyor, gözlemlerde bulunuyor yani yaşayarak öğreniyordu. Halky yakyndan tanyyor, onlarla kaynaşmasını biliyordu. Böylece Abhaz aydynlarynyn içinden halk önderi olarak sivrildi. Gulya'nın amacı; Abhaz kültürünü yeniden canlandırmak, bunun için her şeyden önce en büyük problemleri olan eğitim ve öğrenim problemini çözmekti. 1891'de Gürcü Tarihçi Macavaryan'ın yardymıyla ilk kez halka inen bir Abhaz alfabesi hazırladı ve ders kitapları yazdı. 1912'de Abhaz edebiyatının ilk basılı ürünü olan "Arpızbey-Abhüzbe Rüşku-Delikanlı ile Genç Kızın Kitaby" isimli ?iir kitabını yayınladı. Aynı yıl Gürcistan'da şiirleri, Ajüaynraalakuaey Axizır-tarakuaey adyyla toplu halde basıldı. 1919'da Apsnı-Abhazya adlı bir gazete çıkardı. İlk Abıha Tiyatrosunu yazan Gulya, İkinci Dünya Savaşı günlerini yansıtan piyesler, şiirler de yazmıştır: Sara Syxuştaara-Benim Ocağım (1955) adlı şiiri, Çauratagalan kıta-Sonbaharda Köy poemi ve Anavurkua-Gölgeler adlı felsefi ve psikolojik piyesi bu çaly?malaryna örnek verilebilir. Gulya, ?iirlerinin ve bilimsel çaly?malarynyn yany syra yüzü a?kyn öyküsü ve Kamaçyç adly romany ile Abhaz nesr'ine yön vermi?tir. Abhaz kadynynyn ya?antysyny anlatan ilk Abhaz romany olmasy Kamaçyç'yn en önemli özelli?idir. Ayryca eser, Abhazlaryn geleneksel ya?antylaryny, törelerini, törensel kutlamalaryny, at ve silah kültürünü, dü?ün ve cenaze törenlerini, danslaryny, ?arkylaryny yansytmasy bakymyndan son derece ilginçtir. Gulya birçok sava? ve kahra-manlyk öyküsü de yazmy?tyr. Hara Hkavkaza-Bizim Kafkasyamyz, Axatsa-Erkek ve Afyrxata-Kahraman en güzel örneklerdir. 1950 yylyndan sonra özellikle ?iire a?yrlyk veren Gulya'nyn di?er bazy eserleri de ?unlardyr: Abryskil, Ajutwaa Ryhatyr Eykut?a?a-Atalarymyzyn Birbirlerine Saygyly Davrany?lary, Ajut-Geçmi?, Yu?ütit A?xakua-Da?lar Çiçeklendi(?iir), Atüm Jyüen At-zaka-Yabancy Gök Altynda, Sypsyadgil-Yurdum... Gulya 7 Nisan 1960 tarihinde hayata gözlerini yumdu. Ölümünden sonra Ti-flis'teki Bilimler Akademisi'nin Abhaz Dili Edebi-yaty ve Tarih Enstitüsü'ne ve Abhazya'nyn Tam? Köyü ortaokuluna Abhaz Ulusal ?airi D.Gulya ady verildi. Bütün eserlerini toplayan bir kitaplyk in?a edildi ve Sohum'da gömülü oldu?u yere büstü dikil-di. Gulya ö?retmendi, ?airdi, yazardy, redaktördü, tiyatrocuydu, oyun yazaryydy; kysa-casy Gulya tarihin karanlyk sularyna gömülme-mek için azgyn dalgalarla bo?u?an Abhaz Ulusunun önderiydi. CANIM YURDUM Benim tatly, canym yurdum, Ne var? Ne oldu? Ne arıyorsun? Bir şeyini mi kaybettin? Neden böyle üzgünsün?! Karşıya gidenleri mi dert ediyorsun? Yoksa denizin ötesindekiler için mi kaygılısın? Işığım, canım yurdum! Neden böyle üzgünsün? Okuma-yazmam yok diye mi utanıyorsun? Yoksa başka bir şeye mi içerliyorsun? Işığım, canım yurdum! Neden böyle üzgünsün? Dirmit Gulya, 1920+''+Nejan Huvaj

Şöyle Bir Aşkınız Olmalı: Belgelemek, Görüntülemek…

Çerkeslerin konu edildiği; 'Kalan' ve 'Orada Ölmek' adlı iki belgesel ile birçok başarılar elde eden genç yapımcı Sayın Eylem Er ile yapmış olduğumuz röportajı okuyucularımıza sunuyoruz. +''+ Eylem kendinden biraz bahseder misin okurlarımıza? Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesini Halkla İlişkiler Bölümünden mezunum, aslında henüz bitiremedim; iki dersim kaldı, onları verince mezun olacağım. "Hayal Mahsulleri Ofisi" adında üç ortağımla birlikte kurduğumuz, organizasyon, prodüksiyon ve reklam işleri yapan bir ofisimiz var. Çerkesler ile ilgili bir belgesel çekimine nasıl karar verildi? Ben geçen sene yaklaşık bir yıl boyunca Can Dündar ve ekibi ile İnönü belgeselinde çalıştım. Bülent Çaplı' nın o dönem Ankara Üniversitesinde Öğretim üyesi olması ve belgeselin yapım aşaması çalışmalarının okulda olması nedeni ile o yazımı okulda geçirdim. Herkese kısmet olmayacak şekilde hocamla aynı odayı paylaşarak bu çalışmanın içerisinde yer aldım. Sayın Sevda Alankuş zaten Fakülteden benim hocamdır, kendisinden de ders almış olmam nedeni ile önceden tanışıklığımız vardı. O dönem okuldaydım ve uygulamalı televizyon dersi alıyordum. Bu dersi tamamen kendi isteğimle alıyordum. Normalde Halka İlişkiler öğrencileri bu dersi almazlar. Bu derslerin amacı uygulamalı projeler yapmaktır. İster drama ister belgesel çekersin; ama benim belgesele olan ilgim nedeni ile bu dalda çalıştım ve bundan önce de 'Son Meyhaneci' adında bir belgesel hazırlamıştım. Bu belgesel Almanya Nürnberg' de Oddsy Prize' a layık görülmüştü. Sevda hocam da benim belgesellere olan ilgimden ve bu konuda yapmış olduğum çalışmalardan haberdardı. Taner Baltacı ve Emrah Bakkaloğlu arkadaşlarım da belgesel konusunda çalışıyorlardı. Ve bir ortak proje olsa da beraber çalışsak diye kendi aramızda konuşuyorduk. Dediğim gibi yaz tatilinde bizler okulda iken Sevda hocam 'Uygulamalı Televizyon Dersi' ni veren hocamıza giderek kendi kafasında olan projeyi anlatmış ve bu konuda kiminle çalışabileceğini sormuş. Hocam da böyle bir iş için gönüllü olabileceğimizi ve beraber çalışmak için bir fırsat aradığımızı bildiğinden bizim adlarımızı vermiş. Bu da Sevda hocanın fikrini bize açmasına vesile olmuş. Sevda hocam bir gün Ürdün' den atlı bir birliğin Türkiye' yi geçerek Kafkasya' ya gideceğini, söyledi -bu arada bizler Çerkesler gerçek anlamda kimlerdir, tarihleri nedir, yaşam tarzları nelerdir, yani hiç bir konuda bilgimiz yoktu- ve "-sizler bu işlerle uğraşıyorsunuz ve bunu belgesel olarak çekerek belgelemek ister misiniz" dedi. Biz de büyük bir hevesle, gerek böyle bir konuda çalışacak olmaktan gerekse üçümüzün bir konuda çalışma isteğinden dolayı, bu öneriyi kabul ettik. 'Kalan' ın çekimlerine başlamanızdan ve ilerleyişinden bahseder misin? 'Kalan' ın çekimlerine başlamak için önce gideceğimiz köyü seçmek gerekiyordu. Bu köyün seçiminde herhangi özel bir kriterimiz yoktu, atlıların güzergahı üzerinde olması dışında. Belgeselin çalışma alanı olarak Kayseri ili Karaboğaz köyünü seçtik. Bu köye iki gün öncesinden gittik. İstedik ki hazırlıkları görelim, Prensin gelişini ve karşılamayı alalım ve bakalım neler elde edeceğiz. Çünkü neler olacak hiçbirşey bilmiyoruz. Hazırlıkları çekmek için gittiğimizde gördük ki çok fazla bir hazırlık yok. Hazırlık yok derken asla bu işi önemsemedikleri için değil, heyecanları gerçekten var fakat bunu hayata yansıtmak gibi bir durumları yok, çünkü çok önemli bir çabaları var; yaşam gailesi. Karaboğaz' da çekimleri sürdürdük, Prensin buraya gelişini beklemeden bir önceki köye giderek köye gelişini oradan itibaren çekmeye başladık. Köye girişi ve karşılamayı görüntüledik. Ben orada Ali ve onunla beraber gelen ve bence bu heyecanı asıl tadanlar ile beraber oldum. Bence en görkemli gece bu gece idi. Ertesi gün de köyden ayrıldılar. Biz de Ankara' ya döndük. Burada beni çok heyecanlandıran bir şey vardı; Çerkes olmamasına rağmen, Ali' nin Çerkeslere vermiş olduğu destek ve bunun karşılığında da başka bir ülkede yaşayan ama Çerkes olan insanların heyecanları. Ben bunu rüya olarak nitelendiriyorum yani bir şey hayal etseler herhalde bunu hayal edebilirlerdi diye düşünüyorum. Yaşlıların, Çerkes kıyafetleri içerisinde gelen atlıları köylerine girerlerken izlemeleri, Çerkes halkın onları karşılamaları, herkesin yüzündeki o gülümseme ve mutluluk çok açık bir şekilde göze çarpıyordu. Demek istediğim tıpkı eski günlerdeki gibi, Çerkes kıyafetleri giymiş, kılıç kuşanmış, atlı gençlerin orada yaşayan ve bunları sadece hayal edebilecek olan Çerkes halka ne ifade ettiğini gözlerinden okuyabilirdiniz. Burada yaşadıklarım sizleri daha rahat anlamama neden oldu. Çok güzel bir gece geçirildi ve sabah atlıların yollarına devam ettiler. Ve sonra köylüler tüm doğallığı ile kendi hayatlarına geri döndüler. Bizim, Türkiye ayağı olarak nitelendirdiğimiz belgesel ismi 'Kalan' da, çizdiğim bu portreyi anlatıyor. Öncesini, karşılamasını ve sonrasını, yani kalanını. Benim bu belgesel nedeni ile gördüğüm bir yapı var; Türkiye' deki köylerde yaşanılan Çerkeslik düğünler ile sınırlı. Doğal hayatta hangi köy Çerkes köyü diye sorup yanına da bir Türk köyü koysalar, bu kadar içinize girmiş olmama rağmen inanın bir ayrım yapamam. Birinden biri çıkıp Çerkesçe konuşmadığı sürece, ki çok fazla konuştuklarını da söyleye-me-ye-ce-ğim. Ben belgesellerin röportajları için kendilerine Çerkesçe konuşabileceklerini söylememe rağmen hiç kimse bunu tercih etmedi. Elde ettiklerimiz Taner' in, be-nim ve Emrah' ın çok ilgimizi çekti. Orada Ali ile tanıştığımda kendisine bu belgeselin Ürdün ayağına ilişkin fikirlerimi söyledim ve bizi bu konuda maddi olarak destekleyip desteklemeyeceğini sordum. Kendisi seve seve bunu yapacağını söyledi. Ankara' ya döner dönmez Türkiye ayağının kurgularını çalışmaya başlarken ben bir yandan da Ürdün ayağına ilişkin yapım çalışmalarına giriştim. Nerede kalabileceğimizi, kimlerle görüşebileceğimize ilişkin detayları düşünürken, Sevda hocam ve Waleed Todd bana Ürdün' deki Çerkes derneklerinin bu işi organize edebileceklerini söylediler. Çünkü bunun için gereken maddi olanaklara sahiptiler. Onlarla bağlantıya geçtik. Türkiye' ye ilişkin yaptıklarımızı ve Ürdün' e ilişkin planlarımızı anlattık ama bunu için uçak biletinden kullanacağımız kasete kadar yardıma ihtiyacımız olduğunu ve bunları sağlamaları durumunda bizim de bu belgeseli maddi bir talepte bulunmadan çekmek istediğimizi belirttik. Yazış-malar, telefon görüşmeleri sonucunda, bunu kabul edeceklerini söylediler. Bürokratik engeller de atlatıldıktan sonra ben, Emrah, Taner, Walled Todd ve Sevda hocam ile birlikte Ürdün' e hareket ettik. Kafkas Derneği' nin bize hep inandığını düşünüyorum. Bize bizim arzuladığımız değeri gösterdi. Hani bunlar öğrenci, bu işte amatörler demeden elinden gelen her şeyi yaptı. Bizi çok hoş karşıladılar. İndiğimiz gibi derneğe gittik ve dernekte 'Kalan' ın gösterimini yaptık. Burada amacımız kendimizi konuşarak ifade etmek yerine, yaptığımızı ortaya koyarak, bunun Ürdün ayağını yapmaya geldiğimizi anlatmaktı. Ama ne yazık ki bizi karşılarken ki samimiyet ve güler yüzlülüğü belgeseli izledikten sonra bize gösteremediler. Çünkü inanamadılar, Türkiye' de bu şekilde yaşayan Çerkeslerin olamayacağından bahsettiler. Burada bir parantez açmalıyım; 'Kalan' şu şekilde başlar; köyün hali, köyün süreğen yaşamı, atlıların gelişi, akşam eğlencesi ve akabinde köyde bir önceki gün bıraktıkları yerden hayatlarına devem eden insanlar ve finalde omzuna küreğini almış ve işine doğru gitmekte olan adamın görüntüsü ile son bulur. Çünkü ne kadar görkemli ve mutluluk verici bir gece geçirilmiş olsa da geriye kalan budur. Ama bu fotoğrafa inanamadı Ürdün' de yaşayan Çerkesler. Çünkü onlar Ürdün' de çok başka koşullar altında yaşıyorlar ve Çerkesliklerini yaşatıyorlar. Dediğim gibi bize tepki gösterdiler ve bizim ile sürekli tartıştılar. Hatta aralarından bazıları, "-sizi buraya kim gönderdi, sizi kim böyle yönlendirdi, bunlar yanlış görüntüler bunlar gerçek olamaz yoksa bizi de mi böyle göstereceksiniz" diye eleştirdiler. Biz de onlara bunun Türkiye' deki görüntülerden sadece birinin olduğunu ve belgeselin bunu yansıttığını, bizim bu görüntüleri yorumsuz olarak aldığımızı belirtik. Ayrıca Ürdün' deki yaşamı görüntülemeye geldiğimizi ve onu görüntüleyip belgelemek istediğimizi belirttik. Bir de belgesel de bize konuşmamız için, yaşlılar, bakanlar, önde gelenler ile görüşme ayarlamaya çalışmamalarını istedik. Bizim istediğimizin Çerkes halktan olan insanlarla röportajlar yapmak olduğunu dile getirdik. 3 gün boyunca bu konuyu tartıştık ve elimize kamera bile almadık çünkü bize inanmadılar. Tam burada Hasan Hurma' nın (o dönem Amman Çerkes Derneği başkanı) adını anmadan geçemeyeceğim. İlk günden beri bizle beraber oldu ve bizim için büyük bir gayret sarf etti. Ancak 3. günün sonunda kamerayı elimize alabildik ve çekimlere başlayabildik. Burada Ürdün Televizyonunun katkıları da büyük oldu. Kraliyet bize bir araç tahsis etti. Toplam sekiz gün kaldık Ürdün' de. Burada da çok keyifli vakit geçirdik. Çerkes gençlerin gittiği Ahli Club' ta Türkiye ayağının gösterimini yaptık. Buraya Gelen Çerkes gençlerle çok keyifli vakit geçirdik. Çoğu bizim yaşlarımızdaydı zaten. Benim için çok özel zamanlardı. Bundan sonra Türkiye' ye kasetlerimiz ile geldik. Ve buraya gelince inanılmaz bir şeyin farkına vardık ki, orada çekimde kullandığımız kasetler eski teknoloji idi ve Türkiye' deki stüdyolarda bu sistem ile çalışmanın olanağı yoktu. TRT dahil her yeri aradık ama kurgulama yapabileceğimiz böyle bir sistemle çalışan yer kalmadığını gördük. Bu süreç 4 ay aldı ve sonunda kasetleri Ürdün' e tekrar göndermeye karar verdik. Kasetler Ürdün' de yeni teknoloji kasetlere kaydedilip bize geldi ve bu da yaklaşık bir 3 ay sürdü. Çekimler Aralık' ta yapılmıştı. Kasetlerin gelmesi ve bizim kurguya başlamamız Haziran' ı buldu. 'Orada Ölmek' te böyle bir süreçten sonra tamam-landı. Ürdün ayağı olan Orada Ölmek adlı belgeselin içeriğinden bahseder misin? Orada Ölmek Çerkeslerin anavatanlarının uzağında Ürdün' de etnik özelliklerini koruyarak sürdürdükleri hayatın hikayesi. Bir çeşit gitmek mi zor kalmak mı öyküsü... Ürdün' de olmak onlara rahatsızlık vermekle de Kafkasya için uğraşmak ve orada yaşamak istiyorlar. Şu an ben ko-nuşurken kullanacağım kelime-yi seçerken ki ikilemi onlar da yaşıyorlar. Ürdünlü mü, Ürdünlü Çerkes mi, Çerkes mi? oldukları ikilemi. Bun bunu orada açıkça gördüm. Oraya ihanetle yapmakla birlikte Kafkasya özlemi var. Ayrıca, belgeselde hiçbir üst metin yok, sadece röportajlardan oluşuyor. Belgesellerin katıldığı festivalleri ve aldığı ödüllerden bahs eder misin? Türkiye ayağı olan 'Kalan' (15 dk.) ile 10. Ankara Film Festivali' ne katılmıştım. Burada finale kalmış ama dereceye girmemişti. 'Orada Ölmek' (20 dk.) Aydın Doğan Vakfı 11. Genç İletişimciler Yarışmasına katılmıştı. Buradan çok sevin-dirici bir şekilde: 'En İyi Haber Belgeseli' dalında 1.lik ödülünü aldı. İfsak' da da ilk 5 arasına girdi. Son olarak da 11. Uluslararası Ankara Film Festivali' nde öğrenci belgeselleri kategorisinde 1. ödülüne layık bulundu. Tabi bunların hepsi çok sevindirici çünkü her şeyden önce "sözünüzü" söylemeyi başardığınızı ispatlıyor. Ayrıca bu festivaller sayesinde pek çok kişi tarafından izlenme olanağı buluyor. > Bu belgeselin bu kadar ilgi değer görmesini nasıl değerlendiriyorsun? Benim bir ilgi kaygım yok. Çünkü ben bu işi sadece kendim istediğim için yapıyorum. Ben bu belgeselleri bir televizyon kanalı için ya da bir yerde gösterilmesi için yapmadığım ve bundan maddi bir çıkarım olmadığı için belgeselin gösterimi yapıldığı yerlerde aldığı sonuçlar beni tatmin ediyor. Ürdün' de anlattığım o üç gün sonunda çekip geri dönmememizin de nedeni buydu. Çerkes-lerin yani bu belgeselin konusunu oluşturan etnik topluluğun bunu doğru bulması önemli. Belgesellerdeki beğeni, bir filmi izledikten sonraki beğeni ile aynı şey değil. Önemli olan doğru olması ve belgeleyici olması. Bu benim için önemli olan tarafıdır. Beğenim yok derken şunu da belirtmeli; birerbir bir beğeni kaygım yok ama tabi ki derece alıyor olması, bir yapımcı olarak benim için önemli. Çerkeslerin yaşamından birşeyler verebilmiş olması ve bunu anlatabilmesi, benim Ürdün' de kokladığım havayı sen izlediğin zaman sana koklatabilmesi, benim için temel. Taner ve Emrah için de bu aynen geçerli. Biz hep bu açıdan değerlendirdik olayı. Elbette izlenilebilir olması çok önemli. Yani kısacası, demin de söylediğim gibi "sözünü" söyleyebilmiş olmasıdır esas olan. Eklemek istediklerin var mı? 'Kalan' ve 'Orada Ölmek' in peşinden koşmaya devam edeceğim daha katılmadıkları bir çok festival ve uluslararası yarışma var. Okuyucular sorabilirler; festivallere göndermek ile bu beğeni arasında bir ilişki olamaz mı diye? Bu tamamen kendi emeğimizin karşılığını almak ve diğerlerini sınamak. Bu tür ortamlarda beraber olabilmek çok önemli. Festivallerde bizim gibi işler yapanlar, belgeseli bizim gördüğümüz gibi görenlerle dolu. Aynı zamanda aksi görüşlerle de bu ortamlarda karşılaşmak keyifli oluyor. Ayrıca ödüllendirilmek beni çok mutlu ediyor ve belgesellerde bana yardım etmiş olan insanları arayıp bunu haber vermek, bana yardımlarına teşekkürü, bu şekilde verebilmek bana inanılmaz bir haz veriyor. Hayat bazen tesadüfler ile insana yön verebiliyor. Bende oturup yahu Çerkesler nasıl yaşarlar ne yaparlar diye düşünmemiştim. Sevda hocanın önerisi ile başladı, şimdilik de gayet iyi gidiyor. Şöyle bir aşkınız olmalı; belgelemek, görüntülemek... Ben bunu okudum ve bu işi yapmayı çok seviyorum. Eğer imkanım olur ise gerek Suriye, İsrail ve Kafkasya' da yaşayan Çerkeslerin belgesellerini çekmek istiyorum. Bunun için kendini yetkin ve etkin gören herkesten de destek bekli-yorum. Sayın Eylem Er' e teşekkür ediyor ve çalışmalarında başarılarının devamını diliyoruz. [ Röportaj: Rahmi Lale ]  +''+Eylem Er

Şocentsuk Aliy

Büyük Ekim Devrimiyle birlikte doğan, Khabardey Edebiyatı'nın temelini atmış, yüzyıllardır karanlığın, eğitim-sizliğin baskısı altında ezilegelen halkı için canla-başla çalışmış ve ulusal kültürün gelişmesine büyük katkılarda bulunmuş eşsiz bir ozandır Şocentsuk Aliy. +''+ Bu büyük ozanın ürünler-inde dikkati çeken, işlediği derin düşüncelerin yanısıra anlatımdaki büyük sanat ustalığı ve tüm ezilenlerin dileklerini derli toplu dile getirmeye yönelik olmasıdır. Ashad oğlu Şocentsuk Aliy, 1900 yılında Khabardey Balkar bölgesinde Kuşmızıkhuey köyünde doğdu. Küçükken dedesi ona Kafkas tarihini anlatır, düşüncenin, bilimin önemini kavratır, halk şarkıları söyler, öyküler anlatırdı. Aliy, okul çağına gelince, İslam din adamlarının Bakhsan'da açtıkları okula gider. Oradaki çok sevdiği öğretmeni, Tsağo Nuriy, derslerde bilimin, eğitimin, ana-dilin anlam ve önemi üzerinde duruy-ordu. Aliy, bu öğretmeni sayesinde dilini, ulusal tarihini, efsane ve de-stanları daha derinlemesine incelemeye, kavramaya başlar. Nuriy'in büyük kat-kısını, Adığece'yi derinlemesine öğretmiş olmasında, Türkçe meramını anlatabilir hale getirmesinde değil, ulusal tarihin, bilimin, okuma-yazmanın büyük öne-mini kavratmış olmasında, karanlıktaki bir insanı aydınlığa çıkarmanın ne denli büyük bir görev olduğunu takdir ede-bilmesinde aramak ve görmek gere-kir. Aliy, bu hocasının önder-liğiyle, 1915 yılında, Dağıstan'da Temir-han-Şura'da açılan öğretmenlik kur-suna katılır. Üstün başarısı nedeniyle, 1916 yılında da Kırım'daki öğretmen okuluna gönderilir. Burada kendini tümden bilime ve çalışmaya verir ve dil-leri, ulusların tarihlerini, edebiyatlarını daha derinlemesine öğrenir. Rusya'da Şubat 1917 Bur-juva Devrimi gerçekleşir fakat, emekçiler umduklarını bulamazlar. Dalavereyle başa geçen burjuvazi, devrimcileri hapsetmeye başlar, terör ve açlık du-rumu daha da kötüleştirir. Bu karışık-lıklar sırasında Aliy, Kırım'dan Türkiye'ye gider. Orada kendini, Türkçe'ye ve edebiyata verir, Fran-sızca'yı iyice öğrenir. Türkiye'deki Adığe bilim adamlarıyla ilişki kurar, onlara çalışmalarında yardımcı olur. Anayurt-larından uzak olsalar da, anadillerinin, kültür ve edebiyatlarının gelişmesi için uğraş veren bir grup Adığe, o günlerde İstanbul'da Adığece için bir alfabe hazır-layarak efsanelerini, destanlarını, tari-hlerini okuyup yazmaya başlarlar. Çe-şitli yayınların yanısıra Adığece olarak "Ğuaze" adlı bir gazete yayımlarlar. Bu grupla ilişki içinde olan Aliy, onların çal-ışmalarından sevinç duyuyor, yürek-leniyordu. Türkiye'de yaşayan Adığelerin (bugün orada olanların da) en büyük sorunları ulusun yok olması, anadillerini, törelerini, kültürlerini, ulu-sal karakterlerini yitirmekte oluşlarıydı. Adığeler belirli bir yere bir arada yer-leştirilmiyor, kendi anadilleriyle okuyup yazacakları okullar açamıyorlardı. Bu durumdan büyük üzüntü duyan Aliy, o dönemlerde yazdığı "Türk Bahçesinde" adlı şiirinde de bunu dile getiriy-ordu:   Bir yaz akşamıydı Garip başım kucağımda Ulusumu düşünerek Türk bahçesinde geziniyordum. Önümde güzelim güzellere Karayılan örneği, rastladığımda Tanışmak istedim, sorduğumda Janpago ve Setenay idi güzeller. Gözümün nuru Janpago'ya Derdimi anlattığımda İlk armağanım selamımı bile Almadı, Adığece anlamadı.   Anayurda duyulan özlem ve bağlılığı anlattığı "Nane"(Anne) şiirinde ise şöyle diyordu Şocentsuk Aliy:   Bilir misin ki bu küçücük oğlun Deniz kıyılarında ürkek ve titrek Yaban topraklarda öksüz ve yetim Atılıp durur kayalarına özlemle Bir tek gün bile yok burada Bana Oşhamafe'yi aratmayan Bir anne de yok burada Anne, sen gibi beni okşayan. Şiirlerinde duygusal olmaktan çok gerçekçi olan Şocentsuk Aliy, 1919 yılında anavatan-ına döndü. Orada Büyük Ekim Devrimine ulaşmak için yapılan çalış-malara katıldı. Bakü'de açılan politik kursları bitirdikten sonra Dağıstan'da uğraşlarını sürdürdü. 1923 yılında Nalçik'te öğretmen okulunu bitirerek kendi köyünün okuluna öğretmen olarak döndü. Özlemini çek-tiği, kendini adadığı görevi -ulusal gen-çliğin eğitimi çalışmalarına- Büyük Ekim Devrimi ile kavuşmuştu. Bu devrimden sonra köyler, okullarına ve öğretmen kadrolarına kavuştu. En önemlisi, önceden saygınlığı olmayan Adığe dilinin alfabesi hazırlandı, onunla yapıtlar yayımlandı ve okullarda oku-tulmaya başlandı. Toplum yaşamındaki değişmeleri sevinçle karşı-layan ozanın en saygı duyduğu şey, Büyük Ekim Devrimi ve onun emekçil-ere sağladığı haklardır. Fakat ozana göre bu yeni yaşam, yenilikler kendiliğinden oluşmayacaktır. Bu yeni yaşamı kuracak ve geliştirecek olanlar emekçiler ve genç kuşaklardır. İşte ozan gençliği özgürlükçü yola bunun için çağırıyordu: Kalk Adığem, çabuk uyan! Sarıl özgürlüğe, kucakla. Ölümsüz armağanlarla Ödüllendirsin bizi Vatan Ozanın en büyük özlemi, halkını bilime yöneltebil-mekti. Ancak bu yolla ay-dınlanabilirlerdi. Bilimin önemini işçi kitlesine kavratabilmek için yaşamda gördüğü herşeyden yararlanmayı ve de-ğerlendirmeyi iyi biliyordu. Ozanın o zamanlar yazmış olduğu "Arkadaş Hajı-kare Ulaştı Amacına", "Öğrenci Khabardey Öğretmen", "Karahalk", "Ga-zetenin Yakınmaları" gibi şiirleri bunu çok iyi kanıtlıyor. "Öğrenci Khabardey Öğretmen" şiirinde; öğretmenin yaşam anlayışına, çalışmalarının başarısına, yurduna gelecek mutluluğun emeğe bağlılığına değiniyor. Bununla amacı; köylülere, öğretmenin kendileri için canla başla çalıştığını anlatmak ve öğ-retmenin emekçilerin öncüsü olduğunu göstermekti. Çok yaşa Genç Adığenin Bilgilerini yücelten, Göz kamaştıran ödülleri emeğiyle Biz emekçilere kazandıran. Küçük yazı dili-büyük yıldızımız, Vurun karanlığa çekilsin başımızdan, Bilgisizliğin kara bulutu Açsın yüzünü güneşin. Korkmadan, çekinmeden Gerçeği silah seçin, Eğitelim küçük Hasanş'ları, Vatan için emekçi yetişsin. Emekçinin düşün açıklığını, yaşam görüşünü değiştirebilecek etken, hergün eline geçecek bilimsel yazılardır. Bu anlamda Şocentsuk'un "Karahalk Gazetesinin yakınmaları" şiiri oldukça ilginçtir. Anadilinle üç hafta oku Beni çağır gelirim, Yabancılaşmadan biz Kardeş olup çıkarız. Beni çağıran iyi arkadaşların Çokluğuyla taşarım. Açarak kanatlarımı Bulutlara daha tez ulaşırım. Eğitim alanında düşülen yanılgıları bağışlamayan ozan, eleştirilerinde ödün vermiyordu. Eksiklikleri sert bir dille eleştirir, bunların bir açıklık kazanmasını, herkesin anlamasını ister ve düzeltilmesini önerirdi. O her zaman öncü ve gerçekçi olmuştur. Görevi, sanat ustalığını kullanarak emekçi topluma yararlı olmak, onları yönlendirmek ve onlara güven kazandırmak olmuştur. Şocentsuk, şiirlerinin yanısıra makale de yazmıştır. Makalelerinde de, şiirlerinde olduğu gibi, ulusunun yükselmesi ve kalkınması için yapılması gereken işlere değinmiştir. Onun için en büyük amaç, yeni yaşamın koruyuculuğunu üstlenecek gençliği okutmak ve eğitmek olmuştur. Adığe dilinin güçlenmesi, kolay bir edebiyat dilinin oluşturulması ile ilgili sorunları içeren makaleleri 1925-1926 yılları arasında "Karahalk" gazetesinde yayınlanmıştır. İslamiyetçi geçinenler, o dönemlerde, anadilin anlamsızlığını savunuyor, Adığe diline ve okullarına cephe alıyorlardı. Bunlara karşı Şocentsuk'un amacı, dilin öneminin anlaşılmasını sağlamak, güçlenmesi için kitlelerin çalışmaya yönelterek edebiyat dilinin kuruluş ilkelerini saptamaktı. Ozanın savlarına göre, eğer dili üzerinde çalışmalar yapılırsa "Dili dil olmayacak hiçbir halk yoktur yeryüzünde". Yani halkın ya da ulusun kendine özgü sözcüklerinden yararlanılırsa konuşulan dil, edebiyat dilinin kökenini oluşturur. Dilin güçsüzlüğüne etki eden, yazılı olarak kullanılmaması ve o dili konuşanlar arasında ekonomik, kültürel bağların güçlü olmamasıdır. Ozan, bir ulusta değişik lehçelerin konuşulmasını, bu bağların güçlü olmayışıyla kanıtlamak istiyor. Şocentsuk bunu Rusça ile örnekliyor; Ruslar küçük feodal prenslikler halinde yaşarlarken Rusça'nın da değişik lehçeleri vardı, dillerinin bugünkü durumu başarılı çalışmalarına bağlıdır. Ozana göre, dilin güçlenmesi, geçerlilik kazanması, güzel, güçlü, etkili sözcüklerin öğretmenler ve bilim adamları tarafından yazılarda kullanılmasına bağlıdır. Bunun yanında, bir ulusun edebiyat dilinin kurulmasında, geçen çağlara ait dilin güzel, etkin, güçlü sözcüklerini içeren, onlarla yoğrulmuş efsanelerin önemi büyüktür diyen ozan, efsanelerin korunmasını ve gerekli değerin verilmesini istiyor. Her ulusun yazılı edebiyatına başlangıç nazım türüdür. Khabardey ozanları da yaşamı daha derin olarak açıklama uğraşısına katılıyorlar ve nazım türünün diğer janrlarından da yararlanmaya başlıyorlardı. Bu dönemde (Ekim Devrimi'nden önce Paş'e Beçmırze'nin çalışmaları hariç) destan janrının öncülüğünü yapan Şocentsuk Aliy'dir. 1927 yılında yazdığı "Yaban Ellerde" adlı destanda vatandan göç eden Adığelerin, Türkiye ve Arap devletlerindeki acıklı durumlarını ve vatana olan özlemlerini anlatıyordu. Ozanın yaşamdan kopuk olmaması onu derin düşünmeye zorlamıştır. Şiirleri ile emekçinin o çağlardaki yaşantısını, gereksinmelerini ve düşüncelerini gerçekçi bir anlatımla dile getirmesini bilmiştir. Onun için ozanın sanat ürünleri bugün de geçerlidir, gelecekte de geçerliliğini koruyacaktır. Sovyet Cumhuriyetleri kısa bir zaman içerisinde halkçı iktisadı düzelttiler, yüz binlerce çiftçi kollektif çalışmayı ve sosyalist ekonomi ilkelerini benimsedi. Yeni düzenle Khabardey-Balkar Cumhuriyeti'nde de büyük yatırımlar yapıldı, sanayileşmeye önem verildi. Bunun yanında ulusal kültürde de büyük aşamalar oldu. Enstitüler, teknik okullar açıldı, ana dil ile yayınlanan gazetelerin tirajları arttırıldı. Bu başarılar Khabardey Edebiyatının güçlenmesiyle doğrudan ilişkilidir. O yılların ozanlarının esinlendiği kaynaklar ise, toplumculuk, sanayileşmenin ve makineleşmenin ilerlemesi, Adığe köylülerinin kavuştukları güzel yaşam ve üretimin artmasıdır. O yıllarda Şocentsuk Aliy, kendi köyü Kuşmızıkhuey'de öğretmenlik yapıyordu. Çeşitli yerlerde öğretmenlik ve okul direktörlüğü yaptıktan sonra 1936 yılında görevinden ayrılıp Nalçik'e yerleşti. Ve "Khabardey-Balkar Ozanlar Birliği" ile çalışmaya başladı. Gece gündüz demeden yaşlı ozanlara yardım ediyor, genç ozanları yetiştirmeye çalışıyordu. Bu sıralarda Paş'e Beçmırze'nin şiirlerini derleyerek yayına hazırlamış, Kajer Yindris ile Hakhupaş'e Amırkhan'ın şiirlerini yayınlatmıştır. Ozan, zamanının çoğunu genç ozanların yetiştirilmesine ayırıyordu. Aynı yıllarda Khabardey Edebiyatına katılan genç ozanlar Tav Boris, Beykul Barisbiy, K'uaş Bet'al gibi ozanlar Şocentsuk'un öğrencileridir. O, bunlara her an öncülük yapıyor, ürünlerini düzenleyerek basıma hazırlıyordu. Bu işlerin yanında, Araştırma Enstitüsü Derneği'ne yardımcı olmaya çalışıyor, köylerde de bu derneklerin kurulmasına uğraşıyor, gençliği edebiyat çalışmalarına özendirmeye çabalıyordu. Öğrencilerden derleyerek yayınlattığı yazılar bunun en güzel kanıtıdır. Şocentsuk'un önemsediği, yapıtlarında belirtmek istediği sadece çok sevdiği Sosyalist Ülkesi'nin ilerlemesi, kalkınması, insanların çalışkanlığı ve kavuştukları güzel yaşam değildir. O, her şeyi ile yaşamı daha geniş anlamlı, daha derinlemesine anlatmayı kendine amaç edinmiştir. Kendi ulusu gibi dünyadaki ulusların tümünün de özgürlüğe kavuşması gerektiğini düşünerek, Asya, Avrupa ve Afrika'da ezilen ulusların özgürlük savaşına büyük saygı duymuştur. Onlar için elinden geldiği kadar çalışmaya hazırdır. O yıllarda Aliy, dünya ve doğanın görüntülerinin anlatımına ayrı bir özen göstermeye başlamıştır. Khabardey edebiyatında olmayan peyzaj şiir akımını başlatma, onu edebiyatın geçerli bir kolu haline getirme çalışmaları ile ozan yeni bir başarı sağlamıştır. Doğanın, ülkesinin görünüşünün tanıtılması ile Sovyet insanının sevincini, ülkesindeki gelişmeleri, köylerin ve kentlerin görüntüsündeki değişiklikleri bir araya getirerek kaynaştırmıştır. "Sonbahar", "Mayısta", "Nalçik", "Park" şiirleri bunun örnekleridir. Ozanın her şiirinde gerçekçiliğin ve sanat ustalığının yanı sıra olayları somutlaştırdığını görüyoruz. Onun için Şocentsuk, peyzaj şiirleri ile Khabardey Edebiyatına yeni bir güç kazandırmıştır. Şiirlerinin yanında Şocentsuk Aliy, 30'lu yıllarda destanlar ve öyküler de yazmıştır. "Kış Gecesi", "Tembot'un Geçen Günleri"destanları ile "Bir Ölçek Un" ve "Armut Ağacının Altında" öyküleri aynı yıllarda yayınlanmıştır. Bu edebiyat ürünlerinde genelde, geçmiş yıllarda toplumun özgürlük için uğraşları anlatılmaktadır. Çoğu tamamlanamamışsa da ozanın destanlarının büyük değer ve anlamı vardır. Destan janrının inceliklerini bu denli iyi kavramış olması, "Madine", "Kambot ile Latse" destanlarını ölümsüzleştirmiştir. Şocentsuk Aliy, aynı yıllarda ülkesinde büyük değer kazanan "Ela gözlü", "Hamid", "Ninni" türkülerini de yazmıştır. Bunun yanında eski Adığe türkülerinden birkaç tanesi üzerinde çalışmalar yapmış, Rus türkülerini ve aryalarını Çerkes diline çevirmiştir. Şocentsuk'un sanatta ulaştığı başarı, diğer halkların edebiyatlarını daha iyi anlamasına, diğer ulusların sanat akımlarından da gerektiği gibi yararlanmasına bağlıdır. Bunu kendisi de açıklamıştır. Ozana göre, eserlerinde sanat ustalığı ve ilerleme görüyorlarsa, bunun nedeni önce Adığe efsaneleri ve öyküleridir, sonra da Puşkin, Lermantov, Gorki gibi ozanlardır. Şocentsuk'un çok sevdiği, saygı duyduğu diğer ozanlar da; ünlü Ukrayna ozanı Taras Şevçenko, Oset ozanı Kosta Hetagurov ve (Altın Dede adını taktığı) Paş'e Beçmırze'dir. Khabardey Edebiyatının ilerlemesinde başarı sağlayan ozana, Khabardey-Balkar Muhtar S.S. Cumhuriyeti Yüksek Şurası, 1939 yılında "Khabardey-Balkar M.S.S. Cumhuriyeti'nin Edebiyat Bilgini-Profesörü" unvanını verdi. Savaş yıllarında şiirler yazıp, bunları radyoda okuyarak cepheye giden savaşçılara cesaret vermeye çalışan Şocentsuk Aliy, 15 Eylül 1941 yılında ülkesinin özgürlüğünü korumak için cepheye gitti. Almanlara tutsak düştü ve 1941 yılı sonlarına doğru Bobruysk kenti yakınlarındaki bir kampta, acımasızca öldürüldü. Khabardey Edebiyatı Şocentsuk Aliy'i yitireli 58 yıl oluyor. Fakat onun başlattığı büyük iş –Khabardey Edebiyatı'nın güçlenmesi- yerinde saymıyor, hergün ilerliyor. Khabardey Edebiyatının bugünkü başarısında değerli ozanın payı büyüktür. O, K'ışokue Alim, K'uaş Bet'al, Şocentsuk Adem gibi değerli ozan ve yazarların ulusal şiire kazandırdıkları gücün içindedir. Khabardey nesir edebiyatının ve destan janrının bulunduğu güçte onun izine rastlanır. Şo-centsuk çok yaşamamışsa da, ulusuna kendini unutturmayacak büyük işler başarmıştır. Khabardey Edebiyatının ünlü klasiği Şocentsuk'un şiirleri ve di-ğer yapıtları bu başarısı yüzünden ö-lümsüzleşmiştir. K'uaş Bet'al bunu bir şiirinde şöyle anlatıyor: Değerli şiirlerinin makamıyla Sen Adığe oğullarına öncüsün, Kendin yaşamıyorsan da, tatlı kardeş diliyle Sen aramızdasın, Aliy Bilmiyoruz, kara kurşunla vurup, sesini Neden kestirdi düşmanımız? Yine de sel gibi güçlü dağarcığın Ölümsüz makamlardır, Aliy. İçten şiirlerin, yorulmayan asker gibi Öcünü alıyor bugün de Sanki akına gitmişsin de Bugün dönüşünü bekliyoruz, Aliy. Sen süngüyle toprağa yazarak, Düşmana kavratıyordun acı gerçeği. Güçlü sözlerinle taşlayarak düşmanı Savaştın cephede, Aliy. Tüm heba değilse de değerli ömrümüz, Yedi ömrün olsa ne çıkar, Yarım ömründe bile senin yaptıkların-nicedir Hiç unutmadığımız, Aliy... [YAMÇI, Aylık Sosyo-Kültürel Dergi, Mayıs '77- Şubat '78 Cildi, sayfa 131-171'den Nejan Huvaj tarafından kısaltılmıştır.]+''+Nejan Huvaj

Şapsığ Adığe Derneği (Xase) Çalışmaları

Karadeniz Kıyıboyu Şapsığları Derneği Nisan ayında kuruluşunun 11.yılını doldurdu. Bu zaman içerisinde ve özellikle de geçtiğimiz yılda dernek ne gibi işler başardı? Günümüzde neler yapıyor ve gelecekle ilgili düşünceleri neler? Bu konuda dernek başkanı Mecit Bey ile yapılmış olan röportajı, 23 Mart tarihli Adığe Mak gazetesinden çevirerek yayımlıyoruz... Başkanı olduğunuz derneğin en fazla üzerinde durduğu konu nedir? 1999 yılında ne gibi çalışmalar yaptınız? +''+ 11 yıllık süre içerisinde en verimli çalışmaların geçen yıl yapılmış olduğunu belirtmek isterim. Kıyıboyu Şapsığlarının kongrelerinde alınmış olan bir çok karar geçtiğimiz yıl uygulamaya konulabilmiş, derneğimizin çalışma sistemi ve yapılanma şekli daha iyi bir duruma getirilebilmiştir. Çalışmalarımız sayesinde derneğimizin toplumdaki saygınlığı daha da artmış ve gerekliliği daha iyi anlaşılır olmuştur. Derneğimizin kuruluşunun 10. yılının kutlandığı 29 Nisan 1999 tarihinde, "Rusya Federasyonu" nda öz topraklarında yaşayan küçük halkların özgürlüklerine dair garantiler" isimli federal yasanın Başkan Boris Yeltsin tarafından imzalanarak yürürlüğe girmiş olması bizi çok memnun etmiştir. Bizde kongrelerimizde bu kanunun çıkarılmasını çabuklaştırmak amacıyla almış olduğumuz kararların gereği olarak, yasama meclisi milletvekilleri nezdinde bir hayli çalışmalarda bulunduk. Yasanın ilgili meclislerde girişilmesi esnasında görüş ve önerilerimizi gerekli makamlara aktardık. çıkarılan yasada bizim kimi önerilerimizin dikkate alınmış olduğunu görmekteyiz. Bu kanunu temel alarak "öz topraklarında yaşayan Kıyıboyu Şapsığ Adığeleri'ne dair "yasa taslağını hazırlayıp Krasnodar Eyalet Yönetimine ve yasama meclisine sunduk. 1999 yılında çözüme kavuşturduğumuz diğer bir konu ise Kıyıboyu Şağsığların Sosyo-ekonomik ve ulusal-kültürel gelişmeleri için ihtiyaç duyulan paranın Krasnodar eyalet bütçesinde ayrı bir kalem olarak yer almasını sağlamak olmuştur. Bundan dolayı da Tuapse ve Lazarevsk ilçelerindeki Adığe köylerinin sosyal ve kültürel problemlerinin çözümünde ilerleme sağlanmıştır. Eyalet bütçesinde bu amaçla ayrılmış bulunan 2, 5 milyon ruble (bir dolar şu anda 28, 5 ruble) nin harcanmasında derneğimizle birlikte köy yönetimlerimizde görev almışlardır. Uzun yıllardır arzulamakta olduğumuz Adığey Devlet Üniversitesi' nin Lazarevsk Şubesinin açılışı da geçtiğimiz yıl gerçekleşmiştir. Altı fakülteden oluşmakta olan şubede, anadilimizde eğitim yaptıracak öğretmenler de yetişecek şekilde eğitim öğretim devam etmektedir. Sevinçli bir haberi daha söylemek istiyorum. Geçtiğimiz yıl Adığey Devlet Radyo-Televizyon Kurumu tarafından "TV Şapsugiya" adıyla bir muhabirlik merkezi açılmıştır. Bu merkezin imkanlarının daha da gelişeceğini ve halkımıza yararlı yayınlar sunacağını umut ediyoruz. Geçtiğimiz yılda Krasnodar Eyalet Yönetimi derneğimizce çıkarılan "Şapsugiya" gazetesine maddi yardımda bulunmuş ve bu sayede gazete çalışanlarının aylıkları ödenebilmiş ve gazete düzenli olarak çıkarılmıştır. Bunların dışında geçtiğimiz yıl yine anılarda kalacak etkinlikler gerçekleştirmiş bulunuyoruz. Bu bağlamda derneğimizin kuruluşunun 10. yılını yaygın etkinliklerle kutladık. Kuban'ın saygın ressamı Aysa Hapişt'in resimlerini Krasnodar ve Maykop'ta sergiledik. Tuapse ve Lazarevsk'de "Agiğey'in Yıuldızları" isimli teleşov programlarını gerçekleştirdik. Tuapse ve Lazarevsk ilçelerindeki köylerde Adığey Devlet Tiyatrosu'nun oyunları gösterildi. Tanınmış Kompozitör ve şarkıcı Albert Tlaşe Soçi, Lazarevsk ve Tuapse'de konserler verdi. Adığe köyleri arasında çeşitli spor dallarında yarışmalar düzenlendi. Aynı şekilde köy dernekleri ile köy yönetimleri ve yaşlılar meclisleri de geçtiğimiz yıl unutulmayacak etkinliklerde bulundular. Hacok köyünde düzenlenen "Nartların Ateşi Sönmesin" toplantısı, Tuapse ve Lazarevsk'te Şapsığ öğrencileri etkinlikleri, Şeheçey köyünde düzenlenen anı toplantı, Lazarevsk'te okutulan Mevlid, Şoyuku köyünde Madina Çuntıj'ın evinin duvarına konan anı levha, Hacok'un köy gününün kutlanması bunlar arasındadır. Anlaşılan o ki geçtiğimiz yıl önemli işler başardınız ve kitlenizi memnun ettiniz. Bu çalışmalarda size güç veren neydi? Kimler yardımcı oluyorlardı? Bu çalışmalarımızı yönlendiren ve bize güç veren birkaç etken var. Bunlardan birincisi, derneğimizin kurulması ve kuruluş amaçları doğrultusunda çalışması için bu güne kadar çok insan emek vermiştir. Bunların arasından bugün dünyamızdan ayrılmış olanlara tanrıdan rahmet diliyorum. Onların yaptıkları çalışmalar ve bize bıraktıkları politik deneyimler sayesinde, 1V nci Şapsığ Kongresi'nin bize yüklemiş olduğu sorumlulukları yerine getirebildik. İkincisi ise yönetimimizin çalışma devresinin Eyalet Başkanı Nikolay Kandretonko'nun çalışma devresi ile çakışmasının büyük önemi vardır. O Şapsığların çözümlenmemiş sorunlarını iyi anlamış ve derneğimizin toplumsal –politik gücünün devlet politikası ile uyumlu hareket etmesi imkanlarını yaratmıştır. Eyalet Yönetiminin sorunlarımıza bakış tarzını Eyalet Başkan Yardımcısı N. I. Harçenko kongremize katılarak anlatmıştır. Ayrıca Adığey ile Krasnadar arasındaki iyi ilişkilerin de çok yararını görmekteyiz. Adığey ile Krasnadar eyaleti arasında imzalanan dostluk ve işbirliği anlaşmasında, Adığey'in Kıyıboyu Şapsığları ile sosyo-kültürel ilişkilerini güçlendirmeye verdiği önemi görmekteyiz. Aslan Carım ile Nikolay Kandratenko'nun 1998 yılında bölgemizde birlikte gerçekleştirdikleri gezi de bu iyi ilişkilerin bize bir yansımasıdır. Derneğimiz hem bölgemizde yaşayan diğer halklara, hem de bölge yöneticilerimize ayrım yapmadan herkesin yararına çalışmalar yapmış olduğunu da kanıtlamıştır. Adığey Devlet Üniversitesi' nin Lazarevsk'te açtığı şubede sadece Adığe gençleri değil tüm halkların çocukları okuyacaklardır. Tuapse ve Lazarevsk kaplıcalarının tanıtımı için Adığey'de yaptığımız çalışmalar hepimizin çıkarınadır. Federal ve Eyalet bütçelerinde Şapsığlar için ayrılmış olan ödeneklerden bu köylerde yaşayan tüm insanlar yararlanmaktadır. Şapsığ Adığeleri'nin ezelden beri yaşadıkları topraklarını korumaya çalışmaları, doğanın bize sunduğu zenginlikleri yarar getirecek şekilde işletilmesini istemeleri, ormanlarımızın talan edilmesini önlemeye çalışmaları hepimizin sorumluluğu değil midir? Korumaya çalıştığımız güzel kıyafetlerimiz, şarkılarımız ve danslarımız tüm halkların kültürlerini zenginleştirmiyor mu? Şapsığlarla ilgili Eyalet Meclisine vermiş olduğunuz yasa taslağı ne bakımdan önemlidir? Bu konuda çıkarılmış olan söz konusu federal yasa küçük halkların sorunlarının çözümünü yerel yönetimlere bırakmış olup bu da bence doğru bir karardır. R. F.'nda yaşayan 60 kadar küçük halkın tarihi, kültürel, ekonomik, coğrafi ve politik sorunlarını bir federal yasa bünyesinde çözmek mümkün değildir. Amacımız Şapsığların bölgenin yerli halkı oldukları gerçeğini hiç bir zaman göz ardı edilemeyecek şekilde eyalet meclisine yasa ile tespit ettirmektir. Bu istemimizde hiç bir anormallik yoktur. Yasayı kabul edecek olan Eyalet meclisidir. İsteğimiz yasa görüşmelerine bizim de katılmamızın sağlanmasıdır. Başarıdan söz etmek güzel. Ama her zaman başarının yanında eksiklikler de vardır. Sizin çözemediğiniz sorunlar ve eksiklikleriniz nelerdir? Gerçek yaşamda ve özellikle bugünkü yaşamımızda her şeyin iyi olması mümkün değildir. Şimdiye kadar yaptıklarımızı ve başardıklarımızı anlattım ve bunlar söylenmesi gerekli şeylerdi. Yapamadığımız ve çözemediğimiz öyle sorunlarımız da vardır ki eğer bunları çözemezsek yaptığımız tüm iyi şeyleri de silip götürebilecektir. Adığelerin güzel geleneklerinden ve Adığeliğin bir çok alanı kapsadı-ğından sıkça söz ederiz. Adığelik ulusumuzun paha biçilmez mirasıdır ve hepimiz onunla gurur duymalıyız. Eğer onu gelecek nesillerimize de aktarmak istiyorsak ona aykırı olarak insanlarımızda gelişmekte olan davranışlara karşı ciddi bir şekilde savaş açmalıyız. Köylerimizde hırsızlığın arttığını, kötü davranışlarda bulunanların çoğaldığını, yaşlılara saygının azaldığını, herkesçe tanınan insanlarımızın arkasından yapılan çirkin dedikoduların yaygınlaştığını, yakınlık ve dostluk ilişkilerini kötüye kullananlara gerekli tepkiyi göstermemekte olduğumuzu açıkça söylemeliyiz. Sadece derneğimizin ve yaşlı meclislerimizin gücüyle bu tür olumsuz gelişmelerin önüne geçilemeyeceğini de belirtmek isterim. Bir Adığe'nin isminden öv-güyle söz edildiğinde bundan memnunluk duyuyoruz. Derneğimizin çalışmaları sayesinde bir çok insanımızın yaptığı güzel işler öne çıkarılmış ve topluma tanıtılmıştır. Kanunlara uymayan, halkımızın onurunu zedeleyen insanlara karşı yaptırım manın da zamanı gelmiştir. Adığelik çalışmalarına karşı çıkan ve yasalarla kazandığımız haklarımızı küçümseyen kişilere karşı da etkili tavırlar ortaya koymamız gerekmektedir. Bu bağlamda derneğimizin adli makamlarla ilişkilerini güçlendirmesi gerektiği kanaatindeyim. Kötü davranışlarda bulunanların sayılarının azaltılması için yapacağımız çalışmaların da uğraş alanlarımızın biri olması gerektiğini düşünüyorum. [Röportaj: Haceretbiy Tlehusej] [23 Mart tarihli Adığe Mak Gazetesinden çeviren: İbrahim Çetao]+''+Kaffed

Adığey’de 21 Mayıs

Başbakan Muharbi Tharkaho ile röportaj 21 Mayıs Ulusal Yas ve Anma günü nedeniyle Adığey Başbakanı Muharbi Tharkaho ile yapılan röportajı okuyucularımızın dikkatine sunuyoruz. +''+ Sizce bu günü ne şekilde anmak daha yararlıdır? Anma ve yaş gününün gerekliliğine şüphe yoktur. Ulusumuz nüfus olarak büyük kayba uğramış, yok olmanın eşiğine gelmiştir. Yaban topraklarda ve denizde ölen insanların gerçek sayısını dahi bilmek zordur ve onları unutmamız imkansızdır. Acılarımızı bir nebze olsun hafifleten, Rus Çarının bu suçunun Rusya tarafından kabul edilmiş olmasıdır. Rusya Devlet Başkanı Boris Yeltsin altı yıl önce Kafkas Halklarına yayınladığı mesajında Rus Çarının Kafkasya halklarına uyguladığı zulüm politikasının bir hata olduğunu kabul etmiştir. Bunu Sovyet düzeni ve komünistler söyleyememişlerdir. Bu çağrıyı iyi anlamamız gereklidir. Bu çağrı bugüne kadar Rus-Kafkas savaşları üzerine yapılan tartışmaları da sona erdirmiştir. Birlikte yaşadığımız halkların da tarihimizi iyi bilmeleri için bugüne gereken önem daima verilecektir. Hakkımızda iyi düşünmeyen güçlerin olduklarını biliyoruz. Onların eline koz vermemek için bugünde tüm Adığey halkları olarak birlikte vatanları uğruna can verenleri yadetmeliyiz. Hangi halktan olursa olsun kalbi temiz olan herkesin bugünün önemini anlayacağına inanıyorum. Amaç sizin de söylediğiniz gibi Çarın zulmünü yeniden anılarda canlandırıp birlikte yaşadığımız halka karşı kin ve nefret duyguları yaratmak değildir. Gazete, radyo ve televizyonlarımız yukarıda sözünü ettiğim Rusya Devlet Başkanı'nın çağrısını esas alarak bu savaşta halkımızın uğramış olduğu büyük kayıpları kitlelere iyice anlatmalıdır. Rusya'ya karşı intikam almak gibi bir düşüncemizin bulunmadığı, amacın bu tarihi olaydan gerekli dersleri çıkarmak olduğu bu programların temel fikri olmalıdır. İhtiyacımız olan insanlarımızı birbirlerine daha çok yaklaştırmak ve birbirlerini sevdirmektir. Bu tarihi olaya doğru bir yaklaşım tarzı bulamazsak kendimizden sonraki nesillere de zarar veririz. Buna çok büyük dikkat göstermemiz gerekmektedir. Ayrıca Sovyet düzeninin küçük halklara getirdiği yararları da gençlerimize iyi anlatmalıyız. Kısacası tarihimizi tüm iyi ve kötü yönleri ile gerçeklere uygun olarak öğrenmeliyiz. Kimse bunlara kendince ilaveler yapmamalıdır. Bu savaşta ölenlerin anısına dikilecek olan anıt hala yapılmadı. Neden gecikiyor? Bunu yapmakla kim yükümlü? Başta Bakanlar Kurulu bu işle uğraşmalıdır. Buna harcanacak olan parayı da bulabiliriz. Ancak bana göre Cumhuriyetimizde yaşayan herkes bir ruble dahi olsa katkıda bulunmazsa insanlarımız tarafından anıta vermek istediğimiz anlam yeterince anlaşılmaz. Tüm dünyada üç milyon Adığe bulunduğu söyleniyor. Kişi başına yarım dolar dahi olsa ulusal harcamalar için toplanabilirse yapabileceğimiz şeyleri siz düşünün. Dünyanın her yerindeki Adığeler şunu iyi anlamalıdırlar ki, biz vatan toprağını bu güne değin koruduk. Hiçbir Adığe'yi "sen nereden geldin?, vatanın var mı?" sorusunu cevaplayamayacak durumda bırakmadık. "Adığe'yim" diyen herkes ulusal çalışmalara gücü oranında katılırsa gücümüz artar ve yaptığımız her işin değerini daha iyi anlarız. Söylediğim bu nedenlerden dolayı anıt işini organize etmek Adığe Xase'nin görevi olmalıdır. Kanaatimizce Rus-Kafkas savaşları hakkında gençlerimizin bilgileri yetersizdir. Bu alanda ne yapılmalıdır? On, on beş yıl öncesine kadar bu savaş hakkında konuşamadığımız herkesin malumudur. Bugün şartlar değişmiş olup tarihimizi doğru olarak öğrenme imkanına sahip olmuş bulunuyoruz. Eğitim müdürlüklerimize ve öğretmenlerimize büyük iş düşmektedir. Ekonomik sıkıntılarımızın bu konudaki çalışmalarımızı da aksattığını biliyorum. Ancak şu bir gerçektir ki, ne ekersen onu biçersin derler. Bugün çocuklarımıza vereceğimiz ulusal bilinç, yarın biçeceğimiz ekin olacaktır. Buna maddi olarak değer biçmek mümkün değildir. Tarihimizi iyi öğrenmek amacıyla daha fazla kitap yayınlamalıyız. Gençlerimiz bilim adamları ile bu konuda televizyon programlarında buluşturulmalıdır. Örneğin Abu Shalaho gibi yetişmiş ve alim bir insanla yapılacak olan programlardan gençlerimizin öğreneceği çok şeyler olacaktır. Ben de bu konuda Radyo Televizyon Kurumu ile işbirliği yapmayı düşünüyorum. Gençlerimizi ulusumuzun yüz akı olacak şekilde eğitebilmek için elimizden geleni yapmalıyız. [ Röportaj: Aminat Jacemıko, Adığe Mak 20 Mayıs, Çev: İ. Çetao ]+''+İbrahim Çetao

General İsmail Berkuk

...Bugün parçalanmış görülen bu millet, hayat hadise ve cereyanlarının gelişigüzel sürüklediği ve tarih sahnesine atıverdiği bir insan topluluğu değildir. Bilakis, bu millet, kökleri mazinin çok, pek çok derinliklerinden gelen ve o mazide geniş sahalara yayılmış, bu sahalarda bugünkü medeniyete temel olacak eserler kurmuş ve bırakmış olan bir beşer zümresinin bakiyesidir... +''+ İsmail Berkuk 1306 (1890) yılında Kayseri ili, Pınarbaşı ilçesi, Yağlıpınar (Jereştey) köyünde doğdu. Babası Ali Berkuk Khabardey kabilesinden olup 93 harbinde 25 yaşındayken Kafkasya'dan Türkiye'ye muhacir gelmiştir. Annesi Uğurhan da Khabardey kabilesindendir. Öğrenimini çok büyük sefalet ve zorluklarla İstanbul'da tamamladı. Yaşadığı bu zorlu dönemde hep babasının sözlerini getirdi aklına: "Biz özgürlük ve başarı için yıllarca kanını döken bir milletin evladıyız. Tuttuğumuz işten ölmek var dönmek yok. Oku, ilim sahibi olarak birgün anavatan Kafkasya'ya gideceksin. Kafkasya'da doğan ve oradaki saf, temiz, kahraman Kafkasyalıları görenlerin ve onlarla yaşayanların bir başka yerde mutlu olmalarına imkan yoktur." Gn. İsmail Berkuk, 1910 yılında Harp Akademisini iyi derece ile bitirmiş ve aynı yıl Genel Kurmay Başkanlığında göreve başlamıştır. Daha sonraki yıllarda İran, Kafkas, Irak cephelerinde fiilen bulunan Berkuk, Kurtuluş Savaşı'na kadar olan dönemde "Harp Madalyası", "Kılıçlı Liyakat Madalyası" gibi pek çok önemli madalyalar ve 1927 yılında 4. Kolordu Erkan-ı Harp Reisliğindeki başarılı çalışmaları sonucunda "İstiklal Madalyası" almıştır. 1943 yılında Askeri Temyiz Mahkemesine tayin edilmiş ve Irkçılık, Türkçülük akımlarının gündemde olduğu o dönemde verdiği tarafsız ve doğru kararlarla, adalet yolunda doğru bildiğini sonuna kadar savunmasıyla; mertliğini, cesaretini ve insaniyetini herkese kanıtlamıştır. 1946 yılında kendi isteğiyle emekli olan İsmail Berkuk, 1950 yılında Kayseri'den milletvekili seçilmiş ve meclis'te birçok önemli kanun tasarıları hazırlayarak büyük ilgi toplamıştır. 1954 yılında tekrar milletvekili seçildiyse de görevine başlayamadan Londra'da geçirdiği kanser ameliyatı sonucu 10 Mayıs 1954'te vefat etmiştir. General İsmail Berkuk, Kafkasya'ya iki defa gitti. İlk seferde savaş sıralarında Türk Hükümeti tarafından görevle yollanmıştı. Dönüşünde, Kafkasya'da geçen zamanın hayatının en hissi ve en tatlı anıları olduğunu söyleyerek, son nefesine kadar bu vatanı kurtarmak için çalışacağına and içmişti. Öldükten sonra da ruhumla bu dava için çalışanlara refakat edeceğime eminim derdi. İkinci defa Kafkasya'ya gidişi 1919-20 yıllarında oldu. Kafkasyalı kavimlerin hepsinin dilleri yanında Fransızca, Rusça, Arapça ve Farsça bilen İsmail Berkuk bu dillerde çeşitli makaleler yazmıştı. Generalin basılmamış iki eseri vefatından sonra yayımlanmıştır. Biri "Tarihte Kafkasya"dır. Kafkasya'yı tarih, coğrafya, jeoloji, etnoloji, arkeoloji vb. bakımlardan inceleyen ve Çarlık Rusyası ile yapılan mücadeleleri anlatan 535 sayfalık bu eserinde orjinal resimler ve haritalar yer almaktadır. Yeni Türkçeyle yazılmış Kafkasya'ya ait en geniş kitaptır. Diğeri ise, Birleşmiş Milletler idealini kuruluşundan senelerce önce savunan ve dünya gençliğine hitap eden "Kurtuluş Yolu" isimli dini ve felsefi bir eserdir. Daima namusuyla ve doğruluktan ayrılmayarak çalışmıştı. Ölümünden sonra Türkiye'de yayımlanan pek çok gazete, dergi ve kitap İsmail Berkuk'un faziletinden, ilminden, karakterinden bahsetmişti. Yaşantısının temeline "doğrudan yana mücadele etme" ilkesini alan ve bundan ödün vermeden yaşamını sürdüren İsmail Berkuk, içinden çıktığı topluma hizmetler vermiş ve ideal milliyetçilik anlayışını günümüze yansıtmıştır. [Kafdağı, Nisan/Mayıs 1989, sayı: 27 / 28, s. 14 ve Kamçı, Haziran 1970, yıl: 1, sayı:1, s. 5'ten Nejan Huvaj tarafından özetlenmiştir.]  +''+Kaffed

Adığe Sofrasının Üç Ayağı Vardır: Dil, Gelenek ve Bilinç

DÇB Genel Kurulu nedeniyle Adığey Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Aslan Carım ile yapılan söyleşiyi okurlarımıza sunuyoruz. En son Dünya Çerkes Birliği Genel Kurulu iki yıl önce yapılmıştı. Bu süre içerisinde Adığey'de ne gibi gelişmeler oldu? +''+ Son genel kuruldan bu yana Adıgey'de politik, ekonomik, sosyal ve kültürel alanda ne gibi gelişmeler olduğu sorusunu cevaplarken devletin ve DÇB'nin görevleri arasındaki ilişkiyi de dikkate almak gerekir. Gerek devlet hizmeti görenler ve ge-rekse DÇB içerisinde ulusu için samimi olarak çalışan insanların amacı ulusa hizmet etmek olduğundan birbirleri ile bağlantılı bir şekilde çalışmak durumundadırlar. Bu nedenle Adığey'de devlet ile ulusu için çalışan sivil toplum örgütleri arasında iyi ilişkiler vardır. Adığey son iki yılda Rusya'nın diğer bölgelerinden hiç geri kalmayacak şekilde gelişmeler gösterdi. 1998 yılında sanayideki üretim düşüşünü durdurduk ve az da olsa artışa geçirdik. 1999 yılında iyi gelişme gösterdik ve bu başarımız çalışan insanlarımıza aittir. Bu gelişmeye yasama organının katkısı ise gerekli yasal ve hukuksal altyapıyı hazırlamış olmasıdır. 1998 yılına nazaran sanayi üretiminde bir buçuk kat gelişme yapmış olmamızdan memnunuz. Bu başarıyı Rusya'da birkaç bölge gösterebilmiştir. 2000 yılında da tüm güçlüklere rağmen gelişmemizi sürdürüyor ve amaçladığımız hedeflere ulaşıyoruz. Yılın ilk yarısında sanayi üretimdeki gelişme oranımız yüzde on altıdır. Üretim artışına fazla önem vermemin nedeni bütçe gelirlerindeki artışında buna bağlı olmasındandır. Zira çalışanlarımıza yaptığımız maaş ve diğer ödemeler kendi vergi gelirlerimizle yapılmaktadır. Tarımsal alanda da önemli gelişmeler gösterdik. Hayvancılığımızı güçlendirmek için uğraşıyoruz. İnek başına aldığımız 1665 kilo süt çok düşüktü. Bunu, geçtiğimiz yıl 2000 kilonun üzerine çıkardık. Bu yıl ise 2500 kiloyu hedefledik. Yılın ilk yarısı itibariyle plan hedefinin az bir miktar altına düşmüş olmakla birlikte ilerleme kaydediyoruz. Diğer alanlarda örneğin eğitimde de daha iyiye ulaşma çabası içerisindeyiz. Yeni okullar açıyoruz. Uzun zamandır arzuladığımız kimi gelişmeleri de bu yıl sağladık. Doğal gaz kuyularımıza bir tane daha bu yıl kattık. Yakında bir iki tane daha açacağız ve böylelikle cumhuriyetimiz kendi ihtiyacı olan gazı kendi üretmiş olacaktır. Bu da insanlarımızın yararına olacak bir gelişmedir. Ekonomide gelişme olursa şüphesiz toplumda bundan yarar görüyor, sıkıntıları azalıyor ve daha başı yukarıda yaşayabiliyor. Bununla birlikte insanlar mal mülkün dışında ulusal sorunları da düşünebilir hale geliyor. "Zamana ayak uydurabilen yiğittir" diyordu Kazanoko Jabağı. Bunun ulus için anlamı dünya uluslarından geride kalmamaktır. Dünyaya Adığe'nin adını duyuran atalarımız artık yaşamıyor. Ulusumuzun adını tekrar duyurmak ve başka ulusların gerisinde kalmamak için bizim ne yapmamız gerekiyor? Son 8-10 yılda ulusal konularda iyi gelişmeler sağladığımızı düşünüyorum. Cumhuriyetimiz ve anayasamız oldu, ulusal sorunları daha kolay çözebilmemizi sağlayacak kararlar aldık. Cumhuriyetimizde yaşayan tüm halkların anlayış ve beraberlik göstermesiyle dış ülkelerdeki Adığeleri vatana getirebilme imkanı elde etmiş olmamız sağladığımız en önemli gelişmedir. Anayasamızda dış ülkelerde yaşayan Adığelerin vatanlarına dönme haklarının bulunduğunun yazılmış olması sözde kalmamıştır. Böyle bir yasal dayanağımız bulunmasaydı Kosova Adığelerinin sorunu çözümlenemeyebilirdi. Bu olay cumhuriyetimizde yaşayan tüm halkların anlayış birliği içinde olması sayesinde çözümlenebilmiştir. Aksi takdirde karşımıza birçok engel çıkabilirdi. Krasnodar'da yapılan dördüncü DÇB Genel Kurulu'nda Kosovalıların durumundan söz etmiştim. O günlerde Yugoslavya'da savaş ateşi her tarafı sarmaya başlamıştı ve soydaşlarımızın sorunlarını iyi bir şekilde çözüme kavuşturacağımızı genel kurulda dile getirmiştim. Genel Kurul öncesinde konu üzerinde bir hayli çalışmıştık ama Rusya Hükümeti o ana kadar henüz bir karar vermemiş olduğundan kesin bir şey söyleyemiyorduk. Ancak bir kaç gün içerisinde kararnamenin imzalanacağını da bildiğimden işi en iyi biçimde çözme sözü vermiştim. İşte aradan iki yıl geçti ve şimdi Nalçık'ta yapılacak olan beşinci Genel Kurula alnı açık olarak katılacağım ve insanlarımıza vermiş olduğum sözü tuttuğumu söyleyeceğim. Adığeleri sadece Kosova'dan getirmekle kalmadık onlar için Maykop yakınında Mafehabl isminde bir de köy kurduk. Bu olay Adığelerin sürgününden bu yana ilk kez olmuş ve dönenler için köy kurulup yerleşmeleri sağlanmıştır. Bunu da son iki yılda gerçekleştirdiğimiz önemli işlerden sayıyorum. Bu köyün kuruluşunda İhsan Vıcuh, Murat Bişe, Tsey kardeşler Aslan ve Raslan, Muhammet Yerugu ve bunlar gibi gerçekten Adığe yüreği taşıyan kişiler büyük katkı sağlamışlar, kendi imkanları ile dönenler için konutlar yaptırmışlardır. Adığelerin vatanlarına döndürülmesi kolay bir iş değildir. İyi çalışılmadıkça başarı şansı yoktur. Alınan kararlar uygulanamadıkça sözden ibaret kalmaktadır. Uygulamaya geçildiğinde ise bir çok zorlukla karşılaşılmaktadır. Bu nedenlerle dış ülke Adığelerinin vatanlarına döndürülmelerinin kolay olmayacağı kanaatindeyim. Vaktiyle bir çok insanımız binlerce ve milyonlarca soydaşımızın dönüş yapacaklarını sanıyorlardı. Birlikte yaşadığımız halkların da bundan kaygıya kapılıp bu kadar insan gelirse biz nereye gideriz diye düşündükleri zamanlarda olmuştu. Artık milyon gelmeyeceği de anlaşılmıştır. Dönen soydaşlarımız da az sıkıntılar çekmemişlerdir. Yaşamları boyunca vatanlarının sesini içlerinde duymuşlardır. İçlerinde en yaşlısı olan 97'lik dede "yaşadığım sürece kalbim vatanıma dönüktü" diyor ama bir türlü karar verip gelemiyor. Savaş ateşi etraflarını sarınca dönüş kararı verebilmişlerdir. Yani vaktiyle savaş yüzünden çıktıkları gibi yine savaş nedeniyle dönmüşlerdir. Bunun üzerinde çokça düşünmek gerekmektedir. Bu nedenle savaşların bir daha olmaması, Adığelerin tekrar savaş nedeniyle vatanlarını terk etme zorunda kalmamaları, vaktiyle sürülenlerinde barış içinde dönebilmeleri için tanrıya dua etmek gerekmektedir. Kendisi düşünüp taşınarak ve kendi kararını kendi vererek vatanında yaşamak üzere dönmüş olanlara bizde gerekli imkanları sağlayabilmeli ve onları layık oldukları bir şekilde karşılayabilmeliyiz. Ben de tanrının bize bu imkanları vermesi için dua ediyorum. Rusya Cumhurbaşkanı'nın dışarıdaki soydaşlarımızı getirmek veya yaşadıkları ülkelerde onlara yardımcı olmak için çıkarmış olduğu kararname önemli bir gelişmedir. Bu kararname ile dış ülkelerdeki soydaşlarımıza dilimizi öğrenmeleri için kitaplar hazırlama ve öğretmenler gönderme imkanı tanımaktadır. Ulusu korumanın en önemli yolu dilini korumak olduğundan bunu başarabilirsek en önemli sorunu çözdüğümüzü kabul edeceğim. Adığe sofrası dil, gelenek ve bilinçten oluşmak üzere üç ayaklıdır. Dünyanın her tarafında yaşayan Adığeler dil, gelenek ve bilinçlerini korumak için ne yapmalıdırlar? Adığelerin ortak bir idealleri olmalı mıdır? Ulusun ortak bir ideali ve düşüncesi olabilmesi için aynı topraklarda yaşaması gerekir. Biz ise uğradığımız felaket sonucunda ulusumuzun çoğunluğu başka ülkelerde yaşamak zorunda kaldı ve dağıldık. Böyle olmakla birlikte yine ortak bir idealimiz olmalıdır. Peki bu ideal ne olabilir? Beni çok düşündüren ulusun yok olmakta oluşudur. Dilini kaybeden ulus yok olmuş demektir. Vubıhlar yok oldu denince onların kişi olarak yeryüzünde kalmadıkları anlamı çıkmıyor. Dillerini kaybettikleri için yok olmuş sayılıyorlar. Bu nedenle günümüzdeki en büyük idealimiz ulusumuzu korumanın yolu olan dilimizi korumak olmalıdır. Ulusu korumak istemek başlı başına bir idealdir. Eşsiz uygarlığımız geleneklerimizi kaybediyoruz. Dış ülkelerde yaşayanlar da dil ve geleneklerini kaybediyorlar. Çoğunlukla birlikte yaşadığımız halkların yaşam tarzlarını benimsiyoruz. Bu nedenle üzerinde en fazla durmamız gereken konu ulusal varlığımızı korumak olmalıdır. Ulusun yeniden gelişip dirilmesi öncelikle buna bağlıdır. Bunun yolu ne şekilde olabilir? Bunun bir çok yolu vardır. Yolu bilenin, rehberin ardından gidilmelidir. Önder olacak kişi ve organizasyon önem taşımaktadır. DÇB'nin kuruluş nedeni Dünya Adığelerinin temsilcilerini bir araya toplayıp sorunları görüşmek, çıkış yollarını arayıp bulmak içindir. Ancak paran olmadan iş başarmak zordur. Ben şahsen bazen umutsuzluğa düşüyorum. Ulusun tüm işlerini devlet kanalıyla çözmemiz mümkün değildir. Devletin parasına el atıp ulusun her işi için harcamak olmaz. Bu nedenle herkesin cebine davranması gerekiyorsa da bunu da bir türlü başaramıyoruz. Yeryüzünde üç milyon Adığe varsak ve her yıl kişi başına bir dolar toplayıp bunu DÇB'nin yönetimine verebilsek ne gibi işler başarılmaz ki? Öncelikle Adığelerin varlığını çağdaş iletişim araçları ile tüm dünyaya duyurmak ve anlatmak gerekmektedir. Kısa bir süre önce Hanover fuarına Kafkasya'nın beş bölgesi ile birlikte katıldık. Kafkasya mamasında tüm dünyaya Adığey'i tanıttık. Fuar gösterileri Adığey'i tanıtan bir film ile başladı. Bunların önemi büyüktür. Bu tür imkanlar kullanılmadıkça kendimizi tanıtmamız ve bilinmemiz mümkün değildir. Birleşmiş Milletler'de temsil edilmiyorsak da başka dünya kuruluşlarına katılarak kendimizi tanıtmalıyız. Tüm bunlar için de para gerekmektedir. Dil üzerinde önemle durmalıyız. Türkiye'de yaşayan insanlarımıza bu ülkenin yönetimi izin vermedikçe Adığe okulları veya sınıfları nasıl açacaksınız? Yüzlerce köye bizim öğretmen gönderebilme imkanımız yoktur. İşte bu gibi işlere harcanacak olan para aramızda oluşturacağımız bütçeden karşılanmalıdır. Dil bu şekilde öğrenilecek ve ulusta korunmuş olacaktır. Yine kültür ve sanatımızı dış ülke Adığelerine tanıtmak için de paraya ihtiyaç vardır. Ben her aile kişi başına bir dolar versin dediğimde kendi aile fertlerim için kişi başına 12 dolar DÇB fonuna yatırmıştım ancak bu iş yürümedi. Şimdi de aile fertlerime düşecek olanı yatırmaya hazırım. İyi imkanlara sahip olanlar daha fazla yatırsınlar, imkanları yetersiz olanların yerine ödeme yapsınlar. Eğer Türkiye'de imkan yetersizliğinden dolayı ödeme yapamayan varsa imkanı olanlar onların yerine ödeme yapmalıdırlar. İşte böylece her yıl üç milyon dolar toplarsak bir iş başarabiliriz. Toplayamazsak bir şey yapamayız. İki yılda bir toplanıp hepimiz birbirinden daha güzel laflar edip dağılırız. Ortak bir bütçe oluşturamazsak sonuç bu olacaktır. Dış ülkelerdeki Adığeler sizin söz ettiğiniz ortak bütçeye katkıda bulunmalı ve ayrıca imkanı olanlar da anavatanlarına yatırım yapmalıdırlar ancak bunu anlayan soydaşlarımızın sayısı da oldukça azdır. Az sayıda olan bu kişilere de her türlü destek sağlanmalıdır. Ama iyi niyetlerle vatanına yatırım yapmak isteyen kimi şahıslara kötü muamelelerde bulunulup umutlarının kırıldığı sizin de malumunuzdur. Böyle bir durumda dış ülke Adığeleri vatanlarına yatırım yaparlar mı? Bu gibi şeylere karşı önlem almak gerekmez mi? İş yapmak isteyenler yönetimin bilgisi dahilinde işlerine başlarlarsa yararlı olur. Dış Adığelere vatana yatırım yaptırtmak da oldukça zor bir iştir. Maykop'ta düzenlenen DÇB kongresinde iş adamları kulübü oluşturmuştuk. Hakkı Kurmel bu girişimin önderlerindendi ve bu güne kadar bir yatırım da olmamıştı. Aradan altı yıl geçtikten sonra kendisi tekrar düşünmüş olsa gerek ki bir milyon dolarlık bir yatırım yapmıştır. Biz kendisine vergi yönünden indirimler yaptık ve yardımcı olduk. Bu şekilde yönetimin bilgisi altında iş yapmak isteyenlere destek oluyor ve gözetiyoruz. Böyle hareket edenler korunmuş oluyorlar. DÇB Genel Kurulu'na bir mesajınız var mı? Başarılar diliyorum. Az söz çok iş yapmalarını, sözleri ile icraatlarının aynı olmasını ve Adığe ulusu için yararlı hizmetlerde bulunmalarını diliyorum. Röportaj: A. Kuyoko [ 27 Temmuz tarihli Adıge Mak gazetesinden çeviren: İ. Çetao ]+''+Aslan Carım

Ahmet Mithat’ın Yaşamı ve Eserlerindeki Soruların Yanıtı

Bak Zara, K.B.Üniversitesi Doktora Öğrencisip> T'ımıj Hamışe, K.B. Üniversitesi Yüksek Lisans Öğr.p> Anavatanda yaşayan aydınlar son zamanlarda Türkiye'de Adığelerin ürettiği sanat ve edebiyat yapıtlarını merak etmeye başladılar. Gerek Adığe Mak (Maykop), gerekse Adığe Psale (Nalçık) gazetelerinde ve edebiyat dergilerinde Türkiye'de yetişmiş olan Adığe yazarları tanıtılıyor, yapıtlarından örnekler veriliyor. Yazarları ve sanatçıları etkileyen olayların izi sürülüyor. 1864 sonrasında üretilmiş olan yazılı ürünler Adığece'ye kazandırılmaya çalışılıyor. +''+ Bu konuda bazı araştırmacılar Adığece yazılmayan bir eserin Adığe edebiyatı sayılmayacağı tezini öne sürüyor. Bazıları ise, her ne kadar edebi eserin üretildiği dil Adığece olmasa bile yazar bildiği, etkilendiği, yaşadığı olayları anlattığına göre bu yapıtlarda Adığe kültürünü ve ütopyasını bulmanın mümkün olduğunu öne sürüyor, böyle yapıtlara sahip çıkıyor. Aşağıda sunacağımız çalışma, Khabardey-Balkar Üniversitesi Adığe Dili ve Edebiyatı öğretim üyelerinden Bak Zera ile T'ımıj Hamışe'nın Ahmet Mithat (Hağur) Efendi hakkındaki bir çalışmaları. İlginç bulacağınızı umuyoruz. Biz Adığelerin ağaç kovuğundan çıkmadığımızı, diğer halklar gibi bir geçmişimizin olduğunu şu son yıllarda, gecen yüzyılın doksanlı yıllarında söyleyebilmeye başladık, daha da önemlisi yazın alanında ürünlerimizin olduğunu özgürce yazıyor ve söylüyoruz artık. Bu özgürlük bize, uzun yıllardır Adığelerin birlikte yaşamlarını sürdüregeldikleri halkları, bölgeleri araştırma fırsatı verdi. Bu güne dek bizim için kapalı olan kapıların açılmasıyla başka ülkelerde yaşamış edebiyat, sanat ve bilim alanında üretmiş oldukları ürünleri dünyaya yayılmış olan Adığeleri daha iyi tanıma isteği bizi bu çalışmaya iten. Üzülerek söylemeliyiz ki uzun yıllardan bu yana birbirinden koparılmış ve iletişim olanaklarından yoksun olarak yaşamak zorunda kalan bu halkın farklılıklarının oluştuğu da kuşku götürmez bir gerçek. Bunun için başka ülkelerde yetişen ve ünlenmiş olan hemşehrilerimiz ve yapıtları için "Bizim mi, yoksa yaşadıkları ülkenin mi?" diye bugün sorulmaya başlandı. Bize göre, bu konuya başka türlü bakmak gerekir. "O Adığe değildi, ya da Adığeliği yoktu" şeklindeki bakış açıları doğru değil. Sonra, yazar ile onun üretmiş olduğu ürünler arasında kopmaz bir bağın olduğunu da kabul etmek gerekir. İnsanın düşüncesi, kavrayışı bir şekilde donup kalmaz; bunların farklılaşması zamana ve içinde yaşadığı dünyadaki değişimlere bağlı. Bunu edebi yaşamları uzun sürmüş olan yazarlarda görmek olası. Türk edebiyatının bugünkü yolunu çizmiş olanlardan Ahmet (Hağur) Mithat'ı da bunların birisi olarak kabul edebiliriz. XIX yüzyılın sonu ile XX. Yüzyılın başlarında yaşamış olan Adığe yazarı ve yenilikçisi Ahmedıko Yuri (Kazbek) Türkiye'ye gider. Çalıştığı gazete için "Baştanbaşa Dünya", "İslamiyet" adında dizi yazılar hazır, Sultan II. Abdülhamit, Dışişleri Bakanı Tevfik Paşa, Çerkes kökenli olan Ahmet Mithat'tan demeçler aldı.1 Bir gün Ahmedıko, Rus gazetecisi V. Osipov ile birlikte Ahmet Mithat'ın yanına gitti. Daha sonra Yure o buluşmanın anılarını şöyle yazmıştı: "İnsanın alın yazısı çok ilginç. Yaşam ilginç oyunlar oynuyor insana. Bak, sözgelimi ben de, yanındaki arkadaşın da, Osipov'a döndü, Kafkasya'da yaşayan Adığe halkındanız. İkimizde yazarız, ancak başka başka ülkelerde yaşıyoruz ve kendi dilimizle yazmıyoruz. Doğru 0değil mi? dedi ve yazar bana baktı. Sen anımsıyor musun bu şarkının nasıl başladığını? dedikten sonra bozuk olsa da içtenlikli bir şekilde Adığece olarak şarkı söylemeye başladı. -Dur, dur dedim, Mithat'ın söylemeye başladığı "zepedzıj" ile başlayan, Kafkasya'da yaşarlarken söyledikleri şarkıyı sonuna kadar okudum. Yazar bir süre suskun kaldı, onun neler düşündüğünü anlamak mümkün değildi. Kim bilir, kalbi terk ettiği ülkesine gitmiş de olabilirdi, onun dağlarına..."2 Yazarı o kadar düşündüren şeyin gizini açıklayabilmenin yolu da, bu yazının başlığında sorduğumuz sorunun yanıtını verebilecek olan da, bize göre, yazarın yaşamında gizli. BİR YAŞAM, FARKLI İKİ ZAMAN Ahmet (Hağur) Mithat Türkiye'nin ilk yazarlarından biri. Uzun zaman ve üretken olarak edebiyata hizmet etti: Kitap ve risaleleriyle birlikte yüzelliye yakın eser bıraktı.3 Fakat sayı değil en önemli olan. Önemli olan hemşehrimizin Türk edebiyatında yeni çığır açmış olması. Yakın Doğu ülkelerinin edebiyatlarının gelişimini araştıran Alkayeve L. O., Ahmet Mithat için "Türk edebiyatında büyük sorunları ilk kez roman ve öykülerine konu edinen yazar"4 olarak tanımlıyor. 1828-1829 yılında meydana gelmiş olan Rus-Türk savaşından sonra Andrianapol Barış Anlaşması yapıldı. Rusya, Karadeniz sahillerini baştan başa egemenliğine almıştı. Çar, Yukarı Kafkaslarda yaşayan Adığe halkına, buraları da kendi egemenliğine almak için; "Psıj (Kuban) steplerine ineceksiniz" dedi. Avrupa ülkeleri de bu görüşü benimsedi "Çar ve generalleri de 1764-1864 yılları arasında Yukarı Kafkas'ı almaya yönelik olarak yaptıkları savaşın gerekçesi buydu."5 O anlamsız anlaşmaya, özgürlüklerinin ellerinden alınması nedeniyle, Adığe halkı karşı çıktı. Fakat her yönüyle donanımlı olan Çar ordusuna yenildiler. Halkımız iki seçenek arasında bırakılmıştı. Ya Çar'ın buyruğu altına girecek, ya da ülkesini terk edecek. Ünlü Türk yazarı Ahmet Mithat'ın babası Süleyman da ikinci seçeneği tercih edenlerdendi. Ünlü yazarın babasının Dağıstan kökenli olduğunun iddia edilmesinin nedeninin, Süleyman adından kaynaklandığını sanıyorum. Bu savın doğru dürüst bir dayanağı yok. Bilindiği gibi Karadeniz kıyısında yaşayan Adığelerle, Türkler ve Kırım Tatarları arasında ilişkiler vardı. İzzet (Çuşha) Aydemir'e göre "Hağur Süleyman, Anapa yakınlarında bir Şapsığ köyünden".6 "Ahmet Mithat'ın annesi Nefise hanım Hağur Hüseyin ile evlidir. 1828'de dört yaşında, İbrahim adında bir çocukları vardır. Hağur Hüseyin, Anapa kalesi düşünce ailesini, yanında çalışmakta olan Süleyman'la birlikte Türkiye'ye gönderiyor, kendisi savaşmak için orada kalıyor. Aile Sinop'a, oradan da İstanbul'a gelerek Tophanede, Lüleciler caddesinde, Kumbaracı yokuşundan çıkarken Hacı Mimi Mahallesinin Örtme Altı sokağındaki bir eve yerleşiyor. Süleyman ağa evin alt katında oturmaktadır ve Nefise Hanım'ın hizmetindedir. Varlıkları erimeye yüz tutmuştur. Nefise hanım bekar çamaşırı dikmekte, Süleyman ağa da bu gibi şeylerin satışıyla meşgul olmaktadır. Konu komşu, Nefise Hanım'ın onunla evlenmesini uygun bulur. Yapılan nikaha rağmen Süleyman beyle hanımı bir süre karı koca hayatı yaşayamıyor. Nihayet bu birleşmeden 1844'de annesinin 16. ve son çocuğu olan Ahmet Mithat doğuyor."7 "1851-1855 yıllarında Mısır çarşısında bir aktarın yanında çalışıyor. Dükkan komşusu Hacı İbrahim Efendi'den Kur'an ve Türkçe okuma-yazma öğreniyor. Galata'da bir frenkten Fransızca öğreniyor."8 1865 yılında babası ölüyor, Vidin Voyvadası (Müdür) olan İbrahim ağa (ağabeyi) aileyi yanına alıyor. Ahmet Rüştiye'yi Vidin'de bitiriyor. Mithat Paşa'nın hocası Fransız olan Luka Mamuryan'dan Fransızca dersleri alıyor. Zeki ve çalışkan olan Ahmet Mithat'ın farkına varan Mithat Paşa ona iş veriyor. Ahmet Mithat, Rusçuk'ta "Tuna" gazetesinde, din, edebiyat, ülke sorunları hakkında yazı yazmaya başlıyor. Şinasi, Namık Kemal, Ebu Ziya Tevfik gibi yazarların ürünleriyle tanışıyor. Bu insanlar ülkenin içinde bulunduğu bitmek tükenmek bilmeyen savaşların nedenleri üzerinde düşünen, Avrupa'da oluşan yenilikleri ülkelerine taşımak için savaşım veren insanlardı. Değişik söylem yöntemleri geliştiriyorlar, böylece de sansürden kısmen de olsa kurtuluyorlardı. "Dil ve eğitimin değiştirilmesini, padişahın yetkilerinin sınırlandırılmasını, anayasa yapılmasını, batı ülkelerinin uygarlığının kabul edilmesini istiyorlardı". 9 Ahmet Mithat'ın yaşadığı zamanlarda Osmanlı İmparatorluğu'nda büyük değişikler oldu. 60'lı 70'li yıllar onun en güçlü yıllarıydı. Pek çok insanın uyanmasına öncülük eden Türk aydınlarından korkmaya başlayan Padişah, "özgürlüklerde kısıtlamalara gitmeye" karar verdi. Bu olaylar, 50'li 60'lı yıllarda Rusya'da meydana gelen olaylarla çok ilginç bir şekilde benzeşiyor. "Son ikiyüz yıldır Rusya ile Osmanlı İmparatorluğu reform ve yenilik hareketiyle uğraştı durdu",10 diyor felsefe doktoru Meduşevski Andrey. Bilim adamı her iki ülkede daha sonra meydana gelen değişimlere de değiniyor ve aynı cepten çıkmışlarcasına benzeşmelerine dikkat çekiyor. Ahmet Mithat'ın yazdıklarıyla, Türk tarihi öylesine özdeş ki, Türk tarihini bilmeden onun yaratıcılığını anlamak zorlaşır. "Tanzimat" adı verilen yenileşme hareketi 1839 yılından başlayarak 1876 yılına dek sürmüştür. 3. Selim ile 2. Mahmut'un reformları da bununla benzeşmektedir. Ama bunlar daha etkili reformlardı. Feodalizm yavaş yavaş tasfiye edilerek özgürlükçü burjuvazi düşünceleri egemen olmaya başladı. 1839 yılında, 1. Abdülmecit döneminde Mustafa Reşit Paşa'ya hazırlatılan ve ülkenin yeni programı olarak kabul edilen "Gülhane-i Hattı Şerif" okundu. Böylece "Tanzimat Edebiyatı" doğdu. Programda kabul edilmiş olan pek çok madde daha sonra hayata geçirilmemiş olsa da, "Hattı Şerif" de belirtilmiş olan insan haklarını pek çok kişi yeni duymuştu. Yönetim, "insanların özgür olarak yaşamalarını, Osmanlı topraklarında yaşayan halkların mal ve can güvenliklerinin emniyette olduğunu, halklar arasında ayırım yapılmaksızın vergide adaletin sağlanacağını, köleliğin kaldırıldığını, askerliğin kısaltılacağını, mahkemelerin reformize edileceğini, tutuklananların mülklerinin güvencede oluğunu, müsadere edilemeyeceğini, din ve milliyetine bakılmaksızın İmparatorlukta yaşayan halkların eşit sayılacağını ilan etmişti".11 Değişim ve gelişim için yapılması gerekenler gerçekleştirilemedi. Sultan'ın yetkilerinin daraltılmasına ve feodalizmin tasfiye edilmesine sıra gelmeye başlayınca, saray bu reformları yapmak için görevlendirilenleri görevlerinden almaya başladı. Mustafa Reşit Paşa, Veziri Azamlık'tan azledildi, arkadaşları devlet görevlerinden uzaklaştırıldı. Tanzimatla kabul edilen pek çok yenilik bir biri arkasından iptal edildi, hayata geçirilmedi. 1853-1856'da Kırım Savaşı'ndan sonra ülke gerçekten zor duruma düştü. Ordu büyük yenilgiye uğramıştı. Kafkasya ile ilgili planlarda böylece suya düştü, buraları Rusların eline geçti. Ahmet, Rusçuk'ta bulunduğu sıralarda vatanını terk etmek zorunda kalan hemşehrilerinin Osmanlı İmparatorluğu'nun pek çok bölgesine dağılmakta olduğunun farkındaydı. Vatanlarını terk etmek zorunda bırakılan Çerkesler çoğunlukta Anadolu'ya kabul ediliyorlardı. Balkanlarda da sürgün Adığelerin sayısı az değildi. O zamanlarda Ahmet de, arkadaşları da insanlara nasıl yardım edeceklerini, yaşam koşullarını nasıl iyileştireceklerini düşünüyorlardı. Türk aydınları, pek çok çalışan insana önderlik yapmaya başlayan Fransız, İngiliz ve Alman düşünür ve ekonomistlerinin düşüncelerinden etkilenmiyor değildi. Onlar ülkenin insanlarını uyandırmanın yollarını aramaya başlıyorlar. Bu iş için en iyi yol, onları, içinde bulundukları karanlıktan eğitim ile çıkarmaktı. Ahmet ile arkadaşları bu konuda çalışmak için sözbirliği ediyorlar. 1866 yılında Ebu Ziya Tevfik ile birlikte Ahmet de İstanbul'a dönüyor ve "Yeni Osmanlılar" gurubunun içinde çalışmaya başlıyorlar. Aydınlar ve reform taraftarı olanlar bu birlik etrafında toplanıyorlardı. Çoğu genç olmasına karşın siyaset ve edebiyatta Namık Kemal, Ali Suavi gibi ünlü kimseler de vardı. Daha sonraları Ziya Bey ve Ahmet Mithat da o gizli cemiyete giriyor. O zamanlarda Adığe delikanlısı "Tasfir-i Efkar" gazetesini çıkarmaya başlıyor.12. Yeni Osmanlı hareketi her şeyden önce "aydınlatmacı" bir hareketti. "Halkın anlayabileceği şekilde" yazma hareketi ilk kez onlarla başlamıştı. Onların yazılarıyla Türkçe gelişmeye başlıyor. Yenilikçi düşüncelerinden hoşlanmayan Padişah "Yeni Osmanlılar"ı tutuklamaya başlıyor. Bir kısmı yakalanıp zindana atılıyor, bir kısmı da yurt dışına kaçıyor. Ahmet Mithat da vali olarak atanan Mithat Paşa ile birlikte Bağdat'a gidiyor. Ahmet Mithat, İmparatorluğun buradaki işinin Avrupa kıtasından daha zor olduğunu anlıyor. Ahmet, Bağdat'ta küçük bir baskı makinası ele geçiriyor: Geçimine katkı sağlamaktan ziyade yazdıklarını basmak ve insanlara ulaştırmayı düşünüyor. Hağur, burada herkesin anlayabileceği bir şekilde yazmayı geliştiriyor. Irak'ta "Zavra" adında bir gazete yayımlamaya başlıyor ve Ahmet Mithat'ın ilk hikayeleri burada yayımlanmaya başlıyor. 1870 yılında, hikayelerinden oluşan "Hace-i Evvel" adındaki kitabı basılıyor. 70'li yıllarda Padişah, kendisine soluk alma fırsatı vermeyen "Yeni Osmanlılar" hareketine son vermek istiyor. Ahmet, Asya'da çalışıyordu, Namık Kemal ve Ziya Paşa Londra'ya kaçtı, daha sonra Çenova'da "Hürriyet" gazetesini çıkarmaya başladılar. Devletin af etmesiyle yeniden yurda döndüler. Ahmet Mithat da İstanbul'a geliyor. 22 Nisan 1871'de Ceride-i Askeriyye Baş yazarlığını yaparken Basiret'te de yazılar yazıyor. İbret gazetesinin idareciliğini yapmaya başlıyor. 1872'de "Dağarcık", "Kırk Ambar" dergileri ile "Devir" gazetesi basılıyordu. Ahmet Mithat yayınlarında ülke sorunlarını dile getiriyordu: Eğitimin yaygınlaştırılması, yasaların çıkarılması, baskılara son verilmesi için caba gösteriyordu. Ahmet Mithat Dağarcık'ta yazdığı bir yazı nedeniyle tutuklandı, 1873 yılında Rodos'a sürüldü. Onun arkasından da Namık Kemal ve Ebu Ziya da Kıbrıs sürgüne gönderildi. "Yeni Osmanlı" hareketinden etkilenen ve düşüncenin taraftarı olan pek çok insan vardı. Bunların hepsini tutuklamak ve sürmek de olası değildi. Tanzimat'la yeni düşüncelere uyanmış olan rüştiye, medrese gibi eğitim kurumlarının öğrencileri gösteriler yapmaya başladılar. 1876 da gösteriler o denli büyüdü ki Padişah, Vezir-i Azam (Başbakan) ile bazı Vezirleri (Bakanları) değiştirmek zorunda kaldı. Fakat gösteri yapanlar bununla da yetinmedi, Abdülaziz tahttan indirildi, onun yerine devlet işlerinden anlamayan 5. Murat tahta oturtuldu. Reform hareketlerine destek vereceği vaadinde bulunan 2. Abdülhamit 1876 yılında Padişah oldu. İlk önceleri, af edilen Yeni Osmanlı düşüncesi taraflarına ses çıkarılmadı. Fakat daha sonra Abdülhamit sözünde durmadı, basına acımasızca sansür uygulamaya, özgürlükleri kısıtlamaya başladı. 1908 yılına dek süren Abdülhamit dönemi Türk literatürüne "İsdibdat Dönemi" olarak geçti. Ahmet Mithat Rodos sürgünlüğünde de, daha sonraki günlerinde de yazmaya ara vermedi. Öykülerini topladığı kitabın arkasından "Yeniceriler" adlı romanı geldi. Bundan sonra bir kaç yıl kitap yayınlamadı. 1875 yılında "Hasan Mellah", "Hüseyin Fellah", "Felatun Bey İle Rakım Efendi" romanları yayınlandı. Ahmet Mithat Türk halkı ve edebiyatı için arı gibi çalıştı. Türk halkını uyandırmak, içinde bulunduğu karanlıktan çıkarmak, eğitmek, dahası bir ulus olduğunu hatırlatmak için bir Adığe insanının yazdıkları Türk edebiyat tarihine altın harflerle yazıldı. Ahmet Mithat, uğruna savaşım verdiği halk hakkını yedi, demiyoruz. İsimleri sayılamayacak kadar çok edebi eser kazandıran bir insana nasıl olur da hakkı verilmez. "Yeniçeriler", "Çengi", "Paris'te Bir Türk", "Kafkas" (4 cilt), "Yeryüzünde Yaşayan Bir Melek", "Gönül Mihnetkeşam", "Hayal ve Hakikat", "Diplomalı Kız", "Jön Türk", romanlarıyla, diğer edebi türlerden olan "Dürdane Hanım", "Sır Ölüm", "Gürcü Kızı Yahut İntikam" onun ünlü eserlerinden bazıları. Gazete ve dergilerde yayımladığı makalelere, Batı edebiyatından çevirmiş olduğu onca eser için de diyecek bir şey bulamıyoruz! Bu ilginç ve inanılmayacak kadar çalışkan olan insan gazeteciliğinin yanı sıra romanlar yazıyor, çeviriler yapıyor, makaleler yazıyordu. 1908'de, Meşrutiyetin ilanından sonra Ahmet Mithat bir süre İstanbul Üniversitesi'nde hocalık yaptı. Eğitim ile ilgili pek çok şey yazmaya da zaman buldu. "Osmanlı Tarihi", tarih konusunda yazdıklarının bir örneği. "Yuvarlak Dünya", "Kainat", "Dünya Edebiyatı", "Edebiyat Tarihi" gibi yapıtları da pedagojik eserler arasında. Felsefe ve Din konusunda "Ben Neyim", "Nübüvveti Muhammediyye" gibi yapıtlar verdi. Ayrıca "Kur'an-ı Kerim'in Tefsiri adıyla, Şeyhülislam Musa Kazım Efendi ile yedi yıl çalışarak bir eser vücuda getirdi. Fakat, eser İslamiyeti cumhuriyet olarak gösterdiği için Abdülhamit'in emriyle müsadere edildi."13 "Türk edebiyatı ve kültürü için bu kadar çok çalışan Ahmet Mithat, Adığeler için ne yaptı?" diye bir soru sorulabilir. Zaten şimdiye dek yazdıklarımızın hepsi de bu soruya yönelik olarak verilmesi gereken yanıt içindi. İsterseniz başa, bu yazıda sözünü ettiğimiz 1899 yılına dönelim de Ahmedıko Yure'nın, Ahmet Mithat'ın düşünceleri için söylediği, "onu bu kadar düşündüren neydi? Terk ettiği ülkesi mi, dağları mı?" sözüne dönelim. Bu değildi sanırım onu düşündüren, zaten ülkesini görmemişti. 80'li yıllarda yazarın dünyaya bakışı değişti. Ülkesinden sürgün edilen insanlarla daha çok zaman geçirmeye başlıyor. Zulüm ile ülkelerinden kovulmuş olan halkının Osmanlı topraklarında mutlu olmadıklarını görüyor. 1877-1878 yılında, Rus-Türk savaşından sonra yapılan bir anlaşmayla Balkanlarda ikamet eden Adığelerin tehcir edilmesi sorunu ortaya çıkıyor. Sultan, onları doğuda, egemenliği altında bulunan topraklar içine dağıtmaya başlıyor. Ahmet Mithat'a her gün Adığelerin geldiğini, onların yakınmalarını dinlediğini söylüyor Ahmedıko Yuri. Ahmet Mithat'a yakınırken tanık olduğu ve çok etkilendiği bir olayı şöyle anlatıyor Ahmedıko: "Benim için Kafkasya herşeyden üstün, diyor molla. Bunu herkes bildiği halde yine de binlercesi geliyor. Buraya kaçan on kişiden dokuzu ölüyor, havası yaramıyor"14. Ahmet Mithat, Osmanlıların uyanması ve yaşam koşullarının iyileştirilmesiyle bu topraklar üzerinde yaşayan diğer halkların da bir takım haklar kazanacağına inanıyordu. Ancak bu düşüncesinde yanıldığını daha sonra anladı. Çünkü "Pantürkizm" hareketi başlamıştı. "Tanzimat edebiyatının yenilikçi düşünce akımından hareket ederek ortaya çıktığını Ahmet Mithat'ın yazdıklarından anlamak mümkün, diyor Ayzenştayn N.A, 80'li yılların sonlarında düşünceleri tamamen değişiyor, İslam'ı savunmaya başlıyor. Batıdan, onun felsefesinden, edebiyatından korkmaya başlıyor Ahmet Mithat. Doğuya aldanmanın ülke yönetimine, halka zarar verecek bir gücün olduğunu düşünmeye başlıyor"15 Hağur'un düşünce hareketini değerlendiren ünlü Türk yazarı Ç. Dino'ya göre, ilk önceleri sosyal yaşamı öğrenerek insanları mutluluğa ulaşabileceğine inan Ahmet Mithat, daha sonra bilimle halkının mutluluğa ulaşabileceğini düşünmeye başladı. Daha başka bir şekilde söylemek gerekirse Tanrı'nın buyruklarını anlayabilmek için bilime gerek vardı. Dino, "medrese ideolojisi ile sert baskıcılığa taraftı", demekle yanılıyor. Bize göre, Türk eleştirmeni çok önemli olan bir hususu gözden kaçırdı. Ünlü yazarı korkutan batının bilimi ve edebiyatı değildi, onu korkutan kendi eliyle besleyip büyüttüğü Türk nasyonalizmiydi. Ulusuna, dinine, rengine bakmaksızın herkesin eşitliğini isteyen ünlü yazarın yaşlılığında, "medrese ideolojisine", ve Sultan'ın sarayından çıkacak anlamsız sözlere kulak kabarttığını söylemek zor. "Tarih-i Umumi" ve "Hace-i Evvel" de çok açık olmasa da ulusalcılığın toplumu böldüğünü söylemekte Ahmet Mithat. "Tarih-i Umumi" de bu tür düşüncelerin tarihe gömüldüğünü anlatıyor. 70'li yılların sonu ile 80'li yılların başlarında tüm şiddetiyle yükselmeye başlayan nasyonalizm hareketinin Osmanlı İmparatorluğunun yıkılmasına neden olacağını anlamıştı ünlü yazar. Ahmet Mithat'ın herkesi İslam'ın etrafına toplamak istemesinin nedeni bunun içindi. Fakat dönmeye başlayan tekerleği, ona ilk hareketi verenler bile durduramazdı artık. Ahmet Mithat'ın korktuğu olaylar gerçekleşecek, nasyonalist hareketlerinin alabildiğine yükselmesiyle altı yüzyıl hükümran olan Osmanlı İmparatorluğu yıkılacaktı. Çoklarının kabul ettikleri gibi Ahmet Mithat, insanları eğitmekten, yaşam düzeylerini yükseltmek düşüncesinden vaz geçmemişti. Adığelerin başına gelen olumsuzluğun başlıca nedeni olarak okutulmamalarını gösteriyordu. Kahire'de, 1889 yılında kurulmuş olan "Cemiyeti İttihadi Çerkesi" ile ilişki kuruyor. Adığelerin sorunlarını işleyen "İttihat Gazetesi" ni çıkarak Muhammed Fazıl, Barakbeyiko Muhammed'in amaçlarını öğreniyor, kendisi de İstanbul'da bir dernek kurmak için faaliyete geçiyor. Bu amaçla İstanbul'da yaşayan ileri gelen Çerkesleri bir araya topluyor. Ahmet Mithat, Jön Türkleri örnek alarak 1908 yılında, İstanbul'da "Çerkes Teavün Cemiyeti"ni kuruyor. 1911 yılında Osmanlıca ve Adığece olarak "Ğuaze" gazetesini çıkarmaya başlıyor. Ahmet Mithat, Nuğuç Yusuf Suat, Laşe Tahir Hayrettin, Hunç Hayriye Melek, Tutarışe Aziz, Neney İsmail, Şave Ahmet, Tsey Vumar, Tıme Seyin, Tzağue Ahmet, Varde Ahmet Nuri gibi yazar, entellektüel ve paşaları bir araya getiriyor. Tzağue Nuri, Hayriye Melek Hunç, Şave Ahmet, ülkelerini bırakarak Osmanlı topraklarına gelmemeleri için bir dizi yazı hazırladılar. Ulusun yok olmasına neden olan etmenler "Ğuaze" gazetesinde işleniyordu. Ünlü yazar ve eğitimcinin telkinleriyle Arap abc'si ile Çerkesçe eğitim yapılması için Cavit Ahmet Tharhet Paşa ile Pşıhalıko Ali bir alfabe hazırlıyor. Gazetede örnekleri yayınlanıyor. 1918 yılında ilk kes yayınlanmaya başlayan gazetemiz "Adığe Psale"nin, fazlaca değiştirilmeden, "Ğuaze" de kullanılan alfabe ile basıldığını belirtmeliyiz. Ahmet Mithat kendi yayınlamış olduğu gazetelerde de Adığelere ilişkin haberlere yer veriyordu. Ünlü yazarın çıkarmış olduğu gazeteler uzun ömürlü olmuyordu. Sert yazıları nedeniyle iki üç aylıkken bile kapatılanlar da olmuştu. Sonra da bir başka gazete çıkarıyordu. Şunu belirtmek gerekir: Ahmet Mithat yaşam biçimiyle, yaptıklarıyla, Adığelere yapmış olduğu hizmetiyle XIX. yy. ile XX. yy. da yaşamış olan Adığe aydınlıkçılarından sayılıyor. Onun halkına yol göstermesi sadece gazete ve dergileriyle olmadı. Adığelerin ülkelerine geri dönüşleri çeşitli nedenlerle gecikmeye başlayınca, kendilerine yardım etmesi için II. Abdülhamit'e ricada bulunmaya gidenlere olumsuz yanıt vermiş, Ahmet Mithat da diğer halklardan geride kalmadan bir an evvel vatanlarına dönmeleri gerektiğini anlamıştı. Ahmet'in izinden gidenlerden 20'li yıllarda Türkiye'nin vermiş olduğu Kurtuluş Savaşı'na katılanlar olmuş, pek çok yazar, ressam, müzisyen yetişmiş. Ahmet Mithat, XX. yy.'ın başlarında Çerkes tarihi yazmak için dokümanlar toplamaya başlıyor. Fakat casuslar bunu Abdülhamit'e jurnalliyorlar. Yazar'ın evi basılıyor, dokümanları müsadere ediliyor. Fakat daha sonra "Kafkas" romanını yazıyor. Bunu izliyor "Çerkes Özdenleri" adlı tiyatro eseri. Ahmet Mithat Hağur'un bu tiyatro eseri Gedik Paşa tiyatrosunda sahneleniyor. Oyun oynanırken bir gece tiyatro yakılıyor. Adığe soyundan olan ünlü yazarın eserlerini toplayıp yeniden değerlendirmek gerekiyor. Hiç kuşku duymuyoruz ki bu ünlü yazarın 150'yi aşan kitap, risalesi ve 800'ü aşan makaleleri içinde Kafkas romanından başka bizimle ilgili olarak yazdıkları vardır. Ahmet Mithat'ın bizimle ilgili olarak yazdıklarını dilimize çevirecek aydın insanları beklediğini unutmamak gerekir. [Adığece'den Çeviren: Yenemıko Mevlüt] Büyük Yazarın Düşüncelerine Yön Veren Neydi? AHMET MİTHAT'IN YAŞAMI VE ESERLERİNDEKİ SORULARIN YANITI Bak Zara, K.B.Üniversitesi Doktora Öğrencisi T'ımıj Hamışe, K.B. Üniversitesi Yüksek Lisans Öğr. Anavatanda yaşayan aydınlar son zamanlarda Türkiye'de Adığelerin ürettiği sanat ve edebiyat yapıtlarını merak etmeye başladılar. Gerek Adığe Mak (Maykop), gerekse Adığe Psale (Nalçık) gazetelerinde ve edebiyat dergilerinde Türkiye'de yetişmiş olan Adığe yazarları tanıtılıyor, yapıtlarından örnekler veriliyor. Yazarları ve sanatçıları etkileyen olayların izi sürülüyor. 1864 sonrasında üretilmiş olan yazılı ürünler Adığece'ye kazandırılmaya çalışılıyor. Bu konuda bazı araştırmacılar Adığece yazılmayan bir eserin Adığe edebiyatı sayılmayacağı tezini öne sürüyor. Bazıları ise, her ne kadar edebi eserin üretildiği dil Adığece olmasa bile yazar bildiği, etkilendiği, yaşadığı olayları anlattığına göre bu yapıtlarda Adığe kültürünü ve ütopyasını bulmanın mümkün olduğunu öne sürüyor, böyle yapıtlara sahip çıkıyor. Aşağıda sunacağımız çalışma, Khabardey-Balkar Üniversitesi Adığe Dili ve Edebiyatı öğretim üyelerinden Bak Zera ile T'ımıj Hamışe'nın Ahmet Mithat (Hağur) Efendi hakkındaki bir çalışmaları. İlginç bulacağınızı umuyoruz. Biz Adığelerin ağaç kovuğundan çıkmadığımızı, diğer halklar gibi bir geçmişimizin olduğunu şu son yıllarda, gecen yüzyılın doksanlı yıllarında söyleyebilmeye başladık, daha da önemlisi yazın alanında ürünlerimizin olduğunu özgürce yazıyor ve söylüyoruz artık. Bu özgürlük bize, uzun yıllardır Adığelerin birlikte yaşamlarını sürdüregeldikleri halkları, bölgeleri araştırma fırsatı verdi. Bu güne dek bizim için kapalı olan kapıların açılmasıyla başka ülkelerde yaşamış edebiyat, sanat ve bilim alanında üretmiş oldukları ürünleri dünyaya yayılmış olan Adığeleri daha iyi tanıma isteği bizi bu çalışmaya iten. Üzülerek söylemeliyiz ki uzun yıllardan bu yana birbirinden koparılmış ve iletişim olanaklarından yoksun olarak yaşamak zorunda kalan bu halkın farklılıklarının oluştuğu da kuşku götürmez bir gerçek. Bunun için başka ülkelerde yetişen ve ünlenmiş olan hemşehrilerimiz ve yapıtları için "Bizim mi, yoksa yaşadıkları ülkenin mi?" diye bugün sorulmaya başlandı. Bize göre, bu konuya başka türlü bakmak gerekir. "O Adığe değildi, ya da Adığeliği yoktu" şeklindeki bakış açıları doğru değil. Sonra, yazar ile onun üretmiş olduğu ürünler arasında kopmaz bir bağın olduğunu da kabul etmek gerekir. İnsanın düşüncesi, kavrayışı bir şekilde donup kalmaz; bunların farklılaşması zamana ve içinde yaşadığı dünyadaki değişimlere bağlı. Bunu edebi yaşamları uzun sürmüş olan yazarlarda görmek olası. Türk edebiyatının bugünkü yolunu çizmiş olanlardan Ahmet (Hağur) Mithat'ı da bunların birisi olarak kabul edebiliriz. XIX yüzyılın sonu ile XX. Yüzyılın başlarında yaşamış olan Adığe yazarı ve yenilikçisi Ahmedıko Yuri (Kazbek) Türkiye'ye gider. Çalıştığı gazete için "Baştanbaşa Dünya", "İslamiyet" adında dizi yazılar hazır, Sultan II. Abdülhamit, Dışişleri Bakanı Tevfik Paşa, Çerkes kökenli olan Ahmet Mithat'tan demeçler aldı.1 Bir gün Ahmedıko, Rus gazetecisi V. Osipov ile birlikte Ahmet Mithat'ın yanına gitti. Daha sonra Yure o buluşmanın anılarını şöyle yazmıştı: "İnsanın alın yazısı çok ilginç. Yaşam ilginç oyunlar oynuyor insana. Bak, sözgelimi ben de, yanındaki arkadaşın da, Osipov'a döndü, Kafkasya'da yaşayan Adığe halkındanız. İkimizde yazarız, ancak başka başka ülkelerde yaşıyoruz ve kendi dilimizle yazmıyoruz. Doğru 0değil mi? dedi ve yazar bana baktı. Sen anımsıyor musun bu şarkının nasıl başladığını? dedikten sonra bozuk olsa da içtenlikli bir şekilde Adığece olarak şarkı söylemeye başladı. -Dur, dur dedim, Mithat'ın söylemeye başladığı "zepedzıj" ile başlayan, Kafkasya'da yaşarlarken söyledikleri şarkıyı sonuna kadar okudum. Yazar bir süre suskun kaldı, onun neler düşündüğünü anlamak mümkün değildi. Kim bilir, kalbi terk ettiği ülkesine gitmiş de olabilirdi, onun dağlarına..."2 Yazarı o kadar düşündüren şeyin gizini açıklayabilmenin yolu da, bu yazının başlığında sorduğumuz sorunun yanıtını verebilecek olan da, bize göre, yazarın yaşamında gizli. BİR YAŞAM, FARKLI İKİ ZAMAN Ahmet (Hağur) Mithat Türkiye'nin ilk yazarlarından biri. Uzun zaman ve üretken olarak edebiyata hizmet etti: Kitap ve risaleleriyle birlikte yüzelliye yakın eser bıraktı.3 Fakat sayı değil en önemli olan. Önemli olan hemşehrimizin Türk edebiyatında yeni çığır açmış olması. Yakın Doğu ülkelerinin edebiyatlarının gelişimini araştıran Alkayeve L. O., Ahmet Mithat için "Türk edebiyatında büyük sorunları ilk kez roman ve öykülerine konu edinen yazar"4 olarak tanımlıyor. 1828-1829 yılında meydana gelmiş olan Rus-Türk savaşından sonra Andrianapol Barış Anlaşması yapıldı. Rusya, Karadeniz sahillerini baştan başa egemenliğine almıştı. Çar, Yukarı Kafkaslarda yaşayan Adığe halkına, buraları da kendi egemenliğine almak için; "Psıj (Kuban) steplerine ineceksiniz" dedi. Avrupa ülkeleri de bu görüşü benimsedi "Çar ve generalleri de 1764-1864 yılları arasında Yukarı Kafkas'ı almaya yönelik olarak yaptıkları savaşın gerekçesi buydu."5 O anlamsız anlaşmaya, özgürlüklerinin ellerinden alınması nedeniyle, Adığe halkı karşı çıktı. Fakat her yönüyle donanımlı olan Çar ordusuna yenildiler. Halkımız iki seçenek arasında bırakılmıştı. Ya Çar'ın buyruğu altına girecek, ya da ülkesini terk edecek. Ünlü Türk yazarı Ahmet Mithat'ın babası Süleyman da ikinci seçeneği tercih edenlerdendi. Ünlü yazarın babasının Dağıstan kökenli olduğunun iddia edilmesinin nedeninin, Süleyman adından kaynaklandığını sanıyorum. Bu savın doğru dürüst bir dayanağı yok. Bilindiği gibi Karadeniz kıyısında yaşayan Adığelerle, Türkler ve Kırım Tatarları arasında ilişkiler vardı. İzzet (Çuşha) Aydemir'e göre "Hağur Süleyman, Anapa yakınlarında bir Şapsığ köyünden".6 "Ahmet Mithat'ın annesi Nefise hanım Hağur Hüseyin ile evlidir. 1828'de dört yaşında, İbrahim adında bir çocukları vardır. Hağur Hüseyin, Anapa kalesi düşünce ailesini, yanında çalışmakta olan Süleyman'la birlikte Türkiye'ye gönderiyor, kendisi savaşmak için orada kalıyor. Aile Sinop'a, oradan da İstanbul'a gelerek Tophanede, Lüleciler caddesinde, Kumbaracı yokuşundan çıkarken Hacı Mimi Mahallesinin Örtme Altı sokağındaki bir eve yerleşiyor. Süleyman ağa evin alt katında oturmaktadır ve Nefise Hanım'ın hizmetindedir. Varlıkları erimeye yüz tutmuştur. Nefise hanım bekar çamaşırı dikmekte, Süleyman ağa da bu gibi şeylerin satışıyla meşgul olmaktadır. Konu komşu, Nefise Hanım'ın onunla evlenmesini uygun bulur. Yapılan nikaha rağmen Süleyman beyle hanımı bir süre karı koca hayatı yaşayamıyor. Nihayet bu birleşmeden 1844'de annesinin 16. ve son çocuğu olan Ahmet Mithat doğuyor."7 "1851-1855 yıllarında Mısır çarşısında bir aktarın yanında çalışıyor. Dükkan komşusu Hacı İbrahim Efendi'den Kur'an ve Türkçe okuma-yazma öğreniyor. Galata'da bir frenkten Fransızca öğreniyor."8 1865 yılında babası ölüyor, Vidin Voyvadası (Müdür) olan İbrahim ağa (ağabeyi) aileyi yanına alıyor. Ahmet Rüştiye'yi Vidin'de bitiriyor. Mithat Paşa'nın hocası Fransız olan Luka Mamuryan'dan Fransızca dersleri alıyor. Zeki ve çalışkan olan Ahmet Mithat'ın farkına varan Mithat Paşa ona iş veriyor. Ahmet Mithat, Rusçuk'ta "Tuna" gazetesinde, din, edebiyat, ülke sorunları hakkında yazı yazmaya başlıyor. Şinasi, Namık Kemal, Ebu Ziya Tevfik gibi yazarların ürünleriyle tanışıyor. Bu insanlar ülkenin içinde bulunduğu bitmek tükenmek bilmeyen savaşların nedenleri üzerinde düşünen, Avrupa'da oluşan yenilikleri ülkelerine taşımak için savaşım veren insanlardı. Değişik söylem yöntemleri geliştiriyorlar, böylece de sansürden kısmen de olsa kurtuluyorlardı. "Dil ve eğitimin değiştirilmesini, padişahın yetkilerinin sınırlandırılmasını, anayasa yapılmasını, batı ülkelerinin uygarlığının kabul edilmesini istiyorlardı". 9 Ahmet Mithat'ın yaşadığı zamanlarda Osmanlı İmparatorluğu'nda büyük değişikler oldu. 60'lı 70'li yıllar onun en güçlü yıllarıydı. Pek çok insanın uyanmasına öncülük eden Türk aydınlarından korkmaya başlayan Padişah, "özgürlüklerde kısıtlamalara gitmeye" karar verdi. Bu olaylar, 50'li 60'lı yıllarda Rusya'da meydana gelen olaylarla çok ilginç bir şekilde benzeşiyor. "Son ikiyüz yıldır Rusya ile Osmanlı İmparatorluğu reform ve yenilik hareketiyle uğraştı durdu",10 diyor felsefe doktoru Meduşevski Andrey. Bilim adamı her iki ülkede daha sonra meydana gelen değişimlere de değiniyor ve aynı cepten çıkmışlarcasına benzeşmelerine dikkat çekiyor. Ahmet Mithat'ın yazdıklarıyla, Türk tarihi öylesine özdeş ki, Türk tarihini bilmeden onun yaratıcılığını anlamak zorlaşır. "Tanzimat" adı verilen yenileşme hareketi 1839 yılından başlayarak 1876 yılına dek sürmüştür. 3. Selim ile 2. Mahmut'un reformları da bununla benzeşmektedir. Ama bunlar daha etkili reformlardı. Feodalizm yavaş yavaş tasfiye edilerek özgürlükçü burjuvazi düşünceleri egemen olmaya başladı. 1839 yılında, 1. Abdülmecit döneminde Mustafa Reşit Paşa'ya hazırlatılan ve ülkenin yeni programı olarak kabul edilen "Gülhane-i Hattı Şerif" okundu. Böylece "Tanzimat Edebiyatı" doğdu. Programda kabul edilmiş olan pek çok madde daha sonra hayata geçirilmemiş olsa da, "Hattı Şerif" de belirtilmiş olan insan haklarını pek çok kişi yeni duymuştu. Yönetim, "insanların özgür olarak yaşamalarını, Osmanlı topraklarında yaşayan halkların mal ve can güvenliklerinin emniyette olduğunu, halklar arasında ayırım yapılmaksızın vergide adaletin sağlanacağını, köleliğin kaldırıldığını, askerliğin kısaltılacağını, mahkemelerin reformize edileceğini, tutuklananların mülklerinin güvencede oluğunu, müsadere edilemeyeceğini, din ve milliyetine bakılmaksızın İmparatorlukta yaşayan halkların eşit sayılacağını ilan etmişti".11 Değişim ve gelişim için yapılması gerekenler gerçekleştirilemedi. Sultan'ın yetkilerinin daraltılmasına ve feodalizmin tasfiye edilmesine sıra gelmeye başlayınca, saray bu reformları yapmak için görevlendirilenleri görevlerinden almaya başladı. Mustafa Reşit Paşa, Veziri Azamlık'tan azledildi, arkadaşları devlet görevlerinden uzaklaştırıldı. Tanzimatla kabul edilen pek çok yenilik bir biri arkasından iptal edildi, hayata geçirilmedi. 1853-1856'da Kırım Savaşı'ndan sonra ülke gerçekten zor duruma düştü. Ordu büyük yenilgiye uğramıştı. Kafkasya ile ilgili planlarda böylece suya düştü, buraları Rusların eline geçti. Ahmet, Rusçuk'ta bulunduğu sıralarda vatanını terk etmek zorunda kalan hemşehrilerinin Osmanlı İmparatorluğu'nun pek çok bölgesine dağılmakta olduğunun farkındaydı. Vatanlarını terk etmek zorunda bırakılan Çerkesler çoğunlukta Anadolu'ya kabul ediliyorlardı. Balkanlarda da sürgün Adığelerin sayısı az değildi. O zamanlarda Ahmet de, arkadaşları da insanlara nasıl yardım edeceklerini, yaşam koşullarını nasıl iyileştireceklerini düşünüyorlardı. Türk aydınları, pek çok çalışan insana önderlik yapmaya başlayan Fransız, İngiliz ve Alman düşünür ve ekonomistlerinin düşüncelerinden etkilenmiyor değildi. Onlar ülkenin insanlarını uyandırmanın yollarını aramaya başlıyorlar. Bu iş için en iyi yol, onları, içinde bulundukları karanlıktan eğitim ile çıkarmaktı. Ahmet ile arkadaşları bu konuda çalışmak için sözbirliği ediyorlar. 1866 yılında Ebu Ziya Tevfik ile birlikte Ahmet de İstanbul'a dönüyor ve "Yeni Osmanlılar" gurubunun içinde çalışmaya başlıyorlar. Aydınlar ve reform taraftarı olanlar bu birlik etrafında toplanıyorlardı. Çoğu genç olmasına karşın siyaset ve edebiyatta Namık Kemal, Ali Suavi gibi ünlü kimseler de vardı. Daha sonraları Ziya Bey ve Ahmet Mithat da o gizli cemiyete giriyor. O zamanlarda Adığe delikanlısı "Tasfir-i Efkar" gazetesini çıkarmaya başlıyor.12. Yeni Osmanlı hareketi her şeyden önce "aydınlatmacı" bir hareketti. "Halkın anlayabileceği şekilde" yazma hareketi ilk kez onlarla başlamıştı. Onların yazılarıyla Türkçe gelişmeye başlıyor. Yenilikçi düşüncelerinden hoşlanmayan Padişah "Yeni Osmanlılar"ı tutuklamaya başlıyor. Bir kısmı yakalanıp zindana atılıyor, bir kısmı da yurt dışına kaçıyor. Ahmet Mithat da vali olarak atanan Mithat Paşa ile birlikte Bağdat'a gidiyor. Ahmet Mithat, İmparatorluğun buradaki işinin Avrupa kıtasından daha zor olduğunu anlıyor. Ahmet, Bağdat'ta küçük bir baskı makinası ele geçiriyor: Geçimine katkı sağlamaktan ziyade yazdıklarını basmak ve insanlara ulaştırmayı düşünüyor. Hağur, burada herkesin anlayabileceği bir şekilde yazmayı geliştiriyor. Irak'ta "Zavra" adında bir gazete yayımlamaya başlıyor ve Ahmet Mithat'ın ilk hikayeleri burada yayımlanmaya başlıyor. 1870 yılında, hikayelerinden oluşan "Hace-i Evvel" adındaki kitabı basılıyor. 70'li yıllarda Padişah, kendisine soluk alma fırsatı vermeyen "Yeni Osmanlılar" hareketine son vermek istiyor. Ahmet, Asya'da çalışıyordu, Namık Kemal ve Ziya Paşa Londra'ya kaçtı, daha sonra Çenova'da "Hürriyet" gazetesini çıkarmaya başladılar. Devletin af etmesiyle yeniden yurda döndüler. Ahmet Mithat da İstanbul'a geliyor. 22 Nisan 1871'de Ceride-i Askeriyye Baş yazarlığını yaparken Basiret'te de yazılar yazıyor. İbret gazetesinin idareciliğini yapmaya başlıyor. 1872'de "Dağarcık", "Kırk Ambar" dergileri ile "Devir" gazetesi basılıyordu. Ahmet Mithat yayınlarında ülke sorunlarını dile getiriyordu: Eğitimin yaygınlaştırılması, yasaların çıkarılması, baskılara son verilmesi için caba gösteriyordu. Ahmet Mithat Dağarcık'ta yazdığı bir yazı nedeniyle tutuklandı, 1873 yılında Rodos'a sürüldü. Onun arkasından da Namık Kemal ve Ebu Ziya da Kıbrıs sürgüne gönderildi. "Yeni Osmanlı" hareketinden etkilenen ve düşüncenin taraftarı olan pek çok insan vardı. Bunların hepsini tutuklamak ve sürmek de olası değildi. Tanzimat'la yeni düşüncelere uyanmış olan rüştiye, medrese gibi eğitim kurumlarının öğrencileri gösteriler yapmaya başladılar. 1876 da gösteriler o denli büyüdü ki Padişah, Vezir-i Azam (Başbakan) ile bazı Vezirleri (Bakanları) değiştirmek zorunda kaldı. Fakat gösteri yapanlar bununla da yetinmedi, Abdülaziz tahttan indirildi, onun yerine devlet işlerinden anlamayan 5. Murat tahta oturtuldu. Reform hareketlerine destek vereceği vaadinde bulunan 2. Abdülhamit 1876 yılında Padişah oldu. İlk önceleri, af edilen Yeni Osmanlı düşüncesi taraflarına ses çıkarılmadı. Fakat daha sonra Abdülhamit sözünde durmadı, basına acımasızca sansür uygulamaya, özgürlükleri kısıtlamaya başladı. 1908 yılına dek süren Abdülhamit dönemi Türk literatürüne "İsdibdat Dönemi" olarak geçti. Ahmet Mithat Rodos sürgünlüğünde de, daha sonraki günlerinde de yazmaya ara vermedi. Öykülerini topladığı kitabın arkasından "Yeniceriler" adlı romanı geldi. Bundan sonra bir kaç yıl kitap yayınlamadı. 1875 yılında "Hasan Mellah", "Hüseyin Fellah", "Felatun Bey İle Rakım Efendi" romanları yayınlandı. Ahmet Mithat Türk halkı ve edebiyatı için arı gibi çalıştı. Türk halkını uyandırmak, içinde bulunduğu karanlıktan çıkarmak, eğitmek, dahası bir ulus olduğunu hatırlatmak için bir Adığe insanının yazdıkları Türk edebiyat tarihine altın harflerle yazıldı. Ahmet Mithat, uğruna savaşım verdiği halk hakkını yedi, demiyoruz. İsimleri sayılamayacak kadar çok edebi eser kazandıran bir insana nasıl olur da hakkı verilmez. "Yeniçeriler", "Çengi", "Paris'te Bir Türk", "Kafkas" (4 cilt), "Yeryüzünde Yaşayan Bir Melek", "Gönül Mihnetkeşam", "Hayal ve Hakikat", "Diplomalı Kız", "Jön Türk", romanlarıyla, diğer edebi türlerden olan "Dürdane Hanım", "Sır Ölüm", "Gürcü Kızı Yahut İntikam" onun ünlü eserlerinden bazıları. Gazete ve dergilerde yayımladığı makalelere, Batı edebiyatından çevirmiş olduğu onca eser için de diyecek bir şey bulamıyoruz! Bu ilginç ve inanılmayacak kadar çalışkan olan insan gazeteciliğinin yanı sıra romanlar yazıyor, çeviriler yapıyor, makaleler yazıyordu. 1908'de, Meşrutiyetin ilanından sonra Ahmet Mithat bir süre İstanbul Üniversitesi'nde hocalık yaptı. Eğitim ile ilgili pek çok şey yazmaya da zaman buldu. "Osmanlı Tarihi", tarih konusunda yazdıklarının bir örneği. "Yuvarlak Dünya", "Kainat", "Dünya Edebiyatı", "Edebiyat Tarihi" gibi yapıtları da pedagojik eserler arasında. Felsefe ve Din konusunda "Ben Neyim", "Nübüvveti Muhammediyye" gibi yapıtlar verdi. Ayrıca "Kur'an-ı Kerim'in Tefsiri adıyla, Şeyhülislam Musa Kazım Efendi ile yedi yıl çalışarak bir eser vücuda getirdi. Fakat, eser İslamiyeti cumhuriyet olarak gösterdiği için Abdülhamit'in emriyle müsadere edildi."13 "Türk edebiyatı ve kültürü için bu kadar çok çalışan Ahmet Mithat, Adığeler için ne yaptı?" diye bir soru sorulabilir. Zaten şimdiye dek yazdıklarımızın hepsi de bu soruya yönelik olarak verilmesi gereken yanıt içindi. İsterseniz başa, bu yazıda sözünü ettiğimiz 1899 yılına dönelim de Ahmedıko Yure'nın, Ahmet Mithat'ın düşünceleri için söylediği, "onu bu kadar düşündüren neydi? Terk ettiği ülkesi mi, dağları mı?" sözüne dönelim. Bu değildi sanırım onu düşündüren, zaten ülkesini görmemişti. 80'li yıllarda yazarın dünyaya bakışı değişti. Ülkesinden sürgün edilen insanlarla daha çok zaman geçirmeye başlıyor. Zulüm ile ülkelerinden kovulmuş olan halkının Osmanlı topraklarında mutlu olmadıklarını görüyor. 1877-1878 yılında, Rus-Türk savaşından sonra yapılan bir anlaşmayla Balkanlarda ikamet eden Adığelerin tehcir edilmesi sorunu ortaya çıkıyor. Sultan, onları doğuda, egemenliği altında bulunan topraklar içine dağıtmaya başlıyor. Ahmet Mithat'a her gün Adığelerin geldiğini, onların yakınmalarını dinlediğini söylüyor Ahmedıko Yuri. Ahmet Mithat'a yakınırken tanık olduğu ve çok etkilendiği bir olayı şöyle anlatıyor Ahmedıko: "Benim için Kafkasya herşeyden üstün, diyor molla. Bunu herkes bildiği halde yine de binlercesi geliyor. Buraya kaçan on kişiden dokuzu ölüyor, havası yaramıyor"14. Ahmet Mithat, Osmanlıların uyanması ve yaşam koşullarının iyileştirilmesiyle bu topraklar üzerinde yaşayan diğer halkların da bir takım haklar kazanacağına inanıyordu. Ancak bu düşüncesinde yanıldığını daha sonra anladı. Çünkü "Pantürkizm" hareketi başlamıştı. "Tanzimat edebiyatının yenilikçi düşünce akımından hareket ederek ortaya çıktığını Ahmet Mithat'ın yazdıklarından anlamak mümkün, diyor Ayzenştayn N.A, 80'li yılların sonlarında düşünceleri tamamen değişiyor, İslam'ı savunmaya başlıyor. Batıdan, onun felsefesinden, edebiyatından korkmaya başlıyor Ahmet Mithat. Doğuya aldanmanın ülke yönetimine, halka zarar verecek bir gücün olduğunu düşünmeye başlıyor"15 Hağur'un düşünce hareketini değerlendiren ünlü Türk yazarı Ç. Dino'ya göre, ilk önceleri sosyal yaşamı öğrenerek insanları mutluluğa ulaşabileceğine inan Ahmet Mithat, daha sonra bilimle halkının mutluluğa ulaşabileceğini düşünmeye başladı. Daha başka bir şekilde söylemek gerekirse Tanrı'nın buyruklarını anlayabilmek için bilime gerek vardı. Dino, "medrese ideolojisi ile sert baskıcılığa taraftı", demekle yanılıyor. Bize göre, Türk eleştirmeni çok önemli olan bir hususu gözden kaçırdı. Ünlü yazarı korkutan batının bilimi ve edebiyatı değildi, onu korkutan kendi eliyle besleyip büyüttüğü Türk nasyonalizmiydi. Ulusuna, dinine, rengine bakmaksızın herkesin eşitliğini isteyen ünlü yazarın yaşlılığında, "medrese ideolojisine", ve Sultan'ın sarayından çıkacak anlamsız sözlere kulak kabarttığını söylemek zor. "Tarih-i Umumi" ve "Hace-i Evvel" de çok açık olmasa da ulusalcılığın toplumu böldüğünü söylemekte Ahmet Mithat. "Tarih-i Umumi" de bu tür düşüncelerin tarihe gömüldüğünü anlatıyor. 70'li yılların sonu ile 80'li yılların başlarında tüm şiddetiyle yükselmeye başlayan nasyonalizm hareketinin Osmanlı İmparatorluğunun yıkılmasına neden olacağını anlamıştı ünlü yazar. Ahmet Mithat'ın herkesi İslam'ın etrafına toplamak istemesinin nedeni bunun içindi. Fakat dönmeye başlayan tekerleği, ona ilk hareketi verenler bile durduramazdı artık. Ahmet Mithat'ın korktuğu olaylar gerçekleşecek, nasyonalist hareketlerinin alabildiğine yükselmesiyle altı yüzyıl hükümran olan Osmanlı İmparatorluğu yıkılacaktı. Çoklarının kabul ettikleri gibi Ahmet Mithat, insanları eğitmekten, yaşam düzeylerini yükseltmek düşüncesinden vaz geçmemişti. Adığelerin başına gelen olumsuzluğun başlıca nedeni olarak okutulmamalarını gösteriyordu. Kahire'de, 1889 yılında kurulmuş olan "Cemiyeti İttihadi Çerkesi" ile ilişki kuruyor. Adığelerin sorunlarını işleyen "İttihat Gazetesi" ni çıkarak Muhammed Fazıl, Barakbeyiko Muhammed'in amaçlarını öğreniyor, kendisi de İstanbul'da bir dernek kurmak için faaliyete geçiyor. Bu amaçla İstanbul'da yaşayan ileri gelen Çerkesleri bir araya topluyor. Ahmet Mithat, Jön Türkleri örnek alarak 1908 yılında, İstanbul'da "Çerkes Teavün Cemiyeti"ni kuruyor. 1911 yılında Osmanlıca ve Adığece olarak "Ğuaze" gazetesini çıkarmaya başlıyor. Ahmet Mithat, Nuğuç Yusuf Suat, Laşe Tahir Hayrettin, Hunç Hayriye Melek, Tutarışe Aziz, Neney İsmail, Şave Ahmet, Tsey Vumar, Tıme Seyin, Tzağue Ahmet, Varde Ahmet Nuri gibi yazar, entellektüel ve paşaları bir araya getiriyor. Tzağue Nuri, Hayriye Melek Hunç, Şave Ahmet, ülkelerini bırakarak Osmanlı topraklarına gelmemeleri için bir dizi yazı hazırladılar. Ulusun yok olmasına neden olan etmenler "Ğuaze" gazetesinde işleniyordu. Ünlü yazar ve eğitimcinin telkinleriyle Arap abc'si ile Çerkesçe eğitim yapılması için Cavit Ahmet Tharhet Paşa ile Pşıhalıko Ali bir alfabe hazırlıyor. Gazetede örnekleri yayınlanıyor. 1918 yılında ilk kes yayınlanmaya başlayan gazetemiz "Adığe Psale"nin, fazlaca değiştirilmeden, "Ğuaze" de kullanılan alfabe ile basıldığını belirtmeliyiz. Ahmet Mithat kendi yayınlamış olduğu gazetelerde de Adığelere ilişkin haberlere yer veriyordu. Ünlü yazarın çıkarmış olduğu gazeteler uzun ömürlü olmuyordu. Sert yazıları nedeniyle iki üç aylıkken bile kapatılanlar da olmuştu. Sonra da bir başka gazete çıkarıyordu. Şunu belirtmek gerekir: Ahmet Mithat yaşam biçimiyle, yaptıklarıyla, Adığelere yapmış olduğu hizmetiyle XIX. yy. ile XX. yy. da yaşamış olan Adığe aydınlıkçılarından sayılıyor. Onun halkına yol göstermesi sadece gazete ve dergileriyle olmadı. Adığelerin ülkelerine geri dönüşleri çeşitli nedenlerle gecikmeye başlayınca, kendilerine yardım etmesi için II. Abdülhamit'e ricada bulunmaya gidenlere olumsuz yanıt vermiş, Ahmet Mithat da diğer halklardan geride kalmadan bir an evvel vatanlarına dönmeleri gerektiğini anlamıştı. Ahmet'in izinden gidenlerden 20'li yıllarda Türkiye'nin vermiş olduğu Kurtuluş Savaşı'na katılanlar olmuş, pek çok yazar, ressam, müzisyen yetişmiş. Ahmet Mithat, XX. yy.'ın başlarında Çerkes tarihi yazmak için dokümanlar toplamaya başlıyor. Fakat casuslar bunu Abdülhamit'e jurnalliyorlar. Yazar'ın evi basılıyor, dokümanları müsadere ediliyor. Fakat daha sonra "Kafkas" romanını yazıyor. Bunu izliyor "Çerkes Özdenleri" adlı tiyatro eseri. Ahmet Mithat Hağur'un bu tiyatro eseri Gedik Paşa tiyatrosunda sahneleniyor. Oyun oynanırken bir gece tiyatro yakılıyor. Adığe soyundan olan ünlü yazarın eserlerini toplayıp yeniden değerlendirmek gerekiyor. Hiç kuşku duymuyoruz ki bu ünlü yazarın 150'yi aşan kitap, risalesi ve 800'ü aşan makaleleri içinde Kafkas romanından başka bizimle ilgili olarak yazdıkları vardır. Ahmet Mithat'ın bizimle ilgili olarak yazdıklarını dilimize çevirecek aydın insanları beklediğini unutmamak gerekir. [Adığece'den Çeviren: Yenemıko Mevlüt] 1 Haşhuej R. H. "Adığe..... XIX. yy. ve XX. yy. Başı" M. 1993, s. 165. 2 Hafıdze M. M. "Adığe Memlükler". "Elbruz", 1994, s. 102-103. 3 A.y. s. 102. 4 Alkayeva L.O. "Türk Romanının Süjeleriyel Kahramanları" M. "Navka" 1966, s.26. 5 Kuşhabi A. V. "Arap Ülkelerinde Yaşayan Çerkes Muhaçirler (XIX-XX". N. 1999, s. 33. 6 İzzet Aydemir "Muhaceretteki Çerkes Aydınları". Ankara, 1991, s. 67 7 Ahmet Mithat'ı Anıyoruz. Tarık Hakkı Us, İstanbul, 1955, s.14 8 A.g.y. s.15. 9 Kamilev H. "Namık Kemal" M. 1959, s.159 10 Meduşevski Andrey "Avrupavari Ev Kurma". "Ülke" Edebiyat Dergisi, No: 5-6 11 Gasparyan M.A., Oroşkove C.F., Petrosyan Y.A. "Türk Tarihi Etüdleri" M, "Navka", 1983, s.102. 12 İzzet aydemir "Muhaceretteki Çerkes Aydınları" Ankara, 1991, s.68. 13 Ahmet Mithat'ı Anıyoruz. 14 Haşhoj Raya. "Adığe Aydılıkcıları XIX. yy. Başları XX. yy. Nalcık, "Elbruz", 1993, s.166. 15 Ayzenştayn N. A. Türk Edebiyatı Tarihi" M, "Navka", 1968, s.37+''+T`ımıj Hamışe)