Düğünlerimiz Üzerine

Kültürel değerlerimizin derlenmesi amacıyla tarihimiz ve kültürümüz konusunda bilgili büyüklerimizle bir dizi röportajlar gerçekleştirmeyi amaçlıyoruz. Bu röportajlardan oluşan bir arşivin hazırlanması çalışmalarına başlanmıştır. Bu kapsamda sayın büyüğümüz Saim Tuç ile Çerkes kültürünün değişik boyutlarını içeren kapsamlı bir görüşme yaptık. Sayın Saim Tuç ile yapılan röportajın "düğün adetleri"ne ilişkin bölümünü okuyucularımızın bilgisine sunuyoruz.. +''+ Nart: Çerkes kültüründe düğünün yeri nedir? Sn. Tuç: Genelde kültürün ana temasını oluşturan üç husus vardır. 1- Doğum, 2- Evlilik, 3-Ölüm durumunda yapılan etkinlikler. Çocuk doğduğu zaman bir etkinlik yapılır, evlenirken yapılan etkinlik çok zengin ve ayrıntılıdır. Ölüye de çok değer verirler. Çünkü, Çerkesler'de insana çok değer verilir. Onun için ana başlıklarıyla düğünlerde bugünümüze faydalı olacak konuları dile getirelim, onlar üzerinde duralım... Köy düğünleri ile bugün şehirlerde yapılan salon düğünleri arasındaki farklılıkları görebilmemiz açısından, önce köy düğünleri hakkında bize bilgi verebilir misiniz? Kültürümüzde, gelin alma düğünü denilen "Nıseşecegu" ile "delikanlı düğünü" olmak üzere iki tür düğün vardır. "Delikanlı düğünü", misafir gelen birini onore etmek ya da eğlence amacıyla daha çok gençler arasında yapılır. Gençler, bayanları toplar ve düğün yaparak kendi aralarında eğlenirler. Orada gençler bir araya gelirler. Bu düğünlerde katı kurallar mevcut değildir ve bunlar daha çok eğlenceye dönük düğünlerdir. Sanıyorum, bu geleneği başka hiçbir kültürde görmüyoruz. "Düğün yaptık" dediğimizde insanlar, "kim evlendi de düğün yaptınız?" diyorlar. Bizim kültürümüzde düğün yapmak için mutlaka birinin evlenmesi gerekmiyor, biz 3-5 kişi bir araya geldiğimizde de düğün yapabiliyoruz, veya bir misafirimiz geldiğinde onun için düğün yapabiliyoruz. Fakat, misafir Thamade pozisyonunda ise düğün yapılmaz. Gelin alma düğününde yani "Nıseşecegu"de ise, gelinin bulunduğu yere gidilerek gelin getirilir. Bu olay 3 gün, 5 gün, bazen bir ay kadar sürer. Gelin alma olayı özellikle kış dönemlerine, işsiz zamanlara denk getirilir ki, uzun uzun eğlenilsin. Kadın, Çerkes toplumunda çok saygıdeğerdir. Dolayısıyla nazlandırılır. Hele genç kızlar daha çok nazlandırılır. Esasında çağrılmadan, buyur edilmeden genç kız düğüne katılmaz. Bu nedenle, düğünden önce, düğüncü aile, kızlarının (kızları yoksa yakın bir akrabalarının) yanına bir delikanlıyı katarak, ev ev dolaşırlar ve genç kızları düğüne çağırırlar. Düğün yapılır; düğün bozulduktan sonra evlerinden alınan genç kızlar, tekrar evlerine götürülürler. Çerkes düğünlerinde oturmak yoktur. Yaşlı, genç düğüne katılan kim olursa olsun oturmaz. Sadece evli kadınlar gerilerde bir köşeden düğünü seyrederler. Bunun dışında herkesin ayakta durması, ayakta duramayacakların düğüne katılmaması gerekir. Fakat günümüzde düğün yapılırken kızlar oturuyorlar. Bunun organize edilmesi gerekir. Organize eden gençlerden biri, bir delikanlı veya bir kız oturuyorsa, onu düğüne davet etmeli, onun da düğüne katılmasını sağlamalıdır. Düğünde erkekler bir tarafa, bayanlar bir tarafa dizilir. Düğün yapılan yerin en emin tarafı kızlara verilmelidir. En sağ başta, "baş koruyucu" denilen birisi durur, onun yanında "jan" tabir ettiğimiz "prenses" durur. Onun yanında da Xhıgebz-thamade durur. Yani herkesin duracağı oyun yeri bellidir. Onun yanında varsa misafir kız, daha sonra toplumdaki sosyal yerlerine göre diğer kişiler, en sonda da düğün sahibi aileden bir kız yer alırlar. Bu kızın yanında da koruma görevi yapan bir erkek bulunur. Düğünlerde kızlar sırayla oyuna çıkar, erkeklerde ise sıra yoktur. Fakat onlarda gelişigüzel bir şekilde çıkamazlar. Bir delikanlı, bir kızı gözüne kestirmiş, onunla oynamak istiyorsa, o kızın sırasına denk getirir, öyle oyuna çıkar. Kendiliğinden de çıkamaz. "Hatiyako" (düğünde oyuna çıkma sırasını idare eden kimse) dediğimiz kişiyi tembihleyerek, hatiyakonun organizesiyle düğüne çıkar. Düğünün esası budur. Kızlar sıra olduklarında, ablası ya da kendi sülalesinden bir büyüğü olan kız arka sırada dikilir, düğüne katılır ama oynamaz. Düğünler uzun sürdüğü ve sürekli ayakta durulduğu için grup grup, önce misafirler, sonra diğerleri dinlendirilir ve dinlenenlere ikramda bulunulur. Düğünden dinlenmek için çıkarken büyük olan kişiden izin istenir, geri gelindiğinde tekrar gelindiği bildirilir. Yani şimdi yapılan salon düğünlerinde olduğu gibi düğüne gelişigüzel girilip çıkılmaz. Gelin alma düğününü kim organize eder? Bir aile gelin alacaksa, kendisine yakın olan, o sorumluluğu yüklenebileceğine inandığı, güven duyduğu bir büyüğüne gider, durumu anlatır. "Hayırlı bir işimiz var, bize aracı olun" der. Ve o kişi bir ön toplantı yaptırır. Düğünün organizasyonunda "Ceug thamade", düğün thamadesi dediğimiz bu kişi ailenin adına tüm sorumluluğu taşır. Toplantıyı o yapar, "wunafe" yi o yaptırır, gelincileri o gönderir, gelinciler geldiğinde o karşılar. Düğünü olan ailenin mensupları ona yardımcı durumdadır. Örneğin; delikanlının küçük kardeşi ve "şavo" (sağdıç) da ona yardımcı olur. "Hatiyako" nasıl belirlenir? "Hatiyako" dediğimiz düğünü idare eden kişidir. Hatiyako da esas "ceug thamade"sine bağlıdır. Düğünden önce yapılan toplantıda o da belirlenir. Zaten köy hayatında, bir küçük yörede, kimlerin ne olduğu bilinir. "Hatiyako"nun işini, sorumluluk, yetenek ve tecrübe isteyen bir görev olduğundan herkes beceremez. Dolayısıyla bu görevi kimin yapacağı hemen hemen bellidir. Gelin ve damadın düğüne katılmaları konusundaki düşünceleriniz neler? Köylerde yapılan düğünlerde erkek hiçbir şekilde görünmez, tabii kız da görünmez. Düğün tamamen onların dışında gelişir. Fakat şehir düğünlerinde, aynı diğer kültürlerde olduğu gibi; gelin ve damat düğüne beraber gelip gidiyorlar. Diğer toplumlardan haliyle etkileniyoruz. Şimdi delikanlıyla evleneceği kızı düğüne, anne-babanın karşısına çıkardıysak; artık ondan sonra nasıl yapsak boş. Çünkü Çerkes gelini kendi düğününde oynamaz. Bazı düzenlemeler getirmek lazım. Damadın kaldığı yeri biliyoruz, gelinin kaldığı yer hakkında bilgi verir misiniz? Kafkasya’da gelinin baba evinden çıkmadığı doğru değildir. Ancak kız kaçırma olaylarında taraflar anlaştırılamazsa veya anlaşma sağlandığı halde “Kan” sahibinin (götürüldüğü, misafir eden ailenin) ısrarlı olması halinde o ailenin evinden gelin olarak çıkarılarak götürülürdü. Normal şartlarda, kız isteme konusunda, aracılar kanalıyla belirlenen günde nikâh kıymaya gelineceği gün Kız, kendi mekânları müsait değilse ve genelde yakın komşu evine alınır. Nikâh kıymaya gidenler akşam gün karardıktan sonra eve girerler, en çok dört kişi gider ve bayanlar gitmezdi. Nikâh, hem kız ve hem de delikanlı huzura alınmadan vekâlet yoluyla kıyılırdı. Dolayısıyla kıza vekil tayin ettirilmesi pek kolay olmaz, bazen sabaha kadar oturulduğu da olurdu. Bu arada misafirlerin açlığı giderilsin diye sofra getirilse de pek fazla ağırlanmazlardı. Nikâh, yerel hoca tarafından kıyıldıktan sonra, gidenler oğlan evine geri döner ve evin hanımına hangi saatte olursa olsun müjdesini verirlerdi; oda memnuniyetini belirten bir sofra ikramında bulunurdu. Nikâhı kıyılan kız baba evine geri döner ve büyüklerine elden geldiğince görünmemeye, muhatap olmamaya özen gösterir ve nikâhtan sonra kız,  önceki genç kızlık serbestisini kaybeder, düğün eğlence ve gezmelerden uzak dururdu. Sonra kararlaştırılan günde delikanlı tarafı gelinci gelir, gece o yörede kalır, düğün yapılır ve sabahleyin “Nış” yendikten sonra gelin usulünce baba evinden çıkarılarak, üstüne “Guşha teypxoa” (gelin arabası simgesi) tutturulmuş Tenteli At arabasına alınarak, Atlı gelin alayı refakatinde damat evine götürülürdü. Bir düğünde "göz aydın" merasimi nasıl yapılır? En az iki kişinin bir araya gelmesiyle bir grup oluşur. Çerkes geleneğinde; grupta temsil ve otorite vardır. Grubu oluşturan iki kişinin de karşı tarafla muhatap olması gerekmez, hangisi daha büyükse, hangisi daha yetenekli ise o muhatap olur. Bin kişi adına bir kişi selam verir ve bir kişi selam alır. Bir köy olarak ya da bir grup olarak düğüne gidildiğinde ise; grup adına bir kişi görevlendirilir ve o kişi thamadeye "göz aydın"lığı verir. Gelin gelmeden, eve girmeden de göz aydına gidilmez. Düğün nasıl başlar? Düğünde öncelikle, "şagarey" oynar, yani ev sahibi pozisyonunda olan bir kimse hatta hatiyako düğünü başlatır. Yani yabancı olmayan birisi düğünü başlatır, ondan sonra misafirlere, diğerlerine sıra gelir. İlk önce misafir çıkartılmaz. Düğünde çok değer verilen bir misafir varken düğün bozulmaz. Misafir düğünden ayrıldıktan sonra, düğün "wuig"le sonlandırılır. "Hoh" olayının asıl amacı nedir? Amaç, insanları onurlandırmak, memnun etmektir. Toplumlar kendilerini çeşitli şekillerde ifade etmeye çalışırlar. Bunların birçoğu semboldür. Örneğin batılılar; misafirleri geldiği zaman tuz yalatırlar, ekmek ısırtılar... "Bje" de Çerkeslerin bir sembolüdür. Maxımeyi "bje" ye doldururlar ve onore edecekleri kişiye sunarlar. Bazen maxımenin yanında haluj, tuhuj, şelame, halıve de bir tepsiye konur ve bunlar bir arada sunulur. Bu şekilde onurlandırılan kişi bir konuşma yapar, güzel temennilerde bulunur. Buna "hoh" denir. Ya da bjeyi bir başkasına verip, konuşma yaptırabilir. Çünkü onun edebiyatını çok güzel yapanlar, çok güzel dile getirenler var. "Hoh" yapıldıktan sonra ilk yudumu, konuşanın sol tarafında duran kişi alır. "Hoh" yapan kişinin yanındaki maximeden bir yudum aldıktan sonra kendisi yudumlar. Solundaki kişi de ev sahibi pozisyonundadır. Daha sonra diğerleri birer yudum alır. Tepsideki halujlar parçalanır ve herkese birer lokma ulaştırılmaya çalışılır. Maxıme kurulmaz olduktan sonra yerini şerbet aldı. "Bje" o ailenin düğün sahibi hanımefendinin minnet ikramıdır. Çok önemlidir. Memnuniyetini ifade etmek için sunduğu bir ikramdır. Bu nedenle konuşma ayakta yapılır. Bjeyi ev hanımı adına birisi getirir ve hoh'u yapacak kişiye verir. Hah yapıp bitirinceye kadar, bje ayakta sıkı bir şekilde tutulur. Daha sonra yanındakine uzatılır. Bu kişi de tek bir yudumda içer ve bjeyi getirene geri verir, bu şekilde bir düzenleme yapılır. Sizce bu adetlerin hangileri ne ölçüde şehir hayatına aktarılabilir? Ben şehir düğünlerinde şunlar yapılsın, şu şekilde yapılsın diyebilirim, fakat bunlar benim görüşlerim olur. Köy düğünlerini tamamen salona taşımak tabii ki mümkün değil, ama en azından bje merasimi, wuig olayı, thamade gibi adetlerin korunması, yok olmaması gerekir. Adetler toplumsal olduğuna göre, Çerkes insanı adetlerine bağlı kaldığı sürece bir "toplumu" ifade eder. Kurallar ihmal edilmişse, orada bireysellik ortaya çıkar. Dolayısıyla bir adeti değiştirmek bir kişinin haddi ve hakkı değildir. Topluma maledilecek bir şeyin toplum tarafından görüşülmesi gerekir. Eski adetleri bilenlere, sadece bilmek değil onun şuuruna ermiş, anlamını gerekçesini bilenlerle bir grup olarak tartışmak, ortaya koymak gerekir. Sonra da bunlar toplum tarafından kabul görünce uygulanır. Son olarak eklemek istediğiniz şeyler nelerdir? Çerkes gelenekleri içinde yaşamak benim hoşuma gidiyor. Size de illa Çerkes usulüne göre yaşayın demiyorum, onurumuza, haysiyetimize söz getirmeden nasıl isterseniz öyle yaşayın. Öte yandan Kuzey Kafkasyalılar fevkalade disipline olmuş bir toplumdur. Disiplinin olmadığı bir yerde hiçbir şey olmaz. Dolayısıyla düzgün, düzenli, ölçülü hareket etmek lazım. Ölçüsüzlük, gelişigüzelliktir. Mutlaka herşeyin bir ölçüsünün olması gerekir. Benim aradığım budur. Muhafaza edilmesi gereken çok güzel geleneklerimiz, adetlerimiz var. İnsanlarımız çok etki altında kalıyor, "gelişim" mi, "değişim" mi? Bunun bilincinde değiliz çoğunlukla. Her toplumun şuuru, beyni varsa gelişim içinde olması lazım, değişim değil. Değiştiğiniz zaman aslınızı inkar eder, kökünüzü, geçmişinizi kaybedersiniz. Değerli büyüğümüze verdiği bilgilerden dolayı teşekkür ederiz.+''+Saim Tuç

Nuh Voze

Abaza edebiyatının kurucularından biridir. Ne yazık ki hakkında biyografik bilgiler azdır. 1892 yılında, bugünkü Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti sınırları içinde bulunan Apsua köyünde doğdu. Dini eğitim aldı, Arapça biliyordu; Kuran'ı serbestçe okuyup çeviriyordu. Çerkes Oblastı'nda önemli mevkilere geldi, çok iyi bir hatipti. +''+ Abaza alfabesinin hazırlanmasından sonra hemen eğitim faaliyetlerine katıldı. 1934'te, Afanasyev'in Rusça ders kitabını esas alarak 3. ve 4. sınıflar için 2 Abazaca gramer kitabı hazırladı ve bastırdı. Aynı yıl D. Bogoyavlenski'nin ve L. Timofeyev'in edebiyat ders kitabını esas alarak okuma kitabı hazırladı. Kitap esas olarak Rus yazarların çeviri eserlerinden oluşuyordu. Nuh Voze bunların bir bölümünü Abaza öğrencilerin dünyasına yakınlaştırmaya çalışarak uyarladı. Yine bu kitaba şiir, öykü ve büyük bir eserden alıntı olarak özgün eserler koydu. 'Parıldayan' ve 'Kolhozda Sosyalist Yarış' adlı ders kitaplarından iki uyarlama öykü (A.Çehov 'un 'Bukalemun' öyküsü ve M.Şolohov'un 'Uyandırılmış Toprak'ından alıntı) ayrı eserler olarak 1934 yılında yayımlanan Çerkesya yazarları seçkisinde yer aldı.Bu kadar kısa zamanda bu kadar çok şey yapabilmesi hayret vericidir. İçinde yaratıcı yetenek, söze karşı tutku, dil ve sanat duygusu vardı. Kader daha uzun bir yaşam bağışlasaydı Nuh Voze'nin Abaza ulusal edebiyatının kuruluşuna ve çocukların eğitimine ne kadar büyük katkıda bulunacağını tahmin etmek zor değildir. Ne yazık ki, Nuh Voze'nin aydınlatma ve sanat çalışmaları zorla sona erdirildi. Asılsız bir suçlamayla 11 Kasım 1935'te Çerkes Özerk Oblastı bölge mahkemesi onu, tüm mal varlığını haczederek 10 yıl hapse mahkum etti. Tutuklanması sırasında evinin avlusunda, çocuklar için bastırdığı ders kitaplarıyla birlikte bütün el yazması çalışmaları da yakıldı. 1942 yılında Mordova'da 11. Potma kampında öldü. 29 Ekim 1980'de Rusya SFSC Yüksek Mahkemesi'nin kararıyla suçsuz bulunarak itibarı iade edildi.Nuh Voze'nin EserleriMussa'nın Yolu (Öykü) // Okuma Kitabı, Sulimov, 1934, s. 78-80, Abazaca.Aldattılar (Alıntı ) // Okuma Kitabı, Sulimov, 1934, s. 51-58, Abazaca.Göz Kamaştıran (Öykü) // Okuma Kitabı, Sulimov, 1934, s. 16-19; Denemeye Gidiyoruz, Sulimov, 1934, s. 129-134, Abazaca.Kolhozda Sosyalist Yarış (Öykü) // Okuma Kitabı, Sulimov, 1934, s. 74-78; Denemeye Gidiyoruz, Sulimov, 1934, s. 135-139, Abazaca.Nuh Voze'nin Yaşamı ve Eserleri Hakkında LiteratürÇekalov P.; "Nuh Voze'nin Yayımlanan Eserlerine Önsöz" // Kom. al., 22 Aralık 1990, Abazaca.Çekalov P.; "Stranitsı istorii abazinskoy literaturı" (Abaza Edebiyatı Tarihinden Sayfalar), Çerkessk, 1995, s. 8-9, 21-25, Rusça.P.K.Çekalov; "Abazinskiye pisateli – bio-bibliografiçeskiy spravoçnik" (Abaza Yazarları – Biyografi-Bibliyografi Kılavuzu), Moskova, 1996. Çev.: Murat Papşu+''+Murat Papşu

Şora Negumukue Beçmırza

Toplumların her çağda yaşamını, mutluluk ve refahını, yüzyıllarca dinmeyen acılarını, uzun yüzyıllardır ara ara devam eden savaşlarını, bu olayların sosyo-ekonomik ve sosyo-politik nedenlerini inceleyen tarih bilimi, geleceğe yönelik planlama ve politikaların şekillendirilmesi bakımından önemlidir. Kısacası Tarih, geleceğe ışık tutan önemli bir kılavuzdur. +''+ Kuzey Kafkasyalıların yayılmacı, saldırgan, yağmacı, barbar akınlarına karşı tarihin her döneminde gösterdikleri direniş ve kahramanlıkları, çeşitli uluslardan olan yazarları etkilemiş, Kuzey Kafkasya'yı fiziki ve beşeri açıdan bir ilgi merkezi haline getirmiştir. Bu yazarların başında, J. Stanislaus Bell, Edmound de Laurier, David Urquhart gelmektedir. Bu yazarların hepsi Kafkasya tarihini ve uygarlığını çeşitli açılardan ele almışlardır. Ortak özellikleri ise Kafkasyalı olmayışlarıdır. Yazımıza konu olan ünlü Çerkes tarihçisi Şora Negumukue Beçmırza ise Çerkesleri tarih bilinci içinde anlatan, onların sosyal sorunlarını tarih süreci içinde dile getiren ve tarihini yazıldığı toplum içinden gelen ilk yazar olması bakımından önemlidir. Negumukue gibi bir tarihçi olan Met Çunatuko İzeet Paşa'nın seneler sonra "Kuzey Kafkasyalılar arasından kendi toplumu için ilk kez yazan bir kişi çıktı" sözleri ile tanıtmaya çalıştığı Şora Negumukue 1801 yılında Piyatigorsk (Psıhuabe) kenti yakınlarındaki Cuza Irmağı kıyısında bulunan Negumukue köyünde doğmuştur. Büyük babası Adigey yöresinden Kabardey topraklarına göç etmiş Abzekh kökenli bir aileden gelmektedir. Annesi Çerkesk yöresinde yaşamış olan Abaza kökenli Yısmeyl soyundandır. Eğitimine Arap harfleri ile başlamış, Arapçayı ve Türkçeyi bu dillerin edebiyatlarını inceleyecek derecede öğrenmiştir. Daha sonra Kumuk yöresindeki Andrey köyüne gitmiş, 18 yaşına kadar eğitimini bu köyde sürdürmüştür. Bu eğitimden sonra Negumukue yöresinin dini başkanlığını (bir nevi müftülük) yüklenmiştir. Yirmi beş yaşındayken Volga yöresi 1. Kazak Tümeni komutanı Luçkin'den Rusça öğrenmiştir. Daha sonra Çarlık Rejimi'nin Kafkasyalılardan toplayıp gözetim altında tuttuğu rehinelere öğretmen olarak atanmıştır. Nalçik'teki bu görevi sırasında, kendi toplumunun ana dilinin, sanatının, tarihinin derlenip, yazıya geçirilmesi gerektiği bilincine varmıştır. "Bu çalışmalara başlamadan önce şöyle düşünceler gelirdi aklıma: Dağlı insanın yaşamında en güzel ve en ilginç amaç, yaşamın ışığı olan öğrenme sevgisinin doğacağı çağ yakındır. Toplumumuzun okuma, yazma, edebiyat, sanat yaratma günleri yakındır." Diyen Negemukue Şora'nın bilinçlenmesinde ünlü Rus ozanı Kont Aleksandır Puşkin ve sık sık mektuplaştığı dostu Lermontov'un etkisi büyük olmuştur. Negumukue'yi 1830-1835 yılları arasında Petersburg'da Çar'ın özel muhafız birliklerinde görev almış olarak görmekteyiz. Polonya ile yapılan savaşlarda teğmen rütbesi ile orduda görev yaptığı bilinmektedir. Bu savaşlardan sonra askeri görevini bırakarak Anayurduna yararlı olabilmek için Nalçik'e döndüğünü görüyoruz. 1838-1843 yılları arasında Kabardey Bölgesi Askeri Mahkemesi Sekreterliğini de yürüttüğünü biliyoruz. Bu görevinin yanı sıra, uzun yıllar üzerinde çalıştığı "Çerkes Halklarının Tarihi" kitabını 1842 yılında tamamlamıştır. Kitap Rusça olarak yazılmıştır. Ancak kendisi hayatta iken basılamamıştır. Aradan uzun yıllar geçtikten sonra oğlu Yevristan tarafından 1861 yılında Piyatigorsk'ta bastırılmıştır. Uzun süre kaybolan bu baskı yapılamamış olsa idi bu eşsiz bilgi kaynağı insanımızın elinde bulunmayacaktı. Paris'te bulunan Kafkas Eserleri Kurulu Başkanı ve Paris Asya Derneği üyesi Adolph Bérgé 1866 yılında Negumukue'nin kitabını düzelterek Almanca'ya çevirmiştir. Daha sonra kitabın Fransızca çevirisi de yayımlanmıştır. Bu kitaptaki tarihi bilgilerin kaynağı toplumun uzun yüzyıllar koruduğu tarihi olay anlatımı yetenek ve geleneğidir. Bu anlatımları Karamzin'in "Rusya Ülkesi Tarihi" yapıtındaki, aynı konuda ve esası değişmeyen olaylarla karşılaştırarak tarihsel bir gerçekliğe ulaşmıştır. Kitap okunurken anlattığı olayların soydaş ve komşu toplumlarla da ilgisini inceleme olanağı doğmaktadır. Bu olanak ise, Hun Goth, Avar, Hazar, Slav, tatar ve Moğol toplumlarının tarihini de belli ölçüde öğretmektedir. Negumukue kitabını tamamlayınca Petersburg'daki Çarlık Bilim Akademisi'ne sunmak istemiş, masrafları Çar Hükümeti tarafından karşılanmak sureti ile ve Çar fermanı ile başkente çağrılmış, anca hasta bünyesi böyle bir yolculuğa katlanamamıştır. Kısa bir süre sonra 1844 yılında Piyatiyorsk kentinde kaplıca tedavisi görürken kalp krizinden kısacık yaşamı noktalanmıştır. Ünlü tarihçinin değeri yıllar sonra anlaşılmıştır. Bu gün Kuzey Kafkasya Tarihinde hak ettiği düzeye yerleşmiştir. Bu gün Kabardey Balkar Cumhuriyeti'nin Zeyko (Hatukşukoy) kasabasında bulunan heykeli ülkenin kültür simgesi haline gelmiştir. +''+Özdemir Özbay

8 Mart Dünya Kadınlar Günü ve Çerkes Kadınları

1952 Acıpayam doğumlu. Hacettepe Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü Lisans ve Yüksek Lisans Bölümü mezunu olan Sinemis Sun, halen bu bölümde Dilbilimi üzerine doktora çalışmalarını yürütmektedir. Aynı zamanda Hacettepe Üniversitesi Devlet Konservatuarı'nda çevirmen olarak görev yapmaktadır. Almanca'dan Türkçe'ye müzikle ilgili altı kitap çevirmiş, çeşitli dergilerde çeviri ve makaleleri yayımlanmıştır. +''+ NART: Bir Çerkes kadını olarak Türk toplumundaki konumunuzu nasıl değerlendiriyorsunuz? Bence hangi toplumda olursanız olun, toplumdaki konumunuzu kendiniz yaratırsınız. Hiç kimse kendiliğinden size payeler vermez, kendiliğinden saygı duymaz, yüceltmez. Bütün bunları siz önce insan kişiliğinizle sonra kadın olmanın sorumluluğuyla kazanmaya çalışırsınız ve elde edersiniz. Zorlukları göğüslemesini bilmeli, yılmamalı, kendinize hedefler seçmeli, her hedefe ulaştığınızda yeni hedefleriniz olmalı. Bir Çerkes kadını olarak gelenekten gelen güzel davranışlarım veya düşüncelerim bulunduğum toplum veya topluluklarda fark edildiği zaman gururla Çerkes olduğumu söylüyorum. Bulunduğum toplumda aksaklıklar, çirkinlikler yok mu, var: Ama ben onlarla da güzellikler yaratarak başa çıkılabileceğine olan inancımı hala yitirmedim. Değişmesi yada gelişmesi gereken konular, gelenekler var mı? Bunlar neler ve sizce nasıl olmalı? Ben Bjeduğ bir anne ve Khabardey bir babanın çocuğuyum. Erkek kardeşim ve ben babamın mesleği dolayısıyla (Dr. Beyin Cerrahı) Ankara, İstanbul, İzmir gibi büyük şehirlerde yaşadık, okuduk. Çerkes terbiyesinin, gelenek ve göreneklerini anne ve babamdan duyarak, kısmen de aile içinde uygulayarak öğrendik. Asıl uygulama alanımız ise, ilk ve ortaokul sıralarında iken yazları gittiğimiz anneannemizin köyüydü. Bildiğiniz gibi geleneklerimiz geçmişle olan bağlantılarımız olup, kuşaktan kuşağa geçerek gelen ve toplumun üyeleri arasında ortak bir ruh ve dolayısıyla sağlam bir bağ yaratan her türlü saygın alışkanlıklar, kültürel kalıntılar, bilgi, töre ve davranışlarımızdır. Görenekler ise atalardan, dedelerden görülegeldiği gibi yapma alışkanlığıdır. Gelenek ve görenekler bu köyde tam olarak uygulanırdı, biz de öğrendiklerimizi, bildiklerimizi sergileme olanağı bulurduk, yeni şeylerde öğrenirdik. Çocuk halimizle, köy yolundan bir yaşlı geliyorsa koşarak önünden geçmez, onun geçmesini beklerdik, büyüklerimiz her odaya gelişinde ayağa kalkar, geceleri ''düğün''dedikleri, oyunların oynandığı, pşina'nın çalındığı , dansların edildiği, Çerkes ezgilerinin hep bir ağızdan söylendiği toplantılara katılırdık. Farklı bir dünyaydı köy bizim için. Üzücü olan yanı da benim ve kardeşimin Çerkesçe bilmemesiydi. Annem bize kızınca Çerkesçe bir şeyler söylerdi... ne derdi?, anneannem ve akrabalarıyla saatlerce o dili konuşurlardı... ne anlatırlardı? Gülerlerdi, konuşurlardı, yine gülerlerdi. Annem çok iyi ata biner, çok iyi silah kullanırdı, ama hiç de erkek gibi değildi, çok zarif, çok yumuşak davranışlı bir insandı, güzel elbiseler diker, harika yemekler pişirirdi. Sizce Çerkes kadını nasıl olmalı? Bir Çerkes kadını olarak yaşayabiliyor musunuz? Benim Çerkes kadını olarak model aldığım insan annemdir, anneannemdir. Çerkes kadınının özelliklerini annemde tanıdım. Genç kızlığımda da bir Çerkes kızının nasıl davranması gerektiğini annemden öğrendim. Anneme göre kadının annelik rolü, aile rolü ve toplumsal rolünün yanı sıra en önemli rollerinden biri de gelenekleri, görenekleri sürdürme rolüydü. O zaman da öğrendiklerimi uygulama alanlarım Kuzey Kafkas Kültür Derneği, rahmetli Elbruz Gaytaoğlu Hoca'nın kurduğu Kafkas Halk Dansları Topluluğu ve Çerkes arkadaşlarım oldu. Bildiğiniz gibi Çerkes kızları ve delikanlıları beraber otururlar, eğlenirler, gezerler. Bu uygar ortamda yetiştiğim için kendimi çok şanslı hissediyorum. Başka toplumlarda zor bulunan bir güven, sevgi, saygı ortamındaydık. Kadın kimliğimi, insan kimliğime kattığım artı değerler olarak görüyorum. Anne olmak, eş olmak, iş sahibi olmak gibi... Dünya kadınlarının bir temel, bir de yerel özellikleri olduğuna inanıyorum. Nedir bu temel özellikler; dünyanın her yerinde analar ezilmek istemezler, savaş istemezler, bütün kadınlar, şiddete karşıdırlar, haklarını savunmak isterler, eşitlik isterler, kısacası hepsinin isteği; sevgi, barış ve bütünlüktür. Yerel özelliği ise, bu temel özelliklerini yerine getirirken gösterdikleri davranış çeşitlilikleridir. Bizler de dünya kadınları yanındaki yerimizi Çerkes kadını olarak almalıyız. Çeçen kadınları seslerini dünyaya nasıl duyurdular, barış için nasıl savaştılar, Abhaz kadınların yürekleri nasıl parça parça oldu, ama yılmadılar, dünyadaki tüm anaları arkalarına alıp, savaş aleyhtarı gösterilerini dünya televizyonlarından duyurdular. Pes etmeyen, direnen erkeğinin yanında savaşan, oğullarını savaşa feda eden anaların zaferiyle sonuçlandı olay. Bakın ben size UNICEF News, "Power for the future. Woman in the 1980" kaynaklı çok çarpıcı istatistikler vereceğim; bugün yeryüzünde 2 milyar 400 milyon kadın yaşıyor. Yeryüzündeki toplam işgücünün üçte ikisini kadınlar oluşturuyor. Dünyanın toplam gıdasının yüzde ellisini, Afrika'nın toplam gıdasının yüzde seksenini kadınlar üretiyor. Bütün bunlara karşılık; kadınların geliri, dünya gelirinin onda biri. Ve kadınlar, dünyanın tüm varlıklarının yüzde birine sahip. 1980 yılında Danimarka'da yapılan, Dünya Kadın Konferansı'nda "Kadınlara karşı her tür ayrımcılığın önlenmesi" konusundaki karar, Türkiye'de beş yıl gecikmeyle 1985'te Meclisten geçiyor. Görüldüğü gibi bazı haklar dünya kadınları tarafından alınıyor. Çerkes kadını gücünü erkeğini destekleyerek gösterir. Geleneklerimizde kadın ailenin gizli, güçlü kahramanıdır. Bence öne çıkmadan önde olduğunu hissettirmesi onun zarif yanlarından biridir. Dişiliğinden çok kişiliğine önem veren Çerkes kadını çocuklarını eğitmek konusunda da doğuştan yaratıcıdır. Gelenekten gelen görgü ve terbiye anlayışı ile büyütür çocuklarını. Temizdir, titizidir, düzenlidir. Bulundukları, yaşadıkları yeri cennete çevirirler. Şakacıdır, şaka kaldırır, bence bu da onların zeka pırıltılarının başka bir yansımasıdır. İsterseniz Çerkes kadınını geleneksel Çerkes kadını ve çağdaş Çerkes kadını olarak ele alalım. Annelerimiz, onların anneleri geleneksel Çerkes kadınlarıydı, bizler ve bizi takip edenler ise çağdaş Çerkes kadınlarıyız. Geleneksel Çerkes kadınının aşırı fedakarlığına karşılık, çağdaş Çerkes kadını fedakarlığı, sorumluluğu ve hakları paylaşmaktan yana. Doğal ki, annelerimizin sosyo-ekonomik koşulları, bugünkü koşullardan çok farklıydı. Ben öyle Çerkes kadınları tanıdım ki, onlar da birçokları gibi yaşamadan öldüler. Acılarını, duygularını, isyanlarını, güçlüklerini yüreklerine gömüp, bir şey yokmuş gibi davrandılar. Bu dünyada kendilerine verilen tek rolü, çilekeş Çerkes kadını rolünü, oynadılar ve göçüp gittiler. Arkalarından ne iyi insandı, ne cefakar, ne vefakardı sözleri döküldü, ama onlar hak ettikleri güzellikleri yaşayamadılar. Sosyo-ekonomik özgürlükleri yoktu, geleneklerine, göreneklerine sıkıca bağlıydılar. Kadının özgürlüğü ekonomik özgürlükten ayrı düşünülemez. Bundan ötürü önce ekonomik özgürlüğünüzü kazanın derim ben size. Ama bunu aile yapınız içinde ayrımcılık ve bir başkaldırı aracı olarak da kullanmayın. Geleneklerimizin bazıları hala kırsal yörelerimizde devam etse de, bu günün yaşam ve çalışma koşullarında, özellikle kentlerde gerçekleştirilmesi ya çok güç y da imkansızdır. Bu durum dünyanın her yerinde söz konusudur. Bence bunları kültürel mirasımız olarak bilmek, bezden sonraki kuşaklara da anlatmak gerekir. Uygulanmayanlar zaten çağın süzgecinden geçer. Geleneksel Çerkes ailesinde kayınvalide, kayınpeder ve diğer akrabalarla birlikte büyük evlerde veya aynı avluda oturulurdu. Bu tür yaşantının getirdiği güzelliklerin yanı sıra, zorluklarını ve bizim adetlerimizi düşünürsek, özellikle kadın açısından, hele bu kadın bir de "gelin" ise dayanılmaz boyutlara ulaşır. Günümüz çekirdek aile anlayışıyla bu geleneklerin bir kısmı kendiliğinden yok olmuştur. Artık büyüklerin ve misafirlerin yanında saatlerce ayakta durmak, odadan geri geri çıkmak gibi geleneklerimiz, adetlerin çok koyu yaşandığı ortamların dışında uygulanmamaktadır. Çerkes kadınları ve erkekleri arasındaki eşitlik ya da egemenlik hakkında neler düşünüyorsunuz? Çerkes kadınının çalışkanlığına, fedakarlığına, görünen ve görünmeyen işlerde başarısına adeta aileyi sırtlamasına karşılık, Çerkes erkeğinde aynı özellikleri görmüyoruz. Benim genelde gördüğüm, bildiğim, özellikle de kırsal yöredeki erkekler tembel, sorumluluk duygusundan pek hoşlanmayan, daha çok ağzı bol laf yapan, gururlu, mağrur, kolay kolay iş beğenmeyen, evde baskın karakterli insanlardı. Tabii bugün kentlerde yaşayan Çerkes erkekleri, özellikle okumuş, iş güç sahibi olanlar tamamen farklı, eşinin ailesinin sorumluluğunu birlikte yükümlenmiş kişiler. Savaşçı, direnişçi, korkusuz, cesur, atak, asi, başına buyruk hareketleri de Çerkes erkeğinin genel karakterini oluşturur. Çerkes kadınlarının eğitimi ve eğitimdeki önemini nasıl anlatabilirsiniz? Eğitimin her insan üzerindeki olumlu etkilerini hepimiz biliyoruz. Hele bir annenin eğitimli olması, öncelikle evlatlarını yetiştirmesinde, sonra toplumdaki yerini belirlemesinde önemli bir etken. Toplumların yükselmesi, eğitim seviyelerinin yükselmesi ile mümkündür. Çağdaş Çerkes kadını da kendini aşmalı, geliştirmeli, çağdaş dünyada yerini almalıdır. Cehalet ve baskı altında bulunan kadının çevresine ışık saçması olanaksızdır. Genç Çerkes kızlarına önerileriniz nelerdir? Bu söyleşiyi 8 Mart Dünya Kadınlar Günü dolayısıyla yaptığımıza göre, dünyanın her yerinde kadınlara uygulanan ekonomik, politik ve fiziksel baskıya karşı, atalarınızdan aldığınız güzellikleri de katarak mücadele edin derim. Bizlerden önceki kuşakların acılarını yaşamayın. Bütün insanların benzer yanlarını kendinizde taşımakla birlikte, kendinize özgü ayırıcı özelliklerinizi, Çerkes terbiyesini, Çerkes zarafetini, güzelliğini de kaybetmeyin. Bir an önce bireyleşme sürecine, yani bağımsız kişiliğe ulaşan gelişme sürecine girmelisiniz. Ancak özgür düşünebilirseniz, özgür yaşayabilirsiniz. Bu özgürlüğün size bilimde, sanatta, düşün yaşamında ilerleme, güzellikler yaratma gücü kazandıracağına inanıyorum. Bu vesile ile bütün Çerkes kadınlarının "Dünya Kadınlar Günü"nü kutluyor, kutsal Çeçen ve Abhaz analarının önünde minnet ve saygıyla eğiliyorum. Bu röportajı için Sayın Sinemis Sun'a teşekkür ederiz. [Röportaj: Banu Bayburtlu-Ayşe Mermerci]+''+Sinemis (Adığe) Sun

Uzunyayla’dan Amman’a

Ürdün'e yaptığımız gezi sırasında konuştuğumuz hemen hemen herkesin adını saygıyla andığı ve bize kendisini ve evini görmeden dönmememiz gerektiğini söylediği bir kişi oldu: Tarihte Kafkasya adlı kitabını bütün Çerkeslerin bildiği İsmail Berkok'un kızı Janset Berkok Şami. Janset Hanım bize kendisini iki kere ziyaret etme şansını verdi. Onu gördüğümüz daha ilk dakikalarda anladık ki bir kaç saatlik bir süre onu tanımaya, sonra da sizlere anlatmaya yetmeyecek. Bunun üzerine yeniden konuğu olabilir miyiz diye sorduk. Bizi kırmadı, daha uzun uzun sohbet ederek, kendisiyle söyleşebilme fırsatını tanıdı. Aşağıdaki söyleşiyi böyle gerçekleştirdik. Ama önce bazı gözlemlerimiz.... +''+ Janset Hanım çok güzel bir kadın öncelikle. İnce uzun bedeni, dimdik yürüyüşü, kumrallığıyla sanki başka zamanlara ve mitleştirilen Çerkes kadınlarına ait bir güzelliği temsil ediyor gibi. Sizinle kurduğu mesafeli yakınlık da bu duygunuzu, yani onu artık yaşanmayan zamanların temsilcisi gibi görüyor oluşunuz pekiştiriyor. İçinde yaşadığı mekan da öyle ve onun da ayrıca anlatılması gerekli. Janset Hanım, Amman'ın yedi tepesinden birinde, sokağa çıktığınızda tertemiz bir havayı koklayacağınız tek katlı bir evde yaşıyor. Eşiyle birlikte oralara yerleştiğinde civarda başkaca ev yokmuş, şimdi öyle değil. Ama öyle sanıyorum ki içindekilerle birlikte düşünüldüğünde Amman'da başka böyle ev yok. Müze gibi desek doğru olmayacak, çünkü evin içindekiler toplanarak sergilenmek üzere bir araya getirilmiş, böylelikle tarihinden, anlamlarından koparılmış şeyler değil. Bizzat içinde yaşayanların tarihinden çıkıp gelmiş, onların kimliğiyle dokunmuş, anlamları korunmuş şeyler. Bu nedenle her yıl Çerkes okulundan öğrenciler evini gezmek, henüz büsbütün bilinemeyen tarihlerinin sembolleriyle karşılaşmak için konuğu oluyor Janset Berkok'un. Böylece duvarın bir bölümünde boydan boya Çerkes kamalarını görüyorsunuz, bir başka yerinde Çerkes motifli elişlerini, Berkok Paşa'nın, eşi Zekiye Hanımın fotoğraflarını, yağlı boya tablolarını... Janset Hanımın yaptığı resimlere tek tek bakmak için eğilseniz, kitap raflarıyla çarpışıyorsunuz. Kitapları incelemeye kalksanız, rafların orasına burasına yerleştirilmiş ve yine evsahibesinin yaptığı onlarca kukla kahraman ile karşılaşıyorsunuz. Yani nereye bakacağınızı şaşırıyorsunuz.. Janset Berkok Şami, ressam, yazar ve marionette yapıyor. Ne yazık ki erişebilmemiz en kolay olması gereken yapıtları, yani yazdıklarını dünyanın çeşitli ülkelerindeki dergilerde ve İngilizce olarak yayımlandıkları halde birkaçı dışında Türkçe'ye de henüz çevrilmemiş oldukları için bilmiyoruz. Neyse ki, romanlarından bir tanesinin Türkçeye çevrilmekte olduğu müjdesini alıyoruz. Ayrıca bize yayımlanmak üzere iki öyküsünü de veriyor. Janset Hanım, ilerdeki sayılarımızda onları yayımlayacağız.. Şimdi sorduklarımız ve aldığımız cevaplar: Janset Hanım bize yaşam öykünüzden sözeder misiniz lütfen. İstanbul'da doğdum. Biliyorsunuz babam İsmail Berkok Uzunyaylalı ve Khabardey. Annem Zekiye Janset ise İstanbullu ve Wubıh. Ağabeyim, Jabağı (Ahmet), kardeşim Janberk (Mehmet) ile birlikte üç kardeşiz. Kardeşlerimin ikisi de mühendis ve ABD'de yaşıyorlar. Küçük kardeşimin bir evi de İstanbul'da. Sık sık Türkiye'ye gelip gidiyor. Ben, orta ikinci sınıfa kadar İstanbul'da okudum, babamın o zamanki adıyla Milli Müdafa Vekilliği, Seferberlik Şubesine atanmasından sonra öğrenimime Ankara'da Maarif Kolejinde devam ettim. Yüksek Öğrenimimi ise Dil Tarih Coğrafya Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde yaptım. Sonra da evlenip, Ürdün'e yerleştim. Bir süre İngiltere'de de yaşadım, çeşitli Batı Avrupa ve bölge ülkelerinde bulundum. Bize biraz Türkiye'deki yaşamınızdan, babanızla ilgili olarak aklınızda kalanlardan söz edebilir misiniz? Babamdan aklımda kalanlar daha çok Ankara'daki günlerimizden aklımda kalanlar. Ankara'da Kızılay'da Kazım Özalp caddesinde oturuyorduk. Babam, evimizin salonunu kendisine kütüphane ve çalışma odası haline getirmişti. Onu hep bu salonda birşeyler okur ya da yazarken hatırlıyorum. Bu arada evimiz de, sürekli olarak konuklarla dolup taşardı. Her toplumsal kesimden konuklarımız olurdu. Ancak gelip gidenler daha çok Çerkes hemşehrilerimizdi. Evimizin böyle bir merkez oluşu, babamın Çerkesler üzerine yaptığı çalışmalar, Çerkesliğini her yerde övünçle belirtmesi nedeniyle de -1940'lı yıllardan söz ettiğim düşünülürse- kapımızın önünde hep sivil polisler dolaşırdı. O günlerle ilgili benzer bir anım daha var. Orta okuldayken bir gün ismimin anlamını soran öğretmenime, Janset'in Çerkes ismi olduğunu söylediğimde, "Çerkeslik de ne demek" diye azarlandığımı hatırlıyorum. Yine sorduğunuz soruya dönersek; babam tam bir Çerkesdi ve bizi de öyle yetiştirdi. Bu nedenle olmalı çocukluk yıllarımdan onunla ilgili anım çok az. Söylediğim gibi onu ya hep çalışırken ya da konuklarımızla sohbet ederken ki haliyle hatırlıyorum. Ama çok mütevazi olduğunu söyleyebilirim. Ayrıca öyle sanıyorum ki, çevresinde çok sevilen ve saygı duyulan biriydi. Evlenip Ürdün'e yerleştikten sonra buraya torununu görmeye geldi. Onun oğlum Lavristen Şükrü'yü çocuk arabasında gezdirirken ki mutlu hali beni çok etkilemiştir. Çerkes gelenekleri nedeniyle bize açıkca hiç gösteremediği sevgiyi, torununa bolca gösterdi. Bu arada çocuklarımın ikisinin de adını babam koydu. Oğluma ilk adını, 16.yüzyılda yaşamış modernleşme, Batılılaşma yanlısı bir Çerkes prensine atfen, ikincisini ise büyük dedem nedeniyle bize açıkca hiç gösteremediği sevgiyi, torununa bolca gösterdi. Bu arada çocuklarımın ikisinin de adını babam koydu. Şükrü Kanatlı Paşa'ya atfen verdi. Ancak babam adını verdiği ikinci torunu Setenay'ı göremeden öldü. Biliyorsunuz kendisini 1954 yılında kanserden kaybettik. Londra'da tedavi görüyordu ve son günlerinde yanında hep ben oldum. Belki de ilk defa o zaman kendisiyle baba-kız olarak yakınlaştık. Eşiniz Halit Şami'nin de Çerkes olduğunu biliyoruz. Nerede nasıl tanıştınız ve Ürdün'e nasıl yerleştiniz anlatır mısınız? Eşimle, Suriye'ye bir grup arkadaşla birlikte gerçekleştirdiğimiz, gezide tanıştım. Karşılaştığımız bir öğrenci grubunun içerisinde Çerkesler varmış, tanıştık. Benim de Çerkes olduğumu öğrendiklerinde çok sevindiler. Orada kaldığımız süre içinde bizi gruplar halinde tekrar tekrar arayıp, konuk ettiler. Gelenlerden birisi de o sıralar Suriye'de tıp öğrencisi olan Halit idi. Birbirimizin adreslerini alıp haberleşmeye başladık. Sonra bir gün gelip beni istediler. Babam, rüyasında yeşil çarşaf içerisinde görmüş beni, hayıra yordular, uzaklara gitmemi kabul ettiler. 1951 yılında evlendik. Halit, artık öğrenciliğini bitirmiş, Ürdün'ün Urbit isimli sınır kentinde hekimlik yapıyordu. Orada yaşamaya başladık. Halit 2 yıl sonra, Sağlık Bakanlığı'na getirilince de Amman'a yerleştik. İki çocuğumuz oldu. Oğlum, İngiltere'de hekimlik yapıyor. Kızım ise akademisyen, antropoloji alanında çalışıyor. Yakın zamanlara kadar Ürdün'deydi. Şimdi ise çalışmalarına Mısır'da devam ediyor. Çeşitli dergilerde yayımlanmış çok sayıda öykünüz ve üç romanız olduğunu biliyoruz. İngilizce olarak yazıyorsunuz. Ancak ne yazık ki, Türkiye'deki Çerkesler, "Bekleyiş" ve "Tarih Yetimi" adlı öyküleriniz dışında, henüz diğer çalışmalarınızı okuma fırsatını elde edemediler. Bize edebiyat çalışmalarınızdan söz edebilir misiniz? Aslında öykü yazmaya 10 yaşında başladım. Türkiye'deyken önceleri Akşam, Zafer, Yeni İstanbul gibi gazetelerde öykülerim yayımlandı. Sonraları radyo oyunları da yazmaya başladım. Evlendikten sonra eşim İngiltere'de ihtisas yaparken, "Yaratıcı yazarlık" kurslarına devam ettim. İlk İngilizce öyküm 1966 yılında, Londra'da basıldı ve Çerkeslikle ilgiliydi. Bunu yine Londra'da ve Kanada'daki edebiyat dergilerinde basılan diğerleri izledi. Sözünü ettiğiniz "Tarih Yetimi" ilk öykülerimden birisidir. Ancak bu öykülerden sonra tam 17 yıl yazmaya ara verdim. 1990 yılında yazmaya yeniden başladım. Biliyorsunuz İngilizce yazıyorum. Ürdün'e yerleştikten sonra, Türkçe yazmadım. Arapça'da bilmiyordum, geriye sesimi duyurabilmek için bir tek İngilizce kaldı. Böylece o günden bugüne, bir romanım ve çok sayıda öyküm yayımlandı. İki romanımın yazımını tamamladım, basılmak üzereler. İlk romanım, "Cages on Opposite Shores" (Karşı Kıyılardaki Kafesler) şu sıralar Yalvaç Ural tarafından Türkçeye çevriliyor. Aksoy Yayımevi tarafından basılacak. Çerkesliğiniz öykülerinize, romanlarınıza nasıl yansıyor? Aslında görünüşte Çerkesliğimden, Çerkes kültürü ya da tarihinden doğrudan esinlenmiş çok çalışmam yok gibi duruyor. Ancak öyle sanıyorum ki, ben fark etmesem de bunlardan bütün yazdıklarımda bir parça var. Yayımlanan ilk öyküm Çerkeslerle ilgiliydi, Türkçe'ye çevrilen "Tarih Yetimi" de öyle. Basıma verdiğim en son öyküm, "Pencersiz Ev" açıkca babamın yaşamından ve Türkiye'de yayımlanmış Çerkeslerle ilgili bir kitapta anlatılan gerçek olaydan esinlendi. Asker olmak isteyen Nart isimli bir Çerkes delikanlısının öyküsü. bu. Nart, subay olmak için Kayseri'den kalkıp Çerkes giysileriyle Ankara'ya sınava geliyor. Ancak kendisine sınavı kazandırmıyorlar. Şu sıralar üzerine çalıştığım yeni öyküde yine böyle bir esinlenme taşıyor. Çerkes yaşlılarının ölümsüzlüğüne ilişkin olarak Kadir Natko'nun yazdığı mitolojik bir öyküden esinlendim. Sonuç olarak sadece sözünü ettiğim bu örneklerde değil, bütün yazdıklarımda benden, yani hep övünç duyduğum Çerkesliğimden bir parça var. (Sözün burasında araya söyleşi yaparken bizimle bulunan yine Ürdünlü bir Çerkesle evli Nefin Hanım giriyor ve Janset Hanımın yine şu sıralar Türkçe'ye çevrilmekte olan romanında topraklarından edilmiş bir halk olarak Filistinlileri anlatırken, aslında Çerkesleri anlattığını, kendisinin bu öyküyü hep o hüzünle okuduğunu söylüyor). Yazarlık dışında da sanatsal uğraşlarınız olduğunu biliyoruz. Bize bunlardan da söz edebilir misiniz? Resim derslerini ünlü ressam Fahrelnissa Zeid'den aldım. Kendisi 14 yıl süreyle, 1991 yılında ölünceye kadar hem hocam, hem en iyi arkadaşımdı. Bir çok yerde sergiler açtım. Yazamadığımda resim yapmak bana iyi geliyor. Bu arada kukla da (Marionette) yapmaya başladım. Önceleri çocuklarım evde eğlensinler diye yaptığım bir şeydi bu. Çünkü Ürdün'de çocuklar için böyle bir imkan yoktu. Sonraları 1968-1974 yılları arasında marionetlerimle, televizyonda bir tür kukla tiyatrosu oluşturdum. Ailede her birimiz işin bir ucundan tutuyordu ve bir tür aile gösterisi gibiydi yaptığımız programlar. Böylelikle tam 150 masal karakterine ulaştı marionetlerim. Gördüğünüz gibi aralarında Çerkes kahramanlar da var. Bu kadarcık bir söyleşinin Janset Berkok Şami'nin çok yönlülüğünü size anlatmaya yetmediğini biliyoruz. Belki öyküleri ve romanlarını okuyabildiğimizde onu daha yakından tanıyabileceğiz. Ya da sözverdiği üzere Derneğimizde kendisini konuk etmek fırsatını verdiğinde... [Röportaj: Sevda Alankuş]+''+Janset Berkok Şami

Sevgili Orhan Alparslan’ın Ardından…

12 eylül 1980 ihtilalinin hemen sonrası Orhan Alparslan'la ilk tanışmamızdır. 22 yıl kesintisiz bir beraberliğimiz oldu. İlk tanışmamızdan sonra herkesin hayretle izlediği bir dostluk başladı aramızda. Bu dostluk madden 12 Haziran 2002 çarşamba günü onu mezara yerleştirdikten sonra bitti ancak manen devam edecek olan dostluğumuz ben mezara gidinceye kadar da sürecektir. +''+ Ortak dostlarımız, arkadaşlarımız ve yakın çevremizde bizi tanıyan insanlar hep merak ederlerdi dostluğumuzun kaynağını. Bizi birbirimize bağlayan dostluğun kaynağını merak edenler hep sorarlardı " dostluğunuzun temeli nedir " diye ?Yaratılış olarak kitaba, düşünsel faaliyetlere ve insana düşkün bir yapım vardır benim. Onu tanıdığım zaman bir insanlık deryasına ulaştığımı anladım. Aziz Emmi'nin gül bahçesindeki yuvarlak masaya gündüz saat 3 civarında otururduk. Hiç ara vermeden ertesi sabah 6'ya bazen 8'e kadar süren sohbetlerimizin sayısını hatırlamıyorum. Ona kimileri ressam, heykeltraş, mimar derdi; kimileri ise mükemmel bir doğa bilimci, harika bir botanikci diye tanımladılar. Kimilerince uluslararası ilişkiler uzmanı, sosyolog, psikolog, derin bir feylesoftu. Kimileri de onun edebiyatına matematiğine hayrandı. Kimileri ise onu harika bir dilbilimci semiyolog diye anlatırdı. Bunların hepsi doğruydu. Doğrunun da ötesinde o her konunun üstadıydı.Onu bir başka şekilde tanımlayayım mı 22 yıllık dostluğumuza dayanarak? Sevgili ağabeyim, hocam, dostum Orhan Alparslan'ı bütün yönleriyle benim kadar hiç bir insanın daha tanıdığına inanmıyorum. O hiç kimseyle paylaşmadığı düşüncelerini ve en mahrem duygularına kadar her şeyi paylaşırdı benimle. Bundan dolayı onun hakkında iki satır yazı yazma cesaretini buldum kendimde. Orhan Alparslan bilgi okyanusu, sevgi denizi ve engin bir gönül insanıydı. Dostluğumuzun ilk başladığı zamanlar çevremden olumsuz sert zılgıtlar yedim. "Sen müslüman bir ailenin çocuğusun ilahiyat okudun ve imam hatip okulunda meslek dersleri öğretmenisin. Orhan Alparslan ise bir komünist, hain, tehlikeli bir ateist, şiddetli bir dinsiz. O seni kendisine çekip kendisi gibi yapmak istiyor. Ondan uzaklaş" diye. Şiddetli baskılar gördüm. Benim onunla dostluğumun devam ettiğini görenler sonunda benim de onun gibi olduğuma karar verip her türlü melanet karalamalarla karşılaştım. Ama ben ondan hiç kopamadım. Tabi ki 12 Haziran'da Danın köyündeki mezarına yerleştirip toprağı onun üzerine atıncaya kadar. Her şeye rağmen bu sınırsız dostluğumuzun devamını merak edenlere şunu söylemek ve duyurmak istiyorum. Orhan Alparslan bir ateist değildi. Harika bir imanı vardı. Kur'an-ı Kerim'i ezbere bilirdi. Ben ilahiyat fakültesini bitirmiş bir insanım. Ama hakiki olan ikinci ilahiyat fakültesini onda bitirdim. Allah'ı onunla tanıdım. Allah'ın Hz. Muhammed'e ilk vahyinin "oku" olmasının sırrını onda öğrendim. O yüce kitap Kur'an-ı Kerim'in cuma ve arife akşamları, bir de mezarlıklarda ölülere okunup nakışlı çantalarda odaların yüksek yerlerinde asılmasını bir türlü hazmedemiyordu. O Kur'an okunup anlaşılsın insanlık hayat bulsun, bütün varlıklar saadete ulaşsın diye Allah tarafından son peygamber Hz. Muhammed'e gonderildi, oku emri Allah'ın insanlığa ilk emridir, okumak insanlık için en büyük ibadettir diyordu. Kur'an ayetlerini didik didik inceliyordu. " En büyük ilham kaynağım bu ayetlerdir ben her şeyi bu ayetlerde buldum" diyordu. Son beş yılını yakından izleyenler çok iyi bilirler Kur'an ayetlerini inceleyerek ve onlar üzerinde çalışarak vakit geçirdiğini.... O, Hz Muhammed son peygamberi, Allah'ın Cebrail kanalıyla yetiştirip insanlığa gönderdiği eşsiz insanı örnek öğretmen diye tanımlıyordu. Hayatını didik didik araştırıyordu. O bütün dinlere saygı duyuyordu. Hiç bir dini aşağılamıyordu. Hem İslam dininin hem diğer dinlerin dünyayı karartan insanlığı bir koyun sürüsü gibi idare etmek isteyen nemrutların elinden dillerinden kurtarılmasını istiyordu. O fakirle fakir, çiftçiyle çiftçi, çobanla çoban, bekçiyle bekçiydi. Sömürüye haksızlığa adaletsizliğe karşıydı. Bürokratla bürokrat, aydınla aydındı. Öğretmenleri çok severdi. Öğretmek onun aşkıydı. Öğretmeni tanımlarken: "Öğretmen adam yetiştiren adamdır" derdi. Öğretmenleri peygamberin varisi olarak görürdü. Bir öğretmene gül ikram etmek ona en derin zevki verirdi. O paylaşırdı. Her şeyini herkesle paylaşırdı. Hz. Eyyüp gibi sabırlı Hz. Yusuf gibi güzeldi. Bütün insanları sever ırk renk rütbe tanımazdı. Dünyanın neresinde olursa olsun hangi ırk ve renkte olursa olsun insanların acılarını dertlerini sancılarını duyardı. Onlara el uzatmak için elinden gelen her şeyi yapardı. Onun gözü ne şöhrette ne sanda ne de derin şaşaalı koltuklardaydı. Yunus Emre'yi, Pir Sultan'ı, Mevlana'yı, Hacı Bayram Veli'yi yüreğinde dinleştiren adamdı. Hocanın sevmedikleri de vardı. Ezenler, horlayanlar, zulmedenler, bir santimlik çıkar için akla gelen her şeyi mubah sayan dalkavuklar, yalakalar, şakşakçılardı. İşbirlikçiler hortumcular yağmacılardı. İnsanlığı karanlığa sürüklemek için her şeyi yapan suratına kat kat maske takmış bukalemunlardı. Kaleme, harfe, heceye, okumaya, yazmaya, kitaba karşı olanlardı. Okumadan, yazmadan, göz nuru dökmeden emek sarf etmeden, beynini insanlık için yormadan, aydın geçinmeye çalışan sahtekarlar da hocanın uzak durduklarıydı. Zulüm, işkence, silah, bomba, kan, intikam, savaş makineleri ve her türlü yan sanayi onun dünyada en nefret ettiği şeylerdi.Çocuklar, çocuklar, çocuklar.... varlığını adadığı çocuklar. Kara çocuk, beyaz çocuk, suratı kirden kararmış, bacaklarında pantolonu, ayağında ayakkabısı olmayan çocuklar .... Bir sevdaydı onun için... Onları yeryüzünün çiçekleri, kainatın melekleri, Allah'ın kutsal emanetleri diye tanımlardı. Onunla bir kere karşılasan çocuğun onu bir daha unutması mümkün değildi. O bütün yeryüzü çocuklarının koruyucusu, duayeni, Orhan Amca'sıydı. Onlarla saatlerce büyük bir bilim adamıyla sohbet eder gibi sevgi dolu ve saygıyla sohbet ederdi. Çocuklarını geleceğinin sigortası gibi gören, onları ipoteğinin altına alan anne ve babaları hiç mi hiç affetmezdi. Her bayan onun için Hz. Havva idi. Bayanın köleleştirilmesini karanlıkta bırakılmasını hiç kimse kabul ettiremezdi ona. Eşini malı gibi tekeline almaya çalışan erkeği de hiç affetmezdi. Eşinin sırtında asalak yaşamak isteyen beyleri insan olarak kabul etmezdi . Kadın onun gözünde kutsal bir varlıktı. İnsanlığın temeliydi. Kainatın güneşiydi onun gözünde. Bütün kadınlara saygı duyardı. Onunla karşılaşıp da nazik davranılmadığını, iltifat görmediğini söyleyemezdi hiçbir kadın.Evrensel bir insandı. Sınır tanımaz bir dünyalıydı. Dünya onun vatanıydı. Dünyaya ihanet edenleri affetmesi mümkün değildi. Kamboçyalı, Çinli, Kenyalı, Tanzanyalı, Güney Afrikalı, Kafkasyalı, Amerikalı, Rusyalıydı.Türkiye onun dünyada gözü gibi sevdiği şatosuydu. O şatoya, değil ihanet etmek yıktırmak, o şatoya düşman olanlara şatonun bahçesinden bir gül bile koklatmazdı.Osmanlı'nın parçalanışı üzerinde oynanan oyun türlerini, parçalamaya çalışan ülkeleri ve ülkelerin Osmanlıların parçalanışında kullandığı bütün aktörleri bir bir incelemişti ve ruh yapılarına kadar tanırdı.Osmanlı'dan sonra M. Kemal Atatürk'ün önderliğinde kurulan ve "benim dünyadaki şatom" diye tanımladığı Türkiye'yi herkesten daha çok severdi. Paris'e ayak bastığı ilk günden beri " buram buram kokardı Anadolu " diye anlatırdı. Türkiye'yi savundu 21 yıllık Paris hayatı boyunca ... Fransa da ; dünyanın en çok dil bilen insanı ölünceye kadar her nefesinde saygıyla bahsettiği hocası, üstadı, şarkiyatçı, dilbilimci, dünya mukayeseli dinler tarihi profesörü, Atatürk'ün ricasıyla İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dinler Tarihi Kürsüsünün kurucusu Georges Dumezil'den ayrılmak zorunda kaldı. Türkiye'ye olan sevdasından dolayı Türkiye üzerinde çalışan uluslararası Türkiye karşıtı mafya babaları, sosyalbilimciler, toplum mühendisleri, mezhep, tarikat, ırk, din, dil, psikolojik savaş ve propaganda uzmanlarına tahammül edemezdi. Ve sevgili hocası Dumezil bir gün ona " Mösyö Alparslan senin gibi güzel bir insanı kaybetmek istemiyorum. Sana bir şey olursa bu yaşlı bedenim dayanamaz. Hadi artık dön vatanına "dedi özel bir sohbetinde. Ve o da kalan ömrünü bugüne kadar kendi şatosu olan vatanında geçirdi. Bir sürü kalın kafalı karanlık beyinli vurdumduymaz yobazların arasında.O korkusuzdu, mertti, erkek gibi erkekti. Namerde muhtaç olmaktansa karnına taş bağlamayı yeğleyendi. Atatürk'ün sadık hayranıydı. Yedek subaylığını öğretmen olarak yaptı. Edirne'nin Bulgaristan sınırına yakın kıyı köyünde . Ve o gün bundan yıllar öncesinde Edirne'nin kıyı köyünde bembeyaz bir Atatürk heykeli yaptı. O, Atatürk'ü suratına maske yapıp Atatürk adına her türlü melaneti yapan maskeli yobazlara tahammül edemezdi. Atatürk'ün sırtından çıkar sağlayan sahtekarlara ateş püskürürdü. Tıpkı dini çıkar amaçlı kullanan sahtekarlara ateş püskürdüğü gibi.Atatürkçülüğü şöyle tanımlardı: hürriyettir, ışıktır, medeniyettir, terakkidir, karanlıktan uzaklaşmak güneşle dost olmaktır, okumaktır, düşünmektir, yücelmek ve yüceltmektir. Çanakkale'de Maraş'tan Antep'ten tüm Anadolu şehitlerinin yetim çocuklarını kucaklamak onları yüceltmek onları bu güzel Türkiye şatosunda mutlu etmektir. İstiklal mücadelesinde mermi taşıyarak onunla omuz omuza savaşan güzel vatanı bize armağan eden kara fatmaların, nene hatunların, kızlarını torunlarını dünyada hakettikleri yere getirmek ve ödüllendirmektir...Atatürkçülük 10 Kasım'da yas tutmak, milli bayramlarda onun fotoğrafını taşıyarak onun mozolesinin önünde saygı duruşunda durmaktan ibaret değildir düşüncesindeydi. Atatürk'ün bedeni Anıtkabirdedir ama onun ruhu bizimledir. Ölüm yok olmak değildir diyordu.Ölüm, iki ezeli dost olan ruhla bedeninizin birbirinden ayrılmasıdır diye tanımlayarak " yobazdan, hırsızdan, talancıdan, yalancıdan, hortumcudan, dalkavuktan, harfe, kitaba, kaleme, kütüphaneye düşman olan ikiyüzlü insanlardan Atatürkçü olmaz " diyordu.Atatürkçü, okuyan, yazan, düşünen, öğrenen, öğreten, uygar, dürüst, çalışkan, hakkı tutan, hak ve hakikati koruyan, ileri görüşlü, mert ve cesur insanlardır diyordu.Sevgili Orhan Alparslan...........Sayın Orhan Alparslan............Harika ve örnek bir Kafkasya'lıydı o. Esaret bahçesinde gül olup koklanmaktansa, hürriyet bahçesinde diken olup horlanmayı yeğ tutardı.Türkiye onun için en güzel şatosu, Kafkasya ise o şatonun dünyanın en güzel gülleriyle süslenmiş bahçesiydi.O Kafkasya'yı bedenen hiç gezmedi görmedi. Ama o Kafkasya'nın ve Kafkasyalıların dünyaya açılan en güzel kapısıydı. Adım adım, ağaç ağaç, yaprak yaprak sanki uzaydan görüntülercesine anlatırdı Kafkasya'yı. Ben ki Kafkasya'ya çokça gidip geldim. Karadan, denizden, havadan adım adım inceledim araştırdım. Gözledim kokladım. Fakat Kafkasya'yı hiçbir zaman onun gibi gözlemleyemedim, anlayamadım, tanımlayamadım. Türkiye onun anayurduydu. Kafkasya ise atayurdu. Hiçbirinden vazgeçmedi. Hiçbirine de doyamadı. "Tarih geçmişin aynası geleceğin tarağıdır" diyordu. Bir gün Aziz Emmi'nin güzel bahçesindeki yuvarlak masasında sohbet ediyorduk başbaşa ikimiz."Bak Burhan sana çok önemli bir sır söyleyeceğim ve sana güveniyorum" dedi. Tarih 22 Nisan 1982 saat 23:35 yaz bu tarihi dedi. Ve kalem defter tutuşturdu elime. Ben de yazdım. " Bak evladım Burhan, Sovyetler Birliği 1989 sonuna doğru kesinlikle kayıtsız şartsız dağılacaktır. Sovyetler Birliğindeki devletlerin çok büyük bir bölümü bağımsızlığını ilan edecektir. Biz dünyadaki Kafkasyalılar, Kafkasya için Kafkasyalılar için mutlaka hazır olmalıyız. Kendimizi ona göre yetiştirmeliyiz gece gündüz demeden çalışmalıyız. Biz Türkiye Kafkasyalıları olarak mükemmel bir tabip gibi oradaki soydaşlarımızı ata vatanımız için hazırlamalıyız" dedi. Oysa ki 1990 da Sovyetlerin yıkılışını gözlerimle gördüm ve eyvah her şey çok geç oldu dedim.Orhan Alparslan sıradan bir çerkes milliyetçisi, öylesine bir adıge değildi. "Bütün dünyadaki Kafkasyalılar benim iki gözüm, atayurdum Kafkasya benim karasevdam derdi." Tanıdığım bir çok Kafkasyalı'dan duydum Orhan Alparslan'a " şu bizim Orhanıj dediğini. Ama değil Kafkasya'yı, Kafkasyalıyı, Kafkasya'nın köpeklerini bile dünyalara değişmezdi. Son sohbetimizde Türkiye'deki Kafkas derneklerinin konfederasyonlaşma çalışmalarını tartıştık, beraberce değerlendirdik. Son gelişmeleri detaylarıyla dinledi. Bir daha bir daha dinledi. Hem çok üzüldü hem de çok sevindi. Düşüncesini sordum Orhan Alparslan'a Türkiye sıkıntılı bir dönemden geçiyor çok dikkatli olmamız gerekir Türk halkı bizi bağrına basan bir halktır. Kucağını bize büyük sürgünle açıp lokmasını bizimle paylasan bir halktır. Dünyanın amaç birliği oluşturmuş uluslararası büyük çeteleri Türkiye üzerinde kahpe emelleri için gece gündüz çalışmaktadır. Çok dikkatli olmalıyız. Bu uluslararası çeteler bizi kullanabilir. Ve amaçları doğrultusunda çabalar sarf edebilir dedi. Bunun üzerine Orhan Abi'ye " peki sence neler yapmamız gerekir" dedim ve şöyle sıraladı düşüncelerini. 1- Biz Kafkasya'dan asla göç etmedik. Biz 1864 te soykırıma tabi tutulduk ve dünyanın dört bir yanına sürgün edildik. 2- Bu yüzyıllar öncesi yapılmış bir sürgün değil 130 yıl öncesi yapılmış bir sürgündür. Karadeniz'e akan kanımızın özelliği hala bozulmamıştır. Karadeniz'in ortasında Kafkasya'lıların kemiklerinden oluşmuş, dünyanın önünde kocaman bir dağ vardır. 3- Biz saldırgan bir millet değil mazlum bir milletiz. 4- Abhazya ve Çeçenya savaşları ve bu iki savaşta da yapılan soykırım ne Abhazların ne de Çeçenlerin eseridir. Bu savaşlarda, Abhazlar da Çecenler de karsı orduları gülle karşılasalar bile bu savaşlar kesinlikle çıkacaktı. Bunların senaryoları daha önceden yazılıp ferman haline gelmişti. 5- Biz Kafkasyalılar ne dün suçluyduk ne de bu gün ... Ne dün haksızdık ne de bugün haksızız. Öyleyse biz Kafkasyalılar hangi ülkelerde yaşıyorsak beraber yaşadığımız halklarına ve ülkelerin yöneticilerine mükemmel bir akademisyen üslubuyla, diplomatça, uygun insanlarımızla derdimizi anlatmak ve onların yardımını açık ve dürüst bir şekilde yanımıza almak zorundayız. 6- Patavatsız, ne söylediğini ve ne yaptığını bilmeyen, kafatası, şoven duygularla ağzına gelen her şeyi konuşabilecek veya başka kulvarlarda koşan amaçsız Kafkasya'lılardan uzak durarak, bilgili ve ne yaptığını bilen ileriyi gören insanlardan akademisyen insanlarımızı rehber edinerek hareket etmeliyiz. 7- Federasyon mutlaka tek çatı altında olmalı. Ama bu federasyonlar oluşturulurken, açık net şüpheye mahal vermeden, içinde yaşadığımız ülkenin diplomatlarından, dış siyaset bilimcilerinden, eski ve yeni devlet yöneticilerinin birikimlerinden yararlanarak dostça ilişkiler kurularak oluşturulmalıdır. 8- Bu federasyonlar diğer ülkelerle ortaklaşarak Kafkasya problemlerini dostça şık bir şekilde tüm dünyaya tekrar anlatılmalıdır " dedi.Federasyon konusu Orhan Alparslan'ın bütün Kafkasya'lılara son mesajıydı. Önemle üzerinde duruyordu. Bu nedenle onun bu son mesajını zikretmeyi bir borç biliyorum. Sözün özü o Orhan Alparslan'dı. Harika bir insandı. Adam gibi bir adamdı.....62 yıl gibi kısa bir hayat yaşadı. Ama o bütün dünya dillerini konuşuyordu. Paris kütüphanesini ve Süleymaniye kütüphanesini beyninde taşıyan adamdı. Gözlerini dünya malı bürümüş, örümcek kafalı adamlar onu görmediler onu anlamadılar onu tanımadılar. Ancak Orhan Alparslan onlara da bir şeyler bıraktı. Orhan Alparslan'ın eşsiz arşivi şu anda ailesinin ellerinde.... Yeğenleri Cenk ve Alper'e yürekten teşekkür etmek istiyorum. Çünkü Orhan Alparslan'ın bu önemli arşivini Danın köyünde bulunan evinde bir müzeye dönüştüreceklerini ve bu arşivi orada sergileyeceklerini taahhüt ettiler.Sevgili Orhan Alparslan artık bedenen yok dünyada. En çok zorlandığım şey onun toprak altına konulmasıydı. O müthiş beynin üzerine toprak atmaktı. Ama ben yakın bir dostu olarak çok sevdiği bir kardeşi olarak amaçsızca kürek kürek kara topraklar attım. Onu mezarına yerleştirirken sırtımdan Kızılırmak'ın suyu aktı. Öyle bir insanın bedenine bir dost olarak acımasızca nasıl kürek kürek toprak attığımı merak ediyorsanız söyleyeyim. Ayıbımı örtmek için.... İnsanlığımdan utandığım için. İçinde yaşadığım toplumdan duyduğum utanç için... Bir an önce dünyanın pisliğinden ve karanlığından uzaklaştırmak için.Bir dost olarak ondan ve Allah'tan af diliyorum. Sevgili Hayriye teyzem, harika insan 92 yaşına rağmen oğlunun tabutu basında ona dünyanın en güzel dualarını dimdik ayakta okuyarak hakkını helal eden Orhan Alparslan'ın annesi.... Başsağlığı sabır ve metanet diliyor, Allah'tan ona yardımcı olmasını istiyorum.Orhan Alparslan'ın ilk müdahalesi, Çorum devlet hastanesine nakli konusunda olağanüstü çaba sarfeden ve kendilerine son cümle olarak "benim meleklerim" dediği sevgili genç arkadaşlarım ; Evrim Özer, Gupse Doğbay, Levent Keleş, Sait Özben ve Salih Demirci'ye gerçekten melek gibi pırıl pırıl kardeşlerime, özellikle Sayın Orhan Alparslan'a ilkyardım ve Çorum Devlet Hastanesine nakli konusunda bizden hiç birşey esirgemeyen ve olağanüstü çaba sarfedip bizlere yardımcı olan Çorum Jandarma Alay Komutanı Sayın Albay Şafak Karakoç, Astsubay Kıdemli Başçavuş Bilal Olpak ve Astsubay Kıdemli Başçavuş Kazım Kışla'ya ve ayrıca evden Çorum'a kadar Orhan Alparslan'a insanüstü her türlü çabayı sarfederek müdahale eden Çorum Komando Taburu Teğmeni Dr.Birol Bey'e teşekkür ediyor sevgi ve saygılarımı sunuyorum.+''+Burhan İlhan

Türkiye’nin İlk Kadın Orkestra Şefi: İnci Özdil

Türkiye'nin ilk kadın orkestra şefi İnci Özdil, Ankara'da doğdu. Müziğe 1971'de Ankara Devlet Konservatuarı Piyano Bölümünde Nimet Karatekin'in öğrencisi olarak başladı. 1976'da Kompozisyon Bölümüne girdi. 1981'de Kompozisyon İleri Yüksek Sınıfına devam ederken, Orkestra Şefliği Bölümü'nde de çalışmalarını sürdüren İnci Özdil, 1983 yılında Piyano Bölümü Yüksek Kompozisyon ve Orkestra Şefliği Bölümleri İleri Yüksek Sınıflarından yüksek derece ile mezun oldu. Aynı yıl Orkestra Yönetim Uzmanlığı için devlet bursu ile İngiltere'ye gönderildi. +''+ Guildhall Scholl of Music ve daha sonra Royal Academy of Music'in yüksek yöneticilik sınıfına girerek Sir Colin Davis, George Hurst, Koro Şefi Horst Neumann ile orkestra ve koro yöneticiliğine çalıştı. 1986'da İtalya'da Accademia Musicale Chigiana'da Orkestra Şefi Carlo Maria Giulini ile Alman romantik müziği üzerine çalışmalar yaptı. 1988'de Alman besteci Hans Werner Henze adına düzenlenen festivalde "En İyi Yorumcu" ödülünü kazandı. 1988'de Kraliyet Akademisi Orkestra Şefliği Bölümü'nü birincilikle bitirdi. Ülkeye döndükten sonra Kültür Bakanlığı Devlet Çok Sesli Korosu'nun açılışını ve şefliğini yaptı. 1989 yılında Sovyetler Birliği'nin vermiş olduğu bursla Rusya'ya gitti. St. Petersbourg Konservatuarı'nda Sovyet ve Rus müziği üzerine çalışmalar yaptı.1991 yılında Hollanda'nın Breda şehrinde düzenlenen Breda Müzik Festivaline şef olarak davet edilerek birçok konser verdi. 1992-94 yılları arasında İstanbul Devlet Senfoni Orketrası'nda şef yardımcılığı yapan İnci Özdil, 1994 Temmuz ayında Kültür Bakanlığınca Antalya Oda Orketrası'na kurucu şef olarak atandı. 5 Aralık 1997 Cuma ve 6 Aralık 1997 Cumartesi günleri Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'nda Şef olarak görev alan İnci Özdil, programında Ermeni asıllı Aram Haçaturyan'ın "Gayaneh" adlı bale suitini seslendirdi. Gayaneh suiti dört bölümden oluşuyor: Kılıç Dansı, Ayşe'nin Dansı, Ninni, LezginkaNart: Rusya'da bulundunuz, Çerkes müziği ile ilgilendiniz mi? Rusya'da Rus müziği üzerine çalışmalar yaptım, Çerkes müziği ile bir ilişkim maalesef olmadı. Maalesef diyorum, çünkü Sovyetler zamanında Kafkasya'ya geçmek ve orada Çerkes müziği ile ilgilenmek, oradaki konservatuarlara ve orkestralara gitmek istedim lakin izin alamadım. Ablam müziklerinde Çerkes ezgilerini ve makamlarını kullanıyor. Çerkes müziği konusunda da ablam Sıdıka'nın bir bestesi var. Bu eseri İngiltere'de seslendirildi. Elimizden geldiği kadar bu müziği duyurmaya çalışıyoruz. Ancak Türkiye'de bu eseri seslendiremedik. Çerkes müziğinin karakteristiğini çizer misiniz? Çerkes müziği çok hareketli, ritim çok önemli; karakterinde bir at yürüyüşü hissediliyor. Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'nda gerçekleştirdiğimiz konserde koltuk davulu çalınmasını istedim ama ellerinde bulunmadığı için bu ritmi trampet ile verdiler. Konserde ayrıca annemin Kafkasya'dan getirdiği "pkheçiç" kullanıldı; eserin asıl partisyonlarında böyle bir şey yoktu. Çerkes müziği çok sese çok yatkın, kendi bünyesinde çok ses var. Bu yüzden yorumlamak bana kolay geliyor, bir alaturka eser için bunları söylemek güç, içinde çok ses gelmiyor. Çerkes müziği çok daha ileri ve geliştirilmeye müsait. Müzikte çok sesliliğin rolü nedir? Müziğin halka ulaştırılmasında çok seslilik, bir akordeon ve doli ile yapılmış müzikten daha kolay, diye düşünüyorum. Örneğin seslendirdiğimiz Haçaturyan'ın Lezginkasını herkese dinletebilirsiniz; sanmıyorum ki beğenmeyen çıksın. Önemli olan eldeki materyali iyi değerlendirmek ve özüne sadık kalmak.Neden Haçaturyan? Bu eserinde Haçaturyan, Çerkes müziğini çok iyi özümsemiş, bütün özelliklerini; dönüş yerlerini, dansın kıvraklığını müzikte hissediyorsunuz. Gözünü kapattığınızda bunların hepsi gözünüzün önüne geliyor. Bu tür yapıtlarla müzik halka daha kolay ulaştırılabilir ama özünü bozmadan.Gittiğiniz ülkelerde Çerkes müziğini bilen insanlarla karşılaştınız mı? Maalesef karşılaşmadım. Diğer ülkelerde yaşayan insanlar müziğimizi bilmiyorlar. Bu bir kayıptır. Eserlerimizi duyurmak gerekliliğine inanıyorum. Mesela kız kardeşimin eserinin Londra'da seslendirilişinde, eseri dinlemeye gelenlere kendi açıklaması ile bunun bir Çerkes müziği olduğunu duyurdu, zaten eserinin ismi de "Çerkes Dansı" idi.Geleceğe ilişkin bir projeniz var mı?Burada Kafkas Derneği'nden bir ricam var; Kafkasya'da bulunan, müzik alanında çalışmalar yapan insanlar ile bizleri bir ortak çalışmaya sokması lazım. Bizler diyorum, Türkiye'de evrensel düzeyde yetişmiş, arkadaşımız olan Çerkes sanatçılar var; orkestra şefleri, orkestra elemanları. Kompozitörler ile ilişkiye geçmeye ihtiyaç var. Bu ilişki kurulduğu taktirde biz hazırız. Lezginka parçasını buldum ve repertuarıma aldım, bestecisi Ermeni olsa dahi. Kim bilir neler var. Keşke diğer eserlerimizi de seslendirebilsek.Antalya'da oturuyorsunuz, Dernek faaliyetlerine katılıyor musunuz? Zamanım el verdiği sürece katılıyorum. Ben onlardan, onlar da benden desteklerini eksik etmiyorlar. Verdiğimiz konserlerde beraber olma şansını ele geçiriyoruz. +''+İnci Özdil

İsrail Çerkesleri

Şogen Pshamaf ile Ürdün'de tanıştık. Bize "Müsteşar" statüsüyle Netanyahu Hükümeti'ne Çerkesler konusunda danışmanlık yaptığını söyledi. Kendisiyle görevi ve İsrail'deki Çerkesler hakkında söyleşmek istedik. Söyleşiye yer yer İsrail'deki diğer Çerkes köyü Reyhaniye Belediye Meclisi Üyesi olan olan Gış Memduh da katıldı. Biz Türkçe sorduk, onlar Adığece cevap verdiler, Sn. Sabahattin Diyner de ricamızı kırmayarak çevirmenliğimizi yaptı. Aşağıdaki söyleşide, onların ağzından İsrail'deki Çerkeslerle ilgili olarak merak ettiklerinizin bir kısmını bulacaksınız. +''+ Nart: Öncelikle bize kendinizi tanıtır mısınız? Şogen Pshamaf: Kfar Kamalıyım. 43 yaşında ve evliyim, üç çocuğum var. Tarih ve Siyaset Bilimi eğitimi gördüm. Aynı alanda Hayfa Üniversitesi'nde master yapıyorum. Master tez çalışmamın konusunu ilk zorunlu göçler sırasında önce Balkanlara yerleştirilen, sonra da yeniden göçetmek zorunda kalan Çerkesler'in tarihi oluşturacak. Şu anda Başbakanlığına bağlı bir birimde Müsteşarlık görevini yürütmekte olduğunuzu biliyoruz. Bize bu birim ve göreviniz hakkında bilgi verebilir misiniz? Bu birim, Hükümete İsrail'de yaşayan Çerkesler konusunda danışmanlık yapmak üzere oluşturuldu. Dolayısıyla benim Müsteşar olarak görevim İsrail toplumunun bir parçasını oluşturan Çerkes nüfusu konusunda danışmanlık hizmeti vermek. Böyle bir danışmanlık görevi İsrail'de 2 yıl öncesine kadar, sadece Araplar ve Dürziler için bulunmaktaydı. 1996 yılında Çerkesler için de böyle bir müsteşarlık oluşturuldu ve söz konusu göreve de ilk olarak ben atandım. Bize İsrail'de yaşayan Çerkesler konusunda kısaca bilgi verebilir misiniz? Ne zaman buralara gelmişler nerelere yerleşmişler? Biliyorsunuz İsrail'de iki Çerkes köyü bulunuyor. Kfar Kama ve Reyhaniye. Kfar Kama Şapsığ köyü ve nüfusu 3500. Belediye statüsünde. Reyhaniye ise Abzah Köyü ve nüfusu 850. Kfar Kama'da sadece 3 Arap aile bulunuyor, Reyhaniye'de ise daha çoklar (Reyhaniye'nin nüfusu Araplarla birlikte 1000 kişi). Reyhaniye, civarındaki 12 Arap yerleşimi niteliği taşıyan köylerle birlikte bir Belediye bölgesi oluşturuyor. Dolayısıyla bölge Belediye Meclisinde Reyhaniye bir üye ile temsil ediliyor. Benim köyüm Kfar Kama'ya yerleşimin öyküsünü 10 yıl kadar önce 105 yaşındayken kaybettiğimiz ninemden dinlediğim kadarıyla size anlatayım. Bilebildiğimiz kadarıyla 1864 yılında Balkanlara göçetmek zorunda kalan Çerkeslerden bir grup, buralardaki yerli halkla yaşanan sorunlar nedeniyle 1870 yılında ikinci defa göçe tabi tutulmuşlar ve deniz yoluyla bugün İsrail toprakları olarak bilinen bölgeye gönderilmişler*. Yerleşim önceleri kıyı bölgelerinde olmuş, ancak daha sonra sıtma salgınları nedeniyle kuzeye doğru yönelen 17 Şapsığ aile Kfar Kama'yı kurmuşlar. Aslında Kfar Kama'nın bir yerleşim yeri olarak tarihi 1200 yıl önceye kadar gidiyor. İlk sakinleri Mağriplilermiş. Ancak Çerkesler geldiklerinde Kfar Kama'yı terkedilmiş bir yerleşim olarak bulup, yeniden iskan etmişler. Kendilerine bölgede daha önce etraflarındaki Bedevi kabileler tarafından hiç kullanılmayan bir yapı malzemesiyle, kiremitten evler yapmışlar. Yerleştikleri bölgede ticari faaliyetleri başlatanlar da Çerkesler olmuş. Reyhaniye köyüne yerleşimin öyküsü ise biraz daha değişik. İsterseniz onu size burada benimle birlikte bulunan Reyhaniye Belediye Meclisi Üyesi Memduh Ğiş anlatsın. Böylece sözün burasında Gış Memduh araya giriyor ve Reyhaniye'ye yerleşimin öyküsünü bize anlatmaya başlıyor, kulağımıza mitolojik bir öykü gibi gelen kim bilir hangi büyük büyük nineler ve dedelerden aktarıla aktarıla bugüne ulaşmış bu sözlü tarihi size hiç değiştirmeden, onun anlattığı biçimle aktarıyoruz. Kfar Kama'dan sonra Reyhaniye'nin kuruluş öyküsü de şöyle; Gış Memduh: Reyhaniye'ye yerleşim 1878'deki göç dalgasıyla birlikte olmuş. Karadeniz üzerinden gelen kafilelerle birlikte önce Anadolu'ya, ardından Osmanlı Yönetiminin uygun bulduğu şekilde deniz yoluyla önce Akka limanına gönderilip, sonra da etraftaki değişik yerleşim birimlerine dağıtılmışlar. Ancak bu dağınıklıktan rahatsızlık duydukları için, Sultan'dan kendilerine bir köy tahsis etmesini istemişler. Sultan'dan olur çıkınca da aralarından 3 atlıyı yerleşime elverişli yeni bir yer bulmak üzere bölgeyi keşfe göndermişler. Üç hafta boyunca kendilerine yeni bir yer arayan üç atlı, nihayet toprağını, havasını, suyunu Kafkasya'dakine benzer gördükleri Şeyh Dağı'nın etrafında karar kılmışlar. Sonunda 1881 yılında Osmanlı'nın da yardımıyla burada Reyhaniye'yi inşa etmişler. Reyhaniye'nin etrafı hep Arap yerleşimiymiş ve "yabancı" ve kendilerine benzemez gördükleri Çerkesleri "Moskovalı" diye çağırırlarmış. Böylelikle güvenlik nedeniyle Reyhaniye bölgede emsali hiç görülmedik bir yerleşim planıyla inşa edilmiş. Hepsi bitişik nizam olmak üzere Batı'dan 20, Doğu'dan 20, Kuzey ve Güney'den ise 8'er evden oluşan geometrik bir plana göre kurmuşlar köyü. Evlerin ortak duvarlarına küçük pencereler açılarak, herhangi bir tehlike anında bütün köyün haberleşebileceği bir güvenlik sistemi oluşturulmuş, köyün etrafı da tek kapısı gece kapanacak şekilde duvarla çevrilmiş. Toplam 56 ev inşa edildiğine bakılırsa, 56 aileymiş Reyhaniye'ye yerleşenler. Sonradan 10 aile daha gelmiş. Ancak onlar bu mimari plan nedeniyle evlerini duvarın dışına kurabilmişler. Reyhaniye, Osmanlı yönetiminden sonra, 40 yıl İngiliz vesayetinde kalmış. 1948 yılında İsrail Devleti kurulurken ise ikiye bölünmüş. Golan Tepelerindeki diğer 12 Çerkes köyüyle birlikte Kuzeyi Suriye toprağı, Güneyi İsrail toprağı sayılmış. Böylece aileler bölünmüş, Çerkes köyleri birbirinden ayrı düşmüş. Bu arada yine 1967 yılında İsrail Golan Tepelerinin Suriye taraflarını ele geçirince, Çerkes köylerinin nüfusunun önemli bir kısmı Şam'a yerleşmek durumunda kalmış, sonra da bir kısmı ABD'ye göç etmiş. 1967 yılındaki bu değişiklikten sonra Reyhaniyelilerin bir kısmına da göçten pay düşmüş. Burada Gış Memduh'ın Reyhaniye'ye ilişkin olarak anlattıklarına sonra yeniden dönmek üzere ara verip, Şogen Pshamaf'la söyleşimize devam ediyoruz. Biraz da Kfar Kama'daki bugünkü toplumsal, ekonomik yaşamdan söz eder misiniz? Şogen Pshamaf: Kfar Kama belediye olarak İsrail yerleşimi olan diğer köylerle aynı statüye sahip ve merkezin sağladığı imkanlardan eşit olarak yararlanıyor. Yerleşim yerimiz bütünüyle Çerkes nüfustan oluştuğu için, İsrail'de herkes köyümüzün adı geçince bunun bir Çerkes köyü olduğunu biliyor, dolayısıyla belediyemiz de bu kimliği ile tanınıyor. Aynı şey Reyhaniye için de geçerli. Bu arada Kfar Kama'yı anlatırken bir parantez açıp, İsrail devletinin İsrail toplumunu oluşturan bütün etnik grupların farklı etnik kimliklerini tanımasının bir göstergesi olarak nüfus cüzdanlarımızda da Çerkes kimliğimizin tescil edildiğini eklemeliyim. Eklenmesi gereken bir şey daha var: İsrail yurttaşı olarak tam bir eşitlik ve özgürlüğe sahibiz, bu arada bazı konularda ayrıcalıklarımız da olabiliyor. Örneğin, İsrail'de askerlik kadın/erkek bütün yurttaşlara zorunlu olduğu halde, Çerkes kadınlarının, tıpkı Dürzi kadınlar gibi, askerlik zorunlulukları yok. Yeniden Kfar Kama'ya dönersek, her meslek grubundan insan var köyümüzde, ancak daha çok polis, memur ya da serbest meslek sahipleriyle karşılaşıyorsunuz. Eğitim düzeyi -üniversite eğitimi anlamında- giderek yükseliyor. Ayrıca Köyde tarım da yapılıyor. Bu bütünüyle ihracata yönelik modern usullerle yapılan bir tarım. Tarım Bakanlığı, belirli bir standart tutturarak ihracata yönelik tarım yapmak isteyenlere özel bir ruhsat veriyor, arkasından da her türlü teknolojik yardımı sağlıyor. Toplumsal yaşama gelince; geleneklerimizi sürdürmek için elimizden geleni yapıyoruz. Bunun en önemli parçasını gençlerin bunların yaşatılmasına gönüllü katılımı oluşturuyor. Spor kulübümüzde ya da Kültür merkezimizde gençler bir araya gelerek çeşitli faaliyetlerde bulunuyorlar. Köyde herkes ana dili olarak Çerkesceyi biliyor ve evlerde hep Çerkesce konuşuluyor. Kfar Kama hakkında bu söylediklerim Reyhaniye için de geçerli. Köylerde dışarıdan -yani Çerkes olmayanlarla- evlenmeler hiç yok. Önceleri evlenmeler hep köy içinden olurdu, son 20 yıldır ise evlenmeler Reyhaniye ile Kfar Kamalı gençler arasında oluyor. Herkes Çerkesceyi biliyor, evlerde hep Çerkesce konuşuluyor dediniz, İsrail'de Çerkeslerin kültürlerini yeniden üretebilmelerine imkan sağlayan koşullar var mı? Bu imkanlar varsa bile yazılı/görsel medyanın İbranice ya da Arapça rekabeti karşısında nasıl durulabiliyor? Bu iki şekilde mümkün oluyor. Birincisi az önce de belirttiğim gibi çocuklar Çerkesce konuşulan evlerde büyüyor, sokakta arkadaşlarıyla oynarken de bu dili kullanıyor. Yani okul çağına kadar öğrendiği ilk dil anadili. Bu arada İbranice ile de tanışıyor tabi, özellikle televizyon aracılığıyla. Ancak İbraniceyi sistematik olarak öğrenmeye daha sonra okul yıllarında başlıyor. Biliyorsunuz İsrail'de ilk/orta öğrenim ilk dokuz yılı zorunlu olmak üzere toplam 12 yıl. Zorunlu 9 yılı tamamladığınızda okuldan ayrılabilirsiniz ancak, 12 yılı tamamladığınızda bitirme sınavı gibi bir sınav vererek üniversite eğitimine hak kazanabiliyorsunuz. Bu eğitim sistemi içerisinde öğrenciler İbranice'nin yanısıra Arapça ve İngilizce de öğreniyorlar. Ayrıca 5.yıldan itibaren 3 yıl süreyle haftada en az 2 saat olmak üzere Çerkesce ders görüyorlar. Bu dersler ağırlıklı olarak alfabenin, bu arada da Çerkeslerin tarihinin öğrenilmesi biçiminde oluyor. Yani zorunlu 9 yıllık eğitim sırasında çocuklarımız, çoğu Kafkasya'dan gelen hocaların katkılarıyla Çerkescelerini ilerletme imkanı bulabiliyorlar. Dolayısıyla evlerde Çerkesce konuşulmaya devam edildiği ve temel eğitimde sırasında alfabe de öğrenilerek, bilinenin ilerletilmesi imkanı elde edildiği için anadil televizyona rağmen unutulmuyor, kullanılıyor ve böylece yaşatılıyor.** İsrail'deki eğitim sistemi böylelikle farklı etnik topluluklara, resmi dil olarak İbranicenin yanısıra, anadillerini, Arapçayı ve İngilizceyi, dolayısıyla 4 alfabeyi öğreterek oldukça zor bir işi başarmaya çalışıyor. Evlerde ve okulda konuşulabildiği için Çerkesce unutulmuyor, yaşıyor diyorsunuz. Peki eğitim açısından hiç sorununuz yok mu? Örneğin Kfar Kama'da görülen öğrenim Çerkes gençlerine yüksek öğrenimin yolunu açacak bir nitelik taşıyor mu? Eğitim açısından en önemli sorunumuz, Kfar Kama'da sadece temel öğretimin zorunlu 9 yıllık bölümünün bulunması. Bu nedenle çocuklarımız, üniversiteye gidebilmeleri için gerekli diploma ile bitirme sınavını alabilecekleri son 3 yıllık okul için başka başka köylere gitmek zorunda kalıyorlar. Bu da 12 yılı tamamlayarak, yüksek öğrenime devam etmede engel oluşturuyor. Çözüm olarak şimdilik, bütün öğrenciler için tek bir köy belirleyerek, oradaki okula toplu olarak gitmelerini sağlamaya çalışıyoruz. Bir başka çabamız da, üniversiteye girişe esas teşkil eden bitirme sınavında Çerkes gençleri için anadillerinin de sınava girilebilecekleri dillerden birisi olarak kabul ettirilmesini sağlamak yönünde. Bunlar gerçekleşirse, gençlerimiz arasında son yıllarda artış gösteren yüksek öğrenim görme oranının, daha da artacağını düşünüyoruz. Burada Reyhaniyeli Gış Memduh araya girerek, Reyhaniye'de kendilerinin de 9 yıllık zorunlu temel öğretim okulları bulunduğunu; öğrencilerin 5.ve 9.yıllar arasında haftada 4 saat olmak üzere Çerkesçe ders gördüklerini; Kfar Kama'dan farklı olarak, kendi okullarında temel eğitim dilinin İbranice yerine -Reyhaniye ve civarında Musevi yerleşimi bulunmadığından- Arapça olduğunu, ancak öğrencilerin İbranice'yi de Arapça kadar iyi öğrendiklerini" belirtiyor. Yüksek öğrenim konusunda ise, "daha çok kızların yüksek öğrenimi tercih ettiklerini, erkeklerin askerlik yapmayı tercih ettiklerini" ilave ediyor. Son olarak, İsrailli Çerkesler olarak anayurt Kafkasya ve diasporadaki diğer Çerkes topluluklarla aranızdaki ilişkiler nasıl anlatır mısınız? Ayrıca İsrail'den anayurda hiç "dönüş" yapan oldu mu? Bu ilişkiler özellikle son yıllarda çok artmaya başladı. Örneğin Türkiye'ye gidip gelen çok oldu. Hatta buraya gelip yerleşen, evlenenler de oldu. Ancak Suriye'deki akrabalarımızla, hemşehrilerimizle 1967 yılından beri hiç görüşemiyoruz. Ürdün'deki Çerkeslerle ilişkilerimiz ise yine son yıllarda belirgin bir artış gösterdi. Anayurtla ilişkilere gelince; sınırlar açıldıktan sonra, Kafkasya'ya çok rahatlıkla gidip gelebilmeye başladık. Öyle ki, gidip de oraları görmeyen kalmadı. Bu arada dil öğretmek için okulumuza öğretmen getirttik. Dönüşle ilgili sorunuza gelince; Kfar Kama'dan bir kişi yerleşmek üzere gitti, ancak 3 yıl sonra döndü. Sanıyorum bunun nedeni belki de, İsrail'de bizim bütün otantikliği ile Çerkeslere ait olan yerleşimlerde, Çerkes kimliğimizle, Çerkes gibi yaşayabiliyor oluşumuz. Ayrıca İsrail'de yaşam düzeyinin çok yüksek olması da kanımca önemli bir etken. Okuyucularımız adına bu güzel söyleşi için çok teşekkür ediyoruz. [Röportaj: Erol Taymaz} * Sevda Alankuş'un İsrail'e yaptığı bir gezi sırasında Kfar Kama'lı Adnan Gorkoj, Kfar Kama'ya yerleşim tarihini 1878 olarak belirtmişti (bkz.: Nart Dergisi, sayı 3). Burada verilen iki tarih arasındaki çelişkiyi vurgulayıp, Çerkeslerle ilgili daha ne kadar çok şeyin araştırılıp, yazılmayı beklediğine dikkatinizi çekmek istiyoruz. ** İsrailli Çerkesler Çerkescenin öğretilmesi konusunda çok iddialılar. Öyle ki, Ürdün gezimiz sırasında kendileriyle sohbet etme imkanı bulduğumuz İsrailli Çerkes grubunun üyeleri, her sene Türkiye ya da Ürdün'den -ki Ürdün'de de yönetimi Çerkes Dernek ve vakıflarına ait olan Çerkes okulları bulunuyor- belirli bir miktar ilkokul öğrencisi kendilerine dil öğrenmek üzere gönderildiği takdirde, Çerkesceyi en iyi biçimde öğretme garantisi veriyorlar. +''+Şogen Pshamaf ]

Suriye Çerkesleri

Nart: Sayın Widad Tayyar, kendinizi kısaca tanıtır mısınız? Suriye'de Halep'e yakın olan Hanasır Köyü'nde doğdum. Adığelerin Kabardey boyundan Vındıj ailesindenim. 1969'dan sonra evlilik nedeniyle Türkiye'ye yerleştim. +''+ Bize Suriye'deki Çerkes nüfusundan bahseder misiniz? Ne kadar köy var ve hangi boylardan? Suriye'de kesin olmasa da 30000 civarında Çerkes olduğu tahmin ediliyor. Halep'te iki, Hama'da üç, Humus'ta altı, Colan'da (Golan Tepeleri) onbir köy vardı. Yalnız 1967'de İsrail-Suriye savaşında Colan'daki köyler İsrail tarafından işgal edilmiştir. Köylerdeki Çerkesler ikinci bir göç dramı yaşayarak Şam'a yerleşmişlerdir. Halep'teki iki köyden biri Abzah, diğeri Khbardey'dir (Hanasir). Raka şehrinde, Rasulayn ve Kamışlı civarında Çeçenler de bulunmaktadır. Suriye'deki Adığelerin çoğu Abzah olmakla birlikte, Bjeduğ, Şapsığ, Hatıkuay da bulunmaktadır. Az miktarda olan Abhazlar dillerini unutmuş, Adığeleşmişlerdir. Bu köyler dışında da çok eskilerde göç etmiş ve asimile olmuş, Çerkes olduklarını bilen fakat tamamen Araplaşmış birkaç köy de vardır. Sizin köyünüzün kuruluşundan ve tarihinden bahseder misiniz? Hanasir Köyü, Kafkasya'dan 1902 yılında göç eden Çerkesler tarafından kurulmuştur. Köyün kurulduğu bölgede Aneze denilen bir Bedevi Aşireti yaşamaktaydı. Osmanlı Devleti'ni tanımayan bu aşirete karşı karakol olarak yerleştirilen Çerkesler sık sık savaşmak durumunda kalmıştı. O dönemlerde yapılan demiryolu (Hicaz) hattını korumak için Halep Valiliği'nce Hanasir'lilerden bir Çerkes birliği kurulmuştu. Daha sonra I. Dünya Savaşı'nın çıkmasıyla köyden 20 civarında genç, askere alınmış ve sadece biri dönebilmişti. I. Dünya Savaşı sonrası Osmanlı İmparatorluğu'ndan ayrılan Suriye bir süre Fransız sömürgesi olmuştur. Bu dönemde Çerkesler'den bir alay kurulmuş daha sonra dağıtılmıştır. Köy gençleri toprak verimsiz olduğundan okumaya yönelmiş, çoğu üniversiteyi bitirmiş, bir kısmı ise subay olmuştur. Suriye'deki Çerkeslerin Kafkasya ile ilişkileri tarih boyunca nasıl olmuştur? Suriye Arap Cumhuriyeti'nin Sovyetler Birliği ile ilişkileri olmasından dolayı Çerkeslerin Kafkasya ile ilişkisi 1960'lı yıllarda artmıştır. O dönemlerde anayurttan çok sayıda kitap, sürekli yayın ve kaset gelmişti. Hatta Khabardey Balkar Cumhuriyeti'nden devlet yetkilileri de Suriye'yi ziyaret etmiş, Çerkeslerle görüşmüşlerdir. Ben de gelen bazı gruplarla görüşmüştüm. Gruplardan birinde Nalçık Üniversitesi Rektörü Keref Kanbolat da vardı. 1970'li yıllarda öğrenci grupları de gelmişti. Ayrıca Suriyeli gençlerden Nalçık'ta gidip okuyanlar da vardı. O dönemlerde Kafkasya'dan gelip Suriye'deki Çerkesleri ziyaret edenlerin amacı neydi? 1960'lı yıllarda Çerkesler dışında da çok miktarda Sovyet Devlet Adamı Suriye'yi ziyaret etmişti. Önceleri, Suriye'deki Çerkesler gelenlerle diyalog kurarak Çerkes olanlara ulaşmışlar, iletişimi bu şekilde sağlamışlardı. Daha sonra gelen gruplarda Çerkeslerin sayısı artmıştı. Gelen her grupta örneğin dört kişi ise bir tanesi başka milletten oluyordu (Gürcü, Rus...). Gözlemlediğim kadarıyla, gelen insanlar konuşmalarında hiçbir zaman Çerkes ulusunun anayurtta ya da muhaceretteki sorunlarına, büyük göçün nedenlerine değinmediler. Sadece Kafkasya'nın doğal güzelliklerinden, yeraltı zenginliklerinden, havasından ve suyundan konuştular. Sorulan soruları da zekice ve yuvarlayarak cevapladılar. Sovyetlerin kendilerine verdiği yetki dışında tek bir söz sarfetmediler. Suriye'deki Çerkeslerin bugünkü durumu nedir? Ne yazık ki, Çerkesler için asimilasyon her yerde olduğu gibi Suriye'de de geçerlidir. Yalnız, 1950'li yıllardan başlayan diyaloglardan dolayı Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra çok sayıda Suriyeli Çerkes Kafkasya'ya yerleşti. Oradan evlenenler oldu. Benim yeğenim de Nalçık'lı bir kızla evlendi. Yakında, oraya yerleşecek. Suriye'deki Çerkeslerin genelinin durumu ise Çerkes diyasporasıyla aynı. Anayurda dönmeyenler ileride kimliklerini yitirecekler. Benim temennim, bütün Çerkeslerin anayurtlarına dönmesi, dönemeyenlerin de kültürel çalışmalara ağırlık vererek benliklerini koruması ve gelecek kuşakların anayurda dönmesini sağlamasıdır. +''+Widad Tayyar

Çerkeslerin İlk Gazetecilik Deneyimi: Ğhuaze

Ğhuaze, "rehber, kılavuz" anlamına gelen Çerkesçe (Adığece) bir sözcüktür. Aynı zamanda 1911-1912 yıllarında İstanbul'da Çerkes Teavün Cemiyeti (Çerkes Yardımlaşma Derneği) öncülüğünde bir grup Çerkes (Kafkaslı) aydın tarafından çıkarılan haftalık bir gazetenin adıdır. Çerkes halkının ulusal varoluş mücadelesinde Çerkes Teavün Cemiyeti'nin ve Ğhuaze gazetesinin çok önemli bir yeri vardır. Ne var ki bu gazete ve dernek, Türkiye Kamuoyunda olduğu gibi, Çerkes aydınları arasında da yeterince bilinmemektedir. +''+ Sınırlı olanaklar ve kısa bir süre içerisinde yapılan bu çalışmanın başlıca amacı, Ğhuaze gazetesini ana çizgileriyle tanıtmaktır. Esasen bu konuda daha geniş kapsamlı çalışmalar yapılmasının yararına ve gereğine de işaret etmeliyiz. Böyle bir çalışma, 1908 sonrası dönemde Osmanlı İmparatorluğu'nun sosyo-ekonomik, siyasal ve kültürel yapısı içerisinde Ğhuaze gazetesinin konumunu, işlevini ve önemini ortaya koymaya yönelik olabilir. Ya da böyle bir çalışma, daha dar kapsamda; örneğin; Ğhuaze, 1911'lerde yayın yaşamına giren benzeri diğer gazete ve yayınlarla birlikte ele alınarak karşılaştırmalı bir inceleme ve değerlendirme çalışması biçiminde yürütülebilir. Belki bunlardan da önce Ğhuaze'nin tıpkı basımının yapılması, ya da hiç değilse içeriğinden özgün seçkiler yayımlanması düşünülebilir. Ne var ki bu düzeylerdeki çalışmalar, ya eşgüdümlü ortak bir ekip çalışmasını gerektirir; ya da konuya ilgi duyan bir araştırmacının, yeterince zaman ve olanak bularak, amatör bir ruhla da olsa profesyonel bir anlayış ve disiplin içerisinde böyle bir çalışmaya yoğunlaşabilmesini gerektirir. Hemen belirtelim ki bizim olanaklarımız bu denli kapsamlı bir çalışmaya elvermemektedir. Bu nedenle sunmaya çalıştığımız bu çalışma, daha dar kapsamlı bir çerçevede kalmıştır. Ancak yukarıda belirtilen düzeydeki daha geniş kapsamlı çalışmaları genç arkadaşlarımızdan beklediğimizi, gerektiği takdirde bu tür çalışmalarda olanaklarımız ölçüsünde severek yer alabileceğimizi belirtmek isteriz. Şunu da ekleyelim ki; ana çizgileriyle de olsa Ğhuaze gazetesini tanıtırken, yazarlarının kişilikleriyle, onların sosyo-ekonomik ve kültürel yapılarıyla, siyasal biçimlenme ve eğilimleriyle de bağlantı kurmak çok yararlı olurdu. Ne var ki buna da olanak bulamadığımızı üzülerek belirtmeliyiz. Bunun yukarıda kısmen değinilen çeşitli olanaksızlıklarımız yanında, belki onlardan da önce gelen asıl nedeni, her halde, geleneksel Çerkes terbiyesinden kaynaklanmaktadır. Şöyle ki; bilindiği gibi Xabze adı verilen Çerkes töresinde ve kültüründe kişilerin kendilerini övmeleri, övünmeleri ayıp karşılanmakta, yadırganmaktadır. Öyle anlaşılıyor ki bu anlayışın etkisiyle yazarlarımız, sanatçılarımız, aydınlarımız övünme düzeyine varması söz konusu olmasa, objektif bir gerçekçilik içinde kalsa bile, kendilerinden söz etmek istememişler, kitaplarında kendilerini tanıtmamışlardır. Bu da bizi, maalesef üretken insanlarımızı tanıma ve özellikle göçmenlik sürecindeki mücadelemizin gösterdiği aşamaları bir bütünlük içinde görüp kavrayabilme fırsat ve olanağından önemli ölçüde yoksun bırakmaktadır. Dolayısıyla Ğhuaze'yi, yazarlarının kişilikleriyle birlikte tanımamız mümkün olamamıştır. Belirtilen sınırlı çerçevede de olsa bu çalışmada, Ğhuaze'yi ana çizgileriyle tanıtırken, aynı zamanda konuya ilgi çekmeye ve 1911'lerde Çerkes aydınlarının Ğhuaze çerçevesinde kendi sorunlarına nasıl yaklaştıklarına ilişkin ipuçlarının bulunabileceği genel bir değerlendirme zemini oluşturmaya çalışmış olacağımızı düşünüyoruz. Ğhuaze'nin 48 sayısını bizzat görmüş, 57 sayı çıkmış olduğunu öğrenmiş olmamıza karşın, bu çalışmada yer alan değerlendirmeler, esas itibariyle, henüz okuma olanağı bulabildiğimiz ilk 12 (oniki) sayısına dayanmaktadır. Daha geniş inceleme ve değerlendirmeler, konuya ilgi duyan araştırmacılara ve zamana bırakılmıştır. ĞHUAZE VE TARİHSEL KONUMUĞhuaze "ilk" midir?. İlk gazetecilik deneyimimiz: Ğhuaze adı, Ğhuaze'nin ilk gazetecilik girişimi olduğunu belirtmekle birlikte, bu, Ğhuaze'nin Çerkeslerin ilk yayını olduğu anlamına gelmemelidir. 1800'lü yıllarda Anayurtta yazılmış ve yayınlanmış çeşitli eserler vardır. Hatta Sayın Pr. Dr. SIKHUN Hasan'ın vurguladığı gibi, Çerkesler bugüne kadar 6 değişik alfabe kullanmışlardır. Çerkeslerin M.Ö. 1500'lü yıllarda yazı yazdıkları bilinmektedir. Khabardey araştırmacı ve bilim adamı WURIS Hatali'nin, Adığece olarak (Khaberdey diyaleğiyle) Nalçik'ta yayımlanan Adığe Txıbzem Yi Txıde (Adığe Yazıdilinin Tarihi) adlı kitabında, Çerkeslerin çok daha eski tarihlerden beri yazıyı bildikleri, çeşitli alfabeler kullandıkları, M.Ö. 1500'lü yıllarda eski Grek harfleriyle Abazaca-Adığece yazıldığı anlaşılan tabletler bulunduğu ifade edilmekte, daha da ileri gidilerek, Adığe aile armalarının, M.Ö. 4000'lerde kullanılan özel bir alfabenin harflerinden oluşabileceği ihtimali bile ileri sürülebilmektedir. Bütün bunlar, üzerinde önemle durulması, araştırılması gereken konular olarak araştırmacıların, özellikle de konunun asıl sahibi olan Çerkeslerin ilgi ve çabalarını beklemektedir. Bizim bunlardan söz etmemizin nedeni, hem bir hatırlatmada bulunmak, hem de Ğhuaze'nin Çerkes tarihindeki ilk yayın olmadığını, belki muhaceret sürecindeki ilk periyodik yayınlarımızdan biri olduğunu* belirtmekten ibarettir. Öte yandan bir noktaya daha değinmekte yarar vardır. Muhaceret sürecindeki ilk periyodik yayınlarımızdan biri olan ve Çerkes tarihinde çok önemli yeri bulunan Ğhuaze gazetesini, aradan 70 yıldan fazla bir süre geçmiş olmasına karşın, Çerkes aydınının dikkatine sunmak şöyle dursun, onu henüz tam olarak okuyup inceleme fırsat ve olanağı bulamamış olmamız da gerçekten son derece acı ve düşündürücüdür. Buna, Ğhuaze'ye ilişkin tanıtım yazılarına bile rastlayamadığımızı da eklemeliyiz. Sadece varlığını bildiğimiz, adını duyduğumuz ve çok önemli olduğuna inandığımız bu gazeteyi, yayınlanmasından yaklaşık 75 yıl sonra -o da kısmen olmak üzere- tanıma olanağı bulabilmiş olmak, yine de sevindirici olarak değerlendirilmelidir. Ama herhalde ancak buruk bir sevinç olarak .ĞHUAZE'NİN NİTELİĞİĞhuaze, sunacağımız örneklerden ve içeriğinden de anlaşılacağı gibi, Kuzey Kafkasya kültürel dergi, Kamçı aylık siyasi gazete, Yamçı aylık sosyo-kültürel dergi, Nartların Sesi gazetesi ve Kafdağı dergisi gibi son dönem yayınlarımızla aynı paralelde bir periyodik yayın organıdır. Ancak, bugün adına üzülerek belirtelim ki, 1911'lerdeki Ğhuaze, 1960'lardan, 1970'lerden hele 1980'lerden sonraki yayınlarımızdan çok daha ileri düzeyde, çok daha özgür ve başarılı bir periyodik niteliği taşımaktadır. Öyle anlaşılıyor ki Ğhuaze, ulusal ve siyasal anlamda göreli olarak, bugünkünden çok daha geniş bir özgürlük ve hoşgörü ortamında yayımlanmıştır. Ele aldığı konular, yaptığı tesbitler, benimsediği yaklaşımlar ve önerdiği çözümler, bunu açıkça göstermektedir. Nitekim Ğhuaze'nin gerek Çerkesler özelinde, gerekse Osmanlı İmparatorluğu genelinde parmak bastığı sorunlar ve önerdiği çözümler, çağdaşı olan başka bazı yayın organlarınca da benimsenmiş ve savunulmuştur. Bu Ğhuaze'nin başarısını olduğu kadar, istibdat baskısından kurtulmuş, resmi ideoloji şövenizminin baskısına henüz girmemiş bulunan o günlerdeki basının, daha geniş görüşlü, daha özgürlükçü, daha evrensel arayışlı, insan hakları konularında belki daha duyarlı ve çifte standartlar oluşturmamış, hakkaniyet ölçülerine daha bağlı ve saygılı bir tutum içinde olduğunu da düşündürmektedir. Bu nitelikleriyle Ğhuaze, hiç değilse 1960'lı yıllarda incelenip tanınabilmiş olsaydı, sonraki yayınlar onun deneyim birikimlerinden yararlanır, "Amerika'yı yeniden keşfetmek" zorunda kalmaz, daha ileri adımlar atabilir, belki daha etkili olabilirlerdi. Bugüne kadar sadece arşivlerde kalmış olmasından üzüntü duyduğumuz bu gazetenin, daha geniş bir biçimde aydınlarımızın bilinç dağarcığına girmesini diliyoruz. Ğhuaze, "siyasi, iktisadi, ictimai, ilmi haftalık gazete" olarak ilk kez 2 Nisan 1911 Pazartesi günü yayımlanmaya başlamıştır. Sahibi: Yusuf Suad NEĞHUÇU, Sorumlu Müdürü: M. Tevfik Tal'at XHIYT, Yönetim Yeri: Çemberlitaş'ta Çerkes kulübüdür. Fiyatı 20 para, abone bedeli: altı aylığı bir mecidiye, yıllığı 1.5 mecidiyedir. 25?37 cm. ölçülerinde (küçük boy) 8 sayfalık bir gazetedir. Bugünkü ölçülerle 20?25 cm. ölçülerinde (küçük boy) 40 sayfalık bir dergi kapasitesinde olduğu söylenebilir. Bu kapsamdaki bir yayını, amatörce bir yaklaşımla hemen hemen hiç aksatmadan hem de haftalık olarak yayımlayabilmek, herhalde alkışlanacak bir başarı sayılmalıdır. Ğhuaze'yi oluşturan saygıdeğer büyüklerimizi, minnet ve şükranla anıyor, bu vesile ile onlara bir kez daha Tanrı'dan rahmet diliyoruz. Gazetenin ilk 12 sayısında imzası bulunanlar şunlardır: Tahir Hayreddin, Hayriye Melek XHUNÇ, Y.S., Ahmed Lütfullah ŞAR, MET Çünatıho Yusuf İzzet, Şahap Rıza, Süleyman Tevfik , Ahmed Cavid, M.Tevfik Tal'at XHIYT , A.F.Nejat, NENEY İsmail, A.Fikret, eski Evkaf Nazırı Şemseddin, S.Fehmi , Hacı Numanzade Sufyan , Ali Sıdkı, Aziz TUTEREŞ , H.F. , Düzceli Balkhız, Ali, Hacı oğlu Danyal, Sawsırukh, Colanlı M. Yahya, Jabağhı, A.N., Donkişot, Rekindezade İsmail Zühdü, A. LAXHUŞUKH, A.Hikmet, M. Hilmi, Adanalı Osman Kamil, Mekke Emiri Hüseyin , E.A., H.Fehmi, Ömer Hilmi...... Başta da değinildiği gibi Ğhuaze sözcüğü Adığece'de kılavuz, rehber anlamına gelmektedir. Nitekim Ğhuaze Gazetesi 3. Sayısından itibaren büyük Ğhuaze başlığının hemen bitiş alt köşesinde köşeli parantez içinde küçük yazılmış bir ?Rehber? sözcüğüne de yer vermiştir. ĞHUAZE'NİN ÜZERİNDE DURDUĞU TEMELSORUNLAR VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİĞhuaze'nin üzerinde durduğu temel sorunlar iki ana grupta toplanabilir: A- Bunlardan birincisi Çerkes ulusal ve toplumsal sorunlarıdır ki yaklaşık % 70 ağırlık taşımaktadır. B- İkincisi ise Osmanlı ülkesinin çağdaşlaşma, uygarlaşma sorunudur ki, bu da yaklaşık % 30'luk bir ağırlıkla ele alınmakta ve incelenmektedir. A- Çerkes ulusal ve toplumsal sorunları çerçevesinde üzerinde durulan konuları ana çizgileriyle şöyle özetlemek mümkündür: 1. Bugünkü Çerkes ulusal sorununun temel kaynağı anayurttan ayrılıştır. "Yistanbılak'o" veya "Büyük Göç" olarak anılan bu olay, Çarlık Rusyası yönünden bir sürgün, Osmanlı İmparatorluğu yönünden politik bir başarı, Çerkesler yönünden ise tam bir hezimettir, yok oluşa yürümektir. Bu olay, insanlık açısından da bir halkın kıyımı, katliamı olup, kapkara bir lekedir. Sorun şu aşamalarla çözülebilir: 1.a) Her şeyden önce Osmanlı İmparatorluğu, Kuzey Kafkasya'dan göçmen çekme politikasına derhal son vermeli, Çerkes göçü derhal durdurulmalıdır. 1.b) Osmanlı Topraklarına daha önce gelmiş veya getirilmiş olanların, öncelikle biyolojik ve fiziksel olarak varlıklarını korumaları için elverişli uygun coğrafi koşullarda yerleşmeleri sağlanmalıdır. Böylece iklim uyuşmazlıklarından elverişsiz coğrafi koşullardan kaynaklanan hastalık ve ölümler önlenmiş olacaktır. Dolayısıyla Çerkes göçmenler Kafkasya'dakine benzer coğrafi özelliklere sahip yörelere yerleştirilmeli, bu yerleşimin ulusal kültürel varlığı koruyabilmek bakımından mümkün olduğu kadar toplu yerleşim biçiminde yerleştirilmesine imkan ve fırsat verilmelidir. 1.c) Osmanlı topraklarında kaldıkları sürece Çerkes göçmenlerin insanca yaşama hakları güvence altına alınmalı, hastalık , açlık, yokluk, yerel saldırılar gibi kötü koşullara ve tehlikelere karşı korunmalı ama esas olarak da bir an önce anayurtlarına dönmeleri teşvik edilmeli, bu konuda kolaylaştırıcı ve özendirici önlemler alınmalıdır. 2.Çerkeslerin Osmanlı toprakları içinde pek çok toplumsal sorunları vardır. Bu sorunların çözümü için şunlar yapılmalıdır: 2.a) Elverişsiz coğrafi koşullarda ve dağınık biçimde yerleştirilen Çerkes köyleri nispeten daha elverişli coğrafi bölgelere toplanıp birleştirilmelidir. 2.b) Geçimlerini sağlayabilmeleri bakımından , daha önce vaad edilmiş bulunan toprak, sermaye ve araç gereç yardımı, hiç değilse geçindirebilecek düzeyde ve bir an önce verilmelidir. 2.c) Gerek Çerkeslerde , gerekse tüm Osmanlı ülkesinde okullaşma ve eğitim olanakları arttırılmalıdır. Halk iş gücü ve yerel imkanlarla, devlet de gerekli sermaye, araç ve gereçlerle bu çabaya katılmalı , hiç değilse zekat ve aşar vergileri bu amaca tahsis edilmelidir. Her alanda ve her fırsatta eğitim teşvik edilmeli ve kolaylaştırılmalıdır. Basın ve yayın organları da önemli ölçüde yaygın eğitim işlevi görmeyi üstlenmelidir. 2.d) Çerkesler bir yandan genel eğitime, bir yandan da kendi dillerini, kültürlerini, tarihlerini öğrenmeye ve kendilerini geliştirmeye önem vermelidirler. Geleneklerin, günün koşullarına uygun olanlarını, aynen olduğu gibi; uygun olmayanlarını da geliştirip uygun hale getirerek yaşatmaya çalışmalıdır. 2.e) Adığe dili için genelde geçerli olabilecek ortak bir alfabe hazırlanmalı, bu alfabe ile ürünler verilmeli,dil ve kültür geliştirilmelidir. Bu amaçla yapılan çalışmalardan henüz sonuç alınmamış olmakla birlikte, bir süre Latin ve Arap kökenli alfabeler gayr-ı resmi olarak denemeli, daha sonra konu yeniden ele alınıp, üzerinde uzlaşılabilecek bir alfabeye ulaşılmalıdır. 2.f)Memurluk zihniyeti ve hevesi artık bırakılmalı, sanata, ticaret ve sanayiye, serbest mesleklere yönelinmelidir. Özellikle gençler buna teşvik edilmelidir. 2.g)Evlenmelerin önündeki geleneksel ve ekonomik engeller kesinlikle ve ivedilikle kaldırılmalı, gittikçe azalan Çerkes nüfus arttırılmaya çalışılmalıdır. Zengin ve soylu sayılan yaşlıların, istedikleri genç kızlarla evlenmeleri gibi dengesiz ve yanlış evliliklerin asla mutluluk getirmediği artık iyice anlaşılmalıdır. Evliliklerde çağ dışı feodal sınıflaşmaların son derece zararlı etkileri artık iyice görülmeli ve bu türlü değer yargıları hızla terk edilmelidir .Wase (başlık) veya mehr-i muaccel gibi artık geleneksel esprisini iyice yitirmiş kurumlar da tümüyle kaldırılmalı ya da sembolik düzeye indirilerek ıslah edilmelidir. 3.Feodal sınıflar ve kölelik sorunu 3.a) Feodal sınıflaşmalar ve kölelik, hemen her toplumda görülen tarihsel bir olgudur. Bunu sadece Çerkeslere özgü imiş gibi gösterip ,Çerkes cariyeleri diye niteleyerek pazarlamaya kalkışmak, tümüyle insanlık dışı büyük bir sahtekarlık ve insafsızlıktır. Buna asla izin verilmemelidir. 3.b) Kölelik halkın pek çoğuna kabul ettirildiği gibi, doğal da değildir. Tanrısal kökenli hiç değildir. Asilik-kölelik ayrımı,tarihsel bir dönemin gereği olarak ekonomik, sosyal ve siyasal nedenlerle ortaya çıkarılmış yapay bir ayrımdır ve insanlıkla asla bağdaşmamaktadır. Binaenaleyh kölelik kesinlikle kaldırılmalıdır. Ancak sadece bir fermanla kaldırılması da mümkün değildir. Kölelik, en kalıcı ve gerçekçi biçimde şu şekilde kaldırılabilir. 3.b.1. Önce,köle ve cariye satışları fermanla ve yasalarla yasaklanmalı, bu yasaklar titizlikle uygulanıp korunurken, aynı zamanda yeni köleleştirmelere de asla izin ve imkan verilmemelidir. 3.b.2. Tüm basın ve yayın organları ve aydınlar kölelik olgusunun doğal ve tanrısal olmayıp, siyasal ve yapay bir olgu olduğunu, insanlıkla asla bağdaşmadığını her fırsatta vurgulayarak işlemeli ve bu doğrultuda yeterli kamu oyu oluşturmaya çaba göstermelidir. 3.b.3. Kölelerin, halkın da kabul ettiği ve şeriata uygun olan yazılı anlaşma (mükatebe) yoluyla azat edilmeleri kanunla düzenlenerek gerçekleştirilmelidir. Bunun için belirli bir mükatebe bedeli saptanabilir ve bu bedel de köleler adına devlet hazinesinden karşılanabilir. Böylece kölelik hem insanların düşüncesinde, inancında; hem de pratikte ve yasal düzeyde kaldırılmış ve artık tarihe karışmış olur. B- Ğhuaze gazetesinin üzerinde durduğu Osmanlı İmparatorluğu'nun çağdaşlaşma ve uygarlaşma sorunları çerçevesinde ele aldığı konuları ve önerilerini ana çizgileriyle şöyle belirtebiliriz: 1-Meşrutiyet ve onun getirdiği hak ve olanaklar özenle korunmalı ve geliştirilmelidir. 2-Tutarlı ve kişilikli bir dış politika izlenmelidir. 3-Ekonomi, eğitim, yönetim, adalet, sağlık vb. gibi temel konularda batıdan; batının deneyim birikimlerinden yararlanma yolları aranmalı, ancak asla aynen taklide yönelinmemeli, kişilerin yaratıcı yetenek ve becerilerini geliştirip kullanmalarına imkan ve fırsat verilmelidir. Çünkü her ülkenin ve toplumun yapısı ve özellikleri farklıdır. Her toplum kendine uygun bir sistem geliştirmelidir. Ayrıca hiçbir taklit, aslı gibi mükemmel ve etkili olamaz.SONUÇ OLARAKSonuç olarak diyebiliriz ki; Ğhuaze gazetesi, 1908 Meşrutiyetinin getirdiği sınırlı ama ulusal-kültürel anlamda bugünkünden çok daha doğru, gerçekçi ve ileri-özgürlük ortamında, daha önce sürgün vurgununu ve uzun istibdat dönemini yaşamış Çerkes halkı arasından yetişmiş aydınların, halkına ve tarihe karşı sorumluluk duyarak, ulusal ve evrensel düzeyde oldukça doğru, geçerli ve kalıcı çözümler önererek başarı ile çıkardığı saygın bir yayın organı olarak tarihimizde yerini alacaktır. O günkü koşullarda ne ölçüde etkili olduğunu tespit etmek mümkün olmasa da, bugünkü mantıkla bile doğru tespitler yaparak kitlelere ışık tutabilecek nitelikte bir yayın olarak değerlendirilebileceğini rahatlıkla söylemek ve savunmak mümkündür. Halkına, kültürüne, insanlık ve tarihine karşı böyle bir içtenlik ve sorumluluk anlayışıyla hareket ederek, bu gazeteyi oluşturan değerli aydınlarımızı takdir, minnet ve şükran duyguları içinde rahmetle anarken, manevi huzurlarında saygı ile eğiliriz.[Kebikeç dergisinden alınmıştır. Kebikeç, 1997, Yıl 2, Sayı 5, s.51-60]+''+Fahri Huvaj