Kosova’da Adığe Denen Bir Çerkes Köyü Var…

Kosovalı'lar döndüler... Yılların beklentisi, özlemi, umudu kısmen de olsa gerçekleşti. Onlar artık "Anavatanlı". Çoğu kimsenin aklının ucundan geçmezdi belki de Kosova'da yaşayan Adığelerin mallarını mülklerini bırakıp Vatan'a dönecekleri. Belki kendilerinin bile....Artık ne diyelim, darısı başımıza... +''+ Peki "kimdi Kosovalı Adığeler?" Bu zamana kadar Yugoslavya'da Adığelerin de yaşadığından birçoğumuzun haberi yokken, 1995'te Hasan Mercan isimli bir araştırmacı, kalkıp Kosova'ya kadar gidiyor Çerkesler'i tanımak için... Çalıştığı Çığ isimli "Kültür Yazım ve Sanat" dergisinde Çerkes asıllı Prof. Dr. Muharrem Yusuf Tsey'den doküman edinerek, başlıyor işe ve yola koyuluyor. "Adığe" isminde bir Çerkes köyüne konuk oluyor...(Bahsi geçen bu Çerkes köyünün yarısından fazlası artık Maykop'ta soydaşlarıyla beraber yaşıyorlar.) Prizen'de hazırlanan bu derginin 6.sayısında yer alan "Adığe Denen Bir Çerkes Köyü Var Kosova'da" isimli röportajının bir kısmını yayınlıyor, Hasan Mercan'a da harcadığı bu emekten ötürü teşekkür ve takdirlerimizi iletiyoruz. "Yıllar yılı, Dünya görüşü ayırt etmeksizin, dededen toruna düşünürlerin yanında yer aldı düşünmezler ordusu, bize göre ama loncamızın kültür mirasına dokunmadılar!" dedi Muharrem Yusuf Tsey ve "Bizim Adığey'e, ora, yaşlılarına "merhaba" demek için önce "Wimafe Ş'u" yani, günaydın demen, köyümüz hakkında bolca bilgi edinmen, gafil yakalanmaman için de Çerkesler'le ilgili bolca bilgiye sahip olman ön koşuldur, unutma, Hasan kardeş" diye ekledi. Elime de bolca gereç sıkıştırıverdi ki, yandım Allah! ( Verdiklerini inceletmek için verdiğim mücadele, bir romana, bir oyuna ayırdığım vakitten farksızdı desem, yeridir.) Adığey'e Düzova'ya ya da Aşağı Stanovça'ya (şu Stanovça adı bana oldukça ters düştüğü için, İpek-Deçan arası, Yanova diye adlandırılan, ama sırf yedi kardeşin kalabalık ailesinin yaşadığı bir avuç köyün de adı Stanovça'dır ve vakt-i ezelinde, kabilenin erkeklerinden biri bir kan davası yüzünden Adığe'ye, yani Düzova'ya yerleşip gizlenmiş, aile kurup köyün adına zor-una tapuzu'na Stanovça dedirtmiş...) vardığımda vakit öğleydi ve gökyüzü kış mevsimine inat masmaviydi; yaban kestane ağaçlarının dalları çıplaktı, ama üzerindeki kargalar bir çiftin inadına seviştikleri büyük konuşuyordu bana göre o anda beyaz badanalı evler de, gökyüzünün birleştiği çizgide tarihin içinden bir soyu kuşatır gibiydi. Bir başka veren. Hem çağcıl, hem de çağdışılığın simgesiyle leşdebelleş bir köy. 30 aile (sülale olarak). 300'ün üzerinde bir avuç Çerkes halkı. İçinize sindirebileceğiniz bir Kosova fotoğrafı. İnsanları dobra dobra, insanları sevecen. İkiyüzlülük, kokuşmuşluk yok, ama yüzlerinin çizgilerinin her birinde birer kuşku simgesi saklı.90 yaşındaki Hacı Şuayip Haydar Hasan Efendinin mavi gözlerinin bakışları beni inceledikçe Çerkes soyuna has bir kuşkunun iç evreninin yazılmamış, yazılamamış suskun, ölüme mahkum dizelerini" armağan" eder gibiydi de, Çerkesçe zar zor Günaydın'ımı verirken bile kendi kendime Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun Ne güç sıyrılıp çıkmak uykulardan Ömrü koptuğu yeren bağlayabilmek ne güç ne güç varabilmek birdenbire günün güneşin lezzetine karanlık bulaşıyor insanın etine! dizelerini mırıldanmaktan medet aradığım anda, Muharrem kulağıma fısıltıyla "Hele Hacının elini öp de dile geliversin" demesiyle varsıllaştım. "-Korkuyor muyuz? Hayır! Korkmak, Eflatun'un deyimiyle gelecek bir kötülüğü beklemektir. Öfkeli miyiz? Hayır, öfke kördür; bizi götürebileceği bir yer yoktur. O aklın düşmanıdır. Ha, ağlıyor muyuz? Hayır, yüzü güneşe dönük insanlar göz yaşına yol vermez, kurutur, atar. Kinli miyiz? Hayır evlat ; kin insanı aptallaştırır. Soracaksın yaralı mıyız? Evet ama bünye sağlamsa, yarayla yaratılan kanı yeniden yapar. Güçlü müyüz? Avazım çıktığı kadar "Evet" demek istiyorum, ama ürperiyorum. Sanki çok yakın bir dost, elinin tersiyle dudaklarıma vurup" anladık, ne bağırıyorsun, Çerkes'sin tamam" diyecekmiş gibi; beni ürperten düşmen değil dosttur, gazeteci... "Hac seferi, töre, derken,Hacı bize gönül verdi ve anında Muharrem'e Çerkesçe "Hadi konuğu özel odaya yerleştir de, rahatlasın, yaşlı eşrafı da toplanıp isteğini yerine getirelim bigüzelce" diye öneride bulundu. Muharrem'in bana verdiği bilgilere göre, Adığe Çerkesleri (köye bu adı bir çeşit Adığe adlı bir Çerkes boyuna dayanarak vermişlermiş 1854 yılında daha. Eski S.Birliği'nden gelip, Priştine, Kos. Mitroviçası'nın ana caddesinin ortasındaki Düzova'ya (şimdiki aşağı Stanovça'ya) yerleştiklerinde daha. 130 aileden sadece 30 ailesi var köyün. Ötekilerinin hepsi Türkiye'ye göçüşmüş. Dini din, dili dil, soyu soy, boyu boy bilen tüm baskılara karşın, Çerkesçe'yi seve seve konuşan, bugün ilkokullarında Çerkesçe öğrenim gören çocuklara bile soylarının tarihini döne döne aşılayan bu 30 ailenin 300'ün üzerindeki kitle arasında aydın, mimar, mühendis ve öğretmende yetişmiş. 16.y. yılda İslamiyet'i bağırlarına basmış ve böylece çoğunlukla Müslüman olarak biliniyorlar ve öyle yaşıyorlar. Haklarında "çingene", "kabel" şeklinde iftira, üzücü sözler söylenmişse de onlar benliklerini korumuş, köyceğizlerine sığınarak Çerkesler'e yönelik tüm gelenek ve göreneklerini, dilerini, soy ve boylarını bugüne dek yaşatabilmişlerdir. Hangi ulusun, hangi tarihi muharebelerinin etkisinden olduğu kesinlikle bilinmediği halde, Çerkesler de kan davası hala geçerli, ama bereket Müslümanlık yüzünden bu konu giderek azalıyor ve boylarına layık bir şekilde, tarlayı tarla, demirciliği demircilik, hayvancılığı da hayvancılık bilerekten uysal, sakin, hüzün dolu ve zamana kuşkuyla bakarak yaşamlarını sürdürüyorlar. Güzel kızlarıyla zengin folkloruyla, dillere destan şarkılarıyla ad yapmış Çerkesler'in sadece bu köyde varlanmaları da incelemeye değerdir. Bilindiği gibi, Çerkesler çağlar çağı benliklerinin izinden gitmiş, zamanla yitmiş, zamanla da içgöç ile safi göçten azalmış,, lakin Çerkes kalmak, Çerkesce'yi geliştirmek ve tarihten silinmemek için bugün bile savaşım vermek ve ana ülkeleriyle ilişkilerini sürdürmekteler... "Konuk odasında" Hacı Haydar yanında Hacı Osman İlyas, Hacı Şaban İlyas da varlar. Boğuk, düzgün olduğu kadar da yer yer anadillerine kaçan şive ile sohbet edenlerin hepsi, bizim insanlarımız, bizim alınyazımız, bizim tarihimiz. "Cebin doluysa herkes sever", "Kedinin olmadığı yerde fare cirit atar" gibi deyişleri kullanan, yüz çizgilerinden, bakışlarından, davranış ve paranteze sokulmuş kuşku ile korku arası ikircikli tutumlarından "okuyabildiğimiz" kadarıyla, Yunan "sıkıntısını", Hun "huyunu", Avar "cilvesini", Hazar "yitikliğini", Kırımlılar "hazzını", Osmanlılar "iştahını", Gürcüler "beklentisini" ve Doğu Avrupa "yabancılığını" olduğu kadar, Müslümanlık "inancını" sezmek olası. Ölenleri çok, doğanları az, gurbetçileri çok fazla olan Adığeliler'in giyim kuşamları, kadın milletinin gelenek ve göreneklere yatkın söylenceleri dillere destanmış Muharrem dosta göre, lakin, Adile Recep ve Mevlüde Şahib gibi kadınlardan söz edilmişse de, aralarına karışmak gayri mümkünmüş, töre işte. Fotoğraf çektirmek yasak, Muharrem'in verdikleriyle yetinin, adımızı anmanız, sesimizi duyurtmanız yeterli gibisinden söz etmeye duran 30 hanelik Çerkes köyü insanlarından, dostum Muharrem'e her şey için kendi ve Çığ okurları adına candan teşekkür ederken, konuk odasından çıkar çıkmaz, bakışlarımı verdiğim gökyüzünden sanki, gazete sayfalarının köşesinde bucağında sık sık rastladığımız duyuruya çalan bir SES ahenkleşip kulaklarıma ine ine yerleşivermişti: "-Kimliğimi yitirdim...Yenisini çıkaracağımdan, eskisinin hükmü yoktur." +''+Hasan Mercan)

Dr. Vasfi Güsar

Müteveffa Dr.Vasfi Güsar, çıkışı Osmanlı dönemi olan son aydınlarımızdandı. O, yarım yüzyılı aşkın her kültürel çalışmada yer almıştı. Ama, kanımca,en büyük hizmeti, 1909-1922 dönemine ilişkin yayınların önemli bir bölümünü ve anıları günümüze taşımış olmasıdır kuşkusuz. Ki, bunlar arasında ilk Adığe gazetesi "Guaze" (Rehber) de vardır. +''+ Kendisini tanır, yazılarını okurdum. Hatta yazılarını "Kafkasya Kültürel Dergi" de birçok kez düzeltmiş ve değerlendirmiş olmama karşın, N.Karbeç ve Be-Ra-Ba gibi takma adlar da kullandığımdan beni pek tanımazdı. Hakkımdaki değerlendirmeleri de, dönemin havasına uygun olarak pek olumlu sayılmazdı. İstanbul'a atanmamdan (1976) sonra "hoş" bir karşılaşma sonucu dost olduk, ama kısa bir süre sonra da kendisini yitirdik. Bu karşılaşmamız şöyle olmuştu: 1977 yılı başlarında, Bağlarbaşı Kafkas Derneğimizde Yaşar Bağ ile oturuyordu. Yanlarına gittim. Yaşar Bağ, "Vasfi Bey, Cevdet Bey'in "Adiğe Dili ve Edebiyatı" konulu konferansına niçin gelmediniz?" diye sordu. "O çocuk solcuymuş" dedi Vasfi Bey. Ben de "doğru" dedim. "A, o siz miydiniz?" dedi bana bakarak. Gülüştük. Dr. Vasfi Güsar, her türlü sola ve Sovyetler'e karşıydı II. Meşrutiyet'ten sonra, Türkiye'de demokrasiye; 1950' de DP iktidarıyla adım atıldığını söyler, ama 27 Mayıs 1960 askeri darbesini de alkışlamaktan geri kalmazdı (Yeni Kafkas Der.,Sayı 21(45)-22 (46)). Politikaya pragmatizmi andıran bir yaklaşımı vardı. Ama her şeyin başında ateşli bir Çerkes milliyetçisi idi. 1960 sonrasında Çerkesleri yurtsuz ve kültürsüz olmakla suçlayan Türk şair ve yazarı Yusuf Ziya Ortaç'a "Bu da mı fırsat" başlıklı yazısında sert bir yanıt vermişti. (Yeni Kafkas, Sayı 26(50); 1961). Burada, Sovyetler'deki Çerkes yazarlarını ve kültür kurumlarını, söz gelişi Maykop'taki Çerkesçe radyo yayınlarını da kanıt olarak öne sürmekten çekinmemişti. Ki o dönem, öküzün altında buzağı arandığı bir soğuk savaş dönemiydi. Kendisi kuşkusuz tutucuydu, ama İzzet Aydemir ve Sefer Berzeg gibi, Çerkes kültür hareketlerini ileri demokratik platforma taşıyan ilk aydınlardandı. Vasfi Bey'in kişiliği ve yazıları üzerine çok şey söylenebilir. O, canlı bir ansiklopedi gibiydi. Görüşlerinden bazılarını şöyle sıralayabilirim: Çerkesler yeryüzünün en eski (tarihi) topluluklarından biridir. Anadolu, Önasya ve Akdeniz çevresi halkları, hatta Kelt (Breton,İskoç,Gal ve İrlanda) halklarıyla ilişkilidirler. Çerkesler, zaman zaman bulundukları yerlerden Kafkasya'ya dönüşler yapmışlardır. Söz gelişi 16. ve 19.yüzyıllarda Mısır'dan Çerkesya'ya geri dönmüşlerdir. Çerkesler ,Anayurt Savaşı'nı (1825-1864) yitirince, çeşitli etkenler sonucu "Yurtlarından kaçtılar" ve yurdunda kalan Çerkesleri'de "mahvettiler" ve onları "öksüz" konumuna düşürdüler. (Kafkasya Kültürel Dergi -KKD-. Sayı 43, S.31-33). Vasfi Bey yazısına şöyle devam eder: Çerkesler "..yerlerinde kalsalardı, milliyetsiz cahil kişilerin sözlerine aldırış etmeselerdi birkaç milyon olacaklar" dı. Ki, Vasfi Bey bir noktada kuşkusuz yanılıyordu: Söz gelişi, 1864'te özellikle kıyı boyu Şapsığları ve Vubıhları için, Rus askeri makamları, katledilmek yada Türkiye'ye gitmek dışında (pratikte) hiçbir seçenek bırakmamıştı. Dr.Güsar'ın hemen tüm kültürel çalışmalara katılması, belgeleri saklayıp günümüze getirmesi gibi, taktirle karşılanacak yönleri yanında, şu görüşleri de kuşkusuz çok önemlidir: Uluslar ve topluluklar demokratik düzende özgür ve eşit haklara kavuşabilir (KKD. Sayı 39-42,S.3-5). Bu yönden demokrasiyi ve çok kültürlülüğü, dinde de yenileşmeyi (reformu) savunuyordu. Bir milletin hayatında değişik rejimler (yönetim biçimleri) yaşanabilir. Ulusal yaşam esas, rejimler geçicidir. Sovyetler'in dağılması, bu bakımdan Dr. Güsar'ı doğrulamış ve haklı çıkarmıştır. Ulusal yaşamı güçlendirmek ve asimilasyonu önlemek için Suriye Çerkeslerinin 1967 sonrasında Amerika'ya değil Sovyet yönetimindeki Kafkasya'ya dönmeleri olumlu olacaktır (KKD. Sayı 43, S.33). Sevgili Vasfi Bey, elinden geldiğince halkın için çalıştın. Toprağın bol, ruhun şad olsun. Mücadelen bizlere önder olsun.+''+Cevdet Yıldız

Kafkasya’da Yatırım Olanakları

Mehmet Kanbek ve Şamil Dinç iki başarılı işadamı. Üniversite döneminde dernek vasıtasıyla başlayan arkadaşlık ortaklığa dönüşmüş. Mehmet Kanbek Besleney, Kenbek sülalesinden, Eskişehir Çukurhisar Köyü'nde doğmuş. 1984'te ODTÜ İşletme Bölümü'nden mezun olmuş, dokuz yıl bankacılık yapmış. Şamil Dinç ise Khabardey, Sasık sülalesinden, Uzunyayla Kırkpınar Köyü'nde doğmuş. Ankara Üniversitesi Rus Filolojisi mezunu. İki buçuk yıl devlet memurluğunda bulunduktan sonra ticarete atılmış. 1990'da ilk kez festival için Kafkasya'ya gitmiş. 1993 yılında Mehmet Kanbek, İmdat Kip ve Mahmut Özden ile beraber Barina Uluslararası Ltd. şirketini kurmuşlar. +''+ Bu dört ortağın dernek vasıtasıyla birbirleriyle tanışmaları, maddi menfaatlerden çok Çerkeslik temeline dayanıyor anladığımız kadarıyla... Biz de Ankara şubemizde bir düğün sırasında tanıştığımız Mehmet Kanbek ve Şamil Dinç ile Kafkasya'daki yatırım olanakları üzerine bir söyleşi yaptık. Kafkasya ile ekonomik ilişkileriniz ne zaman başladı ve ne şekilde gelişti? Kafkasya ile ilişkilerimiz 1994'te başladı. İlk olarak Nalçik Üniversitesi'yle ortaklıkta bulunarak ekmek fırını açtık. Ancak bu bölgede iş alanı daraldığı için kapatıldı. Daha sonra Krasnodar ve Moskova'da aynı işletmeleri açtık. Onlar şu anda devam etmekte. Aynı zamanda ithalat-ihracat işleri de yapaktayız. Nalçik Üniversitesi ile nasıl ortak oldunuz? Zaten şirketi kurmadan önce bu üniversiteden bazı yetkililerle dernekler vasıtası ile Türkiye'de tanışmıştık. Bu işbirliği güven, önceki ilişkiler, prensipler kısacası Çerkeslikle sağlandı. Peki niçin Kafkasya? Ana neden tabi ki Kafkasyalı olmamız ve orada bulunma isteğimizdi. SSCB'nin dağılmasından sonra ticaret yapmaya uygun koşullar oluştu. Biz de bu isteğimizin maddi temellerini oluşturduk. Zaten Kafkasya'ya yerleşmek gibi bir düşüncemiz de vardı. Ne tür kolaylıklar ya da zorluklarla karşılaştınız? Özellikle Kafkasya'da barınabilmek, Moskova'ya göre daha kolaydı. Ancak bunun yanında çok zorlukla karşılaştık. Khabardey Devleti'ndeki bürokrasi işleri işimizi güçleştirdi. Yönetimdekiler tarafından yabancı gibi görüldük. Peki bu bürokrasi işlemleri sadece dışarıdan gelen yatırımcılar için mi geçerli? Hayır aslında herkes için geçerli. En önemlisi işlemlerde çok zaman kaybı var, her yerde rüşvet vermek zorunda kalabiliyorsunuz. Devlet kurumlarıyla olan her işte bir takım engeller çıkıyor. Rusya şu an ekonomik krizde genel olarak Rusya, dar anlamda Kafkasya'da şu anki ekonomik durum nasıl? Kriz öncesinde IMF politikaları doğrultusunda dolar kurunun bastırılmasıyla ithalata çok uygun koşullar vardı. Bu nedenle ciddi biçimde ülkeye yabancı mal giriyordu. Ülke içinde de üretimin sağlıklı olmaması bu ticarete ivme veriyordu. Ticaret yapanlar için çok uygun ortam vardı. Kriz sonrasında bu dengeler tamamen kayboldu. Devalüasyon ithal malların fiyatını artırdı. Yerli piyasa ve kalitesiz mallara yönelim başladı ve ithal malların satışları çok düştü. Bu krizden Rusya kadar Kafkasya'da etkilendi. Şu dönemde harcanabilir gelirin düşük olması ticareti engelleyen en önemli etken kısa vadede de üretim problemine çözüm getirilemeyeceğini düşündüğümüzden, daha üst fiyat seviyelerinde bu denge oluşana kadar dış ticaretin yavaş gelişeceği kanısındayım. Kafkasya'da yaşayanların şu anki ekonomik durumu nasıl? İşten çıkarılanlar oldu mu? Dönenler için ne tür dezavantajlar var? Devletten işçi çıkarılmadı. Dolar kuru düştü, rublenin satın alma gücü etkilendi. Ancak yine de menfi yönden kriz dönüşü engelleyecek ağırlıkta değil. Dönüş için insanların sermayelerini de götürüp yatırım yapmaları, hem onlar için hem de Kafkasya için faydalı olur. Türkiye'den çalışmak için hiç kimseyi götürdünüz mü? Evet, Türkiye'den Kafkasya kökenli 6 genç Moskova'da, Krasnodar'da 3 ve Nalçik'te 2 kişi olmak üzere 11 Türkiyeli Çerkes şu anda orada. Ayrıca oraya yerleşen ve bizle ticaret ilişkisi olan 20 kişi daha var. Ekonomik ilişki sağlanırsa dönüş gerçekleşebilir mi? Dönüş sadece ekonomiye bağlı değil, hızlandırıcı bir faktör olabilir. Bunun dışında Türkiye ve Kafkasya'nın bu yöndeki politikaları önemli. İnsanların orada yaşaması için en başta kimlik bilinci gerekli. Kafkasya'da tarım sektörü ne durumda? Toprak verimli, çiftçilik yapanlar için çok uygun bir ortam var. Devletten toprak kiralanıyor. Türkiye'de çiftçilik yapanların oraya dönmesini tavsiye ederim. Mafya sorunu çözümlendi mi? Mafya sorunu artık çözümlendi. İlk geçiş dönemindeki olaylar artık kalmadı. Şu anda Adığeler için böyle bir problem söz konusu değil. Ancak diğer topluluklar için yaşama koşulları zor. Yatırımcılara tavsiyeleriniz nelerdir? Yatırım prensipleri bellidir. Bölgenin özelliklerine uygun yatırım yapılmalıdır. Detaya inersek tarımsal ürünler, hayvancılık, ağaç-orman ürünleri, gıda sektörleri yatırımcılar için uygun. Tabii yatırım olanaklarının bunlarla sınırlı olduğu da söylenemez. Çalışmayan çok büyük devlet fabrikaları var. 20-25 bin kişilik fabrikalar mevcut fakat üretimde değil. Sermayesi olan yatırımcılar buraları işletmeye açabilirler. Kafkasya'da Çerkes olmayan yatırımcılar da var mı? Pek sık değil, ancak bildiğim kadarıyla İtalyanların Dağıstan'da deri üzerine yatırımları var. Kafkasya'da yabancılar için uygun bir ortam yok. Kafkasya Rusya'nın Doğusu gibidir. Yabancılar yatırım yapamazlar. Şu anda Türkiyeliler dışında Suriyeli ve az da olsa Ürdünlü yatırımcılar mevcut. Kısacası Kafkasya'ya yalnızca Çerkesler yatırım yapabilir. İlişkileriniz Moskova, Nalçik ve Adığey yöresinde daha yaygın. Bu kesimlerdeki bürokrasi işlemlerinin bir karşılaştırmasını yapar mısınız? Moskova ile iyi durumda ancak Çerkes olduğumuzdan dolayı bazı zorluklar çıkarılıyor. Khabardey'e ciddi yatırımlar var. Dışarıdan gelen insanlarımızın vergi oranları da yüksek. Ancak ödenen vergiler halka ulaşmıyor. Para devletten çalınıyor. İşe girmek için dahi rüşvet veriliyor. Devlet çalışanları "burası zarar etsin, ben satın alayım" mantığında. Adığey bölgesinde devlet politikaları daha iyi, diasporalılara daha sıcak bakılmasından dolayı bürokrasi ve vize işlemleri Maykop'ta daha kolay işliyor. Bürokrasi Kafkasya'da tamamen Çerkeslerde, devlet onların elinde, Ruslar burada bir sorun çıkaramazlar. Bildiğiniz gibi Kafkasyalı işadamları tarafından KAFİAD kuruldu. Bu kurum hakkındaki düşünceleriniz nelerdir? Kafkasyalı iş adamları kesinlikle bir araya gelmeliler ama bunun yanı sıra verimlilik de sağlanmalı. Şu dönemde iyi bir verim alındığı söylenemez. Nedeni bence insanların birbirlerine güvenerek projeler üretmemesinden kaynaklanıyor. Herkes farklı projeler öneriyor, kendini ön plana çıkarıyor. Biz de bu kuruma üyeyiz. Kafkasya'da da çok yakım olmamakla beraber Nalçik Business Clup adlı bir dernekle işbirliği içerisindeyiz. İleriye yönelik planlarınız nelerdir? Ticarette bir takım özel koşullara bağlı olarak ucuz mal girebildiğinden dolayı karlı gözüküyor. Ama asıl hedefimiz kalıcı yatırımlar yapmak. Bu yatırımların Krosnadar dahil Kafkasya'nın her yerinde olması mümkün. Bu söyleşi için teşekkür ediyor, yatırımlarınızda başarılar diliyoruz. [Söyleşi: Alper Mangır]+''+Mehmet Kanbek

Hadeğal’e Asker 75 Yaşında

Ünlü Nartolog, araştırmacı yazar ve ozan Hadeğal'e Asker'in 75. Doğum yıldönümü 20 Eylül 1997 tarihinde başlayan çeşitli etkinliklerle kutlandı. 20 Eylül'de başlayan radyo ve televizyon programlarından sonra 26 Eylül'de Maykop Devlet Flarmoni Salonu'nda, 27 Eylül'de de Hadeğal'e'nin köyü Hatikuaye kültür evinde geniş katılımlı kutlama toplantıları, konser ve folklör gösterileri yapıldı. Etkinliklere kardeş cumhuriyetlerden çok sayıda temsilci katıldı. +''+ Yapılan konuşmalarda Hadeğal'e Asker'in, Nart mitolojisinin kaybolmaktan kurtarılmasındaki önemli rolü, yurtseverliği, insani ve ulusal değerlere bağlılığı, araştırmacılığı ve yazarlığı vurgulandı, takdir ve şükran duyguları ifade edildi. Hadeğal'e Asker'e layık görülen Adığe Cumhuriyeti Devlet Ödülü, son olarak, 7 Ekim tarihinde Adığe Cumhuriyeti'nin 6. Kuruluş yıldönümü kutlama törenleri sırasında Cumhurbaşkanı tarafından kendisine verildi. Hadeğal'e Asker'in törenlerden sonra yazdığı bir değerlendirme ve teşekkür yazısını aşağıda sunuyoruz. Adığe Makh gazetesinin 31 Ekim 1997 tarihli nüshasından Fahri Huvaj tarafından çevrilmiştir. İYİLİK YAPANI İYİLİK BEKLER HADEĞAL'E ASKER 75. yaşgünüm ve devlet madalyasına layık görülmüş olmam nedeniyle Adığe Cumhuriyeti Devlet Meclisi-Xase başkanı Yevgeni Salov ile yardımcısı Beretere T'aliy beni kutladılar. Törene Khabardey-Balkar'dan, Karaçay-Çerkes'ten, Krasnogvardeyske, T'ewuçüej, Texhutamıkhuay, Koşhable ilçelerinden (rayon), Kıyıboyu Adığelerinden gelenler; Dünya Çerkes Birliği, Dünya Adığe Akademisi ve Çerkeslerin yaşadığı çeşitli ülkelerdeki kimi örgütlerimizin başkan veya temsilcileri; Krasnodar ve Soçi'deki bilim merkezleri yöneticileri katıldı. Sohum'da ve Mahaçkale'de, Moskova ve Kiev'de yaşayan dostlar, ozan ve çevirmenler sıcak dostluk ve kutlama mesajları gönderdiler. Mesajlar, bende, kahramanlık destanları hakkında gelecekte yapılması gerekenlerle ilgili yeni düşünceler uyandırdı. Bunların kimilerinden sözetmek istiyorum. Büyük savaştan sonra 1946 yılı baharında Adığe Bilimler Araştırma Enstitüsü'nde göreve başlamıştım. O günlerde Folklor-Müzik Derleme Grubu içinde çalışırken Pseytuk köyünden Axecegu Zeçeriya, Nart şarkılarından "Şabatnıkho'nun Şarkısı"nı yazdırmıştı bana, Dzel' Salih'de Nartlara ilişkin ilginç öyküler aktarmıştı. Önümüzdeki dönemde bu iki kişinin repertuarını kaleme almayı tasarlıyordum. Onların arkadaşı usta sanatçı Wuşıy Ç'eşıkhu da birçok arkadaşını da tanıdım. Pseytuk'ta Nart şarkılarını, melodilerini, öykülerini bilen pekçok insanın bulunmasını hayretle görmüştüm. Ne yazık ki, o zaman şarkıları, anlatıları kaydedecek bir teybimiz olmadığından, onların bilgi hazinesinden benim alabildiklerim o kadar çok değildi. Bir-iki yıl sonra Pseytuk'a yeniden gittiğimde, ne yazık ki o güzelim şarkılarımızdan hiçbirini bulamadım. Wuşıy Ç'eşıkhu ile birlikte, Axecegu Zeçeriy ve Dzel' Salih'in ailelerini ziyaret ettik. O günlerde somut olarak gözlemledim ki; Adığe bilgeliğini (şarkıları, müzikleri, öyküleri) beyinlerinde koruyan büyük halk ozanlarımız, dünyadan göçerlerken belleklerindekileri de götürüp gidiyorlar. Birkaç yıl daha onları derlemeden geçirirsek eğer, korkarım ki, ulusal mirasımız yavaş yavaş eriyecek, hatta tümden yitip gidebilecektir. İşte bu korku, beni Nart destanlarını derlemeye yüreklendirdi ve hemen derleme grupları oluşturmaya başladım. Ama şimdi itiraf ediyorum herhalde yadırganmaz, o savaş sonrasında yalnızca 24 yaşında olmam nedeniyle, aklımın ermediği, anlayışımın kavrayamadığı çok şey vardı. En başta, bu büyük işle birkaç on yıl uğraşmam gerekeceğini kavrayamamıştım. İkinci olarak, bu işin beni "Nartların İzini" sürdürerek nice sular ötesine götüreceğini, Adığelerle buluşturacağını; onların seslerini duyacağımı; Nart şarkılarını, öykülerini onların ağzından derleyeceğimi... Üçünü olarak, Khabardiya'da, Çerkesya'da, Adığey'de, Türkiye'de, Suriye'de, Ürdün'de Nartlarla ilgili olarak yapılan derlemeleri, yayınları benim de derleyebildiklerimle birlikte hepsini birleştirerek, anlatanların orijinal deyişleriyle, 705 notalı tekst ve ayrıca 40 nota parçası halinde, eposa ilişkin makale (Adığeyce ve Khabardeyce olarak), anlatanların kimlikleri ve bir sözlük de eklenmiş olarak 1948-71 yılları arasında 7 cilt halinde "NARTLAR" ın yeniden dünyaya geleceğini öngörememiştim. Ayrıca, Nartların izlerinin beni, Adığe Cumhuriyeti'nin 6.kuruluş yıldönümü kutlama törenleri nedeniyle Maykop Kültür ve Sanat Sarayı'na getireceği, genç cumhuriyetimizin ilk Cumhurbaşkanı Carım Aslan'ın Adığe Cumhuriyeti'nin bilim alanındaki ilk devlet ödülünü orada bana vereceği ve bütün bunların sonucunda benim de kendi kendime "evet, boşuna çalışmamışım demek" diyeceğim hiç aklıma gelmezdi. Gerçekten bu denli bir mutluluğu beklemiyordum. Bu nedenle Cumhurbaşkanı Carım Aslan'a, mesai arkadaşları Yevgeni Salov, Tharkhuasho Nuharbiy, Bırsır Batırbiy ve Hanahu Adam'a teşekkür ediyorum, sağlıkla Adığe Cumhuriyetimizin sorunlarını en iyi biçimde çözebilmelerini diliyorum. Kardeş Cumhuriyetlerden, kentlerden, ilçelerden kutlama mesajları gönderenlere, iş edinerek çalışmalarımı önemseyerek beni anımsayanlara minnettarım ve yürekten teşekkür ediyorum. Büyük yetenek Meretıkho Dowlet(Adığey) ve Hapışt Ayis'e(Kıyıboyu) özellikle minnet ve şükran duyuyorum. Onlar, Adığe Nart destanlarını güzel çizim, desen ve resimleriyle süslediler. Usta modelist St'aşü Yura da(Maykop) tıpkı onlar gibi, eski çağlara uygun ilginç kılık kıyafetleri tasarladı. Adığe kahramanlık destanlarının derlenmesi, yayına hazırlanması çalışmalarına başlarken, ulusal mirasımızın yokolmaktan kurtarılmasının, onların kitap sayfalarına geçirilmesinin taşıdığı büyük anlam ve önemi bilmiyor değildim elbette. Ama beklemediğim engellerle karşılaştım, ulusal, kültürel değerlerimizin korunmasının önemini yeterince kavramamış kişiler, tek tük de olsa pek kararlı olamayan bazı mesai arkadaşlarım, işi baltalamaya çalışan bazı kıskanç kimseler ve esen yele göre tavır değiştirenler de çıktı yoluma. Ulusal abidenin, anlatmanların özgün anlatımlarıyla (abzax, mamxığh, hatıkhuay, bjedığhu, besleney, şapsığh, khaberdey diyalektleriyle) basılmasını birileri uygun bulmadı: "Bizim çabamızın hedefi edebiyat dilimizin gelişmesidir, Adığe dilinin zenginlikleri diyalektleri kime gerekli!" Öteki "Adığeler'deki: Nartlara ilişkin şarkılar, melodiler, öyküler başka halklardan gelmedir, değilse Adığelerin değildir. Başka halkların dillerinden çok sayıda sözcük içermektedir..." Epos olarak, "Nartların yalnızca Adığelere ait olduğunu söylemek büyük yanılgıdır." Gibi şeyler yazıyor, yayımlıyorlardı. VAK'a kadar ulaşıyorlardı, yüksek lisans tezimi bir yıl iki ay kadar geciktirdiler, doktora tezimi iki kez yenilettiler. Ama ne yaptılar, ne dedilerse tutmadı. Nart Destanları'na ilişkin yaklaşım ve değerlendirmelerim hedefine ulaştı. Bu konuda bize yardım edenler az değil. Bunların başlıcaları: A.M. Gorkiy Dünya Edebiyat Enstitüsü (Moskova), Şeta Rustavelli Gürcü Edebiyat Enstitüsü (Tiflis), ünlü Mitolog Prof. Mikhail Y. Çihovani, ki deyişleri rehberim, yaptıkları örneğim olmuştur, bugün bile sözleri kulağımdadır: "Çerkeslerde, kendilerinin oluşturup söyleyegeldikleri Nart şarkıları, melodileri, öyküleri var, değil mi?! Var! Öyleyse o sözlü Adığe Nart Destanlarını derleyecek, yitip gitmeyecek biçimde kitap sayfalarına geçirecek biri de çıkmalı içlerinden!..." Adığe kahramanlık destanları "Nartlar"ın yedi cilt halinde (Maykop, 1948-71, 2424 sayfa) oluşmasını, Adığey, Khaberdey-Balkar ve Karaçay-Çerkes'in Araştırma Enstitülerinin zengin söylence fonlarına borçluyuz, onların derlenmesinde yorulmak nedir bilmeyen yazarlar Tsey İbrahim, Lhewsten Yusuf, Şorten Askerbiy, Khardenğhuş' Zeramcık, Mıjey Mikail gibilerinin unutulmaz emekleri var. Adığe kahramanlık destanlarının basılmasında, ona yayın yolunu açanlara zamanın Adığey parti sekreterleri Berzec Nuh, Kuşü Asiyet, Adığe ülke yönetim kurulu başkanı L'ıxase Muhittin, daha sonra Carım Aslan ve Ç'eraşe Aslan Beç olmuştur. 1988 yılında Paris'te yapılan Avrupa Kafkasologları toplantısında Adığe Nart Destanları'na ilişkin olarak yaptığım konuşmada bir fikrimi açtım: "Kafkasologların toplantıları bugüne kadar, her iki yılda bir, Kafkasya'ya oldukça uzak yerlerde yapılageliyor, oralarda Kafkas dilleriyle de pek konuşulmuyor. Bu da pek yerinde olmuyor. Bundan sonraki bir toplantının Kafkaslar'ın eteğinde, örneğin Adığey'in başşehri Maykop'ta yapılmasının isabetli olacağının düşünüyorum. Adığe kahramanlık destanı "Nartlar" esas alınmak suretiyle "Nart Mitolojisi ve Kafkas Dilbilimi" adıyla ele alacağımız pek çok konumuz da var." O toplantıda başkanlık görevini yürüttüğümden, katılanlardan onlarcasının Adığece bildiğini farkettim. Maykop'a döndüğümde önerimi yöneticilerimiz de yerinde gördü. Sonraki toplantının ev sahipliğine talip olan birkaç ülke arasına bizi de yazdılar. Londra'da yapılan gizli oylamada %86 oyla Maykop seçildi. Cumhurbaşkanımızın, bakanlarımızın da katılımlarıyla VI. Dünya Kafkasoloji Kongresi 1992 yılında Maykop'ta yapıldı. Adığe Nart Destanlarının dünya uluslarına ulaştırılmasında, onun bilimsel temellerinin daha da pekiştirilmesinde Avrupa Kafkasoloji Kongresi'nin, tartışmasız, büyük yararı oldu. Burada Adığece, Rusça, İngilizce ve diğer dillerde yapılan konuşmaları, ayrıca konukların Adığe kültürüne ilişkin değerlendirmelerini kapsayan resimlerle de bezenmiş güzel bir kitap 1994 yılında Maykop'ta yayınlandı ve Nartoloji'de önemli bir belge olarak yer aldı. Kotarılan bütün bu işlerin sonunda Adığe destanı "Nartlar"; "Manas", "Kalavela", "David Sasunshiy", "Cangar" gibi, dünyanın öteki büyük destanları arasında yerini aldı, bilim dünyasında daha da ünlendi, Fransız Profesör George Dumesile'in deyişiyle Adığe Mitolojisi "Nartlar", "kendisine layık olan yeri aldı." Maykop'taki Dünya Avrupa Kafkasologları Kongresi çalışmalarının, yedi ciltlik "Nartlar"ın yayınlanmasının 25. yıldönümü münasebetiyle Adığey'de yapılan değerlendirme toplantısı "bilimsel-pratik konferansı" etkinliklerinin zamanında geniş kitlelere ulaştırılmasında, Adığe mitolojimizin hikmetlerinin kitlelere ulaşmasında ve duyumsanmasında, "Adığe Makh"ın, "Sovyetskaya Adığeya" gazeteleri ile Adığe radyo ve televizyon kurumlarının büyük yararları olmuştur. Şimdi elbirliği ile, bir an önce, kotarmamız gereken konuya geldi sıra. Eşsiz ulusal mitolojimizin halkımız ve kültürümüz için taşıdığı büyük önemi göz önünde tutarak (getireceği sıkıntıları anlıyorum ama, doğruyu söylemek gerekirse bu sıkıntılar herhalde savaş sonrası yılların sıkıntılarından daha fazla olmayacaktır), cumhuriyetlerimizin değerli önderleri Carım Aslan, K'okio Valeri, Hubıy Vladimir'den, olanaklarını birleştirmek suretiyle, "Nartlar, Adığe Mitolojisi" adlı yedi ciltlik halk destanlarımızı (Halen Adığey Basımevi'nde basılmayı hazır bekleyip duranı) tekrar yayımlamalarını bekliyor ve diliyoruz. Bu iş 2000 yılına kadar kotarılabilirse, bu, yeni yüzyıla büyük bir armağan olacaktır. Nart mitolojisinin öğrenilmesine, onun yaşamın her yönüyle ilgili söylem ve vurgularına ilişkin değerlendirmelerimi içeren "Pamyat Natsiy, Genezis Eposa, Nartı" (Ulusal anıt, mitolojinin kökeni Nartlar) adlı bir kitabın bugünlerde Maykop'ta Rusça olarak yayınlanmakta olduğunu bir son haber olarak eklemek isterim. Çalışmalarıma, mensubu olduğum halk büyük değer verdi. Yorgunluklarımı unuttum, mutluyum. "İyilik edene, iyilik ederler", ne güzel demiş Nartlar. +''+Kaffed

Anılarda Yolculuk

Türkiye Çerkeslerinin kültürel yaşamında önemli isimlerden olan Sayın Hayri Domaniç ile söyleşi için İstanbul'a gidileceği, kendilerinden randevu alındığı haberini Sayın Genel Başkanımız Muhittin Ünal'dan öğrenince heyecanlandığımı itiraf edeyim. Sayın Domaniç'i hemşehrim olarak, hukukçu olarak, aramızdaki hısımlıkla tanıyordum. Ancak ayrı kentlerde yaşamamız, iş yoğunluğu gibi nedenlerle 1977 yılındaki ayaküstü tanışmamız dışında onunla bir arada olamamıştık. Bu ünlü Hukukçu ile, hukukçuluğu kadar kültür adamlığı ile ünlü büyüğümüz ile birlikte olma olanağı gerçekten beni çok sevindirmiş idi. Arkadaşlarım Muhittin Ünal, Mevlüt Atalay ve Onur Eran ile birlikte kapısını çaldığımızda, sınav salonuna giren bir liseli gibi gergindim. +''+ Büroda çalışanlar bizi çalışma odasına aldılar. Tavana kadar yükselen kitaplıklarda sayısız eser, antika mobilyaları, masaların üzerinde üst üste yığılmış yayınlar, dolap aralarına ve önlerine serpiştirilmiş Çerkes kamçıları başlıklar, kamalar ve daha birçok nadide Çerkes el sanatı örneği değerli eşyalar. Başka bir köşede kaideye oturtulmuş altın kakmalı muhteşem Çerkes at eğeri.... Biblolar, kalpaklar, kovboy şapkaları, fotoğraflar. Kapının üzerinde bir gazeteden büyültülmüş Atatürk'le birlikte Çerkes Ethem resimleri. Nereye baksanız, tarih, sanat ve hukuk soluyorsunuz. Her hukukçunun hayalini süsleyecek görkemli bir büro. Çalışma masasında baskıya hazırlanan bir kitabın düzeltmeleri. Başka bir masada dava dosyaları ve bütün bu kalabalığın, bütün bu objelerin içersinde; gözü ile izlemeden, elini attığında istediği belgeyi bulabilen ak saçlı bir bilim adamı Sayın Hayri Domaniç'i ve muhteşem bürosunu tanımlamak öyle kolay değil. Bu mekanı solumak ve yaşamak gerekiyor. Sayın Domaniç'in çok yönlü kişiliği, çalıştığı bu mekana ve eşyalara da yansımış. Espri dolu konuşması, doğal davranışları ile bir anda bir bilim adamının yanında değil, Uzunyayla'da bir Adığe Thamatesinin Haçeşinde (misafir odası) zannediyorsunuz kendinizi. Bizim akranımızmış gibi alçak gönüllü bir üslupla bizlerle şakalaşması, konuşmalarının ara sıra o nefis Çerkescesi ile anektodlar, fıkralar serpiştirmesi bize doyumsuz saatler yaşatıyor. Bir taraftan da kendi elleri ile ikramda bulunuyor. Muhittin'e tatlı tatlı takılmalar, Abaza-Khabardey şakaları ile zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz. Onunla bir arada olduğunuzda Çerkes nezaketinin, Çerkes thamateliğinin özellilerini görüyorsunuz. Bu çok yönlü, saygıdeğer bilim adamı, bu gerçek Çerkes Thamatesi ile yapılan söyleşiyi hiç değiştirmeden konuşma akışına aynen sadık kalarak aktarmaya çalıştık. Sayın Domaniç'i daha iyi tanımak için bu söyleşinin çok dikkatli okunması gerektiğine inanıyorum. Sayın Domaniç, söyleşimize küçüklüğünüzden, çocukluğunuzdan başlasak diyoruz. Çerkesçeyi bu kadar mükemmel konuşmanız, sanırız çocukluğunuzda öğrenmenizden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle bize çocukluğunuzu ve gençliğinizi anlatır mısınız? Benim doğduğum, yaşadığım köylerde (köylerde diyorum, çünkü ben bir köyde doğmadım birden fazla köyüm var), evet, bu köylerde Türkçe'yi bilen çok azdı. Bu köylerde yaşayıp Çerkesçe öğrenmemek için ya dilsiz olacaksınız ya da öğreneceksiniz. Ben Büyük Kabaktepe köyünde doğdum. Bu köy Aziziye, yani şimdiki Pınarbaşı ilçesine bağlı idi. Günümüzde ise Sarız ilçesine bağlıdır. Marğuşey ve Lığurhable'de daha çok ta Marğuşey'de (Yukarı Beyçayır) büyüdüm. Bu köylerde de Khabardeyce çok iyi konuşulurdu. 1937 yılında yatılı okul okumak üzere İstanbul'a Galatasaray Lisesine geldim. Bu arada da birçok Kafkasyalı buldum. Altmış yıldır bana Çerkesin uğramadığı gün yoktur. Galatasaray'da sekiz yıl leyli meccani (parasız yatılı) okudum. Tabi yaz tatillerinde Uzunyayla'ya gittim. Galatasaray'ı bitirdikten sonra, 1945 yılında İstanbul Hukuk Fakültesine girdim.1950 yılında aynı fakültede asistan oldum1988 yılına kadar asistan, doçent, profesör olarak alıştım. 1952 yılından bu yana da avukatlık yapıyorum. Halen faaliyetteyim. Gördüğünüz gibi çalışıyorum, Hatta neredeyse 24 saat çalışıyorum. Galatasaray Lisesi yıllarınızda Rahmetli Yasin Çelikkıran ağabeyimiz anlatmıştı. O diyordu ki: 'ben birinci sınıfta idim yanılmıyorsam, Hayri Ağabey de üçüncü sınıfta idi. Çerkes olduğumu bilip bilmediği konusunda bir şey diyemem, ancak tenefüslerde gelip başımı okşar, küçük bir kardeşi gibi severdi.' Bu konuda bir şeyler anlatır mısınız? Evet Yasin'i orada tanıdım Maraş'ın Pazarcık ilçesinden olduğunu ve Çerkes olduğunu öğrendim. Aynı yerde, şimdiki Abhazya Dayanışma Komitesi Başkanı Dr. Cemallettin Ümid'in ağabeyi, sonradan Bolu Milletvekili olan rahmetli Fuad Ümid'i de tanıdım. Küçük bir akardeonum vardı. Cumartesi ve Pazar günleri lise nispeten tenha olurdu. Bu günlerde bende akardeon ile oyalanır, bizim havaları çalardım. Adığe olmayanlar da ya merakla soru sorarlar, ya da alay ederlerdi. Fuad Ümid benden bir sene sonra idi. Leyli meccani, yani benim gibi parasız yatılı okuyordu. Kimseyle konuşmaz, ara sıra benim akardeon çaldığım sınıfa girer, bakar, sonra çekip giderdi. Bu böylece bir sene sürdü, daha sonra bir gün cesaretle yaklaştı ve 'Siz Kafkasyalı mısınız?' dedi. Cevabım biraz sertçe idi; 'Görmüyor musunuz...üzerime yazıyorum, ilan ediyorum...' Benim okulda iki lakabım vardı. Birisi 'Çerkes Beyi' diğeri ise 'Reis' bu isimde 'Çerkes Reisi' anlamına kullanılıyordu. Bu nedenle 'üstümde yazılı' dedim Fuad Ümid'i böyle tanıdım. Harika bir insandı. Onu henüz kırk yaşına iken, 1971 yılında kaybettik. Öyle sanıyoruz ki, Galatasaray'da akardeon çalmakla kalmıyorsunuz. Ya öğrenci iken, ya da avukatlığa başladığınız yıllarda 'Dosteli Yardımlaşma Derneği'ni kuruyorsunuz. 'Dosteli Yardımlaşma Derneğini' ben kurmadım, ama o derneğe üye oldum. Sanırım kuruluşu 1946'dır. Kafkas ya da Çerkes isimleri o tarihte, o ortamda kullanılmadığından böyle bir isimle kurulmuş, biz bir grup olarak, elimizde Çerkes mızıkaları, hafta sonları toplanıp dernekte eğlenirdik. 1946 ya da 1947 yılında idik, halen Kanada'da yaşayan, o zaman tıp talebesi olan Murat Yağan, Yüzbaşı Hayri Aksoy Bey, Binbaşı Eyüp Öncü Bey -ki onlar bizden büyüktü- toplanıp Murat Yağan'ın Çorlu'daki çiftliğine gittik. En büyük seferimiz bu yolculuk oldu. Orada kırk sekiz saat çalıp oynadık. Binicilikte Dünya Şampiyonu olan hemşehrimiz Binbaşı Eyüb Öncü yarışlara katıldığı resmi atı ile gelmişti. Birkaç atlı daha vardı. Orada çok güzel vakit geçirmiştik. 14 Mayıs 1950 seçimleri ve Demokrat Parti'nin iktidara gelişi ile siyasi ortam biraz rahatladı ve Kafkas Kültür Derneği'ni kurduk. İşte benim kurduğum dernek budur. On sene süre ile derneğin odacısı da, üyesi de, başkanı da bendim (Burada Sayın Domaniç latife yaparak 'sanıyorum bu nedenle dernek iflah olmadı' diyor.) Efendim, Dernek sanırız önceleri Galatasaray'da idi, daha sonra Bağlarbaşı'na taşındı. Yanılıyor muyuz yoksa? Hayır Kuzey Kafkasya Kültür Derneği'nin ilk merkezi Beyazıt'ta Bereket Han'ın üst katında bir oda idi. Daha sonra Cağaloğlu'nda idik. Bundan sonra da Laleli de Canok Pasajında uzun zaman kaldık. 90m2'lik bodrumda çok Kafkas Hikayeleri yaşanmıştır. 24 saat açık idi. O zaman korkunç bir kira(!) ödemekteyiz. Ne kadar mı? Tam 60 lira... ama o zaman 60 lirayı bulmak çok zor. Ama o veya bu şekilde bu parayı buluyorduk. Canok pasajında 8 yıl kaldık. En yoğun dernek faaliyetleri bu dönemde yapıldı. Daha sonra 27 Mayıs hareketinden sonra faaliyetlerimiz biraz yavaşladı.1961 yılında görevi Yaşar Bir'e devrettim. Bir süre Yaşar Bir bu görevi sürdürdü. Dernek Bağlarbaşı'na belki de 1965 yılında taşınmıştır. Elhamra sinemasının bulunduğu binada bir daire alma girişimimiz oldu 50 bin lira pey parası verdik. 100 bin lirayı altı ay içinde ödeyebilseydik daireyi alacaktık .Altı ay o daire de oturduk. Gerekli 100 bin lirayı bulamadık. Daireyi bize satacak olan kişi Adapazarı'ndan, Sakarya Sinemasının sahibi Cevat Bey idi. Kuzuluk maden suları işletmecisi değerli hemşehrimiz merhum Ziya Yıldırım Geç'in çabalarını takdirle anıyorum. Cevat Bey ile bizi tanıştıran Ziya Bey idi. Bey. Ama yüz bin lirayı bulamadığımız için anlaşmaya göre 50 bin lirayı da ceza olarak ödememiz gerekiyordu. Sanırım 1955 ya da 1956 yılı idi. Ben o zaman askerdim. 50 bin lirayı kurtarabilmek için Cevat Bey'e telgraf çektim. "Paramız hazır, tapunun ne zaman verileceğinin bildirilmesi..." dedim. Cevat Bey telaşlanmış, Ziya Bey'e demiş ki: "Benim mirasçılarım razı değil, Bu durumda satıştan vazgeçersek, Hayri Bey aleyhimize dava açar mı...?" Benimde canıma minnet, bizimkisi esasen blöftü, 100 bin liramız zaten yoktu. Gidip anlaşmayı fes ettim. 50 bin lirayı geri aldım. Bu 50 bin lira Bağlarbaşı'nın temeli oldu. Burayı ise 175 bin liraya aldık. Efendim, Canok Pasajında her gün faaliyet gösterildiğinden söz ettiniz. Evet, burada zaman zaman 70-80 kişiyi bulan üniversite öğrencileri vardı. Dernek 24 saat açıktı Her branştan öğrenci vardı. O dönemde dernekte neler konuşulurdu, neler tartışılırdı... Gündem ne idi...? Gündemin ağırlığı bizim Adığe Haçeşleri sohbeti geleneğinin dışında, Adığe kültürünün yok olmaktan kurtulması, yaşatılması, Kafkasya'daki ve Dünyaya dağılmış Çerkesler arasında birlik ve irtibat kurmak, Kafkasya'da Demokrasinin oluşumu, Cumhuriyet kurmanın yollarını araştırmak... Bütün konuşmaların hedefi bu idi. Siyasetle ilişkinizi tam anlamıyla bilmiyoruz. Tek parti döneminde Çerkeslere yapılan bir baskı var mıydı, yoksa psikolojik baskı mı yapılıyordu.? Buna psikolojik baskı denir mi...? bilmiyorum. Ama etnik köken ayrımı yapılmaksızın Türkiye'nin genelinde bir baskı hissediliyordu. Köylerde, hatta İstanbul'da jandarma ve polisin kanunsuz baskıları vardı. Bizler bundan en az etkilenenlerdik. Daha önceki yıllarda yaşananlar. Ethem-Devlet çatışmasının toplumla ilgisi yoktu. Bu çatışma sadece bir sandalye kavgası idi. Ğhuaze olayından sonra 1950'lere gelene dek bir yayın organının varlığını duydunuz mu? Bizim derneğin çıkardığı dergi vardı. Merhum Şeref TERİM ile merhum Dr. Vasfi GÜSAR idare ediyordu. Dr. Vasfi Bey ilk yazısında Osmanlı'ya çatıyordu. Başka bir yazıda Rusya'ya. Ben de o zaman dernek başkanı olarak her iki yazara da çattım. Bizim Osmanlı, Rusya ile çatışacak halimiz yok. Biz kültürümüzü kurtaralım. Biz savunmayı bilememişiz. Tarih bizi esir etmiş. Başucumuzda Rusya ortaya çıkmış, o zaman nüfusu 40-45 Milyon. Tüm Kafkasya' yı toparlarsan ancak 5 Milyon eder. Rusların 7, 5'luk topları var. 1800'lerin en gelişmiş silahı. Bizde ise ağızdan dolma "Berejey Foç" ya da kama, doğru dürüst kılıç bile yok. Şuursuzca mücadele ettik. Şeyh Şamil 26.8.1858 tarihinde teslim oldu. Şimdi burada bir faul yapayım; Doğrusu şimdiki Çeçen mücadelesine bile doğru bulmuyorum. Sen kültürünü muhafaza et, neslini kurutma, aklını kullan. 1 Milyon Çeçenin 310 bini sağa sola, başka memleketlere sığınmış. 120 bin kişide telef olmuş. 1 Milyon kişinin en genç 120 binini telef edersen kendi neslini yok etmiş sayılırsın. Bu intihar demektir. Tarihin ve coğrafyan belli, Ruslar seni müstemleke yapmış. Dünyada esareti yaşamayan müstemleke olmayan hiç bir millet kalmamış. Mısır medeniyetini kuranlar, Sümerler bugün yok. Tüm Grek ve Latin kökenli Avrupa medeniyetlerinin dayandığı yer Mısır'dır. Mısır'ın ötesi ise Sümerlerdir. Sümerlerin ötesi belki bizim Kafkasya... Ama tarih bu kesimden sonra henüz karanlık. Mısır bütün medeniyetlerin beşiği olduğu halde, esir olmuş. 1517 de bizim Tomanbay'ımızı Yavuz Sultan Selim yenmiş. Mısır böylece Osmanlı'ya esir olmuş. Arkadan Napolyon gelmiş, daha sonrada İngiliz hakimiyeti oturmuş Mısır'ın üzerine... 450 yıl gibi bir süre sonra Mısır devleti ortaya çıkmaktadır, yani yeni yeni devlet olmaktadır. Mısır medeniyetinden sonra, Grek ve Roma, Grek Medeniyetini Roma, Roma'yı da Atilla istila etmiştir. Roma ikiye bölünmüş, ikinci bölüğü olan Bizans'ı Fatih bitirmiştir. Antik medeniyetin beşiği olan Yunanistan ise Osmanlı'dan kurtulduktan sonra, şimdilerde biraz varlık gösterebilmektedir. Bu saydığım medeniyetlerin beşiği olan memleketler, müstemleke olup esir düşerken, çok daha az nüfusu olan Kafkasya'nın esir düşmesi o kadar da yadırganacak bir olay değildir. Dünyada bütün esir milletler coğrafyalarını ve milli özelliklerini her şeraitte muhafaza etmişlerdir. Bu durumun iki istisnası vardır; Bu iki istisna Yahudiler ve Çerkeslerdir. Yahudiler Roma müstemlekesi olduktan sonra durmadan isyan ederler. Milattan önce 71 yılında imparator I. Titüs Filistin'den dönmektedir. Tesalya'ya ulaştığında Yahudilerin yeniden isyan ettikleri haberi gelir. Bunun üzerine Titus döner, Roma orduları Filistin'e girer, büyük bir kıyımdan sonra Yahudiler dünyanın dört yanına kaçar, dağılır. Aradan 2 bin yıl geçer. Daha yeni 1947'de vatanlarına dönerler. Ancak 1,5-2 milyon dönebilir. Bu saydığım milletlerin çok yüksek medeniyetleri olduğu halde bu sıkıntıları çekerler. Anladığımız kadarıyla sizin Kafkas Derneği'ni kurduğunuzdan bu yana hep aynı şeyler düşünülmüş. Hep aynı yönde hareket edilmiş. Barışçı yollarla, kültürün yeniden diriltilmesi istenilmiş fakat maalesef kültürün yeniden canlandırılması anlamında çok mesafe kat edilmediği anlaşılmaktadır. Evet fazla mesafe kat edilmedi. Ancak çok önemli bir mesafe sayılır bence, çünkü temel atılmış, yola çıkılmıştır. Sorun unutulmamıştır, bu anlamda çaba gösterilmiştir. Bu sorunun unutulmamasında bütün derneklerin ufak ufak da olsa katkıları vardır. Fazla mesafe kat edilmemiştir ama bu konunun hayati bir önem taşıdığı unutulmamıştır. Ubıkhça nasıl öldüyse diğer dillerimizde ölebilirdi. Buna bağlı olarak, kültür, gelenek, her şey ölebilirdi. Ama halen dil bilmeyen çocuklarımızda bile dilin kültürün kurtarılmasının gerekliliği fikri ve çabası inancı vardır. Şimdiki derneklerin hepsinin bu inancın yaşamasına katkısı vardır. Kafkas Derneği bu konuda büyük bir girişim yapmış ve öne geçmiştir. İnşallah başaracaktır. Sosyal, kültürel yönden belirli bir ivmenin kazanılması için sizin deneyimlerinizden ve gözlemlerinizden bakacak olursak, nasıl hareket etmemiz gerekmektedir? Kafkasya'da güzel derlemeler var. Rahmetli Yasin'in tespitleri var. Amerika'da yaşayan M. KANDUR 2 milyon dolar değerindeki yerini tahsis edip bir enstitü kurmak istiyor. Orada Kafkasya'dan gelen çocuklar okusun istiyor. Ancak böyle bir enstitüyü kurarsak Rusya'ya bir faul mü yaparız tereddüdü içindeyiz. Her neyse Kandur ile kurmasak bile böyle bir enstitünün kurulması düşünülüyor. Kafkas Derneği'nin girişimleri bu anlamda kültürümüzün tespiti için önemlidir. Neler yapılmalı...? Bir defa mevcutları derleyip toplayıp yayımlamak, onları eleştirmek, ondan sonra geleneklerimizi, dilimizi, kısacası kültürümüzü öğreten kurslar, okullar, üniversitelerde bölümler açmaya çalışmak... Ama öncelikle bunlar için gerekli masrafları tarafımızdan camiamızdan toplamamız karşılamamız gerekmektedir. Böyle bir alfabe Türkiye'de, Suriye'de, Ürdün'de, Balkanlar'da, Amerika'da yaşayanlar için gereklidir. Nart Yayın Kurulu üyesi Dç. Dr. Sevda ALANKUŞ başkanlığında oluşturulan bir heyet gelenek ve göreneklerimizi toplamak için çalışmalarına başlamıştır. Bu arkadaşlar benimle irtibat kursunlar soracakları her soruyu cevaplamaya çalışırım. Elbette sizinle irtibat kuracaklar, bir başka konu; Geçen yıl Adığey Cumhuriyeti'nden gelen dört bilim adamı Tokat, Sivas ve Uzunyayla'da etnolojik ve antropolojik taramalar yaptılar. Aynı grubu ve başka bilim adamlarını yine çağırdık Düzce'den başlayarak Güney Marmara'yı tarayacaklar iki yılda bu çalışma tamamlanacaktır. Alınan sonuçlar ise Maykop'ta yayımlanacaktır. Bu ise Kafkasya'da yaşayan insanların Türkiye'ye bakışlarını olumlu yönde etkilemektedir. Türkiye'de yaşayan bilim adamlarımızın isimlerinin tespitine çalışılmakta olup bu çalışmalar bilim kurulu imkanlarımızı arttıracaktır. Efendim konudan konuya geçiyoruz. Bugünlerde Kafkasya'yı nasıl buluyorsunuz? Yayınlar vasıtası ile haber alıyorum Aldığım bütün haberleri inceleyerek biriktiriyorum. Anladığım kadarı ile Kafkasya ile iyi bir irtibat var. Orada az bir nüfus var ama potansiyel iyi. Abhazya'nın muhazara edilmesi, yardımların sokulmaması, kötü gelişmeler. Dr. Cemalettin Ümid ile irtibat kurdum. Kızılay'dan yardım açısından bir karar alınacağını söyledi. Dernek faaliyetleri mevcut kapasitelerine göre çok iyi, takdir edilecek derecede iyi. Önemli olan mali kaynak sağlamaktır. Bu konuda dernekler yeterince baskı yapmamaktadır. Baskıyı başka anlamda söylüyorum. Derneklerimizde bu konularda çalışacak profesyonel kadro oluşturulmalıdır. Bu kadrolar başka işlerle uğraşmamalıdır. Allah sizin grubunuza sağlık ve başarı versin, çok uzak değil, yakın bir gelecekte Kafkasya'da bağımsız bir devletimizin kurulmayacağını kim söyleyebilir? Umutluyum, kültürümüz, neslimiz kurtulacak. Şimdilerde muhtariyet, bölge, eyalet... her ne ise... tamam... Her dille eğitim yapabiliyorsunuz, Abaza, Khabardey Üniversiteleri var. Bunlar sevindirici şeyler. Ben gidip gelemiyorum. Ama gidip bana haber getirenler var. Orada tiyatro var, pşine var, hatta her evde piyano olduğunu söylediler. Bunlar kültürün belli bir seviyede olduğunu gösteriyor. Sanat hayatı canlı. Hala diyorlar ki Yunan-Roma tiyatrosu, kültürü... Oysa biz eskiden beri bu kültüre sahiptik. Ancak barış içinde kültürle uğraşmak, çekişmelere son vermek lazım. Başka uluslarla, Gürcülerle çekişecek gücümüz yok. Çekişirsek ve telafat verirsek gelişmemizi geciktiririz. Ama Abhazya Gürcüstan bir arada olursa şimdilik bir şey kaybetmeyiz. Bir gün gelir her şey istediğimiz gibi düzelir. Kafkasyalı işadamlarının kurduğu Kafiad'dan haberiniz vardır sanırız. Var, o da çok iyi bir girişim Kafkas Derneği'nin teşebbüsü ile olduğunu biliyorum. Böylece müteşebbislerimiz örgütlenerek demin derneklerde oluşmasını istediğimiz profesyonel kadrolarımızı beslemesi, desteklemesi lazım. Kimi Kafkasya'ya dönmek ister, kimi burada kalmak, dönenler dönsün, orada örgütlenmelere gidilebilir. Gitmek isteyenler için şirket kurulabilir. Evler, lojmanlar yapılabilir. Efendim bu konuşmalarınız genelde II. Meşrutiyet döneminde yaşamış olan Hasan Amca'nın konuşmalarını anımsatıyor. Çerkeslerin çok uzun zamandır dönme arzuları vardır. O arzu her zaman olagelmiştir. Bazıları bunu ütopya sayar, çekinir, gitmeye imkanı yoktur. Yaşı geçmiştir, gidemez ama ideal olanı tabi ki Kafkasya'da toplanmaktır. Bu her Kafkasyalı için idealdir. Fiilen realize edilmesi zordur tabii. Öte yandan bir milletin mutlaka bir coğrafya da oturması zaruri değildir. Ama Kafkasya'nın Anavatan olarak muhafaza edilmesi mutlaka zaruridir. Çinli Amerika'da oturur ama Çin yerinde durur, ilişkisini koparmaz, İtalyan Amerika'da Colarado Eyaletinde oturur ama, onun için İtalya her zaman Anavatan olarak vardır. Bir gün gerekirse oraya dönebileceği umudunu her zaman taşır. Giderim güvencesini duyar. Yani Kafkasya'da toplanmak da amacımız olmalıdır. Ama bu mutlaka, olmazsa olmaz diye direnilmemelidir. Efendim, bazı duygu ve düşüncelerimizi sizden duymak bize çok mutluluk vermektedir. Bu açıkladığınız hususların izlediğimiz yolu teyid etmesi mutluluk vermektedir. Sizin gibi bilim adamlarımızla, yazarlarımızla, ressam ve müzisyenlerimizle övünüyoruz. Anadolu'da yaşayan Çerkes insanı için bu hususlar övünç kaynağı oluyor. Çok uzun süredir İstanbul'da yaşıyorsunuz. Sözünü ettiğimiz Çerkes kökenli yazarlar, sanatçılar, müzisyenler ve ressamlardan söz eder misiniz? Ya da hayatta olan, olmayan profesör arkadaşlarınızdan söz eder misiniz...? Elbette, herkesten önce Ömer Seyfettin aklıma geliyor. O Gönen'den başlayarak, Gönen'den bahsederek yazıyordu. Pek çok tanıdık var. Tıp alanında, hukuk alanında çok bilim adamımız var. Ama bunların çoğu Çerkesliğini saklamamıştır. İftiharla Çerkes olduklarını söylemişlerdir. Ancak, çoğu Çerkesçe bilmezdi. Onların size listesini versem daha sağlıklı olur. Doğum tarihlerini, oturdukları yerleri, çocuklarını kapsayan, bu gibi bilgileri kapsayan listeler verebilirim. Böyle bir çalışma yapabilmem için bugün banda aldığınız konuşmaları bana fakslayın, ben bunların ışığı altında bu listeleri hazırlayabilirim, bu konuyu ayrı bir makale yaparız. Efendim, "siz de çok soruyorsunuz", demezseniz çocukluk yaşamınızdan biraz daha bahseder misiniz? Demem, demem, size anlatayım; çocukluk yaşamım yüzde yüz Çerkes örf ve adetlerinin yaşandığı bir ortamda geçmiştir. Katıksız Çerkesçe yaşanan bir çocukluğum olmuştur. Çocukluğumda örf ve adetlere ters düşen hiçbir olay yaşamadım. Her şey gelenek üzere oluşurdu. Kavgalar bile belli mertlikler ve cömertlikler içerisinde geçmiştir. Çerkes Anayasası niteliğinde örf, adetlerle bu kurallara uyulmaması halinde, tek kelime "YEMUK" yani AYIP yaptırımı, tüm anlaşmazlıkları çözmeye yeterlidir. Örneğin, kız kaçırılır, yaşlılar hemen toplanıp karar alırlar, iki at, iki öküz, yirmi lira, hemen karar verirlerdi. Her şey usulüne uygun çözüm bulurdu. İnsanlar ise bu güzel örnekleri görünce, her soruna çözüm bulunacağı inancını kazanırlardı. Köylerde, at, öküz, tavuk, hindi veya bir şey çalındığında, nadiren de olsa böyle bir yaramazlık olduğunda bir hal çaresinin bulunacağını hemen o zaman anlardık. Thamadeler gelip bir şey söylerler, bir şey yaparlar derdik. Benim köy yaşamım Aşağı Kabaktepe ve Marğuşey'de geçti. Özellikle ilk 6 yılım Kabaktepe'de, bunu izleyen 16 yıl Marğuşey'de geçti. Sabahtan akşama kadar kırlarda dolaşır, çift sürer, ekin ve ot biçerdik, ben çok iyi ot biçerim. Zaman zaman Sapanca Yanıkköy'de ot biçerim hala... Dokuz tane tırpanım var. Tırpan çekiçlemesini de çok iyi bilirim. Wuade (çekiç)'yi iyi vururum. Bak, orada pencerenin üzerinde bir çekiç var. Bende Çerkes alet edevatı (ama-psıma)'nın her türü var. Eğer, yamçı, kamçı, Papaklar, Bğarıje, gerıje (eğer parçaları, aksesuarı) bunların hepsini derneğe bağışlamak istiyorum. Dernek bünyesinde güzel bir müze kurulsun, Kafkasya'dan gelme dört tane saatim var. Kafkas eseri değil ama hatırası var. Bak, arkada orada bir bjakue var (gümüşle işlenmiş dağ keçisi boynuzu). Buralara sığmadı da balkona koydum. Onu, artist, senaryo yazarı, ünlü sanatçı Hajkasım Hasan getirdi. Onların hepsini derleyip toplayıp, bir müze kurarsanız oraya vereceğim. Tabi sizin deneğinizin öncelikle bu işi yapmasını isterim. Kafkas kültür faaliyetlerinin yurt içi ve yurt dışında çok başarılı olarak yürüten Kafkas Derneği'ni çok beğeniyor ve takdir ediyorum. Bu derneğin yöneticilerine her Kafkasyalı gibi bende çok şey borçluyum, daha da borçlanacağım. Son bir soru... Bizlerden küçük olan ve dil bilmeyen kuşağa ana dilimizi öğretmek için ne yapabiliriz, ne önerirsiniz? Kafkas derneklerinin küçük kursları var, zaman zaman açılır bunlar. Örneğin, Prof. Dr. Günsel Şurdum, şu anda böyle bir kursta Çerkesçe öğrenmektedir. Şurdum'u tanırsınız. Babası, emekli subay Sait Şurdum, annesi de Uzunyaylalıdır. İşte bu örnekte olduğu gibi çalışmalarını sürdürdü. Kafkasya'dakilerin uyguladığı dil ve yazı öğrenimi metodlarını ve programlarını uygulayabiliriz. Burada girişimcilerimiz var, sizler varsınız, bir bütçemiz olsun, parasal eksiğimizi tamamlayalım. Buna ben de yardımcı olurum. Biz bu konuları, yani kültürel sosyal yardımlaşma, eğitim konularını bir vakıf örgütlenmesi içinde ele almak istiyoruz, vakıf çalışmalarımız devam ediyor. Siz büyüklerimizi de bu vakfın kuruluşunda görmek istiyoruz. Bu konuda duyarlı hemşehrilerimizi belirli bir takvime bağlayarak borçlandırmak zorundayız. Bu masrafları karşılamazsak, davamızı çözemeyiz. Bu potansiyelin var olduğunu biliyorum. Size ancak helva yapmak düşmeli. Eskiden bu işler zordu. Yukarıda anlattım elli bin lirayı kurtarmak için neler yaptığımı, şimdi bu potansiyel var. Varlıklılarımız bu parayı verirlerse kıyamet kopmaz. Örneğin ben senede bir milyar verirsem, bana dokunmaz. Yani herkesin belli bir ölçü içerisinde katkısı lazım. Bütün bu çalışmaları yapanlara çok şey söyleyen olur. Çok laf ulaştırırlar. Benim sizlerden bir ricam var. Hatta rica değil, bir büyüğünüz olarak emrediyorum: "SABIRLI OLUN" hemen kırılmayın, hemen parlamayın. Başka dernekler ya da kişilerle sürtüşmeye girmeyin. Topluma iyi hizmet bunu gerektirmektedir. Bu güzel söyleşi için, bu çok değerli önerileriniz için çok teşekkür eder saygılarımızı sunarız. [Söyleşi: Özdemir Özbay]+''+Hayri Domaniç

Hetegkati Kosta (1859-1906)

Bu yıl, Osetya'nın değerli evladı Kosta'nın 139. Doğum yıldönümüdür. Hetegkatı Levan'ın oğlu Kosta 1859 yılında Lermantov'un ölümünden 18 yıl sonra, Surçenkov'un ölümünden iki yıl önce dünyaya geldi. +''+ Kosta Nadson'un, Vrubel'in, Senov'un akranı idi. Gerçan, Tolstoy, Nekrasov, Çernişevk, Repin, ve Çaykovski ile aynı devirde yaşamıştı. V.V.Vecesayini ve V.İ.Smirnov'la da dost idi. Kosta'yı bu saydığımız ünlü isimlerin düzeyinde saymamız mümkündür. Doğduğu memleket ve insanları uğruna canlarını da fedaya hazır olan bu kişilerin düzeyine... Kosta'nın bize miras olarak bıraktığı eserler çok yönlü ve çok çeşitlidir. Şöyle yazıyordu: "Ben ressam ve halk şairiyim". Gerçekten de o şairdi, projeciydi, dramaturgtu, halkçıydı, ressam ve etnograftı. Kosta'nın yurtta ve dünyada akisler uyandıran armonisi, düşleri ve hikayeleri halkın yaratıcılığı ve sevgisi üzerine inşa edilmişti. Darbımeseller, şarkılar ve daha başka hayret uyandıracak yazılar yazıyordu. Eserlerinin hepsinde kendi yarattığı temaları işliyordu "Yüksek Kaygıları" gibi. Tek eseri olan "İron Fendır, İron Armoni" adlı kitabı bu tema üzerine meydana getirilmiştir. Kosta'nın yazıları her zaman aydın fikirler içeriyordu. Bu fikirlerin her satırı ve her sözü insanın hafızasına çivi gibi işliyor ve derin düşünceye dalmasına sebep oluyordu. Doğduğu ülkede yaşayan fakir ve ezilmiş halkının kederinden şairin yüreği derinden sızlıyor ve patlamağa ulaşıyordu: "Ben yazılarımı para karşılığında satmayı hiç bir zaman düşünmedim, bir tek satırı için bile hiç bir kimseden bir tek kuruş almadım, yaralı kalbimden dışarı fırlamak isteyen fikirlerden başka hiç bir şey yapmadım" demekte idi. Bu sözleri onun hayata ve yaratıcılığa bakış açısının hiç değişmediğini açıkça göstermektedir. "İron Fendır-İron Armoni"de yer alan şiirleri 1899 yılında yayımlanmadan çok önce İron halkı tarafından bilinmekteydi. O şiirlerinin halk tarafından, el yazısıyla birbirlerine aktarılmasından ve okunmasından sonsuz haz duymaktaydı. Onlardan şarkılar düzenliyorlardı. "Kuliddi", "Dodey-dövünme", "Yetim annesi-Şıcergeş" gibi. Bunlar İron (Oset) folklorünün parlak ve ölümsüz elmas ve yakutlarıdır. Bunlar şairin dostluğunu, sevgi dolu yüreğini, temiz düşüncelerini ifade etmektedirler. Kosta, yoksulların ve zulüm altında ezilenlerin baş savunucusudur. Halkın özlemlerini dile getirmektedir. Eserlerindeki derin kökler, doğduğu yurt ve halkıyla derin kan bağlarıyla bağlı olmasından kaynaklanmaktadır. Onu içindir ki bazen anne eli gibi yumuşak, okşayıcı, bazen karanlık gece gibi hüzün ve keder verici, bazen "Meşıgışeray-Gözetleme kulesinden" savaşa çağıran haykırış kadar aksi sedalı idi. İron (Oset) halkı O'nu sonsuz bir sevgiyle sevmektedirler. 60 kadar şiirden oluşan "İron Fender-İron Armoni", bugün bile halkın temel yapısını göstermektedir. Bu eserin yaratıcısı Kosta, halkının yüz akı olarak kalmıştır. Hayret edilecek şey; Kosta, karanlık bir dağın kuytu bir köşesinde doğduğu halde, Ruscayı da kendi ana dili gibi öğrenebilmiştir. Rusça dili ile "Fatime", "Ağlayan Kayalık", "Dünya", "Cebidırcuyan-Dağkeçisi Avcısı" gibi çok önemli yazılar yazmıştır. Halkı ve dünyayı sevmek yazarın en önemli ve öncelikli ölçütü olmuştur. O nedenle Kosta'nın şiirlerinde ve yazılarında halkların kardeşliği ve birliği ile enternasyonalizm hakim olmuştur.Kosta halkının aydın düşünürü, halkının gerçek evladı, Kafkasya'nın yüksek dağlarından yer yuvarlağına ve bütün dünya ülkelerine ulaşmayı başarabilmiştir. Yaptığı resimler ve tabloları da, kendi yaşamının paralelinde oluşmaktadır. Gerçekçilik üzerine resim yapmayı Petersburk-Güzel Sanatlar Akademisi'nde öğrenim gördüğü sırada, öğretmeni P.Çistakov öğretmiştir. Bu nedenle yaratmış olduğu her tür resimde, portrede ve peyzajda gerçekçilikten hiç ayrılmamıştır. Eserlerinin hepsi de gerçekçi,özellikli, ruha hitap eden herkesin tereddütsüz anlayabileceği açıklıkta ve düşünceye sevk edici yapıtlardır. "Doncav-Sucu", gibi "Rakı Yapıcıları" gibi eserlerinde böyle güzel mevzuyu nasıl seçebildi ve açıklıkla nasıl işleyebildi?... Dağlı kadınların ağır yaşam şartlarını ne güzel ifade etmiştir. Yahut, "Taşkırıcı Çocuklar" adlı yapıtındaki çocuklar nasıl canlı olarak karşımızda durmaktadır ve alınyazılarının ne kadar acımasız, zahmetlerle dolu olduğu ne güzel işlenmiştir. Bu yapıt için boşuna dememişler boyalarla "Dodov-Dövünme" diye. Böyle eşsiz yapıtların temalarını seçmek ve yaratmak ancak yoksul ve çilekeş halkının acısını yüreğinin derinliklerinde hissedebilen ressamlara nasip olabilir. Portre yapmayı çok seven ressam, yapıtlarında insanların iç dünyasını ve üzüntüsünü yansıtmaya gayret göstermiştir. Küçük yaşta annesini kaybeden, kendisi de ağır hasta olan "Koşerhan"ın portresinin ne kadar üzüntülü, yumuşak ve insanın ruhunda derin bir acıma hissi uyandırabilen bir yapıt olduğu görülmektedir. Bundan daha da şaşılacak olan kendi portresi "Abtoportre-Avtoportre" dir. İnsan ilk önce herşeyi görebilen gözleriyle karşı karşıya kalmaktadır. Ve insan Kosta'nın kendisini sağken görüyor hissine kapılmaktadır. 47 yıl bile tam olarak yaşayamayan şair 1 Nisan 1906 günü saat 17.00'de "Labe'de" hayata gözlerini yummuştur. Aynı yerdeki kilise bahçesinde babasının mezarının yanına defnedilmişse de halkın kararlı isteklerine uyulmak suretiyle Viladikafkas'a nakledilmiş ve "İrikev" Köyü'nde kilisenin bahçesine defnedilmiştir. Defin merasimine gelenler O'nun tabutunu istasyondan kilise bahçesine kadar kendisine duyulan derin sevgi ve saygının bir ifadesi olmak üzere omuzlarda taşımışlardır. Kosta'nın tabutunun arkasından harp kahramanlarına yapılan son saygı misali, siyah yamçı ile örtülü bir at yedekte götürülüyordu. Kosta'dan sonra kendisini öksüz kalmış addeden halk O'na layık olduğu kadar gözyaşı dökmek suretiyle sevgili evlatlarını ebedi istirahatgahına tevdi etmişlerdir .Bugün bile Kosta'dan daha değerli bir evlat yetişmemiştir İrişton'da (Osetya'da). Bu da açıkça göstermektedir ki, Kosta sözleriyle, düşünceleriyle,özlemleriyle halkımızın arasında yaşamaktadır ve O ebediyen ölmeyecektir. Çeviren: Cehiltı Yahya Alpay+''+Cantiatı Anatoliy

Ğuaze Gazetesi’nden Bir Mektup

Ğuaze Gazetesi Müdüriyet-i Alisine, Şikayetimizi saygın Ğuaze’de ya yayınlamanızı ve ilgiye ulaştırmanızı istirham ederim. Söyleyeceğim, yazacağım şeyler bundan önceki sayıda yayınladığınız ve açıkladığınız sürgün bozgunundan bir sayfa, üzüntü verici bir safha olduğunu doğrulamaktadır. Bundan yaklaşık olarak on yıl önce, 1327 yılında Kafkasya’dan hicret ettik. Sebeb, bazı dini kaygılardan başka bir şey değildi. İslamız, Muhammediyiz, Yüce Halifenin toprağı olan Osmanlı ülkesine sırf dinimizi, neslimizi korumak, koruyabilmek umuduyla geldik. O zaman bizi Konya ili içinde bulunan Beyşehir kazasına yerleştirdiler. Osmanlı ülkesine olan gıyabi kalbi yakınlığımıza rağmen o zamana kadar bilmediğimiz, görmediğimiz için sözü edilen yerleşim yerinin havasıyla ve suyuyla uyuşamadığımızı düşünmedik bile... Fakat bu düşünmemezlik bize çok pahalıya mal oldu. Bize yerleşim yeri olarak gösterilen yerin havası ve suyu o kadar fena imiş ki, 144 hane kadar olduğumuz halde, aradan az zaman geçmesine karşın üçte birimizi havanın fenalığına kurban verdik. Dehşet, tüm açıklığı ile gözümüzde belirmeye başladı. Havası ve suyuyla uyuşabileceğimiz başka bir yere yerleştirilmemiz için hükümetten istirham ettik. Köyün yerini inceleyen doktor: “Köyün, hıfzısıhha açısından gayet fena olduğunu, aynı bölgede bulunan daha yüksek bir yere naklolunmadığı zaman sözü edilen ahalinin tümünün bir kaç senede helak olacağını...” raporu ile keşifte bulunanların tutanakları vilayete verilmiş, daha sonra da başvurumuzu yaptıysak da hükümet hiç bir yanıtta bulunmamıştır. Bunların hepsi birer adaletsizlikti. Biz de daha önceki memurların yapmış oldukları adaletsizliğin kurbanı oluyorduk. Ne var ki, hürriyet ve meşrutiyet bütün Osmanlı ülkesinin aydınlattı, mutlaka hakkımızın verileceğine ve bizi böyle mahvetmenin hakka, adalete ve kanunları mevzuatına uymayacağına, aykırı olduğun inandığımız için yeniden vilayete müracaat ettik. Fakat, vilayet bize: “Muhacirin hakkında gerekli olan husus daha önce yerine getirilmiştir.” Demekten başka derdimize çare olmadı. Mahvoluyoruz. Altı ay içinde, sağlığa uygun olmayan köyün havası yüzünden baş gösteren bir hastalık beş yüz kişiyi öldürdü. Hayatta kalanlar da hastalıklı, güçsüz, muhtaç ve perişan bulunuyoruz. Eğer bizim helak olmamız, perişan olmamız istenmiyor ve gerekli değilse başka bir yere nakletsinler. Yoksa hepimizin mahvolacağından kuşku duymuyoruz. Yeniden rica ediyorum, bu feryat mektubunu muhterem gazetenizin bir köşesinde yayınlayın, ilgililer çabucak merhamet etsinler efendim. 29 Mart 327 Konya ilinin Beyşehir kazasına bağlı Hamidiye Köyü muhacirlerinden Hacı Numanzade Süfyan [Bu yazı Ğuaze Gazetesi’nin 17 Nisan 1911 tarihli üçüncü sayısı, sayfa 8’den alınmış ve günümüz Türkçesine uyarlanmıştır.]+''+nan+''+Hacı Numanzade Süfyan

Yetim-i Tarih

"Her şey iyidir, her şeye izin vardır.Hiçbir şey nefreti hak etmez."p> Geçmişten günümüze yaşadığımız tarihi sanırım en iyi özetleyen Süleyman Nazif olmuştur: "YETİM-İ TARİH". Bu tarihin Türkiye yakasında Çerkes halkını temsil etmiş olan nice ustalar vardır, zorluklara karşın. Bu insanlardan en önemlilerinden biri hiç şüphesiz Ahmet Mithat HAĞUR'dur. (1884-1912) "1,85 santime varan boyu, geniş omuzları, yüzünü çevreleyen bol ve gür sakalı, enfiye çekmekten deliklerinin derisi köseleleşmiş ufacık burnu, yuvarlak çenesi ve belirgin elmacık kemikleri ve heybetli vücutla uyumlu başı ile Türk edebiyat tarihinin bu en popüler ve sevimli simasını yaşadığı devirlerde sık sık Bab-ı Ali’de görmek mümkün olurdu. Pantolonunun arka cebinde daima taşıdığı tabancası ceketini kabartırdı. Bir cebinden Figaro gazetesinin başlığı görülür, öteki cebinden de matbaaya verilmek üzere hazırlanmış müsveddeler sarkardı. +''+ Ve başında kalıpsız, bol yağlı fesi, elinde bekçi sopasına benzeyen, kalın bastonuyla, onun "rütbe-i balaricalinden, Daire-i Ümur-i Sıhhiye Reis-i Sanisi Atufetlu Ahmet Mithat Efendi Hazretleri" olduğuna inanabilmek hatta inanabilmek değil, ihtimal verebilmek bile güçtü..." Ahmet Mithat Efendi, günün isterleri çevresinde her konuyu, her olayı, bütün etkilere modalara, akımlara açık bir tutumla romanlarında işleyerek; yarı romancı, yarı gazeteci bir kimliğe sahiptir. Ahmet Mithat'ın 29 Ağustos 1972 tarihli Devir adlı gazetesinde yayınlanan yazısından bir bölüm: "Gözümüz açılırsa neyi göreceğiz?" "Biz maarif istiyoruz. Adam olmak istiyoruz. Hükümet, bunların maarif ile gözleri açılırsa zapt-u raptları (asayiş) müşkül olur diye, bizde maarifi imsak ediyor. Pekala gözümüz açılır ise neyi göreceğiz? Bir fenalık var da onu göreceksek, o fenalık niçin oluyor? "Ey asaf! Biz saadet isteriz. Sehrah-i medeniyyette herkes yol aldı, bir takimi menzil-i maksuda vardı. Onlar sadr-i saadette murabbanisin (bağdaş kurarak oturan) oldular. Biz ilerleyemedik. Biz geride kaldık, onların saadetine nazar-i tahassurle bakıyoruz. Ah biz bu derecede kalacak adamlar mıyız?" Zamanın sadrazamı Mithat Paşa "Devir" in lisanını çok ağır bulduğu için gazeteyi kapattı. Tarihimiz haklı olanlara yapılan baskılar ile dolu. Daha ilk sayısında kapatılan, Ahmet Mithat'ın imtiyazında olan Devir adlı gazete aslında bize yakın tarihimizdeki bir örneği hatırlatıyor; “Nartların Sesi” adlı aylık haber bülteninde ilk sayısında toplatılmış, yazı işleri müdürü gözaltına alınmıştı. Ahmet Mithat'ın 18'i basılmamış 226 eseri bulunmaktadır. Kurgusu dağınık, anlatımı, ikide bir okura öğüt verecek düzeyde roman dışı kalmış olmasına rağmen, romanın hiç bilinmediği bir ortamda otuz romana imza atmıştır. Rauf Mutluay, Ahmet Mithat'ın yazınını şöyle değerlendiriyor; “Kör inanışları, ilkel adetleri eleştirmek, iyi bulduğu batı usullerine okuyucularını alıştırmak, gerekli bilgileri sağlamak ve 'hem eğlenmek, hem öğrenmek' amacına hizmet için bütün imkanlarını kullanır. İlk eserlerinin hepsi romantik özellikler taşır. Sonraları etkilere açık ve öğrenimini bitirmemiş bir yazar olarak çağına yetişen gerçekçilerden ve natüralist eserlerden de örnek almaya çalışır. Yarım yüzyıla yaklaşan yazarlık hayatında yetiştirdiği okuyucu ile birlikte yürür." Yazar tiyatro dalında da eserler vermiştir. Bunlardan en önemlisi şüphesiz “Çerkes Özdenleri”dir. 1873 yılında Türk tiyatrosunun ilk "edebi komitesi" olarak Namık Kemal, Ebüzziya Tevfik, Ahmet Mithat, Nuri ve Hakkı Bey göreve başladı. 1 Nisan 1873 akşamı Namık Kemal'in "Vatan Yahut Silistre" adlı piyesi Gedikpaşa Tiyatrosu'nda temsil edildi. İlk gece sonrası oyun seyirciler üzerinde heyecan yarattığı ve Ahmet Mithat'ın "İbret" te çıkan ve Namık Kemal'in eserini öven yazısı sonrası; Namık Kemal Mağosa'ya, Ahmet Mithat ile Ebuzziya Tevfik Bey Rodos'a, Nuri ve Hakkı Beyler de Akka'ya sürüldü. 1876 yılında II. Abdülhamit'in tahta gelmesiyle affedildi ve İstanbul'a döndü. Sürgün kaldığı 38 ay boyunca yazdığı eserleri dönüşü sonrası bir bir yayınladı. Ahmet Mithat'ın yazdığı "Çerkes Özdenleri", azınlıkların arasını açmak ve devletin temellerini sarsmakla suçlandı. Başkatip Ali Rıza Paşa'nın mabeyinde Bab-ı Ali’ye gönderdiği 1884 tarihli teskere bu piyesin oynanmasını yasaklamıştır. Bu teskere ; "Gedik Paşa'da kain Osmanlı Tiyatrosu'nda Çerkes Özdenleri ve Çengi namlarıyla icrayı lubiyet edilmiş olan tercüman-ı Hakikat gazetesi münderecatından müsteban olmuştur. Tiyatrolarda icra olunan lubiyatın ahlak-i ahali üzerine olan tesiratı maddiye vü maneviyesi ve bu oyunların ne gibi esbaba müstenit olarak icra olunduğu taraf-i eşraf-i cenab-i tacidariden geçende irat buyrulmuş olan mülahazat-ı isabet ayattan iktibasla dahi nezd-i sam-i fahimelerinde musaddak olup çünkü bir memlekette tiyatrolarda icra olunan lubiyatın mürettiplerince asla nazar-i ehemmiyete alınmayarak hürriyet kelimesinin dahi haddi maruf ve meşruunu tecavüzle bir takım münasebetsiz oyunlar icra olunmakta olduğuna binaen bundan böyle misillu mugayir-i adabü adat ve müfsid-i Ahlak oyunların külliyen men'ine fevkalade dikkat ve itina edilmesi." Osmanlı sınırları içerisinde yaşayan halkların arasına nifak sokulduğu, ahlaka uygun olmadığı gerekçesiyle oyunun yasaklanması yanında, saraydan emir alan 400 kadar belediye çavuşu tiyatroyu bir gecede yerle bir etti. Niye ve neden olduğu mantık çerçevesinde açıklanamayan, bu ülke için çalışmış, faydalarda bulunmuş insanlara hakettikleri değeri ve saygıyı vermeyen Türkiye sisteminin temellerinin, aslında Osmanlı'dan geldiğini görebiliyoruz. Büyük yazar, Şapsığ Ahmet Mithat HAĞUR'u anmak istedik bu sayımızda, yaptıklarına teşekkür ederek; Elinize sağlık usta. Kaynaklarp> Rauf Mutluay, XIX. Yüzyıl Türk Edebiyatı (1970) Tarık Hakkı, Ahmet Mithat'ı Anıyoruz (1955) Selim İleri, Düşünce ve Duyarlık (1982) Selim İleri, Altın Sayfalar 1 (1995) Dr. Kamil Yazgıç, Anılar.+''+Rahmi Lale

Folklora Adanan Bir Yaşam

Kimi insanlarımız sessiz sedasız, yaptığı işe gönülden bağlanarak, iyi ve doğru olanı bulmak için uğraş verir. Elde ettikleri ile yetinmez böyle insanlar. Hep arayış içinde olurlar. Cankat Devrim de yaptığı işe böylesine yürekten bağlı, böylesine araştırmacı ruha sahip bir hemşehrimizdir. Elbruz hoca ile folklora başladı, onun izinden gitti. Ondan öğrendiklerini çevresine öğretmek için çaba gösterdi. Bunları yaparken yürekten bağlı olduğu Adığey'in, yüzyıllar boyu oluştura geldiği yaşam felsefesinin inceliklerini kavramanın, dünyaya ve insana bakışını yaşama geçirmenin hazzını duydu. Folklor ile toplumsal yaşamın kopmaz bir şekilde birbirine bağlı olduğunun ayrımına vardı. Folkloru belirli bir kareografiyle izleyiciye sunmanın ötesinde, bir toplumun değer yargıların ön plana çıkarma, izleyicilere bunu keşfettirmenin önemli bir araç olduğunu anladı. +''+ Bu söyleşimizde "Folklora Adanan Bir Yaşam" başlığı adı altında Cankat Devrim'i tanıyacaksınız. Onun söylediklerini zevkle okuyacağınıza, folkloru onunla daha da seveceğinize inanıyoruz. Nart: Kendinizi tanıtır mısınız? 1946 yılında Düzce'de doğdum. Nefabje ailesindenim. 1967 senesinde Ankara'ya gelip gitmeye başladım. Aynı sene, rahmetli Elbruz Gaytaoğlu yönetiminde faaliyet gösteren Ankara Kafkas Kültür Derneği'nin folklor çalışmalarına katıldım. Çeşitli illerde ve Ankara'da gösteriler yaptık. 1978 yılında Ankara'dan ayrıldım, İzmit'te devlet memurluğu görevinde bulundum. Sonra 1985'de Ürdün'den davet alarak "Prens Hamza Çerkes Okulu"nda folklor öğretmeni olarak görev yaptım. 1992 yılında Kafkasya'ya, bugünkü Adığey Cumhuriyeti'nin başkenti Maykop'a yerleştim. Ailevi problemlerim, acılarım oldu. O sebeple, aileme manevi destek olmak için Türkiye'ye gelmek zorunda kaldım. Prens Hamza Çerkes Okulu'nda folklor ve el sanatları okutuyordum. Türkiye'de "Folklor" sözcüğü yanlış anlaşılıyor. "Folklor" sadece dans, oyun olarak algılanıyor. "Halk Bilimi" anlamına gelen folklor, bir halkın üretmiş olduğu kültürel değerlerin tümünü kapsıyor. Ürdün'de öğrencilere düğünlere katılabilecek kadar halk danslarını, örf ve adetlerimizi öğretiyorduk temel amaçlarımızın başında öğrencilerimize medeni cesaret kazandırmak geliyordu. Toplum içinde nasıl davranacaklarını, önemli değer yargılarımızdan biri olan büyüklere saygı ve küçüklere saygının ne demek olduğunu, kısaca bizi biz yapan toplumsal değerlerimizi öğretiyorduk. Bu arada çocuklarımızın bedensel sağlıklarını korumakta önem verdiğimiz konular içindeydi bunun için de dans öğreten okullarda uygulanan bir program yürütüyorduk. Kuşkusuz tüm bu faaliyetlerin başka bir hedefi vardı. O da, öğrencilerimizin yaşamın her alanında disipline olmaları, birlikte çalışma ve üretmenin hazzını duymaları idi. Ürdün'de doğup büyüyen Çerkes çocuklarının dillerini unutmamaları için Khabartay-Balkar Cumhuriyeti'nden Adığece dersi veren öğretmenler de vardı. Okulun resmi programında müzik dersi olmamasına karşın biz çocuklara bir nevi müzik dersi de veriyorduk. Çünkü öğretimimizin temeli kulak eğitimine bağlı idi. Aynı zamanda bir halkın tasa ve sevinci, o halkın yaptığı müziğinde yer alıyordu. Müzik eğitimi almayan öğrencilerimizin eğitimlerinin eksik olacağına inanıyorduk. Öğrencilerimizin el becerilerini geliştirmek amacı işle bir atölye kurduk. Birinci sınıflardan başlayarak çocuklara pense tutmasını, çekiç kullanmasını öğrettik. Bizim kültürümüzde derinin ve deri işçiliğinin önemli bir yeri var. Bunların unutulmamasını, günlük yaşamımızda kendi motiflerimizin süslediği eşyaları kullandırmayı istiyorduk. Öğrencilerimizin becerileri artınca danslarda kullandığımız aksesuarlar atölyemizde yapılmaya başlandı. Bazı öğrencilerimizin bizim öğrettiklerimizden yola çıkarak el becerilerini geliştirdiler. Bugün bunların arasında hobi olarak bu işleri sürdürenler bulunmaktadır. Öğrencilerimin Adığece'lerini geliştirmeleri için kullandığımız araç ve gereçlerin adını Adığece olarak söylemelerini istiyordum. Arapça anladığım halde anlamamazlıktan geliyor, benimle dialog kurmaları için Adığece'yi öğrenmek zorunda kalıyorlar ve bu da onları motive ediyordu. Anaokulu, ilkokul, ortaokul ve liselerden oluşan folklor gruplarımız vardı. Bu gruplar yıl sonunda gösteriler yaparlardı. Öğrencilerin el sanatları derslerinde yapmış oldukları çalışmaları sergiliyorduk. Öğrencilerimiz yaptıkları bu etkinliklerden mutlu oluyorlardı. Ürdün'deki hedeflerimde biri de yetiştirmiş olduğum öğrencilerimin üniversiteyi bitirerek kendi okullardın çalışmaya başlamaları idi. Bunu gerçekleştiremeden ayrılmak zorunda kaldım. Ürdün yasalarına göre Çerkesler Ürdün halkını oluşturan halklardan biri olarak kabul edilir. Bundan dolayı da haftanın belirli günlerinde radyo ve televizyonda yayın yapma hakkına sahiptirler. Çerkeslerin kurmuş oldukları sivil toplum örgütleri etkindir. Gençler, Çerkes Gençlik Evlerinde bir araya gelirler. Yaşlıların Çerkes klüpleri vardır. Kimsesiz ve düşkün olanlara yardım eden Çerkes Hayır Cemiyetleri, Çerkes-Arap Dostluk Klüpleri gibi organizasyonlar kurmuşlardır. Bu gibi kuruluşlar hem halkların birbirlerini iyi tanımasına, hem de kendi sorunlarına kendi içlerinde çözüm bulmalarına yardımcı olmaktadır. El sanatları ile ne zamandan beri ilgileniyorsunuz? Nasıl öğrendiniz? Annemin babası ünlü bir kuyumcu idi. Çocukluğum dedemin atölyesinde geçti. Dedem kama, kemer gibi bizim geleneksel el sanatlarında uzmandı. Ayrıca, satılan bu türden değerli parçaları da kaybolmasın diye satın alırdı. Sonra, Düzce'de Şapsığ bir kuyumsu daha vardı. Onun dükkanına da sık sık gider, yaptıklarına bakardım. Üniversite yıllarında yazın, dayımın yanında çalışmaya başladım. Düzce'de Kafkas Kültür Derneği kurulmuş, folklor gösterisi yapılacaktı. Ekibe tenekeden kılıç yaptım konuya meraklı olduğum için gördüğüm eşyaları inceledim, nasıl yapıldıklarını öğrendim. Kardeşimin kuyumcu atölyesinde çalışmaya başladım. Ürdün'e gittiğim zaman Çerkes el sanatları ürünlerini, onarmak amacı ile bir atölye açtım. Kral Hüseyin'e yakın olan biri, iki kama siparişi verdi. Kamaları yaptım. Birini Krala hediye etmiş. Daha çok kama siparişleri almaya başladım. Ürdün kültürünü tanıtmak amacı ile turistlere ulusal giysili görevliler hizmet eder. Görevlendirilen Çerkesler için de gümüşlü takımlar yaptım. Yaptıklarınızı sergilemeyi düşündünüz mü? Çoğunlukla sipariş üzerine çalıştım. Sonra, yaptığım şeyler öyle sergiye girecek kadar uzun bir süre kalmıyor bende. Mutlaka bir alıcı çıkıyor. Çok uzun uğraştan sonra bile eser ortaya koyuyorsunuz, onu satmak zorundasınız. Benim kullandığım teknik, dedelerimizin kullanmış olduğu tekniktir. Tabi, bu da seri üretim için yeterli olmuyor. Kafkasya'da iken Dağıstan'a giderek gelişmiş teknikleri öğrenmek istedim. Çeşitli nedenlerle bunu da yapamadım. Benim bu mesleği yapmamdaki asıl amacım, dedelerimizin üretmiş oldukları değerlerin kaybolmaması. Öyle güzel, öyle sanatsal üretimleri olmuş ki her biri kendi çağının özelliklerini yansıtıyor. Bu işten biraz anlayanlar, iki kamayı yan yana koyarak bu yüz yıl önce yapıldı, bu beş yüzyıl önce yapıldı diyebilir. Çerkes el sanatları ile ilgili bir kitap üzerinde çalışıyorum. Bu kitabı, bence önemli yapacak olan Çerkes aile armaları üzerine yaptığım çalışma. Çerkes el sanatları üzerine çalışma, araştırma yapacak olanlara bu kitabımla yardımcı olmak istiyorum. El sanatları ile ilgili çalışmalarınızdan çok sizin Çerkes halk dansları konusundaki uzmanlığınız biliniyor. Bir de Kafkas Derneği Ankara Şubesi faaliyetleri kapsamında çocuklara halk dansları dersi veriyorsunuz. Çalışmalarınızda dikkat etmek istediğiniz hususlar nelerdir? Yönetim Kurulu'na böyle bir teklifte bulundum. Bu konudaki deneyimlerimi, bilgimi aktarmak istiyorum. Ürdün'de yetiştirdiğimiz grup, 1989'da Kafkasya'ya gitti. Orada kaldıkları süre içerisinde her akşam gösteri yaptılar. Çocuklar da dedelerinin topraklarını görmekten büyük haz duydular. Folklor öğretiminin zorluklarını biliyorum. Her şeyden önce öğrencilerin bu konuda istekli olmaları, anne ve babalar tarafında motife edilmeleri gerekiyor. Çok çalışmanıza karşı az ilerleyebilirsiniz. Ama yorulmaya, terlemeye, emek vermeye değer bir çalışma. Halk oyunları kültürümüzün bir parçası. İlköğretim süresince çocuklar çalışmalara katılabilirler. 8 yıl sonunda onlar belirli bir performansa, beden gücüne kavuşacaklar. Tabi, beden gücünün yanı sıra bu çocuklara kültürümüzün de doğru öğretilmesi gerekir. Beden bakımından ne kadar büyük performans gösterirse göstersin, eğer bir dansör yaptığı dansın temel felsefesini bilmiyorsa yaptığı dansın temel amacını sergileyemez. Bu konuda bir örnek vermek istiyorum. 1974 yılında Gürcüstan Halk Dansları Topluluğu adı altında bir grup gelmişti. Hocamız Elbruz Bey ile dans grubunun hocası arkadaşmış. Bir gün Gürcü hoca Elbruz Bey'e "-Elbruz, salon yetkilileri bana senin kızların dans ederken hiç gülmüyor. Niçin gülmüyorlar." diye sordular. "Çerkes kızlarının dans ederken gülmediklerini bunlara nasıl izah etmeli?" diye sormuş. Bizim danslarımızın ciddiyet ve disiplin içerisinde yapılması gerekiyor. Düğünlerde bile bir ciddiyet vardır. Düğüne gelenler evlerinde öğrendikleri xabzeyi uygulamak zorundadır. Dans ve xabzenin iyi bir şekilde birleştirilmesi gerekiyor. Gençlere, anne ve babalara söylemek istediğiniz var mı? Anne ve babaların çocuklarına törelerimizi öğretmelerini, gençlerin de araştırarak, büyüklerin de sorarak kültürümüzü öğrenmelerini tavsiye ediyorum. [ Röportaj: Sine Göksoy-Nejan Huvaj]  +''+Cankat Devrim

General İsmail Berkok

1890’ da Kaberdey köyü Jereştey’de doğdu (Yağlıpınar/Pınarbaşı). 64 yıllık yaşamına 5 madalya, 20 eser çok sayıda makale sığdırdı. Birinci Dünya savaşında Ahmet ve Mahmut kardeşlerini bu topraklara şehit verdi. Annesiz ve babasız eniştesini de kaybettikten sonra kız kardeşinin yanında yoksulluk içerisinde okudu. Harp Akademisini 1910’da en başarılılar arasında bitirdi. Makedonya’dan Irak’a Sakarya’dan Kafkasya ya kadar hep savaştı. Cephe gerisinde de yurtseverliği peşini hiç bırakmadı. Kulaklarında babasının göç öyküleri, Anadolu’da başarılı bir asker, düşüncelerinin peşinde bir göçmen olarak yaşadı. İki kez gideceği Kafkasya ya ilk gidişi “Kuzey Kafkasya Kolordusu” Kurmay Subaylığı görevinde iken gerçekleşir. İkinci gidişi ise (1919-1920) Kuzey Kafkasya Cumhuriyetinin kuruluş yıllarının hemen sonrasına rastlar. İsmail Berkok aslında Kafkasya’nın önemli bir dönemine şahitlik etmektedir o yıllarda. Almanlar Kafkasya’ya girmiştir, daha öncesinde ise Beyaz Ruslar, Kızıl Ruslar, Kafkasyalılar, Almanlar, yani Kafkasya’da doğru atın hangisi olduğu belli değildir. Paşa, daha sonraki yıllarda (1 Mart 1953) Kafkas Dergisinde yazacağı yazıda dönemin tekrar tahlilini yapacaktır. Berkok Paşa’yı Cumhuriyet döneminde de önemli görevler beklemektedir.Ankara’da açılan Subay Talimgahının eğitimini planlar, düzenlemeler yapar, gayri resmi bir unvanı daha olmuştur. “Ordunun Hocası” olarak anılır. En önemli eserlerinden Tabiye (taktik) ile askerliğin en geniş anlamda yorumlanıp uygulanmasında döneminin otoritesi olur. Ordunun kurallar silsilesinin Çerkes geleneklerine yakınlığı daha sonraları tüm Kafkasyalıları şaşırtacaktır. İsmail Berkok Paşanın hayatı gözden geçirildiğinde üzerinde düşünülmesi gereken iki tarih göze çarpar. Her ikisi de ayrı ayrı uzun yazılara konu olabilecek ve üzerinde tahliller yapılabilecek önemli tarihlerdir. Birincisi 1918 Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti, ikincisi 1944 “Türkçülük-Turancılık davası”dır. Berkok Paşa, Harp Tarihi Encümeni Reisliği, (1936) Ordu Dairesi Reisliği (1938) görevlerinden sonra 1943 yılında Askeri Yargıtay üyeliğine getirilecektir. 40’lı yıllar Milli Şef dönemidir ayrıca 3 Mayıs 1944 yılında patlak verecek olan, Arnavutların, Çerkeslerin, Rumların ülke dışına gönderilmelerine kadar uzanan görüşlerin dile getirildiği yıllardır. 3 Mayıs olaylarından sonra, Hüseyin Nihal Atsız, Zeki Velidi Togan, Alparslan Türkeş, Reha Oğuz Türkkan gibi isimler tutukludurlar. Irkçılık gerekçesi ile “Turancılık” davasında idamdan 21 yıla kadar hapisle yargılanmaktadırlar, dava temyiz edilir. İşkence iddeaları, iktidarın yargıya baskısı, Irkçılık, yine sap saman birbirine karışmıştır. Sapı samanı ayıracak Askeri Yargıtay Üyeleri ise Kemal kalkan Arnavut, İsmail Berkok Çerkes’tirler. Takdir edersiniz ki durum biraz enteresandır. Baş savcının “tashihi karar”(temyiz mahkemesinin kararının düzeltilmesi) taleblerinin reddi, General İsmail Berkok ve Albay Kemal Kalkan’ın sorgulamanın sağlıklı yapılmadığı yargılarıyla ceza indirimi ve bir bölümünün beraatleri ile nihai dava sonuçlanmıştır. 1955 yılında Reha Oğuz Türkkan Tercüman gazetesinde “Tabutluktan gün ışığına” yazı dizisinde şunları yazacaktır. “General İsmail Berkok’la Albay Kemal Kalkan’ın medeni cesaret ve yüksek adalet duyguları sayesinde baş savcının talebi reddedilmiş. Bu zatları tanımam, fakat dürüstlük ve yiğitliklerine hayranım. Çerkes İsmail Berkok çoğu kayıtlarda kendi isteğiyle emekli olmuştur deniyorsa da kendisini de tehdit edecek ırkçılık gibi bir davada, ırkçı davranmamış buna karşılık 1946 yılında emekli olmak zorunda bırakılmıştır. Daha sonraları 1950 ve 1954 yıllarında iki dönem Milletvekili olmuş, son döneminde Meclise gelemeden Londra’da kanser ameliyatı sonrasında vefaat etmiştir.(10 Mayıs 1954) Paşam, iki kardeşinizi bu topraklara şehit verdiniz, Ordunun Hocası oldunuz, cepheden cepheye koştunuz , Çeçenler Sibirya sürgününü hak etmedi dediniz, Çara üç asır mücadele Asya ve Avrupa içinde önemliydi dediniz, Kafkasya yalnız bırakılmamalı diye feryad ettiniz, iki vatan bir yüreği hayatınız boyunca onurla taşıdınız. Yıllar sonra, ölümünüzün 50. yılında sizin satırlarınızı sizin için tekrar yazıyorum. ......O milletin ruhu şimdi 81 sene evvel aynı akıbete uğramış olan kardeşlerinin ruhları ile birleşmişler, Elbruz ve Kazbek tepelerinde mukaddes vatanlarının ve bedbaht milletlerinin felaketlerine ağlıyorlar.p> O halde sus! p> Kendi elemlerini kendi içine akıt!p> Çünki seni kimse dinlemiyor, kimse tanımak istemiyor. Fakat sen de muzdarip insanlığın (şuurlu veya şuursuz ) doğmasını ümit ettiği sabahı bekle.p> Ruhunuz şaad olsun....+''+nan+''+Mefewud Feridun