Yelkende Gururumuz: Brand Özlem Uyan

nan+''+ Özlem bize kısaca kendini tanıtır mısın? 1985 yılında Samsun'da doğdum. Şu an Anadolu Lisesi 1. Sınıfa geçtim. Atakum'da oturuyorum. Yelkenle, kemanla ve diğer aktivitelerle tanışman nasıl oldu. Bize çalışmaların başlamasından ve çalışmalarından bahseder misin? Küçüklüğümden beri yoğun bir çocuktum. İlkokul dördüncü sınıftan itibaren başladı bu. Okulumuzun halk dansları grubundaydım. Keman çalmaya başlamıştım. Kafkas Kültür Derneğinin folklor grubundaydım. Bunların yanında sınavlara hazırlık için dershaneye gidiyordum. Bir de okul vardı tabi. O yıllarda henüz yelkenle tanışmamıştım. Halk danslarını her zaman sevmiştim zaten. Hala da çok seviyorum ama ona devam edemiyorum artık. İlkokuldayken Artvin yöresi oynuyordum. Samsun birincisi olmuştuk. Ayrıca Derneğimizin düzenlediği gecelerde biz küçük ekip olarak (Kafkas Halk Dansları Topluluğu) hep göz bebeği olmuştuk. Müzikle uğraşmamı daha çok ailem istedi. Kardeşimle birlikte başladık bu işe. "Keman çalan herşeyi çalar" diyerek heveslendirildik. Hala keman çalıyoruz. Ama genel anlamda bu işin içinde dört, dört buçuk yıldan beri varız. Her kış sonu konserlerimiz oluyor. Bir çocuk korosunda çalıyoruz ve koromuz oldukça başarılı. Dört yıldan beri de yelkenle uğraşıyorum. Bu işe de amcamın oğlu Burhan abim sayesinde başladım. İlk olarak o bizi tanıştırdı yelkenle ve kulüp çevresiyle. İlk iki sene felaketti. Zaten başından beri pek sıcak bakmamıştım bu işe. Çünkü ben korkuyordum! Yelkenin temel taşı Optimist'tir. Küçük yaşlarda başlanır ve onaltı yaş dolunca da o sınıfı bırakmak zorunda kalırsınız. Ben de optimistle başladım. Hala da aynı sınıftayım ama bu sene son senem. En küçük tekne optimisttir. Yine de bazı çocuklara dev gibi görünebilir. Bu görünce değil de rüzgarlı bir havada denize çıkınca anlaşılır. Ben de ilk başladığımda kilo olarak hafif ve güçsüz bir sporcuydum. Rüzgarlı havalardan nefret ederdim. İş tekneyi doğrultmaya gelince çektiğim sıkıntıları bir ben bilirim. Yarış günlerinde sabahın çok erken saatlerinde, saat beşte falan uyanıp rüzgarın olup olmadığına bakardım. Stresten karnıma ağrılar girerdi. Çünkü korkuyordum ve en büyük kabusum bu sporu yapmak olmuştu. Ne kadar boş sebeplerle kendimi üzdüğümü şimdi anlıyorum. Hiç tehlikesi olmayan bu spordan nasıl da ürkmüşüm. Denize düşsen can yelekleri var. Fazla rüzgardan teknen devrilse yanında hemen yardım botları buluyorsun. Ayrıca tekneyi çevirmek çok kolay. Yarışa bile devam edilir kolaylıkla. Ama bunları maalesef biraz büyüyüp kilo aldıktan sonra anladım. Artık tekneme hakimdim. Korkumu yenmiştim ve işte şimdi bu işten zevk almaya başlamıştım. Ve hala bu işi çok severek yapıyorum. Eğlencesi bu işin rüzgarındaymış meğer. Artık rüzgarlı havalarda daha iyi gidiyorum. Yatıp kalkıp rüzgar essin diye dua ediyorum tıpkı eskiden esmesin diye dua ettiğim gibi. Biraz katıldığın yarışmalardan ve aldığın ödüllerden bahseder misin? Bu işte tam anlamıyla başarılı olmaya geçen sene başladım. Ondan bir sene önce Sinop7da düzenlenen ve bir milli yarış olan Karadeniz kupasına katılmıştım. Ama bu başarımdan değil bana tanınan bir şanstı sadece Geçen sene çeşmede düzenlenen Türkiye Şampiyonasında bayanlarda birinci ve genel klasmanda 16. olunca işler değişti ve başarılarım fark edildi. Milli takım kampına kaldım. Bu senede 17-23 Nisan tarihleri arası Birleşik Arap Emirliklerinin bir şehri olan Dubai'deki yarışa çağrıldım. Türkiye'den iki kişi katıldık bu yarışa. Yirmidört kişi vardı ve tek klasmanda değerlendirildik. Ben onaltıncı oldum. Daha sonra 23-27 Mayıs tarihleri arasında Romanya'da düzenlenen tomis Trophi'de birinci oldum. Zaten Türk takımı olarak oldukça başarılıydık. Bütün ödülleri topladık diyebilirim. Sonra Türkiye Şampiyonası düzenlendi Çeşmede ve ben bu senede ikinci oldum. Sonra da İtalya'nın Riva del Gorda şehrinde düzenlenen Avrupa Şampiyonasına katıldım. O kadar çok tekne vardı ki insan ir an ne yapacağını şaşırıyor. Tecrübesizlikte var tabi. Bu yarışta 111 teknede 80. oldum. Yine de iyi aslında başarılı olmak için daha gitmem gereken çok yol var. Peki bu uğraşlar derslerini ve günlük yaşantını nasıl etkiliyor? Bir de okul var tabi. Hepsinden önemlisi ol. Çünkü geleceğim ona bağlı. Doğal olarak ben de en çok ona zaman ayırıp önem veriyorum. Bazı veliler çocuklarını böyle faaliyetlerin içine sırf derslerini etkiler diye sokmak istemiyorlar. Halbuki çok yanlış! Önemli olan kişinin sorumluluk kazanması. Ben şahsen hepsini bir arada götürmekte pek fazla zorlanmıyorum. Önemli olan planlı davranmak bence. Çocuklar böyle sosyal faaliyetlerin içinde hayatı tanıyacaklar. En önemlisi yeni çevrelerle tanışacaklar. Bundan sonraki hedeflerin neler peki? Bu sene optimistte son senem söylediğim gibi. Ama bu herşeyin sonu anlamına gelmiyor. Bundan sonra yeni bir sınıfı, Laser 4.7 bekliyor beni. Daha büyük bir tekne, başarılı olmam için daha fazla çalışmam gerekiyor. Yeniden yurt dışındaki yarışlara katılıp başarılı olmayı çok istiyorum. Bir amacı da gerçekleştirerek yurtdışına çıkıp yeni yerler görmek nasıl bir duygu? Zaen yurt dışı ayaprı bir duygu. Herkesin gidip görmesini isterimi. Birde bu takım halinde, arkadaş çevresiyle yapılınca bir başka oluyor. En önemlisi yeni yerler görüp yeni arkadaşlıklar edinmek. Zaten teknolojide gelişti. Birkaç yabancı arkadaşımla mail adreslerimizi alıp çoktan maillaşmaya başladık bile. Henüz yolun başında olduğuma inanıyorum. Umarım ilerde daha başarılı olurum. Son olarak bütün arkadaşlara bir sosyal etkinliğe katılmalarını tavsiye ediyorum. En iyisi de bence suya, denize yakın olmak. Zaten insan bir kere bağlanınca bir daha kopamıyor o mavi sonsuzluktan. Üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkede su sporları daha fazla ilgi bekliyor. Herşeyden önce başarılı olmamda büyük katkıları olan aileme, antrenörüme ve klüp yönetimine çok teşekkür ediyorum. Tabiki bu dergi sayesinde sizlerle kucaklaşmamı sağlayan Nart Dergisi çalışanlarını da unutmamalıyım. Teşekkürler.! Biz de sana teşekkür ediyor, başarılarının devamını diliyoruz. [Röportaj: Ajans Abrek]+''+Özlem Uyan Brand

Khuyekho Nalbiy

Khuyekho Nalbıy kimdir? Adığey Cumhuriyeti Tewıçüej Rayonu Khunçıkhohable köyünde doğdum. +''+ Köyün adı, Bjjedığu'lerin en büyük Pşı(Prens)lerinden olan Khunçıkho Pşımaf'den geliyor. Onların –Khunçıkho'lerin soyundan, Khuyekho'lerin gelini bir anne süt verdi bana. Böylelikle belki de Khunçıkho pşıleri için yeni bir güç olabilirdim ama Sovyet düzeni tez yetişti, bize ne getirdiği pek bilinmez ama, pşılerin ocağına incir ağacı dikti. Khuyekho'lerden birinin pşısoylu bir kadının kucağında büyüyüp yetişmesi, belki daha iyi de olabilirdi... Asıl mesleğim öğretmenlik. Bununla birlikte birçok iş değiştirdim ama en uzun süre yaptığım iş gazetecilik oldu. Yazmaya ne zaman başladı ve ilk yazdığı neydi? Küçüklüğünde resim yapardım, resim öğrenimi de görebilirdim ama her şeyden çok ilgimi çeken şey sözdü, hep yazmak istedim. Bununla birlikte yazmaya ancak Enstitü'yü bitirdikten sonra başlayabildim, o zaman 23 yaşımı geride bırakmıştım. Yazdığım ilk şiir Adığe diline ilişkindi, ilk yayımlanan şiirim ise Tanrı ve insana dairdi, o zamanlar bizi Tanrının olmadığına inandırmaya çalışıyorlardı. Bu yüzden olsa gerek; bu şiirimde Tanrı ile insanı karşılaştırmış, insanı daha üstün göstermeye çalışmıştım. O günden beri düşünmeye başladım: şayet Tanrı yoksa, onunla mücadele etmek için bunca çaba niye, niçin bunca eziyet çekiyorlar?... Aradan yıllar geçti, Kur'anı kendim için çevirdim, Tanrı elçisi Muhammed hakkında Adığece küçük bir kitap da yazdım. Yazmaya niçin başladı, kimi örnek aldı? Yazarın yazmaya niçin başladığını saptamak da, anlatmak da kolay değil; bunun Tanrı işi olduğunu söylemek belki de en doğrusu. Genç insan, taydaşları arasında sivrilmek, seçilmek, kendini göstermek ister; tanınmak, ünlenmek ister. Peki bunun yolu yalnızca yazmaktan mı geçer?! Hayır, ama, sözden daha değerlisi, daha güçlüsü yok, dolayısıyla insanın onu sevmesi de, Onunla yaşama, çalışma, onu kullanarak mücadele etme gücü de Tanrı vergisi olsa gerek. İlk öykündüğüm yazarlar Rus yazarlarıydı, ama işin içine biraz daha girince Adığece yazılar, özellikle söylenceler bana rehberlik etmeye başladı; bugün bile her yıl en az bir-iki kez dönüp onları gözden geçiririm; bana göre onlar: yeryüzünde anlatılmış, yazılmış şeylerin en ilginçleri, en bilgelik dolu, geleceğimize yönelik ipuçları da içeren en şaşmaz rehberleri arasındadır ve bunda hiç de yanılmadığımı düşünüyorum. Dünyada yaşamış ve yaşamakta olan en ilginç yazarları, en büyük düşünürleri izlerim. Daha çok hangi janrda yazar, hangi temaları işler? Şiir, düz yazı, dramaturgi, mizah ve çocuk yazıları. Her gün aklıma gelenleri, gönlümden geçenleri hangi janra daha uygunsalar o janrda yazıyorum, bu da bana büyük kolaylık sağlıyor, zira her şeyi aynı janrda yazmak kolay değil. "Daha çok ilgimi çekiyor" diyebileceğim belirli bir konu yok; insanın başına gelecekleri bilememesi gibi bir şey bu; ileride ilgisini çekecek, kafasına takılacak şeyleri insan önceden bilebilirmi! Ama bu son yirmi yıl içinde daha çok; Adığe halkının düşüncesi, dünya görüşü, tarihi ve bugünkü yaşamı gibi konular üzerinde duruyorum. Bu, düz yazı türünde hazır- lamakta olduğum son çalış- mamda daha net olarak görülecektir. Eserleri iki dilde yayınlandığına göre acaba hangisiyle yazmayı yeğliyor? Yazdıklarımdan yalnızca birini –Khuşha yabge'yi/Hırçın kaya'yı kendim ruscaya çevirdim, diğerlerini hep ruslar çevirdiler. Yani, benim silahım da, araç-gerecim de yalnızca Adığece; bana göre Adığecenin kapsayamayacağı ne bir görüş ve düşünce, ne bir seziş ve anlayış, ne de bir duygu ve duyum yoktur. Çevirmektense kendi anadilimle yazmak bana hem daha kolay geliyor, hem de daha büyük haz veriyor. Yalnızca iyi çevrilmeyebileceğinden endişe duyduklarımı kendim çeviriyorum ama öylesi de pek fazla çıkmıyor. Adığecenin, edebiyatın bugünü ve yarını İlginç bir edebiyatımız olmaya başladı, güçlü, genç yetenekler katılıyor aramıza, ama birçoğu rusçaya yöneliyor. Bu üzücü elbette ama, neylersin... Edebiyatımız daha iyi olacak, bundan hiç kuşkum yok. Dilimiz güç bir dönemeçte. Öyle ya, tamamı yüzbini geçmeyen bir halkın dilini koruması kolaymı! Her şeye karşın, çok büyük bir engel çıkmadıkça bu halk dilini kaybetmeyecek. Yeni başka ürünler verilmese dahi, bugüne değin Adığece olarak anlatılmış olanlarla –Nart destanları, halk söylenceleri, ağıtlar, kahramanlık şarkıları vb. Tanrının kendilerinden beklediklerini başarmış sayılabilirler, kaldı ki ben O'nun bizi tümüyle terketmiş olduğuna inanmıyorum. Adığe halkının bugünü, yarını Adığe halkının beyni ve gönlüyle kararlı biçimde uzun yıllar yeniden kendisini eğitmesi ve yetiştirmesi gerekiyor. Günümüz dünyasında büyük ulusların eriştiği kabul edilen başarılar içinde, geçmişte Adığe halkının ürettiklerinin de payı var elbette, ama artık bunu bugün kim takdir edebilir, değerlendirebilir?! Bugün artık her ulus, kendi yaşamını kendi kuruyor ve koruyor. Sayıca çok az bir halkız; bu yüzden bilimde, sanatta, politikada, her alanda başarabildiklerimiz de az, ulusal duygu, düşünce ve anlayışların sönme tehlikesi de yok değil. Ama bence Adığe halkı, pekçok şeyi başarabilecek, pek çok şeyin üstesinden gelebilecek biçimde yaratılmış bir halktır. Kendisini pek çok güçlüğün, zorluğun beklediğini bilmekle birlikte O'na güveniyorum ve umudumu hiç yitirmiyorum. Halkın büyük bölümü Anayurt dışında. Onlara mesajınız? Anayurduna dönebilecek durumda olanlar ilk fırsatta dönsünler, en önemlisi ve en doğrusu budur. Bugün dönebilecek durumda olmayanlar da, bulundukları yerlerde dillerini ve kültürlerini koruyabilirlerse, ulusal kimliklerini unutmazlar ve bir gün onlar da Atayurtlarına kavuşabilirler...  +''+Kaffed

Küçük Karikatürist Ödüle Doymuyor

O, henüz 12 yaşında ama Karikatürde bugüne kadar sekiz tane ödül kazanmış. Üstelik ödüllerinin pek çoğunu yaşıtları, akranları ile yarışarak değil; ağabeyi, amcası hatta dedesi taşındakilerle girdiği yarışmalarda elde etmiş. O'nun için herşey Karikatür. Halen Samsun Gazi İlköğretim Okulu 6. Sınıfında okuyor. Diğer derslerinde de başarılı. Öğretmenleri tarafından takdire değer bir öğrenci. Turhan Selçuk, Bedri Koraman, Semih Balcıoğlu ve Necmi Rıza Ayça gibi Türkiye Karikatürünün duayenlerince de "çok yetenekli bir çizer". +''+ Aslen Sinoplu Beçiyko Aytek Yıldırım'dan kendisini tanıtmasını istedik ve Karikatür üzerine konuştuk. Sevgili Aytek, öncelikle seni başarıların nedeniyle kutluyoruz. Peki, Aytek Yıldırım kimdir dersek bize neler söylersin? Ben 9 aralık 1989'da Samsun'da dünyaya gelmişim. Sinop'un Bektaşağa Köyü nüfusuna kayıtlıyım. Çok küçükken çizmeye başlamışım. Babamın eve getirdiği günlük gazetelerde boş bulduğum yerlere çizmekle başladı benim Karikatürcülüğüm. 1994 yılı yazında Sinop'ta tatilde iken bir vesile ile babam beni ünlü karikatürcülerden Necmi Rıza Ayça ve Muhittin Köroğlu ile tanıştırdı. Onlar benim çizgilerimi çok beğendiler ve beni Karikatürcüler Derneğine "en küçük torun" diye kaydettiler. Ondan sonra bana düzenli olarak derneğin bültenlerini, yayınlarını gönderdiler. Açılan Karikatür Yarışmalarına katılmam için teşvik ettiler. Derken ben 6 yaşımdayken katıldığım bir yarışmada 236 karikatürcü arasında Jüri Özel Ödülüne değer görüldüm. Yarışmanın konusunu da hiç unutmuyorum "Sigara ve Sağlık" idi. Toraks Derneği düzenlemişti. O yarışmadan bana 5 milyon para ödülü ve plaket geldi. Derken yarışmalar birbiri peşi sıra devam etti. Peki sevgili Aytek, seni Karikatür çizmeye iten şeyler neler oluyor, neleri çiziyor , neleri çizmekten hoşlanıyorsun mesela? Şimdi bunu söylediğim zaman bazılarına garip gelebiliyor, ama ben her şeyi karikatür görüyorum dersem inanır mısınız? İnsanların tuhaflıkları, çevreye saygısızlıkları, kurallara uymayıp uymayanlardan şikayet etmeleri, ne bilim sigara içmeleri, içki içmeleri, TBMM'de kavga etmeleri, televizyonlarımızdaki programlar, velhasıl yaşamımızın her bir parçasından mutlaka çizilecek bir şeyler görüyorum. Hayvanları çizip konuşturuyorum. Karikatür sanatçılarının çıkarttıkları albümleri ediniyorum. Onların neleri nasıl çizdiklerini takip ediyorum ben suç işleyip yargı tarafından suçlu oldukları kanıtlanan kişilerin affedilmelerini istemiyorum mesela. Sanata ve sanatçıya değer verilmediğini görüyorum ve onun için de üzülüyorum. Sevgili Aytek, senin çizimlerinden etkilendiğin usta karikatürcüler vardır mutlaka. Bundan söz edebilir misin biraz da? Elbette. Benim Necmi Rıza Dede, Muhittin Köroğlu Amcalar ile tanışmamın ardından çok büyük bir güven duydum. Turhan Selçuk'a mektup yazdım. Semih Balcıoğlu'na mektup yazdım. Sağ olsunlar, onlar benim mektuplarıma cevap verme büyüklüğünü gösterdiler. Dedim ki o zaman kendi kendime, " Aytek, büyük sanatçı demek böyle oluyor". Onların bu incelikleri ve bana verdikleri güveni asla unutamam. Sonra Semih Poroy gibi çok değerli karikatürcü amcam. Bedri Koraman'ın sıcak ilgisini unutamıyorum. Ben daha çizgilerimde kimin etkisinde kalıyorum bilmiyorum. Karikatür Sanatçılarının tümünü beğeniyor ve seviyorum. Tan Oral, Oğuz Aral, Salih Memecan, Ferruh Doğan var mesela. Sekiz ödül kazandığını söylemiştin. Bunları nerelerden kazandığını da biliyor musun? Çünkü yaşına göre oldukça çok sayılabilecek ödüller kazanmışsın. Evet ben de zaman zaman bu yaşta bu kadar ödül kazanmama hayret ediyorum aslında ben yarışmacı bir ruha sahibim ama ödül alabilmek düşüncesiyle bu yarışmalara katılmış değilim. Kendimi geliştirmek, yeni ufuklar bulmak istiyorum. Benim ikinci ödülüm Bursa Rotary Kulübü'nün düzenlediği Cemal Nadir Güler "Amcabey" yarışması. Sonra Türk Standartları Enstitüsü'nün bir yarışması. Daha sonra Olimpiyat Komitesi'nin Fair Play yarışması, Diş Hekimleri Odası'nın Diş Sağlığı yarışması, Arhavi Belediyesi'nin düzenlediği Yöremiz yarışması, Gazi Belediyesi'nce düzenlenen Çevre konulu yarışmalar ile bir kurum tarafından etkinlikte Samsun'da Karikatür'ün 2000 Yılı Sanatçısı ödülünü aldım. Benim bir de şiir yarışmalarında birincilik ödülüm var. Öğretmenler için bir şiir yazmıştım. Yarışmak niyetim yoktu. Şiirimi yayınlayan gazetede birinci olduğumu öğrendim. Siz sormadan ben söyleyeyim; Karikatür Oskarı denen Nasreddin Hoca Yarışmaları'nda ödül almayı, uluslararası yarışmalarda iyi işler yapmayı isterim tabi. Ben Nart Dergisi'ni Kafkas Derneği'ne gittiğim zamanlar okuma imkanı bulabiliyorum. Derneğin Sinop Şubesi'nde çocuk ekibinde çalıştım. Seni yeterince tanıdık sevgili Aytek, bundan sonraki amaçların, hedeflerin neler? Ben öncelikle iyi bir öğrencilik yaparak mimar olmayı, sonra da ünlü bir karikatürcü olmayı düşünüyorum, ama gerçekleştirebilecek miyim zaman gösterecek. Bunun için çok çalışmam gerektiğini de biliyorum. Karikatür çizerken dinleniyorum. Sponsor bulabilirsem bir albüm çıkartmayı çok istiyorum. Kısa vadedeki arzum albüm çıkartabilmek. 500'ü aşan karikatürlerimden oluşacak bir sergi açmak da başka bir arzum. Aytek Yıldırım ile söyleşimiz böyle noktalandı. Kendisine başarılarının artarak sürmesi dileklerimizi söyledik. Gurur duyduk. +''+Aytek Yıldırım

Bir Usta Halk Sanatçısı: Ğuçe Zamudin

Zamudin Ğuçe bir usta halk sanatçısı. Rusya Federasyonu Sanatçılar Birliği Üyesi. Aynı zamanda Kuzey Kafkasya'da tanınmış bir araştırmacı. Eski Adığe Hasırı "P'uable", Adığe Flütü "Kamıl", Adığe Kemençesi "Şçe'pşın" gibi ulusal müzik enstrümanları yapımında ustadır. Z. Ğuçe Adığe ulusal el sanatları alanında çalışanların en ustalarındandır. Çok sayıda Etnoğrafik araştırmalar yaparak zengin bir koleksiyon oluşturmuştur. 1990 yılında "Adığe Hasır Sanatı" adlı kitabını yayımlamıştır. +''+ Z. Ğuçe 15 yıldır, kendi olanaklarıyla oluşturduğu sergi salonunda ziyaretçilerini kabul etmekte ve onlara Adığe el sanatları ve müzik aletleri hakkında bilgi vermektedir. Z. Ğuçe atölyesinde öğrencilerini eğitirken aynı zamanda onların sağlam bir Adığe kimliği kazanmalarına da özel önem vermektedir. "Hasır "P'uable" ulusun damgası. Dünyaya Adığeleri anlatan önemli bir el sanatımız. Işık ve insan bileşkesinin en güzel şekillendiği sanat. Kamıl ve Şçe'pşın Adığe ruhunu yansıtan iki unsur. Ta derinden gelen benzersiz duyguları seslendiren ulusal müzik aletlerimiz. İnsanı çok derin düşüncelere götürüyor, etkiliyor, büyülüyor. P'uable, Kamıl ve Şçe'pşın ne acıdır ki gittikçe yok oluyorlar. Ama ulusumuzu anlatan, kökleri koruyan yine onlar. Onlar yaşamalı, yaşatılmalı. Günlük hayatımızın içinde bizimle olmalı" diyor Ğuçe Zamudin. "Puble, Kamıl, Şçe'pşın'ın 21 yıldır bende uyandırdıkları düşüncelerin, duyguların peşindeyim. Geçmişin değerlerini yok olmaktan kurtarıp geleceğe aktarabilmek benim bütün mücadelem. Özel uzmanlık alanım olan "P'uable" üzerine bir kitap yazdım. Gazete, radyo, televizyon aracılığı ile insanlara bildiklerimi aktarıyorum. 1985 yılından bugüne Adığe ve Kabardey'de P'uable üzerine çok sergiler açtım. P'uable, Kamıl, Şçepşin konularında genç öğrencilere eğitim veriyorum. Gençlerimizin ilgisi az üzülüyorum. Atölyem ve sergi salonum sürekli halka açık. Ayrıca okullarda da sergiler düzenliyorum. Ulusal ruhu Yaşayan herkesi sergilerime davet ediyorum." diye tamamlıyor sözlerini Ğuçe Zamudin. Dil, kültür, sanat bir halkın var olmasının, geleceğe taşınmasının en temel kurallarından. Bizi biz yapan bütün değerlerimizi yaşatmak için uğraş verenlerin başında geliyor, Z. Ğuçe. Dilimizi, kültürel değerlerimizi, sanatımızı, halk oyunlarımızı, tiyatromuzu yani bizi yaşatmaya çalışan Adığeleri saygı ile selamlıyorum. Ğuçe Zamudin'in Sergileri 1982 SSCB'nin kuruluşunun 60. yıl sergisi 1982 Sovyet Sendikalar Birliği 18. yıl Kongre Sergisi 1983 Genç Sanatçılar Birliği ilk belgesel sergisi 1985 Uluslararası İzmir Fuarı Sergisi 1985 Maykop ve Nalçık'ta kişisel sergiler 1987 Maykop'ta Rusya Gençliği sergisi 1987 Adığe Sanatçıları Sergisi 1988 Adığey'de Sanatçı ve Zaman Sergisi 1988 Sohum'da Adığe Sanatçıları Sergisi 1990 SSCB Halk Sanatları Sergisi+''+Yediç Mehmet

Avrupa Birliği ve Sivil Toplum Örgütleri

1962 yılında Ankara'da doğan Sayın Zafer Ali Yavan Ankara Anadolu Lisesini bitirdikten sonra lisans eğitimini ODTÜ Yöneylem ve İstatistik bölümünde, yüksek lisans eğitimini Salford University - İngiltere'de tamamladı. Daha sonraları University of Pennsylvania-ABD'de makro ekonometrik modelleme üzerine profesyonel çalışmalar gerçekleştiren Yavan, çalışma hayatına DPT Ekonomik modeller dairesinde 1986 yılında uzman yardımcısı olarak başladı. Çeşitli DPT birimlerinde çalıştıktan sonra 1997 yılında Ekonomik Modeller Dairesi başkalığına atandı. 2000 yılından bu yana TÜSİAD'ın (Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği) Ankara Daimi Temsilciliği görevini sürdürmektedir. Ulusal ve uluslararası dergilerde, makro ekonomi, ekonomik modellenme ve zaman serisi ekonometrisi üzerine yayınlanmış makaleleri bulunan, ODTÜ ve Ankara Üniversitesi'nde ekonometri ve makro ekonomi dersleri de veren Zafer Ali Yavan evli ve bir çocuk babasıdır.p> +''+ Yoğun çalışma temposunda bizleri kırmayarak bize zaman ayıran Sayın Zafer Ali Yavan ile AB uyum yasaları, Türkiye'nin bu süreçte gelmiş olduğu nokta, bu gelişmelerin sivil toplum örgütlerini nasıl etkileyeceği ve şu sıralarda dünyanın en önemli gündem maddesi olan muhtemel Irak operasyonu hakkında kısa bir söyleşi yaptık.p> Sayın Yavan, TÜSİAD'ın yapısını ve faaliyetlerini kısaca anlatır mısınız?p> 1971 yılında dernekler kanunu esasına göre kurulmuş olan TÜSİAD, tüm sektörlerden yaklaşık 500 üyesi olan, kamu yararına çalışan, temsil gücü oldukça geniş bir dernektir. Üye firmaların yarattığının Katma Değer Türkiye'de yaratılan Katma Değerin %70'ni oluşturmaktadır. Türkiye'deki dış ticaret hacminin, kayıtlı istihdamın ve kurumlar vergisinin önemli bir bölümü TÜSİAD üyeleri tarafından karşılanmaktadır. TÜSİAD'ın faaliyetlerini iki temel kolana ayırarak incelemek gerekmektedir. Bunlardan biri insan hakları kapsamında demokratik standartların yükseltilmesi diğeri ise piyasa ekonomisinin tüm kurum ve kurallarıyla çalıştırılması ve kurumsallaştırılması. Bu ilklerden ödün vermeksizin çalışmalarını sürdüren TÜSİAD bu kapsamda tüm faaliyetlere ve etkinliklere açıktır. TÜSİAD, son 5 yıl içinde dikey (sektörel) ve yatay (bölgesel) anlamda derinleşme eğilimindedir. Sektörel derinleşme çalışmalarında profesyonel sektör dernekleri olan, makine imalatçıları derneği ve otomotiv üreticileri derneği gibi kuruluşlarla birlikte TÜSİAD koordinasyonunda bir platform oluşturulmuştur. Bu sektörel alanda bir ek faaliyet niteliğindedir. Bölgesel anlamda derinleşme de ise SİAD adı verilen, yaklaşık 50 tane yöresel sanayici ve işadamları derneğinin birlikte kurduğu bir platform bulunmaktadır. Bu iki derinleşme çerçevesinde, AB uyum yasaları sürecinde dernekler kanununda yapılan değişiklik sonrasında TÜSİAD da federasyonlaşma ve sonrasında da konfederasyonlaşma yoluna gidilebilir. Bununla ilgili bazı çalışmalar sürdürülmektedir. TÜSİAD, tüm sivil toplum örgütleriyle ülkesel bir farklılık gözetmeksizin ilişkidedir. Örneğin İnsan Hakları Yüksek Danışma Kurulu üyesidir. Bu kurumda, İnsan Hakları Derneği, Türkiye İnsan Hakları Vakfı gibi kuruluşlarla birlikte, insan hakları ile ilgili tüm alanlarda düşünce ve yayın üretmek için tüm faaliyetlerine katılmaktadır. Öte yandan AB kapsamında UNICE(AB İşveren Federasyonu) üyesidir. 1981'den bu yana AB de meşruiyetini ispatlayabilen tek işveren federasyonudur. Dolayısıyla bu, Türkiye açısından önemli bir temsildir. UNICE sayesinde AB uyum sürecinde önemli bir lobi faaliyeti gösterilmiştir. Türkiye AB'ne aday statüsünde olup UNICE üyesi tek ülkedir. Bu üyelik Türkiye-AB ilişkilerinde son derece etkili kullanılabilmiştir ve bu ilişki hala devam etmektedir. AB içinde ya da dışında bulunan tüm ülkelerdeki UNICE benzeri kurumlarla ilişki içinde olan TÜSİAD, bu kuruluşlarla bir araya gelip Türkiye'nin dış ticareti ve dış politikası konularında fikir alış verişi yapmaktadır. Türkiye içinde de bazı kurumlarla daha yakın ilişkilerimiz olmaktadır. Örneğin TİSK (Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu) ile, çalışma hayatını ilgilendiren konularda sıklıkla bir araya geliyoruz. İş güvencesi İş Kanunun yeniden ele alınması gibi konularda veya çalışma hayatıyla ilgili AB direktiflerinin uygulanması konularında bir araya gelmekteyiz. Yatırım ortamının iyileştirilmesi konularında ise TOBB (Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği) veya YASED (yabancı Sermaye Derneği) gibi kurumlarla bir araya gelerek bazı faaliyetleri yürütüyoruz. AB-Türkiye ilişkilerini TÜSİAD çerçevesinde değerlendirir misiniz? p> Bugün itibariyle Türkiye-AB ilişkileri perspektifini en son imzalanan Kopenhag zirvesi belirledi diyebiliriz. 12 aralık 2002 tarihinde başlayıp 13 Aralıkta tamamlanan zirvede, Aralık 2004, AB konseyi tarafından değerlendirilerek müzakerelerin başlayıp başlamayacağının kesinleşeceği tarih olarak kararlaştırıldı. Dolayısıyla Türkiye'nin önünde yaklaşık 20 ay gibi bir süre var. Bu süre içinde 3-4 başlıktaki eksik yasama boşlukları doldurulacaktır. Siyasi kriterler bazında AB'nin Türkiye'den beklediği en büyük girişim, karar süreçlerinde ordunun ve askerin yerinin ne olacağının belirlenmesidir. Bunun dışında belirlenen siyasi kriterlerin önemli bir bölümü aşılmıştır. Ölüm cezası, kültürel haklar, MGK ile ilgili anayasal / yasal düzenlemeler, Türk Ceza Kanunun 312-159 düzenlemeleri, bunlarla ilgili yönetmelikler ve uygulamalar gibi konularda önemli mesafeler kat edilmiştir. Önümüzdeki dönem bu gerçekleştirilmiş yasal düzenlemelerin uygulama performansı ve Türk Silahlı Kuvvetleri'nin kanun süreçlerindeki yerinin tekrar gözden geçirilmesi gibi konular AB gündeminde olacaktır. Bu konularda hükümetin uygulamalarını TÜSİAD olarak yakından izleyeceğiz. Öncelikle Türk Ceza Kanunu değişikliklerin uygulanması konusunda yakın bir takip yapmayı hatta bununla ilgili bir model geliştirmeyi düşünüyoruz. Her yıl AB komisyonu tarafından yayımlanan ilerleme raporundan makul bir süre önce, bu rapora girmesi muhtemel konularda bir ön değerlendirme yapıp ilgili kamu otoriteleri ile görüşüp o konularda belli bir ilerleme sağlanıp sağlanmayacağı konusunda fikir alış verişi yapmayı düşünüyoruz. Dolayısıyla ilerleme raporu yayımlanmadan önce yeterince uyarıda bulunmuş olmak ya da ilgili otoriteye değişiklik yapabilecek bir zaman verebilmek önemli. Ama unutmamak gerekir ki 2003 ilerleme raporu müzakerelerin başlaması için bir anlam taşımayacak Kopenhag Zirvesi'nde alınan karar uygulanacaktır. Gümrük Birliği, işin ticaret ve iktisadı boyutunu şekillendiren bir ilişkidir. Aslında Türkiye Gümrük Birliği kapsamında üstüne düşenleri tamamlamış durumda değildir. Gümrüklerin indirimi konusunda pek bir problem bulunmamaktadır ama bazı yasal düzenlemelerde teknik mevzuata ve ekonomik yapısal forma yönelik bazı değişiklikler yapılmalıdır. Örneğin tekel anlayışının hala sürmesi gibi. Bu konuda sektörel bağlamda ek düzenlemeler yapılıp Gümrük Birliği tamamlanmalıdır. Aynı zamanda mal ve hizmet standartları konusunda da bir takım eksiklikler bulunmaktadır. Bunlar her sene yapılan GB AB ortak komitelerinde tespit ediliyor fakat Türkiye bu konuda yeterince hazır değil. Tüm bu arka plan çerçeveye rağmen AB ile olan ticari ilişkilerimiz derinleşerek büyümektedir. GB den bu yana Türkiye'nin ciddi kayıplara uğradığı yorumlarına katılmıyoruz. Aksine ticaret hacminde önemli olumlu gelişmeler olduğunu, ticaret kalitesinin arttığını, ticaretin giderek piyasa ekonomisi bağlamında yapıldığını, buna da GB nin yardımcı olduğunu düşünüyoruz. Biraz önce belirttiğim eksikliklerin tamamlanmasını takiben ticaretin daha sağlam temellere oturacağını da düşünüyoruz. Kıbrıs sorunun çözümü için atılacak adımlar neler olmalı ve Türkiye'ye, Kıbrıs sorununa etkileri nelerdir? p> Kıbrıs konusu zaman zaman Türkiye AB üyeliği ile ilişkilendiriliyor. Oysaki bu, doğrudan ilişkisi ve katılım ortaklığı belgesinde bir üyelik kriteri olmayan bir konudur. Aslında bu sorunun çözümü Türkiye'den çok AB yi ilgilendirmektedir. Çünkü Kıbrıs'taki sınır problemi, Rum-Türk ilişkisi problemi bir şekilde hal edilmez ise AB sağlıklı bir genişleme yapamayacaktır. Üzerinde sayısız uluslar arası antlaşma olan bir toprağın, tanımlamakta zorluk çektiği bir yapının AB ye girmesi söz konusu bu yüzden de bu sorunun çözülmesi en çok AB için önem taşımaktadır. Ancak Türkiye-AB perspektifi olmasa da çözülmesi gereken önemli bir problem olarak gördüğümüz Kıbrıs sorununun çözümü için, TÜSİAD olarak gündemde olan 2. Kofi Annan Planının müzakere edilebilir olduğunu düşünüyoruz. Elbette ki bu planda KKTC'nin gündeme getirdiği kabul edilemez haklı noktalar da bulunmaktadır. Ama bunlarda da görüşmeyle bir uzlaşım noktası bulunabileceğine inanıyoruz. Hükümetin bu konudaki politikası son derece sağlıklı çözüme yönelik bir girişim içinde. Bu çerçevede Kıbrıs konusunda hükümeti destekliyoruz. Konunun çözümü için verilen son tarih olan 28 Şubattan önce Kıbrıs'la ilgili bir çözüm taslağının çıkmış olması gerekiyor. Bu dönemde bir garantör devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti üzerinde çok ciddi sorumluluklar var. Aynı zamanda Yunanistan, İngiltere ve Kıbrıs'ın her iki kesimi için de benzer sorumluluklar bulunmaktadır. Kıbrıs sorununun çözülmesi hem AB ilişkilerini daha net bir yere taşıyacak hem de Türkiye'nin üzerinde kalan bu tanımsız durumun ortadan kalkması sağlanmış olacaktır. Kıbrıs, Türkiye Cumhuriyeti dışında hiçbir ülkenin tanımadığı şekilde ticarete kapalı bir alandır. Orada yaşayan insanlar bu şartlar altında yaşamaya mahkum edilmemeliler ve bu konuda en kısa zamanda çözüme ulaşılmalıdır. Muhtemel Irak savaşının Türkiye'ye ekonomik anlamda etkileri neler olacaktır ve bu etkinin en aza indirilmesi için alınması gereken önlemler nelerdir?p> Irak, neredeyse 24 aydır ABD'nin gündeminde olan bir konudur. Türkiye, Irak'la sınırdaş olması nedeniyle, Kuzey Irak'taki tarihi ve kültürel ilişki içinde bulunduğumuz halklar (Türkmenler ve Kürtler) ve geçmişte olduğu gibi sınırda oluşması muhtemel terör bağlantılı faaliyetlerle karşılaşma riskini ortadan kaldırmak için kendini bu gündemin içinde bulmuş durumda. TÜSİAD olarak bu konuda doğrudan yönlendirme yapabilecek bir pozisyonda değiliz. Ancak geçtiğimiz haftalarda hükümetin Irak konusunda karar verme aşamasında olması gerektiğini, bir kararsızlık görüntüsünün uluslar arası çevrelerde yanlış anlaşılabileceği endişesine kapıldık ve bunu dile getirdik. İnsan Hakları ve demokratik standartlar konusunda hassas olan TÜSİAD bazı çevrelerce savaş yanlısı olarak suçlandı ancak bizim üzerinde durduğumuz olay savaş konusunda hükümetin bir netlik kazanmasıydı ve TBMM'ye verilen teklifle bu netliğin sağlandığı görüldü. Ancak bizim öncelikli düşünmemiz gereken nokta dolaylı etkisi 1 yıl devam edecek olan bir operasyon olması sonucunda Türk ekonomisine olacak etkisinin ne olacağıdır. Bu konuda çeşitli hesaplar yapılmakta ve biz de üyelerimizle çeşitli sektör kuruluşlarıyla bir araya gelip değerlendirme yapıyoruz. Ortaya çıkan tablo iktisadi olarak yıllık 20 milyar $ gibi bir kayba yol açacağına işaret ediyor. Ancak savaşın dolaylı etkisi daha fazla sürer ise bu rakam artacaktır. Eğer Türkiye ABD ile paralel bir pozisyon alacaksa bu hasarın ABD tarafından karşılanması gerekmektedir. Çünkü bu açığın bir kredi veya yurt içi tasarrufla karşılanması mümkün değildir. Zaten son derece hassas ve kırılgan iktisadi program üzerinde devam eden Türkiye herhangi bir dışsal etki olmasa bile bir iki yıl risk altındaydı. Bu hassasiyet üzerine bir de Irak olayı geldiği için savaşın hasarının mutlaka telafi edilmesi gerekmektedir. Türkiye ister direkt asker göndersin isterse ABD askerlerinin geçişi için topraklarını kullandırsın gündeme gelecek olan maliyetin, ABD tarafından ortak bir şekilde telafi edileceğinin dış finans çevrelerine duyurulması gerekmektedir. Aksi taktirde %10 Euro tabanlı borçlanabildiğimiz rakamın iki katına çıktığını göreceğiz ki bu uygulama programın hemen çökmesine neden olacaktır. Böyle ağır bir reçete etrafında toplumu yeniden birleştirme şansı yoktur. Bizim aldığımız duyumlara göre ABD bu 20 milyar $ lık maliyetin bir kısmını hibe edeceğini söylemiş. Geri kalanı için de bir formül bulunmalıdır. Bununla ilgili olarak şu ana kadar ulaşan bilgiler bir koşullu kredi, stok veya rezervin Türkiye'ye açılacağı, savaşla ilgili maliyetlerin ortaya çıkması durumunda Türkiye'nin bu rezervlerden kaynak kullanabileceğinin kamuoyuna açıklanacağı söyleniyor. Bu olumlu bir gelişme olur. AB uyum yasaları sürecinde çıkartılan "anadil eğitimi" yönetmeliğinde çıkan bazı aksaklıklar konusunda ne gibi girişimlerde bulunulabilir?p> Ana dilin eğitimi konusunda AB uyum yasaları çerçevesinde çıkartılan yönetmeliklerin uygulanmasında çıkan aksaklıklar incelenecektir. Türkiye'de bireysel ve kolektif hakların geliştirilmesine yönelik yasama düzenlemesi yapıldıysa bununla ilgili performansı biz de izleyeceğiz ve uyarıda bulunacağız. Uygulamanın daha kaliteli olması ve hedeflerine ulaşması için gerekli uyarıları ve baskıları oluşturmamız gerekiyor. Gereksiz olarak oluşmuş toplumsal basınç yönetmeliğin uygulanmasında bazı pürüzler yaratır. Bu basıncın zaman içinde kaybolacağını ve pürüzlerin ortadan kalkacağını düşünüyorum. [Guşef Yançatoral - Sine Göksoy]p>+''+Zafer Ali Yavan

Örnek İş Adamı: Dzibe Muzaffer

Düşünen beyin, inanan yürek, güvenen bilek ve dayanışma ÖRNEK İŞ ADAMI : DZIBE MUZAFFER ÖRNEK SANAYİ MODELİ : ELİMSAN DZIBE Muzaffer , bizden biri; gelişmiş bir gözlem, analiz ve sentez yeteneğine sahip, yaratıcı, atılımcı, yürekli, kararlı, mücadeleci örnek bir "İnsan", bir "Çerkes", bir "yurtsever iş adamı ve sanayici". +''+ Yalnızca iki kez görüşme olanağı bulabildim kendisiyle. Keskin zekası, geniş kültürü, analitik düşünce yapısı, aslını inkar etmeyen dürüst ve sağlam kişiliği hemen seziliyor. Etnik kökeni ile fiziksel ve sosyal çevresini gerçekçi bir biçimde dengeleyebilmiş DZIBE Muzaffer, hem "Adıge", hem de yurtsever bir "Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı". "Adıge Makh/Adıge Sesi" gazetesi Genel Yayın Yönetmeni KHUYEKHUE Asfar ile birlikte yaptığımız ilk görüşmemizde çizdiği tablo, onun bu yapısını ve niteliklerini açıkça ortaya koymuştu. Anayurt Kafkasya'ya, özellikle de Adıgey Cumhuriyetine yönelik söyleşimizde içerik ve öz olarak şöyle bir değerlendirme yapmıştı: "Rusya ile Türkiye coğrafi olarak birbirine çok yakın iki komşu ülke, sınırdaş. Ama arada, dar fakat derin bir uçurum var. Uçurumu doldurup kapatmak hem çok zor, hem de çok uzun zaman gerektirir. Oysa uçurumun üzerine bir köprü kurulabilir ve uçurum engeli bu köprüyle aşılabilir. Bu çok daha kolay ve pratiktir. Bunun için gerekli her türlü imkan da vardır. Rusya ile Türkiye arasında köprü olmak, Adıgelerin işi ve görevidir. Her iki ülkede önemli ve etkili bir Adıge varlığı mevcuttur. Rusya'da Adıgeler, sayıca az ama Federe Cumhuriyetler biçiminde örgütlü; Türkiye'de de örgütlü değil ama sayıca çok, uyumlu, yetenekli ve etkili. Her iki ülkede diğerinde bulunmayan/az bulunan ve talep edilen zenginlikler, ürünler var. Her iki ülkenin temel unsurlarından olarak Biz Adıgeler, bunların neler olduğunu ortaya koyabilir, ihtiyaç noktalarına ulaştırılmasını sağlayabilirsek köprü görevimizi yerine getirmiş oluruz. Bunu yapabiliriz. Bunun için örneğin; Adıgey Cumhuriyeti'nde ciddi bir sanayi fuarı oluşturabilir, bunu periyodik olarak yinelemek suretiyle gelenekselleştirebiliriz. Bu fuarda hem Türkiye, hem de Rusya ürünlerini sergileyebilirler. Firmalar bağlantılar kurabilirler. İlişkiler zamanla ticari ve sınai işbirliğine dönüştürülüp geliştirilebilir. Bu, hem Rusya'nın, hem Türkiye'nin, hem de Adıgelerin, kısaca herkesin yararınadır. İki ülke arasındaki ekonomik ilişkilerin gelişmesi, her iki ülkenin kalkınmasına, zenginleşmesine önemli katkılar sağlar. Kültürel, sosyal, siyasal ilişkileri de geliştirir. Böylece aradaki uçurum da yavaş yavaş kapanabilir. Adıgelerin yararı da daima iki ülkenin yakınlaşmasında, ilişkilerinin gelişmesindedir. Tarihin bize yüklediği bu köprü olma görev ve misyonunun bilincinde olmalı ve gereğini yerine getirmeliyiz." Bu kısa söyleşide de görüldüğü gibi DZIBE Muzaffer, tanı ve çözüm önerileriyle hem birey olarak mensup olduğu etnik kimliğin, Adıge halkının, hem de kişiliğini oluşturan fiziksel ve sosyal çevrenin, yaşadığı ülkenin yarar ve çıkarlarını bir arada ele almakta ve gözetmektedir. Aslında bu yaklaşım, genel Çerkes karakterini, Çerkes halkının etno-genetik yapısını yansıtmaktadır. Çerkes kökenli ve Çerkes terbiyesi almış bir insan, önce "birey"dir, kendine, kişiliğine güvenir ve değer verir. Kendisinin böyle bir değer olmasında payı ve etkisi olan herkesi ve her şeyi; ailesini, akrabalarını, yakın ve uzak çevresini daima düşünür ve takdir eder. Onuruna düşkündür. Kişiliğine ve saygınlığına en küçük bir zarar gelmemesi için özel bir özen ve çaba içindedir. Kimseye haksızlık etmez. Dürüstlükten ayrılmaz. Başkalarının ne diyeceğine büyük önem verir. Yüzünün kara çıkmasına, adının karalanmasına neden olabilecek tutum ve davranışlardan özenle kaçınır. Böyle bir kişilik ve etno-genetik yapı doğal olarak başarıyı da beraberinde getirir. DZIBE Muzaffer ve ELİMSAN bunun en açık ve çarpıcı örneğidir. Söylem ve eylemlerinden açıkça görülmektedir ki DZIBE Muzaffer, hem belirttiğimiz bu "Çerkes" yapısını, hem de Tarih ve Devlet Felsefesinin babası sayılan ünlü düşünür İbni Haldun'un (1332-1406) "Asabiyet (Toplumsal Bağlılık ve Dayanışma)" teorisi olarak bilinen devlet ve yönetim kuramını adeta kendi yaşam pratiğinde somut olarak örnekler gibidir. DZIBE Muzaffer, içinde yaşadığı koşullar nedeniyle anadilini öğrenememiştir ama aslını, kökenini asla unutmamış, onu hep önemsemiş, özel bir onur kaynağı olarak korumuştur. Mensup olduğu aile ve ulus bireyleri ile sağlıklı bir diyalog ve dayanışma içinde olmaya özen göstermiştir. Öyle anlaşılıyor ki; yalnızca bununla da kalmamış, sanki; "Madem ki ben DZIBE ailesine ve Adıge halkına mensup bir insanım; öyleyse mutlaka başarılı olmalıyım, ailemin ve halkımın yüzünü daima ağartmalıyım; lafta değil, işte önder olmalıyım" diye düşünmüş, bunu bir yaşam ilkesi edinmiştir. Gerçekten de DZIBE Muzaffer gerek öğrenciliğinde, gerekse iş yaşamında bu ilkeye uygun davranmış; iyi insan, iyi Adıge, iyi yurttaş, başarılı ve yurtsever bir sanayici ve iş adamı olmayı başar-mıştır. DZIBE Muzaffer bu ilkeyi yalnız kendisi benimsemekle kalmamış, aynı zamanda ailesine ve çevresine de yansıtıp genellemeye çalışmış-tır. Akrabalar toplantısı adıyla bilinen gelenekselleşmiş aile ve akraba toplantılarını başlatan odur. DZIBE ailesinin ve akrabalarının katıldığı akraba toplantıları hemen her yıl tekrarlanmaktadır. Hemen her yıl hem Türkiye'de, hem Adıgey'de, Bazen de bunlardan birinde yapılan bu toplantılar, akrabaların tanışması, bağlılık ve dayanışma ruhunun gelişmesi bakımından son derece önemlidir, başka ailelere de örnek ve esin kaynağı olmaktadır. Aile onur ve gururunun özümsenmesi, akrabalar arasında karşılıklı güven ve dayanışma ruhunun gelişip güçlenmesi, ibni Haldun'un "Asabiyet" kuramına uygun olarak zamanla ulusal birlik ve bütünlüğe, sağlam ve etkili bir yönetim yapısına dönüşebilir. Esasen, (İbni Haldun'dan da önce, belki binlerce yıldır) Adıgelerde yaşanan "Xase" geleneği de bu anlayışa dayanmaktadır. Adıge geleneğinde mahalle, köy, bölge veya ülke düzeyinde önemli bir sorun ortaya çıktığında, her aile Thamatesinin (veya temsilcisinin) katılımıyla "Xase" (kurultay) toplanır. Sorun, demokratik biçimde, enine boyuna tartışılır. Her temsilci kendi ailesinin görüş ve eğilimlerini ortaya koyar. Kararlar genellikle ittifakla (bazen de çoğunlukla) alınır. Temsilcilerin aldığı kararlar ailelerini, dolayısıyla toplumun tümünü bağlar. "Xase"nin aldığı genel kararlar "Xabze" (töre, kural, yasa) niteliği taşıdığından, herkes tarafından her yerde özenle korunur ve uygulama yine herkes tarafından izlenir ve denetlenir. Doğal, toplumsal bir özdenetim (oto-kontrol) mekanizması vardır. Çünkü "Xabze"ye aykırı davranış, "Xase"ye, onu oluşturan aile temsilcilerine, dolayısıyla topluma karşı işlenmiş bir suç sayılır. Başka deyişle, herkesin katılımıyla alınan karara karşı gelmek, kişinin kendisine, ailesine, herkese ve topluma karşı gelmek demektir. Katılımcı demokrasiye, toplumsal dayanışmaya ve özdenetime, hele ulusal düzeyde, bundan daha güzel bir örnek bulunabilir mi? DZIBE Muzaffer, aynı zamanda, doğup büyüdüğü, kişiliğinin oluştuğu ülkenin yarar ve çıkarlarını özenle koruyan ve gözeten yurtsever bir sanayicidir. Türkiye'nin kalkınma çabalarına katkı amacıyla onun yü-rüttüğü çarpıcı mücadele, "3e" dergisinde (Enerji, Elektrik, Elektronik 3 e dergisi, Eylül 99, Sayı:64, ss.31-37) yer alan bir söyleşide ve 11 Ocak 2000 tarihli Sabah Gazetesi'nde, Yavuz Donat'ın Vitrin köşesinde dile getirilmiş ve kamu oyuna taşınmıştır. Burada anlatıldığına göre Muzaffer AVCI'nın mücadele serüveni özetle şöyledir: Muzaffer AVCI, yaratıcı zeka ve analitik düşünce yapısına sahip, parlak bir mühendis olarak birçok önemli kuruluşta görev yapmıştır. Dünyanın her yerinde en iyi işlerde, en iyi koşullarda çalışma olanağına sahiptir. Pek çok yabancı fir-manın ve markanın Türkiye temsilcisi, genel dağıtıcısı, ko-misyoncusu, (kendi deyimiyle plasyeri) olma olanağına da sahiptir. Ünlü bazı sanayicilerin yaptığı gibi Allah'ın suyunu şişeleyip satması da, Türk yoğurdunu yabancı etiketle pazarlaması da mümkündür. Ama o, yalnızca para kazanmayı, kendi refahını gözeten bir anlayışa sahip olmadığı, toplumsal makro hedefleri bulunan iddialı bir yurtsever olduğu için ELİMSAN'ı kurmak suretiyle zorlu bir yola girmeyi, bir serüvene girişmeyi tercih etmiştir. ELİMSAN, bir iddianın ürünüdür. Bu iddianın kaynakları ve çerçevesi şöyle özetlenebilir: İnsan, sahip olduğu imkan ve kabiliyetleri, yalnızca kendi yarar ve çıkarı için değil, olabildiğince geniş bir çevre (aile, akraba çevresi, toplum, ülke, insanlık) için değerlendirmeli, nicelik ve nitelik olarak yüksek düzeyde üretim, gönülden paylaşım ilkesini hayata geçirmeye çaba göstermelidir. Ona göre yalnızca kısa yoldan para kazanma, köşe dönme hesapları yapmak, asla soylu davranışlar değildir, yurtseverlikle de bağdaşamaz. Allah'ın suyunu şişeleyip satmak, Türk yoğurduna yabancı etiket yapıştırmak, ya da yatırım potansiyelini başka ülke insanlarına hizmet etme hedeflerine yöneltmek, esas olarak ülkeyi kalkındıracak işler değildir. Yabancıların sempatisine, insafına veya tercihine dayanan ürünler, her zaman elde kalma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Ülkeyi kalkındıracak asıl işler, ileri teknoloji üretimine dayalı yatırımlar ve ürünlerdir. Yabancıların da tercih etmek zorunda kalacakları ileri teknoloji ürünleridir. Toplumda siyasi kutuplaşmalar, ekonomik istikrarsızlığa yol açar. Yaratıcı, üretici yetenekleri duralatır, geriletir, köreltir. Kalkınmaya, gelişmeye zarar verir. Kutuplaşmamış, uzlaşma ve paylaşma kültürü gelişmiş, uyumlu bir toplum ve örgüt yapısı ise çok şeyi başarabilir. Ülkenin teknik kadrosu, aşağılık kompleksinden, kendini yabancı firmaların pazarlama elemanı veya teknisyeni gibi görme alışkanlığından kurtarıp, yeniden özgüvenini kazanırsa Türkiye, dünya ile yarışabilecek ürünler ortaya koyabilir. Ülkede böyle bir potansiyel vardır. Yöneticileri, iş adamları ve teknokratlarıyla ülke bu potansiyeli "nasıl olursa olsun, para kazanalım, yeter" mantığıyla heba etmemeli, yüksek hedeflere, ileri teknoloji üretimine yöneltmelidir. Ülkede üretilen ve geliştirilen ileri teknoloji, doğal olarak gelir düzeyini yükseltecek, toplumsal refahı da beraberinde getirecektir. ELİMSAN, bu anlayış ve yaklaşımlarla ülkede yeni bir model oluş-turmak iddiasıyla kurulmuş ve bunu başarmıştır. ELİMSAN, 1980 yılında Kocaeli'nde kurulmuştur. Üstelik devletten her ne ad altında olursa olsun, bir tek kuruş bile al-madan, herhangi bir teşvik, indirim, kredi vb. talebinde bulun-madan, tamamen kendi toplumsal bağlılık ve dayanışma anlayışı içinde oluşturduğu olanaklarla kurulmuştur. Belki en büyük sermayesi de budur; dürüst kişilik, toplumsal bağlılık ve dayanışma ruhu, bilgi ve deneyim, özgüven duygusu, çalışkanlık, inanç ve kararlılık... Bugün ELİMSAN, ürettiği ileri teknoloji ürünleri ve araştırmacı, geliştirmeci yapısıyla dünya çapında bir firma konumundadır. 20 yıl içinde Araştırma-Geliştirme (AR-GE) çalışmalarına ayırdığı maddi kaynak, on milyon Dolar düzeyindedir. Tam kapasiteyle çalıştığında, en az 50 kadarı Mühendis ve yüksek öğrenimli olmak üzere 300 kadar eleman istihdam etmektedir. İşletme ile personeli arasındaki ilişki adeta bir aile ilişkisidir. Böylesine dürüst, açık, dayanışmacı ve paylaşımcı bir anlayış egemendir. En büyük ve ünlü sanayicilerin işçilerini hemen kapı önüne koyuverdiği büyük kriz dönemlerinde bile ELİMSAN, işçisini en son işten çıkaran, hem de işten çıkarıp koyuvermeyen, onlarla ilgi ve ilişkisini kesmeyen, ilk fırsatta yeniden göreve çağıran, onlarla dayanışan bir firmadır. Devlete hiç yük olmadan, tamamen kendi olanaklarıyla kurulup istihdam yaratması, AR-GE çalışmalarında bile devlet katkısına talip olmaması, diğer temel anlayış ve ilkeleriyle ELİMSAN, kendi alanında (hatta belki tüm ülke genelinde bile) tek örnektir. ELİMSAN, esas olarak, 1950'lerden beri şekli, modeli pek değişmeyen "orta gerilim devre kesicileri" başta olmak üzere enerji dağıtım sektörü için birçok cihaz üretmektedir. Üstelik bu cihazlar, klasik örneklerine göre on kat daha üstün nitelikte, gelişmiş yüksek elektromanyetik sistemlerdir. Motor ve yay sistemiyle çalışan klasik cihazlar ancak 10.000 (on bin) açma-kapamayı garanti edebilirken, ELİMSAN'ın ürettiği elektromanyetik sistemli cihazlar en az 100.000 (yüz bin) açma-kapamayı garanti etmektedir. Üstelik bu cihazlar daha küçük hacimli, daha kullanışlı, yapısı ve teknolojisi itibariyle arıza yapma olasılığı çok daha az ve daha ekonomik cihazlardır. Dolayısıyla ELİMSAN'ın ürettiği yüksek teknoloji "devrim niteliğinde bir buluş" olmaktadır. Ne var ki ülkede kafalardaki zincirleri kırmak kolay değildir. ELİMSAN, araştırma-geliştirme (AR-GE) çalışmalarına verdiği önemle ve yukarıda açıklanan yaklaşım ve dayanışma ruhu ile kazandığı "devrim niteliğindeki" büyük teknolojik başarıyı ülke yöneticilerine bir türlü kabul ettiremez. Uzun ve kararlı mücadeleler sonucunda bir bakana kabul ettirmeyi başarır. Olay şöyle gelişir. 1992 yılında TEK ihalelerinde, yerli firmaların önünü tıkayan bir şartname değişikliği yapılır. "Ön yeterlilik" adı altında bir bürokratik baraj getirilir. Daha önce benzer malzemeler üretmemiş olmak, bu baraja takılmak için yeter nedendir. Böylece yerli firmalar, ihaleye bile alınmazlar. Çünkü aşılamayan bir büyük kompleks ve ön yargı egemendir ülkede: "Türk insanı bir şey üretemez, yapamaz". EİLİMSAN gibi yerli firmalar, yurtsever bir anlayışla, özgüven içinde yürüttükleri uzun ve kararlı çalışmalar sonucu aynı malzemeleri, hatta daha iyilerini üretmiş olsalar bile bunlar dikkate alınmaz. Yerli firmaların önü böylece kesilince dünya pazarını paylaşmış, rakipsiz kalmış yabancı tekeller, istedikleri gibi at oynatırlar. Yüksek maliyet faturalarını ise olayın bilincinde olmayan ülke insanı dışa bağımlılık, geri kalmışlık, yoksulluk, gelir adaletsizliği, yüksek enflasyon vb. olarak ödemek zorunda kalır. ELİMSAN, gazetelere ilan vererek, elektromanyetik sanayicilerini bu yanlış uygulamaya karşı tavır almaya, mücadele etmeye çağırır. Ne var ki, bu uygulamadan doğrudan zarar gören firmalardan bile ciddi bir destek sağlayamaz. Her şeye rağmen mücadeleyi tek başına sürdürmeye karar verir ve bu çemberi kırmayı, bu engeli aşmayı başarır. Sonuç olarak TEK ve dolayısıyla ülke aynı (hatta daha kaliteli) iş için %30 daha az fatura öder hale gelir. Altı aylık etkili bir mücadele sonucunda dönemin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı'nın ikna olması üzerine ön yeterlilik uygulaması kaldırılır. Yabancı firmalara sürekli olarak en az %30 daha fazla fatura ödenmesi uygulamasına son veri-lir, yabancı sermayenin tekelleşmesi önlenmiş olur. Daha önemlisi; ülke insanının kompleksten kurtulmasına, özgüven kazanmasına kapı aralanmış, bu doğrultuda somut bir mesaj verilmiş olur. Üretici, geliştirici beyinler, birikim ve yeteneklerini başkalarına kiralamak, satmak yerine ülke endüstrisinin ve teknolojisinin gelişmesine yöneltmeyi göze almalıdırlar. Devlet yöneticileri de kendi vatandaşlarına, teknokratlarına güvenmeli, onların önünü açacak önlemler almaya, onların buluş yeteneklerini özendirmeye, onları yabancı sermaye karşısında korumaya çaba göstermelidirler. Böyle yaparlarsa başka alanlarda da yeni ELİMSAN'lar ortaya çıkabilir. Ülke endüstrisi, teknolojisi ve ekonomisi ivme kazanır, geri kalmışlıktan, ikinci sınıf ülke görünümünden kur-tulur. DZIBE Muzaffer'in ve ELİMSAN modelinin somut biçimde örnekleyerek vermek istediği mesaj işte budur: Ön yargılardan arınmak, ülkedeki somut gerçeği kabul etmek, halka, yurtsever bir anlayışla çaba gösteren girişimci yeteneklere güvenmek ve onların önünü açmak. Gerisi kendiliğinden gelecektir. Dileriz ki; verilen mesajlar yerine ulaşsın, anlaşılsın ve uygulansın.+''+Fahri Huvaj

Kafkasya’da Yatırım Olanakları

Sayın KURMEL, doğumunuzdan Üniversite öğreniminizin sonuna kadar ki dönemi ve bu dönemde yaşadığınız ve sizi çok etkileyen ortamları kısaca anlatır mısınız? "1925 yılında doğdum. İlk okulu Yahyalı'da, ortaokulu Develi'de, liseyi de Kayseri'de okudum. Bu arada babam komşu köyde toprak ve değirmen almıştı. +''+ Oranın işletilmesi çalışmalarına da katılırdım. Çerkesçe konuşmanın pek hoş karşılanmadığı "Vatandaş Türkçe konuş" sloganlarının yoğun olduğu bir dönem olması nedeniyle yeterinde anadilimi öğrenemedim. Halen üzüntüsünü çekerim. Üniversiteye gelince Ankara Hukuk Fakültesini burslu olarak Adalet Bakanlığı adına okudum. Stajımı da Ankara Adliyesi'nde tamamladım. Ankara'daki öğrencilik döneminde yaşadığım ve beni etkileyen en güzel ortam rahmetli İsmail BERKOK ile olan birlikteliklerimdir. Tarihte Kafkasya kitabını yazmış ancak henüz neşretmemişti Zaman zaman kitaptan orijinal pasajlar okurdu. Paşa'dan çok şey öğrendim hem O'nu yakından tanıma fırsatı buldum. Günlük yaşamı ve aldığı nefes hep Çerkeslik doluydu. Bir keresinde bize şunları söylemişti; "Ben şanslıydım. Kafkasya'yı iki kez gördüm. Dünya Cenneti olan o topraklarda sürekli yaşamamayı bahtsızlık sayarım." Cennet misali o yemyeşil toprakları gördükten sonra bu çorak topraklarda yaşamayı Yüce Tanrı'nın bana reva gördüğü en büyük ceza sayıyorum." Paşa Kafkasya konusunda adeta platonik bir aşk yaşıyordu. Bir gün beni iyi bir Çerkes olan Zekai Tahir Burak doğumevinin baştabibi Tahir Beylerin evine götürdü. Kardeşi ressamdı. Ondan kitabı için iki tablo yapmasını rica etti. Birisini hatırlamıyorum ama birisi Kafkasya'yı bağımsız bir devlet haline getirmek için yapmış olduğumuz heyecanlı çalışmalar sırasında ak sakallı bir ihtiyar bizi yarı yolda bırakırsan iki elim yakanda olacaktır,bunu unutma demişti işte o anın resmedilmesiyle ilgiliydi. Allah rahmet eylesin Paşa bize çok şey kazandırdı. O'nun rahle-i tedrisatından geçmiş olmayı şeref sayıyorum. O'nun milliyetçiliğinin bir başka örneğini anlatmak istiyorum. Deli Fuad Paşa'nın oğlu Kahire'de hariciyeciydi ve Mısır sarayından bir hanımla evliydi. Saraydaki bir törende genç Nasır Esad Fuad'a karşı bir saygısızlık yapar ve bu da Ankara'ya yansır. Soyadı Pamukoğlu olan bir milletvekili damarında Türk kanı taşımayanları elçi yaparsanız işte böyle olur diye çok çirkin bir konuşma yapar. Kürsüye fırlayan Paşa daha da sert şekliyle Esad Fuad'ın babası Deli Fuad Paşa'nın savaş meydanlarında kazandığı madalyaları senin sülalen bir araya gelse taşıyamaz, haddini bil cevabıyla susturur." Sözün burasında devreye girip değerli büyüğümüze "Acaba, sayın Berkok, son zamanlarında Kafkasya'ya geri dönüş imkanı tanınsaydı. Döner miydi sizin kanaatiniz nedir?" diye soruyoruz. Cevaplarken hiç duraklama ve tereddüt göstermeden şunları söyledi: "Kesinlikle geri dönerdi. Bir saniye bile tereddüt etmezdi. Sadece kendisinin değil herkesin dönmesini de arzu ederdi. Zira o Kafkasya'ya aşıktı. İkinci kez gidişi sırasında üç günlük evliydi ama onun içindeki ateş bahane kabul etmezdi. Bilinmesini istediğim bir başka husus da okuyanlar dışında hiç kimsenin Uzunyayla'dan ayrılmasını istemezdi. Ayrılan bir aile duyarsa eyvah der dövünürdü. Ayrılanı kaybolmuş sayı yordu." Sarız'da geçen hakimlik döneminden sonra siyasete girdiğinizi biliyoruz. Siyasi yaşantınızı ve sonrasını da özetle lütfeder misiniz? "Sarız'da Hakim iken yöredeki sosyal problemlerle yakından ilgilenip vatandaşın sorunlarıyla birebir eğilip çözümler üretmeye çalışmam nedeniyle çok sevildim. Bu arada hemşehrilerimin de ısrarı sonucunda Mart 1954 de Milletvekilliğine aday oldum. Halkın teveccühü ile Kayseri Milletvekili seçildim. Parlamenterlik döneminde de çalışmalarıma aynı şevkle devam ettim ve önemli hizmetlere imza attım. Bunun sonucu yenilenen 1957 seçimlerinde de tekrar milletvekili seçildim. Ancak 27 Mayıs 1960 ihtilali sonucunda politik nedenlerle 5 yıla mahkum edildim. Yassıada'dan sonra Kayseri cezaevinde 14 ay yattım ve af kanunu ile tahliye oldum.1963 de Avukatlığa başladım.1966 yılında da akrabalarımın teşviki ile aile şirketi kurarak madenciliğe başladık. Allah'a şükürler olsun ki bugün hem ülkeme hem de Atavatanıma hizmet etme fırsatı buldum; zevkle, şevkle çalışıyorum." Anavatan Kafkasya'da yapmış olduğunuz yatırımları zevkle gezdik yakından tanıyoruz. Nalçik'daki Fabrika da Maykop'daki iki fabrika da mükemmel çalışıyorlar. Bu yatırımları yapmaya sizi iten sebepler nelerdir ? Ayrıca, Orada var olduğu şayiası yaygın olan Mafiya'dan çekinmediniz mi,yoksa bunlar asılsız mı? "Azınlık çoğunluğa tabidir. Biz azınlığız. İstesek de istemesek de asimile olacağız. Aynı durum orası için de geçerlidir. Bu nedenle çok iyi düşünmek zorundayız. Herkes için aynı şey geçerlidir. Kafkasya yaşamak için de yatırım yapmak için de bulunmaz bir yer. Mafya söylentileri ve diğer şeylere asla inanmayın. Biz, oraya giderken yeni bir sistem arayışındaki Atayurdumuza tecrübelerimizle yararlı olabilir miyiz diye düşündük. Önce TİKA'yı götürdük Ama onların da fazlaca katkısı olamadı. Rahmetli Berkuk Paşa'nın dediği gibi toprak bir harika. Şimdi satış da serbestleşti. Bir gün bile kaybetmek hatadır. Çiftçilerimizin hemen gitmesi şarttır. Yok-sa yarın geç olacak". 4-5 sene önce Kafkasya'ya dönmek isteyenlere Komünizm dönemi olduğu için ev ve iş verilebilecekti ve dönüş işi o zaman daha kolaydı. Şimdi artık o imkanlar yok. Gidecek olanların ev ve iş sorunları vardır. Bu problemleri nasıl halledilebilir,şayet bu sorunları çözümlenirse insanlar geri döner mi ya da dönmeli mi sizin görüşünüz ne-dir? "Dönülmesi gerektiği muhakkaktır. Ancak oradaki Cumhuri-yetlerin ev vermesi de istihdam yaratması da bu günkü mali yapılarıyla mümkün değildir. O itibarla sermayesi olanların sanayi kuruluşları kurarak insan götürmesi ya da çiftçilik çok cazip olduğu için küçükten başlayarak toprak işletmeleri oluşturmakla mümkün olabilir. Zanaatkar denilen kesim orada iş de bulur aş da. Onlara ev yapabilmek için arsa ve alt yapı bakımından gerekli imkanlar kendilerine zaten veriliyor. Böylece adım adım ve sabırla birşeyler yapmak kabildir. Bizim yaptığımız da odur. Buna hepimiz yükümlüyüz." Bizim gibi dar gelirli insanlar gidip kolay kolay iş yerleri kuramayabilir. Para kazanmak gibi sorunu olmayan sizin gibi insanların öncülüğünde küçük yatırımları değerlendirmek kabil olamaz mı, siz ne düşünürsünüz? "Sermaye ekseriyeti tek elde olmamak şartıyla mümkündür. İşin motoru olacak zengin kişi de az sermaye ile katılmalıdır. Tika bir Türki Cumhuriyette organize Sanayi Bölgesi kurdurdu. Örnek alınabilir. Meslek sahibi insanlara daha sıcak olabilir. Biz de destekleriz. Sizin bahsettiğiniz Kooperatifler Yasasında da değişiklik olursa bu iş daha da kolaylaşabilir. Bu konuyu üzerinde durulmaya değer buluyorum." Kaf-Der olarak başlattığımız "Kafkasya için Ayda Bir Dolar" kampanyası için ne söyleyebilirsiniz? Bu projeden nasıl yararlanabiliriz ? Hukuki statü hazırlandıktan sonra toplanacak paralarla dönüşü teşvik amaçlı yatırımları sizin gibi iş adamlarımız kanalıyla gerçekleştirebiliriz diye düşünüyoruz. Siz ne dersiniz? "Fevkalade bir yaklaşım ve iyi bir projedir. Başarılı olacağından kuşkum yoktur. Gerek Ayda bir Dolar ve gerekse NART CARD projelerine ben de katılmak isterim. Böyle bir çalışma yaptığınız için de sizleri kutlarım." Bu gün aldığınız onur ödülü için duygularınızı alarak sohbetimizi noktalamak istiyoruz. Ödül'ün Kafkasya'ya yönelik çalışmalarınız nedeniyle verildiğini de göz önünde bulundurarak neler söyleyeceksiniz? "Kafkasya'ya yönelik çalışmalarımızda başlangıçta örnek olmayı ön planda tutuyorduk. Geldiğimiz aşamada görev sayarak yatırım yapıyoruz. Orası her şeye layık bir yer. Hepimizin kabesi olması icab eden Kafkasya'ya öncelik vermemiz nedeniyle ödüle layık görülmemiz de yolumuzun doğruluğunun kanıtıdır. Vaktiyle tüm ikazlarımıza rağmen Kabaktepe'den ayrılıp Uzunpınar gibi kendi ırkından insanların yaşadığı Adığe köyüne yerleştiği halde pişman olan ve ikide bir (Biz ne halt ettik de kendi güzelim topraklarımızı terk ettik) diyerek pişmanlığını dile getiren bir Hacı gibi Kafkasya'yı terk edenler için de aynı şey çok daha ağır haliyle geçerli. Ö-nümüze çıkan fırsatların ömrü çok uzun olmayabilir o nedenle bir saniye düşünmenin gereği yoktur olabildiğince çok sayıda insanımız ve özellikle de iş adamlarımız yönlerini Oraya çevirmelidirler." Teşekkür ederiz sayın KURMEL, uzun yıllar Kafkasya'ya hizmet aşkıyla önümüzde bulunmanız dileğiyle hoşçakalınız. " Ben de sizlere teşekkür ediyorum. Duygularımı açık-lamama yardımcı oldunuz. Var olunuz sağ olunuz." HİKMET ALBAYRAK Ademey Ziya Beyin oğlu olarak 1950 yılında Uzunyayla Alamescit köyünde doğan Hikmet Albayrak, Ortaokulu Pınarbaşı, Liseyi Kayseri ve Üniversiteyi de İstanbul İTÜ''de tamamlamış. Bu gün Kafkasya'ya en çok yatırım yapmış olan hemşehrilerimizle sohbet programı kapsamında iş ortağı ve akrabası Hakkı Kurmel ile birlikte konuğumuzdur. Sayın Kurmel'e sorduğumuz sorulardan farklı olarak işin daha çok teknik detayıyla ilgili hususları siz okurlarımızı bilgilendirme amaçlı olarak soracağız. Hikmet Bey, siz yıllardır Kafkasya'ya gidip geliyorsunuz. Orayı çok yönlü olarak tanıdınız. İlk gitti-ğiniz zaman ki Kafkasya ile bugünkü Kafkasya'yı olumlu ve olumsuz gelişmeler bakımından bir mukayese eder misiniz? "İlk gidişim 1988 yılında oldu. Son derecede duygusal bir ziya-retti. Ticari amaçlı ilk tetkik seyahatlerimizde de iş yaşamının kurallarına göre değil ve hissi bağlarla işe girenler oldu. Ancak o tür girişimle başarılı olamadı ve tasfiye oldular. Çünkü biz diyasporada yaşayan insanların hepsini zengin, paralarından akraba ve dostluk ilişkisi içerisinde faydalanılması gereken kişiler olarak görüyor ve sağlam temele dayanmayan girişimler başlatıyorlardı. Ama şimdi öyle değil artık duygusallıktan çok ticari mantalite hakim olmaya başladı. O nedenle yatırımlar da sağlıklıdır. Rusya'dan ve dolayısıyla Kafkasya'dan 10 gün önce döndüm. Beş yıldır işletme yaşamının içerisindeyiz. Rusya'da Mafiya az da olsa vardır. Eğer işinizi yasal doğrultuda yapıyorsanız endişe etmenize gerek yoktur. 5 yıl içerisinde böyle bir olguyu yaşamadık. Bu gün hakkınızı arayabileceğiniz mahkemeler ağır da çalışsalar vardır. Muhatap olabileceğiniz merciler vardır. Çalma ve yalan eskiden genelmiş. Ancak şu anda giderek azalmış durumda. Mantık değişiyor. Eskiden özel girişimi emperyalistlikle suçlayanlar şimdi aman yatırım yapın diye yalvarıyorlar. Reklam, taşıma ve satışta problem kalmadı. Malınızı dilediğiniz yerde satabilir ve stopajı kesilerek parasını yurt dışına çıkarabilirsiniz. Vergi yasalarında önemli değişiklikler oldu. Gerçi PUTİN bu konuda daha rijit davranıyor. Yakında toprakların satışının yapılabilmesini teminen DUMA'dan bir yasa çıkmış detayını bilmiyorum. Sanırım Orada yaşayanlara bu hak tanınıyor. Yatırımlar için çok önemli teşvikler ve kolaylıklar fiilen tanınmaktadır. Artık yabancı sermayenin yararını çok iyi biliyorlar ve özendiriyorlar." Kafkasya ile yatırım ilişkilerinin gelişmeye başladığı 6-7 yıl önce maksatlı çevrelerin belki de Rusların veya ileriyi göremeyen yöneticilerin pompalamasıyla diyasporadan oraya giden yatırımcılar aleyhinde söylemler vardı. Kafkas savaşlarında savaşmadan kaçan Pşı ve Vorkların torunları şimdi de sizi paralarıyla köleleştirmek için geldiler. Onlara yüz vermeyin gibi söylemler vardı. Şimdilerde bu tür ifadeler hala geçerli mi ? "Söyledikleriniz doğrudur. Oldukça da yaygındı. Hatta seçim malzemesi olarak bile kullanıldı. Ancak, ekonominin kuralları işlemeye,üretime,vergilere ve istihdama katkılar fark edilmeye başlandıkça kendiliğinden yok oldu. Şu anda bu tür söylemlere kimse inanmıyor" Kafkasya'daki yatırımlarınızı biz biliyoruz. Aynı zamanda yormamak için sayın Kurmel'e sormadık,okuyucularımız için kısaca tanıtır mısı-nız? "İlk yatırımımız çok sayıda ortak adına 1995' de restore etmeye başladığımız ve 999 da açılan Türkiye ölçülerine göre 4 yıldızlık GRAND KAFKAS OTELİ'dir. Yatırım tutarı 550.000 dolardır. İkinci yatırımımız 1998 yılında Nalçık'da açılan 2000.000 dolar maliyetli ve yılda 12 milyon adet çuval ve benzeri paketleme malzemesi üreten ve çoğunluğu Türkiye'den dönen veya Nalçık Üniversitesini bitiren gençlerden olmak üzere 150 kişinin istihdam edildiği ÇUVAL FABRİKASI, Üçüncü tesis küçük çaplı ama yörenin peçete,tuvalet kağıdı,havlu gibi temizlik malzemeleri ihtiyacını karşılayan TESİS, dördüncü olarak 2000.000 dolar yatırım maliyetli,150 kişi istihdam ve 15.000.000 adet çuval ve benzeri ambalaj malzemesi üreten MAYKOP ÇUVAL FABRİKASI(Bu tesisin kurulmasında sayın Adığey yönetiminin davetkar ve teşvik edici tavrı ve vaktiyle sayın CARIM'a verilmiş olan söz etkili olmuştur). Beşinci tesis daha önce ÇERKESSK'de kurulmuşken MAYKOP'a taşınan AHŞAP İŞLEME FABRİKASI'dır. Bir milyon dolar yatırım kapasitelidir. Burada oturduğumuz yerde söylediğimiz veya yazdığımız yanlış söylemlerin orada iç işlerine karışma anlamında yorumlanıp nasıl istismar edildiğinin önemli bir kanıtıdır bu fabrika. Çerkessk'de asılsız ithamlarla karşılaşınca Maykop'a naklettik. İşlenen tüm ahşaplar Avrupa,Çin ve Türkiye'ye ihraç edilmektedir. Altıncı olarak ve sayın CARIM'a vermiş olduğumuz söz doğrultusunda Çuval Fabrikasına yeni hatlar ilavesidir ki Haziran ayında açılışı yapılacaktır. Nihai maliyeti 4000.000 doları bulacaktır. Bunların dışında Rusya genelinde pazarlama amaçlı ve 5 ayrı kentte organize edilmiş olan ayrı bir girişimimiz vardır." İleriye yönelik olarak başkaca yatırım projeleriniz var mıdır,sakıncası yoksa kısaca bilgi alabilir miyiz? "Sayın Kurmel bir nebze bahsetti. Ben biraz açayım. 5000 dönümlük örnek bir çiftlik kurup tarım ve hayvancılık işletmesine çevireceğiz. Müracaatımızı yaptık üç ayrı yer gösterildi. Birini seçip başlayacağız. Türkiye'den de nitelikli uzmanlar götürerek ya da ortak alarak en iyi verimi alabileceğimiz örnek bir işletme yakın gelecek için söyleyebileceğimiz bir projedir" Yatırımlar için teşvikler ve kolaylıklar tanındığını demin belirttiniz. Kafkasya'ya yatırım yapmak isteyenlerin bir bölümü vergi yasalarını ve ticari mevzuatı bilmedikleri gibi üretecekleri şeyleri özgürce satamayacaklarını satsalar bile parasını getiremeyeceklerini ve ağır vergiler ödeyeceklerini söylüyorlar. Son ve gerçek durumu özetle anlatı mısı-nız? "Yatırımların teşvik edildiğini anlattım. Şimdi de Rusya'da geçerli vergiler, oranları ve uygulanışlarını anlatırsam sorunuza cevap olur. Üretilen malların satışı tamamen liberasyona tabidir. Tarım ürelerinde ülkenin fiili ihtiyacı karşılanamıyorsa ihracatı kısıtlıyorlar. Yoksa dilediğin yere satabilirsin. Türkiye'de Şeker Fabrikalarında uygulanan kota sistemi orada da vardır. Hatta Ortak pazarda da öyledir. Satılacak malların fiyatı tamamen piyasa koşullarında oluşuyor. Malımı satamam elimde kalır ya da değerine satamam gibi bir endişeye mahal yoktur. Dünya piyasa fiyatlarıyla uyumlu bir fiyat politikası izleni-yor." Uzunyayla ve benzeri tarım ağırlıklı yörelerimizin öğrenmesi için orada tarım imkanı,verimi, vergi,pazarlama ve tarım aletleriyle teşvikler konusunda bilgi verir misiniz? "Son derece mükemmel bir toprakları vardır. Üstelik Çift-çilere de önemli avantajlar tanıyorlar. En zayıf kıraç sayılan arazide dekarda 500 kg ürün veriyor. İşlerseniz daha fazlasını da alabilirsiniz. İstediğiniz kadar araziyi 5 yıl,10 veya 20 yıllığına kiralayabilirsiniz. Nadas gerekmiyor. Benzin buradakinin üçte biri fiyatına, gübre yarı fiyatına ilaç sorunu hiç yok Tüm araziler sulanabilir esasen ona da ihtiyaç yok. Üstelik tahıl ürününü kaldırdıktan sonra ikin ürün olarak hayvan yemleri de yetiştirerek çifte ürün alabiliyorsunuz. İşin garibi o toprakların sahibi biz Çerkesleriz. Ama orada İtalyalı, Almanyalı, Yunanlı, İsrailli, Koreli ve Turkiyeli az sayıda Çiftçiler tarım yapıyorlar. Krasnodar'ın tüm pirincini Türkler üretiyorlar ve yarısını da orada satıyorlar. Ama bizimkiler yok. Yeni yeni Nalçık'da birkaç arkadaş başladı. Oraya gidecek olan hemşehrilerimizin tarım aparatları konusunda şu hususlara özen göstermesinde fayda vardır. Burada kullanılan traktörler orada işe yaramaz. mibzer, biçerdöğer, hasat aparatlarını buradan götürsünler ama çekici traktörler orada hem ucuzdur hem de güçlüdür. Oradaki biçerler %25 fireyle biçiyor. Sırf bu nedenle Türk biçerleri oraya gidiyor ve %25 le biçiyorlar. Zira kolhoz makinaları olduk demodedir." Hikmet Bey, tarım ve sanayi ürünlerindeki veri uygulamalarını biraz açar mısınız ? " Tarım ürünlerinde de tarım işletmelerinde de Rusya da %20 olan KDV uygulanmıyor. Keza,yatırım ve ihracat teşviklerinde de bu vergi alınmı-yor. Tarım Teşvik yasalarına göre sadece %1 stopaj uygulanıyor. Paranızı dilerseniz Türkiye'ye normal yolla getirebilirsiniz resmi işlem sırasında şirketlerin kar bölüşümü olayında olduğu gibi %20 stopaj yapılır. Dilerseniz Türkiye'de ödemek üzere yazılı talepte bulunur ve aynı parayı burada ödersiniz. Tarımda ve sanayide teşvikler 5 yıl sürelidir ve uzatılabilmektedir. Kurumlar Vergisi Genel oranı %35'dir. Bunun %11'i Federal Hükümete %19'u yerel Hükümetlere %5'i de mahalli idarelere yani belediyelere aittir. Bizden farkı Yerel Hükümetler yerel parlamento kararıyla %19+ %5 = %24'ünü teşvik kapsamında kaldırıyor ve almıyor. Sadece Federal Hükümet payı ödeniyor. Bir başka vergi %2 oranındaki Varlık Vergisidir. İşletmenin toplam mal varlığı üzerinden alınır. Tamamen yerel yönetimlerin payı olup genellikle teşvik kapsamındaysa alınmamaktadır. Yol Vergisi %1,5 oranında bir vergidir. Federal yönetimin payı %0.5 ve Yerel yönetimin payı ise %1 dir. Teşvikli projelerde yerel yönetimler bunu da almıyorlar. Son bir vergi türü de satış vergisidir. Faturalı satışı özendirmek için konmuş olup %5 dir. Banka kanalıyla ve fatura keserek satarsanız bu vergiyi ödemiyorsunuz. Ama faturasız satarsanız bu vergiyi alıyorlar." Anlattığınız kadarıyla yasal yollardan giderseniz her türlü kolaylığı da görüyor teşviklerden faydalanıyor ve bir problemle de karşılaşmıyorsunuz. Ergilerde de Varlık ve yol vergisi hariç diğerleri benzeşiyor. Yoluyla gidilip yatırım ve üretim yapılınca mafiyaya da zaten iş kalmayacaktır. Öyle olunca da korkulacak bir şey yoktur. Korkacağımız tek şey geç kalmaktır. Verdiğiniz bilgiler için teşekkür ediyor ileride daha kapsamlı yatırımlarda Kafkasya'ya hizmetlerini çoğalmış görmek ümidiyle hoşcakal. "Asıl ben teşekkür ediyorum. Bu hususların bilinmesi önemli bir ihtiyaçtı. Hakkı ağabeyin söylediği gibi Kafkasya konusunda daha dikkatli konuşmak ve yazmak hiç olmazsa zarar vermemek hepimizin görevidir."+''+Hakkı Kurmel

Depremzedelerin Yardım Meleği: Rita De Cassia Unger

İzmir'den dostumuz ve hemşehrimiz Aykut GÜSAR, Ekim ayı ortalarında telefonla arayıp, Ankara Rotary Kulüplerince 30 Ekim 2000 tarihinde Ankara SHERATON otelinde, Rita UNGER onuruna düzenlenen toplantıya beni Kafkas Derneği Genel Başkanı sıfatıyla davet ettiğinde doğrusu çok şaşırmıştım. +''+ Rita Unger ismiyle Derneğimizin ne ilgisi olabilirdi? Bir taraftan konuşuyor bir taraftan da hafızamı yokluyordum. Ancak cevap bulamadım ve dostumuz Güsar'a sordum. Kim bu Rita UNGER ve ödül töreninin mahiyeti nedir? Aykut beyin cevabı çok kısa ve aynı zamanda bir bilmece gibiydi? Eşinizle birlikte sizi kendisiyle bizzat tanıştıracağım. Sizin ve Kafder'li gençlerin Düzce depremi sırasında neler yapmaya çırpındığınızı biliyorum. O nedenle tanıştırmak istedim, göreceksiniz ve çok seveceksiniz. Sadece şu kadarını söyleyeyim. O İzmir Almanya Başkonsolosu'nun eşi, Güney Amerika doğumlu ve depremzedelerin iyilik meleğidir, şimdilik bu kadarıyla yetinmek zorundasın. Ankara'da buluşmak üzere... Ankara Rotary Kulüplerinin bazı yöneticileriyle Düzce'ye yardım ulaştırılması sırasında güzel bir işbirliği yapmıştık. Kulüp olarak önemli katkıları olmuştu. O nedenle kendilerini tanıyordum. Almanya'dan önemli boyutta yardım organizasyonu yapıldığını ve bu işin öncülüğünü de bir bayanın yürüttüğünü biliyordum ama o kişinin Rita UNGER olduğunu bilmediğin için ön bilgileri toplamak üzere Otele biraz erken gittik. Kokteyl salonunun girişinde ve içeride ilan panolarında bir çok günlük gazetenin manşetlerinden güler yüzlü ve gerçekten de insanı etkileyen sempatik resimleriyle konuğumuzu tanıma fırsatı hazırlanmıştı. Kısa sürede tüm başlıklara göz attık. Etkilenmemek mümkün değildi. Ayrılırken bu gazete kupürlerinden bir takım istedim, sağ olsun Rita Unger'e rehberlik edip önemli bir destek sağlayan SİMENS Bölge Müdürü Aykut Bey derhal temin ettiler. Haberlerin tümünü değilse bile bazı başlıkları NART sütunlarına alarak tüm hemşehrilerimizin bilmesini istedim. İşte o başlıklardan bazıları: MİLLİYET – EGE 14.12.1999-MELEĞE TAKDİR Almanya'nın İzmir Başkonsolosunun eşi Rita UNGER'e, Dışişleri Bakanı sayın İsmail CEM tarafından gönderilen takdir yazısında:"17 Ağustos 1999 günü Marmara bölgesinde meydana gelen deprem felaketi ertesinde yardım çalışmalarına katkılarından dolayı derin takdir ve şükran duygularımı sunarım" deniliyordu. Dışişleri Bakanı Sayın CEM'in takdirnamesini konu edinen AVRUPA GÜNDEMİ'nde de şu satırlar göze çarpıyordu. Rita UNGER Türkiye ve Almanya'da başlattığı yardım kampanyalarından topladığı 3 milyon 200 bin Mark değerindeki nakdi ve ayni yardımlarla Düzce'nin AZİZİYE Mahallesinde 3000 kişilik Çadırkentle bir Anaokulu yaptırarak vatandaşlarımızın gönlünde taht kurdu. Ayrıca, 71 çocuğu Düzce ODAYERİ yaylasına tatile götürerek onların psikolojik olarak tedavilerine katkılarda bulundu". HÜRRİYET - EGE: 2.4.2000-ALMANYA'DAN MELEK GELDİ Almanyanın İzmir Başkonsolosu Manfred UNGER'in Brezilyalı eşi Rita UNGER, felaketzedelerin en büyük yardımcısı ve dert ortağı alt başlığıyla verilen Pazar sohbetinde iki soruya verdiği cevaplar şöyleydi: "İlk etaptaki yardımlarımız, insanların hayatta kalmasına yönelikti. İkinci etapta ise yıkılan bölgenin inşasına katkıyı hedefledik. Şimdi Hastahane ve Eğitim Merkezleri acil ihtiyaç" "Beş aydır deprem bölgesindeyim. Hayatımın bir parçası oldu. Haftanın dört günü oradayım. Düzce'de 1000 çadırdan oluşan Çadırkentte onlarla birlikte kalıyorum. Topladığım yardım miktarı 3 milyon Mark seviyesine ulaştı." MİLLİYET-Yaşam, 15.04.2000 -DÜZCE'NİN RİTA TEYZESİ Rita Unger, İzmir ile Düzce arasında mekik dokuyarak üç milyon marklık yardım topladı. Yardımın toplanması kadar, bürokratik izinlerin alınması ve yardımın yerine ulaştırılması da zordur diyen ve 12 Kasım depremini Düzce'de yaşayan UNGER'in Düzce'ye bağlılık ifadeleri şöyledir: "Çadırdaydık. Bir anda yer gürültüyle sarsıldı. Kimin ölüp, kimin sağ kalacağının bilinmediği saniyeleri paylaştık. Bu saniyeler Düzcelilerle bizi birbirimize bağladı. Düzce'de kendimi evimde hissediyorum. Eşim emekli olunca Akdeniz sahiline yerleşmek istiyoruz. Türk insanlarının sıcaklığı tıpkı bizim Brezillyalılar gibidir." TÜRKİYE, 17.4.2000-TEŞEKKÜRLER YARDIMSEVER RİTA Almanya İzmir Başkonsolosunun eşi Rita UNGER, kişisel gayretiyle 8 Derslik yaptırdı. Avni Akyol İlköğretim Okulunun bahçesine yaptırılan sınıflar törenle hizmete girdi. Bayan UNGER'in girişimleriyle VAİLLANT firması tarafından Almanya'da monte ettirilen konteyner banyo ve duş üniteleri Düzce'de yapılan bir törenle hizmete sunuldu. SABAH 17.8.2000-DÜZCE'DE BİR KONSOLOS EŞİ Türklerin yapamadığını o yaptı. Rita Unger, depremden sonra önce ADAPAZARI'na ardından da DÜZCE' ye yardıma koştu. Aradan bir yıl geçti. O yine de Düzce'yi bırakmadı. Yörenin tek prefabrik okulunda da 1400 konutlu koskoca mahallenin ihya edilmesinde de tek başına o vardır. YENİ ASIR 19.8.2000-DÜZCE'NİN MELEĞİ RİTA Rita Uner, deprem bölgesinde yardım çalışmalarını aylardır sürdürüyor. Rita, depremin hemen ardından Almanya'daki ilgili Bakanlıklar ve okul arkadaşlarını harekete geçirerek topladığı paralarla DÜZCE Aziziye mahallesine, kendi adı verilen bir Çadırkent yaptırmıştı. Bununla yetinmedi, bir İlköğretim Okulu ve bir de Kreş yaptırdı. Şimdi de öğrencilerin ve okulların ihtiyaçlarını gidermek için çırpınıyor. YENİ ASIR - 5.1.2000-TÜRK GİBİ Rita UNGER... Kamuoyu O'nu yardım meleği olarak tanıyor. Eşinin görevi nedeniyle Türkiye'de ama depremzedelere öyle sahip çıktı ki adını bilmeyenler O'nu Türk sanıyor. Depremi takiben Onbin kişilik Çadırkent, 850 kişilik İlköğretim Okulu ve 70 çocuk kapasiteli Kreş yaptırmış olan RİTA UNGER; şimdi de 1500 kapasiteli Okul ve 150 kişi kapasiteli kreş için kollarını sıvadı. SABAH-YENİ ASIR-29.11.2000-GELİRİ DÜZCE'YE KERMES Eşi sürekli Düzce'de çalışmaları organize etmekte olan Almanya'nın İzmir Başkonsolosu Manfred UNGER, eşine İzmir'den destek olmak üzere Alman Kadınlar Birliği ile birlikte kermes düzenledi. Hedef 15.000 Mark. İlaveten Almanya'ya sipariş edilmiş olan 300 sobayla birlikte bu yardımları Düzce'de ve özellikle çocuklara ulaştırmaya çalışıyor. Diğer gazete manşetlerini ve bayan UNGER'in yaptıklarının devamını bir tarafa bırakıp Sheraton'daki yemekli törene dönüyorum. Tanışma kokteyli başlar başlamaz, Ege Rotari kulüplerinin kıdemlilerinden olduğunu o gece öğrendiğimiz sayın GÜSAR ve değerli eşleri eşimle beni bayan RİTA UNGER ile tanıştırmak üzere O'nun bulunduğu yöne doğru götürdüler. Size, çok sevdiğiniz Çerkeslerin değişik kentlerde kurulu Kafkas Derneklerinin bağlı olduğu Genel Merkezin başkanını ve eşini tanıtmak istiyorum. Size daha önce bahsetmiştim. Düzce ile ilgili ortak taraflarınız da var. Sanki ilk kez tanışmıyorduk, yıllardır görüşememiş de yeniden bir araya gelmiştik. Sizi ve eşinizi tanıdığıma çok memnun oldum. Ortak dostumuz Aykut Bey'den adınızı duymuştum. Hem sonra artık ben de yarı Çerkesim. Bayan UNGER'in neler yaptığını artık bildiğimiz için çalışmalarından dolayı Çerkes toplumu adına kendisine teşekkür ederek merak ettiğim bir soruyu sordum. Bir diplomat eşi olmanız nedeniyle çok yerler gezip çok sayıda halklar tanıdınız. Uzun süredir de aralarındasınız o nedenle Çerkesler hakkındaki intibalarınızı öğrenebilir miyim? Mükemmel bir halk, medeni, insancıl, tok gözlü, güvenilir, başkalarının hakkında gözü olmayan ve becerikli insanlardır. Onlarla güzel işler yaptık. Ben kendimi artık onlardan sayıyorum. Böyle bir halkınız olduğu için gurur duymalısınız. Genelde tüm depremzedelere, özelde bizim Çerkeslere yaptıklarınızı onlar da bizler de unutmayacağız. Lütfen bize bir gün bile olsa zaman ayırın sizi Derneğimize ve evimize götürmek ve konuk etmek istiyoruz. Ayrıca, yazın en uygun zamanda sizi Kuzey Kafkasya'ya Çerkeslerin Atayurduna götürmek ve Cennet misali o toprakları ve oradaki insanlarımızla tanıştırmak istiyorum. Çok beğeneceğinizden eminim. Tekliflerinizin samimiyetinden kesinlikle eminim ve çok teşekkür ediyorum. Kafkasya'ya gitmeyi ne kadar isterdim. Kim bilir ne kadar romantik ve güzeldir. Ancak çok yoğunum ve yarın da İzmir'e Aykut Bey ve eşi ile birlikte dönmek zorundayız. Kısmetimizde varsa ileride inşallah. Güzel sohbetimizi, yemek salonuna davet anonsu ile kesip hep birlikte salona geçtik. Yemeğin sonuna doğru Rotary kulüplerine has törenler başladı. 1953 Brezilya doğumlu ve Almanya'da tıp öğreniminde iken 1973 yılında Manfred UNGER ile evlenmiş olan Rita'nın özgeçmişi ve yaptıkları hakkında bilgiler verildikten sonra o tarihe kadar almış olduğu; Sayın İsmail Cem tarafından verilen Berat Belgesi, Tülay Aktaş Gönüllü Kuruluşlar İşbirliği plaketi, Almanya Cumhurbaşkanı'nın vermiş olduğu Liyakat Nişanı ve 12 Kasımda verileceğini öğrendiğimiz DÜZCE Hemşehrilik Beratına ilaveten Uluslar arası Rotari Kulübü adına "Dünya'yı Anlama ve Barış Ödülüne Aday gösterilmesi"ne ilişkin beratın takdimi sırasında ayakta alkışlanan Bayan Rita UNGER'in yapmış olduğu ve sözcüklerin boğazında düğümlendiği konuşmasını aşağıya aynen alıyorum: Sayın Hanımefendiler ve Beyefendiler, Bugün burada bir konuşma yapma onuru bana verildiği için çok teşekkür ederim. Beni tanıyanlar benim için ödüllerin ve medyada fazla görünmenin çok önemli olmadığını bilirler. Benim için tek önemli olan şey deprem bölgesindeki insanlardır. Depremzedelere yardım uyuşturucu bağımlılığı gibi bir şeydir. Bu işe bir başladınız mı, artık bir daha kendinizi kurtaramazsınız, çünkü zorluk içinde olan insanlar gece ve gündüz kafanızdan çıkmazlar. Geçen sene Ağustos ayındaki ilk depremden sonra Marmara bölgesindeki insanlara yardımcı olma kararım kendiliğinden oluşmuştu ve çevremdekiler bu kararı şüpheyle karşılamışlardı. Çünkü bu alanda hiçbir deneyime sahip değildim. Eşime ve özellikle Hügo Boss şirketine bana verdikleri güven ve ayrıca başlangıçta ihtiyacım olan maddi destek için çok teşekkür etmek istiyorum. Önce Adapazarı'nda faaliyet gösterdim. Oradaki askeri komutan Sn. Engin Sert'in mükemmel desteği sayesinde ilk çadırları kurdurabildim ve depremzedelere hayatta kalabilmelerini sağlayacak temel ihtiyaç malzemelerini verebildim. Tabii ki bu konuda daha yeni olduğum için, bazen tecrübelerim pahalıya da mal oldu. 12.11.1999 tarihinde merkez üssü Düzce olan deprem meydana geldiğinde artık çok şey öğrenmiş bulunuyordum ve hemen o gece Adapazarı'ndan Düzce'ye hareket ettim. Cesetlerle, sakat kalmış ve travmalı insanlarla sürekli karşılaşmanın ne demek olduğunu size ayrıntılarıyla açıklamak istemiyorum. Bu bir diplomat eşinin hayatında olması pek beklenmeyen dramatik bir deneyimdir. Düzce'de bir çadır kentine benim adımın verilmiş olması beni tabii ki gururlandırmıştır, ancak ben bunu daha çok yaklaşık 10.000 korunmaya muhtaç insana hayatta kalmaları için gerekli en temel malzemeleri sağlama yükümlülüğü olarak gördüm. Eşimin desteği ile 800.000 DM nakit para ve 3 milyon DM değerinde yardım malzemesi toplayabildim. Bu vesileyle beni desteklemiş olan tüm firmalara, özel kişilere ve Ankara Büyükelçiliğine teşekkür etmek istiyorum. Bugün burada bulunan Sn. Aykut Güsür'a, Sn. Ülkü Caner'e ve Sn. Büyükelçi Dr. Schmidt'e özellikle teşekkür etmek istiyorum. Bağımlılık yaratan bir ilaç gibi olan "deprem yardımı" tüm bu felaketlerden sonra da beni bırakmadı. 1999 Ağustos ortasından bu güne kadar yaklaşık 30 defa İzmir'den Düzce'ye yardım malzemeleri taşıdım ve toplam olarak 100 gün deprem bölgesinde geçirdim. Depremzedelerle birlikte üşüdüm, ağladım ve mümkün olduğunda güldüm bile. Bu yaptığım iş kadar hayatımı dolduran ve beni mutlu eden bir şey yaşamımda çok nadir olmuştur. Şimdi ilk yardımın yerini artık yeniden yapılandırma görevi almıştır. "Köprü" adlı İstanbul kadın örgütü ve İstanbul'daki St.-Pauls-Kilise cemaati ile birlikte Düzce'de bir okul ve çocuk yuvasının yeni inşaatını ve döşenmesini sağlayabildik. Başka bir okulun donatımı ve travmalı çocukların bakımı benim için şu anda ön planda olan görevlerdir. Sanırım Düzce ile olaş ilişkim eşim beni uçağa zorla oturtup bundan sonraki tayin olduğumuz yere götürene kadar sürecektir. Bunun ne zaman olacağını ise henüz bilmiyoruz. Almanya Cumhurbaşkanı beni çalışmalarımdan dolayı Federal Liyakat Madalyası ile onurlandırmıştır. Türkiye Dışişleri Bakanından bir teşekkür belgesi ve çeşitli kuruluşlardan ise çok sayıda plaket ve sertifika almış bulunuyorum. Tüm bunları evimin baş köşesine yerleştirdim. Benim için tüm bu ödüllerden daha da önemli olan şey ise Düzce'deki çocukların bana duygularını ifade ettikleri mektuplar olmuştur. Sonuç olarak kendi kendime soruyorum, acaba ben kendim verdiğimden çok daha fazlasını aldım mı diye. Deprem bölgesindeki faaliyetlerimden dolayı beni ödüllendirdiğiniz için çok teşekkür ederim. Ancak, Düzce'deki çocukların bakışlarındaki mutluluğun benim için en büyük ödül olduğunu söylemeden edemeyeceğim. Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim ve görevimi daha uzun süre devam ettirmeyi ümit ederim.+''+Muhittin Ünal

Dağlara Yazılıdır

"Ben o zamanlar kendimi rahvan bir tay sanırdım. Yürümek nedir bilmezdim. Dere tepe, dağ bayır, tarla tapan demez, koşar ha koşardım." +''+ 1943'de doğan, 1963'de Ankara Sanat Tiyatrosu'na giren Çetin Öner 40'ı aşkın oyunda görev aldı, televizyonda birçok prodüksiyona yönetmenlik yaptı. 1975'de ilk kitabı "Gülibik" yayınlandı. 1978'de Almanca'ya çevrilen kitap, ZDF-TRT ilk ortak yapımı olarak filme çekildi. Ulusal ve uluslar arası bir çok ödül kazanan Çetin Öner'in dört çocuk kitabı ve bir romanı vardır. Çocuk kitapları: Gülibik, Mavi Kuşu Gören Var Mı, Portakal, Kargalar Kara Değildi. Dağlara Yazılıdır adlı romanından sinemaya uyarladığı filmin hazırlıklarına devam eden Çetin Öner ile filmi hakkında konuştuk. Öncelikle "Dağlara Yazılıdır" diyelim isterseniz Ben o zamanlar kendimi rahvan bir tay sanırdım. Yürümek nedir bilmezdim. Dere tepe, dağ bayır, tarla tapan demez, koşar ha koşardım. Hakikaten de çok koşardım ve iyi koşardım. Yarıştırırlardı bizi büyüklerimiz. Nazım Ağabey vardı, mesela, amcamın oğlu, koşuyu birinci bitirene ödül olarak kendi yaptığı ok ve yayı verirdi. O yüzden koşuyu baya ilerlettik, koşucu bile olabilirdik aslında. Koşma üzerine, at kültürü üzerine, Çerkes kültürü üzerine giderek yoğunlaştık. Doğrusu '74'de roman düşünmeye başlamıştım zaten. ve sanırım 6-7 sene kadar bu konu üzerine düşündüm, notlar aldım. Nihayet '82'de ortaya çıkan bu romanı '84 yılına kadar tam sekiz kez yazdım. İlk basımı çıktığında fazla da ilgi görmemişti. Neden fazla ilgi görmedi? '84 yılında Türkiye'de ilk kitaplarıyla dört genç yazar gündeme gelmişti. Ben TRT'den atılmıştım o zamanlar. Latife Tekin, Orhan Pamuk, Mehmet Eroğlu ve ben. O üç arkadaşa da üç ayrı grup sahip çıktı. Mesela Bilgi Yayın Evi'nden Atilla İlhan, Mehmet Eroğlu'na sahip çıktı, Orhan Pamuk zaten aristokrat ve köklü bir aileden geliyordu. Küçümsemek için söylemiyorum aristokratı, dönemim ileri gelenlerindendi babası Şevket Pamuk. Onunki de ertelendi biraz, o da kim vurduya gitti. İlk romanı "Cevdet Bey ve Oğulları" Milliyet'ten ödül aldığı halde basılamadı. Latife Tekin ilk kitabını yazdı ve sol takım ona çok sahip çıktı. Aslında bana sahip çıkmaları gerekirdi, ama küçük bir hata yaptılar. Yok yapmadılar tabii, sonuçta Latife iyi bir yazar ve benimki ortada kaldı. Şimdi, ortada kalış nedeni şudur bunu da hiç çekinmeden söyleyebilirim. Türkiye'de, Çerkesler dışındaki bütün etnik guruplar yazarlarına sahip çıkarlar. "Bizden kalabalık" diyemeyeceğimiz Ermeniler sahip çıkarlar, Rumlar sahip çıkarlar, ama biz sahip çıkmayız. Çünkü onlar daha tutkundur, daha örgütlüdür, daha fazla etnisite duygusuna sahiptirler. Biz epey asimile olduğumuz için bu tür bir okuyucu kitlemiz yok. Zaten Çerkesler'in fazla okuduğunu da söyleyemem. Bu nedenle ilk basımında kitaba hiç çıkmamış gibi davranıldı. Gerçi, edebiyat çevrelerin de özellikle İstanbul ve Ankara da değişik bir ses, değişik bir tema, değişik bir tarz, değişik bir Türkçe olarak değerlendirildi. Film projesi nasıl ortaya çıktı? Ben daha romanı yazmaya ilk başladığım sıralarda bile bunun bir film olabileceğini düşünmüştüm. Hatta ilk çıktığında Kurtuluş'un çekimini de yapan yakın dostum Ziya Öztan kitabı okuyunca hemen film hakkını istedi benden. Ben de verdim. Yakın çevremdeki insanlar da çok ilginç buldular. Ama, maalesef, Kafkasya'da Çeçen-Rus, Abhaz-Gürcü savaşlarının olduğu sonraki dönemde pek de ciddiye alınmadı. Daha sonra şu oldu; Kafkasya'da kitap üzerine bir konuşma yaptım. Mevlüt Atalay zaten kitabın bir özetini çevirmişti, hatta şu sıralar tamamının da çevrildiğini duydum. Kafkasya'ya gidip gelince, biraz Kafkasya'dan da etkilendim ve kitabın filmini çekme isteği içimde yeniden doğdu. İyi bir film olabileceğini biliyordum. Görsel bir roman zaten, fazla sözsel değil. Sonra TRT'ye önerdim. TRT bu yıl 20 roman seçiyordu. Önerim ile repertuar kurulunca kabul edildi ve benden senaryosunu yazmam istendi. Ancak bana geç bildirildiği için senaryo da biraz gecikmiş oldu. Şimdi senaryoyu bitirdim. Tam istediğim mükemmeliyette değil. İşte bir insanın kendi romanını sonradan senaryolaştırması, "nasıl olsa ben bunu biliyorum, çekerim" gibi bir atıf getiriyor. Yazmadığım bazı şeyleri de çekebileceğini düşünüyorsun. Artı, Kanada'dan Murat Yağan bu projeden haberdar olunca bir mektup yazarak, maddi manevi her yönden yardımcı olmak istediğini belirtti. O da beni biraz heveslendiren faktörlerden biriydi. İstanbul'da sinematografik dosyası çok güzel, "Adı Vasfiye"den "Değirmen"e, "Hamam"a kadar bir çok ortak yapımda yer almış, Yeşilçam'da pek rastlanmayan türden çok ciddi bir yapımcı olan, bir dostum vardı, Promete Film'in sahibi Cengiz Ergun. Daha TRT kabul etmeden önce onunla bu filmi çekmeyi düşünmüştük. Şimdi onlar da finansmana katılabileceklerini söylediler ama şu an için muallakta. Filmin bütçesinin ne kadar olması planlanıyor? Senaryo şu an için, dört bölüm dört saat. Yani dört bölüm olmaz da altı olur mu bilmiyorum. TRT bölüm başına 50-60 milyar para verir. (O da prestij projesi olarak düşündüğü için.) Sayın genel müdürümüz de sağ olsun olağanüstü destekliyor. Belki bunu 400 milyara çıkarabilirsek bir 100-200 milyar da yayın evi koyar, bir 100-200 de, hazır olsunlar, Türkiye'deki thamadelerden toplarız, derken... Yani, sinema öyle bir şey ki, bol zaman ve para gerektirir. Bütçede yaptığınız kısıtlama peliküle yansır. Vay derler, parası bitmiş diye kokusunu alırlar anlayanlar. Onun için parayı fazla kısmamak taraftarıyım. "Ya olacak ya olacak" diye bakıyorum. Yani, koşullar mükemmel olmadığı sürece filmi çekmeyi düşünmüyorum. Oyuncu ve mekan seçimini nasıl tasarladınız? Şimdi, benim kafamda canlandırdığım oyunculardan bir kaçı öldü. Bu kötü bir şey. Mesela, Ayberk Çöloku, mutlaka oynatmak istiyordum ben. Ayberk'i kaybettik, yerine de kimseyi ikame edemedim. Rana Cabbar'ı düşünüyorum, mesela Tuncel Kurtiz'i düşünüyorum. Aslında parayı ne kadar çok bulursam hedefimi o kadar büyüteceğim. Mesela Leh Lapinski'yi Polonya'nın en ünlü oyuncusuna oynatmak istiyorum, Andrzej Wajda'nın en büyük oyuncusu Daniel Olbrychski'ye. Kafkasya'da oyunculuk yeteneği olan, oyuncu olan, at binen gençlerden bir kısmını da düşünüyorum, hatta Nalmes ve İslamey ile bizim derneğin gurubu "Elbruz", Kayseri gurubu, İstanbul gurubunu düşünüyorum. Savaş sahnelerinde top, tank, kılıç, hançer ve benzeri aksesuvarlar var ama ben bütün savaş sahnelerini dansla göstereceğim. Nalmes ve İslamey oynayacak. Çünkü filmin savaş sahnelerini, savaşları, çocuğa; nineler, dedeler anlatıyorlar. Savaş görmemiş çocuk onu bir oyun gibi hayal ediyor. Ayrıca bunun estetik bir gerekçesi de var. Bir de böyle Braveheart gibi, fışkıran kanlar, kesilen gırtlaklar, kopan kelleler falan, ben o tarzı sevmiyorum. Yani, savaşı göstermeden savaşın acımasızlığını vurgulamak istiyorum. Mekana gelince, Kafkasya'daki bütün sahneleri Kafkasya'da çekeceğim. Bir bölümünü de işte senin memleketin de Samsun, Alaçam, Çarşamba, Trabzon, Bursa'da, daha doğrusu Kafkas kültürünün yerleşik olduğu, bize görsel malzeme olarak da Kafkasya'yı anımsatan peyzajlarda çalışmak istiyorum. Filmin, hem Kafkasya hem de Türkiye'de, uluslar arası oyuncuların da katılımıyla çekileceğini söylediniz, o zaman çok dilli bir film olacak diyebilir miyiz? İkinci bir sorun da bu tabii ki. Türkiye'deki tüm sahnelerde Türkçe konuşuyorlar. Arada bir Çerkesçe sözcükler var. Onlar da rahatlıkla anlaşılıyor zaten filmde. Mesela zı, t'u, şı diyorlar ve fırlıyorlar. Bunun 1,2,3 olduğu anlaşılıyor. Kafkasya'daki bütün sahneleri de Çerkesce yapıp alt yazıyla vereceğim. Leh Lapinski Lehçe, Lord Palmes İngilizce konuşacak. Gerçi şu da var; Kafkasya'da Türkçe konuşan Osmanlı Paşası'nın yanında Çerkesçe'ye çeviren tercümanı da var. Yani iki dilden birini bilen herkes, ne söylendiğini anlayabilecek. İslamey'den bahsettiniz, o zaman film müziğine de değinelim. Örneğin Kafkas rapsodisine olan tutkunuzu biliyoruz, onu da kullanacak mısınız? Yani film müziği olarak onu önemli yerlerde kullanacağım, ama onun dışında da bir film müziği yaptıracağım. Bizim folklorumuzdaki ağıtlar, mesela; bir kadın evinde Sarıkamış Ağıtı'nı söylemeye başlıyor, ikinci bir kadın başka bir evden, üçüncü kadın bir başkasından, derken bütün kadınlar söylemeye başlıyorlar. İstanbulaqo'yu da İstanbul'a giderken gemide bir genç kız pşınesini çıkartıp söylemeye başlıyor, alt kamaralardan eşlik etmeye başlıyorlar. Bu tür sahneler var. Senfonik bir hal alıyor. Bir de şu var; çok satan romanlar sinemaya uyarlandığında, "Ölü Ozanlar Derneği" örneğinde olduğu gibi, okuyucular filmden pek fazla tatmin olmazlar, siz bu açıdan senaryonuzu nasıl değerlendiriyorsunuz? Senaryoyu yazarken romanın ikinci cildinde yer alacak olan bazı motifleri de kullandım. Farklı diyaloglar ürettim. Mesela "Tıley"i koydum, savaş sahneleri yazdım. Kafamdaki oyuncuları, onların yeteneklerini de düşünerek, tiplemelerde bazı değişiklikler de yaptım. Böylece içi de doldu o tiplerin, yani; canlı, yaşayan kişiler oldukları için. Romanı okuyanlar, filmi seyrettiklerinde romanda bulunmayan bir iki sahneye şaşıracaklar. Sürpriz olacak onlar için. Teşekkürler ediyor, çalışmalarınızda başarılar diliyoruz. [Röportaj : C'upe Murat Canlı, Ajuk Süleyman Sarıhan]  +''+Çetin Öner

Rita De Cassia Unger

1953'de Brezilya'da doğan Rita de Cassia Unger 1973'de Bonn, Almanya'da tıp öğrenimini tamamladı. 1996 yılında Alman Başkonsolosu eşi olarak İzmir'e yerleşmeden önce, 1984'de Cidde, 1985'de Bonn, 1986'da Brezilya, 1993'de Buenos Aires başta olmak üzere dünyanın pek çok bölgesinde resim sergileri açtı. 11.09. 1999'da Adapazarı'na giderek, deprem sonrası ilk yardım çalışmalarına başladı. 12.11.1999'da çalışmalarına Düzce'de devam etti. +''+ Çalışmalarından ötürü, Türk Dışişleri Bakanı Sayın İsmail Cem tarafından 14.11.1999 tarihinde kendisine berat belgesi verildi. Düzce'ye yaptığı çok sayıda yardım ziyareti sonrası 10,000 kişilik bir çadırkente "Rita Unger" ismi verildi. Ocak 2000'de Alman Cumhurbaşkanı Rita Unger'e liyakat nişanı takdim etti. Mayıs 2000'de "St. Pauls Gemeinde" (St. Pauls Cemaati), "Brücke" (Köprü) ve Bayan Unger'in yardımlarıyla Düzce'deki bir ilkokul ve anaokulu tekrar eğitime açıldı. 30.10.2000'de Bayan Unger'in Türkiye'deki Rotary Kulüpleri tarafından Uluslararası Rotary Kulübü'nün "Dünyayı Anlama ve Barış" ödülüne aday gösterildi. 12.11.2000 tarihinde Düzce depremi yıl dönümünde Düzce Belediyesi tarafından yazılı "Düzce Hemşehrilik Beratı" takdim edildi. 17 Ağustos 1999'da yaşanan Kocaeli depreminden yaklaşık 15 gün sonra, Almanya'dan kendi çabaları ile topladığı yardımlarla, ilk ve çok uzun sürecek olan yolculuğuna çıkmıştı Rita UNGER. Hedef Adapazarı Emirdağ Çadırkenti'nde askeriye ile birlikte yardımlarına başlamıştı. 12 Kasım 1999; yer Akyazı: Adapazarı ve Düzce arasında bulunan Akyazı, depremden büyük zarar görmüş ufak bir ilçe. Kaymakamlık binasında Adapazarı Kaymakamı ile görüşmesi sonrasında 18.57'de, ikinci büyük ve Türkiye'yi yerinden sarsan DÜZCE depremini tüm şiddetiyle yaşamıştı. Hayatında ilk kez bu büyüklükte yaşadığı deprem ömrü boyunca unutmayacağı bir iz bırakmıştı kendisinde. Gece saatlerinde askeriyeden gelmişti Rita Unger'e ilk haber; Düzce yerle bir olmuştu. Sabahın erken saatlerinde satın alabildiği ne kadar el feneri, su bidonu ve battaniye varsa alıp Düzce'ye yola çıktı. Saat 08.00'de Düzce'ye geldiğinde gözlerine inanamamıştı. Bugün bile hala o günleri gerçekten yaşayıp yaşamadığını, tüm gördüklerinin bir kabus olup olmadığını düşündüğünü anlatır... Sanki Düzce'ye kocaman bir bomba düşmüştü. Her yerde yangın, duman ve toz bulutları... 13 Kasım 1999'da, çok sayıda Çerkes'in de bulunduğu Aziziye Mahallesinde kurmaya başladığı, kendi adını taşıyan, yaklaşık 10.000 kişinin barınabileceği çadırkentin tüm çadırları elektrik tesisatları ve ısıtıcılarla donatılmıştır. Rira Unger, Avni Akyol İlköğretim Okulu Müdürü Eyüp ŞENER ile tanıştıktan sonra okulu yaptırmaya başlamıştır. Bu zaman içinde kurulan yakın dostluklarla Çerkes Kültürü'nü yakından tanıma fırsatını bulabilmişti. Özellikle severek yediği Mamırsa ve Çerkes Tavuğu'nun, sadece Çerkesler'e özel olmadığını, Brezilya'da da buna benzer yemekler olduğunu anlatmıştı. Kendi evinde, Çerkes Otu olarak bilinen ve nadir bulunan kişnişi yetiştirdiğinden de bahsetmişti. Mayıs ayında okul tamamen eğitime açılmış, hayat yavaş yavaş normale dönmeye başlamıştı. Bununla birlikte insanlar da artık günlük işlerine devam ediyorlardı. Çerkes köylerinde tanıştığı yaşlı teyzeleri ziyarete gidiyordu. Bir gün bir düğüne davet edildi. Çok ilgiyle izlediği Kafkas (Çerkes) folklöründen etkilenmişti. Dansçıların simalarını tanıyordu, deprem felaketinden hatırlıyordu. Yardım ulaştırdığı her 4 kişiden birinin Çerkes olduğunu söylüyorlardı. Düzce ve insanlarından kopamayan Rita UNGER "Ben Düzceliyim, hatta Çerkes'im" derken gözleri parlıyordu. Bunun üzerine aldığı, Düzce Hemşehrilik Beratı pekiştirmişti her şeyi... Rita UNGER artık bir Düzce Vatandaşı olmuştu. Şimdiki projesi Uzun Mustafa Mahallesindeki (Bir Çerkes Mahallesi) Uzun Mustafa İlköğretim Okulu'nun anaokulunu ve atölyelerini yaptırmak. Bunun için Rotary Kulübü'nden de tam destek alan Rita UNGER çalışmalarına tüm hızıyla devam etmektedir.+''+Kaffed