Abhazya’yı Abhazya’da Hissetmek

Milletvekili, Absadgil Başkanı Yura Argun ile Türkiye ziyareti esnasında sohbet etme şansı bulduk. Hemşehrilerimizden Bediz Tantekin Hanımefendinin evinde Abhazya'nın şu anki durumu ve bizden beklentileri konularının konuşulduğu sohbetin bir bölümünü sizlere de sunuyoruz. +''+ Murat: Abhazya'da ki son durum hakkında neler söylemek istersiniz? Y. Argun: Savaşın bitmesiyle beraber Abhazya'ya ait gemiler Trabzon - Sohum arasında çalışmaya başlamışlardı. Önceleri Abhaz bandıralı olarak kendi bayraklarıyla gelebiliyorlardı. Kendi başına Abhazya'yı tümüyle ilhak etmek ve bunun içinde diasporadaki Kafkasyalılar ile Abhazya'nın bağlantısını kesmek isteyen Gürcüstan bundan rahatsız oldu. Gürcüstan tek başına bunu başaramayınca Rusya'nın yardımıyla Abhazya'yı egemenliği altına almaya çalıştı. Rusya'nın uyguladığı ambargoyu isteyen Gürcüstan'dı, bu yüzden de Rus askerlerini davet etti. Sonra Gürcüstan ile Rusya'nın politikaları farklılaştı ve Gürcüstan Rusya'nın söylediklerini dinlememeye başladı. Bunun üzerine, destek arayışındaki, Gürcüstan hazırladığı Abhazya programı ile daha önce katılmadığı Bağımsız Devletler Topluluğu'na katıldı. Programın amacı Abhazya'ya ambargo uygulayarak ekonomisini çökertmek ve tekrar ele geçirmekti ama istendiği gibi işe yaramadı. Gürcüstan, şimdi, bunu tekrar ama bu sefer Türkiye'nin yardımıyla yapmayı deniyor. Bunu anlayabilmek mümkün değil. Gürcüstan ne pahasına olursa olsun Abhazya'yı ele geçirme amacından vazgeçmiş değil. Türkiye ile ilişkilerini kullanarak gemi trafiğinin durdurulmasını sağladı. Rusya ile konuşarak da daha önce kullanabildiğimiz Sovyet Pasaportları'nın kullanmamızı engelledi. Rusya içinde halen bu pasaportları kullananlar olmasına rağmen bizim kullanmamıza izin vermiyorlar. Bir bakanımız yurt dışına çıkabilmek için Rus Pasaportu aldı. Pasaportunu kullanarak Trabzon'a geldi, ama Rus pasaportu taşıyor olmasına rağmen Türkiye'ye girmesine izin verilmedi. Bilmeniz için söylüyorum, Trabzon'da oldukça güçlü bir Gürcü lobisi var ve bu işlerden sorumlu Gürcü bayan, bakanımızın Türkiye'ye girmesini engelledi, bakanımız geri dönmek zorunda kaldı. Şu an için en büyük sıkıntımız sizlerle ve sizin aracılığınızla dünyanın geri kalanıyla ilişkiye girememektir. Hiç istemediğimiz halde Rus pasaportu almak zorunda kalıyoruz. Aynı şekilde Türk pasaportunun kullanılarak Abhazya'ya girilememesi de bizi çok rahatsız ediyor. Çeçenistan'daki durumu bahane edip Soçi'den Abhazya'ya girişi, özellikle Türklerin girişini engelliyorlar. Bunların yanı sıra az da olsa olumlu gelişmeler de olmuyor değil. Türk ve Abhaz firmaları kendi aralarında bir takım görüşmeler, anlaşmalar yapmaya başladılar. Murat: Yasal izni Soçi'ye gidiyoruz diye alarak Sohum'a giden gemiler olduğu, bir kısım balıkçının avlanmak için Abhazya karasularını kullandığı hatta Abhazya'dan kömür getirildiği gibi duyumlar aldık, bunlar hakkında neler söyleyebilirsiniz? Y. Argun: Biz de benzeri duyumlar aldık. Kömür getiren o geminin yakalandığını, ve mallarla birlikte gemiye de el konulduğunu ve gemidekilerin tutuklandığını biliyoruz. Gürcüler bizim herhangi bir şekilde Türkiye ile ilişkiye girmemizi istemiyor ve bunu engellemek için ellerinden gelen her şeyi yapıyor. Türk yöneticileri izin verdiği takdirde Türk firmalarının Abhazya'da çalışmasında bizim açımızdan hiçbir problem yok. Rus askerlerinin konumu da eskisine oranla oldukça farklı ve onlarda artık büyük bir problem çıkarmıyorlar. Murat: Bir web sitesinde yayınlanan açıklamasında Putin "Abhazya'nın Gürcüstan içinde yer alıp almaması artık bizi çok da fazla ilgilendirmiyor" dedi, bu konuda neler söyleyebilirsiniz? Y. Argun: Putin başkan olduktan sonraki dönemde Rusya'nın Abhazya'ya bakışında önemli değişiklikler oldu. Putin Abhazya ve Osetya'ya eskisinden daha sıcak bakıyor artık. Nefin: Putin'in resmen olmasa da el altından Abhazya'yı desteklediğini mi ima ediyorsunuz? Y. Argun: Seçildikten sonra yaptıkları Putin'in dolayısıyla, Rusya'nın Abhazya'ya bakış açısının değiştiğinin ispatı değil mi? Bediz Hanım: Peki o halde ambargoyu neden kaldırmıyor? Ya da neden Abhazya'yı resmen tanımıyor? Murat: Ben de tam Abhazya'nın resmen tanınmadığı için çektiğiniz sıkıntılara gelecektim, ikisini beraber cevaplarsanız... Y. Argun: Bunlar hakkında konuşmadan önce Abhazya'da bundan önceki değişim ve gelişmelere bakmamız gerekli. Gürcüstan'ın Avrupa Güvenlik Savunma İşbirliği şemsiyesi altına girmesi baştan hatalıydı fakat jeopolitik önemi sebebiyle diğer devletler bunun üzerinde durmadılar ve aldılar. Oysa Gürcüstan'da iç karışıklık vardı. Amaçları Rusya'ya karşı Gürcüstan'ı elde tutmaktı. Gürcüstan, tam egemen, kendi başına bir devlet gibi başvurdu ama buna hakkı yoktu. Gürcüstan'ı o haliyle tanıyan Avrupa şimdi bizi tanımıyor. Murat: Ama gene de soğuk kuzey ve Fransa, Almanya gibi önderler bunu umursamadılar. Y. Argun: Onların düşünceleri bizi çok da fazla ilgilendirmiyor. Birleşmiş Milletlerin tüzüğünde katılan ülkelerin iç karışıklıkları, savaşları olmaması gerekir diye bir madde var ama onlar bunu umursamadı. Şu an Gürcüstan'ın Abhazya üzerinde hiçbir etkinliği yok. Yada Gürcüstan seçimlerinde biz oy kullandık mı? Gürcüstan kendini bile yönetemeyen terörist bir devlettir. Şevardnadze'yi kanunsuz olarak getirip oturttular oraya. Seçimlerde terör estirdiler. Onu oraya oturtan teröristler sonra Abhazya'ya yöneldiler ama başarısız oldular. Şevardnadze teröristtir. İstendiği takdirde size bunu ispatlayan en az 100 belge gösterebilirim. Abhazya'da ki polislere, sınırdaki askerlerimize keskin nişancılar uzaktan ateş ederek onları öldürüyorlar. Birleşmiş Milletler görevlilerini zorla alıp götürüyor sonra da suçu bizim üzerimize atmaya çalışıyorlar. Uluslar arası paralı askerleri, teröristleri besliyorlar. Bugün Gürcüstan denilen yer istikrarsız, terörist bir devlettir. Bizim esas üzüntümüz bu terörist devlete şu anda en büyük desteğin Türkiye'den veriliyor olması. Bu afaki söylenmiş bir şey değildir; halen, Türkler Gürcülere askeri eğitim veriyorlar. İki hücumbot ve helikopterler verdiler. Bunlar, bizim gördüğümüz kadarıyla, bize karşı kullanılmaları için verildi. Bizi asıl üzen bu. Murat: Bu terörist faaliyetlerin bir kısmından biz de haberdarız ama bunu dünyanın geri kalanına, özellikle bölgeyle de yakından ilgilenen ülkelere, örneğin Amerika'ya anlatamadık. Sizce bu konuda neler yapılabilir? Y. Argun: Amerika eski konumunda değil artık. 11 Eylül sonrası tutumunu değiştirdi gibi görünüyor. Murat: Amerika'nın dikkatinin daha güneye ve doğuya kaydığı ortada ama Amerika ile Türkiye'nin ilişkileri ve Türkiye'nin Gürcüstan politikaları da ortada. Bu noktada neler yapılmalı, örneğin buradan ne bekliyorsunuz? Y. Argun: Diasporadaki komitenin çalışmalarını olumlu olduğunu düşünüyoruz. Siz Türkiye için savaşmanız gerektiğinde savaşıyorsunuz, hatta en önde savaşıyorsunuz, savaştınız. Her türlü ekonomik ve idari faaliyetin içindesiniz. Nefin: Yani bizim Türkiye'nin politikalarına elimiz mahkum mu demek istiyorsunuz? Y. Argun: Hayır. Vergi veriyorsunuz ve sizin verdiğiniz vergilerle silah alınıyor. Sonra bu silahlar kardeşlerimize karşı kullanmaları için Gürcülere veriliyor. Bizi asıl üzen bu. Bunu gündeme getirmelisiniz. Ayrıca bu sadece bizim içinde geçerli değil. Gürcüstan'ın oradaki Türklere nasıl davrandığını biliyor musunuz? Stalin döneminden beri yurtlarına dönemeyen tek halk Mesket Türkleri. Gürcüstan onlara da zulüm ediyor. Demek istediğim bunları yapan terörist bir ülkeye Türkiye hala nasıl yardım edebiliyor, düşünülmesi gerek. Şevardnadze hala Stalin'in politikalarını uyguluyor. Bütün insanların yaşam hakkı vardır. Gürcüstan Abhazya için böyle düşünmüyor. Abhazya'yı ele geçirdiği anda bütün Abhazları yok etmek, tüketmek istiyor. Ama bize hala Gürcüstan dayatılıyor, Gürcüstan ile birlikte olun diyorlar. İnsan öldürüleceğini bile bile nasıl böyle bir şey yapar. Şevardnadze'ye güvenmiyoruz. Bundan önce yapılan anlaşmalar BM gözetiminde yapıldı (4 Nisan). Ondan sonra iki kez Abhazya'ya saldırdılar. Bu garantiye bile güvenemezsek hangi garantiye güvenebiliriz ki? Şevardnadze önce imza atıyor sonra sanki hiç anlaşmamış gibi gene bildiğini okuyor. Murat: Anlaşıldığı kadarıyla bu tanınmamışlık olayını kısa vadede aşamayacağız. Peki o zamana kadar ticari faaliyetlerimizi geliştirmeye çalışsak. Örneğin, bildiğim kadarıyla, Sovyetler döneminde çok popüler olan birçok turistik alan ve tesise sahipsiniz. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz? Y. Argun: İlk olarak çözülmesi gereken problem ulaşım problemi. Ulaşım sağlanabilirse bunların hepsi yapılabilir. Rusya yapıyor örneğin. Hem firmaları hem de turistleri Abhazya'ya geliyor. Murat: Ama Rusya'nın Abhazya'ya bakışı Türkiye'ninkinden farklı. Y. Argun: Rusya kendi çıkarları doğrultusunda bunları yapabiliyor da Türkiye neden yapamıyor? Biz hiç kimseyi engellemiyoruz. Ayrıca bunda sadece bizim çıkarımız yok, Türkiye'nin de çıkarı var. Bediz Hanım: Siz yapılacak girişimlere destek verebilir misiniz? Y. Argun: Biz üzerimize düşen her şeyi yaparız. Fakat problem Türkiye'nin tutumu. Türkiye ve Rusya'nın bakış açıları farklı bile olsa Türkiye, kendine de faydası dokunacak olan, Abhazya ile ticari ilişkilere izin vermeli. Burada pek çok insanımız var, onlar Türkiye'ye durumu anlatmalı ve bunun yapılması için çalışmalılar. Biz elimizden gelen her şeyi yapmaya hazırız. Murat: Son olarak Türkiye'deki gençlerden neler bekliyorsunuz? Y. Argun: İstanbul'daki konuşmalarımda da bu tür sorular sorulmuştu. Gençlerimize, özellikle Abhazya'ya gelmek isteyen gençlerimize rahatlıkla şunu söyleyebilirim ki; Abhazya'da ekonomik olarak yaşam buraya oranla çok kolay, 200 $ alan birisi hayatını rahatlıkla idame ettirebilir. Abhazya'da geçinmek buraya oranla çok daha kolay. Ama gelecek olanlar yapacakları işi çok iyi düşünerek gelmeli ve burayla olan bağlantılarını, özellikle Türk firmalarıyla olan bağlantılarını koruyarak gelmeli. Ortak iş yapabilecek şekilde organize olmalısınız. Bediz Hanım : Aslında biz bu zorunluluktan ve ulaşım probleminden çok rahatsızız. Ulaşım problemini çözmek için bazı çabalarımız var ve umarım yakında bunları aşabileceğiz. Y. Argun: Ambargodan sonra Gürcüstan yüzünden ulaşım oldukça zorlaştı. Şu an için bu çağrıyı yapmak ne kadar doğru onu da bilmiyorum. Eskiden herkese rahatlıkla gelin diyebiliyorduk ama ulaşım durumu artık eskisi kadar rahat değil. Elektrik çok ucuz, geniş ve verimli arazilerimiz var, çıkartılması ve işlenmesi kolay birçok yer altı zenginliğimiz, madenimiz var ama önce gelmek, görmek lazım. İşleri organize edebilmek için Abhazya'yı ve şartlarını tanımak lazım. Fakat her sorun çözülebilir, söylenmesi gereken şu: "Gelin! Orada yapılacak, birlikte yapabileceğimiz çok iş var." Murat: Peki ya burada kalanlar, oraya gel(e)meyenler için neler söyleyebilirsiniz, onlar neler yapabilir? Y. Argun: Niçin turist olarak bile Abhazya'ya gelmenize izin verilmediğini sorgulayın mesela. Bunun için çalışmalar yapabilirsiniz, protesto kampanyaları başlatabilirsiniz. Bir şeye başladınız mı bıkmadan, usanmadan sürdürmelisiniz ama, ısrarcı olmalısınız. Sadece o zaman sonuç alabilirsiniz. Ruslar ellerinde gösterecek bir şey kalmadığı için Sohum'u, bizim doğal güzelliklerimizi gösteriyorlar, örneğin, getirdikleri turistlere. Bizim gezilebilecek, görülebilecek pek çok yerimiz var, doğal güzelliklerimiz, yer altı mağaralarımız inanılmaz. Yavaş yavaş bunlarda turizme açılmaya başlanıyor. Tabii ben size yön vermek istemem, bu yapabilecekleriniz için bir örnek sadece, işinize karışmak istemem. Murat: Kastım bizden haberimiz olmayan istekleriniz varsa bunları öğrenmekti, ayrıca sizden bağımsız hareket ederek sizin için problem yaratacak faaliyetlerde de bulunmak istemeyiz. Y. Argun: Benim söylemek istediğim gelip gerçekleri yerinde görmeniz gerekliliğidir. Ulaşım problemi üzerinde durmamın sebebi de bu. Neler yapılabileceğini, neler yapılması gerektiğini gelip kendi gözlerinizle görmelisiniz, kendiniz tespit etmelisiniz. Orayı kendi gözlerinle gördüğünde daha bir yakınlık hissediyorsun, için daha fazla yanıyor. Belki ufak tefek sorunlar var. Gelin birlikte çalışalım, bunları beraber düzeltelim, uzaktan sorgulamayın. Gelin ve oranın gerçeklerini görün, Bunu yapan ve bu sayede oranın şartlarına gayet rahat adapte olan bir çok insanımız var. Eğer gelirseniz ufak tefek bu sorunları birlikte rahatlıkla aşabiliriz. Nefin: Son olarak söylemek istedikleriniz... Y. Argun: Bağımsızlık şansımız var, bunu iyi kullanmalıyız. Çeçenistan'ın da vardı ama iyi kullanamadılar. Diasporayla birlikte çalışarak bunu başarabiliriz. Ancak birlikte hareket edersek yol alabiliriz. Biz ne zaman ihtiyacınız olursa yardım etmeye hazırız. Sizin burada yaptıklarınızın bize çok büyük faydalar sağladığını bilmenizi isterim. Şimdiye kadar yüreğinizde hissediyordunuz toprağımızı, tarihimizi, bundan sonra da gelip görerek orada hissetmelisiniz bazı şeyleri. Herkes elinden geleni yaparsa sonuca ulaşabiliriz. Nefin, Murat: Bizi kabul ettiğiniz ve verdiğiniz bilgiler için teşekkür ediyoruz. Not: Bizi evinde misafir ettiği, Sayın Yura Argun ile iletişimimizi sağladığı ve verdiği bilgiler için Kafkas Abhazya Dayanışma Komitesi Ankara Temsilcisi Bediz Tantekin Hanımefendi'ye teşekkürü bir borç biliriz. [Röportaj: C'upe Murat Canlı, Nefin Huvaj] +''+Argun Yura

K’işokhue Alim

Kabardey-Adığe Edebiyatının büyük klasiklerinden yazar ve ozan K'işokhue Alim, 30.01.2001 tarihinde 87 yaşında vefat etti. Adığe halkı, (belki Şocents'ık'u Alıy ve K'uaş Bet'al'den sonra) en büyük klasiğini kaybetmiş oldu. +''+ Kendisine Tanrı'dan rahmet, kederli ailesine, yakınlarına ve tüm halkına baş sağlığı diliyoruz. Hiçbir koşulda ulusal kimliğini ve değerlerini unutmadı, saklamadı. Yaşamının gençlik yıllarından sonraki uzun bir bölümünü çok sevdiği köyünden, toprağından uzakta, Moskova'da geçirmesine karşın, O hiçbir zaman toprağından, kültüründen kopmadı. Kendi ulusuna yabancılaştıkça daha çok göze gireceğini ve yükseleceğini düşünenlere, kraldan çok kralcılık yapanlara ve bu anlayışa karşı hep mücadele etti. Evrensele ulaşmanın ulusallıktan geçtiğine inandı ve bunu kendi yaşam deneyiminde somut olarak örnekledi. Hep kendi ulusundan, halkının birikimlerinden beslendi. Sahip olduğu olanakları, güç ve yetenekleri de öncelikle kendi ulusu için değerlendirmeye çalıştı. Ulusaldan evrensele ulaşan, örnek bir Adığe yazarı ve ozanı oldu. Yalnız Adığe halkının değil, aynı zamanda tüm Sovyetler Birliği halklarının da en sevdiği büyük ve değerli yazarlar arasında yer aldı. Yerjıb Aslan'ın 9. sınıflar için Adığe Edebiyatı (Elbrus Basımevi, 1986) adlı kitabının 30-115. sayfalarında yer alan K'işokhue Alim'in yaşam öyküsüne ve edebi kişiliğine ilişkin geniş bir inceleme yazısının bir bölümünün Türkçe çevirisini sunuyoruz. K'İŞOKHUE ALİM (22.07.1914 – 30.01.2001) Halkın gönlünde taht kuran, adını tarihin sayfalarına altın harflerle yazıp dünya durdukça koruduğu yazarlar, sanata yeni bir güzellik, yeni bir boyut getirebilen, ulusal edebiyatı geliştirip yüceltebilen ve özgün bir sanat çizgisi oluşturabilen büyük yazar ve ozanlardır. A.S. PUŞKİN, M.Y. LERMENTOV, N.A. NEKRASOV, V.V. MAYAKOVSKİY gibi büyük Rus yazarlarını ya da ŞOCENTS'UK Alıy, K'UAŞ Bet'al gibi büyük Adığe şairlerini ölümsüz kılan şey, onların edebiyata yaptığı büyük katkılardır, sanatsal biçimi ve düşünsel özü halkın her zaman bir ilk heves tutkusuyla sevip arayacağı düzeye taşıyabilmeleridir. Zamanımızın en önde gelen edebiyatçılarından olan K'İŞOKHUE Alim de onların bu doğru ve sağlıklı yolundan gitmiştir. O, Adığe edebiyatını geliştirip ilerleten başlıca edebiyatçılarımızdandır. K'İŞOKHUE'nin yazmaya başlaması ŞOCENTS'UK Ali'nin edebiyat çıtasını yükselttiği döneme rastlar. İkinci Dünya Savaşı'nın hemen öncesindeki on yıllık dönemdir. O yıllar, yazarımızın edebiyat ve sanat eğitimi aldığı yıllar oldu. Başka deyişle; o yıllarda sanatımızın en iyi ve yetkin örnekleriyle beslendi, onları özümledi, kendini ayakları üstünde yürümeye, edebiyat yoluna koyulmaya hazırladı ve donattı. K'İŞOKHUE'nin 1940 yılında, program doğrultusunda kaleme aldığı "Nasıp/ Mutluluk/Talih" adlı şiiri, O'nun seçtiği edebi çizginin ilk adımı ve örneği olarak değerlendirebilir. K'İŞOKHUE Alim, Sovyet Adığe şiirini ŞOCENTS'UK Ali'den sonra özgün ve saygın bir yeni kulvara taşıdı. O, Adığe şiirine yeni pek çok şey katmayı başardı. Sanatsal kurguyu, düşüncenin akıcı ve etkili anlatımını halkın beğeneceği, haz alacağı düzeye çıkardı. Adığe Sovyet şiirinin genel Sovyet şiiri içinde özgün bir yer edinmesinde K'İŞOKHUE'nin büyük payı vardır. Ünlü Çuvaş halk şairi Huzangay Peder; "Kabardey şairinin şağdıy atı, çoktan Kafkas dağlarını aşıp arenaya girdi. Onun nal sesleri ülkemiz sınırlarının ötesinde, uzaklarda da duyuluyor. O Şağdıy K'İŞOKHUE'nin damgasını taşıyor." demiştir. Ünlü Rus şairi Vladimir Solovxin de; "K'İŞOKHUE Alim, yapıtları Rusça'ya çevrilip yayımlanan zamanımızın en büyük, en özgün şairlerindendir." demiştir. Son yıllarda Adığece ve Rusça olarak çeşitli gazete ve dergilerde O'nun yapıtlarına ilişkin ciddi ve olumlu eleştiriler yer almış ve edebiyat eleştirmenleri, O'nun kaleme aldığı ürünleri tahlil eden ve değerlendiren özgün kitaplar kaleme almışlardır. Bütün bu edebiyat eleştirmenleri ve edebiyat tarihçileri ağız birliği etmişçesine K'İŞOKHUE Alim'in zamanımızın en büyük, en usta şairlerinden, ulusal halk kültürünün en önde gelen çalışanlarından biri olduğunu ifade etmektedirler. Ünlü Rus şairi N.S. TİXONOV, O'nun için; "K'İŞOKHUE Alim bugünkü özgün Sovyet edebiyatında baş köşeyi tutanlardan biridir. O, her bakımından halkıyla iç içedir. Kendisini yetiştiren halkın dilinin gücünü, anlatım yeteneğini aydınlık duygu ve düşüncelerle bilenmiş özlü şiirlerinde açıkça sergiler. Özlü, tok anlamlı deyişler, umudun melodilerine ayak uyduran yüce amaçlar, keskin nükteler, şifreli anlatımlar, imgeler O'nun dizelerini süsler. O, karmaşık, dolambaçlı, frapan laf kalabalığı yerine net betimlemeleri yeğler. O'nun dizeleri birçok yönden işlenmiş, yetkinleştirilmiş, özlü ve özgün deyişlerdir. Kökeni olan halkın yaşamında yer alan unutulmaz büyük olaylar, kendi yaşadığı veya yaşamında tanık olduğu şeyler onun dizelerinde son derece inandırıcı ve etkili biçimde yer alır." Yaşamı ve Edebi Çalışmaları: K'İŞOKHUE Alim Pşımaxue oğlu, 22.07.1914 tarihinde Şecem ilçesi Şhalıkhue Adığe köyünde bir rençber ailesinin çocuğu olarak doğdu. O, annesi ve babası sayesinde Adığe halk öykülerindeki ve kahramanlık şarkılarındaki özgün dokuları; manevi, ahlaki değerleri, temiz duygu ve amaçları, aydınlık düşünceleri, yaklaşım biçim ve yöntemlerini çok küçük yaşlarda kavradı. Cin gibi akıllı ve zeki bir çocuk olan Alim, ilk olarak 1923 yılında köydeki ilkokulda öğrenim hayatına başlar. 1928 yılında Baxhsan'daki Bölge Tarım Meslek Okuluna girer ve bu okulu büyük bir başarıyla bitirir. Sonra 1931 yılında Kuzey Osetya'nın başkenti Orjonikidze'deki Pedagoji Enstitüsü'ne girer ve 1935 yılında ciddi ve önemli bir öğrenim görmüş olarak Cumhuriyet'e geri döner. Aynı yıl önce öğretmen yetiştirilen kurslarda, daha sonra Pedagoji Fakültesi'nde Rus Dili ve Edebiyatı dersleri vermeye başlar. Akademik kariyer yapmaya heveslenen ve yüreklenen K'İŞOKHUE 1936 yılı sonbaharında Moskova'ya yüksek lisans eğitimine (Aspirantura) gider. Yüksek lisansını üstün başarıyla bitirdikten sonra tekrar ülkesine döner ve Kabardey – Balkar Bilimsel Araştırma Enstitüsü'nde müdür olarak görev alır. Bu görevini ikinci dünya savaşına kadar aralıksız sürdürür. K'İŞOKHUE bu yıllarda Adığe kültürüyle ilgili ciddi ve önemli çalışmalar yapar; Nart Destanları'nı sınıflandırır, düzenler ve önsözü ile açıklamalarını kendisinin kaleme aldığı "Nart Xhıbarxer/Nart Öyküleri" kitabını yayımlar. K'İŞOKHUE, sonradan çok daha geliştirilmiş ve genişletilmiş biçimiyle Adığece düzenlenip yayımlanmış olan Nart Destanları'nın hazırlanmasında da ilk görev alanlardır. K'İŞOKHUE, edebiyat ve sanat yaşamına çok küçük yaşlarda, kendi anlatımına göre 1928-1930 yıllarında başladı. 1931 yılında yayımlanan Adığece okuma kitabında O'nun bir kaç şiiri yer almıştır. "Kharıwış'e/Yeni Güç" adıyla 1934 yılında yayımlanan Edebiyat-Sanat Alamağında bir çok şiiri yayımlanmıştı. 1941 yılında yaşadıkları, şairin belleğinden hiçbir zaman silinmedi. O yıl Lenin'in partisine girdi. "Bgılhapexm Dyej/Dağ Eteklerinde" adlı ilk kitabı o yıl yayımlandı. K'İŞOKHUE Alim, aynı yıl bir yandan edebiyat-sanat, bir yandan da bilimsel araştırma çalışmalarına daha büyük bir azim ve kararlılıkla yönelmeye niyetlendi. Ne varki bu güzel amaç ve niyetler, faşist Alman ordularının saldırılarıyla son buldu. Şairimiz, savaşın ilk günlerinden başlayarak zaferle sonuçlanıncaya kadar, sevgili güzel vatanımızı düşan işgalinden korumak ve kurtarmak için herkese örnek olacak bir biçimde cephede savaştı. Savaşta gösterdiği yararlılık ve kahramanlıklar nedeniyle K'İŞOKHUE, hükümet tarafından birçok madalya ile ödüllendirildi. Ordudan göğsü madalya ve brövelerle dolu olarak Binbaşı rütbesiyle terhis oldu. Savaştan sonra K'İŞOKHUE çeşitli görevlerde bulundu. 1945-1948 yıllarında Kabardey-Balkar Cumhuriyeti Eğitim ve Bilim Bakanı olarak görev yaptı. 1948-1950 yıllarında Sovyetler Birliği Komünist Partisi Kabardey-Balkar Bölge Komitesi Sekreteri idi. Bu arada SSCB KP Merkez Komitesi nezdindeki Sosyal Bilimler Akademisi'ni bitirdi. Daha sonra Kabardey-Balkar ÖSS Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu Başkan Yardımcısı, Kabardey-Balkar Yazarlar Birliği Yönetim Kurulu Başkanı, Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti (RSFSR) Yazarlar Birliği Genel Sekreteri olarak görev yaptı. Daha sonra uzun yıllar; SSCB Yazarlar Birliği Genel Sekreteri, SSCB Edebiyat Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı olarak görev yaptı ve Moskova'da yaşadı. SSCB ve Kabardey-Balkar SSC Yüksek Sovyetlerine birkaç kez milletvekili seçildi. SSCB Yazarlar Birliği 2. ve 7. Genel Kurullarında da delege olarak görev aldı. Gerek edebiyat sanatındaki büyüklüğü, gerek yapıtlarında işlediği konular ve bu konuları işleyişindeki ustalığı, gerekse sanatsal kişiliği ile K'İŞOKHUE son dönem Sovyet yazarlarının dorukları arasında yer almıştır. O, edebiyat yaşamında özgün içerikli, sanatsal düzeyi yüksek yüzlerce şiir, hatırı sayılır büyüklükte bir kaç poem/şiirsel öykü/destan, harika romanlar, dramalar, bir uzun öykü, denemeler ve başka bir çok yapıtlar kaleme almıştır. Yazarın yapıtlarında bir çoğu ilk sınıflardan itibaren 9. sınıflara okullarda dil ve edebiyat derslerinde okutulmaktadır. Bunlardan bazıları şunlardır: "Nasıp/Mutluluk", "Lenin Ihagew Tyetşş/Lenin Yüksekte Duruyor", "Gumızağe/Tezcanlı", "Sık'uent Nexh Psınş'ew/Daha Tez Giderdim", "Wıwızınşem! Se Jızo'e/Sağlıcakla Diyorum Ben", "Zekhueşit/Bayrak", "Selet Selam/Asker Selamı", "Khyebjeç", "A Pşşıhaşham Bjjıha Pşağow/Güz Sisiydi O Akşam", "Mak'ue Ş'aler Awız Ğoguç'e/Vadi Yolundan Gidiyor Delikanlı", "Mel Guarte/Koyun Sürüsü" şiirleri; "Yelbezdıkhue", "Tisey", "Kolxoz Şığajem/ Kolhoz'un At Yarışında", "Ade/ Baba" adlı poemleri; "Xhuepseğue Nur/İmrenilen Işık", "Maze Nıkhue Şxhuant'e/Mavi Hilal" romanları ve birçok başka yazıları. K'İŞOKHUE Alim'in yazılarının toplandığı ikinci yapıtı 1946 yılında "Şıwım Yi Ğogu / Süvarinin Yolu" adıyla Adığece olarak Nalçik'te yayımlandı. Bundan sonra da yazar Adığece ve Rusça olarak birçok kitap daha yayımladı. "Txığe Khıxexaxer/Seçme Yazılar" adlı iki ciltlik bir kitabı Kabardey-Balkar Basımevinde Adığece olarak basıldı. "Alhxho", "Ğoguane/Uzun Yol", "Bgı Khıguewa/Göçük Kaya" K'İŞOKHUE'nin kaleme aldığı dramalardan bazılarıdır. Ayrıca bir film senaryosu, önemli edebiyat-sanat eleştirileri de vardır. Yazarın ustalığı ve becerileri özellikle son dönemlerde büyük bir gelişme gösterdi. Özellikle olgunluk dönemlerindeki bu yapıtlarıyla zamanımızın en ünlü yazarları arasında sağlam bir yer tuttu. Sosyalist üretim kahramını, SSCB devlet ödülü sahibi ünlü Rus yazarı M.N. Alexeyev; "K'İŞOKHUE Alim, Sovyet edebiyatında başı çeken en güçlü yazarlarımız arasında çoktan ve sağlam bir biçimde yer aldı." diyerek bunu dile getiriyor. K'İŞOKHUE'nin edebi kişiliğini çok iyi bilen büyük edebiyat eleştirmeni V.T. Goffensefer aynı konuda şöyle diyor: "Kabardey edebiyatının gelişmesinde K'İŞOKHUE Alim'in yazdığı şiirler önemli bir yer tutar. Onun ustalığı her yıl daha büyük bir measafe alıyor. O'nun işlediği konuların kapsamı durmadan genişliyor. ...K'İŞOKHUE'nin "Xhuepsğue Nur/İmrenilen Işık" adlı romanı, Kabardey edebiyatı bir yana Kuzey Kafkasya edebiyatında, hatta tüm Sovyet edebiyatı içinde bile bolşeviklerle şeriatçılar arasındaki mücadeleyi bütün boyutlarıyla geniş ve kapsamlı bir biçimde ustaca işleyen eşsiz bir başyapıttır." Esasen 1968 yılında "Khurşxer Jeyırkhım/Dağlar Uyumaz" adlı yapıtı için K'İŞOKHUE Alim'in RSFSC'nin M.GORKİY ödülüne layık görülmüş, yapıtlarının hemen hemen tüm Sovyet halklarının diline ve başka bazı dış ülkelerin diline çevrilip yayımlanmış olması bütün bunların en somut kanıtı ve göstergesi-dir. K'İŞOKHUE'nin yapıtlarında hemen her konu işleniyor. Ama bunların içinde halkının ulusal tarihi ve yeni yaşam biçimi, dostluk ve halkların kardeşliğinin, barışın korunması için insanların içtenlikle çaba göstermeleri daha çok öne çıkıyor. Yeni düzenin getirdiği yaşam koşullarında yetişen insanların bilincinde yer eden temiz duygu ve düşünceler, umutlar, yaşama sevinçleri özellikle "Partır Di Paşev/Parti Önderliğinde", "Bıve Xuabe/ Kızgın Taş", "Ya Demepkh Zetawe/Onlar Omuz Omuza", "Batırıbjje/ Yiğit Kadehi", "Vağue Maxue/Uğurlu Yıldız" adlı şiir kitaplarında oldukça büyük bir derinlik ve ustalıkla işlenmiştir. K'İŞOKHUE Alim, ulusun onuru ve gururu olan, onu yüreklendiren eşsiz bir yazar ve bir toplum adamıdır. O, yaşamı derinliğine kavrayan ve kucaklayan, olayların derinliklerine keskin gözlerle nüfuz edebilen, çok şeyi çabuk sezen ve anlayan, yüksek insanlık değerlerini özümsemiş, gerçeği, doğruluğu rehber edinmiş bir yazardır. Ünlü Rus şairi Mixail SVETLOV'un büyük bir vukuf ve isabetle teşhis ettiği gibi; K'İŞOKHUE kimseye benzemeyen, eşsiz ve özgün bir şairdir. O'nun yapıtlarını başkalarından ayıran ve özgünleştiren en önemli özellikler; herbirinin aklı uyandıran ve devindiren keskin düşünce parıltılarıyla bezenmiş, her konunun belirli amaç ve hedefler bilinçli olarak seçilip özenle işlenmiş olmasıdır... Yapıt-larında hiçbir şey abartılmamış ama gerektiği iyi bir biçimde anlatılmıştır. Okurları da O'nu hep bu özellikleriyle tanımıştır. Şairin şiirlerindeki ideolojik-sanatsal anlam hem çok büyüktür, hem de sosyalist gerçekçilik metodu temelinde kurgulanmış ve yükseltilmiştir. Yazılar hem ulusal hem de partisel, örgütseldir. Kabardey-Balkar halk ozanı, SSCB'nin ve RSFSC'nin devlet ödülleri sahibi Khaysın Kuliyev O'nun için şöyle de-miştir: "K'İŞOKHUE Alim, yaşamın özündeki eşsiz gizi, yapıtlarında bir ilk heves tutkusuyla zengin bir özle ve yetkin bir biçimde dile getiren bir şairdir. O çok sevdiği halkının onurunu ve gururunu hep yüceltmiştir. Kabardey halkının bilgeliğini, sevecenliğini, yiğitliğini, onun ruhundaki yüceliği, yaşam karşısındaki direngenliğini pek çok halk K'İŞOKHUE Alim sayesinde tanımış ve öğrenmiştir." Sanatsal güç ve yeteneği sınırları aşan insanların gönüllerinde taht kuran ünlü yazar için buna benzer sayısız güzel söz söylenmiş, yazılmıştır. Kabardey-Balkar halk ozanı RSFSC'nin A.M. GORKİY devlet ödülü sahibi K'İŞOKHUE Alim'in 70. doğum yıldönümü 1984 yılı temmuz ayında görkemli törenlerle kutlandı. O'nun edebi çalışmalarına parti ve hükümet organları büyük değer verdiler. SSCB Yüksek Sovyeti Prezidyumu'nun kararı ile K'İŞOKHUE Alim Lenin ödülüne layık görüldü. Yazarımızın doğum yıldönümü, doğduğu Şhalıkhue köyünde, Nalçik'te, Moskova'da, hemen bütün okullarda ve işyerlerinde saygı ve coşkuyla kutlandı. K'İŞOKHUE Alim Pşımaxue oğlu, edebi-sanatsal kişiliği oturmuş, sanat güç ve yeteneği gelişmiş ve pekişmiş bir şairdir. O Kabardey-Balkar halkının saygın ozanı yüce sanını hak ederek ve büyük bir onurla taşımaktadır. Büyük şair ve yazarımız, yaşadığı sürece okurlarını yeni yapıtlarla hep mutlu etmiştir. O Adığe edebiyatına sunduğu eşsiz örneklerle en büyük katkılara imza atan bir edebiyatçıdır. Bu büyük yapıtları ve hizmetleri O'nun adını daima yüceltecek ve ölümsüzleştirecektir. [ Kabardeyce'den Çeviren: Fahri Huvaj ]  +''+Kaffed

Kentleşmenin Xabzemiz Üzerine Etkisi

Geleneklerimiz ne yönde nasıl değişti? Geleneklerimizin şimdiki hali nedir? Sonrası için öngörüler? +''+ Cankat Devrim'in el sanatlar atelyesinden div> Xabze'nin, rasgele bir gelenek yapısından çok farklı bir hali var. Xabze eski Çerkes yaşantısında, hayatın bütün anlarını kapsayan bir kılavuz, doğru olduğu için de, herkesin uyduğu bir kılavuzdur. Ama yerinde doğru. Çerkes vatanında, Çerkes gibi düşünen insanların vatanında doğru. Ama Xabze, olduğu gibi kalmıyor, çünkü o, birtakım beklentilere çözüm getiren bir çok anahtardan oluşuyor. O gerekler ortadan kalktığı zaman, doğal olarak yok oluyor. Kilitlenecek bir kapı artık yoksa, o anahtar da ortadan kendi kendine kalkıyor, evvela bir rafta duruyor; unutuluyor, orda bekliyor, sonra da kaybolup gidiyor. Xabze, Kafkasya'dan geldikten sonrada köylerimizdeki yaşamda zamanla, artık bazı etkenlerin tesiriyle, azalmakla birlikte sıkı bir şekilde devam etti. Ama orada da, devreye radyonun, sonra televizyonun girmesiyle, köylere kahve hanelerin açılmasıyla şekil değiştirdi. Yaşlılar da gençler gibi televizyon seyretmek istiyorlardı. Ayrı ayrı binalar yapılamadığı için, gençler ve yaşlılar aynı ortamda, bir arada olmaya başladılar. Dolayısıyla kendi aralarındaki münasebetlerde değişimler başladı. Şehirde bu, daha çok, daha etkili. Eskiden mesela, gelen misafire bir kurban kesmek, bir hayvan kesmek adeti vardı. Bu adeti nasıl yerine getiriyorsunuz; hayvanı kesiyorsunuz ve misafire, o hayvanın, kendisi için kesildiğini gösteriyorsunuz. Onun için de, hayvanın kesilmiş olan kafası, pişirildikten sonra, kulaklarıyla beraber sofraya konuyordu. Bunun daha başka merasimleri de var. Şimdi; şehirdeki yaşam ile köydeki yaşam arasındaki farkı henüz kavrayamamış olan bazı hemşehrilerimiz, şehre geldiklerinde, "bana niye gerekli saygıyı göstermedi, niye hayvan kesmedi" diye sızlandılar, onları biliyorum. Bir hemşehrimiz de, ismini bilmiyorum ama olayı duydum, Derince'de yaşıyormuş. Yer yok-apartman-, ama o, kendine bir şey söyletmemek için misafirine balkonda hayvan kesmiş. Peki geleneklerimizde kadın erkek ilişkilerine bakış açımıza gelirsek?... Kadın erkek ilişkileri Çerkesler'de çok değişik. Çoğu zaman resmi. Cankat Devrim'in el sanatları çalışmalarından bir örnek div> Köylerde tabi, büyük aile tipi oluyor, o zaman büyüklerimiz de oluyor, avluda, büyüklerin gölgesinde, büyüklerden sakınarak yaşam sürdürülüyor. Şehre geldiğinizde ne yapıyorsunuz, bir apartman dairesine sıkışıp kalıyorsunuz. Karşılaşmamak imkansız. (Bir Çerkes evinde, böyle büyük babalar varsa, evin oğlu, eşiyle birlikte, babasının yanında, ortalıkta gözükmez. Aynı sofraya oturmaz.) Aile, bir sebeple köyden ayrılıp şehre geliyor, bu sefer ne yapacaklarını şaşırıyorlar. Küçücük bir apartman dairesi, nasıl olacak şimdi? Bir müddet, balkonda, şurda burda idare edilmeye çalışılıyor. Artık evin reisi bakıyor ki; şartlar çok değiştirmiş, çok zorluyor, ondan sonra "gelin şuraya oturun" diyor, emri vaki yapıyor. O andan itibaren o davranış şekli, Xabze'nin o şekli o mekanda değişmiş oluyor. Bazıları biraz daha gayret ediyorlar, bir süre daha sürdürüyorlar onu, Mesela benim, geçen oturduğum evde apartman dört kardeşe ait idi. Büyük kardeşlerin olduğu yerde gelinlerin konuşmadıklarını gördüm. Seslerini onlara duyurmuyorlardı. Bunlar, çok varlıklı ailelerdi. Ama şımarmamışlardı. O, onların görgüsüydü ve onu sürdürdüler. Günümüz insanlarına bir bakın, arada bir sınır bırakmıyorsanız karşınızdaki insanla, bazen onur kırıcı, rencide edici davranışlarla karşılaşabiliyorsunuz. Artık, karşılıklı alışkanlıktan doğan bir sonuçla, birbirine karşı dikkat ortadan kalkıyor, birbirlerini kırmaya başlıyorlar. Bu gibi şeyler oluyor. Ama o aile diretti, o ailenin büyükleri hayatta olduğu sürece, Xabze o evde devam etti. Onlardan sonra gelen nesilde, -onlar köy kökenli insanlardı- onların çocuklarında artık böyle şeyler yok. En sonunda, elimizde ne kaldı şimdi, şehirde yaşamla? Eski yaşamın problemlerine cevap verecek olan anahtarlar, artık onlara hayatta gerek kalmadığı için yalnızca hatıra olarak kaldılar. Xabze'den şehirde sadece görgüye dayalı, insanların toplumla ilişkileri, karşılıklı bireysel ilişkileri seviyesindeki kısmı kaldı. Şimdi şehir hayatında geçerli olanlar onlar. Atımız yok, artık atla ilgili Xabze – ki onların her birinin bir sebebi vardı- ortadan kalktı. Eskiden karşınızdan gelen adamın dostunuz mu, düşmanınız mı olduğunu kestiremiyordunuz, ona göre tedbir alıyordunuz. İnsanın silahını en rahat kullanabileceği yer sol taraftır. Tüfeğinizi oraya çeviriyordunuz. Ok ve yay kullanırken de en rahat, oku o tarafa atıyorlardı. Onun için, karşıdan gelen erkekse, onu hep sol taraflarına alıyorlardı. (Yalnız bizde değil, mesela; zeybeklerde de var bu. Hiç güvenmedikleri adamı sağ taraflarına geçirmezlerdi.) Yani her davranışın bir sebebi var, Xabze'yi özel kılan şey de bu belki... Şehir hayatında bunlara yer kalmadığı için, bunlar ortadan kalktı ama, "yüksek insanlık prensipleri" diyebileceğimiz, toplumsal ilişkilerdeki görgü kuralları; işte bunlar yaşamak zorunda. Bunların ortadan kalkmasını gerektirecek bir mazeret yok. Şehirde kala kala elimizde kalanlar bunlardır. Değişmelerin sebepleri malum, işte demin bahsettik, köydeki büyük aile ortamından, dolayısıyla daha büyük bir çevreden, (o köy bir aile sayılıyordu.) şehre gelince ister istemez bir apartman dairesine veya bir gecekonduya sığındığımızda otomatik olarak, eskiden lazım olan anahtarlar çalışmaz oluyor. Bu, insanın içinde yaralar bırakıyor, eskiler birden bire terk etmiyor bunları, çaresiz kaldıkları ana kadar mücadele ediyorlar, sonra da iş bitiyor. Ben de şehirde yetiştim, köyde büyümedim ama; Çerkesliğimin farkına vardığım zamandan beri bir şeyler öğrenmeye çalıştım, bir şeyler görmeye çalıştım. Aklımı kullanmaya çalıştım, çünkü Xabze'nin insanlara verdiği bir kolaylık var. Xabze'yi hazır olarak birisinden öğrenirseniz, o zaman Çerkes toplumu içerisinde zahmet çekmiyorsunuz, sırıtmıyorsunuz. Zor duruma düşmüyorsunuz. Her duruma uyan bir anahtar var orda da. Şimdi günümüz hızlı yaşantısına bir bakın. Eskiden çocukları; büyük anneler, büyük babalar büyütürlerdi, artık bunlar yok. Tek tek ayrılmış insanlar, genellikle, anne çalışıyor, baba çalışıyor. Dolayısıyla çocuk, öğrenmesi gereken o kurallardan habersiz büyüyor. Kreşte yetişiyor. Bu da şehir hayatının bir sonucu, eskiden bir kadının çalışması gerekiyorsa büyük anne bakıyordu çocuklara, şehirde bunlar yok. Xabze'de değişmesi kaçınılmaz olan kurallar var. Ama toplumsal ilişkileri düzenleyen kuralların mazereti yok. Kentleşmenin bunlara olumsuz etkileri var mı, bu değişim hakkında neler düşünüyorsunuz? Etkileri çok. Bu anlatmaya çalıştığım şartlar içinde yetişen gençlerin, buraya (derneğe) gelenlerini görüyoruz. Pırıl pırıl gençler. Ama, Çerkes inceliğini herkeste görmek ihtiyacındayım. Şimdi, gördüğüm Çerkes görgüsü üzerine davranırsam; hanımlarla karşılaştığım zaman onlara öncelik tanırım. Özellikle kendi adıma değil, bir Çerkes olarak, bir insan olarak. Benden yaşça büyüğümle karşılaştığım zaman, gereken saygıyı gösteririm. Ben bunları öğrendim. Bu da, Çerkes görgü kurallarından tabi. Onların olduğu yerde her zaman, önceliği onlara tanırım. Bir kişi konuşuyorsa bir camiada- tabi söz hakkı tanınmışsa o kişiye- ben susarım, ötekiler susar. Ama gelen gençlerin kimisi bunlardan bihaber. Cankat Devrim'in el sanatları çalışmalarından bir örnek div> Yaşadıkları toplumda hangi değerler yoksa, o değerler açısından eksik geliyorlar buraya. Kimi gençler ne büyük biliyor, ne küçük biliyor... Şimdi siz benden yaşça küçüksünüz diye lakayt otursam olur mu? Olmaz. Askerlerde de böyle mesela disiplin gereği olarak uygulanmaya konmuş. Ama bizim geleneğimizde bunlar doğal olarak var. Yanlış yapmamaya çalışırım, niye? Çünkü toplumumuz içerisinde, bizim toplumumuzun değer yargılarına göre hareket etmek gerektiğini ben biliyorum. Bilmediğim bir şeyler varsa, aklımı kullanıyorum. Büyüğümün önüne geçmiyorum, onun sözünü kesmiyorum. Ama davranış olarak bu gibi şeylerden habersizseniz, sadece ana-babası Çerkes olmak yetmiyor. Bir Çerkes'in aldığı terbiye gösteriyor ki; en azgın Çerkes bile, yanlış bir hareket yaptığında utanabiliyor, korktuğu tek şey o, fakat bir kısım gençlerde bunlar yok artık. Bir Çerkes İngiltere'de yaşıyorsa; bir İngiliz nasılsa öyle davranacaktır. Arabistan'da yaşıyorsa, bir Arap nasıl davranıyorsa o şekilde davranacaktır. Yani o ölçülere göre düşünüp, o ölçülere göre davranacaktır. Çerkes ölçülerine göre değil. Gençlerden bir kısmı gerçekten çok iyi niyetlidir, kendilerine, yoluyla izah ederseniz, uyum sağlıyorlar. Çünkü bizim milletimizde çocuk, sadece kendi ailesine ait değildir. Önce bütün akrabalarına, sonra köye, sonra da bütün millete aittir. Büyüklerinizin sizi ikaz etme hakkı ve görevi var, bunu bu gençlerin bir kısmı bilmiyor. Bir kısmı da söylediğinizde "özür dilerim ben bunu bilmiyordum" diyor. Önümüzdeki zamanlarda nesil öylesine değişecek ki artık, bu konuştuğumuz her şey raflarda kalmış bir hatıra olacak. Dediğim gibi, İngiltere'de yaşıyorsak tamamen İngiliz gibi davranacağız şimdi, sağda solda, vaktiyle babaları Kafkasya'dan gelmiş, Avrupa ülkelerinde kalmış insanlara rastlıyoruz. Hiç umurlarında değil birçoğunun. Kentleştik evet, ama güzel değişen geleneklerimiz var mı? Kentleşmeye ayak uyduran geleneklerimiz oldu mu? Kent yaşamına ayak uyduran... Demin söylediğim görgü kuralları, kent yaşamında da geçerli, insanın hayatının her safhasında geçerli. Dolayısıyla onlar her yere uyum sağlıyor. Ama, dağdaki yaşamın şekli de Xabze olmuş, ormandaki yaşamın şekli de. Her şey bir Xabze olmuş. Sadece gelenek değil onların her birinin birer fonksiyonu var. Çünkü gelenek, yıllarca yapıla gelmiştir, ama ortalıkta bir faydası, fonksiyonu görülmemiştir. Xabze öyle değil. Xabze'de her şeyin bir sebebi var, yani bir problem var ise o probleme çözüm bulunmuş. En uygun çözüm bulunduğu için de hiç bir itirazla karşılanmıyor. Dağdaki, ormandaki Xabzenin terkedilmiş kısmını da biz terk etmedik. Buradaki hayatın farklı oluşu, zorlukları, o değişimi kaçınılmaz kıldı. Ama köylerde, oranın şartları halen eskiye uyumluysa bunlar devam ediyor. Atla ilgili kurallar bugün burada uygulanmıyor, çünkü at yok. Eskiden silah kullanmayla ilgili Xabze'ler vardı, ismi Xabze ama bu bir teknik, nasıl kullanılır? Artık elimizde kalan şey, nezaket. Nezaketin fuzuli olduğu bir yer olmaz. İnsanlığın fuzuli olduğu bir yer olmaz. Onun için her yerde geçerli. Değişime düğünler konusunda örnek vereyim. Çerkes düğünleri kırlarda yapılıyordu, orada evlenen adam, hiç bir şekilde, kendi düğününe gelmez. Çünkü büyüklerden bir sakınma adeti var. Gelini getirirler. Ama bakıyorsunuz, günümüzde, o şekilde ki düğün masrafları çok fazla, o zaman ne yapılıyor, şehirde bir salon tutuyorlar. Böylece düğüne katılacak olanlar oraya geliyor. Ama çevreye bakıyorlar ve onlara ayak uydurmak için, bizden olup, zamanla onlara katılmış olanların da etkisiyle, evlenen adam da düğüne getiriliyor. Şehirde olan "diğerleri" (Bir çoğunun kökleri bize dayansa da aslında artık onlara böyle demek durumundayız) , Xabze ile ilgili olumsuz dedikodulara başlıyorlar. Bundan rahatsız olunuyor, "geçmişte kaldı bunlar" denip onlara uyuluyor. Salon düğününün sonucunda, o köydeki Çerkes düğünü görgüsü yer değiştirmiş, kaybedilmiş olunuyor. Her şey alt üst oluyor. Çerkes müziğinin çalındığı, çoğunlukla Çerkesler'in katıldığı ama Çerkes görgüsünün bilerek çiğnendiği bir olay oluyor. Halbuki Düğün Xabze çiğnenmeden de yapılabilir, ha kırda, ha şehirde. Çerkes Xabzesi varsa ben kendi düğünüme niye gideyim? Çerkeslerde kız tarafı, kızın annesi, babası düğüne gitmezler konumlarını korurlar. Karşıdaki insanlara sıkıntı vermezler, her şeyin belli bir yolu yordamı var, ama hepsi beraber olunca doğru bunlar. İşte bu da yavaş yavaş nitelik değiştiriyor. Şimdi kendilerinin olmayan müziklerin eğilimi ile göbek atan Çerkesler var düğünlerde. Buna karşılık, şehir hayatında, gerekli şartlara sahipseniz, yaşam daha kolay, tarlada çalışmıyorsunuz, odun kesmiyorsunuz, böyle kolaylıklar var. başka büyüklerimizle de konuşun, köy hayatını da yaşamış büyüklerimiz, onlar burada kendilerini nasıl hissediyor? Şimdi ben annemi buraya getiremiyorum. Geldiği zaman biraz kalıyor, derhal buradan kaçıyor. Apartmanda hapis, halbuki memleketinde dostları var, onun dilinden anlayan insanlar var, burada yapa yalnız bir yaşlı olacak, o da çok çabuk çökecek, akranı yok dostu yok burada. Hocam biraz da Amerika işinizle ilgili bilgi alabilir miyiz? Benim Amerika'da bir arkadaşım var. Bana Amerika'da bir iş bulmak istedi. Kanada'da Adıge Xabze ile ilgili bir vakıf var. Bu bir hemşehrimizin, Murat Yağan Bey'in yol göstermesiyle kurulan bir vakıf. "Yaşamda ancak Adıge Xabze ile mutlu olabiliyoruz" diyen insanlardan kurulu. Çerkes kültürünü öğrenmek istiyor oradaki Kanadalılar. Arkadaşım da benden bahsetmiş. Bana mektup yazıldı. Onlara kültürümüzle ilgili bir dosya hazırladım, gönderdim. Vakıf'ın çok dikkatini çekmiş. Amerika'daki kolu benim her türlü masrafımı yüklenerek, beni oraya davet etti. Benden, Çerkes kültürüne dair yaşantımla ilgili yardım istiyorlar. Orada bir Çerkes köyü kurmak için vakıf, bir arazi almış. Çerkes kültürüne bu kadar ilgi duyduklarına göre, benden de, ne varsa, hepsinden yararlanmak isteyeceklerdir. Burada yaptıklarımız, kafamdaki işler... Bunun dışında fazla bir şey bilmiyorum, gidince göreceğim. Şubat ayının başında gideceğim, oraya çalışmaya gidiyorum yani. Yazın buraya gelebilmeyi umut ediyorum . Bir kaç insanımızı bile olsa, kültürümüze kazandırabileceksek, herhalde bu da bir kazançtır. Cankat Devrim'in el sanatları çalışmalarından bir örnek div> [Röportaj: Ömür Enes, Kansu Dinçer, Ziya Mis] div>+''+Cankat Devrim

Negumukue Şora Beçmirza

Toplumların çağlar boyunca varoldukları süreçteki savaşlarını, acılarını, mutluluk ve refahlarını sosyo-politik ve sosyo-ekonomik nedenlerini inceleyen tarih, aynı zamanda geleceğe yönelik plan ve politikaların belirlenmesi bakımından da önemlidir. +''+ Kuzey Kafkasyalılar'ın tarih boyunca yayılmacı, saldırgan, barbar gruplara karşı gösterdikleri mücadele ve direnişleri, çeşitli uluslardan yazarları etkilemiş, Kuzey Kafkasya'yı fiziki ve beşeri açıdan ilgi alanı haline getirmiştir. Bu yazarların başında da J.Stan BELL, Edmound de LAURIER, David URQUHART gelmektedir. Kafkasya tarihini ve uygarlığını çeşitli açılardan ele alan bu yazarların ortak özellikleri ise Kafkasyalı olmayışlarıdır. Bermıçza ise Kuzey Kafkasyalılar'ı tarih bilinci içerisinde anlatan onların sosyal sorunlarını dile getiren ve tarihini yazdığı toplumun içinden gelen yazar olması bakımından önemlidir. Negumukue Şora 1801'de Piatigorsk (Psıfabe) kenti yakınlarındaki Cuza Irmağı kıyısındaki Negumukue Köyü'nde doğmuştur. Büyük babası Adigey yöresinden Kabardey topraklarına yerleşmiş Abzekh kökenli bir aileden gelmektedir. Annesi Çerkesk yöresinde yaşayan Abazin kökenli Yismeyl ailesindendir. Eğitimine Arap Harfleri ile başlamış, Arapça ve Türkçe'yi, bu dillerin edebiyatlarını inceleyecek derecede öğrenmiştir. Daha sonra Kumuk Yöresi'ndeki Andrey Köyü'ne gitmiş, on sekiz yaşına dek eğitimini bu köyde sürdürmüştür. Bu eğitimden sonra Negumukue yöresinin dini başkanlığını (bir nevi müftülük) üstlenmiştir. Yirmi beş yaşında iken Volga yöresi Kazak Tümeni Komutanı Luçkin'den Rusça öğrendiği bilinmektedir. Daha sonra Çarlık Rejimi'nin Kafkasyalılar'ın toplayıp gözetim altında tuttuğu rehinelere öğretmen olarak atanmıştır. Nalçik'teki bu görevi sırasında kendi toplumunun ana dilinin, tarihi ve sanatının derlenerek yazıya geçirilmesinin gerekliliği bilincine varmıştır. Yazarımızın yetişmesi ve bilinçlenmesinde ünlü Rus Ozanı Kant Aleksandr PUŞKİN ve sık sık mektuplaştığı özel dostu Mikhail LERMONTOV'un büyük etkilerinin olduğu bilinmektedir. Negumukue 1830-1835 yılları arasında Petersburg'da Çar'ın özel muhafız birliklerinde görev almıştır. Polonya ile yapılan savaşlarda teğmen rütbesi ile orduda yer almıştır. Bu savaşlardan sonra askeri görevini bırakarak vatanına yararlı olabilme düşüncesi ile Nalçik yöresine dönmüştür. Bu görevler gereği bulunduğu her yerde uzun yıllarını alan "Adige Halkı'nın Tarihi" adlı yapıtı üzerine çalışmalarını sürdürmüş ve 1842'de eserini Rusça olarak tamamlamıştır. Negumukue kitabını tamamlayınca Petersburg'daki Çarlık Bilim Akademisi'ne sunmak istemiş, masrafları Çarlık Hükümeti'nce karşılanmak suretiyle ve Çar'ın fermanı ile başkente çağrılmış fakat hasta bünyesi böyle bir yolculuğa katlanamayacağı için Petersburg'a gidememiştir. Kısa bir süre sonra 10 Haziran 1844'te kaplıca tedavisi gördüğü Piatigorsk Kenti'nde yaşama gözlerini kapamıştır. Kitap 1861'de oğlu Yavristan tarafından Pyatigorsk Kenti'nde bastırılmıştır. Paris'te bulunan Kafkas Eserleri Kurulu Başkanı ve Paris Asya Derneği üyesi Adolph BERGE 1866 yılında Negumukue'nin kitabını düzelterek Almanca'ya çevirmiştir. Daha sonraları eserin Fransızca çevirileri de yapılmıştır. Uzun yıllar sonra kitap ünlü Kabardey Yazarı Kişoko Alim'in denetiminde bir kurul tarafından Kabardeyceye de kazandırılarak 1958 yılında Nalçik'te yayınlanmıştır. Böylece Çerkes Halkı kendi tarihi ile ilgili yazılmış ilk kitabı kendi dilinde okuma imkanına kavuşmuştur. Ayrıca kitap Dr. Şefket Müftü (Habjokuo) tarafından Arapça ve İngilizce'ye de çevrilmiştir. Negumukue'nin bu önemli kitabındaki anlatımları, Karamzin'in "Rusya Ülkesi Tarihi" adlı yapıtındaki aynı konuda ve esası değişmeyen olaylarla karşılaştırarak tarihsel gerçekliğe ulaşmıştır. Kitap, anlatılan olayların, çağdaş ve komşu toplumlarla da ilgisini inceleme olanağı doğurmaktadır. Bu olanak ise Hun, Avar, Hazar, Slav, Moğol, Goth, Tatar toplumlarının tarihini de öğretmektedir. Ünlü tarihçinin değeri yıllar sonra ancak anlaşılmış ve Kuzey Kafkasya tarihinde hakkettiği yere yerleşebilmiştir. Bugün Kabardey Özerk Cumhuriyeti'nin Zeyko (Hatukşukoy) Köy'ünde bulunan heykeli ülkenin tarih ve kültür simgesi gibi kendi halkını selamlamaktadır. [ Kafdağı Dergisi, Sayı: 4, Mayıs 1987 ve Kafdağı Sayı: 29-30 Haziran-Temmuz sayılarından Ayşe Mermerci tarafından derlenmiştir. ]  +''+Kaffed

Adığey Üniversitesi

Adıgey Üniversitesi 1940 yılında on iki öğretim görevlisi ve atmış öğrencisi ile pedagoji enstitüsü olarak kurulmuştur. On iki yıl içinde tüm Rusya çapında en iyiler içine girmiştir. +''+ 1993 yılında iki enstitü ve on fakültesiyle üniversite statüsü almıştır. Şu an on iki bin öğrencisi (örgün ve açık öğretim) 181'i profesör 512 öğretim görevlisi, 500 bin kitaplık kütüphanesi, toplam 400 bilgisayarlı laboratuarları, iki yurt binası, iki yemekhanesi, polikliniği, spor salonlarıyla, dinlenme tesisleriyle bölgenin büyük üniversiteleri arasındadır. 1999 - 2000 yılında 43 yabancı öğrencisi olan üniversitenin her geçen yıl Adıgey'e; Suriye, İsrail, Türkiye ve Ürdün'den yerleşimlerin de artmasıyla üniversitenin yabancı öğrenci sayısı da artmaktadır. Üniversitenin eğitim dili Rusça, bu nedenle yabancı öğrenciler ilk önce üniversite bünyesinde açılan Rusça hazırlık programına katılıyorlar. Bu hazırlık programı iki dönemden oluşuyor; Eylül - Ocak dönemi hafta da 36 saat Rusça, Ocak - Haziran dönemi ise haftada 24 saat Rusça ve sekiz saat bölüm hazırlık dersleri olmak üzere toplam bin saatten oluşuyor. Bu yılki hazırlık sınıfı Suriye, Türkiye ve Ürdün'den olmak üzere on beş öğrenciden oluşuyor. Öğrenciler hazırlık programı sonunda Rusça ve bölüm derslerinden oluşan bir sınavı başarıyla geçtikleri taktirde fakülteye girme hakkı kazanıyorlar. Üniversitenin eğitim süresi beş yıl ( ek olarak bir yıl hazırlık). Üniversite, dışardan gelen öğrencilerden lise bitirme belgelerini istiyor. Ayrıca eğer askerlik sorununuz varsa ve bunu Türkiye'de öğrencilik nedeniyle tecil ettirmek istiyorsanız - ki bu Türkiye'nin talebi - ÖSYM sınavına girip, barajı geçmeniz gerekiyor. Ayrıca buraya - turist vizesinin dışında - davetli (size buradan davetiye yollanmış olmalı) gelmeniz, Adıgey'de oturma izni almanız ve vatandaşlığa başvurmanız için önemli. Bu nedenle gelmeden önce Kaf-Der ile bağlantı kurmanız gerekiyor. Gerekli belgeler ve ayrıntılar için Kaf-Der yetkilileri sizleri aydınlatacaktır. Genel olarak üniversiteyi tanımanın dışında buradaki yaşamla ilgili en sağlıklı bilgiyi diasporadan gelip burada yaşayan öğrencilerden alacağımızı düşünerek onların fikirlerini aldık. CENAB AHMET (ÜRDÜN) "Ben 6 ay önce Ürdün'den geldim. Yine Ürdün'den gelen arkadaşlarımla birlikte ev tuttuk. Şu an Rusça hazırlık kursuna gidiyorum. Önümüzdeki yıl bilgisayar bölümüne girmek istediğim için fizik ve matematik dersleri alıyorum. Adıgece biliyorum ama Üniversite için Rusça gerekli. İyi bir programla onu da en iyi şekilde öğreneceğimi düşünüyorum. Kursların dışındaki zamanımız Maykop'u tanımakla geçiyor. Burada müthiş bir doğa var! Buraları keşfetmek müthiş bir şey! Mezun olunca kendi iş yerimi açmak istiyorum. Bilgisayar sektörü tüm dünyada olduğu gibi burada da hızla yayılıyor. Umuyorum ki her şey beklediğimiz gibi olur. KANŞAT DENEF (TÜRKİYE) "Yedi ay önce annem ve kardeşimle geldim. Babam ve ablam Sinef geçen yıl gelmişlerdi. Ben şu an hazırlıkta okuyorum. Ablam ekonomi bölümü 1.sınıfta. Ben de ablam gibi ekonomi bölümüne girmek istiyorum, bu nedenle 2.dönem Rusça'nın yanı sıra matematik derslerine de başladım. Maykop'ta birçok farklı yerden gelmiş olan gençlerle birlikteyiz. Çok farklı ülkelerden geldik ama Adıgece konuşup, aynı şeyleri paylaşıyoruz. Anavatanda bu birlikteliği yaşıyor olmak güzel. Mezun olduktan sonra Maykop'ta çalışmak istiyorum. Şu an yeni ekonomik atakların eşiğinde burası. Sanırım mezuniyetimize kadar birçok iş imkanı doğacaktır." ŞOCEN MAFE (SURİYE) "Maykop'a bu yıl yalnız geldim, ailem Suriye'de. Maykoplu bir bayanın evinde Abhazya'dan 2 öğrenciyle birlikte pansiyoner olarak kalıyorum. Ben de Denef ve Ahmet'le aynı sınıftayım, Rusça öğreniyoruz. Önümüzdeki yıl yabancı diller fakültesine girmek istiyorum, bu nedenle İngilizce derslerine de başladım. Okul çok yoğun, Rusça'nın yanı sıra fakülteye de hazırlanıyoruz, okul dışındaki zamanlar daha çok dinlenerek geçiyor. Kimi zaman gençlerle pikniğe, sinemaya gidiyoruz. Suriye'deyken hayal edemeyeceğim şeyler vardı; yolda, pazarda televizyonda, Adıgece duymak.. Bu hayalimin gerçek olduğunu görmek beni çok mutlu ediyor." ÇETAO GüNAY (TÜRKİYE) "Biz sekiz yıl önce ailecek yerleştik Maykop'a, geldiğim yıl orta ikinci sınıftaydım. Orta okulu ve liseyi burada okudum, daha sonra da üniversiteye girdim. Şu an Rus filolojisi 3. sınıf öğrencisiyim. Rusça ile uğraşmayı seviyorum ve tam anlamıyla öğrenmek istediğim için bu seçtim. Ailemle geldiğim için yurtta kalmak gibi bir durumum olmadı ama Rusça pratik anlamında yurtta kalmak iyi bir şans. Üniversite dışında çoğu zamanım bilgisayar başında internette geçiyor. Hafta sonlarım sinema tiyatro ve pazarlar da; dağ gezileriyle, pikniklerle geçiyor. Maykop'ta yaşamak gerçekten güzel, Kafkasya topraklarının insanı kendine bağlayan farklı bir yanı var". PSİDATOK NAVRUZ (ÜRDÜN) "Üç yıl önce yalnız geldim Maykop'a. Bir yıl hazırlığın ardından ekonomi bölümüne girdim. Şu an 2.sınıf öğrencisiyim. Burada ev tuttum. Bu anlamda bir sorunum olmadı. Üniversite şehir merkezinde, dolayısıyla ulaşımla ilgili de bir sorunumuz olmuyor. Anavatanda birçok yerden gelen gençlerle birlikteyiz. Herkes, geldiği yerde geleneklerimizi yaşatmaya çalışmış, ister istemez birlikte yaşadığımız halklardan etkilenmişiz, fakat şu an Adıgey'de yıllar önce korumaya çalıştığımız değerleri yaşıyoruz. Adıgey'in bu gelişim sırasında iyi eğitimli insanlara ihtiyacı var, bu nedenle okulumu en iyi şekilde bitirmek istiyorum". FAKÜLTELER; 1.ADIGE FİLOLOJİSI VE KÜLTÜRÜ 2.SOSYAL BİLİMLER 3.EKONOMİ 4.HUKUK 5.YABANCI DİLLER 6.MATEMATİK VE BİLGİSAYAR 7.PEDAGOJİ 8.FİZİK 9.TARİH 10.RUS DİLİ VE EDEBİYATI ENSTİTÜLER; 1.SANAT 2.BEDEN EĞİTİMİ Bu bölümler dışında yurtdışından gelen öğrenciler için Rusça Hazırlık okulu ve lisans sonrası master, doktora eğitimi de mevcuttur. Daha fazla bilgi için www.adygnet.ru adresine bakabilirsiniz+''+Guşef Uzun

Ahmusta Kebzeh Tradisyonu ve Tiley

Nart'ın 24. sayısında Sayın Simha Orhan'ın "TILEY" başlıklı nefis makalesini genetik hafızamı yoklayarak okudum. Ve ister istemez "Adığe Khabze Öldü mü" başlıklı yazının ikinci bölümü ile ilişkilendirdim. +''+ Tıley, Sayın Simha Orhan'ın spiritüel kütüphanesindeki özel bilginin usta kaleminden bir çağlayış. Onunla sohbet şansını yakalayanların, insanlığın bilinmeyen tarihsel dönemleri hakkında, yazıya dökeceği daha fazla şeylerin beklentisine girmemeleri olası değil. Tıley; yaşayan Çerkes kültürünün doğal bir ürünüdür. Kuzey Kafkasya Kültürü geleneğinden gelenler için Tıley'i bu kültürün içine yerleştirmek son derece doğaldır. "Adığe Khabze Öldü mü" başlıklı yazının ikinci bölümünde konu edilen Ahmusta Kebzeh tradisyonu ve onun yazarı Sayın Murat Yağan ise; Türkiye diasporasındaki Kuzey Kafkasyalılar tarafından yeterince tanınmamaktadır. Merkezi Kanada'da bulunan Kebzeh Foundation (Khabze Vakfı) tarafından yayımlanan Bir Kebzeh Toplumu Oluşturmak (Building Up A Kebzeh Community), Kaf Dağının Ardından Geliyorum (I Come From Behind Kaf Mountain) ve Ahmusta Kebzeh üzerine (On Ahmusta Kebzeh) isimli kitaplarının yayımlanması için son hazırlıklar bitirilmek üzeredir. Seçkin büyüğümüz ve son derecede değerli eserlerinin tercümelerinin yayımlanmasından sonra Kuzey Kafkasya diasporasının kültür şuurunda hatırı sayılır bir aydınlanma yaratacağına inanıyorum. Ahmusta Kebzeh tradisyonunun yeterince anlaşılmasından sonra, Tıleysiz bir Kuzey Kafkasya kültürünün yadsınırlığı ise daha açık bir biçimde ortaya çıkacaktır. Adığe Khabze öldü mü? Yazısının ikinci bölümü, eksik bilgilerin zayıf bir tesir kuşağı yaratacağı düşünülmeden kaleme alınmıştır. Ayrıca bu özgün tradisyon 20.000 yıllık değil 26.000 yıllık bir öz geçmişe sahiptir. Kendisine biçilen bu varoluş süreci, aksinin kanıtlanamayacağının hafifliğinden değil, spiritüel literatüre dayalı olarak hesaplanan, evrendeki presesyon hareketlerinin sayısal sürecinden kaynaklanır. Son Adem soyunun; yer küreye ekildiği coğrafya olan Kafkas Dağlarının zirveleri ve kuzeyinde yer alan yaşam tarihinin yaşıdır ve Nuh Tufanı olarak bilinen felaketten sonra izlenmeye başlanır. Ahmusta Kebzeh bir anlamda özeli ile son Adem soyunun ilk dönemleri ile bugünkü Çerkes Khabzesi arasında görkemli bir köprü, geneli ile de insanlığın ilk yılları ile bugünkü yaşamı arasında tarihi ve spiritüel bir bağlantıdır. Sonuç olarak hem yerel hem evrenseldir. Sayın Murat Yağan, adı verilen kitaplarında, insanlığın fırtınalı gelişiminin özellikle Kuzey Kafkasya ayağını hayranlık verici anlatımı ile dile getirmektedir. Eğitim - terbiyenin (edification) kurumadan ve bozulmadan Kuzey Kafkasya toplumları tarafından nasıl desteklendiği, yazarın kendi yaşamından verdiği örneklerle Khabze ile bir uyum içinde anlatılmaktadır. Bu bağlamda, anlamı bilinsin, bilinmesin, tüm halk söylenceleri, elde mevcut folklorik malzeme, mitolojik anlatımlar ve kebzeh verileri; tarih, folklor, antropoloji ve dilbilim gibi yeni sentezlere olanak sağlayan bilim dallarının imkanları ile yeniden değerlendirilmelidir. Ortaya çıkarılacak gerçekler, bir görevin yerine getirilmesi açısından önemli, insanlığın bugüne kadar izlediği gelişim çizgisini kavrayabilmek açısından çok değerli olacaktır. Eserlerinin tercümesi sırasında farkına varabildiğim yegane tezat, sayın Yağan'ın bir Abhaz olmasına rağmen gösterdiği inanılmaz tevazudur. Khabze, 1800'lü yıllardaki öldürücü son istila darbeleri sonrasında, Kuzey Kafkasya coğrafyası dışında çok şey kaybetmiş, ancak kendi dinamiği içinde özünü korumayı kısmen de olsa başarmıştır. Kuzey Kafkasya ve halen orada yaşamakta olan otokton halkı Çerkesler ise; üzerlerinde şerefle taşıdıkları "Kaynak"ın, spirito - manyetik alanı içinde kalmayı sessiz sedasız bir kozmik talih ve kozmik kader gereği sürdürmüşlerdir. Ahmusta Kebzeh veya Adığe Khabze, "Kaynak" tarafından Kuzey Kafkasya'da yaşayanlara verilen bir bağış değil, insan gibi yaşamanın terleyerek, diğergam bir yaşamla kazanılmış onurlu bir ödülüdür. O nedenle Çerkesya insanlık tarihinin hem müzesi hem de bugünkü vitrinidir. Yukarıdaki nedenlerle Khabze'nin çağdaş topluma uymaması diye bir kanıya varmak akılcı ve makul bir sonuç olamaz. İnsanlığın kendine biçtiği değerler evrenseldir. Bugünkü yaşam tarzında daha çok öne çıkan teknolojik düzeyi ve ekonomik çarpıklığı referans noktası kabul ederek bir yargıya varmaya çalışırsak bu büyük bir yanlışlık olur. Çünkü çağdaşlık kavramı biraz spiritüel biraz kozmiktir. Khabze ise olabildiğince spiritüel, en yüksek seviyede insancıldır ve yeterince kozmik öğeler içermektedir. Çağdaşlığın özgün öğeleri göz ardı edilerek çekilen insanlık fotoğrafı, gereken berraklığı ve derinliği yansıtamaz. Görülen o ki, gerek anavatanda, gerek diasporada yaşayan çerkesler, sözlerini unuttukları evrensel bir müziğin melodisini çok iyi bilmektedirler. Adı geçen eserlerin yayınlanması ve tamamlayıcı bilimsel çalışmaların yapılarak ortaya konmasından sonra, bu evrensel müziğin bestesi kadar hoş olan sözleri de, kendi harmoniğindeki yerlerine aynıyla denk geleceklerdir. Çerkes kültürünün insanlığın gelişim çizgisindeki yeri araştırıldığında, elde edilecek veriler sevinç ve kıvanç verici olacaktır. Bilimin teknolojik yanından olduğu kadar, antropolojik yanından da yararlanılmalıdır. Bunun yanı sıra aprion (elden) bilgiler de mercek altına alınmalıdır. Kayıp tarihsel dönemler bir labirent gibidir. Ancak bizi çıkış kapısına götürecek geçerli ipuçları daima vardır veya elbette elde edilebilir. Kuzey Kafkasya coğrafi ve spiritüel anlamda kendi insanları tarafından daha iyi araştırılabilir. Araştırılmalıdır da. Çünkü Kuzey Kafkasya "Özel" bir alandır. Burayı herkes araştırmaz araştıramaz. Kimine ise bu şans hiç verilmez. Ama Kuzey Kafkasya olmadan da dünya tarihi hiçbir şekilde yazılamaz. İnsanlığın tarihini arayan Sn. James Churchward'ın üç cilt eseri Türkçe'ye kazandırılmıştır. Bu eserlerde Mu, Meksika, Mısır, Afrika'nın orta ve batısı, Çin, Orta Asya, Anadolu... İnsanlığın ortak kültürünün zincir baklalarını oluşturmak amacıyla samimi bir şekilde araştırılmış ancak bu araştırmalarda Kafkasya'ya değinilmemiştir. Oysa, insanlığın kayıp dönemleri ile Kuzey Kafkasya'yı ve onun bugün yaşayan dilini kayıp Mu uygarlığı ile bağlantılandırabilecek bazı sözcüklere dikkatinizi çekmek isteriz. "Yi Ne, Yi Ne, Mu - koe" (Annesi, annesi, Mu'nun çocuğu)... "T'ıs Astlen, Teg Mu Ahmed" (Otur İsa, kalk Mu'lu Ahmet - Muhammed). Yukarıdaki sözcükler Sayın Sasık Kemal Dinç tarafından, Uzunyayla'da çocukların oyun esnasında söyledikleri bir tekerlemeden alınmıştır. Tekerleme elbette bu kadarcık değildir. Hazreti İsa'nın çarmıha gerilme sürecini diğer ana öğeleri ile veciz bir şekilde anlatmaktadır. İnsanlığın Mu kıtası ile başlayan dünya serüvenindeki inisinasyon sürecini bu yaramaz küçükler nereden biliyorlardı? Bilmiyorlar ise bu tekerleme kimler tarafından söylenmişti ve amaç ne idi? Değerlendirilmesinde zaruret gördüğümüz apriori bilgiler bu örnekteki anlatım ve benzerleri olabilir. Ahmusta Kebzeh, Tıley kavramında ulaştığı pek çok doruk realite ile, sadece iyi tasarlanmış, tecrübeye dayanan sağlam kurallar dizisi değil, başlı başına spiritüel bir bilgeliğin destanıdır. Abartısız ve eksiksizdir. İnsanlık nosyonunu taşıdıkça her çağda çelişkisiz uygulanabilecek olan ve insan toplumunun esneyebilen, ancak asla sarsılmayan bir bilgelik hazinesidir. Ahmusta Kebzeh bilgileri, insanlığın bilgi çağına girdiği bu milenyumda Sn. Murat Yağan'ın güçlü kelimendin sunulmuş, Çerkes toplumunun paha biçilmez bir spiritüel tarihidir. TAF - DAV Bilim Kurulunun Kuzey Kafkasya tradisyonlarının sosyal, spiritüel antropolojik ve folklorik öğelerinin layık olduğu seviyede ele alarak, yeni ve anlamla bir yorum - sentez dönemini başlatması gerektiğine inanıyorum. Presesyon: Takım yıldızların periyodik devinim hareketidir.+''+Kaffed

Diller Ülkesi’ne Yolculuk

Dünyaca ünlü araştırmacı yazar George Hewitt ile yaptığımız bağlantı sonucunda, kendisinin Abhaz Dili ile tanışması ve yayınları üzerine bize göndermeyi memnuniyetle kabul ettiği röportaj içerikli yazısını 'Nart Dergisi' okuyucularının ilgisine sunuyoruz. +''+ 11 Kasım 1949'da Doncaster (Yorkshire, İngiltere)'de Tom ve Joan Hewitt'in tek çocukları olarak dünyaya geldim. 11 yaşında Yerel Gramer Okulu'na girince hayatımda ilk defa yabancı dillerle karşı karşıya geldim ve bu konunun benim ilgi alanım olduğunu keşfettim. 16 yaşımda bu dillerin dördünden (Fransızca, Almanca, Latince, Yunanca) sınavlara girdim (o - seviye) ve A - seviye sınavlarım için Latince, Yunanca ve Eski Yunan - Roma Tarihi konularında yoğunlaşmaya karar verdim. Başka bir konuda çalışmayı hiç düşünmedim ve eğitimime 1969 yılında Cambridge St. John's Koleji'nde Klasikler'le devam ettim. 3 yıl sonra burslu okuduğum bu bölümden mezun oldum. Bu noktada, o zamanlar oldukça popüler olan "Linguistik" (dilbilim) alanında yeterlik almak akıllıca görünüyordu. Cambridge'de verilen bir yıllık Linguistik programına girdim ve Dr. Alan Sommerstein danışmanlığında tezimi Latin Dili üzerine yazdım. Fakat, bu bir yıl boyunca akademik hayatın gerçekten bana göre olup olmadığını düşünmeye başladım ve Liverpool Polis Kuvvetleri'ne katılmak üzere başvuru yaptım, fakat başarılı olamadım. Ve Cambridge'de doktora için çalışmalarıma devam etmeye karar verdim. Eski Yunan dili sentaksını içeren bir şeyler çalışmak istiyordum, uygun bir konu için çevreme danıştım. Bu noktada Klasik Filoloji hocalarımdan biri, emekli Sanskritçe Profesörü Harold Bailey'in bana bu konuda tavsiye verebilecek en uygun kişi olduğunu söyledi. Bu seçkin bilim adamı ile bir buluşma ayarlandı ve onun, o sıralarda oda kiraladığım müstakil evin arkasındaki bir apartmanda yaşadığını öğrendim. Buluştuk. Ve bu buluşma benim hayatımın geri kalanına bir yön çizecekti. Prof. Bailey, eğer Eski Yunanca ile karşılaştırmalı bir araştırma yapmak istiyorsam, Hint - Avrupa dil ailesinden Litvanyaca (Lithuanian) veya Ermenice (Armenian)'nin karşılaştırma için uygun diller olabileceğini söyledi. Benim ilk etapta tercihim, Hint - Avrupa dil ailesinin çok eski, tarihi özelliklerine sahip olan Litvanyaca oldu, fakat danışmanım olabilecek tek kişi olan Oxford'dan Prof.Auty o sıralarda Estonya'da olduğu için danışman bulamadım ve olmadı. Daha sonra Yunanca ve Ermenice arasında karşılaştırmalı çalışma yapmak üzere, Cambridge'den Prof. Bernard Comrie ve Oxford'dan Ermenice Profesörü Charles Dowsett'in ikili danışmanlığında kayıt oldum. Eski Ermenice gramerinin temellerini öğrenmek üzere Antonine Meillet'in "Altarmenisches Elementarbuch" adlı kitabını çalıştım. Fakat kayıt olduktan 3 hafta sonra Prof. Harold Bailey ile konuştum. Bana, eğer Ermenice ile ilgileneceksem Gürcüce de bilmem gerektiğini söyledi. Bunun nedeni olarak da, bu iki dilin çok fazla birbirleriyle ilgili olmamasına rağmen, Transkafkasya'da çok uzun yıllardır bir arada var olduklarını ve karşılıklı olarak yoğun etkileşim geçirdiklerini söyledi. Kütüphanesinden Gürcüce bir kitap çıkardı ve ben o güzel yazıları görünce bu dile hayranlık duydum. Hans Voigt'un "Grammaire de la langue Georgienne" kitabını aldım ve Gürcüce öğrenmeye başladım. Hint - Avrupa dil ailesinden olmadığı için Klasik Ermenice'den daha zor geldi ve Gürcüce ile ilgili özelliklerini öğrendim. 2 yıl Ermenice materyaller okumaya devam etmeme rağmen gün geçtikçe yerli Kafkas dillerine daha çok ilgi duyuyor ve etkileniyorum. Eski sınıf arkadaşlarımdan biri (şimdi Cambridge'de Karşılaştırmalı Filoloji Profesörü) mezuniyetten sonra petrol endüstrisine girmişti ve ben okulu bitirdikten bir yıl sonra Cambridge'de Linguistik Diplomasını almak üzere gelmişti. Geldiğinde bana, şirketin Londra'daki merkez ofisinde çalışmak üzere Türkiye'den gelen bir Kafkasyalı 'dan bahsetti. Bu arkadaş (Fahri Yaman) ile Cambridge 'de Prof. Harold Bailey ve benim için bir buluşma ayarladık. Bu ziyarette, Fahri'nin neredeyse unutmak üzere olduğu Abzakh diyalektinden hatırladığı bazı temel kelimeleri kaydettik. Benim kendi anadiline olan ilgimi gören Fahri, o yaz (1974) Türkiye'deki köyüne (Balıkesir'in güneyinde Demirkapı Köyü) gitmeyi önerdi. Ayarlamalar yapıldı ve o köyde, dili her gün konuşan insanlardan Çerkesçe üzerine bilgi toplayarak 3 hafta geçirdim. Bu süre boyunca, gençlerin birbirleriyle konuşurken Çerkesçe yerine Türkçe kullandıklarında daha mutlu olduklarını farkettim. Bu, sadece Kafkas toplumu ile ilgili değil, yerli Kafkas dillerini tehdit eden "dillerin kaybolması tehlikesi" ile ilgili ilk gözlemimdi. Ve bu tehlike, 1998'de SOAS'ta verdiğim profesörlük açılış töreni (inaugural professorial) dersinde de belirteceğim gibi, sadece diasporayı değil, anavatanları Kafkasya'yı da tehdit ediyordu. Cemal Cangül ve ailesiyle birlikte kaldığım Demirkapı Köyü'nde geçirdiğim süre boyunca, bazı yaşlılar tarafından Ubıhça'nın halen konuşulduğunu tahmin ettiğim Hacı Osman Köyü'nü ziyaret etmek istedim. 3 haftalık sürecin sonuna doğru ziyaret ayarlandı ve Hacı Osman Köyü'ne gittik. Köye varır varmaz, beni Ubıhça konuşan yaşlı bir amcanın evine götürdüler. Teyibimi çıkarttım, ve ölmekte olan bu dilden örnekler kaydetmeye başladım. İngiltere'den gelen bu yabancıyı merak eden birkaç çocuk hemen etrafımızda toplandı. Gece için, orda bir kafe sahibi Fuat Ergün'ün evinde kalmam planlanmıştı. Fuat'ın 7 çocuğu vardı fakat bir tanesinin bile Ubıhça bilmediğini söylediler, sadece Türkçe ve Çerkesçe konuşuyorlardı. O gece Fuat'ın ve köye ilk vardığımda evine gittiğim yaşlı amcanın konuşmalarından bazı kayıtlar yaptım. Köydeki ilk gecemde fark ettiğim garip bir şey; daha açık olan Demirkapı Köyü'ndekinin tersine, buradaki kadınlar hiç ortalıkta görünmüyordu. Oraya ilk vardığımda kuyudan su çeken bir kadın görmüştüm, sokaktan geçerken gözlerini başka tarafa çevirdi ve yürüdü. Hacı Osman Köyü'nde gördüğüm ikinci kadın, akşam yemeği ve sabah kahvaltısını getiren Fuat'ın kızıydı, Fuat'ın hanımıyla hiç karşılaşmadım! Biran önce Tevfik Esenç'le - Ubıhça konuşabilen son insanla - nasıl irtibat kuracağımı öğrenmek istiyordum. Minibüsle Manyas'a gitmek üzere hazırlanıyorken bana, Tevfik'in oğullarından birinin, Erol'un İstanbul'daki telefon numarasını verdiler. Demirkapı'dan şehre döndüğümde cuma günüydü. Ev sahibimin oğlu o akşam Erol'u aradı ve Erol da bu konuda babasına bilgi vereceğini söyledi. Ertesi sabah saat 9'da eve bir misafir geldi, tertemiz giyinmiş yüzünde kocaman gülümsemesiyle Tevfik Esenç'le buluşmak isteyen İngiliz'i arıyordu, bu Tevfik' di. O hafta her gün geleceğine söz verdi, böylelikle Ubıhça üzerine çalışabilecektik, ve gerçekten her sabah saat tam da 9'da geliyordu. Ama maalesef evinde misafir olarak kaldığım kişi kanser hastasıydı ve benim için çeviri yapamıyordu, oğlu ise Tevfik' in günlük ziyaretlerine başlamadan önceki Pazar okuluna devam etmek için Paris'e gitmişti. Böylelikle tercümansız kalmıştık. Tevfik ile birçok kayıt gerçekleştirdim, içlerinde daha önce Demirkapı Köyü'nde dinlediğim bazı hikayeler ile orijinal bir hikaye vardı; 500 yıl önce Ubıhya'ya gittikleri ve bir gramer kitabı yazdıkları düşünülen 2 İngiliz hakkında.. Bu bana, James Bell ve John Longworth adındaki 2 İngiliz'in 1830'larda Karadeniz Sahili'ne yaptıkları ziyareti ve Çerkesler arasında kaldıkları dönem yazdıkları muhteşem tasvirleri yansıtıyor gibi göründü. Ben Şişli' de kalırken, bir cumartesi sabahı Tevfik, İstanbul'un değişik bir köşesinde bululan evine götürdü beni. Ve orada eşi ile karşılaştım. Abaza olduğunu söylediği oldukça yaşlı bir arkadaşı da gelmişti eve. Abhazca konuştuğunu çok sonra anlamama ve bu olay benim Abhaz Dili ile ilk tanışmam olmasına rağmen ben, onun bazı konuşmalarını kaydetmiştim. Tevfik beni öğle yemeği için bir restorana götürdü ve ondan sonra birbirimize hoşça kal dileyerek ayrıldık. Kuzey Batı Kafkasya Dilleri üzerine pek çok şeyi borçlu olduğumuz sınırsız çalışmalarıyla tanınan eski arkadaşım Prof. George Dumezil ile sıkı bağlarım olduğunu bilmesine rağmen Tevfik ile bir daha karşılaşmadık. Cambridge'e geri döndüğümde Kafkas Dilleri'ni araştırmaya daha fazla zaman ayırmaya karar verdim ve lisans öğrencileri için olan değişim programları ile beni Tiflis'e göndermeleri için British Council' a başvurdum.. Orada, diğer Kafkas Dillerini daha yakından tanıma fırsatım olacaktı ve ayrıca Gürcüce öğrenme niyetindeydim. Daha önce Yunanca ve Ermenice üzerine çalışma yapmak için kayıt yaptırmış olmama rağmen bir şekilde British Council'ı beni kabul etmeleri konusunda ikna ettim. Eylül 1975'te Tiflis'e gittim. Gürcüstan'daki aylarımı bir kursa devam ederek geçirmeyi düşündüğümden, Gürcü Dili dersleri ayrıca da teorik olarak Çerkesçe, Avar ve Çeçen dilleri üzerine dersler araştırdım. İngilizce konuşabilen bir Gürcü, Avar ve Çeçen Dilinde özel ders verebileceğini söyledi, fakat Çerkesce öğrenebileceğim İngilizce konuşabileceğim tek kişi bile yoktu. Daha sonra akraba Abhaz Dili üzerine çalışma yapmam önerildi, ben de kabul ettim (gönülsüzce). Çalışmama, ilk önce kaldığım yurtta danışabileceğim anadilini konuşan bir Abhaz var mı diye araştırma yaparak başladım. Aynı odayı paylaşan Zaira Khiba ve Aza Inal - lpa adında iki kişi olduğunu öğrendim. Onlarla olan iletişimim sadece, Tiflis'teki öğrencilik yıllarımda olmasına rağmen, daha sonra onları çok yakından tanıdım. Almir Abredzh Rusça ve İngilizce konuşabilen bir çerkesti. Ben bu Abhaz kızlarından biri ile gün geçtikçe daha fazla ilgilenmeye başlamıştım; tıpkı Almir'in de diğeri ile ilgilendiği gibi! 1975 yılının sonunda, Almir'in yardımı olmaksızın Zaira ile Gürcüce konuşabilir duruma gelmiştim. Zaira hiçbir zaman Gürcüce çalışmadığı halde, Tiflis'te Gürcüstan Bilim Akademisi'nde kendi anadili'nin sessiz harf sistemi üzerinde çalışma yaparken kapmıştı bu dili. Uzun hikayenin kısası, Almir Aza ile evlendi ve ben de 1976'da Zaira ile.... 1976 yazında Cambridge'e döndüğümde, slavik olmayan SSCB dilleri üzerine 2 yıllık bir araştırma projesi yapmak için bir anlaşma yaptım ve böylelikle yüksek lisans kaydımı iptal ettirdim. Bu iki yılı, araştırma projem için Kafkas dilleri hakkında yazarak geçirdim. Zaira nihayet SSCB'den ayrılma iznini almıştı ve 1977 Ocak ayının sonunda yanıma gelmişti. Araştırma projem tamamlandığında, doktoram için yeniden kayıt yaptırdım, ancak bu kez karşılaştırmalı Gürcü - Abhaz dillerini önerdim. İlk kitabım, Bernard Comries ve bir arkadaşı tarafından bir dil çalışması serisi için hazırlanan anketlere dayalı olan Abhazca Grameri 1979 yılında Hollanda'da basıldı. O yıl, doktoram için gerekli materyalleri toplamam için Gürcüstan'a döndüm. Tabii Zaira ve 1977 Kasım'ında doğan kızımız Amra Shukia da bana eşlik ettiler. 1979 - 80 akademik yılını Tiflis'te geçirdik. Dilbilim diploması ve daha sonra da Ermenice üzerinde çalışırken yüksek lisans için devlet fonuna yaptırdığım 3 yıllık kaydım dolduğundan şansımın yardımıyla Oxford'taki Wardrop Fonu'ndan Abhaz ve Gürcü'ce dillerini araştırmak için bir burs ayarlamayı başardım. 1980 yılında İngiltere'ye döndüğümde bu parayla bir yıl idare ettim. Bu yıl içinde, 1987'de Mouton De Gruyter tarafından yayınlanan ve Kuzey İngiltere'de Hull Üniversitesi Dilbilim Bölümü'nde bir iş bulamamı sağlayan doktoramı yazdım. 1981 yazında Hull'a taşındım. 1988'de bölüm kapanana kadar 7 yılımı dilbilim öğreterek geçirdim ve oradan da daha sonra da sürekli çalıştığım SOAS'a transfer oldum. İkinci kızım Gunda Amza - Natia 1984 Eylül'ünde dünyaya geldi. SOAS'ta Gürcü - Kafkas dillerinden sorumluydum ama aynı zamanda dilbilim bölümündeydim. 1992'de Kafkas dilleri katibi oldum; aynı yıl Yakın ve Doğu Çalışmaları Bölümü'ne transfer oldum. 1996'da profesörlüğe yükseldim ve 1997'de İngiliz Akademisi'ne üye olarak seçildim. Ayrıca uluslar arası Çerkes Akademisi (Nalçik) ve Abhazya Bilim Akademisi fahri üyesiyim. İlk kitabım Abhaz Dili üzerine olduğundan, her ne kadar kendimi Gürcü dili uzmanı (kartvelologist) olarak görsem de bir Abhazolog olarak biliniyorum... Bunların dışında Gürcü'ce konuştuğum dildi ve onun kardeş dili olan Mingrel Dili üzerine çalışma niyetindeydim. 1980'lerde birçok kez Gürcüstan/Abhazya'yı ziyaret etme fırsatım oldu ve Abhazya'dayken Gürcüce sohbet edebileceğim yerli Mingrellerle çalışma fırsatı buldum. 1980'lerde Sovyetler Birliği parçalanmaya ve çirkin bir milliyetçilik türü Gürcüstan'a yayılmaya başladığı dönemde, her hafta düzenli olarak Tiflis'ten gönderilen "Edebi Gürcüstan" isimli gazetede Abhazlara yönlendirilen çirkin sözlü saldırıları okuyordum ve bu beni Abhaz - Gürcü ilişkilerinin akibeti konusunda ciddi şekilde endişelendiriyordu. Nihayet, Mayıs 1989'da SOAS'ta yapılan Gürcü Çalışma Günü'nde bu tehdidi dile getirmek için bir fırsat elde ettim. 1987'nin son beş ayında Gürcüstan / Abhazya' dayken, 1988 Ocak'ında Londra'da Gürcüstan'daki dil planlaması üzerine yapacağım konuşma için materyal toplamıştım. İşte o zaman 1930 ve 40'larda nelerin yaşandığını keşfetmiştim. Abhaz Alfabesinin Gürcüce temelli değiştirilmesi ve Gürcüce konuşulmayan bölgelerde Abhazca eğitim yapan okulların 1945 - 46'da sadece Gürcü okulları lehine kapatılması gibi.. Bunun bomba etkisi yaratacak bir materyal olduğunu biliyordum. Bu konuyu eğitimli Gürcülerle tartıştığımda gördüğüm şey beni şaşırttı. Benim bir Abhaz ile evli olduğumu öğrendiklerinde bana sürekli Abhazların Gürcülere karşı neden çok isteksiz davrandıklarını sormalarına rağmen, bu çok önemli Stanilism yıllarında Cumhuriyetlerinde nelerin yaşandığından tamamen bihaberdiler. Ve Mayıs ayında bir gün, bütün cesaretimi toplayarak bu konular üzerinde konuştum. Ve şunları ileri sürdüm. 40'larda onların adına Abhazya'da neler yapıldığını bilseydiler, Abhazların tutumlarını daha iyi anlayabilirler; buna ek olarak 1801'de Rus baskısıyla hareket ettirildikleri için Ruslara yönelik Gürcü husumeti sempati toplayabilirdi, böylelikle Gürcüler kendi azınlıklarına (Abhazlar dahil) aynı kibir ve aşağılama ile muamele etmez hatta daha anlayışlı olarak onlara daha cömert davranırlardı..... özellikle o zamanki Gürcüstan gayri resmi liderleri Zviad Gamzahurdia ve Merab K'ost'ava gibi Gürcüstan bağımsızlığı için kavga eder ve bunun için tüm Gürcüstan nüfusunun desteğine ihtiyaç duyarlardı. SOAS'ta provoke edilen sunumuma dinleyiciler arasındaki Gürcülerden gelen ilk düşmanca tepki, daha sonra da Gürcüstan'da abartılarak tekrarlandı. Stalin'in adamları tarafından Paris'te suikaste uğrayan Gürcüstan Menşevik liderlerinden birinin en büyük oğlu olan Dr. Ak'ak'i Ramishvili de dinleyiciler arasındaydı. Ayağa kalktı ve herne kadar söylediklerim Gürcülerin hoşuna gitmese de bunları yazmamı ve Tiflis'e göndermemi önerdi. Önerisini dikkate aldım ve SOAS'taki kısa konuşmamdaki düşüncelerimi detaylandırarak Gürcü dilinde yazdım. Gürcüler bu açık mektubumu belki yayınlamazlar diye, tekrar İngilizce'ye çevirdim ve bir kopyasını Abhazya'nın Başkenti Sohum'daki arkadaşlarıma gönderdim. Ve bu konu üzerinde daha fazla düşünmedim ta ki yaz tatilimiz için 3 ay kalacağımız Abhazya'ya uçmak için Moskova'da uçağa binene kadar... Uçakta öğrendim ki, benim açık mektubum Sohum'a ulaştığında, yazının Gürcüstan'da yayımlanıp yayımlanmadığını öğrenmek için "Edebi Gürcüstan" ofisini aramışlar. Her kim cevap verdiyse telefona, yazının yayımlanabilecek kadar iyi olduğunu yalnız yayımladıkları takdirde kardeşlerinin (milliyetçilerin) onları öldürebileceklerini söylemiş. Ve böylelikle, Abhazlar tarafından benim mektubum Rusça'ya çevrilerek Sohum Filarmoni Salonu'nun dış cephesine asılmış tüm Abhazya okuyabilsin diye. Durum, bizim haftada bir "Edebi Gürcüstan"dan okuyup saptayabildiğimizden daha vahimdi... Abhazya, Gürcüstan medyasında, Abhazlar "Gürcülere ait" topraklara sonradan geldiler ve böylelikle onlar "Gürcülere ait" bölgede "misafirdirler" şeklinde çıkarcı bir edebiyat uzmanı tarafından 1940'ların sonunda ileri sürülen saptırılmış tarihsel dokümanlarla sürekli bir suistimale maruz kalmaktaydı. Şimdi ise, bize söylenen çok uzaklarda İngiltere'de de olsa en azından bir insanın onların problemlerinden haberdar olması ve tarihsel, kültürel haklarını haykırmak için hazırlanması Abhazlar'ın rahat bir nefes alabilmesini sağlamıştı. Biz 8 Temmuz Cumartesi günü yetişmiştik ve sadece 7 gün sonra Sohum'da Tiflis Üniversitesi'nin bir kısmının bulunduğu yasadışı boş bir alanda çatışmalar başladı. Temmuz'un 16. Günü sabah saat 6'da silah sesleriyle uyandığımız Oçamçıra'ya kadar yayılmıştı çatışma. İyi ki Sovyetler Birliği hala vardı. Birkaç saat içersinde İçişleri Bakanlığı'nın askerleri iki tarafı ayırmak için bölgeye girdi çünkü Oçamçıra Abhaz ve Mingrel'lerden oluşan bir nufüsa sahipti. O askerler olmasaydı çatışma kesinlikle daha da yayılabilirdi. Durum oldukça gergindi. Binlerce Gürcü ve Mingrel Oçamçıra güneyinde Ghalidzga Irmağı'nın kenarında toplanmış Sohum'a ulaşmayı umut ediyorlardı. Gürcü Komünist Partisi Lideri Givi Gumbaridza bölgeye Pazartesi sabahı yetişmişti. Onunla 25 dakika kadar görüşmeyi başarabildim ve bu süre içerisinde Açık Mektubumun niçin yayımlanmadığını sordum. Ben o mektubu Abhazları cesaretlendirmek ve Gürcüleri kızdırmak için yazmamıştım. Eğer Gürcüler geçmişlerini öğrenirlerse, Abhazların durumunu anlamaları daha kolay olur ve iki milletin de yararı için onlara daha iyi davranırlar diye düşünmüştüm. Aynı haftanın Cuma günü makalem "Edebi Gürcüstan" da yayımlandı. Fakat Tiflis'teki isteksiz yetkililerin, okuyucularını kendi fikirleri doğrultusunda nasıl yönlendirdiklerinin altını çizmek isterim. Makalem bütün Gürcü medyasında yer alan makale ya da konuşmaların sadece ilkleri olan üç düşmanca eleştiri ile aynı anda yayınlandı. Tabii ki bütün bunların amacı, dinlenmeye değer olan düşüncelerin kaynağı olarak muhatap alınabileceğim fikrini baltalamak için hakaret edilmesiydi. Bu, 1987 Ocak ayındaki A'kak'i Shanidze'nin 100. doğum günü münasebetiyle Gürcü Televizyonundaki canlı konuşmamda verdiğim cevap ile tam bir tezat oluşturuyordu. Orada görünmemden itibaren her nereye gidersem büyük bir onurla! karşılandım. Hemen hemen yazın geri kalan kısmında ve zaman zaman daha sonra da devam etti bu hakaret; ve söylememe gerek yok sanırım bir daha Gürcü toprağına adım atmadım. 1990'ların başında iki yayıncı bana ulaşarak Gürcü grameri yazmam konusunda istekte bulundular. Benim Gürcüstan ve Gürcülerle olan bağım kopmuş gibi göründüğünden (1975 - 89 yıllarında edindiğim arkadaşlarımdan hiçbiri 1989 yazındaki olaylardan sonra benimle bir şey yapmak istemediğinden) bu işi almamayı ve gelecek yıllarda Mingrel ve Abhazca üzerine araştırmalara devam etmeyi düşündüm. Fakat 1995 - 96'da 'Gürcüce. Başlangıç Seviyesindekiler İçin Dilbilgisi' , 'Gürcüce Dilbilim Yapısal Referansı', 'Gürcüce Okuyucusu' yayınlandı. 1988'de 'Abhazlar. El Kitabı' Curzon Press için yayına hazırladım ve eşimle birlikte Amerika'da 'Abhaz Gazete Okuyucusu''nu yayınladık. Günün birinde Abhaz Dilbilgisi'ni yazmayı umut ettiğimden materyalleri okurken rastladığım Abhaz halk hikayelerini tercüme ediyorum sürekli. Ayrıca Abhaz versiyonundaki Nart Destanı'nın çevirisi üzerinde de çalışıyorum. Sıklıkla Abhazya'daki siyasi durum hakkında yazı yazmam ya da konuşma yapmam isteniyor. Cumhurbaşkanı Vladislav Ardzınba da Gürcülere karşı kazanılan zaferin ardından (!992 - 1993) Abhazya Fahri Konsolosu olarak görev yapmamı teklif etmişti. Büyük kızım, Cambridge Fransız ve Alman Dilleri'nden mezun oldu geçen yaz ve şu anda yurt dışında İngilizce öğretiyor. Hepimiz Abhazya ve Kafkasya'daki olayları yakından takip ediyoruz ve bölgeyi üzüntüye boğan anlaşmazlıkların biran önce çözülmesini umut ediyoruz. İnsanlar bir şekilde birbirlerinin dillerine ve kültürlerine saygı duyarak yaşamayı öğrenmek zorundalar. Ayrıca, elbette ki bütün insanlar kendi öz dillerine de saygı gösterip, onun daima yaşaması için her şeyi yapmalılar. Bir kere dil öldümü, 1992'de Ubıh Dili'nin ölmesi gibi, onu tekrar hayata döndürmek imkansızdır. Henüz Çerkesçe ve Abhazca'nın hem Kafkasya'da hem de Yakın Doğu'daki diaspora ülkelerinde kardeş dil Ubıhça gibi unutulmasını engellemek için zaman var. Umut edelim ki gelecek, Kafkasya'ya barışı tekrar getirsin ve bölgenin içinde bulunduğu durum onun çok dilli özelliğinin yeniden yeşermesine imkan tanısın.+''+B. George Hewitt

Hint-Avrupalı Hititler’in Kafkasya ve Anadolu Macerası

Nart: Bize kısaca kendinizi tanıtır mısınız? 1985'den beri, Doğu Anadolu'nun, fazla bilinmeyen bir dönemiyle, MÖ ikinci bin yıllarla (özellikle de Protourartu) bağlantılı kültürlere dair arkeolojik belgelerin izini sürmeyi kendine iş edinmiş arkeologum. Doğu Anadolu-Kafkasya-Orta Asya Tunç Çağları uzmanıyım. Lisans eğitimim Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Hititoloji Anabilim Dalındandır. +''+ Bu süre içinde Eski Çağ Tarihi, Latince ve Önasya Arkeolojisiyle ilgili formasyonlar edindim. Master tezim (Erzurum Çevresinin Protourartu Yerleşme Birimleri ve Seramiği) Erzurum Atatürk Üniversitesinden, Doktora Tezim de (Son Tunç-Erken Demir Çağında Doğu Anadolu ile Transkafkasya Arasında Gelişen Kültürel İlişkiler) Ankara, Hacettepe Üniversitesindendir. 1985'den, doktora tezimi tamamladığım 1995'e kadar, Doğu Anadolu'da başkanlığımda arkeolojik çalışmalar gerçekleştirdim. Bu gün uygulama aşamasına çoktan geçilmiş bulunan, başkanlığımdaki "Erzurum-Bulamaç Höyük Kazıları" , "Orta Asya'da Türk Kültürünün Arkeolojik Kaynakları, Türkiye-Rusya Federasyonu (Hakasya ) Ortak Arkeoloji Projesi, Orta Yenisey Vadisi (Güney Sibirya) Çalışmaları " ve "Tunç Çağları Avrasya Maden Endüstrisi, Kafkasya-Doğu ve Kuzey Anadolu Bölümleri Araştırmaları" başlıklı Kültür Bakanlığı ve TÜBİTAK-DPT projelerinin temeli, o yıllarda yapılan çalışmalarla atılmaktaydı. Bunlara ilave olarak, Rusya Bilimler Akademisi, Omsk Şubesi ve Omsk Devlet Üniversitesi başkanlığında başlatılan ve Türk Tarih Kurumu Başkanlığının tavsiyesi üzerine, Türkiye'yi temsilen katıldığım "Batı Sibirya'da Bulunan Türk Tarihi Eserlerinin Araştırılması" adlı uluslararası proje, bu gün mesleki faaliyetler alanında geldiğim son noktadır. Doktora sonrasında, formasyonum doğrultusunda (Kafkasya-Orta Asya arkeolojisi alanlarında faaliyet göstermek üzere) bazı üniversitelerden doğrudan teklifler aldım. 1996'da yapılan görüşmelerle şimdi bulunduğum üniversiteye 1997'de resmen atandım. Arkeoloji Bölümünün ve Kafkasya-Orta Asya Arkeoloji Araştırmaları Merkezi'nin kurulması da bu tarihleri izler. Türkiye üniversitelerinde –nedendir- hiçbir şekilde okutulmadığı, çalışılmadığı ve enstitülerde araştırma konusu edilmediği bir "bakir" alana itilmem ve oralara yönelik projeler içine sürüklenmemin tek nedeni, elbette yalnızca kuru bir "merak" ile sınırlı değildi; fakat "o topraklara", yani Kafkasya'ya olan etnik kökensel bağlılığımın da yakından ilgisi vardı. Ama yine de, Anadolu'yu, onun proto tarihini doğrudan ve önemle ilgilendiren Kafkasya arkeolojisini yapmayı kendine iş edinmek için bir sebep aramadan, Kafkasya kültürlerinin, özellikle de bölgenin Tunç Çağı madencilik sanatının, bölge üzerinden giren etnik göçlerin Anadolu kültürlerini nasıl ve nereye kadar etkilediğini öğrenmek, göçebe/yarı göçebe hayat tarzıyla yerleşik düzen arasında gidip-gelen bir "geçiş" bölgesi niteliğindeki bu toprakları, bu haliyle, kurumsal düzeyde tanımlama çabasına doğrudan girmek gerekir diye düşünüyorum. Arkeolojiden başka, müzikle de ilgiliyim. Her Kafkasya kökenli ailenin evinde bulunduğunu düşündüğüm "mızıka" bizde de vardı; büyüklerimizin (özellikle de bayanların) bu büyülü enstrümandan çıkarttıkları inanılmaz namelerin şaşırtıcı atmosferinde az bulunmadım, az etkilenmedim. Müzikle olan "ilgim", zaman zaman, örneğin geçtiğimiz yıl Danimarka'da yapılan Eurovision Şarkı Yarışması'nda, Türkiye'yi temsil eden şarkının, müzik ve aranjelerini yapıp, orkestrada piyano çalacak kadar alıp başını gidebiliyor. Nart: Kuzey Kafkasya bilindiği üzere tarih boyunca önemli bir kültür bölgesi olmuş. Siz Kuzey Kafkasya'yı dünya arkeoloji tarihi açısından nasıl değerlendiriyorsunuz? Avrupa ve Ön-Asya Tunç Çağlarının gelişiminde ciddi boyutlarda rol oynamış Orta Asyalı (ve/veya Avrasyalı) kültürlerin, türlü etnik grupların batı ve güneye sürüklenişlerinde izledikleri önemli yollardan biri de Kafkasya üzerindendir. MÖ üçüncü ve ikinci bin yıllarda, Asyalı ve Hint Avrupalı eneolit ve Tunç Çağı kültür gruplarının Anadolu'nun doğusu, güneyi ve kuzeyine yönlenen göçleri; ikinci bin başlarından itibaren, kuzeyli Srubnaya, kuzeydoğulu-doğulu Andronovo (ve Karasuk) gibi Orta Asya'nın dominant Tunç Çağı kültürlerinin nokta hedeflerinde ve aynı zamanda yer değiştirme hareketlerinde, bu hareketler içinde değerlendirilmesi gereken Hint-Avrupalı Perslerin, bin yılın ortalarından itibaren İran'a girişlerinde kullandıkları yol ve/veya doğrudan hedeflenen noktalar yine Kafkasya toprakları olmuştur. Kafkasya bu uzun tarih serüveninde çok şey görmüştür; ancak tutucudur, etkilenme süreci yalnızca, o da çok genel anlamdaki "melez" tanımlamasıyla sınırlıdır. Kalıcı-geçici, barışçıl-savaşçıl, güçlü-güçsüz, çok farklı kültürlere mekan olduğu halde Kafkasya, bu hengame içinde sanatsal özünü mümkün olduğunca muhafaza edebilmiştir, hatta bu yönüyle çevre kültürleri bile etkilemiştir. Örneğin, madencilik sanatındaki ağırlığı, özellikle de Son Tunç-Erken Demir Çağlarında Doğu ve Kuzey Anadolu kültürlerinde, İran'ın bir kısmında ve -üstünde pek durulmuyor ama- Hitit madenciliğinin bazı detaylarında, şu ya da bu şekilde, ancak mutlaka hissedilmektedir. Kafkasya bu haliyle, batıya sadece geçit veren bir "önemli kavşak" konumundan öte, kuzeydeki Kuban nehri bölgesinde sahip bulunduğu zengin bakır kaynaklarıyla, onları akıl almaz zengin şekillerde işleyen demircisiyle, özellikle de Maykop, Kostromskaya, Gagri, Pitsunda, Eşeri gibi kültür bölgelerine ait madeni eserlerde görüleceği gibi, madencilik sanatında "özgün stilini" yaratmış bir geleneğe sahip idi. Doğu'da, Urallarda bulunan kalay imkanını çok iyi kullanan ünlü "Altaylı Demirciler" , başka bir ifadeyle Andronovo ve aynı zamanda Karasuklu maden ustaları, batıda, Karpatların sunduğu aynı fırsatları değerlendiren Halstatlı, Srubnayalı, Fatyanovolu ve diğer Doğu Avrupa Tunç Çağı kabilelerinin yarattıkları madencilik sanatına has özelliklerin neredeyse hepsi, bir şekilde bu topraklarda, Kafkasya'da özümsenmiştir; çünkü bahsedilen bu kültür grupları bu topraklara şu ya da bu amaçla, ama en az birer kere gelip-geçmiştir. Bu gelişim içinde, genel olarak bir "melez" kültürden söz ediliyor olsa da, eski Kafkas halkı, Tunç Çağlarında, örneğin Koban tipli zengin süslemeler içeren emsalsiz güzellikteki balta ve diğer silahlarında, Kafkasya'ya özgü bazı altın-gümüş takılarında ve diğer madeni ürünlerindeki detaylara bakılırsa, kendine özel sanat tarzını ortaya koyduğu açıkça görünür. Toprakları, doğal kaynaklarından başka, savunmaya yönelik mükemmel arazi şartlarına, sayısız akarsulara, otlak alanlara ve inanılmaz zenginlikte bitki örtüsüne sahiptir. Ve bu haliyle elbette batıya sadece geçit veren bir "önemli kavşak" konumundan ötedir Kafkasya'nın anlamı Tunç Çağlarında, Demir Çağlarında. Hep o nedenlerle, sonuna kadar savunuluyorken hariçten "işgal etme" isteklerini; topraklarına kök salmış halkına rağmen "o"nu "alma" dürtülerini; hep savunmaya yönelik bir hayat tarzı benimsemek durumunda kalındığından olmalı, sert tabiatlı elbette, belki biraz tutucu, toprağını yaban gözden "kıskanan" gerçek sahipleri dururken "sahiplenme" içgüdülerini yabancının, körüklemiş durmuş yüz yıllardır Kafkasya. Tıpkı bu gün olduğu gibi. O nedenledir ki, bu gün hangi bakımlardan ne kadar önemliyse, dün de o bakımlardan o kadar önemliydi, hatta çok daha fazlasıyla. Nart: Kuzey Kafkas Kültürü ve Tarihi ile Anadolu ve Mezopotamya kültürleri arasında bir bağ var mıdır? Varsa bunun niteliği tam olarak ne şekildedir? Elbette, Yakın Doğu, Kafkasya, Orta Asya kültürleri arasında bağlar hep vardı. Bu gün Doğu Anadolu'nun yüksek yaylasını çalışan arkeologlar -Kafkasya kültürlerine atıflarda bulunsunlar bulunmasınlar- iyi bilirler ki, özellikle de Erzurum-Kars bölgesi, hiç değilse MÖ dördüncü bin yıldan Urartu dönemine (MÖ 9.-7. yy) kadar Kafkasya'nın bazen bir parçasıdır, bazen komşu kültür bölgesi olacak kadar Kafkasya'yla içli-dışlıdır. MÖ ikinci bin yılda, Doğu Anadolu'da bu "içli-dışlılığa" tanık olan sayısız seramik ve madeni buluntuların yanı sıra kuzeyde, Artvin'den itibaren, kıyı şeridini izleyerek Tokat-Amasya-Çorum bölgesine, yani Hitit çekirdek alanına doğru uzanan "Karadeniz sahilinde", Kafkasya'nın ilgi alanına doğrudan dahil bir "hat" söz konusudur. Bu hat boyunca, Kafkasya Son Tunç-Erken Demir Çağı kültürlerini temsil eden ve/veya o kültürden aldığı derin etkiler sürecinde detayda yerel özellikler ihmal edilmeden üretilmiş, dağınık durumda pek çok madeni silah-araç-gerecin varlığı bilinmektedir. Tarihsel anlamda pek çok şey demek olan bu çoğu tesadüfi buluntu topluluğu, aynı zamanda, o bölgede o yönde programlanacak yüzey araştırmaları ve onları izleyecek kazılar neticesinde ele geçirilebilecek muhtemel malzemenin niceliği-niteliği hakkında önemli bir ölçü sayılmalıdır ve o nedenle de nicelikçe küçümsenmemelidir. Ortada olanlar ve onların çağrıştırdıkları bu "silahlar"ı kullananlar da elbet onların üreticileri, yani sanatçıları, ne ki söz konusu kültürün temsilcileriydiler. MÖ ikinci binin ikinci yarısına ait olan bu silahların sahipleri, Hitit yazılı kaynaklarına göre, Karadeniz sahillerinde at koşturan, yarı göçebe hayat süren, hayat tarzlarına uygun biçimde savaşan, Yukarı Şehir 'in tapınaklarını sürekli yağmalayan, zaman zaman Hitit Devletini ciddi anlamda tehdit eden ve nihayet Hitit İmparatorluğunun yıkılmasında büyük rol oynamış Kaşkalı Düşman'dan başkası olmamalıydı. Kendilerine "Kaşkalı" denilen bu yarı göçebe grup, MÖ üçüncü bin yıldan itibaren Kafkasya üzerinden Doğu ve Kuzey Anadolu'ya fasılalarla giren savaşçı kabilelerin, Karadeniz bölgesinin bir bölümünü kendi hayat anlayışları ölçüsünde yurt tutmuş ve Hitit İmparatorluk döneminin sonuna dek bölgedeki varlıklarını sürdürmüş bir kolu olmalıydı. Hitit madenciliği üzerindeki Kafkasya "izleri" de, muhtemeldir ki bu ezeli "düşman"ın aracılığıyla geçmeydi. Kafkasya (özellikle de Kuzey Kafkasya madenciliği ile ilgili) kültürlerini bu uzak bölgelere taşıyanlar da bu kabilelerden (belki Kaşkalılar, belki de adları tarihe karışmış diğer pek çoklarından) başkası değildi. Diğer taraftan, Ege ürünü kimi süs objeleri, Mezopotamya kökenli bazı cam ve madeni buluntular (örneğin, Merkezi Kafkasya'daki Hocalı Mezarlarında keşfedilmiş, üzerinde Asur Kralı I. Adad-Nirari'nin adı yazılı bakır boncuk), aynı bölgenin Faskau - Kumbulta bölgesinde ele geçen İran geleneğinde yapılmış kimi bronz objeler vs, bu dönemde, Kafkasya'nın yalnızca Anadolu ve Mezopotamya ile değil, aynı zamanda Ege ve hatta çok daha uzak noktalarla da bağlantıları olduğu söz konusuydu. Görünen o ki, bu bağlantılar, -Doğu ve Kuzey Anadolu'yla ilgili kimi istisnalar hariç- büyük ölçüde ticari ilişkiler sürecinde gerçekleşmiş, dolayısıyla kültür etkileşimleri de bu düzeyde bir yön takip etmiştir. Bilinir ki, kültürlerin farklı iklimlere sürüklenmeleri, oralarda özümsenmeleri, başkalaşımları-değişimleri veya ırak noktalarda uzun vadeli kabullenilmeleri, ticari münasebetlerle değil, ancak kalıcı "kitlesel halk göçleriyle" açıklanabilirler. İşte böylesine bir "halk hareketi",MÖ üçüncü binin sonlarında, Kafkasya'dan başlayıp güneye doğru yönelen ve Filistin'e kadar uzanan bir hat üzerinde izlenmektedir. Arkeolojik belgeler gösteriyor ki, Erzurum-Kars yaylasını da kesinlikle içine alan Kafkasya bölgesinden yola çıkan, muhtemelen o toprakların yerli halkları veya, oradaki kültürü her hangi bir şekilde özümsemiş halk gruplarından oluşan muazzam bir göç kabilesi, anılan tarihlerde tüm Doğu Anadolu'yu kat ederek, kilometrelerce uzaklıktaki Filistin'e ulaşmıştır. Onları neyin bu göçe zorladığı kesin olarak bilinmeyebilir; bunun bir ya da birden fazla nedeni olabilir; artan nüfusun baskısı ve yeni otlaklar, topraklar, yeni barınma alanları keşfetme zorunluluğu, en mantıklısı da "bir ekolojik felaket" veya buna benzer pek çok zorlayıcı nedenler. Bu çok da fazla önemli değildir, ancak, açık ve net olarak biliniyor ki, bu göçlerin birinci elden tanığı "Karaz Kültürü"nün simgesi "Karaz Seramiği"dir. Güney Kafkasya'da, daha yoğun olarak da Erzurum-Kars bölgesinde karşılaşılan bu tür seramik, MÖ üçüncü bin yılın sonlarında Filistin'e ulaşmış ve bu tarihlerle beraber Fırat'ın doğusunda kalan Anadolu topraklarının hemen hemen her noktasında, Batı İran'da dahil olmak üzere MÖ birinci binin ortalarına kadar geniş alanlarda mevcudiyetini muhafaza edebilmiştir. Belli ki köklerini Kafkasya topraklarından alan bu kültür unsurlarını oralara sürükleyenler, o kültürü o topraklarda yaratan-yaşayan, ancak nedendir bilinmez -belki bir ekolojik felaketti, kuraklıktı belki de- yurtlarını terk edip, göçmen kuşlar örneği gözlerini güneye, sıcak iklime, verimli topraklara çevirmiş halk yığınları; onlar, büyük bir ihtimalle, Karaz kültürüyle özdeşleştirilen halklardı, yani Hurriler. MÖ üçüncü bin yılın ikinci yarısından itibaren Kuzey Mezopotamya'daki özel adlarından tanınan, Subarilerle aynı etnik kökene bağlanan Hurriler, Doğu Anadolu'nun kayıtlara yansıyan en eski halklarından biri olarak, bölgedeki etnik egemenliğini Demir Çağlarının sonuna kadar korumuştur. Hurri yayılım alanı, güney Kafkasya'dan itibaren, güneyde Hama'dan Hanikin'e (Kerkük'ün güneydoğusuna) dek uzanmaktaydı; güneybatıda Toros eteklerine, Kilikya bölgesine ulaşıyordu. Hurri halkı, ne İran'daki Persler gibi Hint-Avrupalı, ne de Mezopotamya'daki Sümer-Akad-Asur halkı gibi Semitik ırklardandı. Dilleri aglutine, eklentili (iltisaki) idi. Yani kelime sonuna peş peşe gelen eklerle cümle anlam kazanıyordu. MÖ ikinci bin yılın ortalarından itibaren Kuzeydoğu Anadolu siyasi yapısına damga vuran Hayaša Krallığını oluşturan halkların konuştukları dilin ne olduğu konusunda (bir iki yönetici adı dışında) hiçbir somut veri mevcut değildir; bunun yanı sıra Hayaša Krallığı dahil, bu döneme ait yani Protourartu süreci diye ifade ettiğimiz bin yılın kabaca ikinci yarısında, yer ve şahıs adlarından Hurri halkının egemen olduğunu bildiğimiz bu bölgelerde, genel anlamda Hurrice konuşulmadığına işaret edebilecek tek bir ize de rastlanmamıştır. Ancak hemen sonra, yani MÖ dokuzuncu yüz yıldan itibaren, bölgedeki Urartu halklarının konuştukları dilin, Urartuca'nın biz, Hurrice kökeninden gelen bir lisan olduğunu iyi biliyoruz. Bu durumda, Protourartu halkının da (Hayaša ve Dayaeni ve komşu diğer siyasi birlikleri etrafında toplanan ve daha sonraki Urartu kültürünün temelini oluşturan halklar) muhtemelen ya Hurrice ya da Urartular gibi aynı kökten gelen dil veya dilleri konuştuklarını düşünmek durumundayız. Özünü Kafkasya topraklarından alan Karaz seramiğinin, Filistin'de, birden bire, kökensizce ve yabancı bir unsur olarak ortaya çıkışıyla, erken Hurri halklarının bu bölgelerde görülmeye başladığı tarihler aynıdır, yani MÖ üçüncü binin sonları; eğer bu bir tesadüf değilse ve özellikle de ikinci binin ikinci yarısından itibaren, Güney Kafkasya ve Batı İran dahil, tüm Doğu Anadolu'da pek çok yer ve şahıs adlarının Hurri kökenli olduğu dikkate alınırsa, Karaz kültürünü büyük göç dalgalarıyla güneye taşıyan halk topluluklarının Kafkasya'dan çıkan Hurriler olduğuna hükmetmek elbette zor değildir. Nart: Kuzey Kafkasya ve Anadolu açısından Hint-Avrupalıların belirleyici bir rol oynadıkları tezini nasıl değerlendiriyorsunuz? Mesela Maykop kültürünün yaratıcılarının Hint-Avrupalılar oldukları görüşü doğru mudur? Başta söylenmelidir ki, "Hint-Avrupalı Hitit halkı" nın ve onların "sanatları"nın, ne Kafkasyalı usta madencilerin yarattığı özgün Koban kültüründe ve ne de köklerini neolitik Çatalhöyük'ten alan geleneksel yerli Anadolu kültürleri içinde "etkili" olduğu konusu sanıldığı kadar "net" değildir. Net olan bir şey varsa, Orta Anadolu'da Hititler tarafından kurulmuş gerçek Hitit merkezlerinin parmakla sayılacak kadar azlığıdır. Onların Anadolu'ya gelmesiyle birlikte, Anadolu'nun geleneksel sanat anlayışlarında önce durulma sonra da giderek açıkça görülebilen bir gerilemenin izlenebildiğidir. O nedenle bu soruyu, "Hititler"in Anadolu'ya hangi koşullarda geldiğini, Anadolu'daki varlığının ne demek olduğunu çok kısaca açarak yanıtlamak istiyorum. MÖ üçüncü binin başlarından itibaren artan nüfusa paralel olarak, gelişen ticari münasebetler, üretim patlaması neticesinde artı değerin fırlaması, doğal kaynaklardan maksimum düzeyde yararlanabilme durumu, Erken Tunç Çağı Anadolu popülasyonunun "refah" düzeyinin ciddi anlamda artışını getirmiştir. Bu dönemde, örneğin Orta Anadolu'da, her 10 höyüğün sekiz-dokuzunda mutlaka Erken Tunç Çağı yerleşmeleri vardır (Neolitik, Kalkolitik ve/veya Son Tunç Çağında bu oran neredeyse 1 bile değildir). Köy, kasaba, kent niteliğindeki bu büyüklü-küçüklü çok sayıdaki yerleşmeler, Erken Tunç Çağında Anadolu'nun siyasi-sosyal yapısını da oluşturuyordu: Muhtemelen barış içinde yaşayan, her biri ortalama 1500-2000 nüfuslu zengin-huzurlu "şehir beylikleri". Yaklaşık olarak bin yıl (MÖ 3000-2000) boyunca bu böyle gider. Üçüncü binin sonlarında, hiçbir şey eskisi gibi değildir; güçlü "beylikler" daha da güçlenir, yakın çevredekilere hükmeder, egemenlik alanlarını genişletirler ve böylece bölgenin siyasi yapısı da farklılaşmaya başlar; büyük ticaret ve moda merkezleri ve onların etrafındaki küçük kasabalar, köyler. Ticaret öylesine büyür ki, örneğin MÖ yaklaşık 2000-1750 yılları arasında, yani Asur Ticaret Kolonileri Çağı (ATKÇ) denilen dönem boyunca Asurlu tüccarlar sadece bu merkezlere sık-sık gelip-gitmekle kalmazlar, kentin çevrelerinde kendi "şehirlerini" kurarlar, burada evlenirler yurtlanırlar, ticaretse alır başını gider. Anadolu insanı ATKÇ 'nda, en iyisini yer-içer, en kalitelisini giyer-kuşanır, en güzel yerlerde konaklar ve sanatının da en üst noktalarında üretim yapar durur. İşte Hitit kabilelerinin MÖ üçüncü binin sonlarında yavaş yavaş Anadolu'ya girmeye başladıkları dönem, barış içinde sürüp giden bu "hayat"ın da, teknik olarak sonu olur. Birkaç yüz yıl içinde toparlanan ve Merkezi Anadolu'daki önemli şehirleri, yıl-be-yıl, tek-tek, "gece baskınlarıyla" kuşatan, yakıp-yağma eden bu Hint-Avrupalı gruplar, eskiden yakıp lanetledikleri (önemli bir ticaret merkezi ve stratejik öneme sahip olan) Hattuş karumu etrafında toplanıp krallıklarını kurarlar. Bu tarihlerden itibaren bölgede şu değişimler yaşanır: Barış içinde bir arada yaşayan beylikler düzeni, yerini, gücünü askeri zorbalıktan alan merkeziyetçi krallığa bırakmıştır; bu dönemde büyük şehirlerin neredeyse %70'i, neredeyse bin yıl bir daha yerleşilmemek üzere terk edilmiştir, refah düzeyi hiçbir zaman eskisi gibi olmamıştır; doğal olarak sanatta da ciddi bir gerileme kaydedilmiştir; tüm bu olumsuz gelişmeler yaşanırken askeri alanda inanılmaz başarılar elde edilmiştir; hemen hemen tüm Anadolu ve Ege savaşlarla, antlaşmalarla itaat altına alınmış, "İmparatorluk" toprakları belli bir tarihte Mısır'a kadar genişletilmiştir. Bin yılın sonlarındaysa, tarih "tekerrür" etmiş, kendilerinden daha savaşçı daha zorba diğer kavimlerin baskıları altında ezilip yok olmaktan kurtulamamıştır. Hititler, yukarıdaki gelişmelere bakılırsa, "sanatçı" dan çok savaşçı bir yapıya sahiptir. Her ne kadar "Hitit Sanatı" diye her fırsatta göklere çıkartılmaya çalışılıyorsa da, o sanat "Hititli" olmaktan önce "Anadolu"dur, yaratanlarıysa Hint-Avrupalı Hititler değil Anadolu'nun yerli halklarıdır. Yani, dünyanın en eski yerleşme yeri olan Çatalhöyük'ü yaşayan halk. Kaldı ki, Hititlerin somut varlık gösterdikleri dönem olan MÖ yaklaşık 1750-1200 arasında, var olan sanatsal birikim giderek "soy"undan, özünden çok fazla şey kaybetmiştir. Hele hele, İmparatorluğun son yıllarında, çok iyi bilinir ki, eskiden sanatsal çeşitlemelere boğulan belli objeler, kap-kaçak vs, o gün, ancak ihtiyacı karşılayan, ikinci-üçüncü sınıf el işçilikleri yansıtacaktır. Hititlerin övünülecek nitelikteki başlıca becerileri, bizzat kendileri tarafından kurulmuş olan şehirlerin planlarında gizlidir. İşte gerçek "Hitit sanatı", muhteşem taş işçiliğinin de sergilendiği, surlar, potern (gizli yer altı geçidi) ve dini yapıların inşasında ortaya çıkar. Ancak bunlar daha çok kent savunma sistemleriyle ilgilidir ve onların askeri alanlardaki becerilerinin ürünleri olmaktan öteye gitmezler. O halde, Hititler büyük bir ihtimalle, Anadolu halkının geleneklerine yabancı olan, başka diyarlardan gelerek buraları yurt tutmuş farklı bir kavimin üyeleriydi. Eğer bu doğruysa, onlar, gelirken beraberlerinde, Hint-Avrupalı dilleri ve askeri zorbalıklarından başka, beraberlerinde kendilerine ait hiçbir şey getirmediler. Onlar, adları kayıtlara yansımış-yansıyamamış tüm Anadolu halklarınca dini, hukuki, edebi, mitolojik, astrolojik, tıbbi ve el sanatları alanlarında ortaklaşa yaratılmış zengin Anadolu kültür mirasının üzerine kondular. Onları yaşadılar. Görüldüğü gibi, Hititler tarih boyunca yerli Anadolu kültürlerin yalnızca mirasçısı olmuşlardır ve bu görünüşüyle Kafkasya kültürlerini şu ya da bu şekilde etkilemiş olmaları zaten matematiksel olarak ihtimal haricindedir. Ayrıca, Kuzey Kafkasya Tunç Çağı kültürlerinin yaratıcılarını, o toprakların gerçek sahipleri olan sanatkar proto-Adıge halklarının köklerinden soyutlamak mümkün de değil gibi görünmektedir. Yüksek Maykop kültürü, tamamen Orta Asya Tunç Çağı kültürlerinin içeriğinde gelişen ve özgün Kuzey Kafkasya stilini açık biçimde yaratmış bir yerli Kafkasya kültürüdür. Bu birikim üzerinde eğer ille de başka bir dominant kültür etkisi aranacaksa, bu kesinlikle Hititler olmamalıdır. Ayrıca, prehistorik Maykop kültüründen başka, genel anlamda Kafkasya'nın dört bir yanında, Kayakent - Horocoyev, Koban, (Koban-Kolhidik), Hocalı-Gedebey, Merkezi Transkafkasya, Verhnyaya - Rutha gibi zengin Tunç Çağı kültürlerini yaşayan Kafkasya halkının, ne olduğunu tam olarak bilemediğimiz Hitit "sanatı"ndan değil, tam tersine Hititlerin asıl Kafkasya halklarının sanatlarından öğrenecekleri pek çok şey olmalıydı diyoruz. Ve gerçekte onlar Kafkasya madenciliğinden pek çok da şey öğrendiler. Bu hususta söyleneceklerin tümü bunlardan ibaret değildir elbette; ve öyle zannediyorum ki önümüzdeki günlerde bu konular kendine daha geniş tartışma alanları bulacaktır. Anadolu'da ve Kafkasya'da durum budur ve Hint-Avrupalı Hititlerin bu kültürlerin gelişimlerinde belirleyici rol oynamadıkları da ortadadır. Nart: Anadolu'ya geçersek Hitit, Hurri ve Hatti dillerinin Kuzey Kafkas dilleriyle ilişkili olduklarını, hatta aynı kökenden geldiklerini belirten araştırmacılar var. Örneğin Hatti dilindeki aile, kabile, tanrı, yer adlarının bugünkü Adıge ve Abhaz dillerinde yaşadığı belirtiliyor. Bunu bilimsel açıdan nasıl yorumluyorsunuz? Hititlerin konuştukları dil Hint-Avrupa dil grubuna, ya da aynı temel grubun Hint-Hitit şeklinde özetlenen branşına dahil bir lisandır. Burada, Hitit dilinin ve/veya Kafkas dillerinin gramer yapılarını inceleyecek değiliz, fakat, transkribe-tercüme edilmiş bir Hitit metninin içeriğindeki dile dair değerlerin Hint-Avrupalı özellikler gösterdiğini tespit etmek için bir hititolog ya da dilbilimci olmak gerekmediğini, bu sorunu temel dil bilgisi bilgilerimizle basitçe çözümleyebileceğimizi vurgulamak isterim. Kafkasya dillerinden, konumuzla ilgili olduğu için veriyorum, Abhazca'ysa, Kafkasya dilleri grubu' na dahil bir lisandır ve bu iki lisan o nedenlerle birbirleriyle aynı kökenden gelmezler. Öte yandan, az önce üzerinde kısaca durduğumuz Hurri dili, diğer Kafkasya dilleri gibi, Türkçe gibi aglutine (eklentili) bir dildir. Bu lisanlarda bir tek kelimeyle bir cümle oluşumu ifade edilebilir. Dil anlamını, kelime sonuna peş-peşe getirilen soneklerle kazanır. Urartuca da ve muhtemelen Protourartu halklarının genel anlamda konuştukları diller de, Kafkasya dil ailesi üyesi Hurrice'ye bağlı, onunla aynı köklerden gelen lisanlardı. Bu temel doğrular ışığında, Hititçe, Abhazca ve bu dille ilintili diğer günümüz Kafkasya dillerinin hiç biriyle kökensel bağlar içinde değildir. Son yıllarda kimi yazar ve/veya araştırmacılar, bu alanda çok ilginç fikirler öne sürdüler; Hititçe metinlerde geçen bazı orijinal yer ve şahıs adlarıyla da desteklenmek istenen bu görüşler özetle, dil ve kültürel birikim bakımından Hitit, Luvi ve Pala gibi Eski Anadolu'nun Hint-Avrupalı kavimlerinin, kimi ölçülerde Kuzey Kafkasya kültürleriyle (örneğin Abhaz dili ve kültürüyle) olan kökensel bağlılıkları yönünde oldu. Hatta daha da ileriye gidilerek, Hititçe, Palaice ve Luvicenin Hint Avrupalı diller değil, fakat doğrudan Abhaz dili olduğu iddia edildi. Nart dergisinin, 17. sayısında (Mart-Nisan 2000: 38-47) Ümit Özveri adına çıkan İlkçağdaki Anadolu adlı yazıda, bu konudaki genel görüşlerin bir özeti vardır. İyi niyetle yazıldığından en ufak bir şüphem yoktur ancak, konunun uzmanı olunmadığı için, benzeri diğer çalışmalarda düşülen pek çok teknik-tarihsel-etimolojik hatalar burada da tekrarlanmıştır. İlk ve en önemli hatalardan biri Hatti sözcüğü üzerine kurulandır. Bu sözcük ile "Adıge-Adıge" sözcüğü aynı kökten olabilir, deniliyor ve Hatti, "Hatukoy" boy adıyla karşılaştırılıyor. Hatti sözcüğü Hitit öncesi Anadolu Tunç Çağı kentinden biri olan Hattuš'tan gelir. Başlangıçta kendilerini Kuššaralı adamın soyu şeklinde kimliklendiren gerçek Hitit halkı bu adı, daha sonra başkent yaptıkları bu kentten, Hattuš'tan aldılar. Bilinen ilk Hitit kralı II. Labarna, "Hattuşalı (adam)" anlamına gelen diğer ve daha çok kullandığı adını (Hattušili) yine bu kentten almıştır. Yerli Anadolulu olan Hatti sözcüğünün Hint-Avrupalı Hititlerle hiçbir organik bağlılığı bu nedenle yoktur. Diğer taraftan bu yazıda, birer Hitit kenti olan Nerik ve Pala-Tummana adları, Urartu'nun başkenti Tušba, Güneydoğu Anadolu'daki Mitanni ülkesi ve Wašuqanni şehrinin adlarıyla Abhaz boy ve şahıs adları karşılaştırılmıştır. Karşılaştırmalar teknik olarak kendi içinde tutarlıdır. Ancak, böyle olsa dahi, bu tür benzerliklerin her yörede her dilde karşılaşılabilir türden olduğu dolayısıyla iki lisan arasındaki akrabalık derecesinin tespitinin bu şekilde mümkün olamayacağı, yöntemin kesinlikle bilimsel olmadığı, hatta bu tür beyanların veya "tespitlerin" bilimsel çevrelerde "tebessümle" karşılanabileceği hususları dikkatlerden kaçırılmamalıdır. Bir Doğu Anadolu-Kafkasya-Orta Asya Tunç Çağları uzmanı, ayrıca bir filolog olarak, dil-etnik köken-kültür bağlantıları gibi son derece hassas alanlarda "uzman" düzeyinde olmayanların kesinlikle dolaşmaması gerektiğini tavsiye ediyor, o alanlarda atılacak her adımın sorumluluğunu sadece "o adımı atan"ı değil, aynı zamanda konuyla doğrudan veya dolaylı olarak ilgili tüm fertleri, örgütleri ve yığınları da bağlayacağı gerçeğini anımsatarak, bu yönde yapılacak çalışmaların kurumsal platformlarda, belli programlar dahilinde, mutlaka uzmanlardan oluşan komisyonlarda, belki kılı kırk yararak ortaya konulacak yön ve hedefler çerçevesinde geliştirilmesi gerektiğini bilhassa vurgulamak istiyorum. Nart: Sonuç olarak, çok merak edilen genel bir soruyla konuyu toparlamak gerekirse; bugünkü Adıge, Abhaz ve diğer bazı Kuzey Kafkas halkları eski çağlarda yaşamış olan Mezopotamya ve Anadolu kültürlerinin yaşayan akrabaları ya da kültürel / linguistik mirasçıları olarak kabul edilebilir mi? bu çizgide yapılan araştırmaların bilime katkısı ne şekilde olabilir? Hititlerin konuştukları ve onu çivi yazısıyla karakterize ettikleri dilleri hiç şüphe yok ki Hint-Avrupalı idi. Elbette, her dilde bulunduğu gibi, Hititçe'de de, yazılı metinlerde görüldüğü gibi yabancı kelimeler bulunmaktaydı; ancak bunlar o dilin ne olduğuyla değil, fakat onu yazan katibin ne kadar iyi yabancı dil, yani Hurrice, Akadca, Protohattice bildiğiyle ilgili ayrıntılardır. Akadça o günün uluslararası yazışma dilidir, Hurrice dinsel terminolojiyle ilgili, Sümerce gelenekselliği olan lisanlardır ve katipler bunların tümünü iyi bilmekteydiler, yeri geldiğinde de onları belli kural ve gelenekler çerçevesinde, metinlerde kullanırlardı. Tıpkı günümüzde de olduğu gibi. Bundan başka, Hititlerle ilgili bazı yer ve şahıs adlarının tam karşılıkları ya da benzerleri bu gün Abhazca'da var olabilir; hatta bu sözcükler onlara doğrudan Hititler'den de geçmiş olabilir ancak bu durum iki dilin akrabalığını göstermez. Bu konuda, eğer zorlama olmazsa varılabilecek son nokta şudur: Hint-Avrupalı Hititler, yabancı bir halk olarak (tıpkı Hint-Avrupalı İranlıların atalarının MÖ ikinci binin ortalarında Kafkasya üzerinden İran'a girdikleri gibi), gerçekten Kafkasya üzerinden girmişlerse Anadolu'ya, geçiş yolu üzerinde yer alan Kuzey Kafkasya'da belki de bir süre kalmış olabilirler. İşte bu "kalış" belki de söz konusu edilen bu dil etkileşiminin nedeniydi. Eğer Kuzey Kafkasya dillerinde "Hititçe sözcüklere" rastlanıyorsa, kanımca bu, o iki dili konuşan halkların bir süre bir arada yaşamış olmalarından kaynaklanmış olabilir. Kafkasya dillerinin Hitit diliyle olan "ilişkisine" gelince. Kimi Hint-Avrupalı özellikler gösteren (Asetince gibi) lisanlar ayrı tutulursa, Kafkasya dillerinin, örneğin Abhazca'nın Hint-Avrupa dilleriyle hiç bir şekilde bağlantısı yoktur. Başka türlü söylersek, Abhazca Hititçeye (ve/veya Luviceye ya da Palaice'ye) benzemez; bu iki lisan, farklı iki dil ailesinin üyeleridir; aynı zaman ve mekanlarda konuşulmuş oldukları düşünülse dahi biri diğerinin "arkaik" şekli filan asla olamaz, dolayısıyla bunları birbirlerine yaklaştırmaya çalışmak da zorlama olur ve bu da bilimsel değildir. Ayrıca, tamamen kişisel düşüncelerim olarak, Tunç Çağları boyunca, madencilikte ve diğer alanlarda sahip olduğu kendine has sanat anlayışlarıyla tarihe damgasını vuran yüksek Kuzey Kafkasya kültürlerinin yaratıcılarının, belli ki gücü temelde askeri zorbalıktan gelen, mirasını devraldıkları zengin Anadolu Tunç Çağı kültürünü, var oldukları zaman aralığının sonunda adeta "eriten" ve bu yönüyle "sanatı" tartışılır bir topluluğa "dil bağıyla" bağlanma isteğinin mantığını anlamıyorum; mantığı, bilimselliği olmayan bir yöntemle üstelik. Bunun yanı sıra Hurri dili konuşan halklar, az önce ifade ettiğimiz gibi, büyük bir ihtimalle Kafkasyalıdır. Nart: Verdiğiniz bilgiler için size teşekkür ediyoruz. [ Röportaj: Argun Başkan ]+''+Argun Başkan

Yura Kalmıkov

'bir davaya bağlanmak bir söz değil, bir eylemdir.' Jean Paul Sartre Kültürün devamının ve globalleşme ile birlikte yaygınlaşan yıkıcı ve olumsuz değerlerin nihai çözümü dönüştür ve/veya dönüşçülüktür. Diasporada gerçekleştirilecek her hareket ve eylemde gerçekten samimi olundukça bir gelişme kaydedilebilir. Dünyanın bu yapısı içerisinde samimiyetten uzak, yapay ve kendi çıkarını önde tutan zihniyet ancak toplumsal gerileme ve insani değerlerinin yok olmasına çaba sarf etmiş olur. +''+ Demokrasi, herhangi bir grubun veya partinin işi değil, demokrasi, insanların bakış ve hareketlerinin özellikleri, ülkede demokratik kuruluşlar, yaşadığımız politik havadır. Yura Kalmıkov Çerkeslerin, diasporada yaşamakta oldukları yaşam dinamiği içerisinde, dönüşe yönelik yapı ve günü kurtarma çabasından uzak hareketler istenilen güzel günlerin özlemini samimi olarak dile getirir. Tabii ki, bu yapılarda yer alacak olan insanlar bir elin parmağını geçmeyecek ve her türlü boyunduruğun altına halkın adına girecektir. İnsanların kültüre ait olan, yani bizim olan öğeleri yaşatabilmek için bunca bir çaba içerisinde bulunurken zamanın bu acımasızlığına karşı insani gayretin önemi büyüktür. İşte bu yazıda da bu gayreti göstermiş olan, Yura Kalmıkov'dan bahsetmek istiyorum. 1 Ocak 1934 tarihinde Stavropol Eyaleti Çerkesk Şehrinde doğdu. 1949-1952 yıllarında Çerkesk Sağlık Orta Meslek Okulu'nda okudu. 1957 yılında Leningrad Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdi. İki yıl Habeza, Stavropol Eyaleti'nde hakim olarak görev yaptıktan sonra yeniden eğitimine devam etti. 1963 yılında Stavroplol Hukuk Enstitüsü'nde doktora tezini verdi. 1989 yılında Saratov seçim bölgelerinden birinden SSCB milletvekili adayı oluyor ve zor rekabete rağmen seçimleri kazanıyor. SSCB Yasama ve Hukuk Komitesi Başkan Yardımcısı ve daha sonra bu göreve başkan olarak seçiliyor. 1990 yılında mülkiyet kanunları hakkında SSCB Kanunu, SSCB ve Cumhuriyetlerin Mevzuatının esasları, hazırlanmasında görev alır. RF Devlet Başkanı nezrinde Özel Hukuk Araştırma Merkezi Kurul Başkanlığı ve daha sonra okulun Rektörlük görevini üstleniyor. SSC Fahri Bilim Adamı (1991), RF Fahri Hukukçusu (1994) gibi büyük ödüller aldı. Yuri Kalmıkov, Rusya ve dünya çapında bir politikacı, bilim adamı, devlet adamı ve aydındı. Bizim siyasetçi olarak bildiğimiz, halktan uzak yaşayan ve çıkarlarını halkın çıkarlarından önde tutan zihniyetin aksine, Yura Kalmıkov, temiz bir politikacı ve ahlaki değerlerin siyaset sahnesine nasıl aktarılacağının en güzel örneklerini, Çerkes ve dünya toplumuna göstermiştir. Söz değil, iştir insanın aynası derler ya, Kalmıkov Yura da bu sözün doğruluğunun bir göstergesidir. Zamanın dağılmışlığa olan etkisinde birleşme çabasında olan, özgürce yaşama çabalarının bireysel çabalar ile değil de, toplumsal hareketlilik ile, bunun başarılması gerekliliğini savunmuştur. Yura Kalmıkov bu bağlamda Dünya Çerkes Birliği'nin kuruluşunda görev almış ve 3 dönem bu kurumun başkanlığını yürütmüştür. Asırlar, çağlar geçti, bir devletlerin yerlerini diğerleri aldı, fakat bütün devletler için ortak bir talep var: düzenin sağlanması, devlet tarafından tespit edilmiş normlar çerçevesinde toplumun gelişmesi. Yura Kalmıkov Hukukun temellerini insan hürriyeti olarak kullanan ve medeni ahlakın oluşması için, tüm uğraşılarını sarf etmiştir. Dağılmışlığın günümüze kadar olan yıpratıcı etkisinin ileri ki yıllarda da gelişmesine engel olmak için, SSCB Parlamentosu'nda bölünmeye doğru gerçekleşecek olan kanun taslaklarına karşı çıkmış ve olumsuz gelişmeler karşısında da en samimi duyguları ile de gelinen noktayı halkın iradesine ters ve anayasaya aykırı olduğunu, temiz bir siyasetçi gereği çekinmeden dile getirmiştir. Ağustos darbesinden sonra oluşan anayasal karışıklılığı ortadan kaldırmak için çalışma arkadaşları V. Kudryavtsev ve S. Alekseyev ile birlikte yeni mevzuat oluşturulması için çalışmalarda bulunmuştur. HR> Profesyonel politikacı olmadım ve olamayacağım. Çünkü, insanlara inanırım, dobra dobra konuşurum ve özellikle hiyerarşilerde şüphe ile karşılaşılan fikir ve hareket özgürlüğüne sahibim. Yura Kalmıkov Bunca uğraşısına rağmen, öğrencilerine ders vermeye, anayasa ve medeni hukukun güncel problemleri ile ilgili kitap yazmaya ve dünyanın değişik ülkelerinde dağınık olarak bulunan halkını birleştirme çabalarını devam ettirmiştir. Yura Kalmıkov'u, kafamızda canlandırdığımız; siyasetçi kimliğinden olabildiğince uzak bir yapıda olan, milli meselelerde her zaman duyarlı ve kendisinin bu denli başarılı olmasını sağlayan; durumun ve yapıların çok ilerideki değişimlerini algılayabilme yetisine sahip olması, idi. Arkadaşı olan Yuri Ançabadze ise Kalmıkov'u; iyi anlamda ihtiyatlı bir politikacı, kritik durumlarda inisiyatif sahibi, halkın istek ve ihtiyacını çok iyi bilen ve onları en zor durum ve koşuda savunmaya hazır biri olarak görüyor. İnsan statüsü dediğim şeyi muhafaza etmek çok zordur. Politika, her şey dışında bir denemedir: birisini yoklamak istiyorsan hakimiyet ver. Yura Kalmıkov Zararlı bölünmelere karşı olan, saldırıya uğrayana destek verilmesi gerektiğine inanan Kalmıkov, Abhazya ve Çeçenya'da meydana gelen olaylara karşı sessiz kalmayarak, 1992 Eylül- Ekim aylarındaki Nalçik olaylarında, 1992 Ağustos ayında Gürcü-Abhaz savaşında Dünya Çerkes Birliği ve Khabardey Halkınını Kongresi'ni Abhaz halkına yardıma yönlendirdi. 7 Aralık 1994 tarihinde Çeçenya'daki gelişmeler karşısında, RF Adalet Bakanı ve RF Güvenlik Kurulu üyeliğinden istifa etmiştir. Bence bu hareket medeni cesaret ve halkına olan gönülden bağlılığının bir göstergesidir. Politikada ahlakın, insani ilişkilerde saygı ve sevginin her türlü yapısını içeren bir insandır, Yura Kalmıkov. Arkadaşı olan Yuri Basin, kendisinin samimiyetini ve insanca olan yaklaşımını bir hoş ve anlamı anısı ile dile getiriyor: "Bir gün kütüphanesinde çok kıymetli bir kitap gördüm, kitabı beğendiğimi, hayret ve hayranımı dile getirdim. Evinden direkt gara gittik, beni Alm-Ata'ya yolcu etti. Ben tren içindeyken bavulumu açıp o kitabı buldum. Bu olay konukseverliliğin bir niteliği ve misafir tarafından unutulması mümkün olmayan bir derstir." Yura Kalmıkov gibi insanlar her zaman örnek bir siyasetçi, örnek bir insan olarak anılacak kişilerdir. Aslında onları önemli kılan sadece politik kimlikleri değil, bu kimliklerini ne anlamda hangi işler için kullandıklarıdır. Dünya Çerkes Birliği kuruculuğu ve başkanlık görevlerinde yapmış olduğu ilerici hareketler ve eylemler, arkadaşları ve meslektaşları tarafından anıldığı gibi, onun yazmış olduğu anayasal değişiklikler ileri ki yıllarda da temel hak ve özgürlüklerinin günümüz politikasında önemli bir yer alacağıdır. Sanırım onun gelecekte de saygı ile anılacağının, -en üzücü olanı da budur ki onun gibi insanların bu dünya üzerine az geldikleri ve onun gibi insanlara her zaman ihtiyaç duyulacağıdır. Kendi halkımı idealleştirmek istemiyorum, fakat her normal insan gibi, onu severim, onun tarihinin kıymetini bilir ve gurur duyarım... Bence, bu his olmadan insan manevi temelini kaybeder, hayatta dayanağı bir şeyi olmaz. Ve başka halklara da saygısı olmaz. Yuri Kalmıkov +''+Rahmi Lale

Kafkasya Gezisinin Ardından

Kakfas Birliği Genel Merkezi'nden bir heyet Mart ayı sonlarında Kafkasya'ya giderek çeşitli inceleme ve görüşmelerde bulundu. Genel Başkanımız Sn. Muhittin Ünal ile gezinin amacı ve sonuçları üzerine beğeni ile okuyacağınızı umduğumuz bir röportaj yaptık. +''+ Nart: Kafkas Birliği heyeti olarak yakın tarihte Kuzey Kafkasya'ya bir gezi gerçekleştirdiniz. Gezi nereleri kapsıyordu, amacı neydi? Genel Başkan Muhittin Ünal: Bilindiği gibi 22 Aralık 1996 tarihinde yapılan Genel Kurul toplantısında, Kafkasya'ya yönelik program ve icraatımıza, Kafkasya'ya bizzat gidip, yerinde yetkililerle görüşüp, sağlıklı tesbitler yaptıktan sonra yön vereceğimizi söylemiştik. Seyahatin ana maksadı Kafkas Birliği'nin oluşumu ve amaçları hakkında yetkililere bilgi vermek, son seçimlerde yeniden seçilen devlet başkanlarını kutlamak, ve yakında vefat eden Dünya Çerkes Birliği Genel Başkanı için başsağlığı dilemek, yatırımcı işadamlarımızın can ve mal güvenliği sorunlarını gündem konusu yapmak ve nihayet oturduğumuz yerden Kafkasya hakkında ahkâm kesme yerine, tesbitlerimize dayalı bir yol belirleyip icraata başlamaktı. Kafkas Birliği heyeti Khabardey Balkar Cumhurbaşkanı Koko Valeri ile div> Bu seyahati Nisan ayı ortalarında yapmayı plânlamıştık. Nalçık kentinde Çeçenya'ya kaçırılan iş adamımız Nazmi Sabancı'nın tüm uğraşlara rağmen serbest bırakılmaması üzerine diğer işadamlarımızın bozulan moralini de dikkate alarak seyahati önceye aldık. Programımızda Osetya, Khabardey Balkar, Karaçay Çerkes ve Adığey cumhuriyetleri vardı. Son anda Osetce bilen arkadaşımızın hastalanması üzerine bu cumhuriyet programdan çıkarıldı. Sayın Sebahattin Diyner, Sayın Cihan Candemir, Sayın Mustafa Vurdum ve Sayin Recep Bay ile birlikte bes kisilik heyet halinde üç cumhuriyete gidildi. Khabardey Balkar'da kimlerle görüştünüz? Görüşmelerin konusu ve sonucu hakkında bilgi verebilir misiniz? Khabardey Balkar Cumhuriyeti'nde Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı'nın da katilimi ile Sayın Devlet Başkanı Koko Valeri ile iki saat süren son derece samimi ve herşeyin açık konuşulduğu bir görüşme yaptık. Özellikle orada yatırım yapmakta olan insanlarımızın can ve mal güvenliğinin sağlanmasının önemi, bürokratik problemlerin çözümü ve işadamlarına hizmet için ayrı bir birimin oluşturulması, işadamlarımızın sorunlarının çözümü yönünde ayda bir toplantı düzenlenerek onların üst düzeyde dinlenilmeleri gibi önlemlere yönelik konular dışında kültürel ilişkilerimiz için yapılabilecek şeyler ve dönüş dahil değişik 19 ayrı konu görüşüldü. Derneğimiz hakkında tanıtıcı bilgiler verildi. Görüşme sonucunda mutabık kalınan hususları içeren bir metin imzalandı. TRT tarafından düzenlenmiş olan 19. Uluslararası Çocuk Şenliği'ne Kafkasya'dan bir ekibin getirtilmesi için yapmış olduğumuz müracaata TRT önce olumsuz cevap verdi. Pes etmeden 40 derneğin merkezi bir organizasyonu olarak iki ay süren mücadelemiz sonucunda TRT'yi olumlu bir noktaya getirmişken, Kafkasya'ya gittigimiz için Khabardey Balkar'dan bir çocuk ekibinin gönderilmesi kararını kesinleştirip, oradan TRT'ye bildirmelerini sağladık. Görüşmeler sırasında Sayın Devlet Başkanı'nın söylemiş olduğu su sözler birçok soruya isik tutabilecek niteliktedir: "İçinde yaşadığımız devletlerle çatışmadan, iki büyük ülkemiz arasında sorun yaratmadan iyi ilişkiler içerisinde kültürel ve ekonomik imkânlarımızı kullanarak kalıcı bir köprü kurmak en akilci yoldur..." Khabardey Balkar'da kaç is adamımız var? Onlarla da görüştünüz mü, sorunları nelerdir? Sadece Nalçık'ta 112 insanimiz değişik boyutlarda iş yapmaya başlamıştır veya yeni isler için altyapılarını oluşturmaktadır. Dolayısıyla onlarla da iki kez görüşüldü. Sayın Devlet Başkanı ile yapılan görüşmede işadamlarımızı ön plânda tutmamız doğaldır. Zira, çoğunluğu derneklerimizin üyesidir. Kendi aralarında kurmuş oldukları İşadamları Kulübü Derneği ile bundan böyle birlikte çalışacağız. Bazı sahalarda kendilerine temsilcilik yetkisi vereceğiz. Can ve mal güvenliği sağlandıktan sonra hemşehrilerimizin orada çok güzel şeyler yapacağına şahsen inanıyorum. Rusya Federasyonu içerisinde Serbest Bölge olarak ilân edilen Khabardey'in işadamlarımıza sağlayabileceği avantajlar elbette vardır. Nalçık Üniversitesi'nde okuyan gençlerimizle görüşme imkânı bulabildiniz mi? Bu yıl da öğrenci göndermeyi düşünüyor musunuz? Hem öğrencilerimizle, hem de üniversite yönetimi ile toplantılar yapıp iki kez görüştük. Dil bilmeden gitmiş olmaları yanında çok zayıf öğrencilerin gitmiş olması bazı sorunlara sebep olmuş. Bir yıllık hazırlık okulunda Rusça ve Khabardeyce dil problemini halledemediklerinden olumsuzluklar var. Üniversite yönetimi son derece anlayışlı. Bundan sonraki yıllarda benzeri sorunları yasamamak için seçeceğimiz burslu ve paralı okuyacak öğrencilerde buradaki öğrenci seçme sınavının taban puanının 10-15 puan üzerinde not almayanları göndermeyi düşünmüyoruz. Seçmeler yeterli bir komisyon marifetiyle yapılacak. Başarı için buna ihtiyaç vardır. Karaçay Çerkes Cumhuriyeti'nde kimlerle görüştünüz? Devlet Başkanı Sayın Hubiyev başkanlığında ve Başbakan, Başbakan Yardımcıları, Dışişleri ve Kültür bakanlarının iştirak ettiği heyet ile görüştük. Beş kişilik heyete Çerkesk'deki Dünya Çerkes Birliği Başkan Vekili Boris Akbas'i da dahil ederek toplantıya katildik. Son derece yararlı bir toplantı oldu. Özellikle ekonomik potansiyelleri ile hangi alanlarda yatırımcılara ihtiyaç bulunduğunu öğrendik. Ciddi ve büyük çapta is yapan özel firmaların varlığını öğrendik ve memnun olduk. Belli başlı firmaları da işbirliğine hazır. Yatırımcılarımızı samimiyetle bekliyorlar. Seramik sanayi ve orman ürünleri sanayiine öncelik vermektedirler. Can ve mal güvenliği sorunu yok. Üretimin fiilen orada yapılmasını istiyorlar. Habaz Rayonu'ndaki özel televizyon kanalı yayını arttırıp Adığey ve Khabardey'i kapsayacak tarzda yayınını 24 saate çıkarmak ve yansıtıcılarla ağını genişletmek istiyor. Ayrıca Çerkesk kendi de Türkiye'den bir kardeşkent istiyor. Bu öneriyi iki büyük kentimizin belediyesine götüreceğiz. DÇB'de olağanüstü kongre tartışmaları var. Bu konuda tesbitleriniz nelerdir? DÇB'nin Çerkesk'e taşınması isabetli olmuş. Karaçay Çerkes Cumhuriyeti'ndeki Adige ve Abaza halklarının kaynaşmasına sebep olmuş. Güzel bir büro da kurmuşlar. Olağanüstü kongre ile ilgili çağrılar ve yazışmalar oldu. Son Genel Kurul'da kabul edilen tüzüğün yasal zorunluluk olmadığı halde yetkisiz ve gereksiz şekilde değiştirildiği iddiaları var. Yönetim, değişiklik gerekçelerini yasal zorunluluk olarak açıklamaktadır. Keyfi değişikliden bahseden arkadaşlarımızdan da eski ve yeni metinlerin Türkçe karşılaştırmalı seklini istedik. Değişiklik metinleri geldiğinde inceleyeceğiz ve tutumumuzu buna göre saptayacağız. Adığey Cumhuriyeti'nde yaptığınız görüşmeler konusunda da bilgi verir misiniz? Diğer iki cumhuriyette devlet başkanı başkanlığında bir heyetle görüştüğümüz halde, Adığey'de önce Devlet Bakanı, Eğitim Bakanı, Kültür Bakanı, Başbakan ve Parlamento Dışilişkiler Komisyonu Başkanı ile görüştük. Sonra Devlet Başkanı Sayın Carim Aslan ile görüştük. Her bakan ile kendi konusunu görüştüğümüz için Devlet Başkanı ile görüşme gündemimiz farklı oldu. Ziyaretimize ve tebriklerimize memnun oldugunu belirten Sayın Başkan Carim Aslan, Adığey Cumhuriyeti olarak dönüsü teşvik için çıkarmış oldukları ve yakında (Temmuz ayında) çıkarmaya çalıştıkları muafiyet ve istisna yasalarına rağmen geri dönüsün yavaşlığından ve azlığından, keza insanlarımızdan çok azının Adığey'e yatırımı düşündüğünden üzgün olduğunu belirtti. Köylerde boşalan çok sayıda evin bos tutulduğundan, Ermeniler basta olmak üzere bol miktarda talepli olduğu halde bu evleri vermediklerinden, Fransızların, Almanların, İtalyanların ve Amerikalıların bir çok konuda fizibilite çalışmaları yapmakta olduklarından, bu gidişle uzun olmayan bir süre sonunda Türkiye'deki yatırımcılar gelse bile belki geç kalmış olacaklarından bahsedip, işadamlarımıza çağrıda bulundu. Dönüş konusunun Rusya Federasyonu ve Türkiye arasında görüşme konusu yapılması için girişimlerinin olduğunu, sağlıklı yolun da bu olduğunu ilâve etti. Adiğey Cumhurbaşkanı Carim Aslan ile yapılan toplantıdan bir görünüm div> Büyük yatırımcılar halinde gelemiyorlar ise, Türkiye'de yasamakta olan her Adığe'nin bir dolar katarak oluşturacakları fonlarla değişik alanlara yatırım yapılmasını, Türkiye'deki derneklerin ekseriyetinin bir çatı altında toplanmalarından memnun kaldığını, bir taraftan birleşme sağlanırken, diğer taraftan da tabana mutlaka inilmesi gerektiğini, o takdirde başarının kendiliğinden geleceğini, plânlı ve sessiz çalışmalarla dönüş olayına daha bir katkıda bulunulabileceğini, Türkiye'ye dönüşümüzde herkese sevgi ve selâmlarını iletmemizi ilâve ederek konuşmasını tamamladı. Adığey'e dönüş yapmış kişiler ve yatırım yapmakta olan hemşehrilerimizle görüştünüz. Bu toplantılarda neler gündeme getirildi? Nalçık kentinde Türkiye'den giden hemşehrilerimiz tarafından kurulmuş 112 irili ufaklı firma varken Maykop'da bu sayı sadece 25'dir. Dönüş yapanların sayısı ise henüz 140 kişidir. Görüşmemizde dile getirilen sorunlar, radyo ve televizyonda Adıgece yayın süresinin kısalığı, bürokratik problemler, yasaları yeterince bilmemek, iletişim eksikliği, Türkiye'deki bazı dernek ve çevrelerin yanlış davranış ve konuşmalarından kendilerine yansıyan problemler seklinde özetlenebilir. Bir de dönüş düşüncesinde olan insanların mutlaka Kafkasya'yı görmelerinin sağlanması ve gerçek koşullar ne ise onun aynen söylenmesine özen gösterilmesine çalisilmasi önerisini sayabiliriz. Gerek Devlet Baskanı'nın ve gerekse Başbakan'ın açıklamalarına göre önemli sayıda üretime yönelik yatırım alanları vardır. Ortaklıklar kurmak suretiyle bu imkânlardan hemşehrilerimizin yararlanmasında fayda vardır. Geç kalınırsa Batili devletler köse başlarını tutmakta gecikmeyecektir. Bu düşünceyledir ki, Sayın Başbakan'ı derneğimizin misafiri olarak 28-29 Nisan tarihlerinde Karadeniz Ekonomik İşbirliği toplantısına davet etmiş bulunuyoruz. Yeni seçilmiş olması nedeniyle islerinin yoğun olduğunu biliyoruz. Şayet gelebilirse İstanbul ve Ankara'da işadalarımızla toplantılar düzenleyip tanıştırmayı ve Adığey'in yatırım imkânlarının konuşulmasını sağlayacağız. Maykop Devlet Üniversitesi'nde okuyan öğrencilerin durumu nasıldır? Maykop Devlet Üniversitesi bu yil da Türkiye'den öğrenci alacak mi? Öğrencilerin problemleri daha ziyade dil ile ilgilidir. Ayrıca hazırlık sınıfını iki yıl okumaktan rahatsızlar. Yöneticilerin ifadelerine göre iki yıl hazırlık okumalarında kesin olarak fayda vardır. Bu konularla ilgili bir rapor dergide yayınlanacaktır. Geziniz amacına ulaştı mı? Kafkasya Birliği'nin izleyeceği Kafkasya politikasının anahatları nedir? Gezimiz amacına ulaşmıştır. Tahminimizin ötesinde yararlı bir gezi olmuştur. Her üç cumhuriyette de derneğimiz yeterince tanınmış olup, bundan sonraki ilişkilerde muhatap alınacaktır. Maykop ve Nalçık kentlerinde kurulan ve işadamlarımızın üyesi olduğu iki dernek de bizimle işbirliği arzusunu ifade etmiştir. Kendilerine belirli konularda yetkiler vermeyi düşünüyoruz. Hiç kimseyi zorlamadan dönüş arzusunda olan her insanımıza (özellikle evi ve toprağı olmayan köylülerimiz basta olmak üzere) elimizden gelen her katkıyı yapacağız. Bu nedenle tabana yönelik, köylerimize yönelik iletişim çalışmaları önem kazanmıştır. Hazırlatmakta olduğumuz anketin uygulama sahası ve değerlendirilmesi bu açıdan çok önemlidir. Öğrencilerimizi seçip göndermek yeterli değildir. Her üç ayda bir, bir görevli gönderip durumlarını yakından izlemeye çalışmalıyız. Kafkasya'nın bütünlüğünü hepimiz isteriz. Ama oradaki koşullar, düşünce ve yetişme tarzı ile ihtiyaçlar çok farklıdır. Hayalci olmayalım. Milletlerin hayatında 25-50 yılın fazlaca bir önemi yoktur. Bu nedenle oradaki cumhuriyetlerimizin nüfus ve ekonomi yönünden istenilen seviyeye gelebilmesine yardımcı olmak bana göre çok önemlidir. Nüfus ve ekonomik yönden istenilen seviyeye gelmelerine yardımcı olabilirsek diğer hususları zamanı gelince kendileri zaten düşünecektir. Aksine düşünceler bana göre gerçeklere bir hayli uzaktır. Sayın Başkan Koko Valeri'nin dediği gibi, içinde yaşadığımız ülkelerle uyum içerisinde, barıştan başka bir şey düşünmeden yasarken Türkiye'miz ile Kuzey Kafkasya'mız arasında ayakları kültürel ve ekonomik işbirliğinden oluşan bir köprü oluşturmaya çalışmalıyız. Böyle bir köprü tartışmasız herkesin yararınadır. Ekonomileri maalesef düşüş göstermektedir. Böylesi bir zamanda üretime yönelik yatırım ve katkı yapma gücü olan insanlarımızın sorumlu davranış göstermelerinin tarihi değeri vardır. Verdiğiniz bilgilerde anlaşıldığı gibi geziniz son derece yararlı olmuş. Bundan sonraki çalışmalarınızda basarılar diler, bize bunca zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz. Asil ben teşekkür ederim.+''+Muhittin Ünal