Abaza Edebiyatının İlk Yazarı: Tatlustan Tabul

Tatlustan Tabul Abaza edebiyatının kurucusu, Abaza folklorunu ilk derleyen ve yayımlayan kişidir. Çerkes ve Abaza dilleri ve edebiyatları konusunda ilk okuma ve ders kitaplarının yazarıdır. Abaza alfabesinin hazırlanmasında önemli rol oynadı. Halkının aydınlanması, yazısının olması, büyük bir kültüre ve edebiyata sahip olması için mücadele etti. Büyük bir manevi güce sahipti ve insan sevgisiyle doluydu. +''+ 1879'da, bugünkü Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti sınırları içinde bulunan Elburgan köyünde doğdu. Babasının adı Zekeriy'di. Medreseyi bitirdi ve Kuzey Osetya'daki Ardon din okuluna girdi. Fakat oradan ayrıldı ve eğitimini de tamamlamadı. 1914 yılında Elburgan'daki ilkokula öğretmen olarak atandı. Ertesi yıl Teberda'da yapılan Batalpaşinsk bölgesi öğretmenler toplantısında sadece erkek çocuklara değil, kız çocuklara da okuma yazma öğretilmesi, Arapçanın yanında Rusça eğitim de verilmesi görüşünü savundu. Bu yüzden öğretmenlikten uzaklaştırıldı. 1920 yılında, Sovyet iktidarı kurulduğu dönemde Tabul yeniden Elburgan ilkokulu öğretmenliğine atandı. 1924'te Arap harflerine dayalı Çerkes alfabesini hazırladı, ilk Çerkesçe okuma ve ders kitaplarını çıkardı, Çerkes gazetesiyle işbirliği içinde çalıştı. 1926'da Calduz adlı öyküsü yayımlandı. 1929'da Çerkesçe piyeslerin, tiyatro oyunlarının ve şiirlerin yer aldığı Zuli adlı toplu eseri çıktı. Otuzlu yıllar Tatlustan Tabul'un yaşamındaki en verimli yıllardı. Hazırladığı Abaza alfabesi 1933'ten 1936'ya kadar kullanıldı. Rusça okul kitaplarından yararlanarak kendisi veya diğer yazarlarla birlikte dokuz okuma öğrenme kitabı (bukvar), Abazaca dilbilgisi kitabı, okuma kitapları hazırladı. Bunlardan bir kısmı o dört yılda yedi kez tekrar basıldı. Ders kitaplarında çeviri ve uyarlama öyküler kadar kendi eserleri, Abaza sözlü halk sanatının ürünleri de yer alıyordu. Okul kitapları üzerindeki çalışmasını, Çerkessk Pedagoji Yüksek Okulu'ndaki öğretmenlik faaliyetiyle birlikte yürütüyordu. Tatlustan Tabul'un eğitim ve edebiyat çalışmaları 1937'de kesintiye uğradı. Abaza dilini yozlaştırdığı ve Türkiye adına casusluk yaptığı suçlamalarıyla tutuklandı. Ağır işkence ve aşağılanmalara maruz kalarak iki yılını Çerkessk hapishanesinde geçirdi. N.İ.Yejov'un (Stalin döneminde SSCB başbakanı) ağır suçları ortaya çıktıktan sonra suçsuz bulunarak serbest bırakıldı. Büyük Anayurt Savaşı'nı (İkinci Dünya Savaşı-Ç.N.) büyük, kişisel bir felaket olarak kabul etti ve bu yüzden uzun süre acı çekti. Bölge, Alman işgali altında bulunduğu sırada ona dini faaliyetleri canlandırması teklifi yapıldı. Buna eski bir Abaza atasözüyle cevap verdi: "Dışarı atılan külü tekrar eve getirsen de artık ısıtmaz". Savaş bittiğinde ve ulusal gazete ilk sayısını çıkardığında, sabah redaksiyona koştu ve sanki bu onun kişisel bayramıymış gibi çalışanları kucaklayarak kutladı. Elinde gazeteyle Pedagoji Yüksek Okulu'nu, halk eğitim merkezini, matbaayı dolaştı, çalışanların ellerini sıktı, sevincini onlarla paylaştı. İleri yaşına rağmen Tatlustan Tabul savaş yüzünden kesintiye uğrayan, Abaza çocukları için ders kitapları hazırlanması ve basılması işine aktif olarak katılmaya başladı. Çalışma azmi hayret vericiydi. Kısa sürede, Rusçadan çevirerek ve folklora dayalı kendi edebi eserlerini de katarak hacimli birkaç ders ve okuma kitabı yayımladı. 1951 yılında Çerkessk Bilimsel Araştırma Enstitüsü'nde çalışıyordu. Aralarında Abaza Bilmeceleri ve Atasözleri de olmak üzere birkaç bilimsel çalışmayı yayına hazırladı. Tatlustan Tabul sözlü halk sanatını tutkuyla seviyor, biliyor ve mükemmel şekilde kullanıyordu. 1947'de ilk Abaza masalları seçkisini, 1955'te de K.Şakrıl ile birlikte bir diğerini yayımladı. Bu, Tabul'un Abaza kültürüne yaptığı son katkıydı; ertesi yıl yaşama veda etti. Tatlustan Tabul'u yakından tanıyan ve anılarında ona oldukça geniş yer ayıran yazar Jır Hamid, Güneşle Uyananlar adlı eserinde şunları yazıyordu: "19 Şubat 1956'da Abaza halkı ve edebiyatı büyük bir acı yaşadı. Halkın ve dilinin koruyucusu, edebiyatın kurulması, yükselmesi ve gelişmesi için yaşamını adayan, halkın öğretmeni, müjdecisi Tatlustan Tabul'umuz öldü... Şubat her zamanki gibi soğuktu; insanın yüzünü yakan, dondurucu bir rüzgar esiyordu... Tatsultan Tabul'un naaşını uğurlayanlar yürekleri acıyla dolu, başları önlerinde Elburgan sokaklarından geçtiler..." Tabul'un bıraktığı geniş ve çok yönlü sanat mirasından sadece temel olanları, daha çok edebiyatla ilgili olan çalışmalarını aşağıda veriyoruz: Zuli; Piyesler, Şiirler, Şarkılar. Batalpaşinsk, 1929, 55 s., Çerkesçe. Guka; Öykü//Tabul T. İlkokullar için okuma kitabı, Bölüm I. Üçüncü öğretim yılı için.- Sulimov, 1934, s.5-8. Abazaca. Calduz; Öykü//Tabul T. İlkokullar için okuma kitabı, Bölüm I. Üçüncü öğretim yılı için.- Sulimov, 1934, s.23-26. Abazaca. Beyazların Köyümüzde Yaptıkları; Öykü//Tabul T. İlkokullar için okuma kitabı. Üçüncü öğretim yılı için.- Sulimov, 1934, s.26-27. Abazaca. Fatimat; Öykü//Tabul T. İlkokullar için okuma kitabı. Bölüm I. Üçüncü öğretim yılı için.- Sulimov, 1934, s.28-31. Abazaca. Gulya ve Fatimat; Şarkı//Tabul T., Kuc U. İlkokullar için okuma kitabı. Bölüm I. Üçüncü öğretim yılı için.- Sulimov, 1936, s.51-54. Abazaca. Dadıra; Öykü//Malhoz M.- Meremkul N. Edebi Okuma Parçaları. Böl.2. İlkokul dördüncü sınıf için. Çerkessk, 1940. Abazaca. Bilge İhtiyar//Malhoz M., Meremkul N. Edebi okuma parçaları. Bölüm 2. İlkokul dördüncü sınıf için. Çerkessk, 1940, s.37-42. Abazaca. Sosruko ve Sotraş//Krasnaya Çerkesiya. 9 Mart 1941. Abazaca. Sosruko ve Sosranpa//Krasnaya Çerkesiya. 13 Nisan 1941, Abazaca. Sosruko ve Altı Adam// Krasnaya Çerkesiya. 25 Nisan 1941, Abazaca. Abaza Masalları; Stavropol, 1947, 145 s. Abazaca. Ktım, Ktış, Kakana//Tabul T. Rodnaya Reç. İlkokul 4. sınıf okuma kitabı. Stavropol, 1947, s.53-89. Abazaca. Tatış//Tabul T. Rodnaya Reç. Yedi yıllık okulların 6. sınıfı için okuma kitabı. Stavropol, 1947, s.137-147. Abazaca. Dadıra ve Yüz Aile//Tabul T. Rodnaya Literatura. Yedi yıllık okulların 6. sınıfı için okuma kitabı. Çerkessk, 1957, s.23-41. Abazaca. Abaza Bilmeceleri ve Atasözleri//Çerkessk Bilimsel Araştırmalar Enstitüsü Çalışmaları. Çerkessk, 1954. Abazaca ve Rusça. Abaza Masalları, (K.Şakrıl ile birlikte). Çerkessk, 1955, s.303-322. Abazaca. Zuli; Piyesler, Şiirler, Şarkılar. Çerkessk, 1958, 55 s. Abazaca. Şafak Işığı; Seçme Eserler. Çerkessk, 1982, 256 s. Abazaca ve Çerkesçe. Eğitim ve pedagoji alanındaki yayınları bu listeye alınmamıştır. Tatlustan Tabul'un Eserleri ve Yaşamı Hakkında Kaynaklar: Tatlustan Tabul'un Eserleri ve Yaşamı Hakkında Kaynaklar: Aut L; Zuli//Revolyutsiya i gorets (Devrim ve Dağlı). Rostov-na-Donu, 1928, No 5, s.73-74. Rusça. Çamozokov; İstoriya kabardinskoy pismennosti (Kabardey yazısınınTarihi)//Zapiski Severo-kavkazskogoNauçno-issledovatelskogo İnstituta. Rostov-na-Donu, 1929, T.2, s.279-280. Rusça. Lavrov L.İ.; Abazinı (Abazalar). Çerkessk, 1957, s.107. Rusça. Malbahov N.; "Zuli" Seçkisine Önsöz//Tabul T., Z.Zuli. Çerkessk, 1958, s.3-4. Abazaca. Baltin P., Bekizova L; Literatura narodov Karaçayevo-Çerkesii (Karaçay-Çerkesya HalklarınınEdebiyatı)//Tr.KÇNİİ, Vıp.3, Ser. filolog. Çerkessk, 1959, s.124-125. Rusça. Bekizova L; Çerkesskaya sovetskaya literatura (Çerkeş Sovyet Edebiyatı). Çerkessk, 1964, s.43-50. Rusça. Bekizova L, Tugov V.; Bratstvo literatür - bratstvo narodov (Edebiyatların Kardeşliği HalklarınKardeşliğidir)//Svet Drujbı. Çerkessk, 1964, s.312-313. Rusça. Tugov V.; Halk Unutmaz//Zarya: sb. proizvedeniy abazinskih avtorov. Çerkessk, 1965, s.144-148. Abazaca. Tugov V.; Karaçay-Çerkesya Halkları Edebiyatı//Alaşara-Suhum. 1965, No 3, s.7-8. Abhazca. Tugov V-; Abaza Edebiyatının Kuruluşu. Çerkessk, 1966, s. 13-43. Abazaca. Nevskoya V.P.; Karaçayevo-Çerkesiya v sovyetskoy istoriçeskoy nauke (Sovyet Tarih Biliminde Karaçay-Çerkesya)//Tr.KÇNİİ. Vıp.5. Ser. istor. Çerkessk, 1966, s.279. Rusça. Tugov V.; Pisateli Karaçayevo-Çerkesii (Karaçay-Çerkesya Yazarları). Çerkessk, 1966, s.4-6. Rusça. Tugov V.B.; Oçerki istorii abazinskoy literaturı (Abaza Edebiyatı Tarihi Üzerine Deneme). Çerkessk, 1970,s.103-108. Rusça. Jirov H.D.; Güneşle Uyananlar. Çerkessk, 1972, s.91-138. Abazaca. İstoriya sovyetskoy mnogonatsionalnoy literaturı (Çokuluslu Sovyet Edebiyatı Tarihi). Moskova, Nauka,1974, b.6. S.342, 345-347, 350. Rusça. Bekizova L.A., Karayeva A.İ., Tugov V.B.; Jizn, geroy, literatura (Yaşam, Kahraman, Edebiyat). Çerkessk,1978, s.28-31. Rusça. Tugov V.B.; Düşünme Zamanı. Çerkessk, 1979, s.12. Abazaca. T.Tabul'un 100. Doğum Günü Anısına//Kom. al., 23 Ağustos 1979. Abazaca. T.Tabul'un 100. Doğum Günü Anısına//Kom. al., 15 Eylül 1979. Abazaca. Tabul Hakkında Birkaç Söz//Kom. al., 22 Eylül 1979. Abazaca. Tsekov P.; Halkın Öğretmem7/Kom. al., 9 Ekim 1979. Abazaca. T.Tabul'un 100. Doğum Günü Anısma//Kom. al., 20 Aralık 1979. Abazaca. Prosvetiteli: sb. statey k 100-letiyu so dnya rojdeniya A.-H.Ş.Canibekova i T.Z.Tabulova (Aydınlanmacılar:A.-H..Canibek ve T.Tabul'un 100. Doğum Günü Anısına Toplu Makaleler). Çerkessk, 1981, s.72-111.Rusça. Tugov V.B.; Yeni Yaşamın Getirdikleri//Tabul T. Svet Zari. Çerkessk, 1982, s.3-23 Abazaca. Abazini. İstoriko-etnografıçeskiy oçerk (Abazalar. Tarihi-Etnografik Deneme). Çerkessk, 1989, s.191.Rusça. Abazov A.; Tatlustan Tabul'un Piyesi Hakkında//Abazaşta. 22 Eylül 1992. Abazaca. Thaytsuhov B.; Tatlustan Tabul'un Bazı Eserleri Hakkında//Abazaşta. 17 Kasım 1994. Abazaca. Tatlustan Tabul'un Savaş Öncesi Eserleri Hakkında Eleştiriler//Abazaşta. 25 Şubat 1995. Abazaca. Çekalov P.K.; Stranitsı istorii abazinskoy literaturı (Abaza Edebiyatı Tarihinden Sayfalar). Çerkessk, 1995,s.5-9. Rusça. "Abazinskiye pisateli – bio-bibliografiçeskiy spravoçnik" (Abaza Yazarları – Biyografi-Bibliyografi Kılavuzu), Moskova, 1996. [Çeviren: Murat Papşu]  +''+P. K. Çekalov

Orhan Alparslan

01.01.1941'de Çorum'un Mecitözü İlçesinin Danın (Söğütyolu) köyünde doğdu.1947'de Danın Köyünde ilkokula başladı. İlkokulu bitirdikten sonra 2 yıl kadar dini eğitim aldı. Kur'an-ı Kerim'i ezberledi. Müftüden imamlık yetkisi aldı. Köyde imamlık yapmaya başladı. Yalnız köyün yaşlıları küçük bir çocuğun arkasından namaz kılmak istemeyince buna çok üzüldü ve bu işi bıraktı. Aynı dönemde köye gelen tozlu resmi bir araç Orhan Alparslan'ın okul yaşamının devamında etkili oldu. +''+ "Orhan Alparslan bu aracın üzerine çok dikkat çeken çantalı bir bayan resmi yapar ve bu resim bu araçla gelenlerin dikkatini çeker. Araç sahipleri resmi yapanı ararlar ve Orhan Alparslan'a ulaşırlar. Birlikte Orhan Alparslan'ın babasının yanına giderler ve babasına çocuğun mutlaka okutulması gerektiğini anlatırlar. İşte bundan sonra Orhan Alparslan'ın okula devamına karar verilir."Böylece 1949 yılında Mecitözü'nde ortaokula başladı. 1952 yılında ortaokulu bitirdi ve aynı yıl Ankara'da Cumhuriyet Lisesine başladı. 1955 yılında liseyi bitirdi ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesine başladı. Hukuk fakültesinin üçüncü sınıfındayken ünlü Fransız dilbilimci Georges Dumezil ile tanıştı. Bundan sonraki yaşamında Dumezil'in büyük etkisi oldu. Aynı yıl Paris Güzel Sanatlar Akademisinin sınavına girdi ve yüksek bir derece ile sınavı kazandı. Paris'e gitti ve akademiye kaydoldu 1962'de akademiyi başarıyla bitirdi. Paris'teki eğitimi sırasında semiyoloji eğitimi de aldı ve uzun yıllar Dumezil'le Kafkas Dilleri Üzerine çalışmalar yaptı. Almanca, Fransızca, İngilizce, Adigece ve Türkçe biliyordu. Ayrıca tüm diğer dünya dilleri ile de ilgileniyordu. Resim, heykel ve mimari alanında da çalışmaları vardı. Ayrıca Kafkasya üzerine birçok makale yayınladı.Askerliğini yedek subay olarak Edirne'nin Lalapaşa ilçesine bağlı Suakacağı Köyünde yaptı. 1982 yılında babası Aziz Alparslan'ın ölümü üzerine Türkiye'ye döndü. Bir süre İstanbul'da Yeni Ajans'ta reklam üzerine çalıştı. Daha sonra köyüne geldi ve köyünde yaşamaya başladı. Ömrünü köyüne ve köyündeki gençlerin eğitimine adadı. Köydeki birçok gencin okumasında etkili oldu.11 Haziran 2002'de 62 yaşındayken hayata gözlerini yumdu.+''+Kaffed

İkinci Dünya Savaşı’ndan Anılar

Aralık 1941'de Kırım yarımadasının Sivastopol kentinde Almanlar'a karşı savaştım. Kırım yarımadası, Sivastopol hariç Alman işgalindeydi; Moskova ve Leningrad gibi kentler bile abluka altındaydı. Kuzey Denizi'nden Karadeniz'e kadar uzanan savaş cephesi 4000 kilometreydi. Alman kuvvetleri Volga nehri üzerindeki Orta Asya'nın kapısı sayılan Stalingrad'a dayanmıştı. Kuzey Kafkasya'nın Çeçenistan'a kadar olan topraklan da işgal altındaydı. 1942 yılının Nisan-Mayıs aylarında Sovyetler Birliği garnizonu Almanlar tarafından ablukaya alındı ve 94.000 Sovyet askeri esir düştü, ben de aralarındaydım. +''+ Esir kamplarındaki yüzbinlerce Sovyet askeri açlıktan, hastalıktan ölmekteydi; hiçbir yardım görmüyorlardı. Ölüm kamplarındaki korkunç açlık, sefalet ve hastalıktan kurtulmak imkansız gibiydi. Stalin savaştan önce "benim esirlerim yok, esir düşen vatan hainidir" demiş ve Kızılhaç, Kızılay, UNRA gibi uluslarası kuruluşlardan ayrıldığını ilan etmişti. Almanlar'a esir düşen İngiliz ve Amerikan pilotlar da vardı, ancak onlar Kızılhaç ve diğer uluslararası kuruluşlardan tüm ihtiyaçlarını temin edebiliyorlardı. Sovyet askerleri için ise ölmekten başka çare yok gibiydi. 1944 yılında Kırım'ın Yalta kentinde 3 müteffik devlet olan İngiltere, Amerika ve Sovyetler Birliği adına Churchill, Roosevelt ve Stalin'in katıldığı konferansta Stalin bir teklifte bulunmuş: "Batıda milyonlarca Sovyet vatandaşı mevcut, savaş sonunda hepsi vatanlarına dönmeli. Hiç bir devlet bunları himaye ederek barındırmamak." Churchill ve Roosevelt de bu teklifi kabul ederek imzalamışlar. Alman kuvvetlerinin geri çekilmeye başlaması, yerine Kızıl Ordu'nun gelmesiyle korkup Almanlarla birlikte geriye, batıya doğru çekilmeye başlayan Kuzey Kafkasyalılar, Kazaklar ve diğerleri 1944 yılında Kuzey İtalya'ya kadar geldiler. Güney İtalya'da ise Almanlar'a karşı İngiliz 8. ordusu savaşmaktaydı. Kuzey İtalya Kafkasya gibi dağlıktı, çok sayıda tüneller, köprüler, demiryolları vardı. Buralarda Almanlar'a karşı çeteciler savaşıyordu. Almanlar çetecilere engel olmaları için 25.000 Kuzey Kafkasyalı ile 30.000 Kazak'ı İtalya'nın dağ köylerine yerleştirdiler. Kuzey Kafkasyalılar'ın merkezi Paluzza şehri ve etrafındaki köy-lerdi, ancak çetecilerle çatışma olmadı. Almanların çoğu savaşı kaybettiklerini biliyorlardı, ama bazıları Hitler'in sonunda atom bombası atarak zafer elde edeceğini söylüyorlardı. Mart 1945'de Kuzey Kafkasyalılar ve Kazaklar Kuzey İtalya'nın karlı dağlarından geçerek Avusturya'ya geldiler. Kazaklar Drau nehri kenarındaki Lienz ve etrafına; Kuzey Kafkasyalılar ise Lienz'den 10-15 kilometre uzaklıktaki Hirschen şehri ve etrafına yerleştiler. Kuzey Kafkasyalıların liderleri General Sultan Kılıç Giray, Ulagay Küçük ve diğerleri; Kazaklar'ın liderleri ise General Şkuro, General Domanev ve diğerleri idi. Arkadan gelen İngiliz 8. ordusu da aynı yoldan Lienz'e kadar geldi, ancak aralarında çatışma olmadı. Mayıs 1945 İkinci Dünya Savaşı'nın sonu sayılır. İngiliz 5. Ordu Komutanlığı tarafından düzenlenen ortak konferansa Kafkas ve Kazak subaylar da davet edilmiş. Bu konferansa katılan tüm Kafkas ve Kazak subaylar hile ve zor kullanılarak Sovyet askeri makamlarına teslim edilmişler. Geride kalan ve vatanlarına dönmek istemeyen onbinlerce insan panik içinde dağlara kaçmaya başladılar. Kaçamayan yaşlılar, kadınlar, çocuklar ve hastalar yakalanıp Sovyet makamlarına teslim ediliyorlardı. Dağlara kaçıp kurtulanlar ise binbir zorlukla ve dağınık bir biçimde yaşamlarını devam ettirmeye çalıştılar. Kızılordu tarafından işgal edilen Doğu Avrupa memleketlerinden tekrar Batıya göç başladı. Batının Amerikan ve İngiliz himayesindeki çeşitli kentlerinde göçmenler için yeniden kamplar kuruldu, Kızılhaç, Kızılay gibi kuruluşlardan yardım yollandı. Savaş sona erdikten sonra bu kamplara görevli Sovyet subayları gelmeye başladı, yanlarında basılı propaganda kağıtları vardı: "İkinci Dünya Savaşı'ndan zaferle çıkılması nedeniyle Baba Stalin genel af ilan etmiştir. Anneler, babalar, kardeşler, çocuklar büyük Sovyet vatanı sizleri bekliyor. Sizlerin vatanınıza geri dönebilmeniz için tüm imkanlar seferber edilmiştir." Gönüllü olarak dönmek isteyenler % 15-20 kadardı. Diğerleri Stalin'e inanılmayacağını, geri dönenlerin hepsini öldüreceğini düşünmekteydiler. Daha sonra gerçekler ortaya çıktı. Sovyetler Birliği'ne geri dönenlerin hiç biri evlerine gidememişti, hepsi temerküz kamplarına gönderilmişti. 10-12 sene bu kamplarda kalmış, Stalin'in ölümünden sonra çıkan afla sağ kalanlar evlerine dönebilmişlerdi. Almanya'daki kamplarda ise bir dedikodu kulaktan kulağa dolaşıyordu: "Kamplardaki gençler 6 aylık bir eğitim kursundan sonra İngiltere'ye yollanıyor." Bu kursa katılanların akibeti de daha sonraları ortaya çıktı. Bu gençler Sovyet pasaportları ile Kafkasya'ya yollanmışlar, çoğu da ölmüş. Sağ kalan ve zorla Türkiye'ye kaçabilenlerden rahmetli Elbrus Gaytaoğlu ve Halil Fiği arkadaşlarımdı. Sovyetler Birliği'ne geri dönmeyenler ise fırsat bulunca başka ülkelere göç etmeye başladılar. Belçika, Yeni Zelanda, Kanada, Avustralya'ya 3-5 senelik anlaşmalar imzalayarak çalışmaya gittiler. Daha sonra Güney Amerika ve Amerika'ya göçmen olarak gitmek de kolaylaştı. Bu ülkelere de gitmeyen ve Avrupa'da kalan onbinlerce Müslüman kendilerini Türk olarak ilan ettiler. Amerikalılar tarafından Almanya'nın Mittenwald kentinde bir Türk kampı kuruldu. Kamptaki başkanlar Prof. Aytek Namitok ve Kazan Tatar Prof. İdris Efendi idi. Türk Devleti tarafından gönderilen Albay Aslan bu kampı ziyarete geldi, isteyenlerin Türkiye'ye yerleşebileceğini açıkladı. Böylece 1949 yılında Almanya'dan ve diğer bazı Avrupa ülkelerinden yaklaşık 15.000 kişi Türkiye'ye göç etti. Ben de bu göç kafilesinin içindeydim. NOT: - Daha geniş bilgi için Musa Ramazan'ın yazdığı "Bir Kafkas Göçmeninin Anıları" adlı kitabı Kafkas Derneği Genel Merkezinden ya da İstanbul Şamil Eğitim ve Kültür Vakfı'ndan temin edebilirsiniz.p>+''+Musa Ramazan

Ürdün Gezisinden Tespitler

26 Şubat-4 Mart 1998 tarihleri arasında Amman'da Prens Ali Al Hüseyin'in Adığey, Khabardey, Türkiye, İsrail ve DÇB'den gelen özel davetlileri arasında unutamayacağım güzel günler yaşadım. +''+ Kuzey Kafkasyalıların tarihlerini, medeniyetlerini, geleneklerini ve dillerini tüm dünyaya tanıtmayı hedefleyen ve 5 ayrı komisyon tarafından özenle hazırlanan çalışma raporlarının birlikte değerlendirilmesi sırasında 24 yaşında ve Arap kökenli genç prensin bizim kültürümüze ve sorunlarımıza ne derece vakıf olduğunu yakından gözlemledim. Bu işlere az da olsa emek veren duyarlı birisi olmama rağmen genç Prensle mukayese edince yaptıklarımın ve düşündüklerimin yetersizliği karşısında ezildim ve cidden üzüldüm. Toplumsal sorunlarımızı hiç mi hiç dert edinmeyen ama iş söze geldiği zaman mangalda kül bırakmayan yüz binlerle hatta milyonlarla ifade edebileceğim Kafkaslıları göz önüne getirince toplum adına üzüntüm daha da arttı. Komisyon çalışmalarının herbiri Çerkesler'e ait değişik derneklerin toplantı salonlarında yapıldı. Çalışma süresi olarak planlanan zamanlar yetmedi. Her seferinde bir-iki saat gecikmeyle toplantılar bitmesine rağmen derneklerde toplanan ve sayıları çok fazla olan değerli hemşehrilerimiz sabırla bekleyip, hanım komisyonlarının hazırlamış olduğu Çerkeslere has şelame, velibah ve pastaları ikram ettiler, tanışma konuşmaları yapıldı. Hemen her gece mükemmel düğünler birbirini izledi. Her bir gece özel olarak anlatılmaya değer nitelikte olmasına rağmen bu seyahatin ben de bıraktığı izlenimleri özet maddeler halinde not edip Nart okuyucularıyla paylaşmak istedim. 1-120000 civarındaki Ürdün Çerkesleri'nin önemli bölümü Amman'da yaşıyorlar. Adığeler ve artık dillerini unutmuş olup sadece soyadlarını "Abaza" olarak kullanan Abazinler arasında güzel bir dayanışma var. Çeçenler bu gruplar arasına pek katılmıyorlar. 2- Ekonomik durumları oldukça iyi. Fakirleri az bunlara da Sosyal Yardım Derneği aracılığıyla devlet maddi katkıda bulunuyor. 3- Dilini bilmeyen ve konuşmayan azdır. Prens Hamza Okulu olarak da bilinen Çerkes Okulu'nda 750 öğrenci Çerkesçe, Arapça ve İngilizce okuyorlar. Okul öncesi bölümü dışında zorunlu öğretim 12 yıldır. Üniversitede Arapça ve İngilizce öğretime devam ediyorlar. Ülkede 50 yaş kuşağı ve sonrakiler İngilizce'yi ana dil gibi biliyorlar. İngilizce radyo ve TV yayınları mevcuttur. 4- Paşalar ve bürokratlar önemli görevlerde hizmet veriyorlar ve seviliyorlar. Kral, oğlunun eğitimini geleneklerini çok sevdiği Çerkeslere bırakmış. Genç Prens sürekli derneklerde ve Çerkes gençlerle beraber. Adığece'yi tümüyle anlıyor ve kısa cümlelerle meramını anlatabiliyor ve tüm oyunlarımızı oynuyor. 5- Mevcut sekiz derneğin herbirinin her türlü tesisi, toplantı salonu ve düğün salonları vardır. Mefruşatı hiçbir derneğimizin mefruşatıyla mukayese edilemeyecek düzeyde kaliteli. 6- Düğünlerde sırası geldiğinde oynamayan, nazlanan tek bir insan görmedim. Paşasıyla, bakanıyla, bürokratıyla birlikte gerçekten Adığe düğünü yapıyorlar. Gençler mızıkaya deju yaparken uydurma sözler değil mızıkanın seslendirdiği parçanın Çerkesçesini söylemek suretiyle içten duyarak, eğlenerek katkıda bulunuyorlar. 7- Çerkesçe okumasına rağmen Çerkesçe'yi rahat konuşamayan gençlerin dillerini neden konuşamadıkları araştırılınca evlerinde ailelerinin Çerkesçe konuşmadıkları anlaşılmış. İşte bu nedenle doğan eksikliği gidermek üzere İsrail Çerkesleri, konuşma sıkıntısı çeken gençleri yazın bir ay süreyle İsrail Çerkesleri'nin yanında kalmaya davet ettiler. Zira İsrail'de evlerde sadece Çerkesçe konuştukları için konuşma ve yazma bilmeyen Çerkes bulunmadığını, üniversite paralı olmasına rağmen Hükümetin bu paraları İsrail'deki dernekleri kanalıyla üniversiteye ödediğini ve Başbakan Müsteşar Yardımcısı Şogen Pşımaf beyin işinin sadece Çerkeslerin sorunlarını çözmek olduğunu belirttiler. 8- Nüfuslarıyla orantılı olarak Çerkeslerin Ürdün Parlamentosu'nda 3 milletvekili kontenjanı bulunuyor. Bunlardan birisi de genellikle bakan oluyor ve Çerkes sorunlarını bu bakan çözümlüyor. Sosyal yardım ve transferlerin olurunu vermeye bu bakan yetkilidir. 9- Kuzey Kafkas kültürünün yaşatılması ve tanıtılması maksadıyla seçilen beş komisyonun daimi üyelerinin çalışmalarını rahatça yapabilmeleri için Kral Hüseyin, bilgisayarlı, fakslı ve sekreterli özel büro tahsis etmiş ve ilk finansman için de10.000 dolar şahsen vermiştir. Haziran ayında Türkiye üzerinden Kafkasya'ya dönüş yapacak olan Prens Ali'nin de aralarında bulunduğu atlı kafile için yapılan harcamalar şimdiden önemli meblağlara ulaşmış durumdadır. 10- Ürdün'de gördüğüm ve en çok heveslendiğim önemli bir tespitim de Çerkeslik kavramının anlaşılış ve uygulanış biçimidir. Bakan, parlamenter, general ve üst bürokratlar Çerkeslere ait ortama katıldığı an taşıdığı sıfatı unutup yaşına uygun bir yere oturuyor. Orada gerçek söz sahibi yaşlılardır. Etiketlerin orada yeri yoktur. Dernek yetkilisinin yapacağı tanıtma işini gerektiğinde ve yüksünmeden bir bakan yapabiliyor. O insanlar kendilerini ve bir takım hesapları çoktan aşmışlar. Dilerim Allah'tan bir gün bizde de benzeri durum yaşansın. İşte o zaman birlik ve beraberliğin önünde hiçbir engel kalmaz. 11- Önemsediğim ve ibretle izlediğim bir tespitimi de son gün yaşadım. Toplantılar sonucunda yayınlanmasına karar verilen İngilizce deklarasyonu seçkin ve büyük bir Çerkes kitlesinin önünde genç Prens okuyor, Arapça ve Çerkesçe'ye de tercüme ediliyordu. Çerkes geleneği gereği büyüklere dönüp ilavesini istedikleri bir şeyin olup olmadığını sordu. 55-60 yaşlarında birisi bizzat kalkıp, "deklarasyonda dinle ilgili bir madde olmalıy- dı'' diye görüşünü belirtti. Prens'in çok sakin bir ifadeyle verdiği cevap şöyleydi: ''Burası İslam dininin doğduğu Arap topraklarından bir parça. Din, Allah ile kul arasında olması gereken bir şeydir. Konuşulan konular bir devlet işi değilse bile toplumsal bir iştir. Onunla din işini karıştırmamak gerekir. Hem sonra, sen bir Çerkessin. Geleneklerinizin insanlara kazandırmayı amaçladığı güzel meziyetler olan; doğruluk, mertlik, vatanseverlik, namusluluk, hiç kimsenin hakkını gasp etmeme, sözünün eri olma ve akraba evliği yapmama gibi alışkanlıklar kazandırma aynı zamanda İslam dininin de hedefidir. Sen kendi geleneklerine sahip çıkıp onu yaşarsan din için ayrıca tedbirler önermene gerek kalmaz.'' Genç Prensin bu cevabını verdiği anda Türkiye'deki durumumuz gözümün önüne geldi. Tarihimizin hiçbir döneminde genç kızlarımız delikanlılarla bir araya gelip Pseluhe = Vorşer = Zehes olayından ve türlü eğlence oyunlarından kaçmamışken, şimdilerde sımsıkı kapanıp delikanlılarla bir araya gelmekten ve tokalaşmaktan kaçınan genç kızlarımızı ve toplumumuzun geleceğini düşündüm. Acaba Prens mi doğruyu söylüyordu yoksa yüce Allah'ın bile değiştirme ve vazgeçme hakkını vermediği Çerkeslere mensup olma keyfiyetinin önüne din ve vatandaşlık gibi insanın değiştirme hakkına sahip olduğu kavramları en tutucu şekliyle koyanlar mı doğruyu yapıyordu.  +''+Muhittin Ünal

Kafkas Derneği 5 Yaşında

Türkiye'deki tüm derneklerin bir çatı altında toplanarak yıllardır özlemini çekilen birlik ve beraberliğin sağlamak amacıyla kurulan Kafkas Derneği 5 yaşına girdi. Tek bir ses ve tek bir yürek olunması doğrultusunda faaliyet gösteren Kafkas Derneği, bu amaçlar doğrultusunda gerçekleştirdiği özverili çalışmalarıyla toplumun tüm kesimlerinin beğenisini kazanıyor. +''+ Bugün yaklaşık 30 şubesiyle Türkiye'nin her yerinde faaliyet gösteren Kafkas Derneği'nin kuruluş yıldönümü vesilesiyle Genel Başkan Sn. Mühittin Ünal ile bir söyleşi yaptık. Dergimizin gelecek sayısında da ilk Genel Başkanımız Sn. Aslan Arı ile yaptığımız söyleşiye yer vereceğiz. Kafkas Derneği'nin kuruluşunun 5 yıldönümü vesilesiyle, Kafkas kültürünün geliştirilmesi ve yaşatılmasının önkoşulu "örgütlü toplum" olma çalışmalarında emeği geçen herkese şükranlarımızı sunuyoruz. Nart: Sn.Ünal, kendinizi kısaca tanıtır mısınız? M.Ünal: 1864 sürgünü ile Karaçay Çerkes Cumhuriyeti'nden Türkiye'ye gelip Kayseri ili, Pınarbaşı ilçesine bağlı Kazancık köyüne yerleşen Abazin kökenli Agaçe ailesine mensubum. 1944 doğumluyum. Selçuk Eğitim Enstitüsü ve Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi mezunuyum. 7 yıl öğretmenlik ve yöneticilik yaptıktan sonra TDÇİ Genel Müdürlüğü Teftiş Kuruluna sınavla Müfettiş Yardımcısı olarak katıldım. Sırasıyla müfettişlik, başmüfettişlik ve Teftiş Kurulu Başkanlığı görevlerinde bulunduktan sonra 1995 yılında kendi arzumla emekli oldum. Kafkas Derneği'nin 5 yıl içerisindeki gelişmelerine bakış açınız nedir? Şu anda kültürel ve siyasal açıdan çalışmalar istenilen düzeyde mi? 5 yıl az bir zaman değildir. Bu süre içerisinde katedilen mesafeyi yeterli bulmuyorum. Gerçi, merkezi örgütlülüğün gereğine inanan insanımızın ve kuruluşlarımızın sayısında önemli artışlar vardır. Ama olması gerekenin gerisindedir. Bunun başlıca nedenlerini de şöyle özetleyebilirim: 1- Tarihten gelen ferdiyetçi yapımız, kendimiz dışındakilerin fikir ve önerilerini önemsememe alışkanlığımız, kabilecilik mantığından uzaklaşamama ve birlikteliğin sağlayacağı güç ve kuvvete kuvvet katma yerine "bana ne" düşüncesiyle yaklaşıp sorunun bizi de ilgilendiren bir sorun olduğunu düşünmeme. 2- Genel Kurullarda Yönetim Kurullarını oluştururken bu işe yeterince zaman ayırabilecek en az 5-6 duyarlı kişiyi bulup seçmek yerine liste doldurup, güzel laflar edip ve sonuçta işleri 1-2 kişiye yıkıp kenara çekilme alışkanlığımız. 3- İcraatın finansmanı konusunda sağlam, sürekli ve işletilen ve gelir getiren kaynaklar yaratma yerine üç beş duyarlı insanımıza, bıktırma pahasına yük olmak zorunda kalışımız. 4-"Çerkes toplumunun sorunlarını ve çözümlerini benden başkası bilmez, ben olmazsam birliktelik de olmasın" diyebilen ve gerçekten de engel olabilenlerin varlığı. 5- Kendi evimizde kendi çocuğumuza öğretemediğimiz ve onlardan isteyemediğimiz şeyleri dernek çatısı altındaki gençlerden en ufak bir tolerans göstermeden isteyip, bunu da bulamayınca derneğe küsüp ve evvelden varolan önyargılarımızla da birleştirerek hem derneklere ve hem de birlikteliğe bilinçsizce karşı çıkarak kararsızlıklara neden olmak. Şu andaki kültürel ve diğer konulardaki çalışmaları yeterli görmüyorum. Gerçi sonucu uzun vadede alınabilecek bazı projeler başlattık, merkezi örgüt olarak şubelerimizin ve insanlarımızın belirli problemlerini hallettik ve siyasal liderlere örgütümüzü, sorunlarımızı ve amaçlarımızı belli düzeyde anlatabildik. Gençliğimize ve geleceğimize yönelik bazı planlar yaptık. Bunlar adım adım ileride semere verecektir. Başkanlığa geldiğinizde genel amaçlarınız nelerdi? Kafkas Derneği ve Kafkasya Konseyi derneği arasındaki çok gereksiz ikiliği kaldırıp birleşmelerini sağlamak (bu konuda biz bize düşeni yaptık), iktisadi işletmeleri ile üreten ve ürettiği değerlerin bir bölümünü burs, yurt, yayın desteği, bilimsel araştırmalar ve güvenlikten yoksun insanlarımıza sağlık yardımı şeklinde harcayan bir VAKIF kurma, iş adamlarımızı bir çatı altında toplama çalışmalarına katkı, Kuzey Kafkasya'nın en önemli ihtiyacı olan nüfus transferlerine ve ekonomilerine katkıya yönelik çalışmalar ve dil sorunumuz için çareler aramayı hedeflemiştim. Kafkas Derneği şubelerinin şu anda sayısı kaçtır, kaça ulaşması bekleniyor? Gerçek öz kültür ortamına kavuşabilmenin en doğru yolu, her insanın tarihi topraklarında kendi kültüründen olan insanlarla bir arada yaşamasıdır. Diğer bir ifadeyle Anavatan'a dönüştür. Ancak bu konuda fazla hayalci olmamak gerekir. 7 milyon Kafkaslı'nın oraya dönmesi bugün için mümkün değildir. Zira nüfus sorununun en yoğun olduğu Kuzey Batı Kafkasya'da şu anda üretim alanlarının toplam ihtiyacı 250.000-350.000 arasında gözükmektedir. Bildiğiniz gibi Kafkas Derneği kısaltılmış adımız kalmadı. Kafkas Derneği olarak şu anda sayımız 28'dir. Bu yıl Ladik şubesini feshettik. Çanakkale, Manisa, Pınarbaşı, Pazar (Tokat) şubeleri yeni kuruldu. Kayseri, Kocaeli, Tokat, Pendik-Kaynarca şubeleşti. Samsun da bu süreci başlatmış durumdadır. Yıl sonuna kadar 5 veya 6 şubeleşme daha bekliyoruz. Yönetim olarak katılım sayısının fazlalığından ziyade sağlıklı iletişim, işbirliği ve sağlam örgüt yapılanmasını daha çok önemsiyoruz. Şubelerin kültürel çalışmaları yeterli mi, onlara bu çalışmalar için ne tür destek veriyorsunuz? Şubeler kendi imkanlarını kullanarak bazı kültürel çalışmaları yürütüyorlar. İki yıldır en yakın şubelerin sahip olduğu imkanları etkinlik yapan komşu şubelerin imkanlarıyla birleştirip daha zengin programlar sunmaya başladık. Bölgesel etkinliklerde çok sayıda şubenin imkanını birleştiriyoruz. Bu tür yardımlaşmalar giderek artacaktır. Eğitimci olmanızdan olsa gerek, özellikle eğitim olayına çok önem veriyorsunuz. Toplumumuz için eğitimliliğin yeri nedir? Geçmişimde 7 yıllık bir eğitimciliğimin olduğunu söylemiştim. Her şeyin başı eğitimdir. Ferdiyetçilikten sıyrılmış ve toplumsal düşünebilen eğitimli insanlarla çok şey yapabilirsiniz. Hatta ferdiyetçilikten sıyrılma işinin kendisi de bir eğitim sorunudur. Kafkasya'da asgari eğitim seviyesinin 12 yıl olması sonucu ortaya çıkan yapı ile eğitim süresi 5 yıl olan bizim insanımızın yapısını mukayese bile edemezsiniz. Bunu Abhazya'ya yerleştirdiğim akrabalarımda bizzat gözlemledim. Toplumsal sorunlarımıza daha bir heyecanla yaklaşan genellikle 12 yıl ve daha fazla süre eğitim alan ve az da olsa okuma alışkanlığı edinen insanlarımız değil midir? Sorunlarımızı kavramak ve çözüm üretmek için okuyan ve düşünen insanlara ihtiyacımız vardır. Konuştuğumuzda Türkiye'de 7 milyon Kuzey Kafkasyalı varız diyoruz. Peki Nart veya bir başka dergiyi veya kitabı kaç kişi sürekli okuyor? Toplam basımımız 3000 değil midir? Kafkasya'da nüfusa göre basılı yayın oranı bizim 15 katımızdır. Cahil insanları okutmak da zordur, onlara bazı gerçekleri kabul ettirmek de. Hal böyle olunca da geleneklerimizin taban tabana zıttı olan siyasal ve irticacı dinsel görüşler yeşermek için ortam buluyor. Toplumumuzdaki duyarsızlık ve sorunlarımızı önemsememe olgusunun altında yatan en büyük gerçek eğitimsizliktir. Eğitim eksikliğimiz yetmiyormuş gibi bir yerlere gelmiş tahsillilerimiz de gereksiz nedenlerle bölününce içinde yaşadığımız, gücümüzü kıran ve hiçbir zaman lehimize sonuç vermeyecek manzaralar ortaya çıkıyor. "Kurtuluş Savaşı'nda Çerkeslerin Rolü" adlı kitabınız yeterli tepkiyi alabildi mi sizce? Yeni kitap çalışmalarını var mı? "Miralay Bekir Sami Günsav'ın Kurtuluş Savaşı Anıları" adlı ilk kitabım tümüyle belgelere istinat eden, daha çok da araştırmacılara hitap eden ve iç isyanları başlatanların Çerkes olmadığını resmi belgelerle ortaya koyan bir kitap olduğu için ilginin az olması normaldir. Ancak ikinci kitaptan daha çok ilgi bekliyordum. 5yazar ve eleştirmen güzel şeyler yazdılar. Kendi toplumumdan da okuyan kesim ve gençlerden iyi şeyler duydum. Sadece benim kitabım için değil her türlü basım için en önemli sorun, asıl büyük kesimin ilgisizliği ve okuma alışkanlığının yokluğudur. Kafkas Derneği ile birleşmemekte ısrarlı olan diğer derneklerle diyalogunuz nasıldır? Türkiye'de mevcut dernekler ve vakıflar bizim insanlarımızın kurdukları örgütlerdir. Gönül arzu eder ki hepsi bir arada olsun da her alanda etkili olalım. İdeal olan bu birleşme er geç olacaktır, önemli olan tarihin bize tanıdığı mevcut imkanlar ortada iken birlikteliğin olmamasıdır. Giderek sayısı artan duyarlı insanlarımızın baskısı ve gençlik tabanındaki bütünleşme bu süreci kısaltacak diye düşünüyorum. Kültürel kimliğimizi inkar etmeyen, dini esaslara dayalı devlet düşüncesine hizmet etmeyen kuruluşlarımızla işbirliği yapmakta ve iyi münasebetle tesis edip, devam ettirmeyi yararlı görüyorum. Şu anda Kafkas Derneği'nin maddi-manevi nelere ihtiyacı var? Fakir gençlerimize dershane, burs ve yurt imkanı sunan, toplumumuzun ileride ihtiyacı olacak branşlarda bilimsel kariyer sahibi olacak gençlerin her türlü masrafını karşılayan, kültür ve bilim dergileri ile bol bol kitaplar yayınlayan, sosyal güvenlikten yoksun insanlarımızın tedavisini yaptıran güçlü bir VAKIF en acil olanıdır. Bu vakıf bünyesinde iktisadi işletmeler kurarak ticari faaliyetlerle gelir getirici bir çalışma düzeni kurmak, toplumsal sorunlarına duyarlı, kimliğine saygılı, karşıt görüşleri dışlamayan ve birlikte üretebilen bir gençlik ordusu ve bu ordunun hizmetinde çalışan bir Araştırma Enstitüsü, güçlü bir kütüphane, müze ve arşiv dökümantasyon merkezi ilk aklıma gelenlerdi. Kafkasya ile irtibatınız ne şekildedir, bu ilişkinin ne tür yararları vardır? Abhazya, Adigey, Karaçay Çerkes ve Khabardey Balkar ile mektupla ve sürekli telefonla irtibat kurabiliyoruz. Diğer cumhuriyetlerle de inşallah ilişki kuracağız. Bağlantı kurduğumuz yörelerden sürekli haber akışı oluyor ve Nart dergisi bu haberleri yayınlıyor ve tekrar oraya gönderiyoruz. Tüzükten kaynaklanan bazı farklılıklar dışında DÇB ile de iyi bir diyalogumuz vardır. Türkiye'deki Kafkasyalıların gerçek bir öz kültür ortamına kavuşabilmesinin yollarını nasıl aramaları gerektiğine inanıyorsunuz? Gerçek öz kültür ortamına kavuşabilmenin en doğru yolu, her insanın tarihi topraklarında kendi kültüründen olan insanlarla bir arada yaşamasıdır. Diğer bir ifadeyle Anavatan'a dönüştür. Ancak bu konuda fazla hayalci olmamak gerekir. 7 milyon Kafkaslı'nın oraya dönmesi bugün için mümkün değildir. Zira nüfus sorununun en yoğun olduğu Kuzey Batı Kafkasya'da şu anda üretim alanlarının toplam ihtiyacı 250.000-350.000 arasında gözükmektedir. Akılcı metotlarla bu seviyede bir dönüşü önümüzdeki 10-15 yılda sağlayabilirsek bana göre bu sonuç bir başarıdır. Ondan sonrası için söz etmek şimdilik hayalcilik olur. 6,5 milyondan fazla ve Türkiye'de kalacak kesim için de en iyi çözüm ülkemizin batılı normlar seviyesinde demokratikleşmesidir. O taktirde kendi kültürümüzü yaşayarak kardeşçe ve ülke bütünlüğü içerisinde iki kültürlü olarak sorunsuzca yaşayabiliriz. Bu nedenle gençlerimizin mümkün olan tüm olanakları zorlayarak dil öğrenmelerini, Kafkasya'da öğrenimi düşünmelerini, kültürel değerlerimizi iyi kavramalarını, ben Kafkasyalıyım diye derneklerimize gelen hiçbir gencimizi şu veya bu nedenle dışlama yerine, gelmeyen diğer gençlerimizi de arayıp bulup onlarla kaynaşarak derneklerimizin genç tabanlarının yüz binlere ulaşmasına özellikle katkıda bulunmalarını, macera heveslisi marjinal siyasi görüşlere katiyen itibar etmemelerini ve bir an önce duyarlı birer hayat adamı olarak nöbet devir teslimine hazır olmalarını tavsiye ediyorum. İleriye yönelik planlarınız nelerdir, Kafkasya'ya yerleşmeyi düşünüyor musunuz? Sürgünden sonraki Türkiye yaşamıyla ilgili bilinmeyen veya bilinip de yazılmayan çok şeyimiz vardır. İleride diaspora tarihini yazıp Kafkasya tarihiyle birleştirmeyi düşünecek araştırmacılara katkıda bulunmak üzere tamamlanması gereken ve başlanmış araştırma çalışmalarım var. Ömrün yeterse onları tamamlamak istiyorum. Araştırma çalışmalarının konusu ve malzemesi burada olduğundan şimdilik Kafkasya'ya dönüş benim için söz konusu değildir. Ancak, Abhazya'da sorunlar bittiğinde bir ev almayı ve ilişiğimi devam ettirmeyi düşünüyorum. Gençlerden beklentileriniz nelerdir? Gelecek neslimizden size yeterli talep geliyor mu? Gençler arasında klikleşmelere ve birbirlerini dışlayan davranışlara çok üzülüyorum. Görüş farklarına bakmaksızın tüm gençlerimizin derneklerde bir arada olmasını istiyorum. Belki geldiğinde aramıza katılabilseydi güzel kızımız Nemit Aslan bugün hayatta olabilirdi. Serbestçe düşünen, düşündüğünü cesaretle söyleyen ve savunan, karşı görüşü saygı duyan ancak kırıcı olmadan ona yanlışlarını hatırlatan, kültürel kimliğimizi inkar eden görüşlere itibar etmeyen, binlerce yıldır aynen devam eden eşsiz geleneklerimize ters düşmeyecek derecede inançlı ve nihayet kültürel değerlerine bağlı bir gençlik geleceğimizin teminatı olacaktır. Küçük farklılıklarımız nedeniyle, birbirini dışlayan ve kamplara ayrılan bir gençlik istikbalde bir ve beraber olmamızı istemeyenlere hizmet etmekten başka bir şeye yaramayacaktır. Gençlerimize her zaman açık bir insanım. Dileyen dilediğinde gelip benimle ve arkadaşlarımla her konuyu rahatlıkla görüşebilir, bundan da zevk duyarım. Onlara yardımcı olmayacaksak varlığımızın ne anlamı olur?+''+Muhittin Ünal

Adığey Gelecekten Umutlu

Cumhurbaşkanı Carım Aslan'ın Adığey'e lider oluşunun 10'uncu yılı (1989-1999) nedeniyle Adığe Mak gazetesi baş redaktörü Kuyeko Asfar'ın yaptığı röportajın Türkçe çevirisini aşağıda sunuyoruz. Adığey'e 10 yıldır liderlik ediyorsunuz. Bu zaman içinde neleri gerçekleştirebildiğinizi düşünüyorsunuz? p> +''+ Evet 10 yıl oldu. İçinde yaşadığımız ülke ve dünyanın koşulları ve katetmiş olduğumuz güç yol göz önüne alındığında, bu yılların her birine bir kaç yılda gerçekleştirilebilecek işlerin sığdırılmış olduğunu görüyorum. Bu 10 yılın başlarında ben Adığe Özerk Bölgesi'nin lideri idim. Daha sonra Adığey Cumhuriyeti'nin başkanı oldum ve 7 yıldır da bu görevdeyim. Bu 10 yılı ikiye ayırmak gerekmektedir. İlki, Rusya'nın demokratikleşme süreci içerisinde biz de Adığe ulusunun asırlardır özlemini çektiği devletleşme idealini gerçekleştirdik. Adığeler Kafkasya'nın en büyük halkıydılar ve bu yüzden de bir devlet yapılarının olması gerekiyordu. Ama tarihi gelişim süreci içerisinde ulusa yapılmış olan haksızlıklardan dolayı bu, geçtiğimiz asırda gerçekleşememişti. Halkın bu özlemi bu günlere kadar süregelmişti. Demokratikleşme sürecinin daha özgür ortamında biz de uyumadık. Sorunlarımızı tartışmaya başladık. Bugünlerde katıldığımız toplantılarda yapmış olduğum konuşma metinlerinden elimizde kalanlara göz attığımda Krasnodar Eyalet Parti Konferansı'nda Adığey'in özerk statüsünün yükseltilmesi gerektiğini dile getiriyordum. Bu sorun o günlerde halkın gündemine girmiş bulunu yordu. O zaman Adığe Xase henüz kurulmuştu. 1989 yılında Maykop'a geldiğimde onay için verdiği belgeleri kuytu köşelerden çıkarttırdım. "Halk için çalışan derneğin kuruluşunu neden onaylamıyorsunuz?" dedim ve Mart ayında onaylanmasını sağladım. Eylül ayındaki Adığe Xase Kongresi'ne ben de katıldım. İlk defa bu toplantıda eyaletten ayrılmak ve statümüzün yükseltilmesi konusu dile getirilmişti. Bu toplantıya gelmeden önce Komünist Partisi Merkez Komitesi'nin ulusal sorunlarla ilgili toplantısından çıkmış ve saat 16.00 sularında Maykop'a dönmüştüm. Xase toplantısı olduğunu öğrenince "Halkın bir araya geldiği toplantıya katılıp görüşlerimizi söylemeyeceksek lider sayılır mıyız?" dedim ve toplantıya gittim. Takip eden günlerde Khabardey-Balkar ve Karaçay-Çerkes'ten telefonla, Xase toplantısına katılıp katılmadığım merakla soruluyordu. Onlar bu tür toplantılardan çekiniyorlardı. Halbuki bu toplantılardan çekinilecek bir şey yoktu. Katılıp yönlendirmekte yarar vardı. Bu söylediklerim Eylül ayında olmuştu. Kasım ayında Eyalet Parti Konferansı'nda ayrılma ve cumhuriyet olma ile ilgili halkımızın talebini dile getirdim. 10 yıllık sürenin ilk yılları ülkemizin statüsünün yükseltilmesi çalışmaları ile geçti. Bu yıllar oldukça zor yıllardı. Çünkü insanlar Sumgait (Azerbaycan), Dağlık Karabağ ve başka yörelerde çıkan kargaşalıklardan dolayı endişe içindeydiler. "Eyaletten ayrılırsak halimiz ne olur? Bu Adığeler için mi, yoksa Ruslar için mi gereklidir?" gibi sorular soruluyordu. "Ruslar her taraftan kovuluyorlar. Eyaletten ayrılıp Cumhuriyet olursak Adığey'den de kovulacağız" gibi söylentiler dolaşıyordu. Söylentilerin asılsız olduğuna insanları ikna etmek gerekiyordu. Cumhuriyetin herkesin yararına olduğu, cumhuriyetin sahibinin sadece Adığeler olmayıp, Adığey'de yaşayan tüm insanlar olduğu, ama sahiplikte ilk sıranın Adığelere ait olduğu, zira Adığelerin ülkenin en eski halkı olduklarını ve bu yeni durumdan dolayı kimsenin haklarının zarar görmeyeceğini anlatmak için o yıllarda çok emek harcadık. Söylediklerimin anlaşılmamasından dolayı toplantılardan kovulduğum da oldu ama yılmadık ve bir anlaşma zemini bularak bu güçlükleri yenmeyi başardık. İkinci bölümde Cumhuriyet için gerekli olan cumhurbaşkanı, parlamento, bakanlar kurulu gibi kurumları, ortaya çıkan bir çok güçlüklere rağmen, oluşturmayı başardık. En güç olanı da parlamentonun teşkili idi. Halklar parlamentoda nasıl temsil edileceklerdi? "Nüfuslarına göre mi, yoksa başka bir yöntemle mi?" gibi sorunlar vardı. Halklar arasında bir sürtüşme olmaması ve hiçbir halkın hakkının zayi olmaması için eşitlik (paritet) ilkesinde anlaşmaya varıldı. Bu sonucu elde edebilmek için çok büyük çalışmalar yaptık. Bu sorunu yönetimin tek başına çözemeyeceğini biliyorduk. Adığe Xase, 40'lar Komitesi, Aydınlar, Slavlar Birliği gibi kuruluşlar bu konuda çok tartıştılar ve sonunda eşitlikten başka yol olmadığını görerek bunda anlaştılar ve ilk meclis böyle oluşturuldu. İşte bu yollardan geçerek cumhuriyeti kurmuş olduk. Geriye doğru baktığımda ilk aklıma gelenler bunlardır. Takip eden günlerde Adığe Bayrağı ve Anayasası tartışmaları vardı... p> Bayrak için 20 kadar örnek arasından ulusun bayrağını Cumhuriyet Bayrağı olarak kabul ettik. Rus milletinin bayrağı Devlet Bayrağı yapılınca biz de kendi milli bayrağımızı Cumhuriyetin bayrağı yapmayı uygun bulduk. "Biz de yıllardır bu topraklarda yaşıyoruz. Atalarımız da burada doğdular, bu bayrakta bizim de temsil edilmemiz gerekmez miydi?" diye soran Ruslar da oldu ama Adığelerin uğradıkları haksızlıklardan dolayı ayrıcalıkları olması gerektiğini düşündük. 160 yıl önce halkımızın bağımsızlık mücadelesinde kullandığı bayrağın Cumhuriyetin bayrağı olması gerektiğini düşünüyor ve dile getiriyordum. Anayasa konusu da çok tartışmalı oldu ve sonunda kabul edildi. Bu hususta gazetelerde çok haberler çıktığı için fazla bir şey söylemek istemiyorum. Cumhurbaşkanının Adığece ve Rusça bilmesi gerektiği bir anayasa hükmü. Bunu bir türlü kabul etmek istemeyen bir grup var. p> Doğrudur. Sevmeyenin gözünde başın sepet kadardır derler. Kendini Cumhurbaşkanlığına layık görüp ortaya çıkınca tabii iki dili de bilmen gerekir. Rusya Federasyonu'nu oluşturan cumhuriyetlerin başkanlarının Rusça ile birlikte o cumhuriyetin dilini de bilmesi gerektiği şartını tüm Rusya'da yasa haline getirmek için Rusya Federasyon Meclisi'ne öneride bulundunuz. Bu kararınızı kısa süre önce Adığey Parlamentosu da destekledi...p> Evet, bu önemli bir konudur. Biraz tartışma olmuşsa da Adığey Parlamentosu da bu önerimi destekleme kararı almıştır. Bugün Adığey Cumhuriyeti, Kuzey Kafkasya ve Rusya'da ne durumdadır? Sesini duyurabiliyor mu ve etkinliği var mı? p> Evet, sesini duyuruyor ve kimseden geriye kalmıyor. "Küçük" olduğumuzu söyleyenler varsa da doğru değildir. Sağlam bir cumhuriyettir. Birleşmiş Milletler'i oluşturan 200 ülkeden 50'sinin toprakları bizden daha küçüktür. Bu nedenle küçüklüğü kabul etmiyoruz. Yaşadığımız Kuzey Kafkasya'daki her türlü önemli politik ve ekonomik sorunlarda sesimizi duyurmaktayız. Adığey, Karaçay-Çerkes ve Khabardey-Balkar'ın (kadim Adığe toprakları) birleşmelerinden hoşnut olmayanlar az değil. En son yapılan Karaçayların "Cemaat" adlı ulusal hareketlerinin toplantısında, bu birleşmenin Adığelerden başka kimsenin işine yaramayacağına dair karara varıldı. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz? p> "Cemaat" liderlerinin söylediklerini okudum. Birleşmemizin hiçbir temeli olmadığını söylüyorlar. Biz sesimizi daha yüksek duyurabilmek, işlerimizi daha iyi çözebilmek için birleştik. Üç cumhuriyetin birleşmesi güçlerini artırmaktadır. Çıkacak herhangi bir sorunu güzellikle çözme şansını elde etmiş bulunuyoruz. Onlar her üç cumhuriyette Adığelerin yaşıyor olmasını görüşlerine temel alıyorlar. Doğrudur, bazen Adığe sorunları da gündeme gelecektir. Bu üç cumhuriyette Ruslar ve aynı kökten gelen Karaçay ve Balkarlar da yaşamaktadır. Onların sorunları da ele alınacaktır. Bu nedenle birleşme herkesin yararınadır ve öyle olduğu için de böyle bir karara varılmıştır. Bunun başka bir sebebi yoktur. Bugün Şapsığ Rayonu olmadığı için onların belirli bir bölgeleri ve yönetim organları yoktur. Ulusal işlerini Adığe Xase kanalıyla yürütmektedirler. Ellerinde imkan olsaydı onlar da bu birleşmeye katılırlardı. Kısa süre önce Krasnodar Eyalet Valisi Kondretenko Nikolay ile birlikte Şapsığ'a gittiniz ve soydaşlarımızı sevindirdiniz. Onları daha fazla gözetmemiz için ne yapmamız gerekiyor? p> Şapsığların sorunlarının öncelikle çözüm yerinin Krasnodar olduğunu, sonra Moskova'nın geldiğini gezim esnasında altını çizerek Şapsığlara söyledim. Başka seslere kulak vermemelerini dile getirdim. Biz de bu konudan uzakta kalamayız çünkü onlar bizim soydaşlarımızdır. Bir güçlükle karşılaştıklarında ilk biz üzüleceğiz ve kendilerine yardıma koşacağız. Krasnodar Eyaleti ile birlikte sorunlarının çözümü için uğraşacağız. Aynı şekilde Uspensk Rayonu'nda ve Krasnodar kentinde yaşayan Adığeleri de gözeteceğiz. Şapsığdan döner dönmez bu konudaki işlerimize tekrar göz attım, yaptıklarımızı ve yapmadıklarımızı tespit ettirdim. Eğitim, kadro, edebiyat, kültür ve televizyon konularına yeniden göz gezdirdim. Soçi televizyonu ile belli saatlerde Adığelere yönelik yayınlar yapılması için anlaşmaya vardık. Kısacası, 1999-2000 yıllarında yapacaklarımızı program haline getirip Bakanlar Kurulu'nda görüşüp onaylayacağız. Eyalet yönetimine de yaptıklarımız hakkında bilgi verdim ve onların da aynı doğrultuda çalışmalar yapmalarını umduğumuzu dile getirdim. Aynı şekilde Tuapse Rayonu yönetimine yardımcı olmalarını da istedim. Şapsığ Rayonu'nun tekrar oluşması ümit edilebilir mi? p> Bugün için Şapsığ Ulusal Rayonu'nun tekrar oluşması mümkün değil. Ben bunun yerine Lazarevsk Rayonu'nun adının Şapsığ Rayonu olarak değiştirilmesini öneriyorum. Bu, işleri daha da kolaylaştıracaktır. Adığey'in statüsünün yükseltilmesi ile ilgili Eyalet Parti Konferansı'nda yaptığım konuşmada Şapsığ konusuna da değinmiştim. Zalim Rus generalleri, Zas, Lazarevsk ve Galavin'in isimlerinin yerleşim yeri ismi olmaktan çıkarılması gerektiğini dile getirmiştim. Kondretenko ile birlikte Kıyıboyu'nda yaptığımız gezide Şapsığ Adığe Xase Başkanı'na Eyalet Yasama Meclisi toplantılarına katılma hakkı tanınması konusunda anlaşmıştık. Ancak bunun yasal dayanağını bulmak gerekmektedir. Şimdi dış ülke Adığelerine değinmek istiyorum. Cumhuriyetin daha iyi gelişmesi için Diaspora Adığeleri ile işbirliği gerektiğine inanıyor musunuz? Bu konuda çok umutlu değilim. Birçokları ile bu konuda görüşmelerde de bulundum ama çoğu Batı'nın Rusya'ya güven duymaması gibi bize güven duymuyorlar. Fransız ülkemize sermaye koyuyor da, sen Adığe olduğun halde niçin koymuyorsun diyorum ama ikna olmuyorlar. Sizce bu neden kaynaklanıyor? Adığe düşüncesinden olabilir mi? p> Onlar öncelikle Batılı mantığı ile hareket ediyorlar. Ulusal sorunu üçüncü, dördüncü sıraya koyuyorlar. Adığelerin eskiden beri sıkıntılar çekmiş olmaları ve gittikleri ülkelerde de sıkıntılı günler geçirmiş olmaları onları dikkatli adım atmaya zorluyor. Bu yüzden de ağır davranıyorlar. Çoğunun düşüncesi "ulus olsan da olmasan da önemi yok, paran varsa insansın" şeklinde. Tüm bunlara rağmen bugünlerde bir proje üzerinde çalışıyoruz. Almanya'da 30 bin Adığe yaşadığı söyleniyor. Batı, teknolojide çok ilerledi. Onların kullanmadıkları donanımları oradaki soydaşlarımızın yardımı ile elde edip yararlanmak istiyoruz. Almanya'da hükümetimizin bir temsilciliğini açıp çalışmalarımızı orada yürüteceğiz. Onların kullanmadıkları donanımları biz 5-6 yıl daha kullanabiliriz. Diasporaya bu konuda güveniyoruz. Söz sırası dış ülke Adığelerinde iken, bir konuya daha değinmek istiyorum. Kosova Adığelerinin getirilişi nedeniyle, Aslan Carım'ın döneminin tarihe altın harflerle yazılacağı söyleniyor. İsrail, Golan'ı işgal ettiğinde de Suriye Adığeleri benzer bir duruma düşmüşlerdi ama o zamanki yöneticilerimiz ekonomik durumumuz iyi olduğu halde Suriye Adığelerini kabul etmemişlerdi. Halbuki komünist dönemde Mikoyan on binlerce Ermeni'yi geri getirtmişti. 1960 yılında da Nekrasov Kazakları Stavropol'a geri getirildiler. Bu hususta başarıya ulaştığınızı söyleyebilir misiniz? p> Başarıya ulaştım çünkü bunu çok istiyordum. Çok istemeseydim başaramazdım. 1979 yılında benim başkanlığımdaki 40 kişilik bir turist grubuyla (24'ü Adığe idi) Yugoslavya'ya gittiğimizde burada Tsey İshak (Yugoslavyalı) ile bir gece sabah saat 4.00'e kadar konuşup gözyaşı dökmüştük. Kafilemizde bulunan Tsey Puşe bana "Aslan Yugoslavya'da Tsey'lerin olduğu söyleniyor. Çağırıp görüşebilir miyiz?" diye sormuştu. O zamanlar dış ülkede bulunan akrabalarla görüşmek hoş karşılanmazdı. Ben de "Tabii ki çağırabilirsin" dedim ve Belgrad'a geldiler. Ben ilk defa dış ülkedeki bir soydaşımı görmüş ve bundan çok etkilenmiştim. Bizim gibi Adığe'ydiler ve bizim dilimizi konuşuyorlardı. Bu bana ilginç geldiği gibi üzüntü de duymuştum. Sayıları Suriye ve Ürdün'dekiler gibi fazla değildi. Hepsi 30-40 aile oluyorlardı. Onları geri getirebilirsek bu Adığeler için çok anlamlı olacaktı ama nasıl yapacaktık? Kendilerinden beceri sahibi bir grup genç göndermelerini ve bizim yapacağımız teknik yardımlarla konutlarını yaptırdıkça aileleri getirmeyi teklif ettim ama gelmediler. Belki inanmamışlardı, belki de korkmuşlardı. Bir kaç kez kendilerine temsilci gönderdim. Beş yıl önce Moskova temsilcimiz Davur Ramazan'ı gönderdim. Yugoslavya'nın Rusya elçisi ile birlikte köylerine kadar gitti. Bundan iki yıl sonra tekrar, yine Davur Ramazan ile Becene Murat'ı gönder-dim. Vatandaşlık işlemlerini hazırlattım. Şimdi Kosova'da durum kötü ve soydaşlarımız oradan gelmiş olmaktan memnunlar. Tam benim istediğim zamanda olmadıysa da sorunu çözdük. Benim öner-ilerimi kabul etselerdi, daha önceden bu sorunu çözüp kendilerini getirmiş olacaktık, ancak top sesleri duyulmaya başlayınca yola çıkabildiler. Şunu da belirtmem gerekir ki, beş yıl önce bu giri-şimi başlatmamış olsaydık, savaş başladığında geç kalmış olacaktık ve onlar da Almanya, Türkiye gibi başka bir ülkeye gitmiş olacaklardı. Beş yıl önce başlamakla onların güvenini kazanmış olduk ve ciddiyetimize inandırdık. Koko ve Hubiyev ile birlikte Yeltsin'e hitaben yazı hazırladık ve kendisine birlikte çıkıp Kosova Adığeleri sorununu anlattık. Yeltsin yazımızı çabucak Başbakan Kriyenko'ya havale etti. Bu konu üzerinde çalışacak bir komisyon kuruldu ve Moskova temsilcimiz Şevotsıku Pşımaf ve Çemişo Ğazi 15 gün geceli gündüzlü konu üzerinde çalıştılar. Zamanın Dış İşleri Bakanı Primakov ile bu konuda iki kez görüştüm. Böylelikle işi başardık ve bundan gurur duyuyorum. Diaspora ile ilgimizi aynı şekilde devam ettireceğiz. Adığey Rusya'nın bir cumhuriyeti; Başkanı, parlamentosu, bayrağı ve arması var. Bunlardan gurur duyuyoruz. İleride yeni gelişmeler sağlayacağımızı umuyoruz. Ancak sağladığımız bu gelişmeleri kabullenemeyenler olduğu da bir sır değil. Adığey'de Ruslara yaşam hakkı kalmadığını, Kuban'dan ayrılmamamız gerektiğini ve tekrar Kuban'a katılmamız gerektiğini söylüyorlar. p> Böyle düşünenler yanılıyorlar. Politikamızın doğruluğunu halkın çoğunluğu anlamıştır. Yaşadığımız bu çok kötü dünya ve ülke koşullarında, birine bağımlı ve birinin koltuğunun altında kalsaydık mahvolacaktık. Sağladığımız bütçe imkanları ile eyaletten daha öndeyiz. Cumhuriyet olmamız bize daha iyi imkanlar sağlamıştır. Ekim mevsimi gelmiş, yakıtımız ve paramız yok. Başbakan Çernomirdin'e para istemeye çıkıyoruz. Kuban 16 milyar, Stavrapol 15 milyar alıyor, biz de 9 milyar alıyoruz. Ayrı yaşamamın böyle yararları var ve bunu insanlarımız anlamış durumdalar. Prof. Hağur Aytaç Kuban'da kalmalıydık diyor. Aynı şeyi milletvekilimiz Kanavalova da söylüyor. Hağur Aytaç Krasnodar valisinin danışmanıdır. Kendisi ile uzun zamandır tanışmaktayız. Gazeteye böyle bir yazı vermeden önce benimle görüşmesi gerekirdi. Davranışı doğru değildir. Az bir süre önce milletvekili Kanavalova'nın Nezavisima Gazeta'da röportajı yayımlandı. Söylediğine göre Adığey'deki Ruslara hayat hakkı kalmamış ve Adığeler onlara büyük sıkıntı veriyorlarmış. Bu gerçek değildir. Bir avuç Adığe bunu nasıl yapabilir? Bu tip sözler, kendi politik çıkarlarını ulusal menfaatlerin ve toplumsal barışın önüne çıkaranların sözüdür. Onlar insanların acılarından, ulusal sürtüşmelerden yarar sağlayanlardır. Ülkemizde Rusların sıkıntılarının olmayışı çoktandır birilerinin gözüne batmaktadır. Cumhuriyetimizin %80'i Rus'tur ve anlaşma içerisinde tek bir aile gibi yaşamaktayız. Ama Rus kartını kaybederse ne yapacaktır Kanavalov? Geçenlerde Adığe Mak ga-zetesinde yayımlandığı gibi, onun gibiler "sıkmak üzere elini uzatsan, beni iteliyor" diye bağırırlar. Burada beni en çok üzen şey yazmış olduğu asılsız haberler için bir Adığe profesörünü tanık olarak gösterebilme imkanının kendisine tanınmış olmasıdır. Ama gerçekten inanıy-orum ki, kim ne söylerse söylesin birlik ve beraberliğimiz bozulmayacaktır. Krasnodar ile ilişkilerimiz sürecektir. Aslan Bey, daha birçok konuya değinmek istiyordum ama bir kerede her şeye değinilemiyor. Cevaplarınız için teşekkür ediyoruz. p> Ben de teşekkür ediyorum, sağolun, varolun. p> [Adığeceden çeviren: Çetaw İbrahim]  +''+Aslan Carım

2000 Yılına Girerken Kafkas Derneği

Nart Dergisi: Kuzey Kafkasya'nın otokton halkları olan Çerkesler 1864 sürgününden sonra yerleştikleri ülkelerdeki yasal imkanlara paralel olarak, yok olmamak, ilk fırsatta geri dönmek, geri dönünceye kadar yetişecek yeni nesillere kendi öz kültürlerini öğretmek ve bir araya gelerek irtibatlarını kaybetmemek üzere örgütlenerek eğitim çalışmaları yapmışlardır. Diyasporada yaşayan bizlerin öz kültürümüzden uzaklaşmadan bugüne kadar gelebilmemizde bu çalışmaların rolü büyüktür. Ve bu konuda yazılmış muhtelif makaleler mevcuttur. Nart çalışanları olarak 2000 yılına girdiğimiz şu günlerde derneklerimizin durumu hakkında bilgi almak istiyoruz.p> +''+ Muhittin Ünal: Bazı eksik ve yanlış bilgilenmelerim olabilir, ancak son on yıl içindeki gelişmeleri özetleyerek doğru bildiklerimi anlatmaya çalışayım. Bu arada geçmişteki örgütlenme gayretleri hakkında sayın Bislan Hurmi'nin bir çalışması olacaktı, onunla da görüşürseniz iyi olur.p> Son on yılın en önemli örgütlenme çalışmalarını daha iyi kavrayabilmek için Dünya Çerkes Birliği'nin (Rusça ve İngilizce tam karşılığı Uluslar arası Çerkes Derneği'dir. Bugün merkezi Çerkesk'te bulunmaktadır.) 1991 yılında Nalçik'te kurulması sırasında amaç olarak benimsediği ilkeleri, kuruluş şeklini, kurucu dernekler ve muhatap olarak kabul ettiği halklar ve bu halkları kabul ediş nedenlerini iyi anlamak gerekir. Nart Dergisi'nin daha önceki sayılarında bu konuda yazılar yazılmış: toplantılarda konuşmalar yapmış olmama rağmen önemi nedeniyle Türkiye'de yaşayan hemşehrilerimizin iyi bilmemeleri nedeniyle bir kez daha anlatmayı yararlı görüyorum. 1999 yılı içersinde düzenlediğimiz 21 Mayıs panelinde Sayın Yrd. Doç Sedat Özden konuşmasının son bölümünde ifade tarzımız birebir aynı olmasa da şunları söylüyordu. 1859 yılında Şeyh Şamil'in Ruslara teslim olduğu tarihlerde, Çeçenistan, Dağıstan, Osetya ve Khabardey topraklarının önemli bölümü, Rusların eline geçmiş durumdaydı. Ancak Çarın ana hedefi Karadeniz sahili olduğu için bu bölgelerde yaşayan Ubıh, Abazalar ve Adığe boylarından savaşı daha fazla uzatmadan teslim olmalarını istiyordu. Bu istek o toprakların gerçek sahibi olan halklar tarafından reddedildi. Yeniden başlayan vahşi savaş, vahşetini ve dehşetini daha önce tanık olunandan kat be kat artırarak beş yıl daha sürdü ve 21 Mayıs 1864'Terekeme Rusların lehine sona erdi. Ruslar, 1859'da işgal ettiği topraklardaki Çeçen, Dağıstan ve Oset halklarından çok az kısmını topraklarından uzaklaştırdıkları halde (bu nedenle kendi topraklarında ekseriyettedirler) beş yıl daha fazla savaşmak zorunda kaldıkları Ubıh, Abaza ve Adığe boylarının %85-90'a yakın kısmını sürgüne ve soykırıma tabi tutmuşlar ve boşalttıkları yerlere de Rus, Kazak ve diğer halkları iskan etmişlerdir. Khabardey-Balkar Cumhuriyeti'ndeki nüfus çoğunluğunun Khabardey olmasında da bu politikanın rolü büyüktür. 1864'ten 1990'lara gelip Kuzey Doğu Kafkasya'ya baktığımız zaman Çeçenistan, Dağıstan ve Osetya'da nüfus çoğunluğunu yerli halkların oluşturduğunu, Khabardey Balkar'da da az bir ekseriyetle de olsa Khabardeylerin çoğunluğa sahip olduklarını görüyoruz. Buna karşın Karaçay-Çerkes, Adığey ve Abhazya'da, sürülen bu halklar azınlık olarak yaşıyorlar. Kıyıboyu Şapsığ'da ise ancak 15-20 bin Şapsığ yaşamaktadır. Tarihi topraklarını terk etmek zorunda bırakılan bu halkların çocukları, Türkiye başta olmak üzere bir çok ülkede yaşamaktadırlar. Doğaldır ki, buralarda faaliyet gösteren derneklerde aynı halkların çocuklarının oranı % 80-90'lar civarındadır. Bilindiği gibi SSCB'nin dağılması sürecinde önceleri otonom ve cumhuriyet statüsünde bulunan Khabardey-Balkar, Karaçay-Çerkes, Adığey yeni oluşuma (BDT) cumhuriyet statüsüyle üye oldular. Gürcüstan 1978 anayasasından ayrılıp 1921 anayasasına döndüğünü ilan etti. Abhazya da 23 Temmuz 1992 tarihinde 1925 anayasasına dönme kararı aldı. (Zira Gürcüstan'ın döndüğü 1921 anayasasından Abhazya ile ilgili bir madde yoktur. 31 Mart 1921'de bağımsızlığını ilan eden Abhazya'yı 21 Mayıs 1921'de Gürcüstan resmen tanımış, 1925'de de kendi anayasalarını yürürlüğe koymuşlardı.) Dağılan SSCB'den ayrılan cumhuriyetlerin bir bir kendi başlarının çaresine baktığı o günlerde Kuzey Kafkasya dışında yaşayan Çerkes Aydınlarının da katılımıyla Kuzeybatı Kafkas Cumhuriyetleri ileri gelenleri birlikte şu kararları aldılar. Abhazya, Adığey ve Karaçay-Çerkes'in en önemli sorunu nüfus yetersizliği sorunudur. Bu eksiklik ancak, diyasporada yaşayan aynı kökenli insanların geri getirilmesi suretiyle tamamlanabilir. 1864'de bu halklar sürgün ve soykırıma uğramışlardır. Rusya'nın bunu kabul etmesi ve dönüşe izin vermesi gerekir. Diyasporada yaşayıp, değişik nedenlerle anayurtlarına dönmek istemeyen veya dönemeyenlere de çifte vatandaşlık hakkı verilmelidir İşte bu kararların hayata geçirilmesini üstlenmek üzere de 21 Mayıs 1991'de Nalçik'de Uluslararası Çerkes Kongresi toplandı ve UÇD (DÇB) böylece kuruldu. Kurucu Genel Kurul'a adı geçen dört Cumhuriyet dışında kıyı boyu Şapsığh, Krasnodar, Stavropol ve Moskova'da kurulu bulunan Adığe ve Abaza dernekleri, Amerika'daki iki dernek, İsrail'deki iki dernek, Suriye'deki Şam Derneği, Hollanda'daki Dernek, Almanya'daki 9 Dernekten oluşan Federasyon, Ürdün'de 7 Dernekten oluşan Federasyon (8. Dernek henüz katılamamıştır, katılmaya çalışmaktadır.) resmen katılmıştır. Türkiye'den de o tarihlerde yeni bir oluşum olup henüz resmi bir hüviyete kavuşmamış olan "Kaf-Kur"un temsilcileri şahsen hazır bulunarak kuruluşa katılmışlardır. UÇD'de Çeçenlerin, Dağıstanlıların, Osetlerin ve İnguşların örgüt olarak ve şahıs üye olarak yer almadıklarını anlıyoruz. Bu durum Türkiye'deki yapıya ters değil mi?p> Evet UÇD'nin Kafkasya'daki yapısında bu halklar yokturlar. Bu durum gerçekten de buradaki yapıyla çakışmıyor. 1991'deki kuruluş kongresinde Türkiye'den giden 8 arkadaş olarak bunun kavgasını verdik. Bizler, diyasporada 125 yıldır ayırım yapmadan birarada yaşadığımız için kaybolmadık. Sizin bu yaklaşımınız yanlıştır. O halklar da bu örgütte yer almalıdır diye diretince ve dünyada tanınan ortak adımız olan ÇERKES kavramının kullanılmasını ısrarla isteyince bu kelime dernek adının içerisinde yer aldı. Hazırlanan tüzük tasarısında "Uluslar arası Adığe Derneği" adı öngörülmüştü. Bizim ısrarımızdan sonra ÇERKES kavramı benimsendi. Bizler sanıyorduk ki ertesi yıllarda, kurulan birliğe Çeçenler, Dağıstanlılar, Osetler ve İnguşlar da katılacak. Ama öyle olmadı. Zira, bu halklar için sürgünden ziyade göç söz konusuydu ve nüfus ihtiyacı nedeniyle geriye dönüş diye bir temel sorunları da yoktu. Ayrıca bizlerin burada yaşadığımız kaynaşmışlık oradaki halklar arasında mevcut değildir. Ne yazık ki bu gün de yoktur. Dini anlayış ve devlet yapılanması biçiminden gelen farklar da eklenince bizim düşündüğümüz ve geniş anlamdaki ÇERKES birliği oluşmadı. Görünen o ki, tarafların böyle bir talebi de yoktur. Oysa burada, derneklerimizde Kuzey Kafkas kökenli her halktan üye vardır. Ancak son senelerde Çeçen, Dağıstan, Oset ve hatta Abhaz'ların kendi içlerinde örgütlenmeye doğru bir gidişi mevcuttur. Buradaki birliktelik oraya yansımadı ama oradaki mikro milliyetçi yapı önemli oranda buraya kendiliğinden yansıdı. Bu durumda, Kuzey Kafkasya'da coğrafi birliktelik olmasına karşın örgütsel anlamda birlikte olamama gibi fiili bir durum vardır. Bunun sonu nereye gidecektir, buradaki dağınıklık nasıl giderilir, bu konudaki kişisel kanaatiniz nedir?p> Kuzeybatı Kafkasya'daki derneksel yapılanmada yer almamış olan Dağıstan ve Çeçenistan 1998 ve 1999 yıllarında birlikte iki ayrı genel kurul yapıp bir kongre oluşturdu. Bu gelişme, Kuzeybatı Kafkasya'lılar tarafından kurulan UÇD'ye katılmayı düşünmediklerinin bir kanıtıdır. İnguşlar bir örgüte katılmak zorunda kalırsa sanırım Çeçen-Dağıstan kongresini tercih eder. Bir ihtimal Kuzey-Güney Osetya da benzeri bir yapılanmaya giderse, federasyon nitelikli bu üç yapı hatta Abhazya'daki Halk Kongresi de dahil edilirse dört yapı, zamanla bir konfederasyon oluşturabilirler diye umuyorum. Ancak, böyle bir varsayımla birlikte Kuzeybatı Kafkasya'da fiilen bu gün mevcut olan bazı endişeleri de gözden ırak tutmamak gerekir. Özellikle Çeçenistan ve Dağıstan'ın, nüfus çoğunluklarına dayanarak kısmen de olsa dini esaslara dayalı ve Kuzeybatıdaki laik anlayışa nazaran oldukça farklı olan kendi yönetim anlayışlarını egemen kılmaya yönelme ihtimalleri ve ayrıca bağımsızlığın cazibesine karşın zaten az olan nüfuslarını daha da azaltmamak için savaşlara şiddetle karşı çıkan Adığe halklarının tersine özellikle Çeçen'lerin önemli kayıplar pahasına savaştan kaçınmayan politikalarının sebep olduğu tedirginlikler akla gelen ilk ihtimaller-dir. Türkiye'deki derneklere gelince son derecede karmaşık bir tablo söz konusudur. Son on yılda Abhazya ve Çeçenistan'ın yaşamış olduğu savaşların da etkisiyle Kuzey Kafkas kökenli insanlarımızda; az okuyan bir toplum olmamız nedeniyle, yeterince bilinçli olmamışsa da bir uyanış, kendine gelme ve kimlik arayışı başlamış dolayısıyla da çok sayıda dernek kurulmuştur. Bu derneklerin üye yapılarına bakarsanız aynı dernekte her halktan az sayıda da olsa üye mevcuttur. Ancak bu üyelerin ve derneklerin Kuzey Kafkasya'ya bakış açılarında bir birlik ve netlik yoktur. Zira, Kuzey Kafkasya'daki yapı ve sorunlarla bu sorunların çözümüne katkı anlamında diyasporada yaşayan bizler, yükümlülüklerimizi yeterince kavramış değiliz. 34 şubemizle beraber Genel Merkezimiz aynı çatı altında olmaktan dolayı UÇD'nin kuruluş gerekçesini ve özellikle de Kuzey Batı Kafkasya'nın sorunlarını ve bize düşen görevleri yeterli düzeyde değilse bile bir nebze biliyoruz. UÇD'nin hedef kitlesi içinde olmamakla beraber burada Osetlerle oldukça güzel bir beraberliğimiz vardır. Türkiye'deki Kuzey Kafkasyalıların %80-90'ını oluşturan Adığe boyları, Abazalar ve Ubıhlar UÇD'nin varlık nedenini ve amacını yeterince kavrayıp, örgütsel anlamda güçlerini birleştirmiş olsalardı o zaman çok şey değişir, tüm Kuzey Kafkasyalıların buradaki örgütsel birlikteliği, federatif bir yapıda da olsa pekala sağlanabilir diye düşünüyorum. Kuzey Kafkasya'nın otokton halklarının tümünü kapayan Çerkes kavramı altında ve aynı örgütte Kuzey Batılılar ile Kuzey Doğulular bir araya gelemedikleri için mi UÇD ve Kafkas Derneği "Birleşik Kafkasya" kavramını kullanmıyor?p> Yukarıda açıkladığım gibi UÇD'yi oluşturan Abhazya, Adığey, Karaçay-Çerkes ve Khabardey-Balkar Cumhuriyetlerinin birincil sorunu nüfus yetersizliği ve ekonomik so-runlardır. "Birleşik Kafkasya" kavramı, Kuzey Batı Kafkasya'da fiilen var olan UÇD çatısındaki örgütlenme biçimine, orada yaşayan halkların öne aldıkları sorunlara ve çözüm önerilerine denk düşen bir kavram değildir. Üstelik bu kavram ile kastedilen coğrafya da net değildir. Tarihi ata topraklarımızın tamamını mı, yoksa şu anda mevcut cumhuriyetlerin topraklarının toplamını mı kapsıyor, bugünkü koşullar itibariyle gerçekçi midir? Bunlar tartışmalıdır. Ayrıca, istismar edildiğini de yakınen biliyoruz. Bize göre, diyasporada yaşayanlar çok hızlı bir şekilde yok oluşa doğru gidiyor. Çerkes halklarının sorunlarıyla ilgile-nen ve derneklerimizde faaliyet gösteren insanlarımızın sayısı-nın, genel nüfusumuza kıyasla çok az olduğunu, bizi biz yapan dilimizin, örf ve adetlerimizin yok olmaya yüz tuttuğunu, gün gün yaşıyor ve görüyoruz. Benzeri sorunların Kuzey Batı Kafkasya için de söz konusu olduğunu biliyoruz. Ancak oranın bir şansı var. O da her şeyden önce yeterli nüfus transferidir. Ve bu konuyla uğraşan da UÇD ve kurucu dernekleridir. Kuzey Batı Kafkasya'daki cumhuriyetlerde de nüfus çoğunluğu eski halkların olduğu andan itibaren, kendi kaderlerini kendileri belirlerler. Bugünkü statüde mi kalırlar, tek devlet mi olurlar, federal veya konfederal devlet mi olurlar, bunun kararını vermek orada yaşayan halkların hakkı ve yetkisindedir. Oradaki temel sorunların çözümüne katkıda bulunmadan, oraya geri dönmeden, onlar adına oturduğumuz yerden hüküm vermek gerçekçi de değil yetkimizde de değildir. Bizim oradaki oluşumlara zarar verebilecek söylemlerden kaçınmamız gerektiğine inanıyorum. "Birleşik Kafkasya" söyleminin oraya nasıl yansıdığını, Moskova'da çıkan basında yer alan önerilerde gördük. Medya, "Birleşik Kafkasya" söylemini "Büyük Çerkesya" şekline çevirip, tarihi haklar gözetilmeksizin Kuzey Kafkasya topraklarının üzerinde yaşayan halklara derhal tapulanmasını ısrarla istedi. Keza, Karaçay-Çerkes Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde birçok gazete yazısında, el ilanlarında ve televizyon programlarında bu istismar hep yapıldı ve sonuçta kargaşalar yaşandı. O itibarla "Gölge etmeyin başka ihsan istemez" misali yeteri kadar katkımız yoksa da bari zararımız olmasın diyoruz. Ayrıca, orada fiilen mevcut koşullar itibariyle de gerçekçi olmayı yeğliyor ve onlara empozeci olma hakkını da kendimizde görmüyoruz. Bu nedenlerle de kullanmıyoruz. UÇD'nin kurucuları arasında Adığe boylarını, Abhazları ve Ubıhları saymıştınız. Arkasından Abhazya'da benzeri bir örgütlenmenin (Dünya Abhaz Halk Kongresi) olduğunu ifade ettiniz. Bu kuruluş UÇD'ye bağlı değil mi?p> 1991 yılında Nalçık'da UÇD kurulurken bu örgüt yoktu. Karaçay-Çerkes'deki Abazalar da dahil hep birlikte UÇD'nin kurucusu olundu. 1992 yılında Abhazya'daki gelişmeler karşısında dünyada yaşayan tüm Abhaz-Abazaların temsilcilerinin katılımıyla DAHK kuruldu. Savaş ve sonrasında yararı da oldu. Sonuçta 1996 UÇD kongresinde Federasyon tarzındaki bu örgüt UÇD'ye resmen üye oldu. Şu anda hem UÇD üyesi ve hem de ayrı bir örgüttür. Gelecek yıllarda ne olur bilemem. Ama başlangıçta kurulmayabilirdi de. Türkiye dışındaki diğer ülkelerde mevcut derneklerin üye yapıları ve UÇD ile ilgili yaklaşımları nedir?p> Almanya ve Hollanda'daki derneklerin üye yapısı nispeten bize benzemekle beraber UÇD'ye üye olma konusunda bir sorunları yoktur. Buna mukabil, Suriye, Ürdün, İsrail, Amerika'nın Kaliforniya ve New Jersey eyaletlerindeki dernekler de tek dile doğru gidişte birleşmişlerdir. Bu derneklerdeki Abazalar, Abaza olduklarını biliyor olmalarına rağmen, 45-50 yaş kuşağı ve daha küçükleri Adığe dili konuşuyorlar. Bu itibarla Çerkes ulusal davasına bakış ve UÇD'yi benimseyiş yönünden bir problem yoktur. Diğer bir ifade ile hem Kuzey Batı Kafkasya'da hem de Avrupa, Amerika ve Ortadoğu'da Adığe, Abhaz ve Ubıh halkları açısından gereken birliktelik vardır. UÇD çatısı altında birleşme konusunda saydığımız halkların birliğinin sağlanamadığı yegane yer Türkiye'dir. Ve bunun değişik nedenleri vardır. Ama zamanla bunların aşılacağına inanıyorum. UÇD üyeliği nasıl gerçekleşmektedir. Örneğin ülkemizdeki derneklerden dileyenler gidip üye olabilirler mi? p> Ülkemizdeki deneklerden dileyenlerin gidip UÇD'ye üye olması tüzüğe göre mümkün değildir. Her ülkeden ancak bir dernek veya merkezi yapı üye olabilmektedir. Her ülkedeki Kuzey Batı Kafkasya kökenlilerin kurduğu dernekleri, kendi aralarında birlik sağlamaya zorlamak için bu yola gidilmektedir. Örneğin Ürdün'de kurulu ve merkezi bir çatı altındaki 7 dernek üye olduğu için mevcut merkezi yapıya katılmayan 8.dernek dört yıldır üye olamamaktadır. Amerika ve İsrail'de mevcut ikişer dernek aynı anda kurucu olmalarına rağmen kendilerine tanınan 4 delegelik kontenjanını ikişer ikişer kullanarak kongrelere katılabilmektedirler. Yeni binyıla girdiğimiz bugünlerde gerek Kuzey Kafkasya'da ve gerekse diyasporada örgütlülüğümüzü yeteri düzeyde tamamlayamadığımız hatta amaçlarda bile henüz birleşemediğimizi cevaplarınızdan anlıyoruz. Daha fazla gecikmeden örgütlülüğümüzü tamamlayabilirsek, gündeme gelebilecek konular nelerdir ve muhatapları kimlerdir?p> Türkiye'de ve dünyanın birçok ülkesinde yaşamakta olan tüm Kuzey Kafkasyalıların ve özellikle de Adığe boylarının, Abhaz-Abazaların ve Ubıh kö-kenlilerin asli ve ezeli muhatabı Rusya'dır. (Elbette ki, Abhazların ve Güney Osetlerin Gürcüstan ile olan sorunları ve hakları saklıdır.) Zira, bizi topraklarımızdan süren, soykırıma tabi tutan ve tarihi topraklarımıza bir gün geri dönülecekse, bunun için gereken yasal ve yaşamsal ortamı hazırlayacak olan Rusya'dır. Türkiye ve uluslar arası camia, kendilerinden talebimiz halinde bizim adımıza Rusya ile görüşerek ve iyi ilişkiler içerisinde çifte vatandaşlık ve dönüş gibi konularda yardımcı olabilirler. İkinci vatanımız olan ve AB'ye girme aşamasındaki Türkiye'ye gelince, kuşkusuz vatandaşlıktan ve insan olmaktan kaynaklanan haklarımız ve yükümlülüklerimiz vardır. Bu ülkenin bölünmez bütünlüğüne, resmi dilinin Türkçe olduğuna, var olan zengin kültür mozayiğinin içindeki tüm halk gruplarıyla birlikte ve kardeşçe yaşamayı temel prensip olarak edinerek yaşıyor olduğumuzdan hiç kimsenin asla kuşkusu olmaması gerekir. Buna karşın, kendi özgün kültürümüzü fiilen yaşayarak yaşamak ve çocuklarımıza anadilimizi öğretmek ve örneğin radyo-TV yayını yolu ile kültürel amaçlı iletişim kurabilmemizi sağlamada devletimizin sağlamada devletimizin bize karşı cimri ve farklı davranacağına da ihtimal vermiyorum. O itibarla, herhangi bir talepte bulunmaya ihtiyaç yoktur. Devletimiz onu zaten hepimiz için gerçekleştirecektir. Diğer sorunlarımızla ilgili olarak; Kafkasya'ya dönmek isteyen insanlarımıza yardımcı olmak, Karadeniz sahili boyunca üretime yönelik yatırım yapmak isteyen iş adamlarımıza kredi tahsisi ve ortaklıklar kurmak suretiyle Kuzey Kafkasya ile Türkiye arasında ve her iki tarafın da çıkarına sonuçlar verecek tarzda ekonomik faaliyetlerin geliştirilmesine destek olmak devletimizden beklediğimiz önemli şeylerdir. Bu ülkede yaşayan 6 milyon civarındaki Kuzey Kafkasyalı; Rusya, Kuzey Kafkasya ve Türkiye arasındaki ilişkileri geliştirmede çok önemli bir potansiyeldir ve taraflarca bundan mutlaka en iyi şekilde ve karşılıklı olarak yararlanılmalıdır. Konumuzla ilgili olmamakla beraber Çeçenistan konusunda önümüzdeki günler için bir programınız var mı?p> Ankara'da kurulan ve bakanlıktan izni alınan Çeçen Dayanışma Komitesi'ne yönetim kurulumuzdan bir arkadaşımız katılıyor. Evlerinden edilmiş ve perişan olan siviller için düzenlenecek resmi yardım kampanyasına şubelerimizle beraber katılacağız. 13 Şubat tarihinde 34 şube temsilcimizin de katılacağı, uzman şahısların konuşmacı olduğu bir kapalı salon toplantımız vardır. Bu toplantıda hissiyattan çok dünya kamuoyuna çarpıtılarak sunulan söylemlerin doğrularını anlatmaya çalışacağız. Sizin belirteceğiniz özel bir şey yoksa verdiğiniz bilgiler için teşekkür ediyoruz. Ben de size teşekkür ediyorum. Sözlerimi bitirirken son olarak bir hususa temas etmek istiyorum. Gerek Kuzey Kafkasya'da ve gerekse diyasporada var olan Çerkes sorunlarının çözümünü istiyorsak, gerçekçi ve ayağı yere basan politikalar üretmemiz, uzun vadeli düşünüp sabırlı olmamız, nihayet derneklerimizin birlikteliğini bir an önce tamamlamamız gerekiyor.  +''+Muhittin Ünal

Sürgün’ün 136. Yılı

Değerli Basın Mensupları, Saygıdeğer Konuklar ve Sevgili Hemşehrilerimiz, Kuzeybatı Kafkas halklarının atavatanlarından sürülüşünün 136. Yılı anma törenimize hepiniz hoş geldiniz. Demokratik kurallara, insan haklarına ve ülke bütünlüğüne bağlı, irticanın ve terörün her türüne karşı olan Genel Merkezimiz ve 34 şubemiz adına hepinizi saygıyla selamlıyorum. +''+ Bilindiği üzere uzun yıllar süren Kafkas-Rus Savaşlarının I. etabı, 1859 yılında Şeyh Şamil' in teslim olmak zorunda kalmasıyla biter. Bu aşamada Ruslar, Çeçenistan, Dağıstan ve Osetya ile Khabardey topraklarının önemli bölümünü işgal etmiş durumdaydılar. Asli hedefleri Karadeniz sahiline ulaşmak olduğu için olmalı ki, işgal edilen topraklarda yaşayan yerli halkları zor kullanarak Kafkasya dışına çıkartmak gibi genel bir uygulamaya girmediler. Sayılan dört Cumhuriyetin o günkü topraklarından ayrılanların çoğu kendi iradeleriyle ve muhtelif rahatsızlıklar sonucu ayrılmışlardır. O itibarla onların ayrılma hareketi için göç kavramını kullanmak daha doğrudur. Buna karşın Karadeniz sahillerinde yaşıyor olmaları nedeniyle asıl hedef kitle olan ve Rusların 1859 yılında yapmış oldukları "Savaşmadan teslim olun!" çağrısını reddederek nüfusunun önemli bölümünü kırdırma pahasına 5 yıl daha mücadele veren Kuzeybatı Kafkas halkları, (Tüm Adığe boyları, Abazalar ve Wubıhlar) %80-85'ler düzeyinde tarihi ata topraklarında Çar'ın emriyle ve kendi iradeleri dışında sürülmüş ve zor kullanılarak Osmanlı topraklarına gönderilmişlerdir. O nedenle de Adığe boyları Abazalar ve Wubıhlar' a uygulanan işleme de kelimenin tam anlamı ile SÜRGÜN diyoruz. 1860'ların imkanlarına göre büyük bir askeri güce ve donanıma sahip bulunan Ruslara karşı, kılıçla, mızrakla, okla yıllarca direnen Çerkesler, Avrupa'dan da Osmanlı'dan da bekledikleri yardımı alamadan milyonlarca insanını kaybettikten sonra yaklaşık 1,5-2 milyon civarında bir nüfusla 21 Mayıs 1864 tarihinden itibaren Osmanlı topraklarına gelmişlerdir. 5 milyon kadarı Türkiye'de olmak üzere bu gün 40'tan fazla ülkede tahmini 6 milyon Çerkes darmadağın bir vaziyette yaşamaktadır. Kuzey Kafkasya'da 2000 yılında 15-20 milyon arasında nüfusa sahip bir ÇERKESYA yoksa bunda vebali olan devletler ne yazık ki o gün de sustular. Bu gün de susuyorlar. Kendileri için insan hakları kutsaldır, dokunulmazdır. Ama Çerkeslere gelince bu haklar olmasa da olabiliyor. Kuzey Batı Kafkas halkları olarak büyük dedelerimiz tarihi topraklarından sürüleli 136 yıl geçmiş olup, sürgünün yıl dönümleri Kuzeybatı Kafkasya'daki Cumhuriyetlerimizde son derece önem gösterilen törenlerdir. 21 Mayıs günleri iş yerleri açılmaz, kimse işe gitmez. En koyu kıyafetini giyerek tören yerine koşar ve 136 yıl önce kaybettikleri biz kardeşleri için gerçekten gözyaşı dökerler. Kuzey Kafkasya'daki 4 Cumhuriyetimiz göç veya sürgün yoluyla az sayıda insan kaybettiği için Allah'a şükür bugün kendi topraklarında nüfus çoğunluğuna ve kendi yönetimlerine sahiptirler. Adığey, Abhazya ve Kıyı boyu Şapsığ Bölgesi, Karaçay-Çerkes, sürgün yoluyla %80-85'ler düzeyinde boşaltıldığı için yerli halk olan Adığe boyları, Abazalar ve bu boylara karışmış olarak az sayıda da olsa Wubıhlar %5, 17,18 ve 22 gibi oranlarla kendi tarihi topraklarında azınlık durumundadırlar. İşte bu nedenle Kuzeybatı Kafkasya'nın en hayati sorunu diasporadan nüfus transferi sorunudur. Hiç kuşkusuz başkaca sorunlar da vardır. Ekonomi, iletişim, yasal altyapı, güvenlik, seyahat, iskan ve istihdam sorunları gibi. Ülkemizden Kafkasya'ya sırf seyahat maksadıyla gidip gelen bazı duyarsızlar, orada olması pek mümkün ve seksen yılın tortusu olan bazı olumsuzlukları dillerine dolayıp aleyhte konuşabiliyorlar. O duyarsızların unuttukları önemli bir husus vardır. O beğenmedikleri insanlar; Rus yönetiminde bin bir sıkıntıya göğüs gerek ve bu güne kadar tarihi topraklarımızı her ne pahasına olursa olsun terk etmediler. Bu gün onların sayesinde tarihi ve asli vatan sahibiyiz. Onların sayesinde başımız dik olarak tarihi haklarımızı talep edebiliyoruz. Sırf bu nedenle bile olsa onları hakir görmeye hiç birimizin hakkı yoktur. Gerçekleri olduğu gibi konuşalım. Ben ve benim yaşımdaki hemşehrilerim çocukluk yıllarımızı köyde yaşamamız nedeniyle ve okuldan değil (Osmanlı zamanında Çerkesçe eğitim yapan okullarımız vardı.) kulaktan dolma da olsa anadilimizi biliyoruz. Hiç olmazsa meramımızı anlatabiliyoruz. Oysa, bu gün 20 yaşın altında olan köylü ve kentli çocuklarımızdan %70-80 kadarı hiç dil bilmiyor. Yani resmen asimile oluyoruz. Böyle giderse, bir zaman gelecek ki dil bilenlerimiz sayıca kelaynaklar kadar ya olacak ya da olamayacak. Keza, Kuzeybatı Kafkasya'da yani Adığe Boylarının Abhaz-Abazaların ve Wubıhların tarihi topraklarında da benzeri tehlike ne yazık ki vardır. Her türlü imkana sahip olmakla beraber yeteri düzeyde nüfusumuz olmadığından orada da giderek Rus dili ve kültürü egemen olmaktadır. Buna karşın, nüfus ekseriyetine sahip olduğumuz Çeçenistan, Dağıstan, Inguşetya, Osetya ve kısmen Khabardey-Balkar Cumhuriyetlerimizde yerli halklarımızın dilleri, hakim dil konumundadır. Fiili durum karşısında, diasporada tümüyle asimile olup yok olmak, Anavatanda da giderek zayıflayıp tarih sahnesinden silinmek istemiyorsak, akılcı davranıp, beyaz ırkın kaynağı ve Maykop-Kuban kültürünün yaratıcıları ve hatta Ön Asya kültürünün de temelinde var olan Çerkeslerin, kendi tarihi topraklarında ebediyen devlet olarak, ırk olarak, dil olarak, medeniyet olarak yaşatılabilmesine katkı amacı ile iyi düşünmek, sağlıklı adımla atmak ve ihtiyaç kadar insanımızın Kuzeybatı Kafkasya ya dönüşüne ön ayak olmak zorundayız. Bilindiği üzere DÖNÜŞ HAKKI öz yurtlarından iradeleri dışında zorla uzaklaştırılan halkaların, şartların uygun hale geldiği andan itibaren tekrar tarihi topraklarına dönmelerine izin veren uluslararası bir haktır, bir kuraldır. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliğinin 28 Ağustos 1997 tarih ve 1997/31 sayılı kararı çok açıktır. "Yerlerinden edilmiş kişi ve halkların güvenlik içinde ve onurlu bir şekilde kendi ülkelerine yani daha önce yaşamakta oldukları ülkelerine geri dönüş hakları vardır. Ve bu hakların yerine getirilmesinde Birleşmiş Milletler, Mülteciler Yüksek Komiserliği ve tüm Hükümetler görüşmeler yoluyla çözüme yardımcı olmakla sorumlu kılınmış, tüm devletlerin; dönüş hakkına ve vatandaşlık hakkına saygı duymaları ve desteklemeleri yükümlülüğü verilmiştir." Açılan bu yasal çözüm esas alınarak ortak örgütümüz ULUSLARARASI ÇERKES DERNEĞİ üç yıl önce UNPO' dan bir karar istihsal etmiş ve daha sonra da Birleşmiş Milletler vasıtasıyla RF. Başkanlığına çağrıda bulunulmuştur. Bahse konu çağrı da tarihi topraklarından zorla sürülen Çerkeslere sürgündeki ulus statüsü verilmesi ve çifte vatandaşlık = çifte pasaport hakkının sağlanması yer almakta olup halen DUMA' da beklemektedir. Bu noktada bir hususa da açıklık kazandırmak istiyorum. Bu gün Türkiye'de yaşayan 5 milyonu aşkın Çerkes arasında 4 milyon kadarı Kuzey Batı Kafkasya kökenli olup atavatanlarına geri dönme hakkına doğrudan sahiptirler. Dernek olarak dönüşten bahsederken bu insanların tümünün geri dönmesi gerektiği gibi bir yaklaşım içerisinde değiliz. Mümkün olsa da keşke hepsi dönse. Ama gerçekçi olmak lazım. Ortalama hayat standardını sağlamadan kolay kolay insanlar oraya dönemeyecekler ve haksızda değiller. Bu nedenle öncelikle Kafkasya'da ve burada yapılması gereken zorunlu alt yapı çalışmaları vardır. Bu alt yapının oluşturulmasıyla birlikte ve gönüllülük esasına dayalı olarak Abhazya, Adığey, Karaçay-Çerkes ve Kıyı boyu Şapsığ' da insan sayımızın makul bir seviyeye çıkartılması için her 15-20 kişiden birinin geri dönmesi yeterli olacaktır. Bu vesileyle şunu da vurgulamak istiyorum. Türki Cumhuriyetlerin yolu ve ipek yolu üzerinde yer alan ve ileride dünya serbest ticaret bölgesi olması kuvvetle muhtemel olan Kuzeybatı Kafkasya'ya geri dönüş hareketi hangi açıdan bakarsanız bakınız Türkiye'mizin de çıkarınadır. Kafkasya'ya geri dönüş yapıp orada firmalar kuran tüm insanlarımızın ithalat ve ihracatı doğrudan Türkiye ile oluşu bunun en basit kanıtıdır. Yıllardır yanlış anlaşılıp yanlış yorumlanan DÖNÜŞÇÜLÜK kavramına da bir nebze temas etmek istiyorum. Dernek olarak, bu sözcükle sadece Kafkasya'ya geri dönenleri kastetmiyoruz. Bize göre Kafkasya'ya hiç dönmeden de pekala dönüşçü olunabilir. Sermayesi bulunduğundan Kafkasya'ya yatırım yapan da, alt yapı çalışmaları için yasal hazırlığı yapılmakta olan dönüşle ilgili organizasyona ayda 1 dolar veya 10 Dolar katkıda bulunanlar da, sahil kentlerin birinde yazlık villa yaptırma yerine Kafkasya'nın Cennet köşelerinden birinde bir ev alıp zaman zaman tatilini geçirmek üzere (zira üç -dört saat sonra oradasınız.) çoluk çocuğuyla tatile giden de dönüş için hazırlık yapan insanlara caydırıcı ve olumsuz sözler söyleme yerine teşvikkar sözler söyleyip yardımcı olan ve Çerkes halklarının tarihi topraklarında ebediyen kendi yönetimleriyle, dilleriyle, tarihleriyle ve kültürleriyle yaşamasını gönülden arzu eden ve bunu samimiyetle ifade eden de bizim açımızdan dönüş yanlısıdır ve dönüşçüdür. Tüzüğümüzde inançlara saygılı olduğumuz sarahatle yer aldığı halde bizi yanlış algılıyor olmalarına rağmen, irtica maksatlı olmaksızın gerçek anlamda oraya dini hizmet götürmeye çalışanlar da bizim için aynı kapsamdadırlar. Dönüş için gerekli koşulları yaratma konusunda Adığey Cumhuriyeti önemli adımlar atmış yasal hazırlıklar yapılmış olup Adığey Cumhuriyeti Kültür Bakanı sayın Çemişo Gazi bu konuda gerekli bilgileri verecektir. Sözlerimi bitirirken, UNPO dan istihsal edilen kararın tebliğ edildiği tarihlerde RF. Başkanı Yeltsin, sürgünün 133.Yılı münasebetiyle yayınlamış olduğu mesajda, Rus Çarlığı tarafından Çerkeslere soykırım uygulandığını ve iradeleri dışında ülkelerinden uzaklaştırıldığını kabul ederek, sorunun uluslararası kurallara göre çözümlenmesi gerektiğini ifade etmiş ve Repatriyant yasası vb. arkasından gelmişti. Devlette devamlılık ilkesi uyarınca şimdi söz sırası Putin' dedir. Ancak O' nun ilk uygulamaları arasında yer alan ve Nalçık yolcularını Soçi'ye indirip kontrol ettirme, seçilmiş Başkanların atanmış yöneticilere bağlanması ve Çeçen halkının iradesi ile yetkilendirilen Devlet Başkanını tanımaması gibi olumsuzluklar kaygı veri-cidir. Bu itibarla, RF. Başkanı Putin'den, UNPO kararlarına uymasını, Çeçenistan' daki akan kanı durdurmasını ve Çeçenlerin seçilmiş lideri Aslan MASHADOV' un muhatap alınmasını, Nalçık uçak seferlerinin eskiden olduğu gibi direkt olarak yapılmasını ısrarla talep ediyor aksine uygulamaları da şiddetle kınıyoruz. Saygılarımla+''+Muhittin Ünal

Benim Köyüm

Yıllarca savaşmak zorunda kalmıştır Kuzey Kafkasyalı. Kanıyla sulamıştır toprağını. Amacı hiç bir zaman açgözlülük olmaksızın, sadece binlerce yıldır yaşadığı toprakları zorba istilacılardan korumak için savaşmıştır. Atikliğine, cesaretine ve inancına rağmen, hatta Osmanlı'nın, İngilizler'in yada Lehler'in sözlerine rağmen yenilmiştir ve toprağını terk etmek zorunda kalmıştır, onlarca yıllık vahşi savaşların ardından hayatta kalabilen bir avuç insan. +''+ Sultan Mecid'e gelir Çerkesler, Halife'nin topraklarına gelirler ve dağılırlar Edirne'den Kars'a. Savaş da bırakmaz peşlerini... Kah Rumeli'de savaşırlar Balkan Harbi'nde kah Sarıkamış'da donarak can verirler yakından tanıdıkları düşmana karşı. Ağıtlar yakılır arkalarından. Gene de ayakta kalır Çerkesler, Türkiye'nin dört bir köşesine yayılmış köylerinde, Samsun'da, Kayseri'de, Düzce'de... İlk kurulduklarından beri tartışılagelmiştir Türkiye'deki Çerkes Köyleri, nerededir, kaç tanedir, ne yer, ne içer, neyle geçinir insanları... Birçok araştırmacı ilgilenmiştir konuyla zaten. Birçokları istatistiki araştırmalar yapmışlar, eski çalışmaları, nüfus verilerini derlemişlerdir, birçokları köy köy dolaşmayı denemişlerdir. Ama maalesef hiç kimse kesin sonuçlar verememiştir. Yıllardır hepimizin yarısına dahi razı olduğumuzu söylediğimiz beş milyon rakamı nereden gelir, yada yedi milyon, eski verilerin analitik harmanı gerçeklere ulaşır mı? İnandırıcı cevaplar bulmak zor. Ama cevapları bulmak bizim elimizde... Türkiye'deki Çerkes Köylerini araştırılmasın da ön bir yapı oluşturmak için Nart Dergisi olarak bir çalışma başlattık. Bu çalışmanın daha sağlıklı ve hızlı olması adına sizlerden destek bekliyoruz. Bunun için hazırlamış olduğumuz yandaki formu doldurup bize gönderirseniz köylerimizi tanımak adına atmış olduğumuz bu adım daha sağlam olacaktır. Artık tahminlerin arkasına saklanmaksızın bileceğiz ne kadar ve nerede olduğumuzu. Ve tanıyacağız köylerimizi. Bundan sonra her sayıda bir veya birkaç köyümüzün tanıtımını bulacaksınız bu sayfalarda; doğduğunuz, büyüdüğünüz köyünüzü tanıtma şansı bulacaksınız tüm insanlarımıza. Bütün köylerimizi bulmak umuduyla....+''+Murat Canlı

Abhazya Üzerine Notlar

Bundan 22 yıl kadar önce idi. Bir yaz akşamı İstanbul'da oturan bir arkadaşımla birlikte Kızıltoprak tarafında oturan Saygıdeğer Büyüğümüz, yaşamını Abhaz Ulusal sorununa ve Abhaz kültürüne adamış Beygua Ömer'i ziyaret etmek için buluşmuştuk. Saatlerce süren o doyumsuz sohbetten sonra vedalaşmak üzere izin istediğimizde Ömer Bey kolumu tutarak; "Yismeylipa...Bak sana bir dosya veriyorum, bölük pörçükte olsa Abhazya üzerine hazır notlar var, belki dili bu günün gençliğine yabancı gelse de sen bunu değerlendirirsin. Daha sonra başka yazılar ve notlarda verebilirim. Şimdilik bunları incele bakalım" diyerek mavi kapaklı bir dosyayı elime sıkıştırmıştı. +''+ Çok sevinmiştim, teşekkür ederek ayrıldım. Ankara'ya döndüm, notları inceleyip bir yayın olayında değerlendirmek üzere bir tarafa ayırdım. O günlerde Ankara Kafkas Kültür Derneği Başkanlığı'nı da yürütüyordum. Terör ortamında, sıkı yönetim atmosferinde bu dosyayı hemen değerlendirmem olanaksızdı. Zira o günlerde "Nartların Sesi" adlı küçük ve amatörce çıkan bir yayın organımız yüzünden gençlerimizle ilgili olarak başlatılan kovuşturmaları tedirgin bir şekilde izlemekten öte hiçbir üretimde bulunamıyordum.Aradan bir süre geçti, o çok şiddetli olağanüstü hal rüzgarı 12 eylül ile fırtınaya, boraya dönüştü. Bu fırtına çok geçmeden beni de vurdu. Her sivil örgütün, her topluluğun, her birlikteliğin altında bölücü gizli örgüt arayan akımın estiği bu günlerde Kafkas Kültür Derneği'nin yöneticisi olmak, Potansiyel Suçlu olmakla eşdeğer idi. Kitaplığımın ve kimi değerli notlarımın güvenlik güçlerince alınarak yok edildiği bu dönemde Rahmetli Beygua'nın verdiği dosya her nasılsa bir grup belgelerimle birlikte arkadaşlarca Ankara dışına çıkartılmış, ama bu güzel olaydan geçtiğimiz Haziran ayında haberdar edildim ve bu değerli emanet yeniden bana döndü. 1979 yılından Rahmetli Beygua'nın aramızdan ayrıldığı Şubat 2001 tarihine dek, verdiği notları değerlendirip değerlendirmediğimi bir kaç kez görüşmüş olmamıza karşın bana sormayan, beni utandırarak üzmek istemeyen o büyük insanı saygı ile anıyorum. Bu engin hoşgörülü büyük araştırmacının bana emanet ettiği dosyaya yeniden kavuşmam beni tarifsiz mutlu etti. Bu olay bence yaşadığım en sevimli sürpriz olmuştur. Bu notların kimi bölümlerini bir araya getirerek, günümüz Türkçesiyle yeniden düzenleyerek ve dipnotu açıklamaları ile zenginleştirerek bir yazı dizisi hazırlamak ve bana verilen bir kutsal görevi geç de olsa yerine getirmek istedim. Rahmetli Beygua'nın notlarından yararlanarak düzenlediğim bu yazıda, Abhazya tarihini önemli mekanlarından olan Pitsunda Kentinin arkeolojik ve turistik açıdan Abhazya için ve biz Diaspora Çerkesleri için önemini vurgulamaya çalışacağım. PİTSUNDA: Pitsunda kıyısı insanoğluna coşku veren lirik duygularla besleyen bir güzellikte 13 km. lik bir ok halinde denize uzanır. Pitsunda Burnu dağlardan inen Bzıp Suyunun binlerce yıldan bu yana taşıyıp biriktirdiği topraklardan oluşan bir deniz terasıdır. Burnun üstü dalgalı bir düzlük olup, 0,5 ile 6 m. arası bir yüksekliği vardır. Çok uzak jeolojik geçmişte, bu burun yoktu ve deniz "Kalaklıku" denilen yere kadar uzanıyordu. Daha sonraki çağlarda karanın yükselmesi ile deniz gerilemiş, Pitsunda Burnunun kıyı şeridinde olduğu gibi daha uzak kısımlarında da kumul yatakları oluşmuştur. Birbirine paralel bir biçimde uzanan yay şeklindeki kumul sıraları arasında bataklık haline gelmiş çukur yerler bulunmaktadır. Bu çukurların en derin olanlarında (3,5-5,5m.) Yınkıt, Anışkhtsara, Abaaga ve diğer küçük göller yer almıştır. Yüksek kumul sırası(6 m. kadar) deniz kıyısında uzanmaktadır. Bir diğer kumul sırası ise, Ortaçağdan kalma Pitsund Tapınağı'nın kuzeyinden geçmektedir. Böylece Pitsund Yarımadası Bzıp Irmağının deltası olarak oluşmuştur. Giderek büyümüş olan ve kum-çakıldan oluşan burun birkaç km. denize ilerlemiş ve denizin derin yerlerine uzanmıştır. Bu nedenle Pitsunda kıyılarında deniz yüzeyinden alta inişler sarptır ve zaman zaman bu kıyıların dikliği 25-35 dereceye ulaşmaktadır. Pitsunda düzlüğü Kafkasya'nın Karadeniz kıyılarında insanların yerleşmiş olduğu en eski toprak parçalarından biridir. Bzıp Irmağı'nın aşağı bölgesinde bulunan ilk arkeolojik bulgular Paleolitik döneme aittir. Neolitik ve bakır-tunç dönemlerine ait kalıntılarda vardır. 1935 yılında Pitsund Çam Korusu'nun doğu ucunda bulunan Ldzaa da tunç baltalardan oluşan bir define bulunmuştur. Buluntular tunç devrinin sonlarına(M. Ö. XIV-VIII y.y.) aittir. Uzun yaprakları ile dikkati çeken savaş, iş ve tören baltalarının genellikle ağaç sapları, kimi zamanda tunç sapları vardır. Kolkid uygarlığı olarak adlandırılan bu uygarlığın özelliklerini oluşturan bu eşya arasında; çeşitli biçimde tunç kamacıklar, tunçtan yay şeklinde ve düz iğne ve değişik formlarda bilezik, yüzük vb. takılarda vardır. Çok eski dönemlerde bile Kolkhidya sakinleri deniz suyundan tuz elde etmesini, bakır eritip şekillendirmesini, kilden fırınlanmış kaplar yapmasını ve ustaca dokuma üretmesini biliyorlardı. Dokumalardaki motifleri seramik kaplar için motif olarak kullanıyorlardı. Gün ışığına çıkan kapların üzerindeki desenlerden bunu görmek olasıdır. Benzer tekstil ve seramikçiliğin kalıntıları eski çağ Pitsunda Kalesi yakınlarında bulunmuş olup bunlar M. Ö. I. binin başlangıç yıllarına aittir. Düşmanlarla ve doğa ile savaşımları, sosyal uyuşmazlıkları ve o dönem toplumunu etkileyen diğer olaylar Abhaz Epopesi'ni oluşturan en önemli kaynaklardır. Abhaz Prometheus'u "Abrıtskıl" ile ilgili Destan, birkaç farklı varyasyon halinde günümüze ulaşmıştır. Halkın sevgisi yaşamının amacı olan Abrıtskıl Kötülüğe, Tiranlara, Acımasız devlere karşı halkı koruduğu için, Tanrılara baş eğmediği için tarihi Çlow Köyü yakınlarındaki bir mağaraya kapatılır, demir direğe zincirle bağlanır. (1, 2)Günümüze ulaşan destanlar, eski anıtlar, kent kalıntıları eski Kolhidya sakinlerinin, antik PİTSUNDA kentinde yaşamış insanların ulaştığı uygarlık düzeyini kanıtlamaktadır. PİTİUNT veya PİTİUS kenti, adını çok eski ve çok yaşlı Çam ormanından almıştır. Antik Grekçe de Çam ağacının adı "Pitius" tur. Abhazlar ise bu antik yerleşim birimine eskidende şimdi olduğu gibi Ldzaa ve çam ormanına da "Amzara" demişlerdir. "Amzara" sözcüğü "Çam Ormanı", "Amza" ise Abhazcada çam ağacı demektir. Çam ayrıca aydınlatma malzemesi olduğu için ışık, çıra, meşale anlamlarına da gelir. Eski Dioskurias (Sohum=Akua), Triglipha (Gagra), Guenosa (Oçamçira), Phasicra (Poti) kentleri ile Pitiuna da antik Grek Ticaret kolonilerinin kurulması sırasında doğmuş bir yerleşim merkezidir. Antik çağlarda Pitiunt ticari açıdan işlevi önemli olan bir liman idi. Pitiunt 'dan porsuk ağacı, şimşir ağacı, gemi yapımı için kereste, reçine, dokumalar, mum ve bal ihraç edilirdi. M.Ö. II. yüzyılın sonlarında kölecilik ilişkilerinin çözülmesi ile, Pitiunt da dahil Kolkhid Krallığının ekonomik ve sosyal yapısında çöküntü başlamıştır. Bu zayıflamadan yararlanan Romalılar M. Ö. 65 yılında Kolkhidyayı kendilerine bağladılar. Pitiunt da dahil Karadeniz kıyısındaki büyük yerleşim birimlerine sürekli askeri garnizonlar kurmuşlar, filolar oluşturmuşlardır. Romalı istilacılara yerli halk hemen teslim olmamış, karşılık vermişir. Bu mücadelede yerli boyların ittifakı, yani bu gün ki Abhaz Ulusunun ataları olan "Apsıllar", Sanıg (Zanik)ler, Misimian'lar ve diğer boyların birleşmesi M.S. I. yüzyılda Abhaz konsildasyonu (pekiştirme) ve güçlenmesine neden olmuştur. Artemidor'un (M.Ö. I-II yy. ) "Büyük Pitiunt" ve Plıne'nin (M.S. I yy.) "En zengin kent" olarak adlandırdıkları Pitiunt M.S. I. yy'da Kafkas Boylarından olan Heniokh'larca tahrip ve yağma edildi. III. yy'ın başlarında Romalılar tarafından yeniden onarılarak çevresine çok büyük bir sur çekildi. Roma kolonizasyonu ile Grek kolonizasyonu arasındaki önemli farklılığı vurgulamak gerekmektedir; Antik Çağ Grekleri, koloni ve ticaret merkezlerini, özellikle ticari değişimi kolaylaştırmak amacıyla yerli kentlerin yakınlarına kurarlardı. Başarılı bir ticari ilişki ortamının barış içinde yaşamak olduğunu bilirlerdi. Romalılar ise; demir pençelerini Kafkas kıyılarına geçirerek sağlam, korunaklı bir biçimde yerleşmeye çalıştılar. Doğudaki çıkarlarını iyi korumak, politikalarını başarıyla yürütmek için Kolkhidya'nın kıyı kentlerini ve özellikle Pitiunt'u askeri deniz üssü haline getirdiler. Roma kolonizasyonun etkisi iki yönde gelişmiştir. Romalılar bir taraftan yerli halka amansız bir baskı uygularken, öte taraftan Roma ile daha sıkı ticari ve politik ilişkiye zorlayarak Kafkas Boylarını daha çabuk ve güçlü gelişimine olanak yaratmışlardır. Ünlü Abhaz arkeologu ve tarihçisi M. M. Trapş şöyle demektedir: "Bir bütün olarak ele alındığında, çok derin ve yerel kökenleri olan, eski Abhaz boylarının kendilerine özgü gelişmiş kültürleri, başlı başına parıltılı bir olaydır. Çok taraflı, kimi zamanda uzaklara giden ticari ve kültürel ilişkilerin varlığı, bu kültürün büyük tarihsel öneminin kanıtıdır... Sarmat dünyası ile yerlilerin ilişkilerini de izleyebiliriz. Bu uygarlık Roma İmparatorluğu'nun çevresinde, güçlü Greko-Romen etkisi altında, ancak bize göre, o çağın kültürel yaratıcılık sürecinde bizzat Abhaz boylarının katılımıyla oluşan kültür türlerinden biridir."Pitiunt III. yy'ın ortalarında iki kez İskitlerin saldırısına uğramıştır. İlk saldırıda Romalılar İskitlileri püskürttüler. İkinci saldırıda ise kent İskitlerin eline geçti. Antik Grek tarihçisi Zosimos bu konuda şöyle demektedir: "Onlar geçtikleri yerlerde her şeyi yakıp yıktılar. Kıyı Pitiunt halkı daha iyi berkitilmiş yerlere, ülkenin içlerine doğru uzaklaştılar. Ve Barbarlar ilk iş olarak çok büyük ve yüksek bir surla çevrili ve kullanışlı bir limanı olan Pitiunt kentine saldırdılar. "İskitler kenti yağmaladılar, ancak, Pitiunt kalelerine yakın olan Roma garnizonlarının saldırısından kuşkulanarak kenti boşalttılar. Pitiunt için artık çöküş süreci başlamıştır.M.S. III. yüzyılın sonlarında ve IV. yüzyılın başlarında Kolkhidya'nın kıyı kentlerinde ve bu arada Pitiunt'da da büyük bir kalkınma gözlenebilmiştir; büyük savunma surları yeniden inşa edilmiş, mozaik döşemeli, mermer sütunları ile zengin bir biçimde bezenmiş, zengin binalar yapılmış, içme suyu taşıma kanalları ile hamamlar yeniden inşa edilmiştir. Kent yaşamının gelişimi ve kalkınması ile birlikte el sanatları da gelişmiştir. M. S. ki ilk yüzyıllarda, kent ekonomisi ve yaşamının boy atması Romalıların etkinliklerine bağlı iken, IV ve V. yüzyıllarda Pitiunt'da ki ekonomik yaşamın canlılığı önemli ölçüde bağımsız bir karakter göstermektedir. Pitiuntlular gemilerini düşman saldırılarına karşı korumak için Yınkıt gölü üzerinde iç liman inşa ederek bu limanı kanalla denize bağlamışlardır. Kent çevresi 3 km. uzunluğunda bir surla, koruma duvarı ile (Abhazca Abaaga) çevrili idi. Abhazca kente verilen "Abaaga" ismi buradan kaynaklanmaktadır. Romalıların yerini Bizans, Pitiunt'u Kafkasya kıyılarında Hıristiyanlığın yayılması için başlıca hareket noktası, büyük bir din merkezi haline getirmişler ve burada bir Bizans valiliği oluşturmuşlardır. Pitiunt Piskoposu Yoannis Zlataust "ırak pitiunt"a sürgüne gönderilmiştir. Pitiunt Patrikleri onikinci yüz yıl süresince bölgenin kaderini etkilemişlerdir. Bir zamanlar buraların ruhani egemenliği sadece Abhazya da kalmayıp, Batı Gürcistan'ı da etkisi altına almıştır. Geniş taşınmazlar, topraklar elde etmişlerdir. Patriklerin koyduğu ve uyguladıkları cezalardan korunmak isteyen Abhazlar Hıristiyanlığı kabul etmişler, ancak kendi ataerkil dinleri de uzun süre yaşamıştır. XVI yüzyılda Abhazya Osmanlı istilasına uğramıştır. Türkler, İslamiyet'i kabul etmeleri için Abhazları 300 yıl zorlamışlardır. Birçok Abhaz, İslamın sünni mezhebini kabul etmek zorunda kalmıştır. Gregoryen Başpapazlık makamı bu dönemde Pitsunda'dan Gelata'ya taşınmıştır. 1830 yılında Pitsunda, Çar ordularının işgali altına girmiştir. Kale surları kuzey-doğu, güney-batı kesimlerinde ateş etmeye uygun geniş burçlarla pekiştirilmiştir. Kiliseler yeniden ibadete açılmış, askeri görevliler için yapılan dinsel törenler alay papazları tarafından yönetilmiştir. Çarlık Hükümeti 1885 yılında Pitsunda Kilisesini büyük emlakıyla birlikte (1043 desyatin arazi, 420 desyatin çam ormanı) yeni Athanasius Kilisesi'ne bağışlamıştır ve yeni Athanasius Rahipleri kilisenin yanına papaz odaları, aşhaneler ve misafirhaneler yaptırmışlardır. Bu inşaatlar 1912 yılına dek sürmüş, akrapol arazisi de meyve bahçesine dönüştürülmüştür. Bütün bu faaliyetler, değerli arkeolojik kanıtların bir bölümünün yok olmasına yok açmıştır. Oset Ulusal Ozanı Kosta Hetagati 1899 yılında bir yazısında bu rahipler için şunları söylemiştir: "Karadeniz kıyıları hakkındaki izlenimlerimi bozan bir şey varsa o da bu rahiplerdir. Bu "AFON" içeriği bakımından öyle bir riyakarlık, hırsızlık, aldatmaca yuvasıdır ki, öyle bir insan saflığını çirkince sömürme yatağıdır ki, o eşsiz güzelliğine bakmadan, ben burayı bütün rahipleri ile birlikte coşku içinde ateşe verirdim." Ekim ihtilali ile bütün bu rahipler ve patronlar Antik Pitsunda'dan temizlenmiştir. Antik Kentlerin, kalelerin, evlerin enkazı günümüze ulaşan eski çağ uygarlıklarının anıtları, yüzyılların birikmiş tozu ve toprak katmanları ile örtülüdür. Arkeologların güven veren elleri ile onarımcıların restorasyon fırçaları ile geçmişin kalıntıları yeniden canlanır. (Reanimasyon) ve bize bir zamanlar yaşamış olan insanların gerçek ve moral yaşamlarını anlatmaya başlarlar. Pitsunda Kentinin şimdiki merkezine ikiyüz metre kadar bir uzaklıkta "Büyük Pitiunt'un" Akrapolü bulunmaktadır. 1952 yılında Sovyet Bilim Akademisi Arkeoloji Kurulu tarafından 5 hektarlık bir alanda kazılar yapılmış, ve çok önceleri çökmüş taş duvarların, kent kapılarının, kiliselerinin, kanalizasyonların toplama boru hatlarının kalıntıları bulunmuştur. Ayrıca Roma ve Bizans dönemine ait çok sayıda metal paralar, çok eski zamanlara ait kilise mozaikleri gün ışığına çıkarılmıştır. Toprak tabakalarında M.S. II-V yüzyıllarda yapılmış olan kırmızı renkli ve cilalı seramiklerle cam eşya kalıntıları bulunmuştur. Ayrıca kömür, kül ve maden cüruflarıyla karışık bir şekilde, cam damlacıklarının varlığı, çok eskiden burada cam imal edilen üfleme atölyelerinin bulunduğu savını güçlendirmektedir. Pitsunda da üçü kentin içerisinde olmak üzere kilise kalıntılarına sık sık rastlanmıştır. Bu kiliselerden en eski olanı IV-V yüzyıllara aittir. Çam ormanları ile kaplı bölgenin denizle birleştiği bölümde bir kilisenin kalıntıları da ortaya çıkarılmıştır. Bu kilisenin planı incelendiğinde; birbirine benzer biçimde, yarı yuvarlak(ek yapı) abideler ve altı kapı ile dikdörtgen bir yapı olduğu görülür. Bu kilisenin X. yüzyılda kullanıldığı anlaşılmaktadır. 1970 yılında Akhaşni yöresinde yapılan kazılarda arkeologlarca bilinmeyen bir Bazilika'nın temeli gün ışığına çıkarılmıştır. Kent surlarının yakınında bulunan kilisenin ise mozaikleri oldukça sağlam kalmıştır. Bu kilisede yine dikdörtgen bir plan söz konusu olup, beşgen Absid'li mihrap çıkıntısı vardır. Uzunluğuna iki sıra sütunla ayrılmış olan kilisede bu sütunlar, üç uzatılmış bölümü (nefleri) oluşturuyordu. Bu tip kiliselere "Üç Nefli Bazilika" denmekte olup, bu mimari M.S. IV-V yüzyıllarına aittir. Kilisenin sağlam kalan temeli, on adet mermer sütunları ve diğer detayları, bu tapınağın nedenli görkemli bir yapı olduğunu hala vurgulamaktadır. Kilisenin bezemeleri de çok ilgi çekicidir. Mozaik döşemesi, Kafkasya'nın eski mozaik üslubuna uygundur. Döşeme üzerinde 60m2'lik alanda 12 renkli küp biçiminde taşlarla, inek, eşek, dana, güvercin, tavus, balık, meşe yaprağı ve nar yaprağı resimle işlenmiştir. Kilisenin mihrabındaki mozaikler, çok ilgi çekici idi; burada "Yaşam Kaynağı Su Şadırvanı" ve vaftiz yeri dikkati çekmektedir. "Yaşam Kaynağı Su Şadırvanı" nın üzerine bir erkek geyik, yavru geyiklerle ana geyik eğilmiş biçimde "Yaşam Kaynağı" sembolize edilmektedir. Vaftiz yeri ise , su ile dolu, üzerinde iri bir çam kozalağı bulunan bir ağaç gövdesinin yükseldiği bir kabı sembolize etmektedir. Şadırvandan fışkıran sular altında yıkanan dört kuşun çevrelediği insanın mozaikle temsil edilmesi çok güzel bir biçimde işlenmiştir. Akademisyen L. Matsulevitch'in bu konuda söyledikleri: "mozaikli kilise, kazılar sonucu incelemeye açılan, Kafkas kıyılarında, çok eski kilise yapılarının şimdilik tek örneğidir. Mozaiklerin yerli destanlardan ve halk karakterlerinden koparılması için bir sebep yoktur. Bunlar yerel ekol mozaikçilerinin Pitsunda mozaiklerinin yapılmasına katıldıklarına ilişkin delillerden biri olarak yararlı olabilecektir." şeklindedir. Antik Pitsunda'nın değişik yerlerinde bilim adamlarınca gün ışığına çıkarılan, diğer mozaik örnekleri üzerinde de durmak gerekir. Kale saraylarını bezeyen mozaik işleri arasında özelikle göze çarpanlar şunlardı: Fillerle aslan avı, su ejderi Figürü, su perisi ve diğerleri... Karadenizin doğu kıyılarının başka hiçbir antik kentinde mozaik sanatı büyük Pitiunt da olduğu kadar görkemli değildir. Antik Pitiunt'un yüksek kültürüne diğer anıtlarda tanıklık etmektedir. IV. yüzyıla ait antik hamamın üç odası, büyük su sarnıcı, iyi korunmuş, kollara ayrılan kanalizasyon şebekesi ve birde su ishale hattı başlıca anıtlardır. İnşaat malzemesi olarak Pitiunt'un yapımında deniz konglomerası, kum taşı, mermer, kiremit ve nehir taşları ve kireç harcı kullanılmıştır. Orta çağ Abhazya'sının en büyük mimari kalıntısı Pitsunda Kilisesi'dir. Uzaktan bakılınca, hiç solmadan sürekli bir yeşilliğin üzerine, serviler üzerine yükselen beyaz silindir (tambur) üzerindeki küçük kubbesi görülür. Yapının en yüksek bölümleri kubbeye dört yandan yaklaşır ve böylece "Grek Haçı" olarak isimlendirilen şekil ortaya çıkar. Kilise tipinin adı da bu şekilden kaynaklanmaktadır; "Haç Kubbeli". Kilisenin yüksek bölümü, cephede (doğu-batı ekseninde) uzunlama olarak giden ve batıda üç yarı yuvarlak Apsid'i bulunan, bir dikdörtgen oluşturan daha az yüksek bölüme bitişmekte olup orta apsidi daha geniş ve daha yüksektir ve silindirde (tambur) olduğu gibi üç yüksek penceresi vardır. Yüksekte bulunan dar pencerelerde aydınlatılan iç, yani dikdörtgen biçimdeki bölüm, uzunlamasına, üç uzun bölüme (neflere) ayrılmış olup, bunlardan orta nef en yüksek ve en geniş olanıdır. Kilisenin kubbe ile birlikte dış yüksekliği 29 metre, ve duvar kalınlığı 1,5 metredir. Kilisenin temelleri masif taş bloklardan yapılmıştır. Duvarları kireç harcı ile taştan Abhazya'ya özgü bir tuğladan örülmüştür. Kubbesi daha önceden bakır levhalar ile kaplı iken, bunlar geçen yüzyılda demir saç levhalarla çevrilmiştir. Kilise kireç harcı üzerine kaba örülmüş bir taş duvar ile çevrilmiş olup taşlar 150-200 metre uzaklıktaki antik kent ve kale enkazından elde edilmiştir. Pitsunda kilisesinin inşaatı X. yy'ın sonları ile XI. yy' ın başlarına rastlar. Bu dönem, Sayın Beygua' nın değimiyle, "Mimarlık sanatının çiçeklendiği dönemdir". Böyle bir anıtın üslubunun yabancı mimari olduğundan da söz edilemez. Çünkü başka ülkelere, başka topraklara götürülen bir sanat, yabancı yöntemlerin ve sanatın tıpkısı olmaktan çıkar, özgün bir üslup alır. Pistunda kilisesini yapı tarzı bize göre, Abhaz halkının bitmez tükenmez yaratıcılık kaynağından yeterince beslenmiştir. Pitsunda burnunu 1933 yılında gezen ünlü Fransız gezgin Frederic Dübois de Monpereux, "Kafkaslar Çevresinde Yolculuk" adlı altı ciltten oluşan yapıtında bakınız neler söylüyor: "İşte ben, şimdiye dek bildiğim harabelerin en görkemlisi, ve en güzel olanının önündeyim. Harabelerden bana hayranlıkla söz eden olmuştu. Ancak bende bıraktığı izlenim her türlü beklentimin çok üstünde olmuştur. Bu görkemli ve cesurca uygulanan stil, Abhazya'nın bu muhteşem doğasının ortasında insanı şaşkınlığa sürüklüyor."Dübois de Monpereux'nun kilisenin dış görünüşüyle ilgili sözleri çok ilginçtir. Bu Fransız gezgin, kilisenin çatısını, üzerinde meyve ağaçları dahil bir çok ağacın yerleştiği bir "gök bahçesine" benzetmiş ve bu "romantik" manzaranın kiliseyi çevreleyen peyzaja yeterince uyum içerisinde olduğunu yazmıştır. Kafkasya'da incelemeler yapan Alman ozanı ve çevirmeni Friedrich Bodenstadt, Abhazlar için çok eski çağlardan beri kutsal olan bir yer olarak, kilise hakkında ilgi çekici bilgiler vermektedir:"Burada salt dinsel törenler yapılmazdı. Aynı zamanda savaş yürüyüşlerinden önce görkemli and içme törenleri de yapılırdı." Bodenstadt bu yapıtına, savaşa gitmeden önce and içen bir grub Abhaz soylusunun resmini de koymuştur. (Kilise Bahçesindeki Kutsal Meşe ağacının altında)Kilise zaman zaman beceriksiz onarımcılardan da zarar görmüştür. Odessa Antiquite derneğinin girişimleri ile XIX. yy'ın ortalarında onarımına başlanmış, duvarların badanası yapılmış, bu arada çok değerli kitabelerde yok edilmiştir. Kiliseye en büyük zarar, 1869 yılındaki onarımla verilmiştir. Onarım sırasında kubbe yeni resimlerle süslenmiştir. Kilisenin kuzey-güney ve batı kapıları çıkartılmış, taş döşemenin üzeri tahta ile kaplanmış, böylece kilisenin görünümü değiştirilmiştir. Ancak yapının ana hatları ve karakteri olduğu gibi kalmıştır. 1877-78 Osmanlı-Rus savaşında kilise Türk askerleri tarafından tahrip edilmiştir. 1958 yılında yeniden onarılmış 1960 yılında bir müze-sergi salonuna dönüştürülmüş ayrıca ilginç akustik özelliği dikkate alınarak bir bölümü konser salonu haline getirilerek bir de org monte edilmiştir.Son yüzyılda Pitsunda'nın tarih ve arkeoloji özelliklerine bir de Kaplıca tedavisi (Kurort) olanakları eklenerek çok modern dinlence tesisleri açılmıştır. Bu lirik atmosferde tarih, arkeoloji, kumsal, orman, deniz ve Abhaz mutfağının o güzel doğal yiyecekleri ile tanrıların kıskanıp insanlara içirtmek istemedikleri Abhaz şaraplarını bulmak olasıdır. Burada aranılan mutluluğa erişilebilmekte, insanlar tedavi edilirken dinlenmekte ve eğlenebilmektedir. Özetlenirse, Ephesus ya da Aphrodisias antik kentleri Türkiye turizmi için ne anlam taşıyorsa Cennet Pitsunda da Abhazya için aynı anlamı taşımaktadır. Bu satırları bitirirken Diaspora' da yaşayan bütün Kuzey Kafkasyalılara sesleniyoruz; Geliniz, yaz dinlencenizi, tatillerinizi, Tanrının kendisi için ayırdığı bu cennet Ata yurdunda geçiriniz. Abhaz kardeşlerinizle Vatanı, özgürlüğü, güzelliği, mutluluğu paylaşınız. Pitsunda'ya, Gagra'ya, Ritsha'ya, Sohum'a, Çlow'a gitmek için olanaklarınızı zorlayınız. Böylece yoğun bir istek oluşturulduğunda Abhazya'ya uygulanan o haksız ve insanlık dışı ambargo'nun delinmesi için bir eylem, bir güç birliği de yaratılmış olacaktır. Ağustos 2001+''+Özdemir Özbay