Kafkasya Yazıları

Tarih Edebiyat Kültür ve Sanat Dosyası +''+ Çiviyazıları Yayınları tarafından yayınlanan ve Kafkasya tarihi, edebiyatı, politikası, sanatı ve kültürü üzerine telif ve çeviri yazılar içeren derginin Danışma Kurulu'nda Ömer Büyüka, M. Recai Özgün, Yaşar Bağ, Ali Çurey, Sefer Berzeg, Tarık Cemal Kutlu, Özalp Göneralp, Ali İhsan Aksamaz, Hayri Ersoy, Semih Dağıstanlı, Muazzez Yavuz, Murat Papşu yer alıyor. Kafkasya Yazıları bu sayısını Çeçenya'ya ayırmış. Yerli ve yabancı yazarlardan gelen katkılarla bu konuda Türkiye'de yapılmış en kapsamlı dosyalardan biri oluşturulmaya çalışılmış. Kafkasya Yazıları çalışanları, bilgiyi değerlendirmek ve olaylara ilişkin kendi görüşlerini aktarmak yerine, katılmasalar da yazılara aynen yer vermişler. Bu sayıda, California Üniversitesi-Berkeley öğretim üyelerinden Kafkasolog Johanna Nichols'dan iki araştırmaya yer verilmiş. Perit Kumuk'un çevirisiyle sunulan "Azınlıklar Yol Ayrımında" başlıklı araştırmada yazar, Kuzey Kafkasya Halklarının Sorunlarını ve geleceğe yönelik olasılıkları ayrıntılı biçimde tartışmaya açıyor. Nichols'un ikinci araştırması olan "Vaynahlar"da ise, Çeçen ve İnguş kültürlerinin ayırdedici yanları, tarihleri ve dilleri tanıtılıyor. Kafkasya Yazıları Fransa temsilcisi Seyid Tuğul'un da iki araştırması var bu sayıda. Tuğul'un Nazilerle işbirliği yaptıkları gerekçesiyle ülkelerinden sürülen halkların trajedisini araştıran "Sürün Bunları" adlı dosyasının bir bölümünü oluşturan "Vaynahların Sürgünü" başlıklı yazı, sürgün dönemini belgelere dayanarak gözler önüne seriyor. "Çeçenya, Dağıstan ve Vahhabilik" yazısında ise taze haberler ve yorumlara yer verilmiş. Kafkasya'da Temel Anlaşmazlıklar, Olga Vasilyeva ve Timur Muzayev tarafından 1992 yılında yazılan bir yazı. O dönemdeki sorunları ve çeşitli olasılıkları araştıran bu makale de sorunların bugünkü durumuyla kıyaslamak bakımından ilgi çekici olabilir. Çeçenya'da Savaş adlı yazıda ise, Colombia Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olan araştırmacı Michael Reynolds da Çeçenya'daki Savaşı değerlendiriyor. Arşiv bölümünde Tarık Cemal Kutlu'nun Çeçence'den yaptığı bir çeviri var. Saidan Mohmadan İbrahim tarafından yazılan bu yazıda Çeçenlerin geleneksel yönetim anlayışı ele alınmış. Çeçenistan'da yaşananlara farklı bir yaklaşım getiren Yalçın Karadaş'ın yazısı ise "Çeçenlerin Yüzüne Bakamıyorum". ADRES: Sakız Sk. No: 6/9 Bahariye Kadıköy İstanbul TEL: (0 216) 347 05 62-330 83 16+''+Kaffed

Çerkes Masalları

Çerkes Masalları, Türkçesi: M. Yasin Çelikkıran, Redaksiyon: Fahri Huvaj, KAF-DER Yayınları, Ankara 2001. +''+ Çerkes Masalları kitabı esas olarak Adığey Cumhuriyeti'ndeki Sosyal Bilimler Araştırma Enstitüsü tarafından derlenen, değerli araştırmacı ve bilim adamı Xhut Şamseddin öncülüğünde düzenlenip 1990 yılında Maykop'ta yayımlanan Adığe Pşısexer/Adığe Masalları adlı kitaptan yapılmış bir seçkidir. Kitap 150 masal ve halk söylencesinden rahmetli T'eşü Yasin Çelikkıran tarafından seçilip Türkçe'ye çevrilmiş 37 masal ve söylenceyi içermektedir. Yasin Çelikkıran, 1927 yılında Gaziantep'te doğdu. Şapsığ boyundan olan T'eşü M. Yasin Çelikkıran, orta ve lise öğrenimini Galatasaray Lisesi'nde tamamladı. İ. Ü. Hukuk Fakültesi'ne girdi fakat ailevi problemlerden dolayı ayrıldı. Yüksek Öğrenimini İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi'nde tamamladı. İİTİA Galatasaray İktisat ve İşletmecilik Yüksek Okulu'nu bitirdi. Türkçe ve Adığece dışında Fransızca ve İngilizce bilen Yasin Çelikkıran, 39 yıl süreyle devlet hizmetinde çeşitli görevlerde bulundu. Emekli olduktan sonra 1991 yılında "Türkçe-Adığece, Adığece-Türkçe Sözlükler" Maykop'ta, 1994 yılında da "Çerkes Atasözleri ve Deyimleri" kitabını İstanbul'da, yayımladı. 1996 yılında aramızdan ayrılan T'eşü Mehmet Yasin Çelikkıran, İstanbul'da şimdiki Bağlarbaşı derneğinde 11 yıl genel sekreterlik yaptı ve uzun yıllar çeşitli dernek çalışmalarında bulundu. Daha sonra Ankara Kuzey Kafkas Kültür Derneği'nde bu çalışmalarına devam eden Çelikkıran, Türkiye Çerkesleri içinde birçok ilke imza atmış değerli bir aydın ve yurtseverdi.+''+M. Yasin Çelikkıran

Kafkas Kartalı-İmam Şamil Destanı

Babıali Kültür Yayıncılığı, İstanbul, Temmuz 2000 +''+ Kitapta, hayatı roman ve filmlere konu olan İmam Şamil'in, Kafkasya'da başlattığı hürriyet mücadelesi anlatılmaktadır. Yazar Murat Yeşil, yaptığı üç ayrı araştırma seyahatinde, İmam Şamil'in doğup büyüdüğü evi, savaştığı meydanları gezmiş. Kafkasya'nın bağımsızlık mücadelesi ve İmam Şamil konularında uzman kişilerle görüşmüş, anlatılan hatıraları ve hikayeleri değerlendirmiş. Murat Yeşil, 1951'de Eskişehir-Akhisar'da doğdu. İngilizce öğretmenliği yaptı. Daha sonra İ. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Basın Yayın Yüksek Okulu'nda Gazetecilik ve Halkla İlişkiler'de yüksek lisans ve doktora yaptı. 1991'de Londra City University'de ingiliz gazeteciliği üzerine eğitim aldı. 1993 yılından beri gazetecilik ve yazarlık hayatına New York'ta devam etmektedir. Çeşitli konularda çok sayıda araştırması, dizi yazıları ve makaleleri yayınlanmış bulunmaktadır. İhlas Holding Yönetim Kurulu Başkanı Enver Ören'in desteğiyle uzun yıllar araştırmalar yapan yazar, İmam Şamil'in hayatını daha önce de Türkiye gazetesinde iki ayrı dizi yazısıyla ele almıştı.+''+Murat Yeşil

Kafkas Halkları’nın Özgürlük Savaşı

"Bizimle doğrudan doğruya savaş alanında karşılaşın.", dedi General. "İşte o zaman, sayınız ne kadar fazla olursa olsun sizi yeniriz. Fakat şimdi bir arı sürüsü gibi çevremizde uçuşarak bizi taciz ediyorsunuz ve biz de, karşılık vermek üzere etrafa baktığımızda kimseyi göremiyoruz." diye ekledi, gülerek. Ve ardından bir avuç barutu havaya saçarak, "işte otlardaki bu taneler kadar bulunmaz oluyorsunuz." dedi. +''+ 19.Yüzyıl'ın Kafkas-Rus Savaşları'nda tarih sahnesine ismini yazdırmış ünlü Rus komutanlardan General Velyaminof, o dönemdeki tükenmek bilmez sıcak çatışmalardaki çaresizliği işte bu şekilde dile getiriyor Ruslar adına. Kimliği üzerine bir takım kuşkular da olsa, "Kafkas Halkları'nın Özgürlük Savaşı" adlı biyografik yapıtın sunumunda kitabın ve aynı zamanda Velyaminof'a ait bu ve bunu gibi bir çok anektodun yazarı John Longworth'un, İngiltere'de serbest gazetecilik ile uğraşmış aristokrat kökenli ve varlıklı bir İngiliz vatandaşı olduğu ifade ediliyor. Gene kitabın Türkçe çevirisini de yapmış olan Sedat Özden'in kaleminden çıkma sunumdan öğrendiğimiz kadarıyla Longworth, 1837-1838 yıllarında Kuzey Kafkasya topraklarında bulunmuş. Kitabın bazı kısımlarında ısrarla vurgulandığı üzere, o dönemde Rusya'nın kendi topraklarına sürekli olarak dahil etmek üzere uğraşı verdiği halklara desteğini her fırsatta göstermekten diplomatik bir kurnazlıkla çekinmeyen Osmanlı ve İngiltere hükümetleri ile yazarın resmi anlamda herhangi bir ilişkisi yok. Ancak Longworth'un, sıcak savaşın tam beşiğinde olan özgürlükçü Kuzey Kafkasyalılar'ın dindaşları Osmanlı ve Avrupa'da büyük prestij sahibi İngiltere Devleti'nden ısrarla ve kusursuz donanımlı Rus ordusuna karşı şiddetlenen bir çaresizlikle askeri ve politik yardım beklediği sırada bu savaş topraklarına ayağını basması, Çerkes insanına hiçbir hükümeti temsilen değil, yalnızca seyahat ve bireysel yardımda bulunma amaçlı gelmiş olduğunu anlatmakta bir hayli güçlük çekmesine neden oluyor. Yine de Longworth'un bu iddiasına bir okuyucu olarak tam anlamıyla inanmanız zor olabilir. Kitapta sürgün öncesi Kuzey Kafkasya kültürü ve Çerkes genel karakterine dair çok ilgi çekici ayrıntılara rastlamak mümkün. Örneğin Savaş döneminde General Velyaminof tarafından yazılmış, tehdit ve hakaret boyutuna varan söylemler içeren bir mektubun Çerkes elçilerince, savaş bölgesinde kabile thamadelerine getiriliş olayı söz konusu. Velyaminof'un tehdit dolu bu "son uyarı" mektubuna Çerkesler'in ne denli alaycı ve küçümseyici bir ifadeyle yaklaşmış oldukları, Çerkes yapısındaki belirgin özelliklerin okuyucuya neredeyse "koklatıldığı" satırlarla dile getirilmiş. Bakın, Longworth bizlere bu karakteri nasıl aktarmış: "... bu bildiri ... abartılı küfürler ve tehditler ile sadece Çerkesler'in kalplerine korku ve dehşet saçma amacını taşımaktadır. Eğer General de bizim gibi, mektubunun Meclis'e (Xase) okunması sırasında sık sık yükselen aşağılayıcı kahkahaları duysaydı sanırım ki o da, bu yazdıklarından dolayı büyük bir utanca kapılırdı." (s.94). Yine yazardan, tarihçi Pallas'ın Çerkes Pşıları'nın davranışlarının, Avrupa'daki şövalye tavırlarına çok benzemekte olduğundan Kabardeyler'in Töton şövalyelerinin kurduğu bir koloniden geldikleri gibi ilginç bir savı ileri sürdüğünü öğreniyoruz. Yazar kitabın çoğu kısmında İslam öncesi ve sonrası Çerkes kültürünün ve Çerkes kabilelerindeki adalet sisteminin çok doyurucu değerlendirmelerini yapıyor. Yönetimdeki resmiyet yoksunluğuna karşın kabileler arası hukuk düzeninin kusursuz işleyişine Longworth'un gözlemleriyle tanık olacaksınız. Henüz on altı yaşında "tley" olmayı seçmiş bir gencin cansız bedeninin köyüne getirilişindeki seremoniler, Kuzey Kafkasya'nın dağlık ve ormanlık alanlarına daha hakim olabilmek amacıyla Ruslarca kurulmuş, ancak bir hapishane halini almaktan fazlası olamamış soğuk duvarlı kaleler, yemek sonunda tüketilen hayvanın kürek kemiğine thamadelerce bakılarak yapılan kehanetler, Kafkasya'da düzenli ordu kurulamamış olmasının ardında yatanlar ve hatta Wuig'in çoğumuzca bilindiği şekilde ayaklarla yapılan figürlerin öne çıktığı değil, gövdenin bir takım dalgalanmalarının temelini oluşturduğu bir dans olduğu savı ve daha nice ilginç sürgün öncesi savaş izlenimlerini İngiliz yazarın kaleminden çıkan bu satırlardan okuma fırsatı bulacaksınız. Rey Yayıncılık'ın yayınladığı kitabı bulunduğunuz ildeki derneklerden ve www.kafder.org.tr yoluyla temin edebilmeniz mümkün.  +''+John Longworth

Çerkes Radyosu

Sürgün, muhaceret ve asimilasyon korkusu... Bunlar her dönemde Çerkes toplumunun temel sorunlarını oluşturmuştur. 21 Mayıs 1864 yılında yaşanan elim sürgünden bu yana muhacerette yaşayan biz Türkiye Çerkesleri bir varolma mücadelesi vermekteyiz. Gelişen ve hızla büyüyen global dünyada bu hızlı gelişime kayıtsız kalmaksızın geçmişimizden birkaç parçayı güne ve yarına taşıma çabasındayız hepimiz. +''+ Hiç susmasın istiyoruz pşıne sesimiz. Hiç bitmesin istiyoruz dansımız, düğünümüz ve hep hatırlansın istiyoruz soykırımla dolu sürgünümüz. Bu amaçlar doğrultusunda 21 Mayıslarda biraz daha çok çıksın diye sesimiz çeşitli etkinlikler düzenliyoruz. Boğazımıza düğümlenen sözcüklerle birer birer saydığımız bu yılların önemini anımsamaya, kalbimizde hissettiğimizin dışında başkalarına haykırmaya, yaklaşık 10 yıl önce başladık. Peki neydi bizi bu haykırışlara sürükleyen? Neden sadece yüreğimize akıtmadık gözyaşlarımızı? Neden paylaştık acımızı "bizden" dediklerimizle? Belki daha fazla sığdıramamıştık yürekleri dağlayan bu soykırımı içimize... Belki de asimilasyon denilen girdabın içine sürüklendikçe yok oluşun çaresini aramaya çalıştık birbirimize kenetlenerek. Peki etkili olmuş muydu ve oluyor muydu haykırışlarımız ve çırpınışlarımız her 21 Mayıs sonrasında?! Muhaceret en büyük vurgunu dilimize yaptı. Susturuyorlar bizi günden güne! Bir halkın yok oluşu dilini unutmasıyla başlar. Sadece büyüklerimizin ve köy kültürü almış gençlerimizin konuştuğu Çerkesce giderek erimekte. Belki de bizden sonraki nesillerde tamamen yok olacak. Ubıhçayla başlayan bu yok oluş giderek diğer dillerimizi de içine alarak devam etmekte. Sırada ne var? Belki coşkuyla dinlediğimiz müziğimiz, belki de hiç bitmeyecek sandığımız dansımız! Asimilasyon sürecini biraz olsun frenlemek için yaşadıklarımızı ve Çerkes gerçeğini sadece bizden dediğimiz insanlarla paylaşmak yerine sesimizi tüm dünyaya duyurmalıyız. Son yıllarda Türkiye'de yapılan birtakım eylemlerle oluşmuş olumsuz imajımızı değiştirmek ve Çerkeslerin kim olduğunu diğer insanlara aktarmak adına birşeyler yapmalıyız. Daha geniş kitlelere ulaşıp kendimizi ifade edebileceğimiz en iyi platform medyadır. Sesimizi daha etkili duyurabilmek için neden Çerkesce yayın yapan bir radyomuz olmasın? Bu konu son günlerde AB Uyum Yasaları kapsamında gündemde yer almış ve bu çerçevede anadili öğrenme ve yayın hakkı yasalaşmıştır. Bu konu hakkında radyolar konusunda uzman olan gazeteci hemşehrimiz Sayın Fuat Uğur bir araştırma yapmış ve Çerkesce yayın yapan bir radyo sahibi olabilmenin koşullarını bizlere aktarmıştır. Bu yazıyı sizlere paylaşmak istedik. "ÇERKESLER RADYO İSTİYOR MU? FREKANS İHALESİ VE KRİTERLER Son günlerin yoğun gündeminde arada kaynadı gitti. "Özel Radyo ve Televizyonların Kanal ve Frekans Tahsis Şartları ve Bunlara İlişkin İhale Usulleri" yönetmeliğinde değişiklik yapıldı. Çok önemli değişiklikler getirdi yeni yönetmelik.Bugüne dek, mevcut düzenlemelere göre gelecekte yapılması plânlanan ama nedense bir türlü gerçekleşemeyen, kâbusa dönmüş FREKANS İHALESİ'ne 1995'e kadar radyo ve televizyon kurmak için başvuruda bulunanlar katılabiliyordu.Şimdi bu değişti. Yeni düzenlemeye göre, Nisan ya da Mayıs 2003'te yapılması muhtemel (öyle açıklanıyor) bir frekans ihalesine artık dosyası ve başvurusu bulunmayanlar da katılabilecek. Televizyonların ihalesine geçen yıllarda MGK bile müdahil oldu, bir RTÜK başkanının başı yendi. Dolayısıyla bu iş için devler ve kurtlar sofrasında miniklerin esamisi bile okunmayacak görünüyor ama bir yandan da AB standartları, para dışında bazı kriterlerin devreye girmesi gerekiyor. Buna değineceğiz ama ben yine uzmanlık alanım olan radyoların durumuna geçeyim. Radyolar cephesinde biliyorsunuz tam bir kargaşa yaşanıyor. Örneğin İstanbul'da şu anda yayın yapan 117 radyo istasyonu var. Oysa 88-108 frekans aralığında gerekli teknik şartlara göre her frekansın arasında 300 kHz bulunması gerçeğinden yola çıkarak bu sayının 39'a inması gerekiyor. RTÜK tarafından açıklanan bilgilere göre radyo ihalesi sonucunda bu sayı 39'a inecek. Ama öte yandan bir de fiilen yayın yapmayan ve dosya üzerinden varlığını sürdüren 60'tan fazla da radyo var. Yeni yönetmeliğe göre dışarıdan katılımlar da olabilecek ve 39 frekanslık radyo ihalesine yaklaşık 300 başvuru katılabilecek. Üstelik 39 frekansın en az 7 tanesi TRT'ye verilecek. Geriye kalıyor 32. Evet 32 radyo frekansına 300 başvuru, işin özeti bu. Öte yandan yönetmelikte yapılan değişiklikle radyo sahiplerine bir imkân daha tanındı. Bilindiği gibi radyo yayınlarında üç temel kategori var: Yerel radyolar: İlçelerde yayın yapmak üzere başvurular Bölgesel radyolar: Türkiye'nin 7 coğrafi bölgesinden birinde yayın yapmak ve her coğrafi bölgede 8 ara istasyon kurma hakkına sahip bulunan radyo başvuruları Ulusal radyolar: Türkiye'nin tamamında yayın yapmayı amaçlayan radyo istasyonları. Bu radyolardan bölgesel ve ulusal olanlar uydu yayın izni ve lisansı almak durumundalar. Eski yönetmeliğe göre önceden kim hangi kategoriden başvuruda bulunmuşsa onu değiştiremiyordu. Şimdi bu zorunluluk da ortadan kalktı ve değiştirme fırsatı tanındı. Yani yerel bir radyo, bölgesel ya da ulusal olmak için başvurabilecek ama ihalede eski hakkından da vazgeçmek zorunda. Yani ihaleyi kazanamazsa evdeki pirinçten de olabilir. İHALE SAVAŞI Burada asıl mesele ihalenin hangi kriterlere göre yapılacağı. Mevcut koşullarda düzenlenecek bir ihale, güçsüzlerin ezileceği, güçlülerin radyolarına radyo katacakları bir sonuca yol açabilir. Bu nedenle bir takım KRİTERLER konulmalı. Örneğin: Tekelleşmeye izin verilmemeli: Arkasında büyük sermaye grupları olanlar ayıklanmalı ve bir radyo ile sınırlanmalı Azınlıklara, inanç gruplarına, sivil toplum kuruluşlarına, yerel yönetimlere, alternatif gruplara ya da çevreci kuruluşlara da yerel, bölgesel ve ulusal kontenjanlar ayrılmalı. Bir büyük sermaye grubu en fazla bir ulusal veya bir bölgesel radyoya sahip olabilmeli. Bir adet mikserin başından yayın yapan radyolar, yani gerekli teknik koşulları yerine getirmeyenler ihaleye girmemeli. U LUSAL GÜVENLİK BELGESİ için işi ciddiye alan radyoların anası ağladı. Bu belgeyi alamayanlar da ihaleye katılamamalı. Evet, sağlıklı kriterlerle uygulanırsa ancak demokratik bir yayın platformu oluşabilir. Aynı durum televizyonlar için de geçerli ama televizyonlarda uydu platformlarıyla belli sermayeler koyup yayın yapma imkanı bulunuyor. Tabii yapılacak tek iş uydu lisansı almak. ÇERKESLER NE YAPABİLİR? Çerkesler için Türkiye'de bir radyo istasyonunun büyük önemi var. Anadilde yayın hakkı gerçi şu anda belirsizlikler içeriyor ama bu ilanihaye böyle kalacak değil. Daha geniş açılımlarla anadilde yayın hakkı hayata geçecek mutlaka. Öte yandan iletişim ve bir halk olabilmenin en önemli araçlarından biri sayılmalıdır radyo. Bu yüzden şimdiden yapılacakları şöyle sıralayabiliriz: Geniş bir kampanya başlatılarak Frekans İhalesine hazırlanmak üzere sermaye oluşturulur. 2003 yılı itibariyle bir bölgesel radyonun ödenmiş sermayesinin 210 milyar lira, yerel bir radyonun ise ortalama 60 milyar lira olması gerekiyor. Frekans ihalesi sonucunda, yukarıda anlattığım gibi yayın yapamayacak duruma gelen radyolar(Yüzlerce) ellerindeki cihazları satmak zorunda kalacaklar. Bu yüzden stüdyo ve verici donanımı sağlamak çok daha ucuza mal olacak. İkinci el belki ama başlangıç olarak en optimal sonucu verir. Radyo kurma konusunda eğer ciddi hareket edilebilirse, Avrupa Birliği ve Kafkasya'dan maddi ve manevi destek alabilme imkanı doğabilir. Bunun ön çalışmaları başlatılmalıdır. İstanbul dışındaki illerde yerel radyo ihalesi ise çok daha ucuza mal olacaktır. Örneğin, Samsun, Kayseri, Bolu, Düzce, Adapazarı, Bursa, Eskişehir, Maraş, Sivas gibi illerde bu konuda çalışma başlatılabilir. Evet, radyo kurmaya niyetimiz varsa, hiç durmamalıyız.Eğer üzerimizde 1864'de ve 1920'de geçirdiğimiz travmaların etkisi hâlâ devam ediyor ve biz kımıldayabilmek için hep birilerini bekleyeceksek yapılacak da bir şey yok demektir.+''+Fuat Uğur

Çerkesler ve Medya

Nart Dergisi'nin Medya konulu 32. Sayısı için çeşitli medya organlarında Kuzey Kafkasya ve Çerkesler ile ilgili yapılan bazı çalışmalarda emeği geçen Sayın Çetin Öner, Sayın Fuat Uğur ve Sayın Mithat Bereket ile röportajlar yaptık. Kendilerine bizleri kırmayarak sorularımızı içtenlikle cevapladıkları için teşekkür ediyor ve bu keyifli röportajları siz Nart dergisi okuyucularına sunuyoruz. +''+ ÇETİN ÖNER p> Nart: Sn. Öner, Prens Ali'nin öncülüğünde gerçekleşen belgeselin yapılmasındaki amaçlar nelerdi? Bu proje kimin fikriydi ve kimlerden destek alındı?p> Çetin Öner: Bu belgesel gerek Türkiye'de gerekse yurtdışında çok az bilinen Kadim Kültürlerin başında gelen Kafkas Kültürünü ve Kafkas Halklarını tanıtmak amacıyla yapılmıştır. p> Proje, Sayın Muhittin Ünal'la benim düşüncemizdi.Nart: Proje oluşumu ve çekim aşamasında ne gibi sorunlar yaşadınız?p> Çetin Öner: Oluşum sırasında önemli bir fırsatı kaçırdık. Benim düşüncem, projeye Ürdün Prensi Ali tarafından sağlanacak maddi desteğin, KAFDER aracılığı ile ve benim yönetmenliğimde gerçekleştirilmesiydi. Ne var ki Prens Ali'nin arkadaşı bir hanımın devreye sokulmasıyla önce KAFDER'in aracılığı ardından benim yönetmenliğim devreden çıkartıldı. Ben yine de yetersiz bir çekim ekibi oluşturulmasına karşın, gerek çevremi, gerekse kendimi illegal olarak devreye soktum ve yer yer çekimleri yönlendirdim, yönetime müdahale ettim. Proje, o bütçeyle epeyi zorladı bizi. Ne var ki gerek Kafkasya'da, gerek Türkiye'de büyük kolaylıklar, büyük destekler sağlandı. Çekimlere ara verilmesi, tempomuzu düşüren bir faktör olarak devreye girdi. Bir de buna ekibin amatörlüğü eklenince benim tasarladığım hedeften önemli sapmalar oldu. Birçok düşüncemi filme aktaramadım. Sonunda, son çekimlere de katılmadım, montaja da müdahale edemedim. p> Çekim ekibi benim önerilerimi kendilerince kotarmaya çalıştılar. Ama proje yamalı bohçaya döndü. Film ise temposu ağır, aşırı uzun bir biçemi yansıttı ekranda.Nart: Çekim yapılan ülkelerin belgesele karşı yürüttükleri politikalar neler olmuştur?p> Çetin Öner: Ürdün Prensi Ali'nin katkıları yadsınamaz. Ne var ki benim bulunmadığım dönemlerde gerek yapımcıdan, gerekse ekipten kaynaklanan Prens Ali'nin bir anlatıcı biçiminde kullanılması genel yaklaşıma aykırı bir biçime dönüştürdü filmi. Ürdün'deki Çerkesler çok yardımcı oldular. Kafkasya'dakiler ise ellerinden geleni yapmaya çalıştılar. KAFDER yönetimi de her türlü belgeyi, bilgiyi sağladı ekibe.p> Nart: Belgeselin gösterimi sırasında sorunlar yaşandı mı? Geniş kitlelere ulaşılabildi mi?p> Çetin Öner: Belgeselin gösterimi tam bir skandal oldu. Binlerce kişi kapıda kaldı, içeri giremedi. İkinci bir gösterimde de Atatürk Kültür Merkezi doldu, taştı. Ama belgeselin bir tek kopyası bile bize verilmediğinden Türkiye'de ancak yapımcı ve Loreena McKennitt'le CNN'de bir söyleşi yapılarak geçiştirildi. Geniş yığınlarla buluşamadı ne yazık ki. p> Nart: Gösterim sonrası ne tür tepkiler alındı?p> Çetin Öner: Ürdün'de ne gibi tepkiler alındı bilemem ama benim TRT'deki meslektaşlarımla AKM'de birlikte izledik filmi. Onlar da Prens Ali sahnelerini uzun ve gereksiz buldular. Süreyi uzun buldular. Ben de filmin sorumlularına bu eleştirileri iletmekle yetindim. En beğenilen bölüm benim önerimle filme konan Loreena McKennitt'in şarkısına yapılan klipti. Ama genel kanı "parayı veren düdüğü çalmış" saptamam oldu.p> Nart: Kafkas kökenli bir yönetmen olarak sizin bu tür başka bir çalışmanız olacak mı?p> Çetin Öner: Bizim, KAFDER'le birlikte düşündüğümüz "Kafkasya Belgeseli", benim TRT için çekeceğim "Dağlara Yazılıdır" filminin çekim öncesi ve çekim sonrasında kotarılacak olan bir projedir. p> Öncelikle "Dağlara Yazılıdır" var. Senaryosu tamamlandı. Birkaç milyon dolarlık bir bütçeye gereksinimim var. TRT kurumu altyapıyı sağlayacak, özellikle teknik ekipman ve donanımla belli oranda bir maddi katkıda bulunacak. Geri kalan parayı bizler bulmaz zorundayız. Yazışmalarımız ve çalışmalarımız sürüyor. 2003 yılı içinde çekime başlamayı düşünüyorum. Uluslar arası teknik ve estetik bir düzeyi hedefliyorum. Fransa, Rusya, Polonya, Macaristan, Almanya ve Kanada ile işbirliği olanaklarını araştırıyoruz. TC Kültür Bakanlığı'nın katkılarını sağlamaya ve Avrupa Topluluğu'nun bu konudaki destekleme fonlarına da başvuracağız. Filmi Kafkasya ve Türkiye'de çekmek istiyoruz. Adigey, Kabardey ve Çerkesya'nın malzeme, insan ve sanatçı katkılarını bekliyoruz; oradaki dans ve müzik grupları ile çalışmak istiyoruz.FUAT UĞUR p> Nart: Sayın Uğur National Geographic dergisinde yayımlanan Kuzey Kafkasya ile ilgili çalışmanız öncesi Çerkesler ile ilgili başka çalışmalarınız oldu mu?p> Fuat Uğur: Basında Çerkeslerle ilgili çalışmalarım 1990 yılında başladı. Güneş Gazetesinde çalışmaya başladığım yıldı ve Bağlarbaşı derneğinde tanıdığım arkadaşların katkılarıyla dönemin en çok satan gazetelerinden biri olan Güneş gazetesinde 5 günlük bir yazı dizisi yayınlandı. Türkiye'de ulusal bir gazetede böyle bir yazı dizisi ilk kez gerçekleşmişti ve beni neredeyse yüzlerce kişi telefonla aradı. Kimi yazı dizisinde sözünü ettiğim Çerkesçe kaseti sordu, kimi ağlayarak benimle tanışmak istediğini söyledi.p> Ardından bir iki ay sonra Nalçik'te düzenlenen 1. Uluslararası Çerkes Festivali'ne davet edildim. Türkiye'den iki otobüslük bir heyetle (Ben heyete Sarp sınır kapısında katıldım) Kaberdey-Balkar'a gittik. Dönüşte oradaki izlenimlerimi yine 4 günlük bir yazı dizisiyle Güneş'te yayınlattım. Bu arada orada yaptığım görüşmelerden bazıları da haber olarak gazetenin haber sayfalarında çıktı. Örneğin hala Cumhurbaşkanı olan ve o zaman da Cumhurbaşkanlığı makamında oturan Valeri Gogo ile yaptığım röportaj da gazetenin ilk sayfasından verildi.Güneş'in ardından Star Televizyonu'nda muhabir olarak çalıştım. Bu süre içinde Türkiye'ye gelen Nalmes Müzik Topluluğunun haberlerini yaptım. Topluluğun televizyonun sabah haberlerinde konuk olmasını sağladım. Nokta dergisindeki haber müdürlüğüm sırasında ise Muhittin Ünal'ın Kurtuluş Savaşı'nda Çerkesler adlı kitabını kapağa taşıdık. Kitaptan yola çıkarak yaptığımız habere ek olarak Sayın Ünal'la yaptığım söyleşi de dosya içinde yer aldı.Sonuçta daha sonraki gazetecilik yaşamımda da çalıştığım gazete ve televizyonlarda küçük büyük, birçok habere imza attım ama epeyce uzun sürer. Başlıcalar bunlar. Nart: Bu çalışmayı yapmaya nasıl karar verdiniz? Siz mi öneride bulundunuz yoksa dergiden bu konu hakkında araştırma yapmanız mı istendi?p> Fuat Uğur: Bu çalışma için bana National Geographic dergisinden teklif geldi. Onlar böyle bir işi yapabilecek, hem Çerkesleri ve Kafkasya'yı bilen, ilişki kurabilecek, hem de gazetecilik niteliklerine sahip bir yazarla çalışmak istediklerini Türkiye'deki Çerkes Profili başlıklı araştırmanın yürütücüsü Doç.Dr. Ayhan Kaya'ya söylemişler. O da beni önermiş. p> Nart: Eğer Kafkas kökenli olmasaydınız bu tür bir araştırmaya derginizde yer verilir miydi?p> Fuat Uğur: Ben National Geographic'de çalışmıyorum. Oraya yalnızca bu proje üzerine, 'free lance' bir iş yaptım. Başka projelerde birlikte olabilirim ama kadrolu değilim. Zaten National Geographic'in çalışma sistemi bunun üzerine kurulu. Tüm yazarları neredeyse telifle, dışarıdan iş yapmaktalar. Yani Kafkasya üzerine böylesi bir çalışma yapılmasının temel sebebi benim Çerkes olmam değil, tamamen dergi editörlerinin seçimi. Bu doğal, çünkü onlar da Türkiye'deki Çerkes kimliğinin çok iyi farkındalar ama bu kimliğin Türkiye sınırları dışında bir de anavatan toprağı olduğu gördüler. Gazetecilik ve dergicilik de bunu gerektirir.p> Nart: Kuzey Kafkasya seyahatinizde hangi bölgeye gideceğinize nasıl karar verdiniz?p> Fuat Uğur: Daha önce de söylediğim gibi topraklarımız üzerinde belli bir fikre sahibim. Adıgelerin, Ahazların ve Abazaların (Karaçay-Çerkesk'te yaşayanlar) yaşadığı toprakları esas aldım. Bu yüzden de Kuzey Kafkasya topraklarının ÇERKESYA olarak adlandırılması bana doğru geldi. Bu sözcüğün Türkiye'deki yasal kısıtlamalar nedeniyle derneklerde kullanılmaması, anavatan topraklarının aynı adla anılmasını engelleyemezdi takdir edersiniz. Çerkesya topraklarının sınırlarına ait bilgileri de tarih bize veriyor: Kıyı boyundan Hazar'a uzanan bir ülke Çerkesya. Sınır Hazar denizi kıyılarına dek ulaşmıyor şüphesiz. Ama kıyı boyu Şapsığlardan, Abazalara, Kabardey-Balkar ülkesinin ötesine kadar uzanan bir coğrafyadan söz ediyoruz. Yol haritamıza esasında Abhazya'yı da katmıştık ama vaktimizin az olması sebebiyle ve Abhazya'ya yapılacak giriş çıkışlarda zaman kaybedeceğimiz endişesiyle vazgeçtik. Oraya da artık bir dahaki sefere gideriz.p> Nart: Bu seyahat sonrası ekip olarak izlenimleriniz neler olmuştur?p> Fuat Uğur: Seyahat ekibinde benim dışımda yukarıda sözünü ettiğim Doç.Dr. Ayhan Kaya da vardı. Tabii bir de fotoğrafçımız. Manuel Çıtak. Ermeni asıllı bir Türk vatandaşı ve ünlü bir fotoğrafçı. Ancak Kafkasya'ya son derece yabancıydı. Dünyanın pek çok yerini görmüştü ama bu topraklara adımını atmadığı için de tamamen bana bağımlı çalışmak zorundaydı. Oysa National Geographic'de çıkan işlerde yazar ile fotoğrafçı ayrı ayrı çalışırlar. Amaç yazıya uygun fotoğraflar konulması değildir. Farklı izlenimlerin farklı gözlerlerle aktarılmasıdır. Bu seyahatten önce tahmin edersiniz ki çeşitli bağlantılar yaptım. Sonuçta gideceğimiz yer hakkında en ayrıntılı bilgiye ben sahiptim ve aradan koskoca 12 yıl geçmişti. O nedenle ekibimiz çok iyi karşılandı bir kere. Hemen buradan belirtmeliyim ki Huade Adnan, Cetaw İbrahim, Yediç Mehmet, Yıldıray Yağan, Leyla ve Beycan Şen çifti, İmdat Kip'in inanılmaz desteklerini ve yardımlarını gördük. Bu arada Hikmet Albayrak ve Hakkı Kurmel'in misafirperverliklerini söylemem gerek. Kurdukları iki fabrikayı da gezdik. Çok önemli yatırımlar gerçekleştirmişler. p> Bir kere şunu söylemeliyim ki 12 yıl önce bu ülkelere gitmiş biri olarak önemli bir mesafe kat edilmiş. İlk gittiğimde insanların aylık gelirleri 2-3 dolar arasında değişiyordu. Bugün yine ortalama yaşam standardında kaliteli tüketim eşyaları çok fazla yok ama aylık ortalama gelir 150 dolara yükselmiş durumda. Sonuçta eğitimin, şehir içi telefon konuşmalarının ve sağlık harcamalarının sıfır, ısınma, elektrik, su ve ulaşımın da neredeyse bedavaya yakın olduğu bir ülkede doğal olarak geçim standardı göreceli olarak daha da yükseliyor.Yoksulluğu ve zenginliği yan yana görmek mümkün. Yazıda da sözünü ettiğim temiz ve özenli olsa da çok eski giysileri içindeki yaşlı insanlar içimi burktu. Genç erkeklerin tamamen siyah ve deri elbiseler giyiyor olması ise moda. Ama özellikle Adıgey'de Slavlar Birliği'nin varlığı beni biraz endişelendirdi. Slavlar Birliği'nin kurulmuş ve Rus milliyetçiliği temelinde politika yapıyor olmasının temelinde bir parça da Adıgelerin payı var. Evet, Adıgeler "Bu ülke bizim" demenin rahatlığı içindeler ve onlara karşı zaman zaman sert davranabiliyorlar. Ancak görüştüğüm fakat yazıda yer vermediğim Slavlar Birliği Başkanı Kanavalova "İyi güzel, Adıgelerin size olan davranışlarından sürekli şikayet ediyorsunuz da benim asıl merak ettiğim şu. Siz neden bu topraklardasınız, bunu hiç sorguladınız mı? Adıgelerin yaşadığı sürgün travmasından haberdar mısınız?" şeklindeki soruma aynen şu yanıtı verdi: "Evet, ben tarih profesörüyüm ve bundan 138 yıl önce Adıgelerin yaşadığı sürgün travmasının ne demek olduğunu biliyorum. Onların acılarını yüreğimde hissediyorum ama biz de bu toprakları isteyerek gelmedik. Bizi Sovyet döneminden itibaren burada yaşamamız için yerleştirdiler. Başka gidecek yerimiz de yok". Beni asıl şaşırtan Adıgelerin Slavlar Birliği ile resmi düzeyde temas kurmamaları oldu. Sevindiren olay da Hazret Şovmen'in Cumhurbaşkanı seçilmesiydi. Biz gittiğimizde seçim henüz yapılmıştı ve Şovmen Moskova'daydı. Benim de akrabalarımın yaşadığı Penekes köyünün yakınlarında tüm köylülerin bedava tedavi gördüğü hastaneyi de Şovmen yaptırmış ve işletiyordu. Ancak köylük arazinin ortasında adeta İstanbul'un en lüks hastanelerinden biri yükseliyordu. İçine de girdik. Servis çok iyiydi. Şovmen bana göre Adıgey'i kalkındıracak tek kişi. Şovmen'in döneminde artık Maykop'ta bir "Hırsızlar Mahallesi" daha türeyeceğini sanmıyorum.Karaçay-Çerkesk'teki hayal kırıklığı Nalçik'teki canlılıkla yerini umuda bıraktı. Karaçay-Çerkesk, uzun uzun konuşulması ve değerlendirilmesi gereken bir ülke. Orada beni çok etkileyen bir yer vardı. O da böyle bir ülkede Mercuri gibi bir fabrikanın varlığıydı. Eski Cumhurbaşkanı Stanislav Derev'in fabrikası uluslar arası standartlardaydı. Derev'in Kafkas köpeklerinin neslinin tükenmemesi için kurduğu çiftlik ise mükemmeldi. Nalçik ise 12 yıl evveline göre hayli gelişmiş, canlanmış ve tam bir büyük kent havasına girmişti. Sinemaların önünde kızlı erkekli uzun kuyruklar sabahın erken saatlerinden başlıyordu. Mağazalar, hiper marketler, kafeler ve lokantalarla kent geç saatlere kadar canlıydı. Havanın güneşli olduğu saatlerde Lenin caddesine çıktığımızda bir ara kendimizi Champs Elysee'de sandık. Genç kızlar, kadınlar inanılmaz derecede şık ve güzeldiler. Erkekler ise yine siyah kazak, siyah deri ceket ve siyah pantolonla endamlarını gösteriyorlardı. Bana göre iticiydiler. Zaten tüm Rusya'da olduğu gibi ekonomi Çerkes ülkelerinde de kadınların sırtında yükseliyor. Kadınlar çok çalışkan, hayata daha sıkı bağlı. Erkekler ise daha tembel ve alkolle barışıklar. Nalçik'teki üniversitenin önünde kızlı erkekli öğrencilerle genel ahvali konuşmak istedik. Bir tek erkek öğrenciyi konuşmaya razı edebilmek için alnımızın damarı çatladı. Kızlar alabildiğine cesur, güler yüzlü, açık sözlü ve hoş sohbettiler. Bu farklılık bana çok ilginç geldi. Nalçik'te adam başına neredeyse bir polis düştüğünü yazmıştım zaten. Ama rüşvet mekanizmasını bu denli ilerletmiş olmaları gerçekten çok can sıkıcı. Bizim Manuel (Adıgeler ona Yermel Cale diye seslendi gezi boyunca) bir ara yalnız başına takılmak istedi. Karşıdan karşıya geçerken yabancı olduğunu anlayan bir polis ona ceza kesmiş. Hiçbir dilden anlaşamadıkları için de Manuel cebinden çıkarıp 5 ruble vermiş. Beş ruble orada dilencilere verilen bir para. Yani canımı sıkan sadece rüşvet almaları değil, aynı zamanda 5 rubleye varıncaya dek "ihtiyaç" içinde olmaları. Demokrasi kültürü konusunda da epey mesafe kat etmeleri gerektiği açık. Ama bu aynı zamanda Rusya'nın da en önemli sorunu.Nart: Bu seyahatten siz, Kafkas kökenli biri olarak nasıl etkilendiniz?p> Fuat Uğur: Ülkemi bir kere daha görmekten çok hoşnudum. Atalarımın yaşadığı topraklarda bize benzeyen, annemin, babamın ve tüm akrabalarımın dilini konuşan insanlarla bir arada olmak beni kere daha şaşırttı. Türkiye'den yüzlerce kilometre uzakta, bir başka toprağa "burası benim anavatanım" deme duygusu çok tuhaf. Belirttiğim gibi küçüklüğümden beri işittiğim konuşmaları etrafımda çok sıradan bir şekilde duymak da öyle. Galiba bu etki başkalarında da olmalı. Nitekim Nalçik'de yine polisin para istediği bir Türkiyeli Çerkes, oraya henüz gitmenin heyecanıyla kırık dökük Adıgecesiyle "ben de Adıgeyim, bu ayıp değil mi?" demiş. Polisten aldığı yanıt ise şöyle: "Burada Adıgelerden yüzbinlerce var. Peki biz nasıl para kazanacağız?" şeklinde olmuş. Doğru ya da fantezi. Duygularınız ne olursa olsun hayatın bir başka gerçekliği daha var. Ona da hazırlıklı olmak gerek.p> Bu arada yine National Geographic'da da yer aldığı gibi Maykop yakınlarındaki Penekes köyünde kendi akrabalarımı buldum. Deguf sülalesinden biri olarak Ali Deguf ve ailesiyle geçirdiğimiz saatler çok dokunaklıydı. Şimdi bağlantımız devam ediyor onlarla.Nart: Seyahatiniz sırasında ekibinizin ve sizin başınızdan geçen en ilginç olay ne olmuştur?p> Fuat Uğur: Bu seyahatten dönüş bizim açımızdan tam bir kâbus oldu. Sorunuzdaki "en" sözcüğü bunu anlatmam gerektiğini bana hatırlattı. Dönüşte Nalçik havaalanında gizli servis elemanlarınca tam dört saat boyunca yüzlerce soru sorularak sorguya çekilmemiz, eşyalarımızın didik didik edilerek aranması ve yerlere saçılması bizi hem çok üzdü, hem de endişelendirdi. Ben bu olayı National Geographic'da yazmamayı yeğledim. Biraz kişiseldi, biraz da açıkçası Çerkesliğim nedeniyle böyle bir şey yazmadım. Doğru mu yaptım bilmiyorum. Bunda oradaki gizli servis elemanlarından birinin "bunları yazarsanız, burada size yardım edenler hakkında iyi şeyler olmaz" demesi de etkili oldu belki. Sebep her neyse yazmadım ve bundan pişman değilim. Ama bu dergi daha lokal ve en azından çıplak gerçekleri bilebilmemiz açısından bizlere daha farklı imkanlar sunuyor. Buradan bu olayı başımdan geçen "en" ilginç olay olarak size aktarmak istedim.p> Nart: Derginin Mayıs ayı sayısı yayınlandıktan sonra tirajınızda bir artış söz konusu oldu mu? Bunu neye bağlıyorsunuz? Dergi bünyesinde bu tiraj artışını,K.Kafkasya ile ilgili yapmış olduğunuz çalışmaya bağlayanlar oldu mu? Buna bağlı olarak bu tür çalışmaların arttırılması talebi geldi mi?p> Fuat Uğur: National Geographic zaten Türkiye'nin en çok okunan dergilerinin başında geliyor. Satışı kimi zaman 100 bin sınırlarını zorluyor ve geçiyor da. Doğrusu benim yazımın çıkmasından sonra satışında ne kadar bir artma meydana geldi, sormadım. İlgide belli bir artış olduğunu söylediler ama daha fazla ticari işlerine burnumu sokmak istemedim. Bu yüzden sorunuza tatminkar bir yanıt veremeyeceğim. Ama şunu söylemeliyim ki bir ticari kuruluş sonuç itibariyle yayın kuruluşu da olsa ticari çıkarlarını düşünür. Eğer bir satış potansiyeli olduğunu görmeselerdi böyle bir teklifle bana gelmezlerdi.p> Nart: Sayın Uğur çalışmanız sonrası aldığınız olumlu yada olumsuz eleştirilerden bahseder misiniz? Bu eleştiriler doğrultusunda bizimle ilgili başka çalışmalar yapmayı düşünüyor musunuz?p> Fuat Uğur: Dergi okurlarından inanılmaz derecede güzel eleştiriler geldi. Benimle tanışmak isteyen ve telefon bırakanlar oldu. Bazılarıyla tanıştım da. Eleştirilerden biri National Geographic'nın bir sonraki sayısında yer aldı. Bu eleştirinin en güzel yanı yazan kişinin "Ben yazıyı okumaya başlayınca bir yabancı tarafından yazıldığını sandım. Hem bizi bu kadar iyi biliyor hem de objektif. Ama sonra devam ettiğimde anladım ki Türkiye'den bir yazar. Bu beni çok sevindirdi" mealinde cümleler içeren bir mektuptu bu. Olumlu eleştiriler arasında en çok bu hoşuma gitti çünkü ben en başta nesnel ve oradaki fotoğrafı yansıtmaya karar vermiştim. Tabii bu fotoğraf birçoğumuzun beklediği gibi değildi... Çünkü genellikle şimdiye dek Kafkasya izlenimleri, gerek bizim dergilerimizde, gerekse ulusal basında(Buna benim Güneş'teki yazı dizilerim de dahil) hep Çerkeslerin güzel gelenekleri, güzel Çerkes kızları, yiğit ve sırım gibi vücudu olan Çerkes delikanlıları, pırıl pırıl akan şelaleler, dağlarda otlayan koyunlar, koşan doru atlar düzlemindeydi. Misafirperverlik, yemekler vb. hikayeleri anlatan yazılar da hayatın bir parçasıydı ama gerçek yüzünü yansıtmıyordu. National Geographic, en başta bir turizm tanıtma dergisi değil. Bu dergilerde, turizm broşürlerindeki ve takvimlerdeki fotoğrafları, yazıları göremezsiniz. ABD'den yazan Billur Uluışık da bunun farkında ve ABD'de bu tür yazılara "travel writing" denildiğini belirterek beni kutlayanlar arasındaydı.p> Ancak Marje gibi e-group'larda çok ağır suçlamalarla karşı karşıya kaldım. İstenen fotoğrafla karşılarına çıkmamıştım ve çok kızmışlardı. Üstelik o fotoğrafta daha nice olumsuzluklar yoktu. Bir örneğini yukarıda anlattım. Hayat dağlara, folklor kıyafetleri içindeki Çerkes kızlarına ve erkeklerine bakarak geçmiyor. Hayattaki en önemli amacımız düğün yapmak ve misafir ağırlamak değil. İşte hep o bilinenin dışındakileri okurun önüne getirdik. Ancak şunu söyleyebilirim ki yer darlığı nedeniyle daha uzun ve hatta 6-7 sayfa daha yazabilirdim. Fotoğraflarda ise bence konulması gereken birkaç fotoğraf daha vardı dergiye. Ancak bunlara ben karışamadığım, fotoğraf editörleri tarafından seçildiği için etkili olamadım ne yazık ki. Telkinlerim ise pek sonuç vermedi. Sözünü ettiğim fotoğraflar ve yazının daha geniş hali de National Geographic'in web page'inde yer aldı.Nart: Kuzey Kafkasya'nın doğru tanıtımı adına yapmış olduğunuz bu çalışma bir Çerkes olarak sizce yeterli mi? Bildiğiniz gibi Türk kamuoyunda Çerkesler savaşlar ve bir kısım sözde radikal hareketler ile gündeme getiriliyor. Hakkımızdaki bu olumsuz kanıyı düzeltmek ve Çerkes halkını doğru tanıtmak için sizce ne gibi çalışmalar yapılmalıdır?p> Fuat Uğur: Bu çalışmalar tabii ki yeterli değil. Çerkeslerin kendi sorunlarını duyurmada, kendi meselelerini halletmede basını etkin bir araç olarak kullanmaları gerekli. Ancak bunun henüz iyi yapılabildiği söylenemez. Bunun bazı yöntemleri var ama bu işi yapacak olanlarla Çerkes kamuoyunda etkin olanların bir araya gelip güçlerini birleştirmeleri gerekli. Hala yakalanan bazı teröristler Türkiye kamuoyunda Çerkes olarak duyuruluyor. Aslına bakarsanız Allahtan genel kamuoyunda Çerkesler hakkında diğer etnik gruplar gibi olumsuz bir izlenim yok. Bugün Türkiye'de göğsünü gere gere "Ben Çerkesim" diyemeyen kimse var mıdır? Bence yok, herkes Çerkes olmaktan gurur duyduğunu söylüyor ve bunu duyan diğer milletlere mensup insanlar da bizlere saygıyla yaklaşıyorlar. Üstelik de herkes kendi ailesinde bir miktar Çerkes kanı olduğunu ispat edinceye kadar akla karayı seçiyor. Bu sözlerim diğer milletlerin daha az değerli olduğu anlamına gelmesin. Biz bunun kıymetini bilmeli ve bu genel sevgiyi olumlu yönlere kanalize edip maksimum düzeyde yararlanmalıyız. Önümüzde uzun bir yol var. Derneklerimizin işbirliği en üst düzeye yükselmeli. Sivil toplum kuruluşları her alanda faaliyet göstermeli, özellikle AB uyum yasaları doğrultusunda çıkarılan ana dilde yayın ve öğrenim konusunda etkin çalışmalar yapmalıyız. p> MİTHAT BEREKETp> Nart: Sn. Bereket, sizi başarılı bir araştırmacı-gazeteci olarak takip ediyor ve başarılı çalışmalarınızı / programlarınızı zevkle izliyoruz. Sizi, Çerkesler ve Kafkasya ile ilgili programlar yapmaya iten nedenler nelerdir merak ediyoruz. p> Mithat Bereket: M. Ali Birand ile '32. Gün'de çalışırken, kendisi Brüksel'de diplomatik haberler yapıyordu. Benim ise araziye gitme, oralarda haberler yapma isteğim vardı. O sırada Abhaz-Gürcü Savaşı patlak vermişti ve Abhazlar Suhumi'yi aldığında Suhumi'ye giren ilk gazeteci ben olmuştum. Beni Çerkesler ile tanıştıran maalesef savaş muhabirliği ve Abhaz-Gürcü Savaşı olmuştu. Şamil Basayev ile görüşmem, oralarda haber peşinde koşuşturduğum sıralarda oradaki insanlarla olan diyaloglarım ilgimi artırıcı sebepler. Tabii Gudauta ve Kuzey Karadeniz Bölgelerine gittikçe ilgim daha da artıyordu. Savaş muhabirliği isteğim, arazide bulunmayı tercih edişim beni bu tür programlar yapmaya iten nedenler olmuştu. p> Nart: Çerkesler ve Kafkasya ile ilgili programlar yapmadan önce hakkımızda bilgileriniz nelerdi?p> Mithat Bereket: Türkiye'ye döndüğümde buradaki Çerkesler ile bağlantıya geçtim. Zaten anne- baba Antakyalı olduğu için yani Antakyalı olduğumuz için ve bu bölge, Çerkeslerin Suriye, Lübnan, Ürdün'e geçişlerinde kullandıkları önemli bir yol olduğu için bağlantılarımız tanışmışlıklarımız vardı. Antakya, Çerkesler ile bağlantıları kuvvetli olan bir şehirdir. Orada çok fazla Çerkes yaşar ve biz onları tanırdık. Hatta benim büyük büyükbabam Suphi Bereket, Osmanlı zamanında Suriye Cumhurbaşkanlığı yapmış ve o dönem Suriye'ye yerleştirilen Çerkesler ile yakından ilgilenmiş birisidir. Ayrıca evlilik ilişkileriyle akrabalık bağlarımız bile olduğunu biliyorum. Bizim akrabalarımızdan bazıları Çerkesler ile evlenmiştir, onlardan birisi de benim teyzemdir. Eşi Adapazarı'ndan Abhaz kökenlidir. Yani kısacası Çerkesleri önceden de tanır ve çok beğenirdim. Aile sohbetlerimizde bekar olduğum için bir "Çerkes kızı" ile evlenmem yönünde annemden yoğun baskı bile görmekteyim. İstanbul'da görüştüğüm çok fazla Çerkes dostum var. p> Nart: Bizim hakkımızda yaptığınız programlardan sonra ne tür tepkiler aldınız?p> Mithat Bereket: Yaptığım programlarla Kuzey Kafkas Sorununu / Çeçenistan Sorununu Türkiye'ye ilk tanıtanlardanım. Yaptığım her programda genellikle böyle oluyor, ele alınmayan bir konuyu ele alarak gündeme getiriyorum. Çerkeslerle ilgili yaptığım programların da üç tür yankısı oldu. Bunlardan ilki, bu programları o bölgenin insanının seyrediyor olması. Bu insanlar programları seyrediyor ve bunlara sahip çıkıyorlar. Programların sonunda bizleri arayarak destek olduklarını bildiriyorlar. Konuya yakınlık hissediyorlar. İkinci yankısı ise, Türk izleyicisi tarafından oluyor. Türk izleyici bilmediği kendine aktarılmayan bu çok önemli konuları, gelişmeleri takip edebiliyor ve bilgi sahibi olabiliyorlar. Üçüncü yankı ise çok önemli başka bir açı, bu programların bürokratlar/hükümet yetkilileri ve Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından izleniyor olması. p> Türkiye'de çoğunlukla yaşayan bir halk ile ilgili bir program yaptığınızda bu seyrediliyor. Ne zaman sizinle ilgili bir program yapsam izlenme oranım artıyor. Ben de şunu biliyorum ki, bugün Abhazya'da yaşayan Abhazlardan daha fazla Abhaz, Türkiye topraklarında yaşıyor. Bu ilginç ama aynı zamanda gerçek bir durum. Nart: Medyanın içinde yer alan biri olarak Çerkes halkının yaşanan savaşlar ve radikal hareketler dışında Türkiye'de tanınması hakkında neler düşünüyorsunuz?p> Mithat Bereket: Ortada neyin ne olduğunu bilmeyen o kadar çok yazar var ki. Uzmanlaşma şart. Bir konuda haber yaparken veya yazı yazarken neyin ne olduğunu bilmeniz gerekmektedir. Çeçenler otel basıyor, baskın yapıyor, terörist Çeçenler söylemlerinin insanlar tarafından nasıl algılanacağı haber yapan kişi tarafından maalesef düşünülmüyor, hiçbir derinliği olmayan yüzeysel haberler yapılıyor. Bu konuda mutlaka uzmanlaşma şart. p> Benim bu konulardaki araştırmalarım savaşlarla başladı ama daha sonra kültür ile devam etti. Kültürün içine girdim, gördüm, tanıdım ve çok sevdim. Kafkas Günleri Kapsamında Cemal Reşit Rey'de yapılan gösteriye katılmıştım. Beni müthiş etkiledi, çok beğendim. Keşke sonuna kadar kalabilseydim, ve doya doya seyredebilseydim. Bu tür etkinliklerle kültürünüzü tanıtabilir, daha fazla insanın tanımasını sağlayabilirsiniz. Kuzey Kafkasya'da yaşayan Kafkas kökenli insandan daha çoğunun Türkiye'de yaşadığını biliyorum. Baskı grubu oluşturmalı, lobi faaliyetlerinde bulunmalısınız. Bu anlamda örgütlülük şart. Örgütlü hareket etme ve güç birlikteliği yapmak zorundasınız. Belki de Türkiye'deki ünlülerle ortak bir çalışma yapılabilir, böylelikle ortaya çıkabilirsiniz. Profesyonel reklam şirketleriyle tanıtım programları yürütebilirsiniz. Tanıtmanız, anlatmanız gereken müthiş bir kültürünüz var ve yapabileceğiniz şeyler çok fazla. Dansınızdan, müziğinize, yemeklerinizden sosyal yaşantınıza kadar pek çok farklı alanda tanıtım organizasyonları yapabilirsiniz. Kültürel değerler için yapılması gereken tanıtımları artırmalısınız. Baskı grupları oluşturmayı ve lobi faaliyetlerini güçlendirmeyi ihmal etmemelisiniz. Nart: Atlas ve National Geographic dergilerinde Kuzey Kafkasya ve Ürdün diyasporasındaki Çerkeslerin yaşamlarını konu alan haberlerin yayınlanması sonrası dergilerin tirajlarında meydana gelen artış gibi sizin programlarınız sonrasında da izlenme oranlarında bir artış söz konusu oldu mu? Bunu nelere bağlıyorsunuz? p> Mithat Bereket: Tabii ki Türkiye'de yaşayan belli bir grubun anavatanları hakkında haber yaptığınızda bu ilgi görüyor ve izlenme oranı artıyor. Atlas ve National Geographic'de çıkan yazıları ben de okudum ve tirajlarının artmış olabileceğini ben de tahmin edebiliyorum. Bu anavatana duyulan özlemin, kendini ifade etmenin başka bir yolu olsa gerek. p> Nart: Kuzey Kafkasya'ya haber amaçlı gidişlerinizde gördüğünüz yerler ve Kafkas halkı ile ilgili edindiğiniz izlenimleriniz nelerdir?p> Mithat Bereket: Kafkasya'da hemen hemen her yeri gördüm. Ukrayna'dan Soçi'ye, Çeçenistan'a kadar pek çok yerde bulundum. Bir tek Elbrus'a çıkamadım ve dağ köylerini ziyaret edemedim. Yüreği büyük insanların olduğu yer Kafkasya. Abhaz pasaportu alıp, kafa dinlemeye oralara gitmeyi çok istiyorum. p> Bu programları hazırlarken Çeçenistan'a izinsiz girmiştim. Abhazya'da ve Çeçenistan'da Şamil Basayev ile görüşmelerim oldu. Bu yüzden iki sene Rusya'ya giremedim. Ruslar beni kara listeye almışlardı. Orada olduğum sürece Çeçenler bana yardım etti, gizli servis peşimizdeydi, aranıyordum ve onlar beni korudular. Kuzey Kafkasya'ya her gidişimde oradaki insanların samimiyeti, saygısı beni hep etkilemiştir. Nart: Dışardan bakan biri olarak, anavatan Kafkasya ile Türkiye'de yaşayan Çerkesler arasında nasıl bir fark gözlemlediniz?p> Mithat Bereket: İşte şapka çıkardığım başka bir konu da budur. Kafkasya'daki Çerkesler ile buradakiler aynı. Gelenekler çok güzel korunmuş. Oradakiler ile buradakiler arasında fark göremedim, bu gerçekten müthiş bir şey. Adetler, müzikler, danslar, düğünler, cenaze törenleri hep aynı. Şahit olduğum pek çok düğün çok güzeldi. Herkes çok saygılı ve çok ölçülüydü. Bu yazıyı okuyacak olan Türkiye'deki Çerkes gençlerine şunu iletmek isterim ki, oraya gittiklerinde hiç yabancılık çekmeyecekler. Çünkü Ankara'ya gittiğimde gördüm ki bu tür kültürel etkinlikler devam ettiriliyor. Bu beni çok sevindirdi. Kültür korunmaya çalışılıyor, aktarım çok güzel. Saygı uyandırıcı bir şey bu. p> Nart: Genel olarak dünyaya baktığımızda küreselleşme ile birlikte birtakım değişim süreçleri yaşanıyor. Bu değişim süreçlerini dikkate alacak olursak, kültürel kimlikler varlıklarını sürdürebilecekler mi?p> Mithat Bereket: Tarihte insanları bir arada tutan üç dikişten söz edilebilir. Bunlardan birincisi ideolojidir. Aynı gelir seviyesine sahip insanlar, aynı tüketimleri yapıyorlar. Aynı tip yaşıyorlar. Ortak yaşam şartları ideolojileri doğuruyor. Yakın zamana kadar ideoloji dikişi çok önemli idi. Sovyetlerin dağılmasıyla birlikte bu dikiş patladı. İkinci dikiş ortak inanç sistemi. Bu sistem içerisinde radikaller var, ılımlılar var. Üçüncü dikiş ortak bir etnik gruba bağlı olma bilinci. Yani ortak bir tarihe bağlı olmak /milliyetçilik. Kimi zaman bu dikişlerden birisi öne çıkar, kimisi geride kalır. Kimi zaman diğeri öne geçerken, bir diğeri patlayıverir. Milliyetçilik ileri gittiğinde bir ülke parçalanabilir, hatta yok olabilir. Örnek Kosova. Din öne çıktığında fanatikleştiğinde çok zararlı olabilir. Tabii bu bahsettiğim durum çok aşırı durumlar. Hiçbir zaman aşırıya kaçılmamalıdır. p> Ben inanıyorum ki kültürel kimlikler varlıklarını sürdürecekler. Nart: Avrupa Birliği hakkında ne düşünüyorsunuz?p> Mithat Bereket: Avrupa Birliği çağdaş uygarlık düzeyi. Türkiye bu anlamda çağdaş uygarlığı hedeflediği için yüzünü Avrupa'ya çevirmelidir. Ama "ne pahasına olursa olsun" dememelidir. Kendisini kullandırmamalıdır. Brüksel'de her şey pazarlıkla yapılıyor. Zor günlerden geçiyoruz. Karışıklıklarımız çok fazla ancak bilinçli olmalı ve pazarlığımızı çok iyi yapmalıyız. Avrupa Birliği zenginlik, insanca yaşama standardı demektir. Uyum süreciyle elde edilen pek çok şey vardır. Mesela Kürtçe yasaktı eskiden. Kültürel kimlikler uyum süreciyle birlikte bir şeyler elde edecekler ve bu halkımızın insanca yaşama standartlarına ulaşma isteğini belki de bir nebze tatmin edecek. AB'ye girmek asıl amaç olmalı, ama çağdaşlaşma adına ne olursa olsun razıyız denmemelidir. Brüksel'de yapılan pazarlığa ortak olunmalı, istikrarlı, doğru yönetimlerle ağırlığımızı hissettirmeliyiz. Türkiye artık yönetim zaafını aşmalıdır. Eğer bu yönetim zaafı aşılırsa, Kafkas Sorunu da aşılacaktır. Türkiye'nin hala belirlemiş olduğu istikrarlı bir Kafkasya politikası yoktur, olmalıdır. Amerika Gürcüleri destekliyor, Rusya ise Abhazları... Yani her zamanki oyun yine oynanmaktadır. Türkiye ise bu konuda herhangi bir politika geliştiremiyor, bu konuda yeterli olamıyor. Karadeniz her zaman kapalı bir bölge , Türkiye orayı daha iyi tanımalı, oraya yoğunlaşmalıdır. p> Nart: Sn. Bereket size çok teşekkür ediyoruz, umuyoruz ki 26 Ekim 2002 Cumartesi Akşamı Gençlik Toplantısı bünyesindeki söyleşinizde daha detaylı olarak tartışabiliriz bu konuları. p> Mithat Bereket: Tabii ki. Ben teşekkür ederim. Gençlik Toplantısında gençlerle ve Çerkes dostlarımla birlikte olmaktan ben de memnuniyet duyacağım. p> Nart - 07/10/2002 [Röportajlar: Hicran Bolat, Guşef Yançatoral, Sine Göksoy, Nefin Huvaj]+''+Kaffed

Şovenizmin Yanlış Hesabı

Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra onun enkazı üzerinde Rusya Federasyonu ve diğer komşu cumhuriyetlerin kurulmasıyla birlikte tüm politikacı, bilim adamı ve gazeteciler ağız birliği etmişcesine, Rusya'nın yeni dönemde belli başlı ve tutarlı bir Kafkasya politikası olmadığını söylemektedirler. Peki bunun sebebi nedir acaba? Kafkasya konusundaki bilgisizlik mi? Diplomatik sebepler mi? Eğer bu soruların cevabını "hayır" olarak seriyorsak, bu güne kadar bu enteresan ülke üzerine yazılar yazmış aydınların günahını alıyoruz ve onların gönüllerini incitiyoruz demektir. +''+ Kütüphane, enstitü ve müzelerde Kafkas halklarının tarihi, kültürü ve arkeolojileri üzerine yazılmış büyükçe kitaplar ve 19. yüzyılda bu bölgede bulunmuş Rus edebiyatçıların klasikleşmiş eserleri tozlu raflarda araştırmacıları ve ilgilenenleri beklemektedir. Tiflis'ten Piyatigorsk'a atlı arabayla giden o zamanın aydın ve sanatçıları ilginçdirki, Kafkasyayı günümüzün telefon ve kameralarla donanmış aydın ve gazetecilerinden daha iyi anlıyabiliyorlardı. Ve salt anlamakla kalmayıp, kalemlerini akıllıca ve ustalıkla da kullanarak eserler veriyorlardı. Merhameti ve doğruluğu ilke edinmiş olan bu büyük Rus şairlerinin kaleminden aşağıdaki satırlar dökülüyordu: Kafkas! Uzaktaki diyar! Özgürlüğün onuru! Senin de şasın yok, Kanlı savaşla yüz yüzesin! Kara bulutların altındaki, Mağaralar, sarp kayalıklar! Övgü, altın ve ziynetin parıltıları Size de esir edebilecekler mi acaba? Kafkasta yanan ateşi ve özgürlüğü için savaşan insanları gören şair, tanrının kendisine verdiği akıl ve yeteneği utanma, onur gibi insanlığın yüce değerlerini de şiar edinerek kullanmıştır. Aynı şair daha sonra Kafkası ateşe veren zalimin zulmüyle hayatını yitirmiştir. Birilerine nasihat vermek istemiyorum, ki bunun bir yararı da olmayacaktır. Ancak, öncelikle şuna dikkat çekmek istiyorum. Nüfusu itibariyle küçük veya büyük olsun, bir ulus üzerine toplu bir değerlendirme yapılacaksa, öncelikle o ulusun tarihini iyi incelemek gerekir. O ulusun uğradığı tarihi haksızlıkları ve bunların sorumlularıni da ortaya çıkardıktan sonra bugünkü konumunun da yeterli olup olmadığını saptayıp, daha sonra o ulus hakkında bir şeyler yazmak doğru olacaktır. Aksi takdirde yazılan yazı bilgisizliğin sisleri arasında yolunu şaşıracak, hedefini kaybedecektir. Bugünlerde yaşadığımız zavallılığın nedeni de Rusya'nın kendini, kendi bilgi ve uygarlık hazinesinden uzaklaştırmış olmasıdır. Klasik Rus edebiyatının, tarih, felsefe ve kültüründeki çok değerli hazinelerden uzaklaşmamız, bilimadamlarımızın suyun süzgeçten geçmesi gibi Rusya'yi terketmeleri, ulusal yararı gözardı eden yöneticiler yüzünden bilimin Rusya'da bir kül gibi sönmesi, bugünkü hale gelişimizin nedenleridir. Bu hale düşmüş olan ülkenin politikası, tarihi, halklar arası ilişkiler üzerine yazılmış o kadar asılsız öykülerin, politik hikayelerin ve yalan gazete haberlerinin ortalığı doldurmasında da zaten şaşılacak bir şey yoktur. Moskova'da yayınlanmakta olan Megapolis Kontinent dergisinde sevgili Adığeyimiz üzerine bir yazı görünce doğrusu sevinmiştik. Ancak yazıyı okuduktan sonra hayretten dona kaldık. Makalenin yazarı Sergey Pletnev sayı ve oranları konuşturarak fikir yürütüyordu ve en çok diline doladığı da %22 idi. Bu sayıya itiraz etmek de mümkün değildi, zira biz AdığelerinCumhuriyet'teki nüfus oranları gerçekten buydu. Makale yazarının demografik sayılara sıkı sarılması raslantı değildi. O kendi gorüş ve düşüncelerini haklı çıkarmak için bunlardan yararlanıyordu. Sergey Pletnev'in ortaya attığı iddialar gerçekten korkutucuydu ve tüyleri diken diken ediyordu. Ona göre Adığeler Cumhuriyet'te iktidarı kanunsuz bir şekilde ele geçirmişlerdi ve tek bir halkın egemenliğine dayalı küçük bir ülke oluşturmuşlardı. Bu Cumhuriyet'te ulus ve ırk ayırımına dayalı bir rejim kurulduğu gibi komşu Krasnodar Eyaleti'nin topraklarını da ele geçirmek için uğraşılıyordu. Bu ülkedeki Adığe yönetimi Rusya'dan ayrılıp bağımsız bir devlet olmayı amaçlıyordu. Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda ülkemizdeki bazı Rusların bu %22 ile ilgili ileri sürdükleri iddiaları anımsayacak olursak, Sergey Pletnev'in yanlış hesaplarının da nereden kaynaklandığını ve neyi amaçladığını anlamak kolaylaşacaktır. O günlerde "Slavların Birliği" adlı derneğin Adığe Cumhuriyeti'nin kuruluşuna nasıl engeller çıkarmaya çalıştığını ve bu oranı (%22) easa alıp, ülkedeki Rusları harekete geçirerek cumhuriyete gerek olup olmadığının referandumla belirlenmesini istemelerini yeniden anımsayalım. Bu görüşlerin sahipleri o zamanlar, yıllarca Adığelerle bir arada yaşamış olan Rus halkını Adığeyin bir cumhuriyet olarak Rusya'ya katılmasının yanlışlığına inandıramamışlardı.İnsan kitlelerine egemenlik deklerasyonunun kötü, referandumun iyi olduğunu kabul ettirememişlerdi. Şimdigözlerimizi dört açıp, ulusal ayrımcılık yapan ve insan haklarını yokeden Adığelere karşı mücadele ettiğini öne süren makale yazarının gerçek amaçlarının neler olduğunu ortaya çıkarmaya çalışalım. Bu kışkırtıcı yazarın gerçek amaçları şunlardır. 1. Öncelikle Adığey Anayasası'ndaki Adığece ve Rusça'yı resmi dil olarak kabul eden madde kaldırılmalıdır. Çünkü bu madde Adığece bilmeyenlerin başkan seçilmesini engellemektedir. Başkan olmak isteyecek Rusların Adığece öğrenecek halleri yoktur. Bu madde kaldırıldığı takdirde çoğunluk olan Ruslar şüphesiz ki Rus başkan seçecek ve istediklerini yapacaktır. 2. Adığelerin bilgi ve yeteneklerine de bakılmaksızın hükümetteki oranları da nüfuslarının karşılığı gibi %22 olmalı, kalan %78 Ruslara verilmelidir. 3. Adığelerin Parlamento'daki oranları da ister istemez nüfuz oranları kadar olmalıdır. Böylelikle Parlamento'dan özellikle ulusal yapılanma ile ilgili yasaların geçmesi engellenmiş olacaktır. 4. Parlamento çoğunluğu Rusların eline geçince yeni bir göçmen yasası çıkarılıp ülkenin her yanından Ruslar Adığey'e doldurulacak ve böylece Adığelerin nüfus oranları %3 ve 5'lere düşürülecektir. Böylece Adığe Cumhuriyeti de kavgasız ve gürültüsüz bir şekilde ortadan kaldırılmış olacaktır. 5. Bu şekilde Rus nüfus oranı %95'lere ulaştığında bir referandumla Cumhuriyet ortadan kaldırılacaktır. 6 Ve Adığeler hiç de ihtiyaçları olmaayan bu başağrısı Cumhuriyet'ten kurtulunca rahatlayacaklardır. Canlarıni sıkmakta olan dil, başkanlık, bayrak, marş, arma gibi şeylerden kurtulacaklar ve sonunda demokrasinin nasıl iyi bir şey olduğunu da anlamış olacaklardır. Şimdi madanlonun diger yüzüne de bir göz atalım. Zaten işin doğrusu da madalyonun bu yüzüne bakarak işe başlamaktır. Zira o zaman Adığelerin tarihi vatanlarında başlarına gelen felaketin sorumlusu da görülecek ve %22'lere düşmelerinin gerçek nedenleri de ortaya çıkacaktır. "İşin başlangıcını bilmeden sonunu da bilemezsin" der bir ata sözümüz. Öncelikle Adığelerin uğradığı soykırımın sorumlusunu saptadıktan sonra onu bu işten dolayı sorumlu tutmanın bugün tam zamanıdır. Zira Rusya Federasyonu kendi kendine ve hiçbir zorlama olmaksızı Sovyetler Birliği ile birlikte Çarlık Rusyası'nın da mirasına sahip çıkmıştır. Böyle olunca da Adığelerin uğradığı felaketten dolayı sorumlu tutulması ve tazminat ödemesi gerekmektedir. Bugünkü Rusya, Adığelere karşi işlediği şu suçlardan dolayı sorumlu tutulmalıdır. 1. 19. yy başlarında 1864'e kadar Çarlık Adığelere karşı soykırım politikası izlemiştir. Adığelerin yarısi savaşlarda öldürülmüş, yarısı da sürgün edilmiştir. Nüfus bu şekile 20 kat azalmıştır. 2. Bir zamanlar bu günkü Gürcüstam kadar olan Çerkesya, izlenen gasp politikası nedeniyle günümüzün Adığey'i olarak kalmıştır. Bu şekilde Adığeler kendi topraklarında köksüz kalmıştır. 3. Ülkelerinde kalabileb 50 bin Adığe, Çar görevlilerince göçe zorlanmış ve malları gaspedilmiştir. Bu yüzden bu günkü Maykop ve Ceç rayonları ile Maykop şehrinde Adığe kalmamıştır. Bu uygulamanın günümüzdeki adı etnik temizliktir ve insanlıkça şiddetle kınanmaktadır. 4. Dış ülkelerdeki Adığelerin kendi anavatanlarına dönüşlerini engelleyen şartlar mevcuttur. 5. Tüm bunlar Adığeler üzerinde ölümcül etkiler yapmıştır. Ulus bu güne kadar kendini toparlayamamıştır. Bu felaketin ulusun nüfusu, psikolojisi, gelenekleri, dili, kültür ve sanatı üzerinde yaptığı tahribatın hangi ölçülerle değerlendirilip tedavi edilebileceği belli değildir. Peki şimdi bu büyük vahşet ve zulüm uygulanmış olduğun halkın karşısına geçip "nüfus oranınız %22'leri bulmazken Cumhuriyet, bayrak, arma sizin neyiniz?" diye sorabilmek için ne kadar yüzsüz olmak gerekiyor acaba? Bunlari söyleyebilecek kişinin, utanmanın ne olduğunu hiç bilmeyen bir olması gerekir, diye düşünüyorum. Tüm bunlardan sorumlu olan ve tazminat ödemesi gereken de şüphesiz Rusya Federasyonu'dur ve bugünkü Rusya'dır. Bu günkü Rusya, bu sorumluluklarından bir tanesini yerine getirmiştir. O da Adığey Cumhuriyeti'dir. Ancak bir tek Adığe dahi Adığe Cumhuriyeti'nde kalıncaya kadar bu Cumhuriyet'in varolacağı da kanıtlanmalıdır. Rusya'nın ikinci görevi ise anavatanlarından sürülmüş olanlara hiçbir engel çıkarmadan ve onları destekleyerek tekrar eski yurtlarında dönmelerini ve yerleşmelerini sağlamaktır. Tarihi, politik ve insani bakımdan yapılması gereken tek doğru şey de budur. Rusya Federasyonu'nun üçuncü görevi de Adığeleri rehabilitasyona tabi tutmasıdır. Onların elinden zorla aldığı tüm topraklarıni geri vermeli, 19. yy'daki Çerkesya'yı yeniden oluşturmalıdır. Rusya'nın dördüncü görevi ise Adığelere uyguladığı sürgün ve soykırımdan dolayı tüm dünya önünde özür dilemektir. İşte o zaman hak yerini bulmuş olacaktır. Adığey Cumhuriyeti'nin Başkanı ile ilgili olarak da bir sözüm olacaktır. Cumhurbaşkanlığı Adığeler için sadece bir makam koltuğu olmayıp, Adığe devletinin sembolü ve kanıtıdır. Nüfus oranları ne olursa olsun, Adığe olmayan bir başkana asla razı olmayacaklardır.+''+Abrec Almir

Ağıtlarımız Üzerine

Türkiye'de yaşayan Kafkas halklarının zaman içinde yitirdikleri birçok değerden biri de ağıtlar ve bununla bağlantılı olarak müziğiktir. Ancak bu değerlere yönelik olarak oldukça özverili çalışmaları yürüten kişiler de mevcuttur. Geleneksel Kafkas müziğinin ve kültürel öğelerinin derlenmesi konusunda akla gelen isimlerin başında şüphesiz Kuşha Doğan Özden vardır. Dergimizin bu sayısında ağıtlarımız üzerine Sayın Doğan Özden ile yaptığımız ropörtajı yayınlıyoruz. +''+ NART: Sayın Özden "ağıt" nedir, Kafkas halklarında ağıtın yoplumsal işlevi nedir ve kimlere ağıt söylenir? DOĞAN ÖZDEN: Kavram kargaşasına sebep olmamak için Çerkes sözlü müziğini üç anabaşlık altında toplamak gerekir. 1.WERED 2.WEREDIJ 3.ĞIBZEWeredıj Kuzey Kafkasya tarihinde önemli rol oynamış kişiler için sağlıklarında veya öldükten sonra, savaşlarda ölen kahramanlara, toplumda sevilen kişilere ve savaşlar anında bestelenen ve savaşın seyrini, sonuçlarını anlatan şarkılardır. Bu şarkılar genellikle şölenlerde, düğünlerde, toplantılarda genellikle orta yaş grubu ve yaşlılar tarafından söylenir aynı zamanda orada bulunanlar da şarkıya koro şeklinde eşlik ederlerdi. Bu tür şarkıların eksik ve yanlış söylenmemesi için azami özen gösterilirdi. Bu sayede günümüze kadar ulaşabilmiş 700-800 yıllık şarkılarımız vardır. Şarkılar söylenmeden önce neden bestelendiği, ne zaman bestelendiği, en ince ayrıntısına kadar anlatılır yanlış ve eksik anlatımlar olursa o anda orada bulunan kişilerce düzeltilir sonrada şarkılara geçilirdi. Belli bir yaşa gelmemiş, Thamade sofralarında oturmaya hak kazanmamış kişilerin bu şarkıları söylemesi 'yanlış söylenebilir'gerekçesi ile hoş karşılanmazdı. Bu tür cemiyetlerde 'ULUSAL ŞARKILAR'diyebileceğimiz bu şarkılara başlandığında en azından birkaç bölüm söyleyememek veya eşlik edememek ayıp sayılırdı. Negume Şora Bekmırze 'Çerkes Tarihi'adlı eserini ortaya koyarken temel kaynak olarak ağızdan ağıza anlatılarak yüzyılları aşan Weredij'leri aldığını düşünürsek önemlerini daha çok kavrayabiliriz. Bu tür şarkılara Nart Destanlarını, Karakaştav, Hatkh Ğuazem yi ko Muhammed, Kabardeym yi jeş tewej, Senceley, Hatkhım yi ko K'ase, gibi şarkıları örnek verebiliriz. Wered ise genellikle gençler tarafından söylenen aşk şarkıları, doğa için bestelenen şarkılar ve mizah şarkılarıdır. Ğıbze ise adından da anlaşılacağı gibi Ağıt'tır. İki ana başlık altında incelenebilir. Birisi savaşlar esnasında Rus, Kazak, Kırım Tatarları tarafından yapılan katliamlar için bestelenen, ikincisi toplum tarafından sevilen kişilerin trajik bir biçimde ölümleri halinde bestelenen ğıbzelerdir. Bu tür ğıbzeler de thamade sofralarında söylenirdi ancak ikinci grupta tanımlanan ğıbzeler halktan birisinin ölümü üzerine söylenirdi ve thamade sofralarında söylenmezdi. Kafkasya ve diasporayı gerek ağıt ve yas gelenekleri, gerekse Halk edebiyatının bir parçası olarak ağıt açısından karşılaştırabilir misiniz? Bu anlamda bir karşılaştırma yapmak kolay değil. Kafkasya'da yazılı edebiyata geçildikten sonra bütütn cumhuriyetlerde ciddi derlemeler yapılmış, köy köy, ev ev dolaşılarak günümüze ulaşan bütün sözlü edebiyat ürünleri derlenmiştir. Derlenmekle de yetinilmemiş toplanan weredıjler, weredler, ğıbzeler profesyonel gruplara seslendirilmiş ve kasetlerle, plaklarla insanlara sunulmuş, radyo ve televizyonlarda çalınagelmiştir. Bu konuda Kardenğuç Zeramuk'un başkanlığındaki bir heyet çok değerli çalışmalar vermiş ve bu çalışmalarını 'ADIĞE WEREDIJKHER'adlı bir eserde toplamışlardır. Diasporada ise bu konularda birkaç küçük ve bireysel çalışmanın dışında bu güne kadar ciddi bir çalışma yapılmamış ve ölen her yaşlımızla kültürümüzün bir parçası toprağa gömülmüştür ve bu gün onlara ulaşmak mümkün değildir. Birçok konuda olduğu gibi yas ve ağıt konusunda hızla kan kaybettiğimiz bir gerçek. 1864 sonrasında diasporada birlikte yaşadığımız toplumların yas adetlerine yaklaştığımızı görüyoruz. Örneklemek gerekirse cenaze ve taziye adetlerimizi kaybediyoruz. Bu dönemden sonra ağıt üretimimiz ne kadardır? Toplumumuzda asimilasyon hızlandıkça kültürel anlamdaki üretim de düşmüştür. Özellikle sözlü müzik konusundaki üretim tamamen durmuştur diyebiliriz. Cenaze ve yas törenlerimizle ilgili gelenekler sadece belirli bölgelerde, kırsal kesimde kısmen uygulanmaktadır. Kent kesiminde hemen hemen terk edilmiştir. Bu konu başlı başına bir konferans konusu olacak kadar geniştir. Bu nedenle fazla detaya girmek istemiyorum. Diasporada sözlü müzik üretiminin -ğıbze, wered- 10'u geçeceğini sanmıyorum. Sizin kişisel çabalarınızla unutulmaya yüz tutmuş bazı ağıtların tekrar topluma kazandırıldığını biliyoruz. Bundan sonrası için neler söylenebilir? Ben akademik anlamda müzik eğitimi almış değilim, yüzyıllarca korunmuş müziklerimizin her geçen gün kaybolmasının verdiği üzüntüyle Uzunyayla yöresinde yaşlılarımızdan bu parçaları amatör olarak derleyerek başladım. Başlangıçta kasetlere kaydederek, ezberleyerek, yazarak yaptığım derlemeleri bir gün müzik ile ilgili birileri değerlendirir veya Kafkasya'ya ulaştırılabilirse orada değerlendirilebilir düşüncesiyle derliyordum. Daha sonra, derlediğim bazı parçaları arkadaş toplantılarında söylediğimde insanlarımızın oldukça ilgisini çektiğini gördüm. Amatör olarak kasetlere çektirerek yaygınlaşmasını sağladım. Kaybolmak üzere olan bazı Wered'lerin gençler tarafından hemen benimsenip yeniden canlandırıldığını, düğünlerde çalınıp, söylendiğini gördüm. Bu tür müziklere ve Wered'lere örnek olarak 'Kayserim yi istasyon (Ju Jansuret yi wered)', 'soğıri souk'ite sımığsi sızegowud', 'Kars zawem yi wered'gibi örnekler verebilirim. Bu konuda daha ciddi ve profesyonelce çalışmalar yapılabildiği taktirde kaybolmaya yüz tutmuş müziklerimizin Wered, Weredij ve Ğıbzelerimizin yeniden canlanacağı inancındayım. Çünkü bunun canlı örneklerini gördüm. Bir kültürel motif olarak toplumumuzda tükenen bu olgu üzüntü ve yas konusunda da asimile olduğumuz şeklinde değerlendirilebilir mi? Tam anlamıyla asimile olduğumuzu söylemek doğru olmaz sanırım, en azından gönlüm razı olmuyor. Fakat ciddi çalışmalar yapılmadığı takdirde sona çok yaklaştığımızı söyleyebilirim. Mevcut durumda dilin önemi nedir, dil bilmek neleri kurtarabilir veya kurtarabilir mi? Kısaca üzüntülerimiz ve duygularımız Türkçeleşiyor mu? Dil bu konuda en etkili faktörlerden biridir. Bu konuda çok güzel bir atasözümüz vardır. 'Bze zimıam tlepk yi'akım.'(Dili olmayanın ulusu yoktur). Dil kaybolduğu zaman ulusal kültür anlamında herşey biter. Dili bilmeden bir ulusun kültürünü anlamak, tahlil edebilmek ve koruyabilmek imkansızdır. Günümüz gençlerine bu anlamda çok büyük görev düşmektedir. Dilini konuşamayan, en azından yaşatmak için çabalamayan, öğrenmek için uğraşmayanların kültürümüzü yitirmememiz gerektiği yolundaki düşüncelerinin samimiyetine inanmıyorum. Anailimiz bütün kültürel özelliklerimizin temel nedenidir ve bizi ölmüş bir halk olmaktan kurtaracaktır. Dilimiz olmadan hiçbir kültürel özelliğimizi yaşatmamız mümkün değildir. Verdiğiniz değerli bilgiler için teşekkür eder, bundan sonraki çalışmalarınızda başarılar dileriz. +''+Doğan Özden

Bizim de Bir Yayınevimiz Var: Nart Yayıncılık

Nart Yayıncılık, Kafkas tarihi ve kültürü üzerine yayınladığı kitaplar ve Alaşara dergisi ile, yayıncılık alanında kurumsallaşabilen, Türkiye'deki kültür birikimine önemli katkılarda bulunan bir yayınevi. Çağdaş toplumlarda yayıncılığın önemi göz önüne alındığında, Nart Yayıncılık deneyiminin önemi daha açık görülebiliyor. Bu nedenle Nart Yayıncılık'ın sahibi Hayri Ersoy'la görüştük. +''+ Nart Yayıncılık'ın kuruluşu ve amaçları hakkında bilgi verir misiniz?Hayri Ersoy: Nart Yayıncılık Organizasyon ve Reklam Hizmetleri Ltd., ya da kısa adıyla Nart Yayıncılık 1990 yılında, aralarında Murat Özden, Ali Çurey, Yalçın Karadaş, Erdoğan Yılmaz, Hayri Ersoy, Selçuk Karaçay vb arkadaşlarımızın bulunduğu bir grup Kafkas kökenli tarafından hayata geçirildi. İlk adresi Beyoğlu Asmalı Mescit Sokak'taydı. Kuruluş amacını daha iyi anlamak için yayınevimizin ilk eseri olan Abhazyalı yazar Yura Argun'un "Abhazya'da Yaşam ve Kültür" adlı kitabımızın başında yer alan yayıncının önsözünü hatırlatmakta yarar görüyorum: "Kafkas kültür emekçilerinin birliğini sağlamak ve yaşadığımız ülkede geleneksel kültür değerlerimizi çağdaş bir anlayışla yorumlayarak gelecek kuşaklara, tüm dünya halkları ile dayanışarak, aktarmayı amaçlayan yayınevimiz..." diye başlayan önsözümüz sanırım yola çıkış amacımızı net olarak anlatmaktadır. Yayınevimiz yukarıda sözünü ettiğimiz ve Yalçık Karadaş'la birlikte Türkçeye çevirdiğimiz eserin yanında, yine Yalçın Karadaş'la birlikte çevirip yayına hazırladığımız Bagrat Şinkuba'nın eseri "Son Ubıh" ve Sefer E. Berzeg'in özgün çalışması olan "Türkiye Kurtuluş Savaşında Çerkes Göçmenleri" adlı eserleri bastıktan sonra aynı yıl yayın hayatına son verdi. Bu çok kısa süren yayın deneyiminden sonra 1993 yilında Abhaz Gürcü Savaşı'nın gerginliği içinde arkadaşlarım Ünal Cuğ ve Ertuğrul Çolak ile bir araya gelip günlerce süren değerlendirmeler yaptık ve üç yıl önce kapanan yayınevimizi tekrar hayata geçirmeye karar verdik. Aynı yıl Tümzamanlar yayınevi tarafından basılan ve en çok satan kitaplar listesinde yer alan "Çerkes Tarihi" adlı kitabımın başarısının bize cesaret verdiğini de söylemeden geçemeyeceğim. Yayınevimizin adresi Küçükyalı Atatürk caddesi Selamoğlu İşhanı No:73'dü. Bir yıl kadar burada çalıştıktan sonra yayın dünyasına daha yakın olan Kadıköy'e taşındık. Güneşlibahçe sokak No: 41/8 Yazıcı Han'daki adresimizde gazeteci arkadaşımız Ekrem Bat'ın da aramıza katılmasıyla bir limited şirket kurduk. Halen bu adreste yayıncılığımızı sürdürüyoruz. Bu güne kadar Nart Yayıncılık neler yaptı? Yirmiden fazla eser yayınladık ve yayınlamayı sürdüruyoruz. Ayrıca kendi eserlerimizin yanında, bizim dışımızda basılan Kafkasya ve Kafkasyalılara yönelik bir çok eserin kimine yayınevi bulduk, kiminin dizgisini, kiminin kapağını, kimilerinin de baskısı dahil herşeyini yaptık. Yasin Çelikkıran'ın "Çerkes Deyimleri ve Atasözleri", Yaşar Bağ'ın "Türklerde ve Çerkeslerde İslam Öncesi Kültür, Din, Tanrı", yine Yaşar Bağ'ın "Sözler ve Gözler", Sefer Aymergen'in "Sisli Körfez", Sefer Berzeg'in "Kafkas Diasporasında Edebiyatçılar ve Yazarlar Sözlüğü" ve "Kafkasya ile İlgili Yayınlar Bibliyografyası" vb bir çok eserin hazırlanmasında, dizilmesinde, basılmasında az çok katkılarımız oldu. 1990 yılından beri Türk ve dünya basınında Kafkasyalılarla ilgili yayınlanan bir çok makale, dizi yazı, araştırma, haber vb sayısız çalışmaya katkımız oldu ve olmaya devam ediyor. Atlas, Tempo, Aktüel, Tomarrow, Yön, Nokta vb dergilerde yayınlanan bir çok yazının belki de birinci derece bilgi kaynağı olduk. Birçok TV kanalına konumuzla ilgili danışmanlık yaptık. Halen de yapıyoruz. Nart Yayıncılık'ın yaptığı en önemli işlerden biri de Alaşara dergisidir. Alaşara dergisi dergiciliğimizde yeni bir perspektiftir. Alaşara günceli ve geçmişi bir arada değerlendirmiş, bu sayede dergimiz dünü yazan bir tarih kitabı olmaktan kurtarilırken, günümüz Kafkasyalıları da yaptıkları irili ufaklı çalışmalarla tarihe malolma şansını yakalamıştır. Bu yeni perspektif mahalli bültenlerimize kadar kendini hissettirerek dergiciliğimize yeni bir ufuk açmıştır. Nart Yayıncılık'ın kuruluş amaçlarında olmayan ama zorunlulukların ona yüklediği ciddi bir işlevi de, haftanın yedi günü, günde 13 saat bir irtibat bürosu gibi çalışmak ve İstanbul'a yurtdışından ve Türkiye'nin değişik yörelerinden gelen hemşerilerimize veya Kafkasya ile ilgilenen hemen herkese evsahipliği yapmaktır. Konuklarımızın günlük ortalamasının 50-60 kişiden aşağı düşmediğini söylersek abartmış olmayız. Sayının bu denli fazla olmasının bizce temel nedeni Kafkas Kültür Derneklerimizin açık tutulmamasıdır. İnsanlarımız öyle sanıyorum ki, dernek ortamında bulamadıklarını bizde bulduklarından sık sık ziyaretimize gelmektedirler. Nart Yayıncılık'ın geleceğe yönelik hedefleri nelerdir? Nart Yayıncılık'ın henüz geleceğe yönelik hiç bir hedef tesbit etmediğini söylersen çok şaşıracağınızı sanıyorum ama emin olun aynen öyle. Nart Yayıncılık, kuruluş amaçları doğrultusunda yaptığı yayıncılıkla bu ülkede bir yerlere varılamayacağınının farkında ve bu amaçlarından bazı revizyonlar yapmayı ciddi ciddi düşünüyor. Bu konuda şimdilik fazla bir şeyler söylemek istemiyorum. Geçmişten günümüze Türkiye genelinde yayıncılık konusunda yapılanlarla ilgili düşünceleriniz nelerdir? Karşılaşılan sorunlar nedir? Sorunlara çözüm önerilerinizle birlikte rica edelim. Bu soruyu yanıtlamadan önce bazı saptamalar yapmak istiyorum. Yayıncılık hayatına girdiğinizde ilginç bazı olaylarla karşılaşıyorsunuz, kafanız iyice karışıyor. Bir zamanlar Türkiye'de 1-1.5 milyon civarında Kuzey Kafkasyalı olduğu doğrultusunda bir tez vardı. Abhaz Gürcü Savaşı'nın başlamasından sonra bu rakkam 5-7 milyon oldu. BM'ye üye yüzelli civarındaki ülkeden onlarcasının nüfusu bu rakkamın altındadır. Bu sözünü ettiğimiz milyonlarca Kafkas kökenli insan bilgisayar çağında hala bir günlük gazete, bir kaç periyodik dergi çıkaramıyor ve her ay en azından üç-beş kitap yayınlayamıyorsa ciddi sorunlarla karşı karşıyayız demektir. Yaşadığımız ülkede azınlık olmamız bu konuda sağlıklı bir gerekce asla olamaz. Türkiye'deki nüfusları artık onbinlerle hesaplanan Ermeniler, iki Ermenice ve bir Ermenice-Türkçe gazete çıkarabiliyorsa (ki bunlardan biri yanılmıyorsam 80 küsur yıldır periyodik olarak yayınlanmaktadır) hesaplarımızda ya da bakış perspektifimizde ciddi yanlışlar olduğunu söylemek sanırım çizmeyi aştığım anlamına gelmez. Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde bu dinin Kafkasya'da yaygınlaştırılması için yapılan Gürcü ve Ermeni alfabeleri bu iki halkın yazılı dile sahip olmasını ve bu sayede kolayca uluslaşmasını sağlarken aradan geçen 1600 yıla karşın hala bizlerin yazıyı, kitabı, dergiyi, bir kaç idealistin zaman geçirme ve entellektüel duygularını tatmin aracı olarak görmeyi sürdürmemiz ciddi bir handikapımızdır. Türkiye gibi geri kalmışlığın bataklığından kurtulmaya çalışan ülkelerde, yazmak, çizmek, yayınlamak deger verilen ve yazıp çizene insancaa yaşamalarını sağlayacak kadar para kazandıran bir uğraşı değildir. Kaldı ki bu ilgisizlik kuyusunun en dibinde bulunan Kafkasyalılara yönelik yayıncılık ise bana göre tamamen "Donkişotluk"tur. Toplumun hatta derneklerimizin yürüttüğü yayıncılık politikaları ile yayıncılığımız çağdaş boyutlara asla ulaşamayacaktır. Bu politikalar olsa olsa yeni Donkişotların yetişmesine yardımcı olacaktır. Başımızı kaldırıp çevremize şöyle bir baktığımızda yayınlanan tüm dergi ve bültenlerimizi bir ya da en çok iki Donkişot'un götürmeye çalıştığını görebiliriz. Bu olağanüstü fedakar insanlar, içinde bulundukları zor hayat şartlarına rağmen arttırabildikleri tüm zamanlarını dergilerin, bültenlerin yaşaması için harcarken, Cervantes'in "Donkişot"unu aratmamaktadırlar. Tabi burada kullandığım Donkişot terimi o insanların çabalarını küçümseme amacını asla taşımamaktadır. Aksine inancı, mücadele azmini, boşvermişliğe tepkiyi tanımlamaktadır. Bu tanımlamadan ders çıkarması gerekenler, o fedakar insanların yanında hiç olmazsa bir "Sanço Panza" bile olamayanlardır. Bu söylediklerim şahsi düşüncelerimi içermektedir. Çözüm önerilerim ise bu düşüncelerimin satır aralarında gizlidir. Ancak ne tüm sorunları bir arada degerlendirebilecek ve ne de müzminleşmiş sorunlara çözüm yolları bulabilecek bir birikimde hissetmiyorum kendimi. Çiviyazıları bünyesinde çıkan Kafkasya Yazıları'nın danışma kurulundasınız. Konuyla ilgili bilgi aktarır mısınız? Okuyucularımız Kafkasya Yazıları'na nasıl ulaşabilir? Kafkasya Yazıları Kafkas kökenli bir grup insanın bir araya gelerek halkların kardeşliği bilincinde birlikte bir şeyler üretme isteminden doğmuştur, diyebilirim. Benim aslında bu dergiye çok fazla bir katkım olduğunu söylemem çok zor. Fakat şu iki şeyi yaptığımı söyleyebilirim. Birincisi, bu dergiyi çıkaranları, böyle bir derginin mutlaka çıkarılması gerektiğine inandırdım. Çünkü daha önceleri bir birikimleri olmadığı için başarılı olup olamayacakları konusunda ciddi kaygıları vardı. Nart Yayıncılık olarak sonuna dek yanlarında olduğumuzu belirterek bu kaygılarından kurtulmalarına yardımcı oldum. İkincisi ise, Kafkas kökenli yazarların bu dergide bir araya gelmelerinde katkım oldu. Kafkasya Yazıları'nı okuyucu bayilerden isteyebilir, çünkü bu dergi genel dağıtım kanalıyla okuyucuya ulaşıyor. Kuzey Kafkasya derneklerinde yıllarca çalıştınız, yayıncılık konusunda çalışmalarınız sürüyor. Genel anlamda ve özelde yayıncılık konusunda okuyucularımızla paylaşmak istediğiniz düşünceleriniz vardır. Okuyucuya sevgi ve saygılarımı sunarken, yayın organlarına sahip çıkmalarını ve yayın hayatına yeni başlayan Nart dergisini asla yalnız bırakmamalarını tavsiye ediyorum. Ayrıca dergiye sahip çıkarken eleştirel olmalarını, eksik gördükleri ya da anlam veremedikleri her şeyi mutlaka derginin yazarları ile tartışmalarını tavsiye ediyorum.+''+Hayri Ersoy

“İçimdeki Köyün Delisi”

Nart: Kendinizi kısaca tanıtır mısınız? Thatsı Tamer: 1971'in Kasım ayında Konya'da doğdum. Adığeyim, Thatsı ailesindenim. Resmi kağıtlarda Taner Adıgüzel diye geçer adım. +''+ Bir süre Maykop'ta yaşadığınızı biliyoruz. Bu süre içerisinde neler yaptınız? 92 yılı Ağustos ayında Adığey'e gittim. Yerleşmek istiyordum. Fakat insan tek başına ve olanakları kısıtlı olunca istediği gibi yaşayamıyor. 3-4 yıl süreyle, aralıklarla Maykop'ta kaldım. Oturma izni aldım. Bir ara Maykop radyosunda Çerkesçe-Türkçe çevirmenlik ve spikerlik yaptım. Yapı işçiliği de yaptım. Anayurtta yaşamak, bu eylemsel bilinci göstermek bence çok ciddi bir olgu. Varlığımızın ve geleceğimizin temel taşlarından biri... Bir yıldan biraz fazla bir süredir de Türkiye'deyim. Ve bu daha bir süre böyle sürecek gibi görünüyor. Halk olarak mücadelemizde duyarlı insanlarımız, faydalı olabilecekleri konuda rol almaktadır. Sizin de sanatsal açıdan toplumumuza yararlı olduğunuz inancındayız. Şiire merakınız niçin ve nasıl başladı? Şiir yaşamı kuşatan örgünün ruhu. Bir durum, bir kavrayış ve bir yansıtma noktası. Söylediğiniz gibi herkes kendi payına bir şeyler yapma çabası içerisinde. Benim yaptığım ise; şiir yoluyla, bir olanak yaratma, bir nefes alma-aldırtma çabası. Hem şiir kendi amacı dışında kullanıma pek izin vermiyor. Bu da ayrı bir yön tabi...Şiirlerimin sanatsal bir yön taşıyıp taşımadığı konusunda görüş belirtmek istemem ama, toplumsal bir değer taşıması için kaygılarım oldu hep. Birikimim ve yetkinliğim oranınca, yalın olarak 'bizi' anlatmaya çalıştım... Şiirlerinize yaşadığınız bölgelerin ve içinde bulunduğunuz çevrenin etkisi oldu mu? Şüphesiz oldu. Zaten demin belirttiğim gibi, besin kaynaklarım hep insanlarımız, dostlarımız, düşmanlarımız yani içinde olduğumuz toplumumuz. Bu Türkiye'deki şiirlerde de, anayurttaki şiirlerde de böyle. Yani var olana, reele yaslanmaya çalıştım. Anadilinize çok önem verdiğinizi biliyoruz. Zannederiz Adığeceniz de iyi durumdadır. Anadilinizle de şiirler yazıyor musunuz? Zaman zaman yazmaya çalıştım. Ama bu Adığece bilmekle(!) onunla düşünüp duyumsamakla ilgili. İtiraf edeyim ki, Adığece şiir yazacak ölçüde değilim. Yazdıklarımda şiirsel değil. Birilerinin söylediği gibi Çerkesçe düşünüp Türkçe yazıyor da değilim. Şiirlerinizde köy özlemi sezinleniyor. Kitabınızın adı da "İçimdeki Köyün Delisi". Nereden geliyor bu özlem? Kentli olamadığımı düşünüyorum. Ben kente doğdum büyüdüm ama geleneksel açıdan, insan ilişkileri açısından, anladığımız anlamda kentli değildi çevrem. Köy özlemi de değil aslında bu. Yalınlığa, içtenliğe, insanın kendisine bir özlem belki. Zaten "başka bir susuş" diye de ekliyorum. Yeni kitabınızın arka kapağında kendinizi tanıtırken "Yazık ki bir kavga şairi olmadım" diyorsunuz. Bunu biraz açıklar mısınız? Yitip gideni engelleyememek, şu çoğalan ciddi olanaklarımız olduğu halde kullanamamak ve yarın adına üzerimize düşeni yeterince gerçekleştirememek belki de bu. Diğer yandan toplumsal değerlerden beslenmekle beraber, varolma kavgamızda, umut gibi, nefret gibi, sevda gibi, gelecek gibi, iç içe olduğumuz, bizce taşıdığı anlamları, gücü yeterince ifade edememek sanırım. Tabi bu yine benim yetkinliğimle, birikimimle ilişkili. İlk kitabınız olan "Muhacirim Muhacir" in yeterli ilgiyi topladığına inanıyor musunuz? Kişisel çabalarla yayınlanmış ve hem nesnel hem de öznel açıdan amatör bir kitaptı. Derneklerimiz aracılığıyla şiir okuruyla buluştu. Bu şartlarda ben memnunum. Benim halkımdan şikayetçi olmam asla söz konusu olamaz. Kaldı ki bu bir görev, bir zorunluluk. Meşhur olmak gibi bir kaygım da yok. Şiirlerinizde genelde anavatan özlemi, dil, kültür, muhaceret gibi, ulusal öğeler kullanıyorsunuz. Niçin daha evrensel öğeler ve yeni imgeler kullanmıyorsunuz? Evrensel bir şair olsaydınız, aşk şiiri yazsaydınız mesela, Türkiye çapında daha tanınmış şairler arasına girebilirdiniz belki de. Niçin yalnızca biz? Biraz önce söylediğim gibi, meşhur olmak gibi bir kaygım yok benim. Benim evrensel olmadığımı söylüyorsunuz, imgelerin eski, öğelerin dar olduğunu söylüyorsunuz. Bence öyle değil. Ülkeyi sevmek, şu barbar dünyaya karşı, aşkı, sevgiyi, barışı savunmak bence önemli. "Bizi anlatmak" ise; eğer yapabiliyorsam ne mutlu bana. Hattı zatında şiir okuru beni bir yere koyacaktır zaten . Taşıdığınız kültürü yaşayabildiğinize ya da bu kültürün yaşanılabilirliğine inanıyor musunuz? Elbette inanıyorum. Bizim kültürümüz zaten evrensel. Ulusal değerlerin devamlılığı ise içinde yaşadığımız koşullarla ilişkili. Ama her şartta kendine daima bir yaşama zemini sağlar bence. Önemli olan ifade etmek . Bir çok aydın ve yazarımızın aksine, geleneklere bağlı kalmayı tercih eden, 21.yy'da da yaşasak birçok geleneğimizin "yaşanabilirliğine" inanan bir insansınız. Globalleşen dünyamızda Xabzelerimizin önemi olmadığını savunan aydınlarımıza söylemek istediğiniz bir şeyler var mı? Bu noktada belirtmeliyim ki, ben kendimi, şiir yazmaya çalışan genç bir Çerkes olarak görüyorum. Geleneksel değerlerin gereksizliğine ilişkin bir yaklaşım, halkın kendisini reddetmektir diye düşünüyorum. Kaldı ki "gerçek" aydınlarımız ve sanatçılarımız, bu değerlerle büyüdüler,yetiştiler ve bu gün de öyle yaşıyorlar. Toplumcu, geleneksel değerlerimiz, varlığımızın, gücümüzün ve geleceğimizin temel dayanaklarıdır. Bunun gereksizliğini savunan da sanırım kendini inkar etmiş olur. Geleceğe yönelik planlarınız nelerdir? Toplumumuz için neler yapmak isterdiniz? Yapılması gereken öyle çok şey var ki... Ama olanak ve güçle ilişkili tabi... Şimdilerde yeni bir şiir kitabı ve bir biyografi üzerinde çalışıyorum. Galiba zaman neyi, ne kadar yapabileceğimizi gösterecek... Bu samimi sohbetinizden dolayı teşekkür ederiz. YALNIZ Kalabalıklar ortasında yalnızyapayalnızarayıp dururkenel veren kardeş elinihep aynı sonu dayatırsenin olmayangösterişli kent bulvarları tutukturmecburenve hep bir yanın ağrırkilitlidirumutludurusunda dururhep başka söylersin başka bakarsıntek tabancaolmadı mıkalpağına sorarsınyiğit bir sevdadır telaşınkaygısız bir sevda memleketine has ki aah o benim ömrüme bedel +''+Tamer Thatsi