Kefir Nedir?

Kefir kültüre edilmiş, birçok sağlık unsuru içeren ayran benzeri bir içecektir. Kefir ekşi ve ferahlatıcı tadı ile ayrana, yoğurtta bulunan maya ve bakterilerin bağırsak siteminde tutunma özelliği olan 'probiyotik' yapıları ile de yoğurda benzemektedir. Kefirde doğal olarak yer alan bakteriler ve mayaların simbiyotik etkileşimi sonucu oluşan yapılar bu içeceğin düzenli tüketilmesi durumunda sağlık açısından faydalar içermektedir. Değerli vitamin ve mineraller ile yüklenmiştir, kolay sindirilebilir proteinler ve doğal antibiyotik özellikler içermektedir. +''+ Kefirde yer alan çok miktardaki yararlı maya ve bakteriler, kültüre edilme işleminden sonra ortamda bulunan laktozun tamamına yakınını yapılarında bulunan laktaz enzimi ile tüketirler. Böylece laktozu tolere edemeyen kişiler bu şekilde kefiri rahatça tüketirler. Kefir çok farklı sütler ile örneğin inek, keçi, koyun, hindistancevizi, pirinç ya da soya sütleri ile yapılabilir. Yapısal olan mukoz benzeri özelliği, sindirim sisteminde yararlı bakterilerin kolonizasyonunu kolaylaştırır. Kefir, tanecik (grain) adı verilen jelatinimsi beyaz ya da sarı partiküllerden oluşmaktadır. Bu tanecikli yapı kefiri diğer süt ürünlerinden ayırmaktadır. Bu tanecikler bakteri/maya karışımı kazein (süt proteini) ve kompleks şekerler ile küme halini almaktadır. Bazı taneciklerin fermentasyon işlemleri sonucunda el avucuna sığabilecek büyüklüklere ulaştığı bilinmektedir. Tanecikler yapısında bulunan yararlı organizmalar ile sütü fermente ederek kültüre edilmiş ürüne dönüştürmektedir. Yoğurt ve Kefir arasındaki farklar nelerdir? Her iki üründe kültüre edilmiş süt ürünleridir ama farklı türde faydalı bakteri içermektedirler. Yoğurdun içermiş olduğu bakteriler sindirim sistemini temiz tutarak burada konakçı olan diğer faydalı organizmalar için besin sağlamaktadır. Kefir bu özelliklere artı olarak yoğurdun sahip olmadığı sindirim sistemini kolonize etme özelliğine de sahiptir. Meraklısına Kefir yoğurtta bulunmayan birkaç faydalı bakteriyi de içermektedir, Lactobacillus caucasus, Leuconostoc, Acetobacter türleri ve Streptococcus türleri. Aynı zamanda vücut için yıkıcı patojen özellikte olan mayaların gelişimini kontrol altına alan ve elimine eden Saccharomyces kefir ve Torula kefir gibi mayaları da içermektedir. Sindirim siteminde zararlı bakteri ve mayaların bulunduğu ortamda mukoz asta yapı oluşturarak ortamı temizler ve bağırsakların direncini artırır. Bu nedenle vücut gerek Escherichia coli gibi patojenlere gerek bağırsak parazitlerine karşı daha dirençli hale gelir. Kefirde bulunan bakteri ve mayalar tam olarak parçalanmamış besinlerin sindirimine yardımcı olarak besin kaybını önlemekte, bu sayede kolonu temiz ve sağlıklı tutmaktadır. Kefirin yoğurda kıyasla daha ince tanecikli yapıda olması sindiriminin kolay olmasını sağlamakta bu sayede de gerek bebekler gerek rahatsız yaşlılar ve sindirim bozukluklarına sahip olanlar için kullanımını kolaylaştırmaktadır. Besin Değeri Kefir, vücudun temel fonksiyonlarında ve çeşitli faaliyetlerinde kullanılan mineraller ve esansiyel amino asitler bakımından zengindir. Kefirde bulunan proteinler kısmi sindirimi yapılabilen ve bu nedenle vücut tarafından kolay değerlendirilebilir yapılardır. Kefirde bol miktarda bulunan ve esansiyel amino asitlerden bir tanesi olan triptofanın, mineral maddelerden kalsiyum ve magnezyumun sinir sitemi üzerinde rahatlatıcı etkisi olduğu bilinmektedir. Vücudumuzda en çok bulunan ikinci mineral madde olan fosfor, hücre gelişimi ve enerji ihtiyacının karşılanması için karbonhidratların, yağların ve proteinlerin kullanımında kolaylık sağlamaktadır. Kefir, B12, B1 ve K vitamini bakımdan da zengindir. Bu vitaminlerin yeterli alınması durumunda gerek böbrek, karaciğer ve sinir sistemine gerekse deri rahatsızlıklarına sayısız fayda sağladığı bilinmektedir. Sağlık açısından Kefir Kefirin diyetimizde düzenli olarak tüketiminin sayısız faydaları bulunmaktadır. Kolay sindirilebilir olması, bağırsakları temizlemesi, faydalı bakteriler ve mayalar, vitaminler ve mineraller, ve proteinleri içermesi. Kefir dengeleyici bir gıdadır. İçerdiği yapılar ile bağışıklık sisteme yardımcı olduğu, AIDS gibi rahatsızlıkların kötüye gitmesini yavaşlatmak, aşırı yorgunluk sendromuna, herpes ve kansere karşı olumlu etkilerinin olduğu belirtilmektedir. Sinir sistemi üzerine olan sakinleştirici etkisi nedeni ile uyku bozuklukları, depresyon ve hiperaktivite rahatsızlıklarında kullanılmaktadır. Neden Kefir tüketmeliyim? Kendi kültürümüzün bir öğesidir Pahalı olmayan ve evde kolayca yapılabilen bir gıdadır Dünyanın farklı yerlerinde Kronik Yorgunluk Sendromu, Astım, Deri Rahatsızlıkları ve antibiyotik tedavisinden sonra iç eko-sistemin temizlenmesinde kullanılmaktadır Çok şeker ve şekerli gıda tüketen çocuklar için faydalıdır Doğal sakinleştirici ve antibiyotiktir Hamile kadınlar, hemşireler, yaşlılar için kompleks bir gıdadır Kefiri evde nasıl yaparım? Bir kavanoza veya ağzı geniş bir şişeye yaklaşık 2 bardak taze süt konur Öncelikle kefir taneleri bulunduğu kaptan demir olmayan bir süzgeç vasıtası ile süzülür Süzgeçte kalan kefir taneleri sütün konduğu kaba aktarılır Ağzı bir kapı ile sıkı olmayan bir şekilde örtülür 24 saat oda sıcaklığında bekletilir Kefir taneleri gene demir olmayan bir süzgeç aracılığı ile süzülür Elde olunan içecek kefirdir Kefir taneleri eğer tekrar kefir yapılacak ise sütün içerisine yapılmayacak ise kendi kabı içerisine konulur Kefirin saklanması Kefirin çok ekşi olmayan tatlıya yakın bir tatta içilmesi isteniyor ise taze olarak bir iki gün içerisinde tüketilmesi önerilir. Kefir ağzı bir kapalı bir kapta hafta hatta aylarca buzdolabında saklanabilir. Özellikle laktozu tolere edemeyen kişilere önerilebilecek olan, buzdolabında saklanan kefir tüketildikçe üzerine taze olanlardan eklenmesi ve bu şekilde tüketilmesidir. Meraklısına Dolapta bekleyen kefir sağlık açısından bir olumsuzluk etmeni oluşturmaz. Düşük sıcaklıklarda bile, içerisinde bulunan Acetobakterler tarafından üretilen asetik asit nedeni ile ekşiliğin artmasına neden olur. Hatta bir araştırmada bir yıl boyunca bekletilen kefirin tadının biraz ekşi olduğu ve içerisinde yer alan mayalar nedeni ile alkol miktarını % 4 civarına çıktığı belirtilmiştir. Kefir yapmaya bir süre ara vereceğim, nasıl saklarım? Kefir tanelerini bir kaç ay kullanmayacaksanız, Kefir tanelerini temin ettiğinizde saf su içerisinde küçük bir kapta ya da kurutulmuş halde olacaklardır. Kefiri kullanmayacağınız zaman bir kabın içerisine saf suyu koyarak ve taneleri de içerisine ilave ederek buzdolabında (+4 C) saklayabilirsiniz. Kefir tanelerini donduracak iseniz, Kefir tanelerini soğuk saf su ile yıkayın (suyun klorsuz olmasına dikkat edin), temiz ve beyaz bir havlu ile düzgünce üzerindeki nemi bastırmadan uzaklaştırın. Taneleri bir poşet ya da kutu içerisine koyun ve taneleri tamamen kapatacak kadar süt tozu ilave edin ve buzluğa kaldırın. Bu şekilde bir yıla yakın bir süre saklayabilirsiniz. Kefir tanelerini Kafkasya'da yapıldığı gibi kurutacak iseniz, Kefir tanelerini soğuk saf su ile yıkayın, temiz ve beyaz bir havlu ile düzgünce üzerindeki nemi bastırmadan uzaklaştırın. Tanecikleri beyaz kağıttan kese içerisine koyup yoğun güneş altına bırakın. Tanecikleri burada sıcaklık, nem ve tanecik boyutuna bağlı olarak bir iki gün içerisinde kuruyacaklardır. Kuruyunca renkleri sarıya dönebilir bu gayet normaldir. Kuruyan taneleri ağzı sıkıca kapatılabilen bir kaba koyup soğuk bir ortam ya da buzdolabında 1- 1.5 yıl civarında saklanabilir. Saklanan kefir tanelerinin aktivitesini geri kazandırmak için ne yapmalı ? Farklı nedenler ile kefir taneleri aktivitelerini kaybetmiş olabilirler. Onları tekrar aktive edebilmek için, Kefir tanelerini dondurmuş iseniz; Dondurulmuş olan taneleri soğuk su içerisine koyun. Bu şekilde süt tozundan ayrılabilsin. Sonrasında bir kap içerisine tanelerin üzerine 1:3 oranda olacak şekilde süt ilave edin ve 24 saat beklemeye bırakın. Eğer pıhtılaşma istenen düzeyde olmaz ise bu işleme her 24 saatte sütün miktarını her seferde artırarak devam edin. Bu işlem üç-dört gün sürebilir. İstenen aromaya ve yapıya ulaşıldığında kefir taneleri sütü işlemek için hazır demektir. Kurutmuş iseniz; Tanecikleri bir kaba alıp üzerine 1:3 olacak şekilde süt ilave edin. 24 saat sonra eski aromaya ulaşmış ise taneler hazırdır. Eğer değil ise, yukarıdaki gibi artan miktarlarda süt ilave ederek bu işleme devam edin. 2-7 arası tazelemeden sonra taneler hazır hale gelecektir. Önemli not: Kefiri aktive etme aşamasında elde olunan kefiri tüketmeyiniz. Kefiri nasıl temin edebilirim? Kefir, Türkiye'de ticari olarak market ve benzeri yerlerde satılmamaktadır (bazı Üniversiteler küçük çapta üretim yapmaktadırlar). Lakin kefir tanelerini kimi Üniversitelerin Ziraat Fakültelerine bağlı olan Süt Ürünleri bölümlerinden temin edebilirsiniz. {youtube}_NrImiYNBdg{/youtube}  +''+Rahmi Lale

Unutulanlar

Büyük Nart Kahramanı Sosrıkue'ye ait melodilerde savaşa, baskına veya gezgin olarak yola çıkan Nart kahramanları her zaman zırhlarını giyerlerdi. Zırh giyen insana ok, ok uçları, kılıç gibi silahlar işlemezdi. Adigeler çok eski çağlardan beri zırhı kullanmışlar hatta son Kafkas - Rus savaşlarında yaygın şekilde kullanılmıştı. +''+ Adige savaşçılarının kullandığı zırhlar o kadar sağlam ve sık örülmüştü ki hiçbir kılıç ve ok işlemezdi. Bu yüzden Adige sanatçılarının imal ettiği zırhlar döneminde çok makbul ve çok meşhurdu. Bu sanatçılar o kadar meşhur olmuştu ki Rus Çarları onları çok kere davet ederler. Kendilerine ve yüksek makamdaki kişilere zırh yaptırırlardı. Buna bağlı olarak Adige zırhları komşu birçok devlet ve kabilelerde çok aranan ve beğenilen savaş araçlarıydı.Bu zırhların üretimindeki incelikler, sırlar tam olarak zamanımıza ulaşmadı. İhtiyaç dışı kalınca onunla ilgili sırlarda kayboldu. Bu gün gerek Kafkasya'daki gerek dış ülkelerde yaşayan Adigelere ait zırhlar bir çok müzede sergileniyor ama bunların kaliteli, çok makbul sayılan zırhlar olduğu söylenemez. Adigeler öyle zırhlar üretmişlerdi ki katlandığı zaman ancak bir avucu dolduracak kadar ufalırdı, ama koruma gücü çok yüksekti.İlk defa zırhı üretme ihtiyacı okun icadıyla başladı. Oktan korunmak için en iyi çare zırh giymekti.Tarihin kaydettiğine göre Adigeler demiri 3000-3500 yıl önce tanımışlar ve hayatlarında yaygın olarak kullanmışlardı. Ancak demirden ip üretip, ağ örüp, binlerce minik halkayı birbirine geçirip su verip çeliğe çevirip zırh yapıp cephede düşmana karşı savaşan Can'ı kurtarmak bilgi ister, maharet isterdi. Hele bu koca gövdeyi koruyan demirden mamul ağın toplamı bir avuç içini dolduracak kadar hafif ve sağlamsa. Demiri ip yapıp gözle görülecek kadar küçücük binlerce minik halkayı birbirine geçirip bu eseri ortaya çıkarabilmek çok kolay olmadı. Çok zaman ve çok emek istiyordu ve öylede oldu ve meşhur ustalar ortaya çıktı.Adigeler demiri keşfetmeden ve demiri ip yapıp zırh (Afecane-Aşoecane) yapmadan önce de çeşitli hayvanların derilerinden zırh üretiyorlardı. Bu hayvanlar öküz, yaban sığırı ve çeşitli geyik türleridir. Bundan Afe-Aşoe Adigecede deri kökenli kelimelerdir. Ayrıca aynı kelimeden isim alan hayvanda mevcuttu. Afebğ-Aşoebğ (Kafkasyada yer ismi) Afecedıgu-Aşecedıgu (Kürk, kürk kaplı giyecek) gibi kelimeler bunu doğrulamakta. Deriden zırh imali demirin icat edilmesiyle son bulduysa da Adığece de demirden imal edilen zırha Afecane-Aşoecane deme alışkanlığı değişmedi.8 KARDEŞE BİR ANITp> Negume Şore'nın yazdığına göre lV. yy. ortalarında Bahsan ırmağı çevresinde yaşayan büyük prens Dav'ın sekiz oğlu ve bir kızı vardı. Dav'ın en büyük oğlunun ismi Bahsen'di. Bahsen gerçek bir Nart kahramanıydı. Onu herkes tanırdı. Anlatılana göre Bahsen Ğut savaşında ölmüştü. Bahsen'ın yedi kardeşi ve onlarca kahraman aynı savaşta ölmüşlerdi. (Ğut kalesi Nart destanlarında adı çok geçen iç içe yedi surla çevrili çok sağlam bir kale) Bu kahramanların savaşta kaybedilmesi halkta büyük üzüntü yarattı. Kabardey kadın ve kızları bu yiğitler için ağıtlar yakmışlardı, "öldüler öldüler Dav'ın sekiz evladı vey vey Dav'ın sekiz Kahramanı" diye.Kabardey'de o günden beri adet olmuştur. Bahar geldiğinde genç kızlar başları açık, saçları serbest halde Dav kahramanlarına ait ağıtları hep beraber söylerler. Kırlarda dolaşırlar.Haberde anlatıldığına göre Dav'ın tek kızı sekiz kardeşinin cesetlerini bir araya getirip YATEKUE denen yerde defnetti ve sekiz kardeşi için bir anıt yaptırdı. Yatekue ırmağı kenarındaki bu anıta "Dav'ların anıtı" veya "Yatekue anıtı" denmekte. Bu anıt bugüne kadar ulaşmıştır. Anıt ırmağın kenarında bir tepede. Kardeşleri için özellikle Bahsen için kızkardeşleri "insanlara güç veriyor onun kahramanlığı, savaş başladığında şimşek gibi çakıyor elindeki kılıcı" diye ağıtlar yakmıştı.Dav'ın sekiz oğlu için tek kızkardeşlerinin yaptırdığı anıtta Grekçe yazılar mevcut, bu yazıların içinde Bahsen'in ismi de geçmekte. Anıt insan şeklinde, başında papağı mevcut. Anıttaki yazıdan anlaşıldığına göre olay lV. yy.'da meydana gelmiş. Bu gün bu anıt St. Petersburg'da (Bıtırbıf) Yermıtac adlı müzede muhafaza edilmekte.YİSPİ EVLERİ - DOLMENLERp> Kıyıboyu Adigeler (Şapsığlar) bu gün bile Yispı kelimesini "Yispıvune" "Spıvune" veya "Yispı chıkuhemyavun=küçük yispılerin evleri" şeklinde kullanmaktalar.Yispı kelimesinin 31 bin kelimelik "adigebze psalwalwe" adlı sözlükteki manası: ispI, Nart eposunda sık rastlanan küçük cüsseli Nart kahramanlarının genel adıdır veya o halktan olan kişidir. Yispi evleri mezar evleridir. Taman yarımadasından başlayıp Sohum'a kadar Karadeniz sahili boyunca yaygın şekilde mevcuttur. Adigeler bu mezarlara "Yispı vune" derlerdi. Dört bin yıldan daha eski olan bu yapıtlar Adige ve Abhazların ataları olan Hat halkı tarafından yapılmıştı. Mezarevleri genellikle toprak üstündedir. Nadiren toprak altında da olabilmekte. Rus kayıtlarında yispi evlerine DOLMEN denmekte.Yispi evleri beş blok büyük taştan meydana gelmişler. Dört tanesi dikey olarak toprağa tespit edilmekte beşince ve en büyük blok parça tavan olarak bunların üzerine konmakta. Kullanılan bu taşların sudan sıcaktan, soğuktan rüzgardan kısacası fiziksel ve kimyasal olaylardan etkilenmeyecek yapıdaydı.Yispı evinin önündeki taş blokun ortasında silindir şeklinde bir delik mevcuttur. Anlatıanlara göre ruh cesetten ayrılınca buradan arşa yükselmekte ve ölü yakınlarının mezarla irtibatları bu pencereden yapılmaktaydı. Bu deliğe uygun taştan yapılmış gerektiğinde açma, kapama yapılabilen bir tıpada mevcut.Kullanılan taş blokların ebatları: yükseklikleri 2,5 mt, uzunlukları, 2,5-3 mt kalınlıkları ise 50-60 cm'dir. Ağırlıkları ise 4-5 ton kadardır. Taşlar o kadar ustaca irtibatlandırılmış ki bu gün bile en ufak bir açılma, çatlama, yamulma yoktur. İki taşın irtibat yerine en ince bıçak ağzı bile girmeyecek kadar ustaca inşa edilmişti. Taşların üzerinde çeşitli armalar işaretler ve resimler mevcuttur. Bazan de düz taş bloklardan oluşmuş ta olabilir.Enteresan olan bu taşlara sert bir cisimle vurulduğu zaman sesin on klometreden daha uzak yerde duyulması. O günün insanları haberleşmeyi bu yolla sağlıyorlardı. Megalit adı verilen bu taşlara elle temas edildiğinde hızlı akan bir suya elinizi koyduğunuz zaman hisettiğiniz duygunun aynısını hissedersiniz.Yispı evlerinin (mezarevleri) inşasında iki önemli özellik var. Birincisi her taş mezar evi yapımına uygun değildir. İkincisi her yere mezar evi yapılmaz. Öyleki mezarevi yapımında kullanılan taşların çıkarıldığı ocaklar mezarevinin yapıldığı yerden onlarca km uzakta. Kuzey Kafkasya dışında da buna örnek mezarevleri vardır. İngiltere'de Londra yakınında - Stovnhenc- adlı mezarevi taşocağına 300 km uzakta inşa edilmiştir. Kullanılan taş bloklarının her birinin ağırlığı 50 ton civarındadır. Bu mezarevine pusula ile yaklaşıp çevresini dolaştığınız zaman kırmızı ibre her zaman mezarevini göstermektedir. 1977 de İngiltere televizyonunun yayınladığı bir filmde bu mezarevlerine zaman zaman uçan dairelerin geldiği, üstlerinde uçtukları bildirilmiştir.Yispı evleri Kuzey Kafkasya'da deniz kenarlarında yeraltı sularının olduğu bölgede, su kaynaklarına yakın yerlerde, önemli yol kavşaklarında, önemli tepe başlarında, ormanların altında, kuzey ve güneye bakan yamaçlarda, şelalelere yakın yerlerde inşa edilmişti.Adigey ve Abhaz topraklarında bu gün 2300 adet yispı evi mevcuttur ve çoğu iyi durumdadır. Genellikle ikişer ve üçer adetlik gruplar halinde inşa edilmişlerdir.Tarih bu evlerin ne zaman, nasıl ve ne maksatla inşa edildiğini kesin bulabilmiş değildir. Ancak günümüzden dört ila altıbin yıl önce yispı adı ile bilinen Nartlar döneminde yaşayan cüssece bizden küçük, ancak akıllı, kahraman cesur efsane kahramanları tarafından planlanmış ve devlere inşa ettirilmiş denmekte. Yispi evleri bilim adamlarınca birer mimari şaheser olarak nitelenmekte. Şayet tahrip edilmezlerse hala binlerce yıl ayakta kalabilecekleri söyleniyor. Grek tarihçi Gekatey Milets'in eserlerinde yispılerden yisep diye bahsetmekte.Negume Şore de eserlerinde Supuna ifadesini kullanmakta, Rusça karşılığını da "Manastır" ve "Obitel" olarak zikretmektedir.Arkeologların belirttiğine göre ilk yispi evleri (Dolmenler) bu günkü Maykop havzasında inşa edildi. Abhazya'da 60'dan fazla çok iyi durumda Dolmen mevcut. Bunlardan en yükseği Sohum yakınında Azante köyündeki Dolmen diğerlerinde olduğu gibi Abhazya'daki Dolmenlerde de öndeki silindirik delikten ölü mezara yerleştiriliyor sonra taş kapakla kapatılıyordu. Mezarevlerin içinde daha çok demir ve bakırdan imal edilmiş balta, çapa, bıçak, bunun yanında topraktan kaplar, ok uçları, biley taşları bulunurdu.Bilim adamlarının kaydettiğine göre yispı evlerin yeraltı kaynak sularına, şelalelere su ve deniz kenarlarına önemli tepe ve yamaçlara inşa edilmesinin bir sebebi vardı. Mezarda kullanılan taşlar sesleri kaydetme özelliğine sahipti. Moskova'da yapılan bilimsel bir araştırma sonuçlarına göre yispi evlerinin yapıldığı yerler meteorolojik yönden diğer yerlerden farklıydılar.Moskovalı bilimadamı Yermakov Stanislav Komsmolskaya Pravda gazetesinde 17 Nisan 1998'de şöyle yazmıştı "Her şeyden önce Dolmenler insanların tanrıya yalvarma, yakarma yerleriydi". Dolmenler insanların güç yetiremediği tabiat olaylarının meydana geldiği yerlere inşa edilmişti ve insanları adeta felaketlerden afetlerden koruyordu.Kafkasya'da inşa edilen Yispı evler (Dolmen=Mezarevleri) yapılış maksatları, plan ve yer seçimi bakımından Mısırdaki piramitlerle mecuzilerin tapınaklarıyla aynı temele dayanmakta.Yispı evleri herkes için inşa edilmezdi. Onu hak edenlerin üstün özellikleri olmalıydı.Kuzey Kafkasya'daki en önemli yispi evlerinden bazıları şunlar: Afeyeth, Jorıc, Mıvechuv, Kalejtanı Aşe ırmağı, Meşhı ırmağı, Psıvuşho ırmağı . Abhazyadaki önemli yispı evleri ise Eşere Çebelda ve Suhum çevresinde bulunmaktadır. Kafkas sıradağlarının kuzeybatı tepelerinden doğan ve Tuapse yakınında Karadeniz'e kavuşan Psınekue ırmağının sağ tarafında büyük bir bahçenin içinde bir tepe vardı. Onun ismi Psınekue tepesiydi. Tepe bugüne yetişemedi. Bir çok tepe gibi onu da merak edip eştiler, açtılar ve enteresan bir şey oldu büyük bir yispı evi açığa çıktı. Toprağa gömülü yispı evi çok nadir rastlanan bir durumdur. Psınekue yispı evinin diğer yispı evlerinden farkı yoktu. Görünüşte aynı yapıdaydı. Dört dikey taş bloğu ve üstünde iki büyük blok taşla kaplı mezarevi. Taşları düz yontulmuş üzerlerinde bazı işaret ve resimler mevcut. Psınekue yispı evinin diğer yispı evlerinden farkı şurdaydı. O kıyıboyu Adigelerin tanrıya yalvarma ve yakarma yerleriydi. Tam olarak izah edilemeyen durum neden üstüne bir tepe yapıldığı. Ama şu bir gerçek ki o sadece bir mezarevi değildi. Mezarevinin çevresi daire şeklinde büyük taş bloklarla çepe çevre çevrilmişti. Bilimadamlarının ifadesine göre o bir gözlemevi-rasathane görevi yapıyordu. Gün dönümü, mevsimlerin başlangıcı, günün uzaması, kısalması, ayın hareketleri gibi tabiat olayları buradan izleniyordu.Bu mezar evinden bir çok malzemeler çıktı: Kap kacaklar, toprak kupalar, balta, nacak, ok uçları. Çapa ve biley taşları. Bunun yanında sığır, koyun at ve keçilere ait kemikler. Bu malzemelerin arasında orak da bulunuyordu. Hatırlayalım, Nartlara orak yapan demire can veren Nart demirci ustasını Tlepş'i hatırlayalım.Mezarevinden çıkan kemiklerden yispı evlerini yapan insanların avcılık yaptığını, hayvancılık yaptığını ve tarımla uğraştıklarını anlıyoruz. Bu insanlar demiri kullanıyor, çeliğe su vermeyi biliyorlardı.Kermovkue Hamid'in (Nalçik, 2001) "Nartlar" adlı eserinden Muzaffer Kalkan tarafından Türkçe'ye çevrilmiştir.p>+''+Kermovkue Hamid

Ölüm Evleri

Oset toprakları tarihi eserler yönünden oldukça zengindir. Bizim amacımız XIV-XVIII yüzyıllarda yapılan bütün mimari eserler değil sadece mezarlar hakkında bilgi vermektir. Sizlere Kuzey Kafkasya Bölgesinin Kuzey Oset topraklarında yer alan Kız Dağı'ndaki tarihin gizemli sığınağı Ölüm Evleri'nden bahsetmek istiyoruz. +''+ Eskiden sadece Osetler değil bütün Kafkas halkları ruhların ölümsüzlüğüne yani ölümden sona yaşamın devam ettiğine inanırlardı. Bundan dolayı da insanın yaşarken bir kuleye, ölünce de bir mezara ihtiyacı olduğunu savunurlardı. Her ailenin kendine ait bir mezarı vardı. Hatta burada yaşayan halklar için mezar o kadar önem taşıyordu ki, evlilik tekliflerinde bile damat adayına aile mezarları olup olmadığı sorulurdu. Cevap hayır ise teklif reddedilerek, kız verilmezdi. Kafkasya'da bulunan bütün mezarların en büyüğü olan "Ölüler Kenti" Kuzey Oset'in Dargavs köyüne oldukça yakındır. Dargavs köyünün tarihi çok eskilere dayanmaktadır. XIX. Yüzyıl sonunda burada yapılan arkeolojik kazılar sonucunda VII-IX. Yüzyıllara ait taş sandıklar bulunmuştur. Gerçekten de Dargavs tarihi mimari eserler yönünden o kadar zengindir ki, hepsini burada anlatmaya satırlar yetmez. Ancak biz Dargavs'taki tarihi ve mimari yapıların ötesine Ölüm Evlerini araştırmak ve bu konuda bilgilenmek üzere yola çıkıyoruz. 2860 metre yüksekliğindeki, "Kız Dağı" olarak adlandırılan, sert görünümlü tepe duyduklarımızın ötesinde muhteşem bir görüntüye sahip. İlk dikkatimizi çeken şey kuleleri anımsatan, oldukça büyük yapılmış mezarlar. Ölüm Kenti'nde yeraltı ve yerüstü olmak üzere toplam 95 tane mezar bulunmaktadır. Bunların 30 tanesi zengin ailelere ait olduğu söylenilen yerüstü mezarı, 65 tanesi ise yoksul ailelere ait olan yeraltı mezarlarıdır. Açık sarı sıva ile kaplanmış olan bu mezarlar, renkleriyle güneşi hatırlatırlar... Ölüler Kenti'ndeki yerüstü kabirleri yarı işlenmiş büyük taşlardan yapılmıştır. Kademeli piramit şeklindeki çatıları ise gökyüzüne doğru uzanır. Duvarların kalınlığı ise 0,45-0,75 metre arasındadır. Yerüstü mezarları iki,üç bazen de dört gömme(cenaze) katına ayrılır. Katlar ortalama 1,20-1,30 metre yüksekliğindedir. Her katın kendine ait bir geçidi vardır. Mezar geçitlerinde ağaçtan sürmeli, taştan ve ağaçtan yapılmış kapılar kullanılmıştır. Sürmeli kapıların ardında ise ölüler defnedilmiştir. Ölüler Kenti kayalık yamaçlara kurulmuş olduğu için, mezarların yükseklikleri farklıdır. Kuzey tarafındaki mezar duvarlarının yüksekliği 6,5 metre iken, doğu tarafındaki duvarların yüksekliği 10,35 metredir. Bunların dışında Ölüler Kenti'nde 65 tane yeraltı mezarı bulunmaktadır. Genelde tek katlı olan yeraltı mezarlarının cephe duvarlarının kalınlığı 0,70-0,90 metre arasındadır. Ayrıca mezarların bazı cephe duvarlarında İslam geleneklerine göre yapılmış nişler (duvar gözleri) ve doğu yapı stili göze çarpmaktadır. Bu da Kafkasyalılar'ın İslam Dini'nden etkilenmeye başladıklarını gösteriyor. İnsan yaşamıyla doğa mücadelesinin gizemli yüzü Ölüm Evleri arasında, bir mezardan diğerine dolaşırken birden mezarlığın iç duvarındaki el izleri dikkatimizi çekiyor. Tarihi yapılarda el izleriyle karşılaşmak mümkün. Çünkü Kafkasya'da eller, gücü ve hakimiyeti simgelemektedir. El izleriyle ilgili bir de efsane anlatılıyor. Efsaneye göre, mimar, prensin güzel kızına aşık olur. Ancak aynı kıza Çar da aşık olur ve evlenme teklif eder. Fakat kız gönlünü fakir mimara kaptırır. Bunu öğrenen Çar çılgına döner ve mimarın ellerini kestirir. Prensin güzel kızı olanları duyunca kendisini bir kayadan aşağı atar. O günden bugüne uzun bir zaman geçti. Çarın adı unutuldu. Ama sevginin göstergesi olarak tapınaktaki el izleri hala duruyor. Mezarların dış cephesindeki diğer bir özellik ise, cephe duvarında bulunan levhalardır. Bir tahmine göre bu levhalar kadınların saç örgülerini asmak için kullanılıyormuş. Eski Oset geleneklerine göre, dul kalan kadınlar eşlerine olan sevgi, bağlılık ve üzüntülerini ifade etmek için saçlarını kesip bu levhalara asarlarmış. Diğer bir inanışa göre ise, ölü evlerine gelen misafirlerin atları bu levhalara bağlanırmış. Levhalar 3-5 metre yükseklikte bulunmaktadır. Böyle bir yüksekliğe atların bağlanması bize göre mümkün değildir. Osetler ruhların ölümsüzlüğüne inanıyorlar ve ölünün yaşayan yakınları ile acı ve tatlı günlerde beraber olduğunu düşünüyorlardı. Onunla bağlantılarını koparmak, onu unutmak istemedikleri için, kendilerine daha yakın olan yerüstü kabirlerini yapmayı tercih ediyorlar. Araştırmacı V.F.Miller de Osetler'de yerüstü mezarlarına defnedilme adetinin çok eskilere dayandığını belirtir. Ölü yakınlarının kendi ölülerinin onları kötülüklerden koruduğuna, kendilerine yardım ettiğine inandıklarını, onlara verdiği değer ölçüsünde evlerine bolluk, bereket geleceğini düşündüklerini söylemektedir. Ölülerin bir kısmı battaniyeye sarılmış halde, bir kısmı da özel olarak hazırlanmış giysilerle mezarlara konulmuş. Ölülerin çeneleri ve kafaları bantlarla sarılarak, sadece ağız ve göz kısmı açıkta bırakılırdı. Bugün de Ölüm Evleri'nde kumaş parçalarına, giysi kalıntılarına ve tümü elde yapılmış olan çeşitli ev eşyalarına rastlamak mümkündür. Bu eşyalar içerisinde bulunan, altın ve gümüşten takılar ile çeşitli süs eşyaları, ağır yaşam koşullarına rağmen Oset kadınlarının güzelliklerine ne kadar önem verdiklerini gösterir. Ölülerin cenaze alayı da oldukça ilginçtir. Adete göre gerekli işler yapıldıktan sonra, ölü geçitten geçirilerek mezara getirilir ve cenaze döşemesine yatırılır. İkişerli gruplar halinde gelen ölünün yakınları, son görevlerini yerine getirirlerdi. Ölüler Kenti'ndeki mezarlar o kadar orijinal yapılmış ki, kuru dağ iklimi ve tek taraftan esen rüzgar mezarlarda iyi bir havalandırma sağlamaktadır. Bu da cesetlerin çürümesini önler. Cesetlerin derileri, saçları ve tırnakları bugüne dek yok olmamıştır. Diğer ilginç bir nokta ise cesetlerin kafataslarında, soğuk ve ateşli silahlar sonucu oluşan izlerin dışında, ameliyat izleri görülmesidir. Günümüzde dahi oldukça tehlikeli olan beyin ameliyatının o dönemdeki doktorlar tarafından da yapılmaya çalışılması inanılmaz bir şeydir. Ölüler Kenti'ndeki gezimize devam ediyoruz. Silaha verilen değerden olsa gerek, birkaç hançer ve kurşun kalıntısına rastlıyoruz. Geleneğe göre baba ölürken kılıcını büyük, atını da küçük oğluna miras bırakırmış. Ayrıca bazı ölülerin, kayık küreği ile birlikte kayığa konulduğunu görüyoruz. Bunun da, denizi seven kişilerin, öteki yaşamlarını da denizde geçireceklerine ait inançtan kaynaklandığı söylentisi yaygındır. Birkaç mezarda rastlanan köpek ölüleri içinse, ölen ailenin köpeğinin de öldürülüp ailenin yanına konduğu görüşünün yanında, birbirine düşman ailelerde köpeğin karşı tarafın mezarına hakaret ve aşağılama amacıyla konulduğu görüşü de bulunmaktadır. Küçük gezimiz esnasında, Osetlerin ve diğer Kafkas halklarının sadece ölülerine değil, yaşlı büyüklerine ve kadınlarına da son derece önem verdiğini görüyoruz. Toplantılarda, yaşlı büyükler başköşeye oturuyor. Toplum için büyük önem taşıyan kararları da yaşlılar alıyor. Saygınlık kişinin zenginliğine veya soyluluğuna değil, yaşına bağlı. Yaşlılardan oluşan meclisin üstünde bir karar mercii, bir ceza kurumu yok. Suç işleyenler, yaşlı meclisin kararı ile toplum dışı bırakılabiliyorlar. Bu onlar için verilebilecek en büyük ceza. Herhangi suç önleyici ya da ıslah edici bir ceza kurumu olmamasına rağmen, o dönemlerde Kuzey Kafkasya'nın en düşük suç oranına sahip olduğu, Kafkasologlar tarafından belirtilmektedir. Ayrıca bir kavga veya tartışma esnasında kadın içeri girdiği zaman ya da başörtüsünü ortaya attığı anda kavganın şiddeti ne olursa olsun bitiyor. Yolcu, kadın veya yaşlı gördüğü zaman atından inip, selam verirdi. Ve selam verdiği kişi gözden uzaklaşıncaya kadar yoluna yürüyerek devam ederdi. Kafkasların kadınlara verdikleri değeri, Kafkas Halk Dansları'nda da görmek mümkündür. Danslarda kadın daima öndedir. Bazı danslarda ise, erkek bir eliyle kadını gösterirken, diğer eliyle de gökyüzünü gösterir. Bu şekilde kadının gökler kadar değerli olduğu anlatılmak istenir. Bizim küçük gezimiz bitmek üzere. Bu muhteşem yerden gitmeden önce, bazı bilgileri toplamak için köyün büyükleriyle konuşuyoruz. Onlara göre Ölüm Evleri, eskiden veba, çiçek, kolera gibi salgın hastalıklardan korunmak için yapılmış. Çünkü 1783 ve 1831 yılları arasında salgın hastalıklardan dolayı Oset halkının nüfusu önemli ölçüde azalmış. Hastalığa yakalananlar yakınlarına bulaştırmamak için, gerekli ihtiyaçlarını da alarak Kız Dağı'na çıkar, kendi aile mezarlıklarını oluştururlarmış. Badtiyate soyundan Raisa Badtiyate (80 yaşında) şunları anlatıyor. "Hastalığa yakalananlar buraya gelip bu mezarları yapıp, burada ölüyorlardı. Sonunda hastalık öyle bir hal almıştı ki, gömecek kimseleri de kalmamıştı. İşte bu dönemde köyde hiç çocuğu olmayan Mukahate soyundan birisi sabah erken saatte hayvanlarını otlatmaya götürürken, Ölüm Evleri'nin yakınından geçer. Bu sırada bir çocuğun ağlama sesini duyar. Sesin bulunduğu mezara yaklaştığında sandık içerisinde ölü bir kadın ve kucağında yatan çocuğu görür. Çocuğu alıp evine götürür. Karısını bu konuda kimseyle konuşmaması için tembihler. Ancak bu sırrı uzun süre saklayamayan kadın, olanları komşusuna anlatır. Aradan zaman geçer, çocuk büyüyüp yürümeye başlayınca olay da iyice yayılır. Çocuk Şuğarate soyundandır. Çocuğun sülalesinden gelenler, oğullarını almak isterler. Uzun süren tartışmalardan sonra çocuk kendilerinde kalır. Hatta bu çocuğun torunlarının Moskova'da çok iyi yerlerde görev yaptığı söylenmektedir." Ölüm Evleri'nin bekçisi olan 60 yaşındaki, Badtiyate sülalesinden Dzahot ise, kendi soyuna ait mezarı göstererek "Bunlara Oset dilinde Zeppes denilir. 14.yy'da toprağa duyulan ihtiyaç nedeniyle atalarım, fazla yer tutmaması sebebiyle kule şeklinde mezarlar yapıp, ölülerini buraya gömmüşler. Daha sonra ise, şiddetli hastalığa yakalananlar kendi soylarına ait mezara giderek orada ölmüşler. 18.yy'a kadar da bütün ölülerini buraya gömmüşler. Araştırmacılara göre de, yeraltı ve yerüstü mezarları yakından incelenince XIV-XVIII yüzyıllara ait oldukları ortaya çıkmaktadır. Demek ki salgın hastalıklar çıktığı dönemlerde bu yapılar mevcuttu. Ancak mezarların yapılış sebebi günümüzde de tartışma konusu olmayı sürdürüyor. Yazı: Jale KUŞHAN(İpekyolu, Aylık Türkçe-Rusça Gezi ve Kültür Dergisi, Sayı:22, Kasım 1995, s.14-21) +''+Jale Kuşhan

Dünden Bugüne Abhazya

I.TARİH VE DEMOGRAFYA Abhazya ülkesinin ve Abhaz halkının tarihi çok eskilere dayanmaktadır. Abhaz tarihi Antik Yunan kaynaklarından izlenebilmektedir. Grekler, antik çağda seyyah bir toplum idiler. Gittikleri, ticari ilişki kurdukları her toplumu, dil farkını ayırt etmeksizin "barbar" ismi ile nitelendirirlerdi. Karadeniz'in doğu kıyılarında yaşayanları da günümüze taşıyarak tanınmalarına neden olmuşlardır. +''+ Antik Grekler, ayırım yapmadan Doğu Karadeniz kıyılarında yaşayan herkese "COLCHİS" demişlerdir. Strabo'ya göre M.Ö. I.'de Abhazya'nın sınırları bugünkü Pitsunda kentinin bulunduğu yerden, Trabzon'a kadar uzanmaktaydı Hekataios (M.Ö.500), Heniokhai'yi (WubıhYurdu) Abhazya'nınsınırları içinde göstermektedir. Karyanda ise (M.Ö.500) Akhaioi (Achaenos) olarak belirttiği toplumu ve bölgeyi yine Abhazya ile çakıştırmaktadır. Akınlar halinde Yunanistan yarımadasına gidip, antik Grek kültürünü yücelten, uygarlıklar kuran Akha'ları daha sonraki, büyük destanların doğduğu çağlarda,Yunanistan'dan gelip Anadolu kıyılarında Troia'yı kuşatırken görmekteyiz. Abhazya'nın kuzeyinde yaşayan bu Akhaioi'lar Antik Yunan Akha'larının atalarıdır. İliada ve Odiccea'da kahramanlıkları anlatılan Akha'lar, Kafkas kültürünü Yunanistan'a taşımışlar ve orada yerli kültürle kaynaşarak büyük uygarlıklar yaratmışlardır. Antik çağ coğrafyacılarına göre Soçi ve Gagra civarı Akha yurdu idi. Akha'ların Wubıh, Abhaz ve Abazin'lerin ataları oldukları, bugün artık su götürmez bir gerçek olarak bilim çevrelerince bilinmektedir. Bu yöreler, Ortaçağ başlarında, Bizans İmparatorluğu'nun nüfuz alanı olarak görülmektedir. Dolayısıyla İmparator Justinyanus döneminde Hıristiyan dini ile tanışmışlardır. Özellikle Pitsunda yöresi, Abhaz Hıristiyanlığının dini ve kültürel merkezi olmuştur. Bu dönemin Hıristiyan kaynakları ve Ortaçağ Gürcü tarihçileri Abhazların varlığından söz etmektedirler. 8.Yüzyıl sonlarında Bizans İmparatorluğu'nun gücü azalınca, Abhaz Kralı Levan II, Abhazya, Egrisi, Likhe'yi de kendi tacı altında Abhaz Krallığı olarak birleştirmiştir. (Chronicen I.S. 25'ı, Quacisivilis'in (1955 baskısı) Giderek Abhaz Krallığı bugünkü batı Gürcüstan'ı da içine alan bir genişliğe ulaşmıştır. Bu durum 200 yıl sürmüştür. Bu dönem Abhaz Kralı Bagrat III.'ün Gürcü tahtına geçerek iki devleti birleştirdiği tarihe kadar sürmüştür. 790-975 tarihleri arasında "Abhazia" adı,bütün batı Gürcüstan'a verilen ad olarak kalmıştır. 13. yy'da Moğolların batıya yürüyerek Selçuklu Devleti'ni yıkmaları sonucu Gürcüstan'ın özellikle doğu ve orta kısmı Moğolların eline geçmiştir. Tiflis yakılıp yıkılmış, Moğol vahşetinden kaçan Gürcüler batıda yoğunlaşmıştır. Bu olaylar sonucu devlet yönetimi çökmüş, devlet eskiden olduğu gibi yine Abhaz ve Gürcü prenslikleri olarak ikiye bölünmüştür. Ançabadze'nin günümüze ulaştırdığı bilgilere göre, 14.yy'da Mingrel (Laz) Prensi Georgi Dadiani, Abhaz Hanedanı Çaçbaları kuzeye sıkıştırarak Abhazya'nın güneyini, bugünkü Gal ve Oçamçıra bölgelerini ele geçirmiştir. Bu zaman dilimi içinde sıkışan nüfusun bir kısmı, kuzeydekileri de iterek harekete geçmiş, küçük bir grup Abhaz ile Abhazya ve Wubıh bölgesi arasında oturanlar, bugünkü Adler, Loov Mitesta (Abazaca'da mıtsaşta -ateş yolu-) ile mızımta vadisinden kalkarak ve Kulhor geçitlerinden kuzeye, bugünkü Çerkesk ve Khabardey topraklarına doğru yayılmışlardır. Abhazya topraklarında kalanlar ise zaman zaman Mingrelya egemenliğine başkaldırarak çatışmalara girmişlerdir. Tam bu sıralarda 16.yy'ın başlarında Osmanlılar, Abhaz Halkı ile İslamiyet'i tanıştırmışlardır. 1500-1800 arası 300 yıl, Türk-Abhaz ilişkilerinin yoğun yaşandığı dönem olarak hatırlanmaktadır. Abhazya'da Osmanlı egemenliği, Rus saldırıları sonucu 1810'da sona ermiştir. Bu dönemde Abhaz nüfusunun büyük bir çoğunluğu İslamiyet'i kabul etmiştir. Bu tarihten itibaren Rus Abhaz çatışmaları başlamaktadır. Abhaz halkı, Çar yönetimini her fırsatta ayaklanarak kabul etmediğini belirtmiştir. 1864'te biten Kafkas-Rus savaşları, bütün Kuzey Kafkasya'da olduğu gibi Abhazya'da da halka çok büyük felaketler getirmiştir. Bu dönemde Abhaz tahtında bulunan Çaçba Hamid (Mikhail Şervaşidze) aynı zamanda Çar ordularında da tuğgeneral idi. Rusya ile inatla çatışmanın, halkı yok edeceğini biliyordu. Buna rağmen 11-12 Mayıs 1864'deki intihar savaşlarını engelleyememiştir. Felaket 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşıyla büyümüş ve Abhazya tarihinin en büyük nüfus kaybına ve kıyımına sahne olmuştur. Ülkede bugün yaşayan Abhazlar 100 000 civarındadır. Türkiye'de yaşayan Kuzey Kafkasyalıların 500 000 kadarının Abhaz kökenli olduğu dikkate alındığında bu trajik sürgünün boyutları açıkça gözler önüne serilecektir. 1918 yılı içerisinde Abhazya'da ilk Sovyet yerel yönetimi kurulmuştur. Kırk gün süren bu yönetim Menşevik Gürcü Hükümetinin saldırısı sonucu ortadan kalkmıştır. Yeni yönetim kurulduktan hemen sonra mahalli askeri devrim komitesinin yöneticileri olan Eşba Efrem, Lakoba Nester, Platon Agiyaşvili, N. Akırtaa, V.İ.Lenin ve J.Stalin'e Abhzaya'ya ilişkin verecekleri kararlarında ağırlık noktalarının şu üç isteği kapsamasını bildirmişlerdir: Abhazya'nın birinci derecede bir devlet olarak ilan edilmesi, Abhazya'nın Sovyet Federasyonu içinde yerini alması, Halkın kendi kaderine terk edilmemesi ve Sovyet Rusya ile bağdaştırılması (henüz Gürcüstan'a bağlı değildir) Özgür Abhaz Cumhuriyeti'nin kurulmuş olduğu 31 Mart 1921'de Lenin'e bildirilmişken Gürcüstan ancak 21 Mayıs'ta "Bağımsız Abhazya Cumhuriyeti"ni tanıdığını açıklamıştır. Bu güzel gelişmeleri tehlikeler de bekliyordu. 5 Temmuz 1921'de Komünist Parti merkez bürosunda toplanan Stalin ve Avanesin'in verdiği karar şöyleydi: "Parti çalışmaları açısından Abhazya'nın özerk cumhuriyet statüsünde ve Gürcüstan Sosyalist Cumhuriyeti sınırları içerisinde kalması gerekmektedir". Stalin'in bu müdahalesi, Abhazya Cumhuriyeti'ne ve Abhaz halkına duyduğu ve saklayamadığı kin ve düşmanlığını da belirtmektedir. Stalin'in bu tutumunun Sosyalist Rusya Federatif Cumhuriyeti'nin (RSFSR) ve Sovyetler Birliği Sendikaları Komitesinin (VİSK) tepkisiyle karşılaştığı 8 Eylül 1921'de açıklanmıştır. Bütün bu direnmelere karşın, Abhazya 1922 yılında, başlangıçta anlaşmalı bir federatif statüyle Gürcüstan devletine bağlanmıştır. 1931 yılında ise "Karşılıklı Anlaşma ve Özel İttifak" tek yanlı olarak bozulmuştur. Abhazya yalnızca özerklik hakkına layık görülerek Gürcüstan Sosyalist Cumhuriyeti'ne bağlanmıştır. 1937-1953 tarihleri arası Stalin ve Beria'nın Abhazya'ya yönelik karakteristik baskılarının uygulandığı yıllar olarak tarihe geçmiştir. Bu süreç içerisinde Abhazya paralelindeki diğer küçük cumhuriyetlerde ise Abhazya'dakinin tersine değişik bir uygulama gelişmiştir. Beria ve Stalin'in baskı ve zorla göç ettirm yöntemleri sonucu zaten karışık olan Abhazya'nın demografik sorunları giderek karmaşık hale gelmiştir. Tarih boyunca, kültürü, dili, sosyal yaşamı hep farklı olagelmiş olan Abhazya ve Gürcüstan, zorla kıyılmıi bir nikah ile birbirine bağlanmış olan eşler gibi idi. Abhaz ve Gürcü halkının bu farklılığı açık ve biline gelen bir gerçektir. 1877 yılında Gürcüstan'da yayımlanan "Tiflis Vestnik" gazetesinin açıkça belirttiği gibi, "Abhazlar, etnografik, sosyal, ekonomik yaşamları ve dünya anlayışları ile komşusu oldukları uluslardan çok farklıdırlar." 19.yy'ın 70'li yıllarına kadar bu ülkede nüfus çoğunluğunu,ülkenin yerli halkı olan Abhazlar oluşturmakta idi. 1926 yılına gelindiğinde ise 60 değişik etnik grup yaşar olmuştur. Aşağıdaki tablo şoven Gürcü yönetiminin yavaş yavaş Abhaz halkını yok edişini açık bir şekilde göstermektedir: 1886 Sonlarında Nüfus Dağılımı Abhazlar.... ..........58.961 Mingreller...............3.414 Gürcüler.....................515 Yunanlar..................2.056 Ruslar........................972 Ermeniler................1.337 Estonlar......................637 Diğerleri..................1.460Bu şekilde görülen en bariz, en çarpıcı husus 1896 da Abhazya da 515 Gürcü yaşarken 1992 de nüfusun 240.000 e ulaşmasıdır. 1870 yılından itibaren ülke nüfusunun karmaşıklığı derhal etkisini göstermiştir. Bir gurup Abaza'nın Osmanlı topraklarına sürülmesi üzerine boş araziler yağmalanmıştır . Gürcü, Rus, Ermeni, Alman, Bulgar, Azeri ve diğer unsurlarla birlikte yaşam belirmeye başlamıştır. Abhazya'da Nüfus Değişimleri (1897-1992) Yıllar Abhazlar Gürcüler Ruslar 1897 58.697 25.375 5.135 1926 55.918 57.949 20.456 1939 56.147 91.067 60.201 1959 61.197 158.221 86.715 1970 77.276 199.595 92.889 1992 95.000 240.000 76.000 Yukarıdaki iki tablonun karşılaştırılmasından görülen en bariz, en çarpıcı husus 1896 da Abhazya da 515 Gürcü yaşarken 1992 de nüfusun 240.000 e ulaşmasıdır. 1870 yılından itibaren ülke nüfusunun karmaşıklığı derhal etkisini göstermiştir. Bir gurup Abaza'nın Osmanlı topraklarına sürülmesi üzerine boş araziler yağmalanmıştır .Gürcü, Rus, Ermeni, Alman, Bulgar, Azeri ve diğer unsurlarla birlikte yaşam belirmeye başlamıştır. 1877 deki birinci nüfus sayımı kayıtlarına göre ülke nüfusunun % 53 kadarı Abhaz iken 1926 yılında Abhaz nüfusu yarı yarıya azalmıştır. 1979 yılında yapılan sayım ise Abhaz nüfusunun % 17 ye düştüğünü göstermektedir. Gürcü nüfusu ise aksine büyük bir artış göstermektedir. Yukarıda açıklandığı üzere, Batı Gürcüstan topraklarından Abhazya ya ailelerin yerleştirilmesi, Çar yönetimi döneminde başlamıştır. Gürcü menşeviklerinin uyguladıkları ulusları birbirine düşürme, terör ve Abhazların zorla Gürcüleştirilmesi politikası, menşevik devlet adamı Ş.Z.Elıara'nın ağzından belgelenmiştir. Eliara 1926 yılında Gürcüstan'da S.İ.K teşkilat toplantısında "Hiç ara vermeden Abhaz halkının hak ve hürriyetlerini yok ediyorduk" demektedir. Stalin'in baskı yönetimi süresince Abhaz halkının yaşamı giderek bir trajediye dönüşmüştür. Bir gece içerisinde yüzlerce kişi Abhaz köylerinden toplanarak götürülmüş, bir çoğu katledilmiş,aydınlar kökten silinmiştir. Baskı rejimi yıllarında Abhazya'nın en seçkin insanları yok edilmiştir. Bu toplu katliamlar, nüfusu az olan Abhazya için büyük bir yıkım olmuştur. Bu arada Abhaz dili yasaklanıyor, Abhaz tarihi, kültürü, ulusal devlet bilinci, yerel coğrafi isimler, Abhaz alfabesi yok ediliyordu. 1937-1938 yıllarında Gürcü alfabesi temel alınarak yeni bir alfabe hazırlanmış, Abhaz sözcüğü yazışmalardan çıkartılmış, Abhaz kimliği körletilerek, herkesin Gürcü olduğu duyurulmuştur. 1937 den 1953 yılına kadar Gürcüstan"nın değişik yörelerinden birçok aile zorla Abhazya ya yerleştirilmiştir. Savaştan sonraki yıllarda da bu uygulamalar sürmüş ,Abhaz okullar kapatılarak Gürcüce öğretim yapan okullar açılmıştır. 1948 yılında Sohum kale ye gelen Stalin utanmaz ve ahlaksız bir eda ile şöyle konuşuyordu"Biz Gürcüler Abazinlere nazaran Abhazlara daha yakınız. Talihsiz Lakoba bunu bir türlü anlayamıyordu... Stalin bu sözlerle Abhaz Ulusal lideri Lakoba'yı, Gürcülüğü kabul etmediği için, öldürüldüğünü övünerek açıklıyordu. Abhazların ana dil yasağının yanı sıra, parti ve devlet atılma ve işsiz kalma tehlikelerine de göğüs germeleri gerekiyordu. Gürcüler dışındaki diğer etnik gruplarda bu uygulamalarından nasiplerini almışlardır. Örneğin; Mesket Türkleri ile Rumlar Kazakistan'a sürüldüler. Bu arada Abhazca olan SOHUM kent ismi Gürcüleştirilerek "SUKHUMİ" olarak değiştirildi. 1948 yılında başlatılan, Abhazya'nın Gürcüleştirme politikası l951 tamamlanmış, bu süre zarfında bütün yerleşim isimleri değiştirilmiştir. 1990 yılında bu değişikliklerin oranı %96 ya ulaşmıştır. Gürcüleştirme politikaları giderek çeşitli tepki ve huzursuzluklara yol açmış ve mücadele zorunluluğu doğmuştu. Bu mücadelenin bir göstergesi olarak da, Abhazya anayasasında değişikliğe gidilerek Gürcüstan'dan ayrılma istekleri dile getirildi Bu sırada Gürcüstan K. P. Merkez Komitesi Sekreteri İ.V. Kaputinov, Sohum'da düzenlenen binlerce kişinin katıldığı bir toplantıda söz alarak bu soruna ne şekil verilirse verilsin müzakeresinin bile yapılamayacağını açıklamıştır. Bu gelişmelerden ve çalışmalardan somut sonuçlar alınamaması, Abhazya'da Gürcü olmayan etnik grupları hareketlendirdi. Karşılığında da Tiflis'te ve Gürcüstan'ın diğer kentlerinde yeniden hortlayan Gürcü Menşevik bayrakları altında yürüyüşler propagandalar yapılmaya başlandı. Nasyonal sosyalizme yönelik idealleri gaye edinen ve Gürcü olmayanları zorla Gürcüleştirme eylemine yönelik programlara devam ediliyordu. Bir Gürcü edebiyatı yayın organı olan, devletin yönetiminde yayınlanan "Literaturuli Sakartvelo -Gürcü Edebiyatı" adlı gazete, Gürcü nasyonal sosyalizminin en çarpıcı örneğini, Hitler'e rahmet okuturcasına veriyordu. Gazetede şöyle deniyordu: "Gürcüstan'da Gürcülükten başka bir şey olmamalıdır. Gürcüstan'da, Gürcü olmayan da Gürcüdür. Gürcüce konuşulmalı, Gürcüce yazılmalıdır. Her insan Gürcü kültürü ile yetiştirilmeli, Gürcü gelenek ve görenekleri ile yaşamalıdır. Yoksa hiçbir surette Gürcü sayılmaz." Abhazya Özerk Cumhuriyeti'nde bundan böyle sosyo-ekonomik ve kültürel kalkınmanın yeniden başlatılmasının hak ve özgürlüklerin arttırılmasıyla mümkün olduğu, bunun da Abhazya'nın 1921'deki statüsüne kavuşturulmasıyla olabileceği artık tartışma götürmez bir gerçek olarak su yüzüne çıkmıştı. Efrem Eşba, altmış yıl önce, olacakları biliyormuşçasına şöyle diyordu: "Abhazya bağımsız bir statüde, SSCB'nin bir üyesi olmalıdır. Bu ulusal düşmanlıkları kışkırtan unsurları yenmenin tek silahı, Abhaz ve Gürcü uluslarının emekçi halklarının arasında hak eşitliğine dayanan kardeşliğin, kardeşlik güvencesinin yerleştirilmesidir. Bu iki halk arasında, bu güvenlik kavramı yerleşince istenilen sonuca ulaşabilmek mümkün olacaktır." Bütün bu huzursuzlukların ve kaynaşmanın sonucu, Abhaz ulusal Cephesi Birliğinin öncülüğünde, Gudauta bölgesinin tarihi Lıkhnı köyünde 18 Mart l989'da tarihi büyük kurultay toplanmıştır. Bu toplantıya partinin Abhazya bölgesi büro üyeleri, ulusal parlemento üyeleri, sanatcılar, bilimadamları, yazarlar, Abhazya'da bulunan etnik toplulukların temsilcileri ile halktan binlerce kişi katılmıştır. Toplantıda bu yazımıza kaynak olarak yararlandığımız tarihi karar çıkmıştır. 1- KP SS Merkez Komitesi, SSC şurası, SSC Bakanlar kurulu, Abhazya Cumhuriyetinin statüsünün yeniden ele alınarak Cumhuriyetin yeniden kurulması için Lenin'in sağlığında 1921'de ilan ettiği gibi ; Statüyü tekrar gözden geçirerek SSC Devletlerinin hak eşitliği için, çeşitli özellikler gösteren devletlerin çok yönlü Lenin prensipleriyle bağdaşmasını sağlamaları gerekir. Bildiri Gürcüstan KP tarafından 29 Mart 1989 tarihinde reddedilmiştir. Olaylar bu şekilde gelişirken, bir yandan da Gürcüstan devlet üniversitesinin bir şubesinin Sohumkale'de açılması gündeme gelmiştir. Sovyet ve Abhaz yetkilileri var olan gerginliği de dikkate alarak bu programın uygulanmasını ertelemişlerdir. Bunun üzerine saldırgan Gürcü milisleri Sohum da şiddetli çatışmalara neden olmuşlardır. 15-l6 Temmuz 1989 da 11 ölü 127 yaralı ile sonuçlanan Abhaz Gürcü çatışmasından sonra Abhazlar, 18 Mart l989 bildirgesinin en kısa zamanda yaşama geçirilmesinin gereğine inanmışlardır. 25 Ağustos 1990 günü Abhazya Özerk Cumhuriyeti Parlamentosu'nda yapılan oylamada, 72 milletvekilinin 70'i Abhazya'nın Gürcüstan'a bağlanmadan önceki statüsüne kavuşturulması doğrultusunda oy kullanmışlardır. Böylece Abhazya 1921'de olduğu gibi, egemen bir Sovyet Cumhuriyeti olarak kalmak istediğini dünya kamuoyuna duyurmuştur. Tarihinde Abhazya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nin 11. Çağrısının 10.Oturumundakabul edilen Abhazya Sovyet Sosyalist Cumhuriyetinin Bağımsızlık Deklarasyonu, "Abhazya'nın bağımsız bir Cumhuriyet olduğunu sevinçle ilan" ediyordu. II. BAĞIMSIZLIK VE YENİ GELİŞMELER Abhazya Parlamentosu bağımsızlık sonrası Gürcüstan'la olan ve kangren haline gelen ilişkilerini somut bir biçimde nihai bir şekle bağlamak için 23 temmuz 1992 tarihinde, tarihi bir karar alarak Abhazya Özerk S.S.C. 'nin 1978 anayasasını yürürlükten kaldırmıştır. Böylece birlik antlaşmasından önceki statüye dönülmüş oluyordu. Abhazya Parlamentosu'nun bu tarihi kararı şöyle ifadesini bulmuştur. I. Abhazya Özerk S.S.C 'nin 1978 anayasası geçersizdir. II. Yeni bir anayasa kabul edilinceye kadar Abhazya S.S.C.'nin 1925 anayasası yürürlükte olacak ve şu an yürürlükte olan yasama, yürütme ve yargı sistemi aynen muhafaza edilecektir. Abhazya Parlamentosu'nun bu tarihi kararı almasından önceki siyasal gelişmeleri özetle gözden geçirecek olursak : Bilindiği üzere Gorbaçov'un iktidara gelmesiyle S. S. C. B. 'ye bağlı ülkelerin oluşturduğu birliğin dağılma süreci başlar. Birlikten ayrılan cumhuriyetler arasında yeni hukuki ilişkilerin kurulması zorunlu hale gelir. Bu zorunluluk Abhazya ile Gürcüstan'ın hukuki ilişkilerini de etkiler. Abhazya'nın statüsü ve Gürcüstan ile S. S. C. B. Arasındaki karşılıklı ilişkiler 1978 anayasası ile düzenleniyordu. Gürcüstan Yüksek Sovyeti 1989 ve1990 yıllarında peşpeşe aldığı kararlarla 24.2.1920 tarihinden itibaren kurulan bütün devlet kurumları ile bu kurumlar ve makamlarınca alınan bütün hukuki kararları geçersiz saymıştır. S. S. C. B. 'nin dağılmasından sonra birlikten ayrılan devletlerle Gürcüstan geçici askeri konseyi 1992 Şubatında 1921 Gürcüstan anayasasına dönme kararı almıştır. Bu anayasa da ise Abhazya 'nın Gürcüstan'a bağlı olduğuna dair hiçbir hüküm bulunmamaktadır. Böylece Abhazya 'nın Gürcüstan içerisindeki fiili varlığı kendiliğinden sona ermiş oluyordu. Bütün bu gelişmelerin arkasından Gürcüstan'ın nasıl Abhazya 'ya saldırdığı, Gürcü yönetiminin jenosite varan kıyımı Abhaz direnişi ve bu direniş sonucunda Gürcüstan'ın Abhazya'dan zorunlu çekilişi dünya kamuoyu tarafından yakinen bilinmektedir. III. SAVAŞTAN SONRAKİ DURUM Bilindiği üzere Gürcüstan hükümeti ile Abhazya halkı arasında yukarda ifade ettiğimiz nedenlerden ötürü bir savaş olmuş, bu savaş sonucunda Abhazya halkı de facto bir şekilde bağımsızlığını ilan etmiş durumdadır. Taraflar arasında 3 Eylül 1992 tarihinden beri savaşın durdurulması, insan haklarının temini, taraflar arasındaki ekonomik ve hukuki sorunların düzenlenmesi, Abhazya Cumhuriyetinin siyasi statüsünün De Yura haline getirilmesi yani siyasi statünün belirlenmesi ve uluslararası örgütlerin yapabilecekleri insani yardımlar gibi konularda süre gelen görüşmeler halen tıkanmış bir vaziyette devam etmektedir. Ancak bu süreç içerisinde Abhazya Cumhuriyetinin karşılaşmış olduğu çok ciddei ve hayati sorunlara bugüne kadar bir çözüm getirilememiştir. Bunun sonucu olarak bugün Abhazya Cumhuriyeti çok ciddi bir şekilde ekonomik olarak müzayaka içerisinde bulunmaktadır. Bu ambargoların uygulanmasında, objektif uluslararası hukuki bölgeler, devletler üstü bölgeler ve uygulama anlaşmaları Gürcüstan Devleti'ni tek taraflı müsamaha görmesi nedeniyle tarafgirane bir politik yol izlenmektedir. Abhazya Cumhuriyeti'nden, uluslararası hukuk kurallarına ve devletlerarası antlaşmalara, ayrıca taraflar arasındaki görüşmelere aykırı olarak insan hak ve özgürlüklerinden mahrum bırakılması, yaşam hakkının zorla elinden alınması, açlığa mahkum edilmek suretiyle gayrımeşru bir şekilde barışa zorlanması, Gürcüstan ile yapılacak barışı hızlandırmayacak aksine daha da uzamasına eden olacaktır. Ayrıca bir halkın açlığa mahkum edilerek barışa zorlanmasına izin ve icazet veren uluslararası bir yasal belge, bir hukuki metin, bir teamül ve anlayış yoktur. Böyle bir uygulama da söz konusu olamaz. Bunun yanında bu ağır koşullar altında tesis edilecek bir barışın kurulsa bile, adil ve kalıcı olacağını iddia etmek mümkün değildir. Bu sorunların yanında Abhazya Cumhuriyeti'nde 23 Kasım 1996 tarihinde yapılması kararlaştırılan parlamento seçimleri ile ilgili birkaç noktanın da altını çizmekte yarar görüyoruz. BM Güvenlik Konseyi 22 Ekim 1996 tarihinde yapmış olduğu toplantıda Abhazya Cumhuriyeti'nde parlamento seçimlerinin yapılmamasını, bu seçimlerin yapılmasının barışa zarar vereceğini ve görüşmeleri daha da zora sokacağını dile getirerek buna yönelik bazı endişelerini Abhazya Cumhuriyeti'ne yazılı olarak iletmiştir. Güvenlik Konseyi'nin bu endişe ve değerlendirmelerine yönelik Abhazya Cumhuriyeti Parlamentosunun görüşleri 30 Ekim 1996 tarihinde yine yazılı olarak Güvenlik Konseyi'ne iletilmiş bulunmaktadır. Bu mektupta dile getirilen bazı görüşlerin de konuyla ilgilenecek kişi ve kişilerce bilinmesinde yarar görmekteyiz. 4 Eylül 1994 tarihinden beri tarafların ve gözlemcilerin de onayladığı görüşme tutanaklarından açıkça anlaşıldığı üzere Abhazya Cumhuriyeti ile Gürcüstan Devleti arasında fiili ve hukuki hiçbir bağ kalmamıştır. Abhazya Cumhuriyeti her ne kadar de jura olarak diğer devletlerce de tanınmadı ise de görüşmelerde taraf olduğu ve fiilen bir cumhuriyet olarak var olduğu bir vakadır. Bu nedenle Gürcüstan'ın Abhazya Cumhuriyeti'ne ve Abhazya Cumhuriyeti'nin hukuksal tasarruflarına müdahale yetkisi hukuken yoktur. Esasen Abhazya Cumhuriyeti Özerk Cumhuriyet olarak Gürcüstan'ın bünyesinde yer aldığı dönemlerde de Abhazya'da yapılan parlamento seçimlerine müdahale hakkı yoktu. Abhazya Cumhuriyeti'nde yapılacak parlamento seçimleri bu ülkede yaşayan bütün etnik grupların eşit haklarla temsil edileceği demokratik bir seçim olacaktır. Bu etnik grupların yanında Gal Bölgesi'ne geri dönüş yapan mültecilerin ve Abhazya'yı kendi isteği ile terk edip geri dönenlerin de aynı haklara sahip olarak seçme ve seçilme hakkına sahip olduklarını ifade etmek isteriz. Yapılacak olan parlamento seçimleri Abhazya'nın iç işi olup Gürcüstan Devlet Başkanı'nın ve parlamentosunun buna müdahale hakkı yoktur. Taraflar arasındaki statü belirleme çalışmalarına gelebilecek zararlar konusuna gelince: Abhazya Cumhuriyeti'nin statüsünün belirlenmesi ve hukuki yapısının oluşturulması ulusların kaderini tayin etme hakkından kaynaklanarak Abhazya halkının kendi iradesiyle belirlenecek bir husustur. Bu nedenle bu konunun Güvenlik Konseyi'nde gündeme gelmesine bile gerek olmadığı kanısındayız. Abhazya Cumhuriyeti ile Gürcüstan Devleti arasındaki münasebetlerin tanzim ve tesbiti devletler hukuku ilkelerine göre yapılmalıdır. Gürcüstan Devleti'nin toprak bütünlüğünü ısrarla ifade eden devlet ve kuruluşların, savaş devam ederken kan akıtılmasının durdurulması ve savaşın sona erdirilmesi için Abhazya yönetimi tarafından yapılmış olan ısrarlı çağrılara cevap vermemiş olmaları gerçekten şaşkınlık yaratmaktadır. Bugün Gal Bölgesi'nde mevcut, stabilize durumunun bozulması için, Gürcüstan Devleti tarafından basın-yayın yolu ile, radyo ve televizyon aracılığı ile ve diğer çeşitli tahrik ve provokasyonlar yapılmaktadır. Abhazya Cumhuriyeti'nin bu bölgede mültecilere yönelik hiçbir haksız eylemi söz konusu değildir. Bunun için bu eylemleri yapan kimselerin kimliklerinin belirtilmemiş olması da dikkate şayandır. Abhazya Cumhuriyeti ve halkı olarak BM tüzüğünde yazılı olan ve bütün imzalayan devletlerce uyulması zorunlu bulunan büyük ve küçük ulusların hak eşitliği ilkesinin Abhazya'ya da uygulanmasını talep ediyoruz. Gerek BM temsilcilerinin ve gerekse Rusya Federasyonunun bu ilkeler doğrultusunda hareket ederek Abhazya'da adil bir barışın kurulmasını acilen sağlamaları en içten isteğimizdir. Güvenlik Konseyi'ne yazılan mektubun içeriğini teşkil eden görüş ve düşünceleri burada kısaca vurgulamak istedik. İfade etmeye çalıştığımız sorunlar ve sorunların çözümlenmemesinin nedenleri kanımızca bu yazıda ifade edilmiştir. Bunun yanında: Bu haksız ambargoların devam etmesi Türkiye Cumhuriyeti bakımından ayrıca çok hassas ve önemli sonuçları doğurabilme olasılığını da belirtmek durumundayız. Zira öncelikle Türkiye Cumhuriyeti bir bölge ülkesi olup, Kafkasya'da büyük çıkarları vardır. Ayrıca Kafkasya'daki ve Abhazya'daki halklarla Türkiye Cumhuriyeti Devleti arasında vazgeçilmeyecek kadar önemli tarihi, maddi ve manevi bağlar söz konusudur. Bunun yanında Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan 7 milyonu aşkın Kafkas kökenli insan bu haksız uygulamalar ve ambargolar karşısında çok hassas bir konuma gelmiştir. Bu haksız uygulamaların ve tek taraflı himayeci politikaların devam etmesi durumunda insiyatif dışı olayların oluşmasına engel olmak belki mümkün olmayacaktır. Bu nedenle Kafkasya bölgesinde barış ve istikrarın adil bir şekilde kurulması Türkiye Cumhuriyeti'ni çok yakından ilgilendirmekte ve menfaatine olmaktadır. Abhazya halkını ekonomik ambargo altına aldırmak suretiyle her türlü insan hakları ve özgürlüklerini kısıtlamak ve dışarı ile olan bağlantısını keserek bir nevi ölüme terk etmek suretiyle bu halkla barışa ulaşmanın imkansız olacağının Gürcü yönetimince çok iyi bilinmesi ve anlaşılması gerektiğine de inanıyoruz. Tabii aynı yaklaşımı sorunlu olduğu diğer halklara da göstermelidir. Netice olarak dünyada henüz kirlenmemiş bir doğaya sahip olan etnik ve kültürel özelikleriyle, korunması gerekli dünyadaki sayılı coğrafi bölgelerden birini teşkil eden Kafkasya'nın ve özellikle Abhazya'nın barışa ve istikrara kavuşması, huzurun sağlanması, hukuk ve insan haklarının teminat altına alınması gerektiğine inanıyor, tarih boyunca özgürlükleri için, yaşamları için, büyük devletler tarafından uğratıldıkları haksızlıklara karşı usanmadan, yılmadan mücadele eden Abhaz halkının artık özgürce yaşama, huzura kavuşması için Dünya Kamu Vicdanına sesleniyoruz ve "ABHAZYA'DA AMBARGOYA SON" diyoruz. "Tanrı bütün dünya uluslarını özgür ve mutlu kılsın, fakat Abhazya'yı da unutmasın." Kaynaklarp> 1- Kafkasya Abhazya Dayanışma Komitesi'nce hazırlanan "Abhazya Dosyası" 2- Özdemir Özbay "Dünde Bugüne Kuzey Kafkasya" 3- Kafkasya Abhazya Dayanışma Komitesi'nin 28.10.1996 tarihli "Abhazya Cumhuriyeti Hakkında Bilgilendirme ve Öneriler" yazısı+''+Özdemir Özbay )

İrlanda Kuleleri ile Kafkas-Vaynah Kulelerinin İşlevsel ve Biçimsel Açıdan Karşılaştırması

İnsanın yüksek yapılara ilgi duyması sanılanın aksine oldukça eski bir eğilimdir. Tarihin ilk dönemlerinden beri insan eliyle yapılan bu tür yapılar ilk mimarlık örnekleri arasında yer almıştır.Böylece kule mimarisi yüksek yapı geleneğinin ilk örneklerini oluşturmuştur. Ancak bu ilk mimari örnekleri ahşap malzeme kullanılarak yapılıyordu. M.Ö.6000 yıllarına tarihlendirilen Çatalhöyük'de ahşaptan yapılan ve ölüm ritüellerinde kullanılan kule çizimlerine rastlanmıştır. +''+ Dünya mimarisinin duvar örme tekniklerinin gelişimine bağlı olarak kuleler de zamanla değişim göstermiştir. Yüksek mimari yapıların özellikle savunma amaçlı olarak inşa edilmesine ise en azından site devletlerinin kurulduğu antik çağlardan itibaren başlanıldığını günümüze kadar ulaşan kalıntılardan anlamaktayız. Dünyanın birçok bölgesinde farklı çağlarda ve çeşitli amaçlarla kule yapımı yaygın olarak uygulanmıştır. Ancak bu tür yapıların bir bölümü günümüze kadar ulaşabilmiştir. Yapıldıkları çağların mimari bilgi seviyesini ve yaşantı özelliklerini günümüze taşıyan kulelerin bir bölümü de Kafkasya'da bulunmaktadır. Kafkasya'nın Daryal boğazı çevresinde ve dağlık İnguş-Çeçen topraklarında yüzlercesi bulunan kule mimarisi örneklerine, bu ülkenin binlerce kilometre uzağındaki İrlanda adasında da benzer şekillerde tesadüf edilmektedir. Bu benzerliğe bilimsel literatürde ilk kez 1940 yılında John F.Baddeley dikkat çekmiştir . Baddeley "The Rugged Flanks of Caucasus (Kafkasyanın Yalçın Kanatları)" adlı eserinde bu benzerlik haricinde, Osetyanın Kaluat köyü sırtlarında yer alan Edisa bölgesindeki yapı kalıntılarını da Peru ile Bolivya sınırındaki Titicaca gölü kıyısındaki Tihuanaka yapılarına benzetmektedir. Akademisyen Melitsev Bekov'a göre bu yapılar "Kelt'lerden" kalmadır. Ancak Baddeley, bu yapıların Nart Destanlarında anlatılan toplumlarla ilişkili olduğu fikrindedir . İrlanda Kuleleriyle benzer özelliklere sahip Kafkas kulelerinin en zengin bölümü olan Vaynah Kuleleri hakkındaki bir çalışmamız geçtiğimiz yıllarda yayınlanmıştı . O çalışmada da kısaca değinilen benzerlikler bu yazının konusunu oluşturmaktadır. Ayrıca bu benzerlikler Marje sanal ortamında geçtiğimiz aylarda gündeme getirilmiş ve katılımcı üyelerin dikkatine sunulmuştu. Coğrafi olarak Avrupa'nın iki ayrı ucunda, birbirlerinden kilometrelerce uzaklıkta bulunan İrlanda adası ile Kafkasya'da inşa edilen bazı mimari yapıların büyük benzerliklerinin sebebi ne olabilir? Eski İrlandalı kule ustaları ile Kafkasya'da yaşamış kule ustaları hangi teknik veya geleneksel bilgiler ışığında yaptıkları mimari eserlerde ortak sonuçlara ve benzer biçimlere ulaşmış olabilirler? Bu benzerlik İrlandalıların (veya Keltlerin) tarihsel köken açısından Kafkas asıllı olduklarının bir göstergesi olabilir mi? Melitsev Bekov'un Osetya'daki yapıların Keltlerden kalmış olduğu yönündeki iddiası ne derece gerçektir? Benzerlikler gündeme geldiğinde bu ve buna benzer soruları çoğaltmak mümkündür. Ancak burada bu soruların cevabı aranmayacak, sadece İrlanda Kuleleri ile Kafkasya'da bulunan Vaynah kulelerinin biçimsel, işlevsel ve teknik özellikleri dikkate alınarak karşılaştırmaları yapılacaktır. Bu karşılaştırmalar yöntem olarak, İrlanda Kuleleri hakkında yazılan kaynaklarla (L.Barrow, P.Callahan, çeşitli web siteleri ) ve Kafkasya'da kendi tespitlerimiz sonucunda elde ettiğimiz donelerin yine farklı kaynaklarla (Aziyev-Çahkıyev , M.B.Mujuhoyev, V.V.Agibalova vb.) desteklenmesi sonucunda olgunlaştırılmıştır. İrlanda'da inşa edilen (Irish Round Towers) kulelerle Kafkas-Vaynah Kuleleri (Vainakh Watch Towers) arasında sadece biçimsel değil, işlevsel, teknik ve malzeme yönünden de büyük benzerlikler söz konusudur. Ancak bu benzerlikleri sıralamadan önce iki kule tipi arasındaki en belirgin farklılığa değinmek yerinde olacaktır. Glendalough Kulesi div> div> Erzi'den Vaynah Kuleleri div> Bu temel biçimsel farklılık, İrlanda kulelerinin silindirik gövdeli ve dairesel planlı olarak inşa edilmesine karşılık, Vaynah kulelerinin kare planlı ve köşeli olarak yapılmış olmasıdır. Ancak bu noktada hatırlanması gereken bazı özelliklere dikkat etmek gerekir. Buna göre; İrlanda kuleleri adanın ovalık ve az eğimli coğrafi yapısına uygun olarak, istilacı imha saldırılarına karşı daha iyi savunma yapma imkanı veren silindirik gövdeli olarak yapılmıştır. Çünkü kulenin her yönünden saldırıya uğrama durumunda dairesel plan, kare plana göre daha işlevsel bir özellik taşıyordu. Dağlık ve yüksek bölgelere, hatta bazen "bıçak sırtı" gibi arazilere inşa edilen Vaynah kuleleri için ise böylesi bir zorunluluk mevcut değildi. Ayrıca dairesel planlı kule yapımı, kare planlı kulelere göre daha emek ve özen isteyen zor bir teknikti. Vaynah kulelerinin kare planlı yapılmasının bir nedeni de bu plan tipinin çok amaçlı yapılarda daha işlevsel bir özellik taşımasından kaynaklanıyordu. Sadece savunma amaçlı inşa edilen yapılarda ise dairesel plan ve silindirik gövde daha işlevsel bir özellik taşımaktaydı. Bu nedenle yapım sırasında sadece savunma amacı taşıyan İrlanda kulelerinden farklı olarak çok amaçlı inşa edilen Vaynah kulelerinin zorunluluk yokken bu tür dairesel planda yapılması gereksiz bir uygulama olarak kabul edilmiş olmalıdır. Gerçekte Kafkasyalı yapı ustaları bu tür dairesel planları bazı eserlere uygulamışlardı. Örneğin Çeçenya'da Vovnişki Birg'de ve Kabarday Balkarya'nın Muhol yöresinde bulunan Kruglıy mezar anıtları dairesel planlı ve tıpkı İrlanda kulelerinde olduğu gibi aynı taş işçiliğinde ve sivri yarım kubbeli olarak inşa edilmişti. Buna karşılık İrlandalı yapı ustaları da kare planlı kule yapımını da biliyorlardı. Örneğin Glendalough-Trinity'deki yapı kalıntıları bu türdendir. İrlanda Kulelerini araştıran bilim adamları İrlandalı kule ustalarının savunma amaçları öne çıkan bu yapıları Bizanslılardan esinlenerek yaptıklarını ileri sürmüşlerdir. İrlanda kulelerinin kökenleri hakkındaki bu düşünce bazı gerçek yönlere sahip, ancak eksik bilgiye dayalı olabilir. Gerçekte kule mimarisi geleneği Kafkasya'nın hemen her yöresinde olduğu gibi, yakın coğrafyalarda da tarih boyunca yaygın olarak yapılıyordu. Örneğin Doğukaradeniz bölgesindeki vadilerde muhtemelen Kafkasyalı Kolhis-İber topluluklarınca milattan sonraki ilk asırlarda inşa edilmiş Zilkale, Kılıçkaya, Köprügören, Yukarımaden, Cvarishev vb. kuleler Kafkasya'daki kulelerle aynı özelliklere sahiptir. İlk ve Ortaçağlarda Doğukaradenizdeki Gürcü derebeylikleri ya Bizansa bağlı ya da bağımlı-ilişki içerisindeydiler. Bu bölgede yer alan ve günümüze ulaşan bazı yapı kalıntıları silindirik gövdeleri ile İrlanda kulelerine benzer şekillerde inşa edilmişlerdir. Örneğin Kireçli köyü kulesi, Tanzot köyü kalesi, Şavşat (Satlel) Kales'indeki kule kalıntıları bu iddiayı destekleyici özellikler taşımaktadırlar. Bu durumda İrlanda kulelerinin Bizansla kurulan ilişkisi bölgedeki Kafkasyalı topluluklarca yapılan kule yapılarından yola çıkılarak ortaya atılmış olabilir. Bu noktada bir noktaya daha değinmemiz gerekirse o da; Kafkasyanın bir yabancı araştırmacı için ulaşılması zor derin vadilerinde gizlenerek günümüze ulaşan kule mimarisi örnekleri hakkında İrlanda kuleleri uzmanlarının büyük bir olasılıkla hiçbir doküman veya bilgiye sahip olmadıklarıdır. Böylece araştırmacılar karşılaştırma yapabilecekleri yeterli verilere sahip olmadıklarından dolayı sadece "Bizans etkilerine değinebilecek kadar" konuya ulaşabilmiş görünmektedirler. İrlanda kuleleri ile Vaynah Kuleleri genellikle müstakil olarak yapılmış eserlerdir. Ancak bazı örneklerde İrlanda kuleleri manastırlara, Vaynah kuleleri de kulevari evlere bitişik halde inşa edilmişlerdir. Vaynah kulelerinin bazı örnekleri komplike bir yerleşim ünitesinin parçası olarak çok sayıda ve bir arada yapılmıştır. Erzi, Leilakh, Eghikal, Hani, Pogo vb. avullar çok sayıda kulenin bir arada olduğu yerlerdir. Her iki ülkedeki kule yapılarında da savunma amaçları ön plana çıkmaktadır. Buna göre İrlanda'daki kuleler Keltleri Viking istilacıların veya Drüid rahiplerini Romalı askerlerin saldırılarına karşı korumak üzere yapılmıştı. İrlanda Kuleleri div> Waynakh Kuleleri div> Bilindiği üzere Kafkasya'daki kulelerin yapılış amaçları arasında, farklı çağlarda ülkeye yapılan (Hun, Mogol veya Rus vb.) saldırılara karşı savunma amacı da bulunmaktadır. Bu nedenle Çeçenya'daki yapılara "Savaş Kuleleri", "Gözetleme Kuleleri","Savunma-Haberleşme Kuleleri" gibi çeşitli isimler verilmiştir. Vaynah ve İrlanda kuleleri farklı taş malzeme kullanılarak kabayontu örme tarzında yapılmışlardır. İrlanda kulelerinde bazalt veya granit taşlar kullanılırken, vaynah kulelerinde bu malzemelerin yerini daha çok arduvaz plaka taş levhalar almıştır. İrlanda kulelerinde görülmeyen bu tür plaka taşlar, kulelerle aynı tarihlerde yapılan ve şaşırtıcı bir biçimde Kafkasya'daki mezar anıtlarına benzeyen CoKerry'deki yapı kalıntılarında karşımıza çıkmaktadır. div> Co Kerry div> div> Vovnişki Brig div> İrlanda kuleleriyle Vaynah kuleleri ölçü ve oranlar açısından aynı veya benzer özelliklere sahiptir. İrlanda Kuleleri 21 ila 38 m. yüksekliktedirler. Vaynah kulelerinin de 20 ila 36 m arasında değişen yüksekliklere sahip olduğu bilinmektedir.Kulelerin temelde ortalama duvar kalınlığı İrlanda kulelerinde: 1.30 m., Vaynah kulelerinde ise: 1.50 m. civarındadır. İrlanda kulelerinin tepe kısmında duvar kalınlığı ortalama 80-90 cm iken Vaynah kulelerinde bu ölçüler daha da azalarak 50-60 cm kadar düşmektedir. Bu ölçüler Vaynah kulelerine daha piramidal bir görüntü vermiştir. Böylece her iki yapı türünde de yüksek yapının basınç etkisi duvar yükseldikçe kalınlık azaltılarak yok edilmiştir. Her iki kule tipinde de temel genişliği 5 veya 6 m. uzunluğunda, kuleyi oluşturan kat adeti ise 5 veya 6 tanedir. Kat yükseklikleri, pencere ve kapı ölçüleri aynı boyut ve oranlardadır. Katlar arasındaki bölmeler ahşap malzeme kullanılarak yapılmıştır. Kirişlerin duvar yüzeyine monte edilmesinde plan tipine uygun köşebent veya çıkıntılara bağlı olarak aynı temel prensipler kullanılmıştır. Kulelerin en üst katlarında yer alan pencereler her iki kule tipinde de 4'er adettir ve şaşırtıcı bir şekilde benzer formludur. Ancak Vaynah kulelerinde bu pencereler önünde yer alan mazgal delikli Çeçence Çerkçx denilen balkon-dolaplar (belki de silindirik gövdeye uygun olmadığından) İrlanda kulelerinde yoktur. İrlanda Kulelerinde tepedeki 4 pencere dört ana yönü işaret etmektedir. Bu tür bir benzerlik Vaynah kulelerinin bazı örneklerinde de -büyük bir olasılıkla tesadüfi olarak- mevcuttur. İrlanda kulelerinde her katta bulunan tek pencereler ise daima doğu yönüne bakar vaziyette yapılmıştır. Her iki kule tipinde de mazgal delikleri ve bazı kulelere bitişik olarak inşa edilen örme taş merdivenler bulunmaktadır. Her iki kule tipinde de çatı biçimleri sivri uçlu olarak, İrlanda kulelerinde silindirik gövdeye uygun olan konik şekilde, Vaynah kulelerinde ise prizmatik kare gövdeye uygun olarak piramidal (basamaklı) şekilde inşa edilmişlerdir. Her iki kule tipinde de kapı ve pencere üstlerine Çeçence Kurkhxera denilen taş bloklar yekpare kilittaşı olarak yerleştirilmişlerdir. div> İrlanda Kulelerinde Pencere div> div> Vaynah Kulelerinde Pencere div> Her iki kule tipinde de özellikle savunma amacıyla yapıldığını gösteren bir uygulama olarak kapı girişleri yerden 2-3 m yukarıya inşa edilmiştir. Bu tür kapılar herhangi bir savunma durumunda büyük bir işlevsellik taşıdığından aslında tüm eski ve ortaçağ boyunca birçok toplum tarafından yaygın olarak kullanılmıştı. Örneğin Çinlilerde Çin Seddinde yer alan bazı burç kulelerinde benzer uygulamalar yapmışlardı. div> İrlanda ve Vaynah Kulelerinden Kapı Örneği div> İrlanda kulelerinin M.S. 200- 1200 yılları arasında yaygın olarak yapıldığı bilinmektedir. Buna karşılık 1200'lü yıllarda klasik görünümüne kavuştuğu düşünülen Vaynah kulelerinin kökeni ve ilk inşa yılları, tahmini olarak Urartu-İskit dönemlerine (M.Ö.900-600) bağlanmasına karşın bu konu henüz tam olarak aydınlatılamamıştır. İrlanda'da yaklaşık 90 kule örneği bulunmaktadır bunların sadece 23 tanesi sağlam kalabilmiştir. Kafkasya'daki toplam kule sayısı henüz net olarak bilinmemektedir. Sadece Vaynah kulelerinin 350 den fazla sayıda olduğu bilinmektedir. Bu kulelerin kaçının sağlam olduğunu ise şu an için bölgede süren savaş nedeniyle tespit etmek mümkün değildir. İrlanda kulelerinde özellikle son dönem yapılarında (County Laois'deki Timahoe Kulesi, Devenish Kulesi vb.) kapı ve pencere üstlerinde kesme taş işçiliğinin plastik biçimlendirmeye olan yatkınlığından faydalanılarak bir takım figüratif süslemeler yapılmıştır. Bu tür süslemeler Vaynah kulelerinde malzemenin elverişsizliğine bağlı olarak (plaka taş levha) yapılmamıştır. Ancak İrlanda kulelerinde yapılan figüratif süslemeler Vaynah ülkesindeki Thaba-Erda tapınağında ve kesme taş malzemenin kullanıldığı bazı islami döneme ait yapılarda (Tsontroy camii vb.) karşımıza çıkmaktadır. İrlanda kulelerinden bazıları (örneğin: County Cork ' daki Cloyne Kulesi) çatısız olarak hisar tipinde inşa edilmiştir. Bilindiği üzere bu türe giren örneklere Vaynah kuleleri arasında da (örneğin: Belag'daki Biyalkin Kulesi) rastlanılmaktadır. İrlanda Kulelerinin başlangıçta çankulesi ve keşişlerin ikameti için yapıldığı sanılıyordu. Ancak bu iddia kuleler hakkında araştırmalar yapıldığında tamamen yok olmuştur. Kulelerin yanına kuruldukları kiliselerde zaten çan vardı ve keşişlerde (Monk'lar) bu yapıları ikamet amaçlı kullanmıyorlardı. Ayrıca kilise yazarları bu yapılardan kayıtlarda bahsetmemekteydi. Bütün yapılan araştırmalar bu kulelerin hıristiyanlık öncesi dönemlere ait pagan yapılar olduğunu göstermiştir. Katlarda bulunan pencerelerin doğuya açılmasının sebebi, güneşin ilk ışıklarını görebilmek içindi. Ayrıca kulelerin alt katında çok miktarda bulunan kül ve köz kalıntıları, bu yapılarda sürekli olarak kutsal ateşler yakıldığını göstermekteydi. Yine kule isimlerinin "Coleag (Fire God)", "Turaghan (the Tower of Fire)", "Aidhne(the Circle of Fire)", "Kennegh (The Chief Fire)", "Teghadoe (The Fire House)", "Fertagh (the Burial Fire Tower)" vb. ateşle ilgili olması gibi özellikler kulelerin güneş ve ateşe tapan topluluklar tarafından yapıldıklarını göstermektedir. Güneşe veya ateşe tapınma paganizmi bilindiği üzere Kafkasya topraklarında da karşımıza çıkmaktadır. Özellikle ilkel dönemlerden beri petrol ve yer altı gazları açısından zengin rezervlere sahip olan Doğu Kafkaslarda "Ateşgede" genel isimiyle anılan güneşe ve ateşe tapınma izleri tarihin ilk dönemlerine kadar uzanmaktadır. Azerbaycan'ın bir adı da "Odlar yurdu"dur. Kafkas dağlarında güneşe tapınma sonucunda inşa edilen ve "Sukut Kuleleri" de denilen binlerce güneş mezarı mevcuttur. Bu mezarların, bölgelerdeki kulelerle yakın benzerlikleri ve ilişkileri vardır. En azından kulelerin çatılarına verilen "Mayla" adı Çeçencede "güneşlik" (Malk:güneş) anlamına gelmektedir. Çeçenya coğrafyasında güneşle ilgili "Malkha", "Mayistri", "Malkhisti" vb. gibi isimler bulunmaktadır. Buradan şu sonuca varabiliriz ki, İrlanda'daki kule yapıcı toplulukların pagan inançları Kafkasya'ya hiç de yabancı değildir. Ancak bu noktada şu gerçeğin altını çizmek gerekir. Ateşe veya güneşe tapma paganizmi sadece İrlanda veya Kafkasya'ya ait değil, dünyanın bir çok bölgesinde ortaya çıkmış yaygın bir antik inanış biçimidir. div> İrlanda ve Vaynah Kuleleri Kesit Alanı div> İrlanda kuleleri için ortaya atılan bazı iddialar ise gerçekten çok ilginçtir. Daha önce NASA ve USAF'ta da çalışmış olan entomologist Prof. Philip Callahan , "Ancient Mysteries, Modern Visions" adlı eserinde bu kulelerin İrlanda'daki coğrafi yerleşim haritasını incelediğinde, karşısına kış gündönümünde kuzey yıldızlarının dağılımını hatırlatan bir şeklin çıktığını iddia etmektedir. Akademisyen Callahan'ın değindiği bir başka ilginç nokta ise, bu kulelerin sesi aksettirdiği, uzaydan yeryüzüne gelen manyetik ve elektromanyetik enerjiyi toplayarak bir çeşit anten görevi yaptığı şeklindedir. Kuleler kireçtaşı, demirle zenginleştirilmiş kırmızı kum taşı, killi kayagantaşı ve granit gibi (Keltler tarafından iyi bilinen) paramagnetik özellikleri olan malzemelerden yapıldığından bir anten işlevi görerek "schuman dalgası" denilen ve doğal olarak oluşan elektromanyetik radyasyon topluyor, bu da kulelerin etrafındaki toprağı daha verimli hale getiriyordu. Buna göre yer yüzü ve Ionosferde var olan ve dakikada ortalama 2000 light ışıma veren bazı elektromanyetik dalgalar yer altında titreşim yaparak insan davranışlarına (1-30 hertz frekanslar) ve bitki verimliliğine (350-6000 hertz frekanslar) tesir etmektedir. Kafkasya'da bu tür paramagnetik konulara ilişkin çeşitli söylenceler (Özellikle Elbruz Dağı ile ilgili olarak) mevcuttur. Ancak kulelerle ilgili bu tür iddialar hakkında bir kayıt bulunmamaktadır. div> İrlanda'da bulunan kule yapı örneklerine İngiltere'de, Belçika'da (Messines Tower), Sumatra ve Java'da benzer biçimlerde tesadüf edilmektedir. Bu yapılar genel görünüş, katlar, yüksek giriş kapıları, tepedeki dörtlü pencere sistemleri vs. gibi özellikler açısından İrlanda kuleleriyle büyük benzerliklere sahiptirler. Hindistanda bulunan bazı kule yapılarında ise "Fire Towers", "Fire-circles", "Sun houses" gibi İrlanda kulelerine benzer adlar kullanılmıştır. Dünyanın bir çok bölgesinde tarih boyunca yaygın olarak kule tipi mimari örnekleri yapılmıştır. Kafkasya ve İrlanda bu yapıların en çok örneğinin bir arada bulunduğu iki ayrı coğrafya olarak dikkati çekmektedir. Ancak bu yapılardan İrlanda Kuleleri farklı açılardan detaylı incelemelere konu olurken, Kafkas-Vaynah kuleleri hakkında ise gözlemlere dayalı birkaç çalışma dışında daha henüz konuyu farklı açılardan ele alan kapsamlı araştırmalar yapılmamıştır. Görüldüğü üzere sadece kaynaklara dayanılarak yapılan yüzeysel bir karşılaştırma sonucunda dahi İrlanda kule mimarisi ile Kafkasya-Vaynah kule mimarisi arasında teknik, işlev ve malzeme özellikleri yönünden birçok benzerlikler ortaya çıkmıştır. Bu noktada şu iki gerçeğin de altını çizmemiz gerekmektedir: 1. Her iki ülkenin kule yapıları arasındaki karşılaştırma sonuçları okuyucu tarafından sadece bir durum tespiti olarak algılanmalıdır. 2. Yapılar arasındaki benzerliklerden yola çıkılarak İrlandalılar ile Kafkasyalılar arasında köken birliği arama gibi bir iddiamızın bu yazı için söz konusu olmadığı anlaşılmalıdır. Böylesi bir iddianın eğer gerekiyorsa, oluşturulabilmesi için konunun budunbilimsel, dilbilimsel, tarih ve arkeoloji vb. gibi daha farklı bilim alanları tarafından ele alınması ve olgunlaştırılması gereklidir. Konu üzerinde sanat tarihi açısından daha kesin yargı ve ifadelerde bulunabilmek için İrlanda'da inşa edilmiş kulelerle Kafkasya'daki kulelerin bölgelerinde daha detaylı bir şekilde karşılaştırılarak ele alınması ve incelenmesi gerekmektedir. Ayrıca bu tür karşılaştırmalar Batı Kafkasya'daki "dolmen"lerle dünyanın diğer bölgelerindeki dolmenler hakkında da yapılmalıdır. Bu tür araştırmalar inanıyoruz ki dünya toplumları arasındaki kaynaşmalarda bir harç vazifesi görecektir. İan BENNET., "The Mistress of All Life",Hali, april 1990, issue 50, vol.12-2, p.116-129. John F.BADDELEY., The Rugged Flanks of Caucasus, London 1940. Aydın Osman ERKAN., Tarih Boyunca Kafkasya, Çiviyazıları yay., İstanbul 1999., s.104-113. Erol YILDIR., Kuzey Kafkasya'da Vaynah Kule Mimarisi (Vaynah Kuleleri), Flaş Ajans, İstanbul 1997. s.62-63. http://www.marje.net/mailgrubu/ 10. Ocak 2002, Perşembe 13.47. (C'upe Hasan Okan Iscan) İrlanda kuleleri hakkında aşağıdaki web adreslerinde daha geniş bilgilere ulaşılabilir. Bknz., http://www.roundtower.de/, http://www.fiddlersgreen.net/buildings/english/irish-tower , http://www.irishknowledge.org/pages/Detailed/1241.html , http://www.lawrencetown.com/clonmac.htm , http://www.users.bigpond.com/kirwilli/dolmen/monuments.htm, http://www.kerrypoet.utvinternet.com/monastic/monastic2.html, http://www.ireland.org/irl_hist/hist17.htm http://www.geocities.com/TheTropics/Cabana/2973/Ireland/Glenda.html vb. M.A. AZİYEV-D.Y.ÇAHKIYEV., Kamennaya Letopıs Stranı Vaynahov. Pamyatniki Arhitekturu i İskusstva Çeçni i İngusyetii, Russkaya Kniga, Moskva 1994. M. Bagaudinov MUJUHOYEV., Srednevekovıye Kultovıye Pamyatniki Centralnogo Kavkaza.,Kniga, Grozniy 1989. V.Vasiliyevna AGİBALOVA.,Na Assu Çerez Armhi, Grozniy 1988. Lennox BARROW., Irish Round Towers, Dublin 1977. Doğu Karadeniz Bölgesindeki yapılarla ilgili olarak bknz., Osman AYTEKİN., Ortaçağdan Osmanlı Dönemi Sonuna Kadar Artvin'deki Mimari Eserler, Kültür Bakanlığı Yayınları:2257,1999 Ankara. Phil Callahan hakkında daha geniş bilgi için Bknz., http://froebuck.home.texas.net/newpage3.htm http://vccslitonline.cc.va.us/readingpoetry/callahan.htm http://www.rotary7910.org/clubs/c_worcester.htm div>+''+Erol Yıldır

Anavatanda Dil Çalışmaları

Nart'ın Dil Sayısı için benden istenen "Anavatandaki Dil Çalışmalarını" bütün boyutları ile irdeleyebilmek çok güç. Ancak var olan ana yaklaşımları şöyle sıralamak mümkün: +''+ İlk sözü edilmesi gereken Perestroikadan hemen sonra alevlenen latin temelli alfabeye geçilmesi görüşü. Bu konuda bilimsel olmaktan uzak denebilecek çok sayıda proje sunulmakta bunların çoğunun kendi iç mantığı bile bulunmamaktadır. Her sese bir harf ilkesi ön planda tutulduğu için bugün kullanımda olmayan, bilgisayar programlarında yer almayan işaretlerden oluşmuş spekülatif projeler çoğunluğu teşkil etmektedir. Giderek, alfabenin mutlaka kendimize özgü olması gerektiği düşüncesinden hareketle aile damgalarının harf olarak benimsendiği bir alfabe de oluşturulmuştur. Ancak takdir edilebileceği gibi bunun da pratik değeri yoktur. Ancak hemen belirtilmesi gereken, latin temelli bilimsel ve gerçekten dilimize uygun alfabe düzenlenebilse bile günümüzde bunun anavatanda uygulama şansının olmadığıdır. Bunun birincil nedeni, yönetimlerimizin üyesi bulunduğu Rusya Federasyonu'nun konuya karşı duyarlılığıdır. Rusya Federasyonu böylesi çalışmaları neredeyse ayrılıkçı hareket olarak algılamaktadır. Nitekim Rusya Federasyonu Devlet Duması'nda Federasyon içinde Kiril dışı alfabe uygulamasına geçilemeyeceği yasasını kabul edilmiştir. Yukarıdaki açıklamadan sonra, anavatanda latin kökenli alfabe uygulaması önündeki diğer engeller önemini yitirmiş sayılabilirse de çoğu dilcilerimizin, bilim adamlarımızın, yazarlarımızın böyle bir uygulamayı zaten yanlış bulduğunu vurgulamak gereğine inanıyorum. Yani Rusya Federasyonu engeli olmasaydı bile Latin kökenli alfabeye geçilemeyebilecekti. Ben, kendimin de aktif olarak katkıda bulunmaya çalıştığım DÇB ve destekçilerinin Adıge dili ve alfabesi sorununa yaklaşımını, soruna çözüm bulma çabalarını daha yararlı ve gerçekçi buluyorum. Peki nedir bu yaklaşımın önerileri: Adıgey ve Kabardey lehçeleri için tek alfabeye geçilmesi. Tek bir yazı diline geçilmesi. Muhacerettekiler için latin temelli alfabe düzenlenmesi. ol> Adıgey ve Kabardey lehçeleri için tek alfabeye geçilmesi: Bilindiği gibi günümüz Adıgey ve Kabardey alfabelerinde kimi ortak sesler farklı, kimileri de karşıt harflerle gösterilmiştir. DÇB ilk kurulduğu günden bu yana tek alfabeye geçilmesi çalışmalarını teşvik etmiş, dilcilerimizle birçok toplantı yapmış, Dünya Adıge Akademisi ile konuya yaklaşımda görüş birliği sağlanmıştır. Bu görüş birliğinden sonra çalışmalar daha sonuç alıcı olmuş, Prof. Dr. Kumakho Muhiddin'in projesi üzerinde anlaşma sağlanmıştır. Alfabenin uygulanır hale gelmesi yasama organlarının gerekli yasaları kabulünden sonra mümkün olacaktır. Bu konuda da ilk adım atılmış Kabardey-Balkar parlamentosu ortak alfabeye geçilmesi için gerekli yasal düzenlemeyi yapmıştır. Adıgey parlamentosunun da benzer yasayı kabulünden sonra belirlenecek süre içerisinde uygulamaya geçilecektir.p> Tek bir yazı diline geçilmesi: Tek dile geçilmesi elbette ki tek alfabeye geçilmesi gibi kolay olmayacaktır. Ancak DÇB kurulduğu günden bu yana bu görüşü savuna gelmiştir. Dilcilerimiz, yazarlarımızın çoğunun bunun olanaksız olduğu görüşünde olmalarına karşın DÇB kendi yaklaşımını savunmayı sürdürmektedir. Bu çalışmaların uzun erimli bir süreç olduğunun da bilincindedir. Ancak tek dil dendiğinde hep, günümüzde yazın dili olan iki lehçeden birinin diğerine tercih edildiği, ya da edilebileceğinin savunulduğu sanılmaktadır. Bu yanlış sanı özellikle DÇB görüşünün karşısında olanlarca yaygınlaştırılmaktadır. DÇB de günümüz politik-kültürel ortamında bunun, yani yazın dillerinden birinin ortak dil olarak kabulünün, hayata geçirilmesinin mümkün olmadığının ayrımındadır. Savunduğu da iletişim olanaklarından en üst düzeyde yararlanılması, çok uzun olmayacağını umduğumuz bir sürede, bir Adıgenin konuştuğunu diğerinin anlar hale gelmesidir. Radyo, Tv, gazete, kitap, tiyatro, okul programları vb. sayılabilecek daha birçok kanalla iletişimin yoğunlaştırılmasıyla tek dile gidilebileceğine inanmakta ve bu konularda çaba göstermektedir.p> Ancak son dönemde, alfabenin düzenlendiği yıllarda dilbilimcilerimizin yeterli olmadığı, dil bilgisi kurallarına temel olacak Adıgece metinlerin çok az olduğu, bunların sonucunda da alfabenin düzenlenmesinde olsun, dilbilgisi kurallarının belirlenmesinde olsun hatalar yapıldığı görüşü de dile getirilir olmuştur. Kişisel olarak bu görüşün gittikçe ağırlık kazanacağını, alfabenin yine Kiril temelli olarak yeniden düzenleneceğini, dilimizin dilbilgisi kurallarının da günümüz dilbilimi verilerinin yol göstericiliğinde yeniden belirleneceğini umuyorum. Bu arada, DÇB'nin Ağustos ayı içerisinde Nalçik'te gerçekleştireceği Dünya Gençlik Olimpiyatı ve altıncı genel kurul öncesi, çok önemsediği iki konuda daha toplantı düzenleyeceğini anmakta yarar görüyorum. İlgili bütün tarafların katılımının beklendiği "Anavatana Dönüş Sorunları" konulu ilk toplantı, 17 mayıs 2003 de Maykop'ta, "Dilimiz" konulu ikinci toplantı ise 7 haziranda da Çerkesk'te gerçekleştirilecektir. Bu ikinci toplantıda yukarıda sözünü ettiğim yeniden yapılandırma çalışmalarının daha yüksek sesle dile getirilebileceğini de söyleyebilirim. Çerkesk'de gerçekleştirilecek "Dilimiz" konulu toplantının gündem maddelerinden biri de tüm Adıgeler için "Adıge Dili Günü" belirlemek. Aslında bu konuda Adıgey'de uygulama zaten başlamış bulunuyor. Dönemin Adıgey devlet başkanı Carım'ın kararnamesi ile Bersey Wımar'ın hazırlamış olduğu bilinen ilk alfabemizin, 1853 yılının 14 Mart'ında yayımlanmış olması nedeniyle 2000 yılından beri her 14 Mart "Adıge Dili Günü" olarak kutlanmaktadır. Ayrıca okullardaki ders saatleri yetersizliğinin getirdiği olumsuzluklar en iyi dil öğretmeni, en iyi öğrenci, çeşitli konulara da açılan kompozisyon yarışmaları gibi etkinliklerle giderilmeye çalışılmaktadır. Kabardey-Balkar'da da Adıge Psalhe gazetesinin başlatmış olduğu sonradan Xase ve Eğitim-Bilim Bakanlığı'nın da katıldığı Si bze, si pse, si dunay adlı en iyi dil öğretmeni yarışmaları dört yıldır sürmekte gittikçe daha önemsenir hale gelmektedir. Muhaceretteki Adıgeler için latin temelli Adıge alfabesi düzenlenmesi: Ben DÇB'nin latin temelli Adıge Alfabesi'nin anavatandakiler için değil, sadece muhacerettekiler için oluşturulması, yaklaşımının daha gerçekçi buluyor bu konudaki çalışmalara da katkıda bulunuyorum. DÇB genel sekreterliğim sırasında, sürgünün 132. yılı nedeniyle Ankara'da yapılan "Dil konferansında" bu konuyu da gündemimize almıştık. Konuyu yönetimlerimizin de gündemine taşımak için konferansa Adıgey'den dönemin Eğitim Bilim Bakanı Bırsır Batırbi'nin, Kabardey-Balkar'dan da Eğitim Bilim Bakanı adına Oşhamaxue Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Wıt'ıj Boris'in katılımını sağlamıştık. Katılmış olanların hatırlayabileceği gibi konferansa katılanlar adına yönetimlerimizden "Muhacerettekiler için Latin Temelli Adıge Alfabesi" oluşturulması dileğinde bulunulmuştu.p> Ünlü dilbilimcimiz Ç'eraşe Zeyneb adına iki yılda bir düzenlenen dil konferanslarından ilkine, ki 27-29 mayıs 1998 de gerçekleştirilmiştir, Fahri Huvaj ile birlikte sunduğumuz öneriyi son dönemlerin bu konudaki en ciddi girişimi olarak değerlendiriyorum. Konferans özetlerinin sunulduğu kitapçıktan, muhaceretteki Adıgeler için latin temelli alfabenin neden gerekli olduğu savunmamızı aktarmadan önce bu gerekliliği fark etmekte geciktiğimizi itiraf etmeliyim. Uzun bir süre Türkiye'de latin temelli alfabeyi savunanların başında gelen Sefer Berzeg'e karşı çıkmıştık. Doğrusu ben daha Adıgey'e dönüş yapmadan önce kimi arkadaşlarımızın karşı çıkmasına karşın Fahri Huvaj ile çalışmaları başlatmıştık. Benim dönüşümden sonra Fahri teknik çalışmaları ilerletirken ben de alfabenin tartışılabilir, benimsenir zeminini hazırlama çabası içindeydim. Fahri Huvaj'ın Adıgey'de kaldığı sürede de çalışmaları sonlandırıp taslağımızı aşağıda okuyacağınız savunma ile Adıge Devlet Üniversitesi'nin düzenlemiş olduğu yukarıda sözü edilen konferansa sunduk. MUHACERETTEKİ ADIGELERİN ANADİLİNİ KAYBETMEMESİ İÇİN LATİN TEMELLİ ADIGE ALFABESİ GEREKLİDİR.p> F.Huvaj XHUAJ Adıgey Sosyal Bilimler Araştırma Enstitüsü N. Hatam MEŞFEŞ'U Çocuk Hastalıkları Hastanesi Doktor Bilindiği gibi günümüzde Adıgelerin büyük çoğunluğu (2/3 ten daha çok) Türkiye'de yaşamaktadır. Ancak üzücüdür ki Adıge dilini bilenlerin sayısı gittikçe azalmaktadır. Türkiye'deki Adıgelerin kiril temelli alfabeyi öğrenebilmeleri çok güçtür. Altmışlı yıllardan beri bu alfabenin öğrenilmesi çalışmaları yapılmış olmasına karşın başarılı olunamamıştır. Bundan sonra da öğrenilebileceğine inanılmamaktadır. Bunun çeşitli nedenleri yanında, kendilerinin Latin harflerini kullanıyor oluşunu, günümüz Adıge alfabelerinin Kiril temelli olması ve bu alfabelerin düzeninin güç anlaşılır olmasını da sayabiliriz. Türkiye ve diğer muhaceret ülkelerindeki Adıgeler Latin harflerini iyi tanımaktadır. Ayrıca Türkiye dışı diğer muhaceret ülke Adıgeleri de Latin harfli Türkçe alfabeye aşinadırlar. Muhaceretteki Adıgelerin, özellikle Türkiye'dekilerin anadillerini unutmamaları için kolay öğrenilebilecek, hemen uygulanabilecek Latin temelli Adıge alfabesi gereklidir. Zaten bugünkü uygulamada, Türkiye'de yayımlanan kitaplarda geçen Adıgece sözcükler Latin harfleri ile yazılmaktadır. Ancak benimsenmiş ortak bir alfabe olmadığı için, çoğunlukla farklı alfabelerle yazılmaktadır (bu konuda çok sayıda örnek sunabiliriz). Öyle olunca da sözcükler rahat okunamamakta, anlaşılamamakta, bu da Adıgece okuyup yazma isteğini azaltmaktadır. Bugün sizlere sunduğumuz Latin temelli alfabe benimsenir ve Türkiye'deki Adıgelere ulaştırılırsa dili bilen herkes, öğreticiye gerek kalmadan bir günde okur yazar olabilecektir (bunu da örneklendirmek mümkün). Muhaceret Adıgeleri bu kadar kısa sürede okur-yazar olduğunda benimsenen alfabe ile basılacak kitapların tirajının da bugüne göre çok daha fazla olacağı açık (Adıgece kitap yayımının yasak olduğu ülkelerde bu alfabe yasağı aşmada da yardımcı olabilecektir). Sunduğumuz latin temelli alfabe ile her iki diyalektimiz de rahatça okunup yazılabilecektir. Sürgünün 132. yılı nedeni ile Türkiye-Ankara'da düzenlenen dil konferansında katılanlarca, anavatandakilerin latin temelli ortak alfabe benimsenmesi konusunda muhacerettekilere yardımcı olunması dileğinde bulunulmuştur. Sözü edilen konferansa Eğitim-Bilim bakanımız Bırsır Batırbi ile Kabardey-Balkar Cumhuriyeti Eğitim-Bilim Bakanı adına Oşhamaxue Dergisi Genel Yayın Yönetmeni ünlü yazar Wıt'ıj Boris de katılmışlardı. Latin harfleri dünyanın her ülkesinde kolayca bulunabilmektedir. Dolayısıyla latin temelli Adıge alfabesiyle yazmak da kitap yayımlamak da daha sorunsuzdur. Her yerde bulunacak daktilo ve bilgisayarlarla, değişikliğe gerek duyulmadan yazmak, yazılanları sorunsuz olarak çoğaltmak mümkündür. Dolayısıyla sunduğumuz latin temelli bu alfabe için hiç olmazsa "Denenmesi uygundur" kararı alınabilirse hem Adıge diline hem de Adıge halkına yararlı olunacağı inancındayız. Konferanstan istenen sonucun alındığını söylenemez. Geçen sürede konu gündemden düşmemiş sözü edilen alfabenin ulusal varlığımız için ne kadar gerekli olduğu daha belirgin hale gelmiştir. Ancak alfabenin teknik sorunlarının Türkiye'de çözümleneceğine inanıyorum. Seçilecek alfabenin muhaceretin ve muhaceret ilişkilerinin ortak alfabesi olması konusunda DÇB'nin desteği sağlanmalıdır. Konferansa sunduğumuz alfabenin büyük değişiklik gerektirmeyecek iyi bir örnek olduğunu umuyorum.+''+Necdet Hatam

Euskadi ve Baskların Sesi: Egunkaria

Euskal Herria, Baskların ülkesi... Doğrusu hepimize bir yerlerden tanıdık gelen ve bir şeyleri çağrıştıran, ancak herhangi birimizin ne kendilerini ne de ülkelerinin yerini adamakıllı kestirebildiği bir ulus-vatan bütünlüğü Basklar ve Baskların ülkesi Euskal Herria. "Hiç kimse bir Basklı çocuğu-meselâ bir Gipuzkoalı'yı-büyük İspanyol milletinin asil bir üyesi olduğuna inandıramaz. Çünkü, o, büyük babasının Franco'nun birliklerine karşı İrun'un kuşatması sırasında savaşarak şehit düştüğünü bilir." Bu, Hakkı Açıkalın'ın Basklar hakkındaki bir değerlendirmesi. Demek ki Basklar İspanyol değil. +''+ Bask halkının Fransız kökenli olduğunu iddia eden ise hiç yok. Hoş, merhum Aydın Osman Erkan da bir makalesinde, "Basklar ırken ve lisanen Kafkasya'nın Abhaz-Abaza kavmine akrabadırlar. Tarihte Kafkasya isimli kitabında General Ismail Berkok, Baskların, Abask Abhaz halkı ile aynı soydan geldiklerini açıklayarak izah eder. Bunlara Kafkasya'da hala 'Baskheg' diye hitap edildiğinden bahseder." tespitinde bulunuyor. Yani Bask deyince kafamızda şekillenen anlam biraz muğlak kalıyor her seferinde. Aynı bir İspanyol'un "Çerkes" dendiğinde zihnini bulandıran muğlaklık gibi.Bask halkının yaşadığı coğrafyayla ilgili 'bulanık olmayan' bir açıklama yapmak mümkün: Basklar, İspanya'nın Pirene Dağları ve Atlas Okyanusu kıyıları ile Fransa sınırı yakınlarında yaşayan Avrupa'nın en eski kavimlerinden biri olarak ifade ediliyor. Yıllardır medya organlarından takip ettiğimiz ve hakkında Baskların kendilerinden daha çok şey bildiğimiz ünlü terör örgütü ETA (kuruluş:31 Temmuz 1959) ise bu halkın İspanya'nın içindeki mevcut özerk statüden tam bağımsızlığa geçişini sağlamayı hedef edindiğini öne süren illegal kanadı. Ne Bask halkının, ne de İspanyol ya da Fransız vatandaşlarının istediği şiddetli sıcak çatışmalar, bugün de varlığını sürdürüyor ve İrlanda'nın IRA'sıyla eylemsel anlamda bir paralellik izliyor Bask bölgesinde. Ancak Bilbao sokaklarında yıllardır bitmeyen kanlı çatışmaların bölge insanına sonuçtan çok acı ve umutsuzluk getirdiğine Basklılar artık hüküm vermiş olacaklar ki, haklarını korumanın ve varlıklarını devam ettirmenin yolunu çağın en etkili silahı olan medya organlarını kullanarak bulma yoluna gitmişler zaman içinde. Bugün ETA terör örgütünü ve onun siyasi uzantısı olan Herri Batasuna'nın söylem ve eylemlerini mutlak olarak reddeden ve bölgede barışçıl ortamı koruyarak Bask halkının sesi olmaya çalışan bir günlük yayın organı var: Euskaldunon Egunkaria. Euskaldunon Egunkaria, yani Türkçe'ye çevrildiğinde Baskların Gazetesi, 6 Aralık 1990 tarihinde yayın hayatına başlamış. Egunkaria şu anda Bask ülkesinde Bask halkı özelinde yayın yapan ve günlük olarak çıkan tek gazete. Bu nedenle de hatrı sayılır bir tirajı var. Bölgede Baskların ana şehri diyebileceğimiz Bilbao'dan başka hem Iparralde hem de Hegoalde bölgesinde (Franco İspanyası'nın belirlediği sınırların hem kuzey hem de güney kesimlerinde) Egunkaria'nın dağıtımı yapılıyor. Salı gününden Pazar gününe kadar haftada altı gün baskı yapan gazetenin Internet ortamında da her gün o günün baskısına göre güncellenen ve interaktif iskeleti olan bir online versiyonu da mevcut (http://www.egunkaria.com). Egunkaria, yayınlanmaya başladığı ilk dönemlerde otuz iki sayfalık bir mecmua formatındaymış. Günümüze gelene dek altmışa yükselen sayfa sayısı ve baskı-ajans kalitesiyle şimdiki görünümünü almış; böylece taşra gazetesi kimliğinden sıyrılıp daha profesyonel ve geniş okur kitlesine hitap edebilecek bir yapıya kavuşmuş. Bir günlük gazetenin hafta içinde okuruna sunabileceği ekleri de hesaba katarsanız, Egunkaria'nın sayfa sayısı ortalama olarak yetmiş altıyı buluyor. Gazete gerçekten de, Bask insanı için bir stand oluşturacak nitelikte bir içeriğe sahip. İçerik ve düzenlemesiyle herhangi bir İspanyol ya da Fransız gazetesinden geri kalır bir yanı yok: Makaleler, köşe yazıları, fikir yazıları, Bask bölgesindeki politik durum, Bask bölgesi halkının sorunları, ekonomi-finans, spor, bilim-sağlık-teknoloji, kültür, günün olayları ve televizyon bölümleri Egunkaria'nın ana başlıklarını oluşturuyor. Euskaldunon Egunkaria'nın merkez binası Andoain (Gipuzkoa)'de bulunuyor. Ayrıca Irunea (Pamplona), Baiona (Bayonne), Bilbao (Bilbao) ve Gasteiz (Vitoria) şehirlerinde de lokal basım ofisleri mevcut. Yüz elli çalışanı bünyesinde barındıran Egunkaria'nın 2001 yılı bütçesinin ise 5.9 milyon dolar olduğunu öğreniyoruz.Basklardan ve Baskların çıkarmakta olduğu günlük gazeteleri Euskaldunon Egunkaria'dan söz ettikten sonra gelelim aslında varılmak istenen konuya: Basklar İspanyollar ile Fransızlar arasında deyim yerindeyse sıkışıp kalmış, tam bağımsızlığını ilan edememiş, bu uğurda yıllarca sıcak savaşı yaşamış ve binlerce ölü vermiş istikrarsız bir bölge coğrafyasının halkı konumunda. Yaşadığı bu çatışmalar, sürekli terör ve siyasi belirsizlikle bu bölge daha çok Kuzey İrlanda'yı, Çeçenya'yı ya da Kosova'yı andırıyor. Ancak sorunun özüne inersek, diasporik olarak yaşayan Çerkesler olarak Basklarla paylaştığımız pek çok ortak noktanın var olduğunu görüyoruz. Basklar iki büyük devlet arasında, kökenine bakıldığında onlarınkinden çok daha farklı bir kültür (dil, davranış, gelenek) ve yaşam tarzını lokal olarak devam ettirmeye ve asimile olmaktan korumaya çabalayan bir etnik kitle (genel bakışla ve Çerkes ağzıyla Xabze). Kültürlerini asimilasyona kurban vermemeye göz kırpmadan çalışmak zorunda olan bir diaspora toplumu olarak biz Çerkeslerin kaderi, bu noktada Basklarınkiyle örtüşüyor. Bu nedenle Bask bölgesinde uygulanmakta olan günlük gazete modelinin Türkiye'de, Kuzey Kafkasya kurum ve kuruluşlarının ön ayak olmasıyla ya da bireysel girişimlerle Çerkesler adına uygulanabilir olup olmadığı sorusu söz konusu. Cumhuriyet döneminden önce Türkiye'de bir grup Çerkes aydın tarafından yayınlanan Ğuaze Gazetesi de bu konuda ve olası bir girişimde örnek teşkil ediyor. Bu konuda ülkemizde denenecek böylesi bir girişimin karşısına çıkabilecek sosyal, hukuki ya da politik sorunlar göz önünde bulundurularak ve her gün baskıya veriliyor olmanın doğurabileceği içerik doldurma, devamlılığı sağlama, profesyonel çalışma gibi problemlerin üstesinden gelinerek, Türkiye'deki Çerkes kitlenin dinamik ve 'her an duyulur' sesinin meydana getirilmesi toplumumuz için önemli pozitif getirileri olan ve çok da uzak bir olasılık olarak görülmemesi gereken bir atılım olacaktır kanısındayız. Türkiye'deki Çerkeslerin Egunkaria'sı kuşkusuz, dönemin "popüler ve etkin" silahı olan medyanın yerinde kullanımı ve gerekli altyapının oluşturulmasıyla yakın bir gelecekte hayat bulabilecektir. Ancak, günlük bir gazete çıkarmanın gerektirdiği sorumlulukları taşımak için çabalamanın ne kadar mantıklı olacağı ve ortaya çıkan sonucun bu gösterilen çabaya ne derece değeceği kafalarda soru işaretleri oluşturan bir başka önemli nokta. Bask Özerk Bölgesi'nde bugün, ETA'nın küçük çaplı eylemci kanadını oluşturan ve kendilerine "Jarrai" adını veren gençler ellerinde taş, sopa ve molotof kokteylleriyle bölge dahilinde saldırı, gasp, haraç kesme ve tehdit gibi faaliyetleri gerçekleştiriyorlar. Umut ediyoruz ki, Türkiye'de baskıya girecek bir "Çerkes Egunkariası", Kuzey Kafkasyalı gençlere Jarrai'den farklı olarak kültürlerini yaşatma ve iletişimi sağlama yolunda 'kalem' silahını hediye edecektir. Ama bir daha hatırlatmakta yarar var; gerçekten kararlı olduktan ve gerekli zemini ve ön hazırlığı tamamladıktan sonra. +''+Anıl Sevim

Khabardeyce Kelimelerin Oluşumu: Bir İnceleme

Şapsığca, Hatıkoyca, Bjeduğce, Besleneyce ve kısmen Abhazca ile aynı kökten gelen Khabardeyce kelimelerin çok muntazam ve mantıklı bir metodla oluştuğu ve Çerkesçe'nin bu yönden belli başlı Avrupa dillerinden üstün olduğu görüşünü içeren birinci inceleme örneği NART Dergisi'nin Ocak-Şubat 1998 sayısında yayınlanmıştır. Bu ilk incelemede (A) harfi ile başlayan kelimelerden Khabardeyce ile aynı kökten gelen diğer Kafkas dillerinde 'el' manasına gelen (A) kelimesinden türetilen 22 kelimenin oluşma şekli açıklanmış ve ilgililerin eleştirisine sunulmuştur. +''+ Bu denemeden amaç, Khabardeyce kelimelerin türeme şeklinin, diğer Dünya dillerine nazaran çok daha mantıklı ve çağrışım niteliğinin yüksek bulunduğunu dil uzmanlarına sunmak ve bu uzmanların yardımı ile bu dildeki bütün kelimelerin analizini Dünya Edebiyatına katmak olduğundan, alfabetik sıraya bakmaksızın, şimdilik çarpıcı birkaç örnek vermeyi öne alıyorum. (G) HARFİ İLE BAŞLAYAN KELİMELERDEN ÖRNEKLER: Khabardeyce (GU) kelimesinin, birbiri ile ilgisiz iki manası vardır: Kalp (yürek) ifade eden GU, Araba manasına gelen GU. I) Kalp (yürek) manasına gelen GU kelimesinden türetilen kelimelerden bir bölümü şöyledir: 1. Bir kumaşı kesip biçmek ifade eden BZIN sözcüğü ile GU kelimesi birleştirilmiş, iyi kesip biçen kalp, yani iyi düşünme, akıllılık manasına gelen GU-BZIĞA kelimesi üretilmiştir. 2. İyi manasına gelen FI kelimesi, kalp ifade eden GU ile birleştirilmiş, iyi kalp, temiz niyet manasına gelen GUF'I (GUF') türetilmiştir. 3. a- İyi kalp anlamındaki GUF' kelimesine de, sözcükleri fiilleştiren IN, İN, AN yahut EN eklerinden hece dizisinin ses uyumuna en uygun olanı, EN eki ilave edilerek kalbin iyi olması, yani mutlu olmak, sevinmek ifade eden GU-F-EN fiili oluşturulmuştur. b- Zaten kendisi belli belirsiz de olsa, bir sonradan olma hal anlatan bu sözcükten daha belirgin olarak da; taze, yeni demek olan JE sözcüğü kısaltılıp araya ustaca eklenerek, yeni baştan kalbin iyileşmesi, mutluluğun tazelenmesi, yeniden sevinme anlamındaki GU-FE-J-IN fiil kelimesi üretilmiş ve bir çırpıda söylenebilmektedir. 4. Aynı şekilde GU kelimesi: a- Dar sıfatını ifade eden ZEV kelimesi ile birleştirilerek, dar kalp, eski ferah halini kaybedip dara düşmüş, dardaki kalp, yani sıkıntılı, üzüntülü kalp anlamındaki GU-ZEV, b- Bu kelimeye EN fiil eki ilave edilerek, kalbi daralmak, sıkıntıya girmek, yani telaşlanmak demek olan GU-ZEV-EN, c- Bu fiilin arasına yeni = JE sözcüğünün kısaca J harfinin ilavesi ile de, yeniden sıkıntıya girmek, sil baştan telaşlanmak demek olan GU-ZEVE-J-İN, kelimeleri türetilmiştir. "Laf lafı açar" cinsinden yeri gelmişken burada, ses uyumuna göre ĞA yahut ĞO ve nadiren de ĞE olarak değişen ve • kelimenin başına gelirse ayrı, • sonuna takılırsa ayrı anlam katan, • ve her iki uçta birlikte de kullanılabilen, bir EK sözcük grubuna da değinmek gerekmiş ve bu yazıda Ğ harfi ile gösterilmek zorunda kalınan ses: • Türkçe Yağmur kelimesindeki Ğ, yumuşak G'den kalın ve boğuk, • Buna mukabil normal G'den daha hafif ve yumuşak, ve • Arapça ĞAYIN harfinin tam karşılığıdır. Rahmetli Yasin Çelikkıran'ın, Kafkasyalı yazar Sayın THARQUAXHO YUNIS A.'nın Maykop 1980 baskısı ADIĞE DİLİ DEYİMLER SÖZLÜĞÜ isimli eserinden de yararlanarak derlediği ÇERKES ATASÖZLERİ VE DEYİMLERİ, 1994 adlı eserinde GH harfleri ile yazıldığı görülen ve her Çerkesin mutlaka kulak aşinası olduğu söz konusu ses, bu yazıda kısaca Ğ olarak denenecektir. A- Kelimenin başına takılan ĞA / ĞO / ĞE ekleri: Çoğunlukla fiil ve sıfattan türeme fiil kelimelerin başına takılan ĞA, ĞO ve bazen de ĞE ekleri: • o fiilin direkt olarak değil de, başkası yahut başkaları tarafından, başkası aracılığı ile yapıldığını,• veya bu fiilin bir başkasının bir hareketi nedeni ile yahut onun bir hali sebebiyle meydana geldiğini, ifade eder. Buradaki başkası kavramına, üçüncü şahıslar dışında ben, biz-kendim, kendimiz gibi birinci tekil ve çoğul şahıslar da dahildir. Bazı örnekler: a- Kalbin iyileşmesi = sevinmek demek olan GU-FEN fiilinin başına ĞA takılarak başkasının / başkalarının kalbini iyi etmek yani sevindirmek kelimesi ĞA-GUFEN yapılır ve şahıs ifade eden sözcükler ilavesi ile kimin kimi sevindirdiği de kısaca ve ustaca belirtilir. Ya ğa-gu-fa-at = onlar onu sevindirmişti. Zıd ğa-gu-fe-j-as = kendi kendimizi yeniden sevindirdik. Sıb ğa-gu-fa-as = beni sevindirdin. Tham Wuıy ğa-gu-fe-j = buna karşılık Allah da seni sevindirsin... gibi. b- Kalbin daralması = telaşlanmak demek olan GU-ZEVEN fiilinin başına ĞA takılarak, başkasını telaşlandırmak ifade eden ĞA-GUZEVEN fiil kelimesi yapılır. Aynı şekilde; c- Korkmak fiili ŞINEN ile ĞA-ŞINEN = korkutmak, d- Ölmek fiili LEN kelimesi ile (derde düşürerek veya ihmal gibi bir nedenle) öldürmek, daha ziyade birinin ölümüne neden olmak, göz yummak, yahut mecazen perişan etmek demek olan ĞA-LEN, e- Daha kasti bir ifade ile öldürmek demek olan WUK'IN fiilinin başına ĞA takılıp kısaltılarak ĞA-WKIN = öldürtmek, f- En az iki kişinin vuruşması, kavga etmesi demek olan ZEWEN fiili ile vuruşturmak, kavgaya, savaşa sebep olmak, hatta mecazen ihmal suretiyle seyredip ayırmamak anlamında ĞA-ZEWEN, g- YİN = büyük sıfatından türeme Yİ-N-İN = büyük olmak fiili ile ĞA-YİNİN = büyütmek, mecazen abartmak, h- Buna benzer küçük olmak = ZSUG-IN fiili ile ĞA-ZSUGIN = küçültmek , ı- Fazla olmak = LEY-İN fiili ile ĞA-LEYİN = fazlalaştırmak, mecazen hatada, kusurda ileri gitmek, i- Azalmak fiili MAJE-N ile azaltmak anlamındaki ĞA-MEJEN, j- Düz, doğru olmak fiili ZAHO-EN kelimesi ile düzeltmek, doğrultmak ifade eden ĞA-ZEHOEN fiilleri türetilmiş ve başta gelen ĞA eki etkisinin örnekleridir. B- İsim ve sıfatlarla, fiilden türetilmiş kelimelerin sonuna takılan ĞA, ĞO, ĞE ekleri de, özetle hal (durum) ve zaman belirtir. Yukarıdaki BZI-ĞA kelimesinin ĞA'sı da bu cümleden olup, iyi kesip biçme hali, GU-BZI-ĞA da iyi kesip biçen, enine boyuna düşünen kalp hali, yani akıllılık, zekilik demektir. Zaman kavramı, yerine göre çok kısa bir anı veya daha uzunca bir süreyi, mevsimi, ömrün bir devresini, çağı kapsar ve ifade eder. Zaten bağımsız kelime olarak Çerkesçe ĞA yıl, ve ĞA-JE de yenilenen yıl sayısı yani ömür demektir. Zamanın gerektirdiği hal ve bunun karşıtı o halin mevcut olduğu zaman mefhumu grift (iç içe) de olabilir. Bu eklerle yapılan kelimeler, mecazen o zaman ve vaziyetin gereği ve beklentisi olan hak ve yükümlülükleri de hatırlatır. Bazı örnekler: 5. a- Asıl inceleme konumuz Yürek = GU isminin sonuna ĞA eki takıldığında, yürekli vaziyet, yüreklilik hali, netice olarak ümit kelimesi GU-ĞA yahut GU-ĞE türetilmiştir. b- Bu kelimeye de fiil eki EN sözcüğünün kısa hali 'N' sesinin ilavesi ile de, yürekli halde olmak, yani ümitli olmak demek olan GU-ĞAN fiili yapılır. 6. İyi yürek anlamındaki GU-F kelimesinin sonuna (birleştirici ek ses 'E' ile birlikte) ĞA ilave edilince de; yüreğin iyi hali, sevinçli zaman, yani mutluluk ifade eden GU-FE-ĞO türetilmiştir. 7. Dar kalp ifade eden GU-ZEV kelimesinin sonuna ĞA getirilerek de; kalbi daraltan durum veya zaman, kısaca telaşlı hal ve zaman anlamındaki GU-ZEVE-ĞO türetilir ve buna da Büyük anlamındaki ŞHO ilavesi ile büyük sıkıntı hali, yaman zaman ifade eden GU-ZEVE-ĞO-ŞHO yapılır. GU dışındaki kelimelerden bazı örnekler: a- Basitçe İnsan diye geçiştirilen SUH kelimesi, Bilmek fiili SUH-IN fiilinden alınmış- tır. SUH, bilen ve ZI-SUH de bir bilen demektir ve herhangi bir insanı değil, bilge bir insanı, aklı eren, yani REŞİT kişiyi tanımlar. Dilimizde, hane halkının çoluk-çocuk demeden hepsini ve nüfus sayımında herkesi kapsayan kelime NERİBGE'dir. Ve SUH = bilen insan sonradan olunur ve çocuğumuz SUH oldu diye sevinilir, herkes de olamayabilir. Bu "Bilen insan" anlamındaki SUH kelimesinin sonuna ĞA takıldığında; Bilen insan hali, yani bilen ve sadece bilmekle kalmayıp, gerçek bilginin gereği olarak iyi-ideal olarak tanınan özelliklere de sahip insan hali, kısaca İNSANLIK demek olan SUH-I-ĞA kelimesi türetilmiştir ve insan olmanın icabı olarak da dini kurallarla yasalara, örf ve adete uygun davranmayı içeren çok geniş bir kapsam ve anlam yüklüdür. aa- Bu kelimeye de yoksunluk ifade eden NŞE sözcüğünün eklenmesi ile üretilen SUH-I-ĞA-NŞE de bilge insanın iyi-ideal hususiyetlerinden yoksunluk hali, yani İNSANİYETSİZLİK demektir. bb- İnsansız demek olan SUH-I-NŞE kelimesinin sonuna ĞA takılarak yapılan SUH-INŞA-ĞE ise işe yarar adamı olmama halini ifade eder. b- Aynı şekilde; aa- Adam = Erkek ifade eden isim kelimesi LI'nın sonuna ĞA takılarak LI-ĞA = erkeklik hali yani yiğitlik başta olmak üzere, insan olmak ve üstelik erkek insan olmanın icabı olarak vatanını, karşı cinsi, çocukları, güçsüzleri korumak gibi pek çok ideal özellikler taşır. Gereğinde güç-zor kullanmalıdır, gereksiz kaba kuvvet göstermek makbul değildir ve erkeklikten sayılmaz. bb- Kuyruk ve ayrıca taraf-yön anlamlarına da gelen ve buradaki manası "sayesinde, ile" ifade eden GE' sözcüğü, erkeklik anlamındaki LI-ĞA kelimesinin sonuna getirilerek LI-ĞA-GE' yapılır ve daha ziyade erkekliğin gücünü kullanarak, erkeklikle zorla, cebren anlamında kullanılır. Haksız, yersiz istismarında yergi, yerinde-zamanında kullanıldığında övgü ifade eder. cc- LI-ĞA-NŞE ise, erkeklik hali yiğitlikten yoksunluk demektir. dd- LI-NŞE kelimesi de erkeği olmama, erkeksizlik ifade eder. c- Bir şeyi yarmak ifade eden GOVDIN fiilinden türetilen ve yarılmış, yarılan bir parçayı ifade eden ZIGOVDA kelimesinin sonundaki 'A' sesi 'I' olarak yumuşatılıp, buna da ĞA takılarak yapılan ZI-GOVD-I-ĞA kelimesi de; insanı yaran hal, zaman ve Türkçedeki en yakın karşılığı ile insanı çatlatan hal, zaman demektir ve genellikle bu hale sebep olan patavatsız, densiz kişi için kullanılır. d- Hayat evrelerinden: aa- Çocuk karşılığı Arapça SABİY ve Çerkesce NANUĞ kelimelerinin sonuna ĞA takılarak, çocukluk devresini ve onun masum, az bilir, sevimli halini ifade eden SABİY-I-ĞA ve NANUĞ-I-ĞA türetilmiştir. Aynı şekilde; bb- Genç erkek hali, çağı yani delikanlılık anlamında JELE-ĞO yahut JELE-ĞA; Evlilik çağı yerine; cc- Erkekler için gelin getirme çağı = GAŞEN-I-ĞO / GİŞEN-I-ĞO yahut daha kısaca GAŞE-ĞO / GİŞE-ĞO dd- Kızlar için gelin götürülme çağı = YAŞE-ĞO / YİŞE-ĞO ee- Eski anlamındaki JI kelimesi ile, eskilik, yaşlılık çağı = JI-ĞA ff- Bu kelimenin başına da (göreceli olarak, yani bir şeye kıyasla, başkalarına nazaran, DAHA...) anlamındaki NAH sözcüğünün takılması ile; birinden, birilerinden daha eski (yaşlı) olma halini anlatan ve bu büyüklüğün hak ve mükellefiyetlerini de hatırlatan NAH-I-JI-ĞA gg- Ve buna mukabil 'daha yeni' sözcükleri ile de, yaşça 'daha küçük' olma halini ifade eden NAH-I-JE-A-ĞE türetilmiştir. hh- L'HEN yahut L'EN olarak yazılabilen Ölmek fiilinin sonuna ĞA takılarak da, Ölüm hali, zamanı anlamındaki L'EN-I-ĞA kelimesi türetilmiştir ve yerine göre: - Bizzat ÖLÜM, Mecazen de ; - Ölüm gibi feci bir durum, - hatta, ölümü tercih ve temenni ettirecek, yani "Sı l'ame nahıft = Ölsem daha iyi idi" dedirecek derecede berbat durum, - Ümitsiz, ölümcül hastalık, (örneğin, ĞUZ ĞATILA ZİE = yatırıp uzatacak, yahut yerleşik ağrısı olan için "yi l'enığar kasas = ölümü yetişti" denmesi gibi) - Bazen de, ölümün yakın olduğu tahmin edilen aşırı yaşlılık ve ihtiyarlık (acizlik) Hali ve zamanı anlamlarına gelir. e- Mevsimlerden ; aa- MEOK = OT ve ona vurma anlamındaki YEVEN kelimelerinin sonuna ĞA getirilerek yapılan MEOK YEVE-ĞO, ot biçme zamanı ve bu iş için seferber olma halidir. bb- Ba'ze = Sineklerin canlanıp çoğaldığı ve hayvanlarla insanlara saldırıp vurduğu, buna karşılık sineklere de vurulduğu, kovulduğu zaman olarak BAZE YEVE-ĞO'nun kısa şekli BEZEVO-ĞA ise, başka dillerde rastlanamayacak bir nükte ile YAZ MEVSİMİ'ne isim olmuştur. C- Bir kelimenin her iki ucuna birden takılan ĞA, ĞO, ĞE ekleri: İstisna da olsa bu ekler, bir kelimenin başına ve sonuna birlikte eklenebilir ve aynı anda ona hem "başkası" kavramını, hem de "hal ve zaman" mefhumunu kazandırır. Örneğin bayramlar; eşi-dostu sevindirmenin ve birbiri ile münasebetleri bozuk dargınların arasını iyileştirmenin yani barıştırmanın tam zamanı olduğunu ifade ederken; a- ĞA-GUFE-ĞO'S = Sevindirme zamanıdır. b- ZE-ĞA-FIJI-ĞO'S = Birbiri ile barıştırma zamanıdır, denebilir. c- Yukarda kalp = GU kelimesinin sonuna ĞA getirilerek yürekli olma hali yani ümit karşılığı GU-ĞA ve bunun fiil şekli olup ümitli olmak anlamında türetilen GU-ĞA-N, kelimelerin sonuna takılan ĞA ekine örnek gösterilmişti. Bu kelimenin başına da ĞA eklenerek, yani GU kelimesinin her iki ucuna birden ĞA takılarak; ĞA-GU-ĞA-N = başkasını yürekli hale getirmek yani ümitlendirmek fiili yapılmıştır ve doğal olarak birisine söz vermeyi de içerir (PSALE YETİN). Sıb ĞA-GU-ĞA-T = sen beni ümitlendirmiştin. Ya ĞA-GU-ĞA-S = onlar onu ümitlendirdiler, söz verdiler. Wuz ĞA-GU-ĞA-IM = seni ümitlendirmiyorum, söz vermiyorum. Wuıy ĞA-GU-ĞA-RE = o seni ümitlendiriyor mu? Yahut bu işi yapabileceğini ümit ediyor musun? Becerebileceğini sanıyor musun? demektir. d- Yemek yemek fiili ŞGHEN kelimesinden (N) atılıp her iki ucuna bu ekler getirilerek ve hali hazır vaziyet ve zamanın başkasına yemek yedirmeye elverişli olmadığını ifade için, ĞA-ŞGHE-ĞO-IM = ziyafet çekmenin sırası değil denebilir. e- GO'DIN = kaybolmak fiilinin başına ĞA getirilerek ĞA-GODIN = kaybetmek ve sonuna da ĞO takılarak ĞA-GODI-ĞO = kaybetme zamanı yapılır ve tam ihtiyaç duyulan bir anda kaybedilen bir şey için; Yigi ar ĞA-GODI-ĞO-T = şimdi onu kaybetmenin sırası mıydı? Diye sorulabilir. D- Kelimenin başına getirilen HO eki: Burada değinmek gereği duyulan bu ek sözcük de, başına takıldığı fiilin bir başkası, yahut başkaları için, başkası lehine, yahut aleyhine ve hatta başkası yerine, vekaleten yapıldığını belirtir. Başkası kavramına yine, üçüncü şahıslar dışında, ben, biz ve kendim, kendimiz gibi birinci tekil ve çoğul şahıslar da dahildir. Fiil, duruma göre başkasının bazen yararına, bazen de zararına ve aleyhinedir. Olumlu hallerde dost için iyi günde-kötü günde bir müşterek duygu ve faaliyeti de ifade eder. Başına HO getirilerek: a- GUFEN = sevinmek fiili, HO-GUFEN = başkası için sevinmek, dostun iyi, düşmanın kötü hali nedeni ile mutlu olmak; b- GUZEVEN = telaşlanmak fiili, HO-GUZEVEN = dostun sıkıntılı hali için telaşlanmak ve müşterek bir duygu ile fiilen de sıkıntıya girmek; yahut düşmanın tehdit ve saldırısı nedeni ile telaşlanmak, sıkıntıya uğramak; c- ĞOYIN = ağlamak fiili, HO-ĞOYIN = başkasının üzücü bir hali nedeniyle, ona ağlamak; d- L'EN = ölmek fiili, HO-L'EN = başkası için, onun uğruna ölmek, yani mecazen abartı olarak bu derece sevmek; e- PSELEN = söz söylemek fiili, HO-PSELEN = duruma göre; - Dost lehine, vekaleten konuşmak, - Yahut birisi aleyhine ve gıyabında kötü söz söylemek, anlamlarına dönüşür ve şahıs ifade eden kısacık sözcükler yardımı ile de kimin, kim için ne yaptığı da anlaşılmış olur: aa- Onun için sevindik ve gözaydına da gittik derken: DI-HO-GUFAA'S; bb- Bize yardım niyetiyle hiçbir sıkıntıya girmedi, aldırmadı denecekse: KID-HO-GUZEVA-IM ; cc- Onlar bizim için hiç ağlar mıydı? Yerine: Aher zi T-HO-ĞOYIN-T ?; dd- Sakın senin için öldüğümü zannetme derken: SIB-HO-LE-IM; ee- Kendi başıma ve kendimi yere yere konuşuyorum yerine de: Si Zişha SI-HO-PSELEN-J denebilir ve ŞHA-HO-PSALE de kendi başına konuşan anlamında ustaca türetilmiş bir kelimedir. NOT: Bu incelemede Av. Mustafa Domaniç'in önemli katkıları olmuştur.+''+Hayri Domaniç

Khabardeyce Kelimelerin Oluşumu

Khabardeyce'de "kalp" ve "araba" olmak üzere birbiri ile ilgisiz iki esas anlam taşıyan "GU" kelimesinden üretilen ve her biri, gramerine sadık kalınarak, doğal bir şekilde, kolay, zevkli ve eşsiz kalitede türetildiği için, (çağlar boyunca ve hala yazı kullanılmamasına, yahut asırlarca sekteye uğ-ramasına rağmen) unutulmayan ve değişik şivelerinde de benzerleri bulunan kelime, deyim ve atasözlerini beş gruba ayırmak mümkündür: +''+ A- Bedenin bir tarafı, yön, organın bir bölümü, özellikle ortası, herhangi bir şeyin ve bir fonksiyonun merkezi, bölge, yer, coğrafi alan, yeryüzü, gökyüzü ifade eden ve yüreğin öneminden ve merkezi-yetinden mülhem bazı istisnai isim-ler, B- Olumlu duygular, C- Olumsuz duygular, D- Akıl, zeka, düşünce, anlayış, anlaşma, hatıra, E- Kalple hiçbir ilgisi bulunmayan "araba" ile ilgili grup, Türkçe "gönül" denilen kavramın, belli başlı batı dillerinde bulunmadığı ve genellikle doğuya has bu mefhumun batı lisanlarına henüz yeni yeni ithal edilmeye uğraşıldığı, dil konularıyla ilgilenenlerce ifade edilmektedir. Şayet böyle bir arayış varsa, Kafkas dillerine müracaat etmeleri gerekir. Zira, bizim dilimizde "gönül" ile az çok ilgisi olmayan kelime yok gibidir. Bu inceleme tamamlandığında, daha bariz bir şekilde görülecektir ki: adeta yüreği ile konuşan hemen hemen her sözü ve her fiili gönül terazisinde tartan ve yargılayan, neticede, GUM YEGK'U = Gönüle Yakışan'a itibar gösterip, GUM YEMUGK'U = Gönüle Yakışmayan'ı yadırgayan ve yasaklayan, cebri kuvvet desteğindeki yazılı kanun ve anayasaların beceremediğini, sadece bu YEMUGK = Ayıp sözcüğüyle tüm tarihinde başaran bu duygusal, zeki ve hatta filozof millet, sadece iki harften ve tertemiz gönlü ile dupduru zekasını buluşturduğu bir organdan ibaret GU sözcüğüne dayalı en az 700 kelime, deyim türetmiştir. Bu benzersiz muhteşem sayı, değişik ve kısacık ek ve ifadelerle 3-5 bini de bulabilir. Ve esasında, kuralına sadık üretim halen devam da etmekte olup, bu dil canlıdır, mana ve hayat doludur. THAM YA GUM HODU KARIYT ve THAM YA-G'U ZINESIM YA-İ LHE-A-SU DUNAYM TIRİYĞAT. (Allah, gönülleri gibi (tertemiz niyetleri gibi) zenginlikler ve güzellikler versin... Gönüllerinin-hayallerinin ulaşabildiklerine, fiilen elleri-ayakları ile de uzanıp ulaşabilsinler.) Böyle varolsunlar, aklı, zekayı, sevgiyi, yergiyi, anlaşmayı, ülkeyi ismen buluşturdukları tek yürek gibi bir ve beraber olsunlar. Nart Dergisi'nin Temmuz-Ağustos 1998 tarihli 8. sayısında yayımlanan 2 no'lu incelemede GU sözcüğünden türetilen 18 kelime irdelenmişti. Latin alfabesi ile yazımından kaynaklanan zorluk dışında, eleştirilmesi istenen müteakip kelimeler de şöyledir: A- "GU" KELİMESİNDEN ÜRETİLEN VE ÖZETLE ORGAN VE YER İFADE EDEN BAZI İSTİSNAİ İSİMLER: < Önemli bir sayı oluşturan bu grup kelimeler, tamamen istisna da olmayıp, yüreğin bedendeki yeri, fonksiyonu, hayatın ve her şeyin esası, önemli unsuru olmasından ilham alınarak türetilmişlerdir, kavram bütünlüğüne sahip bir silsile teşkil etmekte ve muntazam kurallara dayalıdır: 19) Evvela, istisnanın istisnası olarak GU kelimesi, mide anlamına da gelir. Mide de bedenin tam merkezinde ve önemli bir organ olduğundan buna GU denmiş veya kalple karıştırılmış da olabilir. 20) Veya Aç Karnına derken kullanılan GU-NEJ-U tarifi, sabah sabah uyanınca gönlün boş halini, yahut GU kelimesi aynı zamanda -ilerde inceleneceği üzere- akıl, kavrayış gibi anlamlar da taşıdığından, bilincin tam yerine gelmediği, boşlukta olduğu (JEY BEAŞKHO gibi) uyku semesi vaziyetini anlatıyor da olabilir. 21) El anlamına gelen "A" kelimesi ile basitçe kalp denilen GU kelimesi birleştirilerek türetilen A-GU (AG'u) kelimesi; elin kalbi, yani elin önemli bölümü, kalbin bedendeki gibi merkezi, ortası ve Türkçe tam karşılığı olarak AVUÇ İÇİ demektir. Kafkas danslarında avuç içlerini birbirine vurarak yapılan tempoya da AGU YEWOEN ve kısaca AGU denir. 22) Aynı şekilde LHE = Ayak kelimesi ile yapılan LHE-GU kelimesi de ayağın kalbi, ortası, yani avuç içi gibi merkezdeki çukur bölge, ayak altı ve özetle TABAN oluyor. (Buna benzer bir de, ayak altı anlamında LHA-BJE kelimesi de var ve sadece ayak için değil, genel olarak her şeyin altı için söylenebilir.) 23) Yukarıdaki kelimenin fiil şekli LHE-GU-N ise, ayak altı etmek ve yerleşik mecazi anlamıyla bir kuralı veya manevi değeri çiğnemek, ihlal etmek, hiçe saymak demektir. 24) JŞIPKHAR WU-LHE-GU-N deyimi de; yapılası şeyi, mesela gerçeği söylemek, dürüst davranmak gibi maruf (iyi olarak tanınmış) kuralları ayak altı etmek, çiğneyip geçmek anlamındadır. 25) LHE-PE-GU: Burun, ön, uç anlamındaki PE ile yapılan LHA-PE yahut LHE-PE; ayak ucu demektir. Yani ayağın ön tarafındaki taraklı, parmaklı kısma denir. Bu bileşik kelimeye bir de bölge-alan anlamıyla GU eklenerek türetilen LHE-PE-GU kelimesi de; bu defa bir küçük alanı, ayağın önünü merkez alan yakın çevresini ifade eder. Aynı ayak ucu bölgesini tanımlayan bir de LHE-PAĞ kelimesi var ve THAMIŞGKEM Yİ BPEŞŞHAĞ WUTEYLHİN NAH, BEYİM Yİ LHE-PAĞ WUİYLHİN atasözü de; "Fakirin başucunda/baş yastığının üstünde yatacağına, zenginin ayak ucu bölgesinde kıvrılmak daha iyidir, buna tenezzül etmek bile daha faydalıdır" anlamındadır. 26) ŞHA-FE-GU: ŞHA = baş; FE = deri, yüz, yüzey demektir ve ŞHA-FE de başın yüzeyini ifade eder. Bu kelimeye de orta-merkez anlamıyla GU eklenerek yapılan ŞHA-FE-GU ise tepenin tam ortasını tanımlar. 27) ŞHA-ŞU-GU kelimesi de yukarıdaki bileşik kelimenin aynıdır. Yüz, deri ifade eden sözcükteki "F" sesinin şive değişikliği ile "Ş" yapılmasından ibarettir. "Ş" sesini yoğun bir sıklıkla kullanmayan ve yerinde kullanan, örneğin; Şeker yerine ŞO-ŞUĞ değil, (atalarımızın ilk gördüğü anda, önceden tanıdığı tuza benzettiği toz şekerini tadınca edindiği izlenimle bu defa bala benzetip) Bal-tuz, bal gibi tatlı tuz anlamında FOW-ŞUĞ/ FO-ŞUĞ diye isimlendiren ve Kadın kelimesini de ŞUZ değil, FIZ diye seslendiren Uzunyayla Khabardey Adıyebze'sinde de her nasılsa kabul görmüş bulunan bu ŞHA-ŞU-GU kelimesi de yine ŞHA-FE-GU gibi başın, tepenin, tam ortasını ifade etmektedir. 28) NE-TE-GU: NE = göz demektir ve TE = üstü, yahut kaldıran = ZI-AT anlamıyla ilgilidir. Yani, NA-TE = gözün üstü, (belki de göz kapaklarını yukarı çeken, kaldıran) manasında ve her halükarda ALIN demektir. GU ilavesi ile yapılan NE-TE-GU kelimesi de alnın tam ortasını tanımlar. Mesela, Yİ NE-TE-GUM ŞER TIRİĞAHOEN = alnının ortasına kurşunu isabet ettirmektir. 29) NE-GU kelimesi de gözün içi, merkezi demektir. 30) NE-GUM ZI GOR YİLHİN = gözünün içinde, gözünde (kötü) bir şey olmak, bir şer, bir cürum işlemek üzere bulunmayı ifade eder. NEGU = Gözün içi'ne üç ayrı kavram girer: a- Bir cisim batabilir. b- Takdire mazhar kişi, mecazen göze girer. c- Bir de, ANI, HAYAL gibi canlanan bir görüntü de gözümüze girebilir ve film şeridi gibi resmi geçit yapabilir. 31) NEGUM KI XHEWOEN = gözün içine maddi bir şeyin vurması yani batmasıdır. 32) NEGUM JEHAN = Herhangi bir olumlu özelliği nedeniyle takdir edilen birinin mecazen göze girmesidir. 33) NEGUM KI JEBGKEN = gözün içine atlayan kelime anlamıyla ve zeka, beceri, atiklik gibi vasıflarla ister istemez kendini sevdirmek, ani ve zoraki kendini kabul ettirmektir. Yine, göze atlayan anlamındaki NE JEBGKE tanımı da, böyle afacan kişiye isim olmuştur. 34) NEGUM KI JEHAN = gözün içine (bir hatıra, bir tahayyül gibi) bir görüntünün girmesi; 35) NEGUM KI JEHOEN = böyle bir görüntünün gözün içine düşmesi, aniden canlanması; 36) NEGUM JEGKİN = Anıların göz içinde geçişmesi, adeta resmi geçit yapması; 37) NEGUM JEGKİJİN = Bu hatıraların gözümüzde yeniden canlanmasıdır. Yukarıdaki Göz içi = NEGU kelimesinden başka ve benzerliği nedeni ile onunla karşılaştırılabilecek bir de NE-GK'U kelimesi var ve gözlerin bulunduğu yanakları, çehreyi ifade eder. Okunuşu; Yakışan ve yakışmayan (yani ayıp) anlamındaki YEGK'U / YEMIUGK'U gibi seslendirilir. Örneğin; PLA = kızmış, kızarmış kelimesi ile yapılan NE-GK'UPLH; kızarmış yanağı, yani alyanağı tanımlar. HA NEGK'U denildiğinde köpek suratlı denmiş olur, mecazen (köpek gibi) arsız, utanmaz, yüzsüz demektir. Yİ NEGK'UM UPLE MIHKUN = suratına bakılmaz kötü kişi, Yİ NEGK'UM DAWRU WUİPLEN? = (utanmadan) yüzüne nasıl bakarsın? NEGK'UR ZEEHAN yahut ZEXHEHAN = çehrenin bulanması, karma karışık olup birbirine girmesi, kelime anlamıyla, kızma ve üzülme neticesi suratın asılması, NEGK'UR ZIUXHİJIN = Yukardaki surat karışıklığının açılması, kızgınlık ve üzüntünün dağılıp uzaklaşmasıdır. 38) NEGK'UR GUM Yİ ĞUNGES = yüz kalbin aynasıdır anlamındadır. 39) NE-PE-GU: NA-PE = Göz ve burnun tanımladığı yüz, surat demektir. NE-PE-GU ise, (mesela, yumruğu yerleştirmekle övünülen) suratın ortasını ifade eder. 40) Aynı şekilde, PE-GU = burnun ortasını, 41) Sırt anlamındaki JZIB kelimesi ile yapılan JZIB-U-GU kelimesi sırtın ortasını, 42) Çok kullanılmasa bile, A-JZIB-U-GU = elin sırtının (el üstü = A-JZI-U'da denilen) elin dışının tam ortasını, 43) Bel anlamındaki BĞİ ile yapılan BĞİ-GU kelimesi de belin ortasını, 44) Göğüs, döş ifade eden BĞA ile yapılan BĞA-GU kelimesi de göğsün, döşün ortasını gösterir. 45) Et anlamındaki LI eklenerek yapılan ve pişmiş tavuğun makul bir parçası olan BĞA-LI-GU-BE kelimesi de Göğsün orta eti anlamındadır. Bu kelimedeki GU-BE bölümünün aslı Ön ve Bağır anlamıyla GU-PE olabilir ve bu takdirde BĞA-LI-GU-PE; daha açık bir şekilde göğüs önü eti demektir. 46) BZE-GU = Dil organı: Evvela, BZE; konuşulan dil, yani lisan ve aynı zamanda bir lisana mensup (ona ait) söz demektir. Örneğin, TURKUBZE = Türkçe, ADIYEBZE = Adığece, KHABARDEYİBZE = Khabardeyce, HATIKOYIBZE = Hatıkoyca gibi. Bu BZE kelimesine (bir fonksiyonun merkezi yani organı) anlamıyla GU eklendiğinde ise, konuşma organını isimlendiren BZE-GU yapılır. Ve bu zengin kelime aynı zamanda Tad alma duyusunu fiilen gerçekleştirdiğimiz dilleme / dilimizle yalama anlamındaki YEBZEYİN kelimesini de içerir. Özetle, BZE-GU; öncelikle konuşma ve bu arada yalama / tat alma organı olan dildir. 47) Yİ BZE-GU KI HURİDZIN = dilini fırlatarak birine göstermektir. 48) Basit anlamlarıyla dil-kalp-burun gibi enteresan bir üçlüden oluşan BZE-GU-PE kelimesi de; konuşma ve tat alma organının burnu, yani dil ucu dur. 49) BZE-GUM yahut BZE-GU-PE-M ULHIN / UTIN deyimi, hatırlanmak üzere bulunan bir şeyin dilin (ve U = dudağın) ucunda olmasını ifade eder. 50) BZEGUR SE YİXHA / YİXHIĞ = Dil, yalın (kınından çıkarılmış) bıçak (kılıç) gibidir. 51) S'UH LHEPKIM YİPSER YİBZEG'U = İnsan soyunun canı dilidir. 52) BZEGUM S'UHXHER ZIREYĞAŞXHIJ = Dil insanları birbirine yedirir. 53) BZEGUM DUNEYR YE'AT = Dil, dünyayı kaldırır. 54) FOWUBZEGU ZIHOJIN = Menfaat için birine bal dilli davranmak, tatlı dil dökmektir. 55) BZEGU AFV'U, GU VFEY tanımlaması = Dili tatlı da kalbi pis anlamındadır. Ana kaide olarak, yalın haliyle BZE sözcüğü lisan/söz demek ve organ anlamıyla GU eklenerek yapılan BZE-GU kelimesi de konuşma organı Dil'i ifade etmekle birlikte, sözün gelişine uygun olarak "Lisan/söz" ve "dil organı" kavramları, biri diğerinin yerine ve bazen her iki manayı da içerecek şekilde kullanılmıştır. Mesela Türkçe ve Arapça'da olduğu gibi pek çok lisanda da Dil kelimesi hem konuşulan lisanı hem de konuşma organını ifade eder. Çeşitli örnekler: BZE-A-GO = Küt dilli, dili küt yani dilsizdir. BZE-MI-U' : Evvela OEN = Söz söylemek, seslenmek, ünlemek anlamlarını taşır. ĞA-OEN = söyleneni ünletmek, (haberi) yaymaktır. Söyleneni söylemek anlamındaki OER OETEN kelimelerinden kısaltılarak yapılan ORUWATE; Söylenti'dir ve kısaca nakleden kişiye de denebilir. THA-OEN = Tanrıya seslenmek, arz etmek anlamıyla Dua ve Tanrı ismi anılarak, Allah adı (veya mukaddes bir şey) üzerine yapılan Yemin'dir. Söz konusu OEN fiilinin kökü U = Dudak ve fiilin aslı da U-EN olup, Dudaktan seslenmek'tir. Çekiç yahut patlayan top sesi için de U-EN yahut O-EN fiili kullanılmakta ise de aslı, dudaktan, hatta insan dudağından ses çıkarmak ve hatta anlaşılır söz çıkarmak, (PSELHEN gibi) Söylemek'tir. Aynı kökten Dinlemek anlamında üretilen DE-OEN / YE DE-U-N kelimelerinin aslı da, bu Söyleneni dinlemektir ve atalarımız: aa) BP'OEN NAHRE DE-OEN = Konuşmaktan ziyade söz dinlemek (iyidir). bb) WU MI-DA'OME VU OE-HKUN = Söz dinlemezsen ünlenirsin, yani ZI-MI-HK'U / MI-JE = Bir olmaz / yapılmaz şey yaparsın da, kötü bir namın, söylentin olur demişlerdir. Netice olarak, Dil anlamındaki BZE sözcüğüne olumsuzluk eki "MI" ile OEN fiilinin kısaltılmışı "U" eklenerek yapılan BZE-MI-U' kelimesi; seslenemeyen, söz söyleyemeyen dili, yani BZE-A-GO gibi Dilsiz'i tanıtır ve mecazen derdini anlatamayan, adet-görenek bilmeyen anlamı da vardır. 56) ZİBZE-GU (ZİBZE) WUMIJŞEM WUAXHEHAME WU BZE-MI-U' = Lisanını bilmediğin topluluğa girersen dilsiz sayılırsın. Meramını anlatamadıkları için şefkate muhtaç hayvanlar da, BZE Zİ-MI-A THAMIŞGKE = dili olmayan zavallı yaratıklar olarak nitelendirilmişlerdir. Bütünün bir bölümü, genellikle yarısı olmayan = NIKO ve diğer bölümüne muhtaç = HO-NIKO kavramları ile yapılan BZE-NIKO kelimesi; tam ve mükemmel konuşmaya muhtaç, yarı/noksan dilli, yani peltek-pepe (ve biraz da adet-görenek bilmeyen) kişiyi ifade eder. 57) BZE-GU-REF kelimesi de; sürüklemek, oradan oraya sürüklemek anlamındaki LHEFIN / ZIRİLHEFEN fiillerinden üretilmiş ve dilini ağız içerisinde oradan oraya sürükleyen, rahat kullanamayan anlamıyla peltek, pepe demektir. Sağlam anlamında BIDE kelimesi ile yapılan ve Türkçe "ağzı sıkı" deyiminin karşılığı olan BZE BIDE = Sağlam dil, sıkı dilli; ZİBZE BIDEM NASIP YİES = Dili sıkı, sağlam olanın, yani sır tutabilenin, geveze olmayanın şansı vardır, kısmetlidir. Bir şeyi sakınmak, koruyup kollamak, hata yapmamaya dikkat ve itina göstermek anlamındaki HO-SAKIN fiili ile yapılan BZEM HOSAKIN / HO-M-SAKIN = Diline hakim olup, sakınmak ve karşıtı, sözünü sakınmamak, hiç dikkat etmemek; WUİBZEM KI-U-HAR JUMUA = dilinin ucuna uğrayanı (geleni) söyleme! Çok kötü bir söz söyleyen için denen WUİBZER PUH = Dilin kopsun; WUİBZER (WUİJER) WUBID = dilini (ağzını) tut, gevezelik etme; YİBZER YİWBUDAS = Felç gibi bir hastalık sebebiyle dili tutuldu veya aşırı heyecan, şok gibi bir nedenle nutku tutuldu, konuşamaz oldu anlamındadır. 58) Sert bir şeyi yumuşatmak, pelte hale getirmek ve bağlı bir şeyi çözmek anlamındaki ĞA-TDE'TEN fiili ile yapılan Yİ BZE-GU (Yİ BZE) KE ĞA-TE'TEN = dilini yumuşatmak, çözmek yani konuşmayanı konuşturmak; 59) BZEGUR ZE VFENEN = dilin takılıp dolaşması, yani bir an için konuşamamak; YİBZEM YEDZEKAJİN = Kazara veya pişmanlık yahut şaşkınlık belirtisi olarak kendi dilini dişlemek yani ısırmaktır. ZEZ = safra; NAHRE NAH = bir şeye kıyasla daha, DİG = Acı-buruk-ekşi; FOW = bal; AFV = tatlı, GATE = kılıç, JAN = keskin anlamında olmak üzere; "BZER, ZEZIM NAHRE NAH DİG, FOWUM NAHRE NAH AFV, GATEM NAHRE NAH JAN" atasözü; "Söz, safradan acı(buruk-ekşi), baldan tatlı, kılıçtan keskindir" anlamındadır. BZE kelimesine birleştirici "A" sesi ile birlikte, kötü anlamına gelen GE eklenerek yapılan BZE-A-GE = Söz bakımından kötü, yani arsız demektir. Her türlü huysuzluk için de söylendiği gibi, yerine göre biraz da takdir içeren korkusuz, yiğit anlamında da kullanılabilir. Yukarıdaki BZEAGE = Arsız kelimesine, yine kötü, fena anlamındaki EY ilavesi ile kısaltılarak yapılan, yani BZE kelimesine kötü anlamında iki ayrı sözcük; GE ve EY takılarak türetilen BZEGE-Y ise; Arsızın kötüsü, iyice arsız, çok arsız demektir. Ağız = JE kelimesi ile yapılan JE BZAGE ise, Arsız ağız yahut, Ağız ve dili kötü, yani incitici, acı sözlü kişidir. Tek başına kullanılmasa bile, aynı şekilde NE = göz kelimesi ile yapılan NE-A-GE kelimesi de; göz bakımından kötü, yani sert, fena bakışlı demektir. BZEGE-NAGE ikilisi de; hem dili, hem gözü kötü, yani sözü ve bakışı acı, saldırgan, tehditkar, bu haliyle toplum dışı, kısaca yaramaz-kötü kişiyi anlatan bir deyimdir. (FE-A-GE sıfatı da derisi, yüzü kötü kelime anlamıyla çirkini ve soluk benizliyi tanımlar.) Yukarıda (m-n-o-p) şıklarında yazılı ve BZE = Dil-söz köklü olup özetle arsız-huysuz ifade eden BZE-A-GE grubu kelimelerin; başına (göreceli olarak) "daha" anlamında NAH getirilerek, daha arsız, kötünün kötüsü, yahut sonlarına "oldukça" anlamında DIDE veya ŞE ekleri takılarak oldukça arsız, veya, "çok" anlamında KOD veya BE ilavesi ile çok arsız anlamında yapılan bileşik kelimelerle kavramlar zenginleştirilmiştir. Örneğin; NAH BZEGE NAGE WU-M-ĞOTIN = Daha huysuz/yaramazını bulamazsın; BZEGE DIDE = oldukça arsız, iyice yaramaz; BZEGE-Y-I-ŞE = oldukça arsızın kötüsü; KODU JE BZAGES = Ağız ve söz bakımından çok arsız. BZEGU/BZE kelimelerine götürmek, taşımak anlamındaki (HIN) fiili takılarak türetilen kelimeler: 60) BZEGU-HIN = Söz götürmek'tir. Olumsuzluk eki "MI" ilavesi ile yapılan BZE-MI-H = Söz götürmeyen demektir. 61) Bunun tam karşıtı BZE-GU-H ise; Söz götüren, insanlar arasında söz taşıyan, yahut taşıyıcı dil kelime anlamıyla dedikoducu'nun sıfat ve ismi olmuştur. 62-63) BLI = 7 sayısı olmak üzere dedikoducunun vasfı da BZEGUHIR (BZEGURIHIR) BZEGU-İ-BL atasözüne göre, dedikoducu sadece duyduğunu taşımakla da kalmaz, bildiğine pek çok ilave ve iftiralar da katar, adeta yedi dillidir. 64) YİXHİN = İçinden çıkarmak fiiliyle yapılan GU-R-İXH (GUR YİZİXH)= Yüreği yerinden çıkaran demektir. BZEGUH GURİXH ikilisi de; dedikoducunun yürek çıkaran, yani yürek hoplatan, can yakan türünü tanımlayan bir deyimdir. 65) BZEGU ZIREYHA = Yanında her zaman dedikodu türü malzeme taşıyor, hazır bulunduruyor, hep dedikodu yapıyor; 66) BZEGU HO-HIN = Birisi hakkında/aleyhinde söz götürmek, dedikodu yapmak; 67) BZEGU ZE-HO-HIN = Birbiri aleyhine söz götürmek, karşılıklı dedikodu yapmak; 68) Yeniden geri taşımak, yani geri getirmek anlamındaki KI-HUİ-HI-JIN kelimesiyle yapılan ve Türkçe "dilinin belasını çekmek" deyimine benzeyen YİBZEGU KIHUİHIJIN deyimi de; kişinin başkası aleyhine dedikodu ile amaçladığı kötülüğü, yahut karşılık olarak hakettiği belayı, dilinin kendisine geri getirmesi'dir. "GU" sözcüğüyle yapılan ve bir iş merkezi, yol, bölge-alan-arazi, coğrafi alan, ülke-vatan, dünya-yeryüzü, gökyüzü gibi, özetle en küçüğünden en büyüğüne kadar BİR YER ifade eden kelimeler: Evvela, yukarda geçen A-GU, LHE-GU gibi kelimeler de, "merkezi" anlamlarının yanında, bu grup kavramla da ilgilidir ve bedenin yahut organın bir bölümünü ve özellikle merkezinin, tam ortasının etrafındaki küçük bir alanı ifade etmektedirler. Ve özellikle, LHE-PE-GU = Ayak ucu bölgesi, ayağın dışında küçük bir alandır. Şöyle ki: 69) JZE-GU = Ocak: JZEN = Pişmek ve ĞA-JZEN = Pişirmek fiilinden kısaca alınan JZE ile, buradaki özel anlamıyla (bir fonksiyonu ifa yerini, iş merkezini) ifade eden GU sözcüğü birleştirilerek; Pişme yeri, pişirme merkezi, yani ocak demek olan JZE-GU türetilmiştir. 70) BJE-GU = Avlu: "Kapı" karşılığı BJE kelimesine "Alan-bölge" anlamıyla GU sözcüğü eklenerek yapılan BJE-GU kelimesi, -binanın içinde değil, dışında kalan bölge olmak üzere- kapı (önü) alanı, yani avludur. (Buna benzer bir de, kapı önü demek olan BJE-U-PE kelimesi de vardır. 71) ĞO-GU = Yol: Tartışmasız "yol" demek olan bu kelime, eki, bileşiği olmayan, yani tek ve bütün bir sözcük olabilir. Ancak, özellikle aşağıda açıklanan ve GU sözcüğünün bölge-alan-saha ifade eden manasıyla türetilmiş kelimelerin çokluğu ve muntazam silsilesi nazara alındığında, ĞO-GU kelimesinin de GU sözcüğüyle türetilmiş olması kuvvetle muhtemeldir. Şöyle ki: ĞO = Yuva, in demektir. ĞO-A-NE kelimesinin delik ifade etmesi de, atalarımızın ilk tespitine göre İnin gözü kelime anlamında teşekkül etmiş olacak. Ve ĞO-NE-DES denilen tahtakurusu ismi de; tahtaya oyduğu Yuva gözünde, yani deliği içerisinde oturan anlamındadır. Hepsi birer filozof icadıdır. (ĞO sözcüğünün konumuzla ilgisiz ikinci anlamı da Sarı olup, yukarıdaki Yuva gözü = ĞO-A-NE kelimesinin tam tersyüz edilmesiyle yapılan NE-A-ĞO kelimesi bu defa, Sarı Göz, yani sarışın demektir ve dili bilen bunları hiçbir zaman karıştırmaz.) Söz konusu Yuva = ĞO kelimesine, bölge-alan anlamıyla GU sözcüğü eklenerek yapılan ĞO-GU ise; Yuva bölgesi, yani yuvaya geliş gidiş alanı'nı ifade eder. Bu saha, öncelikle yuva sahibinin ve yuvasına gelen-gidenin (KA GK'O / NA GK'O) kullanıldığı bir güzergah olup, iptidai (ilk, basit) oluşumu yuvadan ve BJE-GU = Avlu'dan başlar, haliyle ince uzun bir alandır, dönüp dolaşıp gelinecek yer yuvadır, her yol yuvaya çıkar ve her yuvanın zorunlu olarak bir yolu olacaktır. Özetle, ĞO-GU kelimesi öncelikle yuva ile ilgilidir. Sonradan zamanla, her türlü geliş gidiş istikamet ve güzergahına da, yuva manası hiç hatırlanmaksızın Yol = ĞO-GU denile gelmiştir. Not: Av. Mustafa Domaniç'in de önemli katkısı bulunan bu yazı, ĞO-GU ile ilgili pek çok kelime ve deyim örnekleriyle devam edecektir. Eleştirilerinizin 0 212- 244 54 52 numarasına fakslanması temenni olunur.+''+Hayri Domaniç

Tehdit Altındaki Dillerin Geleceği

Kaybolmakta Olan Bir Dil Nedir? Bugün dünyada 6000 dil mevcuttur ve bunların yarısının kaybolma tehdidi karşısında olduğu tahmin edilmektedir. Çoğu durumda, iki ya da birçok dilin bir arada yaşaması, içlerinden birini yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bırakır: Gerçekten de, yerleşik bir fikrin tersine olarak, çokdillilik konumlanışları, tekdillilik konumlanışlarından daha yaygındır. Çokdilliliğin egemen olduğu bir konumlanışta, bir dilsel cemaat, çocukları babalarınkinden başka bir dili kullanmayı yeğledikleri zaman, potansiyel olarak tehlikededir. Aynı şekilde, bir dilsel cemaat, eğer dili ve ekonomisi egemen durumda olan komşu cemaat, azınlıktaki yerel dili ortadan kaldırmaya yönelirse, tehdit altına girebilir. +''+ Burada, bir dili konuşanların sayısı ve yaşları işlevinde, o dil için pek çok zafiyet dereceleri ayrıştırmak gerekmektedir: Eğer o dili konuşanların en genç olanları 20 yaşında ise, dil yalnızca tehdit altındadır; eğer 50 yaşında ise, kaybolma yolundadır; eğer yalnızca çok yaşlı bazı kişiler o dili konuşuyorsa, can çekişmekte olduğu kabul edilir. Nihayet, eğer artık hiç kimse o dili konuşmuyorsa, elbette ölmüştür. Yine de bu son durum çok büyük ihtiyatla ele alınmalıdır, çünkü, ölmüş olduğu kabul edilen bazı dillerin yeniden yüze çıktıkları görülmüştür: Bir dil, kâh, İsrail devletinin kuruluşu sırasında İbranice'de olduğu gibi, çok güçlü bir siyasi irade sayesinde kendi külleri arasından yeniden doğar (ama burada tümüyle istisnai bir durum söz konusudur); kâh, gerçek pratiklerden habersiz oluşumuz, bizi kamusal erklerin haberi olmaksızın konuşulmakta olan bir dili yanlış olarak, ölü saymaya götürür. Eski Sovyetler Birliği'ndeki durum budur; burada, Sibirya'nın bazı dilleri uzun yıllar ölmüş olarak kabul edildikleri halde, gizliden gizliye konuşulmuştu. Tekdilliliğe Karşı Çokdillilik Uzunca bir süre, tekdil konuşan insanlar, azınlık dillerinin gereksiz ve sınırlı olduğunu düşündüler: Dolayısıyla onları egemenlikleri altına almaya, hattâ ortadan kaldırmaya çalıştılar. Bu, hiçbir direnişle karşılaşmayan bir proje oldu, çünkü, maalesef , küçük dilsel cemaatler, kendiliklerini, egemen dili benimsemeye mecbur hissettiler, oysa ki, ve bu konuya döneceğiz, azınlıktaki bir dili konuşanların, kendi etnik ve dilsel kimlik/özdeşliklerini korumalarına imkân vermek gerekir. İkidilliliği ya da çokdilliliği norm olarak benimsemek, bu tahripkâr sarmalı kırmak için iyi bir yol olurdu. Beri yanda, bir perspektif problemi de sık sık orta yere gelmektedir. Egemen bir dili konuşan insanlar, genellikle tekdillidirler ve tekdilliliğin norm olduğuna inanma eğilimindedirler, oysa ki, gerçekte Yeryüzünde var olan dillerin %50'si ikidilli ya da çokdilli insanlar tarafından konuşulmaktadır: Yeni Kaledonya'da, Papua Yeni Gine'de, Filipinler'de, Hindistan'da, İsviçre'de, Özbekistan'da, Orta Asya'da -yalnızca bu örneklerle yetinerek- halklar çokdillidirler. Çokdillilik lehinde çalışan bir başka argüman daha vardır: İkidilli ya da çokdilli bireyler, tekdilli öznelere kıyasla daha yüksek entelektüel yeğinliklere sahiptirler. Gerçekten de, onların bellekleri daha etkin ve daha seçicidir çünkü dilsel ve kültürel daha çok evreni depolamak zorundadırlar. Ve öğrenim yeğinlikleri de aynı şekilde daha geniştir; bu nedenle, yeni bir durum karşısında, değişime olumsuz, hattâ saldırganca tepki gösteren tekdilli insanlardan daha kolay bir şekilde uyum sağlarlar. Azınlık Diller Neden Korunmalıdır? Her dil dünyaya ilişkin benzersiz bir görüyü temsil eder, ve bu dil kaybolduğunda, onunla birlikte insan düşüncesinin, yazılı ya da sözlü edebiyatın ve mitolojinin bütün bir kısmı da yok olup gider. Gerçekten de, her dil, izlerini ve tarihini taşıdığı tikel bir etik kimlik/özdeşliğe tekabül etmektedir. Bu kimliğiyle, dil, insanlığın en başta gelen mirasıdır. Ulusal düzeyde, sorunlar aynı sorunlar değildirler, çünkü bir cemaatin dilini korumak onun haklarını da korumak demektir ve bu da, ulusal birlik kaygısı taşıyan yönetenleri, toprakları içinde konuşulan yerel bir dilin aşınmasına karşı mücadele açmaya hiçbir şekilde teşvik etmez. Dolayısıyla halihazırdaki durum uzun bir zaman fazla parlak olmamıştır: Bazı uzmanlar, XXI. yüzyılın sonundan önce, bugün yaşamakta olan dillerden %90'ının kaybolmuş olacağı tahmininde bulunabildiler! Ama, otuz yıl önce, oldukça kabul edilebilir gibi görünen bu öngörüler, ne mutlu ki, artık o kadar da kabul edilebilir değildirler. Bunun iki temel nedeni var. Bir yandan, hükümetlerin dilsel politikaları radikal bir şekilde evrim geçirdi: Bu politikalar eskiden baskıcı ve tahripkâr olma eğilimindeyken, bugün giderek daha dışa açık görünmekte ve azınlık dillerin gelişmesini desteklemektedirler. Örneğin, hükümetin Kızılderililer ya da Eskimolar karşısındaki tutumunu değiştirmiş olduğu Kanada'da olan budur, aynı şekilde, Aynu'lar karşısında, özellikle dilsel alanda bir açılma politikası uygulayan Japonya'da gözlemlenebilecek olan da budur. Öte yandan, zihniyet iklimlerindeki bu değişiklik yalnızca egemen (ve genellikle çoğunluk) grupta ortaya çıkmamaktadır: Eşzamanlı olarak, dünyanın her köşesindeki birçok azınlık gruplar da, özellikle de Asya, İskandinavya ve Japonya'da, kendi etnik kimlik/özdeşliklerini yeniden keşfetmişlerdir. Dilsel azınlıklar da, aynı şekilde, kendi dillerinin taşıdığı önemin bilincine varmışlar ve bu dili koruyup mirasçılarına aktarabilmenin yolları üzerinde kafa yormaya başlamışlardır. Bundan ötürü, ikidillilik ve çokdillilik, atıfları haline gelmiştir. Eskiden, kendini kökensel dilinde ifade etmek, o dilin taşıyıcı bir dilin altında yer aldığı koşullarda, toplumsal açıdan hiç de kolaylaştırıcı olmadığı halde, kökensel dil ister istemez kısıtlı toplumsal faaliyetlerde (aile içinde, geleneksel törenler vesilesiyle) kullanıldığı halde, bugün iki ya da daha çok yerel dili kullanabilme yeğinliği, fazladan bir koz gibi algılanmaktadır:Egemen bir dil ile bir azınlık dilini konuşan halklar, kendilerini, egemen bir dil bile olsa tek bir dili konuşanlardan üstün görmektedirler. Uluslararası Bilinçlenme ve Eğitimin Baskın Rolü Bu devinime eşlik eden uluslararası bir bilinçlenme, evrimin işareti olarak yüze çıkıyor. Örneğin UNESCO tarafından hayata geçirilen Linguapax projesinin iddialı amacı, tekdil konuşan liselileri en azından ikidilli liselilere dönüştürmektir. Bu program bir başarıdır ve yakın bir gelecekte, çocukların daha kolay öğrendikleri yaş olan, 6 yaş altındaki çocuklara doğru yaygınlaştırılacaktır. Beri yanda, böylesi bir program, azınlık dillerini daha çok korumak suretiyle, küçük çocuklarda mevcut (ama genelde, çocuk büyüdükçe kaybolan) ikidilliliği korumaya da imkân vermektedir. Okulda çokdilliliği desteklemek en verimli yollardan birini oluşturur görünüyor, çünkü, eğitim sisteminde birçok dilin kullanılabildiği çokdilli ülkelerde cereyan eden şeyin tersine, az sayıda dilin konuşulduğu ülkelerde, eğitim, genelde egemen dilde yürütülmektedir. Papua Yeni Gine'de mümkün olan şey, başka yerlerde neden mümkün olmayacaktır? Bu ülkede 700'ün üstünde farklı dil vardır ve bunların üçte biri eğitim sisteminde kullanılmaktadır: Ulusal dil nüfusun ancak çok küçük bir kesimi için anadildir, ama lingua franca olarak kullanılmaya devam edilmektedir. Eğitim elbette yazı üzerinde temellenmiştir ve şüphe yok ki, yüzlerce farklı dilde okul kitabı hazırlamak mümkün değildir. Bununla birlikte, Avrupa'da bile, çokdilli bazı bölgelerde, eskiden okullarda birçok dil kullanılıyordu: Dolayısıyla projemiz açısından özellikle zengin derslerle dolu olabilecek bu sistem tipinin yeniden keşfi yanlış olamayacaktır. İlkokulda, altı farklı dil konuşan çocuklar aynı bir sınıfta toplanabilirler: Genel eğitim egemen dilde yapılacaktır, ama, günün belli bir saatinde, sınıf, küçük gruplara ayrılacak ve her bir grup, mensuplarının azınlıktaki ana dillerine tekabül eden tarihi ve mitolojiyi öğreneceklerdir. Böylece, çocukların kendi dillerini konuşmaktan gurur duymalarına ve bu dilin aktarımını sağlamalarına yardımcı olunabilecektir. Bundan birkaç yıl öncesine kadar, pek az dilbilimci kaybolmakta olan dillere ilgi duyuyordu. Nitekim, aralarından birçoğu, dilin, Homo sapiens'in gelişmesinin sonucu olduğunu ve her dilin yapısının birbirinin eşi olduğunu düşünüyordu. Bu kurama göre, her dil, dünyayı aynı bir sayıdaki basit kavramlara bölmekteydi. Ama bugün bu kuram, çok sayıdaki egzotik diller üzerinde yürütülen direnleştirilmiş araştırmalar sonucu gündemden düşmüş bulunmaktadır. Bir dönem, bazı uzmanlar, İngilizce konuşulduğu andan itibaren, başka dilleri öğrenmenin gerekli olmadığını ve de İngilizceyle, insan diline ilişkin her şeyi anlamanın mümkün olduğunu düşünüyorlardı! Dilbilimciler, sonunda, her dilin biricik olduğunu ve farklı bir dünya görüsü yansıttığını anladılar. Dolayısıyla azınlık dilleriyle ilgilenmeye ve bunlardan bazılarının ortadan kalkmasından endişe etmeye başladılar. Aralarında Uluslararası Felsefe ve İnsan Bilimleri Kurıılıı ve Uluslararası Dilbilimciler Sürekli Komitesi'nin de yer aldığı çeşitli Hükümet Dışı Örgütlerinin eylemi, devletleri dil eğitimini desteklemeye yöneltti. Şu anki durumda neyi akılcı olarak düşünebiliriz? Bundan birkaç yıl önce bir Kaybolmakta Olan Diller Atlası yayımladık ve bu kitap düzenli olarak güncelleştiriliyor. Kaybolma yolundaki dillerin sayımını yapan ve böylece bu dili konuşan insanları onu kullanmaya devam etmeye teşvik eden, çok daha derinleştirilmiş daha başka dilbilimsel çalışmalar sürdürülmektedir ve yayım aşamasındadır. Şüphe yok ki, bu çalışmaların var olması, hayıflandığımız bir konumlanışa işaret etmektedir: Bugünkü durumda, çok sayıda dil can çekişir durumdadır ve onu konuşanların gözünde bile hiçbir değer taşımamaktadır. Ama birkaç on yıl öncesine kadar düpedüz ölmüş olan ve bugün her biri 100'ü aşkın insan tarafından her an kullanılan elli kadar dil biliyoruz. Bunlar, bu dillerin ve bu azınlık kimlik/özdeşliklerinin geleceği konusunda bizi iyimser kılan olumlu değişikliklerdir ve dillerin kaybolmasının bir gün son bulacağını ummayı sürdürüyoruz. Her türlü şıkta, yüz yıl içinde dillerin %90'ının kaybolacağına ilişkin kehanet somutlaşmamak zorundadır: 2100 yılına kadar, bugün var olan dillerin %40 ila %50'si yine konuşuluyor olmak zorundadır. Burada başat (ama önemi yeterince algılanmayan) bir hedef, ulusal çerçeveleri aşan bir proje söz konusudur ve bu projenin gerçekleştirilmesi için uluslararası kurumların yardımı belirleyicidir. * Uluslararası Dilbilimciler Sürekli Komitesi Başkanı, Dilbilim Profesörü, Australian National University'de Araştırma Müdürü. Avustralya Bilimler Akademisi Başkanı. Atlas of tlıe World Languages in Danger of Disappearing l Dünya Kaybolma Tehlikesi Altındaki Diller Atlası (1996) ııe Atlas of Languages of Intercultural Communication in the Pacific, Asia and the Americas l Pasifik, Asya ve İki Amerika'da Kültürlerarası İletişim Dilleri Atlası (1996) Yayın Yönetmenip> [İdea Politika-Demokrasi ve Siyaset Kültürü Dergisi, Bahar 2001, sayı:2001/10'dan alınmıştır.]small>p>+''+Stephen Wurm