Savaşın Nedenleri: Jeopolitik Çıkarlar, Ordunun Tutkuları ve Dar-Görüşlülük

L. Alkhazurov tarafından yapılan bu söyleşi İnguşetya'nın başkenti Nazran'da yayım yaşamını sürdüren Groznensky rabochiy gazetesinden alınmıştır. +''+ Çeçen Meclisi Sözcüsü Ruslan Alihacıyev, yeni savaş arefesinde Çeçenya'da oluşan karmaşık ve çelişkili süreçlere ilişkin olarak hep oldukça dengeli ve ciddi bir yaklaşım gösterdi. Bu söyleşi, Alihacıyev Şali'deki evine isabet eden bomba ile yaralandıktan bir kaç gün sonra yapılmıştır. Söyleşide son Rus-Çeçen Savaşı'nın kökenlerini tartıştık: kim sorumlu, savaşın nedeni nedir? Alkhazurov: Taraflar arasında herhangi bir sorunun çözümüne yönelik olarak zor kullanılmayacağını belirten 1997 Barış Anlaşması'na rağmen Çeçenya'da tekrar savaş başladı. Niçin? Alihacıyev: Son savaşın bitmesinden sonra, uluslararası gözlemcilerin gözetiminde Devlet Başkanlığı ve Meclis seçimleri yapıldı. Meşru bir hükümet seçildi. Çeçenya'da durum, her yönden istikrara kavuşmaya başladı. Ekonomik canlanma belirtileri bile vardı. 1997'de 6 ay içerisinde bütçe için 40 milyar ruble toplandı. Askeri faaliyetler sırasında acı çekmiş olan halka yardım edilmesinin mümkün olduğu görüldü. Fakat bu durum Moskova ve Çeçenya'daki bazı siyasi çevrelerin işine gelmedi. 1998'deki hükümet-karşıtı gösterileri ve bazı liderlerin kışkırtıcı konuşmalarını hatırlarsınız. Sonra Şamil Basayev, başbakanın tüm yetkilerine sahip olacak şekilde "Başbakan Vekili" olarak atandı. Birkaç ay içerisinde bütçe gelirleri 40 milyar rubleden 5 milyar rubleye düştü. Basyaev daha sonra istifa etti, fakat ekonomideki yıkıcı süreçler devam etti. Durumu daha da kötüleştirmek için Rusya bir ekonomik ambargo başlattı. Örneğin 1998'de bir damla petrol bile boru hattından geçmedi. Kendimiz de tüm sosyo-ekonomik altyapımızı çarçur etmeye başladık: utanç verici bir olgu olan adam kaçırmalar yaygınlaştı, suç büyük adımlarla büyüdü. Üstüne üstlük Çeçen mentalitesine yabancı bir ideoloji yaygınlaştı, halkın en değerli varlığına, moral değerlerine karşı bir saldırı başlatıldı. Şüphesiz bu saldırının ardında gizli servisler vardı. Bütün bunlardan kimin kazançlı çıktığını görmek zor değil. Hasavyurt anlaşmasının imzalanmasından hemen sonra Rusya delegasyonundaki pek çok kişi, yeniden güçlendikten sonra Çeçenya'ya tekrar gelmeyi planladıklarını açıkca ifade etmişti. İçkerya'da çıkarı olan sadece Rusya değil, Batı ve Doğu'nun da çıkarları var. Bir anlamda Çeçenya'nın Kafkasya'nın anahtarı olduğu gerçeği ve Hazar petrolü önemli faktörlerdir. Gizli servisler bu yıkıcı faaliyetlerine bazı Çeçen liderleri de bulaştırmakta başarılı oldular. Bu liderlerin bazıları satılmıştı, bazıları da kandırılmış. Tabii ki Çeçenya'nın işgali çok önceden planlanmıştı. Vladimir Putin Güvenlik Konseyi Sekreteri olduğu zaman bu planların yapılmasında çalışmıştı. Fakat Moskova operasyonu daha geç bir tarihte başlatmayı planlıyordu. Bizim yerli "liderler"imiz bu süreci biraz hızlandırdı. Stepaşin'in, Rusya'nın Dağıstan'ı kaybettiği şeklindeki yorumunu hatırlayın. Stepaşin Rusya yöneticilerinin gizli planlarını bilmeseydi böyle bir açıklama yapmazdı. Stepaşin planı desteklemiş ve daha sonra görevden alınmış olabilir. Veya böyle haşin bir görevi yerine getirebilecek bir kişi olarak görülmemiştir. Savaşı engellemek mümkün müydü, savaş kaçınılmaz mıydı? Rusya'yı parçalara ayırmak isteyenlerin Basayev'in Dağıstan baskınında maddi çıkarı vardı. Ve bunu yoğun bir şekilde finanse ettiler. Şüphesiz Berezovsky Batı'nın adamlarından biridir. Kafkasya'da istikrarı bozma politikasının finansmanı ve yönlendirilmesine, Wahhabizmi bölgede etkinlik sağlamak için kullanan Doğu'lu yıkıcı güçler de katılmıştır. Sonuç olarak [Doğu ve Batı'ya] hizmet eden kendi liderlerimiz tüm dünyada kötü bir Çeçen ve Çeçenya imajı yaratmışlardır ve gizli servisler tarafından kontrol edilen Rusya medyası halkın bu imajı benimsemesini sağlamıştır. 1997'de Basayev'in Dağıstan'da eylem yapmayı planladığı haberini duymuştum. Planın özü, Şamil'in bir yerel zafer kazanması, daha sonra belirli bir bölgeyi kontrol etmesi ve daha sonra Çeçenya ve Dağıstan İmamı olarak ilan edilmesine dayanıyordu. Böyle bir senaryonun hazırlandığı düşünülebilir. Çünkü, her şeyden önce, bu, bazı Çeçen liderlerin yapmak istediği gibi, Meşhadov'u yönetimden uzaklaştırmak için tek yoldu. Diğer yandan, dünyanın gözü önünde Çeçenya'ya karşı gerçekleştirilen askeri rövanşı, saldırganlara ve teröristlere karşı operasyon maskesi altında meşrulaştırmak için gizli servislerin Basayev'i Dağıstan macerasına zekice çektiği düşünülebilir. Bu durum, Rusya'da apartmanların bombalanmasına kimin ihtiyacı olduğunu da açıklayabilir. Hatırlayın, Çeçenya'da askeri harekat başlatılırken teröristleri kontrol altında tutmak için bir güvenlik bölgesinin oluşturulmasından bahsediliyordu, fakat şimdi bütün dünya barışçı nüfusun katledildiğini görüyor ve Moskova'daki politikacılar ve askerler Rusya'nın bölgesel bütünlüğünden bahsediyorlar. Teröristler işgal için zorunlu bir bahaneydi. Fakat Rusya'nın amaçları çok farklıdır: amaçları Çeçenya'nın bağımsızlık hareketini kırmaktır. Rus generalleri arasında rövanşist duygu yaygın olmasına karşın bence savaş engellenebilirdi, eğer biz daha dengeli ve tutarlı davransaydık, eğer iç ve dış politikalarımız konusunda ciddi hatalar yapmasaydık. Rus-Çeçen ilişkileri tarihinde ne kadar trajik sayfalar olursa olsun, bizler yan yana yaşamak zorundayız. Bizler komşuyuz ve komşusuyla insan sonsuza kadar düşman olarak yaşayamaz. Ne Çeçenya'yı, ne de Rusya'yı başka bir yere taşıyamayız. Yan yana yaşamayı öğrenmemiz gerekir. Ne kadar zor olursa olsun. Barış Anlaşması imzalandı. Fakat anlaşmayı somut anlaşmalar, belki bir kaç taviz pahasına ilişkilerin iyileşmesi izlemedi. Moskova'nın engeller çıkardığının farkındayım, fakat biz bu engelleri aşmak için gerekli her şeyi yaptık mı? Sanırım yapmadık. Rusya ile ilişkilerimizde belirli bir sorunu çözmek için meşru hükümet ne zaman bir girişimde bulunsa, bizim "yurtsever"lerimiz protesto ettiler: işte Başkan ve Meclis kendilerini Rusya'ya sattılar, ve benzeri şeyler. Böyle pek çok örnek verilebilir. Sadece birine bakalım: Raduyev'in sürekli gösterilerinde iki yıl boyunca Meşhadov'un Moskova-yanlısı konumundan yakındılar. "Kadro" katılımcıların talepleri tamamen saçmaydı: Rusya ile hiçbir anlaşma yok; Rusya'nın tam yıkılışına kadar savaş. Bunun provokasyondan başka bir şey olmadığı açık. Bizim bilinen pek çok liderimiz benzer şeyler yaptılar. Bütün komşularımız ile, hatta komşu Rus bölgeleri ile, bizim konumumuz onlardan daha yüksekmiş gibi bir tutum takınmadan, siyasi ve diplomatik bağlar kurulmalıdır. Fakat Meclis de sık sık hükümeti eleştirdi ve hükümetin devlet yapısında bazı reform önerilerini onaylamadı. Kendi yanlış hesaplarımızın mevcut sorunlarımızın pek çoğuna neden olduğunu kabul etmeliyiz. Devlet Başkanı'nın [Aslan Meşhadov'un] en büyük hatası İçkerya Cumhuriyeti Anayasası'nı çiğnemek olmuştur. Bütün devlet yapısı düzensizlik içindeydi. Hükümet, bazen devletin mevcut temel yasasına aykırı olarak, devlet yapısının şurasına burasına yama yapmaya çalıştı. Örneğin, şeriata dayalı devlet, nitelikli tavsiye alınmadan, yeterli istişare yapılmadan ilan edildi. Meclis mevcut Anayasa'yı tanınmış alimlere, bilgili teologlara verdi ve görüşlerini sordu. Bu alimlerin hiç biri, anayasamızda İslami normlara aykırı tek bir madde bile bulmadı. Şeriat konusunda en yüksek sesle bağıranların kafalarında başka amaçların olduğu açıktır. Onlar kendi ideolojilerini yayıyorlar ve amaçları yönetimi ele geçirmektir. Çeçenya'yı kendi deneyleri için bir deneme tahtası haline geitmek isteyen güçlerin bulunduğu bazı İslami devletler ile ilişkileri var. Ve burada, gerçek Müslüman olarak görmediğim, adamları var. Bir Müslüman başka bir Müslüman'ı ezer mi, döver veya öldürür mü, rehin alır mı, fidye ister mi, soyar mı? Ve tam bu tip insanlar şu ya da bu nedenle burada bir İslami devlet kurmak istiyorlar! Tabii hükümet pek çok hata yaptı. Fakat hükümeti kenara, uçurumdan aşağı itmeye çalışan da pek çok insan vardı. Kendi sınai işletmelerimize, kendi sosyo-kültürel kurumlarımıza, kendi sosyal destek sistemimize ne yaptığımıza bakın. Kendi sosyo-ekonomik yapımızın tamamını kendi ellerimizle yıktık! Saldırı karşısında devletin iflas etmesinin nedeni budur. Şimdi savaş içerisindeyiz, meclis herhalde şimdi farklı önceliklere sahiptir. Şüphesizki, savaş hepimizi farklı davranmaya zorladı. Meclis askeri duruma ilişkin bir yasayı onayladı. Mevcut durum yetkilerin, özellikle içi ilişkiler konusunda, Devlet Savunma Komitesi ve hükümetin elinde toplanmasını gerektirmektedir. Meclis çalışmalarını uluslararası alanda yoğunlaştırdı. Savaş öncesi dönemde sadece ilgili komite dış politika sorunlarıyla ilgileniyordu, şimdi hemen hemen tüm milletvekilleri bu konuda çalışıyor. Rusya'nın enformasyon ambargosu nedeniyle Çeçenya hakkında gerçekler dünya kamuoyuna ulaşamıyor. Bu ambargoyu delmek için elimizden gelen her şeyi yapıyoruz. Pek çok delegasyon şu anda yurt dışında. Meclis sözcü yardımcısı Selim Bishayev başkanlığında bir delegasyon şimdiden onlarca devleti ziyaret etti. Politikacı ve diplomatlarla toplantılarında ve basın konferanslarında, Çeçenya'da şahit olduğumuz şeyin bir anti-terörist operasyon olmadığını, haLka karşı bir savaş yürütüldüğünü söylüyorlar. Milletvekilleri Akhyad Idigov and Abubekir Magomadov Tanınmayan Halklar Örgütü [UNPO] merkezinde bir konuşma yaptılar ve bazı Avrupa devletlerini ziyaret ediyorlar. Vagap Tupakov başkanlığında üçüncü bir delegasyon İstanbul'daki AGİT Zirvesi için hazırlanıyor. Milletvekillerimizin faaliyetleri sayesinde dünya kamuoyu, Rusya'nın Çeçenya'daki eylemlerine ilişkin daha dengeli bir tutum takındı ve barbar bombardımanları kınadı. Çeçen halkı dünya kamuoyuna umut ile bakıyor. Savaş bir gün sona erecek. Sonra ne olacak? Bizi aynı kaos ve yasatanımazlık mı bekliyor? Doğru, halkı yeni bir yıkıcı savaşa sürükleyenler, üç yıldır devleti içeriden yıkanlar herhalde aynı şeyi yapmaya çalışacaklar. Fakat halkı tekrar bu eşkiyalara teslim edemeyiz. Son adama kadar hepimiz yasatanımazlığa karşı durmalıyız. Savaştan sonra Devlet Başkanı, Meclis ve tüm bakanların halka hesap vermesi gerektiğine inanıyorum. Bırakalım halk bizim hakkımızda karar versin. Devlet Başkanı'na yasa ve düzeni sağlamak için üç aylık bir süre verilmelidir. Üç ay içinde yasa ve düzeni sağlayamazsa istifa etmelidir. Halk isterse ben de öyle yapmaya hazırım. Fakat ne olursa olsun, rolüm ne olursa olsun, yasa ve düzeni sağlamak isteyenlerle birlikte çalışacağım.  +''+Ruslan Alihacıyev

Rusya-Çeçenya İlişkileri ve Uluslararası Hukuk

Rusya Federasyonu ve Çeçen İçkerya Cumhuriyeti arasında BARIŞ VE KARŞILIKLI İLİŞKİLERE DAİR ANLAŞMA 12 Mayıs 1998 +''+ Anlaşmaya varan yüksek taraflar; yüzyıllardan beri sürdürülmekte olan hüsumete son vermek, her iki taraf için yararlı, sağlam, eşit düzeyde ilişkiler kurmak amacıyla aşağıdaki konularda anlaşmaya varmış bulunuyorlar: l. Her türlü anlaşmazlıklar konusunda, tehdit ve güç kullanımından vaz geçilecektir. 2. Karşılıklı ilişkiler, uluslararası hukukun tanıdığı ilke ve normlara uygun olarak yapılandırılacak; bu durumda taraflar, söz konusu anlaşmalarca belirlenmiş olan alanlarda işbirliği yapacaklar. 3. Bu Anlaşma, karşılıklı ilişkilerin değişik konularına dair ileride yapılacak olan diğer anlaşma ve sözleşmeler için temel oluşturacaktır. 4. Anlaşma, iki nüsha halinde düzenlenmiş olup, her iki nüsha aynı derecede hukuki geçerliliğe haizdir. 5. İşbu Anlaşma, imzalandığı tarihten itibaren geçerli olacaktır. B. Yeltsin, Rusya Federasyonu Başkanı A. Meşhadov, Çeçen İçkerya Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Rusya Federasyonu ve Çeçen İçkerya Cumhuriyeti Arasında Yapılan Barış ve Karşılıklı İlişkilere Dair Anlaşma ile İlgili Olarak ULUSLARARASI HUKUK AÇISINDAN DEĞERLENDİRME 12 Mayıs 1998 pazartesi günü; Çeçen Parlamentosu üyeleri, 12 Mayıs 1997 tarihinde imzalanmış olan Barış Anlaşmasını onayladılar. Parlamento üyeleri karşısında bir konuşma yapan Meşhadov, onu tarihi belge olarak nitelendirdi. Meşhadov televizyon konuşmasında, bu belgenin "İçkerya bağımsızlığının fiilen tanınması" olarak değerlendirilebileceğini söyledi. Çeçen liderin fikrince, "Anlaşmanın ikinci maddesi, Çeçenistan ile Rusya arasındaki karşılıklı ilişkileri, iki devlet arasındaki ilişkiler olarak ele almaktadır; ki, bu ilişkiler Uluslararası hukuk ilke ve kurallarına göre yapılandırılacaktır". Meşhadov bir hususu vurguladı: "Başlıca amacımız bağımsız İslam devleti kurmaktır; bu yolda karşımıza çıkacak olan zorluklara rağmen (ki Allah'ın yardımıyla bunları aşmasını başaracağız) bu amacımıza ulaşacağız'. Bu Anlaşma, Çeçen İçkerya Cumhuriyeti'nin (ÇİC), Rusya Federasyonu tarafından uluslararası hukuk ve uygulamalar doğrultusunda fiilen tanınmış olduğunu tespit etmiştir. Dolayısı ile ÇİC hükümeti bu Anlaşmayı, bağımsız bir devlet olarak diğer devletler tarafından fiilen veya hukuken tanınmak yönünde kullanabilecektir. Rusya, ÇİC bağımsız bir milli devlet olarak fiilen tanımış olduğuna göre, diğer devletler de aynı adımı (hatta daha fazlasını da) atabilirler. Bunun için aşağıdaki nedenlerin var olduğunu görüyorum: Anlaşmanın en önemli parçası onun başlığıdır: "Rusya Federasyonu ve Çeçen İçkerya Cumhuriyeti arasında barış ve karşılıklı ilişkilere dair anlaşma". Uluslararası hukukun başlıca ilkelerine göre; anlaşma, iki bağımsız milli devlet arasında yapılır. Diğer bir deyişle, Rusya Federasyonu, Çeçen İçkerya Cumhuriyetini uluslararası hukuk ve uygulamalar doğrultusunda bağımsız bir milli devlet olarak görmektedir. Bir karşılaştırma yaparsak; Dogovoryonnost (compact) veya Soglaşenie (accord) tanımı, örneğin Rusya Federasyonu gibi bir federe devlet ve onun bir parçası arasında yapılan anlaşmalarda kullanılmaktadır. Compact (dogovoryennost) yerine "treaty' (Dogovor) kelimesinin kullanılması göstermektedir ki, Rusya Çeçenya'ya kendisinin bir parçası olarak değil, bağımsız bir milli devlet olarak yaklaşmaktadır. Ayrıca normal durumda, Rusya gibi bir federe devlet ile onun bir parçası arasında "barış anlaşması" diye bir olay yoktur; bu noktadan hareketle ben şu sonuca varıyorum ki, Rusya ÇİC'ne, kendine ait bir parça olarak değil, fiilen bağımsız bir milli devlet olarak yaklaşmaktadır. Keza "karşılıklı ilişkilere dair anlaşma" tabirinin kullanılması da gösteriyor ki, Rusya ÇİC'ne Rusya Federasyonunun bir parçası olarak değil, bağımsız milli devlet olarak yaklaşmaktadır. Normal durumda, örneğin Rusya gibi federe bir devlet ile onun parçaları arasında karşılıklı ilişkiler, federe devletin anayasası ile düzenlenmektedir. Bu belge, RF anayasasına hiçbir atıfta bulunmamaktadır. Buradan da şu sonuca varıyorum ki, RF, ÇİC'ni bağımsız milli devlet olarak mütalaa etmektedir. .. Elbette ki, Anlaşma başlığında en önemli husus, Çeçen İçkerya Cumhuriyeti teriminin kullanılmasıdır. Bu, Çeçen halkının ve Çeçen hükümetinin kendi devleti için belirlemiş olduğu dakik isimdir. Diğer bir deyişle, Rusya Federasyonu, Çeçenlerin kendi terminolojisini kullanarak, bağımsız milli devletin tanınmış olduğunu ifade etmiştir. Bunun ötesinde, söz konusu Anlaşma Rusya Federasyonu ile Çeçen İçkerya Cumhuriyeti arasında yapılmıştır. Uluslararası hukuk ve uygulamalar doğrultusunda, RF'nun bağımsız milli devlet olduğu herkesçe eskiden beri kabul edilmiştir. Uluslararası hukuk ve uygulamalara göre, Rusya sadece diğer bağımsız milli devletlerle anlaşma yapabilir. Diğer taraftan, Rusya Federasyonu bağımsız milli devlet olarak, Rusya'nın bir parçası ile anlaşma yapamaz. Bu nedenle bir kez daha vurguluyorum ki, RF bu anlaşma ile ÇİC'ni uluslararası hukuk ve uygulamalar doğrultusunda bağımsız devlet olarak fiilen tanıdığını itiraf etmiş bulunuyor. MADDE 1: Anlaşmanın 1. maddesi, esasen BM Tüzüğü 2.4. Maddesinin "BM üyesi olan devletler uluslararası ilişkilerde tehdit veya güç uygulamalarından kaçınacaklar" mealindeki hükmü ile örtüşmektedir. BM Tüzüğü 2.3. maddesi de BM üyesi olan devletlerin aralarındaki anlaşmazlıkları barışçı yollardan çözmelerini öngörmektedir. Böylece Rusya Federasyonu, ÇİC'ne BM Tüzüğünün bu iki başlıca hükmü doğrultusunda yaklaşmak hususunda yükümlülüğünü bu anlaşma ile itiraf etmiş bulunuyor. Ve yine normal durumda; bu tür bir yükümlülük, bir bağımsız milli devlet tarafından diğer bağımsız milli karşısında üstlenilebilir nitelikte olup, federasyon hükümetinin, kendi parçalarından biri karşısında üstlendiği türden bir yükümlülük değildir. MADDE 2: Anlaşmanın 2. maddesi çok önemlidir: "Karşılıklı ilişkilerimiz, uluslararası hukukun genel kabul görmüş olan ilke ve kurallara uygun olarak yapılandırılacaktır". Yeltsin açıkça beyan etmiştir ki, uluslararası hukuk ilkelerinden birisi, devletlerin (herhalde Rusya Federasyonu kast edilmektedir) toprak bütünlüğünün korunmasıdır. Ama bence, böyle bir açıklamayı yapmasının sebebi, şimdiki ortamda Anlaşmanın açıkça eleştirilmesinin karşısına geçmek gayreti olmuştur. Bir uzman olarak eminim ki, Anlaşmanın önceki kısımlarında açıklanmış olan hususların ışığında, onun l. Maddesinin doğru anlaşılabilmesi sadece bir sebepten dolayı mümkün görülmektedir: Rusya Federasyonu ÇİC-ne uluslararası hukuk ve uygulamalar doğrultusunda fiilen sanki bağımsız bir milli devlet olarak yaklaşmaktadır. Yalnız bağımsız milli devletler "genel kabul görmüş uluslararası hukuk ilke ve normlarına" uymaktadırlar. Ve anlaşmalar, federe devlet ile onun parçaları arasında değil, bağımsız milli devletler arasında yapılmaktadır. MADDE 3: "Bu Anlaşma, karşılıklı ilişkilerin değişik konularına dair ileride yapılacak olan diğer anlaşma ve sözleşmeler için temel oluşturacaktır". Diğer bir deyişle bu Anlaşma ileride yeni ek anlaşmaların da yapılabileceğini öngörmektedir. Ama, ileride yapılacak olan akitlerin türünü tanımlamakta olan "anlaşmalar" (treaties) kelimesinin ekspresif bir tarzda kullanılmış olduğuna dikkat edin. Anlaşmalar, federe devlet ile onun parçaları arasında değil, bağımsız milli devletler arasında yapılmaktadır. Buradan hareketle, ben diyorum ki, bu anlaşmanın yardımıyla, Rusya Federasyonu ÇİC-ne sanki filen uluslararası hukuk ve uygulamalara göre bağımsız bir milli devletmiş gibi yaklaşmaktadır. MADDE 4 ve 5: Anlaşmanın 4 ve 5. maddeleri; federe devlet ile onun parçalarından biri arasında yapılan herhangi bir uzlaşmadan (compact) farklı olarak iki bağımsız milli devlet arasında anlaşmalar yapılmasına ilişkin prosedürü takip etmektedir. İMZALAR: Bu Anlaşma, devlet başkanı olarak iki cumhurbaşkanı tarafından imzalanmış ve hemen yürürlüğe konulmuştur. Cumhurbaşkanları, sadece kendi devletleri adına hareket edebilirler. Bu Anlaşma, her iki devleti ve onların başkanlarını yükümlülük altına sokmaktadır. SONUÇ: Yukarıda açıklanmış olan hususlardan hareket ederek; ben şu sonuca varıyorum ki, bu Anlaşmaya katılmakla Rusya Federasyonu Çeçen İçkerya Cumhuriyetini uluslararası hukuk ve uygulamalar doğrultusunda bağımsız bir milli devlet olarak tanıdığını itiraf etmiş bulunuyor. Dolayısı ile Çeçen hükümeti; ÇİC-nin uluslararası platformda diğer devletler ve uluslararası kuruluşlar tarafından fiilen veya hukuken tanınması amacıyla bu belgeyi kullanabilir. Rusya Federasyonu, ÇİC'ne uluslararası hukuk ve uygulamalar doğrultusunda bağımsız bir milli devlet olarak yaklaşmış olduğuna göre; diğer devletlerin ve uluslararası kuruluşların da aynı davranışta (belki de daha fazla) bulunmamalarına hiçbir sebep yoktur. [Ekrem Atbakan'ın marje@egroups.com'a gönderdiği mesajdan alınmıştır.]+''+Francis Boyle

Bir Dönüm Noktası Olarak İkinci Rus-Çeçen Savaşı

Olaylar anlamsız ise göründükleri gibi olamazlar. Şimdiki Rus-Çeçen savaşının, yakından incelendiğinde açıkça garip görünmekle kalmayan, insanı son derece kaygılandıran altı özelliği vardır. Bu özelliklerin yorumunu zorlaştıran, bu savaşın, eski örüntülerin, beklentilerin ve anlayışların bir sona yaklaştığı fakat yenilerin henüz oluşmadığı küçük bir bölgede veya izole edilmiş bir olayda odaklanmış bir kavşak olması, tarihte bir çeşit dönüm noktası olmasıdır. Bu savaşın ilgili altı yanı, her birinin tamamen zıt yorumlara açık olmasından dolayı bu tanıma uymaktadır. Bu yazıda, her özellik için bana en makül geldiğine inandığım önermeyi (bu olayların medyadaki yaygın yorumlarına karşın) sunacağım. +''+ İlk olarak, Ağustos ayında Dağıstan'ın yüksek batı kesimlerine, Botlikh vadisinde gerçekleşen ilk çatışmalar ve daha sonra, yine Dağıstan'da, Hasavyurt'a saldırı, Şamil Basayev ve fundamentalist Arap savaşbeyi (warlord) Khattab'ın Dağıstan'da bir ayaklanma başlatma girişimi olarak yorumlanmıştır. Bu çatışmalar olsa da olmasa da Dağıstan'da bir gerilim olabilirdi. Dağıstan'da nomenklatura'dan (bürokratik yönetim) hoşnutsuz bir nüfus olabilir. Dağıstan bir siyasi ve toplumsal merkez olarak Moskova'dan uzaklaşıyor olabilir. Dağıstan'daki Rus nüfusu çok azdır, bu nedenle Rusya'dan ayrılmak bu bölgede önemli bir demografik sorun yaratmaz. Dağıstan gelişmiş İslami öğreti ve güçlü dini mirasına geri dönebilir, fakat Kafkasya'nın diğer bölgelerinde olduğu gibi Dağıstan'da da yerel geleneklerin bir dokunulmazlığı vardır. Dağıstanlıların ancak küçük bir kesimi fundamentalist kültürü getirmek ve böylece kendi geleneklerinden radikal bir şekilde taviz vermek için hayatını tehlikeye atacaktır. Hem Basayev, hem de, dış bağına karşın, Hattab, saldırılarını başlattıklarında Dağıstan'ın bu temel özelliğini net bir şekilde kavramışlardı. Bu durumda bir gözlemci iki zıt yorum yapabilir. Birinci yoruma göre, Basayev ve Hattab, iyi değerlendirme yapabildiklerine ilişkin ünlerine karşın, saldırıları ile Dağıstan'da bir fundamentalist ayaklanma başlatmayı bekliyorlardı. Bu yorum, her iki savaşbeyinin ideolojik körlük nedeniyle çok ciddi bir hata yaptıkları anlamına gelir. Böyle bir eylem, Basayev'in kurnazlığı ile bilinen ünü ile uyuşmamaktadır. İkinci yoruma göre, bu saldırılar, bir Rus provokasyonu gibi Dağıstan'da acil eyleme geçilmesini gerektiren bir durum sonucu gerçekleşmiş olabilir. Gerçekten de her iki eylem (Botlikh vadisi ve Hasavyurt'taki eylemler) Rus provokasyonlarına tepki gibi görünmektedir. Ruslar, Botlikh'de Basayav'in müttefiği Dağıstanlı savaşbeyi Bahaddin'in köyünü kuşatmışlardı. Bahaddin'in çağrısı üzerine Basayev ve Hattab yardıma gittiler. Rusya'nın bu saldırısından kurtulduklarında, Ruslar Wahhabi köyü Karamakhi'ye saldırdılar, köyü yıktılar ve pek çok sivili öldürdüler. Wahhabizm Moskova tarafından bir tehdit olarak görünmekle birlikte, bu köyün militan eylemler içinde önemli bir rol oynamadığı biliniyordu. Karamakhi'nin kuzeyinde, Hasavyurt'a Çeçenlerin saldırısı Rus kuvvetlerini arkadan vurmak ve savaşı başka bir alana çekmek içindi. Bu saldırı o kadar başarılı oldu ki, Rus yetkililer bir ara Basayev'in, Dağıstan'ı Terek nehrinden ikiye bölerek güneydeki üçte ikilik kesimi ele geçirmek, en azından dağlık bölgeleri elde tutmak istediğini zannettiler. Bu korku neden Rusların Çeçenlere geri çekilmeleri için bir koridor açtıklarını açıklar: Çeçenlerin kuşatılması güney Dağıstan için bir meydan savaşına girme riskini arttırabilirdi. İkinci olarak, bu saldırıların rahatsız edici başka etkileri vardır. Basayev ve belki Hattab bu saldırıların Rusya'ya Çeçenya'nın işgali için bir bahane sunabileceğinin tamamen farkındaydı. Son savaşta Basayev'in güçlü stratejik ve taktik yetenekler kazanmış olduğu varsayılabilir. Basayev mevcut savaşın gelişini görmüş olmalıdır, fakat buna karşın Rusya'nın planı doğrultusunda bir rol oynamıştır. Batılı ölçütlerde bir iyimser sayılamasa da, Basayev intihar edecek bir insan değildir. Bu nedenle, ikinci bir savaş tehdidini karşılayabilecek durumda olduğunu hissetmiş olmalıdır. Bunun için, kritik bir noktada Rus saldırılarını durduracak ve hatta sınırlı anlamda Rusya'yı yenecek kadar kendisini güçlü görmüş olmalıdır. Bu yorum, Basayev'in güçlü dış desteğe sahip ve çok sayıda askeri techizata sahip olduğu anlamına gelir. Çeçen savaşbeylerinin iyi silahlanmış olduğu (belki 1990'ların başlarında Dudayev'in güçlerinden daha da iyi) varsayılmalıdır. Üçüncü olarak, bu olayların en rahatsız edici yanı farazi terörist bombalamalara ilişkindir. Çeçenlerin Hasavyurt yakınlarındaki saldırısı, Karamakhi halkını kurtarmak için çok geç başladı. Dağıstan'daki bir askeri binayı yıkan ilk bombada, bir Çeçen veya Dağıstanlı savaşbeyinin sivil kayıpların intikamın almaya yönelik her türlü izini taşıyordu. Moskova'daki Manezh alış-veriş merkezindeki bomba da bir terörist eyleme benziyordu: Moskova'daki yetkilileri küçük düşürmek için tasarlanmış küçük ve prestijli bir hedef. Fakat bu eylemde net bir Kafkasyalı bağlantısı yoktu ve yerel MacDonaldlara karşı bir eylem gibi görünüyordu. Bundan sonra Moskova'da gerçekleşen iki bombalama terörist eylemler olarak görünmüyor. Bombalar çok büyüktü (her biri iki tondan fazla), ve hedefler (işçi apartmanları) teröristlerin tercih ettiği prestij hedefler değildi. Volgadonsk'daki bombalama ve Ryazan'daki yarım kalan bombalama teşebbüsü ise terörist eylemlerin hiç bir izini taşımıyordu. Ryazan'da yerel FSB (Federal İstihbarat Teşkilatı) tarafından bulunan patlayıcı 3.2 tondu. Moskova daha sonra bu malzemenin, yerel yetkilileri test etmeye yönelik eğitim tatbikatının bir parçası olarak kullanıldığını iddia etti. Bu durumda da iki rahatsız edici yorumla karşı karşıyayız. İlk yoruma göre, Çeçen savaşbeyleri Moskova'nın içine sızacak, tonlarca patlayıcıyı yerleştirecek ve (bu lojistik yeteneklerini daha etkin bir şekilde ticari, resmi veya askeri tesislere karşı kullanacakları yerde) ellerindeki malzemeyi sıradan masum Rusları öldürmeye harcayacak kadar güçlenmişlerdir. Alternatif yoruma göre, bu bombalama faaliyetleri, dar bir politikacı ve güvenlik mensubu grubu tarafından halk arasında panik yaratmak amacıyla gerçekleştirilmiştir. Batıda pek çok yetkili bu ikinci şüpheye ağırlık vermektedir. Hatta şimdi Krasnoyarsk valisi olan Aleksandr Lebed bile kamuoyu önünde bu yorumu dile getirmiştir. Bombalama olaylarından sonra Rus nüfusu arasındaki kapsamı ve yoğunluğu ile endişe verici Kafkasyalı-karşıtı tepki, bir savaş mentalitesinin geliştirilmesi yönünde bu bombaların etkin olduğunu açıkca ortaya koymaktadır. Dördüncü olarak, Rusya'nın Eylül ayında başlattığı Çeçenya saldırısı iki çok önemli kaygıya yol açmaktadır. Öncelikle bu savaşı kimin kontrol ettiği sorulmalıdır. Bu eylem sadece yeni başbakanın, Vladimir Putin'in seçim şansını arttırmak için başlatılsaydı, Terek'e kadar bir stratejik hareket yeterliydi. Böyle bir hareket rahatlıkla gerçekleştirilir, Putin'e elle tutulur bir zafer sağlar ve Çeçen savaşbeylerini kontrol altında tutacak bir güvenlik bölgesi oluşturulmasını sağlardı. Terek'e kadar oldukca zayıf bir Çeçen direnişi ile karşılaşan Rusya birlikleri, daha sonra nehri geçerek ve Çeçenya'nın güneyine inerek son derece uzun ve zor bir harekatı başlatmaya karar verdi. Nehrin geçilmesi Rus birliklerini, kış yaklaşırken arkalarında bir nehir ve uzun ikmal hatları ile Kafkasya dağlarının eteklerine ulaşabilecekleri bir harekatın başlatılmasına itti. Bu harekat çok riskli ve pahalıdır. Bir başka yoruma göre, Rusya ordusu bu Çeçen savaşını kaybedilen prestijini kazanmak için kullanmaktadır, ki Rusya ordusu, Rusların çoğu gibi, Rusya'nın prestijini Rus ordusunun prestiji ile aynı görmektedir. Rusya ordusunun kendi yetenekleri konusunda, 1996'da olduğundan daha fazla güven duyduğu söylenebilir. Son üç yıl içinde askeri çevrelerde insangücü ve malzeme açısından pek az şey değiştiğine göre Rus ordusunun bu iyimserliği, yüksek morale, özellikle sivillerin moraline dayanmalıdır. Bu nedenle, Rus ordusu Çeçenya'daki eski yüz kızartıcı yenilgisinden kendi eğitim düzeyini, teçhizat veya taktiklerini değil, yerel desteğin eksikliğini sorumlu tutmaktadır. Şimdiye kadar Rus kamuoyu ve birliklerinin morali yüksek olmuştur çünkü Çeçenler Dudayev dönemindeki gibi güçlü bir direniş göstermemiştir. Beşinci olarak, neden Çeçenler Rusya saldırısına direnmek için kapsamlı bir çaba içinde olmadılar? Bu soruda muhtemel bir cevap ve rahatsız edici bir gizem var. Pek çok kişinin bu savaşı birincinin bir tekrarı olarak görmesine karşın, şimdiki savaş önemli bir açıdan farklıdır. Çeçen birlikler üç yıllık bir anarşi döneminin tortusudur. 1996'dan günümüze kadar olan dönemde İslami fundamentalizm Çeçenya'da belirli ölçüde gelişmiş, nüfus laik ve İslami eğilimler arasında kutuplaşmıştır. Dudayev'in çok etkin bir şekilde kullandığı milliyetçi gündem aşınmış, hem Başkan Meşhadov, hem de savaşbeyleri nüfusun çoğunluğunu hayal kırıklığına uğratmıştır. Bazı savaşbeyleri ve küçük çetelerin çoğu fidye ve diğer yasadışı kaynaklar ile silahlanmışlar, fakat bu arada siyasi temellerini daraltmışlardır. Siviller arasındaki büyük kayıplara ve acılara karşın Çeçen nüfusunu kitlesel ölçekte harekete geçirememişlerdir. Bu durum, Rusların kasaba ve köyleri en az çatışma ve pek çok yerel Çeçen yetkilinin işbirliği ile pasifize etmesinde kısmen başarılı olmasını sağlamıştır. Büyük bir olasılıkla Basayev, Meşhadov ve arkadaşları Çeçen halkının ruh halini yanlış değerlendirmiştir. 19 Kasım'da İstanbul'da düzenlenen ve başkan Yeltsin ve başbakan Putin'in katıldığı AGİT zirvesi düzenlenirken bile, Çeçenler Rus birliklerine karşı bir saldırı başlatmak ve böylece Rusya'yı AGİT önünde küçük düşürerek siyasi başarı elde etmek yönünde bir çabaya kalkışmamışlardır. Yoğun olarak silahlanmış, hatta kitlesel imha silahlarına sahip bile olsalar Çeçen savaşçılar siyasi açıdan zayıf durumdadır. Her şeye karşın Çeçenler, yukarıda tartışıldığı gibi, savaşa isteyerek girdi. Ayrıca karşı saldırıda bulunacaklarını söylediler, hatta Basayev (Kasım ayı sonlarında) Putin'e karşı kan davası güdebileceğini dahi söyledi. Çeçenlerin tehditleri ciddiye alınmalıdır. Geçen hafta (Aralık ayının ilk haftaları) Rusya birlikleri Grozni çevresinde nihayet yavaşladı çünkü Çeçen direnişi önemli ölçüde şiddetlendi. Grozni Çeçenlerin beklediği bir savaş alanına benziyor: kent savaşı. Böyle bir savaş her iki tarafın da büyük kayıplar vermesine yol açacaktır, fakat büyük Rus kayıpları Rusların moralinin zayıflamaya başlamasına neden olacaktır. Grozni için cadde cadde savaş uzayacak ve gökyüzünün bulutlarla kapalı olduğu, çamurun donduğu bir zamanda Rusya'nın hızını kesecektir. Çeçenlerin sadece Grozni'de nihai bir savaş için değil, aynı zamanda Rusların ikmal hatlarını ve lojistik üslerinı vurmak için bu koşulları beklemesi muhtemeldir. Çeçenlerin niyetleri ve taktikleri şimdilik bir sırdır. Altıncı olarak, bu savaşta her iki taraf için zaferin anlamı nedir? Her iki taraf için bu sefer, ilk savaşta olduğuna göre, riskler (kazanç ve kayıplar) çok daha yüksektir. Çeçenler Rus birliklerine bir şekilde ciddi bir darbe vurursa, Rus ordusu kitlesel imha silahları kullanmak isteyecektir. Bu durumda Çeçenler Rusya'nın iç kesimlerindeki Rus üslerine veya tesislerine karşı terörist eylemler başlatabilir. Su depolarını zehirlemek veya Moskova'nın merkezinde yüksek radyasyon ile tahribat yapmak için biraz plütonyum yeterlidir. Kitlesel bombalama olmasa bile bu tip eylemler Çeçenler tarafından gerçekleştirilebilir. Böyle bir korkunç senaryoda, skandal (belki farazi terörist bombalama olayları) ve suçlamalar mevcut rejimi yutabilir. Bir bütün olarak Rusya için nihai sonuçları kestirmek mümkün değildir. Eğer, öre yandan, Çeçen savaşbeyleri Rusya'ya ciddi bir darbe vuramazsa, direnişi gerilla savaşına çevirmek veya anayurtlarını terk etmek zorunda kalabilir. Fakat böyle bir durumda Rusya, düşman, kinik ve yoksul mültecilerin yaşadığı tahrip edilmiş bir ülkenin yönetim sorunuyla karşı karşıya kalacaktır. Böyle bir ortamda, bir kara savaşı olmasa bile, duyarlı, anlayışlı ve mali açıdan iyi desteklenmiş bir yönetime gereksinim vardır. Böyle bir yönetimin kurulması ise pek mümkün değildir. Ayrıca tüm Rusya'yı sarmış olan ölümcül Kafkasyalı-karşıtı duyguların ya azaltılmaya başlatılması ya da Kafkasya'dan uzak tutulması gereklidir. Her iki alternatif de kolay görünmemektedir. Bu kasvetli olaylardan sonra, Kafkasya'nın geri kalan bölgelerini etkileyen geleceğe yönelik bazı eğilimler ortaya konabilir. Ruslar [Çeçenya'da] bir darbe alırsa, Dağıstan'da genel bir ayaklanma ciddi bir olasılık haline gelir. Çeçenler ezilirse, Rusya kalanları pasifize etmekle uğraşacak, bu iş için Kuzey Kafkasya'nın diğer kesimlerinden kaynak aktarılması mevcut sorunları daha da ağırlaştıracaktır. Örneğin, Prigorodni çatışmasından sonra oluşan yoksulluk ve kalabalık mülteci sorunu, yeni mülteci akımı ile İnguşetya'yı daha da kötü bir duruma itmiştir. Güney Kafkasya her zaman, kontrol edilemeyen Kuzey'i elde tutmanın anahtarı olmuştur. Rusya geleneksel olarak Güney'i kontrol ederek Kuzey'i kuşatmış ve izole etmiştir. Rusya'nın Kuzey'deki kontrolü, zafer veya yenilgi sonucu, zayıflarsa, Rusya Güney'de de sorunların oluşmasını kışkırtacaktır. Çeçenlere silah yardımının Gürcüstan üzerinden sağlandığı şüphesinden dolayı bu ülke muhtemelen ilk hedef olacaktır. Burada Abhazlar, Osetler ve hatta belki Ermeniler Gürcüstan'a ve yeni boru hattına karşı kullanılabilir. Benzer şekilde Ermeniler ve hatta belki güney Lezgileri Azerbaycan'a karşı kullanılabilir. (Lezgileri kışkırtmak Dağıstan'da istakrarı bozma riski de taşımaktadır.) Açıkcası Rusya, oldukça zayıfladığı bir durumda bile, Gürcüstan, Azerbaycan ve Hazar Denizi'ndeki petrol kaynaklarını işletmek isteyen herhangi biri için ciddi sorunlar yaratabilecek güce sahiptir. Tersi durumda, Rusya bir şekilde Çeçenya'yı pasifize edebilir ve Kuzey Kafkasya'da istikrarı sağlayabilirse, Güney'de istikrarsızlığı arttırma ihtiyacı ortadan kalkacaktır. Tabii ki bu durum, Rusya'da siyaseti kontrol eden kesimler rasyonel politikacılarsa ve uzun süren bir savaştan kazanç sağlamıyorlarsa geçerli olacaktır. Fakat şimdi Rus ordusu tamamen kontrolü elinde tutuyorsa, Rus politikacıların tamamen sivil bir gündeme geri dönmesi çok zor olacaktır. Rus ordusu muhtemelen, Gürcüstan'a karşı ilerleyerek ve Azerbaycan'da istikrarı bozarak Kafkasya'daki rolünü sürdürmek isteyecektir. Batı'da pek çok insan, Rusya fiilen iflas etmiş olduğu, ordunun ekonomik temelini oluşturacak harcayabilecek artığı (serveti) olmadığı için Rusya'nın böyle bir askeri politika izleme imkanının olmadığını düşünmektedir. Fakat bu yaklaşım bir kapitalist piyasa ekonomisinin olduğunu varsayar, fakat Rusya'nın kapitalizme geçişi feci bir şekilde eksiktir. Rusya hala bir komuta ekonomisine sapma imkanına sahiptir, en azından ordu göz önüne alındığında, popüler destek bulan yeniden güçlenmiş şanlı ordunun tekrar kurulması amacıyla halkın kısa süreli bir özveride bulunması beklenebilir. Böyle bir senaryoda, Rusya ne kadar şovenist ve saldırgan olursa olsun, kısmi bir şekilde de olsa komuta ekonomisine dayalı yeni bir emperyalizmin gelişmemesi ve piyasa güçlerine bağlı kalması için Batı Rusya ile ilişkilerini sürdürmelidir. Yeni imzalanan Bakü-Ceyhan petrol boru hattı anlaşması, Rusya'yı Hazar'dan çıkarmaya ve tekrar güç kazandığında eskiden kendisine bağlı bölgeleri tekrar almasını engellemeye yönelik büyük stratejinin sonucu olarak sunulmuştur (New York Times, 19 Kasım 1999). Böyle bir yorum, Moskova'daki sivil yöneticileri bile ordu ile birlikte olmaya ve Güney Kafkasya'daki Amerikan etkisini silmek değilse bile azaltma yönünde kışkırtacaktır. Bu boru hattı anlaşması, Rusya'yı küçük düşüren olayların sonuncusu olabilir: önce ideolojik çöküş, sonra ilk Çeçen savaşında yenilgi ve süper güç konumunun yitirilişi, sonra NATO'nun genişlemesi, sonra mali kriz, sonra dal budak sarmış yozlaşma, sonra Sırbistan'da askeri ve diplomatik marjinalleşme. Rusya'nın her yanında şimdi yaygın olan şovenizm Moskova ve Volgadonsk'daki bombalar ile filizlendi fakat şovenizm son sekiz yıldır ekilmiş ve beslenmişti. Bu küçük düşme bağlamında, şimdiki Çeçen savaşı, sadace Rus ordusunun değil, tüm Rusların kurtuluşu için umutsuz bir gayret olarak görülmelidir. Son altı yıldır Hazar petrol politikasını izleyen bizler için, İstanbul'da anlaşmanın imzalanması, bölgedeki uluslar için yeni ve kesin bir siyasi düzenden çok bir ilk adım olarak görünmektedir. İlk olarak, bu protokol sadece boru hattına finansman aramak için yapılan bir anlaşmadır. İkinci olarak, Hazar ham petrolünün taşınmasına ilişkin gerçekci bir değerlendirmede, gereğinden fazla boru hattından oluşan bir sistem görülecektir. Çeçenya'nın içinden veya etrafından geçen kuzey hattı sadece mümkün değil, aynı zamanda tercih edilebilir bir hattır. Aynı şey güneyden geçen İran hattı için de söylenebilir. Bu durum üçüncü konuyu gündeme getirmektedir: Güney Kafkasya ulusları coğrafi olarak izole edilmiştir. İstikrarlarını, refahlarını ve hatta varlıklarını güvence altına almak için Batı bu ulusların batı ve güneylerindeki komşuları, Türkiye ve İran ile bağlarını güçlendirmek istemelidir. Bu amaç doğrultusunda gelecek on yılda Batı iki politika izlemelidir. İlk önce Batı, Türkiye'nin, Kürtlerin yaşadığı bölgeden geçen ve bu toplumla sorunlara yol açan Fırat ve Dicle nehirlerini kontrol etme arzusunu azaltmanın yollarını aramalıdır. Kendi başına bu hidrolojik politika son kertede Orta Doğu'daki tüm uluslar için bir tehdit unsurudur ve istikrarsızlık yaratma potansiyeli yüksektir. İkinci olarak Batı, hem reformistler hem de tutucular ile, İran'ı farklı ve ortak çıkarları kapsayan bir dialoğa çekmenin yollarını aramalıdır. Nihai amaç Hazar'dan petrol ve gaz transferini güvence altına alacak şekilde ilişkilerin normalleştirilmesi olmalıdır. Güvenlik kaygıları Batı tarafından giderilirse, Ermenistan Rusya'nın kenetlerinden kurtarılabilir. Yunan-Türk rekabetini Kafkasya'ya taşıma riskine rağmen, Avrupa Komisyonu dinamikleri ile Ermenistan'ı Yunanistan'a informel müvekkili olarak bağlamak ve Kremlin'in salonları dışında taleplerinin dinlendiği başka bir forum oluşturmak mümkün olabilir. Güney Kafkasya sadece istikrarlı, Batı-yanlısı bir jeopolitik ortama ulaştığında, Rusya'nın istikrarı bozma çabalarına direnebilecektir. İstikrarlı ve güçlü bir Güney Kafkasya olduğu durumda, en azından bölgede çıkabilecek bir karmaşadan çıkar sağlayamayacağı için, Rusya'nın Kuzey Kafkasya'da tarafsız ve istikrara yönelik politikalar izleme olasılığı artacaktır. Hazar'da ve çevresinde ne kadar petrol olduğu henüz kesinleşmemiştir (New York Times, 20 Kasım 1999) fakat şu anda oynanmakta olan yeni büyük oyunun, ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Strobe Talbott'un söylediği gibi, sıfır-toplam oyun olmamasına yetecek kadar çok petrolun bulunduğu açıktır. Bölgedeki refah potansiyeli mevcut savaşı daha da trajik kılmaktadır. Refah potansiyeli, acı çekmekte olan Çeçen halkına, uzak da olsa, bir gün nihayet barış içinde yaşayacakları umudunu vermektedir. Bu potansiyel, doğru tercihleri yaptıkları taktirde, kızgın Ruslara bile, beraber yaşamak zorunda oldukları insanları tehdit etmeden, kararmış şanlarının bir kısmına yeniden sahip olma şansı verebilir.+''+John Colarusso

Diller Dağı: Kafkasya

İdea Politika, demokrasi ve siyaset kültürü dergisi, Kış 1999-2000 sayısında "Kafkasya: Barut Fıçısı" konulu bir dosya hazırlamış. Bu dosya çerçevesinde, dünyaca ünlü iki Kafkasya uzmanının yazılarına yer verilmiş: "Dış Politika ve Ahlak: Devletin Haklarına Karşı Halkın Hakları" yazısıyla Prof. George Hewitt ve Paris'de gerçekleştirilen bir söyleşiyle Prof. Georges Şaraşidze dosyanın kapsamlı yazılarını oluşturmuş. Ayrıca Kafkasya uzmanı bir gazeteci olan Nur Dolay yaptığı röportajlar, inceleme yazıları ve araştırmalarıyla ortaya çıkan bu dosyanın konularına zenginlik katmış. +''+ Nur Dolay, "Çeçenistan Savaşı: Kafkasya'da Sürek Avı" yazısında Çeçenistan'da gelişen olayları değerlendiriyor. Dolay'ın "Kafkasya'da İstikrarın Engelleri" yazısında ise Karaçay-Çerkes, Acaristan ve Abhazya ile ilgili konular ele alınmış. Karaçay-Çerkes olayları ile ilgili olarak; Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin birinci turunda %40 oyla ilk sırayı aldığı halde ikinci turdaki hileler nedeniyle cumhurbaşkanlığını, rakibi Semyenov'a kaptıran Stanislav Derev'le Nur Dolay'ın yaptığı bir röportaj bulunuyor. Derginin Kronoloji bölümünde "Kafkasya'yı anlamak için 152 tarih" başlığı altında bir dizi tarihsel olaylar anlatılmış. Gürcüstan-Abhazya ilişkileri ile ilgili olarak, Tiflis'teki "Barış ve Demokratik Gelişme için Kafkas Enstitüsü" başkanı, felsefe profesörü Ghia Nodia ile yapılan bir söyleşiye yer verilmiş. Ve Nur Dolay son yazısında "Çerkeslerin Dönüşü"nü ele almış. Maykop ve Nalçik'de Türkiye'den dönüp yerleşmiş olan insanlarla konuşan Nur Dolay bu çerçevede Dönüş'ü değerlendirmiş. İdea Politika dergisi'nin 5.sayısını okumanızı öneriyor ve bu sayımızda İdea Politika'da yayımlanan Prof. Georges Şaraşidze ile yapılan röportaja yer veriyoruz. Kafkasya üzerine günümüzdeki yaşayan en büyük uzmanlardan biri olan Prof. Georges Şaraşidze'ye (Charachidze) telefonda ulaşıp kendisine söyleşi teklifinde bulununca bize hemen iki gün sonraya araştırmalarını sürdürdüğü İNALCO'nun (Fransız Doğu Dilleri ve Medeniyetleri Ulusal Enstitüsü) Kafkasya Araştırmaları Bölümü'ndeki bürosunda randevu verdi. Bürosunda masasının arkasında duvarda asılı olan harita, uzmanı olduğu Kafkasya dilleri haritasıydı. 1930'da Paris de Fransız bir anneden ve Gürcü bir babadan doğan Georges Şaraşidze, ömrünü eski Arap tarihçilerinin 'Lisanlar Dağı" olarak adlandırdıkları Kafkasya'ya ve dolayısıyla da Kafkasya'nın bitmek tükenmek bilmeyen dillerine, lehçelerine adadı. Abhazcadan Mingrelceye, Lazcadan Osetçeye ve Çerkezceye onu aşkın Kafkas dili bilen Georges Şaraşidze'nin bir özelliği de bugün unutulmuş bir dil seksen sessiz harfe sahip, dünyanın en nadir dillerinden biri olan Ubıhçaya hakim tek kişi olması. "Bugün artık bu dil yeryüzünden silindi, her ne kadar özneler ortada kalsa bile artık bilen, konuşan yok." diye yakınan Prof. Şaraşidze, Ubıhların sonuncusu olan Tevfik ESENÇ'i 1992'de seksen beş yaşında Türkiye'de hayata gözlerini yumana kadar tanıdığını ve kendisine kaynak teşkil ettiğini belirtiyor. Georges Şaraşidze, yanından ayırmadığı mikrofonu ve sayısız not defteriyle, Türkiye'yi ve Kafkasya'yı adım adım kırk sene boyunca yorulmadan dolaştı. 1860'lardaki son Rus istilasında Türkiye'ye geçen ve bugün sayıları milyonları bulan Kafkasyalı''arın yaşadıkları köyleri dolaşarak bugün dünyanın sayılı ve belki de en karmaşık ve en duyarlı bölgelerinden biri olan Kafkasya'nın dünya çapında tanınan en nadir uzmanlarından biri oldu. INALCO ve Ecole Pratiques des Hautes Etudes gibi Fransa'nın en seçkin eğitim kurumlarında eğitim görevlisi, yönetici ve dil bilim (ethnolinguiste) araştırmacı olarak bulunan Georges Şaraşidze, kırk yıl boyunca Prof. Georges Dumezil ile birlikte çalıştı. Bu çalışmaların en değerli ürünlerinin başında yüzlerce saatlik bant kayıtları ve tutulan notlar sayesinde yok olmaktan kurtulan Ubıh dilinin grameri gelir. Bizi çok sıcak karşılayan bu ünlü bilim adamı ile Kafkaslar üzerine bir ufuk turu yaptık. Mesut TUFAN Sayın Georges Şaraşidze, sizce dünyamızdaki tarih yükünün en ağır şekilde hissedildiği yerlerin arasında olan Kafkasya'da şu anda patlak vermiş olan ikinci Çeçen savaşının ardında hangi nedenler yatmaktadır? Bence bu savaş başlıca iki tür nedenden kaynaklanmaktadır. Önce basit anlamda siyasal boyuttaki hatta maddi diyebileceğimiz nedenler, sonra da tarihten kaynaklanan ve bu bölge ülkelerinin yine tarihi geleceklerini ilgilendiren nedenler. Buradaki esas sorun, ne yazık ki bir çok ülkenin geleceğinin, kendi istekleri dışında Rusya'nın kaderine bağlanmasında yatıyor. İlk bakışta her ne kadar Rusya'nın tavrını belirleyen etkenler, petrol yollarının geçişiyle ilgili olarak ortaya çıkan sorunlardan kaynaklanıyor gözükse de, Rusya'nın petrol yollarının geçeceği ülkeler üzerinde dolaylı bir denetim kurmak istemesi asıl neden olarak beliriyor. Ancak kanımca son çıkan çatışmanın asıl nedeni bu da değil. Bence son olayların patlak vermesi daha çok Rusya'nın iç sorunlarından kaynaklanıyor; yaklaşan seçim tarihlerinin Rusları bir kargaşaya düşürmesinden dolayı, bazı odakların Moskova'da ve Kafkasya'da olaylar çıkartarak, tahriklere sürüklenmesine ön ayak oldukları görülüyor. Ellerinden gelse başka yerlerde de hatta Türkiye sınırında bile olay çıkartabilirlerdi. O halde Rusya'nın bölgeyi etki alanı içerisinde kabul ederek, Çeçenistan da yeniden başlattığı bu savaşı bir sömürge savaşı olarak niteleyebilir miyiz? Tabi ki, ancak buna daha çok bağımsızlığını kazanmış devletleri yeniden ele geçirerek sömürgeleştirme amacı güden bir savaş diyebiliriz. Bazı Avrupa ülkelerinin bağımsızlıklarını kazanmış olan eski sömürgelerini yeniden işgal etmeleri gibi ya da Fransa'nın tekrara Cezayir'i işgale kalkışması gibi... Ama bunu tabi ki bir örnek olarak veriyorum. Şu anda olanlar kabaca böyle, çünkü Rus ve Çeçen hükümetlerinin bir masaya oturup karşılıklı müzakerelerde bulunmuş olmaları, Rusya tarafından resmi olarak tanınmamış olsa dahi Çeçenler açısından bağımsızlık yolunda atılmış çok önemli bir adımdı. Rusya hiçbir zaman de jure bir bağımsızlığı kabullenmese bile bu bağımsızlık de facto olarak ortaya çıkmıştı. Rusya eğer küçücük bir devletten bazı isteklerde bulunmak için onların seçilmiş hükümetlerine başvurmak zorundaysa, bu, o devletin bağımsızlığını pratikte kabul etmiştir anlamına gelir. Bu seneye kadar olan durum buydu. Belli ki bir şeyler oldu, bunlar belki, sözünü ettiğimiz, seçim tarihlerinin yaklaşması gibi şu anda Rusya'da büyük karışıklık yaşanmaktadır, her şey olabileceği gibi hiçbir şey de olmayabilir. Ben de bu kanıyı paylaşıyorum, ancak Fransa'yla karşılaştırılamaz. Bunlar Avrupa'dan Pasifik okyanusuna kadar uzanan bir coğrafyayı kapsamaktadır, belki Fransa ve benzeri ülkelerden çok, konumu açısından farklı dünyalara daha fazla açık olan ülkenizle karşılaştırılması daha kolaydır. Rusya'nın bir özelliği de eski bir sömürge imparatorluğu olması ve dolayısıyla da bu sömürge sorununun tekrar ortaya çıkmasıdır. Ancak buradaki orijinal durum bu sömürge sorunun bizzat sömürgeci tarafından çıkartılıyor olması. Rusya Çeçen sorunundan sıyrılmakta olduğu izlenimini veriyordu. Belli bir anlaşma sağlanmış, ilişkiler, görüşmeler ve petrol konusu dahil olmak üzere gerçek anlamda karşılıklı müzakereler yapılmaktaydı. Şimdi ise birdenbire her şeyin koptuğu bir duruma dönüldü. Bu da bana kalırsa büyük bir ihtimalle Rusya'nın iç sorunlarından kaynaklanan nedenlerin sonucu olarak ortaya çıktı. Rusya Başbakanı Vladimir Putin'in, Çeçen Cumhurbaşkanının meşruluğunu tanımadığı yolundaki açıklamaları ve ardından Rus güdümündeki yeni bir Çeçen hükümetinden söz edilmesi bu doğrultuda anlamlı. Kesinlikle, tamamen öyle, halbuki şimdiye kadar müzakerelerde bulunuyordu ve söylediğim gibi de jure olmasa da de facto olarak tanıyordu. Kukla hükümeti çanta gibi yanlarında taşıdılar. Bu adamları zaten kimse tanımıyor. Tipik bir sömürgecilik örneğiyle karşı karşıyayız. Daha doğrusu artık bitmekte olduğu sanılan bir sömürgecilik durumunun yeniden yaratılması yönünde bir dayatma söz konusudur. Rusya'nın bugün Kafkasya'da tutarlı bir politika uyguladığı söylenebilir mi? Kesinlikle hayır ve bundan dolayı sürekli olarak da başarısızlığa uğruyorlar, dolayısıyla tam olarak onların işi nereye götürmek istediklerini bir türlü anlayamıyoruz, ama onların da tam olarak nereye doğru gittiklerini bildirdiklerinden şüpheliyim. Bir kere şu andaki hükümette bile birbirleriyle gerilim içinde bulunan farklı güç odaklarının bulunması büyük bir olasılıkla seçimlerden sonra iş başına gelecek olan hükümete de bir şekilde yansıyacaktır. Bu Moskova'da herkes tarafından bilinen bir durum. Öte yandan tespit edilmiş bulunan bir politika olmadığı da apaçık ortada. Çeçenistan da ki gelişmeleri önceden kestirebilmek olanaksızdı ve siyasi kararın son anda alındığı anlaşılmakla birlikte, askeri açıdan son derece iyi hazırlandığı da kesin. Ruslar açısından Çeçenistan da ki ilk savaştan tecrübe edinilmiş ve gerekli dersler alınmıştır diyebilir miyiz? Göründüğü kadarıyla sadece askeri açıdan gerekli dersleri çıkardıkları anlaşılıyor. Ayrıca gelişmelerde iç politika faktörlerinin ve iç sorunların ağır bastığı görünümüyle birlikte aynı zamanda da yabancı ülkelere de belli bir gözdağı vermek ve Rusya'nın hala o bilinen Rusya olduğunu ve bölgede hala söz sahibi olma hevesini sergileme çabası yatıyor, ancak inandırıcı olabileceği şüpheli gözüküyor. O halde sizce, şu anda Rusya'nın Kafkasya'da kendi uluslar arası kredibilitesi üzerine oynadığı sonucunu çıkarabilir miyiz? Kesinlikle öyle, bence Rusya'nın kendi kredibilitesi üzerine böyle bir oyuna girmesi son derece yanlış zira ne yaparsa yapsın zaten askeri açıdan yenilmezlik imajı yara almıştı şimdi de bölgedeki varlığının meşruluğu gitgide tartışılır olacak. Sayın Şaraşidze sizce Ruslarla Çeçenler arasında herhangi bir uzlaşma mümkün olabilir mi? Tabi ki olabilir, çünkü zaten birkaç seneden beri belli bir uzlaşma çerçevesinde yaşanıyordu. Ruslar sadece bu gayet iyi bir şekilde yürütülmekte olan uzlaşmayı, bu uzlaşmanın içeriğiyle en ufak bağlantısı olmayan başka nedenlerden dolayı bozdular, ama yine de herhangi bir uzlaşma bulunabilir. Ancak bir uzlaşmanın olabilmesi için en az iki tarafın olması gerekiyor, her ne kadar Ruslar devamlı olarak ortada olmakla birlikte, olası bir anlaşmayı imzalayabilecek kadar Çeçenin bu savaşın sonunda hayatta kalabilmesi gerekiyor. Çeçenler'in tamamen ortadan kaldırılması durumunda tek taraflı bir uzlaşma kendiliğinden ortaya çıkacak. Fakat Rusların askeri alanda bile artık eskiden defalarca yapmış oldukları (en sonuncusu 1943-44) yeni bir soykırımı veya genel katliamı yapabileceklerine inanmak istemiyorum. Stalinin verdiği emirle cezalandırılan halkların kitlesel göçe zorlanmalarına ve göçten de Çeçenler'in nasiplerini yüklüce aldıklarına mı değinmek istiyorsunuz? Her ne kadar Almanlarla işbirliğinde diğerlerinden daha fazla gayret göstermedilerse de en çok İnguşlar Rusların hışmına uğradılar, ülkelerinin Çeçenlere göre daha kolay erişilebilen bir coğrafyada olmaları bunu kolaylaştırdı. Sonuç olarak Çeçenlerin büyük bir çoğunluğu ve İnguşların tamamı Orta Asya'ya ve Sibirya'ya sürüldüler. Kruşçev zamanı çıkan afla çoğunluğun dönmesine karşın hala sürgün edildikleri yerlerde yaşayanlar var. Zaten bence bu sefer de eğer bir toplu katliam, toplu sürgün veya Çeçenlerin top yekün ortadan kaldırılması olmasa bile bu savaş, sonunda bir uzlaşma elde edilene kadar ne yazık ki on binlerce belki de daha fazla, yüz bini aşkın cana mal olacağa benziyor. Zaten birinci savaşta gözlemcilerin verdiği sayılara göre sadece sivil halktan verilen kayıp 60 bini geçi-yor. Evet, kayıbın çok daha az olmasını bütün kalbimle diliyorum ancak, savaşın başından beri Rusların takındıkları tavır bu sefer tahminlerin üzerinde kan dökmeye kararlı olduklarını gösteriyor. Peki bu savaşın çıkış senaryosu biraz öngörülmüş bir planın uygulaması şüphesi yaratmıyor mu? Üstelik geçen seferki savaşın sonunda zorlukla elde edilen uzlaşmanın mimarı olan General Lebed bile verdiği bir demeçte Moskova'daki terörist Saldırıların ardında Rus gizli servislerin bir komplosu olabileceğini ima etmedi mi? Rus hükümetinin Çeçenistan'ı işgal etmek için her hangi bir bahane aradığı, ve bu yönde belli provokasyonlara giriştiği şüphe götürmüyor. Bunun ilk göstergeleri Ağustos ayındaki Dağıstan olaylarıyla iyice ortaya çıktı. Öne sürülen bahaneler incelendiğinde bunların şaşırtıcı derecede önemsiz oldukları görülüyor. Sözde İslami devrim tehlikesi garip bir şekilde abartıldı üstelik Wahabiler gibi aşırı radikal İslami kesim içerisinde bile son derece sekter ve çok tehlikeli olara medyatize edilen bu grupların abartıldığı kadar etkili olmayıp gerçekte sayılarının ancak birkaç yüz kişiden ibaret olduğu biliniyor. Korku yaratmak için sanki binlerce, on binlerce savaşçı varmış gibi sunuldu. Bu gruplar Dağıstan'a yönelik bir takım eylemlere giriştiler, burası önemli zira ne Çeçenistan da ne de Dağıstan'daki en kalaba-lık etnik grup olan Avarlar arasında öyle sanıldığı kadar yaygın değiller. Dağıstan'da belki sayıları ona yakın tarikat var ancak bunlar Nakşibendilik gibi Müridlik gibi ardında tarihi nedenler olan ve geleneksel tarikatlar. Madem ki tarikatlardan konuşuyoruz o halde "müridlik" Çeçenistan da ve Dağıstan'da önemli bir rol oynuyor mu? Gerçekten bir "radikal İslami" tehlike söz konusu mu? Yoksa durum etnik grupların belli bir kimlik arayışından mı i-baret? Durum aslında oldukça karmaşık. Zaten "müridlik" sadece Dağıstan'a özel bir tarikat ve son zamanlardaki savaşlarda tam olarak taraf olmadı, itildi, kakıldı, olayların içine çekilmeye çalışıldı ancak olmadı. Dağıstan'ın karmaşık, kompozit bir yapısı var; burada en az 25 Kafkas etnik grubu yaşıyor ve birbirinden farklı diller konuşuyorlar. Bazı etniler küçük halk parçaları oluşturuyorlar; örneğin Şamil Basayevin ait olduğu Botlikler son derece küçük bir grup, arasanız bile bulmakta zorluk çekersiniz, sayılarının toplamı belki de 2 bin kişiyi bile geçmez. Söylemek istediğim buralardan öyle kitlesel, yığınsal hareketler çıkıp yayılmaz. Son derece abartılmasına karşın sadece kendilerine belki kişisel nedenlerle bazı taraftarlar bulabildiklerinden dolayı Basayev ve Ürdünlü ortağı Hattab gidip Botliklerin aralarına yerleştiler. Wahabiler'in sayısı Arabistan'da da çok fazla değil. İşte bu Botlik memleketine giden sayısız "Wahabi kolonları" olarak duyduğumuz savaşçıların gerçekte sayıları yüz kadardı. Ama birinci Çeçen savaşından önce Cevher Dudayev bir Kuzey Kafkasya Federasyonu fikrini savunuyordu. Ruslar açısından böyle bir proje ciddi olarak endişe verici miydi? Evet, sorun burada yatıyor. Dudayev'in fikri gerçekten de böyle bir federasyondu ancak kimse onunla kolaylıkla beraber olmayı göze alamıyordu ve fikirlerini dinletme şansına da sahip olamadı. Önemli sorunlardan biri de bu sözünü ettiğimiz etnik gruplar genelde ne kadar sayıca küçükseler özerklik veya bağımsızlık eğilimleri de o derece büyük oluyor. Bu dünyanın başka yerlerinde olduğu gibi Kafkasya'da da (belki de her yerden daha fazla olarak), yaygın bir eğilim olarak kar-şımıza çıkıyor. Bir örnek olarak Karaçay-Çerkez Özerk Cumhuriyeti'ni ele alalım; şu anda Çerkezler bu ortak cumhuriyetten ayrılmak istiyorlar. Bilindiği gibi zaten bir Adığe Cumhuriyeti var, burada Çerkezler, Karaçay Tatarları ve Ruslar dışında önemli bir azınlık oluşturuyorlar ve şimdi de bu cumhuriyetten ayrılıp Rusya'ya bağlanmak istiyorlar. Adığeler ve Çerkezler tamamen aynı dili konuşan aynı millet olmakla beraber Stalin zamanında olası ulusal hareketleri önlemek amacıyla çizilen sınırlarla birbirlerinden ayrılarak bölünmüşler. Çerkezler ayrılıp Adığelerle birleşmek istiyorlar ancak aralarında ortak bir sınır bile yok, görüldüğü gibi kendi mantığı çerçevesinde bu sınır tayinleri çok iyi yapılmış! Lenin zamanındaki sınırları, hemen İkinci Dünya Savaşı sonrası çizilen sınırlarla karşılaştırırsak, SSCB'nin kurulduğu tarihten itibaren küçük devletlerin sınırlarıyla ilgili önemli düzenlemelerin hep bu yönde yapıldığı sonucunu çıkartabilir miyiz? Evet, bazen tamamen değişti. İlk sınırlar Birinci Dünya Savaşı sonrası hatta Bolşevik iktidarın tamamen yerleştiği iki savaş arasında kalan dönemdendi. Bolşevikler Çarlık zamanındaki sistemin büyük eyalet birimlerini ustaca tamamen küçük parçalara böldüler. Çarlık zamanının büyük birimlerinin belli zayıflıkları vardı. Çarlık birimlerinde ne özerklik ne de herhangi bir etnik farklılığın veya değişik bir dinin tanınması gibi bir durum vardı. 1920'lerde ortaya çıkan durumdaysa aynı etnik grupların birlikte olmalarının ve bir etnik bütünlük oluşturmalarının önüne geçmek için parçalanıp, başka etnik gruplarla karıştırılıp bazen azınlık durumuna bile düşürüldüler. Böylece Çerkezlerin bir kısmını Karaçay la beraber bir başka cumhuri-yette buluyoruz. Aynı şekilde bir başka grubu da Kabardey-Balkar cumhuriyetinde bulmak mümkün. Burada da Kabarlar bir başka Çerkez grubu çok az bir farkla ama aynı dili konuşuyorlar, Balkarlar ise, onlar da Karaçaylar la hemen hemen aynı dili konuşan bir başka Türk grubu. Orta Asya'da da benzer bir durum söz konusu mu? Orta Asya'da durum biraz daha farklı ama orta Asya halklarına da aynı sınır çizimi yoluyla bölünme politikası uygulandı. Prensip doğal olarak aynı. Sayın Şaraşidze sizce Çeçenistan'ın bağımsızlığını kazanması bölgede bir destabilizasyon yaratır mı? Ben sanmıyorum. Tam tersine belki de bölge halklarını kendi öz yönetim kurumlarını kurmalarında özgür bırakırlarsa ya bağımsızlıklarını ilan ederek veya federal bir örgütlenme ortaya çıkabilir ve her şey de çok daha iyi olabilir. Esas destabilizasyon tehlikesi bu savaşla ortaya çıkmaktadır ve bölgeye yayılma olasılığı da vardır. Rus yönetiminin mutlak sorumluluğunu taşıdığı bir sabotaj söz konusudur. Askeri müdahaleye neden oluşturacak ciddi boyutta bahanelere gereksinimi olduğu açıkça belliydi. Moskova'daki malum patlamaların düzmece olduğu kesin. Eğer iddia ettikleri gibi bu patlamaların ardında gerçekten Basayev ve adamları olsaydı bence bu patlamalar çok daha iyi planlanırdı ve ciddi olarak resmi hedeflere yönelirdi. Bu gibi sabotaj ve yer altı savaşı konusunda son derece ustalıkla ve profesyonel olarak çalışıyor. Oysa gördüklerimizin, sivil halkı hedef alan katliam girişimleri olarak, belli bir amaca hizmet ittiği apaçık ortada. Çeçenistan sorununu Rusya'nın iç meselesi olarak değerlendiren Batının tavrı hakkında ne düşünüyor-sunuz? Kesin olarak bu tam bir masal, zaten böyle bir sorun iki üç seneden beri gündemde bile değildi. Çeçenistan'ın Rusya'nın iç meselesi olmadığının en açık işareti de şu anda bir işgale maruz kalmasıdır. Eğer bir ülke, yani Çeçenistan bir başka ülkenin yani Rusya'nın ordusunun işgaline uğruyorsa bunun bir iç mesele olmadığı ortadadır. Her ne kadar resmi olarak diğerleriyle aynı statüye sahip olmasa bile, olay iki ülke arasındaki bir sorundur, bir işgaldir. Diğer ülkelerin tavırlarına gelince; burada bir tavırdan çok tavırsızlık söz konusudur. ABD, Fransa ve diğer ülkelerin aldıkları tavırlar hem tamamen gerçekten uzaktır hem de bu ülkelerin daha önceki tavırlarıyla, giriştikleri siyasi angajmanlarla ve müzakerelerle de tamamen çelişkilidir. Çeçenistan devlet başkanının bu sıfatı tanınarak kendisiyle resmi görüşmeler yapılmıştır. Çok yakın bir zamana kadar AGİK tarafından yürütülen görüşmeler ne yazık ki devre dışı bırakılmıştır. Bunda da Fransız Meclis Başkanı Fabius'un tarihi gerçekleri gözardı eden beyanatları1 da belli bir sorumluluk taşımaktadır. Bir Fransız vatandaşı olarak bunları bir skandal olarak kabul ediyorum. Eğer böyle devam ederse birazcık farklı olan bütün küçük halklar ortadan kaldırılabilecek demektir. Sizce Batı neden Rusya'ya hoşgörülü davranıyor? Bence Batı'nın bu tavrının ardında hiçbir şey anlamadığı yatıyor, her zamanki gibi ne Yakın Doğu'da olanları ne de Rusya'da olanları kesinlikle anlamıyor. Batı'nın kavrayamadığı bir başka önemli konu da bu tavrıyla, aşırı uçların güçlenmesine yol açtığı ve göründüğü kadarıyla da kurulabilecek bir demokrasinin sonuçta baltalanması, bütün gelişme ve ilerleme çabalarına karşın siyasi iktidarın mafyanın veya onun adamlarının eline geçmesine neden olması. Bu mafyaların hızla ne derece güçlendiklerini ve zenginleştiklerini de görüyoruz. Hem istikrar hem de barış şansları böylece aynı hızla uzaklaşıyor. Batı'nın ve genelde uluslar arası topluluğun sessizliği, aynen birinci Çeçen savaşında da gördüğümüz gibi-bunu belki onaylayıcı bir sessizlik olarak da tanımlayabiliriz-, sonuç olarak bu tavır Rusya'daki iç barışın sağlanmasına ve demokrasinin gelişmesine olumlu bir katkı sağlıyor mu? Rusya'nın bölgedeki emperyalist emellerini, büyüklük özlemlerini göz önünde bulundurarak bu doğrultuda Rus toplumunun demokratik bir yapıya kavuşabileceği söylenebilir mi? Ben Rusya'nın demokrasiye doğru ilerleyebileceği umudundaydım, ancak görünüş tam tersini ortaya koyuyor ve modası geçmiş çağdışı ve artık günümüzde sökmeyen bu açık sömürgecilik emelleri her türlü demokratikleşme çabasıyla tamamen çelişkili bir durum yaratıyor. Bunun en açık delili zaten Rusya'da olup bitenlerle sergileniyor. O halde sizce Kuzey Kafkasya halklarının Rusya ile birlikte yaşamayı tercih edebilmeleri için acaba Rusya bu insanlara ne gibi bir gelecek vaadinde bulunabilir veya Rusya Kafkas halkları tarafından kabul edilebilinecek bir gelecek vaadinde bulunabilir mi? Sadece elde olan belli bir statükoyu devam ettirebilmek için, Kuzey Kafkasya halklarının katılımıyla ortaya çıkacak bir birliğin, Rusya'nın üst düzeyde bir devlet otoritesi olarak gözetimi altında olacak bir özerklik yapısı, roller dürüst bir biçimde oynansaydı yürüyebilirdi. Çeçenistan da bu konuda olumlu bir deney oluşturabilirdi ama olmadı ve şimdi de olması imkansız gözüküyor. Bunun hayata geçebilmesi için de özellikle Rusya Federasyonunun azıcık bir demokrasiye bile sahip olması yeterliydi. Öyle büyük kurumsal değişikliklere de gereksinim yoktu, zaten Rusya'daki kurumların hiç biri gerektiği gibi veya öngörüldüğü gibi işlemiyor, bu konuda Rusya Parlamento-sunun raporlarını görmek bile yeterli, bize komik gelebilir ama aslında trajik; zira bu insanlar ya gerçek demokrasinin ne olduğunu daha kavramadılar ya da bunu istemiyorlar. Kısacası gerçek bir demokrasi çerçevesinde bir şeyler olabilirdi, fazla da abartmaya gerek yok dünden bugüne hemen bu insanlardan İskandinavya türü bir demokrat olmalarını bekleyemeyiz, üstelik İskandinavya'da hiçbir zaman ne Çeçenler, ne Tatarlar, ne de Gürcüler oldu... Peki sizce Rusya'nın bu esneklik göstermeyen tutumu, sonuç olarak bölgedeki Rus yanlısı olarak tanınan yöneticilerin bile radikalleşmelerine neden olabilir mi? Bence Rusların tutumu iki türlü sonuç verebilir; birincisi yeniden fethedilen ülkelerdeki ılımlı yöneticilerin de sertleşmesi ki Çeçenistan ve diğerlerinin Moskova'ya karşı olan tutumlarında böyle bir sertleşme söz konusu oldu, ikincisi de Rus iç politikasındaki faşist eğilimlerin ve aşırı merkeziyetçi yani emperyalist eğilimlerin güçlenmesi. Bu kesin. Ruslar Çeçenler'le olan savaşı kazanabilirler mi? Yoksa bu savaş zaman içerisinde Afganistan ya da Vietnam savaşı gibi uzun bir zaman dilimine mi yayılır? Bence bu savaşın sonucu şöyle olacak; bir kere Çeçenistan'daki bu savaşı sona erdirmek kararını vermek Ruslar için imkansız ya onları napalmle ya da atom silahı kullanarak imha edecekler ama artık bunlar yapılamıyor, Ruslar da buna kalkışmaya cesaret edemezler. Rusların askeri operasyonda acele ettikleri de gözden kaçmıyor, kış bastırmadan askeri hedeflerde belli nihai sonuca varamadıkları takdirde bu savaşın yıllarca süreceği kesin. Çeçenler bu konuda tecrübeli, öbürleri de tabi. Bu tip savaşların Kafkasya'da yüzyıllarca yıllık bir geçmişi var, üstelik daha geçen yüzyıldaki savaşın izleri hafıza-larda son derece taze olarak duruyor. Geçen seferki savaş en azından çeyrek asır sürmüştü, bu ülkeleri ele geçirmek ve elinde tutmak öyle kolay da değil. Bunu da şimdilik herkes denemeye kalkışsa bile kimsenin kolaylıkla bir sonuca varabileceği söylenemez. Rusya'nın Kafkasya fethinin tarihi boyutunu göz önünde bulundurarak, geçen yüzyılda olanlarla, günümüzdekiler arasında bir karşılaştırma yapmaya kalkarsak kazanılması beklenen sonuçlar açısından ne gibi bir tablo ortaya çıkıyor, benzerlikler ve farklılıklar nelerdir? Bir yandan büyük benzerlikler var, mevcut olan ve karşı karşıya gelen güçler bir yerde aynıları olmakla birlikte son derece büyük farklılıklar da var. Geçen yüzyıldaki savaş 1830'larda başladığında, Kafkasya halkları için ilk defa ortaya çıkan bir durum söz konusuydu. Bu insanlar pratikte ve özellikle de Kuzey Kafkasya genelinde tamamen bağımsız yaşıyorlardı. Çeçenler ve İnguşlar o zamana kadar topraklarına yerleşmiş hiçbir istilacıyla karşılaşmamışlardı. Dillerinde bir tek yabancı kelime bile yoktu ve İnguşça'dan başka da hiçbir dil bilmiyorlardı. Müslüman da değildiler, bu dini, savaşı kay-bedince Rus düşmanlığından daha çok sömürgeciliğe karşı direnmek amacıyla benimsediler. Çok önemli bir faktör de bu insanların yalnızlıkları ve uluslar arası kamuoyunun onlara karşı ilgisizliğiydi. Sadece çıkarları çerçevesinde birazcık İngilizlerin ilgilendikleri bu bölge, dünyadan son derece tecrit olarak yaşıyor-du. Bir de o devirde durum Kuzey Kafkasya'nın batı veya doğusunda bulunanlar için farklı bir konumdaydı; doğudaki Çeçenler, İnguşlar ve Dağıstanlılar 1859'da savaşa son vermek ihtiyatını gösterdiler, batıdakilerse mücadeleye devam ettiler. Bunun sonucunda da Çerkezler, Abhazlar ve Ubıhlar çok büyük kayıplar verdiler. Ubıhlar tamamen ortadan yok oldu. Bugün artık Ubıhça bitti, bu dili bilen veya konuşan bile kalmadı. Çerkezler ve Abhazlar da kısmen telef oldular. Abhazlar'ın yarıdan çoğu ortadan kalktı, örneğin bir de Abzaş adı verilen bir başka Çerkez halkı var, bunlar Abhazlar'dan da ayrı bir grup, geçen yüzyılın sonlarına doğru sayıları 250 binden 3 bine düştü, günümüzde de 3-4 binden fazla değiller. Allahtan birazcık da Türkiye'de varlıklarını sürdürüyorlar, bazıları o zaman Anadolu'ya göç edenlere katılmıştı böylece canlarını kurtarabildiler. Türkiye'de pek çok köyleri var, dillerini konuşabiliyorlar, şarkılarını söyleyip, danslarını oynuyorlar, adetlerini, geleneklerini, efsanelerini koruyabilmişler, ancak Rusya'da artık tamamen izleri silindi, yok oldular. Abhazların Kafkasya'daki vatanları neredeydi ve bugün Türkiye'de nerede yaşıyorlar? Kafkasya'daki vatanları güneyde Kuban nehri kıyılarına yakın, Kabarlar ülkesiyle Karadeniz kıyısı arasındaydı, ormanlık bölgelerde yaşadıklarından bu onlara uzun zaman direnebilme imkanı da sağladı. Ancak aynı zamanda da katliamlara uğrayarak sonlarını da getirdi. Türkiye'de dağınık olarak yaşıyorlar, Çerkezler'in olduğu her yerde hemen hemen onlara rastlamak mümkün. Düzce çevresinde, Adapazarı'nda, daha çok Abhazlar olmakla birlikte, çok sayıda Çerkez de yaşıyor. Yaşadıkları yerlerin depremden en çok zarar gören yerler arasında yer alması çok üzücü, hatta bizi Ruslar ellerinden kaçırdı ama takdir-i ilahi yakaladı diyorlar... Ubıhlar ve Ubıh dili üzerine uzun yıllar çalışmış nadir kişilerden biri olarak, bir dilin ortadan kalkması gibi böylesine acı hatta trajik bir durumun nasıl olabildiğini açıklar mısınız? Felaket bir şey, her halde bir dilin başına gelebilecek en acı şey. Geriye özneler yani kişiler kalıyor, bir de gelenekler ama dil ölü bir dil artık. Bu dili en son konuşabilen kişi rahmetli Tevfik Esenç'ti, yani bu dil artık sadece kağıt üstünde ve bant kayıtlarında var. Yok oluş nedenlerine gelince, zaten Türkiye'ye kaçıp gelebilenler az sayıdaydılar, sonuçta 20 belki de en çok 30 bin kadardılar. Savaşın sonunda ya yurtlarından uzaklara sürülecek ya da Türkiye'ye göç edeceklerdi, göç etmeyi tercih ettiler. Soçi bölgesinde Karadeniz kıyısındaki köylerini yola çıkarken ateşe verdiler. Soçi Ubıh ülkesinin başkentiydi. Sayıca azdılar da neden böyle inatla Ruslara direndiler? Çünkü savundukları kendi toprak-larıydı. Şeyh Şamil gibi efsaneleşmiş bir tarihi kişiliği de burada anmadan edemeyiz her halde? Şamil son derece zengin ve efsanevi bir kişilik. Hala anısına şarkılar yazılıyor, 1966'dan beri sürekli olarak çalışmalarını sürdürdüğüm Yalova bölgesindeki köylerin neredeyse dörtte üçü Kafkasya kökenli. Çok sayıda Çerkez, Çeçen ve Avar yaşıyor burada, Kafkasya'daki dillerden on dördü burada temsil ediliyor. Günümüz değerlendirmesiyle fanatik bir Müslüman diyebileceğimiz Şamil, en azından Ruslar açısından bu böyle, "müridler" tarikatının da şeyhi olarak hem dini hem de askeri bir lider kimliğiyle ortaya çıkıyor ve Rus düşmanlığından çok, bir halkın yabancı işgale karşı top yekün direniş mücadelesinin sembolü oluyor. Bu yabancı işgal nereden gelirse gelsin o yine aynı mücadeleyi verirdi. Esas olan bu direniş mücadelesinin sembolü olması, üstelik o devirde birazcık fanatizm kimseyi rahatsız etmiyordu, şimdi bile bu tartışma konusu olabilir. Cevher Dudayev de onu mücadelesinde sembol olarak aldı, taraftarları da onu biraz günümüzün Şeyh Şamil'i olarak gördüler değil mi? Tabi doğru, üstelik haklıydılar, çünkü yurdunda özgür olarak yaşamak isteyen Kafkasyalı sembolüydü. Yabancılardan kendilerini rahat bırakmalarını isteyen, nasıl olmalarına ve nasıl yaşamalarına karışılmasını istemeyen Kafkasyalı sembolü; bu kadar basit işte! Peki Çeçenistan da ki bu son savaşın doğuracağı sonuçların belli ölçüde Kuzey Kafkasya'daki istikrarın bozulmasına neden olabileceği ve hatta güneyi de etkileyip Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan'da karışıklıklar yaratabileceği riski var mı sizce? İster istemez, başka Kuzey Kafkasya olmak üzere bölgenin tamamını destabilize etme riski son derece büyük. Zaten başka türlü de olamaz, çünkü Kafkasya içerisinde olup bitenlerden kimsenin etkilenmemesi mümkün değil. Örneğin, Gürcistan'ı alalım, yepyeni bir durumla karşı karşıyayız. Gürcü dış politikası tamamen yeni bir yönlenme içerisinde bulunuyor; ilk kez Gürcüler, Çeçen ve inguş mültecilere sınırlarını açtılar, böyle bir duruma ilk kez şahit oluyoruz. Kafkasya'da yeni bir şeyler oluyor. Kuzey Kafkasya'dan farklı olarak Güney Kafkasya'nın Hıristi-yanları tarihte geleneksel olarak Rusların müttefikleri oldular, ilk defa bu durumun bozulmakta olduğunu, Gürcülerin sınırlarını Müslüman Çeçen ve İnguşlara açması gösteriyor. Hıristiyan olmamalarına rağmen onlara yardımda bulunmaları çok yeni bir olgu ve bu durum petrol yolları ve beraberindeki ekonomik çıkarlar açısından da Rus politikası açısından da çok kötü olabilecek önemli bir gelişmenin habercisi. Rus politikasının da değişebilmesi için (boş yere kan dökülmesini önlemek için) boru hattının nereden geçeceği üzerindeki tereddütlerin bir an önce ortadan kalkıp çizilen yolların belirlenmesi büyük önem taşıyor. Üstelik Güney Kafkasya'da bir sürü hayati sorun askıda bulunuyor. Sovyet sonrası bölgede ortaya çıkan büyük etnik sorunların hiç biri çözüme ulaşmış değil, Gürcistan'da Abhazya ve Osetya, Azerbaycan ve Ermenistan arasında da Karabağ sorununun yarattığı yaralar daha kapanmamış bir durumdayken her an şu anda dondurulmuş gibi duran bu çatışmalar potansiyel olarak destabilizasyon kaynağı oluşturmuyorlar mı? Güney Kafkasya'daki bugün mevcut olan dinamikler ışığında eski Sovyetleri terk eden yeni Transkafkasya cumhuriyetlerinin gelişmelerini nasıl değerlendiriyor-sunuz? Gördüğünüz gibi Gürcistan'da büyük değişiklikler göze çarpıyor, eski ve köklü bir ülke, aynı zamanda stratejik öneme de sahip, ancak geleneksel olarak devamlı Rusya'nın yanında yer almıştı. Belki de yöneticilerin de kişiliklerinden dolayı yönetimin giderek şaşılacak bir şekilde Rus politikasından uzaklaşmakta olduğunu ve Türkiye'ye yaklaştığını görüyoruz. Aynı zamanda da Gürcistan'ın Türkiye, İsrail ve Amerika arasındaki askeri ittifaka katılma isteği de bu yönelişin Gürcistan'a büyük bir avantaj sağladığı, hem Ruslara hem de Batılılara karşı çok daha fazla bağımsızlık ve seçenek imkanı yarattığı kanısındayım. Bence Kafkasya'daki küçük devletlerin tam bağımsızlık yolunda gerçek bir çaba göstermelerine rağmen –Gürcistan'ın şu anda bile bağımsızlığı tam olarak gerçekleşmiş değil- bir sonuca ulaşabilmeleri ancak Türkiye'ye yaklaşarak gerçekleşebilir ve onlara bağımsız olabilmek için gerekli gücü sağlayabi-lir. Gürcistan'daki Abhazya e Osetya sorunlarıyla ilgili ne düşünüyorsunuz, nasıl bir çözüm sağlanabi-lir? Tamamen birbirinden farklı sorunlar bunlar bir kere. Abhazlar önce-likle Müslüman bir halk ve Kafkasya'nın yerlisi, dilleri Kafkas grubuna dahil. Çerkezlerin ve yok olan Ubıhların kuzenleri diyebiliriz, aynı dil ve kültür grubuna dahiller. Tarih onları hem Gürcülerle, hem de Rus yayılmacılığıyla karşı karşıya getirdi. Şu anda Gürcistan devlet otoritesiyle çatışma halindeler ve yaşadıkları topraklarda azınlık durumundalar (%18). Eskiden çok yoğun oldukları batı kesimlerinde bile bugün sayıları 70 bini geçmiyor. 19. Yüzyıl sonunda nüfusun dörtte üçü öldürüldü, yok edildi veya göçe zorlandı. Türkiye'ye ve Ortadoğu'ya (o zaman Osmanlı topraklarında olduğu için) özellikle Ürdün olmak üzere Arap ülkelerine dağıldılar. Türkiye'de eskilere dayanan güçlü bir toplulukları var; geçmişte Abhaz kökenli pek çok paşaya rastlamak mümkün. Bir de Osetya sorunu var. Bu savaşta, Çeçenistan'ı bombalayan Rus hava kuvvetlerinin Osetya'daki hava üslerinden yararlandıklarını görüyoruz. Osetya'nın özel bir durumu var. Bir kere Osetler Kafkasya kökenli değiller, ne Türk ne Slav ne de Rus kökenine sahipler, Hint-Avrupa ailesindeki İran dil grubuna aitler, yani kuzey İranlıları diyebiliriz. Kökleri muhtemelen eski Alanlardan, Albanlardan geliyor. Tabi ki İranlılar'dan dil yapısı dışında hem kültür hem de siyasi açıdan çok uzak ve farklılar. Böylece Kafkasya'da tamamen apayrı bir konuma sahipler. Eski İskitlerin veya Sarmatların torunları olarak da kabul ediliyorlar. En son Kafkasya'ya çekilerek sığınmışlar ve varlıklarını böylece sürdürebilmişler. Ancak Kafkasya'daki belli başlı hiçbir gruba dahil olmadıklarından hiçbir grubun da yanında yer almamışlar. Ruslar geldiğinde hemen onlara yanaşmış ve imparatorluğa entegre olmuşlar ve Çarlık Rusya olsun Sovyetler olsun, daima sadık kalmışlar. Buna belki de din ve dil açısından yalnızlıkları neden olmuş olabilir, üstelik hiçbir komşu ulusla da Kabarlar, Gürcüler ya da Çerkezler'le iyi geçinememişler, en iyi sadece Ruslarla anlaşmışlardır. Bundan dolayı da doğal olarak Kafkasya'daki hiçbir harekete katılmadıklarından Ruslar tarafından ayrıcalıklı bir yere sahip olmuşlardır. Petrol yollarının çizilmesi ve bölgeden boru hattının geçişiyle bölgeye kalıcı bir barış gelebilir mi? Eğer kesin olarak bu yollar bir kere belirlenirse her şey değişebilir. Ama masında gördüğümüz gibi iki ayda bir petrol yollarının güzergahları değişiyor. Türk basını bu konuda son derece uzmanlaştı, en fazla orada değişik petrol yollarından bahsediliyor, sürekli gerginlik yaşanıyor. Şu anda bir sürü olasılığa rağmen, bölgenin siyasi geleceği açısından, yollar arasında en makul olanı, yine de Türkiye'den geçip Akdeniz'e ulaşanı. Anlamadığım Rusların Çeçenistan dan geçen yolu ele geçirmek veya denetim altına almak amacıyla Çeçenleri fizik olarak da tasfiye etmek pahasına acele etmeleri... Buradan geçen petrol boru hattını Rusya'dan geçene bağlamak istiyorlar ama aynı zamanda da Çeçenistan'daki bütün petrol tesislerini, sanayisini ve yollarını da tahrip etmekten, yakıp yıkmaktan geri kalmıyorlar. Bu da bu konularda uzmanlaşmış olmalarından kaynaklanıyor olmalı. Yine de Güney Kafkasya ve diğerleri için en kolay olan çözüm, Akdeniz'e giden boru hattı inşasının bir an önce tamamlanması. Son olarak, bu yola en kısa zamanda Hazar havzası Kazak petrollerinin de dahil edileceği söz konusu ediliyor galiba. O zaman bütün Kafkas halkları, varlıklarını canlandırmak, beraberce çalışarak zenginlikleri paylaşmak imkanına kavuşurlar ve Rusya'ya da artık size gereksinimimiz yok diyebilirler. Rusların ne yaptıklarını anlamak imkansız böyle devam ederlerse bana istediklerinin tamamen tersini elde edecekler gibi geliyor. Bu arada Rusların giderek ellerindeki bütün kartları oynadıklarını ve özellikle Ekim devrimi sonrası Bakü'deki meşhur Doğu Halkları Kongresi gibi gelecek için büyük idealler vaat edemediklerini de söyleyebilir miyiz? Bu eski tip kurnazlıklar artık geçerli değil, üstelik o Kongre, sonuç olarak adı geçen "doğu halkları"nın bu yüzyılda yaşadıkları en büyük felakete neden oldu. Sizce Batılı ülkeler olarak ABD ve Avrupa Birliği, Kafkasya'da belli bir dengenin kurulabilmesi ve belli bir istikrarın sağlanması yolunda ne gibi girişimlerde bulanabilirler? İşi, Balkanlardaki gibi bir müdahaleye bile götürmeden, ama en asgari siyasal dürüstlük çerçevesinde bazı anlaşmalar elde edilebilinir. Uluslar arası alanda gerçekçiliğin esas olması şarttır, ama bunun da küçük ülkelerin hayati çıkarlarına ters düşmeden yapılması gerekir. Örneğin Avrupa Çeçenistan'la AGİT (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı) çerçevesinde görüşmeler yapmaktaydı bu yolda gelişmeler sağlanabilirdi. Fransa'nın izlediği politika gibi sorunun Rusya'nın iç sorunu olduğunu onaylayarak ve çözümün askeri olmasını kabullenmek uzun vadede Fransız çıkarlarına ne kadar uygun olacaktır bunu zaman gösterecek. Bu tutumu savunan veya sessiz kalanlar için de aynı şey söylenebilir. Belli bir bağımsızlık şekli tanınmışken, halkın özgür iradesiyle iş başına gelen bir devlet başkanı tanınmışken nasıl ve ne hakla bu sorun Rusya'nın iç sorunu olarak kabul edilebilinir? Bölgede tarihten kaynaklanan imtiyazlı bir konuma ve ilişkilere sahip Türkiye açısından ne düşünüyorsunuz? Üstelik de ülke nüfusunun yaklaşık 8-10 milyon kadarının Kafkas kökenli olduğu söyleniyor... Bence bu sayı son derece abartılı ve iyi ki abartılı diyorum aynı zamanda, yoksa Türkiye için de bir özerklik sorunu ortaya çıkardı! Şaka bir yana gerçekten de Türkiye'de olduk-ça önemli sayılabilecek Kafkasya kökenli bir nüfus dilimi olduğu söylenebilir, bunun içerisine Gürcistan'daki Migreller'le hatta Avarlar'la da çok yakın bir dil konuşan Lazlar'ı da dahil edersek sizin verdiğiniz sayıya yaklaşırız... Yakın tarihlerde de Kafkasya kökenli, Abhaz, Çerkez, Gürcü veya Dağıstan kökenli bir çok siyasi veya askeri kişilikler var. En son 1960 darbesinde bile genç komuta düzeyindeki albaylar arasında Türkiye'de doğmuş ama Dağıstanlı Avar kökenli olanlar vardı. Bu sadece son yüzyıl boyunca gelen göçmenleri ve mültecileri kapsıyor, ancak tarih boyunca da devamlı olarak hem antik çağlarda Batı Anadolu ve Karadeniz sahillerinden Kafkasya'ya doğru hem Kafkasya'dan Anadolu kıyılarına doğru türlü göç hareketleri sürekli olarak devam etmiş. Bizans döneminde bile gelip yerleşen Gürcüler var. Peki sizce Türkiye Kafkasya'da nasıl bir rol oynayabilir? Türkiye ve Rusya arasında oluşabilecek bir tarihi uzlaşma acaba bölgeye kalıcı bir barışın gelmesini sağlar mı? Türkiye bu bölgede çok önemli bir rol oynayabilir ve bunu oynuyor zaten, üstelik belki de şimdiye kadar hiçbir zaman oynayamadığı bir rolü oynuyor. Eskiden Türkiye bölgenin kaderini tayin edebilmek bir yana tamamen bir kenara itilmişti, şimdi ise tam tersine. Eski Sovyetlerin yıkılışıyla ortaya çıkan devletlerle hem de sadece Kafkasya ülkeleriyle değil, Orta Asya'dan Moldavya'ya kadar salt ekonomik ilişkilerin ötesinde güçlü ilişkiler kuruyor. Böylece Türkiye'nin artık böylesine bambaşka bir rol oynaması kendisi açısından olduğu kadar Güney ve Kuzey Kafkasya ülkeleri için de Rusya'ya karşı bir denge sağlaması açısından son derece hayırlıdır. Şimdiye kadar bölgede tek bir süper gücün bulunması, kitlesel Rus varlığının karşısında hiçbir rakip olmaması da bir yerde bugün yaşanan sorunların temelini oluşturmaktadır. Bugün bu coğrafya içerisine girişiyle, Hıristiyan Gürcülerin bile bir ölçüde Türkiye'den destek alabilmesi olanağı ortaya çıkmıştır, bu da son derece önemli bir gelişmedir ve Rusya'nın karşısında Türkiye'nin varlığının olması diplomatik alanda, uluslar arası ilişkilerde ve anlaşmalarda yeni bir dengelemeye sahne olacağı için belki de bir dönem noktası teşkil edecektir. Bu gelişmelere paralel olarak oluşan ve tarihten gelen nedenlerle bölgeyi de aşıp, Orta Asya'da varlığını hissettiren Türk-İran çekişmesi hakkında ne düşünüyorsunuz? Özellikle de Kafkasya'daki Türkiye-Gürcistan-Azerbaycan yakınlaşmasına karşı oluşan Rusya-Ermenistan-İran eksenini nasıl değerlendiriyorsu-nuz? Bu da başka bir durum ve bölgedeki sorunları daha da karmaşık bir hale sürüklüyor. Her ne kadar kısa vadede bölgede çok büyük karışıklıklar ortaya çıkaracak olsa bile bu eksenin uzun süreli ve kalıcı bir siyasal ağırlığı olabileceğine inanmıyorum, üstelik bütün bu bölgede en fazla koz yine de Türkiye'nin elinde diyebilirim.  +''+Georges Şaraşidze

“Gülüşüm, Bakışım, Umudum Size”

Mümtaz Demiröz (Aşamba), bize, kahraman olmayan kahramanlığını, milliyetçi olmayan milliyetçiliğini, sıcak gülüşünü, muzip bakışını ve tükenmek bilmeyen umudunu bırakıp veda etti. +''+ Göçmen kuşlar gibiyiz. Bazen küçük bir köy evinden kanatlanır yüreğimiz. Biliriz kimimizi, kimliğimizi. Yine de bocalar dilimiz, kültürümüz. Eğitim deriz, iş-güç deriz. Umudumuzu yüklenir düşeriz kent yoluna Bulunduğumuz ülkede yaşam bıçak sırtındadır. Ya sağa düşmek vardır, ya sola. Kendimizce bir seçim yapar, yürütürüz. Sevdalanırız bazen. Sevincimiz çoğalır. Ve direncimiz... Uslu oturmak da vardır evimizde, mutlu. Ya da mutluluğumuzu katık yapıp yola devam etmek. Önce, yitip gitmeyelim, diye grup kurarız aramızda. Sonra, yitip gitmesinler diye birilerini daha katmaya çabalarız, grubumuza. Yurdumuzdan uzak, köylerimize tutunmaya çalışırız. Yürütürüz birlikte kendi umudumuzu. Bazen sıranın başındayızdır, bazen gerisinde... Bazen sınırlar kalkar, duvarlar yıkılır dünyada. Düş gerçek olur sanki. Geç kalmayız yola düşmekte. Milliyetçilik değildir bizi dürten. Aklımız ve yüreğimiz yol gösterir. Bir de benliğimiz... Dün terk ettiğimiz evimize dönüyormuş gibi döneriz, yüzyıllık hasretimize. Kucaklarız, kucaklanırız. Şarkı söyleriz. Herkes duysun, herkes katılsın isteriz sevincimize. Karadeniz'le yeniden barışırız sanki. Tekneler gidip gelir. Bazen savaş başlar. Yıl, yüzyıl gibi geçer. Çocuklar büyür cephede, gençler yaşlanır. Anaların yüreği örselenir, babaların gururu. Talan edilir masumiyet. Ve genç kızların ak düşleri... Savaş başlar bazen. Yürekler sınanır. Yıkılır küçük insanların dünyası. Çocuk gülüşleri donar, renkleri silinir. Tükenir umutlar. Ve gelinlerin göz yaşları... Silahlar susar bazen. Ve savaş biter. Zafer kazanırız bazen. Ve hüzün başlar. Savaşta yitirdiklerimize, zaferde yitirdiklerimiz eklenir. Hem savaş yaralar yüreğimizi, hem zafer. Umudumuz paslanır sanki. Bocalarız. Düşeriz yeniden yollara. Sanırız ki, pası söküp atabilir ve sarabiliriz yaralarımızı. Zaman akıp gider. Umudumuzu karartan pastan kurtuluruz da, yüreğimizdeki yaraların acısını dindiremeyiz. Ve sonunda, inat olsun diye belki, bizi sürgün eden bir ulusun başkentinde,sunarız kendimizi sonsuzluğa. Usulca ve tek başımıza. Son bir gülümseme, son bir bakış ve bitmeyen umutla sevdiklerimizi, dostlarımızı düşünürüz. Dudaklarımız kıpırdar. Belki özür dilemek isteriz, belki de hoşça kalın demek... Hoşçakal Mümtaz...+''+Sezai Babakuş

Adıgey Cumhuriyeti

Başkent : Maykop tr> Yüzölçümü : 7.800 km2 tr> Nüfus : 475.000 (1991) tr> Nüfus Yoğunluğu : 60.9 kişi/kmkare tr> Önemli Yerleşkeler : Oktiyabrski, Tewuçuej, Krasnogvardeysk, Şogen, Koşhabl tr> Devlet Başkanı : Hazret Sovmen tr>table> Adıgey Cumhuriyeti, 27 Temmuz 1922'de "Adıge Çerkesleri Özerk Bölgesi" (oblast) adıyla kurulmuştur. Sonra, şimdiki adını almıştır. İlk kurulduğunda yüzölçümü 2.645 kmkare idi, yaklaşık olarak şimdiki Oktiyabrski, Teuçej, Krasnogvardeysk, Şogen ve Koşhable ilçeleri (rayon) topraklarını kapsıyordu. İlk başkenti Tohtomukay köyü idi. 1926'da 112.800 olan toplam nüfusun %45'i Adıge (50 bin), %25,8'i de Rus (29 bin) idi. Daha sonra başkenti Krasnodar oldu. 1937'de Karsnodar Eyaleti (kray) kurulup, Krasnodar kenti eyalet merkezi olunca, Adıge ÖB'nin merkezi Maykop'a (Mıyekhuape) taşınmıştır. Bölgenin merkezindeki Maykop'un kuzeyi ova, güneyi dağ ve platolarla kaplıdır. Maykop'un hemen güneyinde başlayan Ana Kafkas Sıradağları (Kafkaslar) güneye doğru yükselir. Çuavş (3.238 m.), Fişt (2.867 m.), Pşehasu (2.744 m.) ve Oşten (2.804m.) başlıca tepelerindendir. En güneydeki bu dağlık kesimde buzullar, kalıcı karlar ve göller bulunur. Göllerin en tanınmışı, Fişt yakınında Huko tepesinin batı eteğindeki Huko Gölü'dür. Buzulların ve kalıcı karların bulunduğu bu kesim, büyük bir su kaynağı oluşturmaktadır. Akarsuların bir bölümü kuzeydeki Kuban Irmağı'na, öbürleri de Karadeniz'e dökülmektedir. Buzul ve kar altında çayır ve ormanlarla kaplı alanlar bulunmaktadır. Bu kesim, Karadeniz kıyısı (Kıyıboyu Şapsığ) ile birlikte bir coğrafi ve turistik bölge bütünlüğü oluşturmaktadır.Başkent Maykop'tan kısaca bahsetmek gerekirse; Maykop'un, kent ilçelerini de kapsayan, özel bir yönetimi vardır. Maykop 1857'de, Şhaguaşe (Belaya) Irmağı'nın doğu yakasında Adıgelerce kurulan bir mıyekuaga köyüdür. Daha sonra gelişti ve 1937'de Adıgey Özerk bölgesinin başkenti oldu. Nüfusu yaklaşık 150.000 olup Rus nüfus çoğunluktadır. Maykop'ta Adıgey Cumhuriyeti Parlamentosu (yerel "halk temsilcileri" sovyeti), cumhuriyet yönetimi (yürütme komitesi) bulunmaktadır. Adıgeler bu kuruluşların başındadır. Maykop adı, Adıgece Mıyekhuape'den gelmektedir. Mıyekhuape ise Mı (=Yaban elması), -ye (=lık takısı), khuape (=köşe, diyar) anlamına gelmekte olup, Yaban elması ağaçları köşesi veya diyarı demektir. Gerçekten Maykop ormanları, doğal yabani elma ağaçlarıyla kaplıdır. Adıgey cumhuriyeti tarihi efsanelerle doludur. Orta çağda Avrupa ve Asya'yı birleştiren İpek Yolu buradan geçmekteydi. Adıgelerin ataları, dünya arkeolojisinde ünlü olan Maykop kültürünü yaratmışlardır. Birbirlerine efsanelerle bağlı olan ve Kuzey Kafkasya'ya has, tarihi Dolmenler ve Kurganlar adeta bir açık hava müzesi oluşturmaktadır. Bunlar eski Kafkasların parlak kültürlerinin, Avrupa ve Doğu ile olan sıkı ilişkilerinin kanıtıdır. Adıgeler (cumhuriyete adını verenler) Kuzey Kafkasya'nın eski halklarındandır. Avrupa'da ve Doğuda 13. yüzyıldan itibaren Çerkesler olarak bilinirler. Onların ataları yazılı kaynaklara göre Kasog, Zih ve Meot olarak bilinirler. Zengin bitki örtüsü ve verimli toprakları ile, denize ve iç Kafkasya'ya giden rahat yolları ile her zaman yabancı işgalcilerin dikkatini çekmiştir. Bu yüzden de yaşam şekilleri düşmanlara göre biçimlenmiştir. Erkek çocuklar reşit oluncaya dek yabancı bir evde büyütülüyorlar ve burada savaş için gerekli tüm taktikleri öğreniyorlardı. Silah onlar için çok önemli bir araçtı. Eski silahların güzel yapıları bunun bir kanıtı olarak günümüze yansımaktadır. Bir diğer önemli olgu ise atlardı. Ata çok değer veren Çerkesler bir çok cins at üretmişlerdir. Adıgey Cumhuriyeti'nin nüfusu, 1989 yılı itibariyle 475.000'dir. Bunun sadece 98.000'i (%20.6) Adıge, gerisi ise Rus (%70'ten çok), Ukraynalı, Ermeni ,Tatar, vb.dir. Adıgey Cumhuriyeti'nde, toplam Adıge köyü sayısı 43'tür; ortalama köy nüfusu 1500-2000 dolayında değişmektedir. Sovyetler Birliği döneminde yapılan istatistiklere göre her 10.000 kişideki üniversite mezunu sayısı sıralamasında Adıgeler SSCB'de ikinci sıradaydı. Bir çok bilim adamı, öğretmen doktor Adıgey okulu mezunu olup Rusya'nın büyük şehirlerinde üniversite eğitimi almışlardır. Bir tane üniversite yetmemeye başlayınca 1993 yılında enstitü Adıgey devlet üniversitesine çevrilmiştir. Ekonomi, hukuk, tıp, matematik ve bilgisayar fakülteleri açılmıştır. Ama bunlar bile Cumhuriyetin ihtiyaçlarını karşılamak için yetersiz kalmıştır. Bu yüzden Rusya Federasyonu'nun kararı ile Maykop Teknoloji enstitüsü kurulmuştur. İlk öğrencilerini 1994 yılında almıştır. Adıgey Cumhuriyeti ekonomisinin daha farklı dallarına hitap eden bölümler açılmıştır. Bunlar Turizm, Finans ve kredi, Ekoloji v.s.dir. Cumhuriyetimizde aynı zamanda, lise sonrası mesleki profesyonel teknik eğitim hala korunmaktadır. Bu meslek okullarında giysi tasarımcılığından madenciliğe kadar bir çok meslek öğretilmektedir.Adıgey şu anda en gerçek kültür rönesansını yaşamaktadır. Son 3 yılda burada senfoni orkestrası, müzikal tiyatro, profesyonel halk enstrümanları orkestrası kurulmuştur. Maykop'da doğu halkları müzesinin bir şubesi açılmıştır. Bu müzenin açılma projesi 1980'lerde ortaya çıkmıştır. İlk Adıge filmi ünlü Çerkes şairi Nalbi Kuyeko'nun senaryosu ve Maykop tiyatrosunun oyuncularının oyunu ile çekilmiş ve İspanya Film Festivalinde ödül almıştır. Adıgey ve Rusya dışına bile ünü yayılmış olan halk dansları topluluğu Nalmes ve müzik ve dans ekibi olan İslemey en büyük konser alanlarında gösteriler yapmışlardır. Ayrıca da birçok amatör çocuk ve genç halk dansları ekipleri de bulunmaktadır. Dışe-Kam, Jemçujinka, Yunost Adıge bunlardan sadece birkaçıdır. Bu ekipler bir çok defa ödüller almışlardır. Gösterilerini Almanya'da, Moskova'da,St.Petersburg gibi yerlerde gösteri yapıp büyük ilgi toplamışlardır. Adıgey Cumhuriyeti turistler için yaratılmış yerlerdir. Kafkasın muhteşem dağları, Lago-Naki'nin en güzel çayırları, mağaraların çokluğu, karlı tepeler, geniş yamaçlar, yüzyıllık ormanlar, şelaleler ve dağ nehirleri, sessiz göller bunlar Adıgeyi gezdiğiniz zaman göreceğiniz güzelliklerden bir kaçı. Yumuşak iklimi, mineral suları, egzotik doğası ile tam bir dinlenme ve tedavi merkezidir. Çeyrek yüzyıldan beri Lagonaki kayak yapmak isteyen turistlerin uğrak yeri haline gelmiştir. Burada kar haziran ayına kadar kendini göstermektedir. Bu cumhuriyette bulunan at yolu Rusya'da bilinen en eski At yoludur. Bu yoldan yapacağınız gezi sizlere unutamayacağınız anlar yaşatır. Şhaguaşe'nin üst kısımları uzun zamandan beri su sporları düşkünlerini ilgisini çekmektedir. Su turistleri bu nehri 70'li yıllarda keşfetmeye başlamışlardır. Bu nehir farklı bölgelerinde bulunan zorluk derecesi ile hem yeni başlayanlar için hem de zorluğu sevenler için vazgeçilmezdir. Bunun için her yıl Rusya genelinde yapılan rafting yarışları 1-3 mayıs tarihleri arasında Maykop'ta yapılmaktadır. Mağaralara geziler düzenlenmektedir. Maykop'da 125 tane maden ve mağara olduğu bilinmektedir. 1991 yılında Adıgey Cumhuriyetinde Rusya çapındaki ilk Delta Planör Şampiyonası yapılmıştır. O zamandan beri bu sporun müptelaları Adıgey Cumhuriyetinin sürekli misafirleridir. Maykop'da bulunan mineral su kaynakları yarım yüzyıl daha yetecek rezerve sahiptir ayrıca da başka kaynakların da olduğu bilinmektedir. Bugün Olimpiyat oyunlarının 100.yılında Adıgey'de doğup büyümüş olan kendi şampiyonlarımızın adlarını gururla söyleyebiliyoruz. Bunlar Judocu; Vilademir Nevzorov ve Arambi Yemij, basketbolcu; Tamara Kolagina, halterci; Muharby Kirjinov, hentbolcu Vilademir Maksimov. Birçok kez Avrupa ve Dünya şampiyonu olan sporcularımız sambocu Aramby Hapay, Gumer Kostokof, Sagit Meretukof , judoju; Hazret Tletseri gurur kaynaklarımızdandır. Adıgey'in kız hentbol takımı Rus hentbol takımları arasında başarıyla yer almaktadır. 1993 yılından beri Rusya çapındaki bisiklet yarışları Adıgey'de yapılmaktadır. 1993 yılının ekim ayında o dönemin Cumhur başkanı olan Carım Aslan'ın isteği üzerine Kuzey Kafkas Halklarının Kardeşliği adı altında ilk bisiklet maratonu düzenlenmiştir. Bu maraton kapsamında yarışmacılar Maykop'tan başlayıp, Krasnodar-Armavir-Stavrapol - Çerkessk - Pyatigorsk - Nalçik şehirleri yönünde devam eden yarış Vladikafkas'da sona ermiştir. Her yeni maratonda kardeşliğin yayılması için yarışma alanı genişletilmektedir. Adıgey ekonomik ve ticari anlamda gelişmek için büyük bir potansiyele sahiptir. En önemli gelir kaynaklarından birisi gıda sanayidir. Et ürünleri, et ve sebze konserveleri, şeker, makarna, içki çeşitleri, çiçek yağları özellikle Kırım gülü gibi ürünler üretilmektedir. "Adıgeysky", "Fabmay","Maykop şeker fabrikasının ürünleri sadece Adıgey ve Rusya'da değil yurt dışında da büyük ilgi görmekteler. Bu firmaların ürünleri 17 ülkeye ihraç edilmektedir. Yumuşak iklim ve verimli toprak sayesinde burada farklı tarım ürünleri yetiştirilmektedir. Tarımda sulamadan yaralanılır. Bu iş için büyük Krasnodar barajı yanında, batıya doğru sırasıyla Şınci, Oktiyabrski ve Şapsığh adlı üç küçük baraj kurulmuştur. Mısır, buğday, ayçiçeği, kenevir, tütün, kavun, patates ve sebze gibi besin kaynakları yetiştirilir. Adıgey'in en çok gurur duyduğu ürünlerinden birisi çaydır. Buranın çayı dünyada en "Kuzey" çay sayılır, ünlüler ve aristokrat tarafından çok değer verilir. Önemli gelir kaynaklarından birisi de kuş yetiştiriciliğidir. Tavuk, kaz ve ördek etleri üretilmektedir. Burada Rusya'nın diyet hindi hazırlayan fabrikalarından birisi bulunmaktadır. Adıgey Cumhuriyetinde 60 yıldan beri Rusya çapında bitki yetiştiren deneyimli enstitü bulunmaktadır. Burada yeni sebze ve meyve çeşitleri elde edilmektedir. Dünyada en çok çeşit meyve koleksiyonuna sahiptirler. Adıgey Cumhuriyetinde kaliteli elmalar, armutlar, erikler, kirazlar, üzümler vb. meyva çeşitleri ve şifalı bitkiler yetiştirilmektedir.. Adıgey'in ekonomi portresini sadece tarım belirlememektedir. Aynı zamanda sanayi de çok gelişmiştir. Gıda sanayisinin dışında, araba ve metal sanayi de gelişmiştir. Büyük gelir getiren bir başka sanayi çeşidi de ağaç ve kereste sanayidir. Güney bölümünde değerli kereste elde edilir. Cumhuriyetimiz parke mobilya vb. ağaç ürünlerini de üretmektedir. Dış ülkelerle olan bağlantısı son yıllarda gözle görülür şekilde gelişmiştir. İhracattan kazandığı para her yıl artan genç Cumhuriyetimizin elde ettiği gelir yılda 30.000.000 Doları bulmuştur. Bugün ülkemizdeki firmaların birçok ülkelerden ortakları bulunmaktadır. Bu ülkelerden bazıları Almanya, Amerika, Türkiye, İngiltere, İtalya'dır. Adıge Cumhuriyetinin ihracat ürünleri; araba, siyah metal ve ondan yapılan ürünler ile petrol ürünleridir.Önemli ekonomik ve bilim başarılarından birisi Maykop'da yüksek kalitede insulinin imalatıdır. Adıgey Cumhuriyeti ve St.Petersburg'daki bilim adamlarının ortak çalışması ve yeni teknoloji ile elde edilen doğal insulin, farmakolojik testlere göre dünya standartlarına tam olarak uymaktadır. Maykop Rusya'daki bütün hastalara yetecek kadar insulini üretme kapasitesine sahip olup üretim gerçekleştirilmektedir. Adıgey Cumhuriyetinde Kafkas dillerinin Abxaz-Adıge dil gurubuna dahil olan Adıge dili konuşulmaktadır. Rusça ile birlikte resmi dil sayılmaktadır.Adıge yazar ve sanatçılarının değerli araştırmaları ve yapıtları vardır. Bunlar, Adıge toplumu için övünç kaynağı oluşturmaktadır. Adıgey Cumhuriyeti edebiyatının temelini atan üç kişiden ikisi İbrahim Tsey (1890-1936) ve Ahmed Hatko (1901-1937) Şogen ilçesinden; üçüncü yazar Ç'eraşe Tenbot K'eraş (1902-1988) da Koşhabl ilçesindendir. Adıgey Cumhuriyeti edebiyat dilinin K'emguy lehçesine dayanmasında, K'emguy dil yöresinde yetişen bu üç güçlü yazarın belirleyici etkisi olmuştur.Kaynakça ; Dünden Bugüne Kuzey Kafkasya - Özdemir Özbay Kaf-Der yayınları shf. 109-130 Çerkes Tarihi - Hayri Ersoy, Aysun Kamacı tüm zamanlar yayıncılık Hasan Kanbolat - Adigey Cumhuriyeti (makale) http://odur.let.rug.nl/~bergmann/russia/regions/rus01ad.htmul> [Derleyen : Guşef Yançatoral, Sine Göksoy, Mezenef Hatam, Ömür Enes, Anıl Sevim]+''+Kaffed

Ulusal Politikada Çılgınlığın Son Sınırı

Son yıllarda ulusal politik yaşamımızda görülen bazı olaylar Guiness Rekorlar Kitabı'na girecek niteliktedir. Ne yaptığını bilmez bazı şaşkınların Rusya Anayasası'na Adığey'i ayrı bir ulusal cumhuriyet olarak yazdırmış olmaları bu enteresan kitabın bir sayfasında yeralmalarına yetecek gibidir. Çünkü bu ülkede yaşayan Adığelerin genel nüfusa oranları sadece %22'dir. Adığelerin ulusal devlet olmalarıyla da bu ülkede yaşayan Rusların durumu ciddiyet kazanmıştır. +''+ Adığe Özerk Bölgesi'nin Cumhuriyet olması Sovyetler Birliği'nin dağıldığı 1991 yılının sonbaharına rastlamaktadır. O günlerde Komünist Partisi'nin ülke sekreteri olan Aslan Carım'ın bu işın gerçekleşmesinde büyük çabası görülmektedir. Rusya'nın kendini zorlukla yönettiği ve bu tür girişimlerin sonunun nereye varacağını hesaplayamadığı bu dönemi fırsat bilen Carım, ulusal cumhuriyeti kurma işine girişmiştir. Ancak anlayamadığım şey, devlet adamlarımızın 1993 yılında bu girişimi nasıl uygun bulup yasal dayanak sağlamış olmalarıdır. Rusya Devlet Başkanı ile Başbakanı'nın sezileri ve devlet adamı nitelikleri neredeydi acaba o günlerde? Azıcık politikadan anlayan ve Kafkasya hakkında bir nebze bilgisi olan birinin bu girişimin sonunun nereye varabileceğini kestirmesi hiç de zor olmazdı sanırım. Adığey'de hiç Adığe bulunmayan ilçeler vardır. Maykop ve Ceç rayonları ile Maykop kenti bunlardandır. Bu yerler zamanında ulusal yapıları hiç dikkate alınmadan salt ekonomik nedenlerle Adığey'e dahil edilmişti. Ülke bir Adığe devletine dönüştürülünce nüfusun %90'ı Rus olan bu bölgelerin insanları bu girişıme karşı çıkmış ve Krasnodar Eyaleti'nde kalmak istediklerini beyan etmişlerdi. Kafkasya'nın bir bölgesinde daha barış ve huzurun bozulma tehlikesi başgöstermişti. Ancak doğrusunu söylemek gerekirse, Rusların bu hoşnutsuzluklarının boyutlarinın büyük ölçülere ulaşması da Aslan Carım'ın çabaları sayesinde önlenmişti. Carım, Dudayev gibi bağımsızlık bayrağı açmamıştı. O yavaş yavaş, ama sağlam adımlarla altı yıldır hedefine doğru ilerlemektedir. "Uysal kuzu iki koyundan beslenir", derler. Bu söz Carım için söylenmiş gibidir. O ülkesinde Adığelerin nüfuslarını arttırıp Rusların pastadan alacakları payı azaltmak şeklinde uyguladığı ulusal ayırımcılık politikası için Rusya bütçesinden para almaktadır. Zira Adığey'in ulusal armasındaki sofranın ayaklarının dibinde kendine yer bulabilen "RF" harflerinin anlamı Adığey'in Rusya'nın bir parçası olduğunun sembolü olmayıp, sadece Adığey'in Rusya bütçesinden para almasının bir yoludur. Adığey'in ayrı bir cumhuriyet olması için referandum yapılmamıştır. Bu nedenle de bugünkü Adığey Cumhuriyeti tüm ülke halkının ortak bir devleti olmayıp sadece bir "Adığe diktatörlüğü"dür. Tek amacı da devletin isminden olmayan halkların, yani Rusların, haklarını kısmaktır. Bu güne kadar bir referandum yasasının çıkmamış olması da tesadüfü değildir. Zira tüm Adığeler ve onların yöneticileri böyle bir yasanın çıkmasının cumhuriyetin sonu olacağını da gayet iyi bilmektedirler. Çünkü bu ülkede çoğunluk olan Ruslar, Rusya ile aralarına bir sınır koymayı asla istememektedirler. Açık olan şey şu ki, Adığey yöneticileri iktidarlarının kısa sürede sona ermemesi için ülkede çoğunluk olan Rusların azaltılması çarelerini arayacaklardır. İdeologlar her ne kadar dostluğun, kardeşliğin ve çok uluslu devletin tatlı şarkılarını mırıldanıyorlarsa da, azınlık halkların yönetimindeki bu tür cumhuriyetlerde Rus halkın durumu hiç de ic açıcı değildir. Adığey'de ulusal ayrımcılığın, halklar arası düşmanlığın ve ırkçılığın yasal temelleri hazırlanmıştır. Adığey Anayasası'nın 15. maddesi, Adığe olmayanların haklarını azaltmak suretiyle Rusya Anayasası'na ve kanunlarına aykırı hükümler içermektedir. Ülkede yaşayan halklar anayasa ile iki kategoriye ayrılmışlardır. Birinci kategoride "kendi kendini yöneten Adığe halkı" vardır. İkinci kategoridekiler ise isim verilmeyerek "tarihi nedenlerle bir araya toplanmış insan topluluğu" olarak nitelendirilmiştir. Göçmenlerle ilgili yasada, çeşitli ülkelerde yaşayan Adığelerin hakları, Adığeyde doğup başka ülkelerde yaşamakta olan Rusların haklarından daha üstün tutulmuştur. Hazırlan Dönüş Yasaşı'na göre ise Türkiye, Suriye ve Ürdün'de yaşayan Adığeler serbestçe Adığeye yerleşebileceklerdir. Yasa ile onlara diğer halkların mensuplarına tanınmayan ayrıcalıklar verilmiştir. ["Dönüş Yasası"nın tam metni Nart'ın ikinci sayısında yayınlanmıştır.] Parlamenterlerin seçimi ile ilgili yasada bir Adığenin oyu diğer halklardan olan üç kişınin oyu ile eşit tutulmuştur. Parlamentoda Adığe milletvekillerinin fazla oluşü nedeniyle ulusal ayrımcılığı içeren yasalar hızla geçmektedir. Cumhurbaşkanının seçimi ile ilgili yasaya göre Adığece bilmeyenler Cumhurbaşkanı seçilemeyeceklerdir. Bunun anlamı Adığe olmayanların ebediyyen başkan seçilemeyecekleridir. Bu yıl Adığey'de yapılan başkanlık seçimleri bir yerel demokrasi örneği olup, bir benzerini sadece Çeçenistan'da görmek mümkündür. Başkanlık için tek Rus aday Vladimir Lednev, Rusya Yüksek Mahkemesi'nin de kararına rağmen Adığey Merkez Seçim Komisyonu'nca seçime sokulmamıştır. Seçimler bu şekilde bir tek Rus aday dahi olmaksızın yapılmıştır. Adığey Parlamentosu'nda V.Lednev'in adaylığını destekleyen gurubun lideri olan milletvekili Natalya Kovalova'ya tereddütsüzce ve utanmasızca "Rusların aday olamayacakları" söylenmiştir. Söylendiği gibi de olmuş, "ıç savaş istemiyorsanız Carım'ı seçersiniz" gibi sloganlarla insanlar korkutularak Carım seçtirilmiştir. Hiç şüphe yok ki bu seçimlerin sonucu yasal değildir. Ülkedeki ulusal politika nedeniyle de başka bir sonucun elde edilmesi mümkün değildir. Hal böyle iken Rusya Yüksek Seçim Komitesi seçimleri geçerli sayarak Adığey'e kendi devletini kurmasında bir adım daha arttırmıştır. Bugün için Adığey yöneticilerinin belli başlı amaçları şünlardır. 1. Cumhuriyetin kendi hükümetini oluşturmak. 2. Krasnodar Eyaleti ile aralarında sınır değişıkliği yaparak Adığey'i Abhazya, Karaçay Çerkes ve Khabardey Balkar ile birleştirmek. 3. Nüfusları, genel nüfusun %6'sını geçmeyen Kıyıboyu Şapsığlarına özerklik verilmesini sağlamak. 4. Kafkas Savaşları'nın dağlılara getirdiği felaketi kan davası haline getiren Dağlı Halklar Konfederasyonu gibi örgütleri desteklemek. Adığey'in amacı komşu Krasnodar Eyaleti'nden toprak koparıp sonra Rusya'dan ayrı bağımsız bir devlet olmaktır. Hal böyle olunca bu ülkede yaşayan Rusların geleceğini tahmin etmek hiç de zor değildir. Bugün ülke yöneticilerinin %70'e Adığedir. Bunlarla görünmez gizli bağları olanları da hesaba katarsak bu oran %100'lere ulaşmaktadır. En kötüsü ise özelleştirmenin yapılış şeklidir. Bu uygulama ile Rus halkının emeği ile kurulmuş olan fabrikalar ve işletmeler Adığe yöneticilerin ve onların yakınlarının özel mülkü haline getirilmiştir. İlgin olan, Rus rayonlarında bile Ruslar Adığelerin uşağı haline getirilmiştir. Cumhuriyette Federal bütçenin desteği ile yaşayan iki yüksek öğrenim kurumunda da Rusların sayısı gittikçe azalmaktadır. İleride bu kurumlar Cumhuriyet bütçesi ile yaşar hale geldiklerinde hiç Rus öğrenci barındırmayacakları da aşikardır. Rus öğrenciler artık ülkeyi terketmeye başlamışlardır. Bunun sonucunda Adığelerin nüfusları %50'yi aştığında, referandum yasası da çıkarılıp, ülke Rusya'dan ayrılacaktır. Anayasa hazırlanırken Yeltsin'in yapmak istediği şey de buydu herhalde; eğer buysa Başkan'ın isteği olmuştur. Kafkasya'da yaşayan Ruslar dağlıların eline tutsak verilmiştir. Açıktır ki bu durum Rusya'nın dağılması ile sonuçlanacaktır. Küçük cumhuriyetleirn, nüfusları üçtebir oranını bile geçmeyen üstün halklarının kendi devletlerini kurmaları halinde diğerleri ne yapacaktır? Rusya neyi beklemektedir? Anlaşılamayan ise Rusya yöneticilerinin olup bitenleri bilerek mi hazırladıkları, yoksa Rusya'nin dağılma döneminde akıllarını mı yitirdikleridir. Her neyse yürürlükteki bu politika ile Kafkasya'da Ruslara uzun süre yaşam hakkı kalmayacaktır.Sergey PletnevMegapolis Kontinent dergisi, 1997, no.14+''+Sergey Pletnev

Adığecenin Devlet Dili Olmasi için . . .

Adığey Cumhuriyeti Anayasası'nın 5. Maddesi gereği ''Rusça ve Adığece, Adığey Cumhuriyetinin eşit haklara sahip devlet dilleridir'' demektedir. Ama bu sadece eşitliği belirten bir cümle olarak kalmaktadır. Adığece'yi Rusça ile birlikte devlet dili olarak kullanmaya kalkışınca Rusça Adığece'ye egemen olacaktır. Bunun sebebi Adığece'nin fakir, gelişmemiş bir dil olması değildir. Zira edebiyat, politika, din sanat ve başka konular üzerine yazılmış birçok eser Adığece'ye çevrilmiştir. Bununla birlikte Adığece günümüzde, devlet dili olarak kullanılacak imkanlara sahip değildir. +''+ Ülkemizde bu güne kadar devlet yönetimi, politika, ekonomi, teknoloji, dünya kültürü, uzay, tarım ve başka konulardaki terimler Rusça olarak kullanılmıştır. Adığelerde bu kelimeleri, kendi dillerinde söyleyebilecek olsalar da Rusça kullanmaya alışmışlardır. Zamanında Cumhurbaşkanımız ve Parlamentoda bu gerçeği görerek Adığece'nin üç-beş yıl içinde ancak devlet dili haline getirilebileceğini düşünmüşlerdir. Adığe Cumhuriyeti Parlamentosu'nun 31 Mart 1994 tarihinde aldığı "Adığey Cumhuriyeti 'nde yaşayan halkların dillerine dair" kararına göre Adığece'nin yaşama geçirilmesi için şu aşamalardan geçmesi gerekliydi:1 Ocak 1998 tarihinden itibaren Adığey Cumhuriyeti'nde yapılacak olan toplantılar, oturumlar ve konferanslar simültane tercüme yöntemiyle her iki dilde de yapılacak, Adığey Cumhuriyeti vatandaşlarına dair tüm belgeler her iki dilde de yazılacak, 1 Ocak 2003 tarihinden itibaren Adığey Cumhuriyeti'nin devlet dilleri devlet dairelerinde, iş yerlerinde, tüm kurum ve kuruluşlarda kullanılabilecekti. Ancak zaman çabuk geçmiştir. Bu yıl artık yapılacak tüm toplantıların her iki dilde de olabilmesi için simültane tercüme imkanlarının sağlanması ve vatandaşları ilgilendiren resmi belgelerin iki dilde de yazılması gerekirdi. Bu koşulların yerine getirilebilmesi için 1998 yılına gelmeden yapılması gereken hazırlıklar yapılmamıştır. Dolayısıyla kanunun bu hükmü uygulanamaz haldedir. Bu yolda gidersek 2003 yılında yapılması gerekenler de bugünkü gibi yerine getirilemeyecektir. Anayasa ve kanunular çıkarmakla işlerin yapılmış olmayacağı da ortaya çıkmıştır. Hangi dil olursa olsun onu devlet dili haline getirmek hedefleniyorsa sosyal, ekonomik ve politik ve diğer tüm yönleri kapsayan programların önceden hazırlanıp uygulanması gerekmektedir. Her türlü iş ciddi bir devlet yaklaşımı gerektirir, yoksa işleri zamana bırakıp beklemekle olmaz. Ulusun dilini devlet dili haline getirmek kolay bir iş değildir, kendiliğinden oluşması da mümkün değildir. Devlet dili olarak Rusça'ya alışmışken, resmi belgeleri Adığece yazmaya kalkışınca veya devlet işlerini Adığece anlatmaya başlayınca işin zorluğu ortaya çıkmaktadır. Dilin devlet dili yapılması için yapılması gerekenler oldukça fazladır. Öncelikle edebiyat dili güçlendirilmeli, dilde olmayan devlet yönetimiyle ilgili terimler kazandırılmalı ve bunlar halk diline kabul ettirilmelidir. Bu işleri yerine getirecek bilim adamı ve görevliler belirlenmeli, gerekli ödenek bütçeden ayrılmalıdır. Günümüzde hiçbir sorunu parasız çözmek mümkün değildir. Her şeyi oluruna bırakarak çözüm beklemek anlamsızdır. Adığece'nin Rusça ile birlikte devlet dili olmasına dair madde anayasaya konduktan sonra Adığece'nin güçlendirilmesi ve devlet dili haline getirilmesi için bugüne kadar ne yaptık? Bu soruya verilebilecek cevapların belli başlısı bu konu üzerinde çokça konuşulmuş olmasıdır. Yani "laf çok ama iş yok " diyebiliriz. Gerçi Adığey Cumhurbaşkanının nezninde kurulan dil ile ilgili komisyonda bu konular defalarca görüşülmüş, mevcut imkanlardan nasıl yaralanılacağı tartışılmış, yaşamın çeşitli dallarında kullanılacak terimlerin bulunması için bilim adamlarına görevler verilmiştir. Ama iş paraya gelince her yol tıkanarak bugüne kadar gelinmiştir. Okullarımız için gerekli olan yardımcı kitaplar bile para yokluğu nedeniyle basılmadan beklemektedir. Tüm bunlar Adığece'yi devlet dili yapabilmek için paraya ihtiyaç olduğunu göstermektedir. Bu gerçek, yasayı çıkaranlarca yeterince göz önüne alınmamıştır. Genç Cumhuriyetin yardıma ihtiyacı varsa da yardımcı olacak kimse yoktur. Gereksiz şeylere bütçeden pay ayrıldığından gerekli şeylere para yetmemektedir. Durum böyle olunca çok ihtiyacımız olan dil, Adığece gelenek, tarih ve kültür gibi konular da savsaklanmaktadır. Bu konulara gerekli önem verilip para esirgenmemesi gerekmektedir. Tüm bunlarla birlikte yerleşik Adığe edebiyat diline de dikkat etmemiz gerekiyor. Edebiyat dilinin kuralları toplantılarımızda ve okullarımızda korunmalıdır. Çünkü devlet dili olacak olan diyalektler değil edebiyat dilidir. Bu yönden bakılacak olursa "Adığe Mak" gazetesinin daha oturmuş olduğunu görmekteyiz. Adığe radyo ve televizyonunun kullandığı dil karmadır. Edebiyat dili, diyalektler, Rusça ve başka dillerden kelimeler bir arada kullanılmaktadır. Sıradan insanların konuşmalarında yaptıkları hataları önemsemiyorum. Önemli olan Adığey Cumhuriyeti'nde ve dünyada tanınmış, eğitilmiş kişilerin yaptıkları hatalardır. Radyo ve televizyonda yayın yapan spiker, artist ve redaktörlerin dilleri de edebiyat dilinden oldukça uzaktır. Adığece yazılan eserlerin çoğalmış olmasına rağmen parasızlık nedeniyle basılmadan bekliyor olmaları da bir handikaptır. Okullarda Adığece'nin durumu bir miktar ilerleme kaydetmişse de ders saatlerinin azlığı öğretmenlerin sık sık şikayet ettiği bir konudur. Çocuklarla ilgili "Joğobın" dergisi çıkarıyorsa da radyo ve televizyon uzun zamandır çocukların varlığını unutmuşçasına programlarında çocuk öykülerine yer vermemektedirler. Çocuklukta öğrenilmeyen edebiyat dilini sonradan edinmek güçleşecektir. Adığece'yi devlet dili yapmak istiyorsak bunu iyice bilmemiz gerekmektedir. Bugün devlet hizmetlerini yürütenlerin görevleri sona erince onların yerini alacak olanlar küçüklerdir. Günümüzde çeşitli bilim dallarında hizmet veren birçok asistan, doktor ve akademisyenimiz vardır, bundan gurur duymamız gerekmektedir. Dil konusunda yaralanmamız gereken kişiler de bu kesim içinden olmalıdır. Örneğin Adığece söz konusu olduğunda bu dili bilen herkes sanki dil bilimciymiş gibi sözü kimseye kaptırmamaktadır. Çeşitli Adığe diyalektleriyle ilgili sorunlar da bunlar arasındadır. Bu sorun da devlet dili ile ilgili olduğu için burada üzerinde durmayı uygun buluyorum. Hepimiz biliyoruz ki Abzah, Bjeduğ, Besleney, Kabardey, Çemguy, Şapsığ hepsi Adığedir. Tüm bu boylar kendilerini Adığe olarak tanıtırlar, doğru olan da budur. Ulusun içindeki bölgesel farklılıkları kabul etmek istemeyenlerin, bu farklı parçacıkların bütüne temel oluşturduklarını anladıklarını sanmıyorum. Ağaç bir bütün olarak ağaç olarak adlandırılmaktadır. Ancak ağacın kökü, tepesi ve dalları vardır. Ulus da buna benzer. Ona temel ve kaynak olan unsurları yok sayarsanız ağaç solar, kurur ve yok olur. Bu tür davranışlar doğal gelişime aykırıdır. Tabi ki bu farklı grupların gelenek, görenek ve dilleriyle de anlaşabilmeleri gerekmektedir. Geleneklerdeki ufak tefek ayrılıklar anlaşmayı engellemiyorsa da dildeki farklılıklar anlaşmayı güçleştirmektedir. Aynı ulustan insanların anlaşabilmesi, ortak bir dille aynı eğitimden geçebilmeleri ve bu dilin devlet dili haline gelebilmesi için bu ulusun diyalektlerinin arasından seçilmiş, ortak kabul gören bir dilin belirlenmesi gerekmektedir. Bugün için Adığelerin iki edebiyat dilleri vardır. Bunlar Adığe edebiyat dili ve Kabardey- Şences edebiyat dilleridir. Bilim adamlarınca saptanmış ve belli esaslar üzerine oturmuş olan bu edebiyat dilleri eğitim kurumlarında kullanılmaktadırlar. Eğitim görmüş kişilerin konuştukları diller de bunlardır ve devlet dilleri de bunlardan oluşacaktır. Bu bilgiler ışığında Adığe edebiyat dilinin herkes tarafından kurallarına uygun ve düzgün bir şekilde kullanıldığını söylemek çok zor. Gerçi her Adığece bilenin edebiyat dilinde konuşmasını beklemek bugün için doğru değildir, çünkü bu konuda herkesin aldığı eğitim farklıdır. Ama bilim adamı, bakan, gazeteci, yazar, spiker, artist durumunda olan kişilerin edebiyat dilini doğru kullanmamaları bu dilin gelişmesine zarar vermektedir. Anayasanın 24. Maddesi "Herkes kendi anadilini kullanma, eğitimde ve sanatta istediği dili seçme hakkına sahiptir" der. Burada söylenmek istenen bireyin istediği dili seçme özgürlüğüdür. Ama bundan devlet işlerinin yazılı olan diyalektle yürütülmesi gerektiği anlamı çıkarılmamalıdır. Devlet diliyle resmi bir konuşma yapılırken ( ister Rusça ister Adığece olsun ) veya yazılı belgelerde düzgün bir edebiyat dili kullanılmalıdır. Adığecemizi edebiyat dili yapmak istiyorsak bunu mevcut edebiyat dilimizi temel alarak gerçekleştirebiliriz. Aydınlarımız edebiyat dilini iyi bilmeli, kurallarını bozmamalı ve toplum karşısında bu dili sıkça kullanmalıdırlar. Adığece'nin devlet dili olması için bilim adamlarına gerekli olan parayı da devlet mutlaka temin etmelidir. Unutmamalıyız ki Adığey Cumhuriyeti'ni yaşatacak olan Adığecedir ve bu dille yoğrulmuş Adığe halkıdır. [Filoloji Bilimleri Doktoru Gış Nuh aynı zamanda Adığey Cumhuriyeti Bilim Emektarı ünvanı almış olup, Adığey Cumhurbaşkanı nezdinde kurulmuş olan kurulun da üyesidir. Bu yazı Ç.İbrahim tarafından Adığece'den Türkçe'ye çevrilmiştir.]+''+Ğış Nuh

Eski Meyvalıklar Canlanacak mı?

Asırlardan beri Adığe halkının gurur kaynağı olan meyva bahçelerinin yeniden canlandırılması işine cumhuriyetimizde başlandığı haberi gazetemizde yer almıştı. Bu girişim Adığey Teknoloji Enstitüsü Ekoloji Fakültesi ile UNESCO'nun Adığey'deki merkezinin öncülüğünde gerçekleştirilmiştir. Konunun önemini yeterince kavrayabilmek için önce tarihe bir göz atmamız gerekir. +''+ Kuzey Batı Kafkasya ve Karadeniz kıyısında yaşayan Adığeler meyva ağaçlarının yetiştirilmesine büyük önem veriyorlardı. Onların yetiştirdiği meyvalıklar tarihe ve edebiyata "Eski Çerkes meyva bahçeleri" diye geçmişti. Tarihçi ve bilim adamlarının belirlemelerine göre Kafkasya'da meyvacılığın tarihi üç bin yıl gerilere uzanıyor. Ancak Adığeler bu konuyla ilgili bilgi ve deneyimlerini yazıya dökme imkanı bulamadılar. Halkın yazıya sahip olmayışı nedeniyle büyük öneme sahip meyvacılıkla ilgili bilgiler gelecek kuşaklara aktarılamamıştır. Dış ülkelerden gelen aydın kişiler de daha çok ticaret ve politika gibi şeylerle uğraşmaktaydılar. Eski Adığe meyvacılığını ilk araştıran ve yazan tarımcı N. Thağuşe olmuştur. Ondan önce Kafkasya'ya gelmiş olan gezgin ve bilim adamları da Adığelerin büyük ölçülerde meyvalıkları olduğunu notlarında belirtmişlerdir. İngiliz bilim adamı James Bell şöyle demektedir: "İyi cins üzümler ve güzel meyva ağaçları ile çevrilmiş olan güzel bir mevkide oturan büyük bir köye ulaştık." Yine tanınmış bilimadamı A. Schmidt'in belirttiğine göre kıyıda oturan halkların meyva yetiştiriciliğine başlamalarının tarihi yazıya sahip olmalarından daha öncedir. Bu nedenle de onların yetiştirdiği kimi ağaç cinsleri ile edindikleri deneyimler başka ülkelere de ulaşmıştır. 20.yy başlarına kadar Kafkasya'da ve özellikle Kıyıboyu'nda bahçeler büyük yer tutmaktaydı. Meyva yetiştiriciliği ile uğraşanlar daha çok yüksek yerlerde yaşayanlardı. N. Thağuşe eski Adığe meyvalıkları üzerine eserinde şöyle demektedir: "Yüksek dağlık kesimlerdeki Adığey yerleşim yerlerinde işlenebilir durumda olup işlenmemiş olan bir karış toprağa dahi rastlamadık. Üzüm ve meyva yetiştiriciliği halkın en belli başlı özelliklerinden biriydi. Bu işe büyük önem veriyorlardı. Ağaçları diken kişiler bunun meyvasını görmeyecek olsalar bile bu ağaçtan yararlanacak olan insanlar tarafından saygıyla anılacaklarını biliyorlardı. Bu yüzden evlerinin önlerine, yol boylarına, çeşme yanlarına ağaçlar dikiyorlardı" . Adığeler tabiat ile ilgili yazılı bilgi kaynaklarına ulaşamıyorlar ise de kendi yaşadıkları ülkenin doğasını ve toprağını iyi tanıyorlardı ve onda yetişecek olan ağaç cinslerini de asırlar boyunca deneyimleri ile belirlemişlerdi. Eski Adığey meyvalıklarına ait ağaçlara bugün kıyıdan 3-5 km içerilerde rastlanmaktadır. Yüksek kesimlerde ise kıyıdan uzaklık 10-30 km arasındadır. Bunun da bir bilimsel açıklaması vardır. Zira denizin üzerinden kalkan bulutlar, ağaçlar için zararlıydı. Genellikle çiçek zamanı ağaçlar bu bulutlardan önemli zararlar görmekte idi. Eski Adığe Meyvalıklarından bugüne ulaşan ağaçlar daha çok elma, armut, erik, ayva, fındık, ceviz, incir ve hurmadır. Eski Çerkes Meyvalıkları üzerine çalışan bilim adamlarının belirlemelerine göre Adığe'ler ağaç cinsinin seçimi konusunda büyük deneyim sahibi idiler. Bu sayede onlar Temmuz ayından Aralık ayına kadar ağaçlardan meyva alabiliyorlardı. En son olarak topladıkları meyvaları ise bir sonraki yılın meyva zamanına kadar saklayabiliyorlardı. Bu meyvalıklarda 100-150 yıl yaşı olan elmalar ile 150-180 yıl yaşı olan armut ağaçları bulunuyordu. Enteresan olanı ise bu ağaçların bugün de hala canlı ve üretken olmalarıdır. N. Thağuşe bunun nedenini Adığeleri kendi tarlalarında yetiştirdikleri iyi cins ağaçlardan ormandaki ağaçlara aşı yapmalarına bağlamaktadır. Bir ağaçtan alınan çubuğun (anacın) başka bir ağaç üzerinde üretilmesinin o ağacın ömrünü uzattığını tecrübe ile öğrenmişlerdi. Bu tür yapılmış olan aşıların izlerine günümüzdeki yaşlı ağaçlarda rastlanmaktadır. Ormanda kendi başına yetişen ağaç aşı ile çeşitli hastalıklardan korunuyor ve doğanın çeşitli fena etkilerine karşı korunmak için daha dirençli hale geliyordu. Rus Kafkas Savaşları esnasında halkımız bu önemli uygarlığını koruma imkanını kaybetti. Çar ordularının geçtiği bölgelerdeki meyvalıklar büyük zarar görüyorlardı. 1864'ten sonra Adığelerin büyük çoğunluğu Türkiye'ye sürgün edildi. Kalanları ise Kıyıboyu'nda ve Adığey'de idiler. Adığe halkının yaşadığı bölgeler 30-40 yıl boş kaldı. Bu süre içerisinde meyvalıklar bakımsızlıktan orman haline geldi. Bununla da kalınmayarak yönetici kadroların üretimi arttırma adı altında almış oldukları yanlış kararlar sonucunda eski Çerkes meyvalıkları yok oluşa itilmiş, bir çok iyi cins ağaçlar yok edilmiş. Son yıllarda bilim adamları, toplumsal örgütler Maykop Teknoloji Enstitüsü öğrencileri eski Çerkes meyvalıklarından bugüne kalan ağaçları koruma altına almış ve onlardan yeni türler üretilmesi çalışmalarına başlamışlardır. Bu konu ile ilgili olarak bir program düzenlenmiş olup, Bakanlar Kurulu da programın uygulanışı üzerine bir karar almıştır ve üzerine düşen her şeyi yapmaktadır. Programın hazırlanışında emeği geçen ve bugüne kadar konu üzerinde bıkıp usanmadan çalışan Maykop Teknoloji Enstitüsü Ekoloji Fakültesi Dekanı Y.U. Suhoruki'nin açıklamalarına göre, kendileri çalışmalarında eski Adığelerin ağaçlara yaptıkları aşıları temel almaktadırlar. Düzenlenen arama tarama çalışmaları sonucunda bulunan eski ağaçlara yapılacak aşılar geçen yıl hazırlanmıştır. 98 Mart ve Nisan aylarında öğrenciler 600 kadar ağacı aşılamışlardır. Bu ağaçlar genellikle Gozeripl orman bölgesinde yer almaktadır. Bu çalışmaların gelecek nesiller açısından önemini kavrayıp ulusun bu önemli mirasını diriltmek isteyenlerin sayısı her gün artmaktadır. İyi cins meyva ağaçlarından alınan çubuklarla aşılanan bu ağaçlardan gelecek yıllarda önemli faydalar sağlanacaktır. Söz konusu programın uygulanışı uzun zaman ve para gerektirmektedir. Ancak bu işe gidecek para esirgenmemelidir. Bu ağaçları zamanında yetiştirip koruyanların ve bugünlere gelmesini sağlayanların sadece kendilerini düşünerek bu işi yaptıklarını söylemek zordur. Halkımızın bu mirası diğer halkların tarihi anıtlarından daha önemsiz değildir. Bu kültür mirasından birkaç tür ağacı koruyup yaşatabilirsek bu işe yatırdığımız para bir kaç misli ile tekrar bize geri dönecektir. Devletimiz Sovyetler Birliği zamanında "kardeşimiz" olan birçok ülkeye akıttığı kaynaktan bugün için bize geri dönen bir şey var mıdır? O halde kendimiz ve çocuklarımız için yapacağımız harcamayı esirgemek gerekir mi? Günümüzde bu program ile ilgili çalışmalar daha çok Adığey'in yüksek kesimlerinde sürdürülmektedir. Zira iyi tür ağaçlar oralarda kalmış bulunmaktadır. Program yapımcılarının düşüncelerine göre bu ağaç türleri Rusya'nın diğer bölgelerinden de alıcı bulacak ve bu işten ekonomik yarar sağlanacaktır. Program yabancı ülke ekologlarının da ilgisini çekmiştir. 1996-97 yılında Almanya ve Fransa'dan ekoloji örgütlerinden ekipler gelerek cumhuriyetimizde bulunmuş ve birlikte çalışmalar yürütmüşlerdir. Maykop'lu öğrencilerin de çalışmalara katılmaları amaçlanmış ve onlar da arama tarama çalışmalarında yer almışlardır. Adığelerin asırlar boyunca sevgi ve merhametle koruyup geliştirdikleri ulusal mirasımıza bugün de gerekli önemi verip onları koruyup geliştirmeye çalışanlar güzel ve sıcak sözlere layıktırlar. Gelecek kuşakların onların yaptığı bu çalışmalara değer verip daha da ileriye götürecekleri umudu onların gayretlerini artırmaktadır. Atalarımızın doğan çocuk için ağaç dikmeleri, baharda ormana giderken yanında 20-30 aşı çubuğu götürmeyen erkeklerin henüz evlenmeye hak kazanmadıkları gibi güzel geleneklerimiz de bu sayede canlanabilir. Doğanın bize sunduğu güzellikleri sevip yücelterek gelecek nesillere bu sevgiden bir damla olsun bırakabilmek de ne büyük mutluluktur. [İbrahim Çetav tarafından Adığe Mak (6 Mayıs 1998) gazetesinden Türkçeye çevrilmiştir.]+''+Jaçemiko Aminet

Unutulamayan Buluşmamız

Adığe Bilim Araştırma Enstitüsü'nde görevli bir grup bilim adamımız kültürel değerlerimizi derlemek ve incelemek üzere Mayıs ayında Türkiye'ye geldiler. Bu çalışmaya katılan tarihçi Cendar Mariyet Düzce anılarını Adığey Cumhuriyeti'nde yayımladı. Önemli gözlemler içeren Cendar Mariyet'in anılarını okuyucularımızın bilgisine sunuyoruz. +''+ Şhalahoköy düzenli küçük bir köy. Halkının çoğu Şhalaho olduğu için bu ismi almış. 37 aile yaşıyor. Konuk olduğumuz eve tüm köy halkı toplanmış gibiydi. Bizi değerli konuklarını karşıladıkları gibi karşıladılar. Anlattıkları ve hatırladıkları çokça. Ancak bunları anlattırabilmek için bizim de çok konuşmamız gerekli oldu. Yaşlı kadınlar bize "Bunca yıl yaşadık, şimdiye dek bir tek Adığe gelip bize bir şey sormadı. Birileri de bizi hatırladılarsa sağ olsunlar" dediler. Adığe Bilim Araştırma Enstitüsü ve Adığey Devlet Üniversitesi görevlilerinin Türkiye'ye düzenledikleri bilimsel araştırma gezisinde ben de bulundum. Soydaşlarımızın yaşadığı bu ülkeye gidişimizin nedeni onların folklorik ve etnografik ürünlerini derlemekti. Türkiye'de herhalde Adığe yaşamayan, (Adığelerin bulunmadığı) tek bir yerleşim birimi olmasa gerektir. Biz 100 civarında köyde araştırma yaptık. İlk uğrak yerimiz Düzce oldu. Bu ilçenin 80 bin nüfusunun 20 bini Adığe. İlçe çevresinde 58 Adığe köyü var. Köylerin en büyüğü 100 haneli. Bizim grubun görev alanı burasıydı. İlçeye gelişimizde bizi ilk karşılayan Dernek Başkanı Nemeriko Aziz idi. Aziz'in salt tavır ve hareketleri dahi Adığe olduğunu belli ediyor. Bizi beklediği belliydi ve büyük bir memnuniyet içerisinde bizi kalacağımız yere götürdü. Yanlış bir şey söylemekten veya cümle kuramamaktan korkarmışçasına konuşuyordu. O günü ilçe merkezinde geçirdik ve buradaki Adığelerle görüştük. Görüştüklerimiz arasında 62 yaşında ve ekonomik durumu iyi bir hemşehrimiz vardı. Yalvarsan da anavatanına dönecek biri değil ama Adığe halkının çektiği sıkıntıları gözleri yaşararak anlatıyordu. Kendisiyle daha sonra da buluştum ve bir çok haber dinledim. Yine bu şehirde yaşamakta olan Vusteko'lardan İsmail'i de iyilikle anımsıyorum. O da genç, güzel, varlıklı biri. Adığelik için kendini feda edebilecek biri gibi gördüm onu. Adığeler için bir etkinlik yapılacak olsa elini ilk cebine atanlardan birisi. Geldiğimiz günün akşamı dernekte çok insan toplanmıştı. İçlerinde yaşlılar da vardı. Yemızeş Necmeddin, Hatko Suat, Taymaz Kazım, Şhabe Hikmet, Nepsev Orkan bunlar arasındaydı. Bunlar Adığe halkının katettiği zorlu tarihi yolu iyi bilen kişilerdi. Kendilerinden çok bilgiler aldım ve onlara müteşekkirim. Toplananlar adına Taymaz Kazım söz alıp bize "Hoşgeldiniz" dedi ve yaptığımız işin önemine değindi. O akşam toplantıya katılanların konuşmalarımızı iyice anlamadıklarını sezince yüreğim biraz sızladı. "Dil kaybolduysa derleyecek ne bulabiliriz ki" diyerek biraz moralim bozuldu. Bizi karşılayan insanlar sima olarak daha önceleri gördüğüm, birlikte çalıştığım veya akrabalarımdan birileri gibiydiler. Güler yüzle, sevinçle ve yapacağımız işin önemini anlayarak ve bunu ortaklaşa yapmamız gerektiğinin bilincinde olarak bizi karşıladılar. Gece saat 03.00'e kadar dernekte oturduk, Adığelik üzerine konuştuk ve sabahleyin kalkıp işe koyulduk. İşe önce Düzce'ye 10 km. mesafede Bıramcehabl'den başladık. Köyün yeri çok güzeldi. Bizi köye Berzec Mustfa götürdü. Köyde 35 aile yaşıyor. Çoğunluğu Şapsığ, iki aile de Abzah. Bu köyde derlediğim bilgilerden ve karşılaştığım insanlardan hoşnut olarak ayrıldım. Köy halkı dirlik, düzenlik içinde içki içmeden yaşıyor. Bu neye değmez ki? Tüm insanlar yoğun bir şekilde dinle ilgiliydiler. Kadınlarına önem veriyor, onlara büyük saygı duyuyorlardı. Kadınlar da kendilerini korumasını iyi biliyorlar ve ev işleri ile uğraşıyorlardı. Eskiden köye misafir geldiğinde tüm köy halkının toplanması geleneğinin yaşatılmakta olduğu ve tüm köy kadınlarının konuk evinde toplanıp çabucak sofra kuruvermeleri dikkatimi çekti. Yemekleri bizimkilere benziyordu. Çetşıps, pasta, yoğurt, peynir ve başkaları. Bunlarla birlikte Türk yemekleri de yapıyorlar. Karşılaştığımız tüm insanlar anlaşmışçasına köylerimizde cami olup olmadığını, namaz kılıp kılmadığımızı, Türkçe bilmeden nasıl yaşadığımızı sordular. Namaz kılmadığımızı, oruç tutmadığımızı ve Türkçe bilmediğimizi söyleyince biraz soğuk davrananlar da oldu. Kimi yerlerde, gelen bir akrabanın çocuklara tanıtılması gibi tüm köy çocuklarının toplanıp, bizi tanıttıkları oldu. Çocuklar Adığece bilmiyorlardı ama yaşlı gelince ayağa kalkılması gerektiği, misafirin nasıl karşılanacağı gibi adetleri iyi biliyorlardı. Nasıl hizmet edeceklerini bilememecesine gözlerimizin içine bakıyorlar ve yanımızdan ayrılmak istemiyorlardı. Düzce yöresindeki Adığeler Şapsığ ve Abzah. Kıyı Boyu Şapsığ Bölgesi'ne daha önce folklorik ve etnografik materyaller toplamaya gitmiştim. Oradakilerin gelenek ve görenekleri ile Türkiye Şapsığları arasında büyük benzerlikler gördüm. Nereye gitseler, evlerinin kapılarını kitlememeleri bunlardan biriydi ve bu davranışı ilginç buldum. Yemeklerinde de benzerlikler vardı. Konuşmalarındaki makam ve şekil de benzeşiyordu. Karşılaştıklarımdan Neğuçu Hikmet güleryüzlü, cömert bir insan, Adığe olduğunu bir dakika dahi unutmayan bir genç. Adığelerle ilgili tüm yayınları toparladığı ilginç bir arşivi var. Gönlü anavatanına dönük olan biri. Belirtmek isterim ki dönüş yapmak isteyenler çok az. Evinin bir köşesini Cumhurbaşkanımız Aslan Carım'a ayırmış. Onun resimleri ile süslemiş. Bir yakını ve dostu gibi Carım'ı sevmekte olduğunu söyledi. Düzce'deki Adığelerden Bıj İshak'tan söz etmek isterim. O, 82 yaşında olmasına rağmen genç ve güzel görünümlü biri. Aklı ve sezgisi derin biri olarak gördüm. Söylediği her söz derin bir anlam taşıyordu. Düğünler, çocuk eğitimi ve bazı hastalıkların tedavisi üzerine bilgiler verdi. Sonra bir dansın hikayesini anlatmaya başlayınca kendi kendine melodisini söyleyip oynamaya başladı. Ayrılırken, bugünkü konuşmalarımızı kendisinin yıllarca konuştuğu Adığece'den daha değerli bulduğunu söyledi. İshak, üniversite bitirmiş, müfettişlik yapmış, mali durumu iyi biriydi. Üç kızı bir oğlu vardı. "Dünyada hiçbir şeye ihtiyacım yok ama yine de talihsizim" dedi. Neden diye sorduğumda: "Çocuklarımın hiçbirinin Adığe eşi olmadı" diye konuştu ve başını çevirip gözlerinden gelen yaşı bizden gizlemeye çalıştı. Onun siması hiç gözümden gitmiyor ve yüreğimi sızlatıyor. Düzce Derneği'nde görevli bir kadın, Şaguj Remziye'yi hiç unutamıyorum. O Düzce'deki üniversitesitede Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni. Tam bir Adığe kadını dedirtenlerden biri. İyi Adığece bilmiyor ama Adığelik için canla başla çalışıyor. Bu iş için çok zaman harcıyor. Adığelerle ilgili bir çok şeyi biliyor, bir çok atasözü derlemiş. Anlattıkları arasında bana en ilginç geleni 6 mayıs gününü kutlamalarıydı. "Hızır Peygamber gibi yetiştin" sözü bugüne dayanıyormuş. 6 Mayıs günü Peygamber Hızır ve İlyas bir akarsu başında buluşurlarmış. İnsanlar o gün erkenden nehir kıyısına gidip, dileklerinin yazılı olduğu kağıtları kum altına gömüyorlar. Sonra evlerine dönüp ateş yakıyorlar. Ateş kişiyi günahlarından temizliyormuş. Evlerinin pencerelerini açıp hava akımı yaptırıyorlar. Kötülükler hava akımı ile evden çıkıyormuş. Remziye bu günü sabırsızlıkla bekliyordu. Bildiği bunca şeyi nereden duyduğunu sorduğumda nenesinden öğrendiğini söyledi. Nenesi 83 yaşında, adı Nazire, Gucenbelerden. Güzel konuşan, akıllı ve zeki biri. Adığece söylediklerimizi anlamayanlara da çeviri yapıveriyordu. Remziye'nin Adığe tarihi üzerine bildiği bunca haberin kaynağı da bu yaşlı kadındı. Şhalahoköy düzenli küçük bir köy. Halkının çoğu Şhalaho olduğu için bu ismi almış. 37 aile yaşıyor. Konuk olduğumuz eve tüm köy halkı toplanmış gibiydi. Bizi değerli konuklarını karşıladıkları gibi karşıladılar. Anlattıkları ve hatırladıkları çokça. Ancak bunları anlattırabilmek için bizim de çok konuşmamız gerekli oldu. Yaşlı kadınlar bize "Bunca yıl yaşadık, şimdiye dek bir tek Adığe gelip bize bir şey sormadı. Birileri de bizi hatırladılarsa sağ olsunlar" dediler. Sizi hatırlayıp bizi gönderenler Türkiyeli olup Almanya'da yaşayan Vucuhu İhsan, Yedic Batıray, Bedenoko Harun, Temzoko Vumar, Nağo Rıza ve anavatandan Meşfeşu Necdet ile Huvaj Fahri diye söylediğimizde bu insanlar için yaşlı kadınlar dua ediyorlardı. Karşılaştıklarımız bizim sorduklarımızdan az olmamacasına kendileri de bize sorular yöneltiyorlardı. Düzce köylerinden Vubıhhable'de Neteho Acılet ile tanıştım. 72 yaşındaydı. O yaptığımız işlerle ve söylediklerimizle pek ilgilenmiyordu. Namaz kılmayışımıza ve oruç tutmayışımıza çok üzülmüştü. Kendisine şaka ile takıldım. "Namaz kılıyoruz, oruç tutuyoruz diye seni kandırabilirdim ama gönlüm razı olmadı. Kalbi temiz olan insanı affetmek gerekir derler. Bizi affet ve bir şeyler anlat" diye yalvardım. Yavaş yavaş konuşmaya başlamıştı ki, sesini kaydettiğimi söyleyince "Sesimi erkeklerin duyması günahtır, ben Hacıyım, sil" diye yalvarınca ses kaydını sildim. "Anavatanı görmek ister misin?" diye sorduğumda "Allah göstermesin gavurun yaşadığı toprağa nasıl ayak basarım" cevabını verdi. Gündüzleri kaydettiğimizden daha fazlasını akşamları Düzce Derneği'nde kaydediyorduk. Akşamları derneğe çok insan toplanıyordu ve her gelen bir konuya hazırlanmış gibiydi. Her akşam genç kız ve erkeklerin katıldığı toplantılar düzenliyorlardı. Müzik ve oyunları bizimkilerden farklıydı. Gençler terbiyeliydiler, davranışları güzeldi, ancak Adığece bilmemeleri üzüntü vericiydi. Düzce Derneği'nde iyi akordeon çalanlar var. Bunlar, Şevoş'u Tambiy ve Altay'dı (Altay'ın soyadını hatırlayamıyorum.) Altay Nalçik Üniversitesi'nde okuyor ve Rusçayı da iyi konuşuyordu. Tambiy Ürdün doğumluydu ve Adığeceyi iyi bilmiyordu ama Adığe şarkılarını iyi biliyor ve akordeonla çalıyordu. Pheçiç'i olmadığını görünce arkadaşımız Ğuçıps kendisine Pheçiç hediye etti. Daha önce de gittiğimiz derneklerde her akordeon görüşümüzde Pheçiç hediye etmiştik. Cenaze ve düğünlerin yapılışından söz etmek istiyorum. Çünkü bunlar bizimkilerden bir hayli farklı. Birlikte yaşadıkları halkların bir çok geleneği de alınmış. Cenaze törenleri bizimkiler gibi meşakatlı değil. Biz cenazeyi evde ne kadar çok bekletirsek o kadar iyi biliyoruz, onlar ise ne kadar çabuk toprağa verilirse o kadar sevap diyorlar ve bir an önce gömmek istiyorlar. Bizim gibi cenazenin üstüne çeşitli örtüler örtmeye de uğraşmıyorlar. Cenazeyi halı üzerine yatırma gelenekleri olmadığı gibi cenaze kaldırıldığı gün yemek sorunları da olmuyor. "Bir ay oruç tutan insan bir saat yemezse ölmez" diyorlar. Erkeklerin başı örtük cenazeye katılma zorunlulukları da yok ama cenaze namazı kılınırken herkes cebinden beyaz takkelerini çıkartıp başına geçiriyor. Tüm kadınların başı örtülü (cenaze yoksa da öyle). Cenazeye katılan herkes ayakkabısını çıkarıp cenaze evine giriyor. Ayakkabılarının karışmaması da enteresan. Niçin ayakkabı çıkardıklarını sorduğumda "Ayakkabı ile girmek, ev sahibinin başını ayak altına almak gibidir" dediler. Sonradan farkettim ki, nereye girsen ayakkabı çıkarılıyor, kalabalık düğün evlerinde bile. Cenaze evinde ateş yakılmıyor, yemek hazırlanmıyor, bu görev komşulara düşüyor. Yedinci, kırkıncı ve elli ikinci günleri yapıyorlar. En çok da 52. gün üzerinde duruluyor. Birinci yılı da anılıyor ancak bizim gibi yapmıyorlar. Bizim cenazelerimizde sürekli ağlama sesi olmazsa "Ne kadar da zavallı tören" diyorlar. Türkiye'de ise ağlama ve öksürme yok. Onun yerine Kur'an okumayı yeğliyorlar. Mezarlığa bizim gibi gitmiyorlar ve kadınlar mezarlığa alınmıyor. Mezarların üzerinde anıt ve duvar bulunmuyor, insan çıktığı toprağa rahatça dönebilmeli diyorlar. Düğün törenlerimiz arasındaki tek benzerlik ise evliliğe düğünle başlamaktan başka bir şey değil. Diğerleri hepsi farklı. Evlenen genç, gelini almaya gitmiyor. Arkadaşları getiriyorlar gelini. Evlenen genç başka bir evde kalıyor ve bu eve nenejıy deniyor. Gelini götürdükleri eve ise neneguaş deniyor. Kız evinde de düğün yapılıyor. Bunu Türk geleneği olarak benimsemişler. Gelinin yaşı ne olursa olsun beyaz gelinlik giyiyor. Damat ve gelin düğünde birlikte oynatılıyor. Bizde kendi düğününde oynamak uygun görülmüyor ama Türkiye'de uygun buluyorlar. Evlenme işinde ulus ayrımı yapmıyorlar. Türklerle evlenmekte bir beis görmüyorlar ve hepimiz müslümanız diyorlar. Bunu uygun bulmayan bir tek kişiye rastladım. Ğuğeju'lerden Musa. Adığece'yi güzel konuşan Musa "Eşi Türk olan aileyi yarım buluyorum" dedi. Gençlerin gençken evlenip aile olmaları için ana babalar acele etmiyorlar. Evlilik yapmamış gençleri çokça. Bunun sebebini düğün için çokça para gerektiği ve bunu denkleştirinceye kadar zamanın geçtiği şeklinde söylediler. Düzce'de karşılaştıklarımız, gördüklerimiz ve derlediklerimiz bir yazıya sığmaz. Karşılaştığımız her kişi ve girdiğimiz her aile hakkında bir kitap yazılabilir. 9 gün süreyle çalıştığımız Düzce'den ayrılırken çokça insan toplanmıştı bizi uğurlamaya. Yakın akrabalarıymışçasına bizi uğurladılar. Kendilerini çok sevdik. Onlar da bizi sevmiş olmalılar ki, ayrıldıktan sonra bizi telefonla arayıp sormadıkları bir gün dahi geçmedi. Kendilerine çokça müteşekkiriz. +''+Cendar Mariyet