Antik Çağ Kafkasyası ve Halikarnassoslu Heredotos

Heredotos'a 'Tarihin Babası' demişler kaç bin yıl önce; Peki Tarih Nedir? Heredotos'tan bu yana binlerce yıl geçmiş olmasına karşın, yaşayan bir çok dilde HISTORIA olarak geçen sözcüğün tam anlamı bugün bile tartışma konusu olmaktadır. Antik yunan dilinde 'Historien' diye bir fiil vardır. 'Öğrenmeye çalışmak, araştırmak, incelemek, keşfe çıkmak, gezerek tanımak, sormak, soruşturmak, sorarak bilgi edinmek, bilmek, tanımak ve sonunda söz ve yazı ile bildiğini anlamak' anlamına gelen bu fiilin türevi olan 'Historia' sözcüğü de, ilk anlamda 'araştırma, bilgi edinme, keşif ve sonunda elde edilen bilgilerin dile getirilmesi, anlatılması' demektir1. +''+ Heredotos'un da bu anlamda kullandığı 'Historia' sözcüğü binlerce yıllık bir gelişme sonucu bir bilim dalına ad olmuştur. Heredotos yapıtında; 'Bu Halikarnasos'lu Heredotos'un kamuya sunduğu bir araştırmadır. İnsanoğlunun yapıtları zamanla unutulmasın, gerek Hellenlerin ve gerekse Barbarların (Yunanlı olmayanların) meydana getirdikleri harikalar bir gün adsız kalmasın, tek amacı budur; bir de bunlar birbirleri ile neden dövüştülerdi diye merakta kalınmasın' demektedir2. Heredotos bu dizeleri söylerken, bir tarih yapıtı yazdığını, bir bilim dalının temelini attığını söylememektedir. Ya da bunların farkında değildir. Günümüzde bile Heredotos'un ne menem bir tarih yazdığı ya da yazdığının tarih yapıtı olup olmadığı tartışmaları süre gelmektedir. Örneğin, ünlü Fransız Araştırmacı François Hartog, Heredotos üzerine bu güne kadar yapılan araştırmaların en güzelini 'Le Miroir D' Héredote= Heredotos'un Aynası'nı yazarken' 'tarih' dememiş, 'Heredotos'un Aynası' değimini kullanmıştır3 . Zaten Heredotos çağının araştırmasını 'Kamu'ya sunarken 'Hellenlerin ve Barbarların' meydana getirdikleri harikalar bir gün adsız kalmasın, bir de bunlar birbirleri ile neden dövüşürlerdi diye merakta kalınmasın' derken çağının olaylarını bir ayna berraklığı ile günümüze yansıtmıyor mu? O halde bu yansıtıcı yapıt tarihin kendisi olmuyor mu? Bu ünlü yapıtımı neden yazdığını yukarıdaki tümceleri ile açıklayan Tarihin Babası Heredotos (M.Ö.490) yılında, Anadolu yarım adasında Halikarnasos'(bugünkü Bodrum)da doğmuştur. Genç yaşlarında edebiyata ilgi duymuş, uzun gezilere çıkmıştır. Ünlü Sopokles'in yakın arkadaşı olmuş, Karadeniz kıyılarının, Güney İtalya'yı, Mısır'ı, Tyre, Babylon, Ekbatan, Ninova, Suse, Atina gibi ağdaşı olan kentleri gezmiş, bu gezilerde gördüklerini, araştırmalarını olağan üstü bir bellek gücü ile aklında tutmuş, daha sonra da bütün bu konuları 'İon' dili ile yazmıştır. Bu yazılarından bu tarih yapıtı oluşmuştur. Bu yapıtta Yunanlıların ve Yunanlı olmayanların (Barbarların) genel anlamda bir tarihini vermek Yunan-Pers çatışmalarını anlatmak, bu çatışmayı zaman zaman mitolojik kökenine kadar araştırmak amaçlanırken antik çağlardan günümüze ışık veren şiirsel anlatımlı bir tarih yapıtı ortaya çıkmıştır. < Bu yazımızda neden Heredotos ele alınmıştır? Dilerseniz anlatalım; Bilindiği üzere gerek Kafkas Dernekleri çevresinde ve gerekse Çerkesler dışındaki kişiler Kuzey Kafkasya'ya ve Çerkeslere yönelik kimi tarihsel yapıtlar çevrilerek yayımlanmaya ya da yazılmaya başlanmıştır. Bütün bu çeviriler ve özgün kitaplar XVI. ve XVII. yüzyılların ötesine geçmemekte, Slav-Çerkes karşılaşması ile başlayan ve XIX. yüzyılın ikinci yarısında soykırım ve sürgün gibi felaketlere ulaşan savaşlar ve bu savaşların sonucu anlatılmaktadır. Çerkes Ulusu'nun tarih sahnesine çıkmasını bu kadar yakın bir tarihe taşımak, tarih bilimi açısından büyük eksiklik, Çerkesler açsından ise büyük haksızlık olur. Hitit, Sümer, Asur, Mısır ve giderek Antik Yunan Uygarlıkları ile çağdaş yaşamı olan bu ulusun ataları hakkında ilk kez bir şeyler yazanlardandır Heredotos, işte bu nedenle Heredotos'u yüzeysel de olsa ele alıp, dergimiz okuruna sunmak gereksinimini duymuş bulunuyoruz. Heredotos'un bu ünlü yapıtı dokuz kitaptan oluşmaktadır: Birinci Kitap: Klio İkinci Kitap: Euterpe Üçüncü Kitap: Thalia Dördüncü Kitap: Melpomone Beşinci Kitap: Terpiskhore Altıncı Kitap: Erato Yedinci Kitap: Polymnia Sekizinci Kitap: Urania Dokuzuncu Kitap: Kalliope İsimlerini taşıyan, yeryüzünün bilinen ilk tarih yapıtı olan bu büyük külliyede bugünkü Kuzey Kafkasyalıların (Çerkeslerin) ataları olan Massaget, Med, Kimmer, Trak, Saspein, Kolkhid, Halizon, Sarmat, Thyssaget, Tauri, Neuri, Agathyries, Skyth boyları; coğrafya ve geleneksel açıdan tanıtılmakta ve bu toplulukların Yunanlılar ve Persler ile olan ilişkileri çok detaylı bir biçimde anlatılmaktadır4. M.Ö.425 yılında öldüğü tahmin edilen Heredotos'un bu yapıtının Proto-Çerkes boyları diyebileceğimiz Antik Kuzey Kafkasya boyları ile onların çevresinde yaşayan diğer topluluklar ile ilgili pasajların kitaptaki sırası ile yayımlanmasının yararlı olacağına inanmaktayız. Birinci kitap: Klio; Antik Kuzey Kafkasya halkları ile ilgili ilk bilgiler, 2 numaralı bölümde yer almaktadır. Bu bölümde İoniya'lıların "Uzun bir gemiye binerek Kolkhis" deki (AİA) kentine kadar kürek çekmeleri, ve kendilerini buralara kadar getiren isteklerin hepsini elde ettikten sonra dönerken Kralın kızı Medeia'yı kaçırışlar, Kolkhis Kralının peşlerine adam salarak hakkını arayışını, kızını geri isteyişini anlatmaktadır. Sözü edilen olay Antik Yunan'ın en ünlü destanı olan İliada ve Odisseia dan daha eski olan Argonotların (Argos Gemicilerinin) altın postu ele geçirmek için Kafkasya kıyılarına yaptıkları seferdir. Altın postun Kafkasya'da aranması Altın Tüylü Koç'un Kafkasya'da bulunması bizi başka bir mitolojik motife götürmektedir ki bu da Çerkes Halk Destanları ve özellikle de Abhaz varyantlı destanlarda anlatılan ilk tekstürel uygarlığın Kafkasya'da doğuşudur. Şimdilerde ince ve sık dokumalı aranan bir kumaşın Gabardin (Kabardin) adını taşıması destanların örttüğü kimi gerçekleri yorumlama anlamında çok önem taşımaktadır. Klio (ya da Kleo), insanların unutulmaması gereken ünlü, şanlı eylemlerini dile getirdiği için, tarih alanına ayrılmış, tarih yazarlarını esinleyen peri sayılmıştır. Sözcük anlamı ise kutlamak, övmek anlamına gelen "Kleio" filinden türemiş olan Klio, Musaların biridir. Musalar ise Yunanca'da "mousa", Latince'de "Musa" diye adlandırılan; Hafıza tanrıçası Mnemosyne ile büyük tanrı Zeus'un çocukları olan, ozanlara, sanatçılara, müzisyenlere esin veren ilham (esin) perileridir. Klio'nun sağ elinde boru, ya da gitar bulunur. Kahramanlıkları müzik eşliğinde dile getirilir. Diğer elinde su saati (yani klepsydra) vardır, olayların akışını simgeler. Medeia ise Kolkhis Kralı'nın kızı olan bir Kafkasya prensesidir. Tanrı Helios'un torunu, Tanrı Hekate'nin yeğenidir. Güneş Soylularındandır. Klio'nun 96 numaralı bölümünden başlayarak Medler'in Persler ve İmparator Kyros ile olan ilişkileri anlatılmaktadır. "Medler ya da kimi araştırmacılara göre Meotlar" Proto-Çerkes halk gruplarındandır. Bosphor-Kimmerian İmparatorluğu'nun yıkılmasından sonra Kavimler Göçü diyebileceğimiz akımın önünde Kuzey Doğu Anadolu ve Media diye anılan Kuzey İran'a bugünkü Ermenistan ve Azebaycan dahil bütün bu ülkelere girmişler, Pers İmparatorluğu'nun en önemli unsuru olmuşlardır. Bu gün bu isim küçülerek "Mıd, Met" gibi şekiller alarak aile isimleri haline gelmiş olarak Çerkes halkının arasında yaşamaktadır. Heredotos, Klio'nun bu bölümünde Medlerin özellikle Asurlularla savaşarak özgür olmalarını , böylece Tyranlığa dönmelerini, kahraman Deiokes'i kral olarak seçmelerini anlatmaktadır. Klio'nun 100. Bölümünden itibaren Med boyları anlatılmakta, bunlar, Buslar, Paratakenler, Strakhatlar, Arizantlar, Budiler, Maglar olarak sayılmaktadır. Med kralı Deiokes'in oğlu Phraortes'in iktidar zamanında bütün evresini egemenliği altına alarak Asur başkenti Ninova'yı yağmalayışı anlatılmaktadır. Kral Kyaxeres zamanında Protothyas'ın oğlu Kral Madyas'ın komutası altında ilerleyen ve daha önce Kimmerleri de yenen Skyth ordusunun Medyayı işgal edişleri çok detaylı bir biçimde anlatılmaktadır. Heredotos yapıtında Skythlerden ilk kez Klio'nu 104. bölümünde söz etmektedir. "Sırtı hafif bir adam, Maiotis gölüne, Phasis ve Kolkhis'e otuz günde yürür. Kolkhis'den sonra Media'ya kadar aşılacak yol o kadar uzun değildir. Zira bu iki bölge arasında bir tek ulus vardır. Onlar Saspeirlerdir. Ve onlar arkada kaldıktan sonra gelinen ilk yer Media'dır. Ama Skyth yayılması buradan gelmiş değildir. Bunlar, çok daha uzak olan kuzey yolundan, Kafkasya dağlarını sağlarına alarak sapmışlardır. Medler Skythlerle savaşa tutuşmuşlardır. Ama yenilmiş olduklarını bilmekteyiz. Böylece Skythler bütün Asya'ya yayılırlar. Heredotos'un açıklamalarından anlaşılacağı üzere Skythler kuzeyden orta doğuya inerken tarihsel Çerkezistan ve onun bir bölümü olan kolkhidia'yı sağlarına almışlar, bu durumda bugünkü Dağıstan, Azerbaycan üzerinden güneye, Hazar kıyılarını izleyerek inmiş olmaları gerekmektedir. Asya (Anadolu ve Ortadoğu), Heredotos'a göre, yirmi sekiz yıl Skhythlerin işgali altında kalmıştır. Medlerin yeniden güç kazanması, Ninova'yı ele geçirmeleri, Babil dışında bütün Asur kentlerini kendile-rine bağlamalarından sonra Kral Kyaxeres ölmüş, oğlu Astyages hükümdar olmuş ve diğer komşu ulusları yeniden Med egemenliği altına almıştır. Massagetler: Birinci kitap Klio'nun 201 ve 202. bölümlerinde sözü edilen Massagetler yukarıdaki bölümlerde de açıklandığı üzere bir Kafkas halkı idi. Heredotos'un açıklamalarına göre büyük ve güçlü bir topluluk olan Massagetler Arax (bugünkü Aras) ırmağının kuzeyinde,Kafkasya'nın kuzey batısında yaşarlardı. En yakın komşuları olan İssedonların karşısında otururlardı ki bunların Skyth soyundan olduklarını söyleyenler de vardı. Heredotos'un Hazar Denizi ve onun gün batısı yönünde yer alan Kafkasların antik dünyada bilinen en yüksek ve en uzun dağlar olduğu konusundaki açıklama-larından hemen sonra Kafkaslarda çok çeşitli insan soylarının yaşadığından söz etmesi, adeta bugünkü Kafkasları anlatır gibi net bir ifade kullanılması çok ilginç-tir. Bu dönemde Massagetler kocasının ölümünden sonra tahta geçmiş olan bir kraliçenin yönetiminde bulunuyorlardı. Heredotos bu kraliçenin adının TOMRİS veya THOMYRS (Adığe dillerinde Tameris-Dameris yani omuzlarda taşınan anlamına gelmektedir) olduğunu söylemektedir. Bir antik çağ kraliçesine de ancak böyle anlamlı bir ismin yakışacağı açıktır. Pers-Med kralı Kyros (Keyhüsrev II) bu dul kraliçeyle evlenip Massaget topraklarını da kendi imparatorluğuna katmak istemiştir. Teklif reddedilince Massagetler'le savaşa tutuşur. Uyguladığı bir hile ile Massaget ordusu'nun komutanı olan kraliçenin büyük oğlu olan Spargapises'i esir eder, prens kendini öldürür. Sonunda savaşı Massagetler kazanır. Kraliçe, esir düşen kral Kyros'un başını kan dolu bir kaba sokarak onu boğar. Oğlunun öcünü alır. Kraliçenin düşman kralın kafasını kan dolu bir vazoya daldırdığı sahne, Modenalı ressam Luca Ferrari, Maltalı Mattia Pretti ve özellikle de ünlü ressam Rubens'e ilham vermiştir. Rubbens konuyu iki kez işlemiştir. Bu eserler bugün Lourve ve Boston müzelerinde sergilemektedir. Kraliçe Tomris'in Kyros'un başını kanlı vazoya sokarken söylediği sözler çok ünlüdür: "Canım sağ ve savaştan zaferle çıktım, hile ile oğlumu yakaladın ama işte sonun geldi, sana önceden söylediğim gibi, benim elimde kana doyuyorsun." Bu sözler bir çok antik drama metinlerine malzeme olmuştur. Heredotos, Massagetlerin giyiniş ve yaşamlarını Skythlere benzediğini, ok, kargı, hançer, Segerys denen baltalarla savaştıklarını, savaş araçlarını altın kabartmalarla süslediklerini, atların göğüs cebelerinin, gem, kantarma, şakakları koruyan plakaların altın yıldızlı olduğunu anlatırken, günümüze ulaşan ve bildiğimiz Çerkes binek ve koşum takımlarını tanımlar gibidir. Dördüncü Kitap: Melpomene Heredotos'un dördüncü kitabına isim olan Melpomene, hafıza tanrıçası Mnemosyne ile Zeus'un kızları olan "Musa"lardan, ilham perilerinden biridir. Bu isim Tragedyayı simgeler. Heredotos'un Melpomene'nin adını taşıyan kitabın 1 numaralı bölümünden başlayarak 36 numaralı bölüme kadar ki metinlerde Skythler anlatılmaktadır. Skythlerin yurdunu tanımlayan, sınırlarını çizen ünlü tarihçi aynen şu açıklamayı yapmaktadır; "İranlıların ülkesi, Erytheria Denizi denilen güney denizine dayanır. Kuzey sınırlarında Medler oturur. Medlerin üst yanında Saspeirler, Sasperilerin daha üstünde de Kholkhysler, ki bunlar Phasis Irmağının döküldüğü Kuzey denizine kadar giderler. İki deniz arasındaki bütün bu alanı bu dört ulus tutar. İran'dan kuzeybatıya doğru uzakta Medler, Saspeirler ve Kholkhsler uzanır." Skyth ülkesinde ırmakları ise şöyle saymaktadır: "Denzie baş ağızdan dökülen İstros (Tuna), sonra Tynas (Dinyeper), Hypanis (Kuban), Borysthenes (Dinyester), Pantikapes (Paol), Tanais (Don) ve işte bunların geçtikleri topraklar Skyth ülkesidir." Heredotos bu ırmakları anlatırken Kuban Irmağını (Hypanis) şöyle tanıtmaktadır; "Kaynağını Skythya'da, çevresinde beyaz yaban atların otladığı, bir gölden alır. Bu gölden çıktıktan sonra Hypanis Irmağının suları beş günlük gemi yolculuğu boyunca tatlıdır. Sonra acılaşır. Çünkü tuzlu bir kaynağa rastlar, bu kaynak çiftçi Skythler (bu-günkü Osetlerin atası olan Alanlar) ile Halizonların (Adığelerin antik ataları) arasındaki sınır üzerindedir." (sürecek) 1 Heredotos : Heredotos Tarihi, Türkçesi Müntekim Ökmen ve Azra Erhat, Remzi Kitabevi, 1973 İst. 2 Heredotos : a.g.e., s 21. 3 Franois Hertog : Le Miroir d' Héredot, Edition Gallimart, 1991, Paris. 4 Heredotos : a.g.e.+''+Özdemir Özbay

Anadolu’daki Çerkes-Asuwa Devleti

1. ÇALIŞMANIN AMACI ve KAPSAMI Nart Dergisinin Mart-Nisan 2000 tarihinde yayımlanan 17. sayısında açıkladığımız bir tezimiz bulunmaktadır (1). Bu teze göre ilkçağda yaygın olarak konuşulan ve bilim adamlarının Hint-Avrupa dili olarak kabul ettikleri Luwi dili, Hint-Avrupa olmayıp Abaza/Abhaz dilinin atasıdır. +''+ Bu çalışmamızda tezimizi destekleyen yeni kanıtlar sunacak, bilim adamlarının Luwi diliyle konuştuğunu kabul ettikleri Asuwa/Aşuwa devletinin Abhaz/Abaza devletiyle ilişkisini inceleyeceğiz. Çalışmamızda Asuwa/Aşuwa devleti, Lydia'nın kurulduğu döneme kadar incelenecek, bölgenin Homeros'ta anılan "Maionia/ Meonia" ve "Asia" adları, Herodotos'ta anılan "Maionia" adı ve Strabon tarafından belirtilen "Maionia" adı üzerinde durulacak, Aşuwa halkının aynı dönemde Lydia bölgesi dışında, ama Anadolu'da görüldüğü çeşitli yerleşim yerleri açıklanmaya ve belirlenmeye çalışılacak, bu halkla ilişkili olabilecek Anadolu dışındaki yerlerden söz edilmeyecek, başka bir çalışmada ele alınmak üzere, bu çalışmanın kapsamı dışında bırakılacaktır. 2. BİLİM ARAŞTIRMALI ve TARTIŞMALIDIR Hitit yazılı belgelerinde sözü edilen devletlerden biri de Asuwa/Aşuwa devletidir(2). Batı Anadolu'nun Büyük Menderes ırmağının kuzeyindeki bölgesi, çok eski zamanlardan beri, M.Ö. 2000 tarihlerinden itibaren Assuwa/ Aşşuwa olarak anılmaya başlamışlardır(3). Aşşuwalar bölgenin yazılı kaynaklarda anılan ilk halkıdır. Peki, kimdir Aşşuwalar? Bilim adamları onların Hint-Avrupalı bir halk olduklarını söylüyorlar. Konuştukları dile de "Luwi Dili" diyorlar. Luwi soyundan Aşşuwa halkı, Hint-Avrupalı hiçbir halkla somut bir şekilde ilişkilendirilemiyor.Bilim adamları bu dilin artık konuşulmadığını söylüyorlar. Ama yaşayan bir Aşuwa halkı var. Aşuwa adını, kendi dilinde kendisi için kullanan bir halk var. Abaza'ların bir boy, kendisini Assuwa/Aşşuwa olarak adlandırıyor. Bu adlandırma tamamen bir rastlantı mıdır? Yoksa ilkçağda Anadolu'da yaşayan ve bir devlet kuran Assuwa/aşşuwa halkıyla, Abhaz/Abazaların Aşuwa boyu arasında bir ilişki mi bulunmaktadır? Bilim adamları bu soruları hiç sormadılar. Anadolu'daki Asuwa/Aşuwa devletiyle, Çerkes'lerin Aşuwa boyu arasındaki ilişki konusunu hemen hiç tartışmadılar. Böyle bir ilişki bulunduğunu söyleyen az sayıdaki bilim adamı da çok ciddiye alınmadı. Bu ilişkiyi kuranlar, böyle bir ilişki bulunmadığına inananlar tarafından bilim adamlığına yakışmayacak şekilde ve bilimsel olmayan bir dille eleştirildiler(4). Oysa bilim bu soruları sormak ve tartışmak zorundadır. Bilim bu konudaki gerçekleri araştırarak, bu ilişkiyi kabul etmek ya da reddetmek zorundadır. Tartışmamak, Konuşmamak, araştırmamak!.. Bilim adamları olarak bunları yapmak, işte bu tavır anlaşılır bir şey değildir. Eğer bilim olarak tarih bu soruları sormaz ve tartışmazsa, bilim olmaktan uzaklaşır, masal ve söylenceye dönüşür. Bilime güvenen, bilimin kendisine düşen görevi er-geç yapacağına inananlardanız. Ancak bilim adamları bu görevlerini ne zaman, nasıl yaparlar? Bilemeyiz. Bize gelince, kendimize düşen görevleri yapmaya çalışacak, karınca kararınca sorular soracak, araştıracak ve yazacağız. 3. FARKLI İKİ ETNİK GRUBUN AYNI ADLA ANILMA OLASILIĞI Asuwa/Aşuwa devletiyle Çerkes'lerin Aşuwa boyu arasındaki ilişkiyi araştırmaya başlamadan önce yanıtlamamız gereken bazı sorular vardır. İki ayrı halkın, farklı diller konuşan iki ayrı etnik grubun, aynı adla anılma olasılığı nedir? Tarihte böyle örneklere rastlanılmakta mıdır? Bu soruyu daha somut bir şekilde sorabilmek de mümkündür: Türk olmayan, Türkçe konuşmayan, ama Oğuz, Peçenek ve Kıpçak adlarını kullanan başka etnik grupların bulunma olasılığı nedir? Böyle bir olasılık hemen hemen hiç yoktur. Aynı etnik kökenden gelmeyen, aynı dili konuşmayan, farklı etnik kimlikler taşıyan halklar aynı adla hiç anılmamışlardır. Türk olmayan Oğuz, Peçenek, Kıpçak vb. hiç yoktur, hiç olmamıştır. Tarihte bu isimlerle görülen her boy, başka bir kanıt aranmaksızın Türk sayılmıştır, Türk sayılmaktadır. Bu durum diğer halklar için de böyledir. Şunu da belirtmemiz gerekmektedir ki, ayrı etnik gurupların bir araya gelerek siyasi organizasyonlar oluşturdukları durumlar olmuştur. Bu siyasi organizasyonların içinde yer alan halklar kendi etnik adlarının da muhafaza etmekte, bir alt kimlik olarak kullanılmaktadır. Siyasi organizasyon son bulduğunda her etnik gurup zaten kullandıkları, ama bir süre öne çıkarmadıkları –çıkaramadıkları- etnik kimlerini tekrar kullanmaya başlamaktadır. Başta Osmanlı İmparatorluğu olmak üzere bütün imparatorluklar bu konuda örnek oluşturmaktadır. İlk kez bir siyasi organizasyonun adı olarak ortaya çıkan, etnik kimlik belirtmeyen adların tarihsel süreç içerisinde etnik kimlik belirtir hale dönüştüğü durumlar da olmuştur. Buna örnek olarak da Türk adını gösterebiliriz. İlk kez Bisutun yazıtlarında görülen Türk adı, "büyük güçlüler" anlamında (i) ve bir siyasi organizasyonun ismi olarak kullanılmıştır. İlk ortaya çıktığı bu dönemlerde etnik kimliği belirtmemiştir. Siyasi organizasyonun adı, daha sonraki dönemlerde aynı dili konuşan etnik gurupların ortak adı haline dönüşmüştür. Bir de asimile olan halkların durumu var. Asimilasyon etnik olarak farklı olan iki ayrı halkın ortak kültürel değerler ve ortak dil kullanmaya başlamasıdır ki, çoğu kez bir etnik gurubun, diğer etnik guruba ilhakı, onun dilini kullanması, kendisini onlardan sayması şeklinde ortaya çıkar. Asimilasyon barışçıl olabileceği gibi, çoğu kez bir savaşın sonucunda gerçekleşir. Nasıl gerçekleşir asimilasyon? Tarihsel süreç içerisinde halklar aynı doğada yaşam mücadelesi vermişler ve birbirleriyle şu veya bu şekilde mutlaka ilişki kurmuşlardır. Bu ilişkinin en olumsuz ve istenilmeyen biçimi olan savaş, aynı zamanda en etkilisidir. Çoğu kez uygarlıkların yıkımına ve halkların felaketine yol açtığı gibi, iki halk arasındaki kültürel bütünleşmenin en hızlı ve en acımasız aracı da olmuştur. Yenen ve yenilen halklar aynı mekanı kullanmaya başlamışlar, hızla birbirlerine kültürlerini aktarmışlar, bir şeyler alıp, bir şeyler vermişler; süreç içerisinde bir gurup dilini de bırakarak diğeriyle bütünleşmiş, asimile olmuştur. Dilini değiştiren etnik guruplar, çoğu kez klan adlarını ve simgelerini, tanrı isimlerini, şahıs adlarını, inançlarını ve söylencelerini vb. bazen biraz değiştirerek, bazen de hiç değiştirmeden kullanmaya devam etmişlerdir. Hatta asimile olan halkın dili de, yeni kabul edilen dile tam uyum gösterememiş, kelimeler doğru bir şekilde telaffuz edilememiş, eski dilden ekler de almıştır. Eski dilden kelimeler de çoğu kez biraz değiştirilerek bazen de olduğu gibi yeni dilde kullanılmaya devam edilmiştir. Asimilasyon tarihte sıkça rastlanan bir olgudur. Asimilasyon sıkça görüldüğünden, bir halkın özgün tarihini yazmaya çalışan tarihçiye düşen görev, bu olguyu göz ardı etmemek, aynı adı kullanan ama farklı dil konuşan bir halkla karşılaşıldığında, halkın gerçek etnik kimliğini saptamak olmalıdır. Asimilasyon sürecini saptamak, asimile edilen halkların gerçek etnik kimliğini araştırıp bulmak, elbette ki çok zordur. Bu iş, bilimsel sabır ve disiplinin yanında, tükenmeyen bir enerji ve öngörüyü, tam bir yansızlığı da gerektirir. Ama gerçek tarihçiyseniz bunu yapmak, bu işi başarmak zorundasınız. Bunu yapmadan, böyle bir çabaya girmeden yazılacak tarih bilimsel olmayacak, bir spekülasyondan ibaret kalacaktı 4. ASUWA/AŞUWA ADININ YAZILIŞI VE OKUNUŞU "Asuwa" adının, "Aşuwa" biçimimde de yazlılp okunması mümkündür. Esasen sayın Ömer Çapar böyle okumaktadır(5). Aynı durum "Asur" adı için de söz konusudur(6). Sayın Bilge Umar, Hitit'lerin s ile ş'yi birbirinin yerine kullandıklarını belirtmektedir(7). Bunun nedeni ise Hititlerin Akkad çivi yazısını kullanmaları ve Akkad çivi yazısında sa, se, si, su hecelerini belirtecek işaretlerin olmaması olarak açıklamaktadır. Hititlerin Asuwa/Aşuwa dedikleri halka, Hellenler "Asia" diyorlardı. Asuwa Hellen Asia/Asya biçimine dönüştürülerek, önce Lydia bölgesinin, daha sonra Anadolu'nun ve bütün Asya kıtasının adı olmuştur. 5. AŞUWA HALKI ÇERKES BOYUDUR Asuwa/Aşuwa adı, Abaza boylarından birinin adıdır Bu ad halen kullanılmaktadır. Kafkasya'da ve Anadolu'da Aşuwa boyundan insanlar halen yaşamaktadırlar. İşin ilginç tarafı, Aşuwaların oturdukları köylere Abhaz/Abazalar, bizzat Aşuwaların kendileri, kralı Low/Loğ/Lo ailesinden dolayı, Luwi/Lowi(ii) adını çağrıştıracak şekilde "Low Kıt" low ailesinin Apsuwa'lar arasındaki adı Aç'tır. "Aç oğlu" anlamında, Aphazca "Açba" diye anılırlar. Bu sözcük Aşa/Şaşa biçiminde de söylenir. Aç sözcüğünün artikli almamış biçimi çı/çu/ça'dır. Bu aile Abhazya'nın kral ailesidir. Son Abhaz kralı da Açba/Çaçba ailesindendir(8). 6. ASUWA/AŞUWA ADININ ETİMOLOJİSİ Abhaz/Abaza dilinde halen kullanılan ve boy adı olan sözcük Asuwa/ Aşuwa'dır. Aşşıwa/Aşşuwa biçimlerinde de kullanılır. Ama bu sözcük "Asuwa" ya da "Assuwa /Assıwa" biçiminde halen hiç kullanılmaz. Aşuwa/Aşıwa sözcüğü ek almamış biçimiyle, yani aşu/aşı olarak, ya da artikli almamış biçimiyle "Şuwa/Şıwa" olarak, ya da ikisini de almamış biçimiyle "şu/şı" olarak, boy belirtir biçimiyle hiç kullanılmaz. Halen kullanılan dilde buna hiç tanık olmadık. Ama arkaik dönemde bu şekilde kullanıldığının da işaretleri bulunmaktadır. Diğer boy adlarının da Apsuwa'nın psu/psı, Sasuwa'nın sas/saş, Abaza'nın baza/basa/bas/pas/baz; Aşkaruwa'nın Aşkar/şkar/skar; Zakuwa'nın Zak / Sak/Zaka/Saka biçiminde kullanımlarının bulunduğu kanıtlanabilmektedir. Dilin yapısı da, sözcüğün kök sözcük olmaması, başta article, sonda "wa" ekinin bulunması da bu türden kullanılmasına olanak vermektedir. Esasen değerli thamada , araştırmacı yazar sayın Ömer Büyüka da bu görüştedir. Şimdiki dilde Aşuwa /Aşıwa biçiminde söylenen sözcüğün kökünün "As/sı/su olduğunu" olduğunu , "Abhaz Mitolojisi Anaç mı?" ve "Kafkas Kaynaklarına Göre İlk Yaratılışlar-İlk insanlık-Kafkas Gerçekleri" adlı eserinde uzun tahlillerle belirtmektedir. Biz de bunun mümkün olabileceğini düşünüyoruz. Akkad'ların "şa"ve "sa" sesini ayıracak şekilde işaret kullanmamaları ve Hititlerin de, Akakd yazısını kendi dillerine uydururlarken bu iki sesi ayıracak bir işarete gerek duymamaları, bu iki sesin birbirlerini yerine o zamanlarda da kullanıldığının bir kanıtı olabilir. Gerçekten de Samiler "Astarte" adını kullandıkları gibi, daha çok da "İştar" adını kullanmışlardır. Asur'un "Aşur" olarak telaffuz edilmiş olabileceği bilim adamları tarafından büyük bir olasılık olarak değerlendirilmektedir. Kaldı ki ilkçağlarda "s" olarak kullanılan bir ses, dilin doğal gelişimi içerisinde zamanla "ş" ve "z" ya de dönüşebilir. Aynı şekilde de kalabilir. Çeşitleme olarak da kullanılabilir. Bütün bunlar mümkündür. Bunların olabileceğini gösteren bir çok kanıt sunulabilir. Abahaz/Abaza dilinde Aşuwa/ Aşıwa ya da Aşuwa/Asıwa biçiminde kullanılan sözcüğün başındaki "a" article, sonundaki "w" ise Türkçe'deki "lı" ekinin karşılığı olan bir ek olup, "kök su/sı/şu/şı" sözcüğüdür. Sözcüğün en arkaik biçiminin "sı"/su biçiminde olması büyük olasılıktır. Sonradan değişerek "şu/şı" biçiminde kullanılmış olmalıdır. Sayın Ömer Büyüka'nın yaptığı tahliller dışında da böyle düşünmemizin temel nedenlerden biri de, Çerkes'lerin kullandıkları en arkaik isimlerin "sı/su/sa" kökünden kaynaklanıyor olmasıdır. "Sı" sözcüğü Abhaz/Abaza/ dilinde can anlamına gelmektedir(9). Abhaz/Abaza dilinde önde, ileride anlamındaki "pa"sözcüğünün "pı", egemen anlamındaki "ma" sözcüğünün "mı", anne anlamındaki "nı" sözcüğünün "na", baş anlamındaki "kha/ka" sözcüğünün "khı/kı", biçimlerinde çeşitlemeleri olduğuna bakarak "sı" sözcüğün "sa" çeşitlemesi olduğunu düşünüyoruz. Abhaz/Abaza dilinde can anlamında halen kullanılan "pısı /psı", Adiğe dilinde "pse" olması ve bu sözcüklerin Abhazca da "pı-sı" ve "p-se" biçiminde, ilk can olarak tahlil edilebilmesi de bu olasılığı güçlendiriyor. Aslında abhaz/Abazaların dört temel boyu da "sı/sa" kökünden sözcüklerle adlandırılmaktadır. Apsuwa/Apsıwa, Apsu/Apsı, Psu /Psı /Pısı... Aşuwa/Asuwa, Aşu/Asu, Asıwa/Aşıwa, Ası/Aşı, aş/As, Şu/Su, Sı/Şı... Açkaruwa/Aşkarıwa/Askarıwa, Açkar/Aşkar/Askar, Çkar/Şkar/Skar... Sasuwa(Sadsuwa)/ Sazuwa(Sadzuwa) , Sas/Saz/Şaş... Aynı şekilde Adiğe halkının da tarihte kullandığı sözcükler "Sı/Sa" kökünden sözcüklerdir Sakuwa/Zakuwa, Zak/Sak, Zaka/Saka, Sıga/Zığa/zıka/zık/Sık... Bu kök sözcüklerle ilişkili olabilecek pek çok klan aile bulunmaktadır. Ancak birebir ilişkilerini saptayabildiğimiz Abaza ve Adiğe klan aileleri; Abhaz/Abaza ların arasında yaşamakta olan Aş/Aşu, Aşba/Aşıba ve Sı /Sıba /Dsıba aileleri ile, Adiğelerin arasında yaşamakta olan "Şık" klan ailesidir(iii). 7. ASSUWA/AŞŞUWA BÖLGESİNİN YAZILI TARİH ÖNCESİ Aşuwa devleti Bat Anadolu'da kurulmuştur. Batı Anadolu'nun doğal koşulları tarıma elverişliydi. Bu nedenle bölgede yaşayan insanlar, Büyük ve Küçük Menderes ırmakları çevresinde erken çağlarda yerleşik yaşama geçtiler ve tarıma başladılar. Bölgede yerleşimin M.Ö. 3000'lerde başladığı kabul edilmektedir. Bilim adamlarına göre taş temel üzerine kerpiç duvarla yapılan evlerin tarihi bu çağlara kadar inmektedir(10). Bu çağın tarihini ve kültürünü en iyi yansıtan yerleşimler Erytrai(Ildırı Çeşme), Bayraklı ve Klazomenai'dir(Urla). Bu yerleşimler Truwa 1 ve 11'le çağdaştır. Bu çağda Batı Anadolu'da yaşayan halklara Pelasg, Leleg ve Kar adları verilmektedir. Bu halkların birbirleriyle ve Hititlerle akraba olduğu kabul edilmektedir(11). Bu halklar Yunanlardan önce Ege adalarında ve Mora yarımadasında da yaşamışlar ve hatta oralara ilk yerleşen halklar olmuşlardır(12). Bu halkların Truwa'yla, Ege adaları.Mora yarımadası, Kıbrıs adası ve Anadolu'daki Hatti'lerle ticari ilişkiler içerisinde bulundukları bilinmekte-dir. M.Ö. 2000'li yıllarda ise artık Anadolu'da yazlı tarih başlamakta ve bölgede Aşuwa'lar tarih sahnesine çıkmaktadır. 8. ASUWA DEVLETİNİN YERİ VE SINIRLARI Hitit belgelerinde söz edilen Asuwa/Aşuwa devletinin sınırları tam olarak bilinmemekle birlikte, Menderes Havzasında, İzmir-Manisa dolaylarında olduğu bilinmektedir. Daha sonra Lydia' başkenti olan Sardis(Sard) kentinin Asuwa /Aşuwa devletinin de başkenti olduğu kabul edilmektedir. Aslında Sart/Sard şehrinin daha arkaik olan adı Asuwa'dır(13). Asuwa/Aşuwa'nın kuzeyinde Mysia ya da Masa denilen ülke, güneyinde Ahhiyawa ve Arzawa devletleri bulunmaktadır. Arzawa'nın yeri ve sınırları tam olarak bilinmemekle birlikte Başkentinin Ephesos/Apasa olduğu konusunda görüş birliği bulunmaktadır(14). Aslında aynı belirsizlik Ahhiyawa devleti için de söz konusudur. Hatta bu devletin Anadolu'da olup olmadığı bile tartışıl-maktadır(15). Yunan ana karasında bir devlet kurmuş Ahhiyawaların 14.Yüz yıldan itiba-ren Asuwa'nın güneyine yerleştikleri anlaşılmaktadır. Arzawa'da Asuwa'ya komşu olan bir devlet olarak kabul edilmektedir. Ahiyyawa merkezi bir devlet, Asuwa ve Arzawa ise konfederasyon devletleridir. Asuwa /Aşuwa konfederasyonunda yirmi devletçik bulunmaktadır. Bu dev-letlerden en güçlüsü olan Asuwa devleti, konfederasyonun önderi-dir. Yirmi dört kadar devletçik de Arzawa konfederasyonunda bu-lunmaktadır. Merkezi konfederasyonun yapısının çok gevşek olduğu anlaşılmak-tadır(16). Asıl egemenler konfederasyonu oluşturan küçük devletlerdir. Büyük bir olasılıkla birbirleriyle sürekli rekabet ve mücadele içerisinde olan, ancak soydan gelen, aynı dili kokuşan halkların oluşturduğu küçük devletler, bir tehlike anında ortak düşmana karşı savaşmak için ya da yağma amacıyla bir araya gelmekte, Bir tür siyasi-askeri organizasyon oluşturmakta, sonra da dağılmaktadırlar. 9. ASUWA DEVLETİNİN TARİHİ Asuwa/Aşuwa devletinin M.Ö.2000 yıllarında kurulduğu kabul edilmektedir. M.Ö. XV. Yüzyılda ise küçük Asuwa, devleti Mısırla ilişki kuracak kadar gelişmiştir. Mısır belgelerinden öğrendiğimize göre "Firavun 111. Thotmes'in tahta geçmesinin 34, 36, 39. yıldönümlerinde yani İ.Ö. 1472, 1470, 1467'de Asuwa'dan ona armağanlar gönderilmişti"(17). Yine aynı yıllarda Hitit Kralı 11. Tudhaliya'nın (İ.Ö. 1460-1440) Asuwa/Aşuwa üzerine sefer düzenlediğini biliyoruz(iv). 11. Tudhaliya kent devletlerinin buradaki bileşik gücünü yenmiş, Asuwa'da birçok yeri yakıp yıkmıştır. Birleşik gücün başkanı olan Asuwa kralı Dsum-Dlama'yı Oğlu Kukkulis'i Ve damadı Malazitis'i, çocuklarıyla beraber tutsak alarak Hattuşaşa'a götürmüştür. Kukkulis daha sonra bağışlanarak vasal kral sıfatıyla Asuwa'ya gönderilmiştir. Ama bir sure sonra yeniden başkaldırmış çıkan savaşta da öldürülmüştür(18). 10. ASUWA'NIN KRAL AİLESİ MAAN'LAR 11. Tudhalya'nın seferinden sonra Hitit tabletlerinde Asuwa devletinden söz edilmemektedir. Artık bölge başka adalarla anılmaktadır Homeros"Asia"(Asya) olarak anar. Asia adının Asuwa'nın Başka halkların dilindeki ya da daha sonraki dönemlerdeki değişik söylenişi olduğu anlaşılmaktadır. "Asia"adının Asuwa'dan kaynaklandığı kesin olarak söylenebilir. İlkçağ bilginleri de aynı görüştedir. "Asia" dediği aynı bölgeyi Homeros "Maionya"ve "Meonia" şekillerinde de anmaktadır. Herodotos, " "Maionia" demekte, Strabon da " Maionia" olarak anmaktadır. "Meon", "Mean" diyen yazarlar da bulunmaktadır. Bölge Lydia'lılar döneminden önce bu adlarla anılmıştır. Bu adları nasıl açıklamak gerekir? Bölgeye bu adlar niçin verilmiştir? Bu adlarla bölgenin ilk adı olan Aşuwa arsında bir ilişki var mıdır? Sorular, sorular, sorular!... Yanıtlarını bilmesek de, bu soruları sormak ve düşünmek zorundayız. Çünkü soru sormaya başlamak yanıtlamaya başlamak demektir. Yanıta giden ilk adımdır soru. Kaldı ki bu sorular, yanıtlanabilecek sorulardır. Önce elimizdekilere bakalım: Asuwa ve Maionia... Asuwa/Aşuwa nedir? Kimdir? Çerkes halkının bir boyu. Öyleyse bölgenin diğer adı "Maionia" da, Çerkeslerle ilgili bir boy ya da klan adı olabilir. Akla gelen ilk olasılık budur. Ancak bu olasılık doğru mudur? Şimdi bu olasılığın doğruluk derecesini inceleyelim. Acaba Çerkes'lerde bu isimde bir boy ya da klan bulunmakta mıdır? Evet, vardır. Halen Abazaların arasında yaşayan Maan/ağan ailesi!... Üstelik Abaza/Abhazlar bu aileyi krali aile olarak(Ah, ahı, Aha, yani bey ailesi) kabul etmektedirler(v). Acaba Mağan/ Maan adıyla, "Meon" ve"Maionia"adı arasında bir ilişki var mıdır? Yoksa bu sözcükler, tamamen rastlantısal bir şekilde mi benzemektedir? Bölgede bir nehir adı olarak da olsa "Aphas/Aphaz" sözcüğünün saptanması, bu sözcüğün değişmiş biçimi olabilecek Ephes adının bulunması, Ephes kentiyle Apasa kentinin aynı sayılması, yine aynı yörede asuws/Aşuwa devletinin kurulmuş olması, Blögedeki yer ve tanrı adlarının Abaza/abhaz diliyle açıklanabilmesi, Çerkes klan ailele-rinin adlarının tespit edilebilmesi böyle bir olasılığı güçlendirmektedir. Ancak bu sözcükler arasında bir bulunup bulunmadığını kesin olarak anlayabilmek için sözcüklerin tahlil edilerek incelenmesi gerekmektedir. 11. MAİONİA SÖZCÜĞÜNÜN MAĞAN SÖZCÜĞÜYLE İLİŞKİSİ Önce sayın Bilge Umar'ın bu sözcüğü nasıl tahlil ettiğini görelim. Sayın Umar "Maionia"nın Lydia denilen bölgenin İliada'da kullanılan adı olduğunu belirttikten sonra "Ancak oradaki ai(ay okunur) sesi, İliada'da eskiden a'ya yakın değer taşıyan eta(H) harfiyle verilmiştir; "o" yerine de mikron(o) değil uwa sesine işaret eden omeğa kullanılmıştır. Oysa, daha sonraki dönemin Hellen dilindeki yapıtlarında yazım, Maionya şeklindedir(Örneğin Strabon, 12 VII 12'de). Maionia, aynı zamanda, o bölgedeki bir ilkçağ kentçiğinin adıdır (Ramsay, s.132 No.12).Bunun adı Türk ağzına Menye biçiminde uydurularak kullanılmıştır ve kullanılmaktadır; şimdi bu 4000 yıllık öz Anadolu adının yerine Gökçeören diye uydurma bir ad geçirildi. Hellen ağzında –onia bitişli edilen ve üstelik bu bitiş içindeki(o), çoğu kez, uwa sesine işaret eden omega harfiyle yazılan adlarda, söz konusu bitişin aslı hemen hemen daima Luwi dilinin wana takısıdır. Örneğin Hellen ağzında önce İonia, sonra ionia olmuş adın (o'su omega ile) aslı İwana'dır. Lykaonia'nın aslı Lukkawana, Kataonia'nın aslı Hattiwana (Khattiwana)'dır. Bunlara bakarak, Maionia biçiminin de Mawana..." olduğu sonucuna varmaktadır(19). Sayın Umar "Mağan" sözcüğünü hiç duymadığı halde, Maionia sözcüğünü Mağan Sözcüğüyle özdeşleştirecek bir tespit yapabilmektedir: Mawana / Mağan'ya /Mağan'a... Tesbit gerçekten takdire şayandır. Şimdi aynı sözcüğün tahlilini bir de biz yapalım. Tahlile başlamadan önce sözcüğün işlevini, hangi amaçla kullanıldığını belirlemek durumundayız. "Maionia"sözcüğü bir tanrıyı mı, bir halkı mı, bir ırmağı ya da kenti mi göstermektedir? Yoksa şahıs adı mıdır? "Maionia" adı, bir bölgenin ve bir kentçiğin adıdır. Bu saptama önemlidir. Çünkü büyük bir olasılıkla, yerleşimi belirten sözcüklerin sonunda yerleşimi belirten bir ek bulunur. Araştırmaya konu olan sözcüğümüzde böyle bir ek var mı dır? Evet, vardır. Sözcüğün sonundaki "ia" eki, ülkesi-yeri anlamına gelir. Bu eki attığımızda kök sözcük, Maion-ia/ Maion biçiminde karşımıza çıkar. "Maion" kök sözcüğü büyük bir olasılıkla, bir boy, bir halk ya da klanın adıdır. Yine büyük bir olasılıkla bu kök sözcük Hellen dilinde değiştirilmiş biçimidir. "Maion" sözcüğündeki "ai" bölümünün "ay" olarak okunduğunu biliyoruz. Bu durumda ilk üç harf "mai" Hellen dilinde "may" olarak okunuyordu. Sözcükteki "on"kısmı ise Hellen dilinde zaten bu şekle sokulmuştu, yazıldığı gibi de okunuyordu. Bunu biliyoruz. Çünkü Hellen dilinde "yeri" anlamına gelen ve sözcüklerin sonuna getirilen "-ion" eki bulunmaktadır. Bu nedenle zaten sözcük eğer halkı değil de bölgeyi gösteriyor olsaydı, "Maion"/Ma-ion" sözcüğü "Ma" yeri anlamına gelecekti. Bu du-rumda Maion sözcüğünün "Mayon" şeklinde okunup söylendiğini kesin olarak söyleyebilecek durum-dayız. Bu kök sözcüğün Menderes ırmağının adıyla da ilişkili olduğu görülmektedir: Maian/dros... Mağan sözcüğü burada hiç değişmemiş aslına en yakın biçimiyle çok açık biçimiyle görülmektedir. Bu sözcükteki tek değişiklik asıl kök sözcükteki "ğ"sesinin "y" haline getirilmesidir. "ğ" sesinin bulunmadığı bütün dillerde bu ses normal bir şekilde "y" olarak okunmaktadır. Batı dillerinde halen Büyük Menderes ırmağı "Mean der" olarak söylenebiliyor(20). Kök sözcüğün aynı klanın adı olarak bir nüans farkıyla söylenen çeşitlemesi de Abhaz/Abaza dilinde "Maan"dır. Öyle anlaşılıyor ki sözcük o dönemlerde bu şekliyle de kullanılmış. Çünkü bazen "Mean" biçiminde söyleyişlere tanık olmaktayız. Halikarnas Balıkçısı bu sözcüğü "Meandros" biçiminde kullanmakta, Pelasg dilinden olduğunu belirtmektedir(21). Homeros"un hem "Maion", hem de "Meon" demesi bu kullanımların ikisini de bildiğinin kanıtı sayılabilir. Ancak Herodatos'da, Strabon'da yalnızca "Maion" şeklini kullanıyorlar. Acaba bu sözcük Anadolu'da nasıl okunuyor ve nasıl söyleniyordu? Bu soruyu yanıtlamak da mümkün. Çünkü sözcüğün coğrafi bölgeyi gösteren şeklinin "Menye" olarak yakın zamanlara kadar yaşatıldığını biliyoruz. Öyle anlaşılıyor ki, birçok yerleşim birimlerinde "Men" ve "Man" biçimleriyle halen yaşatılıyorlar. Bu konu özel bir çalışmada tekrar ele alınacağı için bu çalışmamızda daha detaylı bir açıklamaya girmeyeceğiz. Ancak sözcüğün Ana Tanrıçayla ilişkisini belirtmekle yetineceğiz. Sayın Umar, bu sözcüğü Ana tanrıçayla dolaylı bir şekilde ilişkilendirmektedir. Oysa bizce sözcük ana tanrıçayla kökten ilişkilidir . Hatta Ana tanrıçanın da adı olan "Ma" sözcüğü bileşik bir sözcük olan "Maion" sözcüğünün başında yer almakta, dolaysız bir şekilde Ana Tanrıçayla ilişkiyi belgelemektedir. Aslında sözcüğün biraz sonra inceleyeceğimiz Abaza/ Abhaz dilindeki anlamı da Ana Tanrıçayla ilişkili olduğunu göstermektedir. 12. MAĞAN/MAAN SÖZCÜĞÜNÜN ANLAMI Mağan/Maan sözcüğünü Abhaz klan ailelerden biri halen kullanmaktadır. Daha önce de belirtildiği üzere konu özel olarak inceleneceğinden bu çalışmada etimolojik tahlil yapılmayacak, yalnızca sözcüğün anlamı belirlenmeye çalışılacaktır. Mağan/Maan sözcükleri Abhaz/abaza dilinde bileşik sözcüklerdir. "Maan" bileşik sözcüğü egemen anlamındaki "ma" ve anlamındaki "an" sözcüklerinden meydana gelmiş olup "Ma-an/Maan" sözcüğü "egemen ana, ana egemen" anlamına gelmektedir(22). "Mağan/Ma-ğa-an" sözcüğü ise , "ana güçlü egemen, egemen güçlü ana" anlamındadır. Sözcüklerin bu anlamı Abaza/Abhaz dilinin atası olarak belirlediğimiz Luwi dilinde de aynıdır. "Ma" Ana Tanrıçayı doğrudan belirtmekte, "Anni, An, Nı" sözcükleri ise ana anlamına gelmektedir(23). 13. MAN-MAĞAN AİLESİ ASUWA'NIN İLK KRALI MI-DIR? Maan/Mağan ailesinin adı tabletlerde M.Ö.1300 yıllarından itibaren görülmeye başlamaktadır. Firavun 11. Ramses'e karşı Kadeş savaşında Hititlerin müttefiki olarak savaşan "Mauma" halkının "meoniler" olduğu kabul edilmektedir(24). Ancak daha önceki dönemde "Mağan/Maan adının kullanılıp kullanılmadığı, Maan'ların Aşuwa'nın ilk kralları olup olmadıkları konusunda elimizde bir belge bulunmamaktadır. Ancak bu çok güçlü bir olasılıktır. Halikarnas Balıkçısı'na göre M.Ö.1900 yıllarında Gediz Havzası Maonia olarak adlandırılmaktadır. 11. Tudhaliya'nın Asuwa üzerine yaptığı seferden Lydia devletinin kurulduğu döneme kadar olan yaklaşık yedi yüz yıllık dönemde ise bu topraklar, "Maiona" olarak anılmaktadır. Bu dönemde Mağanların egemenliği kesindir. 14. ASUWA BÖLGESİNDE GÖRÜLEN DİĞER BOYLAR Asuwa/Aşuwa bölgesinde Mağan/Maion'lardan başka Tirhen, Sard ve Lidi boylarından bahsedilmektedir. Ancak bunlardan Lidi'ler, Lydia devleti döneminde anılmaya başladığından bu çalışmanın kapsamı dışında tutularak ayrıca incelenecektir. Sard'lar ise "sard/Sart" kentinden dolayı bu adla anılan, bu kente adını veren akraba klanlardan oluşan bir boy olabilir. Hatta Asuwa boyunun Sar/Sur/Sır/ şeklinde biçimlerinde de söylenebilir. Ancak "Sard" denilen halkın, "Şardana" olarak da anılması başka olasılıkları da gündeme getirmektedir. Bu sözcük bileşik bileşik bir kelime olarak Abhaz "Dan/Adan, Tan/Atan" klanını işaret ediyor olabilir. Yani konunun bütün olasılıklarıyla ve detaylı olarak incelenmesi gerekmektedir. Bu nedenle biz bunları, incelenmesi gereken olasılıklar olarak not ediyor, incelenmek üzere konuya ilgi duyanların da incelemesi dileğiyle geçiyoruz. Aşuwa bölgesinde bu dönemde görülen boylarından biri de "Turşa" adıyla anılmaktadır. Turşa boyu, Tirsen ve Tirhen olarak da anılmakta, daha doğrusu, Tirhen ve Tirsen denilen boylarla Turşalar aynı halk olarak kabul edilmektedir(25). Çerkesler arasında Tirhen ya da Tirhen adıyla bir boy bulunmamakla birlikte, her iki ad da Abhaz/ Abaza dilinde bileşik sözcüklerdir. Okuyucuyu bıktırmamak için anlamını ve etimolojisini vermediğimiz bu sözcüklerin başındaki "Tir" bölümüyle, "Turşa" sözcüğünün başındaki "Tur" bölümünün bir çeşitleme şeklinde, aynı klanın adı olarak kullanılması büyük olasılıktır. "Turşa" klan ailesi ise Abhazlar arasında halen yaşamaktadır. Adapazarı, Düzce ve Abhazya'da yaşayan bu aileye Abhazlar "Atruş oğlu" anlamında "Atruş-ba" demektedirler. Baştaki "a" articledir. Kök sözcük "Turuş/Truş" şeklindedir. Bu klanın adı Abhaz /Abaza dilinde çoğul yapıldığında "Atruşko/Atruşk, Truşko/Truşk" sözcükleri elde edilir. Bu noktada okuyucunun sabrına sığınarak, değerli bilim adamı Günaltay'dan uzunca bir alıntı aktarmak istiyoruz: "Lidya'nın üç büyük unsurunu teşkil eden Tirhen "Turşa"'ların M.Ö. 13. Asrın ikinci yarısına Mısır vesikalarında adı geçen Turşalar olduğu kabul edilmektedir. Mısır kaynaklarından öğrendiğimize göre Ege göçlerinin başladığı tarihlerde, bazı Egeli Anadolulu insanlar, Afrika kıyılarına yerleşerek Libyalı'larla birleşmiş Mısır üzerine yürümüşlerdir. Bu aralık Mısır Fravun'u olan Merneptah(1232-1224) 1230 tarihine doğru bunları Delta bölgesinde perişan etmiştir. Bu olayı kaydeden belge Libyalıların müttefiki olarak sayılan kabileler arasında Ahayivaşa'lar, Turşa'lar, Luka'lar, Şardana'lar, Şekeleş'ler adıyla anılan anılan birliklerden bahsetmiştir. Bunlardan Ahayivaşa'ların Güney Anadolu'ya veya Rodos ve Kıbrıs gibi Ege adalarına sokulmuş olan Aka'lara, Luka'ların sonraki Likya'lılara, Turşa'ların Tirsen(Tirhen)'lere tekabül ettikleri kabul edilmektedir. Bu kavimlerden Turşa'lar sonraları Tirhen adıyla İtalya'ya Etrüsk'lerdir. Şardanalar ise Sardunya adasına adını veren kabileler, Şekeleş'lerin de Sicilya'ya göç eden Sikul'lar veya Pisidya'daki Skalassos şehri ahalisi olmaları tahmin edilmiştir. Herhalde Mısır kaynaklarından, Fravunu ciddi bir suretle tehdit ettiği anlatılan bu birleşmiş milletlerin büyük kütlesini Aka'larla Lik'lerin teşkil ettiklerinim kesin olarak biliyoruz. Kuzey İtalya'ya ilk medeniyeti kuran Etrüsk'lerin Lidya'dan geçen Tirhenler oldukları Herodot tarafından da rivayet edilmektedir. Amerikalıların son zamanlarda Sard'da yaptıkları araştırmalar, Meonya'lılarla Hatti'ler ve Etrüsk'ler arasında dilce bir yakınlık olduğu iddiasını kuvvetlendiren neticeler vermiştir. Her iki bölgede de yapılan araştırmalarda ele geçen mücevherat üslubu, bronzlar, fildişleri ile Lidya ile Etrurya arasında sıkı bir bağlılık ve yakınlık bulunduğuna şahadet etmektedirler. Etrüsk eserleriyle Van gölü bölgesindeki Urartu eserleri arasında da büyük bir benzerlik ve yakınlık bulunduğu iddiasını kuvvetle müdafaa edenler vardır"(27). Turşa(Atruşba)konusu özel bir incelemenin konusu yapılacak olmakla birlikte George Thomson'dan son bir saptamayı daha yapmak istiyoruz: "...Etrüsk'lerin dili Kafkasya 'da halen konuşulan dillerle bağlantılıydı.Bunu ilk kez, elli yıl önce Thomsen ortaya çıkarmış, Marr da onaylamıştır(28). 15. ASUWA TOPLUMU ATLI BİR KÜLTÜRDÜR Luwi halkı atı tanımaktadır. Atlı bir kültürdür. Aslında Anadolu'da at çok eski zamandan beri kullanılmaktadır. Atın ilk kez Kuzey Mezopotamya'da Hurri'ler tarafından evcileştirildiği kabul edilmektedir. Atın Anadolu'dan Hellen'lere ve Girit'e geçtiği görüşü de aynı şekilde genel kabul görmektedir(29). C. Şakir Kabaağaçlı'ya göre atlar önce "şar" denilen savaş arabalarının ve arabaları çekmekte kullanılmıştır. Süvarilik daha sonraki ve daha ileri bir uygarlığın simgesidir. Asuwa bölgesinde at kültürünün gelişkin olduğu anlaşılmaktadır. İliada'da Homeros, Asia(Asya) çayırlarından; Maionia'nın atlarından, ata binen altın üzengili Maion kadınlarından söz eder. Luwi dilinde at, Asu/Asuwa olarak adlandırılmaktadır. Yani Asuwa halkına verilen ad ata da verilmektedir(30). Bir boyun adı ata niçin verilir bunun mantıki açıklaması nedir? Arabistan'dan getirilen atlara "Arap atı" deriz. İngiltere'den getirilen atlara da İngiliz. Belki de bu durum çok eski bir gelenektir. Büyük bir olasılıkla, Asuwa halkı atı ilk evcileştiren halk olduğu için, diğer halklar da atı Asuwa'lılar da görmüş ve ata "Asu /Asuwa"demişlerdir. Bu açıklama atın Hurri'ler tarafından evcilleştirildiği şeklindeki bilimsel tespitle çelişmez mi? Çelişmez. Çünkü Huri halkı Çerkes'lerle ilişkili bir halktır. Büyük bir olasılıkla bu halkın arasında Asuwa /aşuwa boyu da bulunmaktadır(31). Belki de Aşuwalar daha arkaik dönemde Kuzey Mezopotamya'da yaşamışlar, M.Ö 2000'li yıllarda da Ege bölgesine gelmişlerdir. Bu olasılık az değildir. Kuzey Mezopotamya'daki bulgular da bun olasılığı artırmaktadır. Özelikle Hürri'lerin torunları olan Urartu'larla, Aşuwa'ların torunları olanLydia'lılar arsındaki birilişkiyi bilim adamları hep gündemde tutmaktadırlar. Güçlü olasılık olarak değerlendirdiğimiz şekilde, atı Asuwa'lar evcileştirdiği için evcileştiren halkın adıyla Luwi halkı tarafından (at) adlandırılmışsa, Luwi'ler Asuwa halkını hem Asu/Aşu, hem de Asuwa/aşuwa olarak anıyor olmalıdırlar. Çünkü ata hem Asu/Aşu, hem de Aşuwa/Asuwa diyorlar. Luwi'lerin bir parçası olan ve atı evcilleştiren Aşuwa'lar da, at için Aşu/Aşuwa sözcüklerini kullanmışlarsa, bu kendi adlarını verecek kadar atla özdeşleştiklerini gösterir. Bulgulara göre bu halkın atla özdeşleştiğin-den kuşku duymamak gerekir. Ama yine de biz, Aşuwa boyunun at için başka bir ad kullanma olasılığının yüksek olduğunun düşünüyoruz. Elimizde hiçbir belge bulunmamasına rağmen böyle düşünmemizin nedeni ata kendi adlarını vermeleri halinde ortaya çıkacak pratik sorunlardır. Atı her gün kullanmak durumunda olan bir halk için kendi adını ata vermek hiç de pratik olmazdı. Ancak Aşuwa'lar Luwi halkının bir parçası olduğundan ve bu dönem-de at için Luwi'lerden farklı bir sözcük kullandıklarına dair belge de bulunmadığından, luwi dilinde kullanılan sözcüğün Aşuwa'lar tarafından da kullanıldığını kabul etmek durumundayız.. Aşuwa/Asuwa adını tahlili yapılırken kök sözcüğün, su/şu, article almış biçiminin ise Aşu/Asu olduğu görüldü. Halen konuşulan Aşuwa lehçesinde Article her zaman kullanılmaz. Eğer Aşuwa'lar asu/aşu sözcüğünü kullanmışlarsa, Articlesiz şekliyle su/şu, sı /şı biçimlerinde de kullanmış olmalıdırlar. Bu saptamanın önemi şuradadır ki, Çerkes'lerin bir kolu olan Adiğeler halen at için "şı/şu" sözcüğünü ve atlı için "şuw" sözcüğünü kullanmaktadırlar. "Şuw" sözcüğünün, "Aşuwa" sözcüğüyle aynı köken kaynaklanmakla kalmadığını, aynı özcük olduğunu düşünüyoruz. Çünkü Adiğe'lerin, sözcüğü bu şekilde değiştirebileceklerini gösteren çeşitli örnekler bulunmaktadır. Örneğin Adiğe'ler, Aşkarıwa /Açkarıwa sözcüğünü de buna benzer biçimde değişikliğe uğratarak "Şkarow/Çkarow" demektedirler. Bu sözcükler hiçbir şekilde Aşkarıwa/Açkarıwa biçiminde söylenmiyorlar. Aşkarıwa sözcüğünün başındaki ve sonundaki "a"harfleri söylenmediği gibi, "atlı" anlamındaki "Aşuwa" sözcüğünün başındaki ve sonundaki "a" harfleri de söylenmeyerek "Şuw"denilmiş olabilir. Fars kökenli olup Türkçe'de de aynı anlamda kullanılan Suwari/Süwari sözcüğü de, Luwi/ Asu/Asuwa kökenlidir. Eğer Asuwa'lar tarihi dönemlerde at için "su/şu /şı" adını kullanmışlarsa, atlı için "-lı" ekiyle "suwa" diyeceklerdir. "Suwa-ri/Suwari" sözcüğü ise bu dilde "atlı adam" anlamına gelir. Çünkü "ri" sözcüğü Abhaz/Abaza dilinde halk/insan anlamına gelmektedir. Aslında Abhaz/Abaza dilinde halen kullanılmakta olan ve bu dilde bileşik sözcük olarak "atlı insan" anlamına gelen "Çıwari" sözcüğü de"Süwari" sözcüğüne çok benzer. Aynı kökten, aynı ilkelere göre kurulmuş gibidir. Şimdi isterseniz Abaza/Abhaz dilinde atla ilgili olan sözcükleri inceleyelim: Çı:At, Çıwa:Atlı, Çıwari:Atlı insan, Çıwaüi:Atlı insan; Çıcıs/Çısıs:At yavrusu (tay), Şhegö/Aşhegö: Aygır, Çı-an/Çan:Kısrak v.b. Eski İran/Pers dilinde aygır anlamında Aspa sözcüğü de, yalnız As kökenli olmakla kalmaz, aynı zamanda Abaza dilinde As-pa, As oğlu anlamına gelir. Suwariden sonra bu da çok ilginç benzerliktir. 16. AŞUWA'DA EKONOMİK VE SOSYAL YAŞAM Aşuwa/Asuwa toplumu yerleşik bir toplumdu. Bu toplumda tarım ve hayvancılık yapıldığını, ticaretle uğraşıldığını ve madenlerin işlendiğini biliyoruz. Menderes havzasının doğal koşulları tarım için çok uygundu. Bu bölgede hububat tarımının Aşuwa'ların yerleştiği dönemlerde yapıldığı söylenebilir. Yine küçük ve büyük baş hayvan yetiştirildiği bilinmektedir. Çevredeki doğal şartların uygunluğu ve yaşam düzeleri göz önüne alındığında, üretimin ihtiyaçları karşıladığı ve hatta üzerinde olduğu söylenebilir. Öyle görünüyor ki, Asuwa /Asia çayırlarında at da yetiştiriliyordu. Hatta atçılık çok önemliydi. Daha önce de belirtildiği gibi Homeros, altın üzengili ata binen Maion kadınlarından ve Asya'nın güzel çayırlarından övgüyle söz etmektedir(32). Yine başkent Asuwa(Sard) şehrinden geçen ırmakta altın bulunduğu ve altından ilkçağdan beri yaralanıldığı anlaşılmaktadır. Lydia'lılar döneminde de bu nehirden altın çıkarılıyordu. Ve Lydia Kralı Krezüs/Karun dünyanın en zengin adamı sayılıyordu. Asuwa'ların yaşamında ticaretin de önemli bir yerinin bulunduğu anlaşılmaktadır. Sard şehrinin ve bölgenin, o zamanki önemli ticaret merkezleri olan Hatusa /Hatuşa ile Kayseri yakınlarındaki Kaneş/Kaniş şehriyle bağlantıları vardı. Kaneş, Hatuşa, SardAsuwa), Ephes, ve Miletos gibi şehirler çağının en büyük şehirleriydi. Bu konuda Halikarnas Balıkçısı "Mezopotamya'dan Anadolu'ya giden yolda Kaneş, Anadolu'nun ilk Ticaret merkezidir. Ta uzak doğudan çıkan bu kral yolu iki ana kola ayrılır. Bir kolu Gediz sularınca Sardis'e gelir, oradan Troya'da, Kime'de ve İzmir'de denize varır. Öteki kolu Büyük Menderes'i kıyılayarak, Milet ve Efes'de denize ulaşır"(33). Eldeki belgeler yetersiz olduğundan çok kesin olarak söylenemese de, Asuwa'da kadınların sosyo-ekonomik yaşamda çok etkin oldukları söylenebilir. Büyük bir olasılıkla Aşuwa kadınları toplumsal yaşamın her alanında söz sahibiydiler. Asuwa'dan 1300-1400 yıl sonra aynı topraklar üzerinde, aynı halkın kurduğu Lydia devletinin ana erkil olup olmadığının tartışılmasına ve pek çok bilim adamı tarafından anaerkil bir toplum olarak kabul edilmesine bakarak(34). Aşuwa toplumunun anaerkil olduğu söylenebilir. Özellikle soyun anayanlı olduğunun kesin olarak söylenebileceğini düşünüyoruz. Aslında bu tespit, Kydia'lılar için de yapılabilir. 17.SARDEİS/SARDİS(SART) ADININ ETİMOLOJİSİ Önce Sayın Umar'ın bu konudaki açıklamasını görelim: "Gerek Sardeis, gerek Sardis, kentin asıl adına (Swarda) Hellen dilinde "-lılar, halkı" anlamında –eis takısının ya da "-Sal, - ülkesi anlamında is takısının eklenmesiyle Hellen ağzına uydurulmuş biçimleridir"(35). Sayın Umar'a göre "Sard-eis", Sard halkı, Sard'lılar; "Sard-is" ise Sard ülkesi anlamlarına gelir. Yani kent adı olan kök sözcük Sard/Sart sözcüğüdür. Ama Umar'a göre Sard sözcüğü de değişmiştir, onun da kökenindeki sözcük "swarda" sözcüğüdür. Sayın Umar'ın görüşü ciddi bir olasılıktır. Ancak "Swarda" sözcüğünün kökünü ve asıl dayanağını açıklamıyor. Oysa bunun da açıklanması gerekir. Kanımızca "Swarda" sözcüğü, kentin ve kente oturan halkın daha arkaik adıyla Asuwa'yla ilişkilidir. "Swa- rda" adında Asuwa adı, baştaki article düşmüş olarak bulunmaktadır. Abhaz /Abaza dilinde "Swa-r-da" sözcüğü "Swa halkı yeri" anlamına gelir. Bununla birlikte Pers halkının bu kente "Saparda" demesi başka bir olasılığı da gündeme getirir(36). Sapa-r-da adı "Sa oğlu halkının yeri" anlamında Luwi dilinden bir sözcük olabilir. Yaşayan Abhaz /Abaza dilinde de bu anlama gelir. Bu da daha önce sözünü ettiğimiz "sı/sa" çeşitlemesinin Asuwa sözcüğünün kökünde bulunduğunu ve o çağlarda da kullanıldığını gösterir. "Sa" çeşitlemesini kullandığımızda, kent adı "sa halkı yeri" anlamında "sa-r-/sard" olur. Yani "Swarda" çeşitlemesi hiç kullanılmamış olabilir. Bizce bu daha büyük bir olasılıktır. Bu durumda Pers'lilerce kullanılan Saparda sözcüğünün "sı" kökünden çeşitlemesi, "Sıparda" adının Pers halkı ya da Luwi dilini konu-şan başka halk toplulukları tara-fından bu kent için de kullanılmış olması gündeme gelir. Bu durum-da kent Sıparta /Ispartanın adaşı olur ki, kentin "Ispartalı göçmenler"tarafından kurulduğu şeklindeki Yunan söylemine niçin gerek duyulduğu da anlaşılmış olur. Ancak bu durumda "Asu/Ası" halkıyla Ispartalılar arasında bir köken ilişkisi gündeme gelir. Yoksa ilk Ispartalılar da "Sı" halkından mıdır? Mora yarım adasında kaybolan "sı"halkının atası Pelasg'lılar, yoksa Isparta'da yaşamış mıdır? Biz şimdi bu soruları bırakıp Anadolu'ya dönelim. Anadolu'da Aşuwa halkının yaşamış olabileceği diğer yerleri tespite çalışalım. 18. ASUWA HALKI BAŞKA NERELERDE YAŞAMIŞ OLABİLİR? M.Ö.2000 yıllarında İzmir-Manisa dolaylarında bir devlet kumuş olan Asuwa/Aşuwa halkı, Anadolu'nun başka yerlerinde ya da yakın ve uzak çevrede yaşamış mıdır? Devlet, kent yada halk olarak adından söz edilmekte midir? Bu soruları doğru yanıtlayabilmek için Asuwa/Aşuwa sözcüğünü oluşturan kök sözcüğün articleli Asu/Aşu/As/Ası/Aşı ve articlesiz su/sı/şu/şı biçimlerinin, Abhaz /Abaza dilinde halk adı ve yerleşim adı olarak alabileceği biçimlerin, ayrıca çoğul biçimlerinin incelenmesi gerekmektedir. Doğru yargıya böyle bir çalışmadan sonra, daha kolay ulaşılabilir. a) Abaza/Abhaz dilinde özel bir ek:"-ra" eki Abaza/ Abhaz dilinde çok özgül durumlarda kullanılan bir ek "ra" eki bulunmaktadır ki, bu ek çok önemlidir. Sözü edilen dilde bu ek iki şekilde kullanılır. Birinci şekilde klan adının sonuna, ikinci şekilde şahıs zamirlerinin sonuna eklenir. Klanın bir üyesi tanıtılırken kalan adının sonuna, "o klandan, onlardan" anlamında "An-ra Ali, An'lardan Ali, xan klanından Ali" şeklinde; ya da bireye sorulan "kimlerdensin" sorusunun yanıtı olarak, "Sid-ra"(Sid'lerdenim, Sid ailesi'ndenim.) şekillerinde kullanılır. Yani bu ek "-lardanım, -lardan" anlamında yalnız, klan adlarıyla birlikte kullanılan bir ektir(vi). Bu ekin klanla, klanı oluşturan insanlarla, tanrı arasındaki ilişkiyi gösteren arkaik bir anlamı bulunmaktadır. Sözü edilen klanın yaratıcı güç olan "Ra" ile bütünleştiğini, ondan bir parça olduğunu anlatır. Bu ekin temel işlevi budur. İkinci durumda bu ek, şahıs zamirlerinin sonuna eklenir. Sa-ra/Sara, Ba-ra /Bara, Wa-ra/ Wara...vb. Ekin buradaki işlevi de aynıdır. Bireyin "Ra" ile bütünleştiğini ondan bir parça olduğunu anlatmaktadır(37). "Ra" eki bu durumlar dışında hiç kullanılmaz. Bu ek kullanılarak kelimeler çoğul yapılmaz. Abhaz/ Abaza dilindeki çoğul eki "-kue, -ko, -kı" biçimlerinde kullanılan ektir. Şimdiki durumda Apsuwa boyu, "Ra" ekini klan ilenin adıyla birlikte kullanmayı da bırakmıştır. Ama yakın zamana kadar bu ek onlarda da kullanılıyordu. Bu ekin yaşayan dilde, boy adıyla birlikte kullanıldığına hiç tanık olmadık. Ama klan adıyla birlikte kullanıldığından, daha büyük bir klan olarak düşünülen boy adıyla birlikte de arkaik dönemlerde kullanılmış olabilir. Bu olasılık hiç de az değildir. b) Abhaz /Abaza dilindeki "ra" sözcüğü Abhaz/Abaza dilinde bir de "ra" sözcüğü bulunmaktadır. "Ra" sözcüğü tek başına kullanılabildiği gibi, başka sözcüklerle bileşik sözcükler de oluşturabilir. Yapısına girdiği kelimelere "güçlü, yaratıcı güç, halk, hız ve hareket" anlamları verebilir. Bileşik kelimelerde "ra, -re, -rı, -r" vb. şekillerde bulunabilir. Şimdi Asuwa/Aşuwa sözcüğünün kökü olan "sı/şı, su/şu" sözcüklerinin ve article almış biçimlerinin oluşturabilecekleri toplum, birey, tanrı vb. adlarını ve bunların anlamlarını belirleyelim. Sur(a)/Şur(a), Sır(a)/Şır(a) : sı/şı, su/şu halkı. Güçlü, yaratıcı sı, şı, su, şu. Asur(a)/Aşur(a), Asır(a)/Aşır(a) : Asu/Aşu, Ası/Aşı halkı Güçlü, yaratıcı Asu/Aşu, Ası/Aşı Sıbara/Sıbar, Şıbar/Şıbara : Sı/Şı oğlu halkı. Subara/Şubara, Subar/Şubar : Su/Şu oğlu halkı. Yine aynı şekilde rus/arus, rusa/arusa, ars, ras/aras adları, yaratıcı canlı, güçlü canlı anlamlarında toplum adı tanrı adı ve birey adı olarak kullanılabilir. 19. LUWİ-AUWA DİLİNDE YERLEŞİM ANLAMINDAKİ "-SA" EKİ Bu konuda da Sayın Umar önemli bir tespit yapmaktadır: Eski Hellenler, Luwi dilinden ya da onun ardılı olan daha sonraki Anadolu dillerinden gelme –sa (o arada –asa, assa) bitişli sözcük-lerde bu -sa bölümünü bazen olduğu gibi bırakmışlardır... Bazı örneklerde bu bitişi kimi zaman–sa diye, kimi zaman bir okunuş ve söyleniş farkı söz konusu olmaksı-zın, -ssa diye yazmışlardır... Kimi örnekte ise, -sa bitişini –sos'a çevirmişlerdir... Helenlerin –sa bitişini -sos ettikleri adlarda, o bitişi kimi zaman, yine bir okunuş ve söyleniş farkı söz konusu olmaksızın –ssos diye yazdıkları görülüyor."(38). Yine Sayın Umar, önemli bir tespitte daha bulunuyor: "Luwi /Pelasgos sözcüklerinde baştaki a yerine İ'nin çeşitlemeler görmekteyiz." Sayın Umar'ın bu saptamaları, Asuwa/Aşuwa yerleşim birimlerini tespit ederken çok işimize yarayacaktır. 20. ASUWA'YLA İLİŞKİLİ GÖRÜLEN HALK YA DA KENT-LER. Bu bölümde, Asuwa'yla ilişkili olabilecek kentlerden ve halklardan yalnızca Anadolu'da görülenler incelenecektir. Hitit karlı 1. Hattuşili'nin (M.Ö.1660-1630) seferleri anlatılırken şöyle denil-mektedir: "Gelen yılda Hattuşili sefere çıktı ve büyük kral aslan gibi Puran(Fırat) ırmağını geçti. Haşşu(va) kentini bir salan pençesi gibi eline geçirdi. Üstüne toz yığdı ve aradan aldığı mallarla Hattuşa'yı doldurdu;gümüş ve altının ne başlangıcı vardı, ne de sonu ."(39). Yine aynı tablette anlatılmaktadır: "Ama ben, büyük kral, Tabarna, Huhhu kralını, Hassu kralını yendim. Kentlerinin içine ateş attım ve dumanını göğün güneş tanrısına ve fırtına tanrısına çıkarttım ve Haşşu kralını yük arabasının önü-ne koştum." Hassu /Haşşu ve Haşşu(va) sözcükleri ne anlama gelmektedir. Çok zengin bir kent olduğu anlaşılan ve Hattuşa'yı altınlarıyla dolduran, Haşş(va) kenti nerededir, Neresidir? Bilinmiyor , bilinemiyor. Fırat nehrinin ötesinde, belki de kıyısında, zengin bir kent olduğu anlaşılıyor. Hassu /Haşşu ve Haşşuwa adıyla anılan bu kent yada halkla Assu/aşşu / Aşşuwa'lar arsında bir ilişki var mı dır? Yoksa yalnızca adları mı benzemektedir? Daha önce de tartışıldığı üzere farklı dilerde aynı etnik adların kullanılma olasılığı çok az, hata hiç yoktur. Bu nedenle bu halkın Aşuwa'yla aynı halk olma olasılığı çok fazladır. Hassu/Haşşu/Haşşuwa'dan farklı okunmasını sağlayan "H" harfi iki şekilde bu sözcüğün başına gelmiş olabilir. Birinci olasılık olarak belirtelim ki, bilim adamlarının saptadığı üzere, Luwi dilinden sözcüklerinin başında bulunana "a" harfi , tam "a" değerinde değil, "a" ya yakın bir değerde idi. Hellenler bu sözcüğü "a" ya yakın bir şekilde okudukları halde , Latin'ler "ha" ya yakın bir şekilde okuyorlardı. Örneğin La-tin'lerin "Hektor"dedikleri sözcüğe, Hellenler 'Ektor' diyordu. Aslında aynı özellik Abhaz /Abaza dilinde de bulunmaktadır. Bu dilde article olarak kullanılan ve Türkçe'de "a" değeri verdiğimiz ses, aslında tam "a" değerinde olmayıp a, h, ğ, arasında söylenen bir sestir. Sayın Büyüka'nın da belirttiği üzere bu ses yalnızca article de olmayıp "üstün, yüce" anlamında bir ululama terimidir. Bu ses apsuwa'larda "a" ya dönüşmüş olmakla birlikle, diğer üç boyda da "ğha" değerinde söylenmektedir. Büyük bir olasılıkla Luwi dilinde de ses bu değerde söyleniyor-du. Luwi dilinin bu özeliğinin sonucu olarak, aslında Asu/Aşu /Aşuwa olan sözcükler, Hasu /Haşu /Haşuwa biçimlerinde söylenip yazılmış olabilir. İkinci olasılık olarak belirtelim ki, Abaza/Abhazlar "bey1" dedikleri ve asalet sıralamasında birinci sıraya koydukları klan ailelerine ah, ahaı, aha diyorlar ki, Bu sözcüklerde article almayabilir. Bu sözcüklerin article almamış içimi olan "ha" sözcüğü Abhaz /Abaza dilinde "yüce" anlamına gelir(40). Hassu /Haşşu /Haşşuwa sözcükleri de yüce anlamındaki "ha" sözcüğü ile bileşik kelime oluşturmuş olabilirler. Tyana /Bor yakılarındaki Kemerhisarın yerinde olduğu kabul edilen Asbamaion yerleşimi de büyük bir olasılıkla Asuwa/Aşuwa halkını işaret etmektedir. Sözcüğün başındaki "Maion" bu çalışmamızda Abhaz/Abaza klanı olduğunu belirlediğimiz Maan / Mağan'ları işaret ediyor olabilir. "As-ba" sözcüğü ise "As oğlu" anlamındadır. Bu durumda "Asba-maion", "As oğlu Maan" anlamına gelir. Pontos Kapadokya'sında bir yerleşim olan "Asiba" kenti, "Asi oğlu" biçiminde Abhaz/Abaza dilinden bir sözcük olarak "sıba" klan ailesini ya da as halkını işaret ediyor olabilir. Bodrum-Akyarlar civarında bir kale olan Aspat kenti, As/Aş oğlu yeri anlamında olabilir.(41). Ankara-Aksaray arasındaki "Aspona" kenti, "Aspana" biçiminde olabilir. Bu da Bu da "as/aş oğlu yeri demektir(42). Truwa bölgesinde bir kentin adı, Aiolis bir ılıcanın adı, Edremit yakınlarında bir köyün adı olarak görülen "Astrya" adı da(43), As-ty-ra biçiminde "As/Aş büyük yeri" anlamında bir yerleşimi belirtebilir. Çanakkale yöresinde Assos kentinin kök sözcüğü "As-Sa" biçiminde, "As yeri" anlamında olabilir. Kilikia'da şimdiki Dörtyol yakınlarında bir ilkçağ kentçiği olan "İssos" da "Assos"un bir çeşitlemesidir ve aynı anlama gelir. İsba kenti d "As oğlu" anlamındadır. Zaten Bilge Umar'da aynı saptamayı yapmaktadır: "Hierokles'de Sabaion(o'su Hellen yazımında Omega ile; böyle olunca, Hellen dilinde "Saba'lıların anlamını belirtir.) Adın Anadolu'lu öz biçimi Sba, Swa olmalıdır"(44). Daha önce sözünü ettiğimiz Sıba klan ailesi tekrar karşımıza çıkıyor. İşin ilginç yanı bu aileye "Saba"da deniliyor. Bu ailenin Türkiye'deki kollarından biri de "Seba" soyadını kullanıyor. Aşuwa'yla ilişkili görülen kentlerden biri de Hurri-Mittanni başkenti olan Waşşukani / Wassukani'dir.(vii) Habur bölgesinde Mardin'in güneyinde Tel Feheriye'de olduğu sanılan Waşşukanin yeri kesin saptanamamaktadır(45). Wassukani/Waşukkani sözcüğü Abhaz/Abaza dilinde kurulu buluyor. Ek almış bir şekilde Asu/Aşu yerleşim yerini göstermektedir. Baştaki "wa" bu dilde halen kullanılıyor ve dost anlamına geliyor. Sondaki "nı/ni" sözcük olarak düşünüldüğünde "ana" anlamına gelmektedir. Coğrafi yerler gösterilirken "-yeri" anlamında kullanılan bir ektir ve halen kullanılır. Bu sözcükte de bu anlamda kullanılmaktadır. "Ka" ise Abahaz /abaza dilinde "-yeri" kullanıldığı gibi aynı zamanda baş anlamına da gelir. Bu sözcükte de baş anlamında kullanılmaktadır. Bu durumda "Wa-su-ka-ni /Wassukani"sözcüğünün anlamı "dost Asu/ Aşu baş yeri/Dost/iyi) Asu yeri" anlamına gelir. Son olarak da İssuwa ülkesinden söz edeceğiz. Daha önce de belirttiği gibi Luwi dilinde "a" ile başlayan sözcüklerin "i" çeşitlemesi de bulunmaktadır. Daha doğrusu article olan "a", "i" şeklinde de kullanılmaktadır. Bu durumda İssuwa ile Assuwa eşitlenir. Yani bu iki ülke de "sı/şı/su/şu" ülkesi-dir. Peki, nerededir bu ülke? Günaltay'a göre Munzur Dağı'nın güneyinde, Hozat ve havalisindedir(46). Balıkçı'ya göre Malatya'nın doğusunda, Fırat ırmağının sol kıyısındadır. Umar'a göre bu ad Assuwa'nın çeşitlemesidir ve Elazığ Altınova yöresi olduğu kesindir.(47). 21. SONUÇ Bu çalışmamızda Çerkes boylarından yalnızca birinin (Aşuwa'ların) ilkçağda Anadolu'daki varlığı özgün verilerle tartışıldı. Ancak bu Çağda Anadolu'da yalnızca Aşuwa boyu değil, Apsuwa, Aşkarıwa, Sasuwa boyları da görülmektedir. Ayrıca Adiğe'ler ilkçağlardaki özgün isimleriyle Zakuwa/Zaka/Saka/Zak / Sık /Sıga/Zıga halkı ve klanları da görülmektedir. Ve Çerkes'lerin aynı soydan inen kardeşleri Laz'lar da özgün isimle-riyle Anadolu da anılmaktadır. Ve Kafkas halkının tanrıları, Ma, Kıpala, Artamis, Athena, Apha, narik, Teşup... Zamanı ve yeri geldiğinde bunlar, Özgün çalışmalarla okuyucuya sunulmaya çalışılacaktır. 1. Ümit Özveri, Nart Dergisi, Mart-Nisan 2000, 17.sayı, s.38. 2. Hayri Ertem, Boğazköy Metinlerinde Geçen Coğrafya adları Dizini, s.21. 3. Bilge Umar, Türkiye Halkının ilkçağ Tarihi, s.25 4. Umar, a, g.e.s.47. (i) Şimdiye kadar hangi dilden olduğu konusu çokça tartışılan Türk sözcüğü Abhaz/Abaza dilindendir. Abhaz dilinde "büyük güçlüler,büyük insanlar"anlamına gelen bileşik bir kelimedir. ("Tura"sözcüğü Sanskiritçe'de "büyük güçlü"anlamına gelebilir. Ancak sondaki "k"sesi bu dilde açıklanamaz.) (ii) Sözcüğün çeşitli şekillerde yazılışı için bakınız,Merlin Stone, Tanrılar Kadınken,S.128. 5. Ömer çapar Tarih Araştırmaları Dergisi, 1981-1982, cilt X1V.s.388 6. Samuel Henry Hooke, ortadoğu Mitolojisi s.43. 7. Bilge Umar, İlkçağda Türkiye halkı, s.116. 8. B.Ömer Büyüka, Kafkas Kaynaklarına Göre İlk Yurtaşlar-İlk insanlık Kafkas Gerçekleri, 2.cilt: S.224-229 9. B.Ömer Büyüka, Abhaz Mitolojisi Anaç mı?s.109-110 (iii) Klan aile terimi, ilk dergimizin 17. sayısındaki çalışmamızda kullanılmış ve tanımlanmışsa da nedense dizgide yer almamıştır. Klan Aile: Arkaik özelliklerini günümüzde de devam ettiren, aynı ortak atadan geldiğine inanan, klan içerisinde evlenme yasağı uygulayan, aynı klan adını kullanan ailelere denir. 10. Yurt Ansiklopedisi, s.4257. 11. M.Şemsseddin Günaltay, Yakın Şark ve Anadolu, s.343. 12. A.Müfid Mansel, Eğe ve Yunan Tarihi, S.19. 13. Günaltay, a.g.e S.351 14. Bilge Umar Türkiye halkının İlkçağ Tarihi, S.54. 15. Çapar, a.g.e s.383. 16. Bilge Umar, İlkçağda Türkiye Halkı, S.120. 17. Umar, a.g.e S.120. (iv). Bazı yazarlara göre bu seferi 11. Tudhaliya düzenlemiştir. Yurt Ansiklopedisinin yazarları da bu görüştedir. Ancak biz, 11. Tudhaliya tarafından düzenlendiği görüşündeyiz. 18. Yurt ansiklopedisi, 6.Cilt, s.4259. 19. Bilge Umar, Türkiya'de Tarihsel Adlar, s.536. (v). Ah, Ahı, Aha'nın Adiğe dilindeki karşılığı Pışı'dır. 20. Günaltay, a.g.e s.57. 21. Halikarnas Bakııçısı, Hey Koca, Yurt, S.36 22. B.Ömer Büyüka, Abhaz Mitolojisi Anaç mı? S.12-145-228 23. Umar, a.g.e .s 57 24. Günaltay, A.g.e.s.350 25. Halikarnas Balıkçısı, Arşipel, s. 157. 26. Halikarnas Balıklı, Anadolunun Sesi, s.29. 27. Günaltay, a.g.e s.350. 28. Gerge Thomsan, tarih öncesi Ege, 1.cilt, s.214. 29. HalikarnasBalıkçısı, Anadolu'nun sesi s.35. 30. Umar, a.g.e. s.122-646 31. Özveri , A.g.y. s.44 32. Halikarnas Balıkçısı Sonsuzluk Sesiz Büyür, s.143 33. Halikarnas Balıkçısı Anadolu'nun Sesi, s.22 34. George Thomson, a.g.e.s.212-213 35. Umar a.g.e.s.708 36. Umar, a.g.e.s.132. (vi) Aynı işlevi gören bir ek de Adiğe dil grubunda bulunmaktadır. Bu ek Adiğe dilnde işlevi hiç değişmeden "-kha, -ha" biçimlerinde kullanılır. 37. B.Ömer Büyüka a.g.e s.104. 38. Umar, a.g.e.s.123-124. 39. Ekrem Akurgal, Anadolu Uygarlıkları s.56 40. B.Ömer Büyüka, Abhaz tarihinin İskeleti, s.25 41. Umar, a.g.e.s.122 42. Umar, a.g.e.s.122 43. Umar, a.g.e.s.129 44. Umar, a.g.e.s.347 (vii) Akurgal'ın, "Vaşşukani" yazdığı kenti, Umar, "Waşşukani" yazar 45. Akurgal, a.g.e.s. 119. 46. Günaltay, a.g.e.s. 87-317-330. 47. Umar, a.g.e.s.350. KAYNAKÇA A.Müfid Mansel, Ege ve Yunan Tarihi, T.T.K yay.Ank.1988. Bilge Umar , Türkiye Halkının İlkçağ tarihi, E.Ü.B.Y.Y.O. yay. İz. 1982. -İlkçağda Türkiye Halkı, İnkılap yay.İst.1999. -Türkiye'deki Tarihsel Adlar, İnk.yay.İst.1993. Ekrem Akurgal, Anadolu Uygarlıkları, Net yay. Ank. I989. B.Ömer Büyüka, Abhaz Mitolojisi Anaç mı? Abhazoloji yayınları yay. 1971. -Kafkas kaynaklarına göre İlk yaratılışlar-İlk İnsanlık –Kafkas Gerçekleri, 2.cilt, Abhazoloji yay.1986 Halikarnas Balıkçısı, Anadolu'nun sesi, Bilgi yay.1984. Sonsuzluk Sessiz Büyür, Bilgi yay.1986. Hayri Ertem, Boğazköy Metinlerinde geçen Coğrafi Adlar Dizini, DTCF.yay. George Thomson, Tarihöncesi Ege , 1.cilt, Payel yay.1985. M.Şemseddin Günaltay, Yakın Şark 11 Anadolu, T.T.K yay. Ank.1987. Merlin Stone , Tanrılar Kadınken, Çev.Nilgün Şarman Payel.yay.İst., 2000 Ömer Çapar, Tarih araştırmaları Dergisi, 1981-1982, cilt:XV1, D.T.C.F.yay., Ank 1982. Samuel Henri Hooke, Ortadoğu Mitolojisi, Çev. Alaeddin Şenel, İmge yay. Ank. Ümit Özveri, Nart Dergisi, Mart-Nisan 2000., Ank. Yurt ansiklopedisi, Anadolu yay., İst.1983. Halikarnas Balıkçısı, Hey Koca Yurt, Bilgi yay. 1984.+''+Ümit Özveri

Orta ve Yeni Çağda Çerkesya Etnoğrafyası

Prof. Namitok, son iki yüzyılda Kuzey Kafkasya'nın etnografik tanımının bir çok kez yapıldığını, Birinci tanımın Kırımdaki Fransız Konsolosu Xaverio Glovani tarafından yapıldığını, Glovani'nin 1924 yılındı Aphazya'nın da bir bölümünü içine alan bir Coğrafyada Çerkesya'yı 14 kantona böldüğünü, Ancak, bu tanımın yeterli olmamasına karşın, büyük önem taşıdığını, Zira Çerkes boylarının ilk kez batılı bir yazar tarafından kollara ve sınıflara ayrıldığını belirtmektedir.(1) +''+ Glovani'nin sınıflandırmasında kullanılan transkripsiyona başka yapıtlarda rastlanmamaktadır. Örneğin, Yazar Bjeduğ boyunu anlatırken Bizedoukh demektedir. Bizedoukh şeklindeki yazılımda Ki (kh) ekinin bir çoğul takısı olduğu anlaşılmaktadır. Rus yazarlarınca kullanılan Temirgoy ismini ise Gemirgia biçiminde kullanarak daha doğru bir biçime yaklaşım sağlamıştır. Besleney ismini ise Besniy veya Bessini şeklinde yazmıştır.(2) Xaviero Glovani ayrıca, diğer yazarlarca bilinmeyen kantonların adlarını ilk kez belirtmiştir. Örneğin, Klaproth'un Bjeduğlardan olduğunu sandığı Karabay'ların (Bu gün hangi boy oldukları saptanamamıştır) Gemirgia'lara bağlı olduklarını açıklamaktadır. 1753 yılında Kırımda görev yaptığı bilinen diğer bir Fransız Konsolosu Peyssonel ise, aralarında Tolani, Cegurit, Bitsun, Aoug, Bulşi, Bartebay, gibi bu gün tanınması çok zor olanlarında bulunduğu 30 kadar ismi kapsayan Çerkes boylarının adını vermektedir ki bu isimlerin Çerkes boyu olmaktan ziyade klan aile isimleri olması kuvvetli bir olasılıktır. Buna karşılık, Glovani'nin sözünü etmediği önemli kolları; Hatıkuay (Hacıkuay), Egerikuay (Yegerokuay), Abazaşh (Abzekh)leri de belirtmektedir. Diğer yazarların değinmeden geçtikleri Aphaz, Abaza, Halkı ile, Seidi'lerden söz etmektedir. Oysa Seidi veya Sydı ismi bir boy ismi olmayıp bir büyük ve aristokrat aile adıdır. Sydı Prensleri'nin yönetimindeki Abazaca'nın Aşkarıwua şivesini konuşan bu topluluk 1864 Sürgününden sonra bu gün Uzunyaylanın Şarkışla kesiminde kalan Yeniyapan köyünü kurmuşlardır. (Sydıkıt) Bu yerleşim birimini oluşturan ailelerden bilebildiğimiz isimler, Sydı, Yerlen, Cad, Ğadza, Guastehu, Hakara, gibi ailelerin arasında Sadz boyundan gelen ve bu gün tükenen Adzınlarda yer almıştır. Bu topluluğun önemli soylarından olan Hartokua'lar ise Besleney bölgesinde bir süre oturmuş olmalarından kaynaklanan bir yaklaşımla kendilerini Besleney kökenli saysalar da bütün Sydkıt soyları gibi Abaza kökenlidir ve Aşkarıwua gurubundandırlar. Peyssonel'in isim transkripsiyonlarının kimi zaman daha iyi bir görünüm kazandığından söz eden Prof. Namitok, Rusların ve daha sonra Tatarların Temirgoy olarak değiştirdikleri isme (Kem-Key) gerçek şeklini verdiğini örnek olarak göstermektedir. (3) Bu tarihten 15 yıl sonra, 1768 de Kafkasya'yı bilimsel bir görevle gezen Guldenstaedt Çerkesya ve bunun bir bölümü saydığı Aphazya hakkında değerli bilgiler vermiştir. Birçok araştırmacının hareket noktası saydığı bu ölçüte göre, Aphazya üçe ayrılmaktadır: Güney-Batı Aphazya veya eski Aphazya: Çadesi, Sad ve Aubga yerleşim birimlerini içerir biçimde, Kuzey-Batı Aphazya: Zubi, Ülüç, Çapsiş veya Çapso, As, Rukhüş yerleşim birimlerini kapsar biçimde, Kuzey-Doğu Aphazya veya (Altıkesek); Kızılbekit, Tam, Şageria, Barakay, Bas (3), Başılby, ve Sabar'dan meydana gelen. Guldenstaedt burada yanlış bir sınıflama yapmaktadır. Zira Kızılbekit, Tam, Şagarya (Şegerey), Barakay, Baağ, Başılby boyları Altıkesek (Aşıwua) gurubundan olmayıp Kuzey Abazalarını oluşturan büyük ana kollardan Aşkarıwua gurubundandırlar(4) 1864 sürgününden sonra, Uzunyaylada kurulan ve bugün Pınarbaşı (Aziziye) ilçesine bağlı Kazancık, Yukarı ve Aşağı Potuklu, Abaza Borandere, Sivas'ın Şarkışla ilçesine bağlı Karacaören, Tavladere, Demirboğa, Köyleri Aşkarıwua kökenlidir ve topluca Yismeylkıt gurubunu oluşturmaktadır. Yıldızeli'nin Halkaçayır, Alaca'nın Gökören, Artova'nın Bulamur, köyleri de Aşkarıwua kolundandır. Bu köylerden Yismeylkıt gurubuna giren Kazancık, Yukarı ve Aşağı Potuklu, Karacaören, Demirboğa, Tavladere, Borandere köylerinde; Yağan(Ğan), Liy(Lidze), Agaçe, Yısmeyl, Lağuıç, Aşı, Ğadze, Yaş Thaytsıukh, Apha, Karabe(Khabardey kökenli) Daguna(Arguın), Cetger(Arutaa), Nawua(Abzekh kökenli), Koedegu, Guaç, Mıd, Wunace, Guastehu, Kımze, Kuş'pa, Khopşukh, Ağudze, Kumpıl, Aşlıdze, Çıça,)Nakhşır, Tlışe(Abzekh kökenli), Tram, Khamardı(Kabardey kökenli), Yetlıukh, Halbat, ve daha birçok aile yerleşmiş olup bunlardan, Guaç, Tram Khamardı, Gebakoue, ailelerinden kimse kalmamıştır. Kuzey Abazalarının Aşıwua(Altıkesek) yani Lokıt gurubu ise bu gün Pınarbaşı'nın Altıkesek(Lookıt), Halitbeyören(Kunaşey), Sorgun'un Çerkes Osmaniye(Lokıt), Tufanbeyli'nin Abaza köylerinde yaşamakta olup Bu Gurub Looğ Darıkua, Jantemir, Bibard, Khılıç, Kaçua Kabilelerinden oluşmaktadır. (5) Altıkesek gurubu köylerinde, Looğ, Kuekue, Yaş, Bıc, Ksal, Khulbek, Yesen, Çıkua, Çagua, Kopsırgen, Laçış, Ajıy, Yekba, Brat gibi ailelerin yerleştiği bilinmektedir. Genel anlamdaki Çerkesya üzerinde ise yazar daha az durmaktadır ve sadece 8 bölge belirtmektedir. Büyük Khabardey, Besleney, Temirgoy, Nanişaş, Abazehş, Bceduş, Hatukoey, Bliçane Prf. Namitok, 1790 yılında J.Beinneg, ve özellikle Pallas'ın Kafkasya'nın bu bölgesi ile ilgili bilgileri bir hayli zenginleştirdiklerini belirtmektedir. (9) 1793 yılında Çerkesya'yı gezen Pallas, Aphazya'nın Kuzeyi olan bölgeyi, Yani Kuzey Abazalarının ülkesini iki kısma ayırır; Küçük Abaza; Khılıç, Kaçua, Looğ, Bibard Büyük Abaza, Veya Kuzey-Batı Abaza; Başılbiy, Barakey, Tubi, Wubıkh, Şapsığ, Hatuşaç veya Hatukaç, Burada da kavram kargaşasına neden olmamak için bir açıklamaya gerek duymaktayız. Pallas'ın notlarında adı geçen Kuzey Aphazya topraklarından kastedilen yer Bu günkü Aphazya da olmayıp Karaçay Çerkes cumhuriyeti toprakları içerisindedir. Yine burada yanlış bir değerlendirme yapılarak, Kuzey olarak adlandırılan Kuzey Abazalarının Aşkarıwua koluna Adığe boyları olan Şapsığ ve) Natkhuaclar da dahil edilmiştir. Öte yandan, başlı başına bir Çerkes boyu olan Wubıkhlar da Aşkarıwua boyu olarak değerlendirilmiştir. Bu bilgiler dışında; Pallas, Jane ismini Sani biçiminde kullanmaktadır. Bu sözcük, Sani veya Sanig olarak gördüğümüz antik kullanılış biçimi ile özdeşleşmektedir. Kafkasya ve Çerkesya üzerine araştırmalar, özellikle 19. yüzyılın başlarında yoğunlaşmıştır. Bu konuda, 1807-1808 tarihleri arasında Kafkasya ya giden Klaproth, Bronevsky, L.Lalie, Dübois de Montpereux, (1833) ve J.Bell (1837-1839) gibi yazarlara çok şey borçluyuz. Bu çalışmalar, kimi gerekli düzeltmeleri yapmak koşulu ile, geçen yüzyılın başlarındaki görünümü ile boyların yapısı açısından Çerkesyanın bir tablosunu çizmemize olanak sağlamaktadır. Diğer halklarda olduğu gibi Çerkeslerde de böyle bir sınıflandırma yapmak için büyük zorlukları yenmek gerektiğini belirtmekte yarar vardır. Yüzyıllar boyunca Çerkes yurdunda o kadar çok karışmalar, iç göçler olmuş ki, bu nedenle böyle bir sınıflandırma olanağının bulunmadığı bile söylenebilir. Bu nedenle yapacağımız sınıflandırma etnolojik açıdan büyük bir değer taşımaktadır. Daha çok coğrafi sınırlandırma veya coğrafi nitelik açısından boyların sıralanması-ki bizim konumuzu yakından ilgilendirmektedir- veya dilbilimi açısından sınıflandırma niteliğini taşıyacaktır. Böylece etnolojik araştırmalara sağlam bir taban sağlanmış olacaktır. Prf. Namitok bu son iki metodu birleştirerek (Coğrafi ve Dilbilimi) genel anlamda Çerkesleri üç guruba ayırmaktadır: Kendilerine Adığe diyen gurup Adığe ismine sahip çıkan, ancak, konuştukları dil bakımından Adığelerden bir hayli farklı olan, Aphaz-Abaza grubuna yaklaşan Wubıkh'ler, Aphaz-Abaza (Aşıwue-Aşkarıwue) gurubu. 1) ADIĞELER; Başlangıçta iki guruba ayrılabilirler; Karadeniz'e doğru batıda yer alan Kiakh'lar ve Kiakhlara göre, doğuda, yüksekte oturanlar. (Şha=Baş) anlamına gelen Şhag adını alan Khabardey'ler(10) Bu ayırım salt coğrafi değildir. İki gurubun konuştuğu Diyalekt'ler arasında kimi farklar vardır. Kemirgoy, Bjeduğ, Abadzekh, Şapsığ, Hatukoy'lerden oluşan Kiakh'larda çok küçük nüanslar dışında diyalekt farklılığı görülmez. Yalınız Besleneylerin bu sınıflandırmadaki yeri kuşku yaratmaktadır. Çerkes dillerinden en güzel ses uyumunu ve nüansı taşıyan Besleneyce, Khabardeyce, ve Kiakh gurubuna aynı yakınlıktadır. Kiakh Gurubu; Prf. Namitok ve Diğer batılı yazarlar bu günkü Adığey Cumhuriyet, Krasnodar Eyaleti ve Kıyı Şapsığ'da yaşayan Adığelerin ataları olan bu guruba (Batı Adığeleri) Kiakh ismini vermektedirler. Azak Denizinden Güney Batıya şu kolları içerir; Eisk ve Beisug körfezleri arasındaki yarımadada yaşayan "Grun"lar: bu güzel Çerkes ırkı bu gün aynı yerde değildir. Bölgenin Ukrayna Kazakları(Don Kazakları) tarafından işgal edilmesi üzerine güneye göç edip diğer Çerkes boylarına karışmışlar ve, bu boyların diyalektik özelliklerini almışlardır. Taman yarımadasında yaşayan Hatko'lar veya Hatuk'lar: Kırımın Ruslar tarafından işgal edilmesi üzerine Kuban kıyılarına çekildiler ve 1791 yılında Anapa'nın zaptı sırasında büyük ölçüde kırıldılar. Bu gün diğer Çerkes Boyları arasında "Hatko" ismi klan aile ismi olarak yaşmaktadır. Tatarlar Hatkolara "Ada" ismini vermişlerdir. Hatta "Adığe" isminin de buradan geldiği savı da ileri sürülmüştür. De Peyssonel Hatkoları "Ada" ismi ile anmaktadır. Namitok bu savın bilimsel bir temelinin bulunmadığını savunmuştur.(11) Natıkuay'lara karışmış olan Çebayn'lar. Anapa Kentinde ve bu kentin üst taraflarında oturan Khigak'lar. 1812 de Rus Askerlerinin getirdiği veba hastalığı ile büyük ölçüde yok olan bu halktan geriye kalanlar, 19. yüzyılda dağıldılar. Bir kısmı Hatıkuay'lara karıştılar. İsimlerinin Adığe dilinde deniz anlamına gelen "Khii" sözcüğünden geldiği sanılmaktadır.(12) Jane'ler; Kubanın kuzey kıyılarında otururlardı. Daha sonra Bjeduğlar tarafından Detliort(Kara Kuban) adasına ve Mezitşeplıj(Kızıl Orman)'a sürüldüler. 1778 yılında Rus orduları yaklaştığı zaman Jane'ler Kuban'ın güney kıyılarına çekildiler. 1864'e kadar Pşet ve Khoklay ırmakları kıyılarında, Anapa yakınlarında, Adaguım ırmağı kıyılarında Prens Zanıko ve Prens Medavcoko yönetiminde yaşıyorlardı. Natıkuay veya Natıkuac'lar: Kara dağların son sırasında, Taman yarımadasının Karadeniz kıyılarında, güneyde Wubıkh'lerin ülkesine kadar uzanan bölgede, Jiga, Pribeps, Adaguım, Tsemez, Djup ırmakları vadilerinde otururlardı. Klaproth ve Pallas'a göre Natıkuaylar Kuzey Abazalarından idi. Ancak bu savın bilimsel bir dayanağı bu güne kadar tespit edilememiştir. Şapsığ veya Şapsok'lar. Nutıkay'ların doğusunda Ubın Psıkabe, Afips Khobl, Antihi, Bugindur, Abin, Of, Koaf, Thebek, Satassa, Bakan, Sagta, Jinz, Ubin, Ulyaps ve Kuçubab ırmakları yörelerinde ve Kafkas sıradağları yamaçlarında Psizuy vadisinde oturmuşlardır. Şapsığları Khabardeylerle aynı kökten oldukları savı da ileri sürülmüştür. (Klaproth) diğer yazarlara göre, (Güldenstaedt ve Pallas v.b) Şapsığlar Kuzey Abazalarının bir önemli koludur. Daha başka bir sava göre ise, Adığe-Abaza karışımından gelmedir. (Boronevsky) Her ne olursa olsun Şapsığ diyalekti, Bjeduğ, Kemirgoey ve Kiakh gurubunun diğer Çerkes diyalektlerinden çok az bir farklılaşma gösterir. Bjeduğlar: Şapsığların doğusunda, Psıj, Phşıkomat, Pçaş, Psekups, Nart, Çebi, Unabat, ırmakları yörelerinde otururlardı. Adlarını destan kahramanı iki kardeş Prens Kerkin ve Khamiş'ten alan Kerkeniy, Khamişiy olarak iki kola ayrılırlardı. Bu kolları X. Glovani Kemirgoey'lerin içerisinde sıralar(13) Kazakların gelmesinden önce Kuban'ın kuzeyi, Bugünkü Krasnodar kentinin bulunduğu yerler Bjeduğ toprağı idi. Bu yerlerin usların eline geçmesi ve Krasnodar kalesinin kurularak Çariçeye doğum günü armağanı olarak verilmesi üzerine Bjeduğ Prensi Boletıkua, Khabardey'e dayıları olan Hadokşokue'lere sığınır, ırmağın güneyine geçen Bjeduğ halkı ise Kemirgoey'lerle birlikte kalan Çerkes Kiakh'ların önemli kitlesini oluşturmaktadır. Bjeduğlar Metalürji ve maden ustası olarak tanınırlardı. Ülkenin güneyinde gümüş yatakları ünlüdür. Şhaguaşe ve Psıp ırmakları arasında oturan Hatıkuaylar: bir zamanlar batıda, Ajips ve Ubin ırmakları havzalarına kadar uzanırlardı. Hatkolar büyük bir olasılıkla Hatıkuay'ların bir bölümüdür. Hatıkoay'ların bir bölümünün ayrılarak Kemirgoey'lere karıştığı da bilinmektedir. Kemirgoey'ler, Bjeduğların ve Hatıkuayların doğusunda, Kuban ile Laba ve Şhaguaşe ırmakları arasında, Psınasug, Ghiaga, Ul, farz, Dzagu, Çokraj ırmakları yörelerinde otururlardı. Arim yöresinde Makhoş'larla sınırdaş idiler. Bu sınır antik Çiraki kentinin bulunduğu yöreye kadar uzanıyordu. Aşağıda sıraladığımız üç boyda Kemirgoylara bağlanmaktadır. Psega ırmağı kıyılarında ve Psıj yörelerinde Ademiyler, bu boyun ismi bu gün Khabardeyler arasında bir aile ismi olarak, Adığey gurubunun arasında ise bir köy ismi olarak yaşamaktadır. Ciraki ve Ratazay dolaylarında Yegerekoy (Yegerıkuay)lar. Kiray'lar. Abazek'ler veya Abzakh'lar. Şhaguaşe ve kolları olan Kurdjips, Pşeha, Pkatz, Tifizep, Laba ve kolları ile Psızag, Şeguıpsın, Hağuır, Farz, Psıj ve şimdi Bjeduğ bölgesinde bulunan Nart, Pças, Psekups ile, kolları Dus, Tsoak, Çib, Unabat ve Abzakh'larla Şapsığlar arasında sınır çizen Sup ırmağı vadilerinde yaşarlardı. Abzakhların daha çok Adığe-Abaza veya Wubıkh-Abaza karışımı bir halk olarak gören ve savunan görüşler vardır.(14) Abzakh halkı kendi ismi ile ilgili şöyle bir yorum da yapmaktadır: "Abaza(m)-ikh" = "Abazaların berisinde" deyimi bu topluma isim olmuştur. Gerçekten de Abzakhlar Kuzey Abazalarının kuzeyinde yaşarlardı. Abzakhlerin Çerkes boyları arasında yeri çok önemlidir. Bu halkın demokratik bir toplum yapısı vardı. Metalurji açısından ünlü Pças vadisindeki demir ve Kurdjıp vadisindeki yatakların işletilmesi ile uğraşırlardı. Abzekh'ler Wubıkhler ve Kuzey Abazaları ile birlikte Ruslarla yapılan savaşlarda çok önemli rolleri vardı. Bu gün Adığey cumhuriyetini oluşturan Adığe boyları arasında sayıları çok azalmıştır. Büyük bölümü Diyasporada yaşamaktadır. Makhoş'lar: Kemirgoeylerin Güney doğusunda, Yukarı farz yörelerinde, Karadağların eteklerinde otururlardı. Ülkenin bitimine yakın Khurğokoy köyünün bulunduğu Psıj, Chimblonokhe(15) Çokradj ırmakları ile Nederbi, Panoko ve Khalk, Arm köylerinden geçen Psekups yöresi onların vatanı idi. Makhoş ülkesi uzun yıllar Bogarsokua Prenslerine vergi ödemek zorunda kalmıştır. Besleneyler veya Beslenie'ler, Prens Kanokua yönetiminde Küçük Kaberdey'dn Batıya geldikleri anlatılır. Abzekh'lerin doğusunda, Aşağı urup vadisinde, büyük ve küçük Labe ile Kodz ve Psıfır vadilerinde otururlardı. Makhoş, Aşıwua ve Aşkarıwua Abazaları ile komşu idiler. Besleneyler, Çerkeslerin Aristokratik geleneklerini sürdüren şövalye ruhlu bir kolu olarak tanınmışlardır. İnceliğin, yalnız kendi topraklarında değil, tüm Kafkasya da sembolü idiler. X. Glovani için; "Büyük Soyluluk.... Dünyanın en güzel ırkı, diğer kantonlar onlara soylulukları kadar yiğitlikleri nedeni ile de saygı duyarlardı. Der; (15) Agoy'lar: Hatıkuay'ların güneyinde, Karadeniz kıyılarında, Tuapse yakınlarında otururlardı. Kemirgueyler ve diğer Çerkes boyları onlara Hakuıç ismini verirler. Bjeduğ, Şapsığ ve Hatıkuaylar ise onlara "Agoy" derlerdi. Aynı ad, Tuapse yakınlarındaki "Goitikh" boğazına ve küçük bir ırmak olan "Aguıyın" suyuna da ad olmuştur. Bu gün Agoey ismi aile ismi olarak yaşamaktadır. Khabardeyler: Khabardey grubunda coğrafi açıdan bir bölünme görülür; Büyük ve küçük Khabardey. 1759 da Prens Kurgoko Alkhokue partizanları ile birlikte Khabardeyi terk ederek Terek ırmağının sol kıyılarına gelmiş ve Mozdok(Mezdegau=Sağır orman) kentini kurmuştur. Bir zamanlar bütün Kafkasya üzerinde egemenliği sağlayan Çerkeslerin bu güçlü kolu, 18. yüzyıldan başlayarak bu günkü durumlarına getirilmişlerdir. Günümüz Khabardeylerinin büyük bir bölümü, Çegem, Bakhsan, Malka, Podkumakh, Kuma ırmakları havzalarında ve Mezdegu de otururlar. Ayrıca Zelençuk vadisinde ve bu günkü Adığe topraklarında da kolonileri bulunmaktadır. Kafkasya dışında Diyaspora Khabardeylerinin en büyük gurubu Türkiyede Uzunyayla köylerinde, Sivas, Tokat, Eskişehir, Mersin ve Bandırma'ya bağlı Khabardey köylerinde, Ürdün, Suriye de yaşamaktadırlar. 2) WUBIKH'ler: Kendilerine Pekh veya Piokh derler. Yerleşim alanları, Şhaguaşe ve Pşeha ırmaklarının kaynaklarından Karadreniz kıyılarına dek, Zuebze, Lon, Niğe, Batkh, Dausmers, ırmakları ile bölünmüştür. Kuzey ve doğuda, Hatıkuay, Agoy ve Abzekh'lerle, Güneyde Abhazlarla komşu olduklarından Abhazlarla Adığe boyları arasındaki geçişi oluştururlar. Diyalekt olarak ta bu iki gurup dil arasında bulunurlar, ancak sözcük yapısı ve ses olarak en çok Abazaların Aşkarıwua koluna yakındırlar. Kimi yazarlara göre ise Wubıkhlar Abaza-Aphaz gurubunun bir koludur.(16) Ancak Adığe ve Abaza dillerinin bütün seslerini taşıyan Wubıkh dilinin ise Adığe-Abaza dillerinin anası yani Nostratiki olduğunu savunan yazarlar da vardır.(17) lll-APHAZ-ABAZA gurubu; Pr1. Namitok ve Klyaproth'a göre Abhaz-Abaza gurubu Çerkeslerin üçüncü büyük kolunu oluştururlar. Abhazlar Adığe gurupları tarafından Adzığe genel adı ile anılırlar, Adığeler Kuzey Abazalarına ise Abadze ismini vermektedirler. Wubıkh'ler ise dağ ötesi Abazaları anlamına gelen "Adzıyğa" ismini vermektedirler. Wubıkhler ise dağ ötesi Abazaları anlamına gelen "Adzıyğa" ismini kullanırlar. Abazalar ise Aphazlar için "Apsıwua", Gürcüler Obesa, Apsili, Swan'lar ise Mikhbaz ismini verirler.(18) şu halk boyları Abhaz sayılırlar: Wubıkhlerin Güney komşusu Bzıbeler Sohum'dan Kabatiye kadar Akhips'ler Kodor ırmağı kıyısında oturan Ayubgalar Kodor ve Dal vadilerinde oturan, Rusların Tzebeldintsky dedikleri Zambal'lar. Doğuda Swanlarla komşu olan Khirips'ler. Bu boyun yöneticileri olan Marşan soyu bu gün Kuzey Abazaları arasında Khirips Klan Aile ismi ile anılmakta olup Bu Klan aile Türkiye'de Sivas'ın Yıldızeli ilçesine bağlı Halkaçayır Köyüne, Eskişehir'in Musaözü Köyüne ve Suriyede Golana yerleşmişlerdir. Aşkarıwua'ların Psılbarıpş gurubunun başı olan Yismeyl'ler, Pınarbaşının Borandere Köyüne yerleşen Yel'ıukh'lar ve Khırıps soyunun Marşan'ların kolları iken ayrılarak bağımsız sülaleler haline geldikleri Aşkarıwua halkı arasında halen anlatılmaktadır. Agın yöresinde oturan Tchajiler. Sohum'un Kuzeyinde, Wubıkh'lere yakın oturan Sadz'lar. Abhazların en yakın akrabaları olan Abazalar (Abazinler) veya Kuzey Abazaları: Abhazların "Aşıwua-Aşkarıwua" genel adları ile andıkları Abazalarda çok sayıda kabile ismine rastlanır. Başlıcalar yazı dizimizin geçen bölümlerinde detaylı bir biçimde anlatıldığından burada yeniden ele alınmayacaktır. Bu arada yapmış olduğumuz sınıflandırmanın sonunda, diyalektlere dayanarak üç halk gurubu olarak saydığımız Çerkes halkına ilişkin ayırımın etnografik gerçeklere her zaman uymadığını da hatırlatmak isteriz. Örneğin, Adığe ve Abazaca konuşan iki gurup Jane'nin, Şapsığların, Natkuay'ların. Kimi zaman Abaza Halkından olduklarının kabul edildiğini gördük, Ayrıca Agoey, Natıkuay ve Hatıkuayların da zaman zaman Şapsığlardan olduğunun, Yegerıkoeylerin Kemirgoey'lere bağlı oldukları bilindiği halde Natıkuaylara bağlandığını öğrendik. Yüzyıllar boyu olagelmiş çok büyük göçleri bir tarafa bıraksak bile daha son zamanlarda, Kafkas savaşları sırasında, Halk guruplarının yer değiştirme ve birbirlerine karışma olaylarının sık sık tekrarlandığını görürüz. Bu göçlerin halk arasında yaşayan izler bırakması doğaldır. Bu açıdan bakıldığında Khabardeylerin Kırımdan Güney doğuya, bu günkü yerlerine gelişlerinin tarihsel bir gerçek olduğu kabul edilmektedir. Bu açıklama Khabardeylerin Taurıd'de oturduklarına ilişkin çeşitli kanıtlar gösteren Pallas, Klaproth ve diğer bazı yazarlar tarafından desteklenmiştir. Gerçekten Kırım'da Belbik ırmağının yukarı kısmına Kabard dendiği gibi, Bu ırmak ile Katça arasında bulunan güzel ülkenin ismi de Çerkes –tüz(Çerkes Düzlüğü veya Çerkes ovası)dür.(19) Bir dağın doruğunda, kalıntıları şimdilerde bile görülen Çerkes-Kermen Kalesinin varlığı, ülkenin bir zamanlar Çerkesler tarafından işgalinin başka bir kanıtıdır.(20) Fredutio D'ankone tarafından 1497 yılında çizilen Kabardiya'nın yeri Tagorog'un batısında gösterilmektedir. Halk geleneklerine göre, çok eski devirlerde çeşitli kollara bölünmüş olan aynı ve tek bir dil konuşan Çerkesler, yaşlılara saygıdan başka hiçbir ayrıcalık ve hiyerarşi tanımaksızın Adığe adı altında Karadeniz kıyılarında "Khekuıj" "Eski Vatan" topraklarında yaşadılar. Nüfusun artması sonucu, Tsemez ve Anapa yörelerinde yaşayan halkın bir kısmı, Azak denizi kıyılarını izleyerek Kuzeye göç etmiştir. Oradan da Kırımı işgal eden bu Çerkes boylarının torunudur Khabardeyler.. özellikle orta Asya Tyuran kökenli ve çok sonraları Kafkas Sıradağlarının vadilerine yerleşen Karaçay ve Balkar boylarının savunduğu gibi Kafkasya'ya sonradan gelmemişlerdir. Turan asıllı ve geldikleri yer Uralların doğusu olan bir gurubun Kafkasya'nın otokhtonu olan Khabardeylerin bu topraklara sonradan geldikleri, bu toprakların gerçek sahiplerinin kendileri olduğu şeklindeki savlarının tarihsel ve bilimsel hiçbir dayanağı bulunmamaktadır. Yukarıda açıkladığımız Azakın Kuzeyine doğru çıkan Çerkes gurubundan arta kalanlar ise aynı nedenlerle sıkışık bir biçimde yaşadıkları yerlerden, iki ayrı gurup halinde Khekuıj'dan Aşağı Kuban'a geçmişlerdir. Şapsığ ve Natıkuaylar bunların torunlarıdır. Kuzeyde kalanlar, (Kıyıda kalanlar), Şekhje ve Koslo vadilerinden göçmeyip kalanlar, Deniz korsanlığına başlayarak Wubıkh halkını oluşturmuşlardır. Namitok'un bu görüşüne katılmak olası değildir. Zira tüm antik çağ belge ve bilgilerinden çok daha önceleri Wubıkh'lerin zikh adı çerçevesinde Abazalarla birlikte yaşadıkları bilinmektedir. Ancak Çerkes halkının o zamanki atalarının büyük bir bölümü Tchileps ırmağı vadisini izleyerek Kafkas dağlarının kuzey yamaçlarına yöneldiler. Sıradağlara ilk ulaşan Kemirgoeyler oldu. Bunları Prens Kerken ve Prens Khamış yönetimindekiler izledi. Khamış Şhaguaşe Havzasına gitti ve onu izleyen Bjeduğ ve Kemirgoey'lere Khamışey ismi verildi. (21) Diğer kardeş prens Kerken ve Partizanları ise Psecups ve Çigiako ırmağı arasındaki toprakları ele geçirmek amacıyla yola çıktı, Kısa bir süre Kemirgoeyler arasında kopmalar başladı,. Önce Makhoşlar ayrılarak Kurdjıps'ın ötesine, daha sonra Yegerukoeyler de onları izleyerek, Hatıkoayların yanına, Şhaguaşe'nin alt bölgelerine, daha sonra da Adamiy kasabası ile aynı adı taşıyan suyun karşı kıyısına geçerek Janelerin yanına yerleştiler. (22) Son göç dalgası Abazalarla komşu olmalarından kaynaklanarak Abazekh veya Abzakh ismi alanları daha yükseklere dağlara doğru götürdü. Diğer Çerkes boyları arasındaki feodal yönetimlerden memnun olmayanlar, aristokratlara karşı duran Abzakhlara katılmaya başladı. Uyruklarını daha iyi denetleyebilmek için Çerkes prensleri ovaları tercih ederlerdi. Buna karşılık Abzekh'ler dağlık ve zor ulaşılan yerleri seçerlerdi. Merkezleri Goitkh dağ ve boğazları idi. Daha 17. yüzyılın başlarında abzakhlar o denli güçlenmişlerdi ki, Bjeduğları Psekups'dan Tchigakoya kadar sürdüler. Dolayısı ile Bjeduğlar Janelere baskı yapmaya başlayınca Janelarin bir bölümü Kara Kuban ve Kızıl orman taraflarına yerleşmek zorunda kaldılar. Bu saydığımız Çerkes boyları dışında kimi kaynaklarda "Mamkhağ" veya "Mamkhığ" olarak adı geçen bir başka boyla ilgili açıklayıcı bir kaynağa rastlayamadık. Ancak Mamkhığ isminin birçok örneklerde gördüğümüz gibi klan-aile ismi olarak halen Çerkesler arasında yaşadığını tespit edebildik. KAYNAKÇA: 1,2,3) : Prf. Dr. Aytek NAMİTOK L'ORİGİNES DE CİRCASSİENS. Paris/FRANCE. 1939 : Dünden Bu Güne Kuzey Kafkasya KAFDER Yayını. 1990 Birinci Baskı GURUB : Stastiya, Sbornik, Proyzvedenya Abazinskaya, Autorov Na Abazinskom Yazık. Çerkessk. 1975 6,7,8,9,10,11,12,13,14,15,16,17,18,19,20,21,22: NAMİTOK. A.G.E.+''+Özdemir Özbay

Adığeler, Tarihleri ve Kültürleri

Adıgeler- Kim Onlar? Meot Gölünün (Azak denizi, Azav, Uzav denizi=daragızlı deniz) Çepe çevre meot yurdudur. Meotler (Adıgeler) bir çok kabilelerden oluşurlardı. Bunlar Sindler, Aheyler, Zıhler, Genıogler. Bu Adıge kabileleri hep Azak denizi çevresinde yaşarlardı. +''+ Strabon-Alıc (Grec-Yunan) Bilim Adamı, Tarihçi, Coğrafyacı. MÖ 1 ve MS. 1 yy arasında yaşadı. Kafkasyayla Roma imparatorluğu arasında yaşayan Kasakların (Adıgelerin) erkeklerinin yüz hatlarının güzelliği, vücutlarının muntazamlığı vücut hatlarının uyumluluğu güçlü adaleleriyle, narin yapılarıyla ender bulunan tiplerdir. Kadınları için söylenebilecek olan şey ise güzelliklerinin zarafetlerinin incelik ve temizliklerinin insanı hayrete düşürdüğüdür. Abdul Hasan el Masudi Arap Bilim Adamı 943 yılı Ben hayatım boyunca duyduğum gördüğüm ve hatırladığım kadarıyla Zih (Adıge) halkı kadar ilgimi çeken beni meraklandıran ve değer verdiğim bir konu olmadı. Onların büyük çoğunluğu son derece güzel insanlar, vücutlar muntazam uyumlu ve kusursuz. Kadınları için söylenebilecek şey ise fazlasıyla aynıdır. George İnteriano 15 yy da yaşamış Coğrafyacı Etnoğraf İtalyan Bilim Adamı Ormanlarla kaplı yüksek yamaçların derin vadilerinde, Hazar denizinden Karadeniz'e kadar olan Kuzey Kafkasya'da yaşayan güzel halklardan bir tanesi de Adıgelerdir. Uyumlu vücut yapılarıyla her türlü zorluğu yenme cesaret ve başarılarıyla yakın doğuda yaşayan halklardan tamamen farklıdırlar. Onlar hiçbir zaman vatan topraklarını zorla hileyle genişletmek için uğraşmadılar. Hiçbir zaman yağmacı olmadılar. Onlar ciddi insanlardır. Başkalarının malında toprağında gözü olmadan güzel vatanlarının vadilerinde, yamaçlarında yaşarlardı. Korku nedir bilmeden vatanlarını hürriyetlerini korudular kültürlerini hep yaşadılar yaşattılar. Komşu halkların hep yardımına koştular kendi canları ve rahatları pahasına onları düşmanlarından korudular. Vatan için savaşmayı hep görev sayan Adıgeler kendilerine sığınanları hep korudular onların düşmanlarına karşı savaştılar. İşte böyle yaşıyorlardı bir çok kabileden meydana gelmiş bu güzel ve şanslı insanlar. Fon Vakerbat 1798 yılı Alman Yazarı Dünyaca meşhur bir çok bilim adamı binlerce yıllık Adıge tarihi ve kültürü üzerinde bir çok araştırmalar yapmışlar bir çok görüş ve eser meydana getirmişler merakla, hayretle. Öyleyse Kimdir Adıgeler? Bilim Adamlarının görüşüne göre dünyanın yaratılışı 5 milyar yıldan fazla oldu. Dünya üzerinde yaşayan bitki ve hayvanların yaratılışı ise birkaç yüzmilyon yıl oldu insanın yaratılışı ise sadece birmilyon yıl olduğu sanılıyor. Dünya ve üzerinde yaşayan canlıların yaratılışı ile insanın dünyada varoluş zamanı çok kısa ve yeni olduğu görülür. Buna rağmen bu süre içinde gerek yüz ve kafa yapıları gerek dilleri gerek renkleri ve gerekse hayat tarzlarıyla birbirinden farklı insan toplulukları meydana geldi. Bu günkü bilim adamları yüz ve kafa yapılarına göre insanları üç gruba ayırıyorlar. a- Negroidler b- Mongoloidler c- Avropaidler 19. asırda yaşamış meşhur Alman filozofu Gegel'in "Ruhun Filozofu" adlı eserinde yazdığına göre Adıgeler Avropoidler sınıfının en üstün grubunu oluştururlar. Bu gruba Bu Gruba Kafkas Grubu ismini vermiş. Gürcüler ve İtalyanları da aynı gruba dahil etmiştir. Dünya tarihinin temelinde ve yükselmesinde bu grubun büyük katkısı olduğunu yazar belirtmekte. Halkımız kendini hep adıge diye tanıtır birbirlerine Adıge diye hitap ederler, anadilleri Adıgecedir. Dünya görüşleri yaşantıları örf ve adetleri yazılı olmayan Adıge yasaları (Xabze) ile düzenlenir. Binlerce yıllık tarihleri boyunca Adıgelerin kat ettiği bu yolda başka milletlerin Adıgeler için kullandığı değişik isimler oldukça fazladır. Bunun gibi dünyada değişik isimlerle anılan bir çok milletler vardır. Hatta kendileri için kullandıkları isimler birbirinden farklı da olabilir. Tarihte bunların bir çok örneği vardır. Adıge-Abhaz-Abaza halkının temelini araştıran tarihçilerin görüşüne göre bu halkların temeli Hat krallığına dayanmakta. Bu krallığın sınırları içinde Karadenizin doğu ve kuzey sahillerinin tamamı, Anadolu'nun kuzey sahillerinin büyük bölümü iç Anadolu'nun büyük kısmı, Kuzey batı Kafkasya (Gürcistan, Abhazya Krasnodar Kray, Aşağı Adıgey) giriyordu. Hat krallığını meydana getiren Hatit halkından olan Abesla, Kask halklarından Adıge- Abhaz-Abaza ırkının türediği kaydedilmekte. Bu görüşün temeliise Hatitlerin kullandığı lisanla Adıge-Abhaz-Abaza lisanlarının temelde aynı olmasıdır. Kask isminden türemiş olupta Adıgeler için çok eski zamanlarda kullanılan isimler şöyle: Kesak, Kesag, Kasag, Kasog. Bu gün bile Asetinler ve Sıvanlar Adıgeler için Kasag, Kaskon derler. İ.Ö. 8-7 y.y. arasında Abesla ve Kask halklarından Meot krallığı doğdu. Bu krallıkta yaşayan halklara yabancılar meotlar derlerdi. Bu gün de yabancıların Adıgeler için kullandığı isim de aynıdır. Meot krallığında bir çok adıge kabilesi yaşardı. Bunlar Sindler, Dendariyeler, Fettailer, kerketler, Toreatler, Doshler, Psesler, Zihler, Geniohler, Aheiyler ve diğerleri. Bu krallıkta yaşayan Adıge kabilelerinden Sındler İ.Ö. 6-5 yy. da güçlü bir konuma gelmiş ve Sindike adlı devleti kurmuşlardı. İ:Ö: 8. Yy dan İ.S. 13. Yy dan sonra ise Adıgeler için Çerkes ismi kullanılmaya başlanmış mtarihlerde bu isimle geçmiştir. Adıgeler her zaman kendi topraklarında yaşadılar hiç başka topraklarda yaşamadılar. Başka halklarda Adıge topraklarında hiç olmadılar. Tarihlerinde bunun aksine kayıtlara rastlanmıyor. Adıge yurdu sınırları yukarıda Don nehrinden başlar güneyde Kafkas sıradağlarının zirvesine kadar uzanırdı. Doğuda ise Sunca Irmağının Terç'e ulaştığı yere kadar uzanmaktaydı. Bu sınırlar 15-16 y.y. arasında da aynıydı. O Yüzyıllarda gerek topraklarında gerek nüfus sayılarında hep azalma olmuştur. Çünkü sonu gelmeyen uzun savaşlardan hiç kurtulamamışlardı. Güzel ve zengin yurtlarına Azak Denizinin (Uzev denizi) ve Karadenizin verdiği büyük imkanları da katarsak çevrede yaşayan diğer halkların hep ilgisini iştahını çekmiş güçlü ordularıyla bu enterasan ülkeye hep saldırmışlar. Adıgeler bu güzel vatanlarını yüğzyıllarca düşmana karşı savunmuşlar canlarını mallarını esirgemeden hep hür yaşamışlar güçlerini hep bu uğurda harcamışlar İşte bu yüzden Adıgeler büyük yerleşim yerleri kaleler yapamadılar. Hatti Krallığının ve Sindihe devletinin yazı dili olan lkisanı kaybetmeleri vatan topraklarının ve nüfusun küçülmesi hep bu savaşlar yüzünden oldu. Bu süreç 20 y.y. kadar devam etti. Bunun dışnda başka bir sebep daha var. 15-19 yy. arasında gerek avrupada gerek Asyada büyük devletler, imparatorluklar oluştu. Dünya düzeni bu büyük devletlerin isteği doğrultusunda oluşuyordu. Bu yüzyıllar içinde Adıge yurdu çok rahat ve güçlü değildi bir çok savaşlara sahne oldu. Bu gün Adıgeler Rusya Federasyonunu oluşturan Adıgey Kabardey- Balkar, Karaçay Çerkes Cumhuriyetleriyle Krasnodar Kray, Stavropol Kray ve Kuzey Osetya Cumhuriyetlerinde yaşarlar ve klendilerini hep Adıge diye tanıtırlar. Çarlık Rusyasının 18-19 yy da Adıgelerle yaptığı yüzyılı aşkın büyük ve acımasız savaşta Adıgeler büyük kayıplar vermiş beş bin yıllık vatanlarından büyük çoğunluğu zorla sürülmüş, Osmanlı topraklarına göçettirilmiştir. O büyük kanlı savaşta gerek Adıgelerden gerek diğer halklardan ne kadar insan yok oldu bilen yok. Bu gün Diasporada üç milyondan fazla Adıge yaşamakta. Bunun üç milyona yakını Türkiye'de, Suriye'de, Mısır'da, Ürdün'de, İsrailde, balkanlarda, doğu Avrupada, Amerika'da ve Rusya Federasyonunun muhtelif yerlerinde yaşarlar. Bu gün Anavatanlarında şu adıge kabileleri yaşamaktalar. Şapsığlar (Karadeniz sahilinde), Bjeduglar, Abazalar, Çemguyler Adıgey Cumhuriyertinde Besleneyler bir kısım Kabardeyler, Karaçay-Çerkes Cumhuriyetinde, Kabardeyler Kabardey Balkar Cumhuriyetinin Büyük Kabardey- Küçük Kabardey (Clehsteniy) de yaşarlar. Hristiyan Adıgeler yukarı Osetya ve Mezdog bölgesinde yaşarlar. Stavropol ve Krasnodar Kray topraklarında serpilmiş vaziyette Adıge köyleri vardır. Bunlar kendilerini hep Adıge diye tanıtırlar. Adıge dilini konuşur Adıge örf ve adetlerini yaşarlar. Diasporadaki Adıgeler yaşadıkları ülkelerin tarihinde kültüründe kalkınmalarında hep yapıcı olmuşlar hiçbir zaman yıkıcı olmamışlar içinde yaşadıkları halklardan hep itibar görmüşler saygı görmüşlerdir. Rusyanın oluşmasında da Adıgeşler hep yapıcı olmuştur. Gerek Çarlık döneminde gerekse Sovyetler dönemindebir çok Adıge bir çok önemli görevlerde bulunmuş iyi ilişkiler devam etmiştir. Mesela Kabardeylerin büyük Prensi Temrıko nın kızı Göşney IV Ivanla evlenmiş akrabalık bağları oluşmuştu. Adıgelerin yaşantılarından komşu halkları çok etkilenmişler kıyafetlerini, silahlarını, Nart destanlarını, toprağı işleyişlerini, atlarını hayvancıklıklarını hep örnek almışlar bunu isteyerek ve severek benimsemişler. Özellikle Adıge kılık kıyafeti bütün kuzey Kafkasya'da çok benimsenir ve sevilir. Bunun dışında Adıge oyunları, müzikleri de taklit edilir. Adıgelerin en büyük özelliklerinden biri de diğer insanlara yardım etmek, onlara değer vermek paylaşmak. Bu özellikleri binlerce yıldır değişmeden devam etmektedir. Adıge tarihinde (binlerce yıllık) hiçbir zaman bir başka halka veya devlete saldırdıklarına dair kayıt yoktur. Ama kendilerinden çok daha güçlü ve kalabalık ordulara karşı vatanlarını hep savunarak gelmişlerdir. Dünya'da olup biten her şeyin bir sebebi manası değeri vardır. Varolan herşeyin bu dünyada bir görevi vardır. Öyleyse binlerce yıllık geçmişleri olan Adıge halkının bu yaşlı dünyada var oluş sebepleri ve görevleri neydi? Bunun cevabını Danimarkalı meşhur Jeolog ve Arkeolog Monpere de Frederik Dybua nın Adıgeler için yazdığı çok sayıda fikir yazılarında şöyle demekte ki bunlar gerçektir, itiraz edilecek tarafı yoktur. Der ki "Keşke mümkün olsa da yüce Allahın işlerine bir kısım eski halklaarın bugünkü insanoğluna bıraktığı büyük mirasta güzel Adıge halkına ne kadar büyük görev yüklendiğini ve değer verdiğini. Ama Allahın işine ve gücüne aklımız ermez." Adıge halkı uzun çileli tarihi yolculuğunda ne kadar çile çktilerse de ne kadar zorda kaldılarsa da ne kadar sürgüne azaba ducar oldularsa da güzelim örf ve adetlerini Anadillerini Adıgeliklerini hiç unutmadılar. Lisanlarını unutsalar bile Adıge olarak kalmaları kesindir. Diğer bir değişle elmas kadar saf ve temiz olan Adıge Tarihi ve halkı hep varolmuştur var olacaktır. Umut ışıkları her zamankinden daha güçlüdür daha aydınlıktır bu gün. Adıgeler- Abhazlar-Abazalar Hatilerden Türemiştir. Hati Krallığı: Adıgelerin çok uzun bir geçmişe sahip olduğunda tüm bilim adamları heöfikir. İngiliz Edvard Spensır 1837 de şöyle yazmakta. " Adıgelerin diğer milletlerde olan yazılı Kanunları yoksa da yaşantıları birbirleriyle olan ilişkileri o kadar güzel o kadar uyumlu ki inanamıyorum. Bu kadar medeni bir halk uzun zaman önce yüksek bir medeniyet ve eğitimden geçmemiş olsun." Bir çok bilim adamı Spensırı doğr8ulamakta ve Adıgelerle ilgili bir çok eserde yazmışlardır. Bunlardan Gürcü Bilim adamlarından G.A.Melinkosvilli, Z.V.Ançabadze, O.M Caparidze. Abhaz bilim adamlarından Y.İ Kurupnov, A.A Formazov, L.N Solovev, İ.M. Dyakonov, Adıge Bilim adamlarından Y.İ. Avutle, R.J. Betroj ve diğerleri ile birçok başka bilim adamı Adigeler, Abhazlar, ve Abazaların Hatilerden türediğini temelinin Hati Krallığı olduğunu kabul etmekte bu konuda bir çok eserde meydana getirmişlerdir. Bu kardeş halkların Hatlerden türediğinne başka şahirler de var. Mesela yaşlılarımız gençleri eğitirken onlara cesaret vermek için "geri durma, korkma Hat dedirt" derler. Enstitülerde okutulan bir çok kitapta bu geeçeği şüpheye yer kalmayacak şekilde yazılmakta. Örneğin 1979 da yayınlanan "Yistoria drevnego Mira" adlı kitabın ilk bölümünde şöyle yazmakta "Hat Krallığında aynı soydan gelmeyen bir çok halklar vardı. Bunların içinde en önemli ve en önde gelenler Kafkas Topraklarında yaşayan krallığa en yakın ve bağlı olan Adıge –Abhaz dilini konuşan Hatlerdi. Bugün bile Adıge düğünlerde törenlerde yapılan iyi dilek konuşmalarında eski Adıge konuşma dilinde, Adıge kabile ve şahıs isimlerinde yer ve aile isimlerinde Hat kelimesi temel olmak üzere bir çok isme ve sözlere rastlanmakta. Örnek: Hatuv, Hatat, Hate, Hatal, Hatram, Hatehu, Hatıze, Hatıko, Hatite gibi şahıs isimler, aile ismi olarak da Hatejıko, Hategujovko, Hathıko, kabile ismi olarak Hatıkuay, Hatko gibi daha bir çok örnek verilebilir. Bunun dışında Hat kelimesinden türemiş bir çok kelime ve deyişler kullanırlar Adıge kabileleri. Mesela: Adıge düğünlerinde düğünü idare eden ortalığı düzenleyen düğünü sevk ve idare eden yetkiliye Şapsığlar, Bjeduğlar, Çemguyler, Abhazlar "Hatiyako" derler. Becerikli sözü dinlenirbir topluluğu sevk ve idare eden kişiye Adıgeler "Hatıy" derler bu günkü Artıst-Oyuncu karşılığı gibi. Adıgeler suvari birliğini sevk ve idare eden onalara önderlik ve liderlik yapan kişiye "Şıvhatit" – Atlıhatit derler. Adige-Abhaz-Abaza lisanının Hat lisanıyla akraba olduğunu gösteren şeyler sadece sözler değil. Arkeologların yaptıkları bir çok kazılarda mezarlardan çıkardıkları bir çok eşyaları silahlar kap kacaklar ölülerin gömülüş şekli ve başka bir çok belgeler bir başkalarıyla mukayese edilerek bir halkın başlangıcı ve bugünkü durumu hakkında neticeye ulaşmak mümkün. Öyleyse bu gün Adıge topraklarında açılan ve çok eski çağlara ait Kurganlarda Anadoluda yapılan kazılarda bulunan eserlerin ne kadar birbirine benzediğini aynı kültürün ürünü olduğunu Arkeologlar şüpheye yer bırakmadan kabul etmekte. Adıgey Cumhuriyeti topraklarında Vunezevko magarası yakınında bulunan (1986) altıbin yıllık Kurganda çıkarılan kemikler kemikler özellikle kafatası kemikleri Adıge bilim asdamı arkeolog Lehupaşe nin yardımıyla bilimsel incelemeye alındı. Bu inceleme Ukranya Bilimsel Akademisi Arkeoloji enstitüsünde yapıldı. Aynı bilimsel araştırmaya pale ontolog ve tarihçilerin hocası Potehine İnne ve Arkeolog tarihçi doktor Neçitaylo Anete katıldılar. Bu araştırmada antropoloji yönüyle ortaya çıkan neticede bilim adamları şu fikirde birleştiler. Bugünkü Adigeler'in altıbin yıl önce Kuzeybatı Kafkasya'da (Bugünkü Adıgey toprakları) o zaman yaşıyan halklardan türediğini aynı soydan olduğunu ve o dönemde Anadolu-Küçük Asya'da yaşayan halklarla kanbağları olduğunu . buna göre arkeologlar, antropologlar, tarihçiler ve dilbilimcilerden bir çok tanınmış bilimadamı şu temel gerçeği kabul ediyorlar. Adigeler, Abhazlar ve Abazalar Hatlerden türemiştir. Hat Krallığı'nda yaşamışlardır. Hat Krallığı ile ilgili bir çok eski yazıt ve kitap bulmak mümkün. Bunlardan Asur Kralı Naramsin dörtbin yıl önce Asur yazıtlarında şöyle demektedir. "Bin yıl önce Yukarı Mezopotamya'ya Vor Hatuv ordu komutanı emrinde Hat halkı gelmiştir". O yazıtta belirtildiğine göre Hat halkı Yukarı –Kuzey Batı Kafkasya'dan gelmişti. Vor Hatuv soydaşları Hatuvkoler olduğu halde Fırat Nehri kenarına geliyorlar Kargamış ve Thapseç şehirlerini kuruyorlar sonra da Akkad Krallığı'nı ele geçiriyorlar. Bu yazıtlar Hat Krallığı'nın çok geniş olduğunu ve Kuzey-Batı Kafkasya'yı sınırları içine aldığını gösteriyor. Hat Krallığı beş bin yıl önce kurulmuştu, çok geniş topraklara sahipti. Küçük Asya'dan başlayıp Karadeniz Sahili boyunca Azak (Uzov) denizi sahillerini içine alıyordu., güneyde ise sınırları Mısır'a ulaşıyorsu. En büyük Krallıklardan sayılıyordu. Çok güçlüydü. Sanatta, bilimde , kültürde çok ilerideydiler. Bu özellikleri her tarafa ulaşmıştı, çok rahat yaşıyorlardı. Çok güzel yazı dilleri vardı. Harfleri şimdiki Adige damgalarına çok benziyordu, büyük şehirler kurmuşlar taştan çok güzel evler inşa etmişlerdi. Savaş olunca savaş arabalarıyla savaşa katılırlardı. Dünyada ilk defa demiri bulan onu kullanan Hatlerdi. Hat Krallığı'nın başkenti Hati şehriydi. Sonradan Hatusas ismini aldı. Hatlerin kabiliyetlerini gösteren binlerce yıllık "Hatitlerin Destanı" denen Adıge şarkısında şöyle denmektedir : Hatittir atalarımız Çok eski bir kavimiz biz Tarihler öyle diyor Hatit yurdu çok geniş Denizleri aşmışta nam salmış her yana Ta dayanmış Mısır'a Ramses olmuş huzursuz Savaş demiş Hatite Hatit cengaverleri Çoktan hazır bu işe Hem cesurlar hem güçlü Adeta kanatlanmış Saldırmışlar düşmana Savaş arabalarıyla Titretmişler her yeri Düşmanın kalbini de Üstün geldi Hatitler Bu büyük savaşta da Mısır Kralı Firavun Ramses Barış diyor Hatite Barışı imzalıyor taraftar Akrabadır sonunda Ramses ile Hatitler Bu şarkının sözleri gerçek İ.Ö. 1312 Mısır Fravunu II.. Ramses Şam yakınındaki Kadeş denen yerde Hatler'le savaşmıştı. Bu savaşta Hatler üstün gelmiş ve Kadeş anlaşması yapılmıştı. Bunun nişanesi olarak Hat Kralı II. May'ın güzel kızı Ramses ile evlenmiş ve akraba olmuşlardı. Yapılan anlaşma 17 maddeden oluşuyordu, bunlarda hiyoroglif yazıyla pişmiş kil tabletler üzerine yazılmıştı. Bu antlaşma iki devlet arasında yapılan ilk yazılı antlaşmadır. İlk savaş kulesi de bu savaşta yapılmıştır. Hat gençlerinden bir kısmı Mısır ordusuna teslim olmuş gibi katılarak onlara yanlış bilgiler vermiş ve Hat ordusunun kuşattığı bir ırmak vadisine Mısır ordusunun girmesini sağlamıştır.bu durum Hatlerin zafer kazanmasında en büyük etken oldu. Mısır, İsrail, Grek ve Ermeni Krallarının temeli Hat Krallığı'nın tarihi temelleri üzerine kurulmuştur. Adigeler, Abhazlar ve Abazalar gurur duyabilirler ve duymalıdırlar. Hat Krallığı'nın tarih ve kültürüne yaptıkları katkı ve hizmetten dolayı. Bu hizmetin en büyüğü de Hat dilinin korunmuş olmasıdır. Bu gün dünya üzerinde Hat diline en yakın olan dil Adige, Abhaz veAbaza dilidir.+''+Şerces Ali

Kuzey Kafkas Sözlü Tarih Çalışması

Sözlü tarih, henüz hayatta olup yaşı ve bilgisi itibariyle en üst noktada olan insanları kaynağında bularak doğru sorular ve yönlendirmeler sonucunda geçmişte kalan ve kendisi ile birlikte yok olabilecek bilgileri kayda geçirmektir. +''+ Dilimizin ve geleneklerimizin hızla yok olduğu günümüzde bu çalışma son derece önemlidir. Fakat bu çalışmanın metodları iyi bilinmeli ve koordine edilmelidir. Yapılan kayıtlar, en çok bizden sonra gelecek kuşaklar ve tarih yazıcıları için önemlidir. Kuzey Kafkas Sözlü Tarih Çalışmasında dikkat edilecek hususlar (Yerel Tarih) Yerelliği mümkün olduğunca yansıtan, temsil kabiliyeti yüksek kaynakları yerinde bulmak (köyler vs.) Görüştüğümüz kişinin özgeçmişini ve konumunu bilmek. Tartışmalı bir konu anlatılıyorsa başka kaynaklara da başvurmak. Görüşmeye sohbet biçiminde ve hafif sorularla başlamak. Kendisinin önem vermediği ama sizce önemli ayrıntıyı yakalayıp anlattırmak. Anlatırken aynı zamanda not almak. (İsim ve tarihleri kayıt bitince sormak) Başlangıçta mutlaka "HEDEF" belirlemek. Görüşmenin başında kendisinin hiçbir şey bilmediğini zanneden yaşlıya hatırlatma yoluyla zihnini açmak. Görüşme yapılan mekan ve diğer mekanların, (atlarımızın izlerini taşıyan) hatta köyün nasıl ve ne zaman kurulduğunu, mimarisini (eski ve şimdiki hali) araştırmak, maddi izleri takip etmek( gruptan birkaç kişi evleri dolaşıp, fotoğraf toplayabilir, mezar taşları bulunabilir). Grup içinde iş bölümü yapılmalıdır. İş bölümü her iş için o konuya uygun kişiyi seçerek video çekimi, soruların hazırlanması, HEDEF belirlenmesi, sonuçlar elde edilince arşiv kayıt oluşturulması ( ses kayıtlarının sahibinin adı, soyadı, sülalesi doğum yılı yazılarak düzgün arşiv yapılmalı). Mümkünse kayıtların ÇÖZÜMÜ (yazıya dökülmesi) şeklinde gerçekleştirilmelidir. Bütün bunlar bir araya getirilerek malzemeler çeşitli şekillerde kullanılabilir. Örneğin kitaplar, fotoğraflar ve bunların hatırlattıkları anılar gibi. Sergi, ses ve video kayıtlarının kolajından oluşan bir malzeme görsel efektlerle belgesele dönüştürülebilir. KUZEY KAFKAS SÖZLÜ TARİH ÖRNEK SORULARI KİŞİSEL BİLGİLER HAKKINDAKİ SORULAR; Görüşülen kişinin ad, soyadı, yaş, meslek, sülale, yaşanan yer gibi kişisel bilgilerini öğrenmeye yönelik sorular Aile bilgileri (çocuk sayısı, eşinin sülalesi, kardeş sayısı, anneanne, babaanne, dedeleri) hakkındaki sorular GÖÇ HAKKINDA SORULAR; 1- Kafkasya nasıl bir yer? Doğası nasıldı? 2- Göçün nedenleri nelerdir? Nasıl gerçekleşti? 3- Kafkasya'da kalanlar oldu mu, neden? daha sonra haberleşebildiler mi? 4- Hangi yoldan geldiler, yol şartları nasıldı? Varsa özel hikayelerin anlattırılması. 5- Geldikleri ülke ile ilgili izlenimleri nelerdi? Yolda kendilerine önderlik eden birileri var mıydı, varsa kimdi, köyü, bölgesi neresiydi? Çocukluk yıllarında göç nasıl anlatılırdı, geldiklerine memnun mu yoksa pişman mıydılar? Gelirken Müslüman mıydılar?, Buradaki din anlayışı nasıldı? İbadetleri uyguluyorlar mıydı? Giyim kuşam nasıldı? Kadınlar baş örtüsü kullanır mıydı ve Erkeklerin giysileri, aksesuarları, bu konuda ki değişimler nelerdir? Yerli halk onlara nasıl davrandı? İlk olarak nereye yerleştiniz, neden? Şimdi geri dönmek ister misiniz, neden?. YERLEŞİM HAKKINDAKİ SORULAR; Kafkasya'da yerleşim, mimari nasıldı? Burada ki yerleşim, köylerin şekli mimarisi nasıldı? Evin şekli yapısı nasıldı? oda, kat sayısı kaçtı? (abartsa, haçaş, ahuştaara, açalay akavar) Bir evde oturan insan sayısı kaçtır? odaların aile bireylerine göre dağılımı nasıldı? aile büyükleri hangi odada otururdu? (oda ve koridorlar, evli çiftlerin büyüklerin yanında birlikte çıkmalarını engelleyecek biçimdeydi, bu bilgi doğru veya yanlış mı?) DOĞAL HUKUK HAKKINDAKİ SORULAR; Eskiden suçlar nasıl cezalandırılırdı? (Cinayet, hırsızlık vs.) Sorunu çözen Ayhabılar (Thamade) nasıl seçilirdi, nerede toplanılırdı? Karara nasıl varılırdı, karar verilmediği olur muydu? Karara uymayanlara ne ceza verilirdi? EVLiLiK VE KAŞENLiK HAKKINDAKİ SORULAR; Kızlarla erkekler nerede nasıl tanışırlardı? Muhabbetin kuralları neydi? Alaf nasıl söylenirdi, kızdan söz nasıl alınırdı? Kız kaçırmanın kuralları, yaptırımları nelerdi? Düğüne nasıl hazırlanılır, düğün nerede nasıl yapılır, düğün adetleri nelerdi? Düğünden sonra el öpmeye ne zaman, nasıl gidilirdi? Damata nasıl davranılır, AŞTOA nasıl kesilirdi, kimler davet edilirdi? Damat ve gelin nasıl davranırdı? Gelin büyüklerin adını niye söyleyemezdi? eşiyle birlikte büyüklerinin karşısına niye çıkmazdı? Geldiği ailedeki bireylere isim takar mıydı, neden? Çocuk nasıl büyütülür? Çocukların aile bireyleri ile ilişkileri nasıldı, eğitimi ve terbiyesinden kimler sorumluydu? Evlilik yaşı neydi, neden? YEME İÇME, SOFRA ADABI HAKKINDA SORULAR; Nasıl beslenilir, neler yenirdi? Kaç öğün, hangi gıdalar alınırdı? Evin hangi bölümünde yenirdi? Misafir geldiğinde bu değişir miydi? Aile bireyleri yemeklerini birlikte mi, ayrı mı yerlerdi, neden? İçecekler nelerdi? Kendisinin yaptığı içecek var mıydı? Nasıl yapılırdı? Sofrada ilk konuşmayı kim yapar, yemeğe nasıl başlanırdı? Yemekte neler konuşulurdu ? Yemekler nasıl pişirilirdi, pişirme teknikleri nelerdi? Yemek çeşitleri,özel yemekler ve tarifleri nelerdi? Et, sebze kullanımı nasıldı? Acıka yapımında kullanılan malzemeler nelerdir? Yiyecek saklama yöntemleri nelerdir? Yemek isimleri, yemek yapımında kullanılan alet isimleri örneğin acıka yapımında kullanılan ahaka v.b. nelerdir? DİL, LEHÇE, KALIPLAŞMIŞ SÖZCÜKLER HAKKINDAKİ SORULAR; Kaç çeşit lehçe vardır, yörelere göre isimleri nelerdir? Taziye, hastalık, avlanma vs. ile ilgili kalıplaşmış cümleler nelerdir? AHUPHARA (ATALIK) GELENEĞİ HAKKINDAKİ SORULAR; Atalık nedir, nasıl seçilir? Hangi aileler atalığı alır, alma nedenleri nelerdir? Bu konuda özel hikayeler var mı, nelerdir? MİLLİ MÜCADELE HAKKINDAKİ SORULAR; Padişah taraftarları ve diğerleri kimlerdi? Köylerindeki ailelerden ölen var mıydı, var ise hangi cephede öldü? Çerkes Ethem olayını nasıl biliyorsunuz? Hendek, Düzce isyanları hakkında ne biliyorsunuz? Savaş sonrası dönem hakkında neler anlatabilirsiniz? TEMATİK KONULAR; Ölümlerde ağıtlar, adetler. Müzik aletleri, isimleri. Bilmeceler, çocuk şarkıları, tekerlemeler. Hastalık şarkısı (AHRAŞOA) Tarım şarkısı (AFAROARAŞA), meci şarkısı (AWBBAHOA) Ninniler Masal, hikaye ve atasözleri Büyücülük, nazar duaları. Peri masalları (zızlam, zahkow), cinler, gızmal. İsmi söylenmeyen hayvanlar. Halk hekimliği (kuduz, yanık ilaçları) Sülale isimleri, armalar, köy isimleri, insan isimleri. Çocuk oyunları. Büyüklerin oynadıkları oyunlar. (düğünlerde, toplantılarda) Giyim kuşam, dokuma kumaşlar (akumızçoa), yapılışlarının mümkünse gösterilmesi veya ayrıntılarıyla anlattırılması. NOT :Bu sorular yerel bölgelere göre uyarlanmış sorulardır. Bu sorular görüşülen kişinin durumuna ve görüşmenin şekline göre değiştirilebilir, artırılıp azaltılabilir ya da görüşülen kişinin özel bir hikayesi varsa sadece o konuya ait sorular sorulabilir. Görüşmenin dilini karşımızdaki kişinin hangi dili daha rahat konuştuğu belirlemelidir, eğer kişi orijinal dilde (Abhaz, Adige, Kabartay dili gibi) anlatıyorsa görüşme bu doğrultuda yapılmalıdır. (İstanbul Kuzeykafkasya Kültür Derneği Gençlik Komisyonu tarafından yapılmakta olan anket çalışması hakkında bilgiler içermektedir.)+''+Ercan Aycan

Çerkes Halkı’nın Anlamlı Günleri

Ridade'nin göğsüne düşman hançeri saplanmadan önce de var olduk bizler, II. Alexander bizi güzel topraklardan koparacak, veda çanlarının ipine hışımla asıldıktan sonra da. Halâ Çerkestik Tsey Mahmut bir şuursuz mermiye teslim olduğu gün, içlilerin içlisi Ghıbzeleri Onun için yüreğimizde dile getirecek kadar. Özümüzden bir şeyler kaybetmediğimize inandırıldık ve inandık, "Anayurt ayaklarımızın altında değilse de, içimizde." dedik. Yorulmadık, Altın Post'u aramaya devam ettik Abhazya'nın köşesinde, bucağında. Gün geldi sevindik, Çığıvuç'un dansına eşlik ettik Adıgey'de, dallarını süsledik. Bizde bilinç vardı çünkü, benliğimizde hep bir ulus olduğumuzun ve ileride de birleşik bir ulus olabileceğimizin katıksız bilinci... Biz, Çerkes'tik. +''+ Kuzey Kafkasyalılar'ın kutlayabilecekleri ve anabilecekleri özel günleri derlerken, etnik kimliğe sahip bir halk olarak aynı zamanda da "ulus" niteliğini taşıdığımız gerçeğini göz önünde bulundurduk. Çünkü farkındaydık, ulus sıfatına sahip olabilmek için yalnızca bir etnik kitle olmak yeterli değildir. Kitle, uzak tarihten günümüze dek yoğun ve özgün bir kültür potansiyelini özlüğünde barındırmalıdır. Ulus olmanın temelini oluşturan kültürdeki özgünlük ve yoğunluk ise tüm Kuzey Kafkasyalı kavimlerde kuşkusuz bu özellik mevcuttu. Nart dergisi olarak bu bilinçle kalemi ve kağıdı elimize aldık, mensubu olduğumuz Kuzey Kafkasya halklarının hem dağılmış oldukları diaspora coğrafyasında, hem de otoktanı olduğu öz topraklarında bugün andıkları ya da kutladıkları, ileride de anabilecekleri ya da kutlayabilecekleri özel anlam teşkil eden günleri derleme çalışmasına giriştik. Bu araştırmada gözden kaçırdığımız ya da ulaşamadığımız birçok önemli nokta olduğuna sanıyoruz. Ancak bu çalışmanın, ileride girişilecek daha kapsamlı ve bilimsel araştırmalara kaynak olabilmesi bile bizleri çok mutlu edecektir. Derleme süresince bize rehberlik eden büyüklerimize şükranlarımızı sunarız. Çerkesler'de Nevruz : İlkbaharın gelişi, yaygın olarak "Nevruz" adıyla Türkiye'de ve dünyanın hemen her bölgesinde coşkulu etkinliklerle kutlanmakta. Kutlama şekli onu kutlayan ulusun kültürel yapısına göre değişmekte olan bahar kutlamalarının, bugün çoğumuz tarafından bilinmese de, biz Kuzey Kafkasyalı halklar özelinde de önemli bir konumu ve geçmişi var. Atalarımızın Anayurt topraklarında yüzyıllar boyunca görkemli şenliklerle "merhaba" dedikleri bahara biz sürgün Çerkesleri'nin pek de heyecanla baktığı söylenemez. Muhtemeldir ki bu, sürgünle beraber gelen benzersiz acıların ve uzun vadede şekil bulan kültürel dejenerasyonun doğurduğu talihsiz bir kayıp. Ancak hiçbir şey için geç olmadığı gibi, bizim de Çerkesler olarak Nevruz'u kendi folklorik konseptimiz çerçevesinde diasporada kutlamamız için geç kalınmış sayılmaz. Çerkes eski takvimlerinde Adıgece'de "Vağoba" olarak adlandırılan takımyıldız ölçü olarak alınmaktaydı. Bu takımyıldızın gökyüzündeki konumuna göre Çerkesler eski çağlarda 21-22 Mart'ı İkbahar'ın başlangıcı (Nevruz), 21-22 Temmuz'u yazın başlangıcı, 21-22 Eylül'ü ise Sonbahar'ın başlangıcı olarak kabul etmişlerdi. Mart ayının yirmi birinci gününde Çerkes mitlerine göre Vağoba, uyumakta olduğu topraktan çıkar ve herkese görünürdü. Vağoba'nın çıkışıyla da kış aylarının yerini İlkbahar'a bırakmış olduğu anlaşılmış olurdu. Bizim kültürümüzde mevcut olan bu mevsim dönümü tarihleri, bugün eskiden olduğu gibi coşkulu biçimde kutlanabilir. Bu kutlamaları daha anlamlı ve Çerkes Halkları'na özel kılmak için de belirli bir özel isim tanımlaması altında yapmalıyız.. Örneğin; bu bahar kutlamalarını "Nevruz" adı altında özelleştiren etnik topluluklar gibi Çerkesler de kutlamalarına "Vağoba'nın Topraktan Çıkışı Günü" gibi bir isimler vererek geleneksel ve Çerkesler'e özel etkinlik formuna sokabilirler. Baharın gelişi gibi Çerkes eski takvimlerine göre kutlanabilirliği olan diğer önemli periyodlar : Ğetxejonığu : İlk Bahar'da çift sürme zamanının geldiğini belirten dönem. Melılfeğu : Takvime göre koyunların kuzuladığı dönem. Xınığu : Orak-ekin biçme zamanı. Onığu : Harman zamanı. Gejıy : Pastırma yazı Tığegaz : Çerkes takvimine göre güneş dönümü. Çerkesler'de Yılbaşı : Hıristiyan dünyasının mitoslarla süslü Noel'i gibi, Kuzey Kafkasyalı halkların da bugün gene pek azımızca bilinen bir yılbaşı günü var. 23 Mart günü, Çerkes halk takvimine göre yeni yılın başlangıcı olarak kabul ediliyor. Çerkes mitleri bugünden toprağın canlandığı, yaz mevsiminin kışı yendiği, kış ve yazın birbirlerinden ayrıldığı gün olarak bahsediyor. Yeni yıla atılan adım olan 23 Mart, sürgün öncesi dönemde Kuzey Kafkasyalı kavimlerce muhteşem ve olabildiğine heyecanlı bir atmosfer içinde kutlanmış asırlar boyu. 22 Mart akşamı halka haber ulaştırmakla yükümlü "tellal", bir atın (ya da olaya daha eğlenceli bir hava vermek amacıyla) bir katırın üzerinde her yeri dolaşır ve tüm insanlara yeni yılın geldiğini haber verirdi. Sonrasında tüm halkın bayramını kutlayarak, hepsini ertesi gün güneş doğmadan hemen önce kutsal nitelikteki "dans eden ağaç" olarak bilinen "Çığıvuç" un yanına toplanmaya davet ederdi. Tüm halk bu çağrıya uyarak tam o vakitte ellerinde meşalelerle Çığıvuç'un yanında bir araya gelirlerdi. Hepsi, yanlarında getirdikleri renk renk bez parçaları ve daha başka türlü şeylerle Çığıvuç'u süslerler. Süsleme işleminin ardından, topluluğun Thamade'si sayılan ve hitap yeteneği iyi olan bir yaşlı, bir elinde B'asta ve diğer elinde Maksıma dolu bje olduğu halde ağacın önünde topluluğa huaho (Dua, iyi niyet, temenni) yapardı. Huaho sonunda asıl eğlence başlar, yenir, içilir, dans edilirdi. Eğlencelere tüm halkın katılımının olduğu "wuig" ile son verilirdi ve böylece yeni yıla karşı ilk görev yerine getirilmiş olurdu. Böyle bir yılbaşı etkinliğinin, sembolik anlamda da olsa tüm Türkiye Çerkesleri'nin, hatta tüm dünya Çerkesleri'nin katılımının sağlandığı bir toplulukla kutlanabilmesinin çok kolay olmayacaksa da, söylence ve geleneklerimizin varlığını ve sürekliliğini sürdürmek açısından çok yararlı olacağı şüphe götürmez bir gerçek. İlk etapta lokal bazda (örn:köylerde) yapılacak bu yılbaşı kutlamalarının, zaman içinde daha yoğun katılımlı ve böylelikle daha ses getiren bir hal alması mümkün. Akrabalar Günü : 14-15 Haziran 1997 tarihlerinde Uzuntarla ve Ketence köylerinde kutlandı. 1864 sürgünü sonucunda parçalanan ve birbirinden kilometrelerce uzak yerleşim yerlerinde yaşamlarını sürdürmek durumunda kalan aile bireylerinin tekrar bir araya getirilmesi, düzenlenmiş olan bu Akrabalar Günü'nde esas olarak hedeflenmişti. Hedeflenen amaçta da büyük ölçüde başarılı olundu. Bir benzerinin Adıge Cumhuriyeti'nde de hala kutlanmakta olduğu Akrabalar Günü'nün Türkiye'de devamlılığının ve yüksek katılım oranının sağlanması üzerine çalışmalar yapılabilir. Her sene farklı bir köyümüzde düzenlenecek olan böyle bir organizasyon, hem yıllarca birbirini görmemiş aynı aile mensubu Çerkesler'ı birleştirmede, hem de düzenlendiği köyün tanınmasında ve köy halkının diğer Çerkesler ile paylaşma ve kaynaşma ortamı yaratmasında çok fayda sağlayabilir. Kafkas'ın Çiçekleri : 25 Nisan 1997 tarihinde Adıge Cumhuriyeti'nin başkenti Maykop'ta "Kafkas'ın Çiçekleri Dizisi" ismi altında bir müzik festivali düzenlendi. Kuzey Osetya, Kabardey, Karaçay, Krasnodar ve Stavropol'den çok sayıda sanatçı katılımı olan festival başarılı bir şekilde sonlandırıldı. Türkiye'de de böyle bir organizasyon düzenlenebilir, hatta gelenekselleştirilebilir. Böylelikle kültürümüzün müzik alt dalının asimilasyonu ve deformasyonunun önüne geçilmesi anlamında önemli bir adım atılmış olur. Azhvala Şenliği : "Azhvala" sözcüğü Abazaca'da "en büyük akraba" anlamına geliyor. Bu şenlik 1997 yılında Eskişehir'in Musaözü Köyü'nde düzenlenmişti. Şu an geleneksel yapıya bürünen bu şenliğin tüm Çerkesler genelinde kutlanması mümkün olabilir. Altın Post : Abhazlar özelinde ya da tüm Çerkesler genelinde; değerli tarihçi, arkeolog, antropolog ve diğer bilim adamlarının katılımı sağlanarak efsanevi "Altın Post" u ve "Kral Helios" dönemini konu alan sempozyumlar vs. düzenlenebilir. Dönüşün İlk Adımı : 1 Ağustos 1998, tüm dünya Çerkesler'i için çok anlamlı bir günü ifade etmektedir. Kosova'da yaşamakta olan Adıge soydaşlarımızın, Adıge Cumhuriyeti'ne resmi ve kesin dönüşlerini kitlesel olarak yaptıkları gündür 1 Ağustos. Yıllarca her Kuzey Kafkasyalı'nın yalnızca hayallerini süsleyebilmiş olan Anayurt'a kitlesel geri dönüş düşüncesinin pratiğe döküldüğü gün olarak her sene 1 Ağustos coşkulu etkinliklerle kutlanabilir, daha büyük bir kitlesel dönüşün tohumlarının atılması için gerekli tartışma ortamları oluşturulabilir. Böylelikle bu güne verdiğimiz anlamı göstermiş oluruz. Guaze Gazetesi : 1911 yılında yayın hayatına başlayan Guaze Gazetesi, çalışanlarını Çerkes kökenli Osmanlı vatandaşlarının oluşturduğu bir mecmua olarak Çerkesler'in diasporadaki yazın tarihinde bir başlangıç teşkil etmiştir. Bugün Kuzey Kafkasyalılar'a yönelik yayın yapan tüm yayın organlarının birleşip, ortaklaşa gerçekleştirecekleri bir etkinlikle anılabilir. Genosit Kabulü : Adige Cumhuriyeti-Xase'nin kararı uyarınca 29 Nisan 1996 tarihinde Rusya Federasyon Meclisi ve Devlet Duması'na; Rus-Kafkas savaşları sonucunda Çerkes halkına Genosit uygulandığının kabul edilmesi çağrısı yapıldı. Önerge ilk sunulduğunda kabul görmediyse de daha sonra Rusya Federasyonu eski başkanı Boris Yeltsin'in deklarasyonu sonucunda kabul edilmişti. Çerkes soykırımının doğrulunun resmi olarak da kesinleştiği tarih olarak çağrının yapıldığı 29 Nisan günleri, tüm dünya Çerkesleri'nce kutlanabilir. Çeçen-Rus Barışı : 1997 yılının 12 Mayıs'ında Çeçenya ve Rusya arasında diplomatik barışa iki tarafça da imza atılmıştı. Bu anlaşma 18 Mayıs'ta Çeçenya'da binlerce Çeçen tarafından büyük bir coşkuyla kutlanmıştı. Ancak sonraki dönemler beraberinde yeni anlaşmazlık ve sıcak çatışmaları getirmeye devam etti ve bugün de tüm şiddetiyle sürüyor. Tüm Çerkeslerce anılacak bir 12 Mayıs'ın, Kafkasya'daki sürekli barışın sağlanması yönündeki duyarlılığı göstermek açısından büyük katkıları olacağının bilincinde olmalıyız. UNPO Genel Kurul Kararı : UNPO (Unrepresented Nations and Peoples Organization-Temsil Edilmeyen Halklar ve Uluslar Örgütü), 15-19 Temmuz 1997 tarihleri arasında gerçekleştirdiği genel kurul oturumunda Çerkes halklarının mevcut sorunlarını masaya yatırmıştı. Bir DÇB (Dünya Çerkes Birliği) temsilcisinin katıldığı ve görüş belirttiği oturum sonunda UNPO, Rusya'ya 19.Yüzyıl'da Çerkes ulusuna soykırım yapıldığının kabul edilmesi ve Çerkes ulusuna sürgünde yaşayan ulus statüsü tanınması, Çerkeslere, hem Rusya hem de yaşadıkları ülke vatandaşlığı olmak üzere çifte vatandaşlık ve çifte pasaport hakkı verilmesi ve Çerkesler'in kendi tarihsel topraklarına dönebilme garantisi sağlanması çağrılarında bulundu. UNPO Genel Kurulunda alınan bu karar Birleşmiş Milletlere de bilgi olarak sunulmuştur. UNPO Genel Kurul kararı ve yapılan resmi çağrılar tam anlamıyla yanıt bulmadıysa da DÇB ve Çerkeslerin uluslararası kuruluşlara Çerkeslerin taleplerini iletme ve bir karar alma bakımından ilk girişim niteliği taşıması açısından önemlidir. Kafkasya'ya Sembolik Dönüş : 9 Eylül 1997, Ürdün Prensi Ali'nin liderliğini yaptığı on iki Çerkes atlısının Ürdün'den yola çıktıkları gündür. Anavatanlarından uzak topraklarda yaşayan Kuzey Kafkasyalılar'ın bir asırı geçkin zamandan sonra yurtlarına yaptıkları bu simgesel dönüş, o dönemde tüm dünya kamuoyunun ilgisini çeken bir eylem olarak akıllarda yer etmişti. 9 Eylül tarihini sembolik de olsa Çerkesler'in Kafkasya'ya ilk dönüş hamlesini yaptıkları gün olarak her sene çeşitli etkinliklerle vurgulamalıyız. Kutlanabilirliği Olan Diğer Bazı Önemli Günler 6 Mayıs 1837 : Adıge Bayrağı'nın kullanıldığı ilk gün. 31 Mart 1921 : Özgür Abhazya Cumhuriyeti'nin kuruluşu. (Lenin hükümeti 21 Mayıs 1921'de tanıdı.) 18 Mart 1989 : Abhaz Ulusal Cephesi Birliği öncülüğünde Gudauta bölgesinin tarihi Lıkhnı Köyü'nde tarihi büyük kurultayın toplanışı. 29 Mayıs 1997 : Adıge Meclisi-Xase tarafından "Anayurda Dönüş Yapanlara İlişkin Yasa"nın kabul edilişi. 3 Aralık 1997 : KAFİAD (Kafkasyalı Sanayici ve İşadamları Derneği)'nin kuruluşu. Türkiye'deki Çerkesler'in ekonomik kulvarda sahip oldukları örgütlülük ve resmiyetin sağlandığı gün olarak hatırlanabilir. Anmakta Olduğumuz & Anılabilirliği Olan Günlerimiz 21 Mayıs 1864 : Rusya Çarı II. Alexander'ın Çerkes sürgünü kararını verdiği gündür. Anavatan Kafkasya ve Türkiye dahil olmak üzere Suriye, Ürdün ve Kuzey Kafkasyalılar'ın yoğun olarak yaşamakta olduğu daha birçok dünya ülkesinde çeşitli etkinlikler çerçevesinde anılmaktadır. 1 Nisan 1906 : Ünlü Oset edebiyatçı Kosta Hetegkatı'nın ölümü. Osetya'da anılmakta olan gün, Türkiye Çerkesleri'nce de şairin sanat geçmişinin ve verdiği eserlerin sunulduğu bir etkinlikle anılabilir. 5 Kasım 1977 : Tsey Mahmut Özden'in vefatı. Yapılan bir toplantının ardından Kafkas Kültür Derneği binasından çıkan gruba açılan ateş sonucu yaşamını yitiren Tsey Mahmut Özden'in anısı bugün de O'na olan saygının bir ifadesi olarak yaşatılmaktadır. 11 Aralık 1990 : Gürcüstan tarafından Güney Osetya'nın özerk cumhuriyet yönetimine son verilmesi. 14 Ağustos 1992 : Gürcü birliklerin Abhazya'ya ilk ayak basışı ve sıcak çatışmaların başladığı gün olarak hatırlanmaktadır. Yıllardır süren Abhazya direnişinin başlangıç tarihi olarak anılabilir. 21 Aralık 1994 : Abhazya-Rusya kuzey sınır yolunun kapatılarak Abhazya halkının ekonomik anlamdaki tek çıkış yolunun ellerinden alındığı gündür. 16 Ocak 1996 : Bir grup Çeçen'in Rus-Çeçen çatışmasının yoğunlaştığı dönemde Avrasya Feribotu'nu kaçırdığı tarih olarak hafızalarımızda yer etmiştir. Yankıları çok uzun süre devam etmiş olan bu eylem-özellikleri bağlamında-bugün de tartışılabilir. Yukarıdaki tarihsel düzenleme Çerkesler olarak anabileceğimiz günlerin elbetteki küçük bir kısmını oluşturabilir. Bu tarihler bir örnek belirtmesi bakımından sunulmuştur. Kosta Hetegkatı gibi birçok edebiyatçımız ve devlet adamımız çeşitli aktiviteler dahilinde her sene anılabilir. 21 Nisanlar Cahar Dudayev'in, 12 Mayıslar Bagrat Şınkuba'nın, 20 Eylüller Hadeğatğale Asker'in, Kasımlar Abhazya şehitlerimiz Siba Efkan'ın, Kozba Vedat'ın, Yeğoj Hanefi'nin, Abağba Bahadır'ın ve daha nice şehit ve thamadeler'imizin anılma günleri olabilir.+''+Anıl Sevim

Kafkasya Tarihine Bakış

Meotler bir çok Adıge kabilesinden meydana gelmiş bir Adıge halkıydı Hat Krallığının bir kolu olan kuzeybatı Kafkasya'da yaşayan halklar kaybolmadılar. M.Ö. 8-7. yüzyıllar arasında bu halklar daha güçlü bir konuma gelmiş topraklarını daha da genişletmişlerdi. Bu dönemde Kuzey-Batı Kafkasya'da yaşayan bu Adıge Halklarına Meotler diye hitap ediliyordu ve tarih kaynaklarında da böyle geçmektedir. Meotler birçok Adıge Kabilesinden meydana gelmişti ancak her kabilenin kendine özgü isimleri vardı. +''+ Meotlerden en çok bahseden Eski Yunan tarihçi ve coğrafyacılarıdır, özellikle de M.Ö.1.yüzyılda yaşamış meşhur coğrafyacı Strabon'dur. Meotlerden bahseden 2500 yıllık taş yazıtlar, Meotlerin komşusu ve akrabalık bağları olan Bospor Krallığı'nda yaşayan Grekler(Alıc) tarafından meydana getirilmiştir. Bu yazıtlarda Adıgece kelimeler, Adıgece isimler, yer adları ve ırmak isimleri çok miktarda mevcuttur. Mesela: Bağoe (Bagbe), Dzedev (dzedeu), Blaps (blaps), Hehes (hehes), Katokye (kbatokbue) gibi şahıs, pseu (psou), psehane (psehane), psat (psat) gibi ırmak isimleri ve daha pek çokları.. Meotler şu Adıge kabilelerinden meydana geliyordu. Tarietler, Dashler, Dandariyeler, Sindler, Psesler, Fateiyler, Toretler, Kertketler, Aheiyler, Agrler, Arrehler, Geniohlar, Sitakenler, Diakenler ve diğerleri. Meot yurdu kuzeyde Don nehri kıyılarında başlayıp Azak Denizi ve Karadeniz Sahili boyunca uzanarak Abhazya topraklarını içine alıyordu. Diğer taraftan Kafkas Sıra dağlarının zirvelerine ,doğuda ise sınırları Stavropol platosuna ulaşıyordu. Meotlerde her kabilenin sınırları belli toprakları vardı ve bir liderleri vardı. bu liderlerine sadakatle bağlıydılar. 2500 yıl önce Adıgeler için neden Meot ismi kullanıldı? Bu konuda bilim adamlarının farklı görüşleri var, mesela A.G.Lopotınkskiy bu ismin Azak Denizi çevresinden kaynaklandığını o dönemde bu bölgeye Meotide dendiğini kaydeder. Adıge bilim adamı P.V.Avutle göre ise Meot ismi Mevutho(Köpüriyor)den gelmekte 3 bin yıl önce Adıgeler Azak Denizine Mevutho (Köpürendeniz) denizi derlerdi. Gerçekten Azak Denizi çok köpüren bir deniz, diğer bir Adıge bilim adamı olan R.J.Betroj ise 3 bin yıl kadar önce Adıgelerin ana tanrıçası Ma idi. Bospor Krallığı'nın yazıtlarında Adıgeler için Meot değil Mayit olarak zikredilmektedir, bu da (Mayın çocukları) manasına gelir demektedir. Ne olursa olsun Adıgeler 1000 yıl boyunca Meot adıyla anıldılar ve tarihlere bu adla geçtiler. Arkeologlar Meot kurganlarında yaptıkları kazılarda elde ettiği eserlerde bu krallığın bin yıl boyunca güçlü bir şekilde var olduğu ve yüksek bir kültüre sahip olduğu ortaya çıkmıştır. M.Ö. 7-8 yüzyıllarda da tarih sahnesinden çekilmişlerdir. Meot isminin muhafaza eden Adıgeler 1000 yıl boyunca kat ettikleri uzun yolda birçok halklarla temasları olmuş bazen onlarla dost bazen düşman olmuşlarsa da kültürlerini, dillerini hep muhafaza etmişler, dış etkilerden hep korumuşlardır. Kuzeyde Don Nehri yakınlarında yaşayan ve İran dilini kullanan Kimmerler daha İskitler, Sarmatlarla Meotlerin yakın ilişkileri vardı, gerek ticari gerekse siyasi olarak. Ancak Meotlerin en fazla ilişkili olduğu halk Bospor Krallığını meydana getiren Grek (Alıc) halkıydı. Grekler, Kerç boğazının Kırım tarafına ve Taman Yarımadası'nın Meot toprakları olan bazı bölgelerine M.Ö.6. yüzyıldan itibaren gruplar halinde gelip yerleşmişlerdi. Kerç Boğazı, Taman Yarımadası ve bu bölge kıyıları limanlar yönüyle çok hareketli, uygun yerlerdi. Deniz ticareti ve ulaşımı çok cazipti. Bu bölgede toprak zengin, iklim güzel, bitki örtüsü ormanlar harikaydı. Grekler bu güzellikler ve zenginliklerden istifade etmek istiyorlardı. Grekler Meot yurdunda Fanagorie, Germonasse, Keni adlı şehirleri Kırım tarafından da bugünkü Kerç şehrinin olduğu yerde Pantıkapey şehrini ve ona pek uzak olmayan Mirmekiy ve Nimfey şehirlerini kurdular. Bu şehir Krallıkları birleşerek M.Ö. 480 yılında Bospor Birleşik Krallığı'nı kurdular ve tarihe Bospor Krallığı olarak geçtiler. O dönemde Bospor Krallığı yöneticileri komşuları olan Sarmatlar, Meotler ve İskitler'le iyi komşuluk ilişkiler kurmuşlardır. M.Ö.438 yılında Bospor Krallığı'nda yönetim Spartokit'lere geçiyor. Bunların dönemi 2. yüzyıla kadar devam ediyor, bu süre içinde Krallığın sınırlarını özellikle doğu ve Batı yönünde genişletmek istiyorlar ve komşularına baskı yapıyorlardı. Sonunda bunda başarılı da oluyorlar. M.Ö. 4 yüzyılın sonuna kadar Meot Halklarından olan Dandariler, Psesler, Fateiler ve Doshler Bospor Krallığı'nın etkisi altına giriyorlar; ancak onlara asla boyun eğmiyorlar. Kendilerini hep muhafaza etmişler ve liderlerine hep sadık kalmışlardır. M.S.1. yüzyılda Alanlar Don Nehri ile Kuban Nehri arasındaki toprakları işgal etmeye başladılar. Alanlar savaşçı ve yerleşik olmayan göçebe bir halktı. Kuban ile Don arasında yaşayan Adıge Halklarını zamanla yavaş yavaş yerlerinden oynattılar ve Kuban'ın güneyine göç etmelerine sebep oldular. Ama tüm Adıgeler bu göçe katılmadı, bir kısmı eski topraklarında kaldılar ve zamanla Alanlara karıştılar. Kuban'ın güneyine inen Adıgeler orada yaşayan diğer Adıge Kabilelerine katıldılar. M.S.2 yüzyılın sonunda Don Nehri ile Kuban Nehri arasındaki geniş alanda Adıge Halkı kalmamıştı. Bu bölgeye göçebe birçok halk gelip yerleşmiş, yeni yurt edinmişlerdi. Alanlar ile Sarmatlar bir birlik oluşturmuşlardı ancak bu birlik uzun ömürlü olmadı. 4. Yüzyılın 70.li yıllarında Hunların Saldırısı sonunda yıkıldı. Alanların bir kısmı, saldırgan ve yağmacı akımlara kapılarak Hunlarla beraber yeni yerler işgal etmek için Batı'ya gittiler. Bir kısım Alanlar ise Hun saldırılarından korunmak için, Kafkas vadilerinde saklandılar. Meot Adıgeleri Taman Yarımadası, Karadeniz Sahilleri, Kuban Nehri'nin güneyi, Kafkas Sıra Dağları'nın zirvesine kadar uzanan geniş bölgede M.S.7.yüzyıla kadar varoldular. Bu dönem içinde Adıgeler iki büyük grupta toplandılar. 1- Kuban'ın sol cenahında yaşayan Adıgeler / Zihler 2- Taman Yarımadası ve çevresinde yaşayan Adıgeler de Kasoglar adını aldılar 10. yüzyılın ortalarında yaşayan Bizans İmparatoru Bagryanorodni Konstantin'in yazdığına göre Temruk (Temutarakan)'dan Abhazya'ya kadar olan topraklar Zihler'in yurduydu. Rus tarihçileri bütün Adıgeleri bir halk olarak kabul ederler ve 10.yüzyıldan 12.yüzyılın yarısına kadar olan zaman içinde onları Kasog diye çağırırlardı. Bilim adamları ittifakla kabul ediyorlar ki, Meotler zamanımızdan 2500-3000 yıl önce yüksek bir kültür ve medeniyet meydana getirmişler ve tarihe bu özellikleir ile beraber geçmişlerdir. Aynı bilim adamları bugünkü Adıgelerin Kuzey Kafkasya'da çok eski ve sağlam kökleri olduğunu kabul ediyorlar. Sindike Adıge Krallığı Daha önce de belirttiğimiz gibi Meotler birçok Adıge Kabilesinden meydana gelmiş bir Adıge Halkları topluluğuydu. Bu kabilelerden biri de Sindlerdi. Sindler Taman Yarımadasında yaşıyorlardı. Bu nedenle Bospor Krallığı'na en yakın ve en çok irtibatı olan Adıge halkıydı. Bunun sonucu olarak, Sindler Bospor Krallığı'nın devlet idaresi, kültürü ve yaşantısından etkilenmişler, onları örnek almışlardır. Bilim adamlarının tespitlerine göre, Sindler, Sindike adlı güçlü bir Krallık kurmuşlardır. Bu krallık şimdiki Rusya toprakları hatta Sovyetler Birliği dönemindeki topraklarının tamamı içinde tarihte kurulmuş ilk krallıktır. Sindike'nin sınırları belli toprakları vardı, devletin başında kral bulunurdu. Halkı zengin, sanat ve kültürde ileri, herkesin iş güç sahibi olduğu, birbirine kenetlenmiş, mutlu bir halktı. Devleti idare eden adil bürokratlar, çiftçilik ve hayvancılık yapanlar, pek çok yetenekli sanatçı, krallığı koruyan askerler ve işçiler huzurlu bir birliktelik içinde yaşıyorlardı. Krallıkta kralın kendi adına basılmış para kullanılırdı. Ülkenin başkenti Sind'di. Başkent aynı zamanda işlek bir liman kentiydi. Bu şehrin diğer bir ismi de Gorgippie'ydi. Şehir, bugünkü Anapa şehrinin olduğu yerdeydi. Grek(Alıc) coğrafyacısı Strabon'un yazdığına göre Sindike Krallığı'nın başka şehirleri de vardı. Bunlardan Aborake Karadeniz sahiline yakın önemli bir şehirdi. Yapılan arkeolojik kazılarda elde edilen bulgulardan Sindike şehirleri'nin her bakımdan planlı ve düzenli oldukları görülmüştür. Bunlardan Semibratke denen yerde yapılan kazılarda ortaya çıkan şehrin M.Ö 5.yüzyıldan beri varolduğu ve şehrin kalın, yüksek taş duvarlarıyla çevrili olduğu, her 15-18m'de bir savunma kulelerinin olduğu görülmüştür. Şehrin içinde büyük, muntazam binalar da vardır. Bunlardan bir tanesi kare plan üzerine 400X400m2 boyutlarında büyük bir yapıydı. M.S.2. yüzyılda yaşamış Grek (Alıc) tarihçi Polien'in yazdığına göre Sindike Kralı Jecetey ile eşi Tergetave arasında bir geçimsizlik ve anlaşmazlık çıkar, bunun da sebebi Bospor Kralı Satir'dir. Bunun sonucu olarak Sindikeliler ve diğer Meot kabilelerin de katıldığı şiddetli bir savaş meydana gelir. Bu olay M.Ö.5. yüzyılda meydana gelmiştir. Yapılan arkeolojik kazılar, bu olayı tamamen doğrulamaktadır. Sindike Krallığı'nın çok güçlü bir ekonomisi vardı. Toprağı çok güzel işliyorlardı, başta buğday, arpa ve darı olmak üzere çok çeşitli mahsüller alıyorlardı. Hayvancılık da çok ilerideydi. Balıkçılık ise krallığın en büyük gelir kaynaklarındandı. Karadeniz ve Azak Denizi'nde yakalanan balıklar tuzlanarak kurutulurdu. Bunların en büyük müşterisi de komşu Greklerdi. Serbest ticaret Sindike Krallığı'nın devlet politikasıydı, bu yüzden bütün yerleşim yerleri birer Pazar, panayır yeriydi. Gemicilik ve deniz ticaretini de çok iyi biliyorlardı. Greklere sadece deniz ürünleri değil, tarım ve hayvancılıkla elde edilen her türlü ürünü satıyorlardı. Bunun dışında usta sanatçıların ürettiği her türlü malın ( giyim, ev eşyaları, deri mamülleri, deniz araçları..) en büyük alıcıları yine Grekler idi. Sindler sadece Grekler ile ticaret yapmıyorlardı. Kafkasya'nın birçok bölgesine hatta Kafkas ötesi ülkelere mallarını götürüp satıyorlardı. El sanatları konusunda çok yetenekli olan Sind halkı, eserlerini şehirlerde, köylerde, pazar yerlerinde çok rahat satarlar ve iyi kazanç elde ederlerdi. Bazen de çeşitli mallarla değiş tokuş yaparlardı. Bağ ve bahçecilik de Sindike'de çok ileriydi. Özellikle fasulye üretimi dikkati çekiyordu. En güzel ve kaliteli üzümler burada yetişiyordu. Bu üzümlerden şarap üretilirdi. Bunun dışında çok çeşitli meyve sebze üretilir, gerek taze olarak tüketilir gerekse kurutularak kışa hazırlık yapılırdı. Bospor (Grek) Krallığı'yla Sindike Krallığı'nın ilişkileri sadece ticaretle sınırlı değildi. Sıkı ticari ilişki politik yakınlığı da doğurmuştu. Sindike Krallığı'nın büyük zenginliğinden faydalanmak, onu elde etmek Bospor Krallığı'nın en büyük hayaliydi. Bospor Krallığı, Sindike Krallığı'nı himaye altına almak hatta onlarla birleşmek için elinden gelen herşeyi yapıyordu. Bospor Krallığı'nın yöneticilerinin kapalı kapılar arkasındaki bu çabaları boşa çıkmadı. M.Ö.4. yüzyılda Sindike Krallığı Bospor Krallığı'yla birleşmişti. Bunu sağlayan 389-349 yıllarında hüküm süren Bospor Kralı Levkon Yezan'dı. Sindlerle beraber diğer Meot kabilelerinden de bazıları bu birleşmeye katılmıştı. Bunlar Taman Yarımadasında Kuban Nehri'nin denize ulaşdığı bölgede yaşayan Toretler, Dandariyler ve Psesler'di. Sindike Krallığı 100 yıl kadar varlığını sürdürdü. Birçok bilimadamının görüşüne göre Meot Halkları Bospor Krallığı'yla tamamen birleşmediler ancak devam eden yüzyıllarda Meot Halkları Bospor Krallığı'nın politikasında hep var olmuş ve değerlerini korumuşlardır. Grek halkının hayatında Meot Adıgeleri'nin kültürlerinin izleri hep var olmuş ve bu izler büyük etkiler bırakmıştır. O dönemi araştıran ve yazan tarihçiler Bospor,Grek (Alıc) halkıyla Meot-Adıge halkının beraber var olduklarını, iki krallığın federe bir yapı içinde hüküm sürdüklerini söylemektedirler. Bilim adamı Artamonov M.I., Krupnov Y.I.'nin görüşüne göre Bospor Krallığı'nı uzun süre ellerinde tutan Spartokidler Meot halkındandır. "Ne kadar birbirine benziyor ve birbirinin aynısı eski Grek (Alıc) külütürü ile Adıge kültürü. Örneğin kadın-erkek ilişkileri, çocukların eğitimi, kadınların ev ve iş hayatı. Erkek tarafının eşiyle beraber büyüklere görünmesinin ayıp sayılması, yemeklerin benzerliği, ölüye gösterdikleri önem, mezar ve ölü defin şekilleri. Bütün bunlar bizi çok gerilere götürmekte ve şunu ispatlamaktadır. Binlerce yıl önce Alıclar'la Adıgeler'in çok sıkı ilişkilerinin olduğunu, Adıgeler'in bir zamanlar Alıcler'in etkisi altına girdiğini. Öyle olmasaydı Adıgeler bu kadar uzun zaman Alıc hal ve hareketlerini muhafaza edemezdiler. Ancak bir soruya cevap aranıyor : Kim kimin etkisinde daha çok kalmış, kim kimin kültüründen daha çok etkilenmiş." Dyba de Monpere – Fransız Yazar ve Bilimadamı Adıge Halkının Zih ve Kasog İsmiyle anılarak Tarihte katettikleri Yol Daha önceki bölümlerde bahsedildiği gibi Meot-Adıge Halkları iki büyük grupta toplanmıştır : Zihler ve Kasoglar. Zamanımızdan bin yıl geriye gidecek olursak o dönem Kuzey Kafkasya Halkları için son derece zor ve sıkıntılı yıllardı. Adıge yurduna, göçebe İrani ve Türki kökenli birçok kabile saldırıyordu. Böylelikle Adıge halkı vatanlarını ve bağımsızlıklarını savunmak için asırlar süren mücadeleler veriyorlardı. Bütün bu olaylar Adıge halkında büyük değişiklikler meydana getirmiştir. Asırlardır devam eden Adıge Halklarının isimlerinde değişiklikler olmuş, Meot ismi yavaş yavaş unutulmaya yüz tutmuştur. Asırlardır devam eden bu savaşlar Adıge Halklarının birleşmesine, kaynaşmasına sebep olmuştur. Çünkü güçlü düşmana karşı vatanı korumak için birlik ve kaynaşma şarttı. Kendilerinden çok daha kalabalık ve güçlü olan bu Halkların saldırılarından Karadeniz sahili ve havalisinde yaşayan Adıge Halkları çok fazla etkilenmemiş, savaşlardan uzak kalmışlardı. Esas bu saldırı ve savaşlarda zarar gören, etkilenen Adıgeler ise Don Nehri, Kuban Nehri, Taman Yarımadası, Gum ve Terç bölgesinde yaşıyorlardı. Bunların maddi-manevi ve insan kaybı çok daha fazlaydı. MS 1.yüzyıldan başlamak üzere Karadeniz sahilinde ve ona yakın bölgelerden yaşayan Adıge Halklarının birleşmesiyle meydana gelen Zih-Adıge topluluğu daha güçlü duruma gelmişti. Bunun sebeplerinden biri de Zihler'in Grek (Alıc) , Rum ve diğer halklarla olan sıkı ilişkileri sonucu ekonomik yönden üstün olmalarıydı. Zihler bu bölgede yaşayan Adıge Halklarını bir isim altında toplayıp Zih adı ile 1.yüzyıldan itibaren tarihteki yerlerini almalarını sağlamışlardır. Zih kelimesinin Adıgece özel bir isim olduğunu tarihçiler kaydetmekte ve bu ismin değişik telaffuz şekillerinin olduğunu söylemektedirler. Çih, Çik, Cik gibi. Zihler 1.yüzyıldan itibaren Karadeniz sahillerinde Gagra'dan Tuapse'ye kadar olan topraklara hakimken 5.yüzyılda topraklarını kuzeybatı yönünde genişletmişlerdir. 6.yüzyıl sonunda Zih yurdu daha da genişleyerek başka Adıge Halkları da Zihler'e katılmış ve Zihler daha güçlü bir yapıya kavuşmuşlardır. 2.yüzyıldan itibaren Zihler Roma İmparatorluğu'yla sıkı bir ilişki içindelerdi, birtakım siyasi çıkarlar nedeniyle onların himayesine girmiş görünüyorlardı. 8.yüzyılda yaşamış tarihçilerin kaydettiğine göre Zihler büyük ve güçlü bir devletti. Bu tarihçilerden biri de Feofan'dır. 10.yüzyılda da İmparator Bagryanorodniy Konstantin ve Arap tarihçi Masudi, Zihler'den geniş şekilde bahsetmektedirler. Zihler bütün Adıge Halklarını biraraya getirip daha büyük bir yapı oluşturamadılar. Taman Yarımadası, Kuban bölgesinin bir kısmı, Gum ve Terç bölgesindeki Adıge Halkları başka güçlü bir birlik oluşturmuşlardı. Bu birliğe katılan Adıgeler'e Kasoglar adı verildi. Kasogya Zihya'nın kuzey ve kuzeydoğusundaki toprakları kapsıyordu. Zihler'in güney sınırı olan Gagra'dan Karadeniz sahili boyunca güneye doğru başka bir Adıge birliği oluştu. Bu birliğe de Abazg (Abaza-Abhaz) ismi verildi. Kasoglar'ın ismi tarihe 8.yüzyılda giriyor. Kasog isminin Alanlar tarafından Adıgeler'e verildiğini bazı tarihçiler kaydetmektedirler. Kasoglar'ın sınırları Taman Yarımadası'ndan başlıyor, doğuda Labe Irmağı'na kadar uzanıyor, Kuban'ın sol cenahını içine alıyordu. Kuzeyde Alanlarla komşuydular. Hazarlarla da komşulukları vardı. Zaman zaman Hazar topraklarına saldırıyorlardı, çünkü o topraklar kendi eski topraklarıydı. Hazarlar bu akınlardan korunmak için sınıra Alan köyleri kuruyorlardı. Zihler ve Kasoglar aynı soydan geldiklerini gayet iyi biliyorlardı. Ataları, dilleri, vatanları, kültürleri birdi. Milattan sonra 10.yüzyılda yaşamış Rus tarihçiler Zihler ve Kasoglar'ı bir halk olarak kabul ederler, eserlerinde böyle ifade ederlerdi. Zihler ve Kasoglar'ın komşu halklarla gerek ticaret gerek politika ve kültür alanında sıkı ilişkileri vardı. Buna rağmen kuzey ve kuzeydoğudan gelen saldırgan ve yağmacı Halkların saldırılarından topraklarını korumak için hep mücadele vermişlerdir. 7.yüzyıldan itibaren Hazarlar kuzeyde çok geniş araziler işgal etmişler, Taman Yarımadası'nda Tamatarka (Timutarakan) = Dumpsegerey (Dumpseregey) şehrini kurmuşlardı. Fakat Kiev Prensi Vladimir komutasındaki Rus ordusu 944 yılında şehri işgal ederek Timutarakan Prensliği'ni kurdu. Bu prenslikte Adıgeler, Hazarlar, Alanlar, Ermeniler ve Grekler yaşıyorlardı. Fakat Kasog Adıgeleri bu durumdan hoşnut olmadılar. Rus prensinin kendi topraklarına gelip prenslik kurmasından, Taman Yarımadası'nın işgal edilmesinden rahatsızlık duydular. Rus prensleri Adıgeler üzerine hep baskı uygulamışlar, onları emirleri altına almak için ne gerekirse yapmışlardı. Buna örnek olarak 1022 yılında Timutarakan Prensi Mistıslav komutasında kalabalık Rus ordusu Adıgeler üzerine saldırması gösterilebilir. Adıge ordusunun başında ise büyük prens Ridade bulunuyordu. Ridade Mistıslav'a bir teklifte bulunur : "İki tarafta da kan dökülmesin. Biz ikimiz silahsız olarak dövüşelim, kim üstün gelirse savaşı da kazanmış olsun." der. Kavga başlar, uzun süren mücadelede Mıstislav güçsüz kalır, yenileceğini anlayan Rus prensi kolunda sakladığı bıçakla Ridade'yi öldürür. Sonunda Rus tarihçilerin yazdığına göre Kasog Adıgeleri Rus Prensliği'nin himayesine girerler. 1036 yılında Adıgeler prenslerinin öcünü almak için büyük bir orduyla Timutarakan Prensliği'ne saldırırlar, ancak istedikleri neticeyi alamazlar ve prensliği işgal edemezler. Bu savaşda doğu'dan gelip Adıgelere yardım eden 6 bin Asetin gönüllü de görev almıştı. Tarihçi Bronevskoy S.'nin yazdığına göre bu büyük savaştan sonra Timutarakan Prensliği fazla ayakta kalamadı. Kuzeyden gelen Polonyalılar ve güneyden gelen Adıgeler bu prensliği yerle bir etmişlerdir. Adıge hikayelerinde anlatıldığına göre Kasog Adıgeleri, büyük prensleri Ridade'nin öcünü almak için ne kadar zaman geçtiyse de bu acıyı unutamadılar. Timutarakan=Dumpsregey Prensliğini yakıp yıktılar. O günden sonra Adıgeler, sevmedikleri birine beddua etmek için " dumpseregey olursun inşallah" (yeryüzünden izin silinsin) demişlerdir. 10. yüzyıldan başlamak üzere, Adıgelerin politik yönden oldukça güçlü bir halk olduğu kabul edilmektedir. Ancak Arap bilim adamı Mesudi'nin yazdığına göre bu büyük halk kendisine bir lider seçip, onun emrinde güç birliği yapmamış ve benlik davası yüzünden büyük kayıplar vermiştir. Zihler ve Kasoglar bin yıllık tarihi yolculuklarında gerçek manada bir devlet olmadılar, olamadılar. Mesudi'nin belirttiği gibi tam bir birlik sağlayamadılar, bir lider etrafında toplanamadılar. Ama politik, ekonomik ve kültür yönünden güçleri hiçbir devletten geride kalmadı. Barış içinde yaşıyorlardı, savaş olmadığı hallerde halk meclisinin tespit ettiği yaşam tarzına, örf ve adetlere bütün halklar kesin riayet ederlerdi. Savaş olursa halk meclisinin seçtiği kumandanın emrinde herkes savaşa katılır, vatanını canı pahasına korurdu. Büyük kahramanlıklar gösterirlerdi. Adıge tarihinde bunun pek çok örneğine rastlanmaktadır. Şöyle denilebilir ki Adıgeler hiçbir devlet yapısına benzemeyen bir idari yapıya sahipti. 13.yüzyıldan itibaren Adıgeler için Çerkes adı kullanılmaya başlanmıştır. Buna bağlı olarak İtalyan bilim adamı İnteriano Corciyo 15.yüzyılda şöyle diyor : "Bizim insanlarımızın (İtalyanlar, Latinler, Grekler ve diğerleri) Zih diye adlandırdıkları Halkları Tatarlar, Türkler ve Araplar Çerkes diye adlandırırlar. Kendileri ise "Biz Adıge'yiz." derler, kendilerini öyle tanıtırlar."+''+Muzaffer Kalkan

Kuzey Kafkasya Tarihi

Kafkas Dağları'nın yalçın dorukları, Hazar, Karadeniz ve Büyük Bozkır'ın uçsuz genişliğiyle dünya medeniyet merkezlerinden tarihin daha ilk çağlarında ayrı düşen Kuzey Kafkasya, antik kültürün en göz alıcı mekanlarından biri olmuştur. Elverişli iklim koşulları, bereketli doğal kaynakları ve müthiş verimli toprağıyla ilkçağ ekonomisinin gelişme kaydetmesi için gerekli olan tüm olanakları sunmuştur. Burada Maden Çağı'nın başlangıcı, Mezopotamya ve Kuzey İran ile aynı anda M.Ö. 6.Milenyum'a rastlamaktadır. +''+ Profesör Veselovsky N.I tarafından 1897'de Adıgey Cumhuriyeti'nin başkenti Maykop'ta bulunan "Bereketli Kurgan" denilen gömülü bir tepecikten ismini alan Bronz Çağı Maykop Kültürü, Kuzey-Batı'daki Taman Yarımadasından Güney-Doğu'daki Dağıstan'a kadar Kuzey Kafkasya'nın gözde bölgelerine yayılmıştır. Bu kültürün ortaya çıkışı, oluşumu ve gelişimi Yakın Doğu'dan Trans-Kuban bozkırları ve tepelerine kadar olan bölgede yaşayan grupların bu kültürün içine sızmalarıyla yakından bağlantılıdır ki bu gruplar gelirken Yakın-Doğu'nun teknolojik gelişmelerini ve kültürünü yanlarında getirmişlerdir. Bu tür karışık kültürel ilişkiler, tüm Avrasya sınır topraklarının ve Avrupa Bronz Çağı'nın en çarpıcı olaylarından biri olarak adlandırılan tek bir kültürün oluşumu ile sonuçlanmıştır. İlerleyen zamanlarda Maykop Kültürü bu bölgede, Kuzey Kafkas Kültürü'nün ve yerel farklılıkları da kapsayan tek bir tarihin gelişimine temel oluşturmuştur. Böylesine büyük çapta kaydedilen gelişme, Kafkas Bozkırlarındaki büyükbaş yetiştirici kabilelerin, yer altı mezarı ve kereste çerçeve taşıyıcılarının kitlesel yayılımıyla yakından alakalıdır. M.Ö. 2.Milenyum'un sonunda, Bronz Çağı'nın açıklandığı dönemde, Kuzey Kafkasya en geniş metal üretim merkezlerinden biriydi. Bronz parçacıklarından yapılan göz alıcı sanat eserleriyle ünlü Kuban Kültürü'nün asıl çıkış noktası Kafkas Sıra Dağları'nın meyilli etekleri ve bu eteklerin kuzey bölümleridir. Metal araç-gereç ve silahlarda pek çok değişik yerel çeşitliliğin arasında, Kuban Kabilelerinin Transkafkasya ve Yakın Doğu ülkeleriyle samimi kültürel ve ekonomik temaslarını kanıtlayan "Transkafkasya ve Yakın Doğu Modelleri" hiç zorluk çekilmeden ayırt edilebilir. Bozkırın o uzun zorlu yolları boyunca Kuzey Kafkasya sanatçılarının ortaya çıkardığı işler, Kafkas Dağları'nın sınırlarını aşarak uzaklara kadar ulaşmıştır. Bronz Çağı'nın sonlarına doğru, bronz işlemeciliğinde gelinen nokta demirden araç-gereç ve silah yapımı için gerekli demir işlemeciliğini kolaylaştırmıştır. Doğu Avrupa'da M.Ö. 8.yüzyıl, Rusya ve Ukrayna'nın güney Avrupa kısımlarındaki ilk devlet oluşumlarını ve güçlü kabile birliklerinin yerleşme alanlarını eski çağın ilkel ilişkilerinden tamamen ayrı tutan çok önemli tarihsel bir sınır çizgisi olmuştur. Pek çok bozkır insanı göçebelikle sağladığı ekonomik yaşantısını değiştirmiş, geniş çapta göçler ve uzun mesafeli yolculuklar başlamıştır. Bozkırın o dağınık olma özelliğinin dışında sınırsız uzantısı birleştirici bir özelliğe dönüşmüştür. İlk defa savaşçı kabileler Kimmerler ve İskitler, dünya tarih arenasında belirmişlerdir. Onların güçlü etkileri, tüm Yakın Doğu medeni dünyasını sarsıntıya uğratmıştır. Kafkasya'nın kuzey düzlüğü, göçmen savaşçı birliklerin zengin güneye yağmalama yolculukları yapmaları için iyi bir geçiş alanı olmuştur. Tarihçiler, İskitlerin Kafkasya üzerinden Yakın Doğu ülkelerine yaptıkları yağmalama seferleri için dört rota belirlerler. Bunlar arasında Meot-Kolkis yolu, Mamison geçidi ile Derbent ve Daryal çıkışları vardır. En son söylenen asıl rota olarak bilinmektedir. Tam burada, M.Ö. 7.yüzyıl'ın ikinci yarısına rastlayan tarihlerde, Orta Kafkasya'nın bozkır bölgelerinde Kuzey Kafkasya'daki İskit Kültürü'nün antik arkeolojik yapıtları bulunmuştur. Kuzey-Batı Kafkasya'da Meot öncesi kabileleri, ilk olarak Kimmerler ve sonrasında da İskitler ile yakın ilişkiler kurmuşlardır. Şüphesiz Meot öncesi dönem nüfusundan bireysel grupların Yakın-Doğu seferlerine katılmaları Kuban Bozkırı'na savaş ganimeti getirmiştir. Bu sadece M.Ö. 7-8.yüzyıllarda Kimmerler ve İskitler gibi Meot öncesi dönem silah ve koşum takımlarının bulunmasıyla değil aynı zamanda Urartu ve Asyalı sanatçıların yapmış oldukları çalışmaların da bulunmasıyla kanıtlanmaktadır. M.Ö. 6.yüzyılda Kuzey-Batı Kafkasya'da iki farklı etnik kültür birikiminin- Farsça konuşan göçebe İskitler ve yerel dümen yeleleri ile sığır yetiştiricileri- etkileşimi sonucunda eşsiz sanatsal geleneklere sahip Meot Kültürü oluşmuştur. Bu kültürün taşıyıcıları, Azak Denizi'nin kuzey sahil bölgeleri, Kuban ve Trans-Kuban Bozkırlarını da kapsayan geniş alanları işgal eden yazılı antik kaynaklardan öğrenildiği kadarıyla Meot Kabilelerinden Dandar, Kerket, Sindi, Psesi ve Thatei'dir. Kuzey Karadeniz sahil bölgelerinin antik merkezleri ile yakın ticari ve politik temaslar kurulmuş, özellikle Boğaziçi Krallığı zamanında kültürel ve ekonomik bağlar kuvvetlendirilerek şekillendirilmiştir.(M.Ö. 5.Y.Y.) Zengin cenaze alanlarında bulunan pek çok antik ithal mallar ve mezhep tapınakları bunu kanıtlamaktadır. M.Ö. 4.yüzyıl'da Farsça konuşan yeni bir göçebe dalgası, Avrasya Bozkırları'na yayılmıştır. Don Deltası, Trans-Don ve Volga'ya kadar olan bölgede yaşayan Sarmatyanlar, Ural Bölgesinden benzer kabilelerin teşvikiyle birleşmiş ve güçlü bir kabile birliği oluşturmuşlardır. 2. ve 3.yüzyıllarda güneyde Kafkasya'nın bozkır kısımlarını ve Kafkas Sıra Dağları'nın eteklerine kadar olan yerleri, batıda ise Dyneper ve Don arasındaki Kuzey Karadeniz sahil bölgesinin bozkırlarını işgal etmişlerdir. Sarmatyanların geniş alanlara yerleşmeleri Sarmatyan Kültürü'nün yayılması ve en önemlisi yerel nüfusun Sarmatyanlaştırılması ile sonuçlanmıştır. M.Ö. 1 yüzyılda Avrupa'da güçlü bir politik güç olarak bilinen en büyük kabile birliklerinden Aorsi ve Siraci, Boğaziçi'nin Roma ve Pontus ile ilişkilerine engel olan iç savaşlarda yer almışlardır. M.S. 1 yüzyılda Kuzey Kafkasya ve Don bölgelerinde, çoğunluğunu Sarmatyan Kabilelerinin oluşturduğu Alani isminde yeni büyük bir göçebe birlik belirmiştir. M.S. 4.yüzyıla kadar Kafkasya düzlüğünün esas nüfusunu onlar oluşturmuşlardır. Düşman komşuların şiddetli saldırıları altındaki yerleşik nüfus, yerel kültür özelliklerinin devam ettiği dağlara ve yamaçlara doğru gitmeye mecbur bırakılmışlardır. Hun istilaları ile bağlantılı olarak M.S. 4 yüzyılın sonunda gelişen şiddetli olaylar Sarmatyan egemenliğine son vermiştir. Bu olay, Avrupa tarihinde yeni bir sayfa açan "Büyük Göç" devrinin de başlangıcıdır. Asya derinliklerinden sel gibi akıtılan sayısız Türk kabilesi ve insanı, Kuzey Kafkas nüfusunun etnik oluşumunda, daha sonra bu bölgede yer alacak kültürel ve etnik sürece de yansıyacak olan gözle görülür pek çok değişiklikler getirmişlerdir. Orta Çağ'ın başlangıcı, Kuzey Kafkasya için karışıklıklarla doludur. Hazarlar, Hazar Denizi'nin Kuzey-Doğu sahil bölgesinde güçlerini artırmış, Orta Kafkasya İran-Bizans savaşlarında bağımsız güç olarak dünya arenasına tekrar çıkan Alanlar'ın egemenliğine geçmiş, Kuzey-Doğu Kuban bozkırlarında Bulgarlar "Büyük Bulgarya" Krallığı'nı yaratmış ve eski Adıge-Zihi kabileleri Kuzey Karadeniz sahil bölgesinde birleşmişlerdi. Hazar Hanlığı'nın oluşumu, Kuzey Kafkasya Toplulukları'nın sosyal ve ekonomik alanda yeniden yapılanmaları için güçlü bir etki yaratmıştır. Ortak sınırlar, Hazar hanlarının merkezileştirilmiş politikaları, özünde Alan-Bulgar olan Hazar Kültürü'nün başarı ile gelişmesini sağlamıştır. Asya ve Avrupa'yı bağlayan muhteşem İpek Yolu, Kuzey Kafkasya'nın uluslar arası ticaret ve ekonomide ortaklıklar kurmasını kolaylaştırmış ve yeni kültürel, ideolojik düşüncelerin şampiyonu yapmıştır. İslamiyet, Hıristiyanlık ve Yahudilik Hazarya nüfusunun geleneksel pagan anlayışına önemli değişiklikler getirmiştir. Kuzey Kafkasya'nın politik ve ekonomik durumundaki derin değişiklikler Hanlığın çöküşünden sonra gerçekleşmiştir. Moğol öncesi dönem, ortaçağ kültürünün altın çağı olan Kafkas Kültürü'nün oluşumu için final dönemidir. Bu dönem, bölgenin pek çok genel ve özel özellikleriyle birlikte oluşturduğu genel imajının şekillendiği dönemdir. Madencilik, maden işlemeciliği, çömlekçilik ve mücevher zanaatı, ev yapımı ve tarımcılık Kafkas Milletine ait asıl alanlardır. Tatar-Moğol istilası, ekonomik temeli yıkılarak Kuzey Kafkasya eyaletleri ve insanının gelişimini uzunca bir süre sekteye uğratmıştır. Altınordu hanlarının acımasız yok edici baskınları ve daha sonrasında Timur'un seferleri, Kuzey Kafkasya bölgesinde büyük çapta yıkımla sonuçlanmış ve 13.yüzyılın başında oluşan etnik sınırlar değişikliğe uğramıştır. Bu süreç özellikle Kuzey-Doğu ve Orta Kafkasya'da Adıgelerin Alan birliklerini bozguna uğrattıkları ve Alan nüfusunu çıkardıkları ve daha sonra da güneydoğu içlerine doğru hareket ederek sırasıyla bugünkü Kabardey-Balkar ve Karaçay-Çerkes topraklarını işgal ettikleri yerlerde görülmektedir. Bu dönem, Meotlardaki zengin bulgulara dayanarak "Beloreçerkesya" ismi verilen ortaçağ Adıge Kültürü için altın bir çağdır. Çeşitli silah parçaları, mücevher ve kemer setleri, gümüş fıçılar ve Vedenik camı bu kültürün refahı ve zenginliğini Batı ve Doğu dünyalarıyla olan kültürel ve ticari ilişkilerinin genişliğini göstermektedir. Bu makale 5 Milenyum süresince Kuzey Kafkasya tarihsel süreçlerine kısa bir bakış getirmektedir. Meotlar, gömülü zeminler, antik alanlar ve şehirler, tapınaklar ve Kuzey Kafkas insanının tarihine dair pek çok kültürel yapıtın araştırılmasıyla bunlara açıklık getirilmeye çalışılmıştır. Özel bir bilim dalı olarak Kafkasoloji oluşturulmuş, çok ciltli önemli çalışmalar yayımlanmıştır. Ancak her yıl yeni materyaller belirmekte ve böylelikle bilim adamları onları gözden geçirmekte, doğrulamakta ve bilimsel çalışmalarını genişletmektedir. Kuzey Kafkasya'nın zengin toprakları günümüzde de pek çok gizeme sahiptir ancak geçen zaman bu gizemlerin ortaya çıkması ve açıklık kazanmasına imkan sağlamaktadır. Tarlalar açmak, sulama çalışmaları, su hatları ve depo çalışmaları pek çok ortaçağ antik eserinin yok olmasına sebebiyet vermiştir. Bu da, geniş çaplı koruma ve aktif alanlardaki eserlerin muhafaza edilmesini birincil derecede öneme sahip bir konuma getirmektedir. Moskova Saint-Petersburg, Krasnodar Bölgesi, Stavropol, Adıge, Dağıstan, Osetya, Karaçay Çerkes, Kabardey-Balkar, İnguşetya ve Çeçen Cumhuriyetlerinin arkeologları son dönemlerde tarihsel ve kültürel anlamda zengin olan bu bölgenin kültürel mirasını koruma altına almak için arkası kesilmeyen bir mücadele içerisine girmişlerdir. Ayrıca bu, 1981'de Ph.D Leskov A.M. öncülüğünde kurulan Devlet Oryantal Sanat Müzesi Kafkas Arkeoloji Heyeti'nin gerçekleştirmeyi hedefledikleri amaçları arasındadır. 17 alandaki dönemlik kazılar, Orta ve Kuzey-Batı Kafkasya Orta Çağ tarihinin nüfusunun ve zengin antik materyallerin bulunmasını sağlamıştır. Bu buluntular oryantal ve antik sanatın gerçek örnekleri olan yerel sanatçılar tarafından yapılan eşsiz eserleri içermektedir. Bu eserler Karaçay-Çerkes ve Stavropol Bölgesinde Dr. Flerov V.S. ve Ph.D. Kozenkova V.I. önderliğindeki Rus Bilim Akademisi Arkeoloji Enstitüsü Heyetinin kazılarında bulunan ilginç buluntuların da eklendiği Devlet Oryantal Sanat Müzesi Arkeoloji Koleksiyonu'nun asıl eserlerini oluşturmaktadırlar.+''+Prof. Dr. Nabatçikov

Çar Adayı Gösterilen Adıge

1552'de Çar IV. İvan döneminde 1552'de ilk Adıge elçileri Moskova'ya gitmiş, Adıgelerle Ruslar arasında ilk dostluk anlaşması imzalanmıştı. 1557 Temmuz'unda ikinci bir Adıge heyeti Moskova'ya giderek Çar IV. İvan'la daha ciddi manada ikinci bir anlaşma yapmışlardı. Buna göre Ruslar'la Adıgeler hep dost kalacaklar, birbirlerine saldırmayacaklar, birinin düşmanı diğerinin de düşmanı sayılacak, düşmana karşı ortak hareket edilecekti. Çar Adıgeleri düşmanlarına karşı koruyacağına ve yardım edeceğine dair yemin etmişti. Çar verdiği sözü tutmuş, bir çok defalar Adıgelere yardım etmiş, onları yalnız bırakmamıştı. +''+ Çar IV. İvan 1561'de Kabardeylerin büyük Prensi Temırıko'nun kızı Goşney'le evlenmiş, Adıgelerle akraba olmuştu (Goşney 1569'da 25 yaşında vefat etti). Goşney'e Mariya ismi verilmiş, Hıristiyan geleneklerine göre nikahı kıyılmıştı. Goşney'in kardeşi, yani IV. İvan'ın kayın biraderi Mamsırıko, Çarın emrinde çalışmış, büyük görevler almış, bunları başarılı bir şekilde ifa etmiş, korku bilmeyen cesur bir insandı. Aslan lakabıyla anılırdı. Kolordu, Ordu komutanlığı yaptı. Çok işler başardı, çok zorluklarla karşılaştı fakat hepsinin üstesinden gelmiş, Ruslarla Adıgelerin hep dost ve müttefik kalmasını sağlamış, kendi halkına karşı hep dürüst ve yapıcı olmuştu. Rusya'nın gelişmesinde, güçlenmesinde unutulmaz hizmetler görmüş, Rus tarihinde silinmez izler bırakmıştı. Ruslar ona hayrandı; bugün bile o günden kalma Rus şarkılarında onun ismi övgüyle zikredilmekte. O vatanını çok severdi ve vatanına çok hizmet etmişti. Sözü çok geçerliydi. Becerikli, cesur, ileriyi görebilen tam bir liderdi. İki halkın barış ve güven içinde yıllarca iyi komşuluk içinde yaşamasında büyük emeği geçmişti. Kendi vatanına bir saldırı olursa ilk silaha sarılan ve en önde savaşan oydu. İnsanlara, değer, cesaret ve güven veriyordu. Rus belgeleri, arşivleri, onu metheden satırlarla doludur. Hayatı boyunca insanların, doğru dürüst, ahlaklı olarak yetişmesini ve ona göre çalışmalarını istedi, o uğurda çok emek verdi. Bütün bu hizmetleri karşılıksız kalmadı: Tarihte hak ettiği yeri aldığı gibi şarkılara konu oldu, şan ve şöhreti dillerde, zihinlerde kaldı. Onunla ilgili şarkı ve Mamsırıko ismi Rusça'da Kastryuk adıyla anılmakta. Şarkılardaki ifadelerle tarihi belgelerdeki ifadeler biraz farklılık göstermekte. Şarkılarında biraz kasıt, biraz çekemezlik havası hissedilmekte, kendini beğenmiş, kimseyi takmayan, başına buyruk olarak gösterilmekte. Fakat tarihte büyük bir diplomat, becerikli, cesur bir komutan ve gerçek bir devlet adamı olarak zikredilmekte; çarın ilk akıl danıştığı, en güvendiği kişi olarak bildirilmekte. Mamsırıko'nun üç oğlu olmuştu. Bunlardan Hıristiyan olduktan sonra Dimitriy ismini almış olan Mamsırıko Kanşav, Rus tarihi kaynaklarında Çerkeskiy Dimitriy Mamsırıkoviç olarak geçmekte. O, çok çabuk yükselmiş, bir çok önemli görevlerde bulunmuş, Rus Ordusu'nda Genelkurmay Başkanlığı yapmış, 1619'da Rusya'nın en büyük devlet unvanı olan Boyarin unvanını almıştı. Doğu Rusya'nın bölge valiliğine getirilmiş, on yılı aşkın bu görevi sürdürmüştü. Gerek babası Mamsırıko'nun ve gerekse kendisinin Rusya'nın oluşmasındaki büyük hizmetleri unutulmamıştı. Mamsırıko Dimitriy'in Moskova'daki evinin bulunduğu caddeye babasının ismi olan Mamsırıkov (Mamsıryukovke, Mamsıryukov) ismi verilmişti. IV. İvan'ın ölümünden sonra Moskova'da meydana gelen büyük kargaşa ve idari boşluktan sonra Devlet Duması'nın önünde halledilmesi gereken büyük bir problem duruyordu: Rusya'yı idare edebilecek, güçlü, akıllı, becerikli Çarı seçmek. Bunun için çok sayıda meşhur, makam ve mevki sahibi insan aday olmuştu. Fakat Duma şu üç ismi Çar adayı olarak tespit etmişti: Dimitriy Trubeçkoy Dimitriy Mamsırıkoviç (Mamsırıko Kanşav) Mihail Romanov El kaldırma şeklinde yapılan açık oylamada Duma, Romanov'u Çar olarak seçmiş, böylece 1613'de başlayıp, 1918'de sona eren Romanov sülalesi Rusya'nın idaresini ele almıştı. Mamsırıkov Kanşav, bu seçimden sonra da uzun yıllar Romanov hanedanıyla birlikte devletin en üst kademesinde görevler almış, hizmete devam etmişti. ["Adıge Xeukh" (Adige Yurdu) adlı eserden çeviren Çurmıt Muzaffer Kalkan]+''+Pşıbiy Yinal

Kuzey Osetya

Kuzey Osetya (Alanya) Rusya Federasyonu'na bağlı olup yönetim şekli cumhuriyettir. Osetya halkının özgür iradesiyle seçilmiş bir parlamentosu ve cumhurbaşkanı vardır. +''+ Genel Bilgiler Cumhurbaşkanı: Dıcaşağob Aleksandr Sınırları: Doğu: İnguş Cumhuriyeti Batı: Khaberdey Balkar Cumhuriyeti Kuzey: Rusya Federasyonu Güney: Gürcüstan Cumhuriyeti ve Güney Osetya Yüzölçümü: 8000 km2 Nüfusu: 646000 Nüfus yoğunluğu: Km2 başına 81 kişi Başşehri: Vladikafkas Alanya'nın idari bölümü: 1 il, 8 ilçe ve 105 kadar büyük yerleşim yeri "köyü" vardır. Nüfus Nüfusun %50'si başkentte, %50'si de ilçelerde ve köylerde oturmaktadır. Nüfusun %60'ı İron, %40'ı Rus, Azeri, Gürcü, Yahudi, Çeçen, Tatar, Ukraynalı, Misketler ve Çingeneler'den oluşmaktadır. Osetya nüfusunun artış sebebinin başında Gürcüstan yönetiminin Güney Osetya'da yakın tarihte yaptığı ve 2000-2500 kişinin ölümüyle sonuçlanan soykırımdan Kuzey Osetya'ya kaçan İronlarla, Türki Devletlerinden Misketler gelmektedir. Halen Kuzey Osetya'da, Güney Osetya'dan göçen 26000 ve Gürcüstan'ın muhtelif bölgelerinden göçen 40000 kişi olmak üzere toplam 66000 İron yaşamaktadır. Güney Osetya'nın 100000 olan nüfusunun %65'i İron iken, bugün bu sayı 39000'e düşmüştür. Bunun yanında Gürcüstan'ın muhtelif yerlerinde dağınık olarak yaşayan 100000 İron varken, bu sayı 60000 kişiye düşmüştür. Diğer bir deyişle zorunlu göç öncesi Güney Osetya ve Gürcüstan'ın diğer bölgelerinde 165000 İron yaşamakta iken bugün bu sayı 86000 kişiye düşmüştür. Bu da Gürcüstan yönetiminin binlerce yıldan beri Güney Osetya'da yaşayan İronlar'a ne kadar düşmanca davrandığını açıkça göstermektedir. Coğrafi Durumu Kuzey Osetya "Alanya"nın güneyi tamamen dağlık olup dağlar yüzölçümünün tahminen % 35-40 ını kaplamaktadır. % 20 si ormanlık, geriye kalan % 40-45'i ise tarıma elverişlidir. Kuzey Osetya'nın dağlarını iki bölümde inceleyebiliriz: 1- Buzullu Dağlar (Doğudan batıya doğru, Kazbek 5033m, Cimara 4780m, Şırğ Berzend 4146m, Adayıhoğ 4646m, Tepli 4423m, Vilpata 4638m, Karavgom 4363m, Labada 4314m) 2- Buzulsuz Dağlar (Doğudan batıya doğru, Şarlam 2867m, Ştolovaya 2993m, Çişin Hoğ 2823m, Trav Hoğ 2979m, Kion Hoğ 3420m, Vaza 3529m). Bu dağlar iç Osetya'ya yayılmışlardır. Kuzey Osetya'nın geçitleri: (Doğudan batıya doğru): Daryal (Daryan veya Arvıkonı) 2250m, Tırşı Efceg 3132m (Efceg İronca geçit demektir), Rukı Efceg 2996m, Cedoyı Efceg 3004m, Koşkı Efceg 3630m, Mamişonı Efceg 2828m, Gurcı Efceg, Gebe Efceg, Kırıvaşı Efceg. Bu geçitler Kafkas sıradağlarında olup en önemlileri Daryal Geçidi Gürcü askeri yolu üzerinde, Ruk Geçidi Kafkas ana yolu üzerinde olup 3660m uzunluğunda bir tünelle Kuzey Osetya'yı, Güney Osetya'ya bağlamıştır. Mamişon Geçidi, Oset askeri yolu üzerindedir. Ayrıca İç Osetya'da da önemli geçitler vardır. Bunlar Gerçek Efceg, Şanıbayı Efceg, Dergevşu Efceg, Kakkedurı Efceg, Kurttatı Efceg, Mijurı Efceg, Jigudı Efceg, Kajatı Efceg, ve Kazatficek Efceg Kuzey Osetya'daki vadileri birbirine bağlayan bu geçitlerin yükseklikleri 2000m'nin üzerindedir. Kuzey Osetya Vadileri (Doğudan batıya doğru): Arvı Kom (Kom İronca "vadi" demektir), Şanıbayı Kom, Dergevşı Kom, Kurtatı Kom, Kubanı Kom, Narı Kom, Kaşarayı Kom, Alagiri Kom ve Digurı Kom. Bu vadilerdeki topraklar tarıma ve hayvancılığa elverişli olup, yamaçları ormanlarla kaplı suları ise gözyaşı kadar berraktır. Kuzey Osetya akarsuları (Doğudan batıya doğru): Şunşayı Don (Don İronca su demektir), Terçi Don (Terek Nehri), Gizel Don, Fiyag Don, İri Don "Ardon", Vurş Don ve İrefi Don. Ayrıca dünyanın en kısa akarsuyu 30m uzunlukta olup, Kurtatı Kom'da (Kurtatı Vadisinde) bulunmaktadır. Bu saydığımız akarsularla Kuzey Osetya'nın tarıma elverişli arazisinin hemen hepsi sulanabilir durumdadır. Kuzey Osetya "Alanya" çeşitli hastalıklara iyi gelen şifalı suları ile de ün kazanmıştır. Bunlar muhtelif vadilere yayılmış olup adetleri 250 kadardır. Şifalı suların bulunduğu yerlere yeterince oteller yapılmıştır. Ayrıca ihtiyaca cevap verecek şekilde lokantalar vardır. Kuzey Osetya "Alanya"nın Kültürel Durumu Kuzey Osetya Rusya Federasyonu'na bağlı cumhuriyetler arasında kültür seviyesi en yüksek olanlardan biridir. Okur yazar oranı %100'dür. Yüksek eğitim düzeyi %70-80 arasında olup eğitim teknik ağırlıklıdır. İlköğretim 11 yıldır. Başkent Vladikafkas'ta dünya standartlarında iki üniversite mevcuttur. Bu üniversitelerin bünyesinde çeşitli fakülteler vardır. Bu fakültelerde İronca ağırlıklı eğitim de verilmektedir. Başkent Vladikafkas'ta 6 adet tiyatro, 3-4 adet müze mevcuttur. Tiyatrolarda Rusça ve İronca eserler temsil edilmektedir. Bu tiyatrolardan ikisi çocuk tiyatrosudur. Tiyatroların fazlalığı o milletin kültür seviyesinin en belirgin göstergesidir. Müzelerinde İskitler'e, Sarmatlar'a ve Alanlar'a ait enteresan kalıntılar sergilenmektedir. Alan Cengaverleri'ne ait oldukları saptanan sivri kafatasları görülmeye değer kalıntılardır. Terek Nehri kenarında tahminen 300 yıl önce Azerbaycan zenginlerinden birinin İron sevgilisine kavuşamaması üzerine aşkının hatırası olarak yaptırdığı iki minareli görkemli cami ibadete yeni açılmıştır. Osetya halkının tahminen %70'i Hıristiyan, %30'u ise Müslümandır. "Dergevşı Kom Vadisi"nde dünyada bir benzeri bulunmayan ve "Ölüler Şehri" diye adlandırılan yerüstü mezarları turistlerin ilgisini çekmektedir. Ayrıca Osetya'nın bütün vadilerinde, o vadiye hakim olmuş eski ailelere ait gözetleme kuleleri ve kaleleri vardır. Ayrıca kule şeklindeki mezarlarla, eski yeraltı mezarlarını ve İslam dini esaslarına göre düzenlenmiş mezarları bir arada görmek şaşırtıcıdır. Kurttatı Vadisi'nde, Cengizhan baskınları (1223-1225) sırasında korunabilmek amacıyla inşa edilen ve giriş kapısı bugüne kadar belirlenemeyen bir kale mevcuttur. Kale çıkışının kıl merdivenlerle yapıldığı kanaatı hakimdir (Prof. Pelti Taymuraz). Vellacir Vadisi'nde Hıristiyan dininin ilk kabulü sırasında (910-915) inşa edilmiş birçok kilise mevcut ise de bunların en önemlisi ve en görkemlisi Meryem Ana "Madı Mayrem" kilisesidir. En eski kilise ise, devlet otoritesinin Alanlarca, dini otoritenin yerli halktan Şağil'ler tarafından temsil edildiği devirde Gürcü Krallarınca yaptırılan Nujal kilisesidir. Kuzey Osetya "Alanya" Ekonomisi Osetya'da ekonomi temelde tarım ve hayvancılığa dayanmaktadır. Ekonomide şahıs teşebbüsü henüz gelişmemiştir. Teşebbüs sahipleri dış ülkelerden gelmektedir. Türk firmalarının inşaat sektöründeki yeri büyüktür. Osetya maden bakımından zengin olmakla birlikte henüz işletmeciliği başlamamıştır. Tarihsel yazıtlarda ise altın ve gümüş madenlerinin su gibi bol olduğu belirtilmektedir. Yalnız Kurttatı Vadisinde küçük ve ilkel bir kurşun işletmesi mevcut olup, halk bu işletmeden suları kirletmesi nedeniyle şikayetçidir. Orman ürünleri ve mermer işletmeciliği yeni başlamıştır. Osetya'nın şehirlerinde, ilçelerinde ve bunlara bağlı köylerde doğalgaz ve elektrik vardır. Bu nedenle katı yakıt kullanılmamaktadır. Dolayısıyla mevcut ormanlar tahrip edilmemektedir. Petrol ve doğalgaz Rusya'dan gelmektedir. Elektrik kendi hidroelektrik santrallerinde üretilmektedir. Kaban Vadisi'nde Koban Köyü halkından biri tarafından yıllar önce yapılan hidroelektrik santrali, o kişinin anısına hürmeten sökülmemiş ve halen Koban Köyü bu santralden aydınlatılmaktadır. Son zamanlarda Mozdok yakınlarında yapılan petrol sondajlarından olumlu sonuçlar alınacağı ümit edilmektedir. +''+Yahya Alpay