Sözlü Tarih Çalışmaları

Dergimizin "Sözlü Tarih" konulu bu sayısı için, yayımlanan kitaplarında sözlü tarih çalışmalarından yararlanan büyüklerimizle görüşmeler yaptık. Bizlere bu çalışmaları nasıl yaptıklarını ve sözlü tarih araştırmalarının toplumumuz için ne kadar önemli olduğunu anlatan büyüklerimizin bu konu hakkındaki görüş ve düşüncelerini yayınlıyoruz. +''+ Osman ÇELİKp> Doğu milletlerinde günlük tutmak ya da hatıra yazmak pek gelişmediği için, sözlü edebiyat önem kazanmıştır. Dinlemeye ve gözleme dayanan bilgi birikimi, nesillerin sözlü olarak birbirine aktardığı değerli bir hazinedir.Modern çağda yaşamama rağmen, sözlü kaynaklardan ben de yararlandım. Yazılı edebiyata geçmeden, vatanlarından sürülen bir topluluğa mensuptum. Kuzey Kafkasya'dan ilk çıkan göçmenler, kitap-defter edinmemişlerdi. Bütün bildiklerini, hatıralarını hafızalarında saklamışlardı. Dinleyen, merak eden olursa, özellikle yeni nesillere, bildiklerini anlattılar.Kesin tarihini hatırlamıyorum; ilkokula yeni başladığım yıllardı. Yaşlı babaannem, bir yere oturmaya giderken, beni ve kız kardeşimi yanına alırdı. Genelde bu, gece oturması olurdu. Konuşulanları merakla dinlerdim. Yıllar sonra bunları yazılı hale getirmek isteyince başarılı olamadım. Çünkü sözlü kaynak, yer yer kopmuştu.Buna rağmen; "Efsaneler, Hikayeler, Portreler" isimli kitabımda bulunan "Nenof", "Kutsal Dul", "Meryem" adlı hikayelerim, çocukluk yıllarında dinlediğim kaynaklardan esinlenerek yazılmıştı.Meryem ile Nenof, benim hayalimin ürünü değildi. Gerçektir. İlkokula başladığımda ikisi de sağdı. Sas Nenof'un yaşı yüzün çok üstündeydi. Meryem Nenof ise sanırım yetmişini geçmişti.Meryem Nenof'u bugünkü değer ölçülerimle tanısaydım, onu daha dikkatli dinlerdim. Sesini yükseltmeden, sözcükleri tane tane oturtarak, sanki şiir okur gibi konuşurdu. Biz çocuklarla konuşurken, bir büyükle konuşuyormuş gibi davranırdı. Yüz hatları anlamlı, yaşına göre hala güzeldi.Dinlediğim büyükler sadece bunlar değildi. Halamın beyi saatçi Recep Hoca, köyümüzün imamı Eyüp Efendi dikkatle dinlenecek, bilgi düzeyi yüksek kişilerdi. Üniversite çağında; Ahmet Canbek, Şerafettin Erel, Dr. Vasfi Güsar Beyler saygıyla hatırladığım kişilerdir.Kazanuko Jabağ adlı kitabımın ikinci baskısı yapılacağı zaman, bazı bölümleri zenginleştirmek istedim. Bu konuda, en büyük katkıyı Şogen Ali ile Saim Tuç Beyler yapmışlardır. Her ikisini de saygıyla anıyorum.Özellikle belirtmek istiyorum: Şogen Ali Thamate çok iyi değerlendirilmelidir. Tabir caizse beyni yıkanmalıdır. Bütün bildikleri kayda geçirilmelidir. Şüphesiz sözlü kaynaktan alacağınız bilgiler hamdır. İşlenmesi gerekir. Belli başlıklar altında toplanmalıdır. Sözlü kaynak görevi yapacak kişiler gün geçtikçe azalmaktadır. Zaman kaybedilmeden birikim sahibi büyüklerimiz tespit edilerek, Onlardan istifade edilmelidir.+''+Osman Çelik

Çerkesler Nerelidir?

İnsan ırkının 300,000 yıl önce ortaya çıktığı ülke, hemen tüm dünya dillerinde, tüm dünya destan ve masallarında yer alan, ulaşılmaz, afsunlu, gizemli, atlas renkli, düşler, mutluluklar ve büyük acıların yaşandığı ülke; Çerkes boylarının kutsal ata yurdu; doğudan batıya, kuzeyden güneye, binlerce yıldır toplumların, uygarlıkların geçtiği tarihi kavimler kapısı... +''+ Kafkasya, değişik etnik kökenli toplumların bir arada barındığı bir bölgedir. İnsan ırkının üçyüzbin yıl önce Kuzeybatı Kafkasya;da ortaya çıktığı savinin detaylarına inince, Kuzeybatı Kafkasya'da türeyen insan soyunun öncelikle yakın çevreye, Transkafkasya'ya, kuzey-doğuya ve güney-batıya yayıldıkları görülmektedir. Bu savları bir dereceye kadar doğrulayan bulgular ve kanıtlar da vardır. Nitekim, simdi Krasnodar topraklarının içerisinde, Karadeniz kıyıları boyunca, Abhazya ve diğer Kuzey Kafkasya bölgelerinde çok sayıda palaeolitik yerleşim alanları bulunmuştur. Bunlara ilk yerleşen insanların avcı ve besin toplayıcısı oldukları anlaşılmaktadır. İnsanoğlunun besin toplayıcı olan ekonomik yapısından, üretim ekonomisine, hayvancılık ve tarıma geçişine kadar binlerce yıl geçmiştir. Bu dönemde üretim araçlarının halen tas ve kemikten yapılmış olmasına karşın, güçlü bir anaerkil (matriarkal veya jinekokrat) toplum düzeninin de olduğunu biliyoruz. Anaerkil toplum düzeni sürecinin başlangıcında metal henüz bilinmemektedir. Yüzlerce yıl sonra metal ile tanışan insanoğlu, ilk olarak bakır ve tuncu kullanmaya başlamıştır. Ancak altın, daha çok dekoratif amaçlarla ve takı eşyası üretiminde kullanılmıştır. Kuzeybatı Kafkasya erken metal çağına M.Ö. 3000 yıllarında, daha başka bir deyişle, günümüzden 5,000 yıl önce, ulaşmıştır. Bu dönem yaklaşık olarak, mezar alanları üzerinde mezar tümseklerinin ortaya çıktığı döneme rastlamaktadır. Arkeologlar, bu dönemde bu bölgede yasayan insanları ilginç bir sınıflamaya tabi tutmuşlardır: Kaya Mezar - Katakomp Mezar toplumları ve Ahşap Mezar kabileleri gibi. Başka bir sınıflama yaşanan topraklara ve bölgelere göre yapılmaktadır. Maykop (Miyekuape) veya Kuzey Kafkasya boyları sınıflamasında olduğu gibi... Anılan mezar örnekleri Krasnodar'da ve özellikle Adıgey Cumhuriyeti başkenti olan Maykop'daki müzede sergilenmektedir. Bu maket mezarlarda, mezarların açıldığı andaki durumları, ölülerin gömülüş biçimleri, mezarlardan çıkan eşyaların özellikleri detaylı bir biçimde belirtilmektedir. Bu mezarları bırakan insanların genelde uğraş alanı hayvancılıktır. Ancak, toprağı islemeyi de bir ek is olarak yaptıkları anlaşılmaktadır. Kuzeybatı Kafkasya'nın dağlık bölgelerinde ve Karadeniz kıyılarında ortaya çıkan Dolmen kültürü, adini alışılmadık neolitik oda mezarlar ya da kayalardan oyulmuş mezarlardan almıştır. Kuzeybatı Kafkasya Dolmenlerinin geçmişi, M.Ö. 2. binin ortalarından son çeyreğine kadar olan döneme rastlamaktadır. Bu mezarlar, Kuban nehrinin sağ yakasında yer alan bozkır hattındaki kuyu-mezar kültürü topluluklarına ait mezar tepeleri ile yaşıttır. Orada ölüler üzerleri kereste ile kapatılan çukurlara gömülürdü. Bu mezarlar genellikle eşya bakımından çağdaşı olan diğer mezarlara göre fakir olmalarına karşın, ölünün kimi zaman dört tekerlekli bir araba ile gömüldüğü de olurdu. Bu mezarlarda altın küpeler dışında metal eşyaya çok az rastlanılmıştır. M.Ö. 3. binde Kuban nehrinin güneyinde Maykop kültürü doğup gelişmiştir. Bu kültür, giderek etkilerini doğuda Dağıstan'a, Bati da Novorosissk ve Taman topraklarına kadar hissettirmiştir. Bu kültürün en parlak döneminde demir dışındaki tüm metallerin islendiği anlaşılmaktadır. Bu dönemde Maykop Kültürü içerisinde çarklı çömlek tezgahının kullanıldığı anlaşılmaktadır. Uygarlığın özellikleri Yakın-doğu ve özellikle Mezopotamya uygarlığı havasını vermektedir. Bu denli erken bir dönemde çömlekçi çarkının bulunmasını, Mezopotamya uygarlığının etkisi olarak nitelendiren araştırmacılar da vardır. Ancak bu yaklaşım çok gerçekçi değildir. Maykop kültüründe ölüler çok zengin altın ve gümüş eşyalarla dolu mezarlara gömülmektedir. Mezarların üstleri, mezar tepeleri olarak yükselmektedir. Bu mezar tepeleri içerisinde söz konusu kültüre adini veren Maykop Mezar Tepesi her yönü ile diğer mezar tepelerinden farklıdır. Günümüzden 4,000 yıl önce, M.Ö. 2000'in ilk yarısında, antik Kuzey Kafkasya kültürünün ilk bulguları, Katakomp Mezar kabilesinin kültürel ve tarihsel değerleri Kuban steplerine doğru yayılmıştır. Bu kültür diğer Kuzey Kafkasya kabileleri ile yakın bir ilişkiye girmiş ve bu ilişki sonucu kabileler giderek nehrin diğer yakasına sürülmüşlerdir. Bu yer değişikliği ile ilgili olarak bu bölgelere yabancı kabileler kendi ölü gömme yöntemlerini de getirmişlerdir. Bu kabielerin ölülerini, altını açık bıraktıkları çukurun yan tarafına gömerek üzerlerini büyük bir toprak tepecik ile örttüklerini görmekteyiz. Bu döneme ait mezar bölgelerinde çok sayıda metal eşyaya rastlanmıştır. Son yıllarda bu bölgelerde ahşap 0mezar kültürüne ait ve geçmişi M.Ö. 2000 yıllarının sonlarına uzanan mezarlar bulunmuştur. Kuzey Kafkasya'da kabile gelişiminin son aşaması olan Tunç çağı, burada bulunan metal isleme sahasının varlığı ile karakterize olmaktadır. Bakir cevherinin çıkarılıp eritildiği, alaşımlarından, özellikle tunçtan çeşitli eşyaların yapıldığı anlaşılmaktadır. Bu dönemin sonu, demirin ortaya çıkışın tanığı ve yeni bir çağın habercisi olmuştur.İnsan ırkının 300,000 yıl önce ortaya çıktığı ülke, hemen tüm dünya dillerinde, tüm dünya destan ve masallarında yer alan, ulaşılmaz, afsunlu, gizemli, atlas renkli, düşler, mutluluklar ve büyük acıların yaşandığı ülke; Çerkes boylarının kutsal ata yurdu; doğudan batıya, kuzeyden güneye, binlerce yıldır toplumların, uygarlıkların geçtiği tarihi kavimler kapısı... Kuzeybatı Kafkasya'da demir M.Ö. 8. yüzyıldan bu yana bilinmektedir. Engels'e göre demir cevherinin eritilerek demir elde edilmesi, "demir kılıç ile birlikte saban demiri ve balta demiri" dönemini başlatmıştır. Tarihte devrim yaratma işlevi üstlenen, tüm hammaddelerin sonuncusu ve en önemlisi olan demir insanlığın hizmetine bu çağlarda girmiştir. Demir geniş alanlarda tarım yapmayı ve ormanların temizlenerek tarıma elverişli hale getirilmesini sağlamıştır. Demir insanoğluna, tasın ve diğer metallerin hiçbirisinin dayanamayacağı sertlik ve keskinlikte araç ve gereçler bağışlamıştır. Demirin tarım araçları haline dönüşmesi, yavaş yavaş besin toplayıcı toplumdan hayvancılık ve tarıma dayalı topluma doğru geçişi sağlamıştır. Bu geçiş erkek gücüne gereksinim duyduğu için toplumda erkeğin işlevinin ve saygınlığının artmasını da getirerek babaerkil (patriarkal) toplum düzeninin habercisi olmuştur. Üretici güçlerin ve aletlerin gelişmesi hayvancılığı belli ölçüde önemsizleşmiştir. Daha sonra bu yörelere yerleşenler, yerleşik düzene geçenler, kendi yasam biçimlerini, toprağı isleme yöntemlerini geliştirerek, toprağın sabanla işlendiği daha gelişmiş bir dönemi başlatmış, ayni zamanda sosyal değişimler de yasamışlardır. Daha gelişmiş bir ekonomi, servetin belirli ailelerde toplanmasını ve zamanla bu ailelerin bir klan aristokrasisi çerçevesinde toplanarak topluluğun diğer kesimlerinin kendilerine bağlanması sonuçlarını getirmiştir. Bu dönemde ayrıca geniş kabile birliklerinin biçimlediği, belirgin hale geldiği dönemdir. Kabile birliklerinin biçimlendiği bu dönemde, bugünkü Çerkes boylarının ataları olan Meot, Sind, Zikhi, Kerket, Pses, Henioch, Zanig ve daha başka boylar bu tarihten başlayarak maddi ve kültürel gelişimlerini, daha başka bir deyimle etnik konsolidasyonu (etnik bütünleşmeyi) tamamlamaya başlamışlardır. Bugünkü Kuzey Kafkasya'nın otokton halkı olan Çerkes boyları, kimilerinin savunduğu gibi Sami ırkından olmayıp, Orta Dogu'dan kuzeye göç etmemiştir. Tarihin hiçbir çağında sıcak denizlerden, sıcak iklimlerden kuzeye, daha soğuk bölgelere hiç bir göçe rastlanmaz. Başka bir deyişle, İslam dininin etkisi ile Kavm-i Necip olarak anılmaya başlanan Arap halkı ile ya da Sami ırkı ile Kuzey Kafkasya boylarının hiç bir ilgisi bulunmamaktadır. Doğudan kaynaklanan kimi stilize motiflerin ya da eşyaların benzeşimini dayanak olarak gösteren Çerkeslerin kökenini Orta Asya steplerinde ve Turan illerinde arayanlar da yanılgıya düşmektedir. Çerkesler Kuzey Kafkasya topraklarında etnik konsolidasyonlarını tamamlayan otokton topluluklardır. Eski Kuzey Kafkasya halkları ve kabilelerinin adlarının bugün bilinmesini, komşuları tarafından bırakılan yazılı anıtlara borçluyuz. Bu yazılı belgelerde adi geçen boylar; Kimmer, Iskit, Sarmat, Tauri, Sind, Meot, Kerket, Zikhi, Henioch, Zanig, Pses, Psil ve Kolchi'dir. M.Ö. 1. yüzyılda ve Hıristiyanlık döneminin ilk yıllarında Kuzey Kafkasya nüfusunu Meotlar ile diğer Kuzey Kafkasyalı dağlı kabileler oluşturmaktaydı. Meotlar Azak Denizi'nin doğu kıyıları, Kuban nehrinin alt ve orta havzalarında yasıyordu. Nehrin sağ yakasında kalan toprakları, bugünkü Tamizbekskaya yerleşim bölgesine kadar uzanıyordu. Moetların çağdaşı olan Antik Grekler (Yunanlılar) M.Ö. 6. Yüzyılda ilk kez Meotlardan söz etmektedirler. Öte yandan Meotların, M.Ö. 8 ve 7. Yüzyılın ilk yarısı arasındaki dönemde, kökü Tunç Çağı'na kadar uzanan bir kültüre sekil verdikleri gerçeği de arkeolojik bulgulardan anlaşılmaktadır. "Meot" sözcüğü bir çok küçük kabileyi kapsayan kollektif bir isimdir. Hıristiyanlığın başlangıç döneminde yasamış olan eski Grek coğrafyacısı Strabo, "Meotlarin, Sind, Dandari, Toreates, Ayres, Arreches, Torpotes, Obicliakenes, Doskhi ve diğer pek çok kabileden oluştuğunu" yazar. Yalnizca antik edebiyat kaynaklarında değil, bu konuyu isleyen Bosphor Krallığı topraklarından çıkartılan tas tabletlerde de Azak Denizi'nin güney kıyıları ve Kuban havzası antik kabilelerinin isimleri açıklanmaktadır. Bu isimler Meot kabilelerini oluşturan ve Bosphor Kralligi'nin da unsurları olan Sind, Dandari, Toreates, Pses ve Sarmat kabileleridir. Bu topluluklar daha kuzeylerde, Don ve Volga ırmakları arasındaki, daha önce Meotlara ait olan toprakları işgal etmiş görünmektedir (özellikle Sarmatlar). Don ve Kuban nehirleri arasında doğal bir sinirin bulunmaması ve Sarmatlarin göçebe bir topluluk olması nedeniyle, bu topluluğu kâh kuzeyde, kâh güneyde, Kuban Havzası'nda görebilmekteyiz. Bugünkü Çerkeslerin ataları olan ve M.Ö. bin yıllarının ilk yarısında etnik konsolidasyon (pekişme) sürecini tamamlamış olan Kuban bozkırının bu sakinleri incelendiğinde, devamlı bir yer değişiminin yaşandığı görünmektedir. Örneğin İskitlerin, bu bozkırda yasayan kabileleri geride bırakarak, bozkırı geçtikleri ve Kafkas Dağları'ndaki geçitleri de aşıp Transkafkasya'ya (bugünkü Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan toprakları) gittikleri, bu yöreleri yağmaladıkları, M.Ö. 6. yüzyılın baslarında ise tersine bir akın başlatarak eski topraklarına döndükleri bilinmektedir. Bu yörede sürekli İskit yerleşimi bulunmamaktadır. Dolayısıyla bu bölgede bulunan kalıntılarda İskit yapıtı pek azdır. Öte yandan Antik Yunan kolonileri (Phanugoria kenti) yaklaşık 2,500 yıl önce Sindlerin saldırısı ve işgali ile Taman yarımadasından çekilmiştir. Kuban bölgesinde ve Azak Denizi'nin dogu kıyısında yasayan Meotlarla çağdaş olan Yunan kolonilerinin içerisinde en gelişmiş olanı şüphesiz Phanagoria site devletiydi. Bu kentin yerleşim yeri bugünkü Seneggo kasabası yakınlarında bulunmaktadır. Bölgedeki diğer Grek kolonileri, Cepi ve Hermonacca'dir. Bu kolonilerin gelişimleri, kırsal sınırları belirlemiş, ayrı birer bağımsız devlet statüsünde ve M.Ö. 6. ve 4. yüzyıllardaki Grek uygarlığının sosyo-politik yapısını belirleyen "polis"ler seklinde oluşmuştur. Kerç ve Taman yarımadasındaki bu site devletlerin tarihsel gelişimi, giderek Panticapeum'un başkent olduğu Bosphor İmparatorluğu ile birleşme sonucunu getirmiştir. Bu imparatorluk köleci bir devletti; hükümdarları devamlı doğu ve güneye inme ağırlıklı bir politika izlemişlerdir. Bu politikanın sonucu olarak Aşağı Kuban bölgesinde yaşayan Meotlarin Sind koluna ait topraklar işgal edilmiştir. Daha sonra diğer Meot boyları da bu krallığın sınırları içine girmiştir. Zamanla bütün bu kabileler imparatorluk sınırları içerisinde birbirlerine bağlandıkları gibi, kültürel olarak da belirli bir yere kadar kaynaşmışlardır. Yukarıda da belirtildiği gibi bu tür göçler, yer değiştirmeler uzun yüzyıllar sürmüştür. Örneğin, Strabon'a göre, bir Sarmat kabilesi olan Sirakisler, M.Ö. 2. yüzyılda Kuban bölgesine gizlice sızarak Kafkas Dağları'nın güneyine kadar inmişlerdir. Güçlü göçebe kabilelerden oluşan Sarmatlarin yasam biçimi, üstün tarım yasamı ve yöntemleri bilen yerli Meotlarin etkisiyle değişmiştir. Strabo, Sirakisleri tanımlarken, "kimi grupların çadırlarda yaşayıp toprağı sürdüklerini, diğer grupların ise eski göçebe yaşamlarını sürdürdüklerini" anlatmaktadır. Bu tür kültürel değişim, Kuzey Kafkasya'da yerleşik tarım nüfusunun artmasına neden olmuştur. M.Ö. 1. yüzyılın sonlarına doğru Sarmat sızmaları arttığı için bölgede güçlü bir "Sarmatlasma" olayı görünmektedir. Ancak kültürel yasamda bir değişiklik olmamıştır. Sarmat çoğunluğuna karşın Meot kültürü, dil ve geleneksel yaşam tarzını sürdürerek genişlemiş, yeni gelenleri kendi kültürü içinde asimile etmiştir. Sayıca daha az olan Meot kültürü bu gücünü M.S. 3. yüzyıla kadar sürdürmüş, bu yüzyılda Alan saldırısına uğraması sonucu topraklarından (Kuban nehrinin sağ yakasından) sürülmüşlerdir. Yeni gelen Alanlar da aslında Sarmat kökenliydi. Sarmat kabilelerinin bir kolu olan Alanların farklılığı Iran dili konuşmalarıydı. Iran dili konuşan Sarmat kabilelerinden, yani Alanlardan söz eden kaynaklara MS. 1. yüzyıla ait belgeler arasında rastlamaktayız. Alanlar doğu Kuban bölgesine 1. ve 2. yüzyıl arasında gelmişlerdir. Diğer kabilelerle yakın bağlar kuran Alanlar, Daryal Geçiti ve Hazar Kapısı yolu ile Transkafkasya ve Asya'ya da geçmişlerdir. MS. 3. yüzyılda Alanlarla diğer Sarmat boyları birleşerek büyük Alan-Sarmat Kabile Birliği'ni oluşturmuştur. Giderek güçlenen Alan baskısına dayanamayan yerli kabileler Kuban'in sol yakasına geçip akraba oldukları diğer Meot kabilelerine sığınmıştır. Böylece daha az verimli olan topraklara salt güvenlik nedeniyle yerleşmişlerdir. Bu kabileler Kuban'in sol yakasındaki orman-bozkır alanlarına, Kuban ırmağının taşkın ve bataklıklar ile kaplı ova ve ağaçlık bölgelerine yerleşmiştir. Alan-Sarmat Kabile Birliği uzun süre yasamadı. M.S. 375'de Asya'dan Batı'ya yürüyüşe geçen Hun dalgaları, Kuban bozkırını asarak Taman'a doğru ilerlerken, arkalarinda harabe, yangın, açlık ve ölüm bırakarak Alan-Sarmat Kabile Birliği'nin yıkılmasına neden olmuştur. Yağmalanıp yıkılan, güçsüz bırakılan Kuban'ın sağ yakası bundan böyle göçebe boyların yerleşim yeri olmaya başlamıştır. Kuban'in sol yakasında ise yeni bir yapılanma başlamıştır. Meotlar ve akrabaları olan Zikhi'ler etnik anlamda pekişmelerini tamamlayarak bugünkü Çerkes toplumunun ataları olarak tarih sahnesinde güçlenmeye başlamıştır. +''+Özdemir Özbay

Adığe Bayrağı’nın Tarihçesi

Adığeler, bu arada tüm Kuzey Kafkasyalılar, 19. yüzyıl başlarına kadar milli bir bayraktan yoksun ve bir devlet anlayışına sahip olmadan yaşamlarını sürdürdüler. Ancak, eski zamanlardan beri bayrak niteliği taşımamakla birlikte her kabile ve aile çeşitli renk ve biçimlerde bezden yapılmış değişik flamalara yaşamlarında yer veriyorlardı. Özellikle düğünlerde ve at yarışlarında, derece alan delikanlılara, ödül olarak verilmek üzere, genç kızlar kendilerinin hazırladıkları bu flamaları armağan ediyorlardı. +''+ Büyük yarışmalarda ise bu ödüllere ilaveten her kabile başkanı, o kabileyi temsilen derece alan gençlere, kendi sembolleri olan flamayı veriyorlardı. Sürgün sonrası Anadolu'ya yerleşen Çerkes ailelerinin kızlarının pek çoğunda, o günlerin anısına dikilmiş bu tip flamalar yıllar boyu sandıklarda saklanmış, hatta bu yüzden 1920'li yıllardan sonra gizledikleri bu flamalar yüzünden, dönemin yöneticileri tarafından , "Çerkes Bayrağı taşımak, Çerkesçilik yapmak" suçlamalarıyla çeşitli baskılara maruz kalmışlardı. DIV> Adığelerin ilk bayrakları hakkında somut ve yazılı hiçbir belgeye rastlanamıyor. Bu konuda 19. yüzyıl başlarından itibaren Avrupalıların, genellikle, İngilizlerin ortaya koydukları bazı yazılı belgelerden bilgi ediniyoruz. Diplomat, tüccar, yazar, gezgin ve hatta ajan olarak Kafkasya'ya gönderilen kişilerin Çerkesler hakkında yazdıkları eserlerde, Adığe Bayrağı hakkında da bilgilere rastlıyoruz. Bazı kitapların kapaklarında yer alan Adığe Bayrağı'nın önceleri 7 yıldızlı, daha sonraları da 9 yıldızlı olanlarına rastlanıyor. Bayrağın rengi yeşil ve üzerine serpiştirilen yıldızlar da sarı renkli olarak belirtiliyor ki bayraklarda ortak taraf bunlar. Fakat bu bayrakların hangi kabileyi veya kabileleri temsil ettiği ve de hangi tarihte kullanıldığı belirtilmemiş. 1830'lu yıllardan sonradır ki Adığe Bayrağı'nın doğuşuna ait detaylı bilgilere erişebiliyoruz. İngiliz politikacılarından, fakat o dönemde küçük bir devlet memuru olan, gerçek bir Çerkes dostu David Urquhart; İngiltere hükümetinin de yardım ve isteklendirilmesi sonucu 1834 yılının Haziran ayında Kafkasya'ya gelir. Amacı Çerkesleri tanımak, gerekirse ve mümkün olduğu nispette Çerkeslerin Ruslara karşı sürdürdüğü özgürlük savaşımında onlara politik ve somut askeri yardımları sağlamada yardımcı olmaktadır. Tsemez (Novorosiski) de karaya çıkan, oradan da Anapa'ya giden Urquhart, Adığeler tarafından çok büyük bir ilgi ve sevgi gösterisiyle karşılanır. Anapa'da onuruna düzenlenen bir kurultayda -ki bu kurultay Aguy ovasında düzenlenmişti- tüm Çerkeslere seslenerek, Ruslara karşı başarılı olmak için tek bir bayrak altında, Çerkes birliğinin kesinlikle kurulmasının gerekliliğini önerir. Urquhart bayrağın rengi, amblemi vs. hakkında Çerkeslere bilgi aktardığını, sonradan yazdığı anılarında dile getirir. Bu arada o dönemde Adığelerin lideri durumunda olan Zaniko Sefer beyin de onayı ile 12 kabileyi temsilen 12 kişilik geçici bir hükümet kurulur. Urquhart'ın Kafkasya'dan ayrılmasından 3 yıl sonra 6 Mayıs 1837 tarihinde, bu kez, yine İngiliz S. James Bell ve gözlemci Longworth'un hazır bulunduğu ünlü Adhanekum (Adakum, Atakum, Atakhum diye de geçer) kurultayında, ipekten yeşil renkli, siyah iki ok ve üzerinde 10 adet sarı yıldızın yer aldığı Adığe Bayrağı dalgalanmaktadır. Havidko Mensur'un (Havdiko, Havudukue diye de geçer) liderliğinde ve bütün Adığe kabilelerinin temsil edildiği, 1000 delegenin katıldığı bu Adığe tarihinin büyük kurultayında bilinen ilk resmi bayrak budur. İpekten yapılmış yeşil bir yüzey, iki siyah ok ve 10 kabileyi temsil eden 10 adet yıldız. Bundan bir yıl sonra ise 1838 yılında Batı Kafkasya'daki 12 kabile, 3 liderin başkanlığında birleşir ve yeşil yüzey üzerinde 3 siyah ok ve 12 yıldızlı tarihi Adığe Bayrağını milli bayrak olarak kabul ederler. İşte bugün Adığey Cumhuriyeti'nin Maykop'taki Parlamento binasında ve Khabardey-Balkar Cumhuriyeti'nin başkenti Nalçık'ta bulunan Khabardey derneğinin binasında dalgalanan bayrak budur. Adığe Bayrağı'nda yer alan renkler, yıldızlar ve oklara gelince: İpek kumaşın yeşil rengi Kafkasya'nın dağ ve ovalarını; siyah 3 ok dönemin en yetenekli ve ünlü üç ailesini; (bunlar Zaniko, Aytek-iko, Blotoko aileleri idi) siyah renk ise düşmana ölümü, sarı yıldızlar da bütün yaşamları açık havada, kır ve dağlarda geçen ve gökyüzündeki yıldızlara bakarak uyuyan kahramanların yer aldığı 12 bölgeyi temsil ediyordu. Bu 12 bölge, Natukhay (Nathkoç), Şapsuğ, Abedzah, Ubıh, Bjedugh, Temirgoy, Abhaz, Hatukoy, Mahoş, Besleney, Braki ve Karaçay-Kabardey'den oluşuyordu. Bu 12 bölgeden Abedzah, Mahoş ve Bjedughlar Ruslarla barış antlaşması imzalamış olduklarından, Khaberdey ve Abhazya da Rus işgalinde bulunduğundan birliğe ancak o bölgelerden, diğer Adığe kabileleri arasına sığınanların temsilcileri ile birlik antlaşmasına katılmışlardı. Kabardey'in temsilcisi Beslenyiko Aslan, Abhazya'nın ise Rustem Pe idiler. Her bölgenin genel kurulları sonucu seçilen delegeleri Zaniko Sefer'in yanında yer alıyor, bunlar arasından da askeri komutanlar, elçiler ve hakimler seçilerek işbaşına getiriliyorlardı. Zaniko Sefer hem genel başkan, hem de dış işleri ile diplomatik çalışmaları yürütüyordu. KAYNAKÇA1. Kafkasya Dağlıları, Varşova, Rusça-Türkçe Dergi , A.C. Havjoko , "Adığe Kahramanları", 1933.2. Gn. İ. Berkuk, Tarihte Kafkasya, İstanbul: 1958.3. Jabağı Baj, Çerkesya'da Sosyal Yaşayış, Ankara: 1969.4. Dr. Vasfi Güsar, Yeni Kafkas, Dergi, İstanbul, 1957-19625. Osman Çelik , İngiliz Belgelerinde Türkiye ve Kafkasya, Ankara: 1992.6. İ. Aydemir, Göç, Ankara:1968. Havidko Mensur, o dönemin en ünlü üç Adığe reisi arasında yönetim ve askeri alanlarda en önde geleni ve lider durumunda bulunan kişidir. J. Bağ, Çerkesya'da Sosyal Yaşayış, Ankara: 1969, s.121'de genişçe bilgi var. Kıymetli tarihçi merhum A. Canbek Havjoko 1827'li yıllarda Anapa üzerinde 12 yıldızlı yeşil bayrağın dalgalandığını yazar ki o dönemde henüz Adığeler arasında bir birleşme olmadığı düşüncesiyle bu görüşü yerinde bulmuyoruz. Bak: Kafkasya Dağlıları, Rusça-Türkçe dergi (Varşova), Sayı.49, s.6. 12 bölgeye ait isim listesi bazı yayınlarda değişiktir, fakat araştırmalarımızın en sağlıklısı bu listedir. Örnek olarak İsmail Berkuk merhumun verdiği listedeki isimler şunlardır: Şapsuğ-Nathoç, Abzeh, Kemurgiyev, Barakay, Bjeduğ, Kabardey-Besleney, Hatukuvey, Mahoş, Başılbey, Teberdi, Abhazya ve Ubıh-cih'lerdir.+''+İzzet Aydemir

Osetlerin Tarihi

Kafkasya'nin en eski halklarından biri olan Oset'ler bu bölgenin tam kalbini oluşturan topraklarda -Ana Kafkas Sıradağı'nın merkez kısmının her iki tarafinda bulunan dağ boğazlarıyla onlara bitişik düzlüklerde - yaşamaktadırlar. Terek, Uruh, Liahva, Aragva ve daha nice irili ufaklı nehirlerin doğduğu yerler Oset'lerin ülkesinde bulunmaktadır. Rusya'yı Güney Kafkasya ve Orta Doğu ile bağlayan karayollarının bir ucu - Gürcü Askeri Yolu (Daryal Geçidi); Oset Askeri Yolu (Mamison Geçidi); ve nihayet daha yakın dönemde açılan Trans-Kafkasya Anayolu (Ruk Geçidi)- Oset topraklarından geçmektedir. +''+ Tarihi boyunca bütüncül bir etnik-kültürel coğrafya oluşturan Osetya günümüzde yönetsel olarak Rusya Federasyonu'na bağlı Kuzey Osetya ya da yeni adıyla Alanya Cumhuriyeti ve 1990 yılında Gürcistan'dan ayrılarak bağımsızlığını ilan eden Güney Osetya Cumhuriyeti olmak üzere iki kısma bölünmüştür. İki egemen Oset Cumhuriyetinin toplam yüzölçümü on iki bin km kare civarındadır. Oset'lerin toplam nüfusu 600.000'in üzerinde olup, bu nüfusun üçte biri anayurtlarının dışında yasamaktadır. Diğer Kafkas halklarından farklı olarak Oset'ler Hint-Avrupa dilsel ve kültürel-tarihsel birliğinin irani koluna mensupturlar. Oset tarihi ve dili ile ilgili ilk araştırmalar XVIII. yy.'ın sonlarında yapılmaya başlanmış ve Kafkasya'nın tam ortasındaki bölgede kadim Hıristiyanlık geleneğini sürdüren bu Hint-Avrupa halkına ilişkin bu ilk bilgiler romantik Avrupa'yı epeyce etkilemiştir. Geçen yüzyıl için olağandışı görünen bu olgu, birçok Batılı ve Rus bilim insanını Oset'lerin tarihi, dili ve folkloru konusunda ciddi araştırmalar yapmaya yöneltmiştir. Bu araştırmaların en önemli yanlarından birisi, bir bilim dalı olarak Osetoloji'nin ortaya çıkması olmuştur. Değerli çalışmalarıyla bu bilimsel branşın temelini atanlar arasında, Julius Klaproth, Andreas Sjogren, Vsevolod Miller, Maksim Kovalevski, Georges Dumesile, Vaso Abayev gibi önemli isimler bulunmaktadır. Bir halkın kökeninin (atalarının) geldiği yer ile anayurdunun farklı olması artık, o halkın tarihi yazılırken önemli bir sorun oluşturmamaktadır. Eski çağlardan beri Kafkasya'nın etnik-kültürel zemininde kökleşen Osetler'in bugün artık "Kafkasya'nın otokton halklarından biri olmadıkları" olgusu üzerine vurgu yapılmamakta ve Osetler Avrasya'daki bütün halklar arasında mevcut etnik-linguistik ve kültürel-tarihsel bağların, karşılıklı etkileşimlerin organik bir parçası olarak kabul edilmektedirler. Eski Kafkasyalılar ve Hint-Avrupalılar. Geçen yüzyılın 60'lı yıllarında Osetya'nın dağlık kesimlerinde o zamana kadar bilinmeyen bir Bronz Devri kültürünün izleriyle karşılaşılmıştır. Kuban köyü yakınlarında bir dağ nehrinin eski mezarları aşındırması sonucunda, bu mezarlardan olağanüstü güzellikte eşyalar ortaya çıkarılmıştır. İlk buluşların gerçekleştiği yerin adını taşıyan Kuban kültürü Bronz Devri sanatının zirvelerinden biri olarak kabul edilmektedir. Kuban uygarlığı en parlak dönemini MÖ. 2000'li yılların ortaları ile 1000'li yıllar boyunca yaşamıştır. Kuban kültürüne ait çok sayıda buluntudan özellikle ikisi, en gözalıcı ve önemli örnekleri oluşturmaktadır: Bunlar, Oset dağlarının kuzey yamacındaki Kuban köyü ve güney yamacındaki Tli koyu civarlarında bulunan eski mezarlardır. Bu bölgelerde ortaya çıkarılan tunçtan eğri baltalar, geniş kemer tokaları, ok ve mızrak uçları, hançerler, bilezik ve kopcalar, insan ve hayvan heykelcikleri sağlamlıkları, itina ile yapılmış süslemeleri ve eksiksiz biçimleriyle oldukca etkileyici görünmektedir. Eşyaların çoğu oyma resimlerle bezenmiştir. Kuban sanatının bu özellikleri daha sonraki Alan dönemi eserlerinde de çok belirgin bir biçimde izlenebilmekte ve aynı geleneğin bugünkü Oset sanatında da devam ettiği görülmektedir. Eski Kubanlı'lar (Kuban kültürü taşıyıcıları) dağ vadileri ve dağların eteklerine yakın ovalarda yerleşmişlerdi. Ekonomilerinin temelini hayvancılık oluşturuyordu, büyükbaş hayvan ile at yetiştiriciliği yapıyorlardı (Buradan Merkezi Kafkasya'ya özgü mera sisteminin daha Kuban kültürü döneminde ortaya çıkmış olduğunu anlıyoruz.). Hayvancılığın yanı sıra, arpa, buğday ve darı ekimine dayalı tarım faaliyetinde bulunuyorlardı. Ayrıca, çömlekçilik ve dokumacılık gibi zanaatlarda oldukça ustalaşmışlardı. Kubanlı'ların etnik ve linguistik kökenleri konusunda henüz kesin bilgilere ulaşılamamıştır. Uzun süre Kafkas dil ailesine mensup bir kavım sayılmışlarsa da, bu görüşü doğrulayacak hiçbir ciddi bilimsel kanıt şimdiye kadar bulunamamıştır. Son yıllarda ileri sürülen Hint-Avrupa kökenli bir kavim oldukları yönündeki iddialar da şu ana kadar inandırıcı kanıtlarla desteklenememiştir. Buradaki önemli olan nokta, etnik kökenleri ne olursa olsun Kubanlı'ların, Oset'lerin İrani atalarının Merkezi Kafkasya'ya gelip yerleştiklerinde burada buldukları ve zamanla asimile ettikleri en eski topluluklardan bir tanesi olmasıdır. MÖ. 8.yüzyıl sonlarıyla, 7.yüzyılın başlarında doğudan batıya doğru ilerleyen İrani göçebe İskit kavimleri, Kafkasya'nın kuzeyindeki steplere gelip buralara hakim olmuşlardır. Eski Çağ boyunca buradan Ön Asya'ya doğru yaptıkları seferler, İskit'leri dünya tarihinin ön sahnesine çıkararak, kendi sosyal ve kültürel gelişmeleri üzerinde de önemli bir ivme yaratmıştır. Askeri sefer güzergahları Kuzey ve Güney Kafkasya üzerinden geçen İskitler, zamanla ana Kafkas Sıradağı'nın her iki tarafını da yerleşmek üzere yurt olarak benimsemişlerdir. İskit klasik kültürünün özgün nitelikleri bu topraklarda biçimlenmiş, Kafkasyalı ve Ön Asyalı diğer kavimlerle girilen ilişkilerin de bu kültür üzerinde etkileri olmuştur. Yoğun etkileşim ve bütünleşme MÖ. 7.yüzyıldan itibaren başlamış, yerli ahali üzerinde siyasi hakimiyet kuran İskit'lerin ileri gelenleriyle Kubanlı'lar arasındaki ilişkiler giderek artmıştır. İskitler ile Kubanlı'lar arasındaki bu etkileşimin en belirgin kanıtları Osetya'daki Tli mezarlarında gözlenebilmektedir. Öyle anlaşılmaktadır ki, İskitler'in ilk olarak dağlık bölgelere yerleşen küçük asker grupları, yerli kadınlarla evlenerek, onlarla karışmış, sonra da onları diğerleri izlemiştir. Öte yandan İskit-Kuban ortak yaşamının gelişmesinin maddi temeli, İskitler'in, dağlardan maden çıkarma ve işlemeyi bilen bu yerli (Kuban) toplulukların deneyimlerine ihtiyaç duymasıydı. Nitekim arkeolojik veriler de, Kubanlı'ların İskitler'in güneye doğru yaptıkları seferlere katıldıklarını doğrulamaktadır. Böylece MÖ. 7 ve 6. yüzyıllarda Merkezi Kafkasya ile Kafkasya'nın kuzeyindeki step bölgeleri arasında (başka deyişle Ön Kafkasya'da) sosyo-politik ortaklıklar oluşmaya başlamıştır. Daha sonraki dönemlerde bu ortaklık dilsel ve etnik birliğe dönüşmüştür. Doğudan gelen İrani göçebelerin yeni bir dalgası (Sarmat ve Alan akınları) İskit'lerin Kafkasya'da kazandıkları siyasi ve etnik-kültürel konumu daha da güçlendirmiştir. Bu toplulukların sahip oldukları İrani dil, onları Avrasya steplerinin ve eski uygarlıkların büyük dünyasına bağlamış, nüfuzlarını artırmıştır. İskit'lerin ve Sarmat/Alan'ların yarattıkları yüksek kültür, sahip oldukları gelişmiş ekonomik ve sosyo-politik sistem, Kubanlı toplulukların giderek İskitler ve Sarmatlar arasında asimile olmalarına yol açmıştır. Bu sentez sürecinin sonucu olarak ortaya çıkan yeni oluşum, bugünkü Oset halkının ataları olarak kabul edilmelidir. İskitler ve onların akrabaları olan Sarmatlar Eski Çağın İrani halklar ailesine mensuptular. Linguistik sınıflamaya göre İskitler ve Sarmatlar Doğu-İrani alt gruba dahil edilmekte, tarihsel-coğrafi açıdan ise Kuzey-İrani halkların arasında sayılmaktadırlar. Eski İraniler ise dil ve kültür bakımından Hint-Ari kavimlerle çok yakındırlar. İraniler'in ataları önceleri Hint-Avrupa ailesi içinde Hint-İrani (Ari) birliğini meydana getirmekteydiler. Hint-İrani halkların dini ve mitolojik tasavvurlarının, toplumsal düzenlerinin, adet ve geleneklerinin bir çok ortak yönleri olduğu bilinmektedir. Temel çekirdeği İskit-Sarmat dönemlerinde oluşan Oset Nart destanları da konuları, motifleri ve imgeleri açısından doğrudan benzeşimlerini İran ve Hindistan'ın epik eserlerinde ve kutsal kitaplarında bulmaktadır. Eski Osetler Yunanlılar, Romalılar, Slavlar, Cermenler ve diğer Hint-Avrupa halklarıyla sıkı kültürel ilişkiler içerisinde olmuşlardır. Ayrıca Fin-Uygur ve Türkik kavimlerle girmiş oldukları kültürel ve dilsel etkileşimin de kanıtları bulunmaktadır. Ancak eski Oset'lerin en yoğun etkileşimi Kafkasya'daki diğer yerli topluluklarla olmuştur. Prof. V. Abayev'in belirttiğine göre, "Eski Çağda Osetler'in Hint-Avrupa ailesine mensup halklar dışında kalan kavimlerle kurduğu kültürel-tarihsel ilişkiler içerisinde en önemli ve derin olanlar Kafkas dünyası ile olanlardır". İskitler, Sarmatlar, Alanlar. MÖ bininci yılda Güneydoğu Avrupa'nın ve Orta Asya'nın steplerine İrani göçebe halklar olan İskitler, Sarmatlar, Sakalar ve Massagetler yerleşmişlerdi. Bu yekpare kültür dünyası, Batı ile Doğu, Güneyin eski uygarlıkları ile Kuzey Avrupa kavimleri arasındaki birleştirici halkayı oluşturmaktaydı. "İskit toplulukları" olarak bilinen bu halklar söz konusu zaman için yüksek sayılabilecek bir kültür yaratmışlar, bıraktıkları mükemmel "hayvan figürleri" ile özellikle güzel sanatlar alanında ünlenmişlerdir. MÖ. 5.Yüzyıl'da yaşamış ünlü Yunanlı tarihçi Herodot'un gayet ayrıntılı olarak anlattığı üzere Kuzey Kafkasya ve Karadeniz'in kuzeydoğusundaki ovalara, Avrupa İskit'leri yerleşmişlerdi. Bunların çoğunluğu göçebe hayvan yetiştiricileriydi, ancak bazı kabileler tarımla da uğraşmaktaydı. Göçebe İskitleri anlatırken Herodot "ne kentlerinin, ne de istihkamlarının olduğunu, evlerini ise beraberlerinde taşıdıklarını" yazmaktadır. Nitekim göçler sırasında İskit kadın ve çocuklarının arabalara yerleştirilmiş çadırlarda, erkeklerin de at üzerinde hareket ettikleri bilinmektedir. İskitlerin gösterdiği yükselme, demir işleme teknolojisini öğrenmeleri ve göçebe hayvancılığını geliştirmelerine bağlıydı. Çünkü demir madeninin kullanılması tarım, zanaat ve savaş sanatında bir devrim gerçekleştirmiştir. Çobanlığın yerini alan göçebe hayvancılık ise sürülerin hızla büyümesine ve uçsuz bucaksız steplerin otlaklara çevrilmesine neden olmuştur. İskitlerin başlıca servetini, kuşkusuz, yılkı oluşturmaktaydı. Yaptıkları büyükbaş hayvancılığın da ekonomik açıdan önemi vardı. Ancak, at mülkiyeti İskitler'de kişinin sosyal onuru ve ekonomik bağımsızlığını bir ölçütü olarak kabul edilmekteydi. Atı üzerinde savaşa katılmak bir İskit için son derece onurlu ve profesyonel bir işti. Tipik bir İskit savaşcısı, mızrak ve 'akinak' denilen kısa bir kılıçla donanmış olan atlı okçudur. Yaşadıkları dönemde yenilmez sayılan İskit suvarisi düşmana aniden hücum etme yeteneğiyle ünlenmiştir. MÖ. 6. yy.da İskitya'da "on devlet" adıyla bir oluşum ortaya çıkmıştır. Antik yazarların İskit Krallığı olarak tarif ettikleri bu siyasi oluşum, her birinin başında ayrı bir kral bulunan üç bölümden meydana gelmekte ve krallardan bir tanesi aynı zamanda bütün İskitya'nın kralı sayılmaktaydı. Her bir krallık bölgesi de yerel hükümdarların yönettigi bucaklara ayrılmaktaydı. Bu hükümdarlar birleşik İskit ordusu içindeki bucak kuvvetlerine komutanlık etmekteydiler. Öte yandan, krallar üzerinde de etkisi olan 'halk meclisi' askeri-demokratik geleneği de sürdürülmekteydi.İskitya'nın bu coğrafi ve politik örgütlenmesi, bütün Hint-İrani topluluklarda görülen ve temelinde evrenin üç bölümden meydana gelmiş olduğu yolundaki mitolojik-dinsel tasavvur yatan, üçlü sosyal şemaya dayandırılmıştır. Herodot tarihinde İskit'lerin kökeni konusunda anlatılan efsane, İskitlerin ilk atası olan Targitay'ın aslını tanrılara bağlamaktadır. Targitay'ın üç oğlu Lipoksay, Kolaksay ve Arpoksay, Ari'lerin üç sosyal işlevini -din, savaş ve üretim - temsil etmektedirler. Buna uygun olarak Targitay'ın oğullarının neslinden gelen İskit toplumu üç 'uruk'tan, ülkesi ise üç 'krallık'tan kuruludur. Bu üçlü bölünme Oset Nart destanlarında da aynen korunmuştur. Nart'ların üç sülalesi Alagatiler, Axsartagkatiler ve Boratiler Nart ülkesini üç kısma ayırmakta ve üç işlevli Ari şemasına göre kurulmuş olan bir toplumu oluşturmaktadırlar. Osetlerin sosyo-politik uygulamalarında bu eski üç öğeli yapının izleri 19.yüzyıla kadar ulaşmıştır.Bu arada tarih bazı İskit krallarının adlarını günümüze şöyle aktarmaktadır:Yarı-efsanevi Ariant, İran kralı Darius'u yenen İdantirs, İskit adetlerine ihaneti yüzünden idam edilen Skil, ayrıca Spargapif, Lik, Gnur, Argot, Ariapif, Oktamasad. İskitler, M.Ö.4.yy.'da yaşamış Atey adındaki kralın yönetimi altında güçlerinin zirvesine erişmişlerdir. Ancak MÖ. 3. yy.da İskitya artık bu gücünü yitirmeye başlayacaktır. İskitlerin zayıflamasının ardından, Ön Kafkasya ovalarında Güney Ural ve Aral steplerinden göçeden Sarmatlar egemenlik kurmaya başlamıştır.MÖ. 2 ve 1. yy.'larda İskitya adı yerini Sarmatya'ya bırakmıştır. İskitlerle birlikte, Saka ve Massaget boylarının bir kısmı da güçlenen Sarmat kabile birliklerine katılmışlardır. Sarmatlar da göçebe bir halktı, ancak sosyo-politik yapıları İskit'lerinkinden geriydi. Sarmatların toplumsal düzeni tipik 'askeri demokrasi' özellikleri göstermekteydi. En önemli özelliği ise kadınların, erkeklerle birlikte savaşa katılabilecek derecede yüksek bir toplumsal konuma sahip olmasıydı. Kuban ve Terek nehirleri boylarında yasayan Sarmatlar'ın bir bölümü zamanla yerleşik yaşam tarzına geçmiştir. Sarmat'lar Asya ve Avrupa'yı birbirine bağlayan önemli ticari yollarını denetimleri altında tutmaktaydılar. Bunlardan biri 'Sarmat Yolu' olarak bilinmekte ve Terek ve Aragva vadileri ile Daryal geçidi üzerinden Kuzey Kafkasya'dan Ön Asya'ya doğru gitmekteydi. MS. 1. yy.da Güneydoğu Avrupa ve Orta Asya Sarmatlar'ı, Alan adı altında birleşmişlerdir. ("Alan' kelimesi, Hint-İrani halkların eski ortak öz adı 'arya'/ 'aryana'nın dil kurallarına uygun olarak gelişmiş Osetce telaffuz biçimidir). Adlandırmanın yenilenmesi eski İskit-Sarmat toplulukların siyasi tarihindeki yeni bir aşamaya işaret etmektedir. Alan döneminin ayırıcı niteliğini ekonomide yarı-göçebeliğe geçiş oluşturmaktadır. Hayvan yetiştiricilerinin eski mevsimlik oba yerleri, Alanlar döneminde sürülmüş tarlalardan oluşan sabit yerleşimlere dönüşmüştür. Aşağı Don boyunda ve Kuzey Kafkasya yaşayan Alan'ar tamamen yerleşik yaşama geçmişler ve ilk korunaklı (müstahkem) Alan kentlerini kurmuşlardır. Alanlar da savaşkanlıklarıyla bilinmektedirler. Öyle ki, 4. yy.da yaşamış Romalı tarihçi Ammianus Marcellinus "Alanların tehlikeli seferlerden ve savaşlardan adeta zevk aldıklarını" yazmaktadır. Alanlar özellikle güneye (Güney Kafkasya ve Ön Asya'ya) ve batıya (Roma İmparatorluğunun sınırlarına) doğru yaptıkları akınlarla ünlenmiştir. Antik yazarlar Alan ücretli askerlerinin eski dünyada büyük rağbet gördüğünü ve bu askerlerin başka toplulukların savaşlarına gönüllü olarak katıldıklarını belirtmektedirler. Antik çağın bu kahramanlık dönemlerinin dünya görüşünün özgün nitelikleri ve İskit-Sarmat-Alanların yaşam biçimlerine ilişkin etnografik detaylar Oset Nart destanlarında itinayla korunmuştur. Eski Çağ yazarları tarafından tarif edilen İskit ve Sarmat-Alan dinsel törenlerinin bir çoğu da günümüz Osetlerinin ayin ve ibadet pratiklerinde devam etmektedir. Batıda Alanlar 4.Yüzyıl'da başlayan Büyük Kavimler Göçü sırasında Alanlar Hun istilasına uğrayan ilk Avrupa halkı olmuşlardır. Hunlarla giriştikleri savaş Alanların yenilgisiyle sonuçlanmıştır. 372 yılında Alanların bir kısmı batıya Roma İmparatorluğunun sınırlarına ilerlemekte olan Hunlara katılmıştır. 9 Ağustos 378'de Edirne civarlarında Roma ordusuna karşı kazanılan zaferde Alan süvarisi belirleyici bir rol oynamıştır. Bu yenilgiden sonra Roma bir daha kendini toparlayamayacaktır. Kısa bir süre sonra ise Alanlar Hun ittifakından çıkıp, 406 yılında Germen boyları olan Vandal ve Suevlerle birlikte Galya'yı istila etmişlerdir. Burada Alanlar ikiye ayrılmışlardır. Başlarında Goar'ın bulunduğu bir grup Roma'nın hizmetine girmiştir. Zayıflamakta olan İmparatorluk, bu grup Alanlar'a İmparatorluk çıkarlarını maaş ve toprak karşılığı savunmak üzere federal bir statü tanımıştır. Roma İmparatorluğu ile ittifak yapan Alanlar, bugünkü Fransa, Belçika topraklarıyla, İtalya'nın kuzeyine yerleşmişlerdir. Smbid, Eoxar, Beorgor, Sangiban Alanlar'ın adları tarihe geçmiş krallarıdır. Sangiban'ın krallığı döneminde Alanlar, 15 Haziran 451'de yapılan ve Roma İmparatorluğunun Hun'ları durdurmayı başardığı son büyük askeri zaferde -Campi Catalaunici (Katalaun Ovası) savaşında- büyük ün kazanmışlardır. Alanlar'ın başında kral Respendial'in bulunduğu diğer kolu, Roma İmparatorluğu ile düşmanlığını sürdürüp, Vandallar ile ittifak yapmıştır. 409 yılında Franklar'ın saldırıları karşısında Vandallar ile Alanlar Galya'dan bugünkü İspanya topraklarına göçmüş ve İberik Yarımadası'nın önemli bir bölümünü ellerine geçirmişlerdir. Alanlar'ın Lusitanya ve Kartagena, Vandallar'ın ise Doğu Galisya ve Betika üzerindeki egemenliklerini yapılan bir anlaşma ile Roma İmparatorluğu da tanımak durumunda kalmıştır. Ancak çok geçmeden Roma, Vandallar ve Alanlar ile başedebilmek için bir müttefik bulmuştur. 416 yılında İspanya'yı, Roma'ya dost olan Germen kabilelerinden bir tanesi, Batı-Gothlar'ı ele geçirmiştir. Alanlar ile Batı-Gothlar'ı arasında uzun süren savaşlar olmuş, sonunda kralları Addak'ın 418'de savaşta ölmesiyle Alanlar egemenliği Vandal kralına devretmek zorunda kalmışlardır. +''+Ruslan Bzarti

Uluslar Arası I. Xabze Konferansı Sonuç Bildirgesi Ankara, 01.06.2003

30 Mayıs 2003 tarihinde Ankara'da toplanan "Uluslar arası I.Xabze Konferansı" üç gün süren son derecede verimli ve yararlı çalışmalarını bu gün tamamlamıştır.(Konferans katılımcılarının ana dilleri itibariyle Adige-Abaza Xabze uygulamaları esas alınmıştır. Sırası ile diğer yerli Kafkas halklarının Xabze çalışmalarının da bir bir gerçekleştirilmesi gerektiğine inanıyoruz) +''+ Üç gün süren Konferans açıkça göstermiştir ki, Adige-Abaza töreleri, bu halkların ulusal-kültürel varlığını koruyabilmeleri ve sürdürebilmeleri bakımından yaşamsal bir önem taşımaktadır. O nedenle bu konunun, bilimsel yöntemlerle, pratik ve çağdaş bir yaklaşımla ve daha geniş biçimde ele alınıp incelenmesi gerekmektedir. İşte bu inançla, katılımcılar arasından Sn. Prof.Dr.Etnolog BAĞAJNOKA Barasbiy başkanlığında, ÇERKES Aliy, THAYTSUX Mikhail, ARGUN Yura ve KUYOKA Asfar'dan oluşan daimi bir çalışma Grubu oluşturulmuş olup Türkiye'den de Av.TUNA Rahmi, KHUŞHA Doğan ve Av.HUVAJ Fahri'nin yardımlarıyla en kısa zamanda detaylı bir taslak kitapçık hazırlanacaktır Bu kitapçık, geçmişten çok geleceğe yönelik ihtiyaçlar göz önünde bulundurularak hazırlanacak ve Kaf-Der tarafından dünyada mevcut tüm Adige-Abaza dernekleri, vakıfları, komiteleri ve bilinebilen araştırmacılar ile uygulayıcılara ulaştırılacaktır. Derneklerin ve uygulayıcıların tetkikinden ve düzeltme önerileri alındıktan sonra, yine Ankara'da toplanacak olan II.Xabze Konferansında atölye çalışmaları halinde değerlendirilerek son şekline kavuşturulacak ve bir kitapçık halinde çok sayıda basılıp, her eve ulaştırılmak amacıyla dağıtımı sağlanacaktır. Bu süreçten şimdilik KAF-DER ve KAF-DAV yükümlü olup, yakında kurulacak olan KAFKAS DERNEKLERİ FEDERASYONU kurulduktan sonra Federasyon ve Kaf-Dav'ın sahip ve sorumluluğunda çalışma tamamlanacaktır. Kurulan çalışma komisyonu yukarıda özetlenen karar çerçevesinde aşağıdaki plan dahilinde; XABZE (Adige-Abaza halkı'nın yaşam biçimi)center> Adige-Abaza halkının kökenleri ve ilişkileri, Adigelik-Abazalık kavramlarının anlamları,kapsamları ve gruplandırılmaları, 3- Çocuğun, doğumundan ölümüne kadar yaşayacağı hayatta, uyacağı örf ve adetlerinin güncel bir yaklaşımla bölüm bölüm anlatılacağı, ul> sistematik, çağdaş ve pratik bir kitabı hazırlamayı görev olarak kabul etmiştir. ULUSLAR ARASI "XABZE" KONFERANSI KATILIMCILARIp>+''+Kaffed

Kullandığımız Kavramlar Üzerine Bir Eleştiri

Son yıllarda Kafkasya ve Kafkasyalılarla ilgili yayınlarda memnuniyet verici bir artış görülüyor. Bununla birlikte, özellikle terminoloji konusunda bir karışıklık göze çarpıyor. Nart Dergisi'nin 5. sayısında, Osetler hakkında yayımlanan yazılarda kullanılan terminoloji vesilesiyle bu konudaki bazı düşüncelerimi belirtmek istiyorum. +''+ Kafkasya gerçekten, adlandırmalar konusunda bir çok kişinin kafasını karıştıran bir çeşitliliğe sahiptir. Bu, Kafkasya'nın çok etnikliliğinden ve halklarının toplumsal yapısından kaynaklanmaktadır. Bugün karşımızda, Kafkas halklarının adlarıyla ilgili birkaç gruba ayırabileceğimiz bir terminoloji vardır. 1. Bazen tartışmalı da olsa, bilimsel literatüre yerleşmiş, tarihi-etnik ve dilbilimsel sınıflandırmaya dayanan terminoloji;2. Kafkas halklarının kendilerine ve komşu halklara verdiği adlardan oluşan, daha çok kendi aralarında bilinen terminoloji;3. Stalin döneminde politik amaçlarla yaratılmış, daha çok yapay idari sınırlara dayanan terminoloji (Çerkesler, Adığeler, Kabardeyler gibi.)Bunlara bir de Türkiye'ye özgü terminolojiyi ekleyebiliriz. (Bütün Kafkas halklarına Çerkes denmesi gibi). Bunlardan birini tercih edenler olduğu gibi, hepsini bir arada kullananlara da rastlıyoruz. Nart dergisinin 5. Sayısında yayımlanan Osetlerle ilgili (köy tanıtımı dahil) sekiz yazıda bunun çok tipik bir örneğini görüyoruz. Hetegkatı Kosta hakkındaki çeviri yazıda İron ve Oset adları eş anlamlı kullanılmış. Sayın Yahya Alpay, Kuzey Osetya ve İron Edebiyatı başlıklı yazılarında Osetler olarak İronlardan bahsediyor. Bir de Alanlar ve Asetinler var. Ayrı yazılarda veya aynı yazının içinde bu adlar aynı anlamda kullanılmış. Konuya yabancı biri bu ad karmaşasından ne anlayabilir? Kafkasya hakkında bu kadar bilgi eksikliği ve terim kargaşası varken, bu konuda biraz daha dikkatli olunması gerekmez mi?Diğer birçok Kafkas halkında olduğu gibi Osetlerin de kendine verdiği ortak bir ad yoktur. Oset halkı, kendilerini İr(tekil İron) ve Digor (tekil Digoron) olarak adlandıran topluluklardan oluşur; yani İron, Osetlerin kendine verdiği ad değil, onu oluşturan topluluklardan biridir. Yazılarda kullanıldığı gibi, eğer İron ve Oset aynı halkın adıysa, o halde Osetya'da Digoronlar yaşamıyor mu veya İron Edebiyatı'ndan ayrı bir Digoron Edebiyatı mı var? "Oset" Gürcülerin verdiği addır. Kökü, bazen batı literatüründe da rastlandığı gibi, "Os" veya "Osi"dir; sonuna Gürcüce'de aitlik bildiren -et takısı eklenmiştir.(Svanet, İmeret, İnguşet vb.) Asetin ise, halk adlarının Rusça'daki kullanımıyla ilgilidir. Rusça'da bazı halk adlarının sonuna -in takısı eklenir (Abazin, Kabardin, Lezgin, Tatarin vb.). "O" sesi ise vurgusuz okunduğunda "a" gibi okunur; yani Asetin, Oset adının Rusça okunuşudur, dolayısıyla Türkçe'de Asetin adını kullanmak tercih edilmemelidir (Abazin ve Kabardin de aynı şekilde).Bir de son zamanlarda ısrarla yaygınlaştırılmaya çalışılan Alan adı var. Osetlerin, tarihteki Alanların torunları oldukları kabul edilir. Kuzey Osetya Parlamentosu geçtiğimiz yıllarda aldığı bir kararla Cumhuriyetin adını Alanya olarak değiştirdi. Bir grup tarihçi-aydının insiyatifinde gelişen bu akım Türkiye'de de yankısını buldu. Bir halkın tarihte ve bugün farklı adlarla anılması sık görülen bir durumdur. Ancak tarihte yaşamış bir halkın bugün aynı şekilde kaldığını iddia etmek mümkün değildir. Alanlar tarihi süreç içinde mutlaka değişmişler, Kafkasya'daki diğer unsurlarla karışarak Oset halkını oluşturmuşlardır. Ayrıca bir adın yaygınlaşması ve yerleşmesi uzun zaman alan bir süreçtir. Bugün hem Türkiye'de hem de dünyada en bilinen ve yerleşmiş ad "Oset"tir. Bunu değiştirmeye veya yanlışmış gibi düzeltmeye çalışmanın ne amacı ve mantığı vardır?Aynı karışıklık diğer Kafkas halklarının adlandırılmasında da sürmektedir. Bu konunun tartışmaya açılarak ortak bir terminoloji konusunda birlik sağlanması gerekli görünmektedir.+''+Murat Papşu

Tarihin Acımasızlığının Kurbanı Çerkesler

Mitolojiye göre, Tanrı yeryüzünü yaratırken, bütün yerküreye dağıtsın diye dağları çantasına doldurdu. Ancak şeytan ne yapıp edip, çantada bir delik açtı ve dağların hepsi Karadeniz ile Hazar Denizi arasındaki bölgeye saçıldı. Kafkasya adı verilen bu bölgede dağlar o kadar fazla, hayat o kadar zordu ki, sonunda Tanrı burayı şeytanın kötülüklerinin ulaşamayacağı, insanların onun etkisinden korunacağı bir yer haline getirdi. +''+ DIV> Kafkasya, tarihi boyunca, yolu buralara düşen gezginler tarafından ılık iklimi, zirveleri yaz-kış karlarla kaplı olan dağları, yüce ormanları, bereketli ormanları, gürül gürül akan ırmaklarıyla hep bir cennet gibi tasvir edilmiştir. Shakespeare'in üzerine şiirler yazdığı zirveleri bu karlarla kaplı Kafkas Dağları'nın yanında yüce Alp Dağları bir cüce gibi kalmaktadır. Avrupa'nın en yüksek dağı olan Elbruz Dağı'nın iki zirvesi arasında uzanan vadiye güneyde Ağrı Dağı yerleşmiştir. Altın Post Ülkesi olarak bilinen Kazbek Dağı, mitolojiye göre uygarlığın Tanrısı olarak bilinen Prometheus'un zincire vurulduğu dağdır. Kafkasya, büyük Rus yazarları Tolstoy'a, Lermantov'a ve Puşkin'e esin veren düşlerin ve söylencelerin ülkesidir. Burası güzel, ahlaklı, onurlu Çerkes insanının ülkesidir. Çerkesler, Karadeniz'in doğusunda kalan bu dağlarla kaplı ülkede çok eski zamanlardan beri yaşamakta olan kadim bir uygarlığın temsilcileridir ve 12 kabileden oluşmaktadır. Çerkeslerin ülkesi tarih boyunca Romalılar, Araplar, Attila'nın, Cengiz Han'ın ve Timur'un orduları tarafından işgal edilmeye çalışılmıştır. Dünyayı işgal etmeye kalkışan Büyük İskender, ilk ciddi sınavını burada vermiştir. Bu nedenle Persler, Kafkasya'yı "Büyük İskender'in Seddi" olarak adlandırmışlardır. Yüzyıllar boyunca ülkelerini yabancılara teslim etmeyen Çerkesler, böylece kültürlerini yabancı etkilerle karşılaşmadan koruyabilmişlerdir. Ancak Çerkeslerin bu durumu, Rus Çarlığı'nın 18.yy sonlarında başlattığı Rus işgaline kadar sürmüştür. Özgürlüklerine aşık olan Çerkeslerin Rus Çarlığı'nın orduları karşısında ülkelerini savunmak uğruna verdiği mücadele, bir efsaneye dönüşmüştür. Tam yüz yıl boyunca, Rus Çarlığı'nın işgaline karşı direnen Çerkesler için "Bir Çerkes 10 kişiye bedeldir" denilmeye başlanmıştır. Çerkeslerin bu büyük mücadele gücü, büyük Rus ozanı Lermantov tarafından Rus-Kafkas Savaşları sırasında şu şekilde ifade edilmiştir: "Çerkeslerin hazinesi rüyalarıdır. Yürekleri ise en büyük servetleri. Ancak özgürlük onlar için her şeyden, barış ve anavatanlarından daha önemlidir." Rus-Kafkas Savaşı, ancak 1864 yılında sonuçlanabildi ve Çerkes toplumunun hemen hemen yarısı bu savaşta yok oldu. Geriye kalanların yarısından çoğuysa Osmanlı İmparatorluğu topraklarına sürgüne gönderildi. Bu, modern zamanlarda tanık olunan kitlesel sürgünlerin en ağırlarından birisiydi. Sürgüne gönderilen Çerkeslerin üçte biri, açlık ve salgın hastalıklara yenik düştü. Eğer bu savaş ve sürgün olmasaydı bugün dünyadaki Çerkes nüfusu 25 milyon civarında olacaktı. Ya da dünyanın dört bir köşesine, dağılmış olmakla birlikte yoğun olarak Türkiye, Ürdün, Suriye ve Kafkasya'da yaşayan Çerkeslerin nüfusu en azından 6 milyondan fazla olacaktı. Çerkesler gidip yerleştikleri ülkelerin kültürel gelişimine önemli katkılarda bulundular. Örneğin, Amman'a yerleşerek orayı yeniden kuranlar Çerkesler oldu. Prens Abdullah (sonradan Kral Abdullah), bugünkü Ürdün topraklarına geldiğinde onu karşılayanlar Çerkesler oldu. Ürdün Emirliği'nin kuruluşunun ilk günlerinde ortaya çıkan isyan sırasında, Çerkesler Prens'in sarayı etrafında kamp kurdular. O günlerin anısına da Kralın Özel Muhafızlığı ile onurlandırıldılar. Bugün hala, Çerkesler o görkemli ve etkileyici giysileriyle sarayı korumaya devam ediyorlar. Bağlılıkları ve dürüstlükleriyle bilinen Çerkesler, Ürdün'de çok önemli üst düzey sivil ve askeri görevlerde bulundular. Ürdün'de bugün 100 bin kadar Çerkes yaşıyor. Avrupalıların, ev diye kendileri için hala daha mağaralar kazıdıkları dönemlerde Çerkesler gelişmiş bir uygarlık düzeyine ulaşmışlardı. Çerkesler, şiirleri, söylenceleri, şarkıları ve danslarıyla eşine az rastlanır zenginlikte bir kültürün temsilcileriler. Toplumsal yaşamları Adığe Khabze denilen, mükemmellik, misafirperverlik, dürüstlük, büyüklere saygı ve yüreklilik gibi erdemlere dayanan bir dizi yazılı olmayan gelenek üzerine kuruluyor. Kadınlar Çerkes toplumunda el üstünde tutuluyorlar ve kamusal yaşama tam bir özgürlükle katılıyorlar. Çerkesler hiçbir zaman çok eşliliği benimsemediler. Birbirlerini kardeş gibi gördüklerinden uzak akrabalarıyla, hatta komşularıyla bile evlenmiyorlar. Çerkesler yüzyıllardır bu çok zengin olan kültürlerini bütün güzellikleriyle yaşatmaya çalıştılar. Ancak, kültürlerini, geleneklerini, dillerini koruyabilmeleri hiç de kolay olmadı. Hızla asimile olmaya başladılar. "Vatanını yitiren, her şeyini yitirir" diyen eski bir Çerkes atasözü, bugün varlıklarını koruma mücadelesi veren Çerkeslerin aklından hiç çıkmıyor. Genç kuşaklar, insanlık tarihini en güzel en etkileyici sayfalarını oluşturan kültürel miraslarına artık sahip çıkamıyorlar. "Tarihini ve kültürünü bilmeyenler, geleceklerine sahip çıkamazlar" deyişi doğrulanıyor. Çerkes ulusu, geçmiş günlerin anısıyla yaşayan, anılarının peşindeki yaşlılar gibi davranıyor. Ancak, komünizmin çöküşü, iletişim teknolojilerindeki büyük gelişmeler, insan haklarının uluslararası ölçekte yaygınlaşmasıyla birlikte Çerkesler bugün toplumsal ve kültürel yeniden doğuş koşullarına, anayurtlarını ve diasporadaki akrabalarıyla ilişki kurma imkanlarına kavuştular. Kendilerini dünyaya bir defa daha nasılsalar o olarak, tek istekleri kültürlerini korumak, dillerini konuşmak, özgürlük, barış ve mutluluk içinde yaşamak olan Çerkes insanları olarak tanıtma imkanlarına kavuştular. Bu durumdan onlar kadar üzerinde yaşadıkları ülkeler de yararlanacak. +''+Prens Ali

Doğuda Savaş: Şark Meselesinin Gözden Geçirilmesi

War in the East, Prof. A. J. Schem tarafından 1878 yılında Amerika'da yazılan, (1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı'nın hemen sonrasında Ayestefanos Anlaşması imzalanmış, ancak devamı olan Berlin Anlaşması henüz imzalanmamışken kaleme alınmış olan) 692 sayfalık İngilizce bir kitaptır. Kitabın Rusya'yı tanıtan bölümünün Kafkasya ile ilgili kısmında yer alan ve "ABD Gözüyle Çerkesler" şeklinde Türkçeleştirilmesi mümkün olan bölüm aşağıda okuyucularımızın bilgisine sunulmuştur. +''+ Kafkasya ismi Karadeniz ve Hazar Denizi arasında yer alan Kafkas Dağları ve etekleri ile kaplanmış bölgeye verilmiş bir isimdir. Bu dağlar Karadeniz'in kuzeydoğu ucundan başlar ve 700 millik bir alana uzanır. Kafkasya coğrafyası uzmanı Mr.Douglas Freshfield'e göre Kafkas Dağları, Tiflis civarında her iki kolu Hazar Denizi'nden başlayan ve Karadeniz'e uzanan "Y" şeklindedir. Güneyde olan kolu, en uzun ve en yüksek olanıdır. Kuzey kolu ise bazı yüksek kesimlere sahiptir ve Güney Kafkasya ile Kuzey Kafkasya arasında sınır görevi yapar. Kafkasya çok eski Antik çağ ve mitolojik devir bakımından çok önemli bir bölgedir. Eski Yunan hikayesindeki Promete, Kafdağı'nın bir zirvesine zincirlenmiş, klasik trajediyi temsil eden ve "Altınpost" için sefere çıkan Jason ile kaderi bağlanmış Medea'nın evi yine bu dağlardadır. Kafkasya Dağları ayrıca Arapların ve diğer Müslümanların Binbirgece Masalları'nda sürekli bir anlam taşımıştır. Kafkasya kabileleri, güçlülüğü, baş eğmezliği temsil etmiştir. Ruslar'ın 1800'lü yıllarda Gürcüstan eteklerini almalarıyla başlayan süreçte, 1859'da Şamil'in teslimine kadar hiçbir güce baş eğmemiş ve bağımsızlıklarını korumuşlardır. Aslında, Kafkaslıların baş eğmez ruhu 1863 yılında yarım milyon insanın Ruslara baş eğmeyip, dindaş ülke Türkiye'nin kapısını açması ile sürgüne gönderilmesinden sonra da değişmemiştir. Zira, Osmanlı-Rus 93 Harbi sırasında, Müslüman Kafkas kabileleri ciddi bir isyan seviyesinde olmasa da, bölgede Rusların çok ciddi boyutta ordular bulundurmasını zorlayacak ölçüde ve biraz da Türklerin yardımlarıyla rahatsızlık yaratmışlardır. Kafkasya Bölgesi halkı Müslüman, Hıristiyan ve Pagan kabilelerden oluşmaktadır. Müslüman sayısı sürgün ve göçlerle çok azalmış ve şu anda toplam nüfusun ancak üçte birini teşkil etmektedir. Şimdilerde nüfusun çoğunluğu Rusya yönetimine sadık kalmayı öğrenmek zorunda kalmıştır. Zira, 93 Harbi'nin heyecanlı ortamına ve Türklerin çağrılarına rağmen Müslümanlar arasında bile ciddi bir direniş doğmamıştır. Kuzey Kafkasya halkları Çeçenler, Osetler ve Çerkesler'den oluşmaktadır. Müslüman olan Çeçenler 150.000 civarında bir nüfusa sahip olup Terek Vadisi-Vladikafkas ve Hazar Denizi arasında yaşarlar. Çeçenler yabancılar tarafından en az güvenilir kabile olarak bilinmektedir. Çeçenler, Şeyh Şamil teslim oluncaya kadar Rus hakimiyetine direnen ve en son Rus yönetimine geçen bir kabiledir. Çeçenlerin diğer halklarla, hatta kendi iç kabileleri arasında düzenli bir bağı bulunmamaktadır. Seyyahların raporları, Çeçenleri güvenilmez ve kaba cesaret sahibi olarak tanımlamaktadır. Savaş taktikleri ise gerilla harbi üzerine kurulu olup, düzenli ordu geliştirme yanlısı değildirler. Osetler ise Çeçen Bölgesi'nin batısında, Vladikafkas bölgesi etrafında yaşamakta olup, 65.000 nüfusludur ve bunun 50.000 kadarı Hıristiyan'dır. Diğer komşularının karakterinin aksine bir karaktere sahiptirler. Birçok etnoloji bilim adamı İndo-German ırkından geldiklerini ifade etmektedir. Rusya ile son yüzyılda barış içinde yaşamışlardır. Çerkesler, Osetler'in batısında yaşamaktadırlar. Üç gruptan oluşmaktadırlar. Khabardeyler, Adığeyler ve Abazalar. Müslüman olan Khabardeyler önceleri Çerkes halkları içinde en kolay ikna edilebilen halktı ve Rusya yönetimini ilk kabul eden halktır. Khabardeyler, komşuları Osetler gibi Şeyh Şamil'in liderliğindeki savaşa iştirak etmemişler, aksine Ruslar'a daha sadık tutum almışlardır. Hatta Kuban kaynakları yanında yaşayan Karaçaylar, bu savaşta Rusya tarafını tutmuş ve son 93 Harbi'nde de bu tutumu ile barışçı bir halk olarak adlandırılmıştır. Adığeyler ya da Rusların söylemi ile Çerkesler veya Çerkezistan halkları, Ruslara en çok düşmanlık gösteren halklardır. Ancak, Adığeylerin çoğunluğu Türkiye'ye göç etmişler ve O'nun ordusunda, askeri çerçevede düzensizlik ve barbarlıkla eş değer bir şöhreti olan Çerkes Çeteleri adıyla yer almışlardır. Adığey Bölgesi batısında, dağların güneyindeki yamaçlarda ve Karadeniz sahili civarında kendini koruyabilmiş küçük Svan kabileleri ile bu bölgenin çoğunluğunu temsil eden Abazalar, 93 Harbi yazında, çok ciddiye alınacak bir önem kazandılar. Abazalar, diğer Kafkas halklarına nazaran farklı ve daha gerilere giden bir tarihe sahiptirler. Tarihleri, lisanları, cesaretleri ve bir bakıma dik kafalılıkları ile diğer halklardan farklılık arzederler. Önceleri Yunan kilisesine bağlı bir Hıristiyan halk olmalarına rağmen sonraları özellikle önder aileler tarafından Müslümanlık kabul edilmiştir. Halk arasında putperestliğe dönme yanılgısının da yayılmasıyla, bazı hurafe dinsel törenler ve yıkıntılar dışında eski Hıristiyanlıktan birşey kalmamıştır. 1863-64'deki Büyük Çerkes Sürgünü esnasında Ruslar, Abazalara tekrar Hıristiyanlığa dönmeleri karşılığında kendi topraklarında kalma hakkını teklif etmiştir. Binlerce Abaza bu teklifin avantajından yararlanmak için, balkondaki papazın elindeki, içine ince bir çubuk batırılmış bir tüp suyun altından geçerek kalabalık bir törenle tekrar Hıristiyan olmuştur. Bu din değiştirme şüphesiz samimiyetten uzaktı ve Abazaları Rusya bağlısı haline getirmek için pek etkisi de olmadı. Abaza asillerinin Rus yönetimine bağlılığı bundan birkaç yıl önce çok ağır bir teste tabi tutuldu. Abazalar için özellikle büyük anlam taşıyan asalet unvanı ve tüm hakları Ruslar tarafından geçersiz ilan edildi. Önceleri tamamen vasallık (kulluk) sistemi hakimdi. Toprak mülkiyet hakkı, sayıları bir hayli fazla olan Prensler ve asiller arasında paylaşılmıştı. Bunların her birinin en az 20 veya 30 evi ve üzerlerinde her türlü mülkiyet sahibi oldukları çalışanları vardı. Bu sistem, 1871'de tamamen geçersiz sayıldı ve asillerin halk üzerindeki tüm hakları kaldırıldı. Tüm mal varlıkları hiçbir tazminat ödenmeden köle ve köylülere tarım maksatlı olarak payedildi. Şüphesiz bu da tüm Rusya'da köleliğin kaldırılması yönünde atılan ciddi bir reformdu ve ülke yararınaydı. Hakları alınmış asillerin öfkesi yeri geldiğinde onları isyana götürecek kadar ağırdı. Yüzeysel bir bakışla bu bölge Türklerin pompalamasıyla ayaklanma için son derece elverişli bir durum kazanmıştı. Ancak, Güney Kafkasya, Mr. Bryce'in "Trans Kafkasya ve Ararat" kitabında "Çarın sadık ve barışçı dominyonu" olarak tanımlamakta ve Hintlilerin İngilizlere duyduğu nefret duygusunun benzerinin bölge halkında Ruslara karşı beslenmediği ifade edilmektedir. Dağıstan Bölgesi, dağların çatallaştığı bölgedir. Lezgi olan bölge halkı sakin, çalışkan ve toprak işiyle meşgul demir ve silah üreten, yarısı Müslüman, yarısı Hıristiyan olan ve edebi kültüre sahip bir toplumdur. Lezgiler sürekli Ruslara bağlanmayı reddetmişler, gereğinde savaşmışlar ve savaşı kaybedince de Rus hakimiyetini kabul etmişler ve barışçı çizgide kalmaya özen göstermişlerdir. Tarihin kaydettiği büyük liderlerin hayatlarında olduğu gibi hayatı serüvenlerle dolu olan büyük Kafkas lideri Şamil bu bölge halkındandı. Dağıstan'ın güney bölgesi önceleri Gürcüstan Krallığına bağlıyken Rusya hakimiyetine geçince Grusya olarak da isimlendirilmiştir. Bölge halkı genellikle Hıristiyan olup, Rusya hükümetine sadıktır ve doğulu halkların üst sınıflarından oluşmaktadır. Bakü'de bölgenin merkezinde pek çok neft kuyularının etrafında ateşe tapanlar ve sürekli olarak kutsal ateşi yakmakta olan birçok tapınak yer almıştır. Kafkaslılar geleneksel olarak fiziksel güzelliği ile ünlüdür ve kadınları, zengin Müslümanların en çok önem verdiği eşleri veya harem mensupları olması bakımından yüzyıllardır aranır olmuşlardır. Kafkas halkları insanları, şüphesiz bedensel bakımdan mükemmelliği temsil etmektedir. Çerkesler, bazı töresel ve huy eksikliklerine rağmen, güzel yapıları, küçük el ve ayakları, geniş omuzları, düzgün burunları, parlak gözleri, düzgün siyah sakalları, elastiki yürüyüşleri, dik alınları ile çok yakışıklı insanlardır. Kadınlar, altın ve gümüş işlemeli, belde pahalı kemerle kavuşan açık parlak mavi ipek gömlek giyerler ve tepeden tırnağa uzanan beyaz başlıkla örtünürler. Çocukluktan itibaren dantel örerler. Kan davası Çerkesler için karakteristik bir anlamı ifade eder. Bu gelenek nesilden nesile aktarılmış ancak, son zamanlarda düşman aileden bir çocuk çalmak ve onu eğitip büyüttükten sonra tekrar babasına iade etmekle kan davsı son bulmakta ve en azılı düşmanlık çok sıcak bir dostluğa dönüşebilmektedir. Bu geleneğin azılı düşman da olsa misafirine hizmet etmeyi ve güvenliğini sağlamayı öngören Hıristiyan misafirperverliğiyle bağlantısı olabilir. Erkek çocuklar, savaş mahareti üzerine ve yakalandıklarında en ağır cezayı alacakları bilinciyle eğitilmektedirler. [ Çeviren: A. Agaça ]+''+Prof. A.J. Schem

Dayı-Yeğen İlişkisi Üzerine

Çerkes kültürünün en önemli öğelerinden biri akrabalık ilişkileridir. Bilindiği gibi akrabalık ilişkileri içerisinde dayının özel bir yeri vardır. Geleneksel Çerkes kültüründe dayının yeğeni ile ilişkisi son derece yakındır; dayı yeğeninin yetişmesi sürecinde çeşitli hak ve görevler yüklenmiştir. Buna karşın baba ve çocuk arasındaki ilişkiler oldukca "resmi"dir;baba, özellikle büyüklerinin yanında, çocuğu ile ilgilenemez, hatta onunla konuşamaz. Kent yaşamında çekirdek aile yapısının baskın olduğu durumlarda bile baba-çocuk ilişkileri geleneksel biçimini koruyabilmektedir. +''+ Dayının akrabalık ilişkilerinde özel bir konuma sahip olması Çerkeslere özgü bir özellik değil. Yapısal antropolojinin kurucularından ünlü bilimadamı Lévi-Strauss'un bu sayımızda sunduğumuz yazısı, farklı toplumlarda dayı-yeğen ilişkisinin aldığı biçimleri ve bu biçimlerin varoluş nedenlerini inceliyor. Bu yazı Çerkeslerdeki akrabalık ilişkilerinin nasıl incelenmesi gerektiği ve kent yaşamında aile-içi ilişkilerde çıkan sorunların anlaşılması konusunda önemli ipuçları içeriyor. Lévi-Strauss, en küçük akrabalık biriminin baba, anne, dayı ve çocuktan oluşan yapı olduğunu söylüyor. Bu yapı içerisinde ikisi aynı nesil içinde (baba-anne ve anne-dayı), ikisi de nesiller-arası (baba-çocuk ve dayı-çocuk) dört önemli ilişki tanımlanabilir. Nesiller arasındaki ilişki insest yasağı sonucu erkeğin eşini "dışarıdan" alması gerekliliği tarafından belirlenirken, nesiller arası ilişkide akrabalık ilişkisinin sürekliliğini sağlayan bağ oluyor. Lévi-Strauss'a göre aynı nesil içindeki ve nesiller arasındaki iki ilişkiden biri olumlu/samimi ise diğeri olumsuz/resmi olmak zorunda. Dayı-yeğen ilişkisinin yakın olduğu toplumlarda baba-çocuk ilişkisi daha uzak ve ciddi. Benzer şekilde baba-anne ilişkisi resmi olursa, anne-dayı ilişkisi yakın/samimi olmaktadır. Bu anlamda dayı-yeğen ilişkisini belirleyen soy biçimleri (anaerkil veya ataerkil) değil, akrabalık ilişkilerinin yapısıdır. Bu konuyla ilgili olarak dergimizin bu sayısında Claude Lévi-Strauss'un Structural Anthropology (Anchor Books: 1967) kitabından daha önce Türkçe yayınlanmamış bir bölümü okuyucularımıza sunuyoruz.Dayı ve yeğen ilişkisi konusunun incelenmesindeki önemli aşamaları gözden geçirelim. 19. yüzyıl boyunca ve Sydney Hartland'ın çalışmalarına kadar antropologlar aile ilişkilerinde dayının önemini anasoyun kalıntısı olarak değerlendiriyordu. Bu yorum tamamen spekülasyona dayanıyordu ve gerçekte Avrupa örnekleri ile çelişiyordu. Ayrıca Rivers'in güney Hindistan'da dayının önemini kuzenlerin karşılıklı evliliği ile açıklama çabası içler acısıydı. Rivers, kendi yorumunun sorunun tüm yönlerini açıklayamadığını kabullenmek zorunda kaldı. Rivers, bir kurumun varlığını açıklayabilmek için (kuzenlerin karşılıklı evliliği dahil olmak üzere) şimdi ortadan kalkmış pek çok farklı adete ihtiyaç olduğu hipotezini geliştirdi. Böylece bu açıklamalara atomizm ve mekanizm egemen oldu. Avunculate sorununda "modern dönem" olarak tanımlayacağımız dönemi başlatan Lowie'nin anasoyu kompleksi üzerine önemli makalesi oldu. Lowie, dayının önemi ile anasoyu arasında varsayılan ilişkinin dikkatli bir analize dayanamayacağını gösterdi. Gerçekte, avunculate hem anasoyunda, hem de babasoyunda gözlemleniyordu. Dayının rolü, anasoyu akrabalığın sonucu veya kalıntısı olarak açıklanamaz; bu sadece "belirli toplumsal ilişkileri, ana veya baba yanına bakmaksızın belirli akrabalık biçimleri ile ilişkilendirme yönündeki genel eğilimin" özel bir uygulamasıdır. Lowie'nin 1919'da ilk defa önerdiği bu ilke uyarınca, akrabalık sistemleri teorisinin tek ampirik temelini oluşturan, tutumları tanımlama yönünde genel bir eğilim başladı. Fakat, aynı anda, Lowie bazı soruları cevapsız bırakıyordu. Avunculate dediğimiz gerçekte nedir? Farklı adetleri ve tutumları bu tek terim altında kaynaştırıyor muyuz? Ve, bütün tutumları tanımlama yönünde bir eğilim olduğu doğru ise, neden bütün olası tutumlar değil de araştırılan gruba bağlı olarak sadece belirli tutumlar avuncular ilişki ile bağıntılı görülüyor? Bu konuda bazı ek gözlemler, bu sorunun gelişimi ile dilbilim teorisinin evrimindeki belirli aşamalar arasındaki şaşırtıcı benzerliğin altını çizebilir. Kişiler-arasındaki ilişkiler alanında olası tutumların çeşidi adeta sınırsızdır; aynı şey (birkaç aylık bebekte görüldüğü gibi) boğazımızdan çıkabilecek sesler için de geçerlidir. Fakat her dil bu seslerin ancak bir kısmını kullanır ve bu konuda dilbilim iki soru sorar: Niçin belirli bazı sesler seçilir? Seçilen bir veya daha fazla ses ile diğerleri arasında nasıl bir ilişki vardır? Avuncular sorununun tarihi gelişimi üzerine eskisimiz tam aynı aşamadadır. Dil gibi toplumsal grubun da kullanabileceği geniş bir psiko-fizyolojik malzeme vardır. Dil gibi toplumsal grup da sadece belirli öğeleri kullanır; bu öğelerin bir kısmı en farklı kültürlerde bile bulunur ve çeşitli yapılar oluştutur. Öğelerin seçimi ve (bir yapı oluşturmak üzere) birleşme yasalarının incelenmesi gereklidir. Avunculate özel sorununu anlamak için Radcliffe-Brown'ın çalışmalarına bakmamız gerekiyor. Güney Radcliffe-Brown'ın Afrika'da dayının konumu üzerine ünlü makalesi , "tutum tanımlanması genel ilkesi" olarak tanımladığımız modalitelerin anlaşılması ve incelenmesi yönünde ilk çabadır. Artık klasikleşmiş bu çalışmadaki temel düşünceleri kısaca inceleyeceğiz.Radcliffe-Brown'a göre dayılık terimi iki çelişkili tutum sistemini içerir. Bir yanda, dayı aile otoritesini temsil eder; dayı korkulan ve itaat edilen kişidir ve yeğeni üzerinde bazı haklara sahiptir. Diğer yanda, yeğen dayı ile ilişkisinde yakın (samimi) olma ayrıcalığına sahiptir. İkincisi, erkek yeğenin dayısı ve babasına yönelik tutumları arasında bir bağıntı vardır. Her iki durumda, iki tutum sistemi gözlüyoruz, fakat bu tutumlar ters ilişkilidir. Baba ve oğlu arasındaki ilişkinin yakın ve samimi olduğu gruplarda yeğen ve dayı ilişkisi saygı ilişkisidir; babanın aile otoritesinin yüksek saf temsilcisi görüldüğü durumda samimi olarak davranılan kişı dayıdır. Bu nedenle bu iki tutum sistemi (yapısal dilbilimcilerin ifadesiyle) bir karşıtlık çifti oluşturur. Radcliffe-Brown makalesinin sonuç kısmında aşağıdaki yorumu önermiştir: Son tahlilde, karşıtlıkların seçimini belirleyen soydur. Baba ve baba soyunun geleneksel otoriteyi temsil ettiği ataerkil toplumlarda, dayı "erkek anne" olarak görülür. Dayıya genellikle aynı şekilde davranılır ve hatta bazen aynı isimle, anne diye çağrılır. Anaerkil toplumlarda tam tersi olur. Anaerkil toplumlarda otorite dayıdadır; samimiyet ve yakınlık, baba ve baba soyundan gelenlerle olan ilişkide geçerlidir. Evrimci metafiziği etkili ve acımasız şekilde eleştiren Lowie'yi izleyerek, ampirik temelde bir senteze ulaşmak için ilk çalışmayı yapan Radcliffe-Brown'ın katkılarını abartmak gerçekten zor. Bu çalışmanın tamamen başarılı olamadığını söylemek, bu büyük İngiliz antropoloğun çalışmasının önemine gölge düşürmez, fakat Radcliffe-Brown'ın makalesinin bazı temel sorunları yanıtsız bıraktığını da görmeliyiz. İlk olarak, dayılık ilişkisi tüm anaerkil veya tüm ataerkil sistemlerde görünmediği gibi bu ilişki ne anaerkil, ne de ataerkil olan bazı sistemlerde de tesbit edilmiştir. Ayrıca, dayılık ilişkisi iki kişi arasında değildir, fakat dört kişiyi, erkek kardeş [dayı], kız kardeş [anne], kayınbirader [baba] ve yeğeni [oğul] ilgilendirir. Radcliffe-Brown gibi araştırmacıların yorumu, bir bütün olarak ele alınması gereken global yapının bazı elemanlarını gelişi güzel bir şekilde izole etmektedir. Malenezya'daki Trobriand Adaları'nda gözlenen toplumsal örgütlenme anaerkildir; baba ile oğul arasındaki ilişkiler serbest ve samimi iken yeğen ve dayı arasındaki ilişki belirgin bir zıtlıktır. Diğer yanda, ataerkil yapıya sahip olan Kafkasya'daki Çerkeslerde baba ve oğul arasındaki ilişki resmidir, dayı yeğenine yardım eder ve evlendiğinde yeğenine bir at hediye eder. Bu noktaya kadar hala Radcliffe-Brown'ın modeli çerçevesinde kalıyoruz. Şimdi diger aile ilişkilerini de inceleyelim. Malonowski, Trobriandlılarda karı-kocanın müşfik, yakın olduğunu ve ilişkilerinin karşilılık ile tanımlandığını göstermiştir. Diğer yanda, dayı ve anne arasındaki ilişki son derece sert tabular tarafından belirlenmektedir. Şimdi bu ilişkinin Kafkasya'da nasıl olduğuna bakalım. Burada erkek ve kız kardeş arasındaki ilişki çok yakındır - o kadar yakın ki, Pşavlar arasında erkek kardeşi olmayan bir kız, erkek kardeş rolünü oynayacak bir "kardeş" "evlat edinebilir". Fakat eşler arasındaki ilişki tamamen farklıdır. Bir Çerkes başkalarının önünde eşi ile birlikte olmaz, eşini ancak gizlice görebilir. Malinovski'ye göre, Trobriandlı bir adama kız kardeşine benzediğini söylemek en büyük hakarettir. Kafkasya'da ise benzer bir yasak vardir: bir erkeğe eşinin sağlığını sormak ayıptır. Çerkes ve Trobriand tipindeki toplumlara baktığımızda, baba/oğul ve dayı/yeğen arasındaki tutumların bağıntısını incelemenin yeterli olmadığını görüyoruz. Bu bağıntı, birbirlerine organik olarak bağlı dört ilişki tipinden oluşan global sistemin sadece bir yanıdır. Bu sistemi oluşturan ilişkiler erkek kardeş/kız kardeş, koca/karı, baba/oğul ve dayı/yeğen ilişkileridir. Örneğimizdeki iki gruptan aşağıdaki yasayı elde ederiz: her iki grupta da dayı ve yeğen arasındaki ilişki erkek ve kış kardeşler arasındaki ilişkiye, baba ve oğul arasındaki ilişki de eşler arasındaki ilişkiye benzemektedir. Bu nedenle bu ilişkilerden ikisi bilindiğinde diğer ikisini de bilinmektedir. Diğer bazı örnekleri de inceleyelim. Tonga'da (Polinezya) soy, Çerkeslerde olduğu gibi, ataerkildir. Eşler başkaları önünde görünebilirler ve ilişkileri uyumludur. Aile içi kavga azdır. Kadın genellikle daha üstün olsa da, koca "... yine de bütün aile içindeki kararlarda yetki sahibidir ve hiç bir kadın eşinin otoritesine karşı gelmeyi hayal bile etmez." Yeğen ve dayının ilişkisi de son derece serbesttir. Yeğen fahudur, samimi olduğu dayısı ile ilişkisinde ayrıcalıklı bir konuma sahiptir. Baba/oğul arasındaki ilişki ise dayı/yeğen ilişkisinin tam tersidir. Baba tapudur; çocuk babasının başına veya saçına dokunamaz; babası yemek yerken ona dokunamaz, yatağında yatamaz, yiyecek veya içeceğini paylaşamaz, babasının eşyaları ile oynayamaz. Fakat en sert tapu, hiçbir şekilde aynı evde kalmayan erkek ve kız kardeşler [dayı ve anne] arasındadır. Yeni Gine'deki Kutubu Gölü'nün yerlileri de ataerkil olmasına karşın, bu toplumdaki yapı Tonga'dakinin tam tersidir. F.E.Williams, "baba ve oğul arasında buradaki kadar yakın ilişkiyi hiçbir yerde görmedim" demektedir. Eşler arasındaki ilişki, kadına verilen çok düşük konum ve "erkek ve kadının çıkarlarının belirgin bir şekilde ayrışması" ile tanımlanır. Williams'a göre, kadının "efendileri için yoğun bir şekilde çalışması beklenir. ... kadınlar bazen itiraz ederler fakat itirazlarına dayak ile karşılık verilebilir." Kadın kocasına karşı korumak için herzaman erkek kardeşinden yardım isteyebilir, kardeşinin yanına sığınabilir. Yeğen ve dayı arasındaki ilişki " 'saygı'kelimesi ile en iyi şekilde özetlenebilir. ... tinged with apprehensiveness", dayı yeğenine küfredebilir ve ciddi şekilde yaralayacak kadar dövebilir (Afrika'daki Kipsigi'lerde olduğu gibi). Williams tarafından incelenen toplum, ataerkil soyuna sahip olmasına karşın, anaerkil olan Bougainville'deki Siuai'lerle aynı yapıya sahiptir. Erkek ve kız kardeşler arasında "... dostca etkileşim ve karşılıklı cömertlik" mevcuttur. Baba/oğul arasındaki ilişki üzerine Oliver "... 'baba'kelimesinin düşmanlık veya sert otorite veya derin saygı hissi uyandırdığına ilişkin bir kanıt bulamadım" demektedir. Fakat dayı ve yeğen arasındaki ilişki "sert disiplinden karşılıklı bağımlılığa" kadar değişmektedir. " ... görüşme yapılan kişılerin çoğu, yeğenlerin dayılarına karşı saygılı/uzak durduğunu (awe***), babalarından çok dayılarına itaat edeceklerini belirtmiştir. ..." Eşler arsında karşılıklı anlayışa dayan uyuma az görülmektedir. "Eşine sadık kalan geç kadınların sayısı azdır. ... Genc kocaların çoğu eşlerinden sürekli şüphelenmektedir ve çoğu zaman kıskançlık nöbetine tutulmaktadır. ..." Aynı durum, daha keskin bir şekilde, anaerkil olan Dobulularda görülmektedir. Dobuluların komşusu olan Trobriandlılar da anaerkil olmasına karşın yapıları tamamen farklıdır. Dobulularda evlilikler istikrarsızdır, eşini aldatma yaygındır ve eşler sürekli, eşinin yaptığı büyü ile ölmekten korkmaktadır. Fortune'nin belirttiği, "kocasının duyabileceği şekilde bir kadının büyüsünden bahsetmek en büyük hakarettir" yorumu, daha önce bahsettiğimiz Trobriand ve Kafkasya'daki tabunun bir biçimidir. Dobu'da annenin kardeşi, tüm akrabalar arasında en sert olanıdır. "ebeveynlerin çocuğu dövmeyi bıraktığı dönemden sonra bile dayı yeğenini dövebilir. Dayının isminin söylenmesi yasaktır. Annenin kızkardeşinin kocası ile ilişki daha yakındır. Baba dayıdan "daha yumuşak" olarak görülür ve miras yasalarına karşın, baba ***uterine yeğeninin aleyhine oğlunu gözetir. Ve, son olarak, "tüm toplumsal bağların en güçlüsü" erkek ve kız kardeşler arasında olanıdır. Bu örneklerden çıkarabileceğimiz sonuç nedir? Soy tipleri [anaerkil ve ataerkil soylar] ve dayılık biçimleri arasındaki bağıntı sorunu çözmüyor. Farklı dayılık biçimleri, anaerkil veya ataerkil olsun, aynı tipteki soy ile beraber görülebilmektedir. Fakat bütün bu örneklerde, sistemi oluşturmak için gerekli olan dört çift karşıtlıkta aynı temel ilişkişi saptıyoruz. Bu, örneklerimizi gösteren şekilde daha açık görülmektedir. Bu şekilde + serbest ve yakın ilişkileri, - ise zıtlıktık ve sürtüşme ile tanımlanan ilişkileri göstermektedir. Bu bir basitleştirmedir fakat bu basitleştirmeyi geçici olarak kullanacağız. Böylece eş anlı (senkronik) bağıntı yasası diakronik olarak olarak da geçerli olabilir. Howard'ı izleyerek Orta Çağlarda aile ilişkilerinin evrimini, "dayının kız kardeşi üzerindeki otoritesinin zamanla azaldığı ve kocanın otoritesinin arttığı" şeklinde özetleyebiliriz. Bu süreçle birlikte baba ve oğul arasındaki bağ zayıflamakta, dayı ve yeğen arasındaki güçlenmektedir. Bu evrim, Léon Gautier tarafından derlenen belgelerde olumlu ilişki genellikle baba ve oğul arasında tanımlanmakta, ve bu olumlu ilişki tedrici olarak dayı ve yeğene doğru dönüşmektedir. Dayılık ilişkisini anlamak için onu sistem içindeki bir ilişki olarak değerlendirmeliyiz. Bu sistem, yapısının anlaşılabilmesi için bir bütün olarak incelenmelidir. Bu yapı dört öğeye dayalıdır (dayı, anne, baba ve oğul). Bu dört öğe iki çift karşıtlık ilişkisi ile birbirine bağlıdır: her iki nesil içinde iki ilişkiden bir olumlu (pozitif) ise diğeri olumsuz (negatif) olmaktadır. Peki bu yapının doğası nedir, işlevi nedir? Bu yapı, var olabilecek en temel akrabalık biçimidir. Bir başka deyişle dört öğeden oluşan bu yapı en küçük akrabalık birimidir. Bu ifadeyi desteklemek için mantıksal bir önerme öne sürülebilir. Akrabalık yapısının olabilmesi için her zaman üç tip akrabalık ilişkisinin olması gereklidir: kardeşler arası ilişki, eşler arası ilişki ve ebeveyn ile çocuk arasındaki ilişki. Yukarıda tanımlanan yapının bu üç ilişkiyi de içerdiği açıktır. Burada tanımladığımız biçimiyle temel akrabalık birimin basit ve indirgenemez özelliği, evrensel insest tabusunun direkt sonucudur. İnsan toplumunda bir erkek eşini, başka bir erkekten (o kişinin kızı ve kız kardeşi) alır. Bu nedenle, tanımladığımız akrabalık birimde niçin dayının da bulunduğunu açıklamamız gerekmiyor: Dayı bu ilişkide başından beri vardır. Gerçekte dayının varlığı, akrabalık yapısının var olması için gerekli önkoşuldur. Sydney Hartland, "Matrilineal Kinship and the Question of its Priority", Memoirs of the American Anthropological Association, 1917, No.4. Soyun anneden geçti?i akrabalyk ili?kisi (ç.n.). W.H.R.Rivers, "The Marriage of Cousins in India", Journal of the Royal Asiatic Society, Temmuz 1907. Age, s.624. R.H.Lowie, "The Matrilineal Complex", University of California Publications in American Archaeology and Ethnology, 1919, Cilt XVI, No. 2. Roman Jakobson, Kindersprache, Aphasie und allgemeine Lautgesetze, Uppsala: 1941. A.R.Radcliffe-Brown, "The Mother's Brother in South Africa", South African Journal of Science, 1924, Cilt XXI. Soyun ataerkil veya anaerkil şeklinde değişmesine karşın dayı ile yeğenin ilişkisinin daima samimi olduğu Yeni Gine'deki Mundugomorlarda olduğu gibi. Bkz. Margaret Mead, Sex and Temperament in Three Primitive Societies, New York: 1935, s.176-185. B. Malinowski, The Sexual Life of Savages in Northwestern Melanesia, Londra: 1929, 2 cilt. Dubois de Monpereux (1839), aktaran M. Kovalevski, "La Famille matriarcale au Caucase", L'Anthropologie, IV (1893). Aynı eser. E. W. Gifford, "Tonga Society", Bernice P. Bishop Museum Bulletin, Sayı 61 (Honolulu: 1929), s.16-22. F.E. Williams, "Group Sentiment and Primitive Justice", American Anthropologist, XLIII, N.4, Kısım 1 (1941), s.523. F. E. Williams, "Natives of Lake Kutubu", Oceania, XI (1940-1941), s.266. Aynı eser, s. 268. Aynı eser, s. 280. Ayrıca bkz. Oceania, XII (1941-1942). Douglas L. Oliver, A Solomon Island Society: Kinship and Leadership among the Siuai of Bougainville, Cambridge, Mass.: 1955, s.255. Aynı eser, s. 251. Aynı eser, s. 257. Aynı eser, s. 168-9. R. F. Fortune, The Sorcerers of Dobu, New York: 1932, s. 45. Aynı eser, s. 8, 10, 62-4. G. E. Howard, A History of Matrimonial Institutions, 3 cilt, Şikago: 1904. Léon Gautier, La Chevalerie, Paris: 1890. Ayrıca bkz. F. B. Gummere, "The Sister's Son", An English Miscellany Presented to Dr. Furnivall içinde, Londra: 1901, W. O. Farnsworth, Uncle and Nephew in the Old French Chanson de Geste, New York: 1913. Havidko Mensur, o dönemin en ünlü üç Adığe reisi arasında yönetim ve askeri alanlarda en önde geleni ve lider durumunda bulunan kişidir. J. Bağ, Çerkesya'da Sosyal Yaşayış, Ankara: 1969, s.121'de genişçe bilgi var. Kıymetli tarihçi merhum A. Canbek Havjoko 1827'li yıllarda Anapa üzerinde 12 yıldızlı yeşil bayrağın dalgalandığını yazar ki o dönemde henüz Adığeler arasında bir birleşme olmadığı düşüncesiyle bu görüşü yerinde bulmuyoruz. Bak: Kafkasya Dağlıları, Rusça-Türkçe dergi (Varşova), Sayı.49, s.6. 12 bölgeye ait isim listesi bazı yayınlarda değişiktir, fakat araştırmalarımızın en sağlıklısı bu listedir. Örnek olarak İsmail Berkuk merhumun verdiği listedeki isimler şunlardır: Şapsuğ-Nathoç, Abzeh, Kemurgiyev, Barakay, Bjeduğ, Kabardey-Besleney, Hatukuvey, Mahoş, Başılbey, Teberdi, Abhazya ve Ubıh-cih'lerdir. Sydney Hartland, "Matrilineal Kinship and the Question of its Priority", Memoirs of the American Anthropological Association, 1917, No.4. Soyun anneden geçtiği akrabalık ilişkisi (ç.n.). W.H.R.Rivers, "The Marriage of Cousins in India", Journal of the Royal Asiatic Society, Temmuz 1907.

Mumya Buluntusu Çin Kültürüne Bakişi Değiştiriyor

Çin'de 4000 yıl öncesine ait mumyanın bulunması, şimdiye kadar mevcut olan Çin kültürünün gelişimine bakışı değiştiriyor. Batılı bilim adamları bulunan mumyaların kökeninin Asyalı olmayıp, Avrupa kökenli olduğunu açıkladılar. Bu buluş şimdiye kadar var olan Çin kültürünün dıştan hiç etkilenmeden kendi kendine oluştuğu anlayışının aksini iddia ediyor. +''+ Fakat şimdi görülen gerçek şu ki, Çinlilerin 4000 yıl önce tamamen kendi başlarına yalnız yaşamadıkları. Mumyaların bulunuşu yeni değil, mumyalar 1988 yılında batı Çin'de Xinjian bölgesindeki Taklamakan Çölündeki kazılarda, tuz içeriği bol olan kumların altından çıkarıldılar. Binlerce yıl önceki tarihlerde Çin'de Avrupalıların yaşadığı konusu politik yönden hassas bir konu olduğu için, batılı bilim adamları bu mumyaların varlığından şimdiye kadar haberdar edilmediler. Mumyalar tuzlu kumun altıda kalmaları nedeniyle aşırı derece iyi konserve edilmişler. Bilim adamları mumyaların sarışın, iri göz boşluğu ve Avrupai çene yapısına sahip olduklarını ve Kafkasya kökenli olduklarını, buraya da Kafkasya'dan geldiklerini tahmin ediyorlar. Eski Çin yazıtlarında bu uzun boylu sarışın halktan Tokharians olarak bahsediliyor. Onlar Çin'e bizim bugün ipek yolu olarak bildiğimiz, tarihin büyük ve çok kullanılan trafik damarından geldiler. İpeğin ticari malzeme olarak kullanımından bin yıldan fazla zaman öncesi Kafkasya halkı bu yolu biliyordu. Mumyaların genetik profilleri dışında bir başka buluş da, onların vatanının Doğu Avrupa olduğunu ispatlıyor. Mumyaların giysilerinin Avusturya'nın Salzburg şehrinin kuzeyindeki tuz madenlerinde bulunan giysilerle aynı cinsten olduğu anlaşıldı. Kumaşın dokuması, giysilerin kesimi aynı. Uzmanlar bu benzerliğin bir tesadüf olmadığını belirtiyorlar. Tokharians devamı olan nesil bugün hala Xinjian bölgesinde Uygur halkı arasında yaşıyor. Mavi göz ve normalin üzerinde uzun boy, bugün hala sıkça görülüyor. Mumyaların bulunması Uygur halkı arasında tarihi bir övünç kaynağı oldu. Şöyle ki, "Loulanlı güzellik" adıyla anılan 4000 yıllık mumya bölgede favori bir sembol oldu. Bunun yanında Uygur halkı bölgelerinin Çin'den ayrılıp bağımsız olmasını istiyor. Mumyaların Avrupa asıllı olduklarının Pekin'e bildirilmesi hiç de panik uyandırmadı. Başkan Jiang Zemin, mumyaların Avrupa asıllı olmalarının hiçbir sakıncası olmadığını açıkladı. [Danimarka'da çıkan Politiken gazetesinden (10 Mart 1999) Şakir Canbek tarafından Türkçeye çevrilmiştir.]+''+Nikolaj Thomassen