Toplumsal Değişim ve Düğünlerimiz

ne tuhaf kadehler insanı kaldırıyorlardıve insanlar dillerini unutupulusal söylevler veriyorlardıve gelenekleri yargısız infazlayıp alnının şakından ya çağdaş versiyon ya ilerici enternasyonalizm ya da yeni dünya düzeni diyorlardı adına ya da üzüm üzüme baka baka herkeseve her şeye rağmen * +''+ Ulusal kültürün, kimliğin göstergesi olan gelenekler ve bu geleneklerin kuralları, içinden çıktığı toplum tarafından konulur. Yine o toplum tarafından geliştirilir ya da değiştirilir. Bir gelenek zamanla toplumsal niteliğini kaybetmişse varlığını yitirir, yerini değişimle bağdaşan yeni bir geleneğe bırakır. Toplumsal değişimin istila, işgal, göç gibi nedenlerle gerçekleşmesi durumunda ise başka kültürün etkisine girmiş, toplum değişimini asimilasyon yönünde gerçekleştirmiş olur. Nitekim 1864'de gerçekleşen sürgün sonrasında dört bir yana dağılan Çerkes halkı aynı durumla karşı karşıya kalmıştır. Önceleri dışa kapalı köy yaşantılarında, yani diğer kültürlerle iletişimin az olduğu dönemlerde benliklerini, kimliklerini ve geleneklerini koruyabilmişler fakat, daha sonra ortaya çıkan teknolojik gelişmeler beraberinde endüstrileşmeyi ve toplumsal hareketliliği de getirince, değişen zaman ve çevreye göre yeni gelişmelere uygun olarak bu gelenek ve göreneklerimizin, kısacası kültürümüzün çözülmeden nasıl yaşatılabileceği sorunu ortaya çıkmıştır. İşte kaçınılmaz olan toplumsal değişim karşısında, şairimiz Thatsı Tamer'in büyük bir endişe ile dile getirdiği asimilasyonu ürkütücü boyutuyla yaşamamak için ne yapabilirdik bilinçli Çerkes gençleri olarak? Yani, dememek için ilerde:.........mavi küre yine dönüyordu aynı hızıyla silahlanma yarışında hiç kimse galip gelemiyordukavgamızsa ele avuca sığmıyorduama bir benimdiyen de pek az çıkıyorduve çocuklar artıkkardeş halklar masalını sevmiyordu ne tuhaf........diye. Kültürümüzün en belirgin öğesi olan düğünlerimizi nasıl yaşatabilirlik özüne uygun olarak, neydi olması gerekenler? Hani şu düşünmesi bile hayali olan, öylesine gerçek olan olması gerekenler... Bizler yeterince yaşayamamanın ve görememenin burukluğunu hep hissederek yirmi küsürcük yaşımıza kültürümüzden neler katabilmişsek, buna göre köy düğünlerinin şehirde yapılan salon düğününe ne şekilde uyarlanabileceği üzerine düşüncelerimizi ve rahatsız olduğumuz konuları kaleme almak istedik.Bu konuda da öncelikle davetin ne şekilde yapılabileceğini ele alalım dedik: Düğüne davet edilen konuklara gönderilecek olan davetiyelerin, damadın düğünden önce bir arkadaşının evine misafir olarak gitmesi, gelin geldikten sonra misafir alan evin düzenlediği bir törenle baba evine getirilmesi geleneğine uygun olarak, damadın yakın arkadaşları tarafından dağıtılmasının uygun olacağını düşünüyoruz. Gelin ve damadın düğüne katılmaması geleneğinin devamı ise salon düğünü açısından oldukça zordur. Çünkü düğünlerimiz toplumsal değişimin etkisiyle eskisi gibi haftalarca sürmüyor. Bir sorun da akrabaların sık görüşemiyor olmalarından, yakınının düğününe gelen davetliler gelin ve damadı bir arada görmek konusunda hemfikirler. Fakat çiftlerin özellikle de gelinin oynamaması hala korunan ve korunması da gerekli olan bir geleneğimizdir. Katıldığımız düğünlerde dikkat ettiğimiz ve edilmesi gerektiğine de inandığımız diğer bir konu dansa katılacak gençlerin ve diğer konukların da giyimlerine özen göstermeleridir. Bayanların fazla dikkat çekmeyecek şekilde sade olduğu kadar zarif görünmeyi sağlayan ve kaftan geleneğinin devamı olarak uzun etek giymeleri, bayların ise yapılan düğüne, dansa katılan bayanlara hürmeten ve nezaketen blue-jean değil kumaş pantolon giymeleri daha hoş karşılanmaktadır. Rahatsız olduğumuz diğer bir konu, düğüne içkili olarak gelinmesidir. Ayrıca, kültürümüze yabancı konuklar için, sırf onlar Çerkes düğününün ne şekilde yapıldığını görsünler diye, yalnızca orkestranın çaldığı Şeyh Şamil'le değil, kültürümüzü yaşatmanın bilinciyle sadece akordeonla ve tüm danslarımızı düğün boyunca oynayarak gerçekleştirmeliyiz. Salon düğünlerinin olmazsa olmaz bir bölümü olan takı merasimi ise Çerkes kültüründe olmadığından, gelin ve damada bir armağan verilecekse bunun, tebrik maksadıyla yanlarına gidildiğinde verilmesi daha makbule geçmektedir. Bizler kültürümüzün tacı olan düğünlerimizin özüne uygun olarak salon düğünlerinin nasıl gerçekleşebileceği konusundaki düşüncelerimizi yaşadığımız deneyimler ( başta da belirttiğimiz gibi yirmi küsürcük yaşımıza sığdırabildiklerimiz ölçütünde) ile bu yazımızda dile getirmeye çalıştık. Yazımıza son noktayı koyarken dileğimiz, düğünlerimizi sonsuza dek sürdürebilmek... İstiyoruz ki yaşatamadığımız değerlerimiz de yazılı olarak bırakılabilsin bizden sonrakilere. Yazılı olarak kalabilsin ki okunduğunda mantıklı bir yorumla ne şekilde korunarak devam ettirebileceğimizi sorgulayabilelim hep birlikte... Bu konudaki eksikliklerimizin sayın büyüklerimizin yardımıyla, yaşatabilme kaygımızın da sevgili arkadaşlarımızın, gençlerimizin yani bizlerin çabasıyla giderilebileceği inancındayız. Saygı ve Sevgilerimizle...Ayşe MERMERCİ, Banu BAYBURTLU, Nejan HUVAJ, Sine GÖKSOY(*) Thatsı Tamer, İçimdeki Köyün Delisi, 1997, s.36 small>p>+''+Ayşe Mermerci

Yüzellilikler Listesi ve Çerkesler

Kurtuluş Savaşı kazanıldıktan sonra sıra iç hesaplaşmaya gelmiştir. Bu amaçla yeni kurulan cumhuriyetin otorite ve saygınlığının yurt içinde pekiştirilmesi ve yeni kurulan cumhuriyete karşı girişilmesi muhtemel eylemlere karşı önlem alınması düşünülmektedir. Ankara'da bu amaçla T.B.M.M.'nde 16 Nisan 1924 tarihinde ilk defa kapsamlı ve uzun süren bir toplantı yapılmış ve bu toplantıda bu listeye (150'likler listesi) girecek isimlerin saptanması ele alınmıştır. Bu liste hazırlanırken (ne yazık ki kişisel çekişmelerin ve düşmanlıkların sonunda) haksız yere ismi geçen kişiler, yanlış değerlendirmelerle ve esas listeye girmesi gerekenlerin dışında ikinci, üçüncü hatta hiç girmemesi gereken kişiler alınmıştır. +''+ 150'likler Listesinin Hazırlanması: 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Antlaşması'nın koşullarından bir tanesi de bu listenin hazırlanmasıyla ilgilidir. Yeni cumhuriyet yönetimi her savaş sonunda olduğu gibi vatana ihanet edenlerin cezalandırılmalarını kesinlikle istemekte ve buna kararlı görünmektedir. Lozan'daki antlaşma ile bu listenin 150 kişiyi aşmaması kesinlikle kabul edilmiştir. Oysa İçişleri Bakanlığı'nın (Emniyet Genel Müdürlüğü) bu yolda hazırladığı liste 600 kişiyi kapsamaktadır. Ancak Lozan Antlaşması 150 kişi dışında bütün suçluların affını öngördüğünden bu 600 kişinin 150 kişiye indirilmesi işlemi yeni cumhuriyetin yöneticilerine büyük sorun yaratmıştır. Meclisin gizli oturumunda o dönemin meclis başkanı ve eski başkanlardan Fethi Okyar oturuma başkanlık etmekte, Avni Doğan ve Kütahya Milletvekili Ragıp Soysal da yazmanlık yapmaktadırlar. Oturumda ilk sözü, dönemin İçişleri Bakanı Ahmet Ferit Tek almış ve bu 600 kişinin 150 kişiye indirilmesinin güçlükleri karşısında izlenmesi gereken yolun ne olması gerektiğini sormuştur. Güçlükler başlıca Lozan Antlaşması'nın koşullarından kaynaklanmaktadır. Sonuçta ayıklanan liste 300 kişiye indirilmişse de bu da anlaşmalara aykırı görülerek 149 kişilik bir isim listesi üzerinde karar kılınmıştır. 150'likler adı verilen ve 23 Nisan 1924 tarihinde Bakanlar Kurulu ve T.B.M.M.'nin oturumunda saptanan bu listeye 1 Haziran 1924 tarihindeki kararla Köylü Gazetesi sahibi Refet Bey de eklenerek kesin şekliyle 150 kişi olarak kabul edilmiştir. 150'likler listesi adıyla yurt içinde oturmaları ve Türkiye'ye girmeleri yasaklanan kişilere ait yasa 26 Haziran 1938 yılında, 15 yıl sonra yürürlükten kaldırılmışsa da yurda dönen pek az kişi olmuştur. 150'likler Listesinin Düşündürdükleri: Yukarıda da belirtildiği gibi bu liste önceleri 600, sonra 300 ve daha sonra da 150 kişi sınırında kalmıştır. Bu güne değin listeye isimleri yazılan 150 kişi dışında 600 ve 300 kişinin kimler olduğu, yani 150 kişi dışında kara listeye geçmesi düşünülenlerin isimleri hala açıklanmamış ve gizliliğini korumaktadır. Bu durum akla şu soruyu getirmektedir: Bu kişilerin kimlikleri hala önemli mevkilerde bulunan ve saygın olarak geçinen kimselere ait olduğu düşüncesiyle bir sır olarak gizli tutulmaktadır. Listeye giren 150 kişinin çoğunluğunu oluşturanlar da ikinci ve üçüncü sınıf suçlamalarla listeye alınmışlardır. Esas suçlanması gereken kişilerden Hıristiyan azınlıklara mensup olanlar, Avrupalı devletlerin Lozan'da anlaşmaya koydurdukları maddelerle bir çeşit dokunulmazlıklar kazanmaları nedeniyle, diğer bir bölümü zaten çok önceden hanedanla birlikte, bir kısmı da yakınlarının entrikalarıyla ya yurt dışına kaçmış ya da yakayı kurtarmış olarak af kapsamına girmişlerdir. Listede yaptığımız araştırma ise Çerkesler açısından çok büyük bir önem taşımaktadır. Şöyle ki: 150 kişilik listede ismi geçenlerden 9 kişi Çerkes Ethem ve taraftarları, 18 tanesi "Şark-i Karib Çerkesler'i Cemiyeti" kongresine katılan Çerkesler, 40 kişi Gönen ve dolaylarında Anzavurla işbirliği, çetecilik ve eşkıyalık yaptıkları gerekçesiyle suçlanan Çerkesler, 11 kişi mülki ve askeri görevlerindeki tutumlarından ve 8 kişi de Kuva-i İnzibatiye ve Vahdettin'in maiyetinde bulunmaktan dolayı listeye alınanlardan oluşmak üzere listedeki toplam 86 kişi Çerkestir. Yani listenin çoğunluğunu Çerkesler oluşturmuştur. Olayın bir ilginç yanı da, bu listeyi, hazırlanışından sonra TBMM'ne sunan dönemin İçişleri Bakanı Ahmet Ferik'e (Tek) bazı milletvekilleri tarafından "Bu listenin düzenlenmesinde hangi ölçüler esas alınmıştır, prensip nedir?" şeklinde yöneltilen sorudur. Bakanın verdiği yanıt ise "Efendim, prensip diye ne istiyorsunuz? Hain...Hain...Ne prensibi? Yalnız hainliğin yönü ve türü bakımından ancak bir sınıflandırma yapılabilir" şeklindedir. İşte listeye girecekler hakkında bu biçimde düşünen dönemin İçişleri Bakanı, birkaç gün sonra 21 Mayıs 1924 tarihinde (Damat Ferit hükümetinde Bayındırlık Bakanlığı yaptığı dönemde Atatürk ve Kuva-i Milliye aleyhindeki tutumları ve sınır dışı edilmiş olan Ermeni zenginlerinin yurda yeniden girmelerine yardımcı olmaktan) hain diye suçlanarak ve suçu da kanıtlanarak görevinden azledilir, yerine İçişleri Bakanı olarak atanan Çerkes kökenli Recep (Peker) de 150'likler listesinin yürürlüğe girmesini sağlayan kararnameye imza atar!... 150'likler listesinin hazırlanmasında TBMM'nde sürdürülen tartışmalarda Çerkesler hakkında yapılan konuşmalardan bazıları şöyledir: "Ferit Bey (Devamla): Evet, Yüzbaşı Sami. Çerkes Halil İbrahim. Hulusi Bey (Karesi): Çerkes değildir efendim." (Yani Çerkes olmadığı için listeye girmemesi gerekir demek istiyor. İ.A.) "Ragıp Bey (Kütahya): Mesela, süllüler, sülükler giriyor da, Uşak Belediye Reisi Hulusi'yi göremedim. O girmiyor. Bu nasıl oluyor? Hulusi Bey (Karesi): O söylediğiniz Çerkesler'in bir tanesi bir tabur askerdir." "İsmet Bey (Çorum): Yalnız bu listede Vahdettin'in bütün tedbirlerini idare eden bir adam vardır. Hazineci Refik. Refik'in yerini tutacak ve ona mukadil burada kimse yoktur. Refik'i koymak ve onun yerine bir Çerkes çıkarmak lazımdır." "Bunun gibi Çerkes Kongresi delegelerinden, Lampat Yakup, Kumpat Hafız Sait gibileri, bunlar isimlerini Rumca anarlar." (Bu isimler Rumca değil Çerkesçe isimlerdir. Bu olay bile o dönem milletvekillerinin kimliklerini anımsamaya yeter. -İ.A.) 150'likler Listesine Alınan Şark-ı Karib Çerkesler'i Temin-i Hukuk Cemiyeti (Yakın Doğu Çerkesler'inin Haklarını Sağlama Derneği) Kurucuları ve Yönetici Kurulu: Bağ Talustan Bey: Derneğin başkanı, Adapazarı delegesi. İsmail Hakkı Bey: Derneğin sekreteri, Adapazarı delegesi. Çöle İbrahim Hakkı Bey: İzmit delegesi. İzmit mutasarrıfı, 1932 yılında Mısır'da öldü. Çiyo Kazım Bey(Çuv): İzmit delegesi. Adapazarı, Şahinbey Köyü'nden., Kıbrıs'ta öldü. Bağ Osman Bey: Hendek Sümbüllü Köyü'nden, Yunanistan'da Karaferiye Preduramus Köyü'nde öldü. Maan Ali Bey: Düzce delegesi. Hamta Ahmet Bey: Düzce delegesi. Maan Şirin Bey: (Stri diye de geçiyor) Kandıra ve Karasu delegesi. Selanik'te (Yu) öldü. Ançok Yakup Bey: Yalova Karamürsel delegesi. Bağ Rıfat Bey: Bilecik delegesi. Bağ Kamil Bey: Eskişehir delegesi. Adapazarı Talustan Bey Köyü'nden. Yunanistan'ın Karaferiye Preduramus köyünde 1933 yılında öldü. Çöla Arslan Bey(Beslen Bey): Geyve delegesi. Harun-el Reşid Efendi: Bursa delegesi. 1929'da Romanya Yassıören'de öldü. Ançok İsa Nuri Bey: Biga delegesi. Lampet Yakup Efendi: Gönen delegesi. Sahakomit (Lampet) Hafız Sait Efendi:Gönen delegesi. 1935 yılında Bulgaristan (Varna)'da öldü. Şhapli(Şahabel) Hasan Bey: Erdek delegesi. Ançok Hasan Bey: Bandırma delegesi. Brau Sait Bey: Bandırma delegesi. Mısır İskenderiye'ye gitmiş, Manyas'ta öldü. Berzeg Tahir Bey: Bandırma delegesi. Bjedug Sait Bey: Balıkesir delegesi. İzmir'de dava vekili idi. Pşov Reşit Bey: Manisa delegesi. Yunanistan'a sığındı, Bandırma'da öldü. Gotsa (Kavaca) Hüseyin Bey: Aydın delegesi. Açofit Sami Bey: Kütahya delegesi. Geç Abdullah Bey: Gönen delegesi. Ş.K.Ç.T. Hukuk Cemiyeti üyelerinin bazıları 150'likler listesi hazırlanmadan öldüğünden listeye geçirilememişlerdir. Listenin Türkçesinde 23, Fransızcasında ise 25 kişinin isimleri bulunmaktadır. Çeşitli Suçlamalarla 150'likler Listesine Sokulan Çerkesler: Vaşo Zeki Paşa: Hademe-i Hassa Kumandanı. 16 Aralık 1928 yılında Fransa (Nis) da intihar etti. Hağur Tarık Mümtaz (Göztepe): Kuva-i İnzibatiye Makineli Tüfek Komutanı, Damat Ferit'in yaveri, Cumhuriyet döneminde yazar. Suriye'ye sığındı, Şam'da Çerkesçe Marj Gezetesi'ni çıkardı. İstanbul'da öldü. Kuşçubaşı Hacı Sami: Kuşçubaşı Eşref Sencer'in kardeşi. Yunanistan'a sığınmış, İzmir'e dönüşünde Atatürk'e suikast girişimi şüphesi ile pusuya düşürülerek öldürülmüştür. Açokampt Sami: Mısır (Kahire) a sığınmış, Türkiye'ye dönmüş ve anılarını yazmıştır. Ahmet (Demir Kapılı): Suriye'ye sığınmış ve 1935 yılında Şam'da ölmüştür. Maan Ahmet Bey: Yunanistan'a sığınmış ve orada ölmüştür. Sefer Hoca: 1935 yılında Yunanistan'da, Atina Köyleri'nde kızını almak isteyen birisi tarafında öldürülmüştür. Binbaşı Ahmet Bey: 1924 yılında Yunanistan'a sınır dışı edilirken İzmir Hapishanesinde öldürüldü. Çerkes Ragıp Bey (İngiliz) Bekir Sıtkı Bey (Getsev): Binbaşı, Midilli Adasında ölmüştür. Koç Ali Bey: Gönenli, Gümülcine'de ölmüştür. Canbulat Bey: 1924 yılında sınır dışı edilirken İzmir Hapishanesinde öldürülmüştür. Kazım Bey: Değirmenboğaz Köyünden, Yunanistan'a sınır dışı edilmiştir. Not: Bu listede 30 kişiden fazla Çerkes'in kimliği yeterli şekilde değerlendirilemediğinden yazılmamıştır.+''+İzzet Aydemir

Adıge Khabze Öldü mü?

- Khabze Üzerine İki Yazı - Bu sayımızda Adıge Khabze üstüne iki ayrı görüşe yer veriyoruz. Birincisi, Zarina Kanukova'nın IWPR'de yayımlanan "Adıge Khabze'nin İflası" başlıklı yazısı, ikincisiyse Kanada'da Murat Yağan tarafından kurulan Kebzeh Foundation'dan gelen "Ahmusta Kebzeh'in Yeniden İhyası" başlıklı cevap. Okuyucularımızın bilgisine sunarız... +''+ 1. ADIGE KHABZE'NİN İFLASI Zarina Kanukova Uyuşturucu kullanma ve alkol gibi yeni sosyal olgular, hiçbir şeyden habersiz yeni Adıge jenerasyonunu avcunun içine almış durumda. Adıge görgü kurallarının (Adıge Khabze) modern toplumun gerekleri karşısında yeterli olmadığı görülüyor. Sosyologlar, Kuzey Kafkasya'daki aile hayatı üzerinde hakim olan kuralların, genç nesil tarafından reddedildiğini söylüyor. Ve Adıge Khabze; Batı filmleri, ucuz filmler ve Rus gangster kültürünün egemen olduğu yeni değerler düzeniyle yer değiştiriyor. 1917'deki Ekim Devrimi öncesi Adıge görgü kuralları, Çerkes, Kabarday ve Adıge boylarının sosyal davranışlarının köşe taşlarını oluşturuyordu. Khabze en başta, yerel toplumda yüksek bir konuma sahip eski nesle saygıyı gerektiriyordu. Adıge Khabze'de ayrıca her fert, işlediği suçu toplu olarak paylaşan kendi ailesine karşı utancını yansıtıyordu. Sonuç olarak Adıge Khabze, sadece aile çevresine değil sosyal etkileşimin tüm yönlerine hakimdi. Daha kesin bir ifadeyle söylersek Khabze, gayrıresmi "halk mahkemesinin" esaslarını oluşturuyordu. Çocuklar, Adıge görgü kurallarını doğduklarından itibaren öğreniyorlar, aile fertlerinden ve daha sonra emsallerinden öğrendikleriyle geliştiriyorlardı. Eve misafir geldiğinde genç neslin masaya oturması yasaktı. Bunun yerine misafirlere bakmakla yükümlüydüler. Gençler, kendinden büyüklere karşı doğrudan konuşamazlar ya da onların tartışmalarına giremezlerdi. Sadece doğrudan soru sormalarına izin veriliyordu. Adıge Kabze, eski jenerasyonun mensuplarına; kuralları ihlal edenleri cezalandırma ve işlenen suçun utancını ailelerine yükleme hakkı veriyordu. Böylece aileden olmayan bir yaşlı, uygun şekilde giyinmeyen, kötü davranan ağzı bozuk delikanlılara yaklaşabiliyor ve uygun gördükleri cezayı verebiliyordu. Sovyet otoriteler, kolektif varlık için bir tehdit olarak gördükleri Adıge görgü kurallarının kökünü kurutmak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Ve Adıge Kabze prensipleri; devlet programına tam tabiyet isteyen bürokratik bir makineyle hızla tahrip edildi. Ancak çoğu Adıge ailesi - özellikle kırsal bölgelerde yaşayanlar- eski gelenekleri ayakta tutuyorlar. Kimileri için bu, Sovyet cumhuriyetlerinin Ruslaştırılması sürecine karşı bir direniş çabası olarak görülürken kimilerine göre ise bu, eski hayatın son kalıntılarının korunması isteğini ifade ediyor. İşin farkında olan birkaç komünist lider, Adıge Khabze'nin -özellikle Sovyet ideolojisi tarafından yıpratılan ahlaki değerler olarak- bölücü bir anakronizm (çağaşım) olmaktan çok toplumu bir arada tutan bir tutkal olduğunu fark ettiler. Sovyet döneminde; yaşlı bir köylünün otobüste kendisine yer vermeyen genç bir adamı ayıpladığını veya ters ters baktığını ya da milletin içinde ona sövdüğünü görmek olağandışı bir davranış değildi. Kapalı kapılar ardında Adıge Kabze, zor zamanlar geçiren veya büyük kayıplar verenler için bir refah kaynağı olmayı sürdürdü. Bugün Adıge görgü kurallarını tatbik edenlerin sayısı çok az. Geçmişte Adıgeliler, maddiyata saygı göstermiyorlar ve bir insanın sahip olabileceği en değerli varlığın doğruluk, dürüstlük ve şeref olduğuna inanıyorlardı. Ancak sahiplik ve mülkiyetle ilgili yeni kanunlar; aileler arasında ayrılıkların meydana gelmesine sebep oldu. Babalarının arazisini paylaşamayan kardeşler birbirlerini yemeye başladılar. Adıge Khabze'nin, Adıge toplumunda yeni bir olgu olarak göze çarpan uyuşturucu ve alkol kullanımıyla mücadele etmede yetersiz kaldığı açıkça meydandadır. Genç nesil, ataerkil toplumun kurallarını reddederek, Sovyet dönemi sonrası yaşanan kültürel boşluğu dolduran Batı kültürünün istilasına maruz kaldılar. Adıge Khabze'nin bugün Kuzey Kafkasya'da kendisine yeni bir rol biçmesi konusunda fazla ümit yok. Çeçenistan'daki savaş, Dağıstan'daki saldırılar ve Karaçay-Çerkes'teki ayaklanmalar gibi son gelişmeler, maceraperestlik duygusunu ön plana çıkardı. AHMUSTA KEBZEH'İN YENİDEN İHYASI Kebzeh Foundation Zarina Kanukova'nın (IWPR Caucasus Reporting Service No:80, 1 Mayıs 2001'de yayınlanan) Adıge Xhabze'nin çağdaş topluma uymadığı yolundaki beyanına cevaben yazıyoruz. Bayan Kanukova, Adıge Habze'nin çağdaş topluma uymadığı şeklindeki kanaatinin sebebini, büyük çapta Rus ve Batı etkilerine dayandırmaktadır. Biz, daha kuvvetli bir sebepten bahsedeceğiz. Abhaz dilindeki ifadesiyle Ahmusta Kebzeh geleneğinin 20,000 yılı aşan bir geçmişi vardır ve orijinal olarak Kafkasya dağlarında yerleşik olarak korunmuştur. Bu eski geleneğin üç seviyesi vardır. Bunların birisi Aleishwe veya bayan Kanukova'nın tarif ettiği görgü kurallarıdır. Bu kişilik geliştirme yöntemiyle günlük hayattaki sosyal davranışların daha kaliteli olması amaçlanır. Bu kurallar manzumesiyle topluma yapılan rehberliğin amacı, çalışma hayatında, giyimde, selamlaşmada, evlenme, cenaze törenleri ve özel olaylarda olumlu, yapıcı ilişkiler geliştirmektir. İkinci seviyede Kebzeh gelir. Bu seviye hayatın yönetim alanında gerekli olan bilgi ile ilgilenir. Tarih içindeki feodal sistemin ferdine verilen Kebzeh eğitimiyle, yaşadığı topluma faydalı bir kişilik geliştirmesi amaçlanır. Bu eğitim her vesileyle verilir. Yaşadığı toplum çocuk için sınırsız bir okul sınıfı gibidir. Üçüncü seviye Ahmusta Kebzeh'tir. İnsanların beşeri yeteneklerini sınırsız olarak kullanabilmeleri için insanları hazırlama bilimidir. Burada insanlara uzun süren fiziki, zihni ve ruhi egzersizler yaptırılarak, beşeri sinir sistemini aklın emrine hazırlamaktır. Ahmusta Kebzeh bir din midir, diye sıkça sorulur. Cevap, hayır'dır ve ayrıca herhangi bir din ile de karşı karşıya değildir. Bu tatbiki bir bilimdir. Bereketli bir yaşama ulaşmak için insanca yaşama sanatıdır. Bunların her üçü, Çerkes toplumunda homojen değer yargıları olarak, birbirini tamamlayan, destekleyen bir şekilde bir arada varolmuşlardır. Bunlar yakın zamana kadar sözlü gelenek olarak tatbik edilmiş ve Zarina Kanukova'nın tarif ettiği görgü kuralları kısmıyla günümüze erişmiştir. Ahmusta Kebzeh ve Kebzeh ise, en yaşlılarca bilinebilir. Yeni nesiller bunları belirsiz rivayetler şeklinde algılayıp, geçmişte kalmış ruhi disiplin denemeleri diye hatırlamaktadırlar. Gerçek teknik ve tatbikat tamamen ortadan kalkmıştır. Çerkes Kebzeh toplumunda, 'Birimiz hepimiz için, hepimiz birimiz için' hayata geçmişti, yaşanıyordu. Özgeciliğe dayalı karşılıklı bir dayanışmaydı. Liderler ve yaşlılar gerçek hizmet veriyor, halk da lider ve yaşlılara gerçek destek veriyordu. Bunlar yiğitçe kavramlardı, ama bu günün dünyasında bunlar unutuldular. Sosyal davranışlardaki alçalma, toplumların mevcut problemleri (uyuşturucu, alkol, gangster kültürü) çözmedeki başarısızlığı, Kuzey Kafkasya'ya mahsus bir olay değildir. Dünyayı saran ve ağır sonuçları olan bulaşıcı bir hastalıktır. Kanada'da yaşayan bizler, sosyal davranış ve ahlakın çöküşüne şahidiz. Televizyon kültürü nesilleri silip süpürmüş ve her şeyde özgürlük teşvik edilmiştir. Post modernizm küresel tehditlere hiçbir çare sunamamaktadır. Aksine, gerçek bir medeniyette olması imkansız özgürlük kavramına dayanan, bencil bir bireyselciliği teşvik etmektedir. Kafkaslardaki Sovyet egemenliğinde Ahmusta Kebzeh geleneği, kültür mirasının ürünü bir müze eşyası gibi terkedilmiştir. Ruslaştırma yıllarından kısmen kurtarılan yalnızca görgü kurallarıdır, ki bununla Batı kültürü ve Sovyetizasyonun olumsuz etkilerinden korunulmaya çalışılmıştır. Ahmusta Kebzeh'in her bir seviyesinin tatbiki faydası vardır. Ama toplumun azami istifadesi, her üç seviyenin birlikte tatbikatına bağlıdır. Aleishwe, Kebzeh ve Ahmusta Kebzeh'in üçü birden eşzamanlı olarak ve birbirine paralel olarak tatbik edildiklerinde, bugün başa çıkmaya çalıştığımız konuları göğüsleyecek beşeri derinlikler elde edilebilir. Büyük bir geleneğin yalnız bir parçası olan görgü kurallarını (ki bunlar Kafkasya'da uzun süredir buzdolabındaydı) yargılayıp başarısız ve geçersiz ilan etmek gerçekçi değildir. Uzun süre ahırda tutup uzun süre binmediğiniz atınızı birgün aniden sarp bir araziye çıkarıp dörtnala geçmesini istemenize benziyor bu. Netice olarak, Ahmusta Kebzeh geleneği insanların daha fazla insan olmalarını sağlayan bir ruh bilimidir. Bununla daha iyi bir komşu, daha iyi bir koca veya daha iyi bir eş, daha iyi bir vatandaş ve daha iyi bir arkadaş olunabilir. Bugün bunlar, tarihin hiçbir döneminde olduğundan daha kolaylıkla tatbik edilebilir çünkü bilimsel gerçekler ve entelektüel gelişme bunları desteklemektedir. Kafkasyalı yaşlıların ve yiğitlerin asırlarca bilip yaşadıkları cihanşümul gerçekler ve prensipler bugün bilim tarafından onaylanmaktadır. Ahmusta Kebzeh eğitimi alan insanların yaşam ve toplum sevgisi onları efsanevi kahramanlara dönüştürmektedir. Bugünün dünyasında ve Kafkasya'da bastıran problemleri çözmek için görgü kurallarının yetmediği bir gerçektir. Beşeri yeteneklerini sınırsız kullanabilen insanlara ihtiyaç vardır. Ahmusta Kebzeh, geçmişte olduğu gibi şimdi de, bu beşeri yetenekleri canlandırır ve geliştirir. Bir gelenek ancak tam olarak yaşandığında, bayan Kanukova'nın "Uysal, itaatkar ve soyut değerler" olarak tanıttığı değerleri aşar. Ve işte ancak o zaman, Adıge Habze bugünün Kuzey Kafkasya'sında etkili bir rol üslenebilir... Allah bize geleneklerimizi unutturmasın. (Marje@yahoogroups.com'dan alınmıştır.)  +''+Zarina Kanukova

Türkiye Çerkeslerinde Köleliğin Kaldırılması ve Dumanişzade Mahmut Efendi’nin Etkisi

Köle ve kölelik, yaratılışında kişisel yararını aşırı derecede korumak eğilimi bulunan İnsan'ın var olduğu ilk zamanlardan beri olagelmiştir. +''+ Köleciliğe, önce ahlaki kurallarla engeller oluşturulmuş ancak, içgüdüsünde egoizmin hakim olduğu köle sahibinin ahlakı ve vicdanı (acıması) köleliği tam önlemediğinden, emredici din ve hukuk kuralları yaptırımlar getirmiş, bir çok milletler arası sözleşmeler de konu köleliği ortadan kaldırmaya çalışmış, büyük ölçüde başarı sağlamış, fakat, 20. asrın sonunda, özellikle geri kalmış ülkelerde kölelik hala tamamen ortadan kaldırılamamıştır. A- Köleliğin Tarihçesi Fransız Filozofu Felicien Challaye'in Philosophie yeni SCIENTIFIQUE ET PHILOSOPHIE MORALE adlı önemli eserinin 594. safasında yer alan ve; "La propriete individuelle ne s'est d'abord appliquee qu'aux femmes, aux esclaves, aux animaux et objekts servant directement a la personne, chevaux, armes bijoux" şeklinde bulunan açıklamaya göre, insanda ilk mülk konuları:- Kadınlar,- Harp esirleri, köleler,- Hayvanlar,- İnsana yararlı eşyalar,- Atlar,- Silahlar,- Ve süs eşyalarından, oluşmaktadır. Kitapta belirtildiğine göre, malik erkeklerin kendilerini güvencede görmek için zorunlu bulunan bu mülk unsurlarından eşyalarla hayvanlar, sahibinin ölümü halinde cesetle birlikte mezara gömülmekte ve bu kural, zaman zaman ilk mülk kadınlarla esirlere de uygulanmaktadır. F. Challaye'nin eserinin 517. sayfasında açıklandığına göre, kuvvetlerin (erkeklerin) zayıflara tecavüzü şeklindeki bu mülk kavramı, galiplerin mağluplara uyguladığı genel bir kural olup, esirler ve üstün yaratık erkeklerin eş kadınlarla, erkek veya kız çocuklarını gereğinde öldürme ve satma hakkını da kapsamakta ve bu kural ilk insan cemiyetlerinin tümünde görülmektedir. 2. En azından İsa'dan önce, 3000 yıllarından itibaren hüküm süren Mısır kralları firavunlar da köleler kullanmış, halen tarihi eser olarak mevcut firavun mezarları ehramları, harp esirleri kölelerin eserleridir. Yahudi peygamberi Yakup'un 12 oğlundan 11'I efsaneye göre, en küçük kardeşleri Hz. Yusuf'u kıskançlık nedeni ile kuyuya atmış, develerini bu kuyudan sulayan kervanlar, Yusuf'u kuyudan çıkarıp köle olarak bir Mısırlıya satmış, Firavunun rüyasını isabetle yorumlayan Yusuf, Firavun sarayında önemli bir mevkiye gelmiş, kölelikten kurtulmuştur.3. Kur'anı Kerim'in Beled Suresinin 11-13. Ayetlerinde "insanlığın aşamadığı sarp yokuş" olarak nitelenen köleliğin kaldırılması emredildiğine göre, eski Araplarda kölelik yaygındır.4. Romalılarda da köle ve kölelilik yasaldır. Dünyada ilk Ansiklopedi olarak 18. Asırda basılan ve Fransız yazarları Diderot & D'alembert ikilisinin sorumluluğu altında hazırlanan eserin Selahattin Hilav tarafından Türkçeleştirilen 1996 yayımı kitabın 179. sayfasında verilen bilgiye göre: "Romalılar zamanında herhangi bir kimse, bir savaşta düşman eline düşmüşse ya doğal özgürlüğünü kaybediyordu ya da işlediği herhangi bir cürümden cezalandırılması gerektiğinde, köle haline getiriliyordu."H. Petitmangin adlı Fransız yazarının eseri 1954 yayımı "Versions Latines" adlı kitabın 18. sayfasında verilen bilgiye göre, İsa'dan önce 254 yılında doğan ve bir çok tiyatro eseri günümüze intikal etmiş bulunan Romalı Platue (Plautus) da borçlarını ödeyemediği gerekçesi ile esir kölelere özel çalışma zorunluluğuna tabi tutulmuştur. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesindeki Hocamız Ord. Prof. Dr. Andreas B. Schwarz'ın 1948 yayımı Borçlar Hukuk Dersleri adlı eserin 82. sayfasında açıklandığı üzere, İsa'dan önce 451-449 yıllarında Roma'da ilk yazılı kanun metni Oniki Levha Kanunu da, borçlarını ödemeyen borçluların, önce öldürülüp etlerinin alacaklılar arasında bölüşülmesini kanunlaştırmış iken, "borçlunun öldürülmesinin gayri iktisadi olması" gerekçesi ile, daha sonra bu yaptırımdan feragat edilmiş ve borçlunun köle olarak çalıştırılması sitemine geçilmiştir. Daha sonra borçlunun köle olarak çalıştırılması yararı da kaldırılmış, borçlunun hapis edilmesi usulü kabul edilmiştir. Dr. Schwarz'ın eserinin 84. sayfasında yapılan açıklamaya göre: "Kadim Mısır'da M.Ö. 8. Asırda şahsa yapılan cebri icra kral Bokchoris tarafından Atina'da (Yunanistan'ın diğer kısımlarında değil) M.Ö. 6. Asrın sonunda Solon'un kanunları ile kaldırılmıştır. Roma'da eski ius civile'nin çok sert olan şahısla mesutliyeti Pretor Hukuku ve İmparator Hukukunca bertaraf ediliyor. Böylece bugünkü kültür aleminde şahıs ile mesuliyet hemen umumiyet itibarı ile terk edilmiştir. Borç için hapis usulü, Almanya'da 29 Mayıs 1868 tarihli kanunla ve Avusturya'da 4 Mayıs 1868 tarihli bir kanunla, Fransa'da, muayyen bazı istisnalarla, 22 Haziran 1867 tarihli bir kanunla kaldırılmıştır."5. Diderot ile D'Alembert'in adı geçen eseri Ansiklopedi'nin 179. sayfasında belirtildiği üzere Hıristiyanlık köleliğe karşı çıkmış, "Hıristiyanlar savaşlarda inançsızlardan aldıkları tutsakların, özgür olabilecekleri düşüncesi ile barışta ve savaşta köleliği kaldırmışlardı ve bundan ötürü tutsaklardan birini öldüren kimsenin, katil suçu işlemiş olduğunu ve cezalandırılması gerektiğini ileri sürüyorlardı. Üstelik bütün Hıristiyan devletler, efendiye, esirlerinin hayatta kalması ya da ölmesi konusunda karar verme hakkını tanıyan bir kölelik durumunun, Hıristiyan dininin insanlardan istediği yetkinlik haliyle bağdaşmaz olduğunu kabul etmişlerdi. Ama Hıristiyan devletleri, bu aynı dinin, doğal haktan bağımsız olarak, zencilerin köleliğine karşı çıkmış olduğunu nasıl düşünmemişlerdi? Düşünmemişlerdi, çünkü, sömürgeleri, plantasyonları ve maden ocakları için bu kölelere ihtiyaçları vardı. Auri sacra fames! (İğrenç altın açlığı!)" Üçüncü bin yılın eşiğinde zencilerin köleliği birçok Afrika ülkesi ile Güney Amerika'da halen de devam etmektedir. Uluslararası düzeyde etkili olmak üzere imzalanan:26.8.1789 tarihli İnsan ve Yurttaş Hakları Beyannamesinin 1. maddesinde "İnsanlar hukuken hür ve müsavi doğarlar ve hür ve müsavi olmakta devam ederler.",Roma'da imzalanan 4.11.1950 tarihli Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 4. maddesinde "Hiç kimse köle ve kul olarak tutulamaz."denmesine ve bu nitelikte diğer bir çok Milletlerarası sözleşme ve protokole rağmen özellikle Zenci köleliği hala ortadan kaldırılamamıştır.B- Osmanlı İmparatorluğu'nda Yaşayan Çerkesler'de Köleliğin Yasaklanması26.8.1859 tarihinde büyük kahraman Şeyh Şamil'in Ruslara teslim olması neticesinde ve 1864 yılından itibaren Osmanlı İmparatorluğu'na dahil ülkelere göç etmek zorunda kalan Çerkesler de, yukarıda özetlenen tarihi nedenlerle oluşmuş kölelik rahatsızlık nedeni olmuştur.Çerkesçe'de, ağanın adamı veya kulu manasına gelen pşşı-llı adı ile anılan kölelere werk, pşı gibi adlarla anılan köle sahipleri arasında öteden beri devam eden huzursuzluk ve anlaşmazlıklar yirminci asrın başlarında can güvenliğini tehdit eder dereceye yükselmiş ve köleliğin kaldırılması girişimleri artmıştır.Bu girişimlerden biri, Kayseri ilinin Aziziye ilçesine yerleşen Çerkeslerden Dumanişzade Mahmut Efendi tarafından Osmanlı Sarayına ulaştırılan bir mektuptur. İstanbul'da yayımlanmakta olan ve Çerkesçe kılavuz-rehber ve haber anlamına gelen GUAZE Gazetesi'nde bu mektuba dayalı haberin öz Türkçeleştirilmiş metni şöyledir:"Osmanlı topraklarında köle ve cariyelerin en geniş olarak bulunduğu yer Sivas'a bağlı Aziziye (Pınarbaşı) ve çevresidir. Öteden beri geçen zaman içerisinde en önemli meseleyi kölelik teşkil etmiştir.Bu mesele, bu civarda çözülmesi gerekli olan en önemli problem olarak bulunmaktadır. Köleliğin ve cariyelik probleminin çözülmesi gerekli bir sorun olduğu artık yavaş yavaş anlaşılmaktadır. Dumanişzade Mahmut Efendi'nin 5 Mart 1325 tarihinde kendi imzası ile Aziziye'den göndererek gazetemize tevdi edilmiş olan mektupta bildirilen haberler iyi değildir. Bu mektupta bildirilen haberlere göre: Bu yöredeki köleler efendilerine karşı isyan etmeye açıkça karar vermişlerdir. İş şunu gösteriyor ki, kölelerle efendiler, iki taraf da kendi çıkarları doğrultusunda hareket ederek birbirlerine karşı tavır almışlardır. Her iki tarafın kendi kendilerine uzlaşması mümkün değildir. Bunun için iki tarafı uzlaştırabilecek bir arabulucuya ihtiyaç vardır. Bu da ancak Hükümetin elinden gelir. Hükümet, tarafları incitmeyecek derecede yumuşak ve manevi bir anlayışla şeriat kurallarına aykırı olmayacak şekilde bir kanun yaparak taraflara arabuluculuk yapabilir. Rusya hükümetinin ilan ettiği hürriyeti Kafkasya'da uygulaması hem kölelerimiz hem de hükümetimiz için dikkat çekicidir. Rusya gibi bir devlet ilan etmiş olduğu hürriyetten Kafkasya'daki müslüman unsurları yararlandırmamayı uygun bulmadı. Kölelerimiz için de bu durum çok dikkat çekicidir. Zira Rusya devleti bunu kendi bildiği gibi yapmadı, İslam şeriatına dayanarak kölelerle ilgili özel hükümleri göz önünde bulundurarak ortadan kaldırdı. Bu köleler artık işi tabii akışına bırakmalıdırlar ve meselenin soruşturulmasını Teavün Cemiyeti'ne bırakmalıdırlar. Esasen kölelerin elinde artık bu sorunun çözümü için ciddi bir koz da vardır. Onun için kendilerinin ayaklanmasına ve acele etmesine gerek yoktur. Zira Osmanlı Hükümeti artık bu soruna çare bulacaktır. Buna inancımız kesindir. Daha önce de Aziziye'de kölelerin iskanı için Sivas'a 6000 lira para tahsis ederek göndermiştir. Ayrıca Hükümet köleliğin ortadan kaldırılması yönünde harekete geçerek bir adım atmıştır. Bu da sorunun çözümü yönünden bir başarı sayılır. "Osmanlı İmparatorluğu'nda 1876 tarihli Anayasanın 9. maddesinde yer alan ve "Osmanlıların kaffesi hürriyet şahsiyelerine malik ve aherin hukuku hürriyetine tecavüz etmekle mükelleftir."şeklinde bulunan emredici hüküm, köleliği ve esareti yasakladığı halde, Çerkeslerde kölelik ile genelde zenci ticareti fiilen devam ettiğinden, bir bölümü yukarıda açıklanan şikayet ve girişimler neticesinde köleliğin ve zenci ticaretinin açıkça yasaklanması gündeme gelmiş, 14 Ekim 1909 tarihli "Meclis mahsusu vükela mazbatası" üzerine aynı tarihi taşıyan padişah fermanı ile, "Çerkes ve sair köle ve cariyelerle esir zencilerin" hürriyete kavuşturulması sağlanmıştır. Padişahın onayladığı 14 Ekim 1909 tarihli özel komisyon teklifinin öz Türkçeleştirilmiş ve numaralanmış şekli şöyledir:İçişleri Bakanlığı ve bazı ilgili daireler esir ticaretinin yasaklanması konusunda başvuruda bulunmuşlar.Özel komisyonumuz (Meclis-i Mahsusa) Şeyhülislam ile yazışma yapmış, Şurayı Devlet Tanzimat (Hukuk Bürosu) Dairesi tarafından metin haline getirilen görüşleri tartışmıştır. Neticede şunlar kararlaştırıldı:İslam diyarında hürriyet asıldır. Köle veya cariye oldukları iddia olunmayanlara müdahele edilemez. Ancak efendilerinin elinde köle olduklarına dair isbat edici belge bulunanlar hakkında, herhalde şer'i bir duruşma yapılması Şeyhülislamlık tarafından belirtilmiştir.Esasen Osmanlı Devletinde esir (ticareti) yasaktır. 1876 tarihli anayasa da bunu teyid etmiştir.Tamamen hür olan Çerkeslerin köle ticaretine konu olmaları hukuken mümkün değildir. Ancak Çerkes köle ve cariye oldukları ve alınıp satılabilecekleri efendileri tarafından iddia olunursa, haklarında derhal şer'i bir duruşma yapılması gerekir.Ve bazı vatandaşların da esaret (kölelik) altına alınmalarına müsade edilmemesi için İçişleri, Adliye Bakanlığı ile Şeyhülislamlığa yazı yazılmalıdır. 14 Ekim 1909"Yukarıda da açılandığı üzere, bu özel komisyon önerisi yine 14 ekim 1909 tarihli Padişah Fermanı ile kanunlaşmıştır. GUAZE Gazetesinin verdiği haberden de anlaşıldığı üzere, Rusya, 1920 yılından önce köleliği kaldırmıştır. Osmanlı İmparatorluğu'nda yaşayan Çerkeslerde de köleliğin yasaklanması tarihi bir hatadan dönmektir, emeği geçenlere şükranlarımızı sunarız.+''+Hayri Domaniç

Gönen-Manyas Çerkeslerinin Sürgünü

Mondros Mütarekesinin imzalandığı tarihlerde Marmara bölgesi son derecede karışıktır. Çok sayıda etnik gurubun birlikte yaşadığı yöre; kışkırtmalara, isyanlara ve her türlü anarşiye elverişlidir. Bir taraftan İngilizlerin, diğer taraftan da Milli Mücadele yanlılarına karşı tavır alan İstanbul Hükümetlerinin neden olduğu bir kargaşa vardır. İttihat ve Terakkicilere karşı bir tavır içindeki Hürriyet ve İtilaf Partisi yanlılarının da etkin oldukları bu kargaşada Çerkeslerin zarar görmemesi için İstanbul'dan Binbaşı Çerkes Sıtkı Getsev ve Mustafa Butbay nasihat heyeti olarak gönderilmişse de istenilen sonucu alamamışlardır. İşte böyle bir ortamda Ege'de temeli atılan Kuva-i Milliye çalışmalarına, Çerkes Ethem Beyin çağırışına uyup da en önce koşanlar yöre Çerkesleridirler. Bu hususu Yunan tarihçileri de açıkça yazmaktadırlar. +''+ Yunanlıların ilerlemesini durdurduğu gibi Anadolu'yu bir yangın gibi saran isyanların bir bir Ethem Bey tarafından bastırılmasını takiben düzenli ordu kuruluşuna geçildiğinde yaşanan krizler sonucu iradesi dışında da olsa Ethem Bey'in geçiş protokolü ile Yunanlılara teslim oluşundan sonra serbest bırakılan adamları genellikle yöredeki köylerine geri dönmüşlerdir. O ana kadar büyük fedakarlıklar gösteren ve düşmanın karşısına ilk dikilen yöre Çerkeslerinin aleyhinde bir hava hakim olmaya başlamıştır. Henüz yayınlanmamış olan Ahmet Haratoka'nın anılarında da yer aldığı üzere açıktan olmasa da Ankara'dan talimat verilmiş görüntüsü içerisinde Çerkeslere karşı bir sindirme politikası uygulanmaktadır. Kara Hasan ve Arnavut Çetelerinin terörü, Ahmet Anzavur'un bu mıntıkada İstanbul Hükümeti lehine çalışmalara ve isyanlara başlamış olması, kimi parayla kandırılarak kimi de hatır zoru Anzavur'a uyan bir kısım Çerkesin ve Ethem yanlılarının ekseriyetini oluşturduğu, adamı olanların listelerden çıkartıldığı, sahipsiz ve savunmasız bir çok Çerkesin listeye konulduğu, sağlıklı olarak düzenlenmediğinde araştırmacıların mutabık bulunduğu 150'likler listesine 1924 yılında genellikle yöre insanları ve daha çok da Çerkesler alınarak mükerreren cezalandırılmışlardır. Lozan Antlaşmasına göre af dışı bırakılan 150'likler listesine alınan Çerkesler için dikkate alınan gerekçelerin aynılarına ilaveten özellikle Bulgar göçmenleri başta olmak üzere ekonomik ve sosyal yaşam düzeyi Çerkeslerden geri olan diğer etnik kökenli köylülerin tahrikiyle ve tarihte örneği az görülen bir uygulamayla, 150'likler listesinin düzenlenmesinden bir yıl önce yöredeki 14 Çerkes köyündeki tüm insanlar suçlu-suçsuz, çoluk-çocuk, yaşlı-genç ayırımı yapılmadan cebren sürgüne gönderilmişlerdir. Üstelik Başbakan Rauf Bey ve bir çok Çerkes kökenli Paşanın varlığına rağmen. Çerkesler adeta oyuna getirilmiş ve bazıları için ikinci, bazıları için de üçüncü kez sürgün başlatılmıştır. Savaştan galip çıkan Cumhuriyet Türkiye'sinin milliyetçi kadrolarından bazılarının; Gönen, Manyas ve Bandırma'da yerleşik Çerkesleri; Afyon, Sivas, Tokat, Urfa, Muş, Bitlis, Konya ve Malatya taraflarına dağıtarak açıktan söylenmese bile onları asimile etmeyi amaçladıklarında bir mutabakat vardır. Sürgün uygulamalarının ilki 18 Aralık 1922 tarihinde Gönen'in Mürüvvetler (Çizemuğ hable) köyüne tatbik edilmiştir. Topluca sürülen bu köyle ilgili etkin bir tepkinin olmadığı görülünce de diğer 14 Çerkes köyünün sürgün kararnamesi 2 Mayıs 1923 tarihinde uygulamaya konulmuştur. Her ailenin ancak bir kağnı arabasının götürebileceği kadar eşyasını alabileceği sınırlamasıyla başlatılan sürgünde, Çerkesler mallarını yok fiyatına elden çıkarmak zorunda bırakılmışlardır. Jandarmalar tarafından kuşatılan köylere giriş-çıkışlar yasaklanmış, belirli alıcıların insafına bırakılan satışlarda; normal fiyatı 200 lira olan bir çift öküz en çok 30 liradan, koyunun çifti 7-8 liradan, en kaliteli atlar 20-25 liradan elden çıkarılmıştır. GÖNEN'E BAĞLI KÖYLER VE SÜRGÜN TARİHLERİ 1- Üçpınar köyü 28 Mayıs 1923 Pazartesi 2- Muratlar köyü 5 Haziran 1923 Salı 3- Armutlu (Sızıköy) 9 Haziran 1923 C.tesi 4- Dereköy (Keçidere) 13 Haziran 1923 Çarşamba 5- Çınarlı (Keçeler) 17 Haziran 1923 C.tesi Not: Gönen'in Çerkes köylerinden Karalarçiftliği, Bayramiç, Hacı Menteş ve Ayvalıdere köyleri de tüm malları sattırılmış ve göçe hazır vaziyette uzun süre bekletilmişlerdir. MANYAS'A BAĞLI KÖYLER VE SÜRGÜN TARİHLERİ 1- Boğazpınar (Mürüvvetler) Aralık 1922-Ocak 1923 arası 2- Kızılkilise (Kızılköy) 7 Haziran 1923 3- Yeniköy 7 Haziran 1923 4- Dümbe (Tepecik) 7 Haziran 1923 5- Ilıca (Ilıcaboğaz) 11 Haziran 1923 (Şimdi Susurluk'a bağlı) 6- Karaçallık 13 Haziran 1923 7- Bolağaç 13 Haziran 1923 8- Değirmenboğazı 21 Haziran 1923 9- Hacıosman 21 Haziran 1923 Not: Manyas İlçesine bağlı Işıklar, Hacıyakup, Süleymanlı, Durak, Çakırca, Elkesen, Çavuşköyü, Kızık, Kulak, Eskimanyas, Tatarköyü, Haydar, Esen, Ergili, Salur, Hamamlı, Muradiye, Geyikler köyleri de mallarını hiç fiyatına satmış olup hazır bekletilmişlerdir. SÜRGÜNE TEPKİ 14 Çerkes köyünün sürgünü olayına karşı, kitle hareketi olarak sayılabilecek bir tepki olmamıştır. Nitekim Mürüvvetler köyünün göçürülmesi sırasında bir karşı tepkinin olup olmayacağı adeta gözlemlenmiş, tepki olmayınca da diğer köylerin göçürülmesi kararnamesi yayınlanmıştır. Buna karşın değerli bir düşünür, yazar ve Kafkas milliyetçisi olan MEHMET FETGEREY ŞOENU, peş peşe kaleme alıp Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne sunduğu iki önemli yazı ile ferdi tepkisini ortaya koymuştur. -Çerkes Sorunu Hakkında Türk Kamuoyu ve T.B.M.Meclisi'ne Sunu l. (18 Ağustos 1923 tarihli ve 16 sahifeden ibarettir.) -Çerkes Sorunu Hakkında Türk Kamuoyu ve T.B.M.M'ne Sunu 2 (15 Kasım 1923 tarihli ve 20 sahifeden ibarettir.) Çerkeslerin bu ülke için yaptıkları, Türk topraklarında Çerkes Devleti kurmak gibi bir amaçlarının olmadığı, Çerkeslerin özellikleri, Sürgün sırasında yaşanan ızdıraplar ve kayıplar, Meclisin ne yapması lazım geldiği gibi oldukça geniş ve okunması, bilinmesi gereken bu sunular sonucu yaşam boyu bir daha yayın yapmamak gibi bir cezaya çarptırıldıysa da F.Şoenu amacına ulaşmıştır. Çerkes aydınlarının (Rauf Orbay, Hunca Ali Sait Paşa ve diğerleri) gayretleri de eklenince sürgün olayı durdurulmuş ve bir yıl sonra per perişan ve ellerinde bir şeyleri kalmamış durumda 14 köyün sakinleri önemli zayiatlarla (Sadece Üçpınar köyü yollarda 45 zayiat vermiştir) köylerine geri dönmüşlerdir. Ancak bu sefer de başka aksiliklerle karşılaşmışlardır: -Hacıosman köyü örneğinde olduğu gibi köylerine Bulgar göçmenleri yerleşmiş oldukları için onları evlerinden çıkartmakta sıkıntılar çekilmiş ve evleri, bağ-bahçeleri talan edilmiş bir manzarayla karşılaşmışlardır. Köy halkı toplu olarak dönemeyince bir komşu köyde toplanıp sayıları çoğalınca kendi köylerine geri gitmişlerdir. -Dereköy örneğinde olduğu gibi geri dönenler uzunca bir süre kendi muhtarlarını dahi seçememişler. Kaymakamlıkça atanan yöneticiler tarafından idare edilmişlerdir. Ayrıca kendi düğünlerini milli oyunları ve mızıka ile yapamamışlardır. Girişimde bulunanların mızıkaları parçalanmış ve "Burası Rusya değil" diyerek düğünleri dağıtılmıştır. SÜRGÜNDEN ÜÇPINAR VE DEREKÖY'ÜN ÖYKÜLERİ Sürgün söylentileri başladıktan kısa süre sonra köy Jandarmalar tarafından kuşatılır ve tüm çevre köyleri ile irtibatları kesilir, acele toparlanmaları talimatı verilir. Geceden götürebilecekleri eşyalarını tamamlayan köylüler eşyalarını arabalarına veya hayvanlara yüklerler. Sabahın erken saatinde hayvanlar ve insanlar karışık bir şekilde konvoyla köyden çıkarlar ve Edincek'e kadar gidilir. Burada verilen molada erkekler, çocuklar ve kadınlar ayrı ayrı öbekler halinde toplandıktan sonra tümüne diz çöktürülür ve uzun süre bekletilir. Mola sırasında, tuvalet ihtiyaçlarının görülmesi bile Jandarma gözetiminde olabilmiştir. Bir süre sonra gelen bir habercinin ilgililerle görüşmesini takiben konvoy tekrar yola koyulur ve Bandırma'ya kadar gidilir. Burada insanlar ve hayvanlar karışık bir vaziyette vagonlara doldurulup Balıkesir üzerinden Afyon'a ulaşılır. Afyon'da üç ay kalınır ve sonuçta tüm hayvanların satılması talimatlanır ve gereği yapılır. Oradan başlayan yolculuk önce Ulukışla'da iki ay molayla, sonra da Niğde de bir ay mola verilerek kesilir ve nihayet bir kısmı BOR'da bırakılır, geri kalanlar Malatya'ya gönderilirler. Geri dönüş daha iyi koşullarda olmaz. Nitekim Hatko ailesi örneğinde olduğu gibi yaya olarak geri dönenler de olur. Giderken de gelirken de bir hayli insan ölür ve onlar da öldükleri yerlere gömülürler. Dereköylülerin sürgünü sırasında da ancak bir kağnının alabileceği eşya yanlarına alabilecekleri kendilerine tebliğ edilir. Hareket zamanı belli değildir. Jandarma denetimindeki köyde adeta bir bit pazarı kurulmuştur. Mallar yok fiyatına satılır ve nihayet 13 Haziran 1923 tarihinde yolculuk başlar. Komşu nahiye Sarıköy'e geldiklerinde nahiye halkı yollara çıkıp Çerkeslerle alay etmeye başlarlar. Bunun üzerine Thamateler gençlere talimat verir ve tüm gençler en güzel elbiselerini giyerler ve içleri kan ağlarken Sarıköy mızıka çalınıp düğün yapılarak geçilir. Bundan sonra Sarıköylüler "Bu Çerkeslerle başedilmez, ölüme bile düğün yaparak gidiyorlar" demek zorunda kalırlar. İki gün yolculuktan sonra Bandırma'ya varılır. Burada hayvan nakil vagonlarına doldurularak önce Afyon'a sonra da Konya'ya götürülürler. Birkaç ay burada kalırlar ve nihayet Niğde'ye götürülürler ve burada çok yoksul bir yaşamla bir yıllarını doldururlar. Daha perişan bir halde de yakılmış ve yıkılmış köylerine geri dönerler. Köyler topluca sürgüne gönderilirken, ayırım yapılmadığı için izinli askerler, Kurtuluş Savaşı şehitlerinin ve gazilerinin eş ve çocukları, asker aileleri gibi çok sayıda insanın itirazları ve hak arama istemleri dinlenilmediği için sonradan durumları anlaşılınca serbest bırakılmışlarsa da bin bir ızdırabı yaşamak zorunda bırakılırlar ve döndüklerinde de mal varlıkları kalmayan fakir insanlar durumuna düşerler. Bu gün aynı köylerde yaşayan ve sürgün olayını çocukken yaşamış olan yaşlılar mevcuttur. Ne var ki olayları anlatmaktan ve yazılmasına katkıda bulunmaktan adeta çekinmektedirler. Kendilerine sebebi sorulduğunda verdikleri cevaplar birbirine benzemektedir ve özetle şöyledir: "Sizler şanslı ve rahat nesillersiniz. Yüce Tanrımız bizim çektiklerimizi hiç kimseye yaşatmasın. Jandarma dipçiği nedir bilmeyenlerin bizi anlaması oldukça zordur. Lütfen mazur görün..." [Bu yazı Sn. İzzet Aydemir'in gönderdiği belge ve yazılardan kısaltılarak hazırlanmıştır.]+''+İzzet Aydemir

Çerkeslerde Savaş

Savaş ve Kuzey Kafkasya... Bu iki kavram asırlardan beri ayrılmadı... Dünya tarihinde hoş görülemez bir suç(!) olan 'ulusların kendi ülkesinde bağımsız yaşama hakkı' Kuzey Kafkasyalılara da tanınmadı. Yüzlerce yıldır savaş içersinde olan Çerkeslerin gelenekleri de bu çerçevede şekillendi. 'Savaş' adeta bir yaşam biçimi oldu... +''+ İçinde bulundukları ülkenin coğrafi ve ekolojik konumu yüzünden saldırılar, yağmalar, sürgünler ve katliamlarla karşı karşıya bırakılmışlardır ve ne acıdır ki 21. Yüzyıl dedikleri, kardeş halklar masallarının okunduğu 'global ve medeni'(!) dünyada Kafkasyalılar hala bunlarla iç içe yaşamak zorundalar. Doğdukları andan itibaren 'özgür' yetiştirilen Kafkasyalılar da asırlarca süren bağımsızlık savaşları meydana gelmiştir. Kimi çıkarcı devletler Kafkasya'yı kendi malıymış gibi birbirlerine peşkeş çekse de Kuzey Kafkasya bunu asla kabul etmemiştir. Bir Rus Generali Şapsığ beyine "Osmanlı hanedanı topraklarınızı Çarımıza bahşetti bundan sonra Kafkasya bizimdir!" der. Şapsığ beyi gülümseyerek şöyle yanıt verir "General şu havadaki kuşu görüyor musun?....O kuşu sana verdim git onu al!" Çerkeslerin ne derece bağımsızlık şuuruna sahip oldukları İmam Mansur'un şu sözlerinden anlaşılmaktadır... "Bizim için en kötü durum, tüfeklerimizin barut ve kurşun ihtiyacından dolayı neredeyse tamamen kullanılmaz hale gelmeleridir. Fakat elimizde onlara sallayabileceğimiz kılıçlar oldukça gavura asla teslim olmayacağız. Eğer tüm dünya tarafından terk edilir ve gücümüzün son safhasına sürülürsek, işte o zaman Çerkeslerin neler yapabileceklerini tüm dünya görecektir. Karılarımızı ve çocuklarımızı, Rusların ellerine geçmemeleri için bizzat kendimiz öldürecek ve en son adamımıza kadar onların intikamını almak için öleceğiz...." Çerkeslerin tarihte düzenli orduları olmamasına rağmen gerektiğinde süratle toplanabiliyor ve Xabzelerin öngördüğü şekilde liderlerini seçebiliyorlardı. Lider vasfında ki kişinin savaş yeteneğinin diğerlerinden fazla ve toplum içersinde sayılan bir kişi olması gerekiyordu. Osmanlı ve diğer devletlerde olduğu gibi savaşlarda liderler uzak bir yerden savaşı izleyerek emir yağdırmaz, savaşa giderken en önde, düşmanla ilk çatışmaya girenler arasında yerlerini alır, dönüşte ise arkadan gelebilecek tehlikelere karşı koymak için en arkadan kafileyi takip ederlerdi. Tarihin bilinen dönemlerinden beri sürekli saldırıya maruz kalan Çerkeslerin kıyafetlerinde savaş unsuru etkili olmuştur. Her bir Çerkes her an bir savaş olacakmışçasına hazır bulunur, tüm silahlarını kıyafetleri ile beraber taşırlardı. Kafkasya'da evler son derece sade ve gösterişiz yapılırdı. Her hangi bir saldırı durumunda düşmanın eline geçmemesi için gerekli eşyalar alındıktan sonra ateşe verilirdi. Evlerin sade olmasına rağmen silah ve at takımları altın, gümüş gibi kıymetli eşyalarla donatılırdı. Bununla beraber yanlarına gereksiz eşyalar almaz yalnızca yetecek kadar yiyecek bulundururlardı. (Çerkeslerin doğuştan az yiyerek yetişmelerinden dolayı bu yiyecekler zaten ağırlık teşkil etmezdi.) Akınlarda at arabası, hayvan ve top mermisi gibi ağır silahları bulundurmayan -ne acıdır ki bu silahlar zaten Çerkeslerde bulunmazdı- bir Çerkes için düşmanın elinden kurtulmak zor bir iş değildi. Genellikle savaş anlamına gelen kırık ok düşmana gönderilirdi. Geleneklere göre elçinin can güvenliği ve şahsi dokunulmazlığına riayet edilirdi. Efsanelerde, Çerkeslerin gündüz savaştıkları düşmanlarını gece ziyaret etmeleri ya da onları davet ederek ağırladıkları ve savaşın onuruna şenlikler düzenlendiğini, hiçbir art niyeti olmayan görüşmelerin yapıldığı anlatılmaktadır. Çerkeslerde düşmanlarla olan münasebetlerde de Xabze söz konusudur. Esirlere acımasızca davranmak uygun görülmeyen bir davranıştır. Bu kurallara düşmanın evini ve tarlasını yakma yasağı da eklenmiştir. Sadece başkaları tarafından kaçırılan kişinin eşi kaçıran kimsenin yaşadığı evi ve köyünü yakma hakkına sahiptir. Aynı zamanda Çerkes gelenekleri ev içerisinde insan öldürülmemesini emreder. Ölen düşmanlarının naaşlarının ailelerine iadesinin olanaksız olduğu durumlarda, tüm gerekli koşullar yerine getirilerek toprağa verilmesi gelenekler gereğidir. Ayrıca savaşta elde edilen bayan esirlerde sadece at üstünde taşınmıştır. Üç yıl Kafkasya'da yaşamış olan bir Polonyalı subay: "Adiğeler yapıları itibariyle cesur, kararlıdırlar ancak yersiz yere kan dökmeyi hunharlığı sevmezler cesetlerin sakatlanması, uzuvların kesilmesi, silahsızların öldürülmesi, kadınlara yönelik hakaretler ve benzerleri görülmemektedir" der. Çerkesler düşmanlarına bu derece insani davransalar da Ruslar katliamlarından asla vazgeçmemiştir. Bir Rus subayının da şu sözleri bu iddiayı kanıtlar niteliktedir: "Dağlılar yalnız savaş alanlarında değil, halkın eylemlerinde de katı bir direniş gösteriyorlardı. Bir tek kişi kalsa bile koca bir orduya teslim olmuyordu. Birkaç kez uygulanan yıkım ve yağmadan sonra bile avlularından ayrılmıyor, yurdunda inatla, ısrarla direniyorlardı. ...Dağlılar teslim olmuyor diye başladığımız işten cayacak değildik Çerkeslerin silahlarını almak için Dağlıların yarısını kırmak gerekiyordu...Katliama giriştiğimizde kadın ve çocukların birçoğu ormana sığınıyordu. Bunların çoğu gezici birliklerimiz tarafından bulunuyor, genelliklede öldürülüyorlardı. ...Bu kanlı kırımda, çoğu zaman analar elimize düşmemesi için çocuklarını kendi elleriyle öldürüyorlardı. Birçok dağlı kabile tamamen yok edildiler. Yeryüzünden silindiler. ...Dehşet verici savaş bitip, Kafkasya'daki egemenliğimiz yerleştiği için biz bugün, vatanı ve özgürlüğü son nefesine, son kanına kadar savunan yiğit ama yenik düşmanımızın bu olağanüstü kahramanlığına duyduğumuz hayranlığımızı da belirtmeden geçemeyeceğim....." Çerkeslerde, düşmanın eline diri olarak ele geçmek son derece utanç verici bir durumdur. Bir Çerkes çaresiz kaldığında teslim olmadan evvel mutlaka olabildiğince direnir, genellikle de canını vermeden önce birkaç Rus'un da canını alırdı. Onursuz bir şekilde ölmek kabul edilemez bir olgudur Kafkasya'da... Onursuzluk olarak kabul edilen başka bir olayda silah ya da atın düşmanın eline geçmesidir. "Atlının savaşta ölmesi evinde ağlayıştır, silahının kaybedilmesi köyünde ağlayıştır" der bir Çerkes atasözü...Savaşta şehit olanların arkadaşları, onun silahlarının korumak zorundadır. Ölenin naaşına olan saygı çok ileri derecededir. Bu sebepten naaşın düşmanın elinden alınması için arkadaşları ne pahasına olursa olsun saldırıya geçerlerdi. Ne acıdır ki bu gelenek kimi savaşlarda gücün bölünmesi nedeniyle Çerkeslere büyük zararlar vermiştir. Çerkeslerin savaş taktiği genellikle gerilla şeklinde olmuştur. Ufak gruplara ayrılıp düşmana ağır kayıplar vermişlerdir. Bu taktiği bir Rus subayı şöyle yorumlar... "Bizimle doğrudan doğruya savaş alanında karşılaşın. İşte o zaman, sayınız ne kadar fazla olursa olsun sizi yeneriz. Fakat şimdi bir arı sürüsü gibi çevremizde uçuşarak bizi taciz ediyorsunuz ve biz de, karşılık vermek üzere etrafımıza baktığımızda kimseyi göremiyoruz" ve ardından bir avuç barutu havaya saçarak, " işte otlardaki bu taneler kadar bulunmaz oluyorsunuz" der... Çerkesler savaşı bir şenlik havasında görürlerdi. Çatışmalarda zengin at koşumları ve silahları ile en iyi giysilerini giyerlerdi. Anlatılan eski bir gelenek; "ceguako" denen müzisyenler savaşlarda yerlerini alır, çatışmaları yükseklerden seyrederek kişilerin yaptıklarını adlarıyla zikrederek beste yaparlarmış. Böyle bir şarkı da bir kimsenin adının korkak olarak geçmesi yüzyılların getirdiği olmazsa olmaz bir zorunluluk olan 'savaşçılık' karakterini taşıması gereken bir Çerkes için ölüm demektir. Toplumda korkak damgası yemiş bir kimse insanlar arasında ne saygı ne de arkadaş bulabilir. Böyle birisi kadınlarda dahil herkesin ayıpladığı bir kişi olur, kendisiyle evlenecek bir kız dahi bulamaz. Her savaşçı sadece kahramanlığı değil ayni zamanda onurlu ölümü de düşünür. Bu yüzden kimin elinde öldüğü önemli değildir. Yeter ki bu kişi kendisi gibi cesur ve buna layık bir savaşçı olsun. Çerkesler tarihte hiç bir zaman başkalarının emrine itaat etmemişlerdir. Kendi iradeleri dışında kimse onları savaşa gönderemez, onlar kendilerini tehlikeye karşı koyarlar, dövüşürler ve gönüllü ölürler! Yaralanmaları en büyük ödüldür. Öldürülürler, ailelerini kimse hor görmez. Herşey 'cesur' denmeleri içindir. İşte budur onlar için gerçek ödül! Bu tek kelime için ölüme giderler' Diğer halklarda ise böyle değildir, onlar emir alırlar, iradeleri dışında savaşa giderler, ödülleri ise o kadar büyüktür ki, en korkak olanı bile bir anlık cesur olur. Gelişmiş silahlardan yoksun Çerkeslerin Rusya'ya karşı bunca yıl direnebilmelerinin en büyük nedenlerinden birisi, herkesi sosyal görevini yerine getirmeye zorlayan toplum duygusu ve buna bağlı olarak yaptırım gücü bulunan adetler, diğeri de kişiler arasındaki kahramanlık yarışmasıdır. Bu kahramanlık yarışması yalnızca Rus ordusunu seyrekleştirmek ve kendilerinden korkmaya zorunlu kılmakla kalmıyor, aynı zamanda Kuzey Kafkasya'ya seçkin kahramanların vatanı olmak onuru da kazandırıyordu. Bir çatışmada şehit olan birisinin ailesi için böyle bir olay büyük bir şerefti. Analar evlatlarını kaybetmenin acısının yanında bunun hakli gurur ve sevincini de taşırlardı. Bu kahramanların adları yıllarca anılır, onurlarına ağıtlar yakılır, yiğitlikleri neşredilirdi. Ruslarla yıllarca çarpıştıktan sonra şehit düşen Bjeduğ Prensi Pşıkuy'un adına yakılan aşağıdaki ağıtta 'kahramanlığa' verilen değeri göstermektedir. PŞIKUY BEY'IN AGITI Ne kadar cesur bir kalbe sahip! Oysa ne kadar da genç, VE de cesur olduğu kadar da cömert; Kendi evi değildi savaştığı, Korumak için uğruna can verdiği! Ay-a-ri-ra Dinle General Zass'ın davulunun sesini! Gör, bak nereden geliyor Kazaklar; Korkusuz Pşikuy, onların arasına dalıyor Davula yöneltiyor kılıcını Ay-a-ri-ra Evi sonsuza kadar çökmüş bulunuyor, Yıkılmış çünkü direği! Kız kardeşi ağlıyor; ne evi var, Ne de kaçacak yeri o günden. Ay-a-ri-ra Yırtıyor, parçalıyor kuzgunu saçlarını, Leipsic ipeğinden daha siyah ve parlak, Göğsünü yumrukluyor, çünkü Evinin direği, cesur Pşıkuy yok artık. Ay-a-ri-ra Doğruca General Zass'ın üzerine sürdü atını Canını kurtarmak için açtı Zass; Ama O da, atını getirdi zafer içinde, Atını ve süslü koşumlarını! Ay-a-ri-ra O ölüm kalım gününde İki at yordu, değiştirdi; Fakat kendi ruhu yorulmadı, O kadar güçlüydü ki yüreği! Ay-a-ri-ra Bir aşık olarak gittiği o ülkeden tabutun içinde döndü! Tuzlu gözyaşları döken annesi, Islattı cansız yüzünü Pşıkuy'un. Ay-a-ri-ra "Allah'a şükürler olsun!" dedi, kadın ağlarken, "Bir yağmacı değildi, O: Fakat elde kılıç öldü, Allah ve Adiğe için!" Ay-a-ri-ra Köyün diğer bütün kadınları da, Göğüslerini parçaladılar, ağladılar, Eyvah ey gün! Eyvah ey zaman! Öldü artık bizim koruyucumuz. Ay-a-ri-ra Köyün diğer bütün kadınları acılı yaşlar döktüler, İçleri yandı, koruyucularının gitmesine; Çok iyi biliyorlardı ki, kendileri ve çocukları Kurtulmuşlardı, Pşikuy kılıcını çektiği zaman Ay-a-ri-ra O hayatını kaybetti, fakat Tabutunu hala süslüyor silahları; Orada duruyor siyah tüfeği de, Patladığı zaman Rusları korkuyla çökerten. Ay-a-ri-ra O gün giydiği kan kırmızısı elbisesi Bütün gün parladı, durdu, En koyu yıldırım bulutları içinde yer alan Bir güneş gibi. Ay-a-ri-ra Kara atı, bir şahin gibi dönerken Pşikuy onu savaş alanına sürdü; Elbisesinin kolları sallanıp durdu Kılıcını savurmasından çıkan rüzgardan. Ay-a-ri-ra "Atımı alı n kız kardeşime götürün!" Dedi, can verirken Pşikuy, "Onun gözlerinden kanlar dökülmeli, Diğer gözler sadece su akarken". Ay-a-ri-ra Ve bir şehid bu şekilde düşerken Açıldı bütün cennet kapıları Karşılamak için Kahraman!, Erenlerle sonsuza kadar kalması için. Ay-a-ri-ra Kuzey Kafkasyalılar, kendi topraklarına el uzatılmadığı, vatanlarının ve özgürlüklerinin ellerinden alınmaya çalışılmaması halinde tüm dünyayla kardeş olarak yaşamayı tercih etmişlerdir. Yüzyıllardır çok şey değişti...medeniyetler, milletler, anlayışlar... Fakat Kafkasya tarihi adına değişmeyen iki şey var; birisi Rusların barbarlığı, saldırganlığı ve yalanları, diğeri de Kuzey Kafkasya'nın bağımsızlık aşkı. Bu gün Çeçenistan'da asırlardan süre gelen 'Kafkasyalı' mantalitesi devam ediyor. Kahramanlıklarını Ruslar da dahil tüm dünya kabul ediyor... ama ne acıdır ki böyle bir millete bağımsız yaşama hakkı çok geliyor dünya için 'dengeler adına'... kahramanlık da yetmiyor, zafer de 'bağımsızlığa'...  +''+Alper Mangır

Erozyonu Süren Bir Kültür Üzerine Düşünceler

İnsanlık tarihi süresince doğru-iyi-mutlu yaşam kalitesi sunan kültürler var olmuştur. Aynı dil ailesinden; değişik dilleri konuşan Kuzey Kafkas halklarından bir bölümünün sahip olduğu "ÇERKES/KEBZE/Xebze/Khabze" kültürünün benzeri; gelişmiş ve insanlara "doğru yaşam felsefesi" sunmuş-öğretmiş bu kültürler, erken zamanlarda işgal-karışıma uğradıkları için yok olmuşlardır. +''+ Buzul çağları benzeri tabii olaylar bu kültürlerin izlerini de maalesef yok etmiştir. Yalnız ÇERKES/Kebze Kültürü, bölgenin coğrafi yapısının verdiği avantaj ve Çerkes adı ile anılan halkların kendi bölgeleri dışına ne işgal ne de başka bir şey için çıkmamaları sebepleri ile geç zamanlarda işgal-karışıma uğradığından, ana öğelerinden çok önemli kayıplara uğramasına rağmen günümüze kadar devam etmiştir ve araştırmacılar-bilim adamları bu kültür ile ilgili verilere ulaşabilmiş-ulaşabilmekteler. Çerkes adı verilen halkların kullandıkları dillerine göre, bir iki harf ile ifade edilen Kebze Kuzey Kafkasya'da ve Kuzey Kafkas diasporasında kayıplarına rağmen yaşamakta-yaşatılmaya çalışılmaktadır. Kebze: yazılı olmayan pratiğe dayalı yaşanıp öğrenilebilen bir doğru-iyi-mutlu yaşam biçimidir, diye kısaca tarif edilebilen bu öğretinin gerçek muhtevasını açıklayabilecek kişilerden birisi olan Murat Yağan , Kebze için şöyle açıklamada bulunmaktadır: "Kebze yazılmamış bir öğretidir ve birçokları için bilinmeyen bir konudur. Bu öğreti Büyük İskender'den Atilla'ya, Aksak Timur'dan Cengiz Han'a ve Osmanlı Türklerine kadar son 2300 yılda muhtelif işgalciler tarafından; Kafkasya Bölgesinde yapılan tahribatın bir sonucu olarak, Anavatanı Kafkasya olan insanların bazıları tarafından bile muayyen bir dereceye kadar tam olarak bilinemez. İşgalcilerin her birisi kendine özgü bir şekilde az veya çok tahribat yapmıştır. Ancak, en büyük tahribat 400 yıldır Rusya tarafından verilmiştir ve halen verilmektedir. Çok büyük bir ihtimalle, 90 yaşına merdiven dayamış biri olarak, bu uzaklardaki tradisyonda eğitim alan son kişi ben olabilirim. Kebzeh öğretisinin tamamı üç uygulamalı safhadan oluşur. Aşağıdan yukarıya doğru bunlar: a) Aleishwe b) Kebze c) Amısta Kebze'dir. a) Aleishwe Aleishwe'yi adabı muaşeret/toplum töresi veya nezaket kuralları olarak adlandırabiliriz. Bu, sosyal ilişkileri düzenleyen eğitim/terbiye seviyesidir: Kişisel ilişkiler ile ilgili alışkanlıklar/adetler ve daha fazlasını kapsar. Çalışma hayatını düzenleyen kurallar, giyim kuşam, görgü kuralları, evlenme ve cenaze törenleri gibi seremoniler, kısaca günlük hayatı düzenleyen adetlerdir. b) Kebze Bu seviye, yönetme alanında gerekli olan eğitim ile uğraşan öğreti düzeyidir. Kebze'deki eğitim, entelektüel bilgilenme ve pratik uygulamanın her ikisinin de bir arada uygulanarak icra edilmesidir: Doğumundan ölümüne kadar çocuğun içinde yaşadığı aile ve toplum; onu kucaklayan, varolmasını sağlayan, büyümesi-yetişmesi ve terbiye edilmesi için ihtiyacı olan her şeyi kendisine veren çevreyi teşkil eder. Toplumdaki değerlerin ve konseptlerin homojenliği çocuğa en etkili öğretmen olarak hizmet eder. Oturma odaları, sofralar, çiftlik hayatı/işleri, eğlenceler, av partileri, kutlama törenleri ve diğer sosyal aktiviteler ile toplumun tümü, büyüyen genç için büyük ve sonsuz bir dershane haline gelir. Bu eğitim, kişinin toplum içinde görev alması halinde daha çok gelişir ve onun içindeki O aynı ortak öğretmenin desteği ile daha da büyür. b) Amısta Kebze Kebze'nin uygulamalı pratiğe dayalı bir eğitim olduğu belirtilmişti ve sadece icra edilerek öğrenilebilir. Ancak ilkeleri entelektüel kavrayışla bilinebilir. Amısta Kebze, insanın sahip olduğu melekeleri tümüyle çalıştırmaya-kullanmasını sağlamaya yönelik bir yaşam sanatıdır. Amısta Kebze tatbikatı, şuur için daha iyi çalışabilen bir yer-yuva olabilmesi için, insanın sinir sisteminin geliştirilmesini hedef alan fizik, entelektüel ve spiritüel (ruhsal) birçok seri çalışmaları gerektirir. İnsanlığın İhtiyacı Günümüz insanlığı giderek bunalıma sürüklenmektedir. Özellikle ekonomik yaşam standardı yükselen toplumlarda bu bunalım üst seviyelere tırmanmaktadır. Çerkeslerin de giderek doğru yaşam-mutlu yaşam standardından uzaklaştıkları, eski mutluluklarına sahip olmadıkları gözlenmektedir. İleriyi gören insanların kendileri, özellikle kendilerinden sonraki nesilleri için çok ciddi tasarıları-endişeleri vardır. Ve çıkış noktasının ne-nasıl olabileceği konusunda arayışlar sürmektedir: İnsanlık tarihinde yerini almış öğretileri (yoga, mevlevilik vb.) araştırmaya-öğrenmeye-hayatlarına uyarlamaya çalışan kişi-kişiler-gruplar giderek çoğalmaktadır: Kebze, bu arayışa doğru cevap verebilecek yegane öğretidir. Çünkü Kebze: Dinlerden binlerce yıl önce doğru-iyi-mutlu yaşamın reçetesini insanlığa sunmuştu. Ve Murat Yağan'ın söyleyişiyle: Kebze bir din değildir. Ancak dinlere kendi ışığında bir anlam verebilir. Kebzenin ayıp ile önleyebildiği sosyal eksik-yanlışları dinler günah cehennemde yanarsın yasağı ile önlemeye çalışmış-çalışmakta ve maalesef önleyememiş-önleyememektedir. Ancak, bu kültürün erozyonu süreci hızla yaşandığından hem Çerkesleri hem de insanlığı büyük tehlike beklemektedir. Araştırmalar Pozitif bilimciler-araştırmacılar Kebze'nin kaynaklarına ulaşmakta ve bilim dünyası bu kültürün önemini ortaya koymaktadır. Gelecek on yıllar bu kültürün tüm özelliklerini şaşırtıcı bir biçimde gözler önüne serecektir. Ancak devam eden erozyon önlenmez-önlenemezse Kebze, sadece tarihi bir gerçeğin öğrenilmesinden öte insanlığa fayda veremeyecektir. İşte bu noktada bu kültürü tanıyanlar ile Çerkeslerin tarihi bir sorumluğu-görevi önem kazanmaktadır. Bunlar sorumluluklarının gereğini yaparlar-yapabilirlerse kültürün erozyonu duracak, kültür tekrar yükselmeye başlayacak ve araştırma sonuçlarının gözler önüne serileceği zaman için hazırlık yapılmış olunacaktır. Çerkeslerin Gerçeği Görmeleri Çerkeslerin iki ağır sorumluluğu var. Biri, insanlık için görevleri. Yani, bu kültürü insanlığa faydalı olacağı zaman için yaşatma sorumluluğu. Diğeri, kendi ve kendilerinden sonraki nesillere karşı sorumlulukları. Bu sorumluluğun gereği yapılmaz ve kültürün erozyonu günümüz yöntemleri ile önlemeye devam edilirse, korkulan sonuca hız ile ulaşılacak ve hem insanlık ve hem de yeni nesiller günümüz neslini hayırla anmayacaktır. Büyük ihtimalle lanetle anacaklardır. Tehlikenin boyutu iyi analiz edilip acele edilmeli ama vizyonu olan ve akılcılığı ön planda tutan bir yol-yönteme-hedefe karar verilip özveri ile uygulamasına başlanmalıdır. Diasporanın Sorumluluğu/Görevi Kebze kültürünün anavatanı olan K. Kafkasya'da yaşayan Çerkeslerin de doğal olarak sorumluluğu vardır. Ancak koşuları ihtiyaca uygun vizyon ile hareket etme-çalışma yapmalarını önlemekte-engellemektedir. Bu sebeple diasporada yaşayan Çerkeslerin sorumluluğu-görevi ön plana çıkmaktadır. Diasporadan başlayacak doğru, akılcı, özverili çalışmalar ile; hem diasporada yaşayanlara hem Kuzey Kafkasya Çerkeslerine hem de insanlığa önderlik edilmeli-yardımcı olunmalıdır. Nereden Başlamalı 80'li yılların sonlarına kadar diaspora öncüleri becerebildikleri kadar kimliklerini/örf ananelerini korumak-yaşatmak için gayret içinde oldular. Çok az sayıda aydın daha ilerisinde hedefler için çalışma yapmaya gayret ettiler. 80'li yılların sonlarındaki gelişmelerden sonra diaspora öncüleri yeni durumu analiz edip yeni bir yaklaşım gerektiğini ya görmediler ya da etkili olmadılar ve tarihin kendilerine sunduğu şansı değerlendiremediler. Aradan on seneyi aşkın zaman geçti ve artık; yukarıda değinildiği üzere zamanın iyi-doğru-akılcı kullanılmasının gerektiği devreye gelindi. Etkili-doğru çalışmalar ile ihtiyaca uygun hedefe ulaşılamamasının en önemli sebebi, diaspora yaşayanlarının "hedef için birlik" ihtiyacını iyi anlayamamaları olsa gerektir. Aksi durumda bu kadar dağınık ve değişik hedef söylemleri olan bir yapılanmaya-kurumlaşmaya gidilmezdi. Yapılması gereken işlerden önceliği şu iki husus almalıdır. Çeşitli dış etkenler-şartlanmalar terk edilmeli, bu husus olmazsa olmaz olarak benimsenmelidir. 'İzm' lerin ve 'din' lerin binlerce yıl öncesinde Tanrı şuuru-kavrayışından hareketle doğru yaşam-mutluluk kültürünü felsefesini bulan, uygulayıp mutlu yaşamı kazandıran 'ata' ların doğru mirasını ve anlayışını; bu doğru anlayışa bazı şekil töreleri ilave etmekten öte bir yenilik getirmeyen ve neyin doğru-yanlış olduğunu herkesin ayrı yorumladığı bir yapıya kurban edilmemelidir. Yüce tanrının ayırıcılık gibi bir kavramı-hastalığı insanlara vermediği-vermeyeceği bilinmeli-düşünülmelidir. Din ve benzeri şapkalar ile Çerkesliğe yaklaşıldığında henüz iş başında bölünmeyi sağlayarak işe başlandığı önemle dikkate alınmalıdır: 'Din' in gerçek işlevi için değil bir ideoloji olarak binlerce yıldır samimi insanları yönlendirmek-kullanmak-sömürmek için kullanıldığı; insanlığın geleceğini düşünmek isteyen-zorunda olanlarca artık görülmeli- anlaşılmalıdır. İkinci önemli husus: dağınık kurumsal yapının toparlanması olmalıdır. Ortak hedef-hedefler, ilkeler, kavramlar, belirlenip tarif edilerek; bu konularda birlikte hareket edildiği-edileceği mesajı-bilgisi dünyaya duyurulmalı-verilmelidir. Ve gerçekten verilen mesajın gereği için olağanüstü çalışma-gayret sarf edilmelidir. Sonuç Aydınların sorumluluğu-görevi, evrensel değerleri ihmal-göz ardı etmeden bilinç yaratmak ve hedefin gerektirdiği aktiviteyi başlatmaktır. Kebze'nin yaşatılması sorumluluğu her kültürden insanları ilgilendirmelidir-görevleri olmalıdır. Ancak sorumluluk önceliği-görevinin Çerkes aydınlarında olduğu unutulmamalı ve bu sorumluluğun yerine getirilmesinde genç insanların vizyonu-dinamiği ile akılcı tecrübenin yan yana gelip elbirliği ile çalışması ihtiyacı artık fark edilmeli-görülmeli ve bu bilinç ile yeni bir sinerji yaratılmalıdır. SORUNLARA YAKLAŞIMIMIZ ÜZERİNE DÜŞÜNCELER Giriş Kuzey Kafkas kökenlilerin yaşadıkları ülkelerde karşılaştıkları sorunlara aklın ve bilimin yardımı-yol göstericiliğinde çözüm aradıklarını söylemek maalesef mümkün değil. Mensubu olunan kültürün anlamı ve öğretisi konusunda yeterli bilince sahip olunsa-olunabilse idi, sorun(lar)ın çözülmesi daha kolay mümkün olurdu-olabilirdi. Prensipler Kebze'nin tarifinden hareketle Kebze'nin temel prensiplerinin neler olabileceği konusunda bir düşünce jimnastiği yapılacak olursa, herhalde, aşağıda not edilen hususların Kebze'nin olmazsa-olmaz temel prensipleri olduğu anlaşılır. Akılcılık, Adalet, Sevgi, Merhamet, Mantık, Bilimsel Yaklaşım, Gerçekçilik, Olabilirlik, Vizyon, Evrensel Anlayış, İlahi Anlayış-Kavrayışta Kalıpçılıktan Uzak Yaklaşım, Evrimci Anlayış-Yaklaşım, Analitik Yaklaşım, Danışma, Sorunların Görünen Yüzüne Değil Kökenine İnme ve tüm bu prensiplerin doğumdan-ölüme pratik olarak uygulanması. Yaklaşım Gerçeğimiz Eğer Kebze'nin temel prensipleri bu ve buna benzer kavramlar ise herhalde yaklaşık son 500 yılda be prensiplerden bazıları; özellikle doğru sonuca götürücü olan bazılarının hiç dikkate alınmamış olması çok güçlü bir olasılık. Örnek olarak 'Gerçekçilik' ve 'Olabilirlik' in hiç dikkate alınmadığını söylemek herhalde yanlış olmaz. Neden Not edilen prensiplerin ışığında 'neden biz diasporadayız' diye bir soru sorulabilir. Tüm diğer prensiplerin de göreceli olarak payı vardır fakat 'Gerçekçilik' ve 'Olabilirlik' prensiplerinin dikkate alınmaması sebebiyle diasporadayız demek yanlış-insafsız bir söylem olmasa gerek. Kabahatli Kim Sorun/sorunların kökenine, kaynağına bakmadan-inilmeden yapılacak tüm öngörüler ve çözümler yeni sorunlar yaratmakta, yeni sorunlara kaynaklık etmektedir. Atalarımızı kabahatli görmek, son on yılın olaylarında öncü rol oynayanları veya karşı fikir ileri sürenleri ya da diasporadaki yanlışlık-eksiklikler için günümüze kadar hizmet etmeye gayret etmiş insanları suçlamak, sorunun kaynağına inilmeden tespit yapma, çözüm üretmeye kalkmak olur ki; bu yaklaşım yeni sorunlara kaynaklık etmekten ileriye 'hedef' e götürücü bir etki yapmaz-yapamaz. Kebze'nin ışığından-öğretisinden uzaklaşılmaya başlanılması büyük olasılıkla binlerce sene önce başladı ama özellikle son (yaklaşık) 500 yıldır Kebze öğretisi-ışığı dikkate alınmadan yapılan çalışmalar-hedef belirlemeler bizleri diasporada olmamıza kadar getirdi. Şayet bu varsayım doğru ise o zaman: Ne, göçe kadar bizleri getiren yaklaşımları-önderleri ne de diasporada günümüze kadar öncülük etmeye çalışanları suçlamak yolu ile bir nokta-hedefe varmak mümkün olmaz-olamaz. Ne Yapmalı Sorunun kaynağına inilerek çözüme doğru gidilmeli. Örnek olarak kendimize şu soruları sorabiliriz: Ne zaman bozulma başladı? Dogmaların Kebze'nin öğretilerini etkilemeye başlaması ile başladı. O halde ne yapmalı? Sorunumuzun çözümüne 'izm' ve 'dogma' lardan uzak, Kebze'ye dönerek başlamalı; sorun-hedefin gerektirdiği ortama yalnız Çerkes şapkası giyilerek gelinmeli. Düşman Düşman suçlu mu? Tabii düşman suçlu. Ama biz karşılaştığımız sorunlara aklın-bilimin yani Kebze'nin ışığında –tüm öğelerin yanında- özellikle 'Gerçeklik, Olabilirlik, Vizyon, Evrimci Anlayışla Hedefe Ulaşma' ilkelerine riayet etmediğimiz için en az düşman kadar suçluyuz. Suçu salt düşmana yükleyerek sorumluluktan kurtulamayız. Sonuç Diaspora yaşayanları olarak ilişkilerimizde 'izm' ve 'dogma' lardan uzaklaşıp hedef konusunda net olmalıyız: Kültürün ışığı-öğretisini bozduğu için bizi bu duruma düşüren ayırıcı kavramları bu defa hedefimiz ile ilgili çalışmalara karıştırmamalıyız. Kuzey Kafkasya'ya bakış-ilişkilerimizde de bu kavramlardan uzak durmalıyız. Aklın bilimin yani Kebze'nin (tarihi derinlikte uygulanıp-başarılı olmuş Kebze'nin) ışığında: Yeniden sorunlarımızı ve bunların kaynaklarını analiz edip hedefimizi tarif etmeliyiz. Murat Yağan büyüğümüzün söylediği gibi: 'Beynimiz ve yüreğimiz birlikte çalışmalı'. Varacağı limanı bilmeyen bir yelkenliye hiçbir rüzgarın yardım etmeyeceği-edemeyeceği gerçeğini aklımızdan çıkarmalıyız. Ayrıca toplumsal olaylara sosyolojik açıdan yaklaşılmadan, konu(lar)da uzman insanların olayı derinliğine analiz etmesi sonucunda önerileri alınmadan hedefe ulaşılamayacağı (bu defa) göz ardı edilmemelidir. Murat Yağan, (Vernon/Canada), yagan@home.com The Kebzeh Foundation, www.kebzeh.org Society of Friends of Abkhazia (Sofa), www.friends-of-abkhazia.org Bkz. Erozyonu süren bir kültür üzerine düşünceler.+''+Atay Ceyişakar

İlkçağdaki Anadolu Halkları

GİRİŞ İlkçağ Anadolu tarihinde pek çok gizem vardır. Hitit'lerin dilleri Hint-Avrupa dilinden sayılmakla birlikte bu görüşe başından beri itiraz eden bilim adamları da bulunmaktadır. Arkaik dönemlerden beri kullandıkları çivi yazısının sırrı da halen çözümlenebilmiş değildir. +''+ Hitit'lerin Anadolu'nun yerlisi olup olmadığı konusu da, baskın görüşle Kafkasya'dan geldikleri kabul edilmekle birlikte tartışılmaktadır. Kafkasya'dan geldiğini kabul edenler, bu halkla ilişkili, hatta bu halkın kaynağı olarak gösterdikleri Kafkas Maykop uygarlığını da, Hint-Avrupalı bir uygarlık olarak değerlendirmektedirler. Oysa genel görüş bu uygarlığın Kafkas halklarının uygarlığı olduğu şeklindedir. Son zamanlardaki yeni bulgularla bu görüş daha da güçlenmiştir. Aynı şekilde Hitit'lerin Anadolu'nun yerli halkları olan Hatti ve Hurri'lerle ilişkileri bilimsel bir şekilde aydınlatılabilmiş değildir. Hitit yazılı metinlerinde doğru olarak okunan Assuwa/Aşuwa, Apsuwa ve Apasa gibi adlar, Abhaz'ların halen de kullandıkları özgün boy isimleri olduğu halde, bunları Abhaz'larla ilişkilendiren herhangi bir açıklama yapılmış değildir. Sorun adeta görmezlikten gelinmekte, yok sayılmaktadır. Böyle bir ilişkinin bulunduğu saptamasını yapan yazarlarsa çok haksız duygusal tepkilerin hedefi olabilmektedir ( ). ÇALIŞMANIN AMACI Hitit yazılı metinlerinde görülen Apasa, Assuwa, Apsuwa ve Pissuwa gibi adlarla ilişki bulunup bulunmadığını araştırmak, çalışmanın genel amacıdır. Anadolu'nun ilk halkları olan Hatti ve Hurri'lerin yakın çevriyle, Mora yarımadası, Mezopotamya ve Kafkasya'yla ilişkileri nasıldır? Alacahöyük'de bulunan ve Kafkas Maykop kültürüyle yakın bir ilişkinin kanıtı sayılan alemler ve güneş kursları, yerli Hatti halkının mı, Hint-Avrupalı Hitit'lerin mi ürünüdür? Hititler kullandıkları arkaik çivi yazısını nerede ve ne zaman öğrenmiş olabilirler? Hatti halkının dili konusunda neler biliyoruz? Hurri halkının dili ile Kafkas dilleri arasında nasıl bir ilişki bulunmaktadır? Hitit (Nesa) dili konusunda neler biliyoruz? Pala halkı ve dili konusunda neler bilmekteyiz? Tabletlerde rastlanan Apasa, Aşşuwa, Apsuwa ve Pissuwa adlarının, Abhaz'ların halen kullandıkları özgün boy adları olmasını nasıl açıklamak gerekiyor? Luvi dili arkaik Abhazca mıdır? ÇALIŞMANIN YÖNTEMİ Çalışmada tarihi survey yöntemi kullanılmıştır. Konuyla ilgili yazılı kaynaklar taranmış, tabletlerde adı görünen Aphaz/Abaza ve çerkes halkının kültürü, şimdiki ve geçmişteki yaşam biçimleri, aile yapıları araştırılarak, halen yaşayan kılan aileler saptanmıştır. Alanda yapılan çalışmalar bilim adamlarının saptamalarıyla, Anadolu'da ve Kafkas halkları arasında halen yaşayan arkaik kültür kalıntısı inançlarla, mitolojiyle, masal ve folklorla sürekli karşılaştırılarak, bir sonuca ulaşılmaya çalışılmıştır. ÇALIŞMANIN SINIRLILIKLARI Yabancı dillerdeki özgün kaynaklara ulaşılamayışı bu çalışmanın en önemli sınırlılığı olarak kabul edilmelidir. ÇALIŞMANIN SINIRLARI Çalışmayı çok fazla uzatmamak ve anlaşılmaz duruma getirmemek için yazılı kaynaklarda bulunan ve konumuzu ilgilendiren anlamları ve etimolojisi üzerinde durulmamıştır. Yine aynı nedenle yazılı kaynaklarda rastlanılan, ama epeyce değişmiş tartışılması gereken tanrı adları, kılan isimleri ve coğrafi adlar bu çalışmada zikredilmemiştir. Çalışmada yalnızca çok az değişmiş ya da hiç değişmemiş adlar üzerinde durulmuş, açık benzerliklere dikkat çekmekle yetinilmiştir. Eksik bırakılan konular daha sonra yapılacak çalışmalarla kamuoyuna sunulacaktır. HİTİT'LERDEN ÖNCEKİ ANADOLU TARİHİNE GENEL BAKIŞ Anadolu'nun Hititlerden önceki halkına tabletlerde "Hatti" deniliyor. Büyük bir olasılıkla halk da kendisini böyle adlandırmıştır. Yaklaşık iki bin yıl boyunca Anadolu "Hatti ülkesi" olarak anılmıştır. Hatti'ler Anadolu'nun bilinen ilk halkıdır. Çok erken çağlarda M.Ö. 3000 yıllarının ortalarına doğru siyasi organizasyonlarını tamamlamışlar, krallıklar ve beylikler halinde örgütlenmişlerdir. Hatti halkının daha çok Kapadokya/Kızılırmak yayı ile Güney Doğu Anadolu'da yaşadığı anlaşılmaktadır. M.Ö. 3000'li yıllardan itibaren Batı Anadolu'da görülen ve birbirlerine akraba olan Leleg, Pelasg ve Kar'lar da Hatti'lerle akraba ve aynı soydan halklar olarak kabul edilmektedir. Bu halklar Yunanlılardan önce Ege adalarında ve Mora yarımadasında da yaşamışlar ve hatta buralara da ilk kez yerleşmişlerdir. Bu çağda batı Anadolu'daki en önemli yerleşim Truva 1 yerleşimidir. Bu yerleşim M. Ö. 3000-2800 yıllarında iskan edilmiş ve 5-6 yüzyıl yaşamıştır. M.Ö 2400 civarlarında yıkılan Truva I'in yerine kısa bir aradan sonra yine aynı halk tarafından Truva II şehri kurulmuştur. Truva II kültürü Pisidia bölgesine, Karia bölgesine ve hatta Kıbrıs'a kadar yaygınlaşmıştır. (Truva II kentinin M.Ö. 2000 civarında bir akınla yıkıldığı saptanmaktadır. Bu çağda Anadolu'da görülen ikinci halk Hurri halkıdır. Hurri halkı, Hitit'lerin Anadolu'da görülmelerinden yaklaşık iki yüz yıl kadar önce, M.Ö. 2300 yıllarından itibaren*, şimdiki Mardin, Urfa, Diyarbakır, Kerkük dolaylarında, Habur'dan Amanos'lara kadar olan bölgede yaşamış, pek erken zamanlardan beri beylikler kurmuştur. Hurri halkının yurdu kuzey batıda Elbistan-Göksun dolaylarına , kuzey doğuda Van'a ve hatta Zagros'lara dayanmaktadır. Bu halk daha sonra Van dolaylarında devlet kuran Urartu'ların atalarıdır. Bu çağda Anadolu'da merkezi bir devlet kurulamamıştır. Kapadokya bölgesinde Hatti'lerin kurdukları küçük şehir devletçikleri, güney doğu Anadolu'da Hurrilerin kurdukları küçük krallıklar ve batıda Truva bulunmaktadır. HİTİT'LERDEN ÖNEKİ DÖNEMDE ANADOLU'NUN ÇEVREYLE İLİŞKİLERİ Anadolu'nun Aşağı Mezopotamya ve Asur'la çok eski dönemlerden beri ilişkileri bulunmaktadır. Orta Mezopotamya'da bulunan asur kenti M.Ö. üçbinli yıllardan itibaren Kapadokya bölgesiyle ticari ilişkilere girmiştir. Kayseri yakınlarındaki Kanes şehrinin 2300'lü yıllarda Mezopotamya ile ticari ilişkiler kurduğu, kentte bir Asur kolonisinin bulunduğu bilinmektedir. Daha sonra Asurlular Purushanda, Alişar ve Hatuşada da ticari koloniler kurmuşlardır. Bu kolonilerle Hattiler arasındaki ilişkiler olumludur. Yoğun kültürel alışveriş vardır. Güney doğu Anadolu'daki Hurri halkı ise aynı zamanda Mezopotamyalı bir halktır. Batı Anadolu'daki Truva II, Leleg/Pelasg halklarının kültürü ise bu dönemde "Ege adaları üzerinden Avrupa'ya geçerek Sırbistan içlerine kadar (Vinça) yayılmıştır". Diğer yandan Anadolu'nun çok eski çağlardan beri Kafkasya'yla yoğun ilişkilerinin bulunduğu kanıtlanmaktadır. İki bölge coğrafi olarak bir bütündür. Aralarında doğal engeller yoktur. Ayrıca Anadolu gibi Kafkasya da tarıma ilk alınan bitkilerin anavatanıdır. Çiftçi ekonomisi Kafkasya'nın dağlık bölgelerindeki 7. Binyılın sonlarından itibaren girmiştir. Orta ve Güney Kafkasya'da mezolitik kültürler tespit edilememekle birlikte, Batı Kafkasya'da, tarihsel Kolkhis'de, Karadeniz kıyılarında, mezolitik ve hatta üst paleolitik yerleşimler bulunmuştur. Bulgularbu bölgede, üst paleolitik ve mezolitik kültürlerle ilişkili ve onların evrimi niteliğinde bir neolitik kültürün oluştuğunu göstermektedir. Kültür kesintisiz ve süreklidir. Bu bölgeyle Orta ve Güney Kafkasya ve hatta daha güneydeki Ön Kafkasya ve Mezopotamya arasında kesintisiz ilişkiler bulunmaktadır. "Kafkasya bölgesindeki ilk tarımın evrim mekanizması, esas olarak Küçük Asya ve Kuzey Mezopotamya'daki mekanizmaya benzer görünmektedir. Fazla nüfusun çekirdek bölgeden küçük ölçekli bir göçü ve bu göçün tarımcı olmayan yerli grupları tedricen besin üreticiliğine geçirişi, hızlı bir nüfus artışıyla ve bölgenin aynı ölçüde hazlı bir ekonomik ve kültürel bütünleşmesiyle sonuçlanmıştır. Bu nedenle kültür ağı, yoğun ekonomik bağlara, ortak bir ideolojinin kabulüne ve ideo simgesel normlara dayandırılmıştır. Kültürel kimliğini ve bütünlüğünü korumakla birlikte bu ağ, Ortadoğu'nun tarım bölgeleriyle, özellikle Küçük Asya ve Kuzey Mezopotamya ile çoklu ilişkilere girmişti. Obsidyen ticareti ekonomik etkileşimde önemli bir öğeydi. Küçük Kafkasya'daki sayısız lav akıntısı, bütün Ortadoğu için bu hammaddenin başlıca kaynağıydı." kuzeybatı Kafkasya'da bulunan ve M.Ö.3000'li yılların ortalarına tarihlenen Maykop kültürü Önkafkasya'yla birlikte Kuzeydoğu Kafkasya'yı da etkilemiştir. Bu kültürün etkileri Anadoluda da görülmektedir. Özellikle Aalacahöyük ve Kuzeybatı Anadolu'daki Apolyont (Uluabat) gölünün üstündeki Dorak'ta bulunan arkeolojik kalıntılar bu kültürün etkisindedir. Bu durum Anadolu ile Kafkasya arasındaki yoğun kültürel ilişkilerin kanıtı olarak değerlendirilmektedir. Fakat Maykop kültürünün asıl ilişkide bulunduğu kültür, Orta Mezopotamya ve Elam Kültürleridir. Benzeşme o kadar güçlüdür ki bazı bilginler "Sami kabilelerinin (Amoritlerin) Yukarı Fırat'tan Kuzey Kafkasya'ya göç etmeleri nedeniyle Maykop kültürünün ortaya çıktığını" söyleyerek bir açıklama yapmaya çalışmaktadırlar. Aslında bu benzeşmeye şaşmamak gerekmektedir. Çünkü Güneydoğu Anadolu'nun ve Mezopotamya'nın en eski halkı sayılan Hurri'lerin asıl yurdunun da Orta-Doğu Kafkasya olduğu kabul edilmektedir. Özetle Hitit'lerden önceki Anadolu halkının Mezopotamya, Kafkasya Ege adaları ve Mora yarımadası ile sıkı kültürel ilişkiler içinde bulunduğunu söyleyebilmek mümkündür. HİTİT'LER ÇAĞINDA ANADOLU Anadolu'ya M.Ö. 2000 yılları civarında bazı halkların göç ettikleri kabul edilmektedir. Bilim adamlarının taktıkları bir isimle "Hitit" denilen bu halklar Nesa, Luvi ve Pala halkıdır. Bilim adamlarına göre bu halklar Hint-Avrupa ailesinden bir dil konuşmaktadırlar. Bu halk grubundan Nesa'lılar, nerede olduğu kesin bilinmeyen, ama orta Anadolu'da olduğu kesin olan Kussara kentine yerleştiler ya da bu kenti kurdular. Bu kentin büyük olasılıkla Alişar olduğu kabul edilmektedir. Kussara kralı Anitta, M.Ö.1750 dolaylarında Kayseri yakınlarında bulunan Nesa/Kaneş şehrine saldırarak kenti ele geçirdi ve başkent yaptı. Neşa'dan sonra da Hatuşa"da yerle bir edildi ve lanetlendi. daha sonraki dönemlerde Anadolu'daki diğer kent devletleri de Hitit egemenliğini kabul etmek zorunda kaldılar. Böylece bir tür konfederasyon olan ilk merkezi devlet kurulmuş oldu. Nesa'lılarla birlikte Anadolu'ya geldiği kabul edilen Pala-Tumana halkı Paphlagonia bölgesine, Kızılırmak-Sakarya arasına konuşlandırılmaktadır. Bazı tarihçiler daha kuzeyde bulunan Kaska/Kaşka halkının da Hititlerle ilişkili Hint-Avrupalı bir halk olduğunu kabul etmektedirler. Yine Nesa'lılarla ilişkili sayılan Luvi'lerin yurdu Akdeniz bögesidir. Kizzivatna, güney Kapadokia Luvi yurdu kapsamında sayılmaktadır. Aynı şekilde Batı Anadolu'daki Lydia, Asuwa/Aşşuwa/Truva'lılar da Luvi'li sayılırlar. Mysia ve Bithynia halklarının Thrak olduğu kabul edilmektedir. Güney doğu Anadolu'daysa Hitit egemenliğini kabul etmiş olan Hurri halkı çoğunluğu oluşturmaktadır. Merkezi devletin egemeni olan Hitit'ler, Anadolu'nun kendilerinden öneki halkı olan Hatti ve Hurri'lerle olumlu ilişki içerisindedirler. Hatti ve Hurri tanrılarına tapmışlardır. Tapınaklardaki ayinlerde Hattice de konuşulmuştur. Hitit krallarının adları bile Hatticedir. İki halkın bütünleştiğini düşündürecek kadar yoğun kültürel ilişki vardır. HİTİT HALKINA İLİŞKİN SORUNLAR Hitit tarihine ilişkin çözümlenemeyen önemli sorunların bulunduğunu çalışmamızın başında belirttik. Gerçekten de Hitit'lerin nereden geldikleri konusunu halen açıklığa kavuşturulabilmiş değildir. Baskın görüşle Kafkas'lar üzerinden geldikleri kabul edilmekle birlikte, batıdan geldiklerini iddia edenler de bulunmaktadır. A. Göetze, Anadolu'nun yerli halkı olduğunu iddia eder. Bilge Umar da bu görüşü savunur. Biz bu çalışmamızda bu konulardaki görüşlerimizi saklı tutarak iki önemli sorunu, Hitit çivi yazısı ve Hitit''erin eseri gibi gösterilen Alacahöyük güneş kursları konularını tartışacağız. Alacahöyük Güneş Kursları Kimin Eseridir? Hitit'lerin Kafkas'lar üzerinden geldiğini iddia eden bilim adamları Alacahöyük'de bulunan alemler ve güneş kurslarını Hitit'lerle ilişkilendirerek, "Alemler ve güneş kurslarının Hatti uygarlığına yabancı hala hayvan şekilli tanrılara tapan ilkel bir topluluğa yani Hint-Avrupalı Hitit'lere ait olması gerekir" değerlendirmesini yapmaktadırlar. Alacahöyük'teki güneş kursları ve alemlerin yakın benzerleri, Kafkasya'daki Maykop uygarlığında da bulunmuştur. İki uygarlığın ölü gömme biçimleri ve mezar tipleri de benzemektedir. Bu nedenlerle Maykop uygarlığı da, yerli Kafkas halklarının uygarlığı olarak değil, Hint-Avrupalı halkların uygarlığı olarak değerlendirilmektedir. Çok değerli bilim adamımız Akurgal Hoca'nın yaptığı bu değerlendirmenin doğruluğu konusunda ciddi kuşkularımız bulunduğunu belirtmek durumundayız. Alacahöyük'de bulunan alemler ve güneş kurslarının Kafkas-Maykop kültürüyle bir ilişkiyi kuşkuya yer bırakmayacak şekilde kanıtladığı söylenebilir. Bu görüşe katılmamak mümkün değildir. Ancak alemlerin ve güneş kurslarının Hitit'lerin eseri olduğu konusu çok kuşkuludur. Böyle bir sonuca ulaşılmasını haklı gösterecek yeterli belgenin bulunduğu kanısında değiliz. Nitekim sayın Akurgal'ın yukarıdaki değerlendirmesi de, olması gerektiği gibi bir kuşkuyu belirtmektedir. Böyle olduğu halde sayın hocamız sonuçta bu uygarlığı Hitit uygarlığı saymakta, ama bununla da kalmayarak ve ulaştığı bu sonuçtan hareketle ve yalnızca kendi yargılarına dayanarak, Kafkas Maykop uygarlığını da Hint-Avrupalı bir uygarlık olarak değerlendirmektedir. Oysa sayın Hocamızın da katılacakları üzere, böyle değerlendirmeler yapılırken çok ihtiyatlı olmak gerekmektedir. Alacahöyük uygarlığının gerçekten Hitit'lerin eseri olması durumunda bile, benzerlikler gösteren Maykop uygarlığının hangi halkın eseri olduğu konusunun ayrıca araştırılması gerekmektedir. Nitekim Maykop kültürünün kökenini araştıran bilim adamları, önceki döneme kadar geriye doğru izlenebilecek kesinlikte yerli öğeler saptadılar. Aynı şekilde bilim adamları Maykop kültürünün kaynaklandığı batı Kafkasya'da üst paleolitik dönemden itibaren kesintisiz bir kültürel süreç tespit etmekte, bölgede büyük nüfus hareketinin olmadığını, ideo-sembolik sistemin istikrarlı olduğunu, iletişim sisteminin (dilin) önemli bir değişikliğe uğramadığını ve bu dilin Bask-Kafkas ailesine ait olduğunu saptamaktadırlar. Görüldüğü gibi konu çok önemli olduğu gibi, ulaşılan sonuçlar da çok farklıdır. Bu durumda konunun tartışılmasını normal saymak gerekir. Biz Alacahöyük'de bulunan alemler ve güneş kurslarının Hitit'lerden çok Hatti'lerin eseri olması olasılığını daha güçlü görüyoruz. Böyle düşünmemizin birkaç nedeni var. Birinci olarak, daha önce de belirtildiği gibi Maykop uygarlığının asıl benzerlik gösterdiği uygarlık, Elam ve Orta Mezopotamya uygarlığıdır. Oysa Elam ve Mezopotamya uygarlığı Hint-Avrupa uygarlığı değildir. İkinci olarak Hitit'lerin Kafkasya'dan geldikleri kesin değildir. Bunun büyük bir olasılık olduğu söylenebilir. Ama aynı şekilde Hatti'ler de Kafkasya'dan gelmiş olabilirler. Nitekim bütünüyle Hatti uygarlığını Kafkasya'yla ilişkili sayan bilim adamları bulunmaktadır. Üçüncü olarak Hitit'lerin ilk yerleşim yerleri Kussara'dır. Kussara nerede olduğu bilinmemekle birlikte, Alacahöyük olması olasılığı zayıftır. Alemler ve güneş kursları Hitit'leri Hatti'lerden ayıracak kültürel özellikler olarak kabul edildiğinde, Kussara kentinin Alacahöyük sayılması gerekir. Oysa ne sayın Akurgal, ne de başka bilim adamları böyle bir iddiada bulunmamışlardır. Dördünü olarak Kussara'nın Alişar olması olasılığı fazladır. Oysa Alişarda sözü edilen simgelere rastlanılmamıştır. Beşinci olarak bu simgeler, Hitit'lerin Kussara'dan sonraki merkezleri olan Neşa/Kaneş ve Hatuşa'da da bulunmamaktadır. Sayın akurgl'ın varsayımı doğru olsaydı, bu yerleşim merkezlerinde de güneş kurslarının daha çok görülmesi gerekirdi. Fakat bunlardan da önemlisi biz, "alemler ve güneş kurslarının hayvan şekilli tanrılara tapan ilkel bir topluluğa ait olması gerekir" biçiminde ifade edilen temel varsayıma katılamıyoruz. Alemler ve güneş kurslarında görülen hayvanların, temel geçim biçiminin avcılık olduğu dönemlerden kalan kutsal hayvanlar olarak değerlendirilmesinin daha uygun olacağını düşünüyoruz. Tanrıların insan ya da gök varlıkları olarak düşünüldükleri daha yakın dönemlerde de bu hayvanlar, doğanın üretici gücünün, bolluk ve bereketin, yaşamın ve ölümün, başarının ve zaferin, iyiliğin ve kötülüğün, insana güç ve korku veren çok sayıda tanrıların çok farklı güçlerinin simgeleri olarak varlıklarını sürdürdüler. Tanrıların yanında ve onların kutsal hayvanları olarak çok değişik güçlerin temsilcileri sayıldılar. İnsan biçimli tanrılara inanmak, bu tanrıların çok değişik güçlerinin hayvanlarla simgeleştirilmesine engel olmadı. Hatta böyle yaparak insanlar, tanrılarda bulunduklarını varsaydıkları güçleri daha kolay anladılar, anlattılar. Sümer'de boğa, Gudea'nın kolundaki aslan kuşlar, Mısır'da Apis öküzü, Hitit'de fırtına tanrısının boğası, Ana Tanrıçanın geyiği, Yunan'da ölümden sonra dirilişin ve bilginin gizemli tanrısı Hermes'in yılanlı asası, Hint'de inek böylesi simgelerdir. Aslında bu gerçeği sayın Akurgal da "insan kılıklı tanrıyı onun hayvan biçimli hali üzerinde tasvir ediyorlardı" diyerek kabul etmektedir. Bu durumda alemler ve güneş kursları Hititlerin ürünü olduğu kadar, Hattilerin ürünü olarak da kabul edilebilir. Değerlendirme böyle yapıldığında yalnız Hitit uygarlığının değil, bütünüyle Hatti uygarlığının, Kafkas Maykop uygarlığıyla ilişkili olduğu görülür. Hititler Çivi Yazısını Nerede ve Nasıl Öğrendiler? Hititlerle ilgili önemli bir sorun da, Hitit çivi yazısı sorunudur. Hititler başlangıçtan itibaren Babil-Asur çivi yazısının çok eski bir biçimini kullanmışlardır. "Bu yazının üçüncü Ur hanedanının Eski Babil öncesine (2150-2050) ait olması gereken, ancak örnekleri elimize geçmemiş bir çeşidinden alındığı" kabul edilmektedir. Bilim adamları Hititlerin ortaya çıktıkları andan itibaren kullandıkları kendilerine özgü arkaik çivi yazısını, Anadolu'ya geldikten sonra öğrenmiş olamayacaklarını düşündüler. Çünkü bu yazı, Anadolu'da bulunan Asurlu tüccarlar tarafından kullanılmıyordu. Öyleyse bu yazıyı nerede, nasıl ve ne zaman öğrenmişlerdi? Çivi yazısı Mezopotamya'dan başka bir yerde kullanılmadığına göre, Hititler Asur-Babil'le aynı kökten mi geliyorlardı? Yoksa keşfedilmeyen, ama çivi yazısını kullanan, başka bir uygarlık mı vardı? Hititlerin Mezopotamya halkı olduğu kabul edilmese bile, Anadolu'ya gelmeden önce Asur-Babil halkıyla yazıyı öğrenecek kadar gelişmiş bir ilişki içerisinde yaşadıklarını kabul etmek gerekiyordu. Ancak bu olasılık da çok zayıftı. Çünkü bu yazı çeşidinin Mezopotamya'da kullanıldığı M.Ö. 2100-2000 yıllarında Hitit'ler de Anadolu'da görülüyordu. Bu durumda geriye tek bir olasılık kalıyordu. Bu yazıyı Anadolu'ya gelirken yolda öğrenmiş olabilirlerdi. Bu açıklama kabul edildi. Ancak bu açıklamayla da her şey çözümlenebilmiş değildi. Hatta hiçbir şey çözümlenemiyordu. Açıklama mantıklı olmakla birlikte, belgeli değildi. Temelsiz ve soyuttu. Sözü edilen yazının nerede , ne zaman, ne şekilde öğrenildiği sorularına, "ikibinli yıllardan önce ve yolda" şeklinde çok genel ve yetersiz bir yanıt veriyordu. Ayrıca Hititler ister Thrakia'dan, ister Kafkasya'dan gelmiş olsunlar, yolları üzerinde Asur-Babil halkıyla karşılaşmış olamazlardı. Sonunda yazının Anadolu'da öğrenildiği kabul edildi. Yeni teze göre Hititler çivi yazısını, Anadolu'da eski krallık zamanında, Babil kentini zaptetmelerinden sonra, Hurri'lerden öğrenmişlerdi. Bu konuda Akurgal, "Hititler kullandıkları çivi yazısını bu dönemde Kuzey Suriyeli bir yazı okulundan aldılar. Bu yazı tipi eski Babilden önce kullanılan bir çeşitti. mitannide egemen olan Hurrilerin de aynı yazı tipini kullanmış olmaları ilginçtir" demektedir. Bu yeni tezi de tartışmamız gerekmektedir. Bu teze göre Hititler çivi yazısını Anadolu'da, M.Ö.1650 yılları civarında öğrenmişlerdir. Çünkü Babil 1660-1630 yılları arasında krallık yapan 1. Hattuşili zamanında fethedilmiştir. Babili fethettiklerinde Hititler, üçyüz elli dört yüz yıldan beri Anadolu'da yaşıyorlardı. Hititlerin yaşadıkları kentlerde, Neşada ve Hatuşada Asur çivi yazısı Hititler tarih sahnesine çıkmadan önce de kullanılıyordu. Teze göre Hititler bölgeye geldikten sonra 350-400 yıl bu yazıya kayıtsız kalmışlar, bu yazıyı kullanmamışlardır. Ama neden? Bu tez Hititlerin üçyüz elli dörtyüz yıl, kendi egemen oldukları topraklarda kullanılan bir yazıya niçin kayıtsız kaldıklarını açıklamamakta, açıklayamamaktadır. Kendi topraklarında kullanılan bu yazıya bu kadar kayıtsız kalan ve kullanmayan Hititler, ele geçirdikleri bir ülkede, Babilde çok eskiden , ama ülke ele geçirildiğinde kullanılmayan bir yazı çeşidini ele geçirip hemen kullanmaya başlıyorlar. Ama neden? Bir yazı kullanacaklarsa kendi ülkelerinde kullanılan bir yazıyı değil de, yabancı bir yazıyı niçin tercih etsinler? Dörtyüz yıl yazıyı kullanmamakta direnen Hititler, Babili alır almaz, niçin yazıya ihtiyaç duysunlar? Böyle bir tercihin mantıklı açıklaması yapılamaz. Ancak belge varsa açıklamanın mantıklı olup olmamasının önemi yoktur. Ancak teszi doğrulayan belge de bulunmamaktadır. Eldeki belgeler de bu tezi doğrulamamaktadır. Çünkü Hitit çivi yazısının M.Ö. 1750'lerde kral Anitta döneminde, Neşa'da kullanıldığı biliniyor. Bu tarih bizi Babil'in fethinden yüz yıl öncesine götürüyor. O zaman nasıl bir açıklama yapılmalıdır? Eldeki belgelerle çelişmeden ve tamamen onlara dayanarak, bilim adamlarının görüşlerine değer verilerek, iki türlü açıklama yapabilmek olanaklı görülmektedir. Bu konuda bize, Akurgal Hoca yol gösteriyor. Değerli Hocamıza göre Hint Avrupalılar, "Kafkasya üzerinden Anadolu'ya üçbinli yılların son çeyreğinde girmişler, doğu ve güney doğu Anadolu bölgelerinde uzunca bir süre kaldıktan sonra orta Anadolu'ya yerleşmişlerdir. Anadolu Hint-Avrupalı göçmenlerce birden yapılan saldırı ile değil, tersine çok uzun süren bir tür sızma ile ele geçirilmiştir". Bu saptamalar durumu yeterince aydınlatmaktadır. Hint-Avrupalı halkların iki yüz yıl kadar doğu ve güney doğu Anadolu bölgesinde Hurriler ve diğer Mezopotamya halklarıyla yakın ilişki içerisinde yaşadıkları anlaşılmaktadır. Buralarda yaşarken yavaş yavaş orta Anadolu'ya doğru hareketlenmeye başlamışlardır. Hitit kralı Muvattalinin tartışmalara konu olan duasını da düşünerek , özellikle Nesa halkının Van gölünün batısında, daha önceki dönemlerde yine Kafkasya'dan gelmiş olan Hurri'lerle iç içe yaşamış olmaları olasılığını fazla görüyoruz. 2100'lü yıllardan önce doğu Anadolu'da yaşayan Hititler, birlikte yaşadıkları Hurri'lerden ve hatta yakın ilişkilerde bulundukları aynı yazıyı kullanan "Eski Babil öncesi üçüncü Ur hanedanından" bu yazıyı öğrenmiş olabilirler. Bu yazıyı yanlarında getirerek Kussara'ya gelmiş olmaları büyük olasılıktır. İkinci açıklamayı daha zayıf bir olasılık olarak değerlendiriyoruz. Ancak doğu Anadolu'da yaşayan Hititler, çivi yazısını o sırada öğrenemedilerse, Orta Anadolu'da ilk yerleştikleri Kussara kentinde 1900-1800'lü yıllar civarında da öğrenmiş olabilirler. Bu durumda da yazıyı, Neşa kenti Kussara kralı Pithana tarafından fethedilmeden önce Hurrilerden öğrenmişlerdir. Bilindiği gibi bu çağdaki Hurri yerleşimleri Orta Anadolu'nun içlerine kadar uzanmaktadır. Neşa, Hattuşa gibi kentlerde Hurri dili konuşulmaktadır. İkibinli yıllardaki bir Hurri beyliği olarak kabul edilen Mama kenti Göksun dolaylarına konuşlandırılmaktadır. Mama kentiyle orta Anadolu'daki Hatti beylikleri arasında çok eski ilişkilerin olduğu bilinmektedir. Kussara kenti başka Hurri beylikleriyle de ilişkiye girmiş olabilir. Hititler bu sıralarda, Anadolu'daki Hurri beyliklerinin herhangi birinden bu yazıyı öğrenip kullanmış olabilirler. Böylelikle Neşa'da ve diğer Anadolu kentlerinde kullanılan Asur çivi yazısına niçin itibar etmedikleri de açıklanmış olmaktadır. Bu yazıya itibar etmediler, bu yazı Hititleri etkilemedi. Çünkü Anadolu'ya geldikleri dönemlerde kendileri de çivi yazısını kullanıyorlardı. 8. İLKÇAĞDA ANADOLUDA KONUŞULAN DİLLER ilkçağda Anadolu'da konuşulan dilleri; Hititlerden önce konuşulan diller ve Hititlerden sonra konuşulan diller olarak iki gruba ayırmak mümkün görülmektedir. Hititlerden öne konuşulan üç yerli dil bulunmaktadır: Hatti, Hurri ve Leleg/Pelasg dilleri. Bunlardan Leleg/Pelasg dilinin çok arkaik dönemlerde batı Anadolu'da, Ege adalarında ve Mora yarımadasında konuşulduğu kabul edilmektedir. Bu dil hakkındaki bilgimiz çok azdır. Bu nedenle bu çalışmamızda ayrıca üzerinde durulmayacaktır. Anadolu'da Hititlerden öne yerli olmayan Sümer, Akkad ve Asur dillerinin konuşulduğu anlaşılmaktadır. Bu diller Hititlerden sonra da konuşulmuştur. Bu dillerden Akkad dili Sami dillerinin atasıdır. Sümer, Asur, Hatti ve Hurri dilleri bilim adamlarının "asyanik" dediği ve şimdi ölü sayılan dillerdir. Yine şimdi ölü olan Nesi, Luvi ve Pala dilleri Hititlerin Anadolu'ya gelmesiyle Anadolu'da konuşulmaya başlanmıştır. Bu diller Hint-Avrupa dili olarak kabul edilmektedir e birbirleriyle akraba sayılmaktadır. Sümer, Avur ve Akkad dilleri, Anadolu'da konuşulmakla birlikte Mezopotamya dilleri olduklarından çalışmamızın kapsamı dışındadır. Yerli Hatti ve Hurri dilleri ve yine Anadolu'da konuşulan Luvi, Nesi ve Pala dilleri çok genel bir şekilde incelenmeye çalışılacaktır. Hatti Dili Hatti halkı Anadolu'nun en eski halkı, Hatti dili de en eski dilidir. Bu dilde yazılı belge bulunmadığından, Hatti halkının yazıyı kullanmadığı kabul edilmektedir. Hitit metinleri sayesinde bu halkın kültürü ve dili halkında bazı bilgilere sahip bulunuyoruz. Bu dilin Anadolu dışında bir yerde konuşulmadığı kabul edilmektedir. Aslında bilginlere göre bu dil, Hititler döneminde Anadolu'da da konuşulmamaktadır. Götze bu dilin ikinci binde önemini kaybettiğini, belli tanrıların kültleri dışında konuşulmadığını ileri sürmektedir. Günaltay'a göre, yeni imparatorluk döneminde ölü diller arasındadır. Umar da bu görüşlere katılır. Ancak Akurgal, Hitit'ler döneminde de geniş bir alanda konuşulduğunu kabul eder. Bu dilin geniş şekilde ön-ek kullandığı ve kelime çekimlerinde takının arkaya gelmesi bakımından da Kuzey-Doğu Kafkas dilleri ile benzerlik gösterdiği saptaması yapılmaktadır. İşte bu noktada dilde kullanıldığı saptanan bazı sözcüklerin önemi artmaktadır. Önce halkın adı olan "Hatti" sözcüğü dikkatimizi çekmektedir. Bu sözcükle, Kafkas halkı "Adiğe/Adige" sözcüğü aynı kökten olabilir.* "Hat" kökünden sözcükler, boy ve "klan aile" isimleri olarak Adiğe'ler de halen kullanılmaktadır. Adiğe boyu olarak Hatkoy, kılan aile adı olarak Hatko, Hatuk, Hatukoga ilk akla gelenlerdir. Bu konuda Akurgal, "binu=çocuk, Lebinu=çocuklar, anlamına geliyordu" demektedir. Bu saptamanın önemi şuradadır ki bu sözcük, hem Arapça'da hem de Adığe dillerinde aynı anlamda halen kullanılmaktadır. Arapça'da "bin" erkek çocuğu, "bint ve bintül" ise kız çocuğunu ifade etmektedir. Benzerlik ortadadır. Şimdi bu sözcüğü Adiğe dilinde inceleyelim; Bın=çocuk, sibın=çocuğum, Vubınır=(senin) çocuğun, (xabı) yıbınır=onun çocuğu, sibinhar=çocuklarım, Vubınhar=çocukların, yıbınhar=çocukları... Fakat ilginçlik bununla bitmiyor. Çünkü Neşa/Kaneşa, Hatuşa, Nenaşşa, Zalpa ve Nerik/Nerikka gibi yerleşim merkezleri, Nerik, Kaşku/Kasku, Mezulaş/Mezula gibi tanrı adları ve Kilammar sözcüğü bu kez Aphazca olarak açıklanabilmektedir. Burada asıl ilgimizi çöken sözcük "Nerik" sözcüğüdür. Nerik/Nerikka bir Hitit kentidir. Sözcük Hatticedir. Kentte "Nerik" adında bir tanrıya tapılmaktadır. Bu tanrı Hatti asıllı Hlitit güneş tanrıçası Vuruşemu ile fırtına tanrısının oğludur. Kendisi de fırtına tanrısıdır. Bu tanrıya Van'da Urartu'lar da tapmışlardır. Bu sözcük ilgimizi çekiyor. Çünkü "Nerik" adı, "Narik" biçiminde Abhaz'lar tarafından şahıs adı olarak kullanılmaktadır. Halen Şarkışla'nın Tavladere köyünde bir Aphaz'ın adıdır.*** Sözcük Abhazca birleşik bir kelimedir. Beş bin yıldır hiç değişmeden kullanılması, bu inancın çok güçlü olduğunu gösteren bir kanıt sayılabilir. Aslında sözcüğün aslına tam uygun bir şekilde, şimdi kullanıldığı gibi, "Narik" olarak kullanıldığı da anlaşılmaktadır. Bu konuda smet Zeki Eyuboğlu "Bu tanrının adına Narih, Narik de denir. Sözün sonundaki sessizin (k) mı, (h) mı olduğu kesin değildir" demektedir. Hatti dili ile Nesi/Hitit dili arasında bir köken birliği bulunmadığı anlaşılmaktadır. Hatti dilinden kelimeler Hitit dilinden ekler alarak kullanılmıştır. Hatti dilinin halen kullanılan Abhaz dilinin atası olduğunu saptadığımız Luvi-Pala dili ile, ilişkisi konusunda aynı şeyleri söyleyebilmek mümkün değildir. Hatti dilinden olduğu söylenen kelimelerden bir çoğunun Luvi-Abhaz dili ile kesiştiği, hatta özdeşleştiği söylenebilir. Araştırmanın başından bu yana sunulan belgelere ve uzman görüşlerine dayanarak Hatti dilinin Anadolu'da konuşulan arkaik bir Kafkas dili olduğunu, yine arkaik Kafkas-Abhaz dili olan Luviceye kaynaklık yaptığını ve yerini iki binli yıllardan itibaren, bu dile bakarak tarih sahnesinden çekildiğini söyleyebilmenin mümkün olduğunu düşünmekteyiz. Hurri Dili Hurri halkı Mezopotamya ve güney doğu Anadolu'nun en eski halklarından biridir. Hurri dili Sami dili olmadığı gibi, Hint-Avrupa dili de değildir. Bu dili M.Ö. binli yıllarda Van dolaylarında devlet kuran Urartu halkı da konuşmuştur. Hurri dili ve inançları Hitit'leri çok etkilemiştir. Hititlerde görülen fırtına tanrısı Teşup ile karısı Hepat Hurri kökenli tanrılardır. Hitit başkenti Hattuşa da konuşulan sekiz dilden biri de Hurricedir. Bir çok Hitit kralının Hurrice isimler kullandıkları görülmektedir. Rus bilim adamlarından Diakonoff son yıllarda yaptığı çalışmalarla Hurri dilinin Kafkas dilleriyle akraba olduğunu saptamıştır. Bu bilgine göre Hurri dili, Çeçen-inguş ve Batsbilerin konuştukları Nakh dili ve Abhaz-Adiğe diliyle akrabadır. Diakonoff'un ulaştığı sonucu doğrulayacak bazı ek kanıtlar sunmak istiyoruz. Urartu başkenti Tuş-ba adı, Nakh/Nokhçi (Çeçen) halkının "Tuş" boyunu , Abhazca Tuş-oğlu şeklinde işaret etmektedir. Hurri başkenti Vaşuga-ni/Vaşugani adının Abhaz boyu Aşuwa/Aşuğa ilişkisi görülebilmektedir. Aynı şekilde Hurri ülkesinin Oront/Orontes bölgesindeki Zahi/Zak beyliğinin adı bu kez Adiğeleri işaret etmektedir. Bilindiği üzere Zah/Zak adı, Adiğelerin arkaik isimlerindendir.* Bu ad halen Adiğe boylarından Abzah/Ab-zahların adı olarak yaşamaktadır. Hurri yurdu kapsamında bulunan Nusaybin/Nısa-yıbın adının Hatti dilini de incelerken karşılaştığımız "bın" sözcüğüyle ilişkili Adiğece bileşik bir sözcük olduğu ilk bakışta anlaşılmaktadır. Hurrilerle ilgili sorunlardan biri de, Mitanni dilidir. Birçok bilim adamı, Hurrilerle ilişkili olan Mitannileri, Hint Avrupalı bir halk olarak değerlendirmektedir. Ancak biz bu görüşe katılamadığımızı belirtmek istiyoruz. Elbette ki bu konunun çok detaylı bir şekilde tartışılması gerekmektedir. Fakat böyle bir tartışma bu çalışmanın kapsamını çok aşmaktadır. Bu çalışma kapsamında şu kadarını söyleyelim ki, Mit/a/ anni sözcüğü Abhazca birleşik bir sözcüktür. Bu sözcüğü Mata/anne biçiminde, ailemizin en yaşlısının eşi için**, (kılan ailenin en yaşlı annesi için) mensup olduğumuz aile kullanıyordu. Çocuklar o yaşlı annenin adını bile bilmezlerdi. O hepimizin sevgili, kıymetli büyük annesi Mata-annesiydi. Mitanni krallarını koruyan askerler için kullanılan "Marianni/Mari-anni" adı da, E.Meyer'in zannettiği gibi Mitannilerin Hint-Avrupalı olduklarını gösteren bir kanıt olarak kabul edilemeyeceği gibi, Marianniler Hint-Avrupa dilleri konuşan Abhazca güneş ve ana sözcükleriyle ilişkili bileşik sözcüktür. Asıl ilginç olansa Huri tanrıçası Hepat/Hapat'ın adının Aphaz ve Adiğelerde şahıs adı olarak halen yaşatılmış olmasıdır. Abhazyada "Hapat" adını kullanan bir aile bulunduğu gibi, Uzunyayla'nın Kazancık ve Yahya Bey köylerinde "Habad" adı şahıs adı olarak kullanılmıştır. Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz. Hurri-Mitanni dili arkaik bir Kafkas dilidir. Büyük bir olasılıkla bu dil, Kuzey Doğu Kafkas dilleriyle, kuzey batı Kafkas dillerinin ortak atası, proto Kafkas diliydi. Belki de Hurri halkı proto Çeçen-İnguş dili ve proto Abhaz-Adiğe dili olmak üzere arkaik iki lehçede konuşuyordu. Görünen odur ki, daha işin başındayız. Daha kesin konuşabilmek için daha fazla araştırma yapmamız gerekmektedir. Hitit (Nesa) Dili Hititler Anadoluda tarih sahnesine çıktıkları erken dönemlerde Kayseri yakınlarındaki Nesa/Neşa kentini zaptederek başkent yaptılar. Dillerine de bu nedenle Nesa/Neşa dili denilmektedir. Nesa dilini çözümleyen Hrozny, bu dilin Hint-Avrupa dili olduğunu da saptadı. Ancak bazı bilim adamları baştan beri bu görüşe karşı çıktılar. Çeşitli şekillerde açıklamaya çalıştılar. Bu çalışmaların hepsi de başarısız oldu. Yalnız bu dilin Kafkas etkileri gösterdiğini Hrozny de kabul etti. Bunu da anlamak mümkündür. Çünkü Nesa dili arkaik Kafkas dilleri olduğunu saptadığımız Hatti, Hurri ve Luvi dilleriyle sürekli etkileşim içerisinde bulunmuştur. Bu dille ilgili önemli sorunların bulunduğu görülmektedir. Önce bu dili konuşan halkın adı bilinmemektedir. Neşa/Nesa adı bu halka oturduğu kentten dolayı verilmektedir. Ancak bu kentte de Nesa dili hiçbir zaman çoğunluk dili olarak konuşulmamıştır. Bu kentte Anadolu da konuşulan dillerin tamamı konuşulmaktadır. İşin daha da ilginç olan tarafı Nesa dilinin Anadolu'nun hiçbsir kentinde çoğunluk dili olarak saptanamamasıdır. Gerçekten de Anadolu'nun egemeni olan Nesalılar küçük bir azınlık durumundadırlar. Bütün Nesa/Hitit halkının "birkaç bin kişiden fazla olmadığı" tahmin edilmektedir. Tanrı ve kral adları Hatti ve Hurri kökenli olduğu gibi, yerleşim merkezlerinin çoğunluğu da Luvi dilindendir. Bu adlar Nesa dilinden ek almaktadırlar. Ancak bu dil Hlint-Avrupa asıllı Kussara hanedanının ana dili olduğu, bu hanedana mensup halk ve saray tarafından kullanıldığı, ancak geniş halk kitleleri tarafından konuşulmadığı anlaşılmaktadır. Büyük bir olasılıkla Nesa halkı iki dil kullanmıştır. İki dille konuşmuştur.* Nesa/Kanesaya ve daha sonra Hatuşaya egemen olan Kussaralı hanedan yazışmalarda ve belki de sarayda kendi ana dilini egemenliğinin, üstünlüğünün ve farklılığının simgesi olarak, halkın dilini ise pratik ihtiyaçların doğal sonucu olarak, ama en çok da egemenin hoşgörüsü ve iyi niyeti, halka yakınlaşmanın bir aracı ve onları bir teba olarak benimsemenin bir göstergesi olarak kullanmaktadır. İsmet Zeki Eyuboğlunun saptadığı gibi, bu dil Osmanlıca'ya benzemektedir. "Hititçe'nin durumu bizim Osmanlıca'nınkine benzer. Arapça-Farsça-Türkçe'den Osmanlıca doğmuş. İkisinin de üçlü karışımı bütün açıklığıyla kendini gözlerimize sunuyor... Hitit dili üzerinde yapılacak bir inceleme Sümer-Akad-Asur dilleriyle olan yakınlığını, o dillerden alınan sayısız sözleri serer gözlerimizin önüne. Sonuç olarak, Nesa dilinin Hint-Avrupalı bir dil olduğu saptaması genel kabul görmektedir. Ancak Hint-Avrupa dili olarak kabul edilen, ama böyle olmadığını saptadığımız Luvi diliyle yakın akraba olması, bu dilin ait olduğu ailenin yeniden ve daha ayrıntılı incelenmesini de herhalde gerekli hale getirmektedir. Pala Dili Pala halkının kimliği hakkında fazla bir şey bilinmemektedir. Bu dilde özgün belgeler ele geçirilememiştir. Belki de yazı kullanmıyorlardı. Bu dildeki metinler, Hlitit çivi yazısıyla ve Hititler tarafından yazılmıştır. Bu dilin de Hint-Avrupa ailesinden olduğu belirlenmiştir. Ancak bu saptamalara katılamıyoruz. Bu konuda bilim dünyasına bazı yeni belgeler sunabilecek durumdayız. Önce Pala halkının Abhaz kılan ailesi olarak halen varlığını sürdürdüğünü saptıyoruz. "Pala/Pal" ailesi halen Abhazya'da yaşadığı gibi, Hendek ilçesinin Nüfren köyünde de yaşamaktadır. Bu kanıt tekil bir kanıt olmayıp sunulan e sunulacak olan diğer belgelerle tam bir uyum göstermekte, bu aileyle Pala halkının ilişkisini kanıtlamaktadır. Pala halkıyla birlikte görülen "Tum(m) ana" halkı da Abhazları işaret etmektedir. Bu halk, Tu/mana (büyük mana) şeklinde* Abhaz kral ailelerinden "Maan/Mağan" ailesi olabileceği gibi, Adiğe kılan ailesi "Tuman/Duman" ailesi de olabilir. Belki de iki aile arasında arkaik bir ilişki bulunmaktadır. Konunun bu açıdan da araştırılması gerekir. İşin ilginç yanı Pala ülkesinde Abhazların başka kılan aileleri de görülmektedir. Halen Abhazya'da ve Hendek ilçesi Uzuncaorman köyünde yaşayan "Gasi/Kasi" kılan ailesi "Gas(s)iia/Kassiia" ve "Gasipa/Kasipa" şeklinde halen Abhazya ve Uzunyayla'da yaşayan "Mid/Mıd" kılan ailesi "Midduua" şeklinde , Halen Abhazyada ve Nüfren köyünde yaşayan "Masa" kılan ailesi "Masa" şeklinde , tabletlerde görülmektedir. Bu nedenlerle Pala halkı dilinin Hint-Avrupalı bir dil değil, Luvi diliyle aynı olan arkaik Abhaz dili olduğunu söylemenin mümkün olduğunu düşünüyoruz. Luvi Dili Bilim adamlarına göre Luvi dili de Hint-Avrupa halkının dilidir. Hitit dilinin yakın akrabasıdır. Bu çağda Luvi dilinin bütün güney Anadolu'da konuşulduğu gibi, Truva dahil batı Anadolu'da, Mysia ve Bithyniada, Kuzey Anadolu'nun kuzey-kuzeybatı kesiminde, Pala v Kaska ülkesinde, Samsun-Amasya dolaylarında, Kayseri-Sivas-Niğde merkez olmak üzere bütün orta Anadolu'da, Erzincan, Erzurum ve Harputta konuşulduğu anlaşılmaktadır. Bu geniş coğrafyada rastlanan ve sonunda assa, issa, assos, issos, wanda, anda, anta, anthos, inda, inthos bulunan coğrafi adların bu dilden olduğu kabul edilmektedir. Bilim adamları Luvi dilinin Hint-Avrupa dil ailesinden olup olmadığı konusunu artık tartışmıyorlar. Onlara göre bu dilin Hint-Avrupa dil ailesinden olduğu bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Ancak biz yine aynı görüşte değiliz. Bu dilin Aphaz dilinin atası olduğunu kanıtlayacak yeterli kanıtları da bize yine bilim adamları sunuyor. Abhaz halkının etnik kimliğini açıkça belirten Apasa/Abaza Assuwa/Aşşuva ve Apsuwa (Abzu/Abzueni/Abzuia/Abzuua) adları ve bu adın article almamış biçimi Pissuwa tabletlerde okunmaktadır. Bu kentlerin ilkçağda Anadolu'da bulunduğu kanıtlanmaktadır. Ancak nedense, bu adlarla Abhazlar arasındaki ilişkiyi ifade etmek, bilim dünyası için çok zor oldu. Ancak bilim adamları için çok zor olan bu konu, tabletlerde isimleri bulunan halkın çocukları için, elbette ki çok kolaydı. İşte şimdi biz, bilim adamlarının ortaya koydukları bu kanıtları yine bilim adamlarına sunarak, Luvi dilinin arkaik Abhazca olduğunu kanıtlamış olacağız. Tabletlerde okunan ve nerede olduğu tartışılan "Apasa" kenti, "Abaza" halkının öz adıdır. "Apasa/Abaza" kentinin bilim adamları tarafından "Ephes-os/Aphaz" olarak doğru şekilde konuşlandırıldığı düşüncesindeyiz. Çünkü "Ephesos" sözcüğünün sonundaki Helen dilinden olan "os" eki atıldığında geriye Luvi/Lydia dilinden kök sözcük "Ephes" kalır ki, bu sözcük "Aphaz" sözcüğüyle aynıdır. "Ephes" sözcüğü "Aphas/Aphaz" sözcüğünün Helen dilinde kullanılan ve o dile uydurulan bozuk biçimidir. Bilindiği gibi Apasa/Abaza halkının, diğer adı da "Ephes/Aphaz"dır. Aslında bu sözcçük, doğru biçimiyle "Abhas" olarak, iaonia/Yanya'da bir ırmağın da adıdır. Aynı bölgede Aphaz boylarından Assuwa/Aşşuwa'lar da* bir devlet kurmuşlardır. Assuwa/Aşşuwa devletinin başkentinin Sart şehri olduğu sanılmaktadır. Aynı bölgeye "Maionia"da denilmektedir. Bu ad "Meon" ve "Maen" şekillerinde de görülmektedir,. Şüphesiz ki bu şekillerin hepsi de Yunan dilindeki çarpıtılmış şekillerdir. Sözcük Luvi dilindendir. Türk ağzında da "Menye" olarak çağımıza kalmıştır. "Menderes" adı da bu sözcükle ilişkilidir. Büyük bir olasılıkla bu sözcük Abhaz'larda krali aile olarak görülen Maan/Mağan'larla ilişkilidir. "Assuwa/Aşşuwa" adının halkın adı olarak, "Maionia" adının krali ailenin adı olarak kullanıldığı anlaşılmaktadır. Bu bölgede görülen Abhaz kılan ailelerinden biri de "Kos/Koz" ailesidir. "Kos" adı, şimdiki istanköy adasının ilkçağdaki adıdır. Kos'luların daha eski kentlerinin "Astypalaia" olarak adlandırılması, boy ismi olan "As/Aş" sözcüğünün bu yerleşimin başında bulunması, bu adanın Kos/Koz ailesiyle güçlendiren bir kanıt sayılmak gerekir. Ayrıca yine aynı bölgede Maiandros nehri kıyısında bu aileyle ilişkili olabilecek "Koskinia" adı da dikkatimizi çekmektedir. Şimdiki Muğla dolaylarında bulunan Karia/Karıwa halkının adı da büyük bir olasılıkla Abhaz boylarından Açkarıwa/Çıkarıwa'larla ilişkilidir, çünkü bölgedeki coğrafi adlarından bir kısmı Abhazca açıklanabilmektedir. Bölgedeki "İasos" kentinin adı Abhaz Yas/Yaş kılan ailesini hemen akla getirmektedir. İlgimizi çeken bir yerleşim de "Killa" kentidir . Bu sözcük Abhazcadır. Sözcükten de anlaşılacağı gibi kutsal bir yerleşim anlatılmak istenmektedir. Gerçekten de kent Apollo tapım merkezidir. "Kil/Kila" kılan ailesi halen Adığe'ler arasında yaşamaktadır. Psidia'nın adı Abhazcadır. Abhazcada "ölüm ülkesi, ruh yeri" anlamlarına gelmektedir. Bu bölgede bulunan "Side" kentinin Abhaz kılan ailelerinden "Side/Sid" lerin yerleşim yeri olduğu anlaşılmaktadır. Halen Kafkasya'da "Side" adlı bir yerleşim yeri bulunduğu gibi, Sid'lerin Türkiye'deki yaşadıkları köye de Abhaz'lar "Sid Köyü" anlamında "Sid Kıt" demektedirler. Aynı şekilde tabletlerde okunan Luuiia [Luviya, Luvya ] Luuana, Lusa, Lusna , Lykia ve Kilykia adları da, Abhazya'da da krallık yapan "Lov-Luv-Lo-Lu-Li" aileleriyle ilişkili olabilir*. Fakat "Lo/Lov" halkının asıl ülkesi "gümüş ülkesi" olarak adlandırılan "Alybe-Alope-Alobe" dir . Abhaz kılan ailelerinden Atan/Adan ailesinin adı ile, "Adana" kentinin adı arasında bir ilişki var mıdır? Bölgedeki Abhaz yoğunluğu dikkate alındığında, bunun çok güçlü bir olasılık olduğu söylenebilir. Bu olasılığı güçlendiren şimdi burada sayamayacağımız başka belgeler de bulunmaktadır. Anadolu'nun "Mysia" bölgesi de, "Mys/Mız" adından da anlaşılacağı gibi yine Abhaz'ları işaret etmektedir. Bu bölgenin egemeni olarak görülen "Masa" kılan ailesi, daha önce de belirtildiği gibi Abhaz ailesidir. Mysia bölgesindeki "Alazia" kenti de, yine Kafkaslı bir halk olan "Laz" halkını işaret eder**. Bölgenin adı "Alazonia" ve halkı da "Alazonlar" dır . Kıbrıs adasının bu çağlardaki adı olan "Alasia" adının da Laz'larla ilişkili olup olmadığının araştırılması gerekmektedir. Bölgeye yakın bir yerleşim olarak görülen "Lazpa/Laz-pa" adınınsa, Abhazca Lazoğlu anlamında Laz'ları işaret ettiği kesin sayılmalıdır . Son olarak, Helen'ler öncesi dönemde Aigina adasında tapkı gören "Aphaia" adlı ana tanrıça dikkat çekmek istiyoruz. Çünkü bu sözcük, bu biçimiyle tamamen Abhazcadır. "Apha yeri" anlamında bir yerleşimi, ya da "Apha'lı" ve "Apha'sal" anlamında ana tanrıçayı anlatıyor olabilir. Kök sözcük "Apha" ise, Aphazca anlamlı olduğu gibi, bir Aphaz kılanının da adıdır. Belli ki bu kılan ailesi tanrıça Apha ile ilişkilidir***. 9. SONUÇ Sonuç olarak ilkçağda Anadolu'da yaşayan Hurri'lerin Kafkas halkı olduğunun artık kesinleştiği söylenebilir. Aynı şekilde Anadolu'nun en eski halkı olan Hatti'ler de Kafkasya'yla ilişkilidir. Konuştukları dil, Abhaz dilinin atası sayılan Luvi diline kaynaklık yapmıştır. Yukarıda sunulan belgelerden de anlaşılacağı üzere, Luvi halkı Hint-Avrupalı bir halk değildir. Bu Kafkas halkı olup konuşulan dil de Abhazca'nın atasıdır. Tabletlerdeki adları "Lov/Luv" olarak okunan Luvi halkı büyük bir olasılıkla Abhaz'ların krali aileleri olan "Lov/Luv" ailesidir. Aynı şekilde Pala halkı "Pal/Pala" kılan ailesi olarak, "Masa" halkı, "Mas/Masa" kılan ailesi olarak, "Maion" halkı "Maan/Mağan" ailesi olarak, halen Abhaz'lar arasında yaşamaktadırlar. Yine adları tabletlerde okunan Atan/Adan, Aka/Akha, Apha, Tumana/Duman, Kasi/Gasi, Mıd, Sid, Kos/Koz, Kil/Kila, İas/Yas/Yaş, İaion/Yağan/Yawan kılan aileleri de Abhaz-Adığe aileleridir. Abhaz/Abaza halkının adı da Ephes/Aphas/Aphaz olarak, Apasa/Abaza olarak, Assuwa/Aşşuwa ve Apsuwa/Apsua/Pissuwa olarak, açık bir şekilde görülmektedir. Alazia, Alazon, Alazonia, Lazpa adları da, yine Kafkas halkı, Laz'ları işaret etmektedir. Tabletlerde görülen Narik, Hepat, Apha gibi tanrı adlarının Aphaz ve Adığeler tarafından hemen hiç değiştirilmeden, kılan aile ve şahıs adı olarak binlerce yıl yaşatıldığı anlaşılmaktadır. Tabletlerdeki adların yaşayan bir halkla bu kadar uyum göstermesi yalnızca ilginç değil, çok da şaşırtıcıdır. Aslında şaşırtıcı olan, öldüğü kabul edilen Luvi dilinden pek çok sözcüğün ve halk adının halen canlı şekilde yaşadığının kanıtlanmasıdır. Bize göre ulaştığımız sonuçları destekleyen belgeler yeterlidir. Bu belgelerin birbirlerinden soyutlanmadan, birlikte değerlendirilmesi durumunda başka bir şekilde yorumlanabilmesi de mümkün görülmemektedir. Ama elbette ki, bu belgeleri değerlendirmek bilim adamlarının görevidir. Elbette ki, bilim dünyası, sunduğumuz bu belgeleri yeniden inceleyecek, yeniden değerlendirecek, en doğru şekilde yorumlayacaktır. Araştırmacı olarak bize düşen görev de, bu belgeleri bilim dünyasına her gün biraz daha çok sunmaktır. Bunu bir görev olarak kabul ettiğimizi, görevimizi en iyi şekilde yerine getirmek için çaba göstereceğimizi belirtmek isteriz. Ümit Özveri KAYNAKÇA A. Müfid Mansel, Ege ve Yunan Tarihi, T.T.K. yay., Ank., 1998. A. Muhibbe Darga, Eski Anadolu'da Kadın, İ.Ü.E.F. yay., İst., 1976. Adil Alpman, Tarih Araştırmaları Dergisi, 1981-1982, cilt: XVI, D.T.C.F. yay., Ank., 1982 Bilge Umar, Türkiye Halkının İlkçağ Tarih, E.Ü.B.Y.Y.O. yay., İz., 1982. Bilge Umar, İlkçağda Türkiye Halkı, İnkılap yay., İst., 1999. C.W. Ceram, Tanrıların Vatanı Anadolu, Remzi Kitabevi, İst., 1984. Ekrem Akurgal, Anadolu Uygarlıkları, Net yay., İst., 1989. Ekrem Akurgal, Anadolu Kültür Tarihi, Tübitak yay., Ank., 1998. Erhan Akyıldız, Taş Çağından Osmanlı'ya Anadolu, Milliyet yay., 1987. Hayri Ertem, Hitit Devletinin İki Eyaleti: Pala-Tum(m) ana, D.T.C.F. yay., Ank., 1980. Hayri Ertem, Boğazköy Metinlerinde Geçen Coğrafi Adlar Dizini, D.T.C.F. yay., Ank., 1973. İsmet Zeki Eyüboğlu, Tanrı Yaratan Toprak Anadolu, Der yay., İst., 1990. M. Şemseddin Günaltay, Yakın Şark II Anadolu, T.T.K. yay., Ank., 1987. Nezahat Baydur, Kültepe (Kanes) ve Kayseri Tarihi Üzerine Araştırmalar, İ.Ü.E.F. yay., İst., 1970. Ömer Çapar, Tarih Araştırmaları Dergisi, 1981-1982, Cilt: XVI, D.T.C.F. yay., Ank., 1982. Pavel Dolukhanov, Eski Ortadoğu'da Çevre ve Etnik Yapı, İmge Kitabevi, Ank., 1998. Server Tanilli, Yüzyılların Gerçeği ve Mirası, İnsanlık Tarihine Giriş, Say yay., İst., 1998. Strabon, Coğrafya, Anadolu (Kitap: XII, XIII, XIV), Arkeoloji ve Sanat yay. Şamil Mansur, Çeçenler, Sam yay., Ank. Bilge Umar, Türkiye Halkının İlkçağ Tarihi, I. cilt, s. 47. Ekrem Akurgal, Anadolu Uygarlıkları, s. 30. Pavel Dolukhanov, Eski Ortadoğu'da Çevre ve Etnik Yapı, s.485. Akurgal, a.g.e., s.31 M.Şemseddin Günaltay, Yakın Şark II Anadolu, s.343. A.Müfid Mansel, Ege ve YunanTarihi, s.19 Mansel, a.g.e., s.24 Günalatay, a.g.e.s. 342 * Verilen tarih Hurri halkının tabletlerde adının görüldüğü tarihtir. Gerçek yerleşimse çok eskidir. Akurgal'a göre (a.g.e. s.119) M.Ö. 2500, Tanilli'ye göre Akkatlardan ve Asurlulardan da eskidir. Dolukhanov ise M.Ö. 5000. Yıla tarihlemektedir (a.g.e, s.432) Server Tanilli, Yüzyılların Gerçeği ve Mirası, s.121 Akurgal, a.g.e. s.119 Günaltay, a.g.e. s.263-266 Günaltay, a.g.e. s.318 Tanilli, a.g.e. s.158 Nezahat Baydur, Kütepe (Kanes) ve Kayseri Tarihi Üzerine Araştırmalar, s.34 Akurgal, a.g.e. s.46 A. Muhibbe Darga, Eski Anadolu'da Kadın, s.14-15. Baydur, a.g.e. s.49 Mansel, a.g.e. s.27 Dolukhanov, a.g.e. s.309 Dolukhanov, a.g.e. s.310 Dolukhanov, a.g.e. s.316 Dolukhanov, a.g.e. s.308-309 Dolukhanov, a.g.e. s.436 Dolukhanov, a.g.e. s.439 Dolukhanov, a.g.e. s.432 Erhan Akyıldız, Taş Çağından Osmanlı'ya Anadolu, s.64 Bilge Umar, İlkçağda Türkiye Halkı, s.115 Akurgal, a.g.e. s.44 <p< Hayri Ertem, Hitit Devletinin İki Eyaleti: Pala-Tum(m) ana, s.7-38 Umar, a.g.e. s.41 Umar, a.g.e. s.63 Umar, a.g.e. s.81-82 C.W.Ceram, Tanrıların Vatanı Anadolu, s.71-72 Umar, a.g.e. s.47-50-51-57 Akurgal, a.g.e. s.44 Akurgal, a.g.e. s.37-38 Dolukhanov, a.g.e. s.440 Dolukhanov, a.g.e. s.316 Tanilli, a.g.e. s.117 Akurgal, a.g.e. s.105 Akurgal, a.g.e. s.55 Ceram, a.g.e. s.73 Ömer Çapar, Tarih Araştırmaları Dergisi, 1981-1982 Cilt: XIV, 2.388 Akurgal, a.g.e. s.57 Akurgal, a.g.e. s.43 Akurgal, a.g.e. s.42 Ceram, a.g.e. s.72Adil Alpman, Tarih Araştırmaları Dergisi, 1981-1982, cilt:XIV, sayı:25, s.290 Akurgal, a.g.e. s.31 Baydur, a.g.e. s.51 Günaltay, a.g.e. s.172. Umar, a.g.e. s.25 Akurgal, a.g.e. s.31 Günaltay, a.g.e. s.172 Baydur, a.g.e. s.52 * Bu konu ayrıca inecelenecektir. Akurgal, a.g.e. s.31 Hayri Ertem, Boğazköy Metinlerinde Geçen Coğrafya Adları Dizini, s.100 Akurgal, a.g.e. s.31. *** Narik amcaya saygı ve selamlarımı sunuyorum. İsmet Zeki Eyüboğlu, Tanrı Yaratan Toprak Anadolu, s.297. Dolukhanov, a.g.e. s.484-490 Şamil Mansur, Çeçenler, s.40. Günaltay, a.g.e. s.274. * Abhazlar, Adığelere Zakuw/Azakuwa demektedirler. Ekrem Akurgal, Anadolu Kültür Tarihi, s.175. ** Uzunyayla'nın Karacaören köyüNden rahmetli Xan Hacı Abdullah ve eşi rahmetli Mataanne. Günaltay, a.g.e. s.268. Umar, a.g.e. s.30 Ceram, a.g.e. s.82-82. Ceram, a.g.e. s.93. * Göçmen halklar böyle bir sorunsalla hep karşılaşmışlardır. Bugün Kafkasyalı, özellikle Dağıstan'lı bir köylü pazardaki ihtiyaçlarını karşılayabilmek için 2-3 dil bilmek zorundadır. Bu durum Anadolu'da da görülebilmektedir. Benim köyümde benden önceki nesil üç dil konuşuyordu: Abhazca, Adığece ve Türkçe, yazı diliyse Arapçaydı. Eyüboğlu, a.g.e. s.97-116. Umar, a.g.e. s.41 * Bu ailenin Mağan olması daha büyük olasılıktır. Daha sonra "Baş mağan" anlamında Ko-mana/Ko-mağan denilmiş olabilir. Bu aileyle Doğu Roma İmparator ailesi Komnenos'lar arasında bir ilişkinin bulunması güçlü bir olasılıktır. Ertem, Boğazköy Metinlerinde Geçen Coğrafya adlar dizini, s.30, 31, 70, 71. Ertem, Hitit Devleti'nin İki Eyaleti: Pala-Tum(m) ana, s.28 Ertem, a.g.e. s.32. <p< Umar, a.g.e. s.43. Ertem, a.g.e. s.12. Ertem, a.g.e. s.21. Ertem, a.g.e. s.1. Ertem, a.g.e. s.111. * A.M.Mansel, Ege ve Yunan Tarihi, TTK 1947, s.89. Bilge Umar, Türkiye Halkının İlkçağ Tarihi, 1.cilt, s.54. Strabon, Coğrafya, Anadolu (Kitap: 12,13,14,), s.202-212. Strabon, a.g.e. s.134-136. Hayri ertem, Hitit devleti'nin İki Eyaleti: Pala-Tum (m) ana, s.7. Hayri Ertem, Boğazköy Metinlerinde Geçen Coğrafya Adlar Dizin, s.89. * Abhazların son kral ailesi Açha/Çaçba ailesi ile, Lov/Luv ailesi aynı kılan ailesinin iki koludur. Strabon, a.g.e., s.30. Akurgal, a.g.e., s.82. ** Bu sözcükler Abhazca olup baştaki "A" harfi artikeldir. Strabon, a.g.e. s.30-32. Ertem, a.g.e. s.86. *** "Apha" kılan ailesi halen Türkiye'de yaşamamaktadır. Kafkasya'da da bu aileye rastlayamadık. Bilebildiğim kadarıyla ailenin son temsilcisi Deli Şükrü ve Küçük Bekir'le birlikte eşkıyalık yapan Apha Hamza'dır.+''+Ümit Özveri)

Şapsığ Ulusal Rayonu

Karadeniz Kıyıboyu'nda yaşayan Şapsığlar 26-29 Ağustos 1924 tarihinde Tuapse'de yaptıkları IV. kongrede Şapsığ Ulusal Rayonu'nu kurma kararını almışlardı. Bu karar Karadeniz Bölge Yürütme Komitesi Prezidyumunca 30 Ağustos 1924 tarihinde onaylanmıştı. 23 Eylül 1924 tarihinde de karar Kuzey Kafkasya Kray'ı Yürütme Komitesi Küçük Prezidyumunca kabul edilmişti. +''+ Karadeniz Bölge Yürütme Komitesi Prezidyumu'nun kararına göre Şapsığ Ulusal Rayonu'na 10 köy bağlanmıştı ama Rayona bağlı gerçek köy sayısı 8 idi. Bunlar: Karpovka (Kybişevka, şimdiki Aguy köyü), Psibe, Ş'oyuku, Kodeşhap, I ve II. Krasna-Aleksandrovska (şimdiki Kalej ve Lığoth), Neciko ve Şeheçey idi (Rayona girmeyen iki köyün durumuna ilerde değinilecektir). Şapsığ Ulusal Rayonu'nu yönetmek üzere Devrim Komitesi oluşturulmuştu. Bu komitede Aydemir Beğuşe (Başkan), Musa Alale, Yusuf Kadiy, Pegoş Kobl ve Gulyayev (ismi belirtilmiyor) yer alıyorlardı. 17-21 Mart 1926 tarihinde yapılan Şapsığ Uısal Rayonu'na bağlı Köy meclisleri 2. kongresine kadar söz konusu komite yönetme yetkisini elinde bulundurmuştu. Tuapse rayon sınırları içerisinde olmamasına rağmen yönetim merkeziydi. Şapsığ Rayonu Devrim Komitesi Tuapse'de Paris Komünü caddesi No:1'de görev yapıyordu. Şapsığ Ulusal Rayonu'nun kuruluşu sorunlu olmuştu. 1920 yılı Aralık ayında Kuban Karadeniz Ülke Devrim Komitesi, Kuban ve Karadeniz kıyısında yaşayan dağlı halklar için kendi yönetimlerini oluşturma kararı almıştı. 2-8 Mart 1921 tarihinde Krasnodar'da yapılan Kuban Karadeniz Ülkesi Dağlı Halkları II. Kongresinde dağlılara otonomi verilmesi konusu ele alınmış ve Dağlı Yürütme Komitesi seçilmişti. 25 Mayıs 1921 tarihinde, Rusya komünist Partisi RKP (B) Ülke Komitesi Kuban ve Karadeniz dağlılarına otonomi verilmesi ile ilgili söz konusu kongre kararını onayladı. 31 Mayıs 1921 tarihinde Kuban-Karadeniz Ülke Yürütme Komitesince Dağlı Yürütme Komitesi göreve başlatıldı. Dağlı Yürütme Komitesi, Kuban-Karadeniz Yürütme Komitesine bağlı olarak çalışacaktı. 7 Temmuz 1921 tarihinde yapılan Karadeniz Kıyıboyu Şapsığları'nın I. kongresinde yukarıda kurulduğu bildirilen Dağlı Otonom Bölgesi'ne katılma kararı alındı. Dağlı Yürütme Komitesi 1921 yılının kalan ikinci yarısında, Dağlı Otonom Bölgesi'nin oluşturulması için üst makamlara yapılacak önerileri hazırladı. Bu bağlamda 19 Eylül 1921 tarihinde yaptığı toplantıda, Tuapse Rayon Yürütme Komitesi'nin bu rayona bağlı olup Şapsığ yerleşim yeri olan Krasna-Aleksandrovska nahiyesinin nayondan çıkarılıp Dağlı Yürütme Komitesi'ne bağlanması ile ilgili önerisini görüştü. Tuapse Rayonu'na bağlı Şapsığ köylerinin bu rayondan çıkarılıp ayrı bir rayon yapılması Merkeze önerildi. Kuban-Karadeniz Ülke Sovyetlerinin 7-10 Aralık 1921 tarihinde yapılan üçüncü kongresinde dağlılara otonomi verilmesi konusu ele alındı. Kurulacak olan otonom bölgeye Krasnodar ve Maykop yöresi ile Tuapse Rayonunda bulunan Adığe yerleşiminin bağlanması kararlaştırıldı. Üçüncü Kongre Yürütme Komitesi'ne Kuban ve Karadeniz kıyı boyunda yaşayan dağlıları kapsayacak şekilde otonom bölgeyi kurma görevi verdi. Söz konusu otonom bölgede o tarihte 100 bin Adığe ve 25 bin Rus yaşıyordu. Üçüncü kongre çalışmalarında Sapsığ delegeleri de yer almışlardı. Adığelere otonom bölge verilmesi konusu 1922 yılının ilk yarısında, Kuban-Karadeniz Ülke Yürütme Komitesinde, RSSFC'nin Halk Komiserliğinde ve Rusya Merkez Yürütme Komitesinde ele alındı. 26 Ocak 1922 tarihinde Halk Komiserliğinde yapılan toplantıda,sadece Kuban yöresi Adığelerini kapsayacak şekilde 'Çerkes Otonom Bölgesi' kurulması kararı alınmıştır. Son kararı verecek olan Rusya Merkez Yürütme Komitesi'ydi ama onun vereceği kararda artık belli oluyordu. Konu Halk Komiserliğince bu şekilde karara bağlandıktan sonra, Tupse Rayon Yürütme Komitesi Başkanı'nın da hazır bulunduğu Kuban Karadeniz Ülke Komitesi Prezedyumu'nun toplantısı 17 mart 1922 tarihinde yapıldı. Bu toplantıda Krasna-Aleksandrovska köylerinin talepleri görüşüldü. Bu köyler Çerkes Otonom Bölgesi'ne katılmak istemiyorlar, Tupse Rayonu'nda kalmak istiyorlardı. Prezedyum, Dağlı Yürütme Komitesi'nin "Köylülerin taleplerini dikkate almadığı, yanlış uygulamalar yaptığına ve insanların kişisel haklarına zarar verdiğine" karar vermişti. 27 Temmuz 1922 tarihinde, Rusya Merkez Yürütme Komitesi Adığe Otonom Bölgesi'nin kuruluşunu onayladı. Şapsığlar otonom bölgeye dahil edilmemişlerdi ve buna gerekçe olara da Kuban Adığelerine olan uzaklıkları gösterilmişti. Konuyu görüşmek üzere III. Şapsığ Kongresi toplandı. Şapsığların Adığe Otonom Bölgesi'ne alınmama kararını kabul etmediklerini dile getirdiler. Bir önceki kongrenin vermiş olduğu Adığe Otonom Bölgesi'ne girilmesi ile ilgili kararı kaldırdılar. Şapsığ Otonom Cumhuriyeti kurma kararı verdiler. Bu kongrenin başkanlığını Musa Alale, sekreterliğini de Yusuf Neğuç yapmıştı. Kongreye katılan delegelere Yusuf Neğuç şöyle hitap etmişti: "RSSFC anayasasına göre her halka kendini yönetme hakkı tanınmıştır. Bu hakkı Şapsığlar da kullanmalıdır. Ben Şapsığ Sovyet Cumhuriyeti'nin kurulmasını uygun buluyorum". Yusuf Neğuç'un şu önerisi de kongre kayıtlarına geçmiş bulunmaktadır: Şapsığ Sovyet Cumhuriyeti RSSFC'ne katılır. Bu kongrede seçilecek olan yürütme kurulu tarafından idare edilir. Şapsığ Sovyet Cumhuriyeti'ne Tuapse ve Soçi Bölgesi, Pşad nehrinin doğusuna kadar olan bölge dahildir. O zamanlar bu bölgede 50 bin kişi yaşamakta idi. Şapsığ Cumhuriyeti'nin kanun yapma yetkisi vardır. Şapsığ Cumhuriyeti dış işleri hariç, askeri, mali, adli, eğitim ve içişlerinde kendi kendini yönetir. Şapsığ Cumhuriyeti'nin sınırları içerisinde kalan şehirler, demiryolları, limanlar, tarım arazileri, ormanlar ve dağlar Şapsığ Cumhuriyeti'nin malıdır. Zorla topraklarından sürülmüş olan Şapsığlar Cumhuriyet'te yaşayanlarla aynı haklara sahip olmalıdırlar. Şapsığ Cumhuriyeti'nde yaşayan diğer Şapsığ olmayan halkların da bu cumhuriyette kalma ve yaşama hakları vardır. RSSFC'nin merkezi organları Şapsığ Cumhuriyeti'ni kabul ettikten sonra yapılacak anlaşma şartlarına göre Şapsığ Cumhuriyeti Federasyonu'na katılır. Şapsığ Cumhuriyeti Yürütme Komitesi Başkanlığına Cambolet Neğuç, sekreterliğine de Abdul Tleç'ese seçilmişlerdi. Kongre tarafından alınan bu kararın pratiğe geçirilmesi görevi Yusuf Neğuç ile Ali Neğuç'a verilmişti. O tarihlerde Şapsığlar aldıkları bu kararın uygulamaya geçirilebileceğinden hiç şüphe etmiyorlardı. Şapsığ Cumhuriyeti kurulması ile ilgili haber duyulduktan sonra cumhuriyet karşıtı propagandalar da hız kazanmıştı. Şapsığların kendilerine ait ayrı bir yönetim oluşturmalarının kendilerine bir yarar getirmeyeceğine halk ikna edilmeye çalışılıyordu. Halkın sayıca az ve fakir olması nedeniyle kurulacak ayrı bir yönetimin sadece zarar getireceği söylentileri yayılıyordu. Kurulacak yönetimin vergi yükü altında ezileceği, Sovyet düzeninin desteği olmadan Şapsığların kendi başlarına yaşayamayacakları anlatılıyordu. 1923'lü yıllara gelindiğinde birçok Şapsığ otonomiden vazgeçmişti. Yönetim Şapsığların ekonomik durumunu düzeltmek için bir tedbir almıyordu. 1922-23'lü yıllarda Şapsığlar yönetim kademelerine defalarca başvurup köylerinin tarımsal alanlarının genişletilmesini talep etmişlerdi. 1924 Şubatına kadar yöneticiler bu taleplere eğilmemişlerdi. Köylerin, yolu, okulu ve hastanesi yoktu. Onlar ticari kooperatiflere de dahil edilmemişlerdi. Şapsığların ayrı yönetimleri olmasına karşı harekete halk fazlaca itibar etmiyordu. Halk otonom idareden, ulusun varlığını koruması, yaşam koşullarının düzeltilmesi, özgürlük ve kendi kendilerini yönetme haklarını sağlayacağını umut ediyordu. Tuapse Rayonundan çıkılıp ayrı bir Şapsığ yönetimi oluşturulması fikrine en çok Hacok ve Thağepş köyleri karşı çıkıyorlardı. 1923 yılı sonu itibariyle onların bu görüşleri daha da kesinlik kazanmıştı. Bu köylerin temsilcileri 1924 Şubat başlarında Moskova'ya gitmekte olan Yusuf Neğuç'a bu görüşlerini bir kez daha bildirmişlerdi. 1924 Şubat başlarında Yusuf Neğuç Moskova'da Halk Komiserliği toplantısına katıldı. Toplantıda III. Şapsığ Kongresi'nin karaları ele alındı. 23 Şubat 1924 tarihinde Yusuf Neğuç'un Şapsığ Otonom Cumhuriyeti ile ilgili önerisi şu şekilde akrara bağlanmıştı: "Şapsığ halkına otonomi verilmesine imkan bulunduğu kabul edilmiş ve bu konuda komisyona çalışmalarda bulunma görevi verilmiştir". Bu karar çıkmadan önce 7 Şubat 1924 tarihinde Kuban Karadeniz Ülke Yürütme Komitesi Prezidyumu'nda Şapsığ konusu ele alınmıştı. Konunun burada ele alınmasının nedeni Şapsığların kötü yaşam koşulları ve onlara yardım edilmesi gereğiydi. Toplantıda köylere yeni tarım ve orman arazisi ile bedelsiz meralar verilmesi kararı alınmıştı. Köy yollarının yapımı için plan yapılacaktı. Okulların dereceleri yükseltilecek ve ihtiyaçlarının karşılanması için kaynak sağlanacaktı. Köylerde hastaneler açılacaktı. Köyler Ticari Kooperatifler Birliğine dahil edileceklerdi. Prezidyum'da "Şapsığların ihtiyaçlarının belirlenmesi ve onlara yardımda bulunulması için alınacak önlemler" görüşülüp karar bağlanmak üzere Şapsığ Kongresi'nin toplanması kararı da alındı. Prezidyum'da Şapsığ otonomisi konusu ele alınmamıştı. Yusuf Neğuç Moskova'dan geldikten kısa bir süre sonra Türk ajanı olduğu gerekçesiyle kardeşi Ali ile birlikte tutuklandı ve Sibirya'ya gönderildi. Şapsığlar onları hiçbir zaman unutmadılar. Serbest bırakılmaları herkesin dileğiydi. Şeheçey köylüleri 1925 Eylül ayında Şapsığ Rayonu Devrim Komitesi'ne verdikleri dilekçede şöyle diyorlardı: "Şapsığ halkının bu önemli gününde (Şapsığ Rayonu'nun 1. Kuruluş yılı kastediliyor) Şapsığların kendilerine ait yönetimlerinin olması için büyük mücadeleler yürüten ve sevgili vatanlarından sürülmüş bulunan Yusuf Neğuç'u hatırlamadan geçemeyiz. Onun serbest bırakılması için yüksek yönetim organlarına başvurmanızı rica ediyoruz". Yusuf Neğuç'un tutuklanması olayı kanaatimce, Tuapse Rayonu'ndan çıkılmasına karşı onlar da "otonomi" istemenin tehlikeleri konusundaki düşüncelerini pekiştirmelerine neden olmuştur. IV. Şapsığ Kongresi'nin hazırlıkları yapılırken, Şapsığları 10 köy olarak ayrı bir rayon oluşturmaları görüşü ağırlık kazanmaya başlamıştı. Bu çözüm şekli Yusuf Neğuç'un III. Kongrede kabul edilen önerisine ve buna istinaden 23 Şubat 1924'te Halk Komiserliğinde alınan karara uygun düşmüyordu. O zamanki belgelerden anlaşıldığına göre devlet organları da tam olarak bu çelişkinin farkındaydılar. Bu organlar ilk günlerden itibaren Şapsığ Rayonu'nun ekonomik yönden hiçbir dayanağı olmadığını görmüşlerdi. 26 Ağustos 1924 tarihinde IV. Şapsığ Kongresi'nin başlaması gerekiyordu. Şapsığ Rayonu fikrine karşı olan köyler bu konunu ele alınacağı bir kongreni yapılmasına karşı çıkıyorlardı ve bu kongreye delege göndermeme kararı almışlardı. Ancak kongrede köyleri işleyeceği toprak konusu da ele alınacağından göndermeleri gereken altı delegeden ikisini gönderdiler. Birkaç kişi de misafir olarak katıldılar. Hacok ve Thağepç köyleri temsilcileri Şapsığ köylerinin Tuapse Rayon'nundan çıkarak ayrı bir rayon oluşturulması fikrine karşı çıktılar ve bu yüzden de kongreyi terk ettiler. IV. kongreden Şapsığ Royonu kurulmasına dair karar çıkınca Hacok ve Thağepçe köylüleri toplanarak bu rayona katılmayacaklarını ve yönetimin kararlarına uymayacaklarını açıkladılar. Krasna-Aleksandrovska köy Sovyeti'ni de Şapsığ Rayonu Devrim Komitesi'nin emirlerine uymaması için uyardılar. Bu köylari ivedi olarak Şapsığ yönetimini kabul etmelerine dair Şapsığ ve Tuapse Rayon yönetimlerinin ortaklaşa aldıkları karar da bir işe yaramadı. Böyle bir kararı Karadeniz Bölge Yürütme Komitesi de almıştı. Söz konusu iki köyün yöneticilerinin de içinde yer aldıkları Krasna Aleksandrovska Köy Sovyeti, kendilerine uygulanan baskılara cevap olarak Krasna Alesandrovska'nın adını Lığoth Ptlıj (Kızıl Lığoth) Boji Vadisi'nin ismini de Thağepş olarak değiştirdiklerini Şapsığ Rayon yönetimine bildirdiler. Karadeniz Bölge Yürütme Ko-mitesi'nin de haklarında almış olduğu kararı haksız bularak Moskova'ya itiraz dilekçesi göndermeye karar verdiler. Köylüler haklı olduklarına ve isteklerinin yerine getirileceğine inanıyorlardı. Yeni sovyet düzeninin kendilerine istedikleri yönetimi seçme hakkı verdiğine inanıyor ve bu yüzden de Şapsığ Rayonu'na girip girmeme hakkının kendilerin ait olduğunu kabul ediyorlardı. 1922 yılı Mart ayında bölge yönetiminin Dağlı Yürütme Komitesi hakkında yapmış oldukları şikayette kendilerini haklı çıkardığını da bildiklerinden yine böyle bir sonuç elde edebilmeyi umuyor-lardı. 1924 yılı Ekim ayında Karadeniz Bölge Yürütme Kurulu ve Kuzey-Kafkasya Ülke Yürütme Kurulunca sorunu çözmek üzere ortak bir komisyon görevlendirildi. Komisyon görüşmelerde bulunmak üzere Krasna-Aleksandrovska Köy Sovyetine geldi. Komisyon üyeelri köy yöneticileri ile ayrı bir görüşme yapamadılar ancak 85 kişinin katıldığı genel bir toplantı yapıldı toplantıda komisyon tarafından Şapsığlara ayrı bir yönetim verilmesinin önemini vurgulayan konuşmalar yapıldı. Şapsığ Rayonu'nun sağlayacağı yararlar, bu yönetimin sosyo ekonomik problemleri çözebileceği, sovyet düzeninin rayon yönetimine her türlü destek ve yardımda bulunacağı anlatıldı. Toplantıda konuşan köylülerin tamamı ise Şapsığ Otonom Cumhuriyeti kurulması için ajitasyon çalışmaları yapılırken resmi organları bunun olmazlığı ile ilgili takındıkları karşı tavırların aynısı ile yüz yüze olduklarını söylediler. Sovyet düzeninin Şapsığ Ryonu'na ekonomik yardımda bulunacağına inanmadıklarını, Tuapse Rayonu'nda kaldıkları takdirde kendilerinin de Ruslar gibi yardımlardan yararlanacaklarını dile getirdiler. Şapsığ Rayonu yöneticilerinin Türk ajanlarıyla (Yusuf Neğuç kastediliyor) ilişkili oldukları yönündeki resmi makamlarda oluşmuş kanının da Rayon halkına zarar vereceğini söyleyenler de oldu. Komisyon üyeleri konuşmacılarca öne sürülen iddiaların gerçek olmadığına köylüleri iknaya çalıştılar. Köy Sovyeti'nin aldığı rayona girmeme kararını kabul etmemeleri için köylüleri sıkı sıkıya uyardılar. Aksi takdirde başka tedbirler alınabileceğini de hatırlattılar. Tüm bunlara rağmen köylüler, Moskova'ya gönderdikleri dilekçe cevabı gelinceye kadar rayona katılmama konusunda aldıkları kararı değiştirmeme kararı aldılar. Komisyon tarafından yürütülen çalışmaları sonucuna dayanılarak Karadeniz Bölge Yürütme Komitesince konu ile ilgili bir karar alındı. Bu kararda sorunun çözümü için köylülere 7 gün süre verildiği, bu süre içerisinde verilen karar uygulanmazsa köy sovyetinin dağıtılacağı, üyelerinin mahkemeye verileceği ve üç kişilik yeni bir yönetimin oluşturulacağı belirtiliyordu. Adığe Otonom Bölgesi, Şapsığ Otonom Cumhuriyeti, Şapsığ Rayonu gibi her türlü ulusal yönetim şekline köylüler uzun süre neden karşı çıkmışlardı? Ekonomik yönden en fazla öne sürülen gerekçe toprak sorununun çözümlenmemiş olması ve Şapsığ köylerindeki toprak azlığıydı. Komisyon üyeleri bu sorunu ayrı bir rayon olma görüşünden yana veya karşı olanların görüşleriyle ilişkilendiriyorlardı. Ayrı bir rayon olunmasına karşı olanlar, yönetimleri ile Rusya'dan ayrıldıkları takdirde devletin kendilerin ilgi göstermeyeceğini varsayıyorlardı. Komisyon tarafından hazırlanan raporda belirtildiğine göre, Şapsığ Rayonu kurulduğundan itibaren iki aylık süre içerisinde halkın yaşamını düzeltmek için bir şey yapılmamıştı. Toprağın adaletli bir biçimde dağıtılması için çalışılmamıştı. Bu amaçla Şapsığ Rayonu yönetimine gönderilmesi gereken maddi kaynak girmemişti. Toprak sorununun çözümünde Şapsığ Rayon yönetimine yer verilmiyordu. Tüm bu sorunların çözümünden sorumlu olacak kişi de Karadeniz Bölge yönetimince belirlenmemişti. Yolların yapımı konusunda bir ilerleme sağlanamamıştı. Rayonun Ticari Kooperatifler Birliğine alınmaması için çalışma yapıl-mamıştı. Okulların ancak 1 Kasım tarihinde açılabilmesi düşünülüyordu ve öğretmenlerin hepsi Rustu. (Sadece Aguy'de ikinci öğretmen Adığeydi) Şapsığların orman ve meralardan yararlanma hakkı yoktu. Yine komisyon raporuna göre köyleri ulusal rayona girmemelerinin bir nedeni de Yusuf Neğuç ve onu destekleyenlerin Türk ajanı gibi görülmelerinden dolayı Rus halkının kendilerine karşı olan tutumlarının değişmesinden korkmalarıydı. Kanaatimize göre Komisyon tarafından tespit edilen bu sorunların dışında köylülerin tutumunu etkileyen başka nedenler de vardı. Kafkas savaşlarının üzerinden 60 yıl gibi bir süre geçmişse de köylerde hala bu savaşların yol açtığı güçlükleri görmüş insanlar vardı. Onlar halkın büyük çoğunluğuna çarlık yönetimince vatanın terk ettirilmiş olduğunu biliyorlardı. İçlerinden bazıları ormanlarda saklanarak birkaç yıllarını geçirmişlerdi. Rusya yönetiminin kendilerine reva gördüğü bu ağır, kötü yaşam koşulları nedeniyle Adığeler Ruslardan uzak durmaya çalışıyorlardı. Onlar tarafından başlatılan her işe karışmamaya özen gösteriyorlardı. Politik olaylara, devrim mücadelelerine karışmak istemiyorlardı. Ne yaparlarsa yapsınlar suçlanacaklarından korkuyorlardı. Sovyet düzeni kurulurken ve Kubandaki iç savaş yıllarında politikadan pek fazla anlamayan kimi Adığeler, Kızıllar-beyazlar arasındaki savaşa düşmüşlerdi. Bu yüzden de büyük zarara uğramışlardı. 1918 yılında Kızıllar Adığe köylerini yakıp insanlarını katletmişlerdi. O zamanlar Sapsığlar gelecek üzerine dilek yapacakları vakit şöyle derlerdi: "Köylerimizde barış içinde kanunlara uyarak yaşayalım. Başka halklara bir zarar vermeyelim. Ancak böyle yaparsak rahat ve güvenli oluruz. Kimseye uymayalım kendimizi sakınalım." Bu sözleri iyi yaşam umudu ile söylemişlerdi. Kyaşam savaşları,kendi topraklarında özgür olmadan yaşamak,kendilerine uymayan yaşam tarzlarına zorlanmak demekti. Söz konusu Hazok ve Thağepeş köyleri topraklarından sürüldükten sonra Kuban yöresinde hiçbir hakka sahip olmadan yaşamışlardı. Thağepeş köyü 1870 yılında, vatandan sürülmüş olanlarla bağlantılı oldukları gerekçesiyle yeniden sürülmüşlerdi. Sonradan her iki köye de topraklarına dönüş hakkı tanınmıştır. Yeni düzeni Sapsığlar da diğer Adığeler gibi iyi şeyler umut ederek karşılamışlardı. Çünkü bu düzen, onlara her türlü felaketi getiren çarlığı ortadan kaldırmıştı. Herkese eşit haklar vade diyordu. Bu yüzden sovyet düzenine destek oluyorlardı. Bu düzende barış olacağını, diğer halklarla eşit olacaklarını, toprağı işleyebileceklerini, vatanlarına iş yapma imkanlarına sahip olarak yaşayacaklarını umut ediyorlardı. Daha özgür bir yaşamları olacağına inanıyorlardı. Ancak devlet organlarınca her şey istedikleri gibi çözümlenmiyordu. Özellikle Sapsığların her isteğine devlet hayır diyordu. Otonomi elde edip kalkınmak, ilerlemek istemelerini boşa çıkarmak için yapılanlar az değildi. Yerel devlet organları Sapsığların Adığe Otonom bölgesine girmelerini veya Sapsığ Cumhuriyeti kurmalarını istemiyordu. Bu şartlar altında Hacok ve Thağepeş köylüleri Şapsığlarla yönetim ve Rusların arasının bozulmaması için her türlü ulusal yönetime karşı çıkıyorlardı. Bu nedenlerden dolayı Sapsığ Rayonu'na girmemek için çaba gösteriyorlardı. Toplantının üzerinden fazlaca zaman geçmeden rayona karşı direnen köy yöneticileri tutuklandılar. Tehu Çilezeha, Bevlet Lithuş, İbrahim Heşh, Biram Şıj, Gerb Hace tutuklanan köy yöneticileriydi. Toplu cezalandırılmaktan korkan köylüler 16 Kasım 1924 tarihinde yapılan Sapsığ Rayonu Köy Sovyetleri'nin I. kongresinde rayona katılmayı kabul ettiklerini bildirdiler. Kongreye katılanlar tutuklanan köy yöneticilerinin serbest bırakılması için Rayon yönetimine baş vurdular. Kongreye katılanlar köylerde toprağın adil bir şekilde dağılımı ve okulların ihtiyaçlarının karşılanması için Karadeniz Bölge Yürütme Komitesi'ne de ricada bulundular. 1925 yılında Sapsığ Rayonu'na şu beş köy sovyeti dahildi: Karpovska, Psevuşho, Kiçmayska, Krasna-Aleksandrovska, Karmir-Astahovska. Rayonda toplam 3396 Sapsığ ve 334 Rus olmak üzere 3730 kişi yaşıyordu. Toplam 14 yerleşim yerine sahipti. 1930 yılı temmuz ayında Sapsığ Rayonu'nun merkezi (Sapsığlar istemeseler de) Tuapse'den 2. Krasna-Aleksandrovska'ya (Kalej) alınmıştı. 1930 yılı ekim ayında ise rayon merkezi Sovyet Kuace kasabasına getirildi. Tuapse Rayon'undan çıkılması ile tüm ulaşım yollarından istifade edilemez hale gelinmesi Sapsığ Rayonu'nun gelişimini çok olumsuz etkilemişti. 1925 yılında Karadeniz Bölge Yürütme Komitesi ve Tuapse Rayon yönetimince Sapsığ Rayon yönetimi ve ona bağlı köy sovyetlerinin çalışmaları denetlenerek hazırlanan raporda şöyle denmektedir. "Sapsığ Rayonu, Sapsığ halkının yaşadığı belli sınırları ve toprak bütünlüğü olan bir bölge değildir. Tuapse Rayonu toprakları rayonu birkaç yerden bölmektedir. Rayon yönetimi köylerin ihtiyaçlarını karşılayacak imkanlardan yoksundur. Bu nedenle köyler kendi imkanları ile yaşamak zorunda kalmaktadırlar". Yine bu raporda belirtildiğine göre, rayon bölgesindeki yerleşim yerlerinin nehir kıyılarında ve ana yollardan uzakta olmaları nedeniyle kent merkezleri ve pazarlarla bağlantı kurmaları güçleşmektedir. Bu nedenle köyler merkezden kopmaktadır ve ekonomik gelişme gösterememektedirler. Rapora göre ekonomik sıkıntıların diğer bir nedeni de tarımsal arazilerin azlığıdır. 23Şubat 1924' te Ülke Toprak İşleri Dairesi Orman yönetimine Sasığlara yardımcı olmaları için talimat veriyorsa da bundan da bir sonuç çıkmıyordu. Toprağın adil bir şekilde düzenlenmesi IV. Sapsığ kongresinde ele alınmıştı. Toprak dağıtımı ile ilgili hazırlanan projede kişi başına 1 desyatin olmak üzere 3424 desyatin toprak verilmesi isteniyordu. 1926 yılı Şubat ayında köy sovyetleri yeniden seçilmişlerdi. 17-23 Mart 1926 tarihinde de Şapsığ Rayonu Köy sovyetlerinin II. kongresi yapıldı. Rayon Yönetim Başkanlığına Murat Huşt seçildi. Rayon tarihindeki bir önemli olay da şuydu. Mayıs 1926'da Rayon Yönetimi Karadeniz Bölge Yürütme Komitesi'ne başvurarak Tiflis'ten getirilip Adığe müzesine konmuş olan Şapsığ Bayrağı'nın kendilerine teslim edilmesini istemişlerdi. Çok eski ve yıpranmış durumdaki bu tarihi bayrak onarılmış olup bugün Adığey Devlet Müzesinde layık olduğu gibi korunmaktadır. Şapsığ Rayonu toprakları bölünmüşlüğü 1934 yılında giderilmişti. Bunun için Tuapse Rayonuna bağlı Lazarevsk kasabası Şapsığ rayonuna bağlanmış, rayon merkezi buraya alınmıştı. Böylelikle Şapsığ Rayonu'nun toprakları deniz, kara, demiryoluna ulaşmıştı. Lazarevsk kasabasının Şapsığ Rayonu'na alınması ile rayon toprakları genişlemiş ancak rayonda Şapsığların nüfus oranları düşmüştü. 1935 yılında Tuapse Rayonu'nun dağıtılmasıyla bu rayona bağlı olup çeşitli milliyetlerin yaşadıkları Makopsinske köyü de Şapsığ Rayonu'na bağlanmıştı. 1940 yılında ise Tuapse Rayonu'nun yeniden kurulmasıyla Şapsığ Rayonu'nda bulunan Şapsığ köylerinden Kubişevske ve Psibinske Tuapse Rayonu'na bağlandılar. 1942 yılı itiberiyle Şapsığ Rayonu'nun toprakları 1.500 km. kare idi. 4 bini Adığe olmak üzere 17.500 kişi yaşıyordu. 1943 yılında Komünist Partisi'nin Şapsığ Rayon Komitesine rayonun adının Lazarevsk Rayonu olarak değiştirilmesi görüşüldü. Bu toplantıda sadece iki kişi ( Komsomol Gençlik Örgütü Rayon Sekreteri M.P.Huşt ile Rayon Toprak İşleri Başkanı A.M.Hleças) bu görüşe karşı oy kullandılar. 24 Mayıs 1945 tarihinde Şapsığ Rayonu'nun adının Lazarevsk Rayonu olarak değiştirildiğine dair RSSCF Yüksek Sovyeti Prezidyumu'nun kararı yayınlandı. [ Türkçeye çeviren: İbrahim Çetao. ]+''+Tamar Polovinkin

Xabze Üzerine

Kavram, kapsam ve ilkeler Türkçe'de "gelenek" kavramı genellikle "gelenek ve görenek", "örf, adet", "an'âne", "töre", "görgü kuralları" gibi deyimlerle ifade edilir. Ahlak kurallarıyla birlikte bütün bu deyimlerle ifade edilen kavramlar, toplumu düzenleyen geleneksel kurallar kapsamında değerlendirilebilir. "Din kuralları" ile "Hukuk kuralları" da toplumu düzenleyen diğer iki temel kural grubudur. +''+ Geleneksel kurallar içinde yer alan kurallar nispeten farklı olmakla birlikte bu farklar çok belirgin ve kesin değildir. Görgü kuralları : İnsan ilişkilerinde uyulması hoş olan nezaket ve saygı kurallarıdır. Bu kurallara uyanlar nazik veya kibar insan olarak takdir edilirken uymayanlar ise "kaba" ya da, argo deyişle, "kıro" gibi olumsuz nitelemelerle dışlanırlar. Görenek : Daha çok iş ve meslek yaşamında bir şeyi eskiden beri görüldüğü şekilde yapma alışkanlığıdır. Uyulması uyan kişiye bir takım kolaylıklar sağlarken, teknoloji gelişimi açısından da geciktirici , olumsuz rol oynayabilir. Gelenek : Daha çok sözlü kültür alanında olup, uzun süreden beri kuşaktan kuşağa aktarılan mitolojik ve tarihsel olaylar, öyküler öğretiler toplumsal alışkanlık ve yapış-ediş-lerdir. Aynı geleneksel değerleri paylaşan insanlar aynı şeylerden aynı biçimde haz alırlar ve kendilerini birbirleriyle daha yakın hissederler. Bunlara an'âne de denir. Adet: Toplumda aynı şekilde yapılagelen davranışlar, uyulması gereken davranış kuralları olup, öncekilere göre daha etkilidir. Adetlere uymayanlar ayıplama, kınama gibi geleneksel yaptırımlarla karşılaşabilirler. Adet ile Töre aşağı yukarı aynı değerdedir. Töre bir toplumda benimsenmiş toplumsal alışkanlık ve uygulamalar bütünü demektir. Her ne kadar genellikle örf-adet biçiminde söyleniyor olsa da örf kavramı, adetten daha önemli kurallar içermekte olup, yaptırımlarda daha etkilidir. Hatta örf kuralları yerine göre hukuk kurallarına dönüşebilir, veya kaynaklık edebilir veya hukukun referans kabul ettiği somut bir dayanak oluşturabilir. Ahlak kuralları ise iyi veya kötü biçiminde değerlendirilebilen insan davranışlarına ilişkin olup, manevi boyutu da olan, toplumun daha önemli saydığı davranış kural ve kalıplarını ifade eder. Sosyoloji bilimi bu kavramlar arasında daha belirgin sınırlar buluyorsa da sosyolog olmayanlar için sınırlar o kadar belirgin değildir. Din kuralları genel olarak Tanrısal kökenli ve inanç temeline dayanması ile ayrılır. Hukuk kuralları ise yetkili yasa koyucu otoriteler tarafından oluşturulan aynı yolla değiştirilebilen veya yürürlükten kaldırılabilen pozitif kurallardır. Çerkes kültürü içinde "geleneklerimiz" denildiği vakit (din kuralları dışında)bütün bu kurallar ve kavramlar ifade edilmiş olur. Esasen hepsinin amacı insanı ve toplumu daha iyiye daha güzele götürmek, birey ve toplumun huzur ve güvenini sağlayacak mutlu bir dünya ve yaşam kurmak ve bunu korumaktır. Adıge gelenekleri, geniş kapsamlıdır Görgü kurallarından hukuk kurallarına kadar bütün toplumsal davranış kurallarını içerir. Neredeyse İslam dini gibi, doğum öncesinden ölüm sonrasına kadar insan yaşamının ve toplum ilişkilerinin her evresini kapsar. Toplumsal yaşam pratiği içinde doğa-insan, insan toplum ilişkileri çerçevesinde kendiliğinden oluşan, tam anlamıyla "geleneksel" boyutu ve kesimi olduğu için, doğrudan demokrasi ilkeleri çerçevesinde bilinçli, istençli çabalarla oluşturulan doğal hukuk kuralları denilebilecek boyutu ve kısmı da vardır. Bu anlamda gelenek daha doğru ve özgün deyişle "Xabze " , "Xase*" nin aldığı veya yasama organının kabul ettiği kanun anlamına gelir. *Bu kelimedeki "x" harfi "ks" değil, Adıgecede ki ince "k" ve "h" seslerinin karışımı olan özel bir sesi ifade eder. Evet, Xase'nin aldığı karar Xabze'dir. Xase toplumun en yetkili ve biricik yasama organıdır. Bir toplum kesiminde (örneğin bir yerleşim merkezinde, köyde) geneli ilgilendiren bir konuda bağlayıcı bir karar almak gerektiği takdirde, toplumun ileri gelenleri tarafından Xase için toplantı çağrısı yapılır. Buradaki "ileri gelenler" daha önceden seçilmiş, görevlendirilmiş yöneticiler olabileceği gibi, böyle yöneticiler yoksa toplumun yaşlılarından, bilgelerinden bir grup, o da yoksa soruna vakıf olan, toplumun nispeten saygı duyup ciddiye alacağı duyarlı bir grup da olabilir. Ancak yine de toplantının yöneticiliğini yaşlı ve bilge kişilerin yapması esastır, daha önemli ve etkili sonuçlar doğurur. Köy bazında Xase toplantısını el alalım. Girişimci grup, toplantının konusunu, uygun yer ve zamanını belirleyip tüm köylüye duyurur. Her ailenin büyüğü, ailenin diğer ileri gelenleriyle, katkıda bulunabileceğini düşündüğü bireyleriyle görüşüp görüşlerini belirler, netleştirir. Xase'ye doğrudan kendisi katılır veya güvendiği birini gönderir. Böylece aile temsilcilerinden oluşan kurultay açılır. Toplantıyı yönetmek üzere en az üç kişilik bir kurul seçilir. ( Thamate/Thamade : Başkan, Thamate guadze/Thamade Khuedze: Başkan yardımcısı, Pşeriha/ Pşşaf'e: yaver, ulak) Başkan toplantıyı yönetir. Herkese söz verilir. Genel eğilime göre farklı görüş ileri sürenler ikna edilmeye çalışır. Tam ikna olmayanlar bile nezaketen çoğunluğun görüşüne katılır ve kararlar oybirliğiyle alınır. Alınan kararlar delegeler tarafından aileye, aile bireylerine tebliğ edilir. Artık kararlara uymak zorunludur. Bu zorunluluğun temel nedeni saygı, özsaygı ve sözünde durma ilkesine dayanan disiplin anlayışıdır. Toplantıya katılan ve kendisine söz hakkı verilen kişi, kendi iradesi ile o kararın oluşmasına katıldığına göre ; bundan sonra öyle yapacağına söz vermiş olmaktadır. İyi bir çerkes sözünde durmalıdır,öyleyse bu karara uymaması sözünde durmamak anlamına gelecektir. Sözünde durmamak ise onur kırıcı, aşağılık bir davranıştır. Kişinin kendisine saygı duymaması anlamına gelir. Alınan karar, kişinin kendi görüşüne aykırı bile olsa, çoğunluğun aldığı karara uymak, topluma saygının gereğidir. Köy bazındaki bu Xase uygulaması, bölge ve ülke düzeyinde de aynıdır. Yalnızca bölge Xasesinde aile temsilcileri değil köy temsilcileri, ülke düzeyinde de bölge temsilcileri görev yapar. Bu görevler ilke/kural olarak onursal görevlerdir. Adıge Xabze thamate/Thamade odaklıdır Denilebilir ki Adıge Xabze Thamate/Thamade çevresinde örülmüştür. Thamate : Thame yate : Tanrılara veren ( sunakta yiyecekler sunan) demektir. Thamade: Thaxem yade : Tanrıların (huzura ) kabul ettiği kimse demektir. Tanrıların huzuruna çıkmak onlara yiyecekler, kurbanlar sunmak sıradan insanların değil ancak seçkin kişilerin işidir. Dolayısıyla Thamate/Thamade toplumun en bilge, yetenekli, becerikli, ehliyetli, seçkin kişilerine verilen bir onursal ünvandır. Thamade, belirli toplum kesimine özgü bir görev, yada nitelik değildir. İslam'daki imamlık statüsüne benzer. Herkes, kendisinden daha ehliyetli birinin bulunmadığı bir toplumda, ortamda, imamlık yapabilir. Thamadelik de öyledir. Herkes kendisinin herhangi bir zamanda, herhangi bir zamanda bir şekilde Thamate olabileceğini hesaba katarak buna hazırlanmak zorundadır. Her aile de çocuğunu buna hazırlar ona göre yetiştirir. Adıge toplumu, örgütlü bir toplumdur. Xabze'ye göre iki kişi birlikte bir iş yapacak olsa, biri Thamate, diğeri yardımcısı (Khuedze/Guadze)dir. Her iş olabildiğince grup halinde yapılmaya çalışılır. Her ailenin, mahallenin, köyün, bölgenin ve ülkenin bir Thamade'si vardır. Ayrıca yapılacak işlere ve toplum kesimlerine göre grup Thamade'si (Gup Thamade) de olur. Düğün Thamade'si, Gençlerin Thamade'si, Genç kızların Thamade'si v.b gibi) Thamade, bu görevi yerine getirdiği sürece sorumlu O'dur ve O mutlak otoritedir. Ama bu otoritenin kaynağı da toplumsal, yani demokratik ve Xase'de olduğu gibi saygı, özsaygı ve disiplindir. Zira Thamade, bu görevi yürüttüğü sürece kararlarını Xabze gereği ve Xabzeye göre davranarak oluşturur. Kararlarını mümkünse toplumun tümüne veya değişik kesimlerine, küçük grup Thamadeleri'ne, en azından , varsa Nexhıjj Thamade'ye, hiç değilse yardımcısına danışarak alır. Nispeten demokratik olarak alınan kararların uygulanmasında merkeziyetçilik esastır. Bu anlamda Thamade otoritedir. Genel olarak ona mutlak itaat esastır. Thamade, toplumun yapılacak işe göre en bilgili, birikimli ve dirayetli kişisidir. Bu kişi genellikle toplumun en yaşlılarından biri olur. Çünkü dirayetli olmak, öncelikle bilgi birikimi gerektirir. Geleneksel toplumda bilginin yegane kaynağı tecrübedir. Çok yaşayıp çok görmüş olan, çok bilgi sahibi olduğundan daha dirayetli olma şansına da sahiptir. Dolayısıyla Thamade olmaya daha layıktır. Amacı bir kez daha vurgulayalım ki ; genellikle yaşlının Thamade olmasının temel nedeni bilgili ve dirayetli olmasıdır. Thamade olmak için yaşlı olmak değil, bilgili, becerikli ve dirayetli olmak esastır. "Savaşta kılıcı, barışta dili ile önde olan başımızdır" sözü, Adıge kültüründeki demokrasi ve Thamade anlayışının özlü bir anlatımıdır. Thamadelik, yalnızca bir saygınlık statüsü değil aynı zamanda bir görevdir, bir sorumluluk ve yükümlülük ifade eder. Dolayısıyla Thamadelik bir külfettir de. Bu nedenledir ki; hem bu külfetten esirgenerek korunması, hem de Thamade'nin saygınlığından yararlandırılmak üzere, bir bakıma eylemsi, Thamade denilebilecek bir Nexhıjj Thamade (Yaşlı Thamade) statüsü vardır. Thamade kim olursa olsun, yaşlı Thamade daha saygın yerde, Thamade'nin sağında ve doğal danışmanlık konumunda bulunur. Adıge toplumunda bilgisi, birikimi, yeteneği, dirayeti ne olursa olsun her yaşlı daima saygıdeğerdir ve saygı görür. Yaşlıya kayıtsız, şartsız saygı esastır. Ama itaat yaşlıya değil, Thamade'ye, yani fiilen toplumu yöneten, sorumluluk taşıyan kimseye yapılır. Adıge Xabze, geniş ve etkili bir otokontrol mekanizması ile denetlenir. Klasik Adıge toplumunda, toplumun en uç kesimlerine kadar uzanan etkili ve geniş bir sanal devlet örgütlenmesi var gibidir. Zira herkes her koşulda kendisi ve toplum karşısında, Xabze kurallarına uymakla ve uyulmasını sağlamakla yükümlüdür. Bu kavramdaki temel ilke şudur: "Pfeşuaşer ğetsaç'e, selheç'ı P'ow şüaşem Wyimıç'!/ Pxuefaşşer ğezaş'e solheç'ır jip'ew şşapxhem wyimıç'! : Sen sana layık olanı yerine getir!Gücüm yetiyor diye sınırı / haddi aşma!" Buna göre her Çerkes, her yerde daima kendisinin, ailesinin, toplumunun kendisinden beklediği, bekleyeceği, hiç değilse onaylayabileceği biçimde davranmalı, başka türlü davranmaya gücü, fırsatı ve olanağı var olsa bile başka türlü davranmamalıdır. Bu Adıge Xabze'nin en büyük güvencelerinden biridir. Bu etkili ve yaygın oto kontrol mekanizmasının, başka deyişle, Adıge yaşamının ve anlayışının temel dayanağı ve kaynağı olan bir başka ilke de şöyle ifade edilebilir. "Zıfeşuaşem feşüaşer feğeşüaş! Zıfemışüaşem pfemışüaşe khızfyemığeşüaş! Zıxueffaşşem xuefaşşer xueğefaşşe, Zıxuemıfaşşem pxuemıfaşşer khızxuyemığefaşşe! : Layık olana layık olanı layık gör! Layık/ haddi olmayanın sana, layık olmadığını layık görmesine izin/fırsat verme!" Bunun en önemli anlamı; toplumda herkese karşı ölçülü, saygılı, adalet ve hakkaniyet ilkelerine uygun davranmak, herkesten de aynı şekilde bir davranış beklemektir. Adıge Xabze geniş bir aile ve akrabalık ilişkisini öngörür. Denilebilir ki; insan, çevre ile zamanın ürünüdür. Yaratılış/oluş ilke ve kurallarını/doğa yasalarını Tanrı koymuş/kurmuştur. Ancak bu kurallar gereğince yaratılış veya oluşa, insanın da katılması Tanrı iradesinin gereği olup, bu; insanın sorumluluğunun da kaynağıdır. Bir bebeğin, şöyle veya böyle, şu veya bu yetenekte olmasında anne ve babasının, yedi kuşak boyu dede ve ninelerinin, onların aldığı gıdaların, yaşadıkları ortamların, bedensel, ruhsal/psişik yapılarının dahi etkisi/katkısı vardır. Bu anlamda her Adıge bireyi, Adıge anlayışının, Adıge yaşam biçiminin, Adıge Xabze'nin, anayurt Kafkasya doğal çevresinin ve bu doğal çevrede doğup, oluşmuş Adıge toplumsal çevresinin ve tarihsel yaşam deneyim , birikimlerinin (yani zamanın) ortak ürünü ve bileşkesidir. Bu yüzdendir ki; özgündür, özeldir, daha güzeldir. Ve başka yerde yaşatılması, korunması, kendi iç dinamiği ve anlayışı içinde geliştirilmesi hiç kolay değildir, hatta olanaksızdır. Evet, insan ve değerleri çevre ile zamanın ürününün bileşkesidir. İnsanın en önemli ürünü ise sözdür. Her söz bir öz taşır, bir yaşam deneyiminin ifadesidir. İnsanın başka insanlara karşı bulduğu ilk sözler belki selamlaşmaya ilişkin sözlerdir. Adıge kültüründe eylemden soyut bir selamlaşma söylemi yoktur. Bütün selamlaşma söylemleri bir eyleme bağlıdır. Bu selamlaşma söylemlerine burada giremiyorum. Ancak bu söylemlerin hemen hepsinden sonra söylenen "yeblağ/yeblağe!" veya "Gyeblağ/geblağe!" söylemi üzerinde duracağız. Adıgece'de "blı" yedi demektir ve en ilginç eklerden biridir. Sanki biraz kutsal gibidir. Adıgeler'in, haftanın yedi günü olduğunu öteden bildikleri anlaşılıyor. Pazartesi: blıge/blışha: "yedinin başı" demektir. Gökteki takım yıldızı "jöğue zeşibl / veğue zeşibl: yedi yıldız kardeştir. Yedi gün, yedi yıl, yedi kuşak Adıge kültüründe önemlidir. Selamlaşma sözlerinden sonra söylemler gelen "yeblağe/gyeblağe" söylemi "yaklaş", "yakınlaş", "akraba ol", "akraba arasına katıl", "yedi kuşak arasına gir" anlamlarına gelir. "L'ewıjjır bjjiblç'e mawe:soy/gen yedi kuşak öteye sıçrar deyişi hem tıbbi/genetik bir yaşam pratiğine, bilimsel ve teknolojik bir düzeyde işaret eder, hem de Adıgeler'deki geniş akrabalık anlayışını belirtir. Adıgeler'de aynı soydan gelen yedi kuşak, akraba sayılır ve bu akrabalar arasında evlenme olmaz. Bu anlayışın tam olarak geçerli ve egemen olduğu dönemlerde Adıgeler'de doğuştan, zeka engelli veya özürlü insanların görülmediği, yabancı gözlemcilerin tespitlerindendir. İşte " Yeblağe" bu yedi kuşak arasına katıl anlamına gelir ki Adıgeler'de bir aileye hamil olan kimse ile o aile arasında, akrabalık düzeyinde bir saygı ve bağlılık oluşur. Blağe : yakın akraba hısım demektir. "Blaner gızşalhfiğem yek'uel'ejı / blaner şşalhxuam yok'uel'ej: yiğit olan doğduğu yere döner" anlamına geldiği gibi "hiç değilse yedincisi doğum yerine döner anlamına da gelir." Kısacası, Adıge Xabze'de yedi kuşağı kapsayan geniş bir akrabalık anlayışı esastır. Bu da sağlıklı ve güçlü bir toplum oluşumu ve düzeni açısından büyük önem taşır. Adıge Xabze'ye göre toplumda herkes özgürdür. Gençler daha da özgürdür. Denilebilir ki; Adıge yaşamının temeli bireysel özgürlük ve buna karşılık bireysel sorumluluktur. Toplum özgüveni tam, kişilikli özgür bireylere dayanır ve böyle bireyler yetiştirmeyi hedefler. Adıge toplumunda, feodal dönemde kölelere bile dahili ölçüler içinde Hak ve özgürlükler tanınmıştır. Başka bazı toplumlarda görüldüğü gibi, Adıge toplumunda kölelerin mal yerine konulduğu, eza ve cefa edildiği (belki bazı çok özel istisnalar dışında) görülmemiştir. Adıge toplumunda her birey, oluşumuna aileler bazında özgürce katıldığı düzenleyici toplumsal kurallara Xabze'ye veya Adıgağe'ye (Çerkeslik ilke ve kurallarına, değerlerine, anlayışına) veya Ts'ıfığe'ye (insanlık değerlerine) uygun davranma sorumluluğu dışında tam anlamıyla özgürdür. Bu kurallar evlenmemiş gençlere daha büyük ve geniş bir özgürlük tanır. Ancak gencin de bu geniş özgürlüğü hak edecek biçimde Xabze kurallarını öğrenmesi, ona uygun davranmayı becermesi, o şekilde yetişmesi/yetiştirilmesi esastır. "Wıç'eleme wıdyel, wıdyeleme wetxhe/wış'elexu wodyele, wıdyelexu wotxhe: Gençsin/genç olduğun sürece delisin, deliysen/deli olduğun sürece mutlusun" deyişi gençlere gösterilen hoşgörünün tanınan geniş özgürlüğün mizahi bir anlatımıdır. İnsan evlendikten sonra ise artık sorumluluğu armış, doğal olarak özgürlük oranı daralmıştır. Kabul ve itiraf etmek gerekir ki; burada kadının özgürlüğü kocasına göre daha dardır. Örneğin evli erkek evlilik öncesinde olduğu gibi düğünlere katılarak gönlünce oynayıp eğlenebildiği halde, evli kadın düğünlerde ancak pasif bir seyirci olarak yer alır. Evli erkek dilediği her yere gidip dilediği herkesle dilediğince görüşüp ilişki kurabilirken, evli kadının özgürlük alanı kendi ailesi ve yakın akrabaları, kocasının ailesi ve yakın akrabaları ve yakın arkadaşlarıyla sınırlı gibidir. Kocasının, büyüklerinin bilgisi ve izni dışında bu sınırı aşamaz. Bu anlayış da toplumda ailenin taşıdığı büyük önem ve değerden kaynaklanır. Aile toplumun temel yapı taşıdır. Aile oluşturan bireylerin bu yapı taşını koruyup, güçlendirme, örnek olma sorumlulukları da vardır. Yeni evlenen delikanlı da zaman içinde bu ölçülere uymak zorundadır, bu ölçülere uyduğu ölçüde ailesini ve toplumunu temsil yeteneği kazanır, saygınlık ve itibarı artar. Adıge Xabze katı , dogmatik kurallar bütünü olmayıp, kendi mantalitesi içinde esnek, devingen ve değişkendir. Her Çerkes, bulunduğu yer, zaman ve konuma göre davranır. Bu duruma uygun bir Xabze kuralı yoksa veya bilmiyor olsa bile, o, kendisinin ve toplumun kendisinden bekleyebileceği biçimde davranırsa Xabze'ye uygun davranmış olur. Nitekim "Yek'ur Xabzeşş: uygun olan töredir" ve "Mıxhume zerexhow ş'ı!: olmuyorsa olduğu gibi yap/nasıl oluyorsa öyle yap!" deyişleri bunu ifade eder. Bu ikinci söylemin bir başka anlamı da şudur: "Giriştiğin bir işi, baştan kararlaştırdığın gibi gerçekleşemeyecek olsa bile, vazgeçme, bir başka biçimde; o işi gerçekleştir, sonuca ulaştır. Adıge Xabze, esas olarak feodal dönemde ve sınıfsal temelli olarak oluşturulmuş olsa da bireysel başarı ve üstünlük temelinde biçimlenir. Adıge Xabze, aslında, feodal öncesi dönemden, belki en eski, ilkel dönemden bu yana oluşan yaşam deneyimi, birikimleriyle oluşmuş olmakla birlikte, feodal dönemin derin izlerini ve damgasını taşır, hatta Adıge Xabze'ye "Werkh Xabze": soylu töresi de denilir. Ancak Adıge feodal/sınıfsal yapısı, başka bazı toplumlarda olduğu gibi doğuştan ve aşılmaz sınırlarla çevrili bir kast yapısı taşımaz. Yukarıdan aşağıya doğru Pşı: prens, "l'ekhuel'eşkhşövalye, Werkh: soylu sanları, liyakat ölçüsüne göre Xase tarafından demokratik usullerde oy birliğiyle verilir ve geri alınır. Yukarıda değinildiği gibi, savaşta kılıcı, barışta dili ile önde olan başımızdır." ilkesi esastır. Daha çok Batı Adıgelerinde egemen olan wıl'ime wıl'akhu: erkeksen/yiğitsen soysun/soylusun/sülalesin/ailesin deyişi bu ilkenin daha açık bir başka anlatımıdır. Adıge Xabze'nin erkek egemen bir toplumsal yapının damgasını taşıdığı inkar edilemez. Bununla birlikte, Adıge töresinde kadının çok özel, çok saygın bir yeri ve konumu vardır. Çerkes toplumunda, erkek egemen görüntüye rağmen, asıl egemenlik kadındadır. Özellikle bilge Adıge kadını, bilge kadınlar piri Setenay Guaşe örneğini izleyerek, erkeğin egemen görüntüsünü bozmadan, onu yönetir ve yönlendirir. Zorunluluk olmadıkça kadın evi dışında çalıştırılmaz. Çalışıp kazanmak erkeğin, kazanılan şeyi evde değerlendirmek, kullanmak, kadının işidir. Evde, avluda, bahçede kadın egemendir. Toplumsal yaşamda en saygın yer ve statü öncelikle kadına, sonra konuğa, sonra yaşlıya, sonra Thamade'ye ve sonra da toplumsal statü önceliklerine göre diğerlerine aittir. Kadın, kim olursa olsun, ilke olarak erkeğin sağında, daha saygın konumda yer alır. Yalnızca o erkeğin kendi karısı, bu özel ilişkiyi belirtmek üzere solunda yer alır. Adıge Xabze korunmalı mı? Adıge Xabze elbette korunmaya çalışılmalıdır ama tümüyle korunması elbette düşünülemez. Çağa, yaşam koşullarına uygun düşmeyen, gelişmeyi, ilerlemeyi engelleyen ve zorlaştıran kalıplar elbette ayıklanmalı ve terk edilmelidir. Atın toplumsal yaşamdan çekildiği bu dönemde ata bağlı kuralların, davranış kalıplarının korunması hem anlamsız hem olanaksızdır. Aynı şekilde, feodal sınıflara bağlı kurallar ancak sosyal statüye uygulanarak korunabilir. Çocuk eğitimine ilişkin P'ur veya Khan uygulaması aynı biçimde uygulanamaz ama tatil dönemlerine uyarlanarak sürdürülmesi düşünülebilir. Bilindiği gibi ailede çocuğun eğitimi, babadan çok dede-nine, amca-dayı vb. büyüklere, aileye aittir. Çocuk, bu geniş aile ortamında eğitilir ancak bu tür genel ve doğal eğitim de yeterli olmadığından, çoğu zaman aileler annesine bağımlılıktan kurtulan çocuklarını eğitilmek üzere, güvendikleri başka bir aileye gönderirler. 10-12 yaşlarına kadar özel bir özenle yetiştirilen ve eğitilen çocuk, o ailenin P'uru yani Khan'ı olur. 10-12 yaşında özel hediyelerle ve törenlerle çocuk kendi ailesine götürülür, teslim edilir. Bu ilişki nedeniyle iki aile akraba haline gelir. Bu uygulamanın, aynen korunamayacağı açıktır. Ancak bu uygulama, tatil dönemlerinde, bir bakıma staj mahiyetinde olmak üzere, çocuğun bir iki hafta/ay süreyle, başka bir aileye, tercihen de anayurt Kafkasya'ya gönderilmek suretiyle günümüze uygulanabilir ve taşınabilir. Adıge Xabze gerçekten korunabilir mi? Başta da belirtildiği gibi insan, çevre ve tarihin ortak ürünü/bileşkesi olduğuna göre Adıge Xabze'nin gerçek yapısıyla kendi mentalitesi doğrultusunda, kendi iç dinamiği ile geliştirilerek sürdürülmesi ancak o kuralların oluşup doğduğu çevrede yani anayurt Kafkasya'da mümkün olabilir. Başka deyişle Kafkasya'da oluşup biçimlenen değerlerin başka yerlerde aynen korunması ve yaşatılması hiç de kolay değildir, hatta olanaksızdır. Buna rağmen, Adıge törelerini öğrenmek, çağdaş yaşam koşullarına uygulayarak yaşamaya ve yaşatmaya çalışmak, her Adıge için ve onların örgütlü oldukları yegane sivil toplum kuruluşları olan kültür dernekleri için en önemli doğal ulusal görevlerden biri olarak değerlendirilmelidir. Av. Fahri Huvaj'ın 19-01-2002 tarihinde Bursa'da ve 20-01-2002 tarihinde Bandırma'da verdiği konferansların özetidir. Bu kavramlardaki "x" harfi "ks"değil, Adige-cedeki ince "k" ve "h" seslerinin karışımı olan özel bir sesi ifade eder. (Bkz: "Adige Alfabeleri"adlı eser-Av.Fahri Huvaj)+''+Fahri Huvaj